Arama

Türkiye'deki Müzeler - Ayasofya Müzesi

Güncelleme: 21 Aralık 2016 Gösterim: 18.585 Cevap: 8
karayel - avatarı
karayel
Ziyaretçi
27 Mart 2008       Mesaj #1
karayel - avatarı
Ziyaretçi

AYASOFYA MÜZESİ

Ad:  Ayasofya1.jpg
Gösterim: 791
Boyut:  55.0 KB

Ayasofya (Yunanca Hagia Sophia “Tanrısal Bilgelik”), İstanbul’da Sultanahmet semtinde, dünya mimarlık tarihinin en önemli birkaç yapıtından biri sayılan Bizans kilisesi.

Sponsorlu Bağlantılar

İlk kez Constantinus zamanında yapımına başlanarak, onun oğlu Constantinus zamanında, 360’ta bitirildi. (Bazı bilim adamları önce Constantinus’un bir kilise yaptırdığını, bunun yıkılması üzerine Constantinus’un aynı yerde ikinci bir kilise inşa ettirdiğini ileri sürmektedir.) Bu yapı 404’te bir ayaklanma sırasında yanınca, II. Theodosios 415’te yeni bir kilise yaptırttı. Bütün bu yapılar ahşap beşik çatılı bazilikalardı. Son Ayasofya da 532’deki Nika Ayaklanması sırasında tümüyle yandı. İmparator İustinianos devlet otoritesini yeniden kurunca, kiliseyi olağanüstü boyutlarda yeniden yaptırmaya karar verdi. Mimar olarak Trallesli Anthemios’la Miletoslu 1sidoros’u da gene imparator seçti.

Yapının inşası için gerekli malzeme imparatorluğun her yöresinden sağlandı. Özellikle mermerler, bütün Akdeniz ülkeleri taranarak özenle seçildi; hatta bir söylentiye göre bazı antik yapılardan devşirildi. Fransa’nın Atlas Okyanusu kıyısından bile mermer getirtildiğini gösteren kayıtlar vardır.

Yapı


beş yıllık bir çalışmadan sonra kaba inşaat olarak bitirilip 27 Aralık 537’de kutsandı. Ama sonraki çağlarda yapılan büyük boyutlu onarım ve eklentilerden ötürü, bugünkü yapı ancak, plan düzeni açısından özgünlüğünü korumaktadır. 558’de ana kubbe çöktü; İsidoros’un yeğeni Genç İsidoros’un yaptığı ve günümüzde de ayakta duran kaburgalı yeni kubbe 562’de tamamlandı. Büyük bir olasılıkla 9. yüzyılda, bugün var olmayan atriuma (avlu) bakan cepheye dört payanda eklendi. 989’da kubbenin batı bölümü bir kez daha çökünce Trdat adlı Ermeni bir mimar tarafından onarıldı. 1346’da kubbenin bu kez de doğu bölümü çöktü ve yenilendi. 15. yüzyıl başında Bizans’ın ekonomik ve siyasal çöküşüyle birlikte Ayasofya’nın bakımı da ihmal edildi.

Ayasofya, İstanbul’un fethini izleyen yıllarda bütün Osmanlı topraklarında en iyi korunan ve Kâbe’den sonra en çok saygı gören yapı niteliğini kazandı. Kentin fethedildiği gün camiye çevrilen yapıya önce ahşap bir minare ve yeni bir mihrap eklendi; sonra gene II. Mehmed (Fatih) döneminde güneydoğudaki tuğla minare inşa edildi. Kuzeydoğu minaresi II. Bayezid, batıdaki minarelerse II. Selim döneminde (Mimar Sinan tarafından) eklendi. Gene bu dönemde çevredeki konutlar yıktırılarak geniş bir dış avlu (harim) oluşturuldu. Mermer müezzin mahfilleri III. Murad döneminde, kitaplık bölümü (1739-42), şadırvan (1740), sıbyan mektebi ve muvakkithane (1742) I. Mahmud döneminde inşa edildi. Hünkâr mahfili bugünkü durumunu III. Ahmed ve I. Mahmud dönemlerinde aldı. Caminin avlusunda II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed türbeleri yapıldı, kilisenin eski vaftizhanesi I. Mustafa ve I. İbrahim’in türbesi olarak kullanıldı. Onarımların ve bu büyük boyutlu yapımların dışında, Ayasofya yeni sanat yapıtlarıyla da dolduruldu. Örneğin 7,5 m çapındaki dev “çıhar yâr-ı güzin” levhaları ve kubbe göbeği hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazıldı; mihrabın iki yanındaki tunç şamdanlar I. Süleyman tarafından Budin’in fethinden getirildi.

Ayasofya’da çağdaş anlamdaki ilk onarım çalışması 1847-49 arasında İsviçreli mimar kardeşler Gaspare ve Giuseppe Fossati tarafından gerçekleştirildi. Bu onarımda kubbe demir kuşaklarla pekiştirildi, dışa doğru açmış sütunlar düzeltildi. 1926-30 arasında, özellikle yapının strüktürünü sağlamlaştırmaya yönelik yeni bir onanma gidildi. 1935’te Ayasofya’nın müze haline getirilmesinden bu yana, aralıksız küçük boyutlu onarım çalışmaları yapıldı. Günümüzde de Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü onarım çalışmalarını sürdürmektedir.

Ayasofya, mimarlık tarihinin önemli kilometre taşlarından biri oluşunu, çağı için olağanüstü cüretli strüktürel tasarımına borçludur. Mimarları Anthemios ve İsidoros’un temel amaçları bir ana nef ile iki yan neften oluşan bazilikal bir plan düzeninin üstünü, eskisi gibi ahşap bir çatıyla değil, kâgir olarak örtmekti. Orta nefin, bir kubbe ile doğuda ve batıda buna eklenen iki yarım kubbeden oluşan örtüsü böylece oluştu. Yapının bu örtü sistemi, türünün yeryüzündeki ilk örneğidir. Ayasofya öncesinde yarım kubbelerle desteklenmiş merkezî kubbeyi dik açılı bir planın üzerinde yerleştirmenin karmaşık sorunlarıyla uğraşmaya hiç girişilmemişti.

Ayasofya yalnız örtü sistemine getirilen çözümler açısından değil, dev boyutlarıyla da (ait yapı kabaca 70 m x 100 m; kubbe çapı doğu-batı ekseninde 30,87 m, güney- kuzey ekseninde 31,87 m; kubbe iç yüksekliği 55,60 m) çağına bir meydan okuma olarak nitelenebilir. Ama çok erken bir çözüm denemesi olmasından ötürü, yapı bazı çözülmemiş sorunlarla yanlışları da içeriyordu. Örneğin Anthemios ve İsidoros’un tasarladığı özgün kubbe bugünkünden çok daha basıktı ve büyük bir olasılıkla pandantiflerin (küresel bingi) eğrisini izleyen bir yelken tonoza benzemekteydi. 562’de yapılan yeni (bugünkü) kubbe eskisinden 6,25 m daha yüksek tutulduysa da, üst yapıdan gelen yüklerin zemine iletilmesi için alınan önlemler hep eksik kaldı ve Ayasofya’nın yüzyıllar boyunca, sayıları durmadan artan payandalarla desteklenmesi zorunlu oldu.
Ad:  Ayasofya10.jpg
Gösterim: 578
Boyut:  38.5 KB

Ayasofya, Bizans mimarlığı tarihinde bir sürecin başlatıcısı değildir. Sonraki yüzyıllarda Bizanslı mimarlar Ayasofya’yı yinelemedikleri gibi, prototipi ortaya konmuş olan bu iki yarım kubbeli merkezî kubbe (ya da kubbeli bazilika) şemasını geliştirmeye ve yetkinleştirmeye de yönelmemişlerdir. Tersine, Bizans mimarlığı Ayasofya’yı hep aşılmaz, bir kezlik bir başyapıt sayma eğiliminde olmuştur. Yapı, bir strüktür sorununa getirilmiş bir çözüm denemesi olarak değil, bir “kült anıtı” gibi değerlendirilmiştir. Bazı araştırmacılar bu nedenle, Ayasofya’yı bir erken Bizans yapısı olmaktan çok, geç dönem Roma yapısı gibi görmüşlerdir. İustinianos döneminden sonra Bizans mimarlığı, Romalılar için çok önemli olan strüktürün geliştirilmesi sorununu ana tasarım kaygılarından biri olarak görmekten vazgeçmiştir.

Ayasofya, etkileri hemen çağında ya da çağı ertesinde görülen bir yapı değildir. Onun yeniden gündeme getirilişi, ancak İstanbul’un fethiyle birlikte Osmanlı mimarlığında söz konusu olmuştur. Osmanlı mimarları (özellikle de Sinan) Ayasofya’ya bir deney alanı ve aşılması gereken bir doruk olarak bakmışlardır. Sinan, Ayasofya’yı ölü bir uygarlığın kalıntısı gibi değil de, dev bir mimarlık başarısı biçiminde görmüş ve bin yıldır hiç denenmeyeni deneyip onu Şehzade ve Süleymaniye camileri gibi iki büyük yapısında aşabilmiştir. Bu nedenle Ayasofya, yalnız Roma’nm ve Bizans’ın değil, Osmanlı uygarlığının da bir bileşeni sayılır. Ayasofya’nın başlattığı süreci Osmanlı mimarlığı tamamlamıştır.

Ayasofya mimarlık bakımından olduğu kadar, mozaikleriyle de önemlidir. Bunların arasında yapıyla yaşıt (6.yy) mozaikler, iç narteks ve yan galerilerin tavan yüzeylerindeki geometrik bezemelerle haç figürleridir. Aynı dönemin figürlü mozaikleri İkonoklazm döneminde (726-843) yok edilmiştir. Bu nedenle bugün Ayasofya’da görülen mozaiklerin hepsi 9. ve daha sonraki yüzyıllardan kalmadır. Yapının Türkler tarafından camiye çevrilmesinden sonra bu mozaiklere dokunulmamış, ancak I. Süleyman (Kanuni) zamanında üstleri badana (ya da sıva) ile örtülmüştür. Hatta bunların 18. yüzyıl başlarına değin kapatılmadığını ileri süren kaynaklar da vardır. Fossati’lerin onarımı sırasında ortaya çıkartılan mozaikler temizlenip onarıldıktan sonra alçı sıva ile örtülmüştür. 1931-38 arasında Amerikan Bizans Enstitüsü uzmanları bu sıvayı kaldırarak mozaikleri yeniden açığa çıkarmışlar, gerekli onarımlan yapmışlardır.

