Cevap Yaz Yazdır
Gösterim: 13.044|Cevap: 3|Güncelleme: 20 Aralık 2016

Cerrahi Bilim Dalı

Kısaca
İnsan tunç ve demiri kullanmaya başla­dıktan sonra makas, iğne ve daha karmaşık aletler yaparak, hastalıkları ameliyatla iyileş­tirmenin yollarını aradı..Kullandıkları aletleri ne kadar geliştirseler de hastaların çoğu ameliyat sonrasında ölüyordu.
Mesaja atla
20 Şubat 2009 10:54   |   Mesaj #1   |   
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

Cerrahi

, yaralanmaların, biçim ve yapı kusurlarının ya da vücuttaki herhangi bir bozukluğun el ve alet kullanarak yapılan ameliyatlarla tedavisini ve düzeltilmesini amaçlayan tıp dalı.
Cerrahinin, tarih öncesine değin uzanan çok eski bir geçmişi vardır. Hastalıkların doğaüstü güçlerden kaynaklandığına, cinlerin ya da kötü ruhların işi olduğuna inanılan tarihöncesi çağlarda tedavi amacıyla uygulanan en eski cerrahi yöntemlerden biri, hastalığın vücuttan uzaklaşıp gidebilmesi için hastanın kafatasında küçük bir delik açmaktı. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa’nın çeşitli yerlerinde ve Peru’da tarihöncesinden kalma delik kafatasları bulunmuştur. Cezayir, Melanezya ve dünyanın bazı yerlerindeki ilkel kabileler arasında bu yöntem bugün bile uygulanmaktadır.

Sponsorlu Bağlantılar
Babil ve Mısır tıbbında, yaraların ve apselerin cerrahi girişimle tedavisi olağan bir tedavi yöntemi olarak yerleşmiş, çok köklü bir geçmişi olan eski Hindu tıbbı ise cerrahide doruğuna ulaşmıştı. Bu dönemin klasik tıp yapıtlarında, çeşitli ameliyatlar ve cerrahi aletlerinin seçimi konusunda ayrıntılı bilgiler bulunur. Hinduların, atardamarları bağlayarak kanamayı durdurma dışında bütün eski cerrahi yöntemlerini bildiklerini gösteren belgeler vardır.

Uyguladıkları ameliyatlar ;
Ad:  cerrahi.jpg
Gösterim: 18
Boyut:  44.9 KB
  • Urların kesilip alınması
  • Apselerin yarılması
  • Su toplamış karınların delinmesi
  • Vücuttaki yabancı cisimlerin çıkarılması
  • Apse ve iltihapların sıkıştırılarak patlatılması
  • Fistüllere sonda salınması
  • Yaraların dikilmesi.
Hinduların kullandığı cerrahi aletler yakın çağlarda büyük bir ilgi odağı olmuştur. Eski Hindu tıbbının en ünlü cerrahlarından Suşruta, bir cerrahın 20 kesici ve 101 kesici olmayan aletle çalışması gerektiğini belirtir. Kesici aletler arasında değişik biçimlerde bıçaklar, makaslar, trokarlar (dokuları delip, içindeki suyu boşaltmaya yarayan cerrahi alet), testereler ve iğneler, kesici olmayan aletler arasında da forsepsler, spekulumlar (vücut boşluklarını ya da kanallarını gerip açarak gözlemlemeye yarayan alet), tüpler, kaldıraçlar, kancalar ve sondaları sayar. Başyapıtı olan Suşruta samhita’da kateterden söz edilmezse de, sonraki yapıtlarda bu aletin adına da rastlanmaktadır. Hindu cerrahların aletleri büyük ölçüde çelikten yapılmıştı ve ameliyat sırasında uyuşturucu olarak büyük olasılıkla alkol kullanılıyordu.
Eski Hindular özellikle idrar kesesi taşlarının ameliyatla çıkarılmasında ve plastik cerrahide ustalaşmışlardı. Zina suçuna verilen cezalardan biri burun kesmek olduğu için, Hintli cerrahlar sık sık plastik burun ameliyatları yapmak zorunda kalıyor ve bunun için, hastanın yanağından uygun boyutta bir doku parçası keserek burnun kesilen yerine bu parçayı dikiyorlardı.

Eski Çin tıbbı hastalıkların tedavisinde daha çok şifalı otlar, deri üstünde ot ve pamuk yakma (moksa), kaplıca tedavisi ve akupunktura ağırlık verdiği, eski Japon tıbbı ise hastalıkları dua, büyü, cin ve şeytan kovma gibi dinsel yöntemlerle tedaviye yöneldiği için, 16 ve 17. yüzyıllara değin cerrahide büyük bir ilerleme gösterememiştir Doğaüstü güçlerden ve büyüden arınmış bilimsel tıp ve cerrahiye geçiş, Babil ve Mısır tıbbından, hatta Hindistan ve Çin’den çok şey öğrenmiş olan Eski Yunan tıbbının başarısıdır. Hippokrates, çağdaş cerrahinin doğuşunu müjdeleyen, ve çoğu bugün de uygulanan, kol ve bacak kesme (ampütasyon), göğüs kafesini açma, kırık ve çıkıkları onarma, kan alma gibi birçok cerrahi yöntemini tanımlar. Hippokrates geleneğini sürdüren Galenos’un temsil ettiği Eski Roma tıbbı, yüzyıllar boyunca koruduğu egemenliğini Ortaçağ’ın başlarında Arap ve İranlı hekimlere kaptırdı. Razi ve İbn Sina gibi büyük hekimlerden sonra yetişen Endülüslü Arap cerrah Ebu’l-Kasım Zehravi (ö. 1013), bütün tıp tarihi boyunca hekimlik kadar yüce bir meslek olarak kabul edilmeyen ve çoğu kez aşağılanan cerrahiyi bir bilim dalı düzeyine yükselten ilk hekimdir. Kısaca et Tasrif adıyla bilinen geniş kapsamlı yapıtının tümüyle cerrahiye ayrılmış olan 30. bölümü, ilk resimli cerrahi kitabı olarak kabul edilir. Titiz ve usta bir cerrah olan Ebu’l-Kasım, Kahire ve Bağdat’takilerden aşağı kalmayan tıp okulu ve hastanesiyle o çağın önemli bir kültür ve ticaret merkezi olan Kurtuba’da (Cordoba) cerrahiye büyük bir saygınlık kazandırmış, yapıtı da çağlar boyunca cerrahinin temel başvuru kitabı olarak kullanılmıştır.

Rönesans hareketiyle birlikte Yunan ve Roma tıbbını yeniden keşfetmeye girişen ortaçağ Avrupa’sının yetiştirdiği en büyük cerrah Guy de Chauliac’tır. Aynı zamanda gözleme ve deneye önem veren usta hekimlerden biri sayılan Guy de Chauliac’ın Chirurgia magna (1363; Büyük Cerrahi) adlı yapıtı, yüzyıllar boyunca cerrahinin gelişmesini derinden etkiledi. 16. yüzyılda özellikle Andreas Vesalius ve Gabriel Fallopius’un öncülüğünde büyük gelişmeler gösteren ve eski yanlışları düzelterek yeni ufaklar açan anatominin bu hızlı ilerlemesinden cerrahi de payını aldı ve tıbbın bu dalında devrim yaratan büyük cerrah Ambroise Pare’nin yükselişine tanık oldu. Art arda dört Fransa kralının cerrahlığını yapan ve “çağdaş cerrahinin babası” olarak anılan Pare, 30 yıl süren ordu cerrahlığı görevinde ağır top yaralarının tedavisiyle cerrahiyi tıbbın en onurlu dallarından biri durumuna getirdi.

Nitekim, Fransa’daki bu gelişmelerin ışığında, İngiltere’de de yeni düzenlemelere gerek duyuldu ve 16. yüzyılın başlarında Edinburgh ve Londra’da Berber Cerrahlar Derneği kurularak kral tarafından onaylandı. Bu dernek 1745’te Londra Cerrahlar Derneği’ne, 1800’de Londra Kraliyet Cerrahlık Okulu’na, sonra da İngiltere Kraliyet Cerrahlık Okulu’na dönüştü. 18. yüzyıl İngiltere’sinde cerrahinin bağımsız bir bilim dalı olarak gelişmesinde büyük payı olan John Hunter bugün cerrahi patolojinin kurucusu olarak anılır.

18. yüzyılda, tedavi olanağı olmayan kol ve bacakların kesilmesi, yüzeysel urların alınması, idrar kesesi taşlarının çıkarılması gibi sık uygulanan cerrahi girişimlerin yanı sıra özellikle kadın-doğum ve diş hekimliğinde de cerrahi yöntemleri büyük bir önem kazanmaya başladı. Ne var ki, cerrahi girişimlerde ağrı duyumunun önlenememesi, anestezinin uygulanmaya başladığı 1846’ya değin bu bilim dalının gelişmesini ve ameliyatların yavgınlaşmasnı büyük ölçüde engelledi. ABD’nin tıp tarihine en büyük katkısı, başlangıçta kuşkuyla karşılanan ve büyük tartışmalara yol açan genel anesteziyi uygulamaya koymasıdır. Kimileri diazot monoksiti, kimilefi eteri kullanan Crawford Long, Gardner Colton, Horace Wells ve Charles Jackson gibi birçok hekim anestezinin öncüsü olduklarını savunarak bir tartışma ortamı başlattılarsa da, bu yöntemin bulucusu olarak William Thomas Morton’ın adı anılır.16 Ekim 1846’da Massachusetts Genel Hastanesi’nde eter anestezisiyle başarılı bir tümör ameliyatını gerçekleştiren Morton’un buluşu kısa sürede Avrupa’ya yayıldı. Kasım 1847’de, Edinburg Üniversitesi kadın-doğum profesörlerinden James Young Simpson’ın uyguladığı kloroform kısa sürede eterin yerini aldı ve ağrısız cerrahi yöntemlerinin, özellikle ağrısız diş çekimi ve doğumun sıradan uygulamalar arasına katılmasını sağladı.

O tarihten sonra ameliyat sayısında eskisiyle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir artış görüldü; bu artışın en gözle görülür sonucu, “cerrahi enfeksiyonların giderek sıklaşması ve ağır boyutlara ulaşmasıydı. Louis Pasteur’ün bakteriler ile bulaşıcı hastalıklar arasındaki ilişkiyi kuşkuya yer vermeyecek biçimde açıklığa kavuşturmasından sonra, 1865’te Joseph Lister’ın, yaralara bulaşmış mikroplan temizleyerek cerrahi enfeksiyonları önleyen antisepsi yöntemini ortaya atması cerrahide yeni bir aşamanın başlangıcı oldu.

Aşılmaz gibi görünen üç büyük engeli, ağrı, enfeksiyon ve ameliyat şokunu 19. yüzyıl ortalarında büyük ölçüde yenen cerrahi, özellikle 1930’lardan sonra hızlı ilerlemeler gözterdiyse de, bu üç güçlüğün denetim altına alınması bugün bile cerrahinin temel sorunudur. Anestezinin yalnızca hastayı uyutmak demek olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Böylece anesteziyoloji, hastaya eter, kloroform ya da bayıltıcı gaz vermeye dayanan basit bir uygulama olmaktan çıkarak, genel ve yerel anestezi sağlayabilecek düzinelerce ilaç arasından en uygun olanını seçme olanağı sunan ve anesteziye yardımcı ilaçların önemini ortaya koyan büyük bir gelişme geçirdi. Bu yardımcı ilaçların hastanın ameliyata hazırlanmasında, ameliyat sırasında genel sağlık durumunun desteklenmesinde ve ameliyat sonrası dönemi rahat geçirmesinde büyük etkisi vardır. Cerrahi girişimin başarısında temel payı olan ve hasta için yaşamsal önem taşıyan anesteziyoloji bugün, bu bilgi ve beceriyi kazandıracak özel bir eğitimin gerekli olduğu bir uzmanlık dalı haline gelmiştir.

Mikroorganizmaların vücuda bulaşmasından ileri gelen ya da güçsüz vücudu mikroorganizmaların saldırısına karşı savunmasız bırakan bütün enfeksiyon hastalıklarında olduğu kadar, ameliyatlarda da cerrahın temel görevlerinden biri enfeksiyonu önlemek ve denetim altına almaktır. Cerrahın vurduğu daha ilk neşter, normal olarak kişiyi bakterilerden koruyan deri engelinde bir gedik açar. Bu bakterilerden bazıları zararsız, bazıları az zararlıdır. Ancak, sağlıklı bir insan için fazla zararlı olmayan bakteriler, kesilen dokular eğer iyice yıkıma uğramışsa kolayca gelişerek daha zararlı duruma gelebilir. Bazı bakteriler ise bir kez yaraya yerleştikten sonra, yaranın içinde ve çevresinde çoğalarak, hatta vücudun daha uzak yerlerine yayılarak ağır ve öldürücü enfeksiyonlara yol açabilir.

Açık yaraya bulaşmış bakterilerin kimyasal maddelerle öldürülmesine dayanan Lister’ın antisepsi yöntemi, ameliyat sonrası enfeksiyonlarda belirgin bir azalma sağladı; böylece eklemler, kemikler, yumuşak dokular ve karın boşluğu gibi enfeksiyonlara daha açık bölgelerde oldukça güvenilir ameliyatlar yapma olanağı doğdu. 19. yüzyılın sonlarında, ortamda var olan mikroorganizmaların yok edilmesi demek olan antisepsinin yerini, çeşitli sterilizasyon yöntemleriyle ortama mikropların bulaşmasını önceden engelleyen asepsi yöntemleri aldı. Bu yöntem 1886’da, buharla sterilizasyonu deneyerek cerrahiye basit bir asepsi yöntemi kazandıran Ernst von Bergmann’ın Berlin’ deki kliniğinde doğdu. Ardından, ameliyat odasının ve yarayla temas eden her şeyin, ısı, ışıma, soğuk uygulama ve kimyasal maddeler gibi sterilize edici yöntemlerle mikroorganizmalardan arındırılması yaygınlaştı ve ameliyattan ileri gelen enfeksiyonların büyük ölçüde önü alındı. Enfeksiyonların tedavisinde çığır açan ve enfeksiyonun kaçınılmaz olduğu durumlarda bile ameliyatların başarıyla sonuçlanmasında etkili olan sülfonamitlerin bulunması, cerrahinin güvenilirliği konusunda önemli bir adım oldu.

Viyana Üniversitesi cerrahi kliniğinin yöneticisi olan Theodor Billroth, 1881’de ilk kez bir midenin kanserli bölümünü ameliyatla alarak karın cerrahisinde gerçek bir devrim yaptı. Sonraki iki ameliyatında hastalarını ölümden kurtaramadığı için Viyana sokaklarında taşlanmasına karşın yılmadı ve 1891’e değin uyguladığı 41 mide ameliyatından 25’inde başarıya ulaştı.Mide ve onikiparmakbağırsağı ülseri, mide ve düzbağırsak (rektum) kanseri, apandisit gibi hastalıkların ameliyatla tedavisinde karın cerrahisi büyük ilerlemeler gösterirken, bunu sinir cerrahisinin (nöroşirurji) başarıları izledi. Genel cerrahinin teknik ve ilkelerinden yararlanamayan ve cerrahinin belki de bütün uzmanlık dalları içinde en incelik gerektireni olan sinir cerrahisinin bu erken atağı oldukça şaşırtıcıdır. İskoçyalı cerrah William Macewan’ın, 1893’te beyin apsesi ameliyatı yaptığı 19 hastasından yanızca biri ölmüştü.

Wilhelm Conrad Röntgen’in 1895’te X ışınlarını bulması, tıbba ışınım tedavisi (radyoterapi) gibi yeni olanaklar sağlamakla kalmamış, cerrahide bir dönüm noktası olmuştur. İdrar ve safra kesesi taşlarının, vücuttaki bir merminin ya da yabancı bir cismin, urların yerinin önceden belirlenmesi, kırıkların X ışınlarıyla incelenmesi cerrahi girişimin başarı şansını artıran önemli bir etken oldu. 1927’de Lizbon Üniversitesinden Antonio Egas Moniz, kan damarlarına X ışınlarını geçirmeyen kontrast madde vererek, beyindeki atardamarların röntgen filmini çekmeyi başardı. 1938’de ABD’li George Porter Robb ve Israel Steinberg, atar ya da toplardamarlardan kalbe ince bir boru (kateter) sokarak, kalp odacıklarının X ışınlarıyla incelenmesine öncülük ettiler.

I. Dünya Savaşı yıllarında cerrahların temel uğraşısı yaraların tedavisi olmuş, Alexis Carrel ve Henry Drysdale Dakin’in buluşu olan Carrel-Dakin antiseptik çözeltisi, yaraların mikroplardan temizlenmesinde askeri cerrahların işini büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. Bu savaş yıllarının cerrahiye belki de en büyük katkısı, rehabilitasyonun önemini gündeme getirmesidir. Cerrahlar, bir yarayı iyileştirmekle görevlerinin sona ermediğinin bilincine bütün somutluğuyla ilk kez o yıllarda vardılar. Savaşta kolunu ya da bacağını yitirmiş kişileri topluma kazandırmak için ortopedik aygıtlar geliştirildi, plastik cerrahi hızla gelişti, özellikle yüzdeki kalıcı yara izlerinin giderilmesini amaçlayan deri nakli yaygın bir uygulama olarak yerleşti.

İki dünya savaşı arasındaki yılarda en büyük gelişme göğüs cerrahisinde gözlendi. Bu gelişmede payı olan başlıca etkenler, göğüs kafesi açıldığı anda büzülen akciğerlerin solunum görevini sürdürebilmesi için anestezik maddenin belli bir basınç altında verilmesi ve mukus salgısının solunum yollarını tıkamayacak biçimde dışarı akıtılmasıdır. Akciğer vereminin ve kronik bronşitin ameliyatla tedavisi bir zamanlar göğüs cerrahisinin en büyük sorunuydu. 1931’de Berlin’de Rudolf Nissen, bronşları genişlemiş olan bir kız çocuğunun bütün bir akciğerini alarak, akciğer ameliyatlarının korkulduğu kadar tehlikeli olmadığını gösterdi. Kısa bir süre sonra, akciğer kanseri cerrahların karşısına daha büyük bir sorun olarak çıktıysa da, 1933’te Evarts Graham’ m, kanserli olan tüm akciğerini ameliyatla aldığı hastasının 25 yıldan fazla yaşaması büyük bir umut kaynağı oldu.

Cerrahinin kişisel başarılar çağından uzaklaşıp bir ekip çalışmasına dönüşmesi ve uzmanlık alanlarına ayrılması II. Dünya Savaşı sonrasına rastlar. Cerrahların, her biri özel bir eğitim ve beceriyi gerektiren kalp-göğüs ve damar cerrahisi, kulak-boğaz-burun cerrahisi, göz cerrahisi, sinir cerrahisi, ortopedik cerrahi, plastik cerrahi gibi belirli alanlarda uzmanlaşması, zaman zaman her cerrahın kendi uzmanlığı dışındaki alanlarda bilgi ve becerisini kısıtlayıcı bir etken olarak görülüp eleştirilmişse de, kaçınılmaz bir gelişmedir ve kuşkusuz cerrahinin ilerlemesini hızlandırmıştır.
Göğüs boşluğundaki cerahatin drenle boşaltılması (1824), kalpteki yaraların dikilmesi (1896), kalbin çalışmasını güçleştiren iltihaplı kalp zarının yarılması (1913) gibi öncü girişimlere karşın, kalp ve göğüs cerrahisi alanındaki büyük gelişmeler 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle Fransız Theodere Tuffier ve Alexis Carrel’in öncülüğünde gerçekleşmiştir. 1937’de kalp- akciğer makinesinin kullanılmaya başlaması bu tür ameliyatlara büyük bir ivme kazandırdı ve 1950-60’lı yıllar kalp cerrahisi ile organ naklinin altın çağı oldu. 1967’de Güney Afrikalı cerrah Christiaan Neethling Barnard’m uyguladığı insandan insana ilk kalp nakli ameliyatı, doğurduğu tüm tıbbi ve hukuksal tartışmalar bir yana, cerrahinin dönüm noktalarından biridir. Akciğer (1963), karaciğer (1963) ve pankreas (1966) nakli gibi değişik organ nakli denemeleri içinde en büyük başarı payı, ilk kez 1902’de uygulanan ve 1954’ten bu yana cerrahi girişimler arasında önemli yeri olan böbrek nakli ameliyatlarınındır.
Hastayı ameliyata hazırlamada ve ameliyat sonrası krizlerin atlatılmasında büyük ölçüde yardımcı olan yapay böbrek makinesinin varlığı, bu ameliyatların başarısında önemli bir etkendir. 1960’tan bu yana üzerinde çalışılan yapay kalp makinesinin istenilen düzeye ulaşması ve en önemlisi bağışıklık sorunlarının çözülmesiyle, kalp nakli ameliyatlarında da aynı başarıya ulaşılması beklenmektedir. Bu arada, sınırsız bir seçim olanağı sunan plastik maddeler, kalp kapakçıklarının değiştirilmesinden fıtık ve uyluk başı ameliyatlarına, katarakt ameliyatlarında kullanılan yapay göz merceklerinden beyinden su boşaltmasına yarayan drenlere kadar hemen her alanda cerrahinin en büyük yardımcısıdır.

Cerrahinin en büyük sorunlarından biri olan şok, ağrı duyumu ve enfeksiyondan daha karmaşık ve aşılması daha güç bir engeldir. 20. yüzyılın başlarında ameliyat şoklarının en büyük nedeni olan kan kaybı, kan naklinin gerçekleştirilmesiyle önemini yitirdi. Gene de şok mekanizmasının incelenmesi, nedenleri, insan fizyolojisi üstündeki etkileri, önlenmesi ve tedavisi, cerrahinin başlıca uğraşı alanlarından biri olarak bugün de önemini korumaktadır.

Hastanın ameliyat sonrası bakımı, komplikasyonların ortaya çıkmadan önlenmesini ya da karşılaşılan komplikasyonların tedavisini amaçlar. Önceleri oldukça sık rastlanan bu tür komplikasyonların en önemlisi, yanlış anestezik seçimine bağlı olduğu sanılan ameliyat sonrası zatürreydi. Anestezi uygulamasının gelişmesi, solunum yoluyla ve makineler aracılığıyla anesteziye ağırlık verilmesi, hastanın olabildiğince kısa sürede ayağa kaldırılması, enfeksiyonların sülfonamitler ve antibiyotiklerle denetim altına alınması, komplikasyonların görülme sıklığını belirgin biçimde azaltmıştır. Hastanın susuz bırakılmaması ve beslenmesine özen gösterilmesi de ameliyat sonrası rahatsızlıkların ve doğabilecek daha ağır hastalıkların önlenmesine büyük katkıda bulunmuştur. Bazı toplardamarlarda kan pıhtılaşmasından kaynaklanan ameliyat sonrası dolaşım bozuklukları da yeni ilaçların geliştirilmesiyle denetim altına alınabilmiştir.
iyileşme sürecindeki fiziksel ve ruhsal etkenlerin incelenmesinden sonra, uzun süreli yatak istirahatinin hastayı ruhsal ve fiziksel olarak güçsüz bıraktığı anlaşılmış ve hastaların hastaneden olabildiğince erken taburcu edilmesi yeğlenmiştir.

Kaynak:Ana Britannica

Son düzenleyen perlina; 20 Aralık 2016 13:35
ener
27 Nisan 2011 11:31   |   Mesaj #2   |   
ener - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  cerrah.jpg
Gösterim: 18
Boyut:  50.6 KB

Cerrahi


Ameliyatla iyileştirme yöntemine dayalı tıp dalı. Eski çağlardan beri uygulanagelmiştir. İyonya'da Hipokrates zamanında gelişti, İskenderiye Okulu'nun ve Romalıların da bu gelişmeye önemli katkıları oldu. Doğu dünyasında İbni Sina, çeşitli ameliyatlar ve anestezi yolları üzerinde yapıtlar verdi. Orta Çağ Avrupası'nda kilise baskısıyla duraklayan cerrahî, Rönesans ile birlikte yeniden gelişmeye başladı. 19. yüzyılda azot protoksitin uyuşturucu özelliklerinin bulunması, bu alanda bir devrim oluşturdu. Monton ve Simpson gibi hekimler, anestezinin ilk uygulayıcıları oldu. Daha sonra, yine 19. yüzyılda Pasteur ve Lister'in öncülüğünde, mikroptan arındırma işlemlerinin uygulanması, ölüm oranını iyice azalttı. Antibiyotiklerin bulunması,reanimasyon yöntemleri, kan verme olanağının sağlanması gibi işlemler sonucu, günümüzde cerrahî, organ nakli düzeyine yükseldi. 1959'daki ilk böbrek naklini, 1967'de Dr. Barnard'ın gerçekleştirdiği kalp nakli izledi. Kulak zarı, ortakulak nakilleri büyük başarı kazandı. Vücut dışından kan dolaşımını sağlayan araçlar, kalp pilleri uygulamaya kondu. 1982 Aralığında ilk kez bir insana yapay kalp takıldı. Ayrıca eklemli protezlerle diz, dirsek ve kalçada tümüyle değişim yapılabilmektedir. Cerrahinin dişçilikte uygulanması da bu alanda birçok yenilikler getirdi.

Sponsorlu Bağlantılar
Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi & MsXLabs

Son düzenleyen perlina; 20 Aralık 2016 13:36
20 Aralık 2016 12:12   |   Mesaj #3   |   
perlina - avatarı
MOD MsXTeam
Cerrahi Bilim Dalı
Ad:  cerrahi.jpg
Gösterim: 15
Boyut:  17.7 KB

Cerrahi tıbbın en eski dallarından biridir. İlaçla ya da başka tedavi yöntemleriyle iyileştirilemeyen hastalıkların, yaralanmaların, vü­cuttaki yapı bozukluklarının ameliyatla onarılmasına ya da hastalıklı organı kesip çıkararak iyileştirilmesine dayanır.
İnsanlar tunç ve demiri kullanmaya başla­dıktan sonra makas, iğne ve daha karmaşık aletler yaparak, hastalıkları ameliyatla iyileş­tirmenin yollarını aradılar. Ama kullandıkları aletleri ne kadar geliştirseler de hastaların çoğu ameliyat sonrasında ölüyordu. Ölüm nedeni bazen hastanın ameliyat sırasında duyduğu ağrıya dayanamayarak şoka girmesi, bazen de yaraların yeterince temiz tutulamamasından kaynaklanan kan zehirlenmesiydi.
Doktorlar ameliyat sırasında duyulan ağrıyı azaltmak için, ameliyattan önce çeşitli bitki­lerden elde edilen esrar, afyon gibi uyuşturu­cu ilaçlar ya da alkol vererek hastaları uyuş­turmaya çalıştılar. Ama bu önlemlerden hiç­biri tam anlamıyla çare olmadı. İlaç verilince hasta ağrı duyamayacak kadar derin bir uyku­ya dalsa bile, bu kez ilacın etkisiyle ölebili­yordu.
Pek çok cerrah, nedenini bilmeksizin, yara­ları temiz tutmanın iyi sonuçlar verdiğini fark etti.

Hayvanların çoğu bir yerleri yaralandı­ğında dilleriyle yalayarak yarasını temizler. Belki bu davranıştan esinlenerek yaraları emip olabildiğince temiz bezlerle kapatmayı denediler. Ama gözle görülemeyen ve varlığı bilinmeyen bakterilerin ya da mikropların yol açtığı enfeksiyonlar hâlâ önlenememişti.

Anestezi ve Antiseptikler
Çağdaş cerrahi yöntemleri 19. yüzyılda, anes­tezinin ve mikropların keşfedilmesinden son­ra başladı. Hastanın eter ve kloroform buhar­ları ya da güldürücü gaz denen diazot monoksidi soluduğunda bilincini tümüyle yitirdiğini, sonra da hiçbir zarar görmeden uyandığını gören cerrahlar 1840'lardan sonra bu madde­leri ameliyattan önce hastalara uygulamaya başladılar. Böylece hastanın üzerinde daha uzun süre ve daha özenle çalışıp değişik yöntemleri deneyebildiler.

Ne var ki, anesteziklerin bulunmasıyla has­tanın ağrı duyması ve şoktan ölmesi önlenmiş, ama ameliyat sonrası enfeksiyonlardan kay­naklanan ölüm oranı düşürülememişti. En sonunda Fransız bilgin Louis Pasteur bakteri­leri keşfetti; İngiliz cerrah Joseph Lister da yaralardaki iltihaplanmanın bu mikroplardan ileri geldiğini fark etti. Eğer bu mikroplar öldürülür ya da yaralardan uzak tutulurlarsa hastanın iyileşme şansı daha yüksek olacaktı. Lister mikropları öldürmek için değişik anti­septikleri denedikten sonra en uygununun fenol (karbolik asit) olduğunda karar kıldı. Başlangıçta Lister'ın bu düşüncesi benimsenmediyse de, 1860'larda, hastalarından çoğu­nun ameliyattan sonra iyileştiği görülünce öbür doktorlar da bu yöntemleri benimsedi­ler. Böylece cerrahinin altın çağı başlamış oldu.

Çağdaş Cerrahi
Günümüzde, mikropların yaraya yerleştikten sonra öldürülmesi yerine, ameliyat salonu ve kullanılacak bütün gereçler önceden uygula­nan asepsi yöntemleriyle mikroptan arındırı­lır, yani steril duruma getirilir. Çağdaş bir ameliyat salonunda, bütün yüzeyler en kü­çük bir kiri bile gösteren ve kolayca temizle-nebilen sert, beyaz maddelerden yapılmıştır. Salonun duvarları, ameliyat masası ve öbür mobilyalar genellikle fayanstan, camdan, krom ya da paslanmaz çelik gibi metallerden yapılır ya da emaye kaplanır. Kullanmadan önce bütün aletler kaynatılarak, morötesi ışınlara tutularak ya da kimyasal maddelerle yıkanarak mikroptan arındırılır. Cerrahlar ellerini ve kollarını önce su ve sabunla, sonra hafif antiseptiklerle yıkarlar. Ameliyat ekibi yaraya mikrop bulaştırmamak için steril giysi­ler, kep ve maske kullanır.
Bu sırada hastanın ameliyat yerindeki kıllar temizlenir, o bölüm yıkanır ve ameliyat masa­sına alınmadan önce sakinleştirici ve uyutucu ilaçlar verilerek hasta ameliyata hazırlanır. Daha sonra hastanın bilincini yitirerek hiç ağrı duymaması için solunum yoluyla eter ya da etilen gibi anestezik gazlar verilir. Kalan mikropları öldürmek için ameliyat yeri anti­septik maddelerle temizlenir ve vücudun öbür bölümleri steril örtülerle kapatılır.

Bir ameliyat ekibi, ameliyatı yürütecek olan cerrah ile aletlerin verilmesinde ve öbür işlerde ona yardımcı olan asistan cerrahlar ve hemşirelerden oluşur. Anestezi uzmanı ame­liyat süresince hastayı yakından izleyerek kalp atışlarını, solunumu ve bilinç yitimini denetler.
Cerrah, ameliyatın yapılacağı organa ya da bölgeye ulaşıncaya kadar, neşter denen küçük ve keskin bir bıçakla deriyi keser. Bu arada kesilen kan damarlarının açık uçlarını kıskaç­larla tutturarak kanamayı engeller ve gerekli cerrahi işlemleri yapar. Ameliyat bitince, neşterle açtığı yarayı penslerle düzgün biçim­de birleştirip iğne iplikle diker. Bunun için genellikle katgüt denen özel bir iplik kullanı­lır. Bu iplik hayvan bağırsaklarından yapıl­mıştır; adı da "kedi bağırsağı" anlamındaki İngilizce catgut teriminden dilimize geçmiştir. Kesik kan damarları da uç uca getirilip dikildikten sonra hasta odasına götürülür; burada anestezinin etkisinden kurtularak ayılır ve yeterince iyileşinceye kadar hastanede bakım altında tutulur.
Vücudun bütün bölümleri ve organları ke­silip çıkarılamaz, ama hepsi ameliyatla iyileştirilebilir. Bağırsakların yalnızca bir bölümü, sindirimi engellemeyecek biçimde kesilip çı­karılabilir ve uçları birleştirilerek dikilir. Ka­lınbağırsağa bağlı olan apandis ve karaciğere bağlı olan safra kesesi genellikle bütünüyle çıkarılıp alınır. Midenin yaklaşık üçte birinin çıkarılması da yaşamı tehlikeye atmaz.

Öbür ameliyat türleriyle karşılaştırıldığın­da, deri, kas ve kemik cerrahisinde çok daha rahat çalışma olanağı vardır. Derinin büyük bölümü yandığında ya da yaralandığında, vücudun başka bölümlerinden alınan sağlam deri parçaları örselenmiş bölüme aşılanabilir. Buna deri aşılama ya da deri nakli denir.
Kafatasının açılması cerrahinin ilk uygula­malarından biridir, ama beyin ameliyatlarının başlangıcı oldukça yakın zamanlara rastlar. Beyin, omurilik ve bütün sinir sistemiyle ilgili cerrahi dalına nöroşirurji ya da sinir cerrahisi denir. Cerrahlar kafatasını açarak beynin bazı bölümlerini kesebilir, ur ya da metal parçalar gibi yabancı maddeleri çıkarabilirler.
Bugün kalp cerrahisiyle çok iyi sonuçlar alınıyor. Özellikle doğuştan olma yapı bozuk­luklarının bebeklik ve erken çocukluk çağın­da onarılması ya da yetişkinlerde uygulanan açık kalp ameliyatları kalp-akciğer makinesi­nin bulunmasından sonra gerçekleştirilebil­miştir. Ameliyat sırasında kalp durduğu za­man kan dolaşımı bu makine aracılığıyla sağlanır. Böylece kalp cerrahları hasta kalp kapakçıklarını değiştirebilir, hasta atardamar­ların yerine sağlam damar parçaları aşılayabi­lir. Hatta gerektiğinde yeni ölmüş birinden aldıkları organı "naklederek" hastalıklı kalbi tümüyle değiştirebilirler.

Yeni Yöntemler ve Teknikler
Ad:  cerrahi operasyon.jpg
Gösterim: 16
Boyut:  40.2 KB
Her gün yeni cerrahi teknikleri geliştiriliyor. Laser cerrahisinde, istenen yere odaklanan, yüksek enerjili, ince bir laser demeti kullanı­lır. Bu ışınlar yumuşak dokuları çok keskin bir bıçak gibi keserek ilerlerken, bir yandan da kesilen kan damarlarını ısıyla kaynaştırdığı için çok az kanama olur. Laser ışınları özellik­le göz gibi çok hassas organların ameliyat edilmesinde kullanılır.
Mikrocerrahide özel büyüteçler ya da iki gözle bakılabilen mikroskoplar cerrahın do­kuları en ince ayrıntılarıyla görmesini sağlar. El titremesini önleyerek cerrahın kusursuz çalışabilmesi için bıçaklar, kıskaçlar emici borular ve öbür aletler kaldıraçlara ya da küçük dişli çarklara tutturulur. Mikrocerrahi, vücudun kopan parçalarının yeniden yerine yerleştirilmesine, kopan kan damarlarının ve sinirlerin birbirine eklenmesine olanak verir.

Cerrahlar bazen yaralanan ya da iş göreme­yecek durumda olan organların yerine genel­likle çeşitli metallerden ve plastikten yapılan yapay organlar takarlar. Bu yapay organların tasarımlanması ve geliştirilmesi biyomühen-disliğin konusudur. Kalp atışlarının düzenli olmasını sağlayan elektronik uyarıcılar (kalp pilleri), yapay kan damarları ve kalp kapakçıkları; yapay kalp­ler; yapay soluk borusu ve akciğerler; göz mercekleri; kırılan kemikleri birleştirmek ve desteklemek için takılan metal iğneler; diz, dirsek, bilek ve parmak eklemleri; takma dişler, takma kol ve bacak biyomühendisliğin sağladığı olanaklardan bir bölümüdür. Bazı takma kol ve bacaklara sinir iletilerini alabi­len elektronik alıcılar eklenir; bu alıcılar da uyarıları küçük bir elektrik motoruna aktara­rak kol ya da bacağın beyinle eşgüdümlü olarak hareket etmesini sağlar.

Bugün cerrahinin en büyük gelişmelerin­den biri, vücudu kesip açmadan iç organların görülebilmesini sağlayan çeşitli aygıtlardır. Uzun, esnek bir boru olan endoskop, sindirim boşluğuna ve öbür vücut boşluklarına girebi­len ve dönemeçlerde yönünü değiştirebilen bir teleskop gibidir. Ucunda içeriyi görmek için bir ışık ve mercek, ilaç ya da başka bir madde akıtmak için bir boru ve doku örnekle­ri almak için küçük bir kıskaç olabilir. Bir başka aygıt, kasıktaki bir toplardamardan sokularak kalbe kadar uzatılabilen ince, uzun, esnek bir borudur. Kateter ya da sonda denen bu aygıt yardımıyla, kan basıncı ölçüle­bilir, kan ve doku örnekleri alınabilir ve X
ışınlarına tutulduğunda kan damarlarını gös­teren özel boyalar verilebilir. X ya da röntgen ışınları iç organların radyografi ve tomografi gibi ileri tekniklerle incelenmesine, sesüstü (ültrason) dalgalar da iç organların hareketli görüntüsünü bir ekran üzerine yansıtan ültrasonografi yöntemine olanak sağlayarak cerra­hinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır.

MsXLabs.org & Temel Britannica
Son düzenleyen perlina; 20 Aralık 2016 13:50
20 Aralık 2016 13:54   |   Mesaj #4   |   
perlina - avatarı
MOD MsXTeam

Cerrahinin Tarihi




Sponsorlu Bağlantılar

Daha fazla sonuç:
Cerrahi Bilim Dalı

Hızlı Cevap
Mesaj:



Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç