Arama

Sahabeler / Peygamberimizin Arkadaşları - Sayfa 20

Güncelleme: 24 Mart 2016 Gösterim: 135.420 Cevap: 198
CrasHofCinneT - avatarı
CrasHofCinneT
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
29 Eylül 2008       Mesaj #191
CrasHofCinneT - avatarı
VIP Pragmatist Çılgın Zat...

Hâşimoğullarının en yaşlısı:NEVFEL BİN HÂRİS
Sponsorlu Bağlantılar

Nevfel bin Hâris, Kureyş kervanını kurtarmak ve Müslümanlarla savaşmak için hazırlanan müşrik ordusuna katılmak istemiyordu. Resûlullah İslâmiyeti bütün insanlara duyurmaya, anlatmaya başladığı zamanlarda, daha müslüman olmamıştı. Ancak karşı da çıkmak istememişti. İlk senelerde O'na muhalefet etmesine rağmen bunu isteyerek yapmıyordu.

Fakat diğer müşriklerin zorlamaları ile Bedir savaşına katılmaya mecbur oldu. Savaş sonunda müşrikler mağlup olup birçok esir verdiler. Bunların arasında Hz. Nevfel de bulunuyordu. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Yâ Nevfel fidye verip kendini kurtar.

Cevap verdi:

- Yâ Resûlallah! Kendimi esirlikten kurtarmak için verecek bir şeyim yok!

Kimse bilmiyordu

Resûlullah efendimiz tebessümle buyurdu:

- Cidde'deki mızraklarını versene!

Bunu duyan Nevfel şaşkınlık içinde:

- Allaha yemin ederim ki, Cidde'de mızraklarımın bulunduğunu benden ve Allahtan başka kimse bilmiyordu. Ben, şehâdet ederim ki, sen Resûlullahsın! diyerek Müslüman oldu.

Hz. Nevfel, mızraklarını verip kendini esirlikten kurtardı. Bunların sayısı bin tane kadar vardı. O zamanlar mızrak en kıymetli savaş âleti idi. Bunun için iyi para ediyordu.

Kendisi Peygamber efendimizin amcası Hâris'in oğlu olup, Hâşimoğulları'ndan Müslüman olanların en yaşlısı, hattâ Hz. Hamza ve Hz. Abbas'dan daha yaşlı idi. Yine Haşimoğulları'ndan kardeşleri Rebia ve Abdüşşems'den de büyük idi.

Bundan sonra Hz. Nevfel, Mekke'ye geri döndü. Bir müddet orada kaldıktan sonra Hz. Abdullah bin Abbâs ile beraber Hendek savaşı sırasında Medîne'ye, Resûlullahın yanına hicret etti. Peygamber efendimiz onunla Abbâs bin Abdülmuttalib'i kardeş yaptı. Câhiliyet devrinde malları ortaktı. Birbirlerini severlerdi. Resûlullah ikisi için Mescid-i Nebevi'nin bitişiğinde bir ev verdi. Bu ev bir duvar ile ikiye ayrılmıştı.

Kemiklerini kırdığını görüyorum

Hz. Nevfel Medîne'de iken ilk önce Mekke'nin fethine katıldı. Tâif ve Huneyn seferlerinde büyük yardımlar ve mahâretler gösterdi. Bilhassa Huneyn savaşında Resûlullaha üçbin mızrak ile yardım etti. Peygamberimiz ona buyurdu ki:

- Sanki ben senin bu mızraklarının müşriklerin sırt kemiklerini kırdığını görüyorum.

O Huneyn savaşında Resûlullahın sağ tarafında en önde bulunuyordu. İslâm ordusunun ön safları dağıldığı zaman büyük kahramanlık göstererek kendisi gibi birkaç yiğit mücahid ile düşmana hücum etti. Müşrikler kaçmaya başlayınca Müslümanlar toparlandılar. Netîcede savaş İslâm ordusunun zaferi ile bitti.

Peygamber efendimiz Hz. Nevfel'i hatırladıkları zaman hayırla anarlardı.

Kendisi Resûlullaha büyük bir muhabbet ile bağlı, son derece kuvvetli îmâna ve cesârete sahip idi. Çok cömert idi.

Hz. Nevfel Hz. Ömer'in halîfeliği sırasında Medîne'de 636 da vefât etti. Namazını Hz. Ömer kıldırarak Cennetül Bakî kabristanına defnedildi.

Ölmediğine sevindim, hala acı çekebiliyorsun...
CrasHofCinneT - avatarı
CrasHofCinneT
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
29 Eylül 2008       Mesaj #192
CrasHofCinneT - avatarı
VIP Pragmatist Çılgın Zat...

Cebrâil aleyhisselâmın, şekline girdiği sahâbî: DIHYE-İ KELBÎ
Sponsorlu Bağlantılar

Dıhye-i Kelbî ticâretle meşgul olup, çok zengindi. Kabîlesinin reisiydi. Müslüman olmadan önce de Resûlullah efendimizi severdi. Ticaret için Medîne’den ayrılır, her dönüşünde Resûlullahı ziyâret eder ve hediyeler getirirdi. Fakat Peygamberimiz bunlara kıymet vermez ve;

- Yâ Dıhye, eğer beni memnun etmek istiyorsan îmân et! Cehennem ateşinden kurtul, buyurur, onun îmân etmesini isterdi. Dıhye ise, zamanı olduğunu söylerdi. Peygamberimiz onun hidâyet bulması için duâ ederdi.

Yüzüne gözüne sürdü

Bedir gazâsından sonra bir gün Cebrâil aleyhisselâm, Dıhye’nin îmân edeceğini Resûlullaha haber vermişti. Îmânla şereflenmek için huzuru saâdetlerine girince, Resûlullah efendimiz üzerindeki hırkasını Dıhye’nin oturması için yere serdi.

Dıhye-i Kelbî, Resûlullah efendimize hürmeten Hırka-i saâdeti kaldırıp, yüzüne gözüne sürdükten sonra, başının üzerine koydu. Resûlullahın duâları bereketiyle kalbinde îmân nûru doğmuş ve öylece Resûlullaha gelmişti.

Cebrâil aleyhisselâm çok defa Resûlullahın huzuruna, onun sûretinde gelirdi. Resûlullah efendimiz, Ümeyyeoğullarından üç kimseyi üç kimseye benzetti ve buyurdu ki:

- Dıhye-i Kelbî Cebrâil’e, Urve bin Mes’ûd-es-Sekâfi Îsâ’ya, Abdülüzzi ise Deccâl’a benzer.

Yine bir gün Cebrâil aleyhisselâm, Hz. Dıhye sûretinde Mescid-i Nebîye, Resûlullah efendimizin yanına geldi. Bu sırada daha çocuk yaşta olan Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin de mescidde oynuyorlardı. Cebrâil aleyhisselâmı Dıhye zannedip, hemen ona doğru koştular ve ceplerine ellerini sokup, bir şeyler aramaya başladılar. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Ey kardeşim Cebrâil! Sen benim bu torunlarımı edebsiz zannetme! Onlar seni Dıhye sandılar. Dıhye ne zaman gelse hediye getirirdi. Bunlar da hediyelerini alırlardı. Bunları öyle alıştırdı.

Cebrâil aleyhisselâm bunu işitince üzüldü. 'Dıhye bunların yanına hediyesiz gelmiyor da, ben nasıl gelirim' dedi. Elini uzatıp Cennetten bir salkım üzüm kopardı ve Hz. Hasan’a verdi. Bir daha uzattı, bir nar koparıp, onu da Hz. Hüseyin’e verdi.

Hz. Hasan ve Hüseyin hediyelerini alınca, Dıhye zannettikleri Cebrâil aleyhisselâmın yanından uzaklaştılar ve Mescid-i Nebevî’de oynamaya devam ettiler. Bu sırada mescidin kapısına, ak sakallı, elinde baston, toz-toprak içerisinde, beli bükülmüş ihtiyâr bir kimse gelip dedi ki:

- Yavrularım, günlerdir açım, Allah rızâsı için yiyecek birşeyler verin.

Ona harâmdır

Hz. Hasan ve Hüseyin, biri üzümü, diğeri de narı yiyecekleri sırada, bir ihtiyârı böyle görünce, hemen yemekten vazgeçip ihtiyâra vermek için mescidin kapısına doğru yürüdüler. Tam verecekleri sırada Cebrâil aleyhisselâm gördü:

- Durun, vermeyin o mel’ûna! O şeytandır. Cennet ni’metleri ona harâmdır, buyurarak şeytanı kovdu.

Hicretin beşinci senesinde, Resûlullah Benî Kureyza seferine gitmeden önce Medîne’nin yakınında bir mevki olan Savreyn’de Eshâb-ı kirâmdan bir cemâ’ate rastladı ve onlara sordular:

- Kimseye rastlamadınız mı?

- Yâ Resûlallah, biz, Dıhye-i Kelbî’ye rastladık. Eyerli beyaz bir katır üzerine binmişti. O katırın üzerinde atlastan bir kadife vardı.

Bunu işitince, Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- O Cebrâil’dir. Kalelerini sarssın ve kalblerine korku versin diye Benî Kureyza’ya gönderildi.

Mühürsüz mektubu okumazlar

Dıhye-i Kelbî Rumca’yı iyi bilirdi. Resûlullah efendimiz, onu Bizans’a sefîr olarak gönderdi. Resûlullah efendimiz Bizans Kayseri Heraklius’u İslâma da’vet için bir mektup yazdırdı. Bu mektubu yazdırdığı zaman Eshâb-ı kirâmdan ba’zıları dediler ki:

- Yâ Resûlallah! Rum tâifesi mührü olmayan bir mektubu okumazlar.

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz emretti; gümüşten bir mühür kazdırıldı. Mührün üzerinde birinci satırda Muhammed, ikincide Resûl, üçüncü satırda Allah yazılı idi. Mektubu bu mühürle mühürledi ve Dıhye’ye verdi.

Hz. Dıhye, mektubu Bizans Kayserine sunması için, Busrâ’daki Gassân emîri Hâris’e başvurdu. Hâris de, Dıhye’yi Heraklius’a götürmesi için Adiy bin Hâtem’i vazîfelendirdi.

Adiy bin Hâtem de Dıhye’yi alıp, Kudüs’e götürdü. Bu sırada Heraklius da Kudüs’te bulunuyordu. Heraklius; eğer İranlılar üzerine galip olurlarsa, Humus’tan Kudüs’e kadar yürüyeceğini adamıştı. Heraklius, İran ordularını yenince adağını yerine getirmek için; Humus’tan yaya olarak yola çıkmış, yoluna halılar serilmiş, kokular serpilmiş ve bu hâl ile Kudüs’e ulaşmış, adağını yerine getirmişti.

Dıhye, Heraklius’tan sonra Kudüs’e vardı ve Heraklius ile görüşmek için temaslarda bulundu. İmparatorun adamları kendisine dediler ki:

- Kayser’in huzuruna çıktığın zaman başını eğip yürüyeceksin ve yaklaşınca da yere kapanıp secde edeceksin. Secdeden kalkmana izin vermedikçe de aslâ başını yerden kaldırmayacaksın.

Bu sözler, Dıhye’ye ağır geldi ve onlara şunları söyledi:

- Biz Müslümanlar, Allahü teâlâdan başka hiçbir kimseye secde etmeyiz. Hem insanın insana secde etmesi, insanın yaratılışına terstir.

Derdini dinler, sıkıntısını giderir

Bunun üzerine Kayser’in adamları dediler ki:

- O hâlde Kayser, getirdiğin mektubu hiçbir zaman kabûl etmez ve seni huzurundan kovar.

- Bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm başkasının, kendisine değil secde etmesine; önünde eğilmesine bile müsâade etmez. Kendisiyle görüşmek isteyen, köle bile olsa; ona ilgi gösterir, huzuruna alır, derdini dinler, sıkıntısını giderir, gönlünü alır. Bunun için Ona tâbi olanların hepsi hürdür, şereflidir.

Dıhye-i Kelbî’nin, Rum Kayser’inin huzurunda eğilmeyeceğini belirtmesi üzerine, orada bulunanlardan biri dedi ki:

- Mâdem ki Kayser’e secde etmeyeceksin, o hâlde üzerine aldığın vazîfeyi yerine getirebilmen için sana başka bir yol göstereyim. Kayser’in, sarayının önünde dinlendiği bir yer var. Her gün öğleden sonra bu avluya çıkar, oraları dolaşır. Orada bir minber vardır. Onun üzerinde herhangi bir şikâyet veya yazı varsa, önce onu alır okur, sonra istirâhat eder.

Sen de şimdi git, hemen mektubu o minbere koy ve dışarda bekle. Mektubu görünce, seni çağırtır. O zaman vazîfeni yerine getirirsin.

Hükümdârları değilim

Bunun üzerine Hz. Dıhye mektubu söylenen yere bıraktı. Heraklius mektubu aldı. Tercüman, Resûlullahın mektubunu okumaya başladı.

'Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahın Resûlü Muhammed’den Rumların büyüğü Heraklius’a 'diye başlandığını görünce, Heraklius’un kardeşinin oğlu Yennak, çok kızdı ve tercümanın göğsüne şiddetli bir yumruk vurdu ve adam yere düştü. Bu sırada Resûlullahın mektubu da tercümanın elinden düştü. Heraklius, kardeşinin oğluna ne yaptığını sordu. O da dedi ki:

- Görmüyor musun? Mektuba hem senin isminden önce kendi ismi ile başlamış, hem de senin hükümdâr olduğunu söylemeyip, 'Rumların büyüğü Heraklius’a ' demiş. Niçin 'Rumların hükümdârı' diye yazmamış ve senin isminle başlamamış? Onun mektubu bugün okunmaz. Bunun üzerine Heraklius şöyle cevap verdi:

- Vallahi sen, ya çok akılsızsın veya koca bir delisin. Senin böyle olduğunu bilmiyordum. Ben daha mektubun içinde ne olduğuna bakmadan, yırtıp atmak mı istiyorsun? Hayatıma yemîn ederim ki, eğer O, söylediği gibi Resûlullah ise, mektubuna benim ismimden önce kendi ismini yazmakta ve beni Rumların büyüğü diye anmakta haklıdır. Ben ancak onların sahibiyim, hükümdârları değilim.

Sonra Yennak’ı dışarı çıkarttı.

Ölmediğine sevindim, hala acı çekebiliyorsun...
CrasHofCinneT - avatarı
CrasHofCinneT
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
29 Eylül 2008       Mesaj #193
CrasHofCinneT - avatarı
VIP Pragmatist Çılgın Zat...

Hazreti Osman r.a.’ın Hanımı Nâile Binti Ferâfisa Radıyallahu anhâ


Nâile binti Ferâfisa radıyallahu anha , Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin iki kerîmesinin vefatından sonra Hazreti Osman radıyallahu anh ile evlenen bahtiyar bir hanım sahâbi

Âsîler tarafından evi muhasara altına alınan Hazreti Osman (r.a)’ın , şehit edilirken yanından ayrılmayan vefakâr ve fedakâr bir eş

Evin içine giren gözü dönmüş kişilere nezaketle direnen, onları nasihatla uyaran, sözü müessir, ifadesi güçlü, lisanı fasih bir hatip

İsyankârların hücumlarına ve kılınç darbelerine karşı korkusuzca karşı koyan, parmaklarını kaybeden, kahraman, cesur bir hanım

Kendisine hürmet edilen , halk içinde itibarı yüksek, anlayışlı, zeki, yufka yürekli, şâir ruhlu bir bahtiyar

O, Beni Kelb kabilesine mensuptur. Hırıstiyan bir babası vardır. Adı Ferâfisa bin el-Ahvas’dır. Babası anlayışlı bir kimse olup, kavmi içinde hürmet edilen efendi bir insan. Çocuklarının dürüst , ahlaklı, bilgili ve kültürlü yetişmeleri için gayret eden bir baba.

Nâile binti Ferâfisa hırıstiyan bir âile ortamında büyüdü. Fakat o, şair ruhlu, okuyan, araştıran bir insandı. Son din ve son Peygamber hakkında bilgiler toplamağa başladı. İslâm’ın güzel ahlâkına dair öğrendiği bilgiler onun gönül dünyasını aydınlattı. Kısa bir zaman sonra müslüman olmağa karar verdi. İki kardeşiyle birlikte İslâm’ı kabul edip kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendi.

Babası, Hırıstiyan dini üzere devam ederken, kızlarının müslüman olmalarına karşı çıkmadı. Hatta kızlarının ikisinin de müslüman erkeklerle evlenmelerine izin verdi.

Birinci kızı Hind(r.anha), Kûfe valisi Said ibni Âs (r.a) ile; ikinci kızı Nâile (r.anha) da Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin damadı ve müslümanların üçüncü halifesi Hazreti Osman (r.a) ile evlendiler.

Nâile binti Ferâfisa radıyallahu anha , zeki, anlayışlı , bilgili , kültürlü ve şair ruhlu bir hanımdı. Evliliği şöyle gerçekleşmiştir:

Said ibni Âs (r.a) , Hazreti Osman (r.a)’ın hilâfetinden önce Kûfe valisi idi. Bu vazîfede iken Ferafisa’nın kızı Hint ile evlenmişti. Bunu duyan Hazreti Osman (r.a) , Said ibni Âs (r.a)’ha özel bir mektup yazdı.

Mektupta: 'İşittiğime göre Beni Kelb kabilesinden bir kadınla evlenmişsin. Onun nesebi ve huyu hakkında bilgi veresin' diye bir açıklama istedi. O da cevap olarak:

'
Aldığım kız Ferafisa bin el-Ahvas’ın kızıdır. Hırıstiyan bir âile ocağında yetişmiş, sonradan müslüman olmuş bilgili , görgülü, zeki bir hanımdır. Dürüstlüğü ve ahlâkı mükemmeldir ' şeklinde bir mektup yazarak açıklamalarda bulundu.

Hazreti Osman (r.a) bu mektubu ve içindeki bilgileri alınca , Said ibni Âs (r.a)’ha tekrar bir mektup yazdı. Gönlündeki arzusunu bildirerek şöyle dedi :
- 'Eğer onun kızkardeşi varsa onu da benimle evlendiresin ' diye talebde bulundu. Kendisini vekil tayin etti.

Bunun üzerine Said ibni Âs (r.a) kayınpederine bir mektup yazarak Hazreti Osman (r.a)’ın talebini iletti. Hırıstiyan baba hiç tereddüt etmeden kızı Nâile’yi evlendirmesi için abisi Dabb’ı vekil tayin etti.

Nâile (r.anha) genç yaşta Hazreti Osman (r.a) gibi yaşlı bir kimse ile evleneceğini öğrenince biraz düşünmüştü. Fakat onun soylu, şerefli ve Cennetle müjdelenmiş bir sahâbe olması, Nâile (r.anha)’nın bu evliliğe müsbet cevap vermesine vesile oldu.

Müslüman olan abisi Dabb ile birlikte âilesiyle vedalaşarak Medine-i Münevvere’de Hazreti Osman (r.a)’ın evine geldi.

Hazreti Osman (r.a) yeni hanımı Nâile (r.anha)’yı yüksekce bir yere oturttu. Onunla karşılıklı sohbet etti. Aralarında geçen konuşmalarda onun söz ve tavırlarından memnun kaldı.

Nâile (r.anha) vefakâr ve fedakâr bir hanımdı. Kocasına karşı hürmette ve hizmette hiç kusur etmedi. O dönemin fitne dolu günlerinde eşinin en büyük destekcisi oldu.

Hazreti Osman (r.a) muhasara edilip, evinde mahsur kaldığı gün, yanından ayrılmadı. Gözü dönmüş hâin kişilerin kocasını öldürmek için dalkılıç yanına girdiklerini görünce eşinin üzerine kapanıp onu korumağa çalıştı. Ona çekilen kılıçları eliyle tutmağa çalıştı. Bu hengâmede parmaklarını kılıç kesti.

O böylesine vefakâr,cesur bir eş idi.

Nâile (r.anha) bu muhâsara ânını şöyle nakleder:
Hazreti Osman(r.a) evi muhâsara edildiği gün oruçlu idi. İftar vakti gelince su istedi. Âsîler alay edercesine; Şu aşağında kuyu var dediler. Pislik atılmış, kokuşmuş bir kuyuya işaret ettiler. O geceyi yemeden içmeden geçirdi. Sabah aydınlanırken komşular geldi. Onlardan da su istedi. Hemen koşup bir testi su getirildi. Bu esnada o, hafif dalmış ve uyuklamıştı. Su getirilince uyandırıldı. Bu arada uyur uyanık halde iken bir rüya görmüşdü. Kendisi şöyle anlatıyor:

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bana şu tavandan baktı ve su dolu bir kova uzattı.- 'Ya Osman! Buyur, iç' dedi.

Ben de susuzluğumu gideresiye, kanasıya, doyasıya kadar tekrar tekrar içtim. Su hiç eksilmiyor, içtikçe artıyordu. Sonra bana şöyle buyurdu:

- 'Ya Osman! Kavminden bir gurup senin üzerine yürüyecek. Eğer sen onlarla savaşırsan muzaffer olursun. Onlara karşı durmaz, mücâdele etmez,serbest bırakırsan yanımızda iftar edersin.'(Ali el- Müttakî, no: 36295)

Bunun üzerine Hazreti Osman (r.a) kadere boyun eğip, teslim oldu. Âsîler içeri girerek o edeb ve hayâ timsali insanı şehid ettiler.

Aynı konu, bir başka kaynakta şu şekilde geçmektedir:

Hazreti Osman (r.a)’ın hanımı Nâile binti Ferâfısa (r.anha)’dan rivayetle nakledilir ki:

Emîrü’l- mü’minîn Hazreti Osman (r.a) azıcık uyuklamıştı. Uykudan kalkınca şöyle dedi:

- 'Kavmim beni öldürecek.'

Ben de dedim ki;
- 'Aslâ! İnşaallah bu arzularına ulaşamayacaklar. İstediklerini yapamayacaklar. Şüphesiz senin halkın seni gözetir,korur.'

Hazreti Osman (r.a) tekrar buyurdu ki;
- 'Rüyamda Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’i, Ebû Bekir, Ömer radıyallahu anhüma’yı gördüm.'

Dediler ki:

- 'Bu gece iftarı yanımızda açarsın.' (Ahmed bin Hanbel, I , 73)

Nâile binti Ferâfısa (r.anha) sözü müessir bir hatipti. İfadeleri güçlü,tesirli idi. O, Hazreti Osman(r.a)’ın evi kuşatıldığında âsîlere karşı şöyle hitap etmişti.

- 'Siz onu öldürmek mi istiyorsunuz? Size şunu söyleyeyim de artık onu ister öldürün, ister bırakın.O bütün geceyi, bir tek rekâtla ihya eder ve o rekâtta bütün Kur’ân’ı hatmeder' dedi. Onun fazîletini ve Kur’an dostu olduğunu hatırlattı. (Heysemî, IX, 94; Ebû Nuaym, Hilye, I, 57)

O, metânet ve sadakat sahibi cesur bir hanımdı. Hazreti Osman (r.a) şehid edildiğinde de metânetini kaybetmedi. Âsîlere aynı hatırlatmalarda bulunarak şöyle hitap etti:

- 'Siz onu şehid ettiniz. Vallahi o, bütün geceyi tek rekâtta Kur’ân’ı hatmederek ihya ederdi' dedi. (İbni Sa’d, III , 76 )

Bu sözüyle o, kocasının edeb ve hayâ sahibi, Kur’an dostu, fazîletli bir insan olduğunu tasdik ediyordu. Onun yüce ahlâkını zikrederek kendini teselli etmeğe ve sükûnet bulmağa çalışıyordu.

Nâile (r.anha) böylesine acılı bir günü yaşamış ve hayat arkadaşını sonuna kadar yalnız bırakmamıştır.

Onun hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz.Kaynaklarda kendisinin nerede ve ne zaman vefat ettiği zikredilmemektedir.

Allah ondan razı olsun.

Rabbımız cümlemizi şefaatlerine naiy eyleyip, onun vefakârlığından, sadakatinden hisseler nasib eylesin. Amin.
Ölmediğine sevindim, hala acı çekebiliyorsun...
CrasHofCinneT - avatarı
CrasHofCinneT
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
29 Eylül 2008       Mesaj #194
CrasHofCinneT - avatarı
VIP Pragmatist Çılgın Zat...


Bir gun Ebu Zerr radiyallahu teala anhu’ya Rasul-u Ekrem sallallahu teala aleyhi ve sellem dedi ki; 'Git Hazreti Ali’yi cagir.' Ebu Zerr gidip Hazreti Ali radiyallahu teala anhu’yu evinde arayip cagirdi;evinde kimse yoktu.Donup Rasul-u Zisan’a gelerek dedi ki: 'Ya Rasulallah, ben Ali’nin evinde gittim, kimseyi bulamadim, fakat cok acaib bir hadiseye rastladim; bir el degirmeni Hazreti Ali’nin evinde kendiliginden bugday ogutuyordu. 'Hazreti Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunun uzerine dedi ki:'Ey Eba Zerr;bilmez misin, Allah Teala’nin seyahat edici bazi melekleri vardir; yer yuzunde Hazreti Muhammed sallallahu Teala aleyhi ve sellem’in ehli beytine yardim etmek icin vekil olmuslardir.'

Esmalarin tecelliyelerine muserref olanlar uc kisimdir: Bir kisim, insanlarin kalbine tasarruf etmeye muffaktirlar.
Ikinci kisim, cinlere hakim olurlar .Yani hadimlerin emrlerine girmesiyle halkin hizmetine onlari calistirirlar.
Ucuncu bir kisim daha var ki,melekler onlarin hizmetine kosarlar.Hazreti Ali radiyallahu Teala anhu bu kisimdandir ve melekler onun hizmetine girmislerdir.

Fahreddin Razi radiyallahu Teala anhu der ki : Hazreti Ali radyallahu teala anh’nun kerametleri coktur.Nakledildigine gore,onun meclisinde ve sevdigi kimselerden siyah bir kul vardi.Bir gun hirsizliktan yakalanip Hazreti Ali radyallahu Teala anhu’ya getirildi.
Hazreti Ali radiyallahu Teala anhu ona;
-' Ey dost, mal mi caldin?' dedi
Siyahi kul;
-' Evet,Ya Ali.' cevabini verdi.
Hazreti Ali de kilicini cikarip onun elini kesti.Eli kesik olarak Hazreti Ali radiyallahu Teala anhu’nun meclisinden ayrildi. Yolda Selman-i Pak-i Farisi radiyallahu Teala anhu’ya rastladi.Hazreti Selman, Ibn-ul-Kuva' ile birlikte idi ve siyahiye dedi ki:

-' Senin elini kim kesti?' O da:
-' Mu’minlerin emiri,Muslumanlarin reisi,buyugu ve imami,Hazreti Rasul-u Zisan’in damadi Hazreti Ali radiyallahu Teala anhu kesti.'
Ibn-ul Kuva’ radiyallahu Teala anhu da:
-Ey adam,Ali senin elinin kesti;sen onu medh mi ediyorsun?
-Evet.Ben onu nasil medhetmiyeyim; hak uzere elimi kesmistir, hem de elimi kesmekle beni atesten kurtarmistir.
Selman-i Pak bu hadiseyi Hazreti Ali radiyallahi Teala anh soyleyince hemen o siyahi kulu yanina cagirdi.Elini bilegi ustune koydu ve bir mendille sardi.Arkasindan dudaklarini kipirdatip dua etmeye basladi.Gaybdan bir ses geldi: 'Ey Ali, abayi kaldir ve onun elinin ustunden mendilini al.' Hazreti Ali mendilini alinca ne baksinlar ki,onun eli Allah Tealanin izniyle iylesmitir.(Camiu Keramat-il-Evliya c.1 s.91-93)

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, Hazreti Ali’ye hitaben soyle buyurdu; 'Sen Benden,Musa’ya Harun’un yerindesin.Ancak Benden sonra nebi yoktur.' Yani maddi ve manevi yakinlikta Ali radiyallahu Teala anhu,Peygambere en yakindir.Su kadar ki Hazreti Ali’ye vahiy gelmemistir.Manevi hilafet Rasulullah tarafindan kendisine verildi ise de,zahiri hilafeti dorduncu sirada verilmistir.Bu itibarla ummetin buyukleri,nebilerin mertebesine cikmazlar, kendilerine vahiy gelmez, lakin yine melek vasitasiyla veyahud vasitasiz,kendilerine hikmet bildirilir,demektir(Mirkat-ul Mefatih c.10 s.454,455 h.n.6087,Musned-i Imam Ahmed c.6 s.396)
Ölmediğine sevindim, hala acı çekebiliyorsun...
CrasHofCinneT - avatarı
CrasHofCinneT
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
29 Eylül 2008       Mesaj #195
CrasHofCinneT - avatarı
VIP Pragmatist Çılgın Zat...

.:..:.. Sa’d bin Ebî Vakkâs ..:..:..



Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Hz. Ebû Bekir vâsıtasıyla Müslüman olmuş, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden bir zâttır. İlk Müslümanların yedincisidir. Müslüman olması şöyle oldu:

Onyedi yaşında idi. Bir gece değişik bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında kendisini zifirî bir karanlıkta gördü. Çâresiz bir hâldeyken, birden ortalık aydınlanmaya başladı. Sonra nûr saçan bir ay doğdu.

Seni de aramıza alalım

Ayın doğduğu tarafa doğru ilerlemeye başladı. Bir müddet ilerledikten sonra, birkaç kişi gördü. Dikkatlice baktığında, önlerinde Hz. Ebû Bekir, onun arkasında Zeyd bin Hârise ve Hz. Ali vardı. Onlara dedi ki:

- Siz buraya ne zaman geldiniz?

- Yeni geldik. İstersen seni de aramıza alalım. Aydınlığa beraber gidelim.

Sabahleyin bu rü’yâyı hatırlayınca, çok şaşırdı. Üç gün bunu ta’bîr etmeye çalıştı. Sonunda bir netîce çıkartamayıp, Hz. Ebû Bekir’in yanına gitti. Ona sordu:

- Yâ Ebâ Bekir, ben üç gün önce şöyle bir rü’yâ gördüm. Bunun ta’bîri nasıldır?

- Gel benimle, seni cihânı aydınlatan nûra götüreyim! Rü’yânın ta’bîri budur.

Sonra beraberce, Peygamber efendimizin huzûruna gittiler. Peygamber efendimiz, kendisine kelime-i şehâdet getirmesini emir buyurdu. O da Resûlullahın huzûrunda Müslüman oldu.

Annesi, Müslüman olduğunu duyunca, çok kızdı. Fakat yine de annesine karşı, gereken saygıyı gösteriyordu. Onu üzmemek için elinden geleni yapıyordu. Kendisine olan bağlılığını bilen annesi, oğluna sordu:

- Senin dînin, hısım akrabâya iyi muâmele edilmesini, onları üzmemek lâzım geldiğini ve onların emirlerine uymak gerektiğini emretmiyor mu?

- Dînimiz, ana-babayı ve akrabâyı üzmemeyi emretmektedir.

Bunun üzerine annesi esas maksadını söyledi:

- Yâ Sa’d! Vallahi, sen bu yeni dinden vazgeçip, atalarımızın dînine dönünceye kadar, yiyip içmiyeceğim. Ölmüş olsam bile bu ahdimden dönmiyeceğim. Anne katili olarak da herkes seni ayıplayacak!

İster ye, ister yeme!

O güne kadar, annesini üzmeyen, bir dediğini iki etmeyen Hz. Sa’d, Allahü teâlâya ve O’nun Resûlüne olan muhabbet ve îmânının kuvvetli olması sebebiyle, bu teklîf karşısında tüyleri ürpererek annesine şu cevâbı verdi:

- Ey anne, senin yüz canın olsa ve her birini İslâmiyeti bırakmam için versen, ben yine dînimden vazgeçmem! Artık ister ye, ister yeme! Bu senin bileceğin bir iştir. Benim kararım kat’îdir. Geri dönüşüm mümkün değildir. Bunu böyle bil!

Annesi, oğlunun İslâmiyete olan bu bağlılığını görünce, çâresiz kalıp yemeye içmeye başladı.

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerinin başından geçen, annesiyle ilgili bu hâdiseden sonra, Allahü teâlâ, evlâdın ana-babaya hangi hâllerde tâbi olacağı, onların hangi emirlerini yerine getireceği husûsunda, Ankebût sûresinin sekizinci âyet-i kerîmesini gönderdi.

Bu âyet-i kerîmede meâlen buyuruldu ki:

(Biz insana, ana-babasına iyilikte bulunmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın, ilâh tanımadığın bir şeyi bana ortak koşmak için sana emrederlerse, artık onlara bu husûsta itâ’at etme! Dönüşünüz ancak banadır. Ben de yaptığınız amellerin karşılığını size vereceğim.)

İlk kan akıtan oldu

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Eshâb-ı kirâmın en cesûr ve kahramanlarındandır.

İslâmiyetin ilk yıllarında, Müslümanlar, müşrîklerden çok ezâ ve cefâ görüyorlardı.

İbâdetlerini rahat bir şekilde yapamıyorlardı.

Bir gün Hz. Sa’d ile birkaç sahâbî, bir vâdide namaz kılmakta idiler. Bu sırada, müşriklerin azılılarından ba’zıları, kendileri ile alay etmeye ve hakâret etmeye başladılar.

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, bunların üzerine yürüdü.

Eline geçirdiği bir deve kemiği ile, müşrîklerin elebaşısının kafasını yardı. Böylece, "Allah yolunda, ilk müşrik kanı döken sahâbî" ünvânını kazandı.

Uhud savaşında çok kahramanlıklar gösterdi. Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı.

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, ayrıca "Allah yolunda ilk ok atan sahâbî"dir. Okçuların ya’nî kemankeşlerin reisidir. Uhud harbinde, 1000’den fazla ok attı. Peygamber efendimizin büyük iltifatlarına mazhar oldu. O ok atarken, Peygamber efendimiz buyururdu ki:

- At yâ Sa’d!

Ayrıca onun için şöyle duâ buyurmuştur:

- İlâhî, bu senin okundur. Onun atışını doğrult! Allahım, sana duâ ettiğinde de, Sa’d’ın duâsını kabûl eyle!

Bizden geri kalmazsın!

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Vedâ haccından sonra, Mekke’de hastalandı. Kendisini ziyârete gelen Peygamber efendimize dedi ki:

- Yâ Resûlallah, siz Medîne’ye döneceksiniz. Ben burada ölürsem, dostlarımdan ayrı kalacağım.

Peygamber efendimiz, Medîne’ye beraber döneceklerini işâret ederek buyurdu ki:

- Hayır, sen bizden geri kalmazsın! Umarım, sen uzun zaman yaşayacaksın. Öyle ki, senden birtakım kavimler faydalanacak, birtakımı da mahrûm kalacaktır.

Peygamber efendimiz sonra da şöyle duâ ettiler:

- Yâ Rabbî, Eshâbımın Mekke’den Medîne’ye dönüşünü tamamla!

Bunun üzerine, Hz. Sa’d şifâ bulup, Medîne’ye döndü.

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Hz. Ömer zamanında, Hevâzin bölgesinde zekât toplamak için gönderilmişti. Bu sırada İran taraflarındaki olaylar büyüyünce, hem bu olayları önlemek, hem de düşmana bir ders vermek için bir İslâm ordusu hazırlandı. Bu ordunun başına kimin geçirilmesi gerektiği, yapılan şûrâda görüşüldü.

Ba’zıları bizzat bu ordunun başına, kumandan olarak, Halîfe Hz. Ömer’in getirilmesini istiyorlardı. Bir kısmı da, bunun, çeşitli sebeplerle uygun olmayacağını, başka birisinin kumandanlığa getirilmesini istiyordu. Bu sırada Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerinin Hevâzin’den mektûbu geldi.

İşte aradığın kimseyi buldun!

Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın ismini duyan Eshâb-ı kirâmın hepsi, ittifakla, Hz. Ömer’e dediler ki:

- İşte aradığın kimseyi buldun!

Bunun üzerine Hz. Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkâs’ı Medîne’ye çağırdı. Onu, İslâm ordusuna başkumandan tâyin ederek, şunları söyledi:

- Yâ Sa’d, Resûlullahın dayısıyım diye sakın gururlanma! Allahü teâlâ, kötülüğü, ancak iyilik ile yok eder. Allahü teâlâya kulluktan başka bağ yoktur. İnsanların üstünlükleri, son nefeslerinde belli olur. Düşmanın çokluğundan değil, Allahtan kork!

Namazlarınızı muntazam kılın! Ordunda, günâh işleyen asker bulunmasın! Günâh işleyenleri hemen uzaklaştır! Allahın Resûlü ne yaptıysa, nasıl hareket ettiyse, sen de öyle yap! Sabrı elden bırakma!

Hz. Ömer bu şekilde nasîhat ettikten sonra, Sa’d bin Ebî Vakkâs, emrindeki askerle Medîne’den çıktı. İran topraklarında bulunan İslâm askerleri ile birleşerek, meşhûr Kadsiye zaferini kazandı.

Kadsiye savaşı; İslâm ordusu ile İran ordusu arasında oldu. İslâm ordusu, Fırat nehrinin bir kolu olan Atik nehrinin, Kadsiye denilen yerinde karargâh kurdu. Harpden önce İran’ın başşehri Medâyin’e elçiler gönderildi. İran Kisrâsı Yezd-i Cürd ile görüştüler. İranlıları İslâma da’vet ederek dediler ki:

- Ya Müslüman olursunuz, ya da cizye verirsiniz veya harp edersiniz!

Yâ Sa’d, müjde!

İran Kisrâsı buna sinirlenerek dedi ki:

- Eğer benden önce elçi öldüren bir melik olsaydı, ben ikincisi olup, sizi öldürürdüm!

Bundan sonra bir miktar toprak getirterek, sözlerine şöyle devam etti:

- Bende sizin için başka şey yok. En büyüğünüz kimse, bunu yüklensin de reisinize götürsün ve biliniz ki, cümlenizi Kadsiye hendeğine gömmek için, kumandanım Rüstem’i göndermek üzereyim.

Bunun üzerine, elçiler arasında bulunan Âsım bin Amr kalkıp toprağı yüklendi, dışarı çıktılar. Arkadaşlarıyla beraber Hz. Sa’d’ın yanına döndüler ve dediler ki:

- Yâ Sa’d, müjde! Allahü teâlâ onların toprağını bize verdi.

Eshâb-ı kirâm, verilen bu bir parça toprağın, daha sonra İran toprağının tamamının verileceğine dâir Allahü teâlânın bir müjdesi olduğuna inandılar.

Hz. Sa’d’ın elçilerinin teklîfini reddeden Kisrâ’nın ordusu da, Atik nehri kıyısına gelip karargâh kurdu. 120 bin kişi olan İran ordusunun 30 bini zırhlı ve birbirlerinden ayrılmaması için de zincirle bağlı idiler. Ayrıca İran ordusunun ön saflarına filler yerleştirilmişti. İslâm ordusu ise 34 bin kişi idi.

Hz. Sa’d, yine elçi göndererek, "Size üç gün müsaade. Bu üç gün içinde ya Müslüman olursunuz, ya cizye verirsiniz veya cenge hazır olursunuz" diye bildirdi.

Sebât ediniz!

Onlar üç gün içinde, bu şartları kabûl etmediler. Dördüncü gün harp başladı. Harp başlamadan önce, Hz. Sa’d askerlerine şöyle hitap etti:

- Mevkilerinizde sebât ediniz! Öğle namazından sonra, beş-dört tekbîr alacağım. İlkinde, siz de tekbîr alırsınız, harbe hazır olursunuz! İkinci tekbîrde siz de tekbîr alır, silahlanırsınız! Üçüncü tekbîrde, siz de tekbîr alıp, askeri harp için coşturursunuz! Dördüncü tekbîrde, düşman üzerine hücûm ediniz ve "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" deyiniz!

İslâm askerleri, bildirilen emirle düşmana hücûm ettiler. İran ordusu, beraberinde getirdikleri fillerle karşılık verdiler. İlk gün şiddetli çarpışmalar oldu. Sonraki günlerde İslâm ordusu uyguladıkları dâhiyâne taktiklerle İran ordusunu bozguna uğrattılar.

Önce İran ordusu komutanları öldürüldü. İran ordusunun başkomutanı Rüstem de öldürülünce, ordu dağıldı. Kaçışmaya başladılar. Kaçmaya çalışanların çoğu da nehre düşerek boğuldu, kalanlar da esîr edildi. Bu harbde Müslümanlar 2000 şehîd verdi. İranlıların tamamına yakını öldürüldü. Böylece, Müslümanlar büyük bir zafer kazandılar.

Daha sonra Hz. Ömer’in emriyle Sâsânî Devletinin başşehri ve İran Kisrâsının bulunduğu Medâyin şehrine hareket edildi. İslâm askerinin Medâyin’e hareket ettiğini, İran Kisrâsı Yezd-i Cürd duyunca, korkudan şehri terketti. İslâm ordusu Medâyin şehrine kolayca girerek, burayı fethetti.

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, bu fethi, şu mektupla Hz. Ömer’e bildirdi:

Îmân edenlerin yardımcısıdır

"Rahmân ve Rahîm olan Allahü teâlânın adıyla. Irak vâlisi Sa’d bin Ebî Vakkâs’tan, mü’minlerin emîri Ömer-ül Fâruk’a. Allahın selâmı üzerine olsun! Kendisinden başka hak ma’bûd olmayan, eşi, benzeri bulunmayan Allahü teâlâya hamd eder, O’nun habîbi olan Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm ederim.

Allahü teâlâ, bize ihsânı ile, gözün görmediği meydanlarda at koşturmayı nasîb etti. Kisrânın yurdunun büyük bir kısmını ele geçirdik. Ordu kumandanlarının çoğunu öldürdük. Bu savaşta melekler onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlardı. Çünkü Allahü teâlâ îmân edenlerin yardımcısıdır. Îmân etmeyenlerin yardımcısı yoktur.

Yezd-i Cürd kaçtı. Kızı, esîr olarak ele geçirildi. Bundan sonra ne yapacağımız husûsunda, Medâyin şehrinde emirlerinizi bekliyorum. Allahü teâlânın selâmı bütün Müslümanların üzerine olsun!"

Hz. Sa’d hayatının sonlarına doğru Medîne’ye yakın Akik denilen yerde hastalandı ve orada 675 yılında vefât etti. Mübârek cesedi Medîne-i münevvereye götürüldü. Namazını Medîne vâlisi Mervân kıldırdı. Vasıyetine uyularak Bedir harbinde giymiş olduğu elbisesi ile defnedildi. Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Cennetle müjdelenen on sahâbîden, en son vefât edendir.

Sa’d bin Ebî Vakkâs Cennettedir

Hz. Sa’d, heybetli, orta boyda, esmer tenli, cesûr, sözü, özü doğru büyük bir zâttı. Çok cömert olup, sâdeliği severdi. Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Peygamberimize annesi tarafından dayı olurdu. Bunun için Peygamberimiz ona, "Bu benim dayımdır. Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin" diyerek iltifâtlarda bulunurdu.

Hz. Sa’d, Cennetle müjdelenen on sahâbeden biridir. Nitekim Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki:

- Ebû Bekir Cennettedir, Ömer Cennettedir, Osman Cennettedir, Ali Cennettedir, Talhâ Cennettedir, Zübeyr Cennettedir, Abdurrahman bin Avf Cennettedir, Sa’d bin Ebî Vakkâs Cennettedir, Sa’îd bin Zeyd Cennettedir, Ebû Ubeyde bin Cerrâh Cennettedir.

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri buyurdu ki:

Resûlullah efendimiz, her namazın ardından, muhakkak şöyle duâ ederdi: "Yâ Rabbi! Cimrilikten, korkaklıktan, erzel-i ömür denilen ihtiyârlıktan, bunaklıktan, dünya fitnesinden ya’nî Deccâlın fitnesinden ve kabir azâbından sana sığınırım."

Hz. Sa’d buyurdu ki:

Resûlullah efendimiz, Eshâb-ı kirâm arasında kardeşlik te’sîs ettikleri zaman, Hz. Ali’yi kendine seçerek buyurdu ki:

- Yâ Ali! Sen benim dünyada da âhırette de kardeşimsin. Yâ Ali, Mûsâ’nın yanında Hârûn nasıl idi ise, sen de benim yanımda öylesin. Yalnız şu fark var ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir.

Üç gün ağladım

Resûlullaha bir köylü gelerek dedi ki:

- Bana, söyleyebileceğim bir kelime öğret.

Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- "Allah birdir, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur ve O’nun ortağı da yoktur. Allah her şeyden yücedir. Bütün hamdlerin hepsi Allaha mahsûstur. Âlemlerin Rabbi olan Allahın şanı ne yücedir. Günâhtan kaçmaya kuvvet, ibâdet yapmaya kudret, ancak azîz ve hakîm olan Allahın yardımı iledir" de! Köylü tekrar dedi ki:

- Bunlar Rabbim içindir. Kendim için ne söyleyeyim?

Resûl-i ekrem efendimiz buyurdu ki:

- "Allahım beni bağışla ve koru! Bana hidâyet ver ve rızıklandır" de!

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri buyurdu ki:

- Mü’min, bir iyilikle karşılaşsa, Allaha şükreder. Bir musîbetle karşılaştığında da hamd ve sabreder. Böylece her işinde sevâb kazanır. Hattâ hanımının ağzına koyduğu lokmadan dahî sevâb alır.

Bir kimse gündüz hatim okursa, melekler ona akşama kadar duâ eder. Gece okursa, sabaha kadar duâ eder.

Kadsiye zaferinden sonra bir müddet Medâyin’de kalan Hz. Sa’d, şehrin havasının ve suyunun askerlere iyi gelmediğini görünce, durumu Hz. Ömer’e bildirmişti. Bunun üzerine Hz. Ömer, yeni bir şehir tesis edilmesini emretti. Hz. Sa’d da Kûfe şehrini kurdu ve şehre ilk vâli tayin edildi.

Bana duâ et!

Hz. Ömer, şehîd olmadan önce, kendisinden sonra yerine geçecek halîfeyi seçmek için altı kişilik bir şûrâ teşkil edilmesini vasıyet etmişti. Bildirmiş olduğu altı kişiden biri de, Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleriydi. Eğer Sa’d halîfe seçilmezse, ona bir vezirlik verilmesini de vasıyet etmişti. Hz. Osman halîfe seçilince, Hz. Ömer’in tavsiyesine uyarak, Hz. Sa’d’ı tekrar Kûfe vâliliğine tayin etti.

Ömrünün sonlarına doğru, gözleri görmez olmuştu. Bu hâlde iken Mekke’ye gelmişti. Mekke halkı etrafına toplanıp, "Bana duâ et, bana duâ et" deyince, hepsine duâ etti.

Abdullah bin es-Sâib anlatır:

"Ben genç idim. Bir ara ona yaklaştım ve kendimi tanıtmaya çalıştım. Beni tanıdı ve sordu.

- Sen, Mekke’nin, Kur’ân-ı kerîmi en iyi okuyanlarından birisi değil misin?

Ben de, "Evet" dedikten sonra bir ara sordum:

- Efendim, sizin duânız makbûl olup, herkese duâ ediyorsunuz. Kendiniz için duâ etseniz de gözleriniz açılsa, olmaz mı?

Hz. Sa’d gülümseyerek buyurdu ki:

- Oğlum, Allahü teâlânın benim hakkımdaki takdîri, ya’nî gözümün görmemesi, gözümün görmesinden daha güzeldir."

Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, bir gün Peygamberimize dedi ki:

- Yâ Resûlallah, duâ buyur da, Allahü teâlâ, benim her duâmı kabûl etsin!

Resûlullah efendimiz cevâbında buyurdu ki:

- Duânızın kabûl olması için helâl lokma yiyiniz! Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp duâ ederler. Böyle duâ nasıl kabûl olunur?

Sâlih kimse

Hz. Âişe şöyle anlatır:

Resûlullah efendimiz gazvelerin birinde, geceleyin Medîne’ye dönüp geldiğinde buyurdu ki:

- Ne olurdu, sâlih bir kimse çevremizde bekçilik yapsa...

Birden bir ses duyduk. "Kim o?" buyurdu.

Bu arada Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın sesi duyuldu:

- Benim, Sa’d bin Ebî Vakkâs.

Peygamberimiz sordular:

- Buraya niçin geldin?

- İçimden bir ses, "Resûlullah yalnızdır, korkarım ki, din düşmanları ona bir sıkıntı ve eziyet verirler" dedi. Bunun için hizmetinize geldim.

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz, ona hayır duâ etti ve istirâhate çekildiler.

Uhud savaşında bir ara müşrikler Uhud dağına tırmanmaya başlayınca, Resûlullah efendimiz, yanında bulunan Hz. Sa’d’a buyurdu ki:

- Onları geri çevir!

Hz. Sa’d dedi ki:

- Yâ Resûlallah, yanımda bir tek okum kaldı. Onları nasıl geri çevireyim?

Peygamber efendimiz emrini üç kere tekrarladı.
Bundan sonrasını Hz. Sa’d şöyle anlatır:"

Bir ok daha buldum

Ok çantamda kalan bir oku aldım. Müşriklerden birine atıp öldürdüm. Sonra ok çantama el attığımda bir ok buldum. Baktığımda az önce attığım oktu. Onu tekrar atıp başka birini öldürdüm.

Sonra bir daha baktığımda yine aynı oku buldum. Onu da atıp yine birini öldürdüm. Birkaç defa aynı şekilde oku attım. Bu durumu gören müşrikler, tırmanmaktan vazgeçerek geri döndüler.

Ben de kendi kendime, "Bu mübârek bir oktur" dedim ve bu oku hep yanımda taşıdım."

Rivâyete göre Hz. Sa’d bu oku attıkça, bembeyaz yüzlü mübârek bir zât, bu oku geri getiriyordu. Hz. Sa’d der ki:

"Uhud’da Resûlullahın sağında ve solunda beyaz elbiseli iki kişi gördüm ki, onlar en şiddetli şekilde çarpışıyorlardı. Onları ne daha önce, ne de daha sonra gördüm.

"Hz. Sa’d’ın îmân etmeyen kardeşi Utbe, Uhud’da müşriklerin arasında idi. Hz. Sa’d bu kardeşi ile savaşmak için, onu çok aramıştı. Buyurdu ki:

"Vallahi, kardeşim Utbe’yi öldürmek için duyduğum hırsı, hiçbir adamı öldürmeye karşı duymamışımdır. Kardeşimi bulup öldürmek için, iki kere müşriklerin saflarını yardım fakat gözümden kaçtı. Üçüncüsünde, Resûlullah bana buyurdu ki:

- Ey Allahın kulu! Sen ne yapmak istiyorsun? Yoksa sen kendini öldürtmek mi istiyorsun?

Bunun üzerine, onu aramaktan vazgeçtim. Utbe’yi Hâtıb bin Ebî Beltea öldürdü."

Harp hiledir

Uhud savaşının sonunda müşrikler, Uhud’u terkedip Mekke’ye dönme kararı aldıklarında, Resûlullah efendimiz, Hz. Sa’d’ı keşif vazîfesi ile gönderdi. Hz. Sa’d, müşriklerin gitme kararı alıp, dönüş hazırlıklarını keşfedince, geri dönüp, yüksek sesle dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Müşrikler develerine bindiler, atları yedeğe aldılar, Mekke’ye yöneldiler!

Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

- Yavaş konuş, şüphesiz harp hiledir. Zîrâ müşrikler geri dönerse, şu sevincinin bir benzerini göremezsin.

Sonra, Peygamber efendimizin tekrar sormaları üzerine, Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, gördüklerini ve işittiklerini tekrarladı. Müşriklerin gittikleri kesinleştiği hâlde, Sa’d’ın yüzü üzüntülü idi. Resûlullah efendimiz, üzüntüsünün sebebini sordular. Hz. Sa’d dedi ki:

- Müslümanlar zafer kazanmadan, müşriklerin gitmesine sevinmeyi hoş görmedim.

Resûlullah efendimiz de buyurdu ki:

- Zaten Sa’d harb hastasıdır.

Hz. Sa'd 675 yılında, vefât etti. "Aşere-i mübeşşere"den en son vefât edendir. Medîne-i münevverede medfûndur.
Ölmediğine sevindim, hala acı çekebiliyorsun...
CrasHofCinneT - avatarı
CrasHofCinneT
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
29 Eylül 2008       Mesaj #196
CrasHofCinneT - avatarı
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
Hz. Peygamber'in amcası Ebû Tâlib'in oğlu. Ebû Tâlib'in Tâlib, Akîl, Câ'fer ve en küçükleri Hz. Ali olmak üzere dört oğlu vardı. Hz. Câfer, Rasûlullah (s.a.s) daha Erkam'ın evine girip İslâm'ı yaymaya başlamadan önce müslüman olmuş; ikinci Hicret kâfilesine katılarak hanımı Esma binti Üveys ile birlikte Habeşistan'a hicret etmişti. (İbn Sad, Tabakât, Beyrut, 1376/1957, IV, 34; İbn Abdilber, el-İstiâb, Kahire (t-y), I, 242).

Habeş muhacirlerinin sayısı sekseniki erkek ve on kadına ulaştı. Daha sonra bunlardan otuzdokuz kadarı, bazı Kureyş büyüklerinin İslâm'a girdiği haberi üzerine Mekke'ye geri döndü. Fakat bu haberin asılsızlığı ortaya çıkınca, bazıları gizlice bazıları da Mekkeli müşrik akrabalarının himayesi altında, Mekke'ye girebildiler. (İbn İshak, es-Sîre, Mısır 1355/1936, II, 3-10).

Kureyş müşrikleri, muhacirleri Habeşistan'dan geri çevirmek üzere Abdullah b. Ebi Rabîa ile Amr b. el-Âs'ı değerli hediyelerle Habeşistan'a gönderdiler. Elçiler Habeş Necâşîsi nezdinde müslümanları kötüleyince, Câ'fer b. Ebi Talib müslümanların temsilcisi olarak konuştu ve müşriklere üç soru sorulmasını istedi:

1) Biz Kureyş'in köleleri miyiz? 2) Mekke'de bir cinayet mi işledik ki, zorla iade edilmemizi istiyorlar? 3) Mekke'de mal gasbettik de, üzerimizde başkalarının hakları mı vardır?

Kureyş elçileri bütün bu sorulara olumsuz cevap verdiler. Ancak, puta tapmayı bırakıp İslâm dinine girmelerinin suç olduğunu bildirdiler. Bunun üzerine Necaşî, Câ'fer'e İslâm dini ile ilgili sorular sordu. Hz. Câ'fer, İslâm'ın getirdiği iman, ahlâk ve fazilet esaslarından söz etti. Necaşî'nin isteği üzerine Meryem Suresi'nin* baş tarafından okumaya başladı. Ankebut* ve Rûm* surelerini de okudu. Bu sırada Necaşî'nin gözlerinden yaşlar akıyordu. İstek devam edince, Hz Câfer Kehf* sûresini okudu. Necaşî, kendisini tutamayarak "Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nûrdur ki, Mûsa da, İsa da aynı mesajla gelmiştir." dedi. Hz. Muhammed'in bir peygamber olduğuna kanaat getirdi. Bunu açıkladı ve Müslümanları himaye etti (İbn İshak, es-Sîre, I, 356-362; Ahmet b. Hanbel, H. no:1740, 4400; İbnû'l Esir el-Kâmil, Mısır 1301, II, 37-38; İbn Haldun, Tarih, Mısır 1355/1936, II, 178; İbn Kayyim, Zâdü'l Meâd, Mısır (t.y), I, 301 ).

Câ'fer b. Ebi Tâlib ve arkadaşları hicretin yedinci yılında Habeşistan'dan Medine'ye döndüler. Bu sırada Hz. Peygamber Hayber gazvesinde bulunuyordu. Hayber ganimetlerinden Habeşistan'dan gelenlere de pay verildi (Buhârî, Sahîh, İstanbul 1329, V, 80; Müslim, Sahîh, (Nşr. M. F. Abdülbâki), 1375/1956, IV, 1946).

Hz. Câ'fer, Hicret'in sekizinci yılında vuku bulan Mute gazvesine katıldı ve orada şehit düştü. Mûte, Şam'a yakın bir köy olup, halkı Gassanîlerden ve Rumlar'dan oluşuyordu. Hz. Peygamber, Hâris b. Umeyr'i Şam'a, Gassânî hükümdarına elçi olarak göndermişti. Mûte'den geçerken, vali Şurahbil b. Amr tarafından yakalandı ve Hz. Muhammed'in elçisi olduğu anlaşılınca da şehit edildi. Hz. Peygamber olaya çok üzüldü. Düşmana karşı bir ordu hazırlanmasını istedi. Üç bin kişilik bir ordu hazırlandı. Allah Rasûlü öğle namazından sonra, orduya Zeyd b. Hârise'yi komutan tayin ettiğini o şehit olursa yerine Câ'fer b. Ebi Tâlib'in, o da şehit olursa yerine Abdullah b. Revâha'nın geçmesini bildirdi. (İbn Sa'd, Tabakât, II, 128; İbn İshak, es-Sîre, IV, 15) Düşman hristiyan Arap ve Rumlardan oluşan büyük bir ordu toplamıştı. Ebû Hüreyre şöyle der: "Mute savaşında ben de bulundum. Müşrikleri gördüğümüz zaman onların sayı, silâh, at, atlas, ipek, altın vb. bakımından bizimle karşılaştırılamayacak, karşılarında durulamıyacak derecede olduklarını gördük. Gözüm kamaştı. Çarpışma başlayınca, baş kumandan Zeyd b. Hârise, Hz. Peygamber'in sancağını elinde tutarak ilerledi. Vücudu Rumlar'ın mızraklarıyla delik deşik oluncaya kadar çarpıştı ve sonunda şehit oldu." (İbn İshak, es-Sire, IV,19- 20; İbnü'l Esir, el-Kâmil, II, 236).

Zeyd b. Hârise şehit düşünce, Câ'fer b. Ebi Talib sancağı aldı. Zırhını giyerek atına bindi. Düşmanın ortalarına kadar ilerledi. Kurtulamayacağını anlayınca, önce attan inerek, atını düşmanın yararlanamaması için saf dışı etti. O düşmanla çarpışırken, "Cennet de, ona yaklaşmak da ne güzeldir. Onun şerbetleri tatlı ve soğuktur" diye mırıldanıyordu. Bu sırada düşman tarafından vurulup, bir eli kesildi. Sancağı diğer eline aldı. O da vurulup kesilince, sancağı koltuğunun altına kıstırdı. Aldığı yaralarla yere düştü ve şehit oldu." (İbn İshak, es-Sîre, IV, 20; İbn Sa'd, Tabakât, IV, 38; Buhârî, Sahîh, V, 87).

Abdullah b. Ömer der ki: "Câ'fer b. Ebi Tâlib'i şehitler arasında aradık. Bedeninde doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç yarası bulduk." (İbn Sa'd Tabakât, IV, 38; Buhârî, Sahih, V, 87) Hz. Cafer'in iki kolunun da kesilmesi üzerine, şehadetinden sonra Rasûlullah ona Cennet'te iki kanat takıldığını haber vererek şöyle buyurmuştur: "Câfer'i, Cennet'te meleklerle birlikte uçarken gördüm." (Tirmizî, Menâkıb, 69) Bundan sonra, kuş gibi kanatlanıp Cennet'te uçtuğu hadisle sabit olan Câ'fer'e "çok uçan Câfer" anlamında "Câfer-i Tayyâr" lâkabı verilmiştir.
Ölmediğine sevindim, hala acı çekebiliyorsun...
KnocKout - avatarı
KnocKout
Ziyaretçi
22 Ağustos 2009       Mesaj #197
KnocKout - avatarı
Ziyaretçi
Sahabeler

Sahabelerin hayatlarının anlatıldığı program... Hedefi farklı kaydet(save target as) yöntemiyle indirin!

DOWNLOAD SAHABELER
asla_asla_deme - avatarı
asla_asla_deme
VIP Never Say Never Agaın
10 Eylül 2009       Mesaj #198
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın
Rasûlullah’in Âzatli Kölesi
Ebû Râfi’-radiyallahu anh-
Ebû Râfi’ radiyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin âzatli kölesi... Hizmetleriyle Efendimizin aile efrâdi arasina girme seâdet ve serefine kavusan bir bahtiyar... Seferde hazarda özel hizmetleriyle öne çikan bir yigit...
O, Ebû Râfi’ künyesiyle meshurdur. Adi tam olarak bilinememekte olup ona atfen on kadar isim zikredilmektedir. Bunlar arasinda en fazla Ibrahim ve Eslem adi geçmektedir. Misir’in yerlilerinden olan Ebû Râfi’, Sevgili Peygamberimizin amcasi Abbas’in kölesi idi. Hazreti Abbas’in hanimi Ümm-i Fadl ile birlikte Bedir Gazvesinden önce müslüman oldu. Fakat müsriklerin serrinden çekindigi için Islâm’a girdigini ilân etmedi. Bedir muharebesine kadar Mekke’de kaldi. Islâm’i gizli gizli yasamaga çalisti.
Ebû Râfi (r.a) Mekke’de bulundugu yillarda zemzem kuyusunun yaninda agaçtan su taslari oyardi. Ümm-i Fadl’in odasi da kuyuya yakindi. Bedir harbinin oldugu günlerdi. Müslümanlarin müsrikleri büyük hezimete ugrattiklari haberini aldilar. Sevinçli sevinçli bu konu üzerinde konusurlarken Ebû Leheb oraya çika-geldi. Konusmalarini kesip herkes isiyle mesgul oldu.
Bu azili müsrik Bedir Gazvesine istirak etmemisti. Yerine Âs Ibni Hisam’i göndermisti. Fakat Kureys’in maglûbiyet haberini almis kininden, öfkesinden ne yapacagini bilemiyordu. Nasil maglub olurlar diyerek hezimeti kabul edemiyordu. Içinde tufanlar kopuyordu. Kureys sayi bakimindan kat kat fazla. Silâh olarak yine öyle. Buna ragmen maglubiyet? Nasil olur? diyerek bir türlü içine sindiremiyordu. Derin derin düsünceye daldigi bir sirada Ebû Süfyan’in geldigini gördü, ve: “Ey kardesimin oglu! yanima gel” diye çagirdi. Ondan Bedir harbi hakkinda genis bilgi istedi. Nasil oldu anlat bakalim? dedi.
Ebû Süfyan hüzünlü hüzünlü. “Hiç sorma sanki onlarin karsisinda elimiz kolumuz bagli idi. Istedikleri gibi hareket ettiler. Bir kismimizi öldürdüler, bir kismimizi esir ettiler.” diye söze basladi. Sonra devamla: “Vallahi ben bizimkilerden kimseyi kinayip ayiplamiyorum. Çünki o sirada öyle kimselerle karsilastik ki, yer ile gök arasinda yagiz atlara binmis ve beyazlar giyinmis adamlar bizlere hücum etti. Bu adamlar bizi bozguna ugratti” dedi. Sessizce onlarin konusmalarina kulak veren Ebû Râfi’ (r.a) bu sözleri isitince: “Vallahi onlar meleklerdir.” deyiverdi.
Öfkesinden çatlayan Ebû Leheb kalkti Ebû Râfi’nin üzerine yürüdü. Onu dövmeye basladi. O ara ortalik karisti. Orada bulunan Ümm-i Fadl eline bir çadir diregi alarak Ebû Leheb’in üzerine yürüdü. Onu basindan yaraladi ve: “Kimsesi yok diye onu güçsüz gördün degil mi?” dedi. Ebû Leheb hepten kendini kaybetti. Hor ve hakir olarak zelil ve rezil bir vaziyette oradan ayrildi. Yedi gün sonra kara kizil denen bir hastaliga yakalanarak cani cehenneme gitti. Çocuklari lesini ortada birakti. Hastalik bulasir diye yanasamadilar. Etrafa pis kokular yayilmaya basladi. Halkin sikayeti üzerine bir kenara çektiler ve lesi görünmeyinceye kadar üzerine tas yigdilar. Taslar altinda ebedi azab yurduna yuvarladilar.
Ebû Râfi’ (r.a) Bedir’de esir alinan efendisi Abbas’in kurtulus fidyesini Medine’ye götürdü. Daha sonra Abbas onu Resûl-i Ekrem (s.a) efendimize bagisladi. O da Medine’ye hicret etti. Iki Cihan Günesi efendimizden hiç ayrilmadi. Ashâb-i Suffa arasina katildi. Yapilan bütün gazvelerde bulundu. Efendimiz onu amcasi Abbas’in müslüman oldugu müjdesini alinca âzat etti ve câriyesi Selmâ ile evlendirdi.
O, iki Cihan Günesi Efendimize o kadar âsik idi ki âzât ettigi zaman aglayarak: “Ya Rasûlallah beni niçin birakiyorsun? Bundan sonra yine yaninizda kalip çalisacagim” dedi. Hürriyetine kavusunca hür olarak Efendimizin özel hizmetlerinde bulundu. Harb ve sulh zamanlarinda onun yanindan ayrilmadi. Seferlerde çadirini kurdu. Esyalarini korudu. Efendimizin sünneti seniyyesini ve yüksek ahlâkini en iyi bilenlerden oldu. Ibni Abbas (r.a) bir kâtip tutup onun bu husustaki bilgilerini yazdirdi.
O, Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin ailesinden kabul edilmeyi en büyük seref kabul etti. Köle olarak hizmeti ganimet bildi. Hürriyete kavusmasina ragmen yanindan ayrilmadi. Ondan habersiz hiç bir is yapmadi. Birgün Sevgili Peygamberimiz, Erkam Ibni Ebi’l-Erkam’i zekat toplamaga memur etmisti. Erkam (r.a), Ebû Râfi (r.a)’a: “Bana bu iste yardimci olursan, toplayanlara ne verilirse onu sana veririm.” diyerek birlikte bu vazifeyi yapmayi teklif etti. O da durumu Resûl-i Ekrem (s.a) efendimize arz etti. Efendimiz ona: “Yâ Ebâ Râfi’ Kavmin kölesi kendilerinden sayilir.” buyurarak zekatin kendisine helâl olmayacagini bildirdi.
O, Hayber seferine hanimi Selmâ ile birlikte katildi. Daha sonra hanimi Selmâ Ibrahim’in dogumunda ebelik yapti. Iki Cihan Günesi efendimiz oglu Ibrahim’in dogum müjdesini Ebû Râfi’den alinca, ona bir köle hediye etti. Bir gece yarisi Bakî kabristanligina giderken onu da yanina aldi ve beraber götürdü.
O, Hz. Ebû Bekir (r.a) devrinde mürtedlerle yapilan savaslarda bulundu. Misir’in fethine katildi. Hasan, Râfi’, Abdullah, Mutemer, Mugire ve Selmâ adinda alti çocugu ve bir çok talebesi olan Ebû Râfi’ (r.a) 68 hadis-i serif rivayet etti. Bunlarin çogu Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin çevresinde gördügü olaylarla ilgilidir.
Hz. Ali (r.a)’in kumandasinda Yemen’e gönderilen Seriyye’de de bulunan Ebû Râfi’ (r.a) 660 m. yilinda Kûfe’de vefat etti. Cenâb-i Hak’tan sefaatlerini niyaz ederiz. Amin.



Kaynak: Mustafa Eris, Altinoluk dergisi, 09/1998
Şeytan Yaşamak İçin Her Şeyi Yapar....
Şeb-i Yelda - avatarı
Şeb-i Yelda
Ziyaretçi
24 Mart 2016       Mesaj #199
Şeb-i Yelda - avatarı
Ziyaretçi
Önemli Özellikleriyle Sahabiler

Hz. EBÛ BEKR-İ SIDDÎK: Peygamberlerden sonra insanların en üstünü
Hz. ÖMER: Adâletin timsâli ikinci büyük halîfe
Hz. OSMAN: Meleklerin bile hayâ ettiği halîfe
Hz. ALİ BİN EBÎ TÂLİB: Allahın arslanı ve Resûlullahın dâmâdı
ABDURRAHMAN BİN AVF: Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri
EBÛ UBEYDE BİN CERRÂH: Cennetle müjdelenen ümmetin emîni
SA'D BİN EBÎ VAKKÂS: Resûlullahın okçusu
TALHÂ BİN UBEYDULLAH: İlk Müslüman olanlardan
ZÜBEYR BİN AVVÂM: Cennetle müjdelenenlerden
ABBÂS BİN ABDÜLMUTTALİB: Peygamberimizin amcası
ABDULLAH BİN ABBÂS: Tefsîr âlimlerinin şâhı
ABDULLAH BİN AMR BİN ÂS: Hadîs-i şerîf yazması ile meşhûr sahâbî
ABDULLAH BİN CAHŞ: Uhud şehitlerinden
ABDULLAH EBUBEKRİ SİDDÎK: Hz. Ebu Bekir'in oğlu
ABDULLAH BİN HANZALA: Meleklerin yıkadığı sahâbînin oğlu
ABDULLAH BİN HUZÂFE: Resûlullahın elçilerinden
ABDULLAH BİN MES'ÛD: Kur'ân-ı kerîmi açıktan okuyan ilk sahâbî
ABDULLAH BİN ÖMER: En çok hadîs bilen sahâbîlerden
ABDULLAH BİN REVÂHA: Resûlullahın şâiri
ABDULLAH BİN SELÂM: Bedir'de babasına karşı savaşan sahâbî
ABDULLAH BİN SÜHEYL: Tevratta Resûlullahın alâmetlerini görüp Müslüman olan sahâbî
ABDULLAH BİN ZEYD: Sâhib-ül ezân
ABDULLAH BİN ZÜBEYR: Medîne'de muhâcirlerden ilk doğan sahâbî :
ADİ BİN HÂTİM TÂİ: Âilece cömert olan sahâbî
ÂMİR BİN FÜHEYRE: Meleklerin defnettiği sahâbî
AMMÂR BİN YÂSER: Şehîd oğlu şehîd
AMR BİN ÂS: Meşhûr Arab dâhîlerinden
ÂSIM BİN SÂBİT: Arıların koruduğu sahâbî
BERÂ BİN ÂZİB: Kıblenin değiştiğini haber veren sahâbî
BEŞİR BİN SA'D: Hz. Ebû Bekir'e ilk bîât eden sahabî
BİLÂL-İ HABEŞİ: Peygamber efendimizin müezzini
BÜREYDE BİN HASİB: Resûlullahın sancaktarı
CÂBİR BİN ABDULLAH: Sahâbenin en çok hadîs bildirenlerinden
CA'FER-İ TAYYÂR: Cennete uçarak giden sahâbî
DIHYE-İ KELBÎ: Cebrâil aleyhisselâmın, şekline girdiği sahâbî
EBÛ DÜCÂNE: Peygamber efendimizin fedâisi
EBÛ EYYÛB-EL ENSÂRÎ: Mihmândâr-ı Resûlullah
EBÛ HÜREYRE: En çok hadîs-i şerîf rivâyet eden sahâbî
EBÛ KATÂDE: Resûlullahın süvârilerinden
EBU LÜBÂBE: Tevbesi ile meşhûr sahâbî
EBÛ MÛSEL-EŞ'ARÎ: Kur'ân-ı kerîmi en iyi okuyan sahâbîlerden
EBÛ SA'ÎD-İ HUDRÎ: Çok hadîs rivâyet eden yedi sahâbîden
EBÛ SELEME: Tek başına hicret eden sahâbî
EBÛ TALHÂ: Resulullahın fedâisi
EBÛ ZER GIFÂRÎ: Gıfarî kâbilsenin reisî
EBÜDDERDÂ: Kâdılık yapan sahâbîlerden
ENES BİN MÂLİK: Resûlullahın hizmetçisi
ERKAM BİN EBİ'L ERKAM: Evi ilk vakıf olan sahâbî
ES'AD BİN ZÜRÂRE: Câhiliye devrinde de tek bir Allaha inanan sahâbî
FEYRÛZ BİN DEYLEMÎ: Yemenli sahâbîlerden
HABBÂB BİN ERET: İlk Müslüman sahâbîlerden
HÂLİD BİN SA'ÎD BİN ÂS: İlk Müslüman olan sahâbîlerden
HANZALA BİN EBÛ ÂMİR: Meleklerin yıkadığı sahâbî
HUBEYB BİN ADİY: Darağacında ilk namaz kılan sahâbî
HUZEYFE BİN YEMÂN: Sevgili Peygamberimizin sırdaşı
Hz. HAMZA: Şehîdlerin efendisi
KÂ'B BİN MÂLİK: Peygamber efendimizin şâirlerinden
MİKDÂD BİN ESVED: Resûlullahın süvârilerinden

MUHAMMED BİN MESLEME: Resûlullah efendimizin fedâîlerinden
MUS'AB BİN UMEYR: İslâmda ilk öğretmen
MU'ÂZ BİN CEBEL: Helâl ve harâmı iyi bilen sahâbî
NEVFEL BİN HÂRİS: Hâşimoğullarının en yaşlısı
NU'MÂN BİN MUKARRİN: Eshâb-ı kirâmın meşhûr kumandanlarından
OSMAN BİN MAZ'ÛN: Medîne'de ilk vefât eden muhâcir sahâbî
OSMAN BİN TALHÂ: Kâbe'nin hizmetinde olan sahâbî
SÂBİT BİN KAYS: Peygamber efendimizin hatîblerinden
SA'D BİN MU'ÂZ: Ensârın en hayırlılarından
SA'D BİN REBİ: Şehîd olurken nasîhat eden sahâbî
SAİD BİN ÂMİR: Hz. Ömer'e benzeyen vâli
SÂLİM MEVLÂ EBÛ HUZEYFE: Kur'ân-ı kerîmi en iyi okuyanlardan
SEHL BİN HANİF: Eshâb-ı kirâmın okçularından
SEHL BİN SA'D: Medîne'de en son vefât eden sahâbî
SELEME BİN EKVÂ: Piyâdelerin en hayırlısı
SELEME BİN HİŞÂM: Kardeşlerinin işkence ettiği sahâbî
SELMÂN-I FÂRİSİ: Ehl-i beytten sayılan İranlı sahâbî
SEVBÂN: Resûlullahın hizmetçisi
SÜMÂME BİN ÜSÂL: Yemâme kabîlesi reisi
TUFEYL BİN AMR şık Saçan Sahâbî
UBÂDE BİN SÂMİT: Akabe bî'atlerinde kavminin temsilcisi olan sahâbî
UKBE BİN ÂMİR: Eshâb-ı suffadan
ÜBEYY BİN KÂ'B: Kırâati ile meşhûr sahâbî
ÜSÂME BİN ZEYD: Resûlullahın çok sevdiği sahâbîlerden
ÜSEYD BİN HUDAYR: Eshâb-ı kirâmın sancaktarlarından
VELÎD BİN VELÎD: Kardeşleri tarafından işkence gören sahâbî
ABDULLAH BİN ATİK: Medîneli ilk Müslümanlardan
ABDULLAH BİN ÜMM-İ MEKTÛM: Peygamberimizin müezzinlerinden
ABBAS BİN UBÂDE: Ensarın muhaciri diye tanınan sahabî
CÜVEYRİYYE BİNTİ HÂRİS: Müminlerin annelerinden
EBU RAFİ: Peygamberimizin azatlı kölelerinden
EBU SÜFYAN BİN HÂRİS: Peygamberimizin süt kardeşi
FÂTİMA BİNTİ ESED: Hz. Ali’in annesi
HACCAC BİN ILAT: Mekkeli sahabilerden
HADİCE-TÜL KÜBRA: Peygamberimizin ilk hanımı
HAFSA BİNTİ ÖMER: Peygamberimizin hanımlarından
HÂLİD BİN VELİD: Allahın kıIıcı lâkabı ile tanınan kumandan Sahâbî
HALİME HATUN: Peygamberimizin sütannesi
HAMNE BİNTİ CAHŞ: Peygamber efendimizin halasının kızı
HANSA HATUN: Meşhur kadın şair sahabilerden
HASSAN BİN SABİT: Peygamber efendimizin şairlerinden
HÂTİB BİN EBİ BELTEA: Peygamber efendimizin elçilerinden
Hz. AİŞE-İ SIDDIKA: Peygamberimizin hanımlarından
Hz. FÂTIMA: Peygamberimizin en sevgili kerimesi
Hz. HASAN: Cennet gençlerinin efendisi
Hz. HÜSEYİN: Cennet gençlerinin seyyidi
Hz. REYHANE: Peygamberimizin hanımlarından
HZ. SAİD BİN ZEYD: Cennetle müjdelenenlerden
İKRİME BİN EBİ CEHİL: Meşhur İslâm kumandanlarından
İMRÂN BİN HUSAYN: Meleklerle konuşan Sahâbî
K’B BİN ZÜHEYR: Peygamberimizin hırkasını verdiği şâir Sahâbî
KATADE BİN NU’MAN: Eshab-ı kiramın okçularından
MEYMUNE BİNTİ HÂRİS: Peygamberimizin hanımlarından
MUĞİRE-TEBNİ ŞU’BE: Meşhûr beş dâhiden biri olan Sahâbî
RİBİ BİN ÂMİR: Eshab-ı kiramın elçilerinden
SA’D BİN UBÂDE: Ensârın sancaktarlarından
SAFİYYE BİNTİ ABDÜLMUTTALİB: Peygamberimizin halası
SAFİYYE BİNTİ HUYEY: Peygamberimizin hanımlarından
SEDDAD BİN EVS: Ailece müslüman olan sahabilerden
SEVDE BİNTİ ZEM'A: Peygamberimizin hanımlarından
SÜRÂKA BİN MÂLİK: Eshâb-ı kirâmın süvârilerinden
UKAYL BİN EBİ TÂLİB: Hz. Ali'nin abisi
ÜMM-İ EYMEN: Peygamberimizin dadısı
ÜMM-İ HABİBE: Peygamberimizin hanımlarından
ÜMM-İ HÂNİ: Hz. Ali’in kızkardeşi
ÜMM-İ HİRAM: Hala sultan olarak tanınan kadın sahabi
ÜMM-İ RUMAN: Hz. Ebu Bekir'in hanımı
ÜMM-İ ŞERİK: Devsli muhacir hanım sahabîlerden
ÜMM-İ ÜMARE NESİBE HATUN: Eshabın kadın kahramanlarından
VAHŞİ: Yalancı peygamber Müseyleme’yi öldüren sahabî
ZEYD BİN DESİNNE: Darağacından Resulullaha selam gönderen sahabî
ZEYD BİN HÂRİSE: İlk îman eden köle
ZEYD BİN SÂBİT: En meşhur vahiy kâtibi Sahâbî
ZEYNEB BİNTİ CAHŞ: Peygamberimizin hanımlarından

Benzer Konular

13 Ağustos 2016 / KisukE UraharA Hayali Karakterler
25 Ağustos 2009 / Misafir Mustafa Kemal ATATÜRK
20 Aralık 2012 / asla_asla_deme Hz. Muhammed
25 Aralık 2008 / volkankız Cevaplanmış
3 Mart 2011 / Misafir Soru-Cevap