Ayasofya’nın figürlü mozaiklerinin en eski iki tanesi, apsis yarım kubbesinin içinde yer alan, kucağında çocuk İsa’yı tutan Meryem ve iç narteksten orta nefe açılan İmparator Kapısı’nın üzerinde bulunan, tahtta oturan İsa’nın önünde diz çökmüş İmparator VI. Leon’u gösterenlerdir (9. yy). Iç narteksin güney kapısı üzerindeki mozaik 10. yüzyıldan kalmadır. Ortada, kucağında çocuk İsa’yla Meryem, onun iki yanında iki büyük Bizans imparatoru, kenti kuran Constantinus ile Ayasofya’yı yaptıran İustinianos canlandırılmıştır. Güney galerinin ucundaki duvarda bulunan Konstantinos Monomakhos ve karısı Zoe’yi İsa’yla birlikte gösteren mozaik 11. yüzyılda, bunun hemen yanında II. İoannes Komnenos ve karısı Eirene’yi Meryem’le gösteren mozaik 12. yüzyılda yapılmıştır.
Ad:  ayasofya.JPG
Gösterim: 1035
Boyut:  72.1 KB
Ama Ayasofya’daki mozaiklerin en güzeli, gene aynı galerideki bir duvarda yer alan Deisis (Yakarış) sahnesidir. Bir yanında Meryem, öbür yanında Vaftizci Yahya’yla birlikte Isa’yı gösteren bu mozaiğin büyük bölümü tahrip olmuştur. Ama işçilikteki incelik, ayrıntılardaki özen ve yüzlerdeki yoğun ifade bu mozaik resmini, benzerlerinin en değerlilerinden biri yapmaya yetmektedir. Zaten bu nitelik üstünlüğü nedeniyle bu mozaiğin önceleri, Bizans sanatının 1261’den sonraki geç döneminden kaldığı sanılmış, 12. yüzyılda yapıldığı sonradan anlaşılmıştır.

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 21 Aralık 2016 20:15
asla_asla_deme - avatarı
asla_asla_deme
VIP Never Say Never Agaın
12 Nisan 2008       Mesaj #2
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın
Ad:  1.PNG
Gösterim: 610
Boyut:  88.9 KB
Yukarıdan Görünüş
AYASOFYA (Yun. Hagia [Yeni Yun. Aya] Sophia), en ünlü Bizans kilisesi.
Sponsorlu Bağlantılar

İstanbul’un Türkler tarafından fethinden sonra A. . Fatihin emri ile camiye çevrilerek muhafaza edilmiş, ye 1935 te müze haline getirilerek korunması sağlanmıştır,A. nın bugünkü şekli imparator İustinianos devrine, M. S. VI. i yüzyılın birinci yarısına ait olmakla beraber, küsenin ilk defa Büyük Konstantinos’un imparatorluk merkezini Byzantion’a getirerek şehri onarmaya başladığı sıralarda (M. S. 326), kurulduğu kabul edilmektedir. Fakat bu bina çok küçük görüldüğünden veya, diğer bir fikre göre, bir yer depremi sonunda yıkılmış olduğundan, imparatorun oğlu Konstantios onu yeni baştan daha büyük ve süslü olarak yaptırmış ve açılışını 15. II. 360 tarihinde törenle kutlamıştır. Basilika şeklinde ve üstü ahşap bir çatı ile örtülü olduğu tahmin edilen bu kilise, Sarayın ve şehrin en büyük kilisesi olduğundan, Megale Ekklesia (Büyük kilise) diye anılıyordu. Fakat daha sonraları, V. yüzyıldan başlıyarak, «İlahî Hikmet» in remzi sayılan «Hagia Sophia» adı ön plâna geçmiş ve bu ad bütün Bizans devri boyunca devam edip Türk’ler zamanında A. şeklinde yaşamıştır.

Ad:  2.jpg
Gösterim: 4716
Boyut:  82.9 KB
1 Güneyden görünüş; 2 Batıdan görünüş.
Konstantios II. nin yaptırdığı kilise, devrin ünlü din adamlarından Patrik İoannes Khrysostomos’un sürgüne gönderilmesi üzerine başgösteıen ayaklanmada, 20.VI.404 tari hinde, yanıp harap olmuş; bunun yerine yeniden yapılan bina. Theodosios II. devrinde (8.X.415) halka açılmıştır. Bugünkü A. nin batı avlusunda 1935 yılında yapılmış olan kazıda, toprak seviyesinden iki metre aşağıda, bu kilisenin batı yüzünü süslediği anlaşılan 5,5 m derinliğinde sütunlu bir galeri (portik) ile narteks (son cemaat mahalli) duvarlarının bir kısmı meydana çıkarılmıştır. Galeriye beş basamaklı bir merdivenle çıkılıyor ve buradan üç kapı ile nartekse geçiliyordu. Kazı sırasında bulunan ve şimdi A. nin batı tarafındaki bahçesinde görülen sütun başlıkları, kabartmalarla süslü epistyl hatıllarından ve diğer mimarlık parçalarından anlaşıldığına göre, orta kapı diğerlerine nazaran daha yüksek olup cephesinde büyük bir alınlık bulunan propylon tarzında yapılmıştır. Naıteksin arkasında beş nef (sahn) li olduğu sanılan asıl kilise binası yükseliyordu. Ancak, kilisenin genişliğini tam olarak tesbit etmek mümkün olamamıştır. Theodosios II. A. sının, ömrü de pek uzun olmamıştır. 532 yılında, ocak ayının 13/14 üncü gecesi, Hippodrom’da başlıyan ve İustinianos’un az kalsın tahtını kaybetmesine sebep olacak derecede genişliyen bir ayaklanmada - Nika ayaklanması - şehrin büyük kısmı ateşe verildiği sırada A. da yangından kurtulamamıştır. Çağdaş kaynakların verdikleri bilgiye göre ayaklanmanın kanlı bir şekilde bastırılması üzerine imparator, A. nin yeni baştan ve o zamana kadar görülmemiş bir büyüklük ve zenginlikte inşasına karar vermiş ve derhal işe başlanmıştır. Plânları yapmak ve yapıyı idare etmek ödev ve sorumluluğu devrin ve belki de bütün mimarlık tarihinin en ünlü simalarından olan Tralles (Aydın) li Anthemios ile Miletos (Balat) lu İsidoros’a verilmiştir. İmparator, yeni binanın yangına ve depreme karşı dayanıklı olmasını şart koştuğundan, kilisenin kemer ve kubbelerle örtülmesi ve yapı malzemesi olarak hemen hiç ahşap kullanılmaması kararlaştırılmıştır. Bu sebeple, fil ayakları ve hatıllar kesme taştan, sütunlar, başlıklar, kaplamalar, söveler v. b. beyaz veya renkli mermerle mozaikten yapılmıştır. Fakat binanın asıl duvar, kubbe ve kemerlerinde hep tuğla kullanılmıştır.Büyük yangından kırk gün sonra temeli atılan binanın 27. XII. 537 tarihinde büyük bir açılış töreni yapılmıştır.

Dört atlı bir zafer arabasiyle açılış törenine gelen İustinianos, yüksek kubbenin altında; «Ey Süleyman, seni geçtim» diye haykıracak kadar büyük bir gurur duymuştu. Fakat 22 yıl sonra, daha imparatorun sağlığında, bir yer depreminin etkisiyle büyük kubbenin doğu tarafı yıkılmış (7. V. 558), bu defa kubbenin onarılmasına memur edilen İsidoros’un aynı, ismi taşıyan yeğeni, evvelce fazla basık olarak yapılmış olan kubbeyi yedi metre kadar yükseltmek ve yan basınçları karşılayacak şekilde dayanaklar yapmak suretiyle binayı onarmış ve kilise, ikinci defa olarak, 2. XII. 562 de büyük törenle açılmıştır.

Kilisenin batı tarafında evvelâ atrium bulunuyordu. Bu avlunun ortasında fıskiyeli bir havuz (kantharos) vardı. Fakat 1935 kazısında buna dair birşey bulunamamıştır. Atriumun doğu tarafından üç kapı ile dış nar tekse geçilmektedir. Dar ve uzun bir yer olan bu kısmın üzeri manastır tonozu ile örtülüdür ve sade bir şekilde sıvanmıştır. Buradan beş kapı ile iç narteks’e girilir. Duvarları renkli mermer levhalarla ve üzerini örten tonozları tamamiyle mozaikle kaplı olan bu kısmın kuzey ve güneyinde iki büyük kapı görülür. Kuzeydeki kapıdan üst kat galeriye çıkılır. Güneydeki ise şimdi müzenin giriş kapısını teşkil etmektedir Kapının kanadları kalın meşeden yapılmış ve üzeri antik devirden kalma işlemeli tunç levhalarla kaplanmıştır. İç narteksin doğusundaki dokuz kapıdan asıl kiliseye geçilir. Bu kapıların en süslüsü ortadaki «İmparator kapısı» adını taşıyan kapıdır. Öteki kapıların çerçeveleri mermerden, bunun ise bronzdan yapılmıştır.

Asıl kilisenin kapladığı alan kareye yakın bir dik dörtgen şeklindedir. Doğudaki mihrap ile beraber iç yüz ülçümü 80, 9 m boy (mihrapsız 74, 8 m) ve 70 m enindedir. Bu geniş alanın orta kısmını 24,3 m yüseklikte döıt büyük fil ayağına dayanan 33 m çapında büyük bir kubbe örtmektedir. Kubbenin yerden yüksekliği 55, 6 m, kendi iç yüksekliği de 13,8 m olup iskeleti tuğladan yapılmış 40 kaburgadan ibarettir. Bunların arasında üst tarafları kemer şeklinde olan 40 pencere vardır. Büyük fil ayaklarını birbirine bağlıyan dört büyük kemerin -15, 65 m yükseklikte birleştikleri noktalarda üç köşeli birer pandantif meydana gelmiştir. Alt sivri uçları fil ayaklarına dayanan bu pandantiflerin yukarı tarafları kubbe kasnağını tamamlar. Büyük kubbenin doğu ve batı yönlerine yaptığı basınç birer yarım kubbe tarafından karşılanmakta ve‘sonra daha küçük kubbelere geçmektedir. Doğu tarafındaki küçük yarım kubbelerden ortadaki mihrabın üzerini örtmekte, batı tarafında buna karşılık küçük bir yarım kubbe bulunmadığından, bu vazifeyi galerinin üst katı görmektedir. Büyük kubenin kuzey ve güney yönlerindeki tazyiklerini iki katlı galeriler ve dayanaklar karşılamaktadır. Böylece kemer ve kubbelerin çeşitli yönlere yaptıkları basınçların, bunları birbirine çarpıştırmak suretiyle hafifletildiği veya tamamiyle ortadan kaldırıldığı görülmektedir.

Binanın ağırlığım taşıyan sütunların sayısı 107 olup bunlardan 40 tanesi aşağıda, 67 tanesi de yukardadır. Sütunların çoğu verde antico denilen yeşil renkli somaki mermerden (alt kattaki sekiz büyük yeşil somaki sütun Ephesos’ daki Artemis tapınağından getirilmiştir), bir kısmı da koyu vişne renginde Mısır portfirindendir. Fakat bütün sütun kaideleri, İustinianos ve karısı Theodora’nm monogramlariyle bezenmiş olan sütun başlıkları, ve yere döşenmiş olan geniş mermer levhalar Marmara adasının (Prokonnesos) meşhur beyaz mermerlerinden yapılmışdır. Duvarlar, kemerlerin başlangıcına kadar, yeşil Thessalia mermerinden yapılmış uzun şeritler ve bunların arasında bulunan koyu vişne renkli Mısır porfiri, altın sarısı Lybia mermeri, pembe damarlı Phrygia mermeri, açık yeşil damarlı Karystos (Euboia) mermeri, fildişi renkli Kappadokia mermeri ve İmparatorluğun çeşitli yerlerinden getirilmiş az bulunur kıymetli mermer levhalarla kaplıdır. Bu kaplamalar üst kısımda opus sedile tekniğinde yapılmış bir şerit ve bir konsol ile sona erer. Mermer levhalar vaktiyle altın yaldızlı olan dişli çitalarla çerçevelenmiştir,Mermer kaplamaların üst kısımlariyle bütün kemer, tonoz ve kubbeler mozaikle kaplıdır. A. mozaiklerinde yer genel olarak üzerine ince bir altın varak yerleştirilmiş küçük cam parçacıklarından yapılmıştır. Altın varak üzerinede ayrıca ince bir cam yapıştırılmış olduğundan, altın varak dış etkilere karşı dayanmakta ve böylece mozaik yer yüzyıllarca parlaklığını muhafaza etmektedir. Aynı şekilde yapılmış gümüş mozaikler de vardır. Kırmızı, mavi, yeşil gibi renkli kısımlar ise renkli cam veya tabiî renkli taşlardan elde edilen parçacıklarla işlenmiştir.

Ad:  3.jpg
Gösterim: 657
Boyut:  140.9 KB
Kuzey galerisi
Mozaiklerin haçlı ve insan figürlü olan kısımları evvelâ badana ve sonra 1847-49 da yapılan onarmada, yağlı boya veya üç santimetre kalınlığında bir alçı tabakasiyle örtülmüştür. Bunlar 1932 yılındanberi temizlenip meydana çıkarılmaktadır.

İustinianos devrine ait mozaiklere iç narteks ve yan galerilerde Taşlanmaktadır. Bunlar, geometrik süslerle kemerlerin tam ortalarına konmuş haçlardan toplanmaktadırlar. Bu devrin figürlü mozaikleri zamanımıza kadar gelmemiştir. Bunların hepsi ikonoklast (putkıranlar) devrinde 726-842 yok edilmiştir. Bu sebeple A. daki insan figürlü mozaiklerin hepsi IX. yüzyılın birinci yarısından sonraki devre aittir. Şimdiye kadar temizlenmiş olan mozaiklerin başlıcaları şunlardır

İç narteksin güney kapısının üst tarafında altın yaldızlı bir zemin üzerinde ortada taht üstünde oturmuş Meryem ile kucağında oğlu İsa, solunda İmparator Konstantinos, sağında İustinianos görülmektedir. Konstantinos, Meryem’e kurduğu şehrin, İustinianos da yaptırdığı tapınağın A. birer maketini sunmaktadırlar (IX. yüzyılın).doğu taraf tonozlu rampası İmparator kapısının üstündeki levha: ortada bir taht üzerinde oturmuş olan İsa’nın arka tarafında, madalyon içinde, sağda Meryem’in, solda Cebrail’in portreleri görülür. İsa’nın sağ eli takdis eder şekilde kalkmış, sol eli ise üzerinde:«Barış ve düzenlik içinde bulunun, ben dünyanın ışığıyım» yazılı bir levha tutmaktadır. İsa’nın önünde Leon VI. (8S6-912) veya Basileios II. (976-1025) olduğu sanılan bir imparator yete diz çökmüş durumda tasvir edilmiştir.

Mihrap yarım kubbesinin içinde, kucağında oğlu İsa’yı tutan Meryem tasvir edilmektedir (IX. yüzyıl). Meryem’in solunda, kemer içinde, kanadlı bir melek resmi vardır. Meleğin ustaca işlenmiş beyaz elbisesi bilhassa dikkati çekmektedir.

Yukarı kat güney galerisinin doğu duvarındaki mozaikler: Birinci levhada: ortadaki taht üzerinde oturmuş vaziyette İsa, sağ eli takdis eder şekilde, sol elinde kapalı bir İncil tutmaktadır, sağında İmparator Konstantinos IX. Monomakhos (1042-55) bir kese dolusu altın solidi’yi sunar durumda, solunda da İmparatoriçe Zoe görülmektedir.

Daha sağdaki levhada: ortada kucağında çocuğu ile Meryem, sağında İoannes II. Komnenos ( 1118 - 43) aynı şekilde elinde kese ile, solunda İmparatoriçe İrene; her üçü de ayakta görülmektedir. Bu levhanın sağında Alek- sios II. Komnenos’u ayakta ve genç olarak tasvir eden bir mozaik vardır.
Bu temizleme işini yapan Fossati ile, o sıralarda İstanbul’a gelip A. hakkında büyük bir eser yayımlamış olan Selzenberg tarafından, durumları tesbit edilerek renkleri ve şekilleri tanıtılan daha birçok figürlü mozaik vardır ki, henüz meydana çıkarılmamıştır.
Ad:  4.jpg
Gösterim: 540
Boyut:  48.5 KB
Batı galerisinin ortasındaki mozaik ve tahta kiriş Narteks kubbesinin mozaiği

Binanın içinde ışık boldur. Elverişli olan her yerde pencere bırakılmış olduğundan günün her saatinde içeriye bol ışık girmekte ve bu bol ışık altında altın yaldızlı mozaiklerle çeşitli mermer levhalar, göz alıcı güzel bir dekor teşkil etmektedirler.

Ad:  5.PNG
Gösterim: 545
Boyut:  202.0 KB
Güneydoğu tonozlu rampa duvarının mermer kaplaması

Kilisenin orta bölmesinin doğu tarafı çeşitli tasvirlerle süslü yüksek bir bölme kafesle diğer taraftan ayrılmıştı. Ruhanîlere ayrılmış olan bu yerde bema (= kutsal eşya dolabı ve âyin masası) bulunuyordu. Mihrabın önünde ise patriğin tahtı ve iki yanında, yarım daire şeklinde, papaz peykeleri vardı. Iustinianos devrinde papaz ve yardımcılarının sayısı 425 kişi olarak tesbit edilmiştir. Ayrıca 100 de kapıcı vardı. Daha sonraları bu papaz ve kapıcıların sayısının 800 e kadar çıktığı görülmektedir. Bununla beraber bunlar, A. nın yakınındaki Hagia Eirene (Aya İrini) ve başka iki küçük kiliseye bakmakla da görevlendirilmişlerdi.

Orta nefte, büyük kubbenin doğu yarısı altında, devrinin en ince bir sanat eseri olan vaaz kürsüsü (ambon) bulunuyordu. Bugün ambonun bulunduğu yerin yakınında opus sectile tekniğinde yapılmış bir yer mozaiği görülmektedir. Daha sonraki devirlere ait olup Omphalion adını taşıyan bu yetde, Rus gezgini Anton (XII. yüzyıl) un anlaıtı- ğına göre, imparatorlara taç giydirirlermiş.

İkinci kat galerilerin büyük kısmı vaktiyle kadınlara ayrılmıştı. Bu sebeple bu kısma kadınlar galerisi deniliyordu. Bu kata kilisenin dört köşesinde bulunan güneydoğudaki üzeıinde bir istinat duvarı yapılmış olduğundan şimdi kapalıdır dört helezoni yolla çıkılmaktadır. Üst kat güney galerisinin orta kısmında mermer bir bölme ile ayrılmış olan kısım, ruhanî meclislerin toplanmasına mahsustu. Bu kısmın sonunda, yerde görülen mezar levhası Venedik docu H. Dandolo’ya aittir. 1204 te İstanbul’u zapteden haçlı ordusu komutanı olan ve 1205 te ölen bu zatın lâhdi içindeki zırhlı elbise ve arması Fatih tarafından ressam Gen tile Bellini’ye armağan edilmiştir.

A. da, Iustinianos devrinde ikinci defa açılışından sonra, ilk önemli onarım, Basileios I. zamanında (869) yapılarak kubbedeki çatlaklıklar giderilmiştir. Batı tarafındaki dört büyük dayanak ayağının da bu devirde yapılmış olduğu sanılır.

986 yılındaki yerdepremi kubbenin bir kısmının yıkılmasına sebep olmuş ve bu kısım onarılmıştır.
Andronikos II. zamanında (1317), kilisenin etraf duvarları, hususiyle kuzey ve güney tarafı, dışarıdan piramit şeklinde yapılan dayanak duvarlariyle kuvvetlendirilmiş, böyle olmakla beraber 31 yıl sonra kubbenin doğu tarafındaki bir parçası yıkılmış ve bina ancak halktan toplanan iane ile onarılabilmiştir.

Ad:  6.jpg
Gösterim: 607
Boyut:  108.2 KB
1 Narteks,kuzeye doğru.2Batı galerisinin ortası, kilise tarafı. 3 Orta salonda bir
sütun başlığı. 4 Yan tonozlarda bir sütun başlığı.



Ad:  7.jpg
Gösterim: 579
Boyut:  105.4 KB
Narteks'in güney girişi üstündeki mozaik

A. ya en büyük fenalığı Batılı Hıristiyanlar yapmışlardır. 1204 yılında İstanbul’u zapt ve yağma eden Haçlı orduları A. yi da yağma edip ağır tahribata uğratmışlardır. Bu sırada bütün kutsal eşya yağma edilmiş, bazıları hayvanlara süs olarak takılmış, bazılariyle de hayvanlar sulanmıştır.
29. V. 1453 tarihinde İstanbul’un fethi ile A. kilisesi de Türk’lerin eline geçmiş, Fatih ilk cuma namazını burada kılmıştır. Türk’lerin A. ya girdikleri zaman, bina içine sığınmış olan sivil halkı öldürdükleri ve Fatih’in içeriye atla girdiği gibi sonradan düşmanca birçok söylentiler ortaya çıkarılmışsa’da, Fatih’in A. nın içine yaya olarak girdiği muhakkak olduğu gibi, Türk askerinin A. ya girişini görenlerin hiçbirisi de, halkın öldürüldüğünden veya binaya karşı bir hürmetsizlikten bahsetmemişlerdir. Türk’ler A. ya karşı daima büyük bir ilgi ve saygı göstermişler ve yaptıkları ustaca onarımlar ve dayanak duvarlariyle bu büyük anıtın günümüze kadar ayakta durabilmesini sağlamışlardır.

Fatih’in emriyle A. kilisesinin camie çevrilmesi üzerine gerekli bazı değişiklikler yapılmış ve binanın esas yapısı olduğu gibi korunmuş, hattâ insan figürlü mozaiklere de dokunulmamıştır. Bunların daha sonra, Kanunî devrinde, badana ile örtüldükleri anlaşılmaktadır. Güneydoğudaki büyük dayanak duvarları Fatih devrinde yapıldığı gibi bu taraftaki tuğla minareninde genel olarak - Fatih devrinden kalma olduğu kabul edilmektedir. Bayezid II. devrinde Kuzeybatı köşesindeki zarif ince minare. Selim II. devrinde de batı tarafındaki iki kalın minare mimar Sinan eliyle yapılmıştır. Murat III. devrinde mimar Sinan, imparator Andronikos tarafından yaptırılmış olan payandaları yeniden örmek ve yeni dayanak duvarları eklemek suretiyle camii çökme tehlikesinden kurtarmıştır. Yine bu devirde imparator kapısının sağ ve solunda - iç tarafta- Bergama’dan getirilmiş Hellenistik devir mahsulü iki büyük mermer küp yerleştirilmiş, büyük fil ayaklan önünde görülen zarif müezzin mahfilleri yaptırılmıştır. Mihrabın iki tarafındaki iki büyük şamdan ise Kanunî Süleyman tarafından Budin’den getirilerek camie vakfedilmiştir.

Murat IV. zamanında duvarları süsliyen âyetler Bıçak- çızâde Mustafa Çelebi tarafından yazılmıştır. Çok sanatkâ- rane bir işçilik gösteren mermer minber ile büyük kubbenin altında, sol tarafta yine mermerden yapılmış vaaz kürsüsü aynı padişah devri eserlerindendir.
* Camiin güney galerisinin gerisinde, güzel bir parmaklık ile ayrılan duvarları İznik ve Kütahya çinileriyle süslenmiş olan kitaplık, Mahmut I. devrinde yapılmıştır; içinde pek kıymetli yazma kitaplar vardır.

Ad:  8.jpg
Gösterim: 453
Boyut:  134.8 KB
Orta sahne, batıya doğru
Abdülmecit devrinde camiin içi ve dışı esaslı surette onarılmıştır. İsviçreli mimar Gaspar Fossati’nin sorumluluğu altında iki yıl süren bu çalışmalar sırasında ( 1847 - 49) büyük kubbe demir çemberlerle sağlamlaştırılmış, tehlikeli bir şekilde eğrilmiş olan 13 sütun düzeltilmiş, mozaikler açılarak bozuk olan kısımları onarıldıktan sonra haçlı ve insan figürlü olanların üzerleri kapatılmış, başka kısımları ise açık bırakılmıştır. Ahmet III. ve Mahmut I. devirlerinde değişiklikler gören Hünkâr mahfili bugünkü şekli almış, binanın dışı sıvanarak üzeri şimdi de mevcut olan kırmızı yollu sarı badana ile badanalanmış ve nihayet minarelerde gerekli onarımlar yapılmıştır. Binanın içinde ikinci kat galerileri hizasında duvarlara asılmış olan 7,5 m çapındaki Çeharıyâr-i güzin levhaları bu devirde Kazasker hattat Mustafa İzzet efendi tarafından yazılmıştır (bunlardan evvelki levhaları hattat Teknecizâde İbrahim efendi yazmıştı). Büyük kubbenin içini süsliyen âyet de Mustafa İzzet efendinin eseridir. Ayasofya’ya bitişik ve aralıklı olmak üzere gerek Bizans, gerekse Türk devirlerinde yapılmış çeşitli binalar vardır. Bizans devrinde yapılmış olanlardan büyük kısmı bugün ortadan kalkmıştır. Simdi bulunanlardan vaftishane (baptisterion) güney kapısının sağında (içinde Sultan Musiafa ve İbrahim yatmaktadıı), yuvarlak plânlı hazine dairesi (skeuophylakion) kuzeybatıdadır. Güney giriş kapısının batısındaki üstü tonozla örtülü olan yerin, Bizans kaynaklarında atıium yakınlarında bulunduğu ve içinde gayet ustaca yapılmış bir su saatinin muhafaza edildiği bildirilen, muvakkithane (horolgion) olduğu sanılır.

Güney tarafındaki bahçede her biri ince birer sanat ve mimarlık eseri olan ve dış yüzleri mermerle kaplanmış bulunan padişah türbeleri yapılmıştır. Bunlardan en eskisi Selim II. türbesi olup mimar Sinan’ın eseridir. Plânı dört köşe olan binanın hususiyle içi ve önündeki revakı çok süslüdür. Üzeri iç ve dış olmak üzere iki kubbe ile örtülmüştür. Güney batısındaki türbe Murat III. e aittir. Plânı altı köşeli olan bu binanın da üzeri çift kubbelidir; mimar Davut Ağa tarafından yapılmıştır. Türbenin bitişiğindeki küçük bina, Mehmet III. ün tahta çıkarçıkmaz öldürttüğü küçük şehzadeler için yapılmıştır. Bahçenin doğu tarafında ise Mehmet III. ün kendi türbesi bulunmaktadır. Plânı sekiz köşeli olan bu binanın kapı kısmı sonradan eklenmiştir. Güneybatı tarafındaki avluda görülen okul binası, çok zarif şadırvan ve kuzeydeki İmaret Mahmut I. devri eserlerindendir. Bununla beraber Fatih Vakfiyesinden anlaşıldığına göre okulun ilk kuruluşu Fatih devrine kadar çıkmaktadır.

W. Emerson - R. L. Van Nice : Hagia Sophia and the First Minaret Erected ajter the Conquest of Constantino jle (American Journal of Archeology, cilt LIV, 1950 28 - 40).Folklor: Birçok büyük yapılar gibi A. da. günümüze kadar, halk dilinde yaşıyan ve X. yüzyıldan bu yana yazılı kaynaklarda tesbit olunan türlü efsanelere ve inanışlara konu olmuştur. Bunlardan bir kısmı Hıristiyan kaynaklarından çıkmıştır. Bizans’ın ve komşu memleketlerin Hıristiyan halkı içinde doğmuştur; bunlar İstanbul’un alınmasından ve A. nın cami haline getirilmesinden sonra da anlatılagelmiştir. Bir kısmı ise fetihten sonra Müslümanlar arasında doğmuş söylenti ve inanışlardır. A. nın fetih öncesi ve sonrası folkloruna ait söylentilerin pek çoğunu tesbit etmiş olan yazılı Türk kaynaklan arasında hususiyle Evliya Çelehi Seyahatnamesi ile Solakzade Tarihi’ni anabiliriz.

Söylentilerden bir kısmı A. nın kuruluşuna aittir. Bunların anlattığına göre: A. nın plânını Kayser İustini- anos, dinî âyin esnasında kutsal ekmekten bir parça kapıp kaçııan bir arının peteğinde bulduğu kilise maketinden almıştır. Başka bir söylenti, kaysere rüyasında tapınağın plânını bir meleğin gösterdiğini anlatır. A. nın kuruluşu sırasında da meleklerin yardımı eksik olmamış: para sıkıntısı çeken kaysere bir melek hergün yük yük altın vererek kilisenin yapma masrafını sağlamış, kayser bu sırrı etrafındakilere söyleyinceye kadar bu olağanüstü yardım devam etmiş. Binanın yapılışına da bir melek bakar, yapıyı hertürlü zarardan korurmuş; bir gün bu melek, işbaşından ayrılmış bulunan ustave işçileri çağırtmaya, ustalardan birinin oğlu olup o sırada iş yerini beklemekte bulunan çocuğu yollamak istemiş, çocuk oradan ayrılmak istemeyince melek: «Sen dönünceye kadar ben beklerim» demiş. Çocuğu gönderenin bir melek olduğunu anlıyan hükümdar ve adamları, melek A. yi hiç bırakmasın ve dünya durdukça kiliseyi korusun diye, çocuğu bol ihsanlarla uzak bir memlekete sürmüşler. A. nın mimarı, kemerler tamam olduktan yedi yıl sonra, kubbeyi tamamlamak üzere işe tekrar başlamağa gelmiş; bunun sebebini soran hükümdara, yapıyı acele tamamlamağa zorlanacağını tahmin ettiğini ve vapının temellerinin toprağa iyice oturmasını beklemeden kubbe yapılmış olsaydı ilerde yıkılması muhakkak olduğunu da bildiği için kaçmak zorunda kaldığını söylemiş. söylentiler, İslâm A. nın, Muhammed zamanında bir zelzele sonunda yıkılmasından sonraki tamirinde kubbenin ancak Peygamberin bir mucizesi sayesinde tutturulabildiğini anlatırlar: Hızınn tavsiyesiyle bir rahipler heyyeti Mekke’ ye gidip Muhammed’in tükrüğünü, Mekke toprağı ve zemzem suyu almışlar; bunlarla yapılan harçla kubbeyi tutturmak mümkün olmuş. Evliya Çelebi'nin anlattığına göre tapınaktaki büyük kubbenin ortasındaki altından yapılmış top kandil, bu «mucizeye teberrüken» Fatih tarafından astırılmıştır. Yine aynı kaynaktaki bir söylenti, Muhammed’in tükrüğü.ile yapılan harcın A. nın «terliyen direk» diye tanınan sütununun altında karıldığmı anlatır.

Efsanelerden bir kısmı da. A. yapısının türlü par çalariyle ilgilidir:kapılardan birinin üzerindeki lâhit biçiminde bir yer vardır ki, burası söylentilerde, imparatorun kızının mezarı diye gösterilir; bu kızın yılan sokmasiyle öleceği önceden haber verilmiş, babası, kızını korumak için birçok tedbirlere baş vurmuş, böyle olduğu halde, alınyazısını önlüyememiş, kızının cesedini olsun yılanların saldırışından korumak için onun mezarını kilisenin yüksek bir yerine koydurmuş, fakat bir yılan bu taş lâhit içine de sokulup yapmış: Evliya Çelebi’nin söylediğine göre, ortadaki büyük kapı ile, kıble tarafındaki kapı, Nuh'un gemisinin enkazından yapılmıştır. - «Terliyen direk» veya «Ağlıyan direk» adiyle anılan sütundaki delik, Hızır’ın kiliseyi cami haline sokmak için bütün tapınağı Kâbe istikametine çevirmek istediği zaman parmağını soktuğu yermiş; halk bu deliğe parmağını sokar, direkten gelen ıslaklığın türlü dertlere deva olacağına inanırmış. Evliya Çelebi’ye göre A. nın başka bir çok yerlerinde de şifa verme ve keramet çeşidinden türlü hassaları vardır: camideki kuyudan içilen su yürek oynamasını iyi eder, altın top altında, usuliyle dua eden kimse unutkanlık ve bunaklıktan kurtulur; aynı yerde, yine aynı suretle dua eden kimse muradına erermiş. Kubbenin o noktasına, Kadir gecesi Hızı’ın geldiği inanışı halk arasında yaygındır. Cami’in bir yerindeki niyet dolabına, deliğinden atılan paranın ses verip vermediğine göre dileğin olup olmuyacağı anlaşılırmış.

Söylentilerin büyük bir kısmı da İstanbul’un fethi hadisesiyle ilgilidir; bunlar da Hıristiyan ve İslâm kaynaklarından geldiğine göre ayıılır: Hıristiyan halkın arasında yaşıyan söylentilere göre fetih günü kalabalık bir cemaatle patrik dua ederken Osmanlı askerleri A. ya girmişler, patrik o anda bir kapıdan sırrolmuş: bu kapı «açılmaz kapı» dır; kapının önünde paskalya günleri kırmızı yumurta kabukları görülürmüş. - Fetih esnasında A. nın büyük mihrabım bir gemiye yükleyip götürürlerken, Marmara’nın bir yerinde gemi batmış; denizin o noktasında şimdi de mihrabın battığı yer belli imiş; orası hiç dalgalı olmazmış, deniz dibinden güzel kokular gelirmiş. Yine Hıristiyan menkabelerine göte, bir defa Sultan Süleyman zamanında, dervişler gece A. ya ibadete gittikleri zaman içerde ışıklar görmüşler ve sesler işitmişler, padişaha keyfiyeti haber vermişler, Süleyman adamlariyle gelmiş, dışardan onlar da aynı hali görmüşler, fakat içeriye girdikleri zaman ışıklar sönmüş ve sesler kesilmiş; bu, A. da ölülerin âyini imiş.

A. nın orasında burasında bulunan bazı izler ve işaretler de türlü inanışlara ve efsanelere konu olmuştur: fetih günü Fatih - yahut Yâvedûd Sultan atiyle A. ya girmiş, cesetlere basaraktan ilerlemiş, bir yerde atı şahlanmış o zaman kılıcını duvara çalmış ve kanlı elini kemerlerden birinin üzerine basmış: duvardaki bir çatlak, kılıcın izi, yüksek bir yerdeki el izine benzer işaret de «pençe nişanı» diye bugün de gösterilir. Büyük giriş kapısının kapanmaz hale gelmesi de bir söylenti ile açıklanır.

Ad:  9.jpg
Gösterim: 413
Boyut:  58.4 KB
orta sıra sutunlar
Fatih veya fethe katılan başka bir zat, A. ya girerken bu kapıyı bir vuruşta toprağa gömmüş, kapı o zaman kapanmaz olmuş.

Bugün İstanbul’un eski eserler müzelerinden biri olan A. sade mimarî ve tezyini sanatların değil, eski ve yeni pek çok efsanelerin de müzesidir.

İnönü Ansiklopedisi & MsXLabs

Son düzenleyen Safi; 21 Aralık 2016 09:38
Şeytan Yaşamak İçin Her Şeyi Yapar....
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
16 Eylül 2008       Mesaj #3
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  Ayasofya3.jpg
Gösterim: 322
Boyut:  83.8 KB
AYASOFYA

İstanbul'da Bizans İmparator­luğu zamanında kilise olarak yaptırılan, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u almasıyla cami­ye dönüştürülen, günümüzde ise müze olarak kullanılan tarihsel yapıdır.

Sultanahmet sem­tinde bugünkü Ayasofya'nın bulunduğu yerde İmparator Constantinus zamanında yapımına başlandığı sanılmaktadır. Yapım oğlu II. Constantius döneminde 360'ta tamamlandı. Kentteki öbür kiliselerden büyük olduğu için "Büyük Kilise" adı verilmişti. 5. yüzyıldan sonra Hagia Sophia (Kutsal Bilgelik) adını aldı. Bu ad Türkler'in İstanbul'u almaların­dan sonra dilimizde Ayasofya'ya dönüştü.

Yapılan ilk kilise 404'te bir ayaklanma sırasında, dinsel baskılara başkaldıran halk tarafından yakıldı. II. Theodosios'un 415'te yaptırdığı ikinci kilise ise 532'de çıkan başka bir ayaklanmada kentin büyük bir bölümünün ateşe verilmesi sonucu tümüyle yandı. İlk iki yapı ahşap beşik çatılıydı. İmparator I. Jüs-tinyen tarafından büyük boyutlarda yaptırılan ve beş yılda tamamlanan bugünkü Ayasofya 537'de açıldı. Mimarları Tralles'li (Aydın) Anthemios ile Miletli İsidoros'tur.

Ayasofya'nın yapımında, Marmara ve Eğri-boz adaları ile Akdeniz ülkelerinden özenle seçilerek getirilen çeşitli renklerde mermer kullanılmıştır. İmparator I. Jüstinyen yeni tapınağın görkemli bir yapı olmasını istediği kadar depreme ve yangına da dayanıklı olma­sını istemişti. Bu nedenle hiç ahşap kullanıl­mamış, kemer ve kubbelerle örtülen yapıda yalnızca tuğla, taş ve mermer gibi yapı malze­melerinden yararlanılmıştır. 558'deki dep­remde ana kubbesinin yıkılması üzerine daha büyük bir kubbe eski mimar İsidoros'un yeğeni Genç İsidoros tarafından yapıldı ve kilise 562'de açıldı. Daha sonra gene deprem­lerden sonra onarım gören Ayasofya'daki değerli eşyalar 1204'te İstanbul'u işgal eden Haçlı ordusunca yağmalandı.

Yapı 70 x 100 metrelik geniş bir alana kurulmuştur. Fil ayağı denen dört büyük ve kalın sütunun taşıdığı kubbenin çapı yaklaşık 31 metredir. Kubbenin iç yüksekliği ise 55,6 metredir. Zaman zaman yıkılan kubbe birçok kereler onarılmıştır. Yapının çökme tehlikesi göstermesi üzerine de dayanak duvarları ya­pılmıştır.

Ayasofya'nın içi Bizans sanatının bütün güzelliğini ve görkemini yansıtır. Kilisenin bezenmesinde mozaikler, renkli mermerler, fildişi levhalar, gümüş ve altın eşyalar kulla­nılmıştır. Duvarlarda çeşitli dinsel konulan işleyen resimler bulunur.

Bugün Ayasofya'ya giriş kapısı olarak kul­lamları güney kapısının üzerinde, kucağında İsa ile tahtta oturan Meryem'in mozaiki görülür. Meryem'in bir yanında İmparator Jüstinyen, öbür yanında kiliseyi yeniden yap­tıran Constantius vardır. Bu mozaikin ze­mininde altın yaldız, giysilerde renkli camlar, ellerde ve yüzlerde renkli taşlar kullanıl­mıştır.

Ayasofya, mimarlık yönünden olduğu ka­dar mozaikleriyle de önemlidir. İmparator kapısının üstündeki Yakarış adlı mozaik Ayasofya'dakilerin en ünlüsüdür. Bu mozaikte İsa'nın bir yanında Meryem, öteki yanında ise Vaftizci Yahya resmedilmiştir. Kişilerin yüz-lerindeki anlatım ve ayrıntılardaki özeniyle ince bir işçilik ürünü olan bu mozaik resmin bir bölümü zamanla yıpranmıştır. Mihrabın üzerindeki mozaikte ise kucağında İsa ile Meryem yer alır. Yapının birçok yerinde de imparatorluk ailesinden kişilerin mozaik port­releri vardır.

Fatih Sultan Mehmed döneminde yapıya bir minare ve yeni bir mihrap eklendi. II. Beyazıd döneminde bir, II. Selim döneminde iki minare daha eklenmiştir. III. Murad döne­minde Mimar Sinan eski dayanak duvarlarını yeniden ördürüp, yeni duvarlar ekleterek Ayasofya'yı çökme tehlikesinden kurtardı. Bu sırada imparator kapısının iki yanına Bergama'dan getirilen, Eski Yunan'dan kal­ma iki küp yerleştirildi. Mihrabın iki ya­nındaki büyük şamdanlar Kanuni Sultan Sü­leyman tarafından Budin'den getirilmiştir.
Ad:  Ayasofya4.jpg
Gösterim: 320
Boyut:  79.0 KB

Camiye dönüştürüldükten sonra Ayasof-ya'da, asıl yapısı korunarak bazı değişiklikler yapılmıştır. İnsan figürlü mozaiklere uzun süre dokunulmamış; daha sonra İslam dinince yasak olması nedeniyle Kanuni Sultan Süley­man döneminde görünmeyecek biçimde ba­danayla örtülmüştür. IV. Murad döneminde de ince bir işçilikle mermer minber ve büyük kubbenin altında vaiz kürsüsü yapılmıştır. Kubbe yazısını ve her biri 7,5 metre çapındaki dört büyük levhayı ise 19. yüzyılın ünlü hattatı Mustafa İzzet Efendi yazmıştır.

Ayasofya en önemli onarımını Sultan Abdülmecid döneminde gördü. 1847-49 yılları arasında büyük kubbe demir çemberlerle sağlamlaştırıldı; mihrap ve minber onarıldı.

Kanuni döneminde üstü badanayla, Abdülmecid döneminde ise alçıyla örtülmüş olan mozaikler, 1931-38 yılları arasında temizlene­rek yeniden ortaya çıkarıldı. Çevresindeki bahçede Osmanlı padişah ve şehzadelerinin bazılarının türbeleri bulunan Ayasofya 1935'te müze olarak düzenlendi.

MsXLabs.org & Temel Britannica
Son düzenleyen Safi; 21 Aralık 2016 20:04
ThinkerBeLL - avatarı
ThinkerBeLL
VIP VIP Üye
17 Mart 2009       Mesaj #4
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

Ayasofya Efsaneleri

Ad:  Ayasofya2.jpg
Gösterim: 288
Boyut:  52.8 KB

Doğu Roma ve Osmanlı imparatorluklarının, hem yükseliş hem de çöküş dönemlerine tanıklık eden, tarihinin en önemli dini eserlerinden biri olan Ayasofya; gerek Bizans gerekse Türk kaynaklı pek çok efsaneye konu olmuştur. Ancak günümüzdeki Ayasofya'nın, burada yapılan ilk kilise olduğunu düşünmek bizi yanıltır.

Tarihçi Sokrates'e göre 15 Şubat 360 tarihinde burada inşa edilen ilk kilise bir bazilikaydı ve eski bir Roma tapınağı üzerine kurulmuştu. M.S. 4O4'te yanan bazilikanın yerine yapılan ikincisi, İmparator II. Theodosios döneminde 10 Ekim 415 yılında ibadete açıldı. 13 Ocak 532 yılındaki ünlü "Nika İsyanı"nda bütünüyle yanan kilisenin yerine, aynı yıl, İmparator I. Iustinianos'un (Jüstinyen) emriyle günümüze kadar ayakta kalan Ayasofya'nın inşası başlatıldı.

Tarihçi Prokopios'a göre, Miletoslu Isidoros ve Trallesli Anthemios'un mimarlığını yaptığı kilisenin inşaatında; yüz ustabaşı, bin usta, on bin işçi çalışmış; Suriye, Mısır, Yunanistan ve Küçük Asya'dan gelen gemiler dolusu malzemeyle Ayasofya'nın inşaatı 5 yıl 10 ay ve 24 günde bitirilmişti. 27 Aralık 537'deki açılış törenine patrik Menas'la birlikte gelen imparator, yapının güzelliği karşısında şöyle demekten kendini alamamıştı:
"Bana böyle bir kiliseyi yaptırma şansı verdiği için Tanrı'ya şükürler olsun."
Ayasofya ile ilgili Bizans efsanelerinden birinde ise, bu ünlü mabedin doğuşu gelecek kuşaklara şöyle aktarılıyordu:
"Iustinianos Ayasofya'yı yaptırmak için en ünlü mimarları İstanbul'a davet etti, yaptıracağı kilise için birer taslak çizmelerini istedi. Ancak çizilen hiçbir taslak imparatoru tatmin etmedi.
Bir gece üzgün ve umutsuz uykuya dalan Iustinianos, bir rüya gördü. Ayasofya'nm kurulacağı arsada beliren nur yüzlü bir ihtiyar, sağına soluna bakınıyor, sonra da her köşede biraz durup bekliyordu. Nur yüzlü ihtiyarın yanına giden imparator, onun elindeki gümüş levhayı görünce şaşkınlığa düştü. Levhanın üzerinde çizili olan kilise resmi, onun hayalini kurduğu mabet idi.
Hemen tanrıya dua etmeye başlayan Iustinianos'un yanına gelen garip ihtiyar, elindeki gümüş levhayı imparatora uzattı ve dedi ki 'Al bu resmi Iustinianos, kiliseni bu örneğe göre yaptır!"
Bizans efsanesi burada bitmez doğal olarak. İmparator, sevinçle tapınağın adını ne koyması gerektiğini sorunca, "Ayasofya" der nur yüzlü garip ihtiyar ve anında kaybolur. İmparator, sabahleyin kalkınca mimarını çağırır ve rüyasındaki mabedin resmini tarif ederek çizmelerini ister.

Efsane denilince sonu mu olurmuş?


Mimarını şaşırtmak isteyen Iustinianos, onlardan aldığı cevap karşısında kendisi şaşkınlığa düşer. Rüyasında gördüğü kilisenin tıpkı çizimini kendisine uzatan mimar; o gece bir rüya gördüğünü ve rüyasında gördüğü kilisenin resmini, unutmamak için sabaha kadar çalışıp kâğıda döktüğünü söyler. Ayasofya, işte bu rüyalardaki kilisedir!
İstanbul'un Türkler tarafından fethinden sonra da pek çok efsaneye konu olmuştur bu yüce mabet. Evliya Çelebi'nin anlatılarına göre, Hazreti Muhammed'in doğduğu gece İstanbul'da büyük bir yersarsıntısı olmuş ve Ayasofya'nın kubbesi yıkılmıştı. Bir süre sonra, Buhayra adlı rahibin aracılık etmesiyle, bir rahipler kurulu Mekke'ye gitmiş, o zaman henüz küçük bir çocuk olan Hazreti Muhammed'in ağız suyundan alıp, zemzem suyu da katarak Mekke toprağı ile bir harç yaparak İstanbul'a geri dönmüşlerdi. Yıkılan kubbenin tamiri, işte bu Mekke'den getirilen harçla mümkün olmuştu.

Bunu biliyor muydunuz?


Mimar Sinan, Selimiye Camii'ni inşa ederken Ayasofya ile yarışmış mıydı? Daye-Zade Mustafa Efendi'nin 1717 yılında yazdığı esere göre, Sinan; yazdığı bir kitapta (bu kitap bulunamamıştır), Selimiye'nin kubbesini Ayasofya'nın kubbesinden dört arşın daha büyük yaptığını ifade etmişti. Ancak yapılan ölçümler, Selimiye'nin kubbe çapının ortalama 31,305 metre, Ayasofya'nın kubbe çapının ise ortalama 33,8 metre olduğunu ortaya koymuştur.

M.S. 537'de tamamlanan Ayasofya'nın kubbesi, son kez 14. yüzyılda olmak üzere, dört defa kısmen veya önemli ölçüde çökmüş; her seferinde onarılarak bugünkü haline ve boyutlarına ulaştırılmıştır. Bu yıkılmalara neden olarak, ilk kubbenin aşırı yayvanlığı nedeniyle taşıyıcı filayaklarına (filpaye) yaptığı basıncın fazlalığının yanı sıra, kullanılan harcın çok yavaş sertleşmesi ve payanda duvarlarının yetersizliği vb. gösterilmektedir. Bu etkiler, kubbe çapının büyümesine, dolayısıyla çatlayıp yıkılmasına neden olmuştur.
Ad:  Ayasofya9.jpg
Gösterim: 315
Boyut:  54.5 KB

Yapılan basit hesaplar, Ayasofya'nın kubbesinin, bu büyümelerden önceki çapının 31,612 metre olması gerektiğini göstermektedir. Bu çaptan doğan kubbe çevresi ise 99,31 metre veya 10,318 Bizans ayağı uzunluğundadır. 318 sayısı ise, Latin ebced hesabıylaHz. İsa'nın karşılığıdır. Anlaşılan, mimarlar Anthemios ve Isidoros, kubbenin çapında Hz. İsa'yı sembolize etmek istemişler.

Buna karşılık Selimiye'nin kubbe çapı 31,305 metredir; Osmanlı arşınında 24 adet olarak bulunan boğum cinsinden ifade edildiğinde, 990 boğuma eşit olduğu görülür. 990 sayısı, Osmanlı ebced hesabıyla Hz. Ali'nin karşılığı olan 110 ve Allah'ın karşılığı olan 66 sayılarını içermektedir, zira 990'un karşılığı 15x66 veya 9x110'dur.

Sinan gibi bir dâhinin, Ayasofya'nın kubbesinin orijinal çapını hesaplayamamış olması düşünülemez. Çünkü, bu amaçla filayaklarının düşeyden yaptıkları sapmayı yerinde ölçerek bulması yeterli olurdu. Selimiye'nin kubbesinin, Ayasofya'nın kubbesinin orijinal çapına göre 31 cm. küçük olmasını Sinan'ın önemsemediği anlaşılıyor. Çünkü, bu önemsiz farkı isteseydi
rahatça aşabilirdi. Hem aşmak hem de aynı zamanda Hz. Ali ile Allah'ı anabilmek için gerekli çap ise, ancak 41,70 metre çapında bir kubbe yapmakla mümkün olabilirdi. Bu kadar büyük bir kubbe yapmamayı göze almasını doğal karşılamak gerekiyor. Mimar Sinan sadece Allah'ın adını anmakla yetinseydi, Ayasofya'nın bugünkü çapını rahatça geçmiş olacaktı: 16x66=1056 boğum veya metre cinsinden 33,34.
Son düzenleyen Safi; 21 Aralık 2016 20:11
Tanrı varsa eğer, ruhumu kutsasın... Ruhum varsa eğer!
asla_asla_deme - avatarı
asla_asla_deme
VIP Never Say Never Agaın
14 Ekim 2010       Mesaj #5
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın

Ayasofya

Ad:  Ayasofya6.jpg
Gösterim: 368
Boyut:  91.7 KB

Essiz güzellikte, muhtesem bir mabed yaptirmaya karar veren Imparator Justinianus emeline kavusmis, idealini gerçeklestirmistir. Dünyaya bir mimarlik harikasi kazandirmistir. Fakat, insanlik bugün bu saheserle övünüyorsa, bu, Türklerin sayesindedir. Onu bugünlere sapasaglam ulastiranlar, sanat harikalarinin koruyucusu olan Türklerdir.

Amerika kitasinda, Mayalar'in, Aztekler'in, Inka'larin eserleri bugün harabe halindedir. Çünkü bu kitayi 15. Ve 16. Yüzyilda fetheden Avrupalilar, o saheserleri korumak söyle dursun, yagmaladilar, yakip yiktilar. Yikilmadan kalabilenler, balta girmemis gür ormanlarda bulunanlardir.

Roma imparatoru Jül Sexar Kleopatra devrinde Misir'a saldirdigi zaman muhtesem Iskenderiye kütüphanesini yakip yikmisti. Bu kütüphanede bulunan 700 bin kitabin külleri, günlerce bir matem bulutu gibi sehrin üzerinden ayrilmadi. Bazi tarihçiler buna ''Rönesansi en az asir geciktiren olay'' diyorlar.

Piramitler, herbiri tonlarca agirlikta blok taslardan örülü olduklari için yikilamadiö ama sakladiklari hazineler yine yagma edildiç Yüzlerce yil sonra bölgeye hakim olan baska kuvvetler de, Gize'deki ünlü sfenksi nisan tasi olarak kullandilar, top atesine tutarak bu saheserin burnunu, sakalini kopardilar.

1204 yilinda Istanbul'u zapteden Haçlilar, bu sehri misli görülmemis sekilde yagmaladi, sanat eserlerini tahrip ettiler. Olayin görgü tanigi olan Bizamsli ve Avrupali tarihçiler ''Tarihte böylesine vahsi, böylesine barbar bir yikim görülmemistir'' diyorlar. Bunlarin Ayasofya'yi ne hale getirdiklerini, diger harika eserlere neler yaptiklarini önceki bölümlerde bir nebze yaptiklarini önceki bölümlerde bir nebze anlatmistik. Daha baska neler yaptiklarini da asagida görecegiz.

Fatih'in İlk Emri


1453'te Türkler Istanbul'u fethedince, Fatih Sultan Mehmed'in ilk emirlerinden biri, acinacak sekilde harap ve bakimsiz birakilan Ayasofya'nin onarilmasi olmustur.

Türklerin Ayasofya'yi nasil bulduklarini, sonra ne hale getirdiklerini, onu nasil koruduklarini asagida okuyacagiz. Fakat daha önce bu eserin nasil meydana getirdigini ve mimari özelliklerini anlatacagiz. Bu özellikleri anlatmadan önce sunu da belirtelim ki, dünyayin yadi harikasini tespit edildigi yillarda Ayasofya henüz yapilmamisti. Yapilmis olsaydi, bu yedi harikadan biri mutlaka Ayasofya olurdu.

Eski Mabedlerin Sütunları İstanbul'a Getiriliyor


Bugünkü Ayasofya'nin bulundugu alanda, ilk kilise 12 Mayis 360 yilinda yapilmisti. O zamanki Bizans'in en büyük mabedi olan bu yapi 44 yil sonra bir yangimla harap oldu. 415 yilinda onun yerine yapilan yeni kilise de 532 yilinda baska bir yanginla yok oldu.

Iste bu ikinci yangindan sonra Imparator Justinianus, Hazreti Adem'den bu yana görülmemis ihtisamda, yanginlara, depremlere karsi koyabilecek, gelecek çaglara ulasabilecek saglamlikta bir eser yaptirmaya karar verdi.

Justinianus bu büyük yapinin insaasina Aydinli Antonius ile Miletli Isodoros adli mimarlari memur etti. Mimarlar hemen ise koyuldular. Önce kilisenin yapilacagi alan iyice açildi. Bu maksatla orada bulunan saraylar, evler yikildi. Sonra, Imparatorlugun, harabe halinde bulunan eski mebedlerin, evlerin en güzel malzemeleri toplatilarak Istanbul'a getirildi. Mesela sekiz sütun Efes'teki Diana mebedinden alindi. Ayni sütunlar daha önce Efes'e Heliopolis'teki Günes mebedinden getirilmisti. Atina, Roma, Delf ve öteki mebedlerden de bazi sütunlar toplandi. Böylece, herbiri ayri bir mebede yücelik kazandirmis olan mermer sütunlar, simdi bir araya gelecek, en büyük mebedde bulusarak gelecek çaglara ulasacaklardi. Ayrica dünyayin en meshur mermer ocaklari de Ayasofya için çalistirilyordu. Prokonez beyaz mermerlerini, Egriboz adasi açik yesil mermerlerini, Karia'daki ocak beyaz-kirmizi mermerlerini, Misir meshur porfirlerini, Teselya ve Lakonya eski yesil mermerlerini, Siga damarli pembe taslarini istanbul'a yolladi.

EY SÜLEYMAN SENI ASTIM!

Bu çok degerli malzemeden essiz bir anit meydana getitmek mimarlar da en büyük güçle desteklenmeliydi ve desteklendi.
Insaat araliksiz bes sene devam etti. Bu süre içinde hergün bin isçi çaliiti. Imparator sik sik çalismalari denetliyor, çalisanlari yüreklendiriyordu. Nihayet insaat bitince, 27 Aralik 537'de, büyük bir açilis töreni yapildi. Justinianus 14 atil çektigi tören arabasi ile Ayasofya!nin, o zaman Kram Kapisi denilen büyük kapisinin önüne gelince, büyük eseri gururlu seyrederken söyle dedi: ''Tanrim, sana sükürler olsun ki böyle essiz bir eserin basarisini bana lütfettin, beni buna layik gördün!''

Sonra heyecanla mihraba dogru atilarak söyle demekten de kendini alamadi: ''Ey Süleyman, bu eserle seni asmis, seni yenmis bulunuyorum!'' o zamana kadar en büyük mabedi yaptiranin kadar en büyük mabedi yaptiranin Hz. Süleyman oldugu kabul ediliyordu.

Ayasofya'nın Boyutları


Ayasofya'nin bina olarak kapladigi alan 77 metre uzunlukta ve 71ç70 metre genislikte bir yerdir. Bu alanda yükselen binanin çik genis bir avlusu vardi. Avlunun etrafinda revaklar, ortasinda ise auyu aslan agzindan akan bir çesme bulunuyordu. Mabede 9 büyük kapidan giriliyordu.

Ayasofya'nin kubbesi 33 metre çapinda ve 55.60 m. Yüksekligindedir. Kubbenin kendi yüksekligi 81 metreyi bulur. Kubbe. Çok hafif tuglalardan, birbirine takip eden tabaklarla meydana getirilmistir. Kubbe kasnagi 40 pencerelidir. Bunlardan dördü kapali durur. Yapiyi 107 sütun ayakta tutar. Bunlarin 40 tanesi alt. 67'si de üst kisimdadir. Bina zemeninin altina genis sarniçlar yapilmis, bunlarin içine büyük fil ayaklari dikilmistir. Böylece yapiya, seglemlere karsi esneklik ve dayanliklilik verilmistir. Buna ragmenAyasofya Bizans devrinde birkaç defa depremden hasar gördü ve tamir edildi.

20 Bin Kilo Gümüş

Ayasofya'nin ihtisami yaniz boyutlarinda degildir. Iç süslemeleri bakimindan da essiz bir eserdir. Daha dogrusu Haçli yikimina ugrayincaya kadar öyle idi. Daha sonra Türklerin onarimi ile ve bu defa Türk sanatinin inceligiyle, yine essiz bir anit oldu.

Ayasofya'nin içi, Latinlerin isgalinden önce, mozaikler, renkli mermerler, fildisi levhalar, altin, gümüs ve diger kiymetli taslarla, agir islemeli kumaslarla süslüydü. Tavanlarinda altin zemin üzerinde dekoratif göbekler, rozetler, gümüs mozaikler vardi. Insan resmi tasiyan mozaikler de bulubuyordu. Halen yerinde duran büyük kapinin üzerindeki mozaik taht üzerinde oturan Meryem'i, kucagindaki çocuk ise Hz. Isa'yi temsil ediyor. Meryem'in sagindaki Imparator Konstantin Meryem'e Istanbul sehrini. Justinianus isa Ayasofya'yi sunarken görülüyor.

Kubbenin altinda ve orta yerde duran, fildisinden yapilmis ve degerli taslarla süslenmis bir kürsü vardi. Mihrabin önünde de üzeri altin yaldizli gümüs bir bölme bulunuyordu. Gümüs kaplamalar ve mozaikler günün her saatinde bir baska yönden süzülen isikla piril piril olurdu.

Tarihçiler Ayasofya'da bulunan gümüs kaplamalarin ve süslerin 20 bin kilo civarinda oldugunu yaziyorlar. O devirde Bizans'ta elçi olarak bulunan yabancilar, yeryüzünde böyle muhtesem ve isikli bir mabed olmadigini yazmislardi. Mesela Rus elçileri hükümdarlarina Ayasofya'yi söyle anlatmislardi: ''Acaba gökte miyiz? Diye düsündük, cünkü yeryüzünde böyle bir ihtisami insan tasavvur edemez. Gördüklerimizi size tarif etmekten aciziz.''

Istanbul'u isgal eden Haçlilar ordusunda bulunan Robert de Clari ise gördüklerini söyle anlatiyordu: ''Bu mabedin bütün kapilarin kilit ve sürgüleri som gümüsten idi. Paha biçilemeyecek degerde olan mihrabin üzerinde ondört ayak uzunlugunda som altindan bir ayin masasi vardi ve bunun üzeri degerli taslarla süslüydü. Mihrabin etrafindaki sütunlar da gümüstendi. Kilisedeki on kadar avizenin herbiri insan kolundan kalin gümüs zincirlerle asiliydi…''

Örümcekler Ağ Kurmuş

Türkler Istanbul'u aldiklari zaman Ayasofya'yi çiril çiplak buldular. Anlatilmakla bitmeyen güzel mozaiklerinin çogu; altin. Gümüs ve degerli taslarla süslü olan her seyi, Haçlilar tarafindan yagma edilmisti. Mabed bakimsizdi. Bu durumu, onu fetih gününde gören Dursun Bey söyle anlatiyor: ''Onun rahnesine tas koyacak bir mimar kalmamis, mamur olarak sedece bir kubbesi kalmis.. Padisah-i Cihan bu binayi harab ve yebab (yikik) görünce, ahir harap olmasin deyüp tamirini ve bakimini emretti. Sonra'da, su beyti söylemekten kendini alamadi:

Perdedari miküned der taki kisra ankebut
Bum nevbet mizenet der kale-i Efrasiyab..
(Kisra'nin takina örümcekler ag kurmus, perdedarlik yapiyor, Kayserin kalesinde ise baykus nöbet tutuyor)

Fatih Sultan Mehmed'in emriyle camiye çevrilen eser, bu suretle gelecek yüzyillara yikilmadan, ihtisamini arttirarak ulasma sansina kavusmus oluyordu.
Ad:  Ayasofya7.jpg
Gösterim: 298
Boyut:  52.0 KB

Kilise camiye çevrilince. Resimlerden bazilari ve haçlar. Bozulmayacak sekilde badana ile örtüldü. Diger süslere ve melek resimlerine hiç dokunulmadi. Mebedin güneydogu tarafi görülen lüzum üzerine iki payanda ile takviye edildi. Bu köseye tugladan bir minare ve camiye bir medrese ilave olunda. Ikinci minareyi II. Beyazid yaptirdi.

Koca Sinan'da Onarıyor.

Kanuni Süleyman devrinde yikilma tehlikmesi gösteren bina, Kanuni'nin emriyle ve dahi mimar Koca Sinan'in maharetiyle destek duvarlara kuvvetlendirildi.

Koca Sinan Ayasofya'ya iki minare daha ekledi. Caminin yaninda II. Selim için de bir türbe yapildi. Sokollu Mehmet Pasa kubbeye büyük bir alem koydurdu.

Caminin içini Türk eserleriyle en çok süsleyen hükümdarlardan biri III. Murat'dir. Bergama'dan getirtilen ve helenistik devirde kalma iki büyük mermer küpü camiye koyduran da odur. Bu küplerin her biri 1250 litre su almaktadir.

IV. Murat'in yaptirdigi mermer mahfiller. Minber ve tas kütsü bir sanat harikasidir. Yine bu hükümdar mebedin duvarlarina ve bos kalan yerlere Biçakçizade Mustafa Çelebi'nin n'fis hatti ile ayetler yazdirdi. Bugün büyük kubbede asili duran kandili ise III. Ahmet yaptirdi.

Ayasofya Müze Oluyor

Padisahlar arasinda Ayasofya'yi Türk eserleriyle en çok süsleyen hükümdar I. Mahmut'tur. I. Mahmut'un cami için yaptirdigi çok güzel bir kütüphane vardir ki devrin saheseri sayilir. Bu kütüphanede 7 binden fazla el yazmasi ve basma kitap bulunmaktadir. Kütüphane duvarlarini da çoik güzel Türk çinileri süslemektedir.

Türklerin gösterdigi ihtimamla Ayasofya korunmus, güzellestirilmis, saglamlastirilmistir.

918 yil kilise, 482 yil cami olarak kullanildiktan sonra, 1 Subat 1935 tarihinde müze haline getirilen Ayasofya'yi bugün ziyaretçiler hayranlikla seyredebiliyorsa, bu, Türklerin bu sanat harikasina sahip olarak onu korumalari sayesindedir.

Ayasofya'nin ve civarindaki eserlerin yüzlerce yil önce bugünkünden çok daha heybetli göründüklerini de söylemeliyiz. Çünkü, eskiden Istanbul'un yedi tepesinden biri olan Ayasofya ve çevresinde zemin, yüzyillarin birikimi olan dolgularla onbes metre kadar yükselmis bulunmaktadir. Bunu anlamak için eski gravürlere balmak yeter. Bir eski gravürde, Sultanahmet Meydani'ndaki hiyeroglif yazili dikilitas. Meydanin dolup yükselmedigi zamanki haliyle görülmektedir. Bu tasin kaidesini olusturan kabartma heykellere bakmak için, resime göre insanin basini yukari kaldirmasi gerekir. Oysa bugün ayni kaide çukur içinde kalmistir ve ancak egilerek görebiliyoruz.

MsXLabs.0rg & Osmanlı Tarihi
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 21 Aralık 2016 20:09
Şeytan Yaşamak İçin Her Şeyi Yapar....
Daisy-BT - avatarı
Daisy-BT
Ziyaretçi
2 Haziran 2011       Mesaj #6
Daisy-BT - avatarı
Ziyaretçi

Ayasofya


Ad:  800px-Hagia_Sophia_B12-40.jpg
Gösterim: 533
Boyut:  128.8 KB
İstanbul'da Bizans İmparatorluğu zamanında yapılan ünlü kilise.

Bugünkü Ayasofya'nın yerinde küçük ve ahşap bir kilise vardı. Bu kilise 404'te yanınca yerine 415'te yeni bir kilise yapıldı. Bu kilise de 532'de Nika İsyanı'nda yandı. İmparator Justinianos tarafından büyük bir kilise yapılması için emir verildi. Bu işle de Anthemios ve İsidoros adlı mimarlar görevlendirildi. İnşaata 532'de başlandı. 537'de de kilise törenle açıldı. Ancak kubbesinin 558'de bir yer sarsıntısı sonucu yıkılması üzerine, eskisine göre 6,25 m. daha yüksek olan yeni bir kubbe yapıldı.

Başlangıçta adı "Magalo Ekklesia" (Büyük Kilise) idi. Sonraları "Haga Sofia" (Kutsal Bilgelik) adıyla anılmaya başlandı. Ayasofya 1453'te camiye çevrildi, minareler yapıldı. Mimar Sinan, III. Murat zamanında dayanak duvarları ekleyerek sağlamlaştırdı. 24 Ekim 1934'te müze oldu. Ayasofya 107 adet sütun üzerine oturtulmuştur. Altta 40, üstteyse 67 sütun vardır. Yapının boyu 80,9 m., eni 70 m.'dir. Ana kubbesi 33 m. çapında ve 13,8 m. yüksekliktedir.
Ad:  800px-Aya_sofya.jpg
Gösterim: 400
Boyut:  76.7 KB

MsXLabs.org & Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 21 Aralık 2016 09:53
asla_asla_deme - avatarı
asla_asla_deme
VIP Never Say Never Agaın
31 Temmuz 2012       Mesaj #7
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın
Ad:  Ayasofya5.jpg
Gösterim: 351
Boyut:  77.3 KB
I. Kilise İmparator Constantinos 'un (324–337) oğlu imparator Constantios (337–361) tarafından 360 yılında yaptırılmıştır. Bu kilise bazilikal planlı ve ahşap çatılıdır. Kilise 404 yılında İmparator Arcadios'a karşı, çıkan halk ayaklanmasında kısmen yakılmış ve harap olmuştur.

II. Kilise İmparator II. Theodosios (408–450) tarafından Mimar Ruffinos 'a 415 yılında inşaa ettirilmiştir. Bu yapı da yine bazilikal planlı, ahşap çatılı, 5 nefli ve 3 kapılı anıtsal girişli bir yapıdır. II. Ayasofya da İmparator Iustinianos ( 527–565) aleyhine 532 yılında başlayan ve tarihte Nika ayaklanması olarak adlandırılan isyan sonucunda yanmış ve yıkılmıştır.

Bugünkü Ayasofya İmparator Iustinianos tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletos'lu (Milet) Isidoros ile Tralles'li (Aydın) Anthemios 'a yaptırılmıştır. Binanın yapımına 23 Şubat 532 tarihinde başlanmış,1000 usta ve 10.000 işçi ile 5 yılda tamamlanmış, 27 Aralık 537 yılında ibadete açılmıştır.

Ayasofya'da VI. yüzyılda yapılan orjinal tavan mozaiklerinin bitkisel ve geometrik motifli olanları günümüze kadar ulaşmış, ancak tasvirli mozaikler ikonaklazma akımının bitiminden sonra yapılmıştır.

Ayasofya Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul'un 1453 yılında fethi ile birlikte camiye çevrilmiş, çeşitli tarihi belgelerde harap durumda olduğu belirtilen yapı İstanbul'un fethinden sonra hiçbir tahribata uğratılmadığı gibi, yapılan güçlendirme ve onarımlarla günümüze kadar en iyi şekilde korunmuştur. Ayrıca Osmanlı mimari unsurları ile yapılan ilave ve eklerle de kutsal bir mekân ve ibadethane olarak varlığını sürdürmüştür.

Yapının içine XVI. ve XVII. yüzyıllarda minber, mihrap, vaaz kürsüleri, ahşap korkuluklar ilave edilmiştir. Sultan I.Mahmut döneminde kütüphane yaptırılmıştır. Burada yer alan çiniler XVI. yüzyılın seçkin örneklerindendir.

Farklı dönemlerde minareler, Ayasofya avlusu içerisinde I. Mahmut tarafından şadırvan ve Sıbyan mektebi ve Sultan Abdülmecit döneminde muvakkithane yaptırılmıştır. Ayasofya'nın güney avlusunda III. Murat türbesi, Sultan III. Mehmet türbesi, Sultan II. Selim Türbesi, Şehzadeler Türbesi inşaa edilmiştir. Bizans döneminde Vaftizhane olan yapı ise Sultan I. Mustafa ve Sultan İbrahim türbesi haline getirilmiştir. Fatih Sultan Mehmet'in Ayasofya'yı camiye çevirdikten sonra kuzey tarafına bir medrese inşa ettirdiği bilinmektedir.

Ayasofya 24 Kasım 1934' te Mustafa Kemal Atatürk'ün önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürülerek 1 Şubat 1935' te ziyarete açılmıştır.
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 21 Aralık 2016 20:08
Şeytan Yaşamak İçin Her Şeyi Yapar....
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
21 Aralık 2016       Mesaj #8
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Ayasofya

Ad:  Ayasofya8.jpg
Gösterim: 405
Boyut:  98.0 KB

İstanbul’da en büyük ve ünlü bizans kilisesi; Sultanahmet (esk. Augusteion) meydanındadır.

ilk kez, kent Doğu Roma imparatorluğu’nun merkezi olduktan sonra Constantius II tarafından yaptırıldı (360). Bu dönemde Megali Ekklesia (Büyük kilise) olarak anılan yapı, V. yy.'dan sonra Hagia Sophia (kutsal bilgelik) adını aldı. Bu yapı 404’teki halk ayaklanmasında yakılınca Theodosios II (408-450), mtmar Rufinos'a yeniden yaptırdı (415). Bazilika planlı, beş sahınlı yapının duvarları taştan, çatısı ahşaptı (1936’da Prof. A. M. Schneidertarafından yapılan kazılarda bu yapının kalıntıları ortaya çıkarıldı). Nika ayaklanmasında bu yapı da yakıldı (532). Bunun üzerine iustinianos l'in (527-565) isteğiyle, bugüne ulaşan kilisenin yapımı kararlaştırıldı; yapım işi Tralles’li Anthemios ile Miletos’lu Isidoros adlı iki mühendise verildi (532).

537’de biten kilise görkemli bir törenle açıldı. Kubbeli bazilika türünün en önemli örneği olan Ayasofya’nın ana mekânı, yeşil mermerden sütunlarla bir orta ve iki yan şahına ayrılmıştır. Batısında şimdi yıkılmış olan avlu, dış ve iç narteks; doğusunda çok köşeli absida vardır. Yapının kuzeyi, batısı ve güneyi geniş bir galeriyle çevrilidir. Ana duvarlar, kubbe ve kemerler tuğladan; ayaklar, hatıllar kesme taştandır. Sütunlar, başlık ve kaplamalar renkli mermerden yapılmıştır. Çeşitli antik kentlerden getirilmiş parçaların yanı sıra, Marmara adasından ak mermer, Eğriboz adasından yeşil somaki, Afyonkarahisar çevresinden pembe mermer ve Kuzey Afrika’dan sarı mermer getirilmiştir. Yangına karşı tehlikeyi en aza indirmek için olabildiğince az ahşap kullanılmıştır.

Yerden 55 m yükseklikteki kubbenin çapı 32,37 m'dir. Miletos’lu isidoros'un yeğeni Genç isidoros, depremden zarar gören yapıyı onarırken (562), basıklıktan doğan sakıncaları gidermek amacıyla kubbeyi 6,25 m yüksek tutmuştur. Kubbe, dört küresel bingi ile dört kemere; kemerler de dört büyük ayağa oturur. Ayaklar, orta ve yan sahınları ayıran sütunlar arasına yerleştirilmiştir Doğuda ve batıda dört eksedra ile desteklenmiş iki yarım kubbe ana kubbeyi taşır. Güney ve kuzeyde ise iki sıra pencereli duvarlar bu görevi yapar. Bu düzenin yarattığı dengesizlik, daha sonra dıştan kuzey ve güneye eklenen büyük payandalarla giderilmeye çalışılmış, bu da yapının kütlesel bir görünüm almasına neden olmuştur. Kilise birkaç kez depremden zarar görmüş, pek çok onarım geçirmiş, eklemeler yapılmıştır.

Antik kaynakların övgüyle söz ettiği ilk mozaikler, ikonakırıcılık akımı sırasında bozulmuştu. IX. yy.'dan başlayarak Ayasofya yeni mozaiklerle bezenmiştir. Narteksin yan girişinde Theotokos Meryem’i kucağında İsa ile betimlenmiştir. İki yanında Constantinus I ve iustinianos I portreleri işlenmiştir, iç nartekste, içe açılan kapı üzerinde tahtta oturan İsa’nın önünde diz çöken Leon Vl’yı (886-912) betimleyen mozaik bulunur. Berna kemeri saray giysileri içinde bir başmelek figürüyle süslüdür. Absidanın yarım kubbesinde, IX. yy.’da yapılmış, kucağında İsa ile Meryem betimi vardır. Yan galerilerin üst katında oldukça bozulmuş olan Delsis (son duruşma) sahnesinde İsa, Meryem ve Vaftizci Yahya üçlüsü işlenmiştir (XII. yy.). Aynı galeride imparatorluğun iki ailesinden portreler yer alır (imparatoriçe Zoe, Konstantinos IX Monomakhos, İoannes li Komnenos, karısı Eirene, Aleksios). Kuzey galeri tonozunda Aleksandros’un (912-913) portresi vardır. Bu mozaikler bizans portre sanatının önemli örnekleridir.

Haçlı ordularınca yağmalanan ve bakımsız kalan Ayasofya, Osmanlılar’ın İstanbul’u almalarından sonra onarılarak camiye çevrildi. Batıdaki kubbeciklerden birinin yerine ahşap bir minare, daha sonra da güney-batı’daki tuğla minare eklendi. Bayezit II döneminde kuzey-doğu’daki ince minare yapıldı. 1506’da bizans mozaikleri sıvayla kapatıldı. Batıdaki kalın minareler, yapıyı çevreleyen evleri yıktırarak çevresini açtıran Mimar Sinan’ın ürünüdür. Ayrıca Andronikos döneminde yaptırılan payandaları onarmış ve yenilerim eklemiştir.

Günümüze ulaşan mihrap Fatih Sultan Mehmet dönemindendir. Kuzey-batı'daki medrese de bu dönemde yaptırılmış, Bayezit II döneminde bir kat çıkılmıştır. XIX. yy.’da yenilenen yapı 1937’de yıktırıldı. Mihrabın yanlarındaki tunç kandiller Kanuni Sultan Süleyman tarafından Budin’den getirildi. Mermer işlemeli minber, müezzin mahfili ve vaaz kürsüsü Murat IV dönemindendir. Kubbe yazısı ve büyük levhalar XIX. yy.’ın ünlü hattatı kazasker Mustafa izzet Efendi’nin ürünüdür.

Mahmut I döneminde kitaplık, şadırvan ve sübyan mektebi eklendi. Ayasofya’nın haziresinde ise osmanlı sultanlarının ve şehzadelerinin türbeleri bulunur. Bunların en eskisi, Mimar Sinan'ın yaptığı Selim II türbesi dir (1577). Şehzadeler türbesi’ni de onun yaptığı sanılmaktadır (XVI. yy. sonları). Murat lll'ün türbesi mimar Davut Ağa’nın (1595), Mehmet lll’ün türbesi ise mimar Dalgıç Ahmet Paşa’nın (1608) yapıtıdır. Ayasofya’nın bitişiğindeki vaftiz hane de XVII. yy.'da türbeye çevrilmiştir, içinde Mustafa I ve Sultan İbrahim'in sandukaları bulunur.

Ayasofya’nın Osmanlı döneminde geçirdiği en önemli onarım, Abdülmecit in isteğiyle gerçekleştirilmiştir. İsviçre asıllı İtalyan mimar Gaspare Fossati ile kardeşi Giuseppe Fossati bu işle görevlendirilmiş (1847-1849); kubbe, mihrap, minber, mahfiller onarılmış, mozaikler temizlenmiştir. Ön avludaki muvakkithane de onun yapıtıdır.

Ayasofya’nın onarımıyla ilgili çalışmalar, Cumhuriyet sonrasında da sürmüştür 1926'da toplanan uzmanlar kurulunun saptamalarına göre bazı onanmlar yapılmıştır. Daha sonra Amerikan Bizans enstitüsü adına Thomas VVhittemore, bizans mozaiklerinin temizlenmesi ve yapının onarımı çalışmalarını üstlenmiştir (1931-1938). Bu arada Atatürk’ün isteğiyle bakanlar kurulu, yapının müze olarak değerlendirilmesini kararlaştırmıştır (1934). 1935’te müze olarak ziyarete açılan yapının avlusu da açık hava müzesi olarak düzenlenmiştir. Ayasofya’nın onarım çalışmaları, Eski eserler ve müzeler genel müdürlüğü İstanbul rölöve ve anıtlar müdürlüğü’ne bağlı olarak Alpaslan Koyunlu yönetiminde sürdürülmektedir (1987). Bu çalışmalarda kubbeyi tutan payandalar kurşunla kaplanmış, kubbe onarılmış, yapının genel sıva ve yüzlerinde, bizans rengi olarak bilinen horasan rengi uygulanmaya başlanmıştır. Bu arada kazılarla Fatih Sultan Mehmet döneminde yaptırılan medresenin, XIX. yy.’a ait duvar kalıntıları ortaya çıkarılmıştır (1983). Kazılar sürmektedir (1987).

Kaynak: Büyük Larousse


BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 21 Aralık 2016 20:10
SİLENTİUM EST AURUM
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
21 Aralık 2016       Mesaj #9
Safi - avatarı
SMD MiSiM
AYASOFYA MÜZESİ



BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
SİLENTİUM EST AURUM
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

21 Aralık 2016 / _Yağmur_ Turizm
3 Ocak 2018 / HackerInside Turizm
7 Temmuz 2010 / _Yağmur_ Turizm
19 Ocak 2012 / Misafir Turizm