Cevap Yaz Yazdır
Gösterim: 63.362|Cevap: 3|Güncelleme: 27 Kasım 2016

İbn-i Battuta

Kısaca
İbn Battuta (d. 24 Şubat 1304, Tanca, Fas - ö. 1368/69, Fas), ortaçağın en ünlü Arap gezgini. Hemen hemen bütün Müslüman ülkeleri, Çin ve Sumatra gibi uzak yerleri kapsayan ve 120.000 km’yi geçen gezilerini anlattığı...
Mesaja atla
yüksel2
3 Aralık 2007 19:40   |   Mesaj #1   |   
yüksel2 - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  ibn batuta55.jpg
Gösterim: 18
Boyut:  52.6 KB

İBN-İ BATUTA

İbn-i Batuta ismiyle meşhur olan seyyahın asıl adı, Şemseddin Ebu Abdullah Muhammed b. İbrahim'dir. 1304'te Tanca'da doğmuştur. Berber kabilelerinden Levatalara mensuptur. Yirmi iki yaşına kadar Tanca'da yaşamış, hukuk ve din tahsilini de buranın medrese (üniversite) sinde yapmıştır. İlk defa hacc maksadıyla Hicaz'a doğru yolculuğa çıkmış, İskenderiye'ye kadar uzanan bu seyahatinde uğradığı yerlerde İslâmi mevzuları bilen bir zat olarak halkın ve belde ileri gelenlerinin iltifatlarına mazhar olması, onda devrinin İslam dünyasını tanıma merakını uyandırmış, maceracı ve araştırıcı ruhunu kamçılamış, böylece çeyrek yüzyılı aşan seyahatleri ile Mısır, Suriye, Arab yarımadası, Irak, İran, Doğu Afrika, Anadolu, Kuzey Türk illeri, Doğu Asya, Hindistan Çin, Endülüs ve Sudan gibi ülkeleri görmüş, tanımıştır. Sonra da bu Sebahatlarının neticesinde, ondordüncü yüzyıl İslam dünyası ile Türk âlemini canlı levhalar halinde seyahatnamesinde aksettirmiştir.

İbn-i Batuta'nın üç seyahati vardır. Bunların ilki en uzunu olup doğu ve batıda ziyaret etmediği bir yer bırakmamıştır. Gezilerinde en fazla kaldığı yerlerden biri Hindistan, diğeri Çin'dir. Hindistan'da iki yıl, Çin'de iki buçuk yıl kadılık yapmıştır, Dolaştığı her yerde hâkimlerle, kadılarla, ileri gelenler ve mühim kimselerle tanışmıştır. Onların adetlerini, törelerini, yediklerini, içtiklerini, eğlencelerini en ince bir şekilde tesbit etmiş, aralarındaki geçimsizlikleri, entrikaları kavgaları canlı tablolar halinde nakletmiştir. Dindar bir kimse olmak itibariyle her gittiği yerde, işittiği din adamları ile tanışmış mukaddes makamları ziyaret etmiş, dini müessesler hakkında malumat toplamıştır. İslam âlemine ilk defa hind fakirlerinden, Anadolu ahilerinden ve İran hatimlerinden bahseden seyyah o olmuştur. Bu yönü ile ayrı bir değer taşır.
Sponsorlu Bağlantılar

İbn-i Cüzey, İbn-i Batuta'nın hatıralarını yazma işini 1355 yılının Ocak ayında tamamlamıştır, İbn-i Batuta 1369 yılında vefat etmiştir.

İlk yolculuğunda Kuzey Afrika'dan geçerek Mısır'a varmış, Nil vadisinden birinci şelaleye kadar gitmişti. Yalnız o sırada bu bölgede savaş yapılmakta olduğu için geri dönerek Suriye'ye burada da fazla kalmayarak İran'a ve ikinci defa Mekke'ye gelmiş, buradan da Kıpçak eline kadar uzanmıştır.

İbn-i Batuta Kıpçakların yaşayışı üzerine çok ilgi çekici bilgiler vermiştir.

Batuta 1342'de 2000 atlı ile Çin'e gitmek üzere yola koyulmuştu. Çin imparatoruna birçok yüksek değerde hediyeler götürüyordu. Kervan yolda yerli kabilelerin hücumuna uğradı, yağma edildi. İbn-i Batuta da Delhi'ye dönmek zorunda kaldı ikinci defa yola çıkışında önce Malakar kıyılarına geldi, burada deniz yolculuğuna elverişli rüzgârları beklemek için üç ay kaldı

İbn-i Batuta, Tombukta'ya kadar gitti. Coğrafya bakımından İbn-i Batuta Sudan ile Nijerya bölgesinin gerçek kâşifi sayılmaktadır. Zengibar Hint -Kuş, Maldiv adaları ve Sumatra'ya dair verdiği bilgiler sonradan kaptan Gudlain, J.Wood Soltorgraje gibi batılı gezgin ve uzmanlarca doğrulanmıştır.

İbn-i Batuta Asya ve Afrika'nın birçok ülkeleri hakkında coğrafya ve tarihle ilgili pek değerli bilgiler verir. Bunlar arasında Sudan'daki zenci Manding devleti hakkındaki notları ile bu devleti unutulmaktan kurtarmıştır. Bundan başka kitabın Hindistan bölümünde bu ülkenin tarihini anlatmakla yetinmemiş, buradaki sosyal sınıflar, toplum hayatı ve gelenekler üzerinde çok zengin bilgiler vermiştir.

İbn-i Batuta kitabında çağındaki birçok Türk ülkelerini de çeşitli yönleri ile anlatır.Yukarda adı geçen Kıpçak elinden başka gezi notlarında Luristan Atabeylerine, İlhanlılara, Çoban oğulları'na, Artuklıların İlgazı koluna da geniş yer verilmiştir, İbn-i Batuta bu ülkelerdeki komutanları, bilim adamlarını, ordu ve hükümet kuruluşlarını uzun uzun anlatıyor.

Osmanlı devletinin kuruluş çağında Anadolu'daki Türk beylikleri üzerine de İbn-i Batuta'nın kitabında çok zengin bilgiler vardır. Bu ara^a Osman beyin oğlu Orhan Gazi'ye çok önemli bir yer ayırmıştır. Osmanlı devletinin temel müesseselerini meydana getiren Orhangazi'nin yüze yakın kalesi olduğunu, bu büyük devlet başkanının durup dinlenmeden bunları kontrol ettiğini ve daima cenge hazır olduğunu överek anlatır. Anadolu'ya dair verdiği bilgiler arasında ahilere dair olanlar çok ilgi çekicidir. İbn-i Batuta çifte bir sosyal gaye ile kurulmuş olan Ahiliğin tüzükleri buyrukları üzerine geniş bilgiler verdikten sonra, büyük askeri şeflerin bu ahilerden seçildiğini de söyler.

