Arama

Gitmek mi Kolay? Yoksa Kalmak mı? - Sayfa 23

Güncelleme: 29 Mayıs 2012 Gösterim: 257.941 Cevap: 1.073
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
17 Şubat 2007       Mesaj #221
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
İşte gidiyorsun
Merdivenlerde bir ölüm sessizliği
Sponsorlu Bağlantılar
Kül rengi yağmurlar sokaklarda
Üzerinde en çok sevdiğim ceketin
En acısı
Unut gitsin der gibi ıpıslak kirpiklerin
Ve ilk defa
Bu kadar aceleci
Ellerin ayakların gözlerin
Söylenecek ne varsa bitti -doğrudur-
Artık bu saatler
Kanadı kesik bir sevdanın
Kalemi kırık bir aşkın
Ve sayfaları yanık bir romanın sonudur….

İşte gidiyorsun
Ellerinle açtığın bütün kapıları kapayarak
Hayat verdiğin odalardan gölgeni de alarak
Ve sürgüne verip bütün düşlerimi
Dağ gibi bir adamı yakarak
Anlıyorum bu suskunluk
Bir aşkın açılmamış son mektubudur
Geride bıraktığın
Saksıda bir gelin çiçeği
Masada küskün bir anahtar
Yüreğimde parmak izlerin
Ve cevapsız yüzlerce sorudur

İşte gidiyorsun
Dikerek gözlerime o mağrur bakışlarını
Yıllardır düşlediğin zaferi kutlayarak
Ve masum bir veda gibi sokulup
Ellerinle yüreğimi parçalayarak
Tarihte bugün
Aylardan Eylül
Günlerden hüzün
Saatlerden ondur
Sen kazanmayı
Ben kaybetmeyi seçtim
Anlıyorum
Bu ikimiz için artık sondur

İşte gidiyorsun
Ve biliyorsun
Birazdan sol yanıma düşeceğim
Yaramın olduğu yana
Vurduğun yere yani
Ne de olsa ayrılık acıdır zordur
İşte karşında
Ağır yaralı bir adam
Bir avuç gözyaşı
Ve ihanet makamında bir şarkı
Suç mahallinde
Senden kalan son delil budur
Git hadi git vazgeçilmezim
Şunu bil ki
Dünyada bütün mezarlıklar
Senin gibi vazgeçilmezlerle doludur…
featherrn6Ahmet Selçuk İLKAN



Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
18 Şubat 2007       Mesaj #222
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Gerçek sevgiden,
Sana uzanan yollara,
Sponsorlu Bağlantılar
Bir avuç toz niyetine serpeceğim kendimi.

Onlar kendilerinden utanacaklar
Onların içleri de yüzleri gibi kara.
Oysa sen... Sana ait olan her şey beyaz.
Yine de uzatma ellerini
Öyle öldüresiye bakma gözlerime
Gelemem... Asla gelemem...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
20 Şubat 2007       Mesaj #223
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Gidelim Bu Şehirden

Bekleyen hep biz olduk bu şehirde
Özgürlüğü savunduk, düşler kurduk peşi sıra
Sevgiler ektik bütün kalplerde
Ama çalındı özgürlüğü sevgilerin
Ve kirletildi kimi azgın yerlerde
Biz ki sevdayı çöle dönüştürmedik hiç
Belki dağıldı acı sözcükler yüreklerimizden
İsyan da ettik kimi zaman, haykırdık
Ama hiçbir zaman kurumadı sevda ırmağımız
Denizlere dönüştürdük aşkı
Sonra koca bir okyanusa
En çok umudu sevdik bu şehirde
Ve tatlı bekleyişleri
Dalımıza konan kuşu kilitlemedik kafese
Özgür kıldık getirsin diye müjdeleri
Bitirsin diye bekleyişleri
Kalk gidelim artık bu şehirden
Bu şehirde bugün bitmiştir
Yarınsa hiçbir zaman olmayacak.
Başka bir şehirde dinleyeceğiz kuş ötüşlerini
Rüzgarın sesini başka bir yerde duyacağız
Aşkları ve yaşanmamış sevgileri
Özlediğimiz şehirde bulacağız.
Kalk gidelim artık bu şehirden
Ve kurtulalım bu kimliksizlikten
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
20 Şubat 2007       Mesaj #224
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Çıplak sırtına aktığım
Tuz tadında bir an'dı gece
Şimdi dudaklarımda kuruyan
Sensizliğin kasvetli hükmünce
Yıkılır duvarlarım...

Gel-git zamanlarda
Kasıklarıma vuran dalgaların
Islak, hırçın, sancılı öfkesinde
Teninde bıraktığım yakamozlar
En yalancı arsızlığım...

Ben ki bu yalnız iklimde
Seni sevmenin
Seni istemenin
Seni bilmenin yorgunuyum...

Tutkunuyum
Günahı boynuma bir sevişmenin...

Yarısı aşk
Yarısı öfke

Ruhumda hep aynı bileşke
Kalmak...Gitmek arası...

Budur kararsızlığım....
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
20 Şubat 2007       Mesaj #225
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
Öksüz Bıraktın

Bence bu kavganın, nedeni yoktu,
Dünyamı Keşmir'den, farksız bıraktın.
Yüreğim sızladı, yaşlarım aktı,
Seven gözlerimi öksüz bıraktın.

Çingene gönlümden, mutlu alemi,
Götürdü ayrılık, denilen gemi.
Sana şiir yazan, dertli kalemi,
Öven sözlerimi öksüz bıraktın.

Dedim ki, ne olur? Bir kere dinle,
Altın saray yaptık, yıkma elinle,
İnada, kaprise, esir halinle,
Gülen yüzlerimi öksüz bıraktın.

Seni tanımadan, feleğe çatan,
Bendim kör karanlık, kuyuda yatan.
Aydınlık yollarda, elimden tutan,
Sevda gizlerimi öksüz bıraktın.

Hüzünlü dünyamın, neşeli süsü,
Sen oldun gönlümün, aşkı, ülküsü.
Kahve gözlerine sevda türküsü,
Çalan sazlarımı öksüz bıraktın.

Olanları unut, gözlerini sil,
Yüce sevdamızın, önünde eğil.
Sen yalnızca benim dünyamı değil,
Biricik yarımı öksüz bıraktın...

Gaziantep
Mehmet Nacar
HayLaZ61 - avatarı
HayLaZ61
VIP BuGS_BuNNY
21 Şubat 2007       Mesaj #226
HayLaZ61 - avatarı
VIP BuGS_BuNNY
Öyle bir gidişim olmalı ki, ben bile anlamamalıyım nasıl gittiğimi, ben bile fark etmemeliyim..Gidişimin bir anlamı olmalı, bir hikayesi, bir mesajı..Kelimeler sıfatlaşmalı hatta somutlaşmalı...dokunabilmeliyim kelimelere, belki onlar da bana....Gidişimin bir fragmanı olmalı, merak edilmeli, alt yazısız türkçe olmalı..Gidişimin oscar’a aday bir film müziği olmalı, ayakta alkışlanmalı, insanlar mest olmalı..Giderken sadece ben gitmeliyim, yardımcı oyuncular perde kapanırken arkada kalmalı..Gidişimin bir ağırlığı olmalı, başı dik olmalı, gururu adımlarında olmalı...Öylesine değil böylesine olmalı..Sahibi olduğum ya da olmak zorunda kaldığım bütün aldanışlar ben giderken el sallamalı..gidişimin bir önemi olmalı yani, önemsenmeli..Bedeni bana uymayan, uzun boylu bütün vedalar, gitmemem için yalvarmalı ama ben duymamalıyım...Gidişimin bir derinliği olmalı, şnokerle dalınmalı ama havasız bırakmamalı..Suskunluk adı altındaki bütün silahlar tutukluk yapmalı, hedefi bulamamalı ama panzerler çalışmalı..Gidişimin gürültülü bir yanı olmalı yani, rahatsızlık vermeli, uyku kaçırmalı, uyutmamalı..Hani nasıl bir anda gelen bir haber şaşırtır yüzlerimizi; gidişimin haberi flash olarak çıkmalı, son dakika haberi olmalı, şaşkınlık yaratmalı, kaygı uyandırmalı..Bu gidişin rengi mavi, mevsimi sonbahar olmalı..Yosun kokusu bulaşmalı izlerine, papatyalar gülümsemeli, yağmur inadına sevgiyle ıslatmalı yani..Gidişimin anlaşılır bir yanı olmamalı, anlaşılmamalı, gizem yaratmalı....anason kokan bir tadı olmalı, sodalı olmalı, birden çarpmamalı..

Pirana Kovalayan Çılgın Hamsi...
NiliM - avatarı
NiliM
Ziyaretçi
21 Şubat 2007       Mesaj #227
NiliM - avatarı
Ziyaretçi
Gitme bu kez.....

Şimdi sen şiir yazıyorsun ya
ben parmaklarımınn ucuna basarak
kaçıyorum usulca...
Ne zaman konuşmalı insan
ya da ne zaman susmalı...
veya ne zaman haykırmalı.

İstanbul İstanbul olalı
kaç sevda gördü gerçekten
geberiyorum aşkından diyen
ne kadar geberdi sahiden

Kaç kucak boşluğa dayanabildi
Kaç yürek gerçek gözyaşı döktü
nerdeyiz biz
Sevdaların ortasında mı
sevdasızlıkların zamansızlıklarında mı

Bitirtmeli miyiz umutları
Terketmelimiyiz yüreklerimizi
Kapanıp kapılar arkasına
görmezden mi gelmeliyiz

Mutluluk bu mu?
Böyle mi yaşamalıyız
Yaşanan "an"...
diye bir türkü tutturmuşuz işte
peki var mı sence
o türküye gönül gözüyle eşlik edip
"an"ı "anlayan...

Önce bozulan neydi?
Ekmekler mi?
Yok be güzelim...
Ekmeği yapan eller
ekmekleri bozanlar!

Şimdi sen şiir yazıyorsun ya...
ben usulca gidiyorum
parmaklarımın ucunda.

Sen şiirlerini yaz...

İçindeki o boşluğu hiç bir zaman dolduramadım ben. Buna gücüm yetmezdi. Sense bıraktığın yerden,
benimle birlikte yeniden yaşamaya devam edebileceğini düşünüp, ömrünü tamamlamaya çalışıyordun.
O yarım kalmış, o bir daha tamamlanamayacak olan ömrünü... Ömrünü tamamlamak isterken, yaralarını sarmak istiyordun.
O peşini bırakmayan, nereye gitsen seninle birlikte gelen, hiç bir zaman kurtulamadığın yaralarını.
Onları tamamen sarıp iyileştirdiğinde bu hayattan kaçıp gitmeyi düşünüyordun. Hani benden önce ölecektin ya...

Şımarık bir çocuktu sevgin, seni seven herkesten hayatını isteyen. Yıllardır öyle susuz öyle yalnız bırakmıştın ki onu,
yalnızca kendine sevgili olabilmiştin ancak. Kendini sevmekten yorulduğunda başka sevgilere karışmak isterdin.
Uzaklara çok uzaklara gitmek isterdin hep... Gittiğin yerlerde seni tanımadan sevsinler,
hayatındaki hiç bir ayrıntıyı bilmeden sevsinler diye... Nasıl olsa geri dönecektin yine, evine, kalp ağrısı odana,
o sonsuz yalnızlığına... Her zaman yaptığın gibi sevgini şımartacak, ona aldığın hediyeleri gösterecektin.
Çünkü; hayat senin için tek başına yaşanılmayacak kadar zor, bir başkasını sevdirmeyecek kadar da acımasız dı.

Yaşadıklarını tüketip, heyecanın geçtiğinde beni hatırlardın. Hiç bir şey yaşamamış, hiç sevilmemiş gibi arardın beni.
Benim de sevgim senin ki gibi yalnızdı çünkü. Sahipsizdi..

Sana bakarken yüzünün derinliğine batardım. Yüzünden belli belirsiz anılar, yarım kalmış zamanlar, eksik sevdalar geçerdi.
İnsanlar benim neden genç kaldığımı bilmiyorlar çünkü ben bir yerde donmuştum, demiştin bana.
Kaç gündür deli gibi seni düşündüm durdum hep. Her an... Yokluğuna beş günden fazla dayanamadım, çıktım geldim.
İşte şu an yanımdasın, kendimi istediğim herşeye sahip olmuşum gibi hissediyorum. Ama yine gidiyorum...
Gitmem gerek... Bilmediğin zorunluluklarım var, sakın yanında olmak istemediğimi sanma. Yanında kalmayı
senin beni istediğinden daha çok istiyorum. Ama gitmeliyim. Beni anladığını biliyorum...
Çok yakında yine yanında olacağım, belki yarın. Seni çok seviyorum, deyip gittin...

Oysa böyle değildi eskiden. Sen gittiğinde arkandan gülümseyerek bakardım. Düşünmezdim bile gittiğini.
Sadece giderdin ve nasıl olsa gelirdin bir zaman sonra...
Uzun uzun konuşurduk seninle, büyük bir hazla anlatırdın hayatını. Büyük bir acıyla çalkalanırdı için kardeşini
özlerken, derin bir yalnızlıkla burkulurdu dudakların annenin ismini anarken... Susar dinlerdim seni, susar gülümserdim,
hayatla alay eder gibi birbirimize bakıp gülümserdik...Sonra durduk yerde sarılırdın bana. Bütün sevdiklerine sarılır gibi
sarılırdın. Seni böyle susuz bırakan, seni senden koparan, seni sana düşman eden geçmişine sarılır gibi sarılırdın bana...
Seni umursamayalara karşı içinde beslediğin umutsuz sevginle sarılırdın... Kısa bir süreliğine bile olsa yaşantınla
ilgili bütün bağlarını koparıp sarılırdın bana. Seni böyle anlarda sonsuz bir aşkla sevmek geçerdi içimden, büyük bir
tutkuyla sevmek... Beni duymuyor musun, bu aşk için her şeyden vazgeçebileceğimi görmüyor musun? Neden sürekli çok
yalnızım diyorsun bana? Neden sürekli bir boşluğa bakar gibi bakıyorsun. Bırak, seni sahip olduğun herşeyin uzağına iten,
bilmediğim zorunluluklarını bir kenara bırak... Hem ne olabilir ki onlar? Sana hiç bir faydası dokunmuyorsa
neden kurtulmuyorsun ki onlardan? Yanında ben varım artık. Gitme, benimle kal, bu aşkı birlikte yaşayalım, sevgim
ikimize de yeter, diye bağırmak geçerdi içimden... Yapamazdım bunu sana...
Seni çektiğin acıdan koparamazdım. Yanımda kalmanı istemek, acılarını soluksuz bırakmak demekti benim için.

Sevgimi sana belli etmediğim zamanlarda alınganlıklarına kaçardın.
Önce yüzünü asardın, donardı gözlerindeki ışık, içten içe kızardın. Şaşırır, yaptığın şeye anlam veremezdim.
Ama anlardım; sevgini yurtsuz bir toprak gibi görürdün benimleyken. Onu sürekli şımartmamı, göklere çıkarmamı,
senin beni sahiplendiğin gibi benim de seni sonsuz bir istekle sahiplenmemi, yalnızca sana ait olmamı beklerdin.
önce öfkelenir sonra öfkeni yatıştırmamı isterdin benden. O an düşündüğüm, uğraştığım ne varsa bir kenara bırakıp
seninle ilgilenmemi isterdin. Merak ederdim hep; nerede eksik bırakılmıştın, neyi yarım yaşamıştın.
Saplanıp kaldığın bayağılıktan,sıradanlıktan, oynadığın aşk oyunlarından neden kurtulamıyordun.

Gittin...
Yokluğunu farkettiğim anda hissetim o büyük yalnızlığımı... Hayatın sıkıcılığını...
Meğer sensizlikmiş benim bu hayattaki tek eksikliğim. Sensizlikmiş yüreğimi acıtan tek belirsizlik,
sensizlikmiş durmadan sigaraya sarılan ellerimideki tedirginliğin nedeni...
Gecenin bir yarısı ansızın uyanıp yeter gel artık diye haykırışlarım sanaymış...

Gittin...
Seni özlemek,kalbin kalbimin yanında çarparken, ellerin avuç içlerimin teriyle ıslanırken, saçlarının o sarhoş edici
kokusunu içime çekerken, birbirimize sırılsıklam sarılırken,
gideceğim dediğinde gözlerindeki hüzünlü bakışlara daha fazla dayanamayıp, telaşlı ve kaçamak cümlelerle biraz
daha yanımda kalmanı sağlamak için senin de bildiğin bahanelerle
seni avutmaya çalışmaktı.

Seni özlemek, içimi kanata acıta gitmene razı olmaktı.
İçimi acıtan tuhaf, akılalmaz düşünceler içinde zor da olsa gitmeye mecbur olduğunu kendime kabullendirmek,
çocuksu duygularla Tanrı` dan hayatındaki bütün olumsuzlukları yok etmesini dilenmekti.

Beni bir kez öldürdüğün bu hayatta....
Kendini atese atıyorsun ama yanmakta istemiyorsun...
Hep gitmelere gidememelere mahkum senin yüreğin... ve gidişlerin döüşlerin oluyor aslında farkında mısın?
İçinde ki boşluğu dolduramadım ben. İzin vermedin ki...
Gitme bu kez...
sadece bir kez...

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
21 Şubat 2007       Mesaj #228
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Giden ve Kalan

ayrılığın en kötü tarafı,
geride kalmaktır.
eğer sen olduğun yerde duruyor da o ayrılıyorsa işte,
sen geridesindir.
geride bıraktıklarını unutmak kolay,
gidenleri unutmak zor.
yalnız kalınca onun kokusunun olduğu yerde,
yüreğe düşer zamanın ateşinin yerini almış kor.
kal gitme desen kalmaz,
al beni de götür desen almaz.
ya kalansındır ya giden,
ikisi de aynı şey olmaz.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
21 Şubat 2007       Mesaj #229
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Çekip gitmek gerekti bu şehirden,
Önce kitaplarımı toplamaktı raflardan,
Valize hınca hınç doldurmaktı eşyalarımı,
Ve katıksız geçmişi silip atmaktı omuzlarımdan,
Umutla,hırsla,inançla sarılmaktı hayata.

Özgürce yaşamaktı,
Geçmişi unutmaktı,
Çekip gitmekti...

Usul usul çekip gitmekti bu şehirden,
Acılarını bırakmaktı ihanetin avuçlarında,
Kapıları ardına kadar açık bırakarak,
Yalnızlığımı paylaştığım odalarıma el sallamaktı,
Ve dost hançerini bir ömür sırtımda taşıyarak.

Umutla yaşamaktı,
Geçmişi unutmaktı,
Çekip gitmekti...

Habersiz çekip gitmekti bu şehirden,
Uzaklaşmaktı kan emici yarasalardan,
Bırakmaktı kuytularda vurgun yemiş anıları,
ve bir bir koparmaktı dallarından çiçekleri,
Güzel olan ne varsa alıp gitmekti bu şehirden.

Sevgiyle yaşamaktı,
Geçmişi unutmaktı,
Çekip gitmekti...

Sessiz sedasız çekip gitmek gerekti bu şehirden,
Onursuz ve ******** bir yaşama kin kusmaktı,
Ve bütün insanlar yummuşken yüreğini dostluğa,barışa,
Bu şehrin beton çehresinde bırakmaktı göz yaşlarımı,
Yüreğimi beyaz bir sayfa gibi sunmaktı yeni hayata...

Onurla yaşamaktı,
Geçmişi unutmaktı,
Çekip gitmekti...

Yapayalnız çekip gitmekti bu şehirden,
Bütün kapılar kapalı,bütün ışıklar sönükken,
Ay ışığında iz sürmekti onurlu hayata,
Ustanın dediği gibi;
İnce uzun bir yol gitmekti gündüz gece,
Barış,dostluk
Ve kardeşçe bir hayat sunmaktı çocuklara.

İnançla yaşamaktı,
Geçmişi unutmaktı,
Çekip gitmekti...
featherrn6Orhan KAYA

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
21 Şubat 2007       Mesaj #230
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Bırakıp gitmek


ANNELER VE ÇOCUKLARI arasındaki duygusal ilişki, anne olmadan önce bana “fazla romantik” gelirdi, filmlerde coşkuyla çocuğuna sarılan, öpüp koklayan anneler “aşırı” davranıyor gibime gelirdi. Annelerin bir çok yoğun hissiyatı hakkında “hadi canım o kadar da değildir” diye düşünürdüm, bazen bunu ifade de ederdim. Anneler de hep “anne olunca anlarsın” derlerdi. Anne olunca neyi anlayacağımı bilmediğim için bu cümle de çok tatmin etmezdi beni, ama annelik tecrübesini yaşayıp görmeden bu cümleyi olumsuzlamam da mümkün olmadığı için, kabul etmek durumunda kalırdım.

Artık bu cümlenin olumsuzlanabileceğini düşünmüyorum elbette. Anne olunca anladığım duyguların yaşayışıma ve tefekkürüme olan katkısı tahmin edemeyeceğim kadar değişik oldu. Ve bir çoğu da olumlu oldu, mutlu etti beni. Ancak annelik duygusunun deştiği, daha çok kanattığı bir yara var ki yakın zamanda yaşadığım ufak bir tecrübe, eskiden sadece fikren bildiğim o yaranın dehşetini duygusal olarak da görmeme sebep oldu.

Geçtiğimiz beraat kandilinde arkadaşlarla Kuran okuduğumuz bir meclise gidecektim. Evden çıkmadan önce annem geldi. Bebeği bana bırak istersen dedi. Karnı toktu zaten. Olur dedim, ağlarsa veya acıkırsa beni ararsın gelirim dedim.

Kapıdan çıkarken annemin kucağındaydı, bana bakıyordu ve hüzünlü gibi görünüyordu. Biraz aklı erse gittiğime üzülüyor diye düşünebilirdim ama henüz 3,5 aylıktı. Gittiğimi anlamasına imkan yoktu. Merdivenden inerken bir daha dönüp baktım, hala bana bakıyordu ve çok mahzundu.

O benim gittiğimi anlamıyordu, ben de onu değmeyecek bir şey için bırakıp gidiyor değildim ama vicdan azabıyla karışık bir suçluluk duygusu hissetmeye başladım. Gideceğim yere vardım, Kuran okumalarımız çok güzel gidiyordu ama benim aklım evde kalmıştı. Acaba uyandı mı? Annem çocuk hemen uyanırsa ben rahat olayım diye bir süre aramayıp çocuğu oyalamaya çalışır mı? O sırada iyice acıkır mı? Kötü bir şeyler sezer mi, kendini terkedilmiş gibi hisseder mi? Beynimin içinde bunun gibi bir sürü soru ardı arkası kesilmeden yanıp sönüyordu. Hani insan bir şeyi çok yoğun ve stresli bir şekilde sürekli düşününce beyni sulanır ya, o safhaya gelmiştim. Düşünmekten başım ağrıyacaktı neredeyse.

En sonunda “yahu evde miyim burda mıyım belli değil, böyle canım çıkacakmış gibi burada oturacağıma gidip evde ne yapacaksam yapayım paşa paşa” diye düşündüm. Annem aramadan erkenden eve geldim. Uyuyordu bebek, ağlamamıştı da. Ben geldikten sonra da iki saat boyunca uyudu. İki saat daha gelmesem olacakmış diye düşündüm, ama yine de geldiğime pişman olmadım.

Ona baktım, bir an için onu her gün bırakıp gitmek zorunda olduğumu ve onun da bunu anlayacak kadar büyüdüğünü farz ettim. Acaba neler olurdu? Bazı annelerin yaptığı gibi, ben doktora gidiyorum bana “cısss” yapıcak, sen gelirsen sana da yapar masalıyla kandırmaya mı çalışırdım? Yoksa her gün bırakıp gittiğimi bildiği için gözünü benden ayırmayan çocuğun bir gaflet anını yakalayıp, kaçıvermeyi mi denerdim? Gittiğimi fark edince avazı çıktığı kadar bağırıp bir sürü gözyaşı döken çocuğu yanında kimi bıraktıysam o teselli etmeye çalışırken, ben işime mi koyulmuş olurdum çoktan…

Bir an aklımdan geçirdiklerime baktım da ne kadar korkunç, tüyler ürpertici şeylerdi. Artık annelerin hissettiği şefkati tatmış biri olarak daha büyük bir şaşkınlıkla sordum: yaşamayan hiç kimseye tarif edilemeyen o harika şefkate rağmen, çocuğunu her gün bırakıp gitmeye bir anneyi razı eden ne acaba? O şefkatten baskın çıkan duygu ne ki, anneyi o şefkatin gereğini yapmaktan alıkoyuyor?

Uyandığında annesini yanında bulamayan çocuğun halini hiç gördüyseniz bilirsiniz. Bir büyüğümün evinde misafirken şahit olduğumda çok etkilenmiştim. Anneleri çalıştığı için iki çocuğa yaşlı bir teyze bakıyordu. İki buçuk yaşındaki küçük kızı uyutan yaşlı teyze, bir işi görmeye koyulmuş çocuk uyandığında sesini duymamıştı. Ben de diğer bir odada bebeğimle ilgileniyordum. Çocuğun sesini duydum ama teyze hemen bakar nasılsa duyunca diye hemen koşmadım. Baktım ki ağlaması kesilmedi, koştum koridora vardım çocuk yataktan kalkmış koridora çıkmış “anne, anne” diye bir o tarafa bir bu tarafa bakınıyor, nereye gideceğini bilemez bir halde ağlıyor. “ah yavrum, ben senin annen değilim ama ben de anneyim” deyip çömeldim, çocuğa kucağımı açtım “gel” dedim. Çocuğun kucağıma fırlar gibi bir atlayışı vardı ki görmeliydiniz. Sımsıkı sarıldı bana..

Bu şefkati, o çocuğun annesi de hissetmiyor değildi ama ona bırakıp gitmeyi tercih ettiren şey neydi? Hiçbir annenin şefkatini unutup sadece “para”yı esas alarak çalışabileceğini gönlüme anlatamıyordum. Ne olabilirdi onlara, çocuklarını bıraktıran?

Bu soruları, kadınların çalışmasına tamamen karşı bir duruşla sormuyordum. Anne olmuş olanların çalışma konusunda biraz daha hassas olmalarını bekler bir tutumla soruyordum. Ve özellikle de eşlerinin geliri yetebilecekken, bir zaruret söz konusu olmadan çalışan “kadın”lardan çok “anneleri” kast ediyordum.

Düşünürken bir ara “Biz gidiyoruz çalışmaya ama kendimiz için değil ki, yine onların geleceğini kazanmak için..” şeklindeki cümleler yankılandı zihnimde. Bunu birçok anneden duymuştum. “Evet tabi ya” dedim, anneye çocuğunu bıraktırabilen yine şefkatiydi, başka bir şey olamazdı.

Bu şefkat şunları söylüyordu: çocuğum herkesin alabildiği şeyleri alsın, herkesin giyebildiği şeyleri giysin, herkesin yiyebildiği şeyleri yesin, şunları da olsun bunları da, kaykayları da olsun, her şeyi olsun benim çocuğumun her şeyi! Yeter ki o sıkıntı çekmesin!

Bu şefkatin açıkça söyledikleri bunlardı. Ama gizliden söylediği de şuydu: Her şeyi olsun yeter ki, annesi olmasa da olur…!

Halbuki ne kadar açıktı, her şeyi olan ama annesi olmayan çocukların toplumdaki ilişkileri, ruh durumları. Bütün çocuk eğitim kitapları sayfa sayfa bunları yazıyordu. Dinlediğim bir sürü radyo televizyon programları bangır bangır annesiz büyüyen çocukların hallerini çığırıyordu. Çocuğun gerçekten annesi olmasa iyi, zor bir durum da olsa mutlak bir şey olduğu için bunu kabullenebilirdi çocuk. Ama annesinin varken yok olmasını, yanında olmamasını çocuk nasıl anlayabilirdi? “Yavrum senin geleceğin için” deseniz gelecek ne demek bilir miydi o yaşta? Sadece o yaşta değil, büyüyünce de anlar mıydı acaba? “Annem çalıştı ama bizim geleceğimizi kazandı, bizi rahat yaşatıyor, iyi ki çalıştı” diyen bir çocuğa rastlamayışımızın sebebi neydi?

Etrafımdaki örneklerden görüyordum ki, annelerinin çalışmasıyla sahip oldukları maddi şartlar çocuklara fevkalade gelmiyordu. Anne sırf çocuğunu memnun etmek için çalıştığından, “bunun için çalıştım bari değsin” diye çocuğu oyuncaklara, elbiselere boğuyordu. Oyuncakların, elbiselerin, kalem, defterlerin içinde boğulan çocuk onların çokluğuna alışıyor, onlara sahip olmanın bir ayrıcalık olduğunu düşünmüyordu. Sahip oldukları ona kıymetli gelmediği için, annesinin kendisini bunları almak için bırakması çocuğa acaip saçma geliyordu. İşte sanırım bu yüzden, “annem iyi ki çalıştı, bizim geleceğimizi kazandı, çalışmasaydı bana bu bebekleri bu arabaları alamazdı diyen çocuk” yoktu ortada.

Ama şunları diyen bir hayli çocuk vardı:“Küçükken annem beni bıraktığında kendimi bütün dünyada tek başıma gibi hissederdim, büyüklerim annemin bana bir sürü bebek almak için çalıştığını söylerlerdi. Ama ben keşke bir tane bebeğim olsa, ama annem de olsa beraber oynardık diye düşünürdüm. Annemin benim bebeklerim yüzünden beni terk etmesini hiç anlayamazdım…”

Bunları söyleyen çocuğun yaşadığı duyguların çocukluğunun o yıllarında kalmadığını, bütün hayatını etkilediğini söylemeye hacet yok. Çünkü insanın kişiliği, karakter özellikleri ve ruhî hassasiyet gelişimi neredeyse tamamen, çocuklukta yaşadığı duygulardan besleniyor. Bu kısa ve fani dünyadaki maddi geleceğini temin edeceğiz diye, dünyasını olduğu kadar ahiretini de etkileyecek ruh ve karakter gelişimini sabote etmeye hakkımız var mı?

Benzer Konular

2 Ekim 2008 / Sedef 21 Taslak Konular
10 Ekim 2012 / Misafir Soru-Cevap
14 Şubat 2016 / Safi X-Sözlük