Arama

Sosyal Antropoloji

Güncelleme: 25 Temmuz 2013 Gösterim: 12.923 Cevap: 4
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Ocak 2007       Mesaj #1
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Sosyal Antropoloji

Sponsorlu Bağlantılar
İnsanın fiziksel varlığı yanında, toplumsal ve düşünsel varlığı da sözkonusudur. "İnsanbilim" başlığıyla yola çıkan antropoloji, insanın bu konumuyla da ilgilenmekte ve bu alandaki çalışmaları, antropolojinin "Sosyal Antropoloji" dalı yürütmektedir. Sosyal Antropoloji alanındaki araştırmalar, diğer sosyal bilimlerle etkileşim ve işbirliği içindedir. Sosyoloji, psikoloji, etnoğrafya ve felsefe ile sosyal antropoloji ortak paydaları olan "insan"da buluşmaktadırlar.
Sosyal antropoloji çalışma konularından dolayı kimi zaman kültürel antropoloji diye de adlandırılmaktadır. Çünkü çok genel bir söyleyişle, sosyal antropoloji, insanın doğal ve toplumsal çevresiyle olan etkileşimini ve bu etkileşim sonucunda ortaya koyduğu ürünleri yani insan topluluklarının "kültür"lerini inceleme konusu seçmiştir. Kültür, çok farklı tanımları yapılabilen bir kavramdır ancak bir insan topluluğunun bireylerinin düşünce, inanç ve yaşama biçimleri, yaptıkları aletler ve davranış biçimleri çoğunlukla kültürün göstergeleri olarak kabul edilmektedir. Bir toplulukta, bireylerin ölmelerine karşın kültür sürer gider. Diğer yandan da değer yargıları ve anlayışlar değiştikçe, kültür de değişime uğrar ve bu süreç böylece sürer gider. Bugün aynı ülkede yaşayan bizler kültürümüzü varederken, dünya üzerindeki diğer insan toplulukları da bizimkinden çok ayrı olabilen kendi kültürlerini bizimle aynı anda yaşamaktadırlar.
Günümüzden çok önceleri, tarihöncesi devirlerde yaşamış toplulukların yarattığı "Tarihöncesi kültürler"e gelinirse; bu çok uzun dönemi tanımamıza yardım edebilecek yazılı belgeler yoktur. Elimizdeki temel bilgi kaynakları, sadece, insanların yaptıkları aletler, yaşadıkları ve ölülerini gömdükleri yerlerde bulunan her türlü kalıntıdır. Bunlar da ancak büyük bir bütünün çok küçük parçalarıdır. Buna rağmen bugün, bu çok gizemli ve uzun öykünün, insanın varoluş öyküsünün genel hatlarını çizebilmek mümkün olmaktadır.
İnsanımsı diye adlandırılan türlerin bıraktığı en eski kalıntılar, çok basit aletlerdir. Tarihöncesinde taş alet yapımında olasılıkla üç önemli aşama vardır. İlki, elde olanın yalnızca kullanılmasıdır ve belki de bu aşamayı çok eskiden insan ve gerçek maymunların ortak ataları yaşamışlardı. Kenya'da bulunan bir Ramapithecus fosilinin yanında ele geçen ucu kırılmış çakıl taşı, 14 milyon yıl önce maymunumsu bir yaratığın, bu ilk aşamayı temsil eden aleti kullanmış olabileceğini gösteriyor.
İkinci aşama olan biçimlendirme yani gerektiğinde rastgele alet yapabilmektir. Büyük bir olasılıkla çok uzun sürmeyen ve ilk aşamayla kısmen çağdaş olarak ortaya çıkan bu aşamaya ilişkin kalıntılar 3 ile 2 milyon yıl önceye tarihlenmektedir.
Üçüncü aşama tekbiçimcilik (standardizasyon) dönemidir. Bu dönemde insansılar belli bir iş için belli bir tür alet yapma alışkanlığı edindiler. 2 milyon yıl öncesinde başladığı düşünülen ve Homo Habilis türü ile denk düşen evrim basamağında, birkaç farklı yerde birden birbirine çok benzer alet yapma alışkanlıkları saptanmıştır. İnsanımsıdan Homo Sapiens Sapiens yani modern, günümüz insanına ulaşana kadarki çizgide bu eğilim sürmüş ve birbirinden bağımsız insan toplulukları tarafından farklı yerlerde, çoğu kez de farklı zaman dilimlerinde olmak üzere, aynı iş için aynı tür alet yapım alışkanlığı paleoantropologlar tarafından saptanmıştır. Ayrı bir aşamayı temsil eden her bir alet yapım geleneği ayrı bir isimle adlandırılmaktadır (Olduvai, Acheul, Mouster ve diğerleri).
En eski taş aletler, bir ana taş parçadan başka bir taş ya da tahta parçası ile küçük parçalar (yongalar) kopartma ve daha sonra bu yongaların kenarlarını yine taş parçaları ile düzeltme ya da keskinleştirme tekniğine dayanır. Bu aletleri bitki kökü kazımak ya da hayvan postu temizlemek gibi işlerde kullanan insanlar, zamanla, aletleri geliştikçe toplayıcılığın yanında avcılığa geçmişler ve buzulların izin verdiği ölçüde bol av hayvanı bulabilecekleri yerlerde kamplar kurmaya başlamışlardır. Bir sonraki aşamada yine taştan el baltaları, kazıyıcılar ve dilgilerin yanında hayvan kemiklerinden ve çakmaktaşından benzer aletler de yeralır. Ayrıca insanlar açıkhavanın yanında mağaralarda da yaşamaya başlamışlardır. Avrupa'da İspanya ve Fransa'da incelenen bazı "Eski Taş Devri" (Paleolitik Dönem) mağaralarında tabana gömülü insan iskeletleri bulunmuştur. Bu da insanı insan yapan kimi geleneklerin en eski örneklerinden birini oluşturmaktadır.
En eski taş aletler Afrika'da ele geçmişken, daha gelişkin olanlarına Afrika'nın yanısıra Çin'de, Java Adası'nda ve Avrupa'da da rastlanmıştır. Tüm "Eski Taş Devri" (Paleolitik Dönem) boyunca dört kez tekrarlanan buzul ve buzularası devrelerin getirdiği iklim koşulları ve gittikçe artan insan nüfusun yarattığı toplayacak ya da avlayacak besin kaynağı kıtlığı insanları göç etmeye ve belki de daha önce yerleşilmemiş yeni bölgelerde yaşamaya zorlamış olmalıdır. Homo Erectus aşamasına varan bu hareketli insan artık iğneler, süs ve giyim eşyaları da kullanıyordu.
"Eski Taş Devri" (Paleolitik Dönem)'in günümüze en yakın olan son döneminde (Üst Paleolitik) insanlar, biraz daha önceki zamanlarda başlamış olan ölü gömme ve av başarısını artırma ayinlerini geliştirerek sürdürdüler. Bu ayinlere M.Ö. 30.000 yıllarında, Avrupa'da ilk örneklerine rastlanan kadın figürinleri eşlik etmeye başladı. Taş, fildişinden yontulan ya da balçıktan yapılan, cinsel özellikleri ısrarla vurgulanan (iri kalçalar, büyük göğüsler) küçük kadın heykelleri din oluşumunun ilk işaretleri sayılabilir ve kadının üremeyle ilgili işlevinden dolayı avdaki verimi artırmak için kullandıkları söylenebilir. Ayrıca, bu dönem insanları mağara duvarlarına, kaya yüzeylerine, avladıkları hayvanların resimlerini çizdiler, kazıdılar; bunun avlarını artıracağını düşündüler.
"Eski Taş Devri" (Paleolitik Dönem)in sonlarında son buzullar erimeye başladı ve ormanları, tundraları istila etti. Bu durumda hem av hayvanı sürüleri hem insanlar dağlık mağaraları bırakıp deniz ve nehir kıyılarına, ormanlar içindeki açıklık alanlara dağıldılar. Paleolitik dönemden hemen sonra yer alan bu döneme "Orta Taş Devri" (Mezolitik Dönem) denir ancak; kimi bilimciler bunu da çok kısa süren bir geçiş dönemi olduğu için Paleolitik Döneme dahil ederler. Daha sonra bu dönem yerini "Yeni Taş Devri" (Neolitik Dönem)'e bırakır. Bu dönemde doğal olarak yetişen besinler yeterli olmayınca insanlar kendileri besin yetiştirmeye ve bunun gerektirdiği yerleşik yaşam biçimine geçtiler. Böylece toplumsal yaşam ve günümüz uygarlığına doğru hızlı bir gelişim başlamıştır.

Kaynak: genbilim.com

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
6 Şubat 2007       Mesaj #2
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Sosyal Antropoloji
Antropolojinin alt dallarından bir tanesi de yirminci yüzyılda gelişen Sosyal Antropoloji’dir. Avrupa’da özellikle İngiltere’de 1908 - 1910 yılları arasında gelişen Sosyal Antropoloji; insan davranışlarının karşılaştırmalı incelenmesi olarak tanımlanabilir. Araştırmalarında toplumsal yapıya ağırlık veren; toplumsal kurumların ve formların sistematik ve karşılaştırmalı araştırmalarını yapan sosyal antropoloji Radcliffe Bronw ve Bronislaw Malinowski tarafından kurulmuş ve geliştirilmiş olup difüzyonizme ve evrimci kurama bir tepki olarak doğmuş; kısmen Durkheim sosyolojisini izlemiş kısmende sosyolojideki yapısal fonsiyonalist görüşün öncüsü olmuştur. (Örnek 1971:212) Bu terim Birleşik Amerika’da bazen etnoloji sözcüğünün yerine kullanılırsa da genellikle insan davranışlarına yaklaşımın bir boyutunu oluşturur. Ayrıca belirli problemlerin kültür, toplum ve kişilikle ilgili yönünü de inceler.(Saran, 1993:22, 23) “Kültür Antropolojisinin toplumsal olguyu inceyen bölümü ise Sosyal Antropoloji olarak adlandırılır. Toplumsal olgu denildiğinde genellikle şunlar kastedilir: Sosyal örgütlenme, evlilik adetleri ve örfleri, adetler ve ahlaksal amaçlar, folklor, inanç sistemi, din, dil ve dille düşüncenin ilişkileri vb.” (Saran, 1996:143) Bu dal önceleri ilkel toplumları ele alırdı. Bugün yaşayan kültürleri de inceler. (Tezcan, 1996:3) Sosyal antropolojinin inceleme sahası sosyal davranışlar ve sosyal gruplarda organizasyon ve kültür üniversalleridir ve sosyal antropoloji kültürün teşekkülüne ve değişimine hakim olan kanunları arayacaktır. (Saran, 1971:16) “Sosyal antropologlar diğer konulardan çok, insan toplumlarının sosyal organizasyonunu tayin eden evlilik ve akrabalık ile ilgilenmişlerdir.” (Kırımlı, 1998:2)
Sponsorlu Bağlantılar
Sosyal Antropoloji Bölümümüzdeki çalışmaları görebilmek için üye olmanız gerekmektedir.

Sosyal Antropoloji Bölümümüzün altında
  • Alan Araştırmaları
  • Etnografik Belgemeler
başlıkları altında yapılmış çalışmaları bulacaksınız.


GüNeSss - avatarı
GüNeSss
Ziyaretçi
30 Eylül 2011       Mesaj #3
GüNeSss - avatarı
Ziyaretçi
Sosyal Antropolog Nedir?

İşin Doğası
  • Çeşitli insan topluluklarının yaşam biçimlerini, kültürlerinin oluşumunu, gelişimini, değişimini, alt kültürleri ve kültürler arası etkileşimi inceler.
  • İnsan ve çevresi hakkında bilgi toplar.
  • Çeşitli insan grupları arasında yaşayarak ve katılımcı gözlem tekniğini kullanarak, onların yaşam biçimlerini, davranışlarını, adetlerini gözlemler, bazı gruplara anket uygular.
  • Gözlemlerini görsel ve işitsel bantlara kaydeder.
  • Topladığı verileri sınıflandırır ve aralarında anlamlı ilişkiler kurmaya çalışır.
Kariyer Olanakları
  • Sosyal Antropologlar üniversitelerde araştırma görevlisi olarak işe başlayıp master ve doktora yaparak gerekli eğitimleri tamamladıktan sonra yardımcı doçent, doçent ve profesör olabilirler.
  • Çalıştıkları kurum ve kuruluşlarda yöneticilik kademelerine yükselebilirler.
İstihdam
  • Kültür Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, Milli Folklor Araştırma Dairesi, TRT, DPT gibi kamu kurumlarında çalışabilirler.
  • Çeşitli kuruluşların halkla ilişkiler, reklam, pazarlama, sosyal araştırma gibi bölümlerinde çalışabilirler.
Gereken Kişilik Özellikleri
  • Sosyal Antropolog olmak isteyenlerin, araştırmacı ve gözlemci bir kişilik yapısına sahip, ayrıntılara dikkat eden, sosyal konulara ilgili, insanlarla iletişim kurmaktan hoşlanan, sebep-sonuç ilişkisini görebilen, analitik düşünebilen kişiler olmaları beklenir.
Benzer Meslekler
  • Fiziki Antropolog, Sosyal Psikolog, Sosyolog, Etnolog
Eğitim
  • Mesleğin temel eğitim süresi 4 yıldır.
Okutulan dersler ; istatistik, aile antropolojisi, görsel antropoloji ve belgeleme, sosyal antropolojiye giriş, bilgi işlem, veri değerlendirme, araştırma yöntem ve teknikleri, kültür değişmeleri, kültür ve kişilik, kent antropolojisi, Türkiye geleneksel kültüründe değişmeler, sosyal antropolojide alan araştırma ve uygulamaları gibi dersler verilir. Son sınıfta tez çalışması yaptırılır.

kaynak
Mira - avatarı
Mira
VIP VIP Üye
3 Mart 2012       Mesaj #4
Mira - avatarı
VIP VIP Üye
Sosyal Antropoloji

Hayatın Orijini
Termodinamiğin ikinci prensibine göre bir enerji şekli bir başka enerji şekline çevrilirken arada bir kısım enerji kaybolur. Bu görüş açısından bakıldığında canlı organizmaların kendiliğinden meydana gelmesi imkânsız gibi görünmektedir. Çünkü canlı organizmalarda her çeşit aktivite ve oluşum bir enerji artımını gerekmektedir. Gerek tek hücreli ve gerekse çok hücreli komplike canlılar moleküler organizasyonları için enerji depolarlar.

1934 yılında H.C. Urey, kendisine Nobel armağanını kazandıran şu denemeyi yapti. İçinde su, hidrojen, amonyak ve metan gazı bulunan bir kabın içinden arkadaşı Dr. Stanley Miller'ın teklifiyle elektrik akımı geçirdi ve bu arada hararetin 80°-90° santigrad arasında bulunmasını sağladı.


Bu deneme sonucunda aralarında canlı organizmada da bulunan 25 çeşit aminoasit elde edildi. En önemli yanı da bu aminoasitler elde edilirken kabın içinde serbest oksijen bulunmaması idi.


Bu araştırma başlangıçta bilginleri hayatın tüp içinde gerçekleştirilebileceği gibi bir kanaate götürdüyse de sonraları bunun boş bir hayal olduğu anlaşıldı.

Bu konu üzerinde tartışmak üzere 1957'de Moskova'da toplanan bir bilginler heyeti hayatın varolması için şu dört şartın gerekliliğini ileri sürdü:
1. Ortamda bol ve serbest hidrojen bulunmalı ve bunun yanı sıra oksijen çok düşük oranda veya hiç olmamalıdır.
2. Ultraviole şualanması tarzında bir enerji yeterlidir, moleküler rekombinasyon için enerji birikimi olmalıdır veya volkanik püskürme ile çevre yeteri kadar ısıtılmış bulunmalıdır.
3. Canlı organizmanın geliştirilmesi için uygun organik bileşikler yukarıda sayılan ortamda birikmiş olmalıdır.
4. Atmosferdeki hidrojen tedricen azalmalı ve oksijen satürasyonu artmalıdır.
Bu safhada her ne kadar organik bileşiklerden bahsedilebilirse de henüz canlı organizmadan söz edilemez. Oksijen oranının giderek artması karşısında bu çok sayıdaki organik bileşiklerin hepsi ortadan kalkarken bunların içinde bir tür organik bileşik kendisini oksijenli bir ortamda yaşatacak bir adaptasyonu keşfetti. Diğer formlar süratle elimine oldu ve daha sonraları Fotosentez olarak adlandırılacak olan bu hâdise ile enerji depolayabilen ve organik madde üretebilen ilk bitkiler yeryüzünde görülmeye başlandı. Fotosentez yolu ile karbonhidratların reduksiyonu ve serbest oksijen bu bitkilerin (bunlar tek hücreli idiler) biricik enerji kaynağı idi. Oksijen artımı bizatihi teneffüs sistemi ola canlıların gelişmesini elzem kılmıştır. Porphyrin'in klorofilin bir prekürsör olduğu ve yeryüzünde fotosentez yapabilecek biricik bileşik bulunduğu bilinen bir gerçektir. Ancak organik bileşiklerden bir türün bu gün için bilinmeyen şartlar ve imkânlar içinde canlı bir nebat hücresi olarak gelişmesi ve bu hücrenin cansız organik molekülleri asimile ederek kendisi için gerekli enerjiyi depo etmesi ileri sürülmektedir. Daha sonraki bir devrede bu canlı biti hücreleri gene kendileri gibi canlı bitki hücrelerini yeme ihtiyacını kazanmıştı ve ilk "kanibalistik" yamyamsı davranış tipi ortaya çıkmışti.

Hareketlilik Vasfı
Gerek tek hücreli gerek çok hücreli her türlü canlı bir ölçüde hareket edebilir veya kendisine uygun bir pozisyonu seçebilir. Bu işi pek çok çeşitli ve basit sistemlerle başarır. Tek hücreliler bu işi ya protoplazm uzantıları ile veya iplikçikleriyle yaparlar. Az gelişmiş çok hücreliler ise kendileri hareket etmeksizin hareketli vasatları seçmek suretiyle bir hareket sağlarlar (süngerler, mercanlar, midye ve istiridyeler gibi). Hücre sayısı çok fazla olunca ve milyarları bulunca bu kadar çok hücreyi bir arada tutacak destek sistemlerin, (kemik, kıkırdak, adale, bağ dokusu gibi) geliştirilmesi gerekmiş ve hareket için özel organlar geliştirilmiş, hayvani yapı yaşadığı ortamın mukavemetini azaltacak bir şekilde değişmiştir, ilk balıklar çok yavaş seyirli dip balıkları olduğu halde onların torunları saatte elli, altmış mil yapabilecek bir hıza ulaşmayı başarabilmişlerdir.


Balıklar ve kuşlar dahil yeryüzünde yaşayan bütün hayvanların gerek ön gerek arka eksremiteleri birbirine şaşmaz bir benzerlik gösterirler, bütün hayvanlarda önde ulna ve radius, arkada ise tibia ve fibula mevcuddur. Bu kemiklerin hepsinde aynen mevcud olmasının sırrı bu sistemin hayvana ve ekstremiteye dönme imkânı sağlamasındandır.


İlk bipedal -iki ayaklı- canlıları Mezozoic devrede hem etle hem de otla geçinebilen dinazor türleri arasında görürüz. Gövdenin iki ayak üzerinde kalkabilmesi için bu hayvanlarda gelişmiş bir kuyruğun denge görevini yüklenmesi gerekmişti. Bugün içinde bazı Lizard-kertenkele nevilerinde hızlı hareket sırası da bu bipedal postüre rastlanır.


Gelişmiş dört ayaklı hayvanlarda adaleler ekstremitenin distaline gidildikçe zayıflar ve incelir. Bunun sebebi bu ekstremitenin daha hızlı hareket edebilmesini sağlamaktır. Bunun yanı sıra insanın iki ayak üstüne kalkması bir dinazor veya bugünkü kertenkelenin bipedal durumu ile karşılaştırılamaz. Kuşlar ve kangurular içinde aynı şey söylenebilir, insanın iki ayak üstüne kalkmasının maksadı alet tutabilmek ve yapabilmek için ellerin serbest kalmasını temindir.


Her ne kadar su kenarında yaşayan bazı kertenkele türleri de ön ayaklarını besin toplamak için kullanılırsa da bu hayvanların ön ekstremitelerinde fonksiyonel bir diferansiyasyon olmamıştır. Özellikle arka ayaklarda bir erekt postürü sağlayacak hiçbir gelişim yoktur. Bunun yanı sıra insanda arka ayak milyonlarca sene içindeki gelişmesini diğer hayvanların hızı arttıracak şekildeki gelişmesine uyduracak şekilde yapmamıştır. Bizim yürüyüşümüz yavaş seyirli hayvanlarınki gibi "plantigrade"dir. Ayı yürüyüşüne benzer.

Üreme Potansiyeli
Denizde yaşayan canlılarda bu yetenek akıl alamayacak kadar fazla görülür. Mesela orta büyüklükteki bir morina balığı beş yıl kadar yaşar, her yumurtlamada altı milyon yumurta döker, her balık 30.000.000 yumurta yapmasına rağmen bunların içinde sadece ikisi yumurta yapabilecek bir olgunluğa erişebilir. Aynı şekilde bir tatlı su balığı da her yumurtlamada 25.000 yumurta verdiği halde bunlardan sadece 100.000' de ikisinin erginliğe erişme şansı olabilir.


Amfibilerde ve sürüngenlerde ise durum değişiktir. Kendisini suya uyduranlarında yumurta sayısı yüksektir, bir defada 2.000'den aşağı değildir. Bunlardan ise ancak biri hayatını ergin devreye ulaştırabilir. Balıkların bir kısmında döllenme bir Remote-fertilization şeklindedir, erkeğin, dişinin biraktığı bütün yumurtaları döllemesi şansı çok azdır. Bunun yanı sıra bir kısım amfibilerde ve balıklarda ise dişi yumurtaları kendi vücudu üzerine döker ve erkek, dişinin vücudu üzerine spermini boşaltır. Bu tip bir döllenme, ilk şekline göre biraz daha gelişmiş olmasına rağmen gene de "external fertilization" olarak adlandırılır. Bu uygulama şeklinde yumurta ziyanı çok fazladır. Amfibilerin karada yaşayan şekillerinde gelişme şansına erişme oranı bire yetmişbeşle yüzelli arasındadır.


Küçük cüsseli memelilerde oran büyüklerine göre daha fazladır. Bir tarla faresinde ortalama ömür 120 gün ve bir üreme devresi içindeki yavru sayısı 20 olmasına rağmen bu yavruların yaşama oranı 1/10'dur.


İnsanda ise durum daha değişiktir. Tabii şartlarda yaşayan Avustralya yerlilerinde, bir kadının doğuracağı toplam çocuk sayısı beşi geçmez. Bu nisbet yukarı maymunlarda da aynen muhafaza edilir. Bir yerli kadın, günlük gıdasını temin etmek için, ortalama on mil katetmek zorundadır. Bu sebeple yanında sırtında taşıyabileceği çocuk sayısı biri geçmez. Her çocuk için 3-4 yıl süt verme süresi tanındığına göre, bir çocuk gelişmeden ikincisine pek rastlanmaz.


Dünyanın Jeolojik Devirleri
Yeryüzünün yaklaşık 4,5 milyarlık yaşı, gösterdiği biolojik ve jeolojik farklılaşma açısından dört büyük devrede toplanır Bunlardan birincisi olan Precambrian, yaklaşık 3 milyar sene devam etmiş olup, bu devrede sadece tek hücrelilerin-protozoerlerin yaşadığı bilinmektedir, çok hücreli hayvan fosilleri bu çağda ele geçmemiştir. İkinci devre olan Paleozoic'de çok hücreli hayatın denizde ve karadaki örnekleri çok sayıda görü lür. İlkel balıklar ve vertebrahlar, 600.000.000 yıl önce var oldular, insanın dünyaya geldiği Cenozoic devre iki ana bölüme ayrılır. Tertiary fazda memeli lerin modernizasyonunu ve spesiyalizasyonunu görürüz. Toplam 70.000.00 sene süren bu devrenin son yaklaşık dört milyon yıl öncesine kadar insan henüz dünyada yoktur. Quaternary adı verilen son devrede dev memeliler ve insan görünür. Fosil kayıtları takriben bundan 3 milyar yıl önce tek hücreli hayatın dünyada var olduğu ve bu devrenin 3 milyar yıldan biraz fazla sürdüğünü ortaya koymaktadır. Çok hücrelilerin ortaya çıkması ve insanın görünmesi ise ancak son 500.000.000 yıl içinde olmuştur. Bu devrede bazı virüs türlerinin ilk basit DNL kodlanmasına sahip olduğu ancak bunların enformasyon taşıma özelliğini birkaçı geçmediği sanılmaktadır.


Enerji Piramidi
Yeryüzünde hayvanların yaşaması için gerekli enerji gün ışınları tarafından temin edilir. Bu enerji bitkiler tarafından hayvanların kullanabileceği enerji şekline çevrilir. Burada da ancak güneş enerjisinin sadece '3'ünün bitkiler tarafından çevrilebildiği hesaplanmıştır. Toplam enerjinin' 50'si yansıtılır veya kaybolur, % 25'i suyun, deniz ve göllerin buharlaştırılması için kullanılır, % 15 kadarı suların ve toprağın ısıtılmasına harcanır.


Yeryüzünün direk ışın alamayan kısımlarında ise bazı bakteri türleri ve mantarlar gibi klorofil ihtiva etmeyen bitkiler yaşar. Bunlar kendilerine gerek enerjiyi organik materyelden temin ederler. Mağaraları bu tip bir hayat için örnek verebiliriz. Okyanusların derin bölgeleri için de aynı şey söylenir. Satihta çöken organik materyel bu derinliklerin canlıları için bir enerji kaynağı olur Sema bize enerji piramidi veya trofik piramid olarak tanıtılmıştır. En alt kısmı bize bir yıl içinde hayvanlar tarafından yenilebilecek artan bitki miktarını göstermektedir. Bu yenilen bitki miktarının sadece onda biri enerjiye ve organ hayvan maddesine çevrilebilir. Yani otla beslenen hayvanlar sadece yedikleri nebatlarin onda birinden enerji ve yapı maddesi yapımında faydalanabilirler. Bu takdirde otla beslenen hayvanların toplam vücut agırlıkları bir yıl içinde yedikleri ot miktarının onda birinden fazla olamaz. Aynı şekilde etle beslenen hayvanların toplam ağırlığı da otla beslenen ve etle beslenenlere yem olan hayvanların toplam ağırlıklarının onda birini geçemez. Böylece etle beslenen hayvan sayısının otla beslenenlerden neden daha az olduğu kolayca anlaşılabilir.


Ramapithecines
Bu terim ilk defa G.E. Levis tarafından teklif edilmiş olup, daha sonra bu grubun diğer üyeleri de keşfedilerek "Dryopithecines" ilk defa bugünkü insana yaklaşan bir anatomik yapıya benzemesindendir. Bu türe ilk insanın ataşi gözü ile bakılabilir. Levis'in buluşu uzun seneler itibar görmemesine rağmen, 1965 yılında Sinions ve Pilbeam tarafından tekrar gözden geçirildi ve bu grubun damak yapısının ve dış formasyonunun bugünkü insana çok benzediği tesbit edildi. Aynı zamanda bu türün yakın akrabası sayılan Pongid'lerden de çok farklı olduğu müsahede edildi. Pongid'lerin bir türü olan sempanzenin de bu yüzden sanıldığı gibi insanın ecdadı olmaktan çok uzak olduğu kanaatine varıldı.


İnsanın yaratıldığı yer insanın ilk atalarının şekilde de olsa primatrlarla bir yakınlığı olduğu kabul edilmekte ve bu ilkel yaratıklara ilk insanın ataları gözü ile bakılmaktadır. Gerek ilk insan fosillerine ve gerekse bu primatların ilk cetlerine Afrika'nin tropikal bölgelerinde rastlanması, ilk yaratılan insanın da Afrika'da dünyaya geldiğini ispatlamaktadır. Yakın zamanda yukarı maymunların yaşayışları ve davranışları üzerinde dikkatlerin artması bize ilkel insan yaşantısı hakkında çok kiymetli bilgiler kazandırmıştır. Özellikle Afrika'nın goril ve şempanze gibi büyük maymunlarının bu konudaki katkısı çok büyük olmuştur.


Patas Maymunları
Aralarında çıkardıkları seslerle anlaşan en ilkel maymun grubudur. 12-13 üyelik gruplar halinde yaşarlar. Yetişkin bir erkek, bütün sürüdeki dişilerin kocası ve sürünün koruyucusudur, hem nebati hem de yumurta ve küçük hayvan yavruları gibi etle beslenebilen bir rejimleri vardır. Bir mil kareye on maymun düşecek şekilde bir nüfus politikası güderler.


Baboonlar
Büyük sosyal gruplar halinde yaşayan saldırgan tabiatli hem et ve hem de otla geçinen hayvanlardır. Yüzbinlerce sene ilk insanla yan yana yaşamış, yemiş yenilmiş, öğretmiş öğrenmiş yaratıklardır. İlk insanın canlı et deposunu teşkil etmiştir. Bulunan mezarlıklarda çok sayıda insan tarafından öldürülmüş ve yenmiş baboon kalıntısına rastlanmıştır. Güney ve Batı Afrika'da çok yaygındır. İşin en dikkati çeker tarafı ilk insan fosillerinin de bu bölgede ele geçmesidir. İlk insanın böcek toplamasını, kertenkele yumurtası çalmasını, böcek yemesini ve küçük antilop yavrularını sopayla öldürmesini bu akrabalarından öğrendiği ileri sürülmektedir. Bu hayvanlar insandan çok daha önce yeryüzünde varoldular ve yaşama tecrübesi kazandılar. Grupları genellikle 30-50 hayvan arasında değişen bu maymunlarda hiyerarşi ve dominans şaşılacak bir askeri intizam gösterir. En güçlü yetişkin erkek maymun grubun başı olur ve onun uygun göreceği diğer ferdler sırasıyla otoriteyi paylaşırlar. Bu hayvanlarda ilk defa bir grup reaksiyonundan ve grup defansından bahsedilir (bir anlamda milliyetçilik).


Goril
8-17 üyelik gruplar halinde 15-16 milkarelik bir alanda yaşarlar. Bir ağaç hayvanı olarak gelişimlerini sürdürdükleri halde yer bitkileri ile geçinmek zorundadırlar -ilk insan gibi-. Seksüel dürtüleri az, sakin tabiatlı yaratıklardir, zeka seviyeleri şempanzeden fazladır, domanansa önem vermeleri insana benzer özelliklerdir.


Şempanze
Bu hayvanların sosyal hayatları hakkında en geçerli bilgileri uzun seneler ormanda yaşayarak bu hayvanlar hakkında bilgi toplamaya çalışan Goodal'a borçluyuz (1967-1968). 60-80 üyelik gruplar halinde 25-30 milkarelik bir alana dağılmış olarak yaşarlar. Böcek, çiçek, tohum, ağaç kökleri ve nadiren de etle beslenirler. Diğer maymunlar ve büyük hayvanların etle beslenen parçalayıcı hayvanlara yem olmaları yanında pongidlerin ve insanların müşterek özel kokuları sebebiyle bu hayvanların dikkatini çekmediği görülmüştür. Şempanzelerde dominans dağılımı bugünkü insan toplumuna daha yakındır. Her erkek dişisi ve diğer bütün küçükler üzerinde otorite sahibidir. Ayrıca grubun, salahiyeti, zaman ve mekân içinde değişen bir lideri vardır. Bu hayvanlar da ilkel bir aile tipi vardır ve bu aile ana-evlattan teşkil edilen iki kişilik bir toplumdur.


Yabani pongridlerde homoseksüel davranışa hemen hemen çok nadir rastlandığı halde, şempanzelerde bu hale sıklıkla rastlanır. Kıskançlık hiç yoktur kızışmıs bir dişi, günde 20-30 erkeğe cevap verebilir. Laktasyonun uzun sürmesi bu hayvanı, 3-5 sene kadar ikinci bir gebelikten korur ve bu şekilde bir doğum kontrolü yapılmış olur.

Bu hayvanların ortalama yaşama süresi orman şartlarında 25-30 yılı aşması özel korunma şartlarında ise 50-60 yıl kadar yaşadıklari görülmüştür.

Gause Kanunu
Aynı gıda kaynaklarini paylaşan iki tür uzun süre bir arada yaşayamaz. Bu kanun prensibinden hareket edilirse milyonlarca sene beraber yasamis olan dryopitecineler ile ramapitecinelerin ayni tür gidalari seçmediklerini kabul etmek gerekir. Ramapitecinede kesici ve köpek dislerinin körelmis olmasi bu kanunu dogrular niteliktedir. Antropoidlerde köpek dislerinin iyi gelismis olmasi onlara, birincisi müdafaa etmek, yakalanan avi kesmek ve parçalamak, ikincisi ise sert tropikal meyveleri parçalamak imkânini veriyordu. Ramapitecinede ve modern insanda bu dislerin körelmesi bu fonksiyonlarin kayboldugunu göstermektedir.


Ev Yapma
Australopitecine'lerin bir siginak ve ev yapma itiyadinda olduklarini gösteren hiçbir belirti yoktur. Sadece beraber yasadiklari ve ayni beyin hacmini paylastiklari baboonlarin hayati ile mukayese edilirse, geceleri agaçlari ve çali oyuklarini tercih ettikleri hükmü çikarilabilir. Afrika'da ilk tas parçalarindan dizilmis (u) harfi seklinde duvar siginaklara 20.000 yillik kazilarda rastlanmaktadir.


Beslenme
Dryopitecinelerin, miocene devri kuraklığından ötürü bir orman, parçasındaki nebati maddeleri bitirip bir başka orman bölgesine geçerken aradaki otluk bölgelerde yiyecek sıkıntısı çektikleri ve bu sebeple karnivor bir karakter geliştirdikleri, bu arada bu yüksek otlarda avlarını ve düşmanlarını görebilmek için bipedal bir postür geliştirdikleri iddia edilmektedir. Ayrıca geniş otluk bölgelerinden geçerken kısa bir süre için de olsa etin ottan daha kolay taşınabilir bir rezerv yiyecek maddesi olması da bunda etken olmuştur. İnsanın et yemeğe başlaması ile beraber dünyanın her yerinde yaşayabilmesi şansı doğmuştur.


Homo Erectus
Bipedal yürüyüş gelişmesini mükemmelleştirmiş, 1000 cm3 beyinli, oldukça iyi alet yapabilen bu insanların vücud yapısı bugünkü insanın görünüş ve ölçülerine çok yakın olmasına rağmen, yüz ifadesinde henüz bir maymunu andıracak özellikler çoktur. İlk fosil örnekleri, Java örnekleri, Java ve Kuzey Çin'de bulunmuştur. Bu sebeple Java insanı veya Pekin insanı adları ile de anılırlar. Pithecanthropus jenerik adı ile bilinir. Bu insanın önemi, modern insanın gelişiminde önemli bir eksik halkayı tamamlamasıdır. Böylece Homo sapiens ile Australopitecine arasında bir köprü kurmak imkanı olmuştur.


Prof. Black'in başlattığı ve Dr. Weidenreich'in devam ettirdiği Pekin'in kuzeyindeki Chou Kou Tien tepelerindeki kazılarda elde edilen bilgiler çok kıymetliydi. Bulunan kafaların hacimleri 915 ila 1225 cm3 arasında değişiyordu, ortalama hacim 1040 cm3 hesaplanmıştı. Java insanından aşikar olarak daha ileri bir gelişim özelliği gösteriyordu, dişler daha küçük, alın daha hacimliydi. Ondan çok daha sonra yaşamış olması da tabii evolusyon için uygun sayılıyordu. Alet olarak taş, kemik ve geyik boynuzlarını kullanıyordu. Fosillerin yanında yanmış kömüre rastlanması, bu insanın ateşi kullandığını da ortaya koyuyordu.


Kurban Rituelleri
Fransa'da Regourdou mağarasında yapılan kazılarda ve Guattari mağarası kazılarında bundan 50.000 sene önce insanların kurban edildiği, taş hücreler içinde muhafaza edildiği, sonradan kafalarının koparılarak içine su konacak şekilde delikler açıldığı ve buraların birer ziyaretgah -bir planda ibadethane- olarak kullanıldığı, bu geleneğin çoğu kere bazı hayvanlara, öncelikle geyik, domuz ve ayı gibi hayvanlara da uygulandığını ve daha sonraları Akdeniz kültürü insanında bu kurban etme durumunun tek tanrılı dinlerin himayesinde sürdürüldüğünü görmekteyiz.


Bundan 40.000 sene önce ilk buzul devresinin sona ermesiyle muhtemelen soğuk ve beslenme yetersizliği sebebiyle neandertal insanın Avrupa'da soyu tükendi. Bazı korunaklı bölgelerde ve mağaralarda bir süre daha (15.000 yıl kadar) az sayıda neandertal, yaşamaya devam edebildiyse de son 25.000 yıl içinde hiç bir ize rastlanılmadı. Onun yerine bugünkü modern insanın cedleri olan Homo sapiens ortaya çıktı. Homo sapiensin, ilk beyaz insanın ecdadı olduğu kanaati yaygındır, ikinci buzul devrinin başlaması ile bu yeni ırk da çok güçlüklerle karşılaştı. Bundan 35.000 yıl önce ilki perigordlan, ikincisi Aurignacian olarak adlandırılan iki yeni taş yontma tekniğinin ortaya çıkması, artık neandertal yerine bir başka tip zekanın işin içine karıştığını gösteriyordu.


***

KAYNAKLAR

1. Birdsell: Human Evolution, An introduction to the physical antropology, 1972.
2. Korn, N., Thomson, F.: Human Evolution, Readings in physical antropology, second edd.
theMira
_Ceyda_ - avatarı
_Ceyda_
Ziyaretçi
25 Temmuz 2013       Mesaj #5
_Ceyda_ - avatarı
Ziyaretçi
Türkiye'de antropolojik çalışmalar ilk kez 1925 yılında İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi bünyesinde kurulan "Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi" adı altında başlamıştır.
Bu merkezin kurucu üyeleri Nurettin Ali Berkel, Neş'et Ömer İrdelp, Prof.Dr. Süreyya Ali, Köprülüzade Fuat, Prof.Dr. Mouchet ve Prof.Dr. İsmail Hakkı'dır. 1925 yılının Ekim ayında "Türk Antropoloji Mecmuası" adlı derginin ilk sayısı çıkarılmıştır ve 1939 yılına kadar 22 dergi yayınlanmıştır. 1927 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi asistanlarından Dr. Şevket Aziz Kansu, antropoloji konusunda ihtisas yapmak üzere Paris Antropoloji Okulu'na gönderilmiştir. Antropoloji çalışmaları, Kansu'nun 1929 yılında Türkiye'ye dönmesiyle, konusunda uzman bilim adamlarınca yapılmaya başlamıştır. Kansu'nun ardından, 1934 yılında Seniha Tunakan Almanya Berlin Üniversitesi'ne, 1935 yılında Muzaffer Süleyman Şenyürek Amerika Birleşik Devletleri Harvard Üniversitesi'ne, 1936-1938 yılları arasında Afet İnan İsviçre Cenevre'ye Prof.Dr. Eugene Pittard'ın öğrencisi olarak gönderilmiştir.
1933 yılında İstanbul Darülfünununun İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürülmesiyle, Antropoloji Enstitüsü İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'ne nakledilmiştir ve Türk Antropoloji Enstitüsü adı altında faaliyetlerine devam etmiştir.
1935 yılında Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin kurulmasına karar verildikten sonra, Antropoloji Kürsüsü Ankara Evkaf Apartmanı'na taşınmış ve DTCF binası tamamlandıktan sonra bu fakülteye taşınmıştır. 1962 yılında Türk Antropoloji Enstitüsü yerine, "Antropoloji Bilimleri Araştırma Enstitisü" kurulmuştur. 1964 yılından itibaren, Türk Antropoloji Mecmuası'nın devamı niteliğindeki Antropoloji Dergisi çıkarılmaya başlamıştır. 1964-1998 yılları arasında 13 sayı yayınlanmıştır.
1993 yılında Sosyal Antropoloji Anabilim Dalı'nın ayrılmasından sonra "Fizik ve Paleoantropoloji Bölümü" adını almış, 19. yılında Sosyal Antropoloji Anabilim Dalı'nın yeniden katılımıyla "Antropoloji Bölümü" oluşturulmuştur.
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

30 Aralık 2009 / Misafir Sosyoloji
27 Temmuz 2010 / ressam91 Sosyoloji
20 Ekim 2011 / Misafirxx Soru-Cevap
25 Ekim 2008 / ressam91 Sosyoloji
26 Haziran 2012 / ThinkerBeLL Sosyal Ağlar