İbn-i Batuta'nın kitabında bütün bu coğrafya ve tarih bilgilerinden başka, gezip gördüğü yerlerde yaşayan insanların yeme içme ve giyinişlerine, kullandıkları vasıtalara da büyük yer ayrılmıştır. XIV. Yüzyıldaki İslam dünyasının ekonomi san'at ve ulaştırma v.b. işleri üzerine araştırma yapanlar için İbn-i Batuta'nın kitabı çok değerli bir hazinedir.

Seyahatnamesinden bazı seçmeler


Anadolu ve insanını şöyle anlatır: "Bilad-i Rum denilen bu ülke dünyanın en güzel memleketidir. Allah, güzellikleri öteki ülkelere ayrı ayrı dağıtılırken, burada hepsini bir araya getirmiştir. Burada dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı yaşar ve en nefis yemekler pişirilir. Allah'ın yarattıkları içinde en şefkatli olanlar bunlardır ki, bundan ötürü "Bolluk, bereket Şam'da şefkat ise Anadolu'dadır. "denilmiştir.

Ahi'lerden şöyle bahseder


"Ahi-kardeş demektir. Ahiler, Anadolu'ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, şehir kasaba ve köylerde bulunmaktadırlar. Memleketlerine geleni yabancıları karşılama, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini, içeceklerini, yatacaklarını sağlama, onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeble bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi mevzularda bunların eş ve emsallerine dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir.

Ahi, evlenmemiş, bekâr ve sanat sahibi olan gençlerle diğerlerinin kendi aralarında bir topluluk meydana getirip içlerinden seçtikleri bir kimseye denir. Bu topluluğa da Fütüvvet gençlik adı verilir, önder olan kimse bir tekke yaptırarak burasını halı kilim kandil ve benzeri eşya ve gerekli vasıtalarla donatır. Kardeşler gündüzleri geçimlerini sağlayacak kazanç elde etmek üzere çalışırlar ve o gün kazandıkları parayı ikindiden sonra topluca getirip öndere verirler. Bu para ile tekkenin ihtiyaçları karşılanır, topluca yaşama için gerekli yiyecek ve meyveler satın alınır. Mesela o sırada beldeye bir yolcu gelmişse, onu tekkede misafir ederler ve alınan yiyeceklerden ikram ederler. Bu tutum yolcunun ayrılışına kadar sürer gider. Bir misafir olmasa bile yemek zamanında yine hepsi bir araya gelip topluca yemekler yerler ve ertesi sabah işlerine giderek ikindiden sonra elde ettikleri kazançlarla rehberlerinin yanına dönerler. Bunlara Fityan-Gençler, rehberlerine ise daha önce de söylediğimiz gibi Ahi-kardeş adı verilir. Ben, dünyada onlardan daha güzel davranan kimse görmedim. Şiraz ile İsfahan halkının davranışları onları andırmakta ise de, bunlar gelen ve giden yolculara daha fazla alâka ve saygı göstermekteler, şefkat ve iltifatta onlardan daha ileride bulunmaktadırlar.

Antalya'ya varışımızın ikinci günü idi, bu gençlerden biri Şeyh Şehabeddin-i Hamevi'nin yanma gelerek onunla Türkçe konuştu. O zaman Türkçeyi henüz anlayamamakta idim. Sırtında eski, yıpranmış bir elbise, başında da keçe külah vardı. Şeyh bana dönerek, bu adamın ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu Bunun üzerine, seni ve yanındaki arkadaşlarını yemeğe davet ediyor, demesiyle doğrusu buna hayret ettim ve evet dedim. Adam ayrılınca Şeyhe, bu adam fakirdir, bizi ağırlayacak kudreti yoktur, onu zor durumda bırakmak istemeyiz, dedim. Bunun üzerine, Şeyh güldü ve bu adam genç kardeşlerin rehberlerinden biridir, kendisi sayacı ustalarındandır, cömertliği ve kerem karlığı ile tanınmıştır. Sanatkârlar arasında aşağı yukarı ikiyüz yoldaşı vardır. Onlar kendisini önderliğe seçtiler ve bir tekke yaptırdılar. Şimdi gündüz kazandıklarını geceleri sarf etmektedirler, cevabını verdi."

Birgi ile alakalı malumatı verdikten sonra gökten düşen bir taştan bahsediyor: Yine bir toplantı sırasında Bey, bana Hiç gelip gökten düşen bir taş gördün mü? diye sormuş, ben de : -Ne gördüm, ne işittim. Cevabını vermiştim. Bunun üzerine Birgi dışına böyle bir taşın düşmüş olduğunu söyleyip adamlarını çağırtır ve onlara bahis mevzuu taşın getirilmesi emrini verdi. Bu adamlar simsiyah, sert ve kaypak bir kayayı alıp getirdiler. Ağırlığı zannıma göre bir kantar çekmekte idi. Bey, bu defa taşçıları çağırttı. Bunlardan dört usta gelip divan tuttular. Taşın parçalanması emredilince ellerindeki balyozlarla hep birlikte taşa dörder kere vurdularsa da birşey olmadı. Buna şaştım kaldım. Bey, bu tecrübeden sonra taşın götürülüp eski yerine konmasını buyurdu." Osmanlı Devletinin ikinci hükümdarı olan Orhan Beyi şöyle anlatır: "Bursa'nın hâkimi Osmancık oğlu îhtiyaru'din Sultan Orhan Beğ'dir. (Cık, Türkçede küçük manasında bir ektir.) Bu hükümdar Türk padişahlarının en ulusu olduğu kadar, toprak, asker ve varlık bakımından da onların en üstünü bulunmaktadır. Hakimi olduğu yüz kadar kale vardır ki, çoğu zamanını bunları dolaşmakla geçirir ve her kalede bir müddet kalarak durumlarını anlamak, noksanlarını tamamlamakla meşgul olur. Hiçbir şehirde, hiçbir suretle bir aydan fazla oturmaz, aralıksız olarak kâfirlerle savaşı sürdürür, onların kalelerini bir bir kuşatarak fetheder."

İbn-i Batuta'nın Anadolu'daki çeşitli şehirler ve şahıslar hakkında verdiği bilgiler üçyüz sene sonra bu yerleri dolaşan Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde de bulunmaktadır.


iNANILMAZ GEZGiN IBN BATUTA


"Önce Esirgeyen ve Bagışlayan Allah'ın Adı'yla..."
Tüm zamanlarin en büyük gezginlerinden birisi olan ibni Batuta söze böyle basliyordu. Öyle birini düsünün ki, 21 yasinda yollara düserek, 29 yil boyunca durup dinlenmeden iki kitayi dolassin, yaklasik 125.000 km. yol yapsin. Batuta, Marko Polo'nun üç kati daha fazla dolasti ve günümüzdeki cografya ile 44 ülkeyi gezerek, bugün Paris'te Bibliotheque Nationale'da saklanan 640 yillik el yazmasi ünlü kitabini yazdi. Batuta, 13 Haziran 1325 yilinda dogum yeri olan Tanca'yi terk ettiginde, Mekke'ye haci olmaya gidiyordu. Gerçek adi, seyh Abdullah Muhammed ibn Abdullah ibn Muhammed ibn ibrahim el Lavati'iydi. Eger bugün yolunuz Tanca'ya düserse, stadyumun yakininda bulunan Batuta'nin yerini ziyaret edin. Tanca uzak geçmisin buhur kokulariyla buram buramdir, buradan Finikeliler, Romalilar, Vandallar, Araplar, ispanyollar gelip geçtiler, yasadilar, ticaret yaptilar, genç Batuta, askerlerin, korsanlarin ve usta kaptanlarin arasinda dolasirken deniz çizgisinde soluklasan uzak ufuklara açgözlülükle bakiyordu, ta ki upuzun bir deve kervaniyla Mekke'ye dogru yola çikincaya kadar...

Kervan on ayda, Cezayir, Tunus ve Libya'yi geçerek Misir'a iskenderiye'ye vardi. Büyük limani ve daha o zamanlarda yok olmaya baslamis olan dünyanin 7 harikasindan birisi olan dev deniz fenerini' gördü. Nil Deltasi'nda Fuwa Köyü'nde dönemin taninmis mistigi Seyh Ebu Abdullah'in evinde geceledi ve rüyasinda gelecegini gördü; "Dev bir kusun kanatlari üzerindeydim, beni Mekke yönüne sonra da Yemen'e dogru uçurdu, sonra doguya döndü ve çok uzun bir uçusa basladik, asagida bazilari bol isikli, bazilari karanlik yemyesil ülkeler vardi ve beni oraya indirdi." Ertesi gün Batuta, Seyh'e rüyasini anlatti, Seyh doguya gitmesi gerektigim' söyleyerek rüyayi yorumladi. Batuta bu öneriyi reddetmeyecekti, Seyh'in verdigi yollugu ve gümüs paralari alarak yola dustiyKahire'ye vardiginda, ülkeyi Memlükler yönetiyordu. Batuta kitabinda Kahire'nin dar sokaklarim, 12.000 su tasiyicisini,30.000 hamali, 36.000 tekneyi yazacakti. Nil'in sayisiz kivrimlarim anlatti. Sonra Kudüs'e geçti.


Gerçek Müslüman Türkler'le başbaşa...
Batuta, Mescidi Aksa'nin altin kubbesini günes gibi parlayan bir isik kütlesi olarak tarif ediyordu. Sonra, Akka yolundan Beyrut'a dogru yola devam etti.
Hamah'taki muhtesem orkide bahçelerini ve su degirmenlerini anlattiktan sonra Sam'da bir kervana katilarak Antakya'ya kadar gitti. Daha sonra onu 55 günlük bir kervan yolculugunun ardindan Mekke'de görüyoruz, haci oldukan sonra yine yola düserek Somali ve Zangibar'i gezdi, sonra Bagdat'a ve Necef'e gitti, Siileri tanidiktan sonra Hz.Ali'nin mezarini ziyaret etti. Oradan asagi inerek iran Körfezi'ni, Umman'i ve Bahreyn'i gezdi. Orada Hintli hacilarla tanisti ve Hintliler'in Müslümanlari beklediklerini ögrenince Hindistan'a arka kapisindan girmeye karar verdi. Anadolu'ya yönlendi, Lazkiye'den Alanya'ya geçti, uzun uzun Türkler'in sicak dostlugunu, misafirperverligini anlatti. Batuta, kadin erkek ayrimi olmaksizin her ihtiyaçlarini karsiladiklarim yazarken peçesiz Türk kadinlarinin yardimseverligini özellikle belirtiyordu. Ona ekmek, ayran, et ikram ediyorlar ve din hakkinda sohbet etmesini istiyorlardi. Batuta'nin sonraki duragi Mevlana'nin kenti Konya'ydi, orada dans eden dervisleri izledi ve Sufizm'le tanisti. Ona "Gel, herkes hosgeldi, ruhunun özgürlügü için bize katil. 'Uzun nefes egzersizleri, Allah zikirleri ve uzaklardan gelen kudüm ritmi ve ardindan baslayan kozmik uykuda gezerlerin uzay ve zaman disindaki dönüsleri. Ve beyinlerde araliksiz duyulan tek bir ses; "La ilahe illAllah"... Gezinin sonrasinda Kayseri, Sivas, Erzurum, Kastamonu, Safranbolu, Bolu, Balikesir, Bergama ve Manisa vardi. Sonra onu Sinop'ta görüyoruz, oradan Kirim'a geçti, oradan Bulgaristan'a ve Istanbul'a ulasti. Derken Özbekistan'a döndü, oradan Horasan ve Afganistan'a geçerek Hindistan'in arka kapisma ulasti.

ibni Batuta,Anadoluya geldiginde,Türkmenlerden çok yakin ilgi görmüstü.Konyada kaldigi dönemde,Mevlevi'lerden çok etkilendi ve zikirlerine katildi.
Süper gezgin yorulmak bilmiyor...
ibni Batuta, Sind Sultani Tugluk Sah'in emrine girdi ve bu arada tüccarlara borçlandi, borcunu ödeyebilmek için Delhi'de yedi yil yargiçlik yapti ama olmadik bir anda basi derde girecekti, Hintli bir mistigi ziyarete gittiginde tutuklandi. Mistik idam edildikten sonra serbest birakildi. Bir zaman sonra Sultan degisti, yeni Sultan ise Batuta'yi Çin Elçisi atadi. Bu hiç beklemedigi görev gezgini çok sasirtmisti. Ve 1341 yilinda inanilmaz bir konvoyla yola çikti, yaninda küçük bir ordu, yüzlerce Hintli dansöz, altin samdanlar, brokarlar, mücevherli silahlar ve incili eldivenlerden olusan bir hazine vardi. 1000 atli konvoya eslik ediyordu ve yeni Büyükelçi Hint Okyanusu'na dogru yola çikti. Yolda isyancilarin saldirisina ugradi ve soyuldu, esaretten güç kurtarildi. Yine yola düstü, güneye inerek Maldive Adalari'na ve Seylan'a kadar gitti. Seylan'da amaci Adem Peygamber'in ayak izini ziyaret ederek haci olmakti. Zirvelere tirmanarak, kutsal ayak izini gördü, iz 12 karis büyüklügündeydi, Budist rahipler, Zen hocalari ve Hindular insanligin Atasi için hep beraber dua ediyorlardi burada geçirdigi huzur dolu günlerden sonra Batuta'yi Java ve Sumatra Adalari'nda görüyoruz, orada yasayan Müslümanlara din hocaligi yapti.
Bir süre sonra yine yollara düsen Batuta nihayet Çin kiyilarina çikiyordu, Taiwan'in karsi kiyisindaki Cathay'a ulasti, orada gördügü sey onu çok sasirtti. Karsisinda pagoda benzeri bir cami vardi, cami 350 yillikli ve orada dua etti. Bugün oraya gidenlere Batuta'nin dua ettigi yer gösteriliyor. Çin'in içinde 9 ay yolculuk ettikten sonra, dünyada en güvenilir yolculugun Çin'de yapildigini yazdi. Pekin'e kadar gitti. Yasadiklari onun için inanilmazdi, artik geri dönmeye kararliydi. Sumatra, Kalkütta, Hürmüz, Bagdat üzerinden giderek üç yil sonra Mekke'ye tekrar ulasti. Fas'a geldiginde yorgundu ve annesi sadece 9 ay önce ölmüstü. Sultan'a çikarak, gezilerini uzun uzun anlatti. Bir zaman sonra yine seyahat güdüsü depresti, ispanya'ya geçerek Malaga ve Granada'yi ziyaret etti, Fas'a dönerek ülkesinin içlerini gezdi,

"Mezarınız dünyada degildir"
Uzak Dogu'dan dönüsünden üç yil sonra yine bir kervanla Büyük Sahra'ya yollandi. 2500 km yol alarak Sahra'yi asti ve Mali'ye kadar geldi, Nijer'i gördü, Timbuktu'yu gezdi sonra geriye Fas'a döndü. Sultan'in hizmetine girerek üç yil çalisti ve inanilmaz kitabi "RihleSeyahatname"yi tamamladi. Bazi kaynaklara göre ise, son yillarinda yargiçlik yapti ve 1369 yilinda 63 yasinda öldü. Mezarinin yeri bilinmiyor, Tanca'da küçük bir yer onun anisina yapilmis. Onun için Mevlana gibi; "öldügümüz zaman, mezarimizi dünyada aramayalim, yerimiz insanlarin kalbinde olmalidir." deniyor. Yüzyillar öncesinde, ulasimin hemen hemen imkansiz hatta ölümcül oldugu bir çagda dünyanin hemen yarisini gezen muhtesem ?bni Batuta'nin önünde saygiyla egilmek gerekiyor. Rihle yani Seyahatname aslinda Batuta'nin kaleminden çikmis degildir, anlattiklari ?slam bilgini ibn Cücey elKelbi tarafindan yazilmistir. Kitaba bazi eklentiler yapmis, dönemin bazi ünlü bilgin ve sairlerinden alintilar yapmistir. Hatta, bazi alintilarin baska gezginlerden alindigi da söylenir, iç Anadolu hakkinda yazdiklari pek yeterli görünmese de, Afrika hakkinda anlattiklari tam anlamiyla cografi bir kesiftir, Volga bölgesi için yazilanlar arkeolojik arastirmalara kaynak olmustur. Hindistan tarihi ile ilgili önemli bilgiler verir. Büyük ulasim yollarini kara ve deniz olarak anlatir, ülkelerin folklorik, yeme, içme adetlerini, ticaret merkezlerim, sinai ve zirai kaynaklari, o dönemin ithalat ve ihracatini, dönemin islam dünyasini ve Islami mezheplerin yasam biçimlerini uzun uzun anlatarak, olagandisi bir kaynak olusturmustur. Kitap bugüne kadar alti dile çevrilmis ve ilk kez 1800 sonlarinda Türkçe yayinlanmistir. Ve yasadigi çagin geregi olarak fantastik bir dille yazdiklarindan birkaç örnegi görmek gerek...

Batuta, piramitlerin firavunlar
tarafindan yapildigini ama
ne için yapıldığının
bilinemedigini belirtiyordu,
ona göre tufanlardan korkan
firavunlar piramitlere, bilimi,
özel esyalarini ve cesetlerini
saklamak istemislerdi ama bu
kararı yapımdan çok sonra verdiler

Piramitler hakkında;


"Tufan 'dan önce malum olan bütün ilimler Yukari Misir'da Sad bölgesinde oturan Hunuh denen Hermes'den alinmistir. Astronomik hareketleri ve ilahi cevherleri ilk anlatan odur, bilimin ve üretimin kaybolmasindan korkarak piramitleri yapan ve üzerlerine tüm araçlari resmeden yine Hermes'dir... Piramitin kapilari yoktur ve neden yapildigi bilinmemektedir... Bir söylentiye göre tufanlardan korkan bir firavun bilimin, hükümdar esyalarinin ve cesetlerinin kaybolmamasi için yaptirilmistir, içinde bunlar saklidir..."

Meryem ve Hz. İsa'nın mezarları:


"Kudüs'de Cehennem Vadisi denen yerde bulunan kiliseye Hz. Meryem'in mezari deniyor... yine orada bir baska kiliseye de Hz. isa'nin mezari deniyor ve ziyaret ediliyor ama safi yalandir..." Garip bir olay: "Bir defa Dehli'ye bes günlük mesafede bulunan Afkanbur'daydim... Bir grup dervis gelerek bir gece kalmak istediler, bunlara Haydari deniyordu... reisleri zenciydi, bana gelerek etrafinda raks etmek için ates yakacagini söyleyerek odun istedi... atesi yaktilar ve yatsi namazindan sonra kor haline gelmis atesin içine girip raksederek yuvarlanmaya basladilar. Reisleri benden gömlegimi istedi ve atesin içine girerek gömlekle alevleri söndürdü... gömlegi bana getirdiginde atesin asla etkilememis oldugunu gördüm.

Petrol hakkinda:


"Dicle civarinda Kiyare denen bir yer vardir, burada bulunan siyah bir yerde zift kaynaklari vardir, ziftin toplanmasi için havuzlar yapilmistir. Zift zemin üzerinde pek siyah, parlak, yumusak, hos kokulu çamura benzer. Kaynaklarin çevresinde olusan siyah gölün üzerinde ince bir yosun olup, onu kenara atinca zift olur. Zift çikarmak istendikçe kaynakta ates yakilir, ates rutubeti buharlastirir sonra zift parçalari ayrilarak çikarilir. Küfe ve Basra arasinda da böyle kaynaklarin bulundugu söylenir."

Anadolu hakkında:


"Alanya'ya ulastik... bu ülke dünyanin en güzel memleketidir, Allah diger ülkelere tek tek bahsettigi güzellikleri burada bir araya getirmistir. Ahalisi güzel ve temizdir... bunlar için "bolluk, bereket Sam'da, sefkat ise Anadolu'dadir" denmistir... Bu ülkede bir eve indigimizde kadin, erkek durumumuzu sorustururlardi. Burada kadinlar erkeklerden kaçmazlar, ayrilacagimiz zaman sanki akrabaymis gibi özlemle vedalasirlar ve gözyasi dökerlerdi... Alanya büyük bir sehirdir ve ahalisi Türkmen'dir..."

Bir göktaşı:


"Birgi Sultani Aydinoglu Mehmet Bey'in konuguydum... Sultan bana gökten düsmüs tas görüp görmedigimi sordu. Ben de, ne gördüm, ne isittim dedim. Birgi disina böyle bir tasin düstügünü söyleyerek adamlarina tasi getirtti. Sert, parlak ve simsiyah bir tas getirildi... tasçilar çagrildi... tasi parçalamalari emredildi... dört usta çekiçlerle tasa vurduklari halde tas üzerinde zerre kadar iz meydana gelmedi... sonra Sultan tasi eski yerine göndertti."

Karanlık Ülke:


"Bulgar sehrinden geyerek Karanlik Ülke'ye gitmek istedim, Hark günlük yol vardi... vazgeçtim... cinas; buz deryasiydi... yolcular bu ülkede kirk gün giderler ve Karanlik Ülkenin yaninda kamp kurarlar, getirdikleri mallari sinira birakip geri dönerler... ertesi gün geldiklerinde mallarinin alinmis oldugunu, yerlerine samur, sincap veya rakun kürklerinin birakilmis oldugunu görürler. Alisverisleri budur... Oraya gidenler kiminle alisveris yaptiklarim, bunlarin in mi cin mi oldugunu bilmezler..."

Tas insanlar:


"Hindistan'da Laheri sehri disinda Tarna denen yere vardigimizda, insan ve hayvan seklinde sayisiz taslar gördüm. Bunlarin çogu kirilmis, bir bas veya bir uzuv kalmisti. .. bir sur ile ev duvarlarinin izleri vardi... bir ev kalintisinin içinde tas bir peyke üzerinde elleri arkasina bagli gibi duran tas bir insan vardi... Kalintilar arasindaki çukurlar pis kokulu sularla doluydu... Bir duvarda Hintçe bir kitabe vardi... yanimda bulunan arkadasim söyle dedi; "Tarihçilerin söyledigine göre, burada eskiden çok büyük bir sehir vardi, sehir sakinleri büyük rezaletler islediklerinden hepsi tas kesildiler. Hintçe kitabede bu insanlarin 1000 yil önce ugradiklari felaket anlatilir."

Cukiler:


"Bu garip insanlar Hindistan'da Perven sehrinde yasarlar... aylarca bir sey yemez içmezler, çukurlar kazilir, bir tek hava deligi birakilir ve orada aylarca kalirlar, bir sene kalani bile isittim... halkin inancina göre bu adamlar bir hap yapip onu yerler ve uzun zaman acikmazlar... bunlar gelecekten de haber verirler... kimisi bakisiyla adam öldürür... bir gün Sultan beni yanma çagirdi yaninda iki Cuk'i vardi, onlara benim bir yabanci oldugumu, görmedigim seyleri göstermelerini emretti... birisi bagdas kurarak yerden havaya yükselince ben korkudan düsüp bayildim... bir ilaçla ayiltmislar... sonra ötekisi heybesinden bir nalin çikardi, yere vurdu ve nalin kendi kendine havaya yükselip, boslukta duranin ensesine gidip vurunca adam yere indi... Sultan aklima zarar geleceginden korktugu için daha büyük seyler yaptirmadigini söyledi"

Adem Peygamber'in ayak izi:


"Dünyanin en yüksek daglarindan birisi Seylan'da Serendip Dagi'dir, çikinca bulutlardan asagisini göremezsiniz... orada Hz. Adem'in ayak izi siyah ve yüksek bir kayanin içinde bulunur. Ayak kayaya gömülerek iz birakmistir, boyu 12 karistir... eskiden Çinliler gelerek kayadaki ayak izinin bas ve yanindaki parmaklarin izini kirarak orada bir tapinaga koymuslar... "

Yamyamlar:


"Timbuktu'da Müslüman olmayan zenciler insan eti yerler ama beyazlarin etini yemezler, onlara göre beyaz insan eti gerektigi gibi gelismemistir, zenci eti tam kivamindadir... bir gün bunlardan bir grup Sultan Mensa'yi ziyaret etti, Sultan bunlara ikram olsun diye bir hizmetçi kadini verdi, kadini bogazlayip yedikten sonra kanini ellerine ve yüzlerine sürdüler... kadin etinin en lezzetli yerleri el ayasiyla memesiymis. "

Kitabın sonu:


ibni Cüzey der ki; "Akil sahibi hiçbir insan ibni Batuta'nin yüzyilin gezgini oldugunu takdir edememezlikten gelemez. Onun için bu milletin gezginidir denilirse abartilmis olunmaz. Benim ibni Batuta'dan yaptigim özet burada son buldu. Bu eserin yazilisi Subat 1536'dadir..."

Günümüzden yüzyillar önce yazilan bu eser gerçekten inanilmazdir. Ama daha inanilmazi ibni Batuta'nin o dönemin dünyasinin hemen hemen üçte ikisini sag salim gezmis olmasidir. Anlattiklari benzeri gezginlerin anlatilarinin çogunun üzerinde ve çok daha zengindir.
Son düzenleyen Finn and Jake; 27 Kasım 2016 08:57 Sebep: Kırık resim linki kaldırıldı.
Mavi Peri
6 Temmuz 2012 13:34   |   Mesaj #2   |   
Mavi Peri - avatarı
Ziyaretçi

İbn-i Batuta


(1304 Tanca - 1369 Tanca), Arap gezgini. Çağına göre iyi bir eğitim gördü. Genç yaşında hac amacıyla çıktığı bir yolculuğunda uğradığı yerlerde din ve hukuk bilgisiyle ilgi topladı, önemli kişilerle tanıştı. Antakya'ya kadar Suriye'yi, Mardin'e kadar Kuzey Irak ve İran'ı gezdi. 1329-1330 yıllarını Mekke ve Yemen'de geçirdi, sonra Somali'ye, oradan Doğu Afrika'ya geçerek Zengibar'a kadar uzandı. Arabistan'a dönüp Suriye/Lazkiye'den bir gemiyle Anadolu'ya geçti. Güneyden kuzeye Anadolu'yu gezdi (Alanya, Antalya, Burdur, Isparta, Denizli, Konya, Niğde, Kayseri, Sıvas, Erzurum, Kastamonu, Sinop vb.). Buradan Kırım'a geçip Bulgaristan üzerinden İstanbul'a geldi. Sonra Harizm, Horasan, Afganistan vb. Asya ülkelerini dolaştı, Hindistan'a geçti, burada 7 yıl Delhi kadılığı yaptı.

Sponsorlu Bağlantılar
Bu arada Hint elçisi olarak Çin'e gitti. Cava ve Endonezya adalarını da gezdikten sonra ülkesine (Fas/Tanca) döndü (1349). Bir süre sonra İspanya'ya gitti, dönüşte Sudan ve Büyük Sahra'yı gezdi. Yeterince gezdiği kanısına varınca notlarını birleştirip "Seyahatname"sini yazmaya koyuldu. Fakat Fas Sultanı Ebu İnan'ın buyruğuyla yapıtını bilgin İbni Cuzey el-Kelbi'ye yazdırdı. Seyahatnamenin özgün adı "Tuhfetün Nuzzar fi Garaibil Emsal vel Acaibül Esfar"dır (Acayip Seferler ve Garip Misaller Görenlerin Armağanı). Yapıt "İbni Batuta Seyahatnamesi" olarak tanınmıştır. Batuta'nın anlattıklarına yazıcı bilgin İbni Cuzey, gezginin anlattığı yerler hakkında kendi bilgilerini katmış, ora ozanlarının şiirlerini ekleyip birtakım öykülerle de yapıtı süslemeye çabalamıştır. Yapıtta gerçeğe uymayan birçok bilgi ve olağanüstü olay vardır. Yapıtın aslı, Paris Ulusal Kitaplığı'ndadır.

MsXLabs.org & MORPA Genel Kültür Ansiklopedisi

Son düzenleyen Finn and Jake; 27 Kasım 2016 09:02
14 Ekim 2015 01:31   |   Mesaj #3   |   
Safi - avatarı
SMD MiSiM
İbn-i Batuta

Ad:  Ибн-Баттута-.jpg
Gösterim: 413
Boyut:  134.7 KB
27 Kasım 2016 09:32   |   Mesaj #4   |   
Finn and Jake - avatarı
VIP Adventure Time
Ad:  ibn battuta88.jpg
Gösterim: 20
Boyut:  91.1 KB

İbn Battuta

, tam adı Ebu Abdullah Muhammed BİN ABDULLAH EL-LEVATİ ET-TANCİ (d. 24 Şubat 1304, Tanca, Fas - ö. 1368/69, Fas), ortaçağın en ünlü Arap gezgini. Hemen hemen bütün Müslüman ülkeleri, Çin ve Sumatra gibi uzak yerleri kapsayan ve 120.000 km’yi geçen gezilerini anlattığı Tuhfetü’n-Nüzzar fi Garaibi’l-Em- sal ve acaibi’l estar dünyanın en ünlü seyahatnamelerindendir.

Yaşamı ve gezileri


Sponsorlu Bağlantılar
İbn Battuta birçok kadı yetiştirmiş bir ailenin çocuğuydu. Doğduğu kent olan Tanca’da fıkıh ve edebiyat öğrenimi gördü. Daha 21 yaşındayken Mekke yolculuğuna çıktı. Başlangıçta amacı hac görevini yerine getirmek ve Yakındoğu’daki (Mısır, Suriye ve Hicaz) ünlü bilginlerden ders alarak eğitimini ilerletmekti. Tanıştığı bilginlerin ve Sufi ermişlerin adlarından ve çeşitli okullara devam ettiğini gösteren belgelerden amacına ulaştığı anlaşılmaktadır. Böylece kadılık görevine hazırlanmanın yanı sıra daha sonraları, seçkin İslam bilginlerinin öğrencisi olarak birçok sarayda ağırlanma olanağını elde etti. Tunus ve Trablusgrap üzerinden karayoluyla Mısır’a ulaştığında, içinde dayanılmaz bir gezi isteği uyandı ve “hiçbir yoldan iki kez geçmeme” kuralını benimseyerek dünyanın olabildiğince çok yerini gezmeye karar verdi. Genellikle ticaret, hac ve öğrenim gibi amaçlarla dolaşan çağdaşlarının tersine, yeni ülkeleri ve halkları tanıma güdüsüyle yola çıktı. Önceleri bir bilgin oluşundan, zamanla da gezgin olarak elde ettiği ünden yararlanarak, gezginliği aynı zamanda bir geçim kaynağı yaptı. Birçok sultan, hükümdar, vali ye yüksek görevliden aldığı cömert yardımlarla gezilerini aksatmadan sürdürme olanağını buldu. Kahire’den yola çıkarak önce Yukarı Mısır üzerinden Kızıldeniz’e yönelen İbn Battuta, daha sonra geri dönerek Suriye’ye geçti ve orada Mekke’ye giden bir kervana katıldı. 1326’da hac görevini tamamladıktan sonra, Arabistan Çölünü aşarak Irak, Güney İran, Azerbaycan ve Bağdat’a gitti. Bağdat’ta son İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır (hd 1317-35) ve başka yöneticilerle tanıştı. 1327’den sonra Mekke ve Medine’de ibadetle geçirdiği sakin yaşamdan sıkılarak 1330’da yeni bir yolculuğa çıktı.

Cidde’den bindiği gemiyle Kızıldeniz’in iki kıyısını izleyerek Yemen’e indi; Yemen’i karadan geçip Aden’e geldikten sonra yolculuğunu gemiyle sürdürdü. Bu kez, Doğu Afrika kıyısı boyunca Kihva’ya (bugün Tanzanya) kadar uzanarak, ticaretle uğraşan kent-devletlerini gezdi. Dönüşünde Güney Arabistan, Umman, Hürmüz, Güney İran ve Basra Körfezini geçerek 1332’de Mekke’ ye ulaştı. Mekke’deyken Delhi sultanı Muhammed bin Tuğluk’un (hd 1325-51) Müslüman bilginlere gösterdiği cömertliği duyunca, bu kez Hindistan’a gitmeye karar verdi. Hindistan’a doğrudan giden elverişli bir yol olmadığından kuzeye yönelerek yeniden Mısır ve Suriye’den geçti. Lazkiye’de Anadolu’ya giden bir gemiye bindi. Bu sırada çok sayıda küçük beyliklere bölünmüş durumda olan Anadolu’nun çeşitli yörelerini dolaştı. Bütün beyler ve ahi babaları tarafından dostça ve cömertçe ağırlandı. Bu geziyle ilgili olarak anlattıkları, Anadolu’da Selçuklu egemenliğinin sonu ile Osmanlı hanedanının yükselişi arasındaki dönemin tarihi konusunda çok değerli bir kaynaktır.

Karadeniz’i aşarak Kırım’a, oradan Kuzey Kafkasya’ya ve Altın Orda hükümdarı Özbek Han’ın (hd 1312-41) Aşağı Volga yöresindeki başkenti Saray-Berke’ye kadar gitti. Saray-Berke’den sonra Yukarı Volga kıyısında Bulgar adlı bir kente ve Kama’ya geçtiğinden söz ederse de, bu noktanın doğruluğu konusunda kuşkular vardır. Öte yandan Özbek Han’ın bir Bizans prensesi olan karısının maiyetiyle birlikte Konstantinopolis’e (İstanbul) gidişiyle ilgili bölümler, bazı küçük kronolojik tutarsızlıklara karşın, bir görgü tanığının izlenimleri gibi görünmektedir. “İkinci Roma”yı anlatışı canlı ve genelde gerçeğe uygundur; ayrıca dinsel önyargılardan uzak, öğrenmeye tutkun ve oldukça hoşgörülü kişiliğini yansıtır. Bununla birlikte yazılarından Müslüman ülkelerde Hıristiyan, Hindu ya da putperest ülkelere göre daha rahat ve mutlu olduğu anlaşılır. İbn Battuta Konstantinopolis’ten ayrılarak Rusya stepleri üzerinden Saray-Berke’ye döndükten sonra, yolculuğunu Hindistan yönünde sürdürdü. Orta Asya’ya giden bir kervana katılarak Buhara, Semerkand ve Belh’e uğradı; bu eski kentlerin hepsi hâlâ Moğol istilasının bıraktığı izleri taşıyordu. Oldukça dolambaçlı yollardan Horasan ve Afganistan’ı geçti ve Hindukuş Dağlarını aştıktan sonra, kendi verdiği tarihe göre, 12 Eylül 1333’te İndus Irmağı kıyısında Hindistan sınırına vardı. O çağda Mekke’den Hindistan’a uzanan böylesine uzun bir yolculuğun yalnızca bir yılda alınması olanaksız olduğundan bu tarihin doğruluğu kuşkuludur. Dolayısıyla 1348’e değin verdiği tarihler de pek güvenilir değildir.

İbn Battuta kalabalık maiyeti ve haremiyle birlikte Hindistan’a ulaştığında, artık ünü az çok yayılmış bir kişiydi. Zenginliği ve cömertliğiyle beklentilerini haklı çıkaran Muhammed bin Tuğluk’un sarayında onur konuğu olarak ve armağanlarla karşılandı. Daha sonra Delhi başkadılığına getirildi ve önemli bir gelir getiren bu görevde birkaç yıl kaldı. Görünürde oldukça rahat bir yaşama ulaşmasına karşın, çok geçmeden bu konumun tehlikeler de içerdiğini gördü. Cömert olduğu kadar acımasız da olan Sultan Muhammed, Hindistan’ın büyük bir bölümünü Müslüman ya da Hindu, zengin ya da yoksul ayrımı yapmadan demir bir yumrukla yönetiyordu. Sultanın ve yönetiminin bütün görkemine ve zayıf yanlarına tanık olan ibn Battuta, birçok dostunun kuşkucu hükümdarın kurbanı olduğunu görerek, yaşamından her an kaygılanır hale geldi. Çizdiği Sultan Muhammed portresi olağanüstü bir psikolojik çözümleme örneği olmanın yanı sıra korku ve sempati karışımı duygularını tam bir açıklıkla yansıtır. Davranışlarına son derece özen göstermesine karşın, bir ara gözden düştü ve canını ancak şans eseri kurtarabildi. Yeniden göze girdikten sonra 1342’de sultanın elçisi olarak Çin imparatoruna gönderildi. Büyük bir hoşnutlukla başladığı bu gezisi de birçok tehlikelerle doluydu. Delhi’den fazla uzaklaşmadan kafilesi Hindu asilerce pusuya düşürüldü ve canını zor kurtardı. Malabar Kıyısı’nda yerel savaşlara karıştı; sonunda bindiği geminin Kalikut yakınında batmasıyla bütün servetini ve Çin imparatoruna götürdüğü armağanları yitirdi. Sultanın öfkesine uğramaktan çekindiği için Çin yerine Maldiv Adalarına gitmeyi yeğledi. Bu ülkede iki yıl kadılık yaptı; siyasal olaylara etkin biçimde katıldı, kral ailesine damat oldu ve yazılarından anlaşıldığı kadarıyla sultan olmayı bile düşündü.

Maldiv Adalarındaki durumunun tehlikeye girmesi üzerine, Seylan’a (bugün Sri Lanka) doğru yola çıktı; adanın hükümdarını ve ünlü Âdem Doruğunu ziyaret etti. Doğu Hindistan’ın Koromandel kıyısında gemisi battı. Kayınbiraderinin giriştiği bir savaşa katıldı ve yeniden Maldiv Adalarına, oradan Bengal ve Assam’a gitti. Çin’deki elçilik görevini üstlenmeye karar vererek Sumatra’ya doğru yelken açtı. Orada Müslüman sultanın verdiği yeni bir gemiye binerek Çin’e doğru yola çıktı. Bu gezisine ilişkin anlatımlarında bazı tutarsızlıklar vardır.
Çin’in büyük limanlarından Zeytun’da (Chuanzhou, Amoy yakınları) karaya çıkan ibn Battuta, su yollarını kullanarak Pekin’e ulaştı ve aynı yolla geri döndü. Yapıtında gezisinin bu bölümünü çok kısa geçer, izlediği yola ilişkin olarak verdiği bilgi ve tarihler, henüz çözülmemiş birçok sorun ve güçlük yaratmıştır. Bu nedenle Çin’deki gezinin gerçekliği konusunda bazı kuşkular vardır. Sumatra, Malabar ve Basra Körfezinden geçerek Bağdat ve Suriye’ye ulaşmasının öyküsü de aynı ölçüde kısadır. Suriye’de 1348’deki veba salgınının yol açtığı yıkıma tanık oldu. Bu ülkede ve Mısır’da birçok kenti yeniden dolaştı. Aynı yıl Mekke’ye son hac ziyaretini yaptı. Sonunda yurduna dönmeye karar vererek gemiyle İskenderiye’den Tunus’a, oradan Sardinya ve Cezayir’e gitti. Kasım 1349’da Maruni sultanı Ebu Inan’ın başkenti Fez’e vardı. İbn Battuta’nın görmediği iki Müslüman ülke kalmıştı. Bu nedenle dönüşünden kısa bir süre sonra İspanya’daki son Magrip hükümdarının bulunduğu Gırnata’ya (Granada) gitti. İki yıl sonra da (1352) sultanın isteği üzerine Sahra Çölü ve Batı Afrika üzerinden Batı Sudan’a doğru gönülsüz bir geziye çıktı. Sahra’yı geçerek, o sırada Mansa Süleyman’ın yönetiminde en güçlü dönemini yaşayan Mali İmparatorluğunda bir yıl kadar kaldı. Bu geziyle ilgili olarak verdiği bilgiler, bölgenin tarihi açısından en önemli kaynaklardan sayılır. 1353’ün sonuna doğru Fas’a döndü. Sultanın isteği üzerine anılarını İbn Çuzeyy (ö. 1355) adlı bir yazara yazdırdı. İbn Cuzeyy onun yalın anlatımını süslü bir üslupla ve şiirlerle bezedi. Bu tarihten sonraki yaşamı konusunda tek bilgi, 1368 ya da 1369’da Fas’ta bir kentin kadılığını yaparken öldüğü ve doğduğu Tanca’da gömüldüğüdür.

Değerlendirme


İbn Battuta’nın “İslamın seyyahı” olma iddiası tümüyle haklıdır. Buharlı gemi çağından önce hiç kimsenin aşamadığı uzun bir yolculuğu gerçekleştirmiş olması bile bu sıfat için yeterlidir. Öte yandan Orta İran ve Kafkasya dışında bütün Müslüman ülkelerini ve Müslümanların elinde olmayan komşu bölgeleri gezmiştir. Yeni ya da bilinmeyen topraklar keşfetmemesine ve bilimsel coğrafyaya çok sınırlı bir katkıda bulunmasına karşın, ortaya koyduğu yapıtı belgesel değeriyle kalıcı tarihsel ve coğrafi bir önem kazanmıştır. En az 60 hükümdar, çok daha fazla sayıda vezir, vali ve devlet adamıyla tanışan İbn Battuta, yapıtında kişisel olarak tanıdığı ya da mezarlarını ziyaret ettiği 2 binden fazla kişiden söz eder. Bu kişilerin çoğu başka kaynaklarda da belirtilmektedir. Ayrıca verdiği ad ve tarihlerde şaşılacak derecede az hata vardır. Daha çok Rihle adıyla tanınan yapıtı, İslam dünyasının büyük bir bölümünün toplumsal, kültürel ve siyasal tarihine birçok yönden ışık tutan önemli bir belgedir. Çeşitli ülkelerin yaşam biçimleriyle ilgilenen meraklı bir gözlemci olarak, gördüklerini resmî tarih yazımında pek ender rastlanan insani bir yaklaşımla anlatmıştır. Yapıtın Anadolu, Doğu ve Batı Afrika, Maldiv Adaları ve Hindistan’daki gezilere ilişkin bölümleri, bu bölgelerin tarihi açısından önemli bir kaynaktır. Yakındoğu’nun Arap ve Acem yöreleriyle ilgili bölümler ise, bu ülkelerin toplumsal ve kültürel yaşamının çeşitli yönlerine ilişkin zengin ayrıntıları kapsaması bakımından değer taşır. İbn Battuta’nın seyahatnamesi genelde güvenilir bir kaynaktır. Yalnızca Bulgar adını verdiği kente yaptığını iddia ettiği gezinin gerçek olup olmadığı anlaşılamamıştır. Gezilerinin Uzakdoğu’ya ilişkin bölümü hakkında da kuşkular vardır. Verdiği tarihlerde görülen bazı tutarsızlıklar, hayal ürünü anlatımlardan çok, unutkanlıktan kaynaklanmıştır. Daha önce belirsizlik taşıyan bazı noktalar (örn. Anadolu’daki gezileri ve Konstantinopolis’i ziyareti) yakın zamanlarda yapılan araştırmalarla ve yeni kaynakların keşfedilmesiyle doğrulanmıştır. Rihle'nin bir başka ilginç yanı, okundukça yazarının kişiliğini de ortaya çıkarmasıdır. Yapıttan 14. yüzyılın ortalarında yaşamış orta sınıftan bir Müslümanın görüş ve tepkileri kolayca anlaşılabilir. İbn Battuta Müslümanlığa derinden bağlı olmakla birlikte, birçok çağdaşı gibi yerleşik inançlara uyma ile tasavvufa yönelme arasında bocalamış ve sonunda ikisini bağdaştırmayı başarmıştı. Derin bir felsefe ortaya koymaksızın yaşamı olduğu gibi benimsemiş, gelecek kuşaklara kendisinin ve döneminin gerçeklere uygun bir görüntüsünü bırakmıştır. Rihle'nin bir bölümü Türkçede İbn Batuta Seyahatnamesinde Seçmeler (1971) adıyla yayımlanmıştır.

Kaynak: MsXLabs.org & Ana Britannica

Daha fazla sonuç:
ibni batuta

Hızlı Cevap
Mesaj:



Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç