Cevap Yaz Yazdır
Gösterim: 64.223|Cevap: 16|Güncelleme: 5 Ocak 2017

Roma İmparatorluğu

Kısaca
Odağını Roma kentinin oluşturduğu antik devletin damgasını taşıyan ve İÖ 8. yüzyıl ile İS 5. yüzyıllar arasındaki uzun bir zaman dilimine yayılan uygarlık.
Mesaja atla
Misafir
12 Eylül 2006 15:13   |   Mesaj #1   |   
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Roma Uygarlığı

Ad:  Roma İmparatorluğu1.JPG
Gösterim: 154
Boyut:  50.3 KB

Odağını Roma kentinin oluşturduğu antik devletin damgasını taşıyan ve İÖ 8. yüzyıl ile İS 5. yüzyıllar arasındaki uzun bir zaman dilimine yayılan uygarlık.

Sponsorlu Bağlantılar
En geniş sınırlarına ulaştığı dönemde bütün Akdeniz havzasını, Avrupa’ nın büyük bölümünü, Kuzey Afrika’nın geniş bir kesimini ve Fırat Irmağının batısındaki Ortadoğu topraklarını içine alan Roma dünyası, tarihsel bakımdan Erken Roma, Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu biçiminde üç evreye ayrılır. İmparatorluğun Batı Roma ve Doğu Roma olarak ikiye bölünmesini (395) izleyen farklılaşma sürecinde gerilemeye yüz tutan Batı Roma’nın yıkılışı (476) târihçilerce Roma uygarlığının sonu kabul edilir. Roma’nın uzantısı olmakla birlikte Helenistik uygarlığın mirasçısı bir konum kazanan Doğu Roma’nın gelişim çizgisi için bak. Bizans İmparatorluğu.

Başlangıçta İtalya’nın Latium bölgesinde Tiber Irmağına bakan birkaç tepeyi yurt edinmiş küçük bir halk olan Romalıların yarımadayı egemenlik altına aldıktan sonra geniş bir alana yayılarak büyük bir uygarlık kurması, Roma dünyasını biçimlendiren iki ayırt edici özellikle açıklanabilir. Bu özelliklerden birincisi pragmatik ve gerçekçi bir dünya anlayışıyla biçimlenmiş Roma toplumunun askerliğe ve yöneticiliğe olan yatkınlığıydı. İkinci özellik ise Yunan uygarlığının korunmasıyla devralınan yüksek sanatsal yaratıcılık, bilimsel araştırma ve felsefi düşünce düzeyiydi. İki toplumun güçlü ve zayıf yanlarını birbirini tamamlayacak biçimde kaynaştıran bu özellikler Yunan pow’lerini örnek alan bir kent uygarlığını yaratırken, birçok değişik halkı aynı sistemde birleştiren bir imparatorluğa da olanak verdi. Yüksek bir maddi refah ve kültür düzeyine ulaşan Roma’yı ayakta tutan temel etkenler ise savaşlarla sağlanan askeri üstünlük, köle emeği ve bağımlı halklar üzerindeki ağır sömürüydü. Roma’ nın çöküşünü köleci üretimin krizi ve imparatorluğu çevreleyen barbar halklar (özellikle de Germenler) ile dengenin bunlar lehine bozulmasının yanı sıra, askeri bürokratik yapının hantallığı ve maddi üretimin temellerini sarsan aşırı vergiler getirdi. Bununla birlikte Roma uygarlığından geriye kalan kurum ve yapılar varlığını sürdürerek birçok alanda Batı dünyasına yön verdi.

ERKEN ROMA.


Roma’nın ilk dönemlerine ilişkin bilgiler sınırlı arkeolojik bulgulara, efsanelere ve Livius gibi daha sonraki Romalı tarihçilerin yapıtlarına dayanır. İtalya’nın Yunan dünyasıyla bağlantısını temsil eden Aineias adlı mitolojik kahraman üzerine geliştirilen öyküler bir bakıma Yunan kolonilerinin Latium bölgesinde bıraktığı izleri yansıtır. Roma kentinin kuruluşunu Romus ve Romulus kardeşlere bağlayan efsane de belirli bir gerçeklik payı taşır. Bu efsaneyi temel alan Livius’a göre Latin kökenli bir askeri şef olan Romulus’un Palatium’daki ilk yerleşmeden komşu Şahinlere karşı giriştiği savaş iki halkın kaynaşmasıyla sonuçlandı. Böylece ilk kralı Romulus olan ye adını ondan alan bir devlet ortaya çıktı (İÖ y. 754). Romulus'tan sonra başa geçen Numa Pompilius döneminde (İÖ 715-673) Roma dini ilk biçimini aldı. Onun ardılı olan savaşçılığıyla ünlü Tullus Hostilius (hd İÖ 673-642) askeri yapıyı düzenledi. Ancus Marcius (hd İÖ 642-617) hâlâ bir köyler federasyonu görünümünde olan Roma’nın gelişmesini ve büyümesini sağladı. Ama Roma'nın gerçek bir kent niteliğini kazanması Etrüsklerin bölgeyi ele geçirmesiyle başladı.

Efsanevi kaynaklarda Roma'nın ilk Etrüsk kralı Tarquinius Priscus'un (hd İÖ 616-578) büyük çaplı bayındırlık işleri gerçekleştirdiği belirtilir. Birçok tarihçi tarafından, Etrüsklerin etkisini bulanıklaştırmak amacıyla sonradan araya sokulduğu öne sürülen ve kökeni bilinmeyen Servius Tullius adlı kralın kenti sağlam surlarla çevrelediği, halkı dört tribus'a ayırdığı ve askeri amaçlarla 100 kişilik topluluklardan oluşan centuria ları örgütlediği söylenir. Efsanede zalim bir yönetici olarak betimlenen bir başka Etrüsk kralı Tarquinius Superbus döneminde komşu halklara karşı başarılı savaşlar yürütüldüğü anlatılır. Gene efsaneye göre baskılara karşı ayaklanan Roma halkının İÖ 509'da Etrüsk kralını kovarak cumhuriyet yönetimini kurmasıyla krallık dönemi sona erer.

Efsanede aktarıldığı gibi 7. yüzyılda üstünlük sağlamakla birlikte kentin doğrudan yönetimini İÖ 550 dolaylarında üstlenen Etrüsklerin Roma’nın gelişmesine katkısı gerçekte çok daha büyük oldu. Etrüsk yönetiminde hızla gelişen Roma, Latium bölgesinin en güçlü kenti durumuna geldi. Etrüskler Yunan dünyasından almış oldukları alfabeyi, çeşitli paraları, ölçü birimlerini ve güzel sanatları Romalılara da benimsettiler. Tanrıları doğrudan Yunan örneklerine denk düşen Roma devlet dini kurumsal bir yapı kazandı. Buna karşılık Latinceyi özgün dilleri olarak koruyan Romalılar toplumsal ve siyasal alanda da Etrüsklerden bağımsız bir gelişme göstererek farklı kurumlar yarattılar.

Roma toplumunun temel dayanağı olan gensler ortak bir ataya bağlı toplulukları kapsıyordu. Her gens kendi içinde familia denen ait birimlere ayrılıyordu. Zamanla yönetici genslerin üyeleri patrici olarak bilinen ayrıcalıklı bir sınıf oluşturdu. Gens örgütlenmesinin dışında kalan geniş bir kesim ise pleb adıyla ayrıcalıklardan yoksun ikinci bir sınıf durumuna geldi.

Gensleri temsil eden siyasal birimler olarak ortaya çıkan curia ların oluşturduğu comiîia kralı seçen ve yasaları koyan bir halk meclisi niteliğini taşıyordu. En nüfuzlu familia reislerinin oluşturduğu Senato’nun da kralın seçimini onaylayan bir organ olarak önemli bir ağırlığı vardı. Kralın gücünün kaynağı imperium denen yürütme yetkisiydi.
Ad:  Roma İmparatorluğu2.JPG
Gösterim: 131
Boyut:  87.4 KB

CUMHURİYETİN BİÇİMLENMESİ.


Roma kaynaklarında krallığın yıkılış tarihinin İÖ 509 olarak belirlenmesine karşın, tarihsel veriler Etrüsklerin Roma’dan ve Latium bölgesinden İÖ 470 dolaylarında ayrıldıklarını göstermektedir. Bu tarihi daha geriye götürmenin asıl nedeni sonradan Roma’nın simgesi durumuna gelen Capitolium’daki (Capitoliııo) tapınağın Roma tanrıları Jüpiter, Iuno ve Minerva’ya İÖ 509’da adanması ve bu olayı Romalılara mal etme kaygısıdır.

Kurumlan süreç içinde oluşan cumhuriyetçi devlet yapısı iktidarın Senato, Comitia Curiata (Halklar Meclisi), Comitia Centuriata (Yüzler Meclisi), Comitia Tributa (Kabileler Meclisi) ve çeşitli işleri görmek üzere seçimle işbaşına getirilen magistra'lar (üst yöneticiler) arasında paylaşıldığı oligarşik bir sisteme dayanıyordu. Cumhuriyetle birlikte kralın yerini imperium süresi bir yıl olan iki konsül aldı. İÖ 367’den sonra pleblerin de seçilebildiği bu makam pratikte daima varlıklı ve soylu ailelerin tekelindeydi. Bunalım ve savaş dönemlerinde devlet yönetimini Senato’nun önerisi üzerinde bir konsülün atadığı ve Comitia Curiata’’nın onayladığı bir aictator üstleniyordu. Öteki önemli magistralar arasında praetor, cerısor, quaestor ve aedilis gibi görevliler yer alıyordu. Cumhuriyet döneminde asıl güç kazanan organ ise üyeleri patrici genslerinin başkanları ile eski magistra'lardan oluşan ve ömür boyu görev yapılan Senato’ydu. Zamanla geniş yetkiler kazanan ve üyelik sistemi censor'lann denetimine bırakılan Senato’ nun yasama işleri, atamalar, dış ilişkiler ve mali konularda büyük bir ağırlığı vardı. Cumhuriyet döneminin başlannda dinsel nitelikli örf ve âdet kurallarını yazılı hale getiren Oniki Levha Yasası ya da Lex XII Tabularum, sonraki yasalar için temel bir hukuk kaynağı niteliği kazandı.

Cumhuriyet döneminin ilk iki yüzyılı patriciler ve plebler arasında yoğun bir mücadeleye sahne oldu. Patricilerin ayrıcalıklarına son vererek siyasal haklar elde etmeye çalışan plebler, aynı zamanda kamu arazilerinden (ager publicus) yararlanmayı da istiyorlardı. Uzun çatışma sürecinde tribunus plebis ve Concilium Plebis (Halk Meclisi) gibi kurumların ortaya çıkması, pleblerin devlet içinde ayrı bir devlet olarak örgütlenmesini sağladı. Pleb haklarını savunmakla görevli olan tribunus'lann konsüller, Senato ve comitia'lar tarafından verilen kararları veto etme yetkisi vardı. Patriciler ve plebler arasındaki ayrım İÖ 4. yüzyıl ortalarında silinmeye yüz tuttu. Bu gelişme cumhuriyetin temellerini sağlamlaştırmanın yanı sıra pleblerin askeri gücünü harekete geçirerek Roma’ya yeni bir dinamizm kazandırdı.

YARIMADAYA YAYILMA.


Etrüsklerin ayrılmasından sonra önemli ölçüde zayıflayan Roma, İÖ 5. yüzyıl boyunca egemenliğini tanımak zorunda kaldığı Latin Birliği içinde yer aldı. Bununla birlikte belirli ittifaklardan yararlanarak topraklarını genişletme olanağını buldu ve Kelt kökenli Gal kabilelerinin saldırılarına kendi başına karşı koydu. Daha sonra İÖ 4. yüzyılda iç çatışmalarla güçsüzleşen Latium kentleri üzerinde üstünlük kurmayı başardı ve İÖ 358'de eşitliğe dayalı bir ittifakla Latin Birliği’ni yeniden düzenledi. Ardından öteki kabilelerle savaş sırasında çıkan çatışmalar üzerine İÖ 338’de birliğe son vererek Latium kentlerini çeşitli statülerle kendine bağladı.

Bu arada etkisini Yunan kolonilerinin bulunduğu Campania’ya da yaymaya başlayan Roma, bu bölgeyi tehdit eden batıdaki savaşçı Samnitlere bir dizi savaş (İÖ 343- 290) sonunda boyun eğdirdi. Bu savaşların son yıllarında Etruria’da girişilen fetihler ise İÖ 265’te tamamlandı. Aynı dönemde Campania üzerinden güneye doğru sürdürülen yayılma Lucania ve Puglia (Apulia) halklarının da egemenlik altına alınmasını sağladı. Romalılar yenilgiye uğrattıkları bütün bu halkları foedus denen antlaşmalar aracılığıyla müttefik statüsüne sokarken, municipium ve kolonilerden oluşan bir ağla yarımadayı Romalılaştırma yoluna gittiler. Böylece İtalya’da sağlam bir birliğin kurulması, Roma’yı bir Akdeniz devleti durumuna getirdi.

AKDENİZDE ÜSTÜNLÜK MÜCADELESİ.


Batı Akdeniz’deki egemenliğini pekiştirmek isteyen Kartaca’nın Sicilya'yı ele geçirmesini önlemeye yönelik Roma girişimleri, çok geçmeden iki devleti karşı karşıya getirerek Pön Savaşları olarak bilinen uzun süreli bir çatışmaya yol açtı. Sicilya' daki çekişmeyi izleyen I. Pön Savaşı’nın (İÖ 264 - 241) başlarında güçlü bir donanma kuran Roma, denizde üstün konuma geçtikten sonra İÖ 254'te Sicilya'da giriştiği kara harekâtından kesin bir sonuç alamadı. Bunun üzerine İÖ 242'den başlayarak yeniden deniz çarpışmalarına ağırlık verdi. Bu yoldan sağlanan zafer Kartaca'yı barış yapmaya ve Sicilya'dan vazgeçmeye zorladı. İzleyen barış döneminde Sardinya ve Korsika'yı alan Roma'nın saldırgan politikaları, Kartaca'yı Roma'ya karşı yeni bir harekât alanı olarak İspanya'da güç toplamaya yöneltti. Kartaca'nın bu ilerleyişini durdurma çabalarıyla patlak veren II. Pön Savaşı'nda (İÖ 218-201) Roma denizdeki üstünlüğüne dayanarak İspanya, Sicilya ve Afrika’ya çıkarma yapma yolunu seçti. Ama bu hazırlıklar sürerken Kartaca komutanı Hannibal’ın doğrudan İtalya'ya yönelmesi, savaşın seyrini değiştirdi. Galya ve Alpler'i aşarak İtalya'ya giren Hannibal orduları başlangıçta Roma'ya ağır darbeler indirdi. Ama Senato'nun öncülüğünde bütün kaynaklarını harekete geçiren Romalılar, başarılı savaş taktikleriyle Kartaca kuvvetlerini yıpratarak adım adım etkisizleştirmeyi başardılar. Ordusunu geniş bir alana yaymak zorunda kalan Hannibal, ele geçirdiği toprak lardan çekilerek savunma konumuna girdi ve sonunda İÖ 203'te İtalya'yı terk etti.

İtalya'daki savaş sürerken Roma başka cephelerde de çarpışmalar yürüttü. Roma' nın etkisini Illyria'ya doğru yaymasından kaygılanarak Kartaca'yla ittifaka giren Makedonya kralı V. Philippos'un açtığı I. Makedonya Savaşı (İÖ 214-205) Roma'nın kaynaklarını önemli ölçüde zorladı. Ama alınan yenilgiye karşın. Makedonya ve Kartaca'nın etkili bir işbirliği sağlaması önlendi. Aynı dönemde Kartaca kuvvetlerinin Sicilya'daki harekâtı bir dizi çarpışmayla İÖ 210'da etkisiz haie getirildi. İspanya'ya gönderilen Roma birlikleri İÖ 206'da Kartaca kuvvetlerini bu ülkeden çıkardı. Ardından Afrika'ya geçen Publius Cornelius Scipio komutasındaki bir Roma ordusu. Kartaca'yı ağır bir yenilgiye uğrattı. İtalya' dan dönen Hannibal'ın örgütlediği direnişin de kırılmasıyla savaş Roma'nın zaferiyle noktalandı. İspanya'yı ve Akdeniz'deki adaları Roma'ya bırakan Kartaca. rakip bir güç olmaktan çıktı.

HELENİSTİK DÜNYANIN ROMA HEGEMONYASINA GİRMESİ.


Yunanistan'ın bazı kilit noktalarında bir süreden beri birlikler bulunduran Roma.

Pön Savaşları' nın hemen ardından başlayan 11. Makedonya Sava şı'nda (İÖ 200-1%) Aitolia Birliği'yle de ittifak kurarak zafere ulaştı. Bu sırada Anadolu üzerinden Trakya'ya geçen Selevkos kralı III. Antiokhos'la ilişkiler gerginleşirken, Yunanistan'daki Roma nüfuzundan rahatsızlık duymaya başlayan Aitolia Birliği de düşmanca bir tutum takındı. Buna karşılık Makedonya, Akhaia Birliği, Pergamon ve Rodos, işbirliği önerilerini geri çevirerek Roma'nın yanında yer aldı. Savaş' ta yenilgiye uğrayan Antiokhos. Toroslar'ın doğusuna çekilmeyi kabul etmek zorunda kaldı. Tek başına kalan Aitolia Birliği de İÖ 189'da Romalıların ağır koşullarına boyun eğerek bağımlı bir duruma düştü.

Yunanistan'da belirleyici bir rol kazanarak bir tür himaye kuran Roma, Makedonya' nın gücünü sınırlamaya yöneldi. Bu çatılmanın yol açtığı III. Makedonya Savaşı (İÖ 171-168) gene Roma'nın üstünlüğüyle sonuçlandı. Roma'ya bağlanan Makedonya özerk dört cumhuriyete ayrıldı. Savaş sırasında Roma karşıtı bir tutuma giren Akhaia Birliği, Pergamon ve Rodos da "sonraki yıllarda Roma'ya bağımlı bir konumu kabul etmek zorunda kaldı.

Roma'nın Helenistik dünyadaki yayılması, daha önce Sicilya (İÖ 241), Sardinya ve Korsika (İÖ 238) ile İspanya'da (İÖ 197) kurulan provincia (eyalet) sisteminin Afrika ve Doğu'da da uygulanması sonucunu getirdi. Kartaca’nın yeniden güçlenmesi üzerine girişilen III. Pön Savaşı (IÖ 149- 146) sonunda Kartaca toprakları Afrika adıyla bir Roma eyaletine dönüştürüldü. Aynı sıralarda yerel bir ayaklanmanın bastırılmasından sonra Makedonya toprakları Illyria, Epeiros (Epir) ve Akhaia'yı da içine almak üzere bir eyalet olarak düzenlendi. Roma'ya bağımlı olmakla birlikte varlığını koruyan Pergamon Krallığı ise İÖ 133’te Asya adıyla bir eyalet oldu.

SAVAŞLARIN GETİRDİĞİ DEĞİŞİKLİKLER.


Roma, Doğu’da yürütülen büyük çaplı askeri harekâtlar sırasında İspanya’da da uzun ve yıpratıcı savaşlara girdi. Öte yandan İtalya'nın kuzeyine yönelik seferler, yeni topraklardaki ayaklanmaların bastırılması, geniş çaplı yol yapımları ve ileri karakol niteliğinde koloniler kurma girişimleri Roma'ya yeni bir yük getirdi. Askeri yayılma süreci ancak İÖ I33’te yavaşlamaya başladı. Bu süreçte Senato'nun devlet yönetimindeki ağırlığı daha da artarken, comitia lar varlıklı kesimlerin egemenliğine girdi. Daha demokratik bir yapısı olan tribunus' ların yönetimindeki Concilium Plebis'in etkili olma yolları da önemli ölçüde tıkandı. Çeşitli magisîralıklara seçilme koşulları da soylu ailelerin lehine olan sıkı kurallara bağlandı. Siyasal iktidar mücadelesi, güçlü aileler arasında sürekli değişen gruplaşmalar ortaya çıkardı. Bu arada Roma’nın önemli bir parçası durumuna gelen eyaletlerin yönetimi lex provincia denen özgün yasalarla düzenlendi. Her eyalete birer praetorve quaestor atanmaya başladı. Savaşın yarattığı güç koşullar hem merkezde, hem de eyaletlerde magisîraların görev sürelerinin uzatılmasına yol açtı. Eyaletlerde ortaya çıkan sorunlar ve yolsuzluklar belirli denetim mekanizmalarının oluşturulmasını zorunlu kıldı.

Savaşlardan sağlanan ganimet ve tazminatlarla eyaletlerdeki geniş tahıl ve maden kaynakları Roma'nın zenginliğini büyük ölçüde artırdı. Buna karşılık dışarıdan gelen büyük miktarda tahıl, İtalya’daki tarımın gerilemesine yol açtı. Böylece kırsal kesimden kentlere yönelik yoğun bir göç dalgası başladı. Uzun süreli askerlik hizmetinin de etkisiyle küçük çiftlikler ortadan kalkarken, otlak olarak kullanılan geniş arazilere ve köle emeğine dayalı latifundium lar doğdu. Öte yandan eques sınıfına giren kişiler kamu arazilerini, maden ve taş- ocaklarını işletme, orduya erzak sağlama, bayındırlık işlerini üstlenme ve vergi toplama yoluyla önemli ölçüde zenginleştiler. Hızla gelişen mal ve köle ithalatı çok sayıda Romalı ve İtalyalı işadamını eyaletlere yerleşmeye yöneltti. Özellikle batı eyaletlerinde askerlerin oluşturduğu Roma kolonileri yaygınlaştı. Başta Roma olmak üzere İtalya kentleri hızla büyüdü.

Roma’nın Helenistik dünyayla ilişkiye girmesi kültürel alanda önemli yenilikler yarattı. Yunan edebiyatı, sanatı ve mimarlığı Roma dünyasına zengin öğeler kattı. Yunan etkisiyle tarih yazımı önem kazandı. Yunan kültleri Roma dünyasına çok yabancı olmakla birlikte^, bazı yönleriyle dinsel uygulamalarda yansımasını buldu. Yunan mantığı ve eşitlikçi düşünceleri Roma’nın geleneksel yaşam biçiminde büyük değişikliklere yol açtı. Özellikle varlıklı çevrelerde Yunan aydınlanmasına dayalı bir eğitim sistemi gelişti. Yunan etkisi yalnızca hukuk alanında çok sınırlı bir düzeyde kaldı.

CUMHURİYETİN SON YILLARI.


Gracchus kardeşlerin reformları.

Ad:  Gracchus.kardeşler.JPG
Gösterim: 119
Boyut:  45.6 KB
Savaşların sona ermesi Roma’nın iç sorunlarını öne çıkarırken, yaygın yoksulluk ve asker sıkıntısı belirgin bir nitelik kazandı. Bu olumsuz gelişmeleri topraktan kopma sürecine bağlayan Tiberius Gracchus, tribunus'luğa seçildiği İÖ 133’te, soyluların cl koyduğu kamu arazilerinin bir bölümünü topraksız yurttaşlara dağıtmayı öngören bir reform tasarısı hazırladı. Senato’nun muhalefetiyle karşılaşan tasarısını Concilium Plebis'ten geçirme girişimi, bir tribunus'un vetosu yüzünden sonuçsuz kaldı. Bunun üzerine geleneklere uymayan bir yöntemle Concilium Plebis'in bu tribunus'u görevden almasını sağladı ve böylece reform tasarısını kabul ettirdi. Ama desteği zayıfladığı gibi Senato’ dan gerekli mali kaynakları da alamadı. Pergamon’dan Roma’ya kalan mülklere halk adına el koyma yoluna gitmesi şiddetli bir tepki doğurdu. İkinci kez tribunus'luğa adaylığını koymasıyla baş gösteren karışıklıkta öldürüldü.

Tiberius’tan sonra da çalışmalarını sürdüren toprak komisyonu engellemeler nedeniyle beklenen çözümü sağlayamadı. Bu ortamda tribunus olan Tiberius’un kardeşi Gaius Gracchus, başta eques'ler olmak üzere Senato dışındaki varlıklı kesimlerin ve Concilium Plebis'in desteğine dayanarak köklü reformlara girişti. Öncelikle Senato’ nun yetkilerini kötüye kullanmasını önleyici düzenlemeler getirdi vt eques'lerle köylülerin konumunu güçlendirme yoluna gitti. Ama ikinci kez tribunus'luğa seçildikten sonra Latin halklarına yurttaşlık hakkı, öteki İtalyan halklarına da Latin hakları (ius Latii) tanımaya niyetlenmesi desteğini zayıflattı. Konsüllere karşı giriştiği güç gösterisinden sonuç alamayınca intihar etti.

İktidar çekişmeleri.


Gracchus bunalımından sonra soylulara karşı gelişen tepkiye karşın, Roma’nın siyasal yaşamına komutan ve magistra'ların desteklediği soylu aileler yön vermeye devam etti. Bu süreçte Metel- lus ailesinin elde ettiği güçlü konum, Afrika’da Numidya kralı Iugurtha’ya karşı savaşta uğranan başarısızlıkla sarsıldı. Bu durumdan yararlanarak İÖ 107’de kendini konsül seçtiren eques kökenli Gaius Marius, quaestor u olan Lucius Süha’nın yardımıyla bu savaşı kazandıktan sonra kuzeyde ciddi bir tehdit oluşturan Germen halklarını yenerek akınları durdurdu. Yedi kez konsüllük yapan Marius’un döneminde Roma yurttaşları dışında asker toplama ve terhis olduktan sonra eyaletlerdeki kolonilere yerleştirilen bu askerlere yurttaşlık statüsü tanıma uygulaması başladı. Bu girişimler için Senato’daki soylulara karşı muhalefete dayanan Marius, daha sonra tutum değiştirerek bu muhalefetin sindirilmesini sağladı. Ama soylularca saf dışı edilmekten kurtulamadı.

Bu sırada Roma’nın en önemli gelir kaynağı olan Asya Eyaleti’nde Pontus kralı VI. Mithradates bir tehlike oluşturmaya başladı. Bu tehlikenin Anadolu’ya gönderilen kuvvetlerle atlatılmasından sonra, eyaletteki tüccar ve vergi toplayıcılarının aşırı sömürüsünün yarattığı hoşnutsuzluğu gidermek üzere bazı düzenlemelere girişildi. Ama Roma’daki eques'lere bağlı güç odaklarını kullanan bu çevrelerin baskısıyla, bu girişimi yürüten vali yargılanarak mahkûm edildi. Bu durum Senato’nun gücüne ağır bir darbe indirdi.

Aynı dönemde İtalya halkları arasında gelişen hoşnutsuzluklar Roma’yı yeni bir sorunla karşı karşıya getirdi. İÖ 91’de tribunus olan Marcus Livius Drusus bu sorunu çözmek için İtalya halklarına yurttaşlık statüsü vermeyi öngören bir düzenleme hazırladı. Büyük tepki doğuran bu düzenlemenin geçersiz sayılması italik Savaşı’na yol açtı. Roma’ya büyük güçlükler çıkaran iç ayaklanmalar ancak Konsül Lucius Caesar’ın benzer bir yasa çıkarmasıyla İÖ 89’da bastırılabildi.

Roma’nın içinde bulunduğu güç durumdan yararlanan Mithradates, İÖ 88’de Anadolu’nun büyük bölümünü ele geçirerek Yunan kentlerini yanma çekti. Kanlı bir iç çekişmenin ardından Lucius Sulla, konsül olarak Asya'ya gönderilecek kuvvetlerin komutanlığını üstlendi. Sulla diktatörlüğü ve sonrası. Süha'nın yokluğunda başını Marius ve Cinna'nın çektiği karşıtları Roma’nın yönetimini zorla ele geçirdiler. Yunanistan’daki ayaklanmaları bastırdıktan sonra bir antlaşmayla Mithradates’in geri çekilmesini sağlayan Sulla, İtalya’ya dönüşünde bütün direniş odaklarını ortadan kaldırarak İÖ 82'de kendini dictator seçtirdi. Ardından geniş çaplı bir kıyıma girişerek karşıtlarının mülklerini yandaşlarına dağıttı. Bu şiddet dalgası sürerken bir dizi reformla Senato’yu yeniden eski güçlü konumuna kavuşturdu. Tribu- nus' luk ve censor' luk makamlarını etkisizleştirdi. On binlerce askeri yeni topraklara yerleştirerek kendine güçlü bir dayanak oluşturdu.

İÖ 80’de yönetimi kendi isteğiyle bırakan Sulla’nın ölümünden (İÖ 78) sonra yeni konsüllerden Marcus Lepidus oligarşik sistemi yıkmaya çalıştı. Ama bu girişimi Sulla döneminde yükselmiş olan Gnaeus Pompeius tarafından boşa çıkarıldı. Aynı dönemde İspanya’da bağımsızlığını ilan eden Quintus Sertorius’un ayaklanması ancak İÖ 72’de bütünüyle bastırılabildi. Roma ordularının büyük bölümünün Doğu’da Mithradates’e karşı yeni bir sefere çıktığı sırada Spartacus’un öncülüğünde gelişen İtalya’daki köle ayaklanması da (İÖ 73-71) güçlükle sindirilebildi.

Karışıklıklar sırasında etkili bir konum kazanan Marcus Crassus ile Pompeius, İÖ 70’te güçlerini birleştirerek konsüllük görevlerini elde ettiler. Bu gelişmeyle birlikte Sulla döneminde kurulmuş olan düzen hızla yıkılmaya yüz tuttu. Aristokratik oligarşinin yerini yönetim kurumlarını ustalıkla kullanan tribunus ve konsüller ile kendi ordularına dayanan güçlü komutanlar aldı. Önemli bir gelir kaynağı olan eyalet valiliklerini ele geçirmede rüşvet ve entrika yöntemleri genelgeçer bir uygulama haline geldi. Doğu’da sürdürülen seferlerle Roma toprakları genişlerken, Partlar yeni bir askeri tehdit oluşturmaya başladı. Roma sınırlarını zorlayan kuzeydeki Germen kabileleri yeni bir savaş cephesi açtı.

Etkili hatip ve devlet adamı Marcus Tullius Cicero’nun desteğini arkasına alan Pompeius, İÖ 60’lar boyunca Doğu’da bir dizi askeri zafer kazanarak büyük bir servet edindi. Bu arada Crassus da Roma’da yandaşlarını artırarak konumunu sağlamlaştırma yoluna gitti. İÖ 63’te Catilina ve yandaşlarının darbeyle yönetimi ele geçirme girişimini boşa çıkaran Cicero bütün çevrelerin gözünde bir “kurtarıcı” düzeyine yükseldi. Asya’dan dönen Pompeius beklendiği gibi bir iktidar mücadelesine girmek yerine askerlerine toprak verilmesi ve Doğu’daki düzenlemelerinin onaylanması talebiyle yetindi. Ama bu konuda Senato’nun engellemeleriyle karşılaştı. Asya’da vergi toplayıcıları aracılığıyla giriştiği yatırımları güvence altına almak isteyen Crassus da Senato’ dan gerekli desteği bulamadı.

Cumhuriyetin çöküşü.


İÖ 1. yüzyılın ikinci yarısına doğru iyice belirginleşen yönetim bozukluğu ve siyasal çekişmeler, mülksüzleştirilmiş köylülerin destekleyeceği bir askeri diktatörlük için elverişli bir zemin yaratmaya başladı. Bu ortamda Uzak İspanya valiliğinin sona ermesiyle Roma’ya dönen Julius Caesar, isteklerini yerine getirmeye söz vererek Pompeius ve Crassus’u uzlaştırdı ve böylece İÖ 59 yılı için konsül seçilmeyi başardı. Gizli bir triumvirlik (üçler meclisi) kurulmasıyla sonuçlanan bu ittifak, üç eyalet valiliği elde eden Caesar’a Galya'da fetihlere girişmek için gerekli kaynağı sağladı. Pompeius İspanya komutanlığını üstlenirken, Crassus Partlara karşı düzenlenen yeni seferin başına geçti. Güvensizlikten kaynaklanan çekişmelere karşın işlerliğini koruyan triumvirlik,Crassus' un ölümüyle (İÖ 53) kesin olarak sona erdi. Caesar'a karşı açıkça tutum almaya başlayan Pompeius, soyluların safına geçti. Böylece Senato’da Caesar’ı saf dışı etmeye yönelik siyasal manevralar ortaya çıktı. Galya seferlerinden elde ettiği servetle Roma'daki konumunu güçlendirmiş olan Caesar, karşı önlem ve tehditlerden bir sonuç alamayınca İÖ 49'da Roma üzerine yürüdü. İzİeyen iç savaş Pompeius’un yenilgisiyle noktalandı. Pompeius’u kovalarken bir süre Mısır’da kalan ve Kleopatra’yı tahta çıkaran Caesar, Roma’ya dönüşünde dictator oldu. İç ayaklanmaları bastırdıktan sonra bazı yabancı halklara Roma yurttaşlığı hakkını tanıma ve Senato’nun temsil niteliğini yükseltme gibi düzenlemelere girişti. Ama ekonomik ve toplumsal sorunları çözecek köklü değişiklikler gerçekleştiremediği gibi otoriter eğilimleriyle özellikle cumhuriyetçilerin tepkisini çekti. Partlara karşı yeni sefere hazırlandığı sırada İÖ 44’te planlı bir suikast sonucunda öldürüldü.

Öteki konsül Marcus Antonius kısa sürede Roma’da duruma egemen olurken, suikastın başını çeken Brutus ve Cassius Doğu’ya geçmek zorunda kaldılar. Senato’nun ve özellikle Cicero’nun desteğine dayanarak iktidar mücadelesine giren Caesar’ın evlatlığı Octavius, bazı çatışmaların ardından Antonius ve Lepidus ile uzlaşmaya vararak bir triumvirlik oluşturdu. Brutus ve Cassi- us’un yenilgiye uğratılmasından (İÖ 42) sonra konumunu daha da güçlendirerek Lepidus’u saf dışı etti (İÖ 36). Doğu’yu elinde tutan Antonius’un Mısır’da ayrı bir güç odağı durumuna gelmesi üzerine, İÖ 31’de bir sefer düzenleyerek Antonius’u yenilgiye uğrattı. Böylece Roma dünyasının tek efendisi durumuna geldi.

İMPARATORLUĞUN İLK DÖNEMİ.


Yeni düzenin pekiştirilmesi.

Cumhuriyet kurulularını korumakla birlikte otokratik bir yönetimin temellerini atma yoluna giden Octavius, İÖ 27’de prokonsül olarak dört eyalet üzerindeki yönetimini 10 yıl uzattı ve Augustus adını aldı. İÖ 23’te ise yeni bir düzenlemeye giderek Senato ve halk meclislerini yönlendirmesini sağlayacak ömür boyu tribunus'luk (tribunicia potestas) konumunu elde etti ve imperium proconsularemaius yetkisiyle öteki prokonsüller üzerinde denetim kurma olanağını sağladı. Kendisine verilen princeps unvanı bir imparatorluk sisteminin simgesi durumuna geldi.

Magistralık makamlarının ve Senato'nun büyük ölçüde Augustus'un iradesine bağlı bir yapı kazanması, gerçek iktidarın giderek bu kurumların elinden çıkması sonucunu doğurdu. Devlet işlerinin yürütülmesinde Concilium Principis denen bir tür danışma organı öne çıktı. Bu arada ayrıcalıklı bir statü kazanan eques sınıfının procurator luk ve praefectus'luk gibi görevlerle yönetimde ağırlık kazanmasının yolu açıldı.

Augustus sağlam bir mali sistem, yaygın bayındırlık işleri ve istikrarlı bir kamu düzeni aracılığıyla bütünleştirdiği İtalya’yı imparatorluk içinde öncelikli ve üstün bir konuma kavuşturdu. Bazı eski eyaletleri Senato’nun elinde bırakırken, öteki eyaletleri doğrudan kendisine bağlı bir sistem altında düzenledi. Dolaylı ve dolaysız vergileri sıkı kurallara bağlayarak eyaletlerden düzenli bir gelir akışını sağladı. Yurttaşlık hakkını belirleyen civitas temelinde eyaletlerin Romalılaşmasını ve özerk bir yapı kazanmasını hızlandırdı. Bu gelişmeye bağlı olarak bütün Roma dünyasında Augustus ve ailesine tapınma kültü gelişti.

Augustus'un asıl güç dayanağı ise lejyonlara ve yedek kuvvetlere dayalı düzenli ordu ve Praetoria Muhafız Alayı (Cohors Praetoria) oldu. Bu orduyu aerarium militare denen özel bir hazine ayakta tutmaktaydı. Eyaletler başlıca asker kaynağı durumuna gelmekle birlikte, subaylıklar Roma yurttaşlarının elinde kaldı.

Dış politikada Roma topraklarını doğal sınırlara ulaştırarak güvence altına almayı temel alan Augustus, güneyde Afrika kıyı şeridinde denetimi sağlamlaştırarak Kızılde- niz'i bir Roma suyolu haline getirdi. Batıda Galya Ve İber Yarımadasını bir dizi eyalete ayırarak Roma otoritesini pekiştirdi. Doğuda Part tehlikesine karşı tampon olarak bağımlı krallıklar zincirini koruma yoluna gitti. Kuzeyde Elbe ve Tuna’ya kadar uzanan Germen toprakları ele geçirildi ve yeni eyaletler olarak düzenlendi.

Augustus döneminde genel barış ortamının ve düzenli askeri yolların etkisiyle büyük bir hızla gelişen ticaret imparatorluğun bütünleşmesinde önemli rol oynadı. Üretim kapasitesi yükselirken, geri eyaletler yalnızca hammadde kaynağı olmaktan kurtuldu. İtalya’da özgün bir edebiyat gelişti, sanatta Latin ve Yunan üslupları kaynaştı.

Augustus, yakın vârislerinin kendinden önce ölmesi üzerine ardılı olarak üvey oğlu Tiberius’u seçti ve İS 4’ten başlayarak onu yönetime ortak etti. Augustus'un öğütleri doğrultusunda yayılmacı bir politikadan kaçman Tiberius (hd 14-37), yönetimi sağlam tutmakla birlikte kuşkucu ve dışa kapalı kişiliğiyle birçok çevreyi karşısına aldı. Yerine geçen yeğeni Germanicus’un oğlu Gaius (Caligula) kısa yönetiminde (37-41) tam bir tiran gibi davrandı. Senato’nun cumhuriyeti geri getirme girişimleri arasında muhafız alayınca imparator ilan edilen Claudius (hd 41-54) bazı bağımlı krallıkları ilhak etmenin yanı sıra Britanya'nın fethini başlattı. Ayrıca Roma yurttaşlığını genişleterek yabancı topluluklara municipium hakkı tanıdı, bayındırlık işlerine önem verdi ve Senato’ya bağlı eyaletlerin mali işlerini kendi atadığı valilere devretti. Ardılı olarak belirlediği üvey oğlu Neron (hd 54-68) birkaç yıllık iyi yönetimin ardından acımasız bir kıyıcılık ve çılgınca davranışlar gösterdi. İmparatorluğun çeşitli yerlerinde baş gösteren ayaklanmaların tırmanması ve ordunun da karşısına geçmesi üzerine intihar etti. Böylece Iulio Claudius hanedanından gelen imparatorların yönetimi sona erdi.

İmparatorluğun genişlemesi.


Dört imparator adayı komutan arasındaki çekişmeden sonra Roma soylusu olmamakla birlikte bütün yetkileri kendinde toplayarak başa geçen Vespasianus (hd 69-79) iç karışıklıkları bastırmanın yanı sıra ağır vergiler koyarak mali yapıyı düzeltti. Bu arada yeni düzenlemelerle Senato'da eyaletlerden gelen üyelerin güç kazanmasının yolunu açtı. Sırasıyla yerini alan oğulları Titus (hd 79-81) ve Domitianus (hd 81-96) istikrarı daha da pekiştirdi. Flavius hanedanını oluşturan bu üç imparatorun askeri düzenlemeleri, barbar kabilelere ve Partlara karşı güçlü bir savunma hattı yarattı.

Son yıllarında estirdiği terör üzerine senatörlerin girişimiyle öldürülen Domitianus' tan sonra imparator olan Nerva çok geçmeden yerini Traianus’a (hd 98-117) bıraktı. Eyaletlerden gelme ilk princeps olan Traia- nus. Senato ve orduyla uyumlu ilişkiler kurdu ve imparatorluğun her yanında refah düzeyini yükseltmeye yönelik geniş çaplı yatırımlara girişti. Barbar akınlarını etkisizleştirmek için Daçya'yı (Dacia) ele geçirerek (101-106) buraya Roma toplulukları yerleştirdi. Uzun hazırlıklardan sonra Partlara karşı düzenlediği seferde (115-116) Basra Körfezine kadar ulaştı. Ama bu fetih sürerken bölgedeki Roma eyaletlerinde başlayan ayaklanmaları bastıramadan öldü.

Traianus'un en. yakın erkek akrabası olarak başa geçen Hadrianus (hd 117-138) yayılma politikasını değiştirerek sınırları tahkim etmeye ve eyaletlerde yerleşik garnizonlar oluşturmaya yöneldi. Öte yandan imparatorluk bürokrasisini genişletti ve adli yönetimi daha düzenli hale getirdi. Uygula malarıyla İtalya ve eyaletler arasındaki ayrımı büyük ölçüde ortadan kaldırdı. İki yakınını evlat edinmesi koşuluyla ardıl olarak belirlediği Antoninus Pius (hd 138-161) dengeli yönetimiyle barışçı bir refah ortamı sağladı. Ondan sonra başa geçen Marcus Aurelius (hd 161-180) öteki evlatlık Lucius Verus’u ortak imparator ilan etti. Partlara karşı yeni bir sefer açarak Doğu sınırını güvence altına aldıktan (166) sonra Roma topraklarına sızan kuzeydeki barbar kabileleri bir dizi savaşla püskürtmeyi başardı. Ama genç yaşta yerini alan oğlu Commodus (hd 180 - 192) kötü yönetimiyle iç çekişmelere yol açtı ve sonunda öldürüldü.

2. yüzyıldaki değişimler.


Claudius’tan sonra Romalı soyluların tekelinden çıkan imparatorluk makamı, tam bir otokratik nitelik kazanmaya başladı. Artık dominus noster (efendimiz) olarak anılan ve Augustus'la başlayan gelenek doğrultusunda birçoğu ölümünden sonra tanrılaştırılan imparatorlar, yasama yetkisini büyük ölçüde ellerine aldılar. İmparatorluk yetkilerinin genişlemesiyle cumhuriyet kurumlan yıkılmaya yüz tuttu. Senato imparatorların buyruğuna girerken, eski makamlar gerçek önemini yitirdi.

Başkent Roma, imparatorluğun değişik öğelerini bünyesinde eriten bir pota durumuna geldi. Ayrıca büyük çaplı yapılaşmalarla görkemli bir imparatorluk kenti görünümünü kazandı. Buna karşılık öteki eyaletlerin gelişmesiyle İtalya ekonomik bakımdan geriledi. Mısır dışında Roma’nın eyaletler üzerindeki doğrudan yönetimi genellikle en alt düzeye indi. Ama kentleşmenin altın çağına ulaştığı bu süreçte özerk örgütlenme yapısında çözülme belirtileri de ortaya çıkmaya başladı. İmparatorluğun genelinde bir sınıf farklılaşması belirginleşti. Kölelik yaygın biçimde sürerken, yoksulluk ciddi boyutlara ulaştı. Galya, İber Yarımadası, Daçya ve Tuna Havzası bir Latin kimliği kazanma sürecine girdi. Doğu eyaletlerinde ise güçlü bir Helenleşme eğilimi kök saldı. Bu ayrılık kentlerin yapısında ve yaşam biçiminde de kendini gösterecek düzeye çıktı. İmparatorluk bünyesindeki değişik halklar genel kültürel etkileşime karşın kimliklerini koruyabildiler. Düzen karşıtı bir çizgide gelişen ve büyük kıyımlara hedef olan Hıristiyanlık ile bazı yerel kültler dışında, Roma’ya yabancı dinler hoşgörüden yararlandı.

Gümrük engellerine ve bürokratik işleyişin ağırlığına karşın, ekonomi hemen her alanda canlı bir gelişme olanağı buldu. Ticari ilişkiler Roma sınırlarının ötesine taştı. Ama dengesiz ihracat ve ithalat ile köle emeğine dayalı yetersiz altyapı, ciddi sorunların işaretini vermeye başladı. İmparatorluk için yeni bir sorun kaynağı da sınırlarda geniş bir ordu besleme zorunluluğuydu.

Edebiyat ve sanat yaşamı genelde zenginleşmekle birlikte yaratıcılığını yitirdi. Yunan kültürü ise imparatorların desteğiyle yeni bir yükselme dönemine girdi. Roma mimarlığı bütün imparatorluğa egemen oldu.

İMPARATORLUĞUN SON DÖNEMİ.


Severus hanedanı (193-235).

Ad:  severus.JPG
Gösterim: 115
Boyut:  15.1 KB
Commodus’un ölümünü izleyen karışıklıklar sırasında rakiplerini saf dışı ederek imparatorluğu denetim altına alan Septimius Severus (hd 193-211) bir tür askeri monarşi kurarak devlet yönetimini alt sınıflardan gelen görevlilerle doldurdu. Devlet gelirlerini artırmak için vergi ve zorunlu çalışma yükünü daha da ağırlaştırdı. Partlara (197-202) ve Britanya’daki Kaledonyalılara (208-211) karşı iki büyük sefer düzenledi. Babasının politikalarını daha baskıcı bir tutumla sürdüren Caracalla (hd 211-217) bütün özgür kişilere yurttaşlık hakkı tanıdı (212). Ama giriştiği harekâtlar imparatorluğun mali ve askeri gücünü sarstı.

Part seferi sırasında Caracalla’yı öldürte- rek imparatorluğunu ilan eden Macrinus’un ortadan kaldırılmasından sonra 218’de başa geçirilen Elagabalus, dört yıl geçmeden muhafızlarınca öldürüldü ve yerini Alexander Severus’a bıraktı. Doğuda yeni bir güç olarak yükselen Sasanilere karşı başarısız bir sefere girişen Alexander Severus, tırmanan iç karışıklıkların üstesinden gelemedi ve Tötonlara karşı düzenlenen bir seferde askerlerce öldürüldü (235). Severus hanedanı dönemindeki önemli gelişmelerden biri de giderek yayılan Hıristiyanlığın daha özgür bir ortamda güçlenme olanağını bulmasıydı. Öte yandan Latin edebiyatı gerilerken, her alanda bir Yunan rönesansı gelişmeye başladı.

Askeri anarşi ve dağılma (235-270).


Severus hanedanından sonra imparatorluk makamının sık sık kanlı savaşlarla el değiştirmesi, Roma’yı özellikle barbar akmları karşısında etkisiz duruma düşürdü. Ordularıyla Roma topraklarını altüst eden Got, Vandal, Ge- pid, Frank ve Alaman gibi barbar kabileler yer yer Roma’nın tanımak zorunda kaldığı siyasal yapılar oluşturmaya başladılar. Bu arada Doğu’da saldırıya geçen Sasaniler, Roma ordularını Fırat’ın gerisine çekilmek zorunda bıraktılar. Askeri bir diktatörlüğe dönüşen imparatorluğun zayıflamasına bağlı olarak eyaletlerde bağımsız güç odakları ve kopmalar yaygınlaştı. Bazı imparatorların döneminde Hıristiyanlara karşı kitlesel baskılar yeniden yoğunlaştı. Barbar akınları ve iç savaşlar birçok bölgenin ve kentin yıkımına yol açtı. Ana ticaret yollarının büyük bölümü felce uğradı. Ekonomik bunalımı izleyen genel yoksullaşma ve üretim düşüşü, köylüleri toprağa ve zanaatçıları kente bağlamaya yönelik sıkı bir bürokratik denetimi gündeme getirdi.

Toparlanma ve imparatorluğun yeniden düzenlenmesi (270-337).


Illyria kökenli imparatorların İkincisi olan Aurelianus (hd 270-275) barbar akınlarını durdurarak ve iç ayaklanmaları bastırarak imparatorluğun birliğini yeniden sağladı. Gene Illyria kökenli iki ardılı Probus (hd 276-282) ve Carinus (hd 283-285) ekonomiye belirli bir düzen getirerek ve barbarları Tuna eyaletlerine yerleştirerek bu gelişmeyi daha ileriye götürdüler.

İmparatorluğun gerçek kurtarıcısı sayılan Diocletianus (hd 285-305) Tetrarchia (Dörtlü Yönetim) düzenini kurarak geniş toprakları iki “augustus” ve iki “caesar”ın yönettiği dört bölgeye ayırdı. Belirli bir ardıllık sistemi getiren bu düzeni teokratik bir devlet yapısıyla pekiştirdi. Merkezî bir bürokrasinin temellerini atarken, orduyu yeniden düzenleyerek eski disiplinine kavuşturdu. Eyaletleri bölme yoluyla daha etkili bir yönetim mekanizması yarattı. Savaşlar ve köklü reformlar yüzünden olağanüstü biçimde artan harcamaları karşılamak üzere araziye ve verimliliğe bağlı yeni vergiler getirdi. Bağımsız güç odaklarını ortadan kaldırarak içerideki anarşiye son veren Diocletianus, Sasanilerin de geriletilmesini sağlayarak Roma sınırlarını Dicle Irmağına ulaştırdı. İmparatorluğunun son yıllarında ise Hıristiyanlara karşı geniş çaplı bir baskı kampanyası başlattı.

Diocletianus’tan sonra Tetrarchia düzeninin bozulmasıyla yedi rakip imparator ortaya çıktı. Dinsel çekişmelerin de yön verdiği bir dizi karmaşık iç savaşın ardından 324’te tek imparator olan I. Constantinus (hd 306-337), bu süreçte benimsediği Hıristiyanlığın yerleşmesi için büyük çaba gösterdi. Konstantinopolis adını verdiği Byzantium’u “ikinci bir Roma” yapmaya çalıştı. Diocle- tianus’un yönetim reformlarını yeni makamlarla pekiştirdi.

Constantinus’un ardılları.


Constantinus’ tan sonra üç oğlu imparatorluğu aralarında paylaştı. Başlangıçta Doğu eyaletlerinin yönetimini üstlenen ve iki kardeşinin saf dışı olmasıyla tek imparator durumuna gelen II. Constantius (hd 337-361), iç ayaklanmalarla uğraşırken Sasanilere karşı da sonuçsuz kalan bir dizi savaşa girişti. Yerini alan yeğeni Iulianus (hd 361-363) paganlığı yeniden güçlendirmek amacıyla Hıristiyanları sindirmeye çalıştı ve Sasaniler karşısında uğradığı büyük bozgun sırasında öldürüldü.

Iulianus’un ardından I. Valentinianus Batı’da, kardeşi Valens Doğu’da hüküm sürmeye başladı. Sınırları güçlendirmeye ve dinsel barışı sağlamaya çalışan Valentinianus 375’te ölünce yerini genç oğlu Gratia- nus aldı. Valens ise Got akınları karşısında tutunamayarak 378’de bir çarpışmada öldürüldü. Gratianus’un Doğu imparatorluğuna getirdiği I. Theodosius (hd 379-395) barbar kabilelerin Roma topraklarına yerleştirilerek çözümlenmesine ve dinsel alanda Doğu ile Batı’nın birbirinden ayrılmasına (381) öncülük etti. Batı’daki bir ayaklanmada Gratianus’un öldürülmesini (383) izleyen dönemde denetimi sağlayarak tek başına imparator oldu (388). Daha sonra etkili önlemler alarak paganlığı ve Ariusçuluğu büyük ölçüde sindirdi. Theodosius’un ölümü imparatorluğun resmen ikiye bölünmesini getirdi.

Batı Romanın çöküşü.


Devlet işlerini komutanlara bırakmak zorunda kalan Honorius’un yönetiminde Doğu Roma’yla bağları giderek kopan Batı Roma, çok geçmeden barbar akınlarıyla toprak yitirmeye başladı. Galya, İspanya ve Britanya birbiri ardına Roma denetiminden çıktı. III. Valentinianus döneminde (425-455) Afrika topraklarının da Vandalların eline geçmesiyle, İtalya bir kuşatma altına girdi. Yönetime egemen olan Romalı komutan Aetius’ un kazandığı bazı askeri başarılar bu durumu tersine çevirmeye yetmedi. Aetius'tan sonra imparatorlar Germen kabile şeflerinin kuklası durumuna geldi. Sonunda Odovakar’ın Romulus Augustus’u devirmesiyle Batı Roma tarihe karıştı.

Kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Baturalp; 5 Ocak 2017 16:57
Hi-LaL
12 Eylül 2006 23:01   |   Mesaj #2   |   
Hi-LaL - avatarı
Ziyaretçi

Romanın Kuruluş Hikayesi...

Ad:  remrom.JPG
Gösterim: 116
Boyut:  11.7 KB

Aeneas soyundan gelen Rhea Silvia (Ilia) ile Mars'ın iki ikiz çocuğu doğar. Amcaları kral Amulius çocukların ileride kendi tahtına göz koyabileceğini düşünmektedir. Bu nedenle Rhea Silvia'yı öldürür. Bebekleri ise boş bir tekneye bindirerek taşmak üzere olan Tiber nehrine bırakır. Nehrin taşması ile tekne karaya vurur ve parçalanır. Dişi bir kurt bebekleri bulur. Ve onları sütü ile beslemeye başlar. Sonra onları Picus adında bir çoban bulur ve evine götürür.

Sponsorlu Bağlantılar
Karısı Canenzo bebekleri sever ve onları kendi çocukları kabul eder. Picus ve Canenzo bebeklere Romulus ile Remus isimlerini verirler ve onları büyütürler. Çocuklar büyüyünce babalarından çobanlık yapmayı öğrenirler ve çobanlık yapmaya başlarlar. Bir gün kral Amulius'un askerleri ile çobanlar arasında bir tartışma çıkar. Askerler Remus'u yakalayarak gerçek dedeleri olan Numitor'a götürürler. Numitor ikizlerin torunları olduğunu anlar ve onlarla işbirliği yaparak Amulius'u devirir. Numitor kral olur.

Remus ve Romulus kaderlerinde yazılı olan şehri kurmaya karar verirler. Fakat şehri kimin kuracağına dair tartışmaya başlarlar ve sonra da tanrılardan yardım istemeye giderler. Kurdun onları bulduğu kayaya gidip otururlar. Bu kayada Remus'un başının üzerinden altı kuş geçer. Romulus'un başının üzerinden ise on iki kuş geçer. Böylece kurucu belli olur. Roma'yi Romulus kurar.

Ama kardeşi Remus bunu bir türlü kabullenemez ve aralarındaki sorun gün geçtikce büyür. Sonunda Remulus kardeşi Remus'u öldürür. Remulus Roma nüfusunu arttirmaya karar verir. Komşuları Sabinelilerle bir anlaşma yapar ve Sabine kralı Tatius ile birleşir. İki lider ülkeyi yönetmeye başlarlar. Tatius öldükten sonra Romulus iki kralliği birlikte yönetir. Romulus'un ölümünden sonra ise, ülke 100 senatörden oluşan "patres"ler ile senatörlar arasından seçilen ve 12 kişiden oluşan bir konsey tarafından yönetilmeye başlar.
Son düzenleyen Baturalp; 4 Ocak 2017 12:31
17 Eylül 2006 03:15   |   Mesaj #3   |   
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın

Roma Uygarlığı

Ad:  Roma_İmparatorluğu2.JPG
Gösterim: 128
Boyut:  50.7 KB

Romalılar, 2.000 yıldan fazla süreden beri İtalyalı olan eski bir halk topluluğudur. Kendilerinin, M.Ö. 753'de Roma şehrini kuran ikiz kardeşler; Remus (Remo) ile Romulus (Remolo)'un soyundan geldiklerine inanırlar. M.Ö. 510 yılına kadar süren monarşi donemine kadar güçlü komşuları olan Etrüskler ile birlikte yaşayan Romalılar, tarihlerindeki ilk Cumhuriyetle tanışırlar. Sonradan ortaya çıkan halk savaşlarının sonunda, yani M.Ö. 27 yılında Augustus (Augusto) tarafından İmparatorluk kurulur. Bu İmparatorluk zamanla, İngiltere dahil olmak uzere Avrupanın büyük bir bölümünü, Kuzey Afrikayı, Anadolu'nun hemen ardından Hindistan'a kadar olan büyük bir bölgeyi egemenliği altına alır. Başkentleri Roma, Tiren Denizi (Mar Tirreno)'ne yaklaşık 30 km uzaklıkta ve Tiber (Tevere) nehrinin her iki yakasını içine alan bir bölgede bulunmaktadır. Romalılar, Roma'nın Remus ile Remulus tarafından kurulduğuna inanırlar.

Sponsorlu Bağlantılar

Cumhuriyet


Roma Cumhuriyeti, bir senato ve genellikle 12 kişilik bir halk konseyinden oluşmakta idi. Senato, günümüzdeki Millet Meclisinin görevini üstlenmekle birlikte, Konsey tarafından yılda bir kez seçilen iki lider tarafından yönetilmekte idi. Senato ve liderlerin görevi hem kanun çıkarmak, hem de devleti idare etmekti.

Roma Cumhuriyetinin bu özelliği sayesinde ülkenin en becerikli insanları iktidara getirilerek birbirleri arasında bir rekabet ortamı yaratılmış, böylece iktidara gelen kişiler hem zamanlarını hem de zenginliklerini devlet için harcayarak ülkeyi güçlü hale getirmişlerdir. Dolayısı ile, önce İtalya'daki komşuları, daha sonra da Akdeniz ve Orta Doğu'daki uygarlıklar üzerinde kendi egemenliklerini kanıtlamışlardır.

Ne yazik ki rekabetin ters etkileri de görülmüş; Cumhuriyetin ilk yıllarında Patrici ve Plebeiler arasında yaşanan güç çatışmaları çoğunlukla bir çok insanın ölümü ile sonuçlanmıştır. Cumhuriyetin son yıllarında ise, Roma'nın topraklarını aşırı bir şekilde genişletmesi bazı senatörlerin gücüne güç katmıştır. M.Ö. 44 yılında Sezar (Giulio Cesare) 'ın kendisini zorla diktatör ilan ettirmesi halk tarafından korku ile karşılanmış ve kendisini aynı zamanda Kral ilan etmesinden endişe duyulmuştu. Böylece, Cumhuriyeti korumak isteyen bazı senatör üyeleri ona suikast düzenlemişler, sonucunda ise halk savası başlamıştır. En sonunda, Sazar'ın yeğeni Octaviano savaşı zaferle sonuçlandırarak kendisini Augustus (Augusto) unvanı ile onurlandırmış ve Roma İmparatorluğunu kurmuştur. Augustus, M.Ö. 27 ile M.S. 14 yılları arasında hükümdarlık yapmıştır.

Roma ve Kartacalılar


Kartaca (Carthage), Afrika kıyısında bulunan güçlü bir ticaret şehri idi. Romalıların İtalya'yı ele geçirmesinden çok önce, Kartaca'lılar Sicilya, Sardenya, Kuzey Afrika ve İspanya'yı kontrolleri altında bulundurmakta idiler. Romalılar, İtalya'yı ele geçirdikten sonra topraklarını daha da genişletmek için M.Ö. 264 ile M.Ö. 146 yılları arasında Kartaca'lılar ile bir çok savaş yapmışlardır.

Roma, Kartacalılar ile üç korkunç savaş yapmıştır. Yaptıkları ilk Pon (Punic) savaşında, gemi yapma sanatını ve Kartacalıları denizde nasıl yenebileceklerini öğrenmişlerdir. İkinci Pon savaşında ise Kartaca Generali Hanibal, ordusu ile Alp Dağlarını aşarak bütün İtalya'yı ele geçirmiştir. Romalılar, hiç vazgeçmeden savaş üzerine savaş yaparak İtalya'yı geri almış, daha sonra Afrika'ya geçerek Hanibal'ın ordusunu M.Ö. 202'de Kartaca yakınlarındaki Zama'da yenilgiye uğratmışlardır.

Romalılar, Hanibal'den o kadar çok korkmuşlardır ki sonunda Kartaca'yı yıkarak tamamen yok etmeye karar vermişlerdir. M.Ö. 149 ile M.Ö. 146 yılları arasındaki üçüncü Pon savaşlarında Romalılar, Kartaca şehrini yakarak tamamen tahrip etmişlerdir. Kuzey Afrika, Romalıların eline geçince de eski kalıntılar üzerine yeni bir şehir kurarak buraya lejyonlerini yerleştirmişlerdir.

Romalı yazarlar, Kartacalıların çok barbar olduklarını, hatta çocuklarını tanrılara kurban verdiklerini savunurlar. Fakat, başka kaynaklar da Kartacalıların uygar ve ticaretçi bir millet olduğunu ve çok zengin bir kültüre sahip olduğunu bildirmektedir. Romalılarla savaşa girmelerinin sebebi, her iki tarafında digerinin ne istediğini bilememesidir. Yine, hem Romalılar hem de Kartacalılar diğerinin yapabileceklerinden korkmakta idiler. Pon (Punic) savaslarının sonucunda, Roma, daha önce Kartacalıların elinde bulunan Afrika ve İspanya'yı topraklarına katmış oldular.

Roma ve Britanya


Britanya (İngiltere) Sezar, M.Ö. 55'de Galya bölgesinden geçirdiği ordusu ile bu adaya saldırı düzenlemesine ragmen başarısızlığa uğrayarak M.Ö. 54'de geri çekilmiştir. Romalılar, Britanya'yı ancak İmparator Claudio döneminde M.S. 43'de ele geçirebilmiş ve M.S. 55'de Londra'ya taşınan başkenti, Colcester şehri olarak seçmişlerdir.

Romalılar, İngilterenin ileri gelenlerine önem vererek Romanın ileri gelenleri gibi davranmışlar, onlara villalar, kasabalar vererek, zengin bir Romalının haklarından da yararlandırmışlardır. Böylece, bu kişilerin halk üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmışlardır.

Romalıların kontrolü altında yaklaşık 350 yıl kalan Britanya, barış ve huzurlu bir ortamın bulunduğu bir yer olarak, Romalıların, tatillerini geçirdiği en gözde yerlerden biri haline gelmiştir. Roma döneminden kalan en önemli anıtların başında; Roma İmparatorluğunun Kuzey sınırlarının belirlenmesi amacı ile Adriano (Hadrianus)'nun emri ile ve üç Romalı lejyön tarafından inşa edilen ve uzunluğu 79 mil olan Adriano Surları ve Hamamları gelir.

M.S. 410'da Saksonlara karşı yapılacak savaş için yardım isteyen Romalı İngilizler, başka yerlerde çok meşgul olduğu için Roma İmparatoru Honorius (Onorio)'dan " Kendi savunmanızı kendiniz yapın " cevabını alırlar. Bu durum, Romalıların İngilizler üzerindeki himayesinin sonu olur.

Roma ve Anadolu


Asia Minore (Küçük Asya), Türkiye'nin sahip oldugu topraklara eski dönemlerde verilen isimdir. Roma'nın Cumhuriyet ile yönetildiği dönemlerde, Büyük İskenderin Generalleri tarafından yönetilen Küçük Asya'nın Batı bölgesi M.Ö. 133 yılında Bergama Kralı III. Attalos'un vasiyeti ile, Doğu bölümü ise Antiochus'a karşı yapılan küçük bir savaş sonucu Romalılara katılmıştır.

Anadolu'da barış ve huzur içinde yaşayan Romalılar, M.Ö. 88'de Pontus Kralı Mithridates tarafından Küçük Asya'dan dışarı çıkarılmak istenmiştir. Bu dönemde yaklaşık 40.000 Roma askeri öldürülmesine rağmen, Romalılar M.Ö. 63'de Mithridates'i yenmeyi başarmışlardır. Yenilgiye dayanamayan Mithrades, çok küçük yaşdan beri vücudunu zehire karşı alıştırdığından, kendi kılıcını vucuduna sokarak intahar etmiştir.

Roma ve Yunanistan


Yunanistan (Grecia) Uygarlığın babası olarak gördüklerinden Yunanlılara karşı büyük saygı duyuyorlardı. Onların mimarisi ve tanrıları gibi bir çok şeylerini kopya etmişlerdir. Fakat bu kopya edilenler, Roma geleneklerine geliştirilerek uygulanmıştır.

Romalılar, Yunanlılarla ilk olarak Güney İtalya'daki şehirlerde ilişki kurmuşlardır. Bu şehirlerin bazıları Romalılardan korunma isteğinde bulunmuşlar, diğerleri ise Batı Yunanistan'da bulunan Epirus'lu Pyrrhus'dan yardım beklemişlerdir. M.Ö. 280'de Pyrrhus, sahip oldugu filler sayesinde İtalya'yı işgal etmesine ragmen, Romalılar, direnmeyi bırakmamışlar. Phrrhus, Romalılarla yaptığı savaşlarda çoğu askerini kaybettiği için kazandığı savaşlar kendisine çok pahalıya mal olmuştur. Dolayısı ile, İtalya'dan çekilmek zorunda kalmıştır.

Bu dönemlerde yunanlılar, Makedonyalıların kontrolu altında yaşamakta idiler. Fakat, Roma Generali Flaminio, Makedonyalılarla M.Ö. 196'da yaptığı savaşı kazanarak Yunanistan'ın özgür bırakılmasını beyan etmiştir. Yunanlıları özgür bırakarak, Romalı generallerin hiç birisinin daha önce yapmamış olduğu bir şey yapmış ve ülkedeki önemini artıracağını düşünmüştür. Fakat, durum böyle olmamıştır.

Romalılar, kendilerinin özgür bırakılmasından memnun kaldıklarını düşündükleri Yunalılar, hiç doğru olmadığı halde bir çok şey için, sanki hala vergi verdiklerini savunarak Romalılardan sürekli şikayetçi olmuşlardır. Sonunda Romalıların sabrı taşmış ve Yunanlılara bir ders vermeye karar vermişler. M.Ö. 146 yılında Corinth'e giren Romalılar diğer şehirlere örnek olması için, tüm şehri yakıp yıkmışlar, geriye kalan tüm Yunan şehirleri ise Roma'ya teslim olduklarını beyan etmişler. Böylece, yunanlılar, küçük bir parça da olsa ellerindeki özgürlüklerini kaybetmislerdir.

Roma ve Galyalılar


Galya (Gallia), Bugünkü Fransa topraklarına Roma döneminde verilen isimdir. Gallia (İngilizce; Gauls), Romalıların, Roma'nın Kuzeyinde yaşayan barbar kavimlar için kullandıkları bir terimdir. Eski Roma Cumhuriyeti döneminde, Kuzey İtalya'da yaşayan insanlar da aynı isimle anılmakta idi. Fakat, Galyalılar, her biri farklı lider ve geleneklere sahip çok sayıda kavimlerden oluşmakta idi.

M.Ö. 387'de Galyalılar, Romaya saldırı düzenlemişlerdir. Efsaneye göre; Galyalılar, bir gece sessiz sedasız Capitoline tepelerine (Kampidolyo) kadar gelirler. Fakat, tapınakda bulunan kazlar Galyalıların yaklaştıklarını duyarak ve kaçışarak kaz seslerini çıkartırlar. Kaz seslerini duyan Roma'lılar, tehlikenin farkına varırlar ve şehirlerini Galyalılara karşı savunurlar. Şehir, Galyalılardan kurtarıldıktan sonra da kaz kutsal bir hayvan olarak ilan edilir.

M.Ö. 59 yılında Sezar, Galya'ya bir sefer düzenleyerek on yıl içerisinde bütün Galya kavimlarini kontrolü altına alır. Sezar, "Galya Savaşları" adında bir günlük yazmıştır. Elbette, günlüğü yazarken kendisi hakkında hep övücü şeyler yazmayı ihmal etmemiştir.

Roma ve Mısır


Mısır (Egitto) Roma Cumhuriyeti döneminde Mısır, Büyük İskender'in Generallerinden birisi olan Ptolemeo tarafından yönetilmekte idi. Ptolemeo, Büyük İskender öldükten sonra onun vücudunu Mısır'a kaçırmıs, daha sonra da İskenderiye şehrinde onun adına büyük bir mezar inşa ettirmiştir. Roma Cumhuriyeti döneminde oldukça ekonomik bakımdan zayıflamış olan Ptolemeo, M.Ö. 168'de Küçük Asya'daki Krallara karşı Roma'dan yardım istemiştir.

Bir Roma elçisi, Küçük Asya Kralı ile Mısır sınırında buluştuklarında, elindeki bir değnek ile kumun üzerine bir çizgi çizer ve "Bu çizgiyi geçecek olursan, Roma seninle savaşa girer" der. Kral, korkarak ordusunu geri çeker.
Bu olaydan sonra Mısır, Roma'nın koruması altına girmesine ragmen, Octaviano'nun M.Ö. 31 yılında lejyönlerini göndermesine kadar Roma topraklarına katılmaz. İmparator olup Augustus ünvanını alan Octaviano, hiç bir Roma senatörünün burayı kontrol etmesine izin vermeyerek, Mısır'ı İmparatorluk memurları aracılığı ile idare etmiştir. Bunun en önemli nedeni ise Mısır'da üretilen buğdayın Roma'yı beslemesidir.

İmparatorluk


Roma da imparatorluk kurulmadan çok zaman önce de imparatorlar vardı; Romalı halk seçtiği liderlerin savaşlar kazanmasını, dolayısı ile Roma'nın topraklarını genişleterek gücünü artırmasını istemekte idiler. M.Ö. 264'de tüm İtalya'yı ele geçiren Roma, Akdenizde bulunan diger güçlerle ticaret yapmaya başlamıştır. Daha sonra, Afrika'da bulunan Kartacalılarla bir çok savaş yapan Roma, bu ülkeyi de ele geçirerek İmparatorluğunun sınırlarını Akdenizin ötesine taşımıştır.

Sezar döneminde Roma, Doğuda Küçük Asya (Anadolu), Batıda Galya'yı da topraklarına katmıştır. Böylece, M.Ö. 27 'de Augustus kendisini İmparator ilan ettiğinde Roma İmparatorluğu oldukça genişlemişti. Augustus, bir yandan askeri bir diktatörluk yaratmış, diger yandan Cumhuriyeti muhafaza etme yoluna gitmiştir. Dolayısı ile, bir İmparator olarak ordunun kontrolünü elinde bulundurduğundan halka istediklerini kolaylıkla yaptırmıştır. İmparatorluğu şehirlere ve lejyönlere ayırarak idaresine güvendiği insanları getirmiştir.

Generallerinden birisi olan Varus'un, M.S. 9'da, üç lejyonunun, Almanya ormanlarındaki bir karşı grup tarafından tuzağa düşürülerek yok edilmesine kadar Roma, topraklarını genişletmeyi sürdürmüştür. Bu olaydan sonra, artık İmparatorluğun topraklarını genişletmemesini söylemesine rağmen, İmparatorların ünlü olmasının yaptıkları savaş ve zaferlere göre orantılı olduğunu savunan Claudio ve Traiano gibi sonraki İmparatorlar ülkenin genişlemesini sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla, İmparator Adriano (Hadrianus) dönemine gelindiğinde ülkenin sınırları çok aşırı genişlediğinden, artık bu işe bir nokta koymanın zamanı geldiğini düşünen İmparator Adriano, ülke sınırlarına son şekli vermek amacı ile surlar ve anıtsal kapılar yaptırmıştır.

Yaklaşık 500 yıllık bir ömür süren Roma İmparatorluğu, kendilerini Romalı yapmak isteyen barbarlar tarafından yıkılmıştır.
Son düzenleyen Baturalp; 4 Ocak 2017 20:39 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
Misafir
12 Kasım 2007 20:39   |   Mesaj #4   |   
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Roma Cumhuriyeti

Ad:  Roma_İmparatorluğu6.JPG
Gösterim: 116
Boyut:  17.7 KB

Roma ve çevresini işgal eden Fransız birliklerinin Şubat 1798’de kurduğu cumhuriyet.

Papanın sürgüne gönderilmesinden sonra yeni cumhuriyetin yönetimi yedi konsüle bırakıldı. Napoli kralı IV. Ferdinando’nun kasımda gönderdiği ordu ertesi ay Fransızlarca Roma’dan çıkarıldı. Yeniden kurulan cumhuriyet, 1799’da Avusturya ve Rus ordularının Fransızları İtalya’dan çıkarmasına değin ayakta kaldı. Napoleon 1800’de İtalya’yı yeniden ele geçirdiyse de cumhuriyeti geri getirme yoluna gitmedi. Daha sonra 1809’da Roma’yı ve Papalık Devletle- ri’ni Fransa’ya kattı, 1811’de de yeni doğan oğlunu Roma kralı yaptı.

Kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen Baturalp; 4 Ocak 2017 20:46
H€L€N
12 Kasım 2007 20:48   |   Mesaj #5   |   
H€L€N - avatarı
Ziyaretçi

Roma İmparatorluğu

Ad:  Roma_İmparatorluğu3.JPG
Gösterim: 113
Boyut:  14.9 KB

Eski Yuna, Mısır, Meksika, Hint kaynaklarıyla diğer mistik yazılı kaynakların hepsi bir zamanlar Pakistan’daki Hint Vadisi ile Hindistan’ın kuzeyinde kurulmuş olan Rama İmparatorluğu’ndan söz etmektedir. Önsöz’de de belirtildiği gibi Vedalar, Ramalar’ın gelişmiş uygarlığı hakkında en geniş bilgiyi sunmaktadır. Ramanın en büyük yedi şehri genelde “Rishi Şehirleri” olarak anılmaktadır. Sanskritçe’de Rishi, Rama yöneticilerinin oldukça gelişmiş zihinsel ve ruhsal yetenekleriyle bağlantılı olan “Usta” ve “Büyük Öğretmen” anlamına gelmektedir.

Ramalar’ın bir türlü anlamı çözülemeyen yazıları olan Dravidian, Mu’nun anavatanıyla ilişki içinde bulunan ve binlerce mil güneydoğuda yer alan Paskalya Adası’nın yazıtlarından neredeyse tamamen farksızdır. Oldukça zeki olan Ramalar, “vimana” adını verdikleri uçan aletler yapmışlardır. Yaklaşık olarak M.Ö.4 yüzyılda Bharadwaja the Wise, “Vaimanika Shasta” adlı kitabı için en azından seksen tane metinden ve Veda hikayelerinden vimanalar hakkında bilgi toplamıştır. 1918 yılında Bombay’in kuzeyinde yer alan Barbuda Royal Sanskrit Kütüphanesi’nde Vaimanika Shasta’yı bulan bilim adamları, kitabı oluştururken başvurduğu el yazıları kadar Bharadwajda’nın çalışmasının da doğruluğunu onaylamışlardır. Vaimanika Shasta, aynı zamanda iki ya da üç katlı helikoptere benzeyen kargo uçaklarının veya 400-500 kadar kişiyi taşıyabilen yolcu uçaklarının veya 400-500 kadar kişiyi taşıyabilen yolcu uçaklarının da detaylı tasvirlerini yapmaktadır. Aynı zamanda kitap, doğru boyutların ve uçan araçların belirli bölümleri için hangi metalin en uygun olacağına dair bilgilerin de bulunduğu detaylı yönlendirmeleri de içinde bulundurmaktadır. Bharadwajda’nın bu anıtsal yapıtında vimanaları uçurmak için pilotların alacağı eğitim, araçların yerine getireceği görevler ve bunlardan daha da fazlası yer almaktadır. Eski tapınak kayıtlarından oluşan “Mahabharata” ve “Ramayana” yazıtları, Rama İmparatorluğu’na ait vimanalar hakkında daha geniş bilgi sunmaktadır.

Pueblo, Yaqui ve diğer Amerika yerlilerine ait şarkılarda ve danslarda Atlantisliler ve Hint Okyanusu’nda bulunan bu kayıp imparatorluk arasında uzun süren mücadelelerden söz edilmektedir. Bu savaş 20.000 yıl önce henüz buz dağları erimemişken meydana gelmiştir.Ezoterik gelenek, Ramalar ve Atlantisliler arasındaki bu mücadele bir çarpışmadan ve Ramalar’ın oldukça garip bir şekilde zekalarını kullanarak düşmanlarının Atlas Okyanus’unda üstesinden gelmeyi başardıklarını anlatmaktadır. “Asvinler” adı verilen Atlantisliler bir keresinde Ramalar’ın başkentini ele geçirmeye teşebbüs etmişlerdir. Hintli bir yönetici, Ramalar’ın sadece barış istemelerine rağmen asla Atlantisliler’in öfekli ordularına boyun eğmeyeceklerini açıklamıştır. Fakat Atlantisli askerler onu hiç dikkate almamışlar ve Ramalar’ın kibarlıklarına ve savaşı önlemek için yaptıkları girişimlere rağmen şehre doğru ilerlemeye devam etmişlerdir. Bu noktadaysa Ramalı rahip kral kollarını havaya kaldırarak bugün Himalayalar’daki bazı yogilerin anlayabildiği oldukça güçlü zihinsel bir teknik kullanarak işgalci Atlantis liderlerinin teker teker ölmesine neden olmuştur. Bu oldukça yüksek bir yerden başlarına kocaman kayaların düşmesine benziyordu ve çarpmanın etkisiyle kalpleri durdu. Geriye kalan oldukça korkmuş olan Atlantisliler de araçlarına binerek oradan uzaklaştılar.

Sualtı arkeolojik sit alanı 9500 yıldan eski olabilir ve Hindistan’da Surat’tın 30 mil batısında Kuzeybatı Khambhat (Cambay) Körfezinde bulunmuştur. Hindistan’da bulunan arkeologlar kısa zaman önce Kot Diji ve Harappa ile Mohenjo Daro’da bulunan medeniyete ait dokuz ya da daha çok katmanı kazmaya başladılar. Bu eski şehirlerden ikisinde yaşayanların suyu işlemek, evlerinin içine tuvalet yapmak ve lağım döşemek gibi işlerle uğraştıklarını ortaya çıkarmıştır. Şimdi arkeologların üzerinde çalıştığı katman, yaklaşık olarak M.Ö. 3.000 yılına kadar gitmektedir; ama bilim adamları Hindistan’ın kuzeybatı kıyısında 9.500 yıl önce kurulmuş olan ve benzer özellikler gösteren bir sualtı şehrini keşfetmişlerdir. Yaklaşık suyun yüz yirmi fit altında bulunan bu şehir beş mil uzunluğundadır ve dünyadaki insan eliyle yapılmış olan en eski heykel gruplarına sahiptir. Araştırmalar sürdüğü sürece modern aletler sayesinde Mu zamanında Pasifik’teki hayata dair kanıtlar çoğalmaya devam edecektir.

Roma İmparatorluğu Bugünkü İtalya’nın Latium bölgesinde, Tiber Irmağı’na bakan tepelerde kurulmuş birkaç köyden oluşan eski Roma, sonradan dünyanın en büüyk imparatorluklarından birinin merkezi oldu. Romalılar tarihte pek çok ülkenin dilini, edebiyatını, yasalarını, yönetim biçimini ve mimarlığını etkiledi.

Roma Tarihinin Dönemleri

  • Krallık Öncesi Dönem (İ.Ö. 753 öncesi)
  • Krallık Dönemi (İ.Ö. 753 - 509 arası)
  • Cumhuriyet Dönemi (İ.Ö. 509 - 27 arası)
  • İmparatorluk dönemi (İ.Ö. 27– I.S. 476 arası)

Krallık Öncesi Dönem


İtalya’da eskitaş çağından beri yaşayan insan toplulukları vardı. İ.Ö. 3000’lerde, yenitaş çağına geçmiş Akdeniz asıllı halklar görülür..İtalya’ya 1200yıllarında gelen kabileler İtalikler’dir. İtalikler’in yerli halkla karışmalarından “Latinler”(ovalılar) denen halk doğmuş. İtalya’ya Anadolu’dan gelen, Romalı ozan Vegilius’un Aeneas destanında anlatılan Etrüskler’in, denizcilikte usta bir halk olduğu anlaşılıyor. Etrüksler, İtalya’da tarımcı köy toplulukları halinde yaşayan Latinler üzerinde kurdukları egemenlikle, toplumsal farklılaşmaya uğramış toplumların,dolayısıyla uygarlığın orataya çıkmasına yol açmıştır. Bu olaydan yüzyıl kadar sonra bazı Latin köyleri birer kent duruma geçmişler. Bu kent toplumlarında şarap, zeytinyağı ve maden işletmeciliği, Kartaca , Fenike ve Ege adaları ile ticaret ilişkileri görülür. Siyasi örgütleniş “civitas” denen bağımsız kent devletleri biçimindedir. Kent devletleri önceleri seçimle iş başına gelen ve aynı zamanda en yüsek komutan, yargıç,din adamı olan krallarca yönetilirdi. Zamanla monarşilerin yerini aristokrasiler alır.

Krallık Dönemi


Efsaneye göre,Roma’yı Romus ve Romulus kardeşler kurmuştur. Eskiçağ tarihçileri, Roma krallığının başlangıcı olarak I.Ö. 753’ü verirler. Etrüksler, üzerinde egemenlik kurdukları Latin köylerini birleştirip Roma kentini kurarken, yerli halkı kentin kurulmasında zorla çalıştırmışlar. Bu durum iki toplumun arasını açmış. Latin halkın zamanla güçlenen aristokratları , bir buçuk yüzyıl sonra ayaklanarak I.Ö. 509’da Etrüks kralını kovmuşlar. Romus ve Romulus Bir efsaneye göre Roma kenti MÖ 753’te Romus ve Romulus tarafından kurulmuştur. Bu efsaneye göre Romulus Roma’nın kurucusu, Romus ise onun ikiz kardeşidir.

Eski İtalyan kentlerinden Alba Longa’nın Numitor adında bi kralı vardır. Numitor’un tahtına göz diken kardeşi Amulius onu devirir ve tahtını güvenceye almak için, Numitor’un kızı Rhea Silvia’ya hiç evlenmeyeceğine ilişkin yemin ettirir. Evlenirse, doğacak çocukları tahta sahip çıkacağından korkmaktadır. Oysa savaş tanrısı Mars, Rhea’ya aşık olur. Rhea’nın Mars’tan ikiz oğulları dünyaya gelir. Rhea’nın oğullarının büyüyüp kendisini tahtından edecekleri kaygısıyla, Amulius bebekleri bir sandığın içinde Tiber Irmağı’na attırır. Taşan ırmağın suları alçalınca ikizlerin içinde bulunduğu sandık kıyıya vurur. Onları bulan dişi kurt, sütüyle besleyerek büyütür. Kurt gibi, Mars’ın kutsal saydığı hayvanlardan olan ağaçkakan da çocuklara yiyecek taşır. Daha sonra ikizleri bulan kralın çobanı Faustulus onları karısına götürür. Çobanla karısı Romus ve Romulus adlarını verdikleri çocukları öz çocuklarıymış gibi büyütürler. Her ikisi de gözünü budaktan sakınmayan, güçlü ve yiğit delikanlılar olur ve serüvenci birçoban çetesinin başına geçerler. Bir gün Romus yakalanır, cezalandırılmak üzere Numitor’un huzuruna çıkarılır. Delikanlının hiç çobana benzemediğini gören Numitor, onu sorguya çeker ve çok geçmeden kim olduğunu anlar.
Ad:  Roma_İmparatorluğu8.JPG
Gösterim: 113
Boyut:  51.2 KB
Amulius’a baş kaldıran Romus ve Romulus onu öldürüp krallığı büyükbabaları Numitor’a geri verirler. Bir kent kurmaya karar veren Romus ve Romulus, dişi kurdun onları emzirip büyüttüğü yeri seçerler. Romulus, Palatium (günümüzde Palatino) Tepesi’nin çevresine bir duvar örmeye başlar. Romus yaptığı duvarın çok alçak olduğunu ileri sürerek kardeşiyle alay eder ve kanıtlamak için üzerinden atlar. Öfkesine yenik düşen Romulus, Romus’u öldürür. Bir başka efsaneye göre ise iki kardeş ikiz oldukları için kentin başına kimin geçeceğine karar vermek amacıyla kehanetlere başvururlar. İkisi de birer tepeye çıkar ve gelecek kehanetleri beklemeye başlarlar. İlk kehanet Romus’a gelir: 6 tane akbaba görmüştür. İkinci olarak Romulus’a kehanet gelir: 12 akbaba görmüştür. Romus ilk kendisinin kehaneti gördüğünü öne sürerek başa geçmek ister, fakat Romulus kendisinin daha çok akbaba gördüğünü ileri sürer ve o da başa geçmek ister. Böylece iki kardeşin arasında bir tartışma olur, Romulus Romus’u öldürür ve başa geçer.

Romulus, kendi adından esinlenerek “Roma” adını verdiği yeni kentin yapımını sürdürür. Kendisine sığınan kanun kaçaklarını, Capitolium (günümüzde Capitolino) Tepesi’ne yerleştirir. Ne var ki, aralarında hiç kadın yoktur. Romulus, bi İtalyan kabilesi olan Sabinler’in kadınlarını kaçırmak için hileye başvurur. Bir şenlik düzenleyerek Sabinler’i çağırır. Erkekler eğlenceye dalınca, Romulus’un adamları Sabinli kadınları kaçırır. Öfkeden deliye dönen Sabinli erkekler, kralları Titus Tatius’un önderliğinde Romulus’la savaşırlar. Ama Romalı eşlerinden hoşlanmaya başlayan Sabinli kadınlar araya girerek barışı sağlar. Titus Tatius, bir savaşta ölene kadar, Romulus’la birlikte iki halkı da yönetir. Yaşamının geri kalan döneminde tek başına hüküm süren ve hem savaşta, hem de barışta büyük bir önder olduğunu kanıtlayan Romulus, günün birinde şiddetli bir fırtına sırasında yok olur. Romalılar onun tanrıya dönüşerek gökyüzüne yükseldiğine inanırlar, Quirinus adıyla ona taparlar.

MS IV. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülen bu efsanenin Roma kentinin adını ve bazı gelenekleri açıklamak için bir Yunan öyküsünden esinlenilerek yaratılmış olduğu sanılmaktadır. Cumhuriyet Dönemi Etrüks kralını kovarak yönetimi el geçiren, kendilerine Patricii(babalar) denen Latin aristokratları, Etrüks karallık kurumuna duydukları düşmanlıktan dolayı, krallık düzenini yıkıp, cumhuriyeti kurmuşlar. Batı dillerinde cumhuriyet anlamına gelen “republic” Latince’de “halk için” anlamına gelen “Res publica”den gelmektedir.Res publica zamanla, toplumun tek kişi tarafından değil meclislerce yönetilmesi anlamını kazanmıştır. Bir yönetime cumhuriyet denilmesi için meclislerin halk meclisi olması zorunlu değildir. Gerçekten, Roma Cumhuriyeti de “aristokratik bir cumhuriyer”tir. Nüfusunun %10’nu oluşturan patriciler iyi örgütlenmiş büyük toprak sahipleri sınıfıydı ve tam vatandaşlık haklarına sahiptiler. Nüfusunun %90’nı oluşturan sınırlı vatandaşlık hakları tanıdıkları plebler üzerinde aristokratik bir cumhuriyet yönetimi kurmuşlardı. Plebler sınıfı da yoksul ve zengin plebler olarak ikiye ayrılır. Zengin plebler bir kentsoylular sınıfını oluştururken, pleblerin yoksullaşan kesimi Rıma proletaryasını oluşturacaktık. Latimce’de “proles” çocuk demektir. Vatandaşları zenginliklerine göre ordunun birliklerine almak ve öteki vatandaş haklarıyla ve görevleriyle ilgili düzenlemeleri yapmak amacıyla, Roma vatandaşları çeşitli server sınıflarına ayrılırlarken, ploterya adı, vatandaşların çocuklarından başka servertleri olmayan yoksul kesimini belirtmek için kullanılmıştı. Roma toplumunun cumhuriyet dönemindeki bu sınıfları dışında ileride imparatorluk döneminde, plenblerin orduya süvari olarak atlarıyla katılan üst tabakalılaradan oluşan bir “atlılar” sınıfı ortaya çıkacaktır. Zenginleşen plebler patricileri zorlayarak siyasal haklarını genişletip memur olmaya başlayınca, patrici üyeleriyle evlenmelerini önleyen yasaları da kaldırtmışlar. Böylece patrici üyeleriyle zengin pleblerin karışmalarından doğan bu sınıfa, iyiler anlmaına gelen “optimates” denecektir. Buna karşılık zengin olmayan halk sınıfına “populares” denmeye başlanacaktır. Daha önceleri patriciler ile plebler arasında olan sınıf ve iktidar kavgaları, cumhuriyetin sonlarına doğru ve imparatorluk döneminde optimates ve populares sınıfları arasında sürecektir.

Roma’da cumhuriyet döneminin tarihi, dışta Roma’nın gelişmesinin, içte sınıf kavgalarının tarihi olmuştur. Roma kent devleti güçlenirken, Romalılar Sicilya’da ve Kartaca’da kölelerin ya da serflerin çalıştırıldıkları büyük topraklarda kapitalist yöntemlerle, pazara dönük, karlı tarımsal üretmin yapıldığına tanık oldular. Roma toprak ağaları, “latifundia” denen çiftliklerde yapılan bu yönetim biçimini benimsediler. Bu, bir yandan sınıf çatışmalarına yol açarken, öte yandan Roma’yı geniş toprakları olan bir kara imparatorluğu durumuna getirme yolunda sonuçlar doğurdu. Roma, Atina’dan çok daha büyük çapta köle emeğine dayanan bir toplumdu. İç gelişmeler alanında Roma plebleri, patrici sınıfyla savaşımlarında adım adım ilerleyerek, Roma’nın yönetiminde gittikçe daha fazla söz sahibi olabilmeyi başardılar. Önce patricilerin “Senato”suna karşlık kendi “Pleb Meclsini” kurdular. Patricilerden istedikleri hakları alamayınca “öyleyse kendi başınızın çaresine bakın” diyerek, Roma’dan ayrılıp başka bir yerde kendi topluluklarını kurmak üzere yürüyüşe geçince, borçlarını bağışlatıp, köle durumuna düşmüş üyelerinin özgürlüklerini geri verdirip “tribün” denen memular ile Roma yönetimine katılma haklarını elde ettiler.

İ.Ö 450 yılında “On iki Levha Yasası”nı, aristokratik sözlü hukukunun yerine geörmeyi başardılar. İ.Ö. 447’de Pleb meclisini bir halk meclisi durumana getirerek, Senato gibi yasa çıkarma yetkisine sahib bir meclise kavuştılar. İ.Ö. 445’te ise, pleblerle patrici sınıfından olanların evlenmlerini yasaklayan yasayı kaldırttılar. İ.Ö. 421’de, daha önce yalnızca patrici üyelerine açık olan Roma yüksek memurlukları pleblere açıldı. İ.Ö. 326’da borç köleliği kaldırıldı. İ.Ö. 287’de plebler bir kez daha kendi devletlerini kurmak üzere Roma’dan ayrıldıklarında, çaresiz kalan patriciler, pleb halk meclisini Senatoya eşit bir yasama gücüne sahip olmasını kabul ettiler. İçte sınıf çatışmaları bu yönde gelişirken, dışta Roma’nın hızla genişlendiğini görüyoruz.

Roma ilk gelişmelerini tuz ticareti yolu üzerinde bulunuşuna borçludur. Tuz ticaretine zamanla zeytinyağı ve şaağ ticareti eklenmiş, bu yolla zeytin ve üzüm tarımına geçilmiştir. Latifundilarda köleler çalıştırarak pazara yönelik bir tarım gerçekleştirilmiştir. Bu gelişmeler patricilerin topraklarını genişletme yolunda bir politika izlemelerine neden olmuştur. İ.Ö. 493’de Roma’nın otuz Latin kent ile kurduğu “Latin Birliği” giderek Roma’nın bunlar ve bunlara eklenen kentler üzerine dayattığı bir egemenliğe dönüşür. İ.Ö.448’de Roma Akdeniz ticaretine girerek, genişlemesine hem karadan hem denizden sürdürme olanağı bulmuştur.

Roma kentince yönetilen Latin Birliği’ni yönetime katılma hakkı olmayan kentleri, kendilerine de Roma vatandaşlık haklarının tanınması isteği ile İ.Ö.340’ta ayaklandılar.Bu ayaklanma bastırıldı; ama dene de bunların halklarına Roma vatandaşlık hakları tanındı. Ancak Roma, kentler arası ticareti elinden kaçırmamak için, bu kentlerin birbirleri ile olan ticareti yasakladı.İ.Ö.272’den sonra Roma, Güney İtalya daki Yunan kent devletlerini ele geçirdi. İ.Ö.264’te Akdeniz ticareti ve gemenliği yolunda Kartaca ile savaştı. İ.Ö.210’da Kartaca’yı kesin olarak yenince Akdeniz’i ele geçirdi. İ.Ö.168’de Makedonya’yı İ.Ö.146’da Yunanistan’ı topraklarına kattı.

Cumhuriyetten İmparatorluğa


MS III. yüzyılın sonlarına doğru, Yunan uygarlığı Roma’da yayılmaya başladı. Romalılar bu uygarlığa büyük bir saygı ve hayranlık duydu. Bu nedenle, Makedonya Kralı V. Philippos ( MÖ 238 – 179 ) Yunan kentlerini ve Anadolu’yu tehdit edip de, bu kentler Roma’dan yardım isteyince, bu isteğe olumlu yanıt veren Romalılar, Makedonyalılar’la dört yıl çarpıştılar. Sonuçta Doğu Akdeniz Roma’nın hakimiyetine girdi; MÖ 146’da Makedonya ve Yunanistan da birer Roma eyaleti oldu. Böylece tüm Akdeniz Roma’nın egemenliği altına girdi.

Bu zaferler sonucu Roma güçlendi ve zenginleşti. Mal ve köle ticareti gelişti. Senatörler ve öbür yöneticiler çabuk zengin olmanın yollarını ararken, bazı eyalet yöneticilerinin de vergi toplarken zora başvurmaları halkın tepkisini çekiyordu. Kişisel hırslar ve açgözlülük, cumhuriyetin ilk yıllarındaki yurtseverliğin ve özverililiğin yerine geçmişti. MÖ II. yüzyılın sonlarına doğru yönetici sınıfın davranışlarını eleştiren Tiberius ve Gaius Gracchus adlarında iki kardeş, halkın daha fazla hak sahibi olması için mücadele etmeye başladılar.

MÖ 133’te soyluların el koyduğu kamu topraklarını yoksul halka dağıtmak için bi yasa tasarısı hazırladılar. Romalılar’ı uyandırmak için canları pahasına mücadele eden bu kardeşlerin ikisi de acımasızca öldürüldü. Ama çabaları boşuna olmamış, Romalılar’da haksızlıkların ortadan kalkması için siyasal bir reform gerektiği inancı yerleşmişti. Bu sıralarda Roma ordusunda köklü bir değişiklik oldu. Ücretli askerler , yurttaş askerlerin yerini almaya başladı. Yurttaş askerler tümüyle ülkelerine bağlı oldukları halde, yeni profesyonel askerler, komutanları her kim ise ona bağlanıyordu. Bu durum Roma’nın siyasal yaşamını büyük ölçüde etkiledi. O tarihten sonra başarılı generaller ordularının desteğiyle üstün bir güç ve yetki sahibi olmaya başladı. Gaius Marius’un askerlerin desteğiyle nasıl yükseldiği buna örnektir.

Doğuştan “pleb” olan Marius, kendine sadık ordusunun desteğiyle konsül olmuştu. İlk kez MÖ 105’te Kuzey Afrika’da Numidya’nın kralı olan Iugurtha’yı yenerek ünlenen Marius, daha sonra İtaly’nın kuzeyini tehdit eden Germen kabilelerini de üst üste iki kez yenmeyi başarmıştı. Bundan sonra patricilerin generali Sulla ile güçlerini birleştirerek Roma ile savaşan komşu halkları yenilgiye uğrattı. Sulla, Yunanistan’ı ve doğuyu tehdit eden Mithridates’le savaşmak için Roma’dan ayrıldı. “Mithras” Güneş tanrısının adıydı.Mithridates ise “Güneş tanrısının soyundan” anlamına geliyordu.

Karadeniz’in doğusunda bir krallık olan Pontos tahtına geçen VI. Mithridates kanlı bir egemenlik kurarak dünyaya korku salmış, annesini hapse attırdıktan başka, kardeşini de öldürtmüştü. Üç ayrı zamanda Roma’ya savaş açan Mithridates, sonunda Romalı general Pompeius’a yenildi. Sulla doğuda Mithridates’le savaşırken, Marius Roma’da yönetime el koydu. Sulla seferden döndüğünde Marius ölmüştü, ama Sulla öcünü Marius’un yandaşlarından ve halktan aldı. Sonsuz yetkilerle MS 82’de kendini diktatör seçtirdi. Sulla’dan sonra Roma’da yasadışı olaylar ve siyasetçilerin entrikaları hız kazandı.

MÖ 73’te Spartaküs adında bir gladyatör kölelerden oluşturduğu ordusuyla Roma’ya baş kaldırdı. Çok sayıda Roma lejyonunu yenilgiye uğrattıktan sonra MÖ 71’de yenildi ve öldürüldü. MÖ I. yüzyılın ortaları Julius Caesar ile Pompeius arasındaki rekabetle geçti. Her ikisi de yetenekli ve değerli önderlerdi. Bir süre, zengin bir soyu olan Marcus Crassus’u da aralarına alarak “birinci Triumvirlik” denen üçlü yönetim denemesinde bulundular. Crassus , MÖ 53’te öldükten sonra Pompeius Caesar’ın Galya’daki askeri başarılarını eskisinden daha fazla kıskanmaya başladı. Caesar’ın geri çağırılması için hükümeti etkiledi. Caesar, bu buyruğa uyarak geri dönecek olursa, ordusunu terketmek zorunda kalacağının bilincindeydi. Bu yüzden MÖ 49’da ordusunun başında yola çıktı. Kendi bölgesi olan Galya Cisalpina ile geri kalan İtalyan toprakları arasında sınır oluşturan Rubicon Irmağı’nı geçtikten sonra, dönüşü olmayan bi noktaya geldi. Roma’da güçlü bir destek sağlayamayacağını anlayan Pompeius Yunanistan’a kaçtı. Gücünü kanıtlamak için savaşmayı sürdüren Caesar, MÖ 45’te Roma’ya döndü ve ömür boyu başkanlığa seçildi. Ne var ki, bazı senatörler Roma’nın özgürlüğü açısından Caesar’ın planlarını sakıncalı buluyordu. Caesar çok geçmeden, bir senato toplantısından sonra hançerlenerek öldürüldü. ( MÖ 44 ).

Bundan sonra iktidar Marcus Antonius’a geçti. Ne var ki Caesar’ın evlat edinmiş olduğu genç Octavius Roma’ya dönünce, aralarında çatışma çıktı. Octavius senato tarafından konsüllüğe getirildi. Gaius Julius Caesar Octavianus adıyla Caesar’ın evlat edindiği oğlu olarak tanındı. Bir süre sonra Octavianus ve Antonius uzlaşmaya vararak, Caesar’ın süvari komutanı Marcus Lepidus’un da katılmasıyla “ikinci Triumvirlik”i kurdular.

Caesar’a komplo kurarak öldüren Brutus ve Gaius Longinus Cassius’a karşı savaş açarak, onları MÖ 42’de Makedonya’da yendiler. Bundan sonra doğuya giden Antonius, orada karşılaştığı Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya aşık oldu ve arkasından Mısır’a gitti. Octavianus’la yeniden arası açıldı. MÖ 31’de Yunanistan’ın batı kıyılarındaki Aktium Savaşı’nda Octavianus, Antonius’un donanmasını dağıttı ve Roma’nın rakipsiz önderi olarak yönetimi eke geçirdi. Octavianus MS 14’te ölünceye kadar tam 45 yıl Roma’yı yönetti.

MÖ 27’de kendisine, yüce anlamında Augustus sanı verilmişti. Çok büyük bir güce sahip olmasına karşın, Roma’nın eskiden olduğu gibi comhuriyetle yönetildiği izlenimini yaratmaya büyük özen gösterdi. O dönemde krallar mutlak egemenliğe sahipti. Romalılar böyle bir yönetim istemiyordu. Augustus yönetiminde Roma en parlak dönemini yaşadı. Ticaret çok büyük bir gelişme gösterdi. Roma yasaları imparatorluğun her yerinde uygulanmaktaydı. Güçlü hükümet, lejyonlarca da destekleniyordu. İmparatorluğun egemen olduğu bölgelerdeki yerli halkların haklarına saygı gösteriliyordu. Yüzyıllardan beri sürmekte olan çekişme ve kargaşanın sona ermiş olması Augustus’un başarısıydı. Halk, yasaların güvencesi altında olmanın huzuru içindeydi. Augustus’tan Sonra İmparatorluğun Durumu Augustus ölmeden önce imparatorluğa üvey oğlu Tiberius’u seçmişti.

MS 14’te başa geçen Tiberius , yayılmacı bir siyasetten yana değildi. Daha yönetimdeyken Tiberius’tan sonra başa kimin geçeceğine ilişkin tartışma ve kavgalar başlamıştı. Augustus’un kurmuş olduğu güçlü yönetim ağı bir süre ülkenin gerilemesini önledi. Tiberius’tan sonra Caligula 25 yaşında imparator oldu. Babası Germanicus asker olduğu için çocukluğu askerler arasında geçmişti. Halk babasını sevdiği gibi, onu da benimsedi. Caligula başa geçtiği ilk yıllarda iyi bir yönetici izlenimi veriyordu. Ama sekiz ay sonra hastalandı, belki de bu hastalığın etkisiyle, daha sonraki yıllarda dengesiz davranışlarda bulunmaya başladı. Roma’nın en tanınmış ailelerin yok etti. Cumhuriyet döneminin törelerine karşı duyduğu tepkiyi göstermek için sevdiği atını önce rahip, sonra da konsül ilan etti. Bir gladyatör gibi dövüştü, akrabalarının çoğunu öldürdü. Acımasızlığı dillere destan oldu. Dört yıl süren kanlı bir saltanattan sonra, koruma görevlilerinden biri tarafından öldürüldü. Caligula’nın ardından , MS 41-54 arasında hüküm süren Claudius yetkin bir yöneticiydi.

Roma yurttaşlığını genişleterek, yabancı topluluklara da yurttaşlık hakkı verdi. Özgürlüğünü kazanmış Yunanlı köleleri önemli devlet görevlerine getirdi. Bu onların güçlenmesine yol atı. Üçüncü karısı Valeria Massalina entrikaları yakışıksız davranışlarıyla ün saldı. MS 48’de idam edildi.

Claudius’un dördüncü karısı olan Agrippina, önceki kocasından olan oğlu Neron’u evlat edinmesi için Claudius’a baskı yaptı. Oysa Claudius’un Britannicus adında bir oğlu vardı. MS 43’te Romalılar Claudius’un komutasında İngiltere’yi işgal ederek, adanın doğusunu Roma İmparatorluğu’na kattılar. Caligula’nın ve Claudius’un dönemlerinde eyalet yöneticilerinin yetkin ve güçlü olmaları sayesinde imparatorluk gelişmesini sürdürdü. MS 54’te Agrippina Claudius’u zehirleri, böylece yerine oğlu Neron tahta geçti. İlk beş yık sorunsuz geçti; ne var ki, sonraki yıllar benzeri görülmemiş bir dehşet yaşandı. Neron annesini ve karısını öldürttükten başka, zamanın önde gelen yöneticilerini de birer birer ortadan kaldırdı.

Neron atletizm, tiyatro ve şiir yarışmaları da düzenletti. Hükümdarlığının 10. yılında Roma’da büyük bir yangın çıktı. Neron bunun ilk Hristiyanlar’ın suçu olduğunu ileri sürdü ve onlara eziyet etti. Kentin yeniden yapılması için büyük paralar harcadı. Roma İmparatorluğu’nun tarihine bakacak olursak çöküşün Neron zamanında başlamış olduğunu görürüz. Vergi yükü altında ezilen insanlar sıkı ve düzenli çalışamaz olmuştu. Ordu siyasete karışıyor, hükümet ordunun istemlerine çoğu zaman boyun eğiyordu. Neron’un savurganlığı imparatorluğun birçok yerinde ayaklanmalara yol açmıştı. Sonunda orduyu da karşısındabulan Neron intihar etti. Çok geçmeden lejyonlar arasında kıran kırana bir iç savaş başladı. Bu kargaşanın sonunda Vespasianus adında bir general Flavius hanedanını kurdu. Ağır vergilerle ülkenin mali durumunu düzeltti.

MS 69-79 arasında hüküm süren Vespasianus ve ondan sonra gelen Titus ve Domitianus adlı imparatorlar büyük ölçüde ordunun gücüne dayandılar. Askeri düzenlemelerle sınırları koruyabildiler. MS 79’da, Titus döneminde patlayan Vezüv Yanardağı bir Roma kenti olan Pompei’yi lavlar ve küller altında bıraktı. Bu zamandan kalan kalıntılar , Roma kentindeki yaşam hakkında önemli bilgilere sahip olaya yaramıştır. Domitianus 81’de imparator oldu. İmparatorluğunun son üç yılında Romalılar insanlıkla bağdaşmayan korkunç bir terör yaşadılar. Domitianus 96’da öldürüldü. Ondan sonra tahta geçen Nerve yalnız iki yıl yaşadı. Traianus ve yeğeni Hadrianus düzeni yeniden kurmakiçin çok çaba gösterdiler.

MS 98’de başa geçen Traianus imparatorluğun sınırlarını genişletti. Akıllı ve ölçülü yönetimi, halkın yeniden devlete güven duymasını sağladı. Hadrianus, ülkeye çoktan özlenen barış ve bolluğu geri getirmekte başarılı oldu. 117’de imparator olan Hadrianus, Roma topraklarını baştan başa denetleyerek, zayıf gördüğü yerleri surlarla güçlendirdi. 122’de İngiltere’ye kadar gitti. Adanın kuzeydoğusunda İskoç saldırılarına karşın kendi adıyla anılan Hadrianus Duvarı’nı yaptırdı. Onun başarısı sayesinde bir sonraki imparator Antoninus Pius sanatsal etkinliklere zaman ayırabildi.138-161 arasında Pius yönetiminde imparatorluk çok gelişti. Marcus Aurelius’un öğrenmeye hevesli, zeki ve akıllıbir gençolması Pius’un ilgisini çekti. Lucius Commodus adında başkabir gençle birlikte onu evlat edindi. Amacı tahtını bu gençlere bırakmaktı. MS 161’de ikisi birden tahta geçti. Lucius 169’da öldü ve Marcus Aurelius tahtta tek başına kaldı.

İmparatorluğun Çökmesi Nerva ile başlayan Marcus Aurelius’a kadar süren dönem, Roma tarihinin varlık ve barış içinde yaşadığı yıllar oldu. Amaimparatorluğun bazı yörelerinde çıkan isyanlar bu dönemin sona ermekte olduğunu gösteriyordu. Marcus Aurelius imparatorluğun doğu sınırını güvence altına aldıktan sonra kuzeydeki barbar kabileleri de bir dizi savaşla eski yerlerine sürdü. Depremler ve su baskınları Roma’nın büyük bir bölümününyıkılmasına, tahıl depolarının zarar görmesine neden oldu. Bu da kenti kıtlığa sürükledi. Doğudan gelen veba da hızla yayğınlaştı. Tüm bunlara karşın, Marcus Aurelius vergileri olabildiğince düşük tutmaya çalıştı ve mahkemelerin iyi işletilmesini sağlayarak sorumlu bir yönetici olduğunu gösterdi. İmparatorluğun gücünü tehtit ettiğini düşündüğü Hristiyanları’a karşı baskıcı bir siyaset izledi. Marcus Aurelius “Ta eis Eauton” ( Kendime Düşünceler ) adlı kitabında bilgelik, doğruluk, dürenç ve ölçülülük olarak belirlediği dört temel erdemden söz eder. MS 180’de Marcus’un ölümünden sonra imparatorluk 100 yıl kadar “barbar” denen kavimlerin saldırısı altında kaldı. Barbar sözcüğü, Eski Yunanlılar tarafından, Romalılar da içindeolmak üzere, kendilerinden olmayan herkes için kullanılırdı.

Eski Yunanlılar tüm yabancıların yabanıl ve uygarlıktan yoksun olduğuna inanırlardı. Romalılar ise aynı sözcüğü Roma topraklarına saldıran, Got, Frank, Vandal ve Germen kavimleri için kullandılar. Roma İmparatorluğu denetlenmesi çok zor olan bir büyüklükteydi. En görkemli çağında sınırları:  Kuzeyde İngitere’den güneyde Afrika çöllerine  Batıda Atlas Okyanusu’ndan doğuda Mezopotamya topraklarına kadar uzanıyordu. Bugün hâlâ izlerine rastlanan Roma yoları, insanların güvenlik içinde imparatorluğun bir ucundan diğerine gidip gelmelerini sağlardı. İmparatorluk sınırlarının böylesine genişlemesi Roma’nın eyaletler üzerindeki doğrudan yönetimini giderek zorlaştırıyordu. Kölelik yaygınlığını sürdürürken, halk da yoksulluk içindeydi.

İmparatorluğun başlıca sorunlarından biri, sınırları korumak için büyük bir ordu besleme zorunluluğuydu. Marcus Aurelius’un yerini alan oğlu Commodus döneminde (180-192) imparatorluk iç çekişmelerle sarsıldı. Commodus’tan sonra cumhuriyet kurumları yıkılmaya başladı. İmparatorlar yetkilerini genişletti MS 193’te Septimus Severus imparator oldu. 235’e kadar süren Severus hanedanı döneminde Roma’nın mali ve askeri gücü sarsıldı. Severus hanedanından gelen imparatorların hiçbiri eceliyle ölmedi. Bu dönemdeki en önemli gelişme Hristiyanlık’ın daha özgür bir ortam bularak yaygınlaşmasıydı. Severus hanedanından sonra barbar kavimlerin saldırılarına uğrayan Roma, Tuna eyaletleri gibi bölgeleri birer birer kaybetti. Bu sırada doğudan Sasaniler saldırıyordu. Barbar akınları kentlerin yıkımına, yolların bozulmasına yol açtı.

III. yüzyılın sonuna doğru imparatorluğu yönetmek öylesine güçleşmişti ki, İmparator Diocletianus MS 286’da Roma İmparatorluğu’nun geniş topraklarını dört yönetim bölgesine ayırdı. Orduyu yeniden düzenleyerek eski disiplini kurdu. Yeni vergilerle mali durumu düzeltmeye çalıştı. Sasaniler’i geriletmeyi başararak imparatorluğun sınırlarını Dicle Irmağı’na kadar götürdü. Hristiyanlar üzerindekibaskıyı arttırdı. Milano’yu batıimparatorluğunun başkenti yaptı; böylece Roma eski önemini yitirdi. Diocletianus yetenekli bir yöneticiydi ve imparatorluğun yeniden güç kazanmasnı sağladı. Diocletianus’un ölümünden sonra yönetimi ele geçirmek için yeniden çatışmalar başladı. Oğlu I. Constantinus (280-337) bu mücadeleden zaferle çıkarak imparatorluğun iki kanadını birleştirdi ve tek başına yönetimi ele geçirdi.

MS 330’da Yunanlılar’ın Avrupa ila Asya’nın kavuştuğu noktada kurduğu Bizans’a kendi adını verdi ve burayı Roma’nın başkenti ilan etti. Bundan sonra ünlü Bizans kenti, 1453’te Türkler tarafından fethedilinceye kadar Konstantinopolis (Constantinus’un kenti) olarak anıldı. Constantinus’un hükümdarlığının en önemli olayı Hristiyanlık’ı kabul edişidir. 300 yıldan beri sürekli baskı ve zulüm altında olmasına karşın, Hristiyanlık giderek daha çok yandaş kazanıyordu. Çok tanrılı dinler eskisi gibi etkili değillerdi. Constantinus’un Hristiyan olması Hristiyanlar’ın üzerindeki baskıların kalkmasını saağladı. Constantinus’tan sonra imparatorluk hızla çözülmeyebaşladı.

MS 364’te ikiye ayrıldı: Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans İmparatorluğu) Batı Roma İmparatorluğu Konstantinopolis Doğu Roma İmparatorluğu’nun, Milano ise Batı Roma İmparatorluğu’nun başkenti oldu. I. Valentinianus batıda, kardeşi Valens ise doğuda hüküm sürmeye başladı. Doğu Roma İmparatoru Valens 378’de Gotlar’a yenik düştü. İmparator öldürüldü, ordusunun içteikisi yok oldu. Savaşın sonunda, yüzyıllardan beri dünyayı egemenliği altında tutmuş olan Roma lejyonları tarihten silindi.

MS 410’da Alarik’in öncülüğündeki Vizigotlar Roma’yı ele geçirip sonra güneye inerek bereketli ovaları talan ettiler. Roma’nın Galyalılar tarafından alındıktan 800 yıl sonra düşüşü, kentin tarihinde bir dönemin kapanması demekti. Aynı yıllarda Vandallar İspanya’ya saldırırken, Hunlar da Orta Avrupa’ya akın ediyordu. Önderleri Atilla 451’de Galya’da yenilgiye uğradıysa da bir sonraki yıl toparlanarak Kuzey İtalya’nın birçok kentini ele geçirdi ve Roma’ya yöneldi. Papaın ricası üzerine Roma’ya girmekten vazgeçti. Batı Roma İmparatorluğu artık iyice sallantıdaydı. 476 yılında İmparator Romulus Augustulus, Germen Kralı Odoaker’e yenildi. Odoaker İtalya kralı oldu ve böylece Batı Roma İmparatorluğu tarihe karıştı. Roma İmparatorluğu geleneğini sürdürmek Doğu Roma İmparatorluğu’na kalmıştı. Ne var ki, Doğu Roma İmparatorluğu Güneydoğu Avrupa’da Yunan kültürünün çok güçlüolduğu bir bölgede kurulmuştu. Üstelik egemenliği altında bulunan halklar Asyalı’ydı. Zaman içinde Roma gelenekleriyle Asya ve Yunan gelenekleri birbirinden etkilendi. MS VI. yüzyılın ilk yarısında İmparator I. Justinyen’in generallerinden Belisarios Kuzey Afrika’yı, İtalya’yı ve İspanya’nın bir bölümünü barbar kavimlerden geri almayı başardı. Ama bir süre sonra İtalya, Germen kavimlerden Lombardlar’ın eline düştü.

Bizans İmparatorluğu olarak bilinen Doğu Roma İmparatorluğu X. yüzyılda en parlak dönemini yaşadı. Batıda, 800 yılı Noel’inde, papanın Frank Kralı Charlemagne’a imparatorluk tacı giydirmesiyle yeni bir imparatorluk kuruldu. Kutsal Roma-German İmparatorluğu adını alan bu devletin eski Roma İmparatorluğu ilk bir ilişkisi yoktu. Çok uzun birsüre boyunca, papalarla imparatorlar arasında kimin daha üstün olduğu konusunda rekabet çatışma ve savaşlara yol açtı. Reformcu Papa VII. Gregorius ile Kutsal Roma-German İmparatoru IV. Heinrich arasında baş gösteren çatışma sırasında Heinrich’in askerleri Roma’ya girerek kenti ele geçirdiler.(1084) Papalık 1309-1417 arasında Fransa’da Avignon kentine yerleşti. Roma ise bir süre İtalyan soylularının savaş alanı oldu.

XVI. yüzyıldan sonra papalar yeniden Roma’ya yerleşti. Papalar ve kardinaller Roma’yı sayısız kilise, saray ve heykelle doldurdular. Eski anıtların ve yapıtların taşlarını bu yeni yapılarda kullandılar Böylece Eski Roma’dan geriye pek a şey kaldı. Roma 1870’de İtalya Krallığı’nın başkenti olunca, tekrardan büyümüş ve bugünkü durumuna gelmiştir. Roma Hukuku Roma’nın büyük yeteneği, siyasal bir yetenekdi herşeyden önce. Gereçkten, o dönemin pek ilkel olan ulaştırma ve haberleşme araçları göz önüne alınacak olursa, Romalıların dil ve kültür bakımından birbirinden farklı onca kavmi, İmparatorluğun o denli geniş sınırları içinde toplayıp yüzyıllarca yönetebilmek için büyük bir güce ve –o oranda da- meharete sahip bulunmaları gereği kolayca anlaşılır.

Roma’nın dünyaya egemen olmasını sağlayan bu siyesi yetenek yanında, bir ikincisi hukuksal yeteneği idi. Roma hukuku, ne bir kişinin ne de bir kaç kişinin eseri. Tersine bu hukuk yüzyıllar boyunca gelişmiş ve bu gelişme Roma Tarihi boyunca sürüp gitmiştir. Zaman zaman çeşitli toplamaların konusu olan bu hukuk kuralları, son olarak Bizan İmparatoru Justinianus’un girişimiyle –İstanbul’da- toplanıp bir araya getirildi. Justinianus Roma hukukunun, eski Romanın yarattığı en büyük eserlerden biri olduğunu biliyor ve bu hukuka karşı büyük bir hayranlık besliyordu. Kendi girişimi üzerinedir ki, yüzyıllar boyu işlenip gekişmiş olan Roma hukuku kaynakları yani Romalı hukukçuların eserleri ile imparator kanunları bir araya toplandı. Justinianus’un gerçekleştirdiği bu eserin büyük önemi, Roma hukukunun gelecek nesiller için korumuş ve saklamış olmasıdır.

Bu eser, 12.yüzyıldan başlıyarak İtalya’da Bolonya Üniversitesinde derin incelemelere ve çalışmalara konu oldu. Ortaçağın sonlarına doğru, bu Roma hukuku öğretimi, Bolonya’daki beşiğinden çıkarak Batı Avrupa ülkelerine ve oaradan da bütün dünyaya yayıldı. Roma hukukuna gösterilen bu yakın ilginin ve onun gitgide yaygınlaşmasını altında, Batı’da o sıralarda doğan kapitalizm büyük rol oynar. Roma hukukunun bir çok ilkeleri, özellikle mülkiyetle ilgili kuralları kapitalizme uygun düşüyordu çünkü.
Son düzenleyen Baturalp; 4 Ocak 2017 21:26
H€L€N
12 Kasım 2007 21:08   |   Mesaj #6   |   
H€L€N - avatarı
Ziyaretçi

Eski Roma

Ad:  Roma_İmparatorluğu2.JPG
Gösterim: 122
Boyut:  16.3 KB

Roma, Tiber Irmağı kıyısında “Yedi Tepe” olarak bilinen bir yörede kurulmuştur. Tepelerin adları sırasıyla şunlardır:
  • Palatium
  • Capitolium
  • Aventinus
  • Caelius
  • Viminalis
  • Quirinalis
Kent Akdeniz’den 24 km kadar uzaklıktaydı. Tiber’in hızlı akıntısı gemilerin yanaşmasını engelliyordu., bu yüzden yer olarak pek elverişli sayılmazdı. Ayrıca Tiber Irmağı boyunca uzanan bataklıklar sağlıksız bir ortam yaratıyordu. Etrükslü mühendisler bu bataklıkları kurutmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar Kent kurulduktan sonra zaman içinde gelişti. Roma’nın ilk sahiplerinin evleri, çatıları samandan yapılmış olan küçük kulübelerdi. Tanrılar için yaptıkları tapınaklar yakınlardaki yanardağlardan kopan kayalardan yontulmuştu. Kentin çevresinde dışardan gelecek tehlikelere ve saldırılara karşı bir sur vardı.

MÖ I. yüzyılın başlarında, Roma’da Cumhuriyet döneminin son yılları yaşanıyordu. Bu yıllarda Tiber’den yukarı doğru tırmanan kimse ilk olarak iki tepeyle karşılaşırdı: bunlardan soldaki Janiculum, sağdaki ise Aventinus idi. Janiculum’un tepesinde eski bir kale vardı. Tepeler, kuzeyden gelecek saldırıları gözetlemekte yararlı oluyordu. Tepenin eteklerinde zengin Romalılar’ın evleri bulunuyordu. Tekneyle Aventinus’un kuzeybatısına yanaşılacak olunursa, Roma’nın hayvan pazarı olan Forum Boarium görülebilirdi. Dokların tam üzerinde güzel villaların ve bahçelerin bulunduğu Palatium Tepesi herkesin oturmak için özlemini çektiği bir yerdi. Çünkü alçaklardaki aşırı sıcağa buralarda rastlanmıyordu.

Palatium’da ayrıca doğunun bolluk ve bereket tanrıçası Kibele adına bir tapınak yapılmıştı. Aventinus ve Palatium tepeleri arasındaki vadide Circus Maximus adıyla, ahşap bir stadyum vardı. Çeşitli gösterilerin yer aldığı yaklaşık 640 metre uzunluğundaki bu stadyum 150000 kişilikti. İki yanında dükkanlarve sıcaktan bunalanlar için buz gibi içecekler satan satıcılar sıralanırdı. Vadinin öteki yakasında bulunan Caelius Tepesi evlerle kaplıydı. Buradan Jupiter Tapınağı’na (Eski Yunan’da Zeus) giden bir yol vardı. Palatium ve Capitolium tepeleri arasındaki düzlükte, mermer sütunlarıyla ve heykelleriyle Roma Forumu görünürdü. Forum her zaman hararetli tartışmaların, kıyasıya pazarlıkların yapıldığı bir yerdi. Forumun biraz ötesinde, sıradan insanların buluşma yeri olan Comitium vardı. Rostrum denen kürsü gibi yerde ise konuşmalar yapılırdı. Forumun arkasında senatonun toplantı yeri olan Curia bulunuyordu. Foruma giden başlıca yollardan birinin üzerinde iki başlı tanrı Janus’un tapınağı vardı. Savaş sırasında tapınağın kapıları hep açık olurdu. Capitolium Tepesi çift dorukluydu. Kuzeydekinde bir kale, güneydekinde ise Tiber Irmağı’ndan görülen Jupiter Tapınağı bulunurdu.

Eski Roma’da bulunan çeşitli tanrılara adanmış tapınaklar, sunaklar, heykeller arasında Jupiter ayrıbir öneme sahipti. Jupiter Tapınağı’na savaşlarda kazanılan ganimetler sunulur, tanrının heykeli kente tepeden bakardı. Irmak kıyısında kurulu olmasına karşın, kent halkı içmek için Tiber suyunu kullanmazdı. İçme suyu kanallarla ve toprak altına döşenmiş suyollarıyla yakındaki pınarlardan kente ulaştırılırdı. Bunlardan ilki MÖ IV. yüzyılda yapılmıştı. MÖ 144’te Capitolium Tepesi’ne su götürecek olan Aqua Marcia yapıldı. Daha öncekiler toprağın altındayken, bu kemer toprağın üstündeydi. Roma’nın kanalizasyon şebekesi de çok iyi planlanmıştı.

İmparatorluk döneminde Roma’nın görünümünde çok büyük değişiklikler oldu. İmparatorlar kendi adlarını taşıyan görkemli binalar yaptırdılar. Roma Forumu daha sonra Augustus, Vespasianus ve Traianus’un yaptırdığı forumların yanında çok küçük kaldı. Yıkanmaktan çok hoşlanan Romalılar, büyük hamamlar yaptırmışlardı. Bunların zemini mozaik işlemeliydi; kubbeleri ise mermer sütunlarla destekleniyordu. Zafer kazanan generaller için yapılan zafer takları geniş caddeleri süslerdi. Özellikle, 70’te Titus’un Kudüs’ü ele geçirişinin anısına yapılan Titus Takı çok görkemliydi. Bugüne ancak kalıntıları kalan , Palatium Tepesi yakınlarında yapılmış olan çok kemerli, görkemlibi yapı olan “Collesium”da çeşitli gösteriler düzenlenirdi. Zaman içinde binaların çoğalmasıyla kent Capitolium Tepesi’nin batısına, ordunun eğitim alanı olan Campus Martius’a doğru yayıldı.

Roma Ordusu


Roma artık Akdeniz çevresindeki ülkelerin hepsinden üstün bir konumdaydı. Başarısını büyük ölçüde ordusuna borçluydu. Kuruluşundan MS III. yüzyıla kadar Roma ordusunun belkemiğini lejyonlar (alaylar) oluşturdu. Bir lejyon 4000-6000 askerden oluşuyordu. Lejyonun onda birine kohort (tabur) deniyordu. Eyalet ya davali yardımcılarına eşdeğerde olan komutanlara legatus denirdi. Komutanın emrindeki subaylara tribunus, astsubaydan aşağı rütbedekilere ise centurion denirdi. Lejyon, Roma yurttaşı olan seçkin askerlerden oluşuyordu. Yedeklerden, yani orduda hizmet gören yabancılardan her zaman daha fazla ücret alınırdı.

Lejyon askerleri zırhlı piyadelerdi. Disiplinli ve iyi eğitilmiş olan Roma piyadeleri tüm ülkelerin korkulu rüyasıydı. Her birinin iki ciriti (pila) ve bir kısa kılıcı (gladius) vardı. Piyadeler yedeklerle desteklenir, genellikle 500’er kişilik birimler halinde örgütlenirlerdi. Seferberlik durumunda, orduya bazı uzmanlar da katılırdı.

Bunlardan biri kamp komutanıydı. Ordu konakladığı zaman konaklanan yerin çevresine hendek kazmadan ve gerekli güvenlik önlemlerini almadan geceyi geçirmezlerdi. Askerlerin her birinin, kamp kurarken ve bir sonraki gün kampı toplarken yükümlüoldukları görevler vardı. Quaestor ordunun para işlerinden sorumluydu.

Mühendisler, usta ve zanaatkârlar da orduya eşliik ederlerdi. Kuşatma eyleminden ve oldukça ilkel olan topların kullanılışından ve bakımından onlar sorumluydu. Mancınık ve arbaletlerden oluşan “toplar” , genellikle saldırılarda ağır taş gülleleri ya da kayaları fırlatmak için kullanılırdı. Mühendisker kuşatmalarda kolayca kurulabilen , hareketli kulelerin yapımını denetlerdi. Askerler bunlarla düşman kalesinin içini görme olanağı sağlarlardı. Taş ve ok yağdırmakta böylece zorluk çekilmezdi. Roma askerlerinin başarısında yiğitliklerinin yanı sıra dirençlerinin de büyük payı vardır. Çok güçlü ve sağlıklı olan askerler, silahlarından başka, iki hafta yetecek kadar yiyeceği ve kamp kurmak için gerekli araç gereci yanlarında taşımak zorundaydı. Askerler, savaş hattına girdikleri zaman ayrı, kol halinde yürüdükleri zaman ayrı adlar alırdı. Savaş sırasında ağır bir saldırı altında kalırlarsa, bir araya gelerek bir blok oluştururlardı. Lejyonun simgesi tunç ya da gümüşten yapılan “kartal” idi. Kanatları iki yana açık olurdu. Romalılar için kartalın düşmanın eline geçmesi onur kırıcı bir olaydı. Roma’nın yükseliş döneminde ordu yenilmezliği ile ün salmıştı. Bunun üç temel nedeni vardı:
  • Disiplin
  • Sıkı ve yetkin bir eğitim
  • Askerlik konusundaki yeniliklerin çabuk benimsenmesi

Romalı Zenginlerin Yaşamı

Ad:  Roma_İmparatorluğu9.JPG
Gösterim: 109
Boyut:  32.8 KB

Eski Roma’nın zengin ve güçlü sınıfı senato üyesi olan patriciler ve mülk sahipleriydi. Tüm toplumsal ve siyasal güç birkaç soylu ailenin elindeydi. İmparatorluk düneminde senato gücünü büyük ölçüde yitirdiyse de, senatörlerin geldiği aileler kamuoyunu yönlendirmede etkilerini sürdürdüler. Patricilerin çoğunun Roma’da evi, kırsal kesimde çiftliği ve Orta ya da Güney İtalya’da birkaç tane villası olurdu. Kent evine bir verandadan girilirdi. Birincil öneme sahip olan oda “atrium”du. Evi ve ocağı koruyan tanrıça Vesta için bu odada bir sunak bulunurdu. Evleri koruyan tanrılardan Lar ve Penate için de ayrılmış yerler vardı. Lar’ın heykelievin girişinde durur, eve uğur getirirdi. Penate ise evin ocağının bereketiydi. Lar’a da, penate’ye de özel günlerde hediyeler sunulur, çiçekler getirilirdi. Atrium dikdörtgen biçimindeydi ve tavanında, gökyüzüne açık bir yer vardı.

Atriumun çatısı bu deliğe doğru eğimli olur, taştan bir sarnıca yağmursuyu toplanırdı. Evin öbür odaları atriuma açılırdı. Girişin tam karşısında yemek odası bulunur, buradan bahçeye çıkılırdı. Ev, yerin altından geçen sıcak havayla ısıtılır, bazı evlerdehamam da olurdu. Villalarda ise mutlaka hamam bulunurdu, çünkü kırsal kesimde genel hamamlar yoktu. Villalar kent evlerine göre daha büyük olurdu. Atrium gene vardı, ama evin asıl merkezi bir dizi kolonla çevrili olan bahçeydi. Bahçenin ötesinde odalar bulunurdu. Varlıklı ailelerin oğulları genellikle okula gönderilirdi, özel öğretmenlerce eğitilenler de vardı.

Roma dünyasında Eski Yunan kültürü egemen olduğu için öğretmenler Yunanlılar’dan seçilirdi. Yunanca okuma yazma öğrenmekle başlardı. Oğlan çocuklarbüyüdükleri zaman eyaletlerde para işleriyle ilgilenmeleri ya da ticaretle uğraşabilmeleri için iyi matematik bilmeleri gerekiyordu. İlkokul eğitiminden sonra güzel konuşmayı ve yazmayı becerebilmek için konuşma sanatı dersleri alırlardı. Bu dersler ya Roma’da ya Atina’da ya da Yunanca konuşulan herhangi bir yerde verilirdi. Kızlara ev işleri ve edebiyat dersleri verilirdi. Eğitim kısa sürer, 15’ine gelen kızlar evlendirilirdi. Gelin, düğün günü, erkek kardeşleri gibi çocukken giydiği bir tür pelerin olan “toga”yı çıkartır, gelinliğini giyerdi. Yüzü kırmızı bir peçeyle örtülürdü. Oyuncak bebeklerini tanrı Lar’a armağan ederdi. Babasının evinde evlendikten sonra, törenle kocasının evine gider, atriuma kocasının kucağında girerdi. Erkek çocuklar mor kenarlı togalarını 16 yaşında çıkarır, yerine herkesinki gibi beyaz toga giyerdi. Baba oğlunu alarak foruma götürür, onu Roma yurttaşı olarak kütüğe yazdırırdı; böylece delikanlı ilk seferberlikte askere gitmek için hazır olurdu.

Romalılar oğularının iyibir asker olmasından övünç duyarlardı. Askerden dönen bir patricinin ya da mülk sahibinin oğlu mutlaka siyasete atılırdı. Genç bir adam önce kent meclisine seçilir, görevi mısır stoklarının yeterliolup olmadığını saptamak, halkın eğlence programıyla ilgilenmek olurdu. Bir üst görevi muhasebecilkti. Daha sonra yargıçlık gelirdi. Bundan sonra, şansı açık olan, bir eyalete vali atanabilitrdi. Bir başka olasılık ise konsüllüğe seçilebilmekti. Cumhuriyet döneminde konsüller aynı zamanda yargıçtı ve yetkileriçok genişti. Romalı ailede babanın çocukları üzerinde büyük bir otoritesi vardı. Kadın, evin tüm sorumluluğunu yüklenir, ona saygı gösterilirdi. Romalılar aile yaşamına büyük önem verirlerdi. Ev tanrılarının varlığı bunun kanıtıydı.

Köle Ayaklanmaları, Sınıf Savaşları, Diktatörlük Romalı aristokratların İtalya’da ve öteki ülkelerde çok sayıda köleyi biraraya toplayıp çalıştırarak yürüttükleri latifundia üretimi, Yunan’dan farklı kölelik koşulları doğurdu. Büyük çiftliklerde ve madenlerde kalabalık kitleler halinde çalışa köleler, kendilerinde Roma Devletine baş kaldırma gücünü görebildiler. I.Ö. 2 yüzyılda Sicilya’daki ve Makedonya’daki önemli köle ayaklanmalarını, I.Ö. 73’te, tarihinin en büyük köle ayaklanması olan Spartaküs ayaklanması izledi. Ayaklanma, kölelerin Roma ordularını yenmesiyle, Roma’yı yıkabilecek çaplara ulaştı. Ama sonunda I.Ö. 71’de, Spartaküs’ün kazandıkları bir savaşta yağmaaya daıp dağılan ordusu, askerlerini toplayıp yeniden saldıran Roma komutanı tarafından yenildi. Esir alınan 6000 köle Roma’ya giren yol boyunca çarmıhlara gerilerek öldürüldü. Sınıf kavgalarıvatandaşlar sınıfı içinde de sürmştü. I.Ö.85’te populares sınıfı, iktidarı kuvvete baş vurarak ele geçirir. Populares ile optimates arasında iç savaş başlar. Iç savaşı bastıran optimates partisi önderi Sulla, I.Ö. 84’te belirsiz bir süre için, diktatör seçilir. (Diktatörlük, Roma’da, bir kimseye altı ayı aşmamak üzere Senato tarafından tam yetki verilmesi biçiminde anayasal bir kurumdu.) Böylece sürekli diktatörlük yolu açılmış olur. Bu kez populares partisine dayanan Sezar I.Ö. 46’da kendisini on yıl için, I.Ö. 45’te ise ölünceye kadar diktatör seçtirir ve imparator adını alır. Diktatörlük kurumu sıkıyönetim kavramı insanlığa Roma’nın armağanlarıdır. Yoksul Halk Romalı patriciler köleleri sayesinde rahat bir yaşam sürerlerdi. Plebler de denden Romalı yoksullar ise karanlık izbelerde üst üste yaşarlardı. Ne ocakları ne de evlerine bereket getirecek tanrıları vardı. Evde yatar, ama yemeklerini devletin sağladığı aşevlerinde yerlerdi.

Ünlü Romalı yazarlar hor gördükleri bu insanlardan yapıtlarında oek söz etmemişlerdir. MS I. yüzyılda yaşamış olan Decimus Iunius Iuvenalis, Roma halkının ekmekten ve sirke gitmekten başkabir şey bilmediğini yazmıştı. Sirkler, halkı oyalayarak ekmek derdini unutturmayı amaçlardı. Araba yarışları, yabanıl hayvanlarla boğuşturulan köleler, sonu ölümle biten kankı gladyatör dövüşleri bazen günlerce sürerdi. Roma halkının yaklaşık %80’i işsiz ve yoksuldu. Erkekler orduya katılmaya can atardı. Böylece yaşamlarının bir amacı olurdu. Zengin Romalılar’ın köle sahibi olmaları iş alanlarıın tıkanmasına yol açıyor, plebler özgür doğmuş olsalar da iş güç sahibi olamıyordu. Köleler imparatorluğun işgali altındaki eyaletlerden getirilirdi. Villalarda hizmetçi veuşak, tarlalarda işçi olarak çalıştırılırlardı. Bazen de kahyalık yaparlardı.hiçbir hakkı olmayan kölelerin yalnızca görevleri vardı ve efendiler kölelere diledikleri gidi davranabilirdi.

Roma Portreciliği


Bireysel portreciliğin gelişmesi, genellikle Roma sanatının başlıca başarılarından biri sayılır. Bu görüş belki de bir mantığa aykırıdır;çünkü günümüze dek kalan portrelerin çoğunluğunu yapan sanatçılar Yunanlıydı. Ama bunlar varlıklı Romalıların koruyuculuğu altında çalışıyorlardı.Yapıtları, Roma gereksinimlerine bir yanıt ve Roma zevklerinin yansımasıydı. Bu portrecilik üslubunun özelliği konumunun çirkin ve çekici olamayan özelliklerinin özellikle vurgulandığı aşırı bir gerçekçiliktir. Bu ”gerçekçi” üslubun kökenlerini saptamak güçtür; ama kendilerini dürüst,saçamalık sevmeyen gibi görmekten hoşlanan Romalıları çok etkilediğine kuşku yoktur.

Genç Cumhuriyet ve erken imparatorluk dönemlerinde pleb sanatının en karakteristik anlatımları arasında yeralan sayısal gömütsel portre kabartmalarında görülebileği gibi, gerçekçi portre üslubu, zanaaçılar, tüccarlar dahil, toplumun bütün sınıflarınca benimsenmiştir. Kamusal portrecilikte, klasikleştirilmiş bir stize üslubtan yana olan Augustus ve Iulio-Claudianus’lar zamanında belirgin bir değişiklik vardı. Ama gerçekçilik, Flavianus’lar zamanında sonra bir kez daha 3. yüzyılda Hadrianus’dan beri egemen olan yeniden canlandırılmış klasisizme karşı çıkarak , yeni,karı bir gerçekçiliği başlatmış olan Caracalla zamanında ortaya çıkmıştı.3. yüzyıl bunalım döneminde, imparatorluk portreleri imparatorluğu yöneten doğallıktan uzaklaşmış askerlerin dirimini, gücünü ve canlılığını dikkat çekecek bir açıklıkla iletilmektedir. Ama Diocletianus ve ardıllarının saltanatında portreler, incelikli bir saray töresiyle uyruklarından ayrılmış imparatorların görkemini dile getiren dural ve soyut bir nitelik kazanmıştır; daha sonraki imparatorluk portreciliğnde; artık yaşayan insanların gerçek çizgilerini yansıtma çabası hiç görülmez.

Roma Mimarisi


Roma mimarisi kemerli, tonozlu ve kubbeli yapım tekniğini büyük ölçüde geliştiren, iç mekana önem kazandıran ve anıtsal bir yapı düzenini bunun üzerine kuran bir üslup yaratmıştır. Romalıların geliştirdikleri mimari biçimler, modern çağa gelene kadar, Batı mimarlığının olduğu kadar, bir ölçüde İslam Mimarlığının da ana bileşenlerini teşkil etmiştir. Romalıların hafif ahşap çatı örtüsü yerine büyük açıklıkların üzerini örten kargır tonoz ve kubbeleri tercih etmeleri, taş sütunu esas taşıyıcı olarak kullanmak olanağını kısıtlamış, ağır taşıyıcı duvarların rolünü arttırmıştır. Böylece Roma Çapır mimarisi daha masif, dolu görünüşlü olmuş, sütunlar bu mimaride daha çok dekoratif amaçlarla kullanılmıştır. Romalılar harçlı duvarın kullanışını genelleştirmişler, dışı taş veya tuğla kaplama, fakat orta kısmı yığma, moloz duvar tipleri geliştirmişler, yapıları örten tonoz ve kubbeleri de, bugünkü betona benzer bir teknikle, kalıplar üzerine dökülen bir çeşit harçla meydaba getirmişlerdir. Bu yeni teknikler büyük ve süratli inşaatlarin gerçekleştirilmesine imkan vermiş ve Roma dünyasının ekonomik olanakları, o dönemde hayal edilemiyecek büyüklükte ve karışıklıkta yapıların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bununla beraber Yunan ve Etrüks mimarilerinin etkisi mimari nizamlarının, tapınak , mezar gibi yapı yapı tiplerinin devamlılığını sağlamıştır.
  • Tapınak (Templum) – Romalılar Yunan tapınaklarına benzeyen tapınakların yanısıra, tek cephesi revaklı ve büyük bir merdivenle çıkılan bir yüksek kaide(podium) üzerine oturan tapınaklar yapmışlardır.
  • Tiyatro (Theatrum) - Yunan tiyatrosu Diyonisos ayinleriyle ilgili olarak ortaya çıkan ve sonradan gelişen bir yapı tipiydi. Yunan tiyatrosunda seyircilerin oturdukları basamaklar(Theatron), dairesel bir alan (orkestra) ve basit bir sahne binası bulunuyordu. İlk önceleri oyun sahnede değil orkestrada oynanırdı. Roma tiyatrosu bu basit şemayı geliştirmiştir: Arazinin imkanlarından yararlanarak inşa edilen Yunan tiyatrosunun yerini, büyük boyutlu , cesur bir taş yapı almış, yapının en ilginç öğesi olan sahne gelişerek anıtsal, niş ve heykellerle süslü bir cephe ile tiyatro çevrelemiş, oyun sahnede oynandığı için orkestra küçülmüştür. Birçok hallerde seyircilerin oturdukları kısım (Cavea) revaklarla sonlanıyordu. Antalya yöresindeki Aspendos tiyatrosu ünlü bir örnektir.
  • Hamam (Termea) – Hamam, Yunanlılarda gelişmemiş bir yapıydı. Romalılar hamamları, halkın ortak olarak kullandığı Gymnasium, kütüphane gibi diğer yapılarla birleştirerek çok büyük mimari kompozisyonlar meydana getirmişlerdir. İslam dünyasına hamam Hıristiyanların aracılığı ile Roma geleneğinden gelmiştir.Roma hamamlarının fonksiyon bakımından belirli özel hacimleri vardır: (Apodyterium) soyunma yerleri, (Tepidairum) soyunduktan sonra ilk girilen ılık hacim, (Caldarium) sıcak hamam kısmı , (Firigidarium) yıkandıktan sonra soğuk suyle yıkamılan yer idi. Frigidariumda bazen bir havuz bulunurdu. Hamamla beraber jimnastik egzersisleri yapılabilecek bölüm (Palestra) da çok kere düşünülürdü.Roma hamamlarının döşeme altındaki boşluklarda ve duvar içlerinde borularda dolaşan sıcak hava ile ısıtılması tekniği sonradan Bizans’ta ve Türklerde aynı şekilde kullanılmıştır.
  • Anfiteatr – Büyük gladyatör oyunları, yarışlar, hayvan ve insan mücadeleleri için kullanılan, bir alanın etrafını çevreleyen basamaklı oturma bölümlerinden meydana gelmiş, büyük boyutlu tiyatrolardır. Bergama’da henüz kazılmamış, fakat oldukça belirli bir anfiteatr vardır. Türkiye dışında en ünlü örnek Roma’daki Colesseum’dur Roma Resim Sanatı Roma sanatında Freks’ler önemli bir yer tutar. İ.Ö. 2 yy. ortalarına doğru resim sanatında birbirini izleyen 4 üslup görülür.
1. Pompei’de İ.Ö. 2 yy. evlerinin duvarlarında ortaya çıkarılan Frekslerde mimari öğeler taklit edilmiş, sıva üzerine boyayla renkli mermer levha görünümü yansıtılmıştır.
2. İ.Ö. 1 yy’da başlayan yeni bir akımla duvarlar odaya derinlik kazandıran zengin manzaralar, perspektife önem verilerek çizilmiş mimari parçalar, bunların arasına yerleştirilmiş insan figürleri, ışık ve gölge oyunlarıyla göz alıcı bir biçimde bezenmiştir. Bu ikinci üslubun belirgin özelliği, manzaraların duvardaki bir pencereden dışarıya bakılıyormuşçasına resimlendirilmiş olmasıdır.
3. Üçüncü üslubta ise sahneler ve manzaralar duvara asılmış bir resim ya da halı izlenimi verecek biçimde yapılmıştır.
4. Dördüncü üslupta, duvarın bütünü beyaz fonla kaplanır ve yüzeyin mimarlık öğeleri, küçük öğeler ya da resim panolarıyla bezendiği görülür.

Roma El Sanatları


Augustus döneminde, seramik üretiminde ve değerli maden işlemeciliğinde en üsütn düzeye gelinmiştir. Metal kapları taklit eden ve onlara kıyasla çok daha ucuza yapılabilen pişmiş toprak örnekler, kabartma figürlerle bezenmiş ve madene daha da çok benzetilebilmek için Batbutin takniği uygulanmıştır. Kabartma figürlü ya da bitkisel bezekli gümüş kap türlerinin en güzelleri Pempei kentinde ortaya çıkmıştır. Küçük el sanatları arasında değerli taş oynacılığı Roma’da yaygındır.

Roma Dünyasında Ulaşım


Roma İmparatorluğunun dolambaçsız, titizlikle planlanıp yapılmış yolları, en kalıcı anıtları arasındadır.İskoçya’dan Suriye çölüne dek bu yolların belirgin izlerine her yerde rastlanmaktadır. Bunlar başlangıçta çok kez askeri amaçlarla yapılmışlardır. Yerkili memurlarun yararlanacakları imparatorluk kurye hizmetlerini de bu yollar taşıyordu. Genel yolcular için, kasabaların birbirlerine bir günlük uzak oldukları yerlerde konaklama yerleri vardı. Yollar çabucak ekonomik kullanımlar kazandı ve büyük bir ticari gidiş geliş oylumu taşımaya başladı. Eyelat sınırlarında giriş vergileri alınıyordu; geç imparatorluk dönemimde aşırı yüklemenin önlenmesi için araçları denetlemek üzere memurlar ayrıldı.Yolların bakım giderleri, bir ölçüde, içinden geçtikleri ve yararlarını paylaşan topluluklara düşüyordu. Yolların ekonomik önemi, özellikle oylumlu malların kara yoluyla taşınmasının yavaşlığı ve yüksek giderleriyle sınırlanmıştı.: Roma’ya hububatın Mısır ve Afrika’dan gemiyle getirilmesi, güney İtalya’dan kara yoluyla getirilmesinden daha ucuzdu. İmparatorluğun yollarındaki ticari trafiğinçoğu yerel nitelikteydi. Yönetim etkinliği de , haberlerin gidebileği hızla kısıtlanmıştı. Gene de Roma imparatorluğu ulaşım etkinliği bakımından, kendinden öncekileri geride bırakıyor, uzun mesafe ulaşımı,modern çağlara değin, daha sonraki herhangi bir zaman oranla daha iyi sağlanıyordu.

Teknoloji


Roma toplumu hiç bir zaman bir sanayi ekonomisi geliştirmemiş, genel bir ekonomik ilerleme kuramı da oluşturmamıştır.Sanayi yatırımı içim gerekli mali olanaklardan yoksundu; verimlilik ve tüketici talebi gibi kavramlara da sahip değildi. Bu Romalıların teknik yaratıcılık bakımından yetersiz oldukları ya da özel bir gereksinimin bilincine varıldığı zaman bu teknik buluşu uygulamayı başaramadıkları anlamına gelmez. Örneğin askeri teknolojide, gülle atma ve kuşatma savaşı yüksek bir etkinlik düzeyine ulaşmıştır. Romalılar şaşırtıcı tiyatro efektleri sağlıyabiliyorlardı; yapım ve suyun yönlendirişmesindeki başarıları için söz söylemek gereksizdir. Bununla birlikte, imalat, küçük ölçütte, sanayiden çok zanaat düzeyinde sürdürülüyordu. Sanayi teknolojisi geliştirmekteki bu başarısızlık, kimi zaman, makineleşme yoluyla emek maliyetlerini düşürmek için itici gücü ortadan öne sürülen köleliğin varlığına yorulmaktadır. Bundan başka şeylerin de sözkonusu olduğu açıktır. Birçok toplumlarda kölelik yoktu; ama sanayileşememişlerdir.Bundan Başka Roma İmparatorluğunda, üzellikle büyük kentlerde, çok kez bir artı işgücü vardı. Daha az nüfuslu bölgelerde olduğu gibi, gerek duyulduğunda , işgücünden ekonomi yapma güdüsü vardı. Bazı pratik sınırlamalar vardı. Eski toplum ileri bir metalurji tekniğinden yoksundu. Mekanik araç-gerçleri tahtadan yapılmış olup enerjiyle çalışan makinelerin dayandığı baskıları taşıyacak biçimde donatılmamıştı.

Roma’da Siyasal Düşünüş


a. Polybios

Polybios, karma anayasa ile ilgili görüşlerini, bir devletin içten dıştan gelecek yıkımlarla iki yoldan çökebileceğini söyleyerek başlatır. Bunlardan, dıştan gelecek yıkımların bir yasası yoktu, içten gelebilecek yıkımların bir yasası vardır; yönetimlerin dolaşımı yasasını bilirsek olacakları önceden kestirebiliriz. Demirin doğal bir biçimde pasa döüşmesi gibi, her anayasanın içinde doğal olarak onu içten içe kemirecek bir kötülük mutlaka vardır. Genel olarak söylenirse, bozulmanın nedeni, artan refah sonucunda, vatandaşların devlet görevlerine geçtiklerinde kendilerini doğru ölçüyü aşan tutkulara kaptırmalarıdır. Özel olarak açıklamak gerekirse, bozulmaların nedeni monarşinin özünde mutlakçılığın, aristokrasinin özünde oligarşinin, demokrasinin özünde de yasa tanımayan bir vahşet ve şiddet eğiliminin bulunmasıdır. Polybios’a göre bozulma, evrensel ve kesin bir yasadır. Dolayısıyla hiç bir devlet yönetim biçimi kendini ondan tümüyle kurtaramaz. Ama bir yönetim biçimi vardır ki, bozulmayı önleyemese bile, çöküşü geciktirebilir. Bu karma anayasa, karma yönetim biçimidir. Bozulma yöneticilerin kendilerini ölçüyü aşan tutkulara kaptırmalarından doğuyorsa, siyasal güç birbirlerine bu fırsaı vermeyecek, birbirlerini denetleyecek biçimde çeşitli kurumlara ya da kişilere dağıtılırsa, bozulma azaltılabilir. Polybios bu sonucu kafasından değil, tarihten çıkarmıştır. Tarihin en kararlı yönetimi olan Sparta yönetiminin kurumlarını incelemiştir. Ona göre Spartalılar, anayasayı hazırlarken, siyasal gücü çift kral, yaşlılar meclisi ve halk arasında bölüştürmüştür. Romalılar ise bunu, akıl yoluyla değil, tarihlerinde uzun savaşımlar sonucunda gerçekleştirerek Sparta anayasasına benzer bir anayasaya sahip olmuşlardır. Roma anayasasında da egemenlik, siyasal güç, konsüller, Senato ve halk arasında paylaştırılmıştır. Bu karma anayasa monarşik öğeyi konsüller, aristokratik öğeyi Senato, demokratik öğeyi halk temsil eder. Polybios Roma’nın karma anayasasının bozulmaya en az elverişli bir anayasa olmakla birlikte, onun da genel bozulma yasasından kurtulamıyacağını söyler. Bozulmanın başlamasına yola açana etmenlerle ilgili olarak Polybios, halkın ağır basması eğilimine karşı duyduğu tasaları dile getirir. Karma anayasanın bozulması eğillimlerinin yavaşlatılması için, bütün kötülüklerin kaynağı olan “halkı kışkırtma” tutumundan kaçınılmasını ve Roma’nın fetihlerini sürdürmesini öğütler. Polybios’un önemli siyasal düşüncelerinden birisi de, siyasal ideoloji olarak dinin işlevi konusundadır. Roma devletini birarada tutan başlıca öğenin tanrılara karşı duyulan korku olduğunu söyleyen Polybios sıradan halkın bu yolla denetlenbileceğini söyleyerek, tanrılara inanaların değil, asıl buna inanmanın aptallık olacağını söyleyenlerin aptalca düşündüklerini belirtip, dinin işlevini açıklamış olur.

b. Cicero
Ad:  Roma_İmparatorluğu10.JPG
Gösterim: 112
Boyut:  42.2 KB

Cicero yönetim biçimlerinin özürlerini sayarken, demokrasinin özürünün, sıradan her vatandaşa siyasal haklar tanındığı için, bu yönetimin eşitlik anlayışınının, siyasal hakların herkesin yeteneğine göre dağıtılması gerektiği doğru eşitlik anlayığına uymayışı olduğunu söyler. Demokrasilerde bireyin yaşamanın ve servetinin halkın elinde olduğunu belirtir. Sonra “en engin denizin, en kudretli alevin bile küstah halk yığınından dah kolay zaptedilebileceğini” söyler. Giderek tüm iktidar kitlede olursa, o topluma devlet bile denemeyeğini söylemekten kendini alamaz. Demokrasinin bozulmuş biçiminin ise yığının tiranlığı olacağını öne sürer. Karma olmayan yönetimlerin hem iyi , hem kötü yanlarının bulunduğu söyleyip, hiçbirinin yetkin bir yönetim biçimi olarak görmeyen Cicero, bunların iyi yanlarını bir araya toplayacak yetkin bir yönetimi araştırmaya kalkışır. “Böylece ben, monarkların uyruklarına karşı duydukları sevgiden dolayı krallığı, akıl vermedeki bilgelikten dolayı aristokrasiyi, özgürlüünden dolayı demokrasi yeğliyorum...Bir kez, bir kamu devletinde, egemen ve monark niteliğinde bir öğre olmamalıdır. İkincisi, bazı yetkiler aristokrasiye ayrılmalıdır. Üçüncüsü, belli bir takım konular kara ver yargılama için halka bırakılmalıdır.” “Emperyalizm” sözcüğünü kullanmamakla birlikte, Cicero Roma emperyalizmi kuramının temellerini atmıştır. Roma’nın eyaletlerinin Roma tarafından yönetilmelerinin buralarda yaşayanlar için yararlı olabileciğini, yararlı ise bu yönetimin adalete uygun sayılacağını ileri sürmüştür. Rına yönetimi bu eyaletlerde yasaları çiğneyenleri önleyip, yasaların çiğnenmesine olanak vermediği için, yasaları egemen kılarak barışı ve düzeni sağlamaktadır. Roma yönetimi altına girmeyen ülkelerde ise durum gittikçe kötüleşmektedir. Bunlar Roma’nın yönetimi altına giseler kendileri için ne iyi olur. Bu düşünce yolunda ileride, Roma yönetiminin barış ve düzen getireceği görüşüyle “Pax Roma” (Roma Barışı ) kavramına ulaşacaktır.

Roma’nın Kara Lekeleri


1. Kölelik

Romalılar köle yakalarlardı.İmparatorluktaki tüm zor işler köleler aracılığı ile görülürdü. Tarlalarda çalışırlar, lağımları temizler, varlıklı evlerde birer hizmetkar görevi görürlerdi. Tamamen bağlı oldukları sahiplerinin mallarıydı. Birer hayvan gibi serbestçe alınıp satılabiliyor, cezalandırılabiliyorlardı.

2. Şiddet İçerikli Oyunlar
Romalılar, Collesium’a ölümcül oyunları izlemek için gidiyorlardı.Chaiot yarışları en az şiddet içeren oyun olmasına karşın sürücülerin bir çoğu yarışların sırasında yaralanmaktaydılar. Daha korkunç eğlence için gladyatörin kendileriyle ya da vahşi hayvanlarla ölümcül dövüşlerini tercih ediyorlardı.

3. Deli ve Acımasız İmparatorlar
Bazı Roma imparatorları deli idi. En ünlüsü ise Nero’dur.Nero dışında birçok imparator daha delidir.Bazen iyi imparatorlar bile gücü ve otoriteyi sağlamak için acımasız kararlar vermek zorunda kalmıştır. Örneğin deli imparator Caligula denizi fethettiğini kanıtlamak için lejyonlardan sahildeki tüm deniz kabuklarını toplatmıştır.Nero ise anne ve babasını öldürtmüştür.

Ünlü İmparatorlar


1. Marius

Gauis Marius, Roma ordusunu düzenleyen ve dünyadaki en etkili ordu haline getiren kişiydi. O dönemde hiç bir güç lejyonlar karşısında duramıyordu. Diğer illerden birçok insan Roma orudusuna hizmet ederek Roma vatandaşı olma hakkı kazandılar. Marius deneyimli lejyonlara toprak bahşetmiştir. Marius ayrıca bir çok askeri başarı sağlamıştır. Böylece Roma ve İtalya kuzeyden gelen barbarların istilalarından korunmuştur.

2. Ceaser Julius
Caeser hiç kuşkusuz Roma imparatorları arasında en ünlüsüdür. Dehası sayesinde Gaulu işgal etmiştir. Bu işgalin planları bugün bile generallerin eğitiminde kullanılmaktadır.Ayrıca İngiltere ve Almanya’ya seferler düzenlemiştir. Fakat Caeser’ın politik düşmanları onun bu gücünü elinden almak hiç bir zaman duraksamamışlardır. Mısır kraliçesi Kleopatra’ya aşkından sonra takvimde de değişikliklerde bulunmuştur. Bazı küçük değişikliklerle hala onun hazırlattığı takvimi kullanmaktayız. Temmuz ayı (ingilizcede “July”) onun onuruna adanmıştır.

3. Augustus
Augustus Roma’nın ilk imparatoru idi. Gerçek adı, Octavian’dı fakat Senato büyük başarıları nedeniyle ona Augustus ismini bahşetmişti. Yeni bir anayasa hazırlıyarak İmparatorluk makamına yerleşti. Yollar, binalar ve su kemerleri yaptırdı. Augustus sadece ilk değil belki de en iyi Roma İmparator idi.

4. Nero
Nero Roma tarihinin, en kötü şöhretli Roma impatorudur. Nero’nun deli olduğu hiç su götürmez bir gerçektir. Annesi, üvey babası olan imparator Claudius tarafından öldürülünce tahta geçti. Hükümdarlığı süresince Roma’nın büyük bir kısmı Büyük Roma Yangını sonucunda yandı. Yangından arta kalanları temizledikten sonra çok ihtişamlı bir saray yaptırdı. Yangını kendi çıkardığına yönelik dedikoduları önlemek için kendini yaktı ve Hristiyanları suçlayarak onları aslanlara attı.

5. Trajan
Trajan Roma imparatorları arasında en göze çarpan imparator diyebiliriz. Onu hüküm sürdüğü dönemde imparatorluk en geniş sınırlarına kavuştu. İmparatorlar arasında en savaşçı yönü ağır basan kişiydi. Buna karşın senatoyla olan ilişkisi sırasında bilgeliği, saygısı ve alçakgönüllülüğü de yatsınamayacak özellikleriydi. Trajan dönemimde yollar, limanlar inşaa edildi. Ayrıca imparatorluk hazinesinden fakir ve çocuklara bir ödenek hazırlandı.

Roma Dini
Roma İmparatorluğunun dini, diğer dinlerden bağımsız, fakat değişik dinlerin tören, tabu, batıl inanç ve törelerinin toparlanmasıyla oluşmuşur. Romalılara göre din ruhsal bir olgudan çok, insanoğlu ile tanrı adını verdikleri çeşitli güçler arasında bir sözleşmeydi. Bu dini bakış açısı, politik ve askeri bakımdan devlette önemli bir etki yaratırken diğer bir yandan da ailevi yaşamı da şekillendirmede önemi yatsınamayacak düzeydeydi. Romalı tanrı ve tanrıçalar, birkaç dini etkinin karışımı idi. Birçoğu, Güney İtalya’daki Yunan kolonileri ile ortaya çıkarken , bir diğer kısmı ise Etrüks ve Latin kabileleri kanalı ile Roma dinine aktarıldı. M.Ö. 1yy’da Romalılar öyle bir duruma geldiler ki, bazen Romalılar taptıkları tanrı veya tanrıçanın neyi simgelediğini hatırlamaz oldular. Örnek olarak tanrıça Furrina adına her yıl 25 Temmuz’da festival düzenlemelerine karşın, Furrina’nın ne tanrısı olduğunu hatırlayacak kimse kalmamıştı.
Son düzenleyen Baturalp; 4 Ocak 2017 21:40
we come one
18 Ocak 2008 13:26   |   Mesaj #7   |   
we come one - avatarı
Ziyaretçi

Roma İmparatorluğu ve Hırıstiyanlığı Kabulu

Ad:  Roma_İmparatorluğu6.JPG
Gösterim: 111
Boyut:  24.9 KB

Antik Çağın aydınlığında gelişen Avrupa, Hıristiyanlığı kabul etti. Sonra, dini uyguladıklarını iddia eden Kilisenin bağnazlığı ve baskıları başladı. Roma’dan sonra büyük bir devletin kurulamaması sonucunda, uzun sürecek bir karanlık döneme girildi.

Dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olan Roma İmparatorluğu’nun kuruluş tarihi hakkında tarihçiler farklı şeyler yazarlar. Ancak çoğu tarihçi, destanlarda kurtlar tarafından emzirildikleri söylenen iki kardeşten Romulus’un, kardeşi Remus’u (ya da Romus) öldürdüğü M.Ö. 753 yılında birleşirler. Bugünkü Roma kentinin olduğu bölgenin küçücük bir yerinde kurulan bu birlik, gittikçe büyüyerek site devleti halini aldı. Devletin genişlemesi ve fetihler ise M.Ö. II. ve I. yüzyıllarda oldu (Romalıların ve Türklerin bilinen tarihteki ilk imparatorlukları benzer dönemlerde kurulmuştur. Ancak son yıllarda bulunan tarihi verilere göre, Türklerin devletlerinin ve medeniyetlerinin daha önceki tarihlere dayandığı tahmin edilmektedir.)

Romalıların yaptıkları bu fetihlerin sonucu olan ganimet, savaş tazminatları ve yeni eyaletlerin ödedikleri vergiler hem devleti hem de Roma halkını (yurttaşları) zenginleştirdi. Ancak, Antik Helen Çağının etkisiyle oluşturulan cumhuriyet yönetimleri, fetihlerin siyasal alanda oluşturduğu sorunları çözemedi. Çünkü uygulanan cumhuriyet anlayışı bugünkünden farklı idi. Büyük Larousse ve Meydan Larousse ansiklopedilerine göre, Cumhuriyet, birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış iki yurttaş sınıfını içeriyordu: Klan başkanlarının soylu ailelerinin oluşturduğu “Patriciler” ve “Plebler” denilen halk. Cumhuriyet yönetiminin yürütme organı olan Senato, başlangıçta büyük aile başkanlarının (patres) toplanmasından oluşuyordu. Senato, hem dış siyaseti yönetirdi hem de iç siyasete egemendi. Hazineye göz kulak olan Senato, dinin de koruyucusuydu. “Plebler”in, yani halkın, mülk edinme hakları vardı. Ama seçme ve seçilme hakları yoktu. Sonraları kurulan halk meclisleri (comitia) ve magistratuslar, yalnız görünüşte iktidardılar. Senato ise iktidarın gerçek sahibiydi. Sonuç olarak Roma hükümeti bir oligarşiydi. ( Bu yönetim uygulaması çağdaşı olan Büyük Hun Türk İmparatorluğundaki yapıya bir açıdan benzemektedir. Türklerde de boyların ileri gelenlerinin katıldığı kurultaylar düzenli olarak her yıl Haziran ayında, düzensiz olarak önemli kararların öncesinde toplanırdı. Ancak Türklerde, sınıf ayrımı yoktu. Halkın yönetime katılması kademeli olarak gerçekleşirdi. Boyların ileri gelenleri kurultaya gelmeden önce obasını toplar danışırdı.)

Kimi tarihçiler, Roma’da soylular ve halk denilen iki sınıf arasındaki mücadelenin devletin iç dinamiğini oluşturduğunu söylerler. Bunun da, kurumları sürekli olarak geliştirdiğini iddia ederler. Ancak bu mücadele sadece Roma kentinde yapılabiliyordu. Çünkü, imparatorluk sınırları Akdeniz’i Romalıların gölü haline getirecek kadar büyüdüğü zaman bile, yalnızca Roma şehrinde oturanlar yurttaş sayılıyordu. Bu anlayışa karşı çıkanların başlattıkları M.Ö. 91-89 yıllarındaki Sosyal Savaşlarını zorla bastıran yönetim, Roma yurttaşlığı hakkını –o da sadece- İtalya sınırı içerisindekilere tanımak zorunda kaldı.

Roma’nın güçlenişinden önce, Antik Çağın önemli filozoflarından Sokrates’in öğrencisi olan Platon, hocasının fikirlerini toparlamıştı. O da hocası gibi, düşünürlerin tek başlarına esenliğe ulaşamayacaklarına inanıyordu. Diğer insanları da kurtarmak gerekirdi. Bunun için adalet fikrine göre düzenlenmiş bir sitenin (küçük, şehir devleti) kurulmasına öncülük edilmeliydi. Bu anlayıştan dolayı, Roma kentinde cumhuriyeti kuran ve “Antik Çağın temsilcileriyiz” diyen Romalılar, gittikleri yerlere kanun ve nizamı götürdüklerini düşünüyorlardı (Bu anlayışla Osmanlı Devleti’ndeki Nizam-ı Alem ülküsü birbirine benzemektedir).

Ama egemenlik altına alınarak eyalet durumuna getirilen ülkeler -Roma’dan tayin edilen yöneticiler tarafından- idare edilmekten çok, ekonomik olarak sömürülüyorlardı. Roma’daki yöneticilerin bir bölümü ise, arenalarda hayvanların, gladyatörlerin ve esirlerin birbirlerini parçalamalarını halkla birlikte zevk alarak seyrediyorlardı (Arenalardaki görüntülerin benzer bir örneği, İngiltere’de 1822 yılında yasaklanana kadar sürdürüldü. İngiltere’de, arenaya salınan bir boğanın, azgın köpekler tarafından parçalanarak öldürülüşünü halkın bir kısmı zevkle seyrediyordu). Roma’daki bu ve benzeri bozulmalara Cicero direnmeye çalıştı. M.Ö. 106 yılında doğan (Marcus Tullius) Cicero önceleri çok iyi bir siyaset söylevcisi idi. Sonraları ise felsefeci oldu. M.Ö. 43 yılında da muhalefet yaptığı için Antonius, Octavius ve Aemilius Lipidus’un kurdukları üçlü diktatörlük (triumviratus) tarafından öldürüldü.

Kendilerini Antik Helen Çağının temsilcisi gibi görmelerine rağmen Romalıların, bilhassa Antik Çağdan sonra siyasal konularda özgün düşünceler geliştirdikleri söylenemez. Ancak sanatta ve edebiyatta gelişme sağladılar. Eski Roma dini, genel anlamda bir inançtan çok, bir yurtseverlik anlayışına benziyordu. Roma’ya bağlılığı sağlıyor gibiydi. (Hun Türklerindeki din anlayışı ise, kişiye özeldi ve devlet baskısı yoktu.) Roma dininin, aynı dönemde ortaya çıkan Konfüçyus’un Çin’de geliştirdiği öğretilerle benzer yönleri vardı. Fakat Roma tarihindeki “Geç İmparatorluk” döneminde bu din anlayışı gerilemeye ve M.S. II. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık yayılmaya başladı. Hıristiyanlar önceleri pek önemsenmediler. Ama, adam öldürmeyi ve Roma’nın resmi tanrılarına kurban vermeyi kabul etmemeleri gibi nedenlerle, yönetimin düşmanlığını çektiler. Nikomedeia fermanları ile 303-304 yıllarında Hıristiyanlara karşı kıyıma girişildi. Bu engellemelere rağmen Hıristiyanlar çoğaldı. Constantius 324 yılında İstanbul’u bugünkü yerine taşıdı. Bir sene sonra da İznik’te Hıristiyanların kilise kurmalarına izin verdi. Kendisini de kilise dışından piskopos ilan etti. Daha sonra imparator Theodosius (375-395) -herkesin önünde- kilise yetkilisi Milanolu Ambrosius karşısında günah çıkardı.

Bu olaydan sonra Hıristiyanlık, imparatorluk içerisinde hızla gelişti. 450 yılına gelindiğinde beş adet patrik oluşmuştu. Nitekim 451 yılında Roma’yı Hun Türklerinin hakanı Atilla’ya karşı koruyan, dönemin beş patriğinden biri olan I. Leo idi. Bu olaydan sonra ermiş olduğuna inanıldı ve “Büyük Leo” olarak tarihe geçti. Bu başarı papaların kentteki ve dünyadaki eşsiz güçlerinin başlangıcı oldu. Atilla Roma’yı almamıştı ama, sanki Avrupa’nın başına Papalığı sorun olarak bırakmıştı.

İmparator Theodosius’un oğulları Arcadius ve Honorius 395 yılında imparatorluğu paylaştılar. Oluşan devletlerden Batı Roma İmparatorluğu 476 yılında, Alman (Germen) aşiret reisi Odoaker tarafından yıkıldı. Tarihin bir cilvesi olarak, yenilen son İmparator Romulus Augustus, imparatorluğun kurucusunun adını taşıyordu. Ama imparatorluğu batırdığı iddiasıyla Romulus Augustulus yani “Küçük Augustus” diye anıldı.

İmparatorluğun sonunu belirginleştiren yıkım içerisinde, yalnız Hıristiyan kilisesi ayakta kaldı. Devletin parçalanmasının sonucunda güçlü krallar da kalmadı. Küçük devletçikler üzerinde kilisenin egemenlik kurması hiç de zor olmadı. Mehmet Ali Ağaoğulları ve Levent Köker’e göre (s.138), Papa I. Gelasius’tan (492-496) sonra Gelasius kuralları (öğretisi) gündeme geldi. Kilisenin devlet iktidarı üzerindeki üstünlüğü kabul edildi ve kilise bütün hayata egemen oldu. Daha sonraları çeşitli iç mücadeleler sonucunda bu üstünlükleri zayıfladı. Ancak I. Haçlı Seferi’nin sonucunda, Kudüs’ün Müslümanlardan geri alınmasıyla yeniden doruğa çıktı. Kilisenin devlette ve halkın yaşamında etkili olmasından sonra Avrupa, Hıristiyanlığın bağnazca uygulanışının taassubuna girdi. Bilimde, sanatta, felsefede ve ekonomide geriledi. Papa Gelasius öğretisinin etkisi sürerken 800 yılında Papa III. Leo, imparatora taç giydirdi. Böylece Kilise güçlü bir sivil iktidarla birleşti. Sonuçta Avrupa’daki gerileme hızlandı. Papalığın karşısında hiçbir güç kalmadı. Ta ki, Salisbury’li John (1115!-1180) ve Aquinum’lu Thomas (1225-1274) gibi ilahiyatçı düşünürlere kadar Kilisenin hakimiyeti bütün katılığıyla sürdü.

Nasıl Türklerde son üç-dört asırdır bilim, felsefe, sanat ve ekonomide geriye gidiş gözleniyorsa, Avrupalılarda da benzeri oldu. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ve Hıristiyanlığın yanlış uygulanışının devam etmesinin sonucunda, 1500’lü yıllara kadar genel anlamda ciddi bir başarı gösteremediler. Neredeyse bin yıl süren bir karanlığın içine gömüldüler. Harekete geçebilecek her türlü iç dinamikler, Kilise tarafından çeşitli yöntemlerle engellendi.

Ancak, Avrupa’nın düşünce sisteminin ve ekonomisinin tekrar toparlanmaya başlaması, ilginç bir tesadüf eseri, Kilisenin başlattığı Haçlı Seferlerinin sonucunda oldu.

İsmail Hakkı Küpçü
Son düzenleyen Baturalp; 4 Ocak 2017 21:58
15 Haziran 2010 20:53   |   Mesaj #8   |   
Kral_Aslan - avatarı
VIP MsXTeam

ROMA İMPARATORLUĞUNUN


DİNSEL DURUMU :
  • 395'de Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasıyla Hıristiyanlıkta iki mezhebe ayrıldı.
  • Batıda kalanlar Katolik,
  • Doğuda kalanlar Ortadokstur. (İstanbul'un fethiyle özgürlüğe kavuşmuşlardır)
  • Hıristiyanlık Reformla da Almanya'da Protestanlık, Fran­sa'da Kalvenizm.
  • İngiltere'de de Antilikan diye yeni mezheplere ayrılmıştır.
Son düzenleyen Baturalp; 4 Ocak 2017 19:41
9 Kasım 2011 03:00   |   Mesaj #9   |   
Finn and Jake - avatarı
VIP Antika adam
245px Vexilloid of the Roman Empiresvg


Roma İmparatorluğu'nun Dünya haritası üzerindeki en geniş sınırları
RomaImparatorluC49FununDC3BCnyaHaritasiUzerindekiEnGeniC59FSC4B1nC4B1rlarC4B1
Lorenzo A. Castro'nun 1672 yılında yaptığı Aktium Savaşı tablosu
Castro Battle of Actium

Vikipedi, özgür ansiklopedi
5 Ağustos 2012 16:22   |   Mesaj #10   |   
Mira - avatarı
VIP VIP Üye

Roma İmparatorluğu

Ad:  Roma_İmparatorluğu5.JPG
Gösterim: 114
Boyut:  16.6 KB

MsXLabs.org & MORPA Genel Kültür Ansiklopedisi

Dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından biri. Yarattığı etki ve sürekliliği bakımından dünyada kurulmuş devletler arasında özel bir yeri vardır. Roma devletinin ilk kuruluş yılları hakkında daha çok efsane ve mitolojiye dayalı bilgiler vardır. Buna göre Roma kent devleti İ.Ö. 753 yılında Romus ile Romulus kardeşler tarafından kuruldu. Romulus'un ilk kral olduğu Roma'da çoğunluk Lâtinlerde idi; ayrıca Sabin ve Etrüsk toplulukları yaşıyordu. Roma'nın krallık dönemi İ.Ö. 753-509 yılları arasında 244 yıl sürdü. Bu dönemde Roma'nın sınırları şimdiki Vatikan'ın topraklarından oluşuyordu. "Rex" denilen ve Halk Meclisi (Comitia Curiata) tarafından seçilen kral, sonsuz buyurma yetkisine (imperium) sahipti. Etrüsk egemenliğinden sonraki Roma'da toplumsal yaşam askerlik, memurluk yapan "patrici"ler ile çiftçilik, çobanlık, ticaret yapan "pleb"ler arasında paylaşıldı. Kölelerin hiçbir hakları yoktu. Krallık döneminden cumhuriyet dönemine geçiş hakkında elde fazla tarihî belge bulunmamakla birlikte yine de bu arada bir diktatörlük dönemi olduğu bilinmektedir. Cumhuriyet döneminde yönetim, patrici sınıfının elindeydi. Bu sınıftan her yıl seçilen ve konsül adını alan yöneticilerin buyurma yetkisi çok genişti. Patrici sınıfından kimselerden oluşan Halk Meclisi'nin yanı sıra yine aynı sınıftan üç yüz üyeli Senato (Yaşlılar Meclisi) vardı.

Plebler de dayatarak bir Tribün Meclisi kurma hakkını elde ettiler İ.Ö. 5. yüzyılda plepler kanunların yazılı olmasını istediler. Roma hukukunun temeli olan "12 Levha" kanunları, Forum Romanum'a asılarak kabul edildi. Patrici ve plep sınıfları arasındaki ayrılık sona erdikten sonra Roma, bir kent devleti olmaktan çıktı ve büyümeye başladı. Önce İtalya'da Lâtin birliği kuruldu, sonra Etrüsk yurdu Roma Devleti'ne katıldı. Daha sonra bütün İtalya ve Akdeniz'de birçok yer ele geçirildi. Afrika'ya yayılma eğilimi gösteren ve donanması güçlenen Roma'nın karşısına Tunus'ta bulunan Fenikeliler (Kartacalılar) çıktı. İki devlet arasında uzun yıllar süren (İ.Ö. 264-146) savaşlar (Pön Savaşları) Roma'nın kesin üstünlüğü ile bitince, Afrika'nın kuzey kıyıları, İspanya ve bütün Batı Akdeniz Roma'nın egemenliğine girdi. İ.Ö. 215-168 arasında süren Makedonya Savaşları sonunda da Makedonya, Yunanistan, Balkanlar, Roma toprağı oldu. Yeni topraklarıyla iyice zenginleşen Roma'da zenginler ile yoksullar arasında amansız bir mücadele başladı. Marius yoksulların temsilcisi olarak konsül seçildiyse de başarılı olamadı. Konsül seçilen Sulla (İ.Ö. 82) Marius taraftarı olan 5.000 kişiyi öldürttü ve Senato'ya geniş yetkiler tanıdı. Sulla'dan sonra iktidara geçen Caesar (Sezar), Pompeius ve Crassus arasındaki üçlü yönetim (Triumvirax) döneminde Fransa, Belçika ve Almanya toprakları ele geçirildi. Caesar'ın Pompeius'u yenerek tek başına hükümdar olmasından sonra, Ptolemeos hanedanının egemenliği altındaki Mısır, Roma'nın eline geçti. Roma'da diktatör ilân edilen (İ.Ö. 46) Caesar'a çok geniş yetkiler verildi. Cumhuriyetçiler tarafından Caesar'ın öldürülmesinden sonra yeniden karışıklıklar çıktı.

Octavianus, Mısır'ı tamamen ele geçirdi. İ.Ö. 27 tarihinde "Augustus" unvanını alan Octavianus ile Roma'da imparatorluk dönemi başladı. Daha sonra imparator olan Caligula, Claudius, Neron, Flavius, Titus, Traianus (zamanında şimdiki Romanya ele geçirildi ve devlet en geniş sınırlarına kavuştu), Hadrianus, Antoninus, Marcus, Aurelius, Cominodus Caracalla gibi kimi zaman çok bilge, iyi asker, kimi zaman da zalim, deli ve sefahat düşkünü birçok imparator hüküm sürdü. Diocletianus döneminde (İ.S. 284-305) imparatorluk, eşit yetkileri olan iki "Augustus" arasında paylaşılmaya başlandı. "Ortak İmparatorluk" denilen bu dönemde en parlak imparator (I. Konstantin) oldu. Bu imparator bugünkü İstanbul'u (Bizans) başkent seçerek imparatorluğun fiilî olarak ikiye ayrılmasına yol açtı. Oğulları arasında patlak veren taht kavgaları sonunda 395 yılında imparatorluk kesin biçimde "Batı" ve "Doğu" olmak üzere ikiye ayrıldı. Arcadius Doğu'da, Honorius da Batı'da imparator oldular. Batı'da hüküm süren son imparator Romulus Augustus, yıllardan beri süregelen yabancı kavimlerin (Cermenler, Hunlar vb.) son dalgası olan Odoaker'in ordusuna yenildi ve tahtından indirildi. Böylece 476 yılında imparatorluk alametlerini Doğu İmparatoru Arcadius'a gönderen Romulus Augustus ile Batı Roma İmparatorluğu tarihe karışmış oluyordu. Kral ilân edilen Odoaker, Bizans (Doğu Roma) imparatorunun temsilcisi olmakla yetindi. Roma İmparatorluğu'nun mirasçısı olan Doğu Roma ya da Bizans İmparatorluğu, giderek Yunan (Helen) etkisinde kalarak Osmanlı Hükümdarı Fatih Sultan Mehmet'in 1453 yılında İstanbul'u ele geçirişine kadar yaşadı. Roma'nın uygar dünyaya pek çok etkisi oldu. Bunun başında hâlâ yararlanılan Roma hukuku gelir. Roma'nın askerlikteki üstünlüğü ve getirdiği yenilikler Orta Çağ'ın ortalarına kadar Batı dünyasının askerlik sanatını etkiledi. Roma'da mimarlık alanında da çok büyük yapıtlar yaratıldı.
Son düzenleyen Baturalp; 4 Ocak 2017 22:19 Sebep: başlık düzenlendi.
Cevap Yaz
Hızlı Cevap
Mesaj:
Tarih forumu 'Roma İmparatorluğu' konusunu görüntülüyorsunuz: Roma Uygarlığı Odağını Roma kentinin oluşturduğu antik devletin damgasını taşıyan ve İÖ 8. yüzyıl ile ...

Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç