Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 25 Mart 2017  Gösterim: 31.842  Cevap: 10

Tüberküloz (Verem)

Pasakli_Prenses
11 Eylül 2006 23:40       Mesaj #1
Pasakli_Prenses - avatarı
Ziyaretçi

verem, TÜBERKÜLOZ

Ad:  verem1.jpg
Gösterim: 734
Boyut:  32.5 KB

olarak da bilinir, etkeni verem basili ya da Koch basili olarak adlandırılan Mycobacterium cinsi bakteriler olan bulaşıcı hastalık. Mikroorganizmanın insanda vereme neden olan türleri solunum yoluyla damlacıklarla bulaşan M. tuberculosis ve sıklıkla çiğ süt içilmesiyle sindirim kanalından bulaşan M. bovis'tir. Verem başta sığır olmak üzere öbür evcil hayvanlarda da (özellikle domuz ve kümes hayvanları) görülebilir; kuşlarda verem etkeni olan M. avium insanda hastalığa neden olmaz. Verem basili, küçük ve çomak biçiminde, sert yapılı bir bakteridir. Kuru ortamlarda aylarca canlı kalabilir, orta şiddetteki dezenfektanlara direnebilir. Basili ve bu basilin insan vereminin etkeni olduğunu 1882’de Alman doktor Robert Koch bulmuştur.

Sponsorlu Bağlantılar
Dünya ölçeğinde görülebilen bir hastalık olan verem gelişmekte olan birçok ülkede bugün de önde gelen bir ölüm nedenidir. Tarihsel olarak verem oranı kentlerde kırsal bölgelerden belirgin bir biçimde daha üksek olmuştur; bunun nedeni kentlerin alabalık (dolayısıyla da basilin bulaşma olasılığının daha fazla), sağlık hizmetleri ve temizlik koşullarının daha kötü olmasıdır. Verem ile ilgili bilgiler Eski Mısır belgelerinde, Eski Yunan uygarlığının büyük hekimi Hippokrates’in yapıtlarında ve ortaçağ belgelerinde görülmüştür. 18. ve 19. yüzyılda Avrupa ile Kuzey Amerika’nın hızla kentleşen ve sanayileşen toplumla- rında salgına yakın sıklıkta verem olguları görülmüştür. Gerçekten de, Batı dünyasında 20. yüzyılın başlarında sağlık hizmetleriyle temizlik koşulları gelişinceye değin bütün yaş gruplarında en önemli ölüm nedeni veremdi. Ancak bu dönemde veremden ölüm oranı yavaş yavaş, ama sürekli olarak düştü. Günümüzde gelişmiş ülkelerde veremden ölüm olguları çok azalmışsa da, Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın birçok ülkesinde hâlâ önemli bir ölüm nedenidir. Veremin görülme sıklığının her dönemde veremden ölüm oranının yaklaşık 20 katı olduğu tahmin edilmektedir. Ölüm oranı özellikle sağlık koşullarının kötü olduğu yoğun nüfuslu ülkelerde yüksektir.

Verem, hasta bir insandan doğrudan solunum yoluyla ya da verem basili bulaşmış sütlerin içilmesiyle sindirim yoluyla olmak üzere iki biçimde bulaşır. Solunum yoluyla bulaşan basil türü M. tuberculosis, sindirim yoluyla bulaşan ise M. bovis'tir. İnsanlarda görülen verem genellikle hastaların balgamından ya da başka vücut sıvılarından solunum yoluyla bulaşan M. tuberculosis bakterilerinden kaynaklanır, hastanın , aksırık ya da öksürük yoluyla çevreye saçtığı tükürük damlacıklarının her birindeki yüzlerce verem basili sağlam insanın solunum yollarına geçebilir. M. tuberculosis enfeksiyonlarında hastalık genellikle hastanın akciğerlerine yerleştiğinden akciğer veremi olarak bilinir. Bunun aksine, M. bovis enfeksiyonu daha çok kemik ve eklemleri tutar. İnsanlarda belirlenen klinik verem olgularının yaklaşık yüzde 90’ı akciğer veremidir.

Veremin özgün patolojik belirtisi tüberkül olarak bilinen lezyondur. Merkezini ölü hücre ve dokuların oluşturduğu tüberkül, peynir görünümündedir ve içinde pek , çok verem basili bulunur. Merkezi, ışınsal dizilimli fagosit işlevi gören hücreler çevirir, en dışta ise bağdokusu hücreleri bulunur. Tüberkül, vücut dokularının içine girmeyi başaran verem basillerine karşı vücudun bir savunma tepkisinin sonucu olarak oluşur. Genellikle ancak mikroskopla görülebilen boyutlarda olan tüberküller, çok büyük sayılarda bir araya gelerek gözle görülebilen büyük tüberkül kitleleri de oluşturabilir.

Birincil akciğer veremi genellikle çocukluk döneminde görülür. Bazen hiç belirti görülmez, çocuk bağışıklık kazanır. Birincil enfeksiyon odağı iyileştikten sonra akciğerde ancak radyolojik incelemeyle saptanabilen küçük bir kalıntı kalır. Bazen de enfeksiyon iyileşmeden kan dolaşımıyla vücuda yayılır ve tedavi edilmediğinde ölüme neden olabilen milier verem tablosu gelişir. Etkili ilaçlar bulunmadan önce sık görülen bir başka komplikasyon da verem menenjiti idi. Eskiden çok öldürücü olan bu hastalık günümüzde genellikle tedavi edilebilmektedir. Dünyanın, süt ürünlerinin pastörize edildiği bölgelerinde artık görülmeyen çocuklardaki kemik ve eklem veremi ise öbür bölgelerde hâlâ önemli bir sağlık sorunudur.

Birincil enfeksiyonun iyileşmesinden bir süre sonra vücut direncinin düşmesiyle ortaya çıkan akciğer veremi genellikle genç erişkinlerde olmak üzere hemen her yaşta görülür. Hastalığın başlangıcında genellikle yalnızca halsizlik, kilo kaybı ve öksürük gibi belirtiler vardır. Hastanın genel durumu giderek kötüleşir, öksürük artar, aşırı terleme başlar; akciğer zarlarının arasında sıvı birikmesi nedeniyle göğüs ağrısı görülür. İçinde verem basilini de barındıran akciğer lezyonlarının yayılarak bir bronş ya da kan damarının içine girmesiyle hastanın balgamında kan çıkar. Hastalık akciğerde bütün organı saracak biçimde yayılabilir, geniş alanlarda doku yıkımına ve oyukların (kavern) oluşmasına neden olur. Hasta tedavi görmezse solunum sırasında gaz değiştokuşu için gerekli akciğer dokusu alanı azalır ve solunum yetmezliği gelişir. Enfeksiyon bazen başta lenf düğümleri, kemik ve eklemler, beyin zarları, deri ve böbrekler olmak üzere başka organlara da yayılır.

Veremde tanı, balgam ya da beyin- omurilik sıvısı gibi etkilenen organlara ilişkin salgı ve sıvılarda verem basilinin saptanmasıyla konur. Radyolojik incelemede akciğerlerde hastalığa özgü gölgeler görülür. Tüberkülin testi adı verilen bir deri testiyle vücutta mikrop olup olmadığı ya da kişinin enfeksiyon geçirdikten sonra bağışıklık kazanıp kazanmadığı anlaşılır.
Veremden korunmada temel ilke yaşam ortamı ve beslenme koşullarının düzeltilmesi, enfeksiyonu taşıyan hastaların erken dönemde belirlenip uygun biçimde tedavi edilmeleridir. BCG aşısı olarak bilinen verem aşısı zayıflatılmış verem basili içerir; deriye şırınga edildikten sonra yerel bir tepkimeye yol açar ve hastalığa karşı bağışıklık sağlar. Bununla birlikte kişiyi birincil enfeksiyondan korumaz; yalnızca verem menenjiti gibi ağır komplikasyonların gelişmesini önler. Beş yıl süreyle bağışıklık sağlayan aşının küçük çocuklarda kullanılması gelişmekte olan ülkelerde hastalığın denetim altına alınmasını sağlamışsa da, veremin tümüyle yok edilmesi için enfeksiyonla karşılaşmanın önlenmesi gerekir. Bunun için de hastaların hızla tedavi edilmeleri ve hastalığın bulaşıcı olduğu dönemde tecrit edilmeleri gerekir.

Tedavinin temelinde genel bakım, iyi beslenme ve bol bol dinlenme vardır. 1940’lar ve 1950’lerde bulunan mikrop öldürücü birkaç yeni ilaç verem hastalarının tedavisinde devrim yapmıştır.
Verem tedavisinde ilk kullanılan ilaçlar streptomisin, izoniyazit ve para-aminosali- silik asittir; daha sona etambütol, rifampi- sin, tiyasetazon ve pirazinamit geliştirilmiştir. Tedavide karşılaşılan en önemli sorunlardan biri mikroorganizmanın ilaçlardan bazılarına karşı direnç kazanmasıdır. Bunu önlemek amacıyla genellikle birkaç ilaç birlikte ve farklı bileşimler halinde verilir. Tedavi başladıktan iki hafta sonra hastalığın bulaşma özelliği ortadan kalkar; bununla birlikte tümüyle iyileşmenin sağlanması için tedavinin en az birkaç ay sürmesi gerekir. Eskiden verem tedavisinde öncelikle uygulanan cerrahi girişimler, etkili antibiyotiklerin geliştirilmesiyle uygulanmamaya başlamıştır.

Türkiye’de verem. Türkiye’de veremle mücadele uzun süre gönüllü kuruluşlarca yürütüldü. Bunlardan ilki 1918’de İstanbul’da Besim Ömer Paşa tarafından kurulan ve 1920’de İstanbul’un işgali üzerine çalışmalarına son vermek zorunda kalan Veremle Mücadele Osmanlı Cemiyeti idi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Anadolu’nun birkaç yerinde verem savaş dernekleri kuruldu. Bunların başlıcaları 1923’te İzmir ve Balıkesir’de, 1927’de İstanbul’da, 1944’te Samsun ve Denizli’de kurulan verem savaş dernekleri idi. Bu arada 1923’te İstanbul’da ilk verem savaş dispanseri açılmış, 1924’te Heybeliada Sanatoryumu çalışmaya başlamıştı. 1930’da verem savaşını zorunlu kılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun kabulü sonucu bakanlık tarafından Ankara ve Bursa’da birer verem savaş dispanseri açıldı. 1931’de Evlenme Muayenesi Hakkında Nizamname ile açık veremlilerin evlenmeleri yasaklandı. 1932’de verem savaş kuruluşları bakanlık denetimine alındı.

II. Dünya Savaşı sırasında yaşam koşullarının kötüleşmesiyle veremin yaygınlaşması üzerine bakanlıkta ülke çapında örgütlenme amacıyla bir komisyonun çalışmalarıyla veremle mücadelede yeni bir döneme girildi. Verem savaş derneklerinin kurulması teşvik edilerek sayıları üç yıl içinde 48’e ulaştırıldı. 1948’de Tevfik Sağlam’ın öncülüğünde Türkiye Ulusal Verem Savaş Deneği kuruldu. 1949’da Verem Danışma Komisyonu toplandı. Komisyonun 1960’ tâki toplantısında, çalışmalarda eğitim, koruma, erken tanı ve tedavi ile sosyal yardım olmak üzere beş ilke saptandı; kırsal bölgelerdeki mücadeleyi yaygınlaştırmak amacıyla Gezici Röntgen Verem Tarama Ekipleri kuruldu. 1952-72 arasındaki BCG kampanyaları boyunca nüfusun yüzde 90’mdan fazlası taranarak aşılandı. Bu çalışmalar sonucu 1945’te 100 binde 262 olan veremden ölüm oranı 1970’te 100 binde 20’ye düştü. 1989’a gelindiğinde il ve ilçe merkezlerinde bu oran3,4’tü.

Ama verem savaşında kazanılan bu başarı sürdürülemedi. Göğüs hastalıkları ve kemik hastaneleri ile göğüs cerrahisi merkezleri gibi verem konusunda uzmanlaşmış kurumlarda bulunan ve sayıları 13 bine ulaşan yataklann bir bölümünün başka amaçlarla kullanılmaya başlanmış olması, denetimsiz nüfus artışı, köyden kente göçün ve işsizliğin beslenme ve barınmayı olumsuz yönde etkilemesi hastalığın yeniden yaygınlaşmasında rol oynadı.

BCG aşısı,


verem hastalığının etkeni olan Mycobacterium cinsinden bakterilerin zayıflatılmış kültürleriyle hazırlanan ve bu hastalığa karşı koruyucu olarak kullanılan aşı. Hastalık yapma gücü zayıflatılmış verem basili, Fransız bakteriyoloji bilginleri Albert Calmette ve Camille Guerin’in adıyla Bacillus Calmette-Guerin (Calmette-Guerin basili) ya da kısaca BCG olarak anıldığından, aşı da bu kısaltmayla adlandırılır.

1908’de Calmette ve Guerin, sığır vereminden sorumlu olan Mycobacterium bovis1 in, hastalık yapıcı etkisi azaltılmış saf kültürünü üretmeyi başardılar. On üç yıl kadar sonra da, bu kültürden hazırlanan BCG aşısıyla, çocukların vereme karşı aşılanmasına başlandı. Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok yerinde benimsenen bu yöntem, İngiltere ve ABD’de, güvenilir olmadığı ve koruyucu etkisiyle ilgili yeterli veri bulunmadığı gerekçesiyle kabul edilmedi. 1930’da, Almanya’nın Lübeck kentindeki verem salgınında, BCG aşısı yapılmış 249 çocuktan 73’ü birkaç ay sonra öldüğü için kullanımına bir süre ara verilen bu aşı, o günden bu yana veremin yaygın olduğu bütün ülkelerde koruyucu olarak uygulanmaktadır.
Türkiye’de de, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı ile Türkiye Ulusal Verem Savaş Derneği tarafından, bir yaş grubundaki çocuklara ve hastalığa yakalanma tehlikesi olan bağışıklanmamış kişilere düzenli olarak BCG aşısı yapılmaktadır.

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 26 Haziran 2016 00:24


arwen
11 Eylül 2006 23:45       Mesaj #2
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  verem2.jpg
Gösterim: 1132
Boyut:  54.5 KB

VEREM


1. insan ve hayvanlarda Koch basilinden ileri gelen bulaşıcı hastalık. (Eşanl. TÜBERKÜLOZ.)
2. Verem etmek, bir kimseyi aşırı ölçüde üzmek. || Verem olmak, çok üzülmek, sıkılmak.

—sıf. Yüklem olarak kullanıldığında vereme tutulmuş; veremli: Bu çocuk verem.

—Patol. Verem menenjiti, Koch basilinden ileri gelen, duru sıvılı menenjit tipi.

—'Yet. Tavşan ya da kemirgen yalancı veremi, vereme benzeyen ve düğümlü lezyonlara neden olan hastalık. (Çok fazla hayvan besleyen çiftliklerde görülür. Başlıca belirtileri zayıflama ve kansızlıktır. Hastalık Malassez ve Vignal besilinden [Pasteurella pseudotuberculosis] ileri gelir Dişi hindide görülen yalancı bir tüberküloz çeşidi de vardır.) || Yalana koyun-keçi veremi, küçükbaş hayvanlarda Corynaebacterium ovrs’in neden olduğu bulaşıcı hastalık. (Savaşılması ve ortadan kaldırılması çok çetin olan bir hastalıktır)

—ANSİKL. Veremin başlıca özellikleri şunlardır: mikrobiyolojik açıdan, lezyon ve sızıntılarda (irin, balgam) Koch basili bulunması; anatomik açıdan, her zaman olmasa bile genellikle, "tüberkül" adı verilen özgün lezyonların oluşumu; klinik açıdan yerel kalmaya (en sık rastlanan biçim: akciğer, kemik, bağırsak, böbrek, vb. veremi) ya da hızla yayılmaya (granüli) eğilim.
Verem 1819'da Laennec tarafından diğer akciğer hastalıklanndan ayrılmış ve ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Bulaşıcılığı 1865'te Villemin tarafından kanıtlanmış ve etkeni 1882'de Koch tarafından keşfedilmiştir. Verem genellikle öksüren bir kişinin tükürük damlalarıyla insandan insana doğrudan bulaşır.

Verem enfeksiyonu. İlk enfeksiyon sırasında vücuda giren basiller lenf damarlarıyla ilerleyerek, hastalanan bölgenin lenf gangliyonlarına gidip yerleşir (mikrobun bronş-akciğer ya da sindirim sistemine girmesine göre soluk borusu-bronş ya da karın zarı lenf bezleri). Basil çoğu zaman lenf bezlerindeki iltihap tepkimesiyle durdurulur, ama yok edilemez ve yerel organik lezyonlu verem, daha sonra, yaşa göre değişik bir zamanda, organizmanın direnci azalıp Koch basili etkinlik ve hastalık yapma gücünü yeniden kazanınca ortaya çıkar. Önceden B.C.G. aşısı ya pılmamışsa, ilk enfeksiyonun biyolojik belirtisi, tüberkülinle yapılan deri testlerinin pozitif olmasıdır.

Verem yalnız Türkiye'de değil, bütün dünyada insanlığı kemiren en önemli hastalıklardan biridir. Türkiye'de Cumhuriyet' ten önce ve Cumhuriyet döneminin ilk yarısında çok yaygındı. Özellikle ikinci Dünya savaşı yıllarında ve sonrasında dünyanın her tarafında olduğu gibi Türkiye'de de bu hastalığa tutulanlar çok artmış ve veremden ölümler çoğalmıştı. Sağlık bakanlığınca 1943-1947 yılları arasında beş büyük şehirde yapılan ölüm tespitlerinde ölüm sebebi olarak veremin daima ilk üç sırayı alan hastalıklar arasında bulunduğu ve veremden ölüm oranının yüzde 13,5'i bulduğu görüldü.

ikinci Dünya savaşı'ndan sonra verem milli bir sorun olarak ele alındı (1945). Gönüllü kuruluşların sayısı üç yıl içinde 48'i buldu (1948). İstanbul'da bir verem konferansı toplandı. Veremle ilgili kuruluşların ve kişiierin katıldığı bu önemli toplantıda veremin önemli bir halk sağlığı sorunu olduğu ortaya konarak kamuoyuna yansıtıldı. Türkiye Ulusal verem savaş derneği de bu toplantı sonunda kuruldu (1948). Derneğin başkanlığına Prof. Dr. Tevfik Sağlam seçildi. 15 yıl bu görevde kalan Sağlam azmi, geniş bilgisi, pratik zekâsı ve buluşlarıyla verem savaşına önderlik etti, verem savaşının başarıya ulaşmasında büyük rol oynadı. 1948’de 5237 sayılı kanun’la eğlence yerlerinden belediyelerce alınan verginin yüzde 10'unun verem savaş derneklerine verilmesi kabul edildi. Bundan başka Sağlık bakanlığı'nca bu derneklere para, malzeme ve personel yardımı yapılması 5368 sayılı kanunla öngörüldü (1949). Böylece resmi ve gönüllü verem savaş kuruluşlarının tam bir işbirliği içinde çalışmaları sağlandı.

1953'te yurt çapında tüberkülin testi ve verem aşısı (B.C.G.) kampanyasına girişildi. 1960’ta köyler için gezici röntgen verem tarama ekipleri kuruldu. Şehirlerde dispanser sayısı artırıldı.

Verem hastalığı, ilk enfeksiyon, klinik belirtilerin (lenf bezi-akciğer lezyonu, düğümlü eritem, tifobasilloz) görünür olduğu haller dışında süresi çok değişken sessiz bir dönemden sonra, şu ya da bu organı tutabilir ve en sık akciğerde olmak üzere; yerel veremlere neden olabilir.

Akciğer veremi. Anatomik görünümleri çok çeşitlidir: yaygın düğümsü (ya da mi- lier); yerel düğümsü, ülserli (boşluklu); ülserli-düğümsü (en sık gözlenen biçim), basit konjestif (sınırlı alveol iltihapları ya da filtralar, yaygın pnömonik ya da bronko- pnömonik alveolitler), plevra-akciğer tipi (bir plörezi ile birlikte).
Klinik belirti olarak göğüs ağrılan, öksürük, balgam çıkarma, kanlı balgam, soluk alma zorluğu, ateş, terleme, iştahsızlık, zayıflama, kavern raileri olabilir. Tarama ya da kontrol amacıyla çekilen radyolojik filmler hastalığın erken teşhis edilebilmesini sağlar.

Teşhis, balgamda ya da mideden tubajla alınan sıvıda (doğrudan inceleme, kültür ya da deney hayvanına şırıngadan sonra) Koch basili görülmesiyle konur. Ancak günümüzde iyi bilinen özel radyolojik görünümler herhangi bir balgam çıkarma olmadan da teşhis konmasını sağlamaktadır.
Eskiden ölümcül olan verem, özgül ilaçların bulunmasından bu yana çok iyi sonuçlanmakta ve çoğunlukla tamamen iyileşmektedir.
Tedavide yine klasik olarak dinlenme, beslenme ve vücut bakımı önlemlerine yer verilmekle birlikte, sanatoryumda kalma her zaman gerekli değildir. Uzun süre verilen özgül antibiyotikler hastalığın gidişini çok değiştirmiştir; bu antibiyotikler şunlardır: izoniyazit, rifampisin, streptomisin etambutol, etiyonamit vb.

—'Yet. Sığırlarda tüberküloz genellikle süreğendir. Sıklıkla akciğer ya da sindirim sistemi veremi şeklinde görülür. Memeleri ve cinsel organları da tutar. Koyun ve Verdun savaşı keçide ender görülür ve genellikle akci- nisan 1916’da ğerlere yerleşir. Domuzlarda gangliyon tü- Souville kalesi mevzileri berkülozu görülür. Kümes hayvanlarında verem, karaciğer ve dalak üzerinde birçok beyaz rıodüllerin oluşmasına ve bu iki organın büyümesine yol açar Kedi ve köpekte verem ender görülür ve genellikle insanlardan geçer.

B.C.G.

,
vereme karşı aşı olarak, canlı mikroplar süspansiyon halinde deri içine ya da hacamat yoluyla verilerek kullanılır. Aynı zamanda, günümüzde, kansere karşı özgül olmayan bağışıklılık tedavisi biçiminde de kullanılmaktadır. Aşı alerjisinin kontrolü çok önemlidir; üç ay sonra deri içine 10 ünite İP 48 verilerek tüberkülin tepkimesi ölçülür, sonra alerjinin süresini saptamak amacıyla bu kontrol her sene ya da iki senede bir yinelenir.
Kaynak: Büyük Larousse

Son düzenleyen Safi; 26 Haziran 2016 00:28
14 Eylül 2006 03:15       Mesaj #3
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Tüberküloz Tarihi


Dünyada Tüberkülozun Tarihi

İnsanlık tarihi kadar eski bir tarihi olan tüberküloz ya da verem hakkında ilk bilgiler Milattan üç bin yıl önce Nil nehri kenarındaki Dra Abu-El Naga isimli kasabada yaşamış olan ve kanlı balgam çıkararak ölen genç bir kızdan öğrenilmiştir. M.Ö. binyılında yaşamış olan rahip Nesperehan’ın mumyasında Pott apsesi denilen vertebra tüberkülozu görüldüğü ortaya çıkarılmıştır. Günümüzden 2500 yıl önce Bodrum’un karşısındaki Kos adasında yaşamış olan Hippocrates’in kitabında veremin daha çok 18-35 yaşlarındaki kişilerde görüldüğü yazılıdır.
Aceves-Avila ve arkadaşlarımı Meksika’da XVI. yüzyılda yaşamış Amerikan Yerlileri'ne ait, 443 iskelette, romatiz- mal hastalıkları yönünden yaptıkları araştırmada 19 pot hastalığı (omurga kemikleri veremi) görmelerine karşın Gut görülmemiştir.

Verem hastalığının kliniğini Roma İmparatorluğu döneminde hekimlik yapmış olan iki kişiden öğreniyoruz. Veremi, Aretaus Cappadocian isimli doktor hastaları, şu şekilde tarif etmiştir.“Sesleri kısık, boyunları hafif bükük ve sert; parmakları silindirik fakat eklemleri şiş, bedenleri iyice erimiş olduğu için kemikleri belirginleşmiş. Tırnakları eğri, yassılaşmış ve kırılgan; burunları keskin ve silindirik, yanakları belirgin derecede pembeleşmiş, gözleri iyice çukura çekilmiş fakat parlaklığını kaybetmemiş... Yüzü kadavra gîılüşü haline gelmiş. Kol ve bacak kasları erimiş. Kadınların sadece meme başları kalmış. Kaburgalarının başladığı ve sonlandığı yerler eklemleri net bir şekilde seçiliyor. Skapulalar kuş kanadı halini almış". Dr Aretaus, intermittant ateş ve terleme ile birlikte, genel bitkinliğin de mevcut olduğuna işaret etmektedir.
Roma döneminin hekimi Bergama’lı Galen, veremi az bulaşıcı bir hastalık olarak niteleyerek, ateş, terleme ve hemoptezi belirtilerini sıralamaktaydı. Tedavisi için de perhiz, egzersiz yapmak, seyahat etmek yeterliydi. İlaç önermemekteydi. Hastayı etki altına almak için, bugün dahi bazı hekimlerin söylediği gibi, “Ne söylüyorsam onu yap. En iyisini ben bilirim” demekteydi.

Verem hastalığına bir çok isim verilmiştir. İnsanları eritetrek öldürdüğü için “Tüketim hastalığı" anlamındaki “Consumption”, hastaları soldurarak yok ettiği için “Beyaz Ölüm” veya “Beyaz Veba” ve çok insanın yaşamını son- landırdığı için de “Ölümün Kaptanı (Captain of the Death) diye anılırdı. Romalılar bu hastalığı, hırıltılı nefes alıp verme ve öksürükle balgam atma anlamındaki “Phytisis" adını koydular. Bizim dilimizde ise “İnce Hastalık" en çok kullanılan tanımdır.
Üç yüz milyon yıldan beri soyunu sürdüren verem mikrobu, doğada her yerde, örneğin sularda, otlaklarda, çamurda, toprakta otta bol miktarda bulunur. İnsanlarda hastalık yapması sığırların ehlileştirilmesiyle başlamıştır. Büyük baş hayvanları ile yaşamaya başlayan insanlar, hayvanların sütü ve etiyle ilk kez “Sığır tipi verem basili olan Mycobacterium Bovis ile karşılaşmışlardır. Önceleri bu mikropla lenf bezlerinde kemiklerde yaptığı verem hastalığı görülüyordu. İnsanlardaki bu tür mikrop sonradan değişerek İnsan tipi Verem mikrobu (Mycobacterium Humanus) haline gelmiştir.
Beyaz Veba isimli kitabın yazarı Thoımas Domandy6 veremin ortaya çıkmasında sadece basilin yetmediğini, kötü barınma koşulları, yetersiz beslenme, aşırı nüfus artışı, göç ve hava kirliğinin de katkısı olduğunu yazmaktadır.

Verem tarihi hakkında araştırma yapanlar İsa’nın doğumundan önceki ve sonraki asırlarda tüberkülozun belirli dalgalanmalar yaptığını ortaya çıkarmışlardır. MÖ 1500500; 1500-0 yıllarında Nil Nehri vadisinde,iki büyük verem epidemisi olduğunu göstermişlerdir. Bu salgınlarda belirli bir süreç içinde hastalık en yüksek seviyeye çıkmış ve sonradan ani olarak azalmıştır. İsa’nın doğumundan sonraki 5000-1500 yılları arasında Kuzey Amerika’da; 1000-2000 senelere arasında da Avrupa’da tüberküloz epidemisi belirtilmiştir. Bu tür dalgaların oluşmasında, bağışıklık sistemi, sosyo-ekonomik olaylar ve hastalığın doğal seyrinin etkisi vardır. Bunlar arasında nüfus artışı, göçler, yoksulluk ve sanayi devrimi önemli etki göstermiştir.

Tıp alanında reformist ve pozitif bilime ilk adım atan kişi olarak bilinen ve konuşmalarında Galen’in kitabını yakan Paracelsus, maden işçilerinde veremin daha yaygın olduğunu göstererek siliko-tüberkülozu tanıtmıştır.
Tüberkülozun kavite ve skar dokusuna sebep olduğunu gösteren ilk hekim olan Padua Üniversitesinden Giovan- ni Battista Morgagni (1682-1771), veremin bulaşıcı bir hastalık olduğuna inandığı için onlara otopsi yapmak istememiştir.
Veremin en önemli belirtisinin ateş yükselmesi olduğu eski çağlardan beri biliniyordu. Beden ısısını ölçebilecek aleti bulmak 1710 yılında Alman fizikçisi Gabriel Daniel Fahrenheit’e nasip olmuştur. Bu aletle vücut ısısını ölçmek için yaklaşık 50 cm. uzunluğunda camdan yapılmış bir cihazın rektumdan sokulmasına gerek vardı Napoleon’ın tutsak olduğu adada ona bakmakla yükümlü olan Dr. Crchibald Arnott, ölmeden önce onun ateşini ölçmüş ve beden ısısının normalin altında olduğunu görünce, onda verem hastalığı olmadığına karar vermiştir.

XIX. yüzyılın başlarında Avrupa nüfusunun %70’inin veremli olduğu biliniyordu. Manchester fabrikalarında çalışan, göçmen İrlandalıların bir çoğu genç yaşta veremden ölmüşlerdir. Eşi de tüberkülozdan ölen, DuBois bu duruma, “Verem epidemisi kapitalist toplumun insafsız emek sömürüsünü nedeniyle ödemek zorunda olduğu kefarettir" demektedir.

Kırsal alanda yaşamayı tercih eden Amerikan Yerlileri, Buffalo denilen yabani sığırlardaki hastalık yapması düşük atipik mikobakterilerin sağladığı bağışıklık sebebiyle vereme tutulmazken, beyazların Avrupa’dan getirdiği gerçek verem mikrobunu tanımadığı ya da bunlara bağışıklıkları olmadığı için kısa sürede hastalanmış ve ağır kayıplar vermişlerdir. Aynı durum, Güney Afrika ve Yeni Zelanda’da yaşayan Maoriler’in de başına gelmiştir. Yerli halk üzerine dışarıdan getirilen verem mikrobunun kötü etkisini Pasifik Okyanusu'ndaki Pitcarin adasındaki olay net olarak göstermektedir.Bu gemi olayı Mutinity on tire Bounty isimli kitapta anlatılmıştır. Ayrıca aynı isimde filmi de vardır. Britanya İmparatorluğunun HMS.Bounty isimli gemisinin 28 Nisan 1789 günü ikinci kaptan Fletcher Christian ve arkadaşları tarafından isyanla ele geçirilerek, İngiliz yasalarının vereceği ağır cezadan kurtulmak için yanlarına aldıkları Havai’li yerli kadınlarla birlikten gözden ırak Pitcarin adasında gizlenmişlerdi. Orada Boutny’i ateşe vererek dış dünya ile ilişkilerini tamamen kesmişlerdi. Önceden kimsenin yaşamadığı bu adada nüfus 1831 yılında 86’yı bulmuştur. Yıllar sonra adayı ziyaret eden. balina avlayan bir geminin Amerikalı kaptanı adadakilerin çoğunda verem olduğunu gemi kayıtlarına geçirmiştir. Adadaki kayıtlara göre 18641934 yılları arasındaki 70 yıllık süreç içinde l14 kişinin l2.sinin veremden öldüğü yazılıdır.

Verem hastalığının XVIII. ve XIX. Yüzyıl Avrupalının sanatçı ve yoksul kesimini kırıp geçirmesi mezarlık edebiyatı ve şairliğinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hastalık ile zeka arasında pozitif bir ilişki varlığına inanılıyordu. Alexander Duma Fils gibi yazarlar bile kendilerinde de tüberküloz olduğunu ima etmişlerdir. Gerçekten veremli olanlar arasında ünlü yazarlar ve müzisyenler vardı. Akciğer veremi kanamasından ölen Moliere, Ünlü edebiyatçılar, Bronte (Anne, Emily ve Charlotte) ve onların iki küçük kız kardeşleri (Maria ve Elizabeth), ve ünlü üç edebiyatçı kardeşin ağabeyi üç edebiyatçı kadının yağlı boya portresini yapan erkek kardeş Branwell de sonradan veremden ölmüşlerdir. Anton Cekov, Franz Kalka ve Frederick Chopin, Frederich Schiller, Paganini veremden ölen ünlüler arasında yer alır Nikiforuk, XIX. yüzyılda veremden ölen sanatçıların listesinin Toronto şehrinin telefon rehberinden daha kalabalık olduğunu yazmaktadır.
Akciğer tüberkülozundan ölenler arasında VIII. Henry’nin oğlu olan Edward VI da vardır. Babasının ölümü üzerine 9 yaşında kral olan Edward VI, önce kızamık, ardından çicek hastalığına tutulmuş, bunlardan kurtulmasına rağmen akciğer tüberkülozundan öldüğü otopsi ile gösterilmiştir.

Verem hastalığının salgın yaptığı yüz yıllarda tedavi yöntemleri korkunç olduğu kadar da gülünçtür. Hastalığın sebebi bilimsel olarak bilinmediği için piyasaya çıkan şarlatan hekimler, tedavi için hastalardan kan alma, müshil ilacı verme veya lavmanla fosforik asit, eter, digitalis, karbonik asit, afyon gibi ilaçları kullanıyorlardı. İngiltere’nin Hippocrates’i olarak bilinen Thomas Sydenheim vereme at ile gezinmenin yararlı olduğunu söylemekteydi. Şarlatan hekimlerin en ünlüleri arasında Fransız İhtilalinde değerli kimyacı Lavosier’in giyotin ile idamına karar veren Dr. Jean-Paul Marat, veremlilere kendi adıyla önerdiği solüsyonun (L’eau antipulmo- naire du Docteur Marat.) terkibinde sadece Calcium Phosphate bulunuyordu.

Veremin tedavisinde taze insan kanı içmenin etkili olduğu da ileri sürülmüştür. Ispanyanın Endülüs bölgesinde 8 yaşındaki bir çocuk kaçırılıp, koltuk altını bıçakla kesilmiş ve buradan akan taze kan zengin bir veremliye içirilmiştir.
Orta Çağ ve sonrasındaki “King’s Evil” olarak bilinen lenf bezi tüberkülozu çok yaygındı. İngiltere Kralı Ed- ward VI, Fransız Kralı Charles IX, bu hastalıktan öl- müşlerdir.4,5 Bu krallar lenf bezi tüberkülozlu hastalara el sürerek tedavi ettiklerini sanıyorlardı. İngiltere Kralı I Edward bir ay içinde 533 hastaya el sürerek tedavi ettiğini sanıyordu. Fransız Kralı Philip Augustos, bir toplantıda 1500 hastaya el sürmüştür. Bu yöntemle tedavi İngiltere’de II. Charles ve Queen Anne ve Macar Kralı Franz Joseph tarafından da kullanılmıştır.

XIX yüz yılın sonlarında ve XX. Yüz yılda veremli hastaların izolasyonu düşünülerek bunun için dağlık yerlerde sanatoryumlar yapılmaya başlamıştır. Çoğu fakir olan hastalar için hapishane gibi evler kullanılıyordu. Zengin olanlar İşviçre’nin Davos ve St.Moritzde şehirlerinde yapılan sanatoryumları tercih ediyorlardı. Bunların sayesinde bu ülkede yeni doğmuş olan ilaç sanayi hızla gelişmişti ve onlarla birlikte bankacılık sektörü de at başı gidiyordu.

Verem hastalığının tanınması, sebebinin öğrenilmesi ve tedavisinde ileri adımların atılması Paris’teki Necker hastanesinde çalışanlar gibi kendisi de veremli olan Rene Laennec’in çalışmaları ile ortaya çıkmıştır. Beş yaşında öksüz kalan Laennec ve iki kardeşini Nantes şehrinde doktor olan amcası büyütmüştür. Amca, ihtilalin en alevli günlerinde evin önünde kurulan giyotinin devamlı çalışmasının yeğenlerinin görmemesi için, onları evin arkasındaki kapıdan çıkarıp okula gönderiyordu.

Laennec, Napoleon’un İmparatorluğun doktoru için “Tıbba inanmam fakat Corvisartt’a inanırım" dediği hocanın yanında yetişmişti. Üniversite hocası, bilim adamı, otör, editör, çok iyi bir klinisyen olan Laenenec tüberkülozun bütün klinik formlarını gCm yüzüne çıkarmıştır. Bu bilim adamı, başta akciğer olmak üzere, karaciğer, dalak ve diğer organlarda " denilen kabarcıkların bulunduğunu tarif etmiştir. Otopsi yaparken 7 kez parmağı ölüden kaynaklanan mikrop ile enfekte olmuştur. XIX. Yüz yılın ikinci on yılında sağlığı bozulmuş ve kendi tabiriyle Paraxysms Asthma diye değerlendirdiği sağlık sorunu sonradan üzerine ateş yükselmesi de eklenince, Reenfeksiyon Tipi Tüberküloz olduğu anlaşılmıştır. Britanya’nın havası iyi olur düşüncesiyle İngiltereye gitmesinin hiç yararını görmeyince tekrar Paris’e dönmüştür, Öksürük nöbetleri üzerine eklenen ateş ve ishal onu iyice zayıflatmıştır. Eskiden tüberklozlu hastaların bazılarında durdurulamayan ishal ile kayıplar yaşanıyordu. Bu durum Laennec için de geçerli olmuş 1826 yılında üzerinde çok çalıştığı tüberkülozdan ölmüştür. Yakınarkadaşı olan Boyle 39 yaşında, Marie Francois-Xavier Bichat ise aynı hastalıktan henüz 31 yaşındayken ölmüşlerdir. Bu iki klinik araştırıcı içinde 900 otopsi raporu olan tüberkülozlu hastaların bulgularını “Recherchez sur la phythisic pulmonaire isimli kitabı yayınlamışlardır.

Laannec ve Boyle, şişman bir hastayı muayene ederken, solunum seslerini iyi duyamadığı zaman, çocukluk devrinde yaptığı gibi,eline geçirdiği kalın bir kağıdı boru haline getirdikten sonra hastanın göğCıs duvarına dayadığı zaman kalp ve solunum seslerini daha net duyduğumu anladı. Akciğer ve kalb sesleri daha net duyması üzerine ilk kez stetoskop’u bulan kişidir.
Laennec, önceleri paroxyms astma tanısı ile tedavi edilmişse de hastalığının re-enfeksiyon tipi tüberküloz olduğu anlaşılmış ve çalışma arkadaşları olan Boyle ve Marie Francois-Xavier gibi tüberkülozdan ölmüştür.

Ad:  Robert_Koch.jpg
Gösterim: 797
Boyut:  48.5 KB

Verem Basilinin Bulunması


Tüberküloz hastalığının sebebinin, ne olduğu hakkında fikir uyuşmazlığı vardı. Bazılarına göre hastalık genetik idi, bazıları göre kötü beslenmeden kaynaklandığına inanılıyordu... Tüberküloz hastalığının özelliklerini ilk kez Fransız askeri hekimi Jean Villemin saptamıştır. Hastalığın oluşmasında bir mikroorganizmanın varlığından uzun süredir kuşkulanıyordu. Jean, tüberkülozun bir mikroorganizma ile oluşan, bulaştırılabilen, bir hastalık olabileceğini göstermiştir. 1765 yılında “Tüberkülozun Nedeni ve Özellikleri ile İnsandan tavşana bulaştırılması” adındaki eserinde deneylerinin sonuçlarını yayınladı. Tüberkülozlu balgam şırınga ederek tavşanlara ve maymunlara hastalığı bulaştırdığını bildirdi.

Villemin 1768 yılında yayınladığı “Tüberküloz üzerinde İncelemeler” adındaki yazısında bu fikrini ortaya atmıştır.
Koch, 1940 yılında Göttingen’deki hocası Jacop Henle’nin infeksiyon hastalıklarında mikrobun tam izolasyonu için gerekli olduğunu ileri sürdüğü üç önemli koşul şunlardı İlki yerine getirilmişti diğer koşullar hastalığa yakalanan organda mikrobun gösterilmesi, ikincisi mikrobun organdan izole edilmesi ve saf kültürde üretilmesi ve böylece onun morfolojik ve fonksiyonel özelliklerinin anlaşılması, ve saf kültürlerinin deney hayvanlarında üretilmesi ve bunlardan mikrobun elde edilmesiydi. Koch bu ilkelere uyarak yaptığı çalışmalarla 1876 da bacillus anthracis, Kolera vibrionu bulmuştu.

Tüberküloz basilini ilk kez 1882 yılında Robert Koch isimli bir kasaba doktoru, eşi Emmy’nin kendisine yaş günü hediyesi olarak verdiği mikroskopla gösterdi. Ayrı mikroorganizmayı vereme yakalanmış herkeste verem mikrobunu gösterdi ve sonunda “ Tüberküloz bulaşıcı, korunabilir ve iyileştirilebilir bir hastalıktır" tezini yayınladı. Bu buluşunu, Almanya, Fransa ve İngiltere’deki tıbbi toplantılarda bilim heyetlerine sundu.

Tüberkülozun sebebini bulan Koch, onun aşısını da bulmak istedi. Bunun için, hayvan ve insanlardan elde ettiği tüberküloz kültürlerinin virülansını deney hayvanlarında gösterdi. ve sonrada bu kültürleri yüksek ısı ile sterilize ederek, basillerin virülansını ortadan kaldırdı. Ortaya çıkan yeni solüsyona “Koch’un Lymph’ı veya Old Tuberculin’ ismi verilerek aşı olarak kullanılmaya başlamıştır. Koch ile birlikte çalışanlar, bu solüsyonla hayvanlarda ve insanlarda aşı şeklinde kullanarak eklem ve kemik tüberkülozlu 38 olguyu tedavi ettiklerini bildirdiler. Ancak sonraki deneylerde Old tuberkülinin akciğer vereminin tedavisinde aynı başarıyı göstermediği de ortaya çıktı. Koch, bulduğu tüberkülini veremin tedavisinde kullanmayı planlıyordu.

Koch’un bilimsel şöhreti eşini boşayarak kendisinden 32 yaş genç ve güzel, öğrencisi Hedvig Freuberg ile aşk hayatı yaşaması, sonra onunla evlenmesi çevresinde hoş karşılanmamıştı. Sonra kendi adı ile anılan Enfeksiyöz hastalıkları Enstitüsünün başına getirildi. Burada iken Afrika ve Asya’ya giderek Kolera, Tifo ve Uyku hastalığının etkenleri üzerinde çalıştı. 1905 tarihinde verem mikrobunu bulması yüzünden Nobel ödülünü aldı. 27 Mayıs l910 tarihinde Baden-Baden’de 67 yaşında kalb krizinden öldü.

Calmette ve Guerin’in BCG Aşısı

Ad:  Calmette-Guerin (BCG).jpg
Gösterim: 849
Boyut:  40.7 KB

Fransız Albert Calmette Nice şehrinde lise öğrencisi iken l0 arkadaşını tifo’dan kaybetmişti. Lise’den ayrıldıktan sonra l881 yılında Brest’teki Deniz Tıp Kolejine girmiş, tabip yardımcısı olarak Hong Kong ve Amoyve Formoza adasında tropikal hastalıklar üzerinde çalışmak üzere görevlendirilmiştir. Buradaki hocası Flariasis hastalığının amilini bulan Patric Manson idi. Calmette, buradan Fransız Kongo’sundaki Gabon’a, giderek uyku hastalığı ve karasu ateşi üzerinde çalışmalar yapmıştı. Daha sonra, Fransız’ların Newfoundland adası yakınındaki iki küçük adada, kırmızı leke humması denilen hastalık üzerinde çalışmış ve bunu yapan mikrobu bulmuştu. Ardından Paristeki Pastör enstitüsündeki mikrobiyoloji laboratuarının başında olan Emile Roux’un yanına gönderilmişti. Enstitüde başarısı üzerine Fransız hükümeti ona Saygonda üç tane Pastör enstitüsünü kurma görevini verdi. Burada su çiceği ve yılan zehnirlenmesine karşı aşı yapılmasını yönetti Yakalandığı dizanteri sebebiyle Fransa’ya dönmek zorunda kaldı Pastör enstitüsünde yılan zehirlenmesine karşı polivalent serum üzerinde çalıştı. Laboratuarda çalışırken işaret parmağını ısıran yılan zehirlenmesini, kendi bulduğu serum ile tedavi etti. Fakat parmağının uçunu da kaybetmiş oldu. Calmette Uzak Doğudaki Veba salgını üzerinde de çalışmıştı.

Calmette başarıları yüzünden Lille’de yeni açılan Pastör enstitüsünün başına tayin edildi. Burada şehir kanalının temizlenmesi üzerine ağırlık verdi. Sonra da maden işçilerinin ankylostomiasis tedavisini yönettikten sonra, Portekiz, Cezayir ve Yunanistan’daki veba epidemisini durdurma görevini aldı.
Birinci dünya savaşının 1914 yılında başlamasından sonra Almanlar Kuzey Fransayı işgal ettiler. Calmett’in Lille kalması emredildi fakat eşi Almanya'ya sürgüne gönderildi. Calmette, Alman askerlerinde başlayan tifo salgınını durdurma görevi verildi. Savaş bittikten sonra, Lille’deki görevini veteriner olan arkadaşı Guerin’e devrettikten sonra Paris'teki Pastör Enstitüsü'ne döndü. Yeni görevi verem hastalığına karşı aşı hazırlanması idi.

Calmette ve Guerin, birlikte verem aşısını bulmaya yönelik araştırmalar yapmaya başladılar Amaçları, vereme karşı bağışıklık kazandıracak ama virülansı düşük ı bir mikobakterium üretmekti. Bir inekten elde ettikleri vi- rülan bir tüberküloz mikrobunu patates, sığır safrası ve gliserinden oluşan yapay bir ortama -kültüre- ektiler. Yirmi yıl süren 230 paşajdan sonra istedikleri sonuca vardılar..Sonunda yaşamını sürdüren, ancak hastalık yapma gücünü yitiren bir bakteri elde ettiler.Bilim çevreleri,bağışıklık yapma özelliği olan bu bakteriye Bacile Calmette-Guerin (BCG) adını verdiler.

Başarılı ilk çalışma l Temmuz 1921'de Paris’te başladı. Paris Belediye Hastanesi'nde anneleri tüberkülozlu olan 600 çocuk aşılandı. Hiçbiri hastalanmayınca, aşı uygulanması hızla yayıldı Ancak Almanya’nın Lubeck kentinde aşılanan 249 çocuktan 73.ü tüberkülozdan ölmüştü. Herkes yeniden laboratuara kapandı..Uygulamalar ve tüm kayıtlar sabırla didik didik incelendi. Sonunda, Almanya’nın Lubeck kentindeki çocuk hastanesine gönderilen BCG aşısı şuşunun içine virülan verem basili karıştırıldığı anlaşıldı. Böylece Calmette ve Guerin’in suçsuzluğu kabul edildi. BCG aşısı dünyanın bir çok yerinde, Avrupa ülkelerinde ABD.de yaygın olarak kullanılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştı. Türkiye’de, zamanın Verem Savaş Genel Müdürü olan Hamdi Açan ve ekibi dağda bayırda yaptığı tarama ve aşılama yapılan 60 milyonun üstünde PPD. testi negatif kişiye BCG aşısı yapılmış ve önemli hiçbir komplikasyona rastlanmamıştır. WHO, Türkiye’de verem savaşı için çok başarılı adımlar atıldığını kabul etmişti.

OsmanlI’da Tüberküloz
Osmanlı'da veremin etkisini, Topkapı ve Dolmabahçe Sarayında veremli hastalarda görüyoruz. III Selimin gözdesi olan Safinaz isimli kadının, Kafkasyadan göç eden bir ailenin kızı olduğunu biliyoruz. Genç kızın giderek zayıflaması, öksürük nöbetlerine tutulmsı ve ateşlenmesi sebebiyle saray doktorları tarafından tedavi edilmek istenmiştir. Kendisine ince hastalık teşhisi ve Gallopan ftizi teşhisi konmuştur. III. Selim’in Safinaz’ın iyileştirilmesi için gösterdiği gayretler işe yaramamıştır.

II. Mahmut’un babası I. Abdülhamit’in Fransız uyruklu, Nakşidil Kadın’nın veremden öldüğünü sanıyoruz. II. Mahmut'un ise akciğer tüberkülozundan öldüğü kesindir. Ona Annelik eden, korsanlar tarafından Akdeniz’den kaçırılan Aimee’ye de sarayda Nakşidil ismi verilmişti. Nakşidil'in akciğer tüberkülozundan öldüğü kesindir. II.Mahmut, alkolikti, karaciğer yetmezliği ve epilepsi nöbetleri geçiriyordu. Ancak onun da aslında tüberkülozlu olduğu biliniyor. Annesinde ve analığında tüberküloz olması bu görüşü destekler.

Kronik alkolizm ve verem’den ölen II. Mahmut’un yerini henuz l7 yaşıdaki Abdülmecid almıştır. Abdülmecit’in haremende bulunan 18 kadının yarısından fazlasında tüberküloz vardır. Bunlar, II. Abdülhamit’in annesi, Trimüjgan, Düzdidil, Mahitap, Nüketseza, Nesrin, Navermisal; Sultan 5. Mehmet’in annesi Gülcemal, Vahdetin'in annesi Gülüstü ve V.Murat’ın annesi Şefkefza isimli kadınlardır. II. Abdrülhamit’in kalfası Nakşidil’de de Gallopan ftizi vardı. Tirimüjganın oğlu olan II. Abdülhamit’in uzun süre sebebi bilinmeyen ateşten hasta olduğu biliniyor. Abdülmecit’in en sevdiği kadın olan Gülcemal’in hastalığı için Dolmabahçe’deki hareme getirilen Viyanalı Dr. Spitzer isimli yabancı doktor tarafından verem teşhisi konmuştur.2,3 Osmanlı’da uzun zaman Tazminat devrinde sadrazamlık yapan Ali Paşa’da tüberkülozdan ölmüştür.

Osmanlı'da yapılan nüfus sayımlarına göre XX. Yüzyılda İstanbull'un nüfusu 1.2 milyon imiş. Yılda 2.800 kişinin akciğer vereminden öldüğü bildiriliyor (Bu genel ölümlerin %15.8'i) İzmir’in nüfusu 200,000 iken, 1892-1914 yılları arasında ölen 92.942 kişinin 14.700 ü veremden ölmüştür. Genel ölümlerin %15.8’i tüberkülozdanmış.

Verem ve kuduz hastalığı ile savaşı II. Abdülhamit başlatmıştır. 1882 yılında Robert Koch verem basilini bulmuştu. 1885 yılında İstanbul da balgamda boyama ile verem basili gösterilmiştir. Almanya'da 1890 yılında Tüberkülin ile veremin tedavisi Alman Hastanesi'nde denenmişti. Tüberkülin aynı yılda İstanbul’da da veremli hastaların tedavisinde kullanıldı.

II Abdülhamid’in arzusu üzerine Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane tekrar tüberküloz konusunu eğilmiştir. Önemli bildiriler arasında Dr. Nazım Şerafettin’in veremden korunma tedbirlerini sıralayan çalışması ile Dr. Avlonitis’in tüberküloza karşı bir savaş derneği kurulması önerisi büyük ilgi görmüştür. Öneriler arasında hastane ve cezaevlerinde veremli hastalara tükürük hokkası verilmesi şart koşulmuştur.

Türkiye’de ilk çocuk verem hastanesi 1906 yılında Şişli’de baş tabip İbrahim Bey'in emrinde Etfal Hastanesi'nde faaliyete geçmiştir. Paşa, hernekadar Kütahya'da da bir sanatoryum yapılmasını istemişsse de bu gündemden çıkarılmıştır.

Wilhelm Conrad Röntgen 1895. de x ışınlarını rontgen de kullanmaya başlamıştır.İki sene sonra İstanbul'da Dr.Esat Fevzi bey kendi yaptığı rontgen cıhazı ile Yıldız, Gülhane ve Hamidiye hastaneleri de radyoloji ünütelerini kurmuştur.

Pavia Üniversetisi'nden Carlo Forlanini’nin uyguladığı pnomotoraks tedavisi, Akil Muhtar ve Muzaffer Şevki tarafından Istanbul'da kullanılmaya başlamıştır.13
1923 tarihinde İzmir’de Verem Savaş Derneği kurulmuş. 1925 yılında Tevfik Sağlam’ın organize ettiği Milli Türk Tıp Kongresi'nde esas konu olarak Veremle savaş gündeme girmiştir. İstanbul’da verem savaş dispanserlerinin sayısı hızla artmıştır. 1948 de Çapa’da Naile Sağlam Verem Araştırma Enstitüsü kurulmuştur.
1949 yılında İstanbuldaki Verem Savaş dernekleri İstanbul'da Ulusal Verem Savaş derneği ismiyle birleştirildi. İstanbul'da yayınlanan Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane dergisinde, veremin bulaşıcı olduğu yazılmış ve korunma yollarını Gazete Medicale D’Orient’te yayınlanmıştır.

Veremli hastalara tükürük hokkası verilerek, sokak ve kışlada yere tükürülmesi yasaklandı.
Unat’ın yazısında, verem hastalığının Osmanlı'da önemli bir sağlık sorunu olduğu, II.Mahlmut’un analığı Nakşidil Sultan, oğlu Abdülmeçid’in veremden öldüğü bildirilmektedir.13 Veremin Osmanlıda yaygınlık derecesi hakkında araştırmalar sadece İstanbul ve İzmir’de yapılmıştır.Bu şehirlerde verem kayıtlarının tutulması, II Abdülhamid zamanında başlamıştır. Yirminci Yüzyılın başında nüfusu I.2 milyon olan İstanbul’da ortalama 2,800 kişinin veremden öldüğü ve şehirde genel ölüm sayısının kaymakamlık kayıtlarına geçirildiğini, verem ölümlerinin %15.8’i bulduğu tahmin edilmiştir. Tahmini nüfusu 200.000 olan İzmirde 1892-1914 yılları arasında ölen 92.900 kişinin 14,700 ünün (%15.8) akciğer tüberkülozundan kaybedildiği kayıtlara geçmiştir.13,14 1876 yılında tahta çıkan II. Abdülhamid, halk sağlığına çok önem vermiş ve Avrupa’daki yenilikleri en kısa zamanda ülkesine getirtmiştir. Örneğin Robert Koch verem basilini 1885 yılında bulmuş, üç yıl sonra da Istanbul'da, balgamların boyanması ile verem mikrobu gösterilmeye başlamıştır. Keza Robert Koch’in öldürülmüş verem mikrobu atıklarından elde ettiği Tüberkülin’i aşı olarak denemesi, 1890 yılında Berlin’den getirilen Tüberkülin aşı olarak İstanbul'da da kullanılmaya başlamışsa da başarılı sonuç alınamamıştır. Bu gerçeği Berlin’den dönen Türk doktorları İstanbul'da aşı olarak tüberkülünü kullanmış ve olumlu sonuç vermediğini Gazette Medicale d’orient’te yayınlamışlardır.

II. Mahmut, Maslak’ta sonradan Prevantoryumu olarak kullanılan verem hastanesini yaptırmıştır. Abdülhamit Il.nin baş hekimi Dr Dr.Marvoyeni Paşa ve Cemiyeti tıbbiyei Şahane’nin üyeleri bir araya gelerek veremin bulaşıcı bir hastalık olduğunu ve korunma yollarını aynı dergide yayınlamışlardır. Öte yandan Avlonidis. ilk kez tüberküloza karşı bir savaş derneğinin kurulmasını önermiştir. Rus hastanesi hekimlerinden, Stchepatiew, Marmara’daki Prens adalarının veremliler için sanatoryum yapılmasını önermişlerdir.

kaynak: Göğüs Hatalıkları Anabilim Dalı
Son düzenleyen Safi; 26 Haziran 2016 00:25
7 Mayıs 2009 22:45       Mesaj #4
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

Verem

Bu maddedeki yazılar yalnızca bilgi verme amaçlıdır. Yazılanlar, doktor uyarısı ya da önerisi değildir.
Yüzyıllar boyunca ölüm nedenleri arasında ilk sırayı alan bulaşıcı ve tehlikeli bir hastalıktır. Bu hastalığın etkenini 19. yüzyılda Alman bakteriyoloji bilgini Robert Koch (1843-1901) tanımlamıştır. Bu nedenle, Mycobacterium cinsinden olan bu çomak biçi­mindeki bakterilere verem basili ya da Koch basili denir.

Verem basillerinin, insanda ve evcil hay­vanlarda hemen hemen aynı hastalık tablosu­na yol açan birkaç türü vardır. Örneğin bir türü insanda, öbürleri sığırlarda, domuzlarda, kümes hayvanlarında ve kuşlarda hastalık yapar. Ama sığır vereminin basili insana da bulaştığından, insanda iki tür mikrobun so­rumlu olduğu iki ayn tip verem görülür. İnsana özgü olan verem basili, hastaların öksürükleriyle havaya saçılan damlacıkların solunum yollarından alınmasıyla doğrudan insandan insana bulaşır. Sığır veremi ise, hastalıklı ineklerden sağılan sütlerin içilmesi sonucunda sindirim yoluyla insana geçer.

Verem mikrobu, solunum yoluyla vücuda girdikten sonra akciğerlere yerleşerek ürümeye başlar. Bu yüzden hastalığın en yaygın tipi, genellikle çocukluk ve gençlik çağında ortaya çıkan akciğer veremidir. Halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, öksürük ve gece terlemesi gibi ilk belirtilerin ardından, akciğer dokusundaki mikrop odaklarının çevresinde birtakım yum­rular oluşur. Hastalığın en özgün belirtisi olan bu yumrulara tıp dilinde "tüberkül" dendiği için, veremin bir adı da tüberküloz ya da kısaca TB'dir. Hastalık bu ilk evrelerde teda­vi edilmezse, akciğerlerdeki doku yıkımı bü­tün organı sarar ve solunum yetmezliğine, hatta ölüme yol açar. 19. yüzyılda pek çok insan akciğer veremi yüzünden yaşamını yitirmiştir. Hastalığın ilerlemiş evrelerinde, yıkı­ma uğrayan akciğer dokusundaki bronşlar ve ince kan damarları da parçalandığı için hasta­nın balgamına kan karışır. Bu arada, akciğer­lerdeki basiller çoğu zaman en yakındaki lenf düğümlerine, buradan da kan dolaşımına geçerek vücuttaki öbür organlara, özellikle kemiklere, eklemlere, beyin zarlarına ve böb­reklere yayılabilir.

İyi kaynatılmamış mikroplu sütlerle insana bulaşan sığır veremi ise daha çok lenf düğüm­lerini ve kemikleri tutar. Bu hastalığı önleme­nin en etkili yolu, sağmal ineklerde verem basili taraması yapmak ve sütleri pastörizas­yon denen ısıl işlemle mikroplardan arındır­maktır. Fransız bilim adamı Louis Pasteur'ün buluşu olan bu yöntemin yaygın olarak uygu­lanmaya başlaması, sığır vereminin insanda görülme olasılığını neredeyse ortadan kaldır­mıştır.

Çağımızda, sağlık hizmetlerinin iyi işlediği ülkelerde verem hastalığı çok seyrek görülür. Bunda en büyük pay, bir yandan yaşama ve beslenme koşullarının düzelmesine, öte yan­dan hem aşılama yoluyla veremden korunma­yı, hem de hastalığın erken tanı ve tedavisini öngören etkili verem savaş yöntemlerine dü­şer. Gerçekten de, verem basilinden alınmış özütlerin deriye şırınga edilmesine dayanan tüberkülin testi, balgamda ya da vücut sıvıla­rında verem basillerinin aranması ve röntgen filmiyle dokuların incelenmesi gibi tanı yön­temleri hastalığın en erken evrelerde saptan­masına olanak verir. Verem tanısı konan hastalar, antibiyotiklerle ve bakterilere karşı etkili özel ilaçlarla tedavi edilerek mikrop yaymayacak duruma gelinceye kadar sağlıklı kişilerden ayn tutulur. Bu arada, hastanın yakın çevresindeki kişiler de verem testlerin­den geçirilir ve gerekirse tedaviye alınır.

Vereme yakalanma riski yüksek olan kişile­re, verem basillerinin zayıflatılmış (etkisi azaltılmış) özel kültürleriyle hazırlanan BCG aşısı yapılır. Basillerin bu özel soyunu 1906'da Fransız bilim adamları Albert Calmette ile Camille Guerin üretmişlerdi. Bu nedenle, Calmette-Guerinbasili anlamındaki BCG kı­saltmasıyla bilinen bu koruyucu aşı birçok ülkede okul çağındaki bütün çocuklara dü­zenli olarak uygulanır. Bu uygulama Türki­ye'de de geçerlidir. Nitekim verem tarama çalışmaları ve yaygın aşılama kampanyalarıy­la ülkemizde hastalık hızla gerilemeye başla­mıştı. Ama yakın yıllarda, özellikle aşın nüfus artışı ve iç göçlerle giderek kalabalıklaşan büyük kentlerin çevresindeki sağlıksız yaşama ve beslenme koşullan veremin yeniden tırmanmasına yol açmıştır.

MsXLabs.org & Temel Britannica
Son düzenleyen Safi; 25 Haziran 2016 23:43
17 Haziran 2011 15:37       Mesaj #5
_Yağmur_ - avatarı
SMD MsXTeam

VEREM


Koch (tüberküloz) basilinin yol açtığı bulaşıcı hastalık.

Verem hastalığının binlerce yıldır etkisini sürdürdüğü arkeolojik araştırmalar sırasında ortaya çıkarıldı. Özellikle Avrupa'da 18. ve 19. yüzyıllarda veremin arttığı gözlendi. Başlangıçta bu hastalığın yayılmasını önlemek ve hastalığı tedavi etmek için yapılan çalışmalar pek başarılı olmadı. Hastalığın etmeni olan basil ancak 1882'de Robert Koch tarafından bulundu. Verem basillerine karşı etkin mücadeleyse son 40 yıldır başarılı olmaktadır. Basillerin, yerleştiği yerlerde kimi zaman "tüberkül" denen iltihabi bir lezyon yaratmaları nedeniyle, hastalığa aynı zamanda "tüberküloz" adı verilir.

Verem vücutta başta akciğerler olmak üzere, kemik, bağırsaklar gibi çeşitli organlarda ortaya çıkabilir. Veremli hastanın öksürürken etrafa yaydığı tükürükten, solunum ya da deri yoluyla bulaşır. Ayrıca, veremli hastaların dışkılarıyla, verem mikrobu taşıyan ineklerin kaynatılmadan içilen sütünden de bulaşma olur. Solunum yoluyla vücuda giren mikroplar bronşlarda, nefes borusunda yerleşirler ve kan yoluyla taşınarak lenf düğümlerinin bulunduğu yerlere kadar ilerleyebilirler.

Belirtileri
Akciğer vereminde belirtiler göğüs ağrıları, öksürük, nefes darlığı, balgam çıkarma, zayıflama, ateş, terleme, iştahsızlık ve bronşlarda hırıltıdır. Verem basili akciğerlerdeki alveollerde tahribat yaparak akciğer dokusunu yıpratmaya başladığında hastanın balgamı kanlı olabilir.

Teşhis
Veremin teşhisinde genellikle akciğer röntgeninin çekilmesi yeterlidir. Böylece lezyonlar görülebilir. Daha kesin teşhis, balgama yapılacak olan kültür testleridir. Son 40 yıldır geliştirilen güçlü antibiyotiklerle veremin öldürücü etkisi ortadan kaldırılmıştır. Antibiyotik tedavisinin yanı sıra, aktif verem durumlarında kesin dinlenme, iyi beslenme uygulanır.

Tedavi
Veremlilerin tedavisi ve etrafa hastalığı bulaştırmamaları için en uygun yerler sanatoryumlardır. Akciğer veremine karşı mücadelede, verem savaş dispanserlerinde geniş halk toplulukları ücretsiz olarak muayene edilir, seyyar röntgen arabaları insanların toplu yaşadıkları yerlerde tarama yaparlar; B.C.G. aşısı diye bilinen, hastalık yaratmayan basilden yapılmış aşının uygulanmasıyla geniş çapta bağışıklık sağlanır.


MsXLabs & Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi
Son düzenleyen Safi; 25 Haziran 2016 23:43
GüNeSss
1 Kasım 2011 03:42       Mesaj #6
GüNeSss - avatarı
Ziyaretçi

Tüberküloz (Verem)


Bu maddedeki yazılar yalnızca bilgi verme amaçlıdır. Yazılanlar, doktor uyarısı ya da uzman önerisi değildir.
Ad:  ver1.jpg
Gösterim: 1119
Boyut:  42.4 KB

Dünya Sağlık Örgütünün araştırmalarına göre dünyada her yıl 8 milyon kişi vereme yakalanmakta, 3 milyon kişi bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Dünya nüfusunun üçte biri yani 1.9 milyar kişi verem mikrobuyla enfekte durumdadır. Bunlardan en az 50 milyonunun klasik ilaçlara dirençli verem basilleri ile enfekte olduğu tahmin edilmektedir.

Hastaların %75’i sosyo-ekonomik bakımdan geri kalmış 13 ülkede ortaya çıkmaktadır. Ancak 1985’lerden sonra ileri endüstri ülkelerinde de artış olması, bu ülkeleri de konuya yeniden önem vermeye ve ciddi tedbirler almaya zorlamıştır.

Ülkemizde durum incelendiğinde ise şu durum görülmektedir. 1950’lerde verem görülme sıklığı ve ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer almaktaydı. 1945 yılında verem ölüm oranı yüzbinde 262 ve 1965 yılında hastalığa yakalanma oranı yüzbinde 172 idi. 1953 yılından itibaren başlatılan aşı kampanyaları, açılan verem savaş dispanserleri ve sanatoryumlarda uygulanan tedavi hizmetleri, geniş halk kitlelerinin röntgenle tarama çalışmaları, Sağlık Bakanlığı, UNİCEF ve verem savaş derneklerinin destek ve faaliyetleri ile verem nedeniyle ölümler ve vereme yakalanma oranları hızla düşüş göstermiştir. Bu düşüş halen devam etmekte olup bu gün verem ölüm oranı yüzbinde 2.8 ve vereme yakalanma oranı ise yüzbinde 29 civarındadır. Ancak bu rakam Batı Avrupa ülkelerinden yüksek olup, amacımız bu ülkelerde olduğu gibi yüzbinde 10 oranının altına düşmektir. Ülkemizde enfeksiyon havuzunun genişliği halen 12-15 milyon kişi civarındadır. Hastalığın en sık görüldüğü bölge Marmara Bölgesi olup, bunu Güneydoğu Anadolu Bölgesi takip etmektedir. Hastalığın en az görüldüğü bölgeler ise Akdeniz ve İç Anadolu Bölgesidir.

Günümüzde tüm dünyanın verem ile ilgili en önemli problemlerinden biri 1. kuşak etkin ilaçlara direnç kazanmış hasta sayılarının artma göstermesidir. Özellikle tedavi programlarının iyi takip edilemediği ülkelerde bu oranlar inanılmaz boyutlara ulaşmaktadır. Ülkemizde klasik ilaçlara direnç kazanmış veremli hasta sayısı 2000 civarında olup bu konu özel bir dikkatle takip edilmektedir.

Ülkemizde veremle mücadeleyi yürütecek ciddi bir teşkilat mevcuttur. Bu kuruluşlar aşılama ve tedavi hizmetlerini ücretsiz olarak halkımıza ulaştırmaktadır.

1950’lerde yapılan programların 1. amacı aşılama ve kitle taramaları idi, günümüzde ise en önemli amacımız, bulunan hastaların hatasız tedavilerinin temini olmalıdır. Yeni hastaların bulunmasına yönelik özellikle kitle taramaları gibi çalışmalar ise ancak 2. sırada yer almaktadır. Bu nedenle ülke çapında uygulanacak bir Tüberküloz Kontrol Programının düzenlenmesinde birinci önceliğin tedavi programı olduğu göz önüne alınmalıdır.

2000’li yıllara hitap edecek şekilde yeniden düzenlenen bir Ulusal Tüberküloz Kontrol Programımızın yeni aktiviteleri şunlardır:
  • Direkt gözlem altında tedavi stratejisinin uygulanması
  • Çok ilaca dirençli vakaların tedavisi projesi
  • BCG aşılama oranlarının %85’in üzerine çıkarılması
  • Eğitim programlarına ağırlık verilmesi ve sürekli hale getirilmesi
  • Laboratuar ağının güçlendirilmesi
  • Göğüs hastalıkları hastanelerinin modernizasyonu
  • Tüm sağlık kuruluşlarında standardize edilmiş tanı ve tedavi ilkelerinin uygulanması
  • Tedaviye alınan tüm hastaların kayıt ve takip altına alınması
  • Gönüllü kuruluşlar ile işbirliği
  • Uluslararası kuruluşlar ile işbirliği
Verem hastalığı ile mücadele görüldüğü gibi meşakkatli, sabır isteyen, pahalı ve uzun yıllar içeren bir uygulamayı gerekmektedir. Bir basil müspet tüberkülozlu hastanın yılda, 10-15 kişiyi enfekte ederek hastalığın kolayca yayılabilmesi yanında tedavinin en az 6 ay veya 9 ay devem ettirilmesi ve hasta ile birlikte ailesinin de takip edilmesi zorunluluğu, Tüberküloz Kontrol Programının ne kadar güç olduğunu göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütünün yaptığın araştırmalar göstermektedir ki; Türkiye gibi bir ülkede Etkili bir Tüberküloz Kontrol Programı ile Tüberküloz görülme sıklığının yarıya indirilmesi için 8 yıl geçmesi gerekmektedir.

Halkımızdan bu konudaki en önemli beklentilerimiz ise şunlardır:
  • Çocuklarımızın aşılarının yapılması konusunda anne ve babaların duyarlı davranmaları. BCG aşısının ilki 2. Ayını doldurunca , ikincisi ilkokul 1. Sınıfta yapılmaktadır. Aşının hiçbir yan etkisi olmayıp koruyuculuğu yüksektir (%80).
  • Tüberküloz teşhis ve tedavisi Bakanlığımız tarafından ücretsiz olarak yapılmaktadır. Tüberküloz şüphesi olan tüm hastalarımızın en yakın sağlık kuruluşuna ( özellikle verem savaş dispanserine) başvurarak gerekli tetkikleri yaptırmaları gerekmektedir.
  • Tedaviye alınan hastaların tedavilerini aksatmadan devam etmeleri ve aile bireylerini kontrole getirmeleri gerekmektedir.
  • Bu tedavinin kesintisiz devamı halinde şifa oranı %100 civarındadır.
  • Türkiye zaten geçmişte de, çok başarılı bir “Verem Savaşı” örneği sergilemiştir. Bugün de Bakanlığımıza 271 Verem Savaş Dispanseri, 22 Göğüs Hastalıkları Hastanesi, 11 Verem Pavyonu, diğer kuruluşlara bağlı 7 Göğüs Hastalıkları Hastanesinden oluşmuş geniş bir teşkilat ile, bu mücadele için pek çok ülkeden hatta bazı çok gelişmiş ülkelerden bile daha şanslı durumdadır

Son düzenleyen Safi; 26 Haziran 2016 00:54
KAPTAN
10 Ocak 2013 02:51       Mesaj #7
KAPTAN - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  ver2.jpg
Gösterim: 719
Boyut:  33.2 KB

TÜBERKÜLOZ (VEREM)


Ocak ayının ilk haftası Verem Savaş Haftası olarak kutlanmaktadır. Verem hastalığının etkeni olan Koch Basili İlk defa 1882 yılında Robert KOCH tarafından gösterilmiştir. Bu basil en çok akciğere daha sonra böbrek,kemik,mide-barsak sistemi,deri,merkezi sinir sistemi ve lenf sistemini tercih eder.

BULAŞMA
Uzun yıllar,verem mikrobunun hemen her yolla ve kolayca bulaşabildiği sanılmıştır. Bugün bile,bulaşmanın,hastaların balgamlarından toza toprağa karışan basillerin inhalasyonu (solunması) ya da hastalarla aynı kap-kacağı kullanmakla olduğu inancı hayli yaygındır.

Tüberküloz basilinin akciğerlere yerleşip çoğalabilmesi için akciğerin en uç noktalarına kadar ulaşması gerekmektedir. Bu uç noktalara ulaşmayan,ağız ve burnun iç yüzeylerinde ve bronşlarda tutulan basiller çoğalamamakta ve dışarı atılmaktadır. Bu uç noktalara geçiş yolları son derece dar olduğundan buralardan toz toprak gibi büyük partiküllerin geçmesi de mümkün olmamaktadır. Toz ve toprakla bulaşmayı imkansızlaştıran bir faktör de basillerin gün ışığından çok çabuk etkilenmeleridir. Bulaşma pratik olarak yalnızca,damlacık çekirdeği tabir edilen ve hastaların öksürük ve aksırıklarıyla meydana gelebilen, aerosol şeklindeki parçacıkların üzerindeki basillerle olmaktadır. Hafiflikleri nedeniyle uzun süre havada asılı kalabilen bu parçacıkların üzerindeki basiller güneş ışığı giren bir ortamda 1-2 saat içersinde ölürler,güneş ışığı girmeyen loş yerlerde ise (sinema,bar,cezaevi koğuşları vs.. ) uzun süre canlı kalabilirler.

Damlacık çekirdekleri yalnız öksürük ve aksırıkla meydana gelebilmektedir. Bu nedenle öksürük bulaşma açısından en çok dikkat edilmesi gereken bulgudur.

Öksürük akciğer tüberküloz olgularının % 75‘ inde bulunmaktadır. Öksürmeyen hastaların pratik olarak bulaştırıcı olmadıkları kabul edilmektedir.

Meme tüberkülozlu ineklerin kaynatılmadan içilen sütlerinden de bulaşma olabilmektedir. Bu tür bulaşma ender olup veremle savaşta hiçbir önceliği olmayan sindirim sistemi tüberkülozuna yol açmaktadır.

BELİRTİLER
  • Halsizlik,yorgunluk,iştahsızlık,zayıflama ve gece terlemesi
  • Ateş
  • Öksürük,balgam ve kan tükürme
  • Göğüs kafesinin yan tarafının ağrısı
TEŞHiS
  • Hasta öyküsü ve fizik muayene
  • Radyoloji
  • Tüberkülin Testi
  • Balgam tetkiki
  • Kesin tanı kültür çalışmasıyla konur.
TEDAVi
İlaçla iyileşme oranı çok yüksektir. Önemli olan ilaçları belirtilen doz ve sürede kullanmaktır. Hastanın kendisi ve çevresindekilerin kontrolleri önemlidir.

KORUNMA
  • BCG Aşısı ile korunma
  • İlaçla korunma
BCG Aşısıyla Korunma: Mikrobun zayıflatılmış bir türünden yapılan aşıdır. Ülkemizde uygulanan verem aşı şeması ;
  1. İlk aşı : Bebek 2 . ayını doldurunca
  2. Rapel : İlkokul 1. Sınıfta
İlaçla Korunma : Veremle savaşın temel amacı insanların verem mikrobuyla karşılanmalarını önlemektir. Bunun en etkili yolu erken teşhis ve düzenli tedavidir. Erken teşhiste ne kadar başarılı olunsa da çoğu zaman, hastaların yakın temaslılarının enfekte olmaları önlenememektedir. Mikrop kapmalarını önleyemediğimiz insanları ilaçla koruyarak hastalanma ihtimalini en aza indirmek ve bu suretle yeni enfeksiyon kaynaklarının ortaya çıkışını önlemek de verem savaşın önemli ilkelerinden biridir.

VEREMLE SAVAŞ KAVRAMI ve İLKELERİ
Veremle savaşta amaç,insanların tüberküloz basili ile enfekte olmalarını önlemektir. Çünkü basille enfekte olan kişi hemen hastalanmasa bile yaşadığı sürece hastalanma riski altındadır. Bu nedenle hastalık kaynaklarını olabildiğince erken teşhis etmek ve bunları yeterli süre ve düzenli olarak tedavi etmek verem savaşın temel ilkesidir.

Olası bir enfeksiyona karşı,insanları BCG aşısıyla bağışıklamak ve enfekte kişileri de olabildiğince erken teşhis ederek ilaçla korumak ve bu suretle hastalanma riskini asgariye düşürmek de verem savaşın diğer iki önemli ilkesidir.
Son düzenleyen Safi; 26 Haziran 2016 00:58
13 Eylül 2013 01:21       Mesaj #8
_VICTORY_ - avatarı
VIP Silent storM

Verem (Tüberküloz): Nedenleri, Belirtileri, Tanısı ve Tedavisi


Verem (Tüberküloz) nedir?
Verem, mycobacterium tuberculosis(Koch basili) adındaki bir bakterinin neden olduğu bulaşıcı, iltihabi bir hastalıktır. Bu hastalığın etkenini 1882 yılında Robert Koch adında alman bilim adamı bulmuştur. Çoğunlukla akciğerlerde ortaya çıkan bu hastalık nadir de olsa diğer organları tutabilir. Genelde akciğer veremi olarak bilinir. Bu bakteri vücuda girdikten sonra hemen hastalık oluşturmayabilir. Vücut direncinin düşmesi gibi çeşitli sebeplerden dolayı bu bakteri daha sonra vereme neden olabilir.
Verem hala bütün dünyada tıbbi ve ekonomik imkanı yetersiz olan insanlar arasındaki başlıca ölüm nedenidir. Bu bakterinin dünyada 1.7 milyar insanda bulunduğu ve her yıl 3 milyon insanın bu yüzden öldüğü tahmin ediliyor. Her yıl 10 milyon civarında yeni verem hastaları ortaya çıkmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü tüm ölümlerin yüzde 6′sının veremden kaynaklandığını tahmin etmektedir.

Verem nasıl bulaşır?

Verem, genelde solunum yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Bu yüzden verem mikrobu da çoğunlukla akciğere yerleşir. Vücut savunması yetersiz kaldığında ve bakteri akciğere yerleştiğinde burada yara oluşumu gerçekleşir. Bu sırada bakteri çoğalmaya devam eder. Nefes alıp verirken olmasa da hapşururken veya öksürürken bu bakteriler dış ortama geçer. Dış ortama geçen bakteri kapalı ortamlarda başka kişilerin nefes almasıyla akciğerlerine geçer. Böylece verem mikrobu diğer kişilere de bulaşmış olur. Bazen hemen vereme sebep olur bazen de vücut direnci yerinde olduğunda bağışıklık sistemi hücrelerince tutulur. Eğer bağışıklık sistemi zayıflarsa ki bu durumda kendimizi çok güçsüz hissederiz, verem hastalığı ortaya çıkar. Hastalık ilerlerse kişinin balgamında verem mikrobu bulunur. Bu kişiyle temas hastalığın bulaşmasına neden olabilir. Bir diğer bulaşma yolu ise pastörize edilmemiş sütlerle beslenenlerde görülür. Gelişmiş ülkelerde pek görülmese de inek sütü ile beslenen, iyi kaynatılmamış ya da pastörize edilmemiş sütlerin içilmesi sonucu ortaya çıkar.

Verem hastasında görülen belirtiler nelerdir?
Verem hastalığının belirtileri sadece bu hastalığa özgü değildir. Bir çok akciğer hastalığında bu belirtiler görülebilir. Verem hastalarında en çok görülen belirti öksürüktür. Öksürük sırasında hasta balgam çıkarabilir. Balgam çıkarma ve kan gelmesi hastalığın kronikleşmiş olabileceğinin bir göstergesi olabilir. Fakat hastalığın başlangıç döneminde nadir de olsa bu durum gözlenebilir. Halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, öksürük ve gece terlemesi hastalığın ilk belirtileridir. Kişi genelde bu durumun verem olabileceğini düşünmez. İlerlemiş verem hastalığında akciğerdeki hasar sonucu nefes almada güçlük çekilebilir. Hastanın ateşi artar.

Kimler risk altında?
Günümüzde en riskli kişiler aids hastalarıdır. Bu durumda vereme yakalanma riski artmaktadır. Ekonomik seviyesi düşük, sağlık ihtiyaçları yeterince karşılanamayan kişilerde vereme yakalanma daha sık görülür. Beslenme verem hastalığının önlenmesinde çok önemlidir. Maddi imkansızlıklar yüzünden dengeli ve yetersiz beslenen kişilerde görülme ihtimali fazldaır. Bu genelde sosyoekonomik düzeyi düşük gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan bir problemdir. Kalabalık ortamlarda bulunma, şehir hayatı risk faktörlerindendir. Bunun yanında yapılan çalışmalar ırklar arası farkın da verem hastalığında etkili olduğunu göstermektedir. Kan grubu AB olanlar, 0 olanlara göre vereme daha çok yakalanmaktadir. Alkol kullanımı verem riskini 10 kat arttırır. Ayrıca şeker hastalığı, çok stresli bir yaşam, kanser bu hastalığın oluşmasında etken rol oynamaktadır.

Verem nasıl teşhis edilir?
Bazı belirtiler iki haftadan fazla sürüyorsa yapılan ilk muayene sonrası hastadan bazı tetkikler istenir. Bunlardan en önemlisi balgamın incelenmesidir. Balgam incelenerek verem mikrobu olup olmadığı araştırılır. En uygunu ise sabah aç karnına çıkarılan balgamdır. Yeterli olmazsa bir gün boyunca çıkarlan balgam incelenir. Belirtiler var fakat balgam incelenmesinde bu bakteri görülemiyor ise akciğer grafisi çekilir. Yapılan bazı kan tahlilleri sonucu verem teşhisi konabilir. Sabah hasta kalkmadan alınan mide suyunun incelenmesi de verem teşhisinde kullanılan bir yöntemdir. Çok nadir durumlarda ise balgam alınır ve besiyerinde verem mikrobu olup olmadığını anlamak için üremeye bırakılır. Eğer bakterilerin üremesi görülüyor ise verem teşhisi konabilir.

Verem Tedavisi

Verem hastalığının tedavisinde kullanılan yöntem ilaç tedavisidir. Fakat hastanın da yapması gerekenler vardır. Beslenmeye dikkat etmeli, bağışıklık sistemini güçlü tutmalı (C vitamini bunun için çok önemlidir) ve iyi dinlenmesi gerekir. Verem tedavisi uzun sürelidir ve doktor gözetiminde olmak gerekir. Doktor isterse tedavi süresini uzatabilir. İlaçlar genelde birden fazladır. Çünkü bakteriler tek bir ilaca karşı direnç gösterebilirler. Unutmamak gerekir ki erken tani ve dolayısıyla tedaviye çabuk başlamak çok önemlidir. Böylece hastalığın başkalarına bulaşmasının önüne geçilir ve iyileşme süresi kısalır.

Veremden korunma yolları nelerdir?
Veremden korunmak için artık günümüzde aşı kullanımı yagındır. 2 aylıkken ve 7 yaşında verem aşısı uygulanır. Çevresinde veya ailesinde verem hastası olanlar kontrol altında olmalı, gerekli tetkikler yapılmalı hatta hastalığın bulaşmaması için bir müddet ilaç kullanabilirler. Düzenli yaşam, sigara, alkol, madde bağımlılığının bırakılması, temizliğe önem vermek, yeterli beslenme hastalığın kontrol altına alınması ya da başlamaması için önemlidir. Verem hastalığı geçirmiş birinin tekrar olmaması diye bir durum söz konusu değildir. Aynı önlemleri o da almalı ve hayatına dikkat etmelidir. Verem bütün toplumu tehdit eden bir hastalıktır. Bu konuda çevremizi bilgilendirmek, verem hastalarına destek olmak, tedavi olmasına teşvik etmek hepimizin görevidir.
Son düzenleyen Safi; 25 Haziran 2016 23:52
26 Haziran 2016 00:50       Mesaj #9
Safi - avatarı
SMD MiSiM

TÜBERKÜLOZ


TÜBERKÜLOZ TARİHÇE
  • Robert Koch, 24 Mart 1882'de tüberküloz basilini keşfetmiştir
  • 1895 yılında Wilhem Conrad Roentgen tarafından X ışınlarının keşfedilmesiyle akciğer TBC'de erken tanı sağlanmıştır
  • Tüberküloz aşısı BCG, Fransız araştırmacılar Calmette ve Guerin tarafından 1921'de bulunmuştur
  • İlk tüberküloz ilacı olan streptomisin 1944'de Waksman tarafından bulunmuştur
  • Milattan önce 1500-500 ve 500-0 yıllarında Nil nehri vadisinde
  • İsa'nın doğumundan sonraki 500-1500 yıllarında Kuzey Amerika'da
  • Son 1000 yılda Avrupa'da çeşitli epidemiler tarif edilmiştir
  • 19. yüzyılda Osmanlı sarayında II.Mahmut (1785-1839) ve I.Abdülmecit'in (1823-1861) verem nedeniyle öldükleri bilinmektedir
  • Verem savaş çalışmaları başlamıştır (II.Abdülhamit)
  • 1907 yılında Şişli Etfal Hastanesinde 24 yataklı bir bölüm çocuk tüberkülozu tedavisine tahsis edilmiştir
  • 1918 yılında ilk Verem Savaşı Derneği kurulmuştur
  • 1924 yılında Heybeliada Sanatoryumu açılmıştır
  • 1945 yılında Ulusal Verem Savaşı Derneği kurulmuştur
  • 1953 yılında DSÖ'nün yardımları ile kitlesel BCG aşı kampanyaları yapılmıştır
  • Yakaladığı insanı eriterek öldürdüğü için "Tüketim Hastalığı"
  • Hastaları soldurarak yok ettiği için "Beyaz Ölüm" veya "Beyaz Veba"
  • Asırlar boyu birçok kişinin yaşamını sonlandırdığı için "Ölümün Kaptanı" adı verilmiştir
  • Romalılar bu hastalığa hırıltılı nefes alıp verme ve öksürükle balgam atma anlamında "Phthisis" adını koymuşlardır
  • Bizim dilimizde ise "İnce Hastalık" en çok kullanılan tanımdır
  • 19. yüzyıldan beri tüm dünyada tüberküloz ismi kullanılmaya başlanmıştır

Mycobacterium tuberculosis


  • Actinomycetales takımında, Mycobacteriaceae ailesinin Mycobacterium cinsi içinde yer alır
  • 1-10 μm uzunluğunda, 0.2-0.6 μm genişliğinde
  • Aerobik, çomak şeklinde, düz veya hafif kıvrık
  • Yüksek oranda lipit içeren kalın hücre duvarı
  • Yavaş üreme hızı
— İkiye bölünme süresi ortalama 18 saat, besiyerinde koloni oluşturma süreleri 2-3 hafta
  • Asit-alkol dekolorizasyonuna direnç
— Mikolik asitlerin varlığına bağlı tüm Mikobakteriler aside dirençli boyanır
— Erlich Ziehl-Neelsen (EZN), Kinyoun ve auramin-rodamin florokrom boyaları 

BULAŞ VE ENFEKSİYON

Ad:  verem5.jpg
Gösterim: 883
Boyut:  46.1 KB
  • Esas olarak insandan insana solunum yolu ile bulaşır
- Bulaştırıcı olan tüberküloz şekilleri akciğer ve larinks tüberkülozudur
  • İyi kaynatılmamış/pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketimi ile bulaşabilir
  • Öksürük, aksırık gibi aktiviteler sırasında havaya dağılan sekresyonların sıvı kısmı buharlaşır ve "damlacık çekirdeği" adı verilen küçük solid bir maddeye dönüşür
  • Damlacık çekirdekleri saatlerce havada asılı kalabilir
  • 1-5pm çapında, içinde 1-3 basil bulunan çekirdekler, solunum yolları savunma mekanizmalarını aşabilirse alveollere ulaşarak TB enfeksiyonunu başlatır
  • Partikül filtreli maskeler (FFP2, FFP3, N95) 1-5pm çapındaki damlacık çekirdeklerinin tutulmasında >%90 etkili 
Ad:  verem1.JPG
Gösterim: 1000
Boyut:  38.8 KB
  • Ev içi temaslılarda görülme oranı %40-60 arasında değişmektedir
- Nüfus yoğunluğu
- Ailedeki kişi sayısı
- İklim koşulları
- Yaş
- Cinsiyet
  • Tüberküloz basili ile enfekte olma riski nelere bağlıdır?
- Bulaştırıcı bir hasta ile karşılaşma süresine (uzun süre yakın temas gerekli)
- Hastanın bulaştırıcılık derecesine (balgam yayması pozitif olgular daha bulaştırıcı)
- Kişinin bağışıklık sistemini etkileyen faktörlere
  • Standart ısı ve nemde aeresol TB basilleri
- %60-71'i 3 saat, %48-66'sı 4 saat, %28-32'si 9 saat canlı kalabilmekte
- Havalandırma ve ultraviyole (UV) ışınları

TÜBERKÜLOZ PATOGENEZİ


EVRE 1:Bulaşma, başlangıç (l.hafta)
  • Hastaya ait sekresyonlar konakçı savunma mekanizmalarım aşarak alveollere yerleşir
EVRE 2: Enfeksiyon, çoğalma ve yayılma (2-3 hafta)
  • Lenfohematojen yolla tüm vücuda yayılarak granülomlar oluşturur
  • Kazeöz odaklar fibröz kapsülle çevrilerek tüberkülom oluşturur
EVRE 3: Konakçıda immün yanıtın gelişimi
  • Basilin inhalasyonundan 2-3 hafta sonra hücresel immünite gelişir
  • 6-8 hafta sonra gecikmiş tip aşırı duyarlılık gelişir
  • Tüberkülin cilt testi pozitifleşir
  • Primer enfeksiyon evresi tamamlanmış olur
EVRE 4: Likefaksiyon ve hızlı basil çoğalması, yeniden bulaşma
  • Likefaksiyon (erime) ile kavite oluşur
  • Postprimer tüberküloz, reaktivasyon tüberkülozu gelişir

HASTALIK GELİŞİMİ


  • M.Tuberculosis ile enfeksiyondan sonra hastalık gelişme riski %10
  • Erişkin TB hastalarının %50'si yayma pozitif akciğer TB dir
  • Enfeksiyondan sonra hastalık gelişimi ilk 2 yıl içinde en fazla;
  1. Primer enfeksiyonun ilerlemesi (çocuklarda sık)
  2. Endojen reaktivasyon (erişkinlerde sık)
  3. Eksojen olarak yeniden enfekte olma (reenfeksiyon)
Enfekte olmuş kişilerde TB hastalığı riskini artıran faktörler;
  • Cinsiyet (akciğer dışı TB kadınlarda, akciğer TB ise erkeklerde sık)
  • Yaş (düşük gelirli ülkelerde erken yaşta, gelişmiş ülkelerde ise yaşlılarda sık)
  • Genetik risk faktörleri (HLA tipleri ve kan grupları)
  • Sigara (2 kat artırdığı gösterilmiş)
  • Kötü sosyoekonomik koşullar
  • HIV/AIDS

BCG (Bacillus Calmette-Guerin) ASISI


Hastalar İçin Bilgiler
Verem (Mycobacterium tuberculosis denilen) bakterilerin neden olduğu bir hastalıktır. Bu hastalığın vücudun herhangi bir yerinde meydana gelebilmesine karşın, akciğer veremi en yaygın şeklidir. Akciğer veremi, öksürürken, hapşırırken veya şarkı söylerken damlacıkların havaya karışması yoluyla insandan insana geçer. Yakın ilişki içerisindeki kişiler bu damlacıkları içlerine çekebilir ve böylece mikrobu kapabilir. Mikrobun bulaştığı kişilerin çoğunda belirti olmaz ama az sayıda kişi, mikrobun ilk bulaşmasından çoğu kez yıllar sonra aktif verem hastalığına yakalanır. Mikrobun bulaşması tehlikesini taşıyan kişiler şunlardır:
  • Veremin yaygın olduğu ülkelere, örneğin Asya ve Afrika’nın çoğu bölgelerine seyahat edenler
  • Sağlık bakımı görevlileri ve yüksek riskli verem grubu bakıcıları
  • Veremli kişilerin yakın aile üyeleri.
BCG Aşısı nedir?
BCG aşısı, vereme karşı bir miktar koruma sağlayan aktif bir aşıdır. BCG aşısı, verem bakterisine (mikrobuna) maruz kalırsanız size mikrop bulaşmasını önlemez, ancak, yaşamınızı tehdit eden çok etkileyici bir hastalık yerine ılımlı ve belirli bir yerle sınırlı bir enfeksiyon kapmanızı olanaklı kılar. BCG aşısının, bağışıklık etkisini (korumayı) doğurması 6-12 hafta alabilir. BCG aşısı vereme karşı sadece yüzde 50-60 oranında bağışıklık sağlayabilir ve kimi kişilerde aşı zaman içinde, bazen 5-15 yılda, etkisini yitirir.
En çok çocuklar yararlanır. BCG aşısı çocukların, beyinde verem (verem menenjiti) gibi çok şiddetli verem türlerini geliştirmesini önleyebilir. Yetişkinlere sağladığı yararların netliği daha azdır.

Halihazırda daha önceki verem enfeksiyonundan veya BCG aşısını takiben, tüberkülin cilt testine pozitif yanıt vermediğinizi kontrol etmek üzere aşıdan önce Tüberkülin Cilt Testi’ne (Mantoux test) [Tuberculin Skin Test (Mantoux test)] ihtiyacınız vardır. Tüberkülin cilt testleri pozitif çıkan kişiler aşının herhangi bir yararını görmez ve aşı yapılan yerde şiddetli bir reaksiyon geliştirebilir.
BCG aşısını izleyen dezavantajlardan biri, gelecekteki Tüberkülin cilt testlerinden pozitif sonuç alınmasına neden olur. Bu, reaksiyona verem enfeksiyonunun mu neden olduğunu, yoksa BCG aşısının bir sonucu mu olduğunu bilemeyebileceğimiz anlamına gelir.
BCG aşısının yapılmaması gereken insanlar vardır. Bağışıklığı düşük olan kişilere, şu sırada örneğin suçiçeği hastalığı olanlara veya kısa süre önce kızamık gibi aktif aşılar olanlara BCG aşısı olmamaları doğrultusunda tavsiyede bulunulabilir. BCG’den önce bireysel değerlendirme yapılır ve aşı olmadan önce bir Onay Formu imzalamanız istenir.
BCG ve diğer aktif aşılar. Yurt dışına seyahat etmekte olup yolculuğa çıkmadan önce birden fazla aktif aşı olması gerekenler şunları yapmalıdır:
a) ya tüm aktif aşıları aynı günde olmalıdır, veya
b) BCG ile diğer aktif aşılar arasında en az 4 hafta beklemelidir. Bu, vücudun bağışıklık (savunma) sistemine gerekli bağışıklığı (korumayı) sağlaması için en iyi fırsatı verir.
Kimi diğer aktif aşılar şunlardır: ağızdan Tifo, Sarı Humma ve Kabakulak, Kızamık, Kızamıkçık (MMR). BCG ve ağızdan çocuk felci aşısı 4 haftalık süre içinde verilebilir.

BCG aşısının yan etkileri var mıdır?

Herhangi bir aşıda olduğu gibi, yan etkiler olabilir ve kişiden kişiye değişebilir. Bazen aşı yapılan yerde ağrı, kızarıklık ve şişme olabilir. Bu genellikle tedavisiz iyileşir. Koltuk altı veya boyundaki bezeler de şişebilir ki bunların zaman zaman tedaviye ihtiyacı vardır. Aşı çok seyrek olarak çok yaygın BCG enfeksiyonuna neden olabilir. Bu, HIV pozitif olan, kötü beslenen veya ciddi hastalığı olanlar da dahil olmak üzere, genellikle bağışıklığı düşük olan kişilerde meydana gelir. Seyrek durumlarda ölüm de görülmüştür.
BCG verem tehlikesini tamamıyla önlemediği için, aktif verem hastalığının şunlar gibi belirtilerine dikkat etmek önemlidir: sürekli öksürük (üç haftadan fazla), kanlı balgam çıkarmak, ateş, geceleri terlemek, açıklanamayan kilo kaybı ve yorgunluk. Bu belirtiler birçok nedenle meydana gelebilir ancak bunlar başınıza geldiğinde bölgenizdeki göğüs kliniğine veya aile doktorunuza başvurup bir göğüs röntgeni çektirmelisiniz.

BCG aşısından sonra ne olur?
Aşıyı takiben bir ile üç hafta arasında küçük kırmızı bir kabarcık (nokta) belirir. Kabarcık yumuşayıp patlama eğilimi taşır, bu da çoğu kişide küçük bir yara ile sonuçlanır. Yaranın iyileşmesi üç ay kadar sürebilir ve genellikle küçük bir iz bırakır.

Aşı yapılan yerin bakımını şöyle yapın:
  • Aşı yapılan yerin doğal olarak iyileşmesine olanak tanıyın ve o bölgeyi TEMİZ VE KURU tutun. Krem veya merhem kullanmayın
  • Gerekirse, mikroptan arındırılmış bir gazlı bezi gevşek biçimde sarın ama aşı yapılan yerin üzerine yapışkan bant, pansuman tiftiği veya bez KOYMAYIN.
  • Aşı yapılan yeri çarpmaktan veya kaşımaktan kaçının
  • Duş yapmak, yüzmek ve spor gibi normal etkinlikleri sürdürebilirsiniz.
26 Haziran 2016 02:15       Mesaj #10
Safi - avatarı
SMD MiSiM
Akciğer Görüntüleme yöntemleri

Akciğer grafisi


Ad:  gr1.jpg
Gösterim: 1067
Boyut:  13.9 KB

Akciğer grafisi göğüs hastalıklarında çoğu kez temel tanı aracı olarak kullanılmaktadır. Standart akciğer grafisi 2 yönlü olarak çekilir. Bu sayede düz akciğer grafisinde kalbin ve diyaframların arkasında kalan lezyonlar, yan grafi ile görüntülenir. Standart akciğer grafisi; göğüs hastalıkları polikliniklerine başvuran hastaların büyük çoğunluğunda istenen ilk basamak görüntüleme yöntemidir ve bu aşamadan sonra hekim hastanın klinik bilgileri ile grafi bulgularını birleştirerek tanıya ulaşır veya daha ileri tetkiklere yönelir. Standart akciğer grafisi ile akciğer kanseri, pnömoni, bronşektazi, akciğer absesi, akciğer kisti, plörezi, pnömotoraks ve daha birçok akciğer hastalığının tanısı konulabilmektedir. Ayrıca standart akciğer grafisinde akciğerler dışında kalp, göğüs duvarının yumuşak dokusu ve kemik yapıya ait hastalıklar da teşhis edilebilir.

Ultrasonografi


Ad:  gr2.jpg
Gösterim: 724
Boyut:  10.6 KB
Daha çok batın ve pelvik incelemede yeri olan ultrasonografi, akciğer hastalıklarının tanısında kısıtlı kullanım alanına sahiptir. Özellikle plevral sıvıların tanı ve takibinde kullanılır ve bu alanda diğer görüntüleme yöntemlerine göre daha ucuz ve daha hassas olması avantajıdır. Yine bazı hastalarda minimal plevral sıvı varlığında, plevra boşluğundan sıvı alabilmek için ultrasonografi rehberliğine başvurulabilir.

Bilgisayarlı tomografi


Ad:  gr3.JPG
Gösterim: 711
Boyut:  26.2 KB
Standart akciğer grafisinde elde edilen bulgular tanı için yeterli olmuyorsa ya da tedavi planlaması açısından akciğer hastalığının daha detaylı incelenmesi gerekiyorsa, 2. basamak görüntüleme yöntemi olarak hasta bilgisayarlı tomografiye yönlendirilir. Bu yöntemde hastadan elde edilen görüntü sinyalleri bir bilgisayar tarafından işlenerek görüntü haline getirilir. Bilgisayarlı tomografide göğsün yukarıdan aşağıya doğru, (kullanılan kesit aralığına bağlı olarak değişmekle birlikte) yaklaşık olarak her bir santimetresi ayrı ayrı görüntülenip basılabilir (Resim 2). Bu sayede standart akciğer grafisinde görülen lezyonun, orijinini nereden aldığı, iç yapı özellikleri, komşu doku ve organlarla ilişkisi, bölgesel lenf bezlerinin hastalığa katılıp katılmadığı, akciğer zarı ve göğüs duvarının hastalıkla ilişkisi olup olmadığı gibi birçok detay incelenebilir. Bronkoskopi ile ulaşılamayan, (yani bronşlarla ilişkisi olmayan) periferik (akciğerin uç kısımlarında yer alan) lezyonlardan dışarıdan iğne ile biyopsi alınmasında bilgisayarlı tomografi rehber olarak kullanılabilir. Bu teknikte hasta tomografi cihazı içerisinde iken alınan görüntüler ile lezyonun yeri belirlenir ve buna göre biyopsi iğnesinin giriş yeri saptanır. Biyopsi iğnesi lokal anestezi uygulandıktan sonra göğüs duvarından ve kaburgaların arasından lezyona doğru ilerletilerek biyopsi yerine ulaştırılır. Bu aşamada tekrar görüntü alınarak iğnenin lezyonun içine girdiği yani doğru yerde olduğu saptandıktan sonra biyopsi alınarak tanıya ulaşılır. Ayrıca akciğer kanseri nedeniyle radyoterapi görecek hastalarda tedavinin planlanması için de bilgisayarlı tomografiden yararlanılmaktadır.

Manyetik rezonans (MRI)


Ad:  gr4.jpg
Gösterim: 615
Boyut:  55.1 KB
Beyin ve kemik dokunun görüntülenmesinde bilgisayarlı tomografiye göre büyük üstünlükleri olan MRI, göğüs hastalıklarında kısıtlı kullanım alanına sahiptir. Akciğer dokusunun hava içermesi nedeniyle MRI, bilgisayarlı tomografi kadar başarılı değildir ve bu nedenle standart akciğer grafisinden sonra ilk tercih edilecek tetkik daima tomografi olmalıdır. Özellikle akciğer ve akciğer zarının kanserlerinde, lezyonun ana damarlar, göğüs duvarının yumuşak dokusu ve kemik dokusu, omurgalar, diyafram gibi komşu yapılar ile ilişkisini ortaya koymak için tomografiden sonra gerekli görüldüğü taktirde manyetik rezonansa başvurulur. Örneğin Resim 3'te yer alan MRI kesitinde, sol akciğere yerleşen tümör dokusunun komşuluk yoluyla omurgaları da istila ettiği görülmektedir.

Pozitron Emisyon Tomografisi (PET)


Ad:  gr5.jpg
Gösterim: 647
Boyut:  25.0 KB
Bu teknikte vücuttaki biyomoleküllerin yapısına giren radyoaktif bir ajan hastaya verilir ve hücrelerin metabolizma faaliyetleri sırasında bu radyoaktif ajanı yapısında tutmasından hareketle PET kamerası aracılığıyla değişik planlarda görüntü alınır. Tümör hücrelerinde metabolizma diğer hücrelere göre daha hızlı olduğundan tümör dokusunun yani kanser hücrelerinin bulunduğu yerlerde radyoaktif madde daha fazla tutulur ve bu durum alınan görüntülerde saptanır. Bu tanımdan anlaşıldığı gibi PET akciğer kanserinin tanısında, ayrıca kanserin bölgesel lenf bezleri ya da uzak organlara metastazlarının saptanmasında kullanılmaktadır. Resim 4'te sağ akciğer üst lobda yer alan akciğer tümörü ve bu tümörün sol akciğerdeki metastazı (okla işaret edilen) görülmektedir. PET'in dezavantajları beyin dokusunda yer alan tümör ya da tümör metastazlarını saptayamaması, pahalı bir yöntem oluşu ve tüberküloz, sarkoidoz gibi bazı hastalıklarda yanlış pozitif sonuç vermesidir. Özellikle ülkemizde tüberkülozun hala yaygın bir hastalık oluşu nedeniyle PET pozitif olgularda olası bir tüberküloz hastalığı daima akılda tutulmalıdır.



Daha fazla sonuç:
Tüberküloz (Verem)

Cevap Yaz
Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:

Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç