Arama

İstanbul

Güncelleme: 4 Ocak 2019 Gösterim: 147.500 Cevap: 18
perlina - avatarı
perlina
Ziyaretçi
11 Eylül 2006       Mesaj #1
perlina - avatarı
Ziyaretçi

İstanbul


Marmara Bölgesi’nde il ve Türkiye’nin en büyük kenti.Yüzölçümü 5.712 km2 olan İstanbul ili doğuda Kocaeli ili, güneyde Bursa ili ve Marmara Denizi, batıda Tekirdağ ili, kuzeyde de Karadeniz’ le çevrilidir.Marmara Denizindeki Adalar ve güneyde ilin ana kütlesinden ayrı olarak Armutlu Yarımadasının kuzeybatısında yer alan Yalova,yönetsel bakımdan İstanbul’a bağlı ilçelerdir.Kuzey-güney doğrultusunda uzanarak Karadeniz ile Marmara’yı birleştiren İstanbul Boğazı,hem il topraklarını, hem de kenti Asya ve Avrupa yakası olmak üzere ikiye böler.
Sponsorlu Bağlantılar
Ad:  Istanbul-.jpg
Gösterim: 3047
Boyut:  97.7 KB
Batıda il sınırlarına yaklaşan İstanbul metropoliten alanı,doğuda il sınırlarını aşarak yönetsel bakımdan Kocaeli’ye bağlı olan Gebze’yi de içine alır.

Doğal yapı :


İl topraklan genel olarak bir plato niteliği taşır.Trakya ve Kocaeli dalgalı düzlüklerinin (peneplen) arasına sıkışmış olan bu plato, yüksek olmayan tepelerle hafifçe engebelenmiş,İstanbul Boğazına, Marmara’ya ve Karadeniz’e dökülen akarsu vadileriyle parçalanmıştır.

İlin Avrupa yakasındaki başlıca yükseltiler,kuzeybatıdan il topraklanna sokulan,Yalıköy yakınlarındaki Garipkuyu Tepesinde 361 m’ye yükselen ve doğuya gidildikçe alçalan Istranca Dağlarının uzantılarıdır. İlin Asya yakasını, Avrupa yakasındakilere oranla daha belirgin olan Kocaeli Platosu üstünde yükselen dağlar engebelendirir.Bunlardan başlıcaları Aydos Dağı (537 m), Kayış Dağı (438 m), Alemdağ (442 m), Büyük Çamlıca Tepesi (262 m) ve Yuşa Tepesidir (202 m). Bu dağlar, kuvarsit ve benzeri sert kayaçlardan oluşmuş ve aşımından etkilenmediğinden dalgalı düzlükler üstünde yüksekte kalmış tanıktepelerdir. Kocaeli Yarımadasının açığındaki adalar da bu tanıktepelerden bazılarının deniz düzeyi üstündeki bölümleridir. İlin en engebeli ve yüksek kesimi ise Yalova yöresidir.Samanlı Dağları Bursa il sınırı yakınlarındaki Dumanlıtepe’de 897 m’ye ulaşarak ilin en yüksek noktasını oluşturur.

Karadeniz ve Akdeniz iklimleri arasındaki geçiş alanında yer alan ve yağış bakımından yoksul sayılmayan yörede, kısa ve düzensiz akışlı birçok akarsu vardır.
Çoğu kendi başına bir birim olan ve doğrudan denizlere ya da göllere dökülen bu akarsuların başlıcaları şunlardır:
Terkos (Durusu) Gölüne dökülen Istranca Deresi,Küçükçekmece Gölüne dökülen Sazlıdere ve Nakkaş Dere,Büyükçekmece Gölüne dökülen Hamzalı, Çakıl ve Eskice dereleriyle Karasu,Haliç’e dökülen Alibey ve Kâğıthane dereleri,Karadeniz’e dökülen Riva ve Heciz dereleriyle Gökdere (Göksu), Marmara’ya dökülen Sellimandıra ve Safran dereleri. Yaz aylarında suları iyice azalan,ilkbaharda genellikle taşan bu derelerden Alibey Deresi üzerinde Alibey, Riva Deresi üzerinde Ömerli, Heciz Deresinin kollarından Darlık Deresi üzerinde Darlık, Sellimandıra Deresi üzerinde Gökçe, İstanbul Boğazına dökülen Göksu üzerinde de Elmalı barajları kurulmuştur.
Baraj göllerinden başka il sınırları içindeki başlıca göller Terkos,Büyükçekmece ve Küçükçekmece gölleridir. Kentin su gereksinimi,dereler üzerinde ve Büyükçekmece Gölünde kurulmuş olan barajlardan ve Terkos Gölünden sağlanır.Plato niteliğindeki il topraklarını parçalayan çok sayıda vadinin en önemlileri İstanbul Boğazı ve Haliç’tir.Boğaz’a, Haliç’e ve Marmara’ya genellikle kuzeyden açılan çok sayıdaki akarsu vadisi bugün tümüyle yerleşme alanı olmuştur.Göllere,Karadeniz’e ve genellikle güneyden Marmara’ya açılan,tabanları alüvyal topraklarla dolmuş akarsu vadileri ise ilin başlıca tarımsal üretim alanlarıdır.

İlin İstanbul Boğazı,Haliç ve Marmara kıyıları,doğal yapı ile iklimin elverişliliği ve ulaşım kolaylığı nedeniyle eskiden beri yoğun bir yerleşme alanı olmuş ve özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında ciddi bir kirlenmeyle karşı karşıya kalmıştır.Bu yoğun yerleşme kuşağının uzağında bulunan Karadeniz kıyılarının ardındaki yüksek alanlar iğneyapraklı ağaçlardan oluşan ormanlarla kaplıdır.
Kıyı şeridinin uzunluğuna ve doğal plajların çokluğuna karşın, yoğun konut ve sanayi alanlarıyla bunların yol açtığı kirlenme, özellikle Marmara kıyılarındaki plajlardan yararlanma olanağını önemli ölçüde sınırlar. Avrupa yakasında Silivri,Selimpaşa,Kumburgaz kıyıları,Büyükçekmece ve Küçükçekmece çevresi ile Asya yakasındaki Dragos,Tuzla çevresi,Yalova ve Çınarcık, İstanbul halkının yazın serinleme amacıyla gittiği, ama yararlanma alanı giderek daralan kıyılardır.Adalar da, plajları ve ormanlarıyla İstanbul’un en önemli sayfiye yerlerindendir.Yerleşimin ve kirlenmenin daha az olduğu Karadeniz kıyısındaki başlıca plajlar Avrupa yakasında Yalıköy (Podima), Karaburun,Kısırkaya,Kumköy (Kilyos) ve Demirciköy ile Asya yakasında Çayağzı (Riva),Şile ve Ağva’dır.

Ad:  galata.jpg
Gösterim: 3114
Boyut:  110.6 KB

Ekonomi.


İstanbul sosyoekonomik açıdan Türkiye’nin en gelişmiş ilidir.Yönetsel başkent olma işlevini Cumhuriyet döneminde yitirmişse de, ekonomik alanda Türkiye’nin başkenti sayılabilir.Ülke ekonomisinde en önemli karar, iletişim ve yönetim merkezi İstanbul’dur.Türkiye’deki en büyük şirket ve holdingler, en büyük bankalar, en büyük sigorta, pazarlama, reklam ve basın kuruluşları İstanbul’dadır.

Ekonomik göstergeler İstanbul’un egemen konumunu belirgin biçimde ortaya koyar. 1986 verilerine göre Türkiye gayri safi milli hasılasının (GSMH) yüzde 23,3’ü İstanbul’ da yaratılmıştır.Aynı yıl Türkiye faal nüfusunun yaklaşık onda biri de İstanbul’da çalışıyordu. 1986’da İstanbul’da yaratılan gayri safi hasılanın yüzde 36’sı sanayide, yüzde 30’u ticarette, yüzde 30’u hizmetlerde, yüzde 3 kadarı inşaatta, yüzde 1’i de tarım kesiminde gerçekleşti.

Metropolitenleşme süreci içinde birçok sanayi kuruluşunun kent ve il dışına taşınmasına karşın İstanbul,Türkiye imalat sanayisi içindeki önemini korumaktadır. İlde yaratılan katma değer içinde imalat sanayisinin payı büyüktür.1985’te il faal nüfusunun üçte birinden çoğu imalat sanayisinde çalışıyordu. Bu,Türkiye imalat sanayisindeki toplam iş gücünün dörtte birinden çoğunu oluşturuyordu.

İstanbul Osmanlı döneminde de sanayinin odaklaştığı bir merkezdi.O dönemde sanayi, sarayın ve ordunun gereksinimlerini karşılamaya yönelik olarak dokuma, ayakkabı, silah ve deri üreten birkaç fabrikadan oluşuyordu.Her biri az sayıda işçi çalıştıran ve geleneksel yöntemlerle üretim yapan küçük sanayi ve el sanatları ağırlıktaydı.Sanayideki asıl gelişme Cumhuriyet’ten sonra oldu. 1927’de yapılan sanayi sayımına göre Türkiye’deki 20’den çok işçi çalıştıran 212 dokuma işyerinden 62’si, kâğıt ve karton üreten 33 işyerinden 21’i, metal eşya ve makine üreten 53 işyerinden 22’si, kimya dalındaki 15 işyerinden de 8’i İstanbul’ daydı.Cumhuriyet’in ilk yıllarında izlenen Anadolu sanayisini geliştirme ve yerli sanayi yaratma politikası, ilk bakışta İstanbul’u dışlar görünümündeydi.Bununla birlikte İstanbul bu dönemde de yatırımlardan oldukça önemli bir pay aldı ve gelişimini sürdürdü. 1932’de Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanan 1.417 iş yerinden 444’ü İstanbul’daydı.

İstanbul imalat sanayisinin asıl gelişmesi, II. Dünya Savaşı sonrasında olmuştur. 1960’lara doğru hızlanan sermaye birikimi, özel sektöre sağlanan yoğun desteğin de etkisiyle, imalat sanayisine yöneltildi.Anadolu’da tarım ve ticarette yaratılan sermaye bu yıllarda büyük ölçüde İstanbul’a akmaya başladı.Uygulanan ithal ikameci politikalarla rekabetten korunan özel sektör, önce montaj türü işletmeler kurdu, hemen ardından da tümüyle iç pazara yönelik dayanıklı tüketim mallan üretimine girişti. 1950-65 döneminde Türkiye’deki toplam imalat sanayisi yatırımlarının yarıdan çoğu İstanbul’ da gerçekleştirildi.

1964’te İstanbul imalat sanayisinde 10’dan çok işçi çalıştıran 1.293 işletmenin yalnızca 30’u kamu kesimine aitti.Aynı yıl Türkiye imalat sanayisinde yaratılan katma değerin yaklaşık yüzde 40’ı İstanbul’da oluşturuldu.

İstanbul imalat sanayisi dallan ağırlıklarına göre (o dalda Türkiye çapında yaratılan katma değer içindeki paylarıyla birlikte) şöyle sıralanıyordu:
  • Dokumacılıkta yaklaşık yüzde 40,
  • Gıdada yaklaşık yüzde 30,
  • Metal eşya ve makine üretiminde yüzde 50,
  • Kimyada yüzde 63,
  • Taşa ve toprağa dayalı sanayilerde yüzde 63
İstanbul sanayisinde 1960’ların ortasında başlayıp 1970’lerde doruğa ulaşan en önemli gelişme, kent merkezinden çevreye yayılma ve taşma sürecidir.1960’larm ortalarından sonra İstanbul nüfusunda büyük patlamalar olması konut, altyapı ve ulaşım gibi çözümü çok güç sorunlar yarattı. Arsa fiyatlarında olağanüstü artışlar görülürken, fabrikalara ayrılabilecek alanlar kısıtlandı.

Ulaşımdaki tıkanmaların sanayi kuruluşlarını zorlamaya başladığı bu dönemde büyük sanayinin İstanbul dışına taşınmasını öngören kararlar alındı.Bu kuruluşların kent çevresindeki alanlara ve İstanbul’la ulaşım bağlantıları güçlü olan İzmit,Bursa gibi yakın merkezlere taşınmalarını özendirme amacıyla teşvik uygulaması başlatıldı. Yönetim merkezleri İstanbul’da bulunan birçok büyük kuruluş, üretim birimlerini batıda Çerkezköy’de,doğuda Gebze-İzmit ekseni üzerinde, güneydoğuda ise Bursa’da kurdu. Bu süreç bir anlamda İstanbul metropoliten alanının yapılanmasına neden oldu.

Bu gelişmeler ve sanayileşmenin büyük hız kazanması sonucunda 1970’lerde İstanbul imalat sanayisi çeşitlendi ve dallarının ağırlıkları değişti.Dokumacılık ve gıda sanayisi ikinci sıraya düşerken, teknolojik olanaklardan yoğun biçimde yararlanarak üretim yapan kimya ve makine sanayisi birinci sıraya yerleşti. Sanayinin çevreye yayılması, 1970’lerde İstanbul sanayisinin ülke sanayisi içindeki payında bir gerileme yarattı.1972’de Türkiye imalat sanayisinde yaratılan katma değerde yüzde 38, faal nüfus içinde yüzde 37,5 olan İstanbul’un payları 1979’da yüzde 32,5’e ve yüzde 31’e düştü.

Bugün İstanbul imalat sanayisinde elektrikli makine, madeni eşya ve taşıt aracı üretimi ağırlık taşır. İkinci sıradaysa en önemli ürünleri boya, ilaç ve kozmetik olan kimya sanayisi gelir.Pamuklu ve yünlü iplik üretimi, dokuma, boya, apre, baskı ve hazır giyim gibi alt sektörlerden oluşan dokumacılık sanayisi İstanbul imalat sanayisinin üçüncü önemli dalıdır.Türkiye’de deri ve ayakkabı üretimi yapan iş yerlerinin tümüne yakını İstanbul’dadır. İstanbul imalat sanayisinin bileşimi içinde gıda sanayisi dördüncü sıradadır.Kamu iş yerlerinin ağırlıklı olduğu bu dalın en önemli alt sektörleri içki ve tütün ile et ve süt ürünleridir.Daha sonra da en önemli alt sektörleri cam, porselen ve çimento sanayileri olan taşa ve toprağa dayalı sanayi dalı gelir.

1980’de İstanbul imalat sanayisi iş yerlerinin yüzde 86’sı 10’dan az işçi çalıştıran küçük sanayi iş yerlerinden oluşuyordu.İstanbul’daki küçük sanayi iş yerlerinin Türkiye geneli içindeki payı yüzde 21’di.Bu iş yerlerinde,İstanbul imalat sanayisi işçilerinin yaklaşık yüzde 40’ı çalışıyor, imalat sanayisinde yaratılan gayri safi hasılanın da yaklaşık yüzde 10’u üretiliyordu.İstanbul küçük sanayisinin üçte ikisini dokumacılık, metal eşya ve makine üretimi yapan iş yerleri oluşturur.

İmalat sanayisinin bu denli gelişmişliğine karşın, İstanbul’un geleneksel ve en önemli işlevi eskiden beri ticarettir.Daha İÖ 7. yüzyılda,Karadeniz kıyılarında kurulmuş olan kolonileri Akdeniz’e bağlayan suyolu üzerinde ve doğu ile batı arasındaki ticaret yolunun kilit noktasında yer almasının yanı şıra, Haliç gibi bir doğal limanı olması İstanbul’u bir ticaret kenti konumuna getirmişti.Bizans ve Osmanlı dönemlerinde de İstanbul,her türlü mal ve hizmetin toplandığı ve dağıtıldığı bir merkezdi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında başkentliği yitirişi ve 1929’da başlayan Büyük Bunalım sırasında hükümetin ithalat ve ihracatı sıkı bir biçimde denetlemesi,İstanbul ticaretini bir süre geriletti.Buna karşın ülke ithalatının ağırlığı gene de İstanbul’daydı. Cumhuriyet öncesinde genellikle azınlıklar ile yabancıların elinde ve denetiminde olan ticaret, 1930’larda yavaş yavaş Türklerin eline geçmeye başladı; 1950’lere gelindiğinde bu süreç büyük ölçüde tamamlandı ve daha çok Türklerin etkin olduğu yeni bir ticaret burjuvazisi oluştu. 1950’lerde ulaşım yatırımlarının hızla artması, tarımdaki modernleşme, ülke genelinde ulusal pazarın oluşmasını ve en küçük yerleşim birimlerinin bile pazara bağlanmasını sağladı.Bu süreç ülke ticaretini doğrudan etkilediği gibi, ulusal pazarın odağı durumunda olan İstanbul ticaretini büyük ölçüde canlandırdı.

1970’lerde Türkiye karayolu taşımacılığı hızlı bir gelişme gösterdi. 1967 Arap-İsrail Savaşı sırasında Süveyş Kanalı’nın kapanmasıyla,Avrupa-Ortadoğu ticaretinde ulaşım denizden karaya kaydı ve eskiden E-5 adıyla anılan D-100 en güvenli karayolu olarak belirdi.Bu yol üzerindeki en önemli merkez olan İstanbul, bu gelişmeden büyük pay aldı. Türkiye’nin TIR (Uluslararası Karayolu Taşımacılığı) Sözleşmesi’ni imzalamasıyla E-5 üzerindeki transit taşımacılık 1974-75 yıllarında üç kat artış gösterdi.Bunun yeterli olmamasına bağlı olarak Kınalı-Sakarya otoyolunun inşasına girişildi.

Ad:  istanbul.jpg
Gösterim: 3095
Boyut:  75.9 KB
1980’lerde Türkiye ticaret kesiminde yaratılan gelirin yaklaşık yüzde 40’mı İstanbul sağlıyordu.İstanbul, ülke çapında her türlü mal ve hizmetin toplanıp dağıtıldığı ve yurtdışı bağlantılarının kurulduğu,Türkiye’nin en üst düzeydeki hizmet ve ticaret merkezidir.1980’lere gelindiğinde Türkiye ithalatının üçte biri,ihracatının ise beşte biri İstanbul’dan yapılmaktaydı.
Gene aynı yıllarda ülkedeki büyük toptancı kuruluşların yüzde 40 gibi büyük bir bölümü İstanbul’da olduğu gibi, Türkiye ticaret borsalarının işlem hacminin beşte biri de İstanbul’da gerçekleşmekteydi.Perakende ticaret büyük ölçüde uzmanlaşmış,farklılaşmış, büyük mağaza zincirleri ortaya çıkmıştı.

İstanbul’un Türkiye ölçeğindeki temel işlevlerinden biri de banka ve finansman merkezi olmasıdır.İlk kez 19. yüzyılın ikinci yarısında yabancı finans kuruluşlarının akınına uğrayan İstanbul,1950’lere doğru ulusal bankacılığın merkezi olmuş, 1980’lerde ise yeniden uluslararası finans kuruluşlarına kapılarını açmıştır.Türkiye’ deki büyük bankaların tümüne yakını ile bütün sigorta şirketlerinin merkezleri İstanbul’dadır.

İstanbul gerek doğal güzelliği ve zengin tarihsel mirası, gerekse ulaşım ve konaklama olanaklarının gelişkinliği bakımından Türkiye’nin en önemli turizm merkezlerindendir.Türkiye’ye gelen yabancı turistlerin büyük bölümü İstanbul’dan giriş yapar.İstanbul’daki Atatürk Havalimanı ülkenin uluslararası standartlara uygun en modern havaalanıdır.Ülkede hizmet veren beş yıldızlı otellerin büyük bölümü de İstanbul’dadır. Ayrıca turistik ticaret de son derece gelişmiştir.

İlde tarım kesiminin payı oldukça küçüktür.Bizans döneminden beri dışarıdan beslenme özelliği bugün de sürmekte ve Türkiye tarım ürünlerinin büyük bölümü İstanbul pazarına akmaktadır.Osmanlı döneminin ünlü İstanbul bostanları ile Arnavutköy sırtlarındaki çilek bahçelerinin yerlerini apartman ve gecekondular kaplamıştır.Kentin taze sebze ve meyve gereksinmesi 1950’lere değin büyük ölçüde kent içindeki ve çevresindeki bağ, bahçe ve bostanlardan karşılanırdı.Bugün bitkisel üretim ve hayvancılık metropoliten alan dışında kalan Silivri, Çatalca, Şile ve Yalova ilçeleriyle sınırlıdır.En çok buğday, elma, ayçiçeği, soğan, yulaf, armut ile çeşitli sebzeler ve çiçek yetiştirilir; besicilik ve tavukçuluk yapılır. Geleneksel uğraşlardan olan balıkçılık da önemini korumaktadır.

İlin ilgi gören, ama her geçen gün azalan ve daralan mesire yerlerinden başlıcaları Emirgân Korusu,Yıldız Parkı,Gülhane Parkı,Çamlıca Tepesi ve Adalar’dır.Ayrıca Kemerburgaz’da Odayeri ve Azizpaşa Ormanı,Çatalca’da Çilingoz ve İnceğiz, Sarıyer’de Belgrad Ormanı,Binbaşı Çeşmesi,Kurtkemeri,Kemeraltı ve Fatih Ormanı,Adalar’da Dil Burnu,Değirmen Burnu ve Kalpazankaya,Alemdağ’da Taşdelen,Kaynakdolduran,Kavacık ve Hacet Deresi,Yalova’da da Hasanbaba orman içi dinlenme yerleri kurulmuştur.

Yeraltı kaynakları bakımından da zengin olan ilin Çatalca yöresinde manganez ve sanayi kumu,Şile yöresinde bentonit,kil, sanayi kumu,tuğla-kiremit hammaddesi ve linyit (Uvezli köyünde),Bakırköy yöresinde çimento hammaddesi,Kartal yöresinde kireçtaşı ve çimento hammaddesi,Gaziosmanpaşa yöresinde kaolin,Sarıyer yöresinde kil,sanayi kumu ve kaolin,Yalova yöresinde sanayi kumu,Beykoz yöresinde kuvarsit ve sanayi kumu, Eyüp yöresinde de kil ve linyit (Ağaçlı köyünde) yatakları vardır.Aynca Tuzla İçmeleri ile Yalova Kaplıcaları da ünlüdür.

BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 4 Ocak 2019 21:41
Baturalp - avatarı
Baturalp
Ziyaretçi
11 Eylül 2006       Mesaj #2
Baturalp - avatarı
Ziyaretçi
Tarih
İstanbul’un yerleşim tarihi Paleontolik Çağa değin uzanır. Yapılan kazılar sonucunda Yarımburgaz Mağarasında Paleontolik Çağa,Fikirtepe ve Pendik’te ise Kalkolitik Çağa (İÖ 5500-3500) ait buluntular ele geçmiştir. Ayrıca Sarayburnu'nda Trakyalıların kurduğu Lygos adlı bir kentin duvar kalıntılarına, Kadıköy’de de Fenikelilerden kalma yapı kalıntılarına rastlanmıştır.
Sponsorlu Bağlantılar

Ad:  ortaköy camii.jpg
Gösterim: 3104
Boyut:  81.8 KB
Bugünkü kentin çekirdeğini oluşturan ilk yerleşmeler,İÖ 7. yüzyılda Megaralılar tarafından kuruldu.Dorların istila ettiği Yunanistan’dan kaçan Megaralılar, İÖ 680’de Propontis’i (Marmara Deniz) geçerek geldikleri bugünkü Kadıköy’ün Moda burnunda Khalkedon ya da Kalkhedon adıyla kurdukları kente yerleştiler.Trak kökenli komutan Byzas önderliğinde yola çıkan Megaralılann bir başka kolu da Delphoi kâhininin öğüdüne uyarak İÖ 660’ta Khalkedon’un karşı kıyısında,bugünkü Sarayburnu çevresinde bir kent kurdular.Megaralılar kente önderlerinin adını vererek Byzantion dediler.Genel olarak, Khalkedonluların tarımsal üretimle Byzan- tionluların ise ticaretle uğraştıklarına inanılır.Ulaşım ve savunma açısından üstün bir konumdaki Byzantion,kuruluşunu izleyen iki yüzyıl boyunca hızla büyüdü. İÖ 5. yüzyılda, parası Yunan kolonilerinde geçen bağımsız bir ticaret kentiydi. İÖ 513’te Perslerin ele geçirdiği kent,Trakya’da kurulan satraplığa bağlandı.İÖ 476-475’te Delos Birliği’ne katılan Khalkedon ve Byzantion,İÖ 405’te Spartalıların eline geçti.
İÖ 318’de İskender’in komutanlarından Antigonos,Byzantion’u aldı.İskender’in Yunan kentlerine ve onların denetim alanlarına egemen olmasıyla siyasal ağırlık merkezi Ege’nin kuzeyine kaydı ve Byzantion bu yeni yapı içinde giderek önem kazanıp dönemin başlıca ticaret merkezlerinden biri oldu.

Byzantion, İÖ 280’de batıdan gelen Galatların akmlarına uğradı.Çok eskiden yöreye gelerek yerleşmiş olan Trakya kökenli Bitinyalılar İÖ 280’de İstanbul Boğazı ile Sakarya arasındaki alanda bir krallık kurdular. Bu dönemde Makedonyalıların saldırısına uğrayan Byzantion,saldırıyla karşılaşan öteki kentlerle birlikte Roma’nm korumasını istedi.İÖ 74’te de Bitinya kralı IV.Nikomedes vasiyet yoluyla ülkesini Roma’ ya bırakınca,Byzantion tümüyle Roma’ya bağlandı.Byzantion, İS 73’te Roma’nın Bitinya-Pontus Eyaleti sınırları içindeydi.
330’da Roma imparatoru I.Constantinus (Büyük),kenti başkent ilan edince,Byzantion adı Konstantinopolis olarak değiştirildi.Daha sonra Constantinus’un Hıristiyanlığı kabul etmesiyle,Konstantinopolis ortaçağ boyunca Hıristiyanlığın en önemli kültür ve sanat,zaman zaman da en önemli siyasal ve ekonomik merkezi oldu.

395’te Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesinden sonra Konstantinopolis,Doğu Roma İmparatorluğu olarak da bilinen Bizans İmparatorluğu’nun başkenti oldu.4 .yüzyılın sonlarına doğru kente,özellikle Trakya’dan getirilen halklar yerleştirildi; nüfusu 5. yüzyıl başında 100 bini aşan Konstantinopolis,Roma’dan bile kalabalık bir kent haline geldi.Kent nüfusunun artmasıyla birlikte bugünkü Galata’nın yerinde Sycae ya da Sykai adlarıyla anılan yarı kent konumunda bir dış mahalle oluştu.440’ta Hunların saldırısına uğrayan Konstantinopolis,I.Anastasios (491-518) ve I.İustinianos (527-565) dönemleri boyunca siyasal kargaşalar,iç savaşlar,ayaklanmalar yaşadı.Bu arada giderek büyüyen ve ticari önem kazanan Sycae, I. İustinianos döneminde Khrysokeras (Haliç) üzerinde,bugünkü Ayvansaray ile Kasımpaşa arasına kurulan bir köprüyle kente bağlandı.

7. yüzyıla Sasaniler ve Avarlar,8. yüzyılda Bulgarlar ve Araplar,9. yüzyılda Ruslar ve Bulgarlar Konstantinopolis’e birçok kez saldırdılar ve kuşattılar,ama ele geçiremediler.

Konstantinopolis,1204’te Haçlılar tarafından işgal edilerek büyük ölçüde tahrip edildi. Kent 1261’e değin Latin İmparatorluğu’nun merkezi oldu.Haçlı seferleri sırasında oluşan yeni ticari ilişkiler ve buna bağlı olarak ticaret yollarının değişmesi Konstantinopolis’i Bizans’ın bütünsel yapısının merkezi olmaktan çıkardı.Dönemin güç merkezleri olarak beliren Piza,Venedik ve Cenova,elde ettikleri imtiyazlarla Sycae ile ardındaki yamaçlarda yer alan Pera’da bir ticaret merkezi kurdular. 14. yüzyıla girilirken Konstantinopolis surlarla çevrili, tarımsal üretime dayalı bir yapı içinde gitgide çökerken,Haliç’in karşı kıyısında Galata ticarete dayalı parlak bir yaşam sürüyordu. Bu dönemde Galata gümrüğünün yıllık geliri,Konstantinopolis gümrüğünde elde edilen yıllık gelirin yedi katma ulaşıyordu.OsmanlIlar Konstantinopolis’i ilk kez I.Bayezid (Yıldırım) döneminde (1389-1402) kuşattılar.I. Bayezid’in 1391’deki ve sonraki kuşatmaları ile II. Murad’ın 1422’deki kuşatması sonuç
vermedi.Konstantinopolis’i Osmanlı topraklarına II. Mehmed kattı (1453) ve bu nedenle kendisine Fatih sanı verildi. Osmanlı başkentinin Edirne’den Konstantinopolis’e taşınmasıyla yeni bir dönem başladı.Kentte düzenin sağlanmasından sonra kuşatma başlamadan ayrılan Rumların geri dönmesi sağlandığı gibi,Anadolu ve Trakya’da yaşayanların bir bölümü de kente yerleşmeye özendirildi.I. Selim (Yavuz) Mısır Seferi’nden (1517) dönüşünde kutsal emanetleri getirerek halife unvanmı alınca, kent başkentliğin yamnda halifeliğin merkezi olma işlevini de üstlendi.Kent uzun süre Konstantinopolis adıyla ya da yalnızca polis (kent) sözcüğüyle anıldı.

Günlük konuşmada sık sık kullanılan eis ten polin (Yunancada “kente doğru”) biçimindeki cümlecik,Osmanlı döneminde Stimbol,Estanbul,İştambol gibi değişimler geçirdikten sonra İstanbul’a dönüştü.Kent Dersaadet ve Âsitane adlarıyla da anıldı.
İstanbul,Osmanlı egemenliği altında uzun bir barış dönemi geçirdi.19. yüzyıla değin yaşanan olaylardan en önemlileri 1589, 1593,1622,1656 ve 1730 yıllarındaki yeniçeri ayaklanmaları,çeşitli yangınlar ve büyük yıkımlara yol açan depremlerdir {bak. İstanbul depremleri; İstanbul yangınları).19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başları Osmanlı Devleti’ nin en çalkantılı dönemi oldu.Ekonomik durgunluğun ve art arda yenilgilerle sonuçlanan savaşların yarattığı çöküş,İstanbul’a doğrudan yansıdı. 1839’da Tanzimat Fermanı’nın, 1876’da I.Meşrutiyet’in,1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı, 1909’da yaşanan 31 Mart Olayı ve Hareket Ordusu’nun II. Abdülhamid’i tahttan indirmesi,1912’de başlayan Balkan Savaşlan’nda Bulgarların Çatalca’ya kadar ilerlemesi ve ardından I. Dünya Savaşı’nın başlaması bu dönemin en önemli olaylarıdır.Mondros Mütarekesi’nin (30 Ekim 1918) imzalanmasından sonra parçalanan Osmanlı Devleti’nin bütün yükü bir anlamda başkent İstanbul’a bindi.

Kent, Anadolu’da başlayan örgütlenme ve direnişin resmen dışında kalmasına karşın,dönemin bütün çalkantısını yaşadı. İzmir’in işgalini kınamak amacıyla 23 ve 30 Mayıs 1919’da gerçekleştirilen Sultanahmet mitingleri büyük yankılar yarattı.

İstanbul 15-16 Mart 1920’de İtilaf Devletleri tarafından fiilen işgal edildi ve Heyet-i Mebusan kapatıldı.23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kurulması, sarayı ve bir anlamda İstanbul’u boşlukta bıraktı. TBMM 1 Kasım 1922’de saltanat ve hilafetin ayrıldığını, Osmanlı Devleti’nin son bulduğunu ve TBMM Hükümeti’nin kurulduğunu ilan etti. Kentin TBMM Hükümeti’nin denetimine geçmesinden sonra son Osmanlı padişahı VI.Mehmed (Vahideddin) 17 Kasım 1922’de İstanbul’u terk etti.6 Ekim 1923’te Türk birliklerinin kente girmesiyle İstanbul işgalden kurtuldu.13 Ekim 1923’te Ankara başkent ilan edildi ve İstanbul yüzyıllardır sürdürdüğü başkentlik işlevini yitirdi.

3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırılmasıyla da halifelik merkezi olmaktan çıktı. (Ayrıca bak. Bizans İmparatorluğu; Osmanlı Devleti.)
Kentin yapısı ve metropoliten alanın oluşumu.Bugünkü İstanbul’un asıl biçimlenişi Cumhuriyet döneminde gerçekleşti.Ama kentin bazı bölümlerinde bugünkü arazi kullanımının köklerini, bile Byzantion’da aramak gerekir. Byzantion’daki akropolisin yerini Bizans İmparatorluğu döneminde Büyük Saray,OsmanlIlarda da Topkapı Sarayı almıştır.

Bugün de yönetim birimlerinin bir bölümü (vilayet, adliye, belediye, sağlık ve eğitim müdürlükleri) tarihsel sur içinde,sarayı çevreleyen alandadır.Bir zamanlar Byzantion’un en önemli limanı olan Neorion’un yerinde günümüzde İstanbul’un başlıca ulaşım merkezlerinden biri olan Sirkeci vardır.Neorion’un çevresindeki ticarethaneler varlıklarını Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde de korumuştur. Bağımsız bir ticaret kenti olan ve ticari gücü Konstantinopolis’i aşan Sycae,Osmanlı döneminde Galata ve Pera’ya dönüşmüştür.

19. yüzyılın ikinci yansında yabancı finans kuruluşlannın ve bankerlerin yerleştiği Galata’nın (Karaköy),tarihsel yarımadanın karşısında bütünüyle farklı,Batı’ya benzer bir yapısı olmuştur.Bugün de yerli ve yabancı birçok bankanın genel merkezlerinin yer aldığı Karaköy,finans merkezi olma işlevini büyük ölçüde sürdürmektedir.
Osmanlıların kenti ele geçirdikten sonra giriştikleri ilk işlerden biri yerleşme ve yapılaşmanın düzenlenmesi oldu.Kısa sürede surlar onarıldı,saray ve kiliselerin yanına cami,külliye, han ve hamamlar eklendi.1453 öncesinde en çok 40-50 bin olan ve kentin almışı sırasında daha da azalan nüfus,bilinçli bir iskân politikasıyla artırıldı.Bu gelişmeler sur içiyle sınırlı kalmayıp çevre alanlara da yayıldı. Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli yörelerinden getirilen Türkler Eyüp ve Üsküdar’a,Rumlar Balat ile Cibali arasına ve Galata’ya,Yahudiler Hasköy ile Balat arasına,Ermeniler de Samatya ile Kumkapı arasına yerleştirildi.Yirmi beş yıl gibi kısa bir süre içinde kent nüfusu sur dışında yaşayanlarla birlikte 120 bini aştı.

Osmanlıların önem verdiği bir başka konu da Müslüman olmayan halkın dinsel etkinliklerini düzenlemek oldu.Kentin alınışından yedi ay sonra Ortodoks Kilisesi Osmanlı korumasına alındı.Bu iskân politikası,cemaatlere göre düzenlenen işbölümü ve dinsel konulardaki esneklik, İstanbul’un daha sonraki yüzyıllarda iyice belirginleşen etnik mozaiğinin çekirdeğini oluşturdu.
II. Mehmed döneminde kent alanı,Bizans döneminde yönetim ve ticaret için ayrılmış yerlerde gelişti.Yerleşimin sur dışına taşmasına karşın,surların içinde kalan kesim İstanbul’un can damarıydı.Sur dışına taşan yerleşmelerin başlıcaları Eyüp,Üsküdar, Anadolu Hisarı ve Rumeli Hisarı’ndaki Müslüman mahalleleriyle Boğaz’ın Avrupa kıyısındaki Rum köyleriydi.16. ve 17. yüzyıllar İstanbul’un en parlak dönemleriydi.Bu yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin yükselişi başkente açıkça yansıdı.Halkın büyük bölümü sur içinde barınmakla birlikte,kent Galata ve Pera,Üsküdar, Kadıköy ve Boğaziçi boyunca hızla yayıldı;Aksaray ile Topkapı çevresine ve Kocamustafapaşa’ya bu dönemde yerleşildi.Galata,Eyüp ve Kasımpaşa yoğun yerleşme alanları oldu.Yeni kiliselerin yapılması ve elçiliklerin açılmasıyla Galata da kendi surlarının dışına taşarak Pera yönünde gelişti.Kent bu yüzyıllarda çevresine yayıldığı gibi, büyük ölçüde de imar gördü.Haliç’e bakan tepelere yapılan görkemli yapı ve camiler kentin görünümünde önemli değişikliğe yol açtı.17. yüzyıl sonunda 800 bini bulan nüfusuyla İstanbul,Londra ve Paris gibi kentleri geride bırakmış,Ortadoğu ile Avrupa’nın en büyük kenti ve merkezi olmuştu.

18. yüzyıl, genel olarak Osmanlı Devleti’ nin, özel olarak da İstanbul’un Batı’ya açıldığı dönemdir.Bu dönemde kentin mimari yapısıyla halkın yaşamında yeni bir biçimlenme oldu.Mimaride klasik dönemin yerini Osmanlı baroğu almaya başladı.Batılı yaşam biçimi özellikle,kent nüfusunun yüzde 40’ını oluşturan Müslüman olmayanların yaşadıkları kesimlerde benimsenmeye başladı. Haliç,Lale Devri’nde İstanbul’un en önemli mesire yeri olarak önem kazandı.

19. yüzyıl ise,Osmanlı ekonomisinin kapitalist ilişkilere açılması ve yönetim reformlarına koşut olarak İstanbul’da da büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir.Batı’yla ilişkilerin güçlenmesiyle birlikte,kentin ulaşım altyapısıda gelişti demiryolları, rıhtımlar, garlar yapıldı.Galata ile arkasındaki Pera’nın yeni bir güç merkezi oluşturan kimliği iyice belirginleşti.Birçok yabancı banka, banker ve komisyoncunun yerleştiği Galata, bir finans merkezi haline geldi.
Galata’nm, eski kent merkezinin karşısındaki gelişimi sonucunda 1837’de Azapkapı ile Unkapanı arasında ahşap bir köprü yapıldı ve böylece kentin iki merkezi birbirine bağlandı.1845’te yapılan Galata Köprüsü de bu bütünleşmeyi güçlendirdi. Kentte merkezî iş alanı oluşumu bakımından tarihsel yarımadayla Galata arasında belirgin bir işbölümü ortaya çıktı ve Galata ekonominin asıl karar ve yönetim merkezi olarak sivrildi.Elçiliklerin yerleşmiş olduğu, azınlıkların ve yabancıların yaşadığı Pera (Beyoğlu) ise kentin en renkli eğlence merkezi ve İstanbul’un Batılı yüzüydü. Yabancılar ve azınlıkların yanı sıra,Batılı yaşama ayak uyduran Türkler'de bu çevreye yerleşmeye başladı.19. yüzyıldaki bu gelişmelerin doruğunu ise Osmanlı hanedanının yüzyıllardır süren geleneği bozarak Topkapı Sarayı’ m terk edip,yüzyılın ortalarında,Galata’ nın ve yabancı elçiliklerin yakınındaki Dolmabahçe Sarayı’na taşınması oluşturur.Suru Sultani dışındaki ilk saray olan Dolmabahçe’yi sonraki yıllarda yapılan Beylerbeyi, Çırağan ve Yıldız sarayları izledi.

Bu arada kent hızla büyüdü ve yayıldı.Galatasaray-Taksim ekseninin yanında Tarlabaşı da gelişti.Bir önceki yüzyılda yapılan kışlaların çevrelerinde yerleşmelerin oluşması sonucunda 19.yüzyılda
Rami,Halıcıoğlu,Taksim,Maçka,Gümüşsüyü ve Harbiye İstanbul’un belli başlı semtleri olarak belirdi.
Boğaz’ın Avrupa yakasındaki yerleşmeler birbirleriyle birleşirken,Asya yakasındaki Üsküdar,Kadıköy’e doğru gelişti.Kadıköy ise Kurbağalıdere’ye doğru yayıldı,Kızıltoprak, Kalamış,Fenerbahçe,Erenköy gibi semtler ve bunların arasında seyrek mahalleler ortaya çıktı.Haliç’teki sanayileşmede Feshane’nin kurulmasıyla bu yüzyılda başladı.Bu arada kentin yönetimi için atılan önemli bir adım da 1854’te belediye örgütünün kurulması oldu.
1850’de Şirket-i Hayriye kuruldu ve Boğaz’da vapur seferleri başladı. 1869’da kurulan Atlı Tramvay Şirketi’nin 1872’de ilk hatları açması,1875’te de Tünel’in çalışmaya başlaması,büyüyen ve gittikçe yaya olanaklarını aşan kent ulaşımına yeni bir boyut getirdi.Atlı tramvayın yerini 1914’te elektrikli tramvay aldı.1873’te Sirkeci- Edirne ve Haydarpaşa-İzmit demiryollarının işletmeye açılmasıyla banliyö trenleri çalışmaya başladı.Böylece kent çevresinde banliyö yerleşmeleri gelişti.1890’da Sirkeci Gan, 1908’de Haydarpaşa Garı bitirildi. 1895’te Galata,1900’de de Sirkeci rıhtımları tamamlanarak İstanbul limanının modernleştirilmesinde ilk adımlar atıldı. 1903’te Haydarpaşa limanının da yapılmasıyla İstanbul’un 19. yüzyılda gelişen dış ticaretinin altyapısı oluşturularak yabancı ülkelerle ilişkisi güçlendirildi.Bütün bu altyapı çalışmalarını yabancı şirketler gerçekleştiriyordu.
Ad:  kızkulesi.jpg
Gösterim: 3019
Boyut:  72.2 KB
Cumhuriyet dönemi başında İstanbul,sosyo ekonomik ve kültürel açıdan eski parlaklığını önemli ölçüde yitirmiş,siyasal karar merkezi olmaktan çıkmış ve nüfusu yüzyılın başında 1 milyonu aşmaktayken,1927’de 700 binin altına düşmüş bir kentti.Bununla birlikte, savaşta yakılıp yıkılan Anadolu’ya göre daha iyi durumdaydı ve ülkenin en önemli kenti olma özelliğini koruyordu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında kent nüfusunun artış hızı, Türkiye ortalamasının altındaydı bu durum İstanbul’un imarını olanaklı kıldı.1930’larda Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden İstanbul’a çağrılan plancı ve mimarlar kent için çeşitli planlar hazırladı.Henri Prost’un hazırladığı plan (1937),kentin sonraki mekânsal yapısı üzerinde belirleyici bir etki yaptı.Prost Planı’nı özelliklerinden biri,kenti İstanbul, Beyoğlu ve Üsküdar-Kadıköy olmak üzere üç ayrı bölümde ele almasıydı. Bu planın en önemli yanı,Haliç kıyılarını orta ve büyük sanayinin yerleşimine açmasıydı.Plan doğrultusunda,Atatürk Köprüsü’nden Haliç’in kaynağına uzanan alanlara büyük sanayi,eski kentin Galata ve Atatürk köprüleri arasındaki kesimine ise hal,balıkhane ve toptan gıda maddeleri ticareti yapan işyerleri yerleşti.Haliç’in yıllar boyu süren kirlenme süreci bu gelişmelerle başladı.

Başkent olma işlevinin kalkmasıyla, eskiden yöneticilerin oturduğu ve kentin gözde semtlerinden olan Süleymaniye,Fatih, Beyazıt ve Şehzadebaşı gitgide sönükleşti.Bu semtlerdeki konaklar oda oda kiraya verilmeye ya da yıkılmaya başladı.Buna karşılık,1930’larda üst gelir gruplarının yerleştiği Beyoğlu yakasının çekiciliği arttı.1933’e gelindiğinde, tarihsel yarımadanın nüfusu 125 binken, Beyoğlu’nun nüfusu 150 bini aşmıştı.

1950’lerin öncesinde İstanbul’un merkezî iş alanı Çarşıkapı,Sirkeci,Eminönü ve Karaköy’ü kapsıyordu.Beyoğlu’na yerleşen üst gelir grubuna yönelik ticaret ise Karaköy’den istiklal Caddesi’ne kaymıştı.

1940’lar, Türkiye’de sermaye birikiminin sanayiye aktarılabilecek ölçeğe yaklaştığı yıllardı.İstanbul, sunduğu olanaklarla Anadolu sermayesi için önemli bir çekim merkeziydi.Prost Planı'yla başlayan Haliç’in sanayiye açılması süreci,1947’de Belediye
İmar Müdürlüğü tarafından İstanbul Sanayi Bölgelerine Ait Talimatname'nin ve 1949’da da ilgili komisyon raporunun yayınlanmasıyla tamamlandı.

1947 Talimatnamesi,Eyüp-Silahtarağa,Eyüp-Edirnekapı ve Yedikule-Bakırköy arasını ağır,Haliç’in iki yakasını ise orta ölçekli sanayinin yerleşimine açtı.
1949 raporu da bunlara ağır sanayi alanları olarak Eyüp’ün kuzeyini,Maltepe çevresiyle Davutpaşa yolunu,Kazlıçeşme,Zeytinburnu,Bakırköy’ün dış kesimini,Yeşilköy ve Küçükçekmece’yi,Anadolu yakasında ise Maltepe-Kartal arasıyla Pendik’i ve Kadıköy-Gazhane çevresini ekledi.Bu yıllarda, Boğaz kıyılarına kamuya ait şişe ve cam, ispirto ve rakı,kibrit fabrikaları ile kömür depoları yerleşti.

I. Dünya ve Kurtuluş savaşlarında yaşadığı sarsıntılardan sonra İstanbul ülke ölçeğindeki gücüne,II.Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda yeniden kavuştu.1950’lerde, topraktan kopan geniş kitlelerin akınına uğradı.1950’de 983.041 olan kent nüfusu, 10 yıl sonra 1.466.535’e ulaştı.
İlk göç dalgasıyla gelenler Haliç yöresiyle sur dışındaki sanayi kuruluşlarının çevresine yerleşti.Kâğıthane ve Zeytinburnu’nda ilk gecekondu mahallelerinin çekirdekleri oluştu.Anadolu yakasında da o zamanlar Ankara Asfaltı diye anılan karayolu üzerindeki sanayi kuruluşlarının çevresinde gecekondulaşma başladı.

1951’de kentin tümündeki gecekondu sayısı 8.500 iken, 1957’de yalnızca Zeytinburnu 26 bin konutta 60 bin kişinin yaşadığı bir gecekondu mahallesi haline geldi.Nüfusu hızla artan Zeytinburnu, 1957’de ilçe yapıldı.
Zeytinburnu’nun ardından Eyüp-Rami sanayi bölgesinin yakınlarında, kentin ikinci büyük gecekondu mahallesi olan Taştarla ortaya çıktı.İlk kez 1950’lerde Bulgaristan ve Yugoslavya’dan gelen göçmenlerin yerleştirilmesiyle oluşan Taşlıtarla,daha sonra kente Anadolu’dan gelen göç akınıyla büyüdü ve 1963’te Gaziosmanpaşa adıyla ilçe yapıldı.

1954’te Avrupa yakası için hazırlanan sanayi planı,Mecidiyeköy-Levent, Mecidiyeköy-Şişli,Bomonti ve Kasımpaşa-Kâğıthane arasında kalan kesimleri sanayiye açtı.1955’te yürürlüğe giren İstanbul Sanayi Planı ise Haliç’teki sanayi yerleşmesini bir ölçüde dondururken,Topkapı-Rami ve Levent’te yeni sanayi alanları belirledi.

1950’lerin üçüncü büyük gecekondu alanı Kâğıthane çevresinde gelişti.Yeni sanayi alanları açılması Halkalı,Maltepe,Kartal gibi denetim dışı alanların parsellenerek gecekondulaşmasına neden oldu.1950’lerin ortasına gelindiğinde İstanbul, batıda Yeşilköy, kuzeyde Levent,doğuda da Bostancı’ya uzanan bir alana yayıldı.Zeytinburnu, Bakırköy ve Yeşilköy birbirlerinden yeşil alanlarla ayrılmış mahalleler durumundaydı.Kentin Bostancı uzantısının bahçeli konutlardan oluşan seyrek bir dokusu vardı.

1950-60 döneminde İstanbul, oldukça “keyfi” bir imar ve istimlak etkinliği yaşadı.İnönü (Dolmabahçe) Stadyumu, Spor ve Sergi Sarayı, Florya Plaj Tesisleri,Açıkhava Tiyatrosu ve Levent Konut Siteleri 1950’lerde tamamlandı.Ataköy’de 70 bin kişilik bir yerleşme ile kıyıdaki plaj ve turistik tesislerin temelinin atılması,Yeşilköy Havalimanının (bugün Atatürk Havalimanı) genişletilmesi, Edirne-İstanbul karayolunun Topkapı girişinin düzenlenmesi,Yeşilköy’e kadar 50 m genişliğinde bir yol yapılması,Vatan ve Millet caddeleri ile Barbaros Bulvarı'nınn açılması, Sirkeci-Flor- ya sahil yolunun,Saraçhane’de İstanbul Belediye Binası’nın yapılması,Tophane- Dolmabahçe yolunun genişletilmesi,Salı- pazarı’nda rıhtım ve antrepoların kurulması 1950’lerde İstanbul’un görünümünü değiştiren başlıca uygulamalar oldu.

1960’larda bütün hızıyla süren gecekondulaşmanın yanında kentsel mekânın biçimlenişini değiştiren ikinci olgu da imarlı alanlardaki apartmanlaşma olarak belirdi.1965’te Kat Mülkiyeti Kanunu’nun çıkmasıyla İstanbul’un kentsel alanındaki arsaların değeri büyük artış gösterdi.İnşaat sektörü en canlı dönemlerinden birine girerken, önce boş alanlar,daha sonra yeşil alanlar,parklar ve oyun alanları apartmanlarla doldu.

Kentsel rantın ve maliyetlerin yükselmesi, büyük sanayinin kent çevresine yayılma eğilimini pekiştirdi.Çeşitli özendirme önlemleriyle de desteklenen bu süreç sonucunda sanayi kuruluşlarının hücumuna uğrayan Yakacık-Tuzla-Çayırova-Gebze eksenine,Kartal-Maltepe sanayi alanları eklendi.Asıl gelişme kentin Anadolu yakasında görülürken,Avrupa yakasında Zeytinburnu ile Bakırköy arasını doldurmuş olan sanayi alanları bir yandan Sefaköy (Safraköy),Halkalı ve Firuzköy’e uzanıyor,bir yandan da Eyüp-Rami-Gaziosmanpaşa bölgesinden kuzeye doğru yayılarak Küçükköy,Alibeyköy ve Kâğıthane’ye ulaşıyordu .Bu arada Şişli’den Maslak’a uzanan Büyükdere Caddesi’nin batısında da bir sanayi alanı oluştu.

Sanayileşmenin hız kazanması,gecekondulaşmayı doğrudan etkiledi.1960-65 arasında Türkiye’de gerçekleşen iç göçün yüzde 36’sı,1965-70 arasında ise yüzde 22’si İstanbul’a yönelikti. 1960’lann sonunda İstanbul nüfusunun yüzde 25’i,son beş yıl içinde göç edenlerden oluşuyordu.1962’de 78 bin olan gecekondu sayısı,10 yıl sonra 195 bine çıktı.Aynı yıl gecekonduda oturanların kent nüfusu içindeki payı yüzde 40 düzeyindeydi.

1970’lerde hazine arazisinde yapılan gecekondulara, belediye sınırları dışındaki tarım alanlarına her türlü denetimden uzak biçimde yapılan tapulu gecekondularda eklendi.
1960’lann başında 1,5 milyona yaklaşan,1970’lerde 2 milyonu aşan nüfusuyla,kentsel işlevlerin sürekli ve yaygın olması ve etki alanının genişliğiyle, sanayinin kent dışına kayması ve birden çok merkezin ortaya çıkmasıyla İstanbul,artık metropol olarak tanımlanabilecek bir ölçeğe ulaştı.

1970’lerde İstanbul,büyük bir nüfus yığılmasının da etkisiyle konut ve ulaşım gibi temel altyapı gereksinmelerinde büyük boyutlara varan sorunlarla karşı karşıya kaldı.Bu yıllarda İstanbul’da mekânsal yapı açısından en önemli olgu,Boğaz’ın iki yakasının bir köprüyle bağlanmasıydı. Kentin transit taşımacılık işlevini güçlendiren Boğaziçi Köprüsü ve çevre yolları,hızlı büyüme sonucunda kısa sürede kent içi ulaşım ağının omurgası haline geldi.
1970’lerin bir başka önemli olgusu da,yerli otomobil üretiminin başlaması ve özel oto sayısında görülen büyük artıştı.İstanbul’da 1950’de toplam otomobil sayısı 2 bin iken, bu sayı 1970’lerin başında 80 bini,1980’lerin başında ise 300 bini aştı.Özel oto sahipliğinin sağladığı hareketlilik,kentin merkezden uzak kesimlerinin yerleşime açılmasını hızlandırdı.Özel oto sayısının artması ve Boğaziçi Köprüsü’nün yapımı, kentin iki yakası arasındaki nüfus dengesini etkiledi.1970’te kent nüfusunun yüzde 23’ü Asya,yüzde 77’si Avrupa yakasında yaşarken,1990’da Asya yakasında yaşayanların kent nüfusu içindeki payı yüzde 34’e yükseldi.
Kent doğuda Bostancı-Maltepe- Kartal-Pendik-Gebze yönünde hızla yayıldı,batıda ise D-100 karayolu boyunca Silivri’ye ulaştı.

Anadolu yakasındaki bir başka önemli gelişme de Bostancı-Erenköy Bölgeleme imar planının yapılmasıydı.Bu plan,organik dokusunu 1970’lere değin korumuş olan bu bölgenin Bağdat Caddesi çevresi ve kıyı dışında kalan kesimlerine,kat sınırlaması yerine,inşaat alanı sınırlaması getiriyordu. Uygulama sonunda Kızıltoprak ile Bostancı arasındaki yapı alanı kısa sürede yaklaşık iki kat arttı.

1970’lerde hız kazanan bir başka olgu,kentin iki yakası boyunca Marmara kıyılarında ortaya çıkan ikinci konut sahipliği oldu.Eskiden yazlığa gidilen alanlar batıda Yeşilköy,kuzeyde Büyükdere ve Sarıyer,batıda da Suadiye,Bostancı ve Adalarla sınırlıyken,bu yıllarda batıda Kumburgaz ve Silivri,doğuda ise Dragos ve Bayramoğlu ile Yalova ve Çınarcık’a kadar uzanan kesim yazlık konut,site, motel ve çeşitli dinlenme tesisleriyle doldu.

1980’e gelindiğinde kent nüfusu 3 milyona varmıştı. Kentte çizgisel gelişmenin ve metropolitenleşmenin yapısına uygun olarak birden çok alt merkez ortaya çıktı.Bununla birlikte asıl kent merkezi ya da metropoliten merkez olarak tanımlanabilecek üç bölge güneybatıda tarihsel yarımada,onun kuzeyinde Karaköy ve Beyoğlu, doğuda da Üsküdar ve Kadıköy çekirdekleriydi.Bunlar su yollarıyla birbirinden ayrılıyordu.

Tarihsel yarımadada maliye, adliye,vilayet, belediye gibi yönetim birimleriyle,girişleri pasaj biçiminde düzenlenmiş işhan- lan yer alır. Hanlarda basımevleri,dokuma,plastik eşya ve hazır giyim (konfeksiyon) atölyeleri ve ithalatçılar yoğunlaşmıştır.Gıda maddeleri ve kumaş toptancıları ile kuyumcuların kümelendiği Kapalıçarşı- Mahmutpaşa-Sultanhamam-Mısırçarşısı yöresi,aynı zamanda kentin alt gelir gruplarının alışveriş çevresidir.Kapalıçarşı ile Sultanahmet çevresinde turistik ticaret yaygındır.Merkezî iş alanı içinde bankalar,sigorta kuruluşları ve başka büyük şirketlerin yoğunlaştığı kesimlerden biri Karaköy’dür.Ust gelir gruplarına yönelik perakende ticareti,büyük ölçüde Nişantaşı-Şişli bölgesine kaptırmış olan Beyoğlu otel, bar, pavyon, meyhane, sinema ve tiyatrolarıyla orta ve alt gelir gruplarının ilgi gösterdiği bir merkez durumundadır.
Nişantaşı-Osmanbey-Şişli ekseni ise,üst gelir gruplarının alışveriş ettiği büyük mağazaları,şık lokantaları ile çekici bir merkez durumundadır.Bu eksenin devamı niteliğindeki Şişli-Mecidiyeköy-Zincirlikuyu-Levent yöresi holdinglerin,yerli ve yabancı şirketlerin yerleştiği bir iş çevresidir.

1980’ler İstanbul’a kentin yönetsel yapısına ilişkin önemli bir değişiklik getirdi.1984’te
çıkarılan büyükşehir belediyelerine ilişkin yasayla İstanbul’da büyükşehir belediyesi ve onunla bağlantılı olarak çalışacak ilçe belediyelerinden oluşan yeni bir yönetim yapısı kuruldu.

1980’lerde Haliç çevresindeki sanayi kuruluşlarının kent dışına taşınmasına ve Haliç’ in temizlenmesine başlandı.İstanbul kanalizasyon sisteminin oluşturulmasına girişildi. İstanbul Boğazı’nda yapılan ikinci köprü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü adıyla çevre yolları tamamlanmadan 3 Temmuz 1988’de açıldı.1980’lerin İstanbul açısından bir başka önemli olgusuda, kentin pek çok semtini kapsayan istimlakler ve kıyı düzenlemeleridir.Bunların başında Haliç kıyılarıyla Tarlabaşı’ndaki istimlak ve yıkımlar,Boğaziçi’ndeki kıyı düzenlemeleri ve kazıklı yollar ile Kadıköy-Bostancı kıyısının doldurulması gibi tarihsel dokuyu önemli ölçüde değiştiren uygulamalar sayılabilir.
Marmara Bölgesi’nde Türkiye’nin kent nüfusunun üçte birini barındıran bu alt bölgenin batı-doğu doğrultusunda uzanan ana ekseni Çorlu,Tekirdağ,Silivri,Büyükçekmece,Küçükçekmece,İstanbul,Gebze, İzmit, Adapazarı’dır.Yönetsel yapının nüfusu hızla artan ile yetersiz gelmesi üzerine 1987’de Büyükçekmece, Kâğıthane, Küçükçekmece, Pendik ve Ümraniye, 1990’da Bayrampaşa, 1992’de de Avcılar,Bağcılar,Bahçelievler,Güngören,Maltepe,Sultanbeyli ve Tuzla ilçeleri kuruldu.

İstanbul, bütün Türkiye çapında bir sağlık ve eğitim merkezi olma işlevini de görür.Kentteki başlıca yükseköğrenim kurumlan İstanbul,İstanbul Teknik, Marmara,Yıldız, Boğaziçi ve Mimar Sinan üniversiteleridir.Başta üniversite ve SSK hastaneleri olmak üzere Numune,Haseki, Vakıf Gureba,Zeynep-Kâmil hastanelerine Türkiye’ nin her yanından hasta gelir.Kentte özel ve askeri hastanelerle azınlıklara ait hastanelerden başka sanatoryumlar ve ihtisas hastaneleri de vardır.

Türkiye basın ve yayın dünyasının kalbi Cağaloğlu’nda atar. Yüksek tirajlı gazete ve dergilerin, yayınevlerinin, basımevlerinin, ulusal basın ve haber ajanslarının hemen tümü buradadır.
İstanbul aynı zamanda Türkiye’nin kültür ve sanat merkezidir. Türk sinemasının merkezi Yeşilçam bu kenttedir. 1973’ten bu yana düzenlenen Uluslararası İstanbul Festivali’yle, ilk kez bu festival çerçevesinde 1982’de düzenlenen ve 1984’te Uluslararası İstanbul Sinema Günleri adıyla bağımsız bir etkinlik haline gelen, 1988’de ise Uluslararası İstanbul Film Festivali adını alan etkinlikler yalnız İstanbul’un değil,Türkiye’ nin de başlıca sanat olaylarındandır.

Tarihsel yapılar. Doğal güzelliklerinin ve özgün konumunun yanı sıra, iki imparatorluğa 1500 yıl süreyle başkentlik yapması ve iki dinin merkezi olması,İstanbul’a yeryüzünde belki de başka hiçbir kentte bulunmayan özellikler ve yapılar kazandırmıştır. 20. yüzyılda giderek artan çevre tahribatına karşın,İstanbul’un her köşesi hâlâ saraylar, camiler, külliyeler, medreseler, hamamlar, çeşmeler, köşkler, kasırlar, kiliseler ve manastırlarla doludur. Kentin II.Theodosius döneminde yapılan surları gerek Bizans,gerekse Osmanlı dönemlerinde birçok kez onarım görmüş, günümüzde de hâlâ ayakta olan bölümleriyle canlı bir tarih tanığıdır. Başta bugün müzeye dönüştürülmüş Ayasofya olmak üzere,Fethiye, Fenari İsa, Bodrum, İmrahor, Kariye, Kalenderhane, Zeyrek, Yeni İmaret ve Kilise camileri fetihten sonra camiye çevrilmiş Bizans kiliseleridir. Aralarında cami yapılmamış tek yapı Aya İrini’dir. Tekfur ve Bukoleon sarayları, Çemberlitaş, Galata Kulesi, Bozdoğan (Valens) Su Kemeri, Yerebatan ve Binbirdirek sarnıçları kentteki öbür önemli Bizans yapılarıdır. Her ikisini de II. Mehmed’in yaptırdığı Eyüp Sultan Camisi (bugünkü yapı 1789-1800 tarihlidir) ve daha önce Havariyyun Kilisesi’nin bulunduğu yerdeki Fatih Külliyesi (bugünkü yapı 1767-71 tarihlidir) kentteki Türk egemenliğinin ilk anıtsal yapılarıdır.Yapımına 15. yüzyılın ikinci yarısında başlanan ve 19. yüzyıl ortalarına değin sürekli yeni bölümler eklenen Topkapı Sarayı da, bugün müze olarak kullanılmaktadır. II. Bayezid Külliyesi, Sultan Selim Külliyesi, Şehzade Külliyesi 16.yüzyılın ilk, Rüstem Paşa Camisi, Sokollu Mehmed Paşa, Mihrimah Sultan ve Süleymaniye külliyeleri ikinci yarısında, Sultan Ahmed Külliyesi 17. yüzyılın ilk, Valide Camisi ya da daha yaygın adıyla Yeni Cami ikinci yarısında yapılmış Osmanlı Klasik döneminin başyapıtlarındandır. 18. yüzyılda yapılan ilk büyük camiler olan Nuruosmaniye ve Laleli camileri Osmanlı baroğunun örnekleridir. Bu yüzyılın öteki önemli yapıları Üsküdar Yeni Valide Camisi, Beylerbeyi Camisi, Selimiye Camisi gibi kentin Asya yakasının siluetini belirleyen yapılardır. 19. yüzyılın en önemli yapıları ise Dolmabahçe ve Ortaköy camileridir. Sirkeci Garı, Haydarpaşa Garı, Âsâr-ı Atika Müzesi (bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri),Düyun-ı Umumiye (bugün İstanbul Lisesi), Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (sonradan Haydarpaşa Lisesi, bugün MÜ Tıp Fükültesi), yabancı mimarların 19. yüzyıl sonunda yaptıkları eklektisist (seçmeci) anlayışta yapılardır. 20. yüzyıl başında Vedat Bey’in yaptığı Büyük Postane ile Kemaleddin Bey’in yaptığı Vakıf hanları ise I. Ulusal Mimarlık akımının örnekleri olarak dikkati çeker. İlk bölümleri II. Mehmed tarafından yaptırılan Kapalıçarşı, bin bir çeşit malın satıldığı,canlı, işlek havasıyla halen hizmet vermekte, aynı zamanda turistik bir nitelik taşımaktadır.
İstanbul Belediyesi 1854’te kurulmuştur. Nüfus (1990) il, 7.309.190; kent, 6.620.241.
kaynak: Ana Britannica

BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 31 Ekim 2016 15:48
Baturalp - avatarı
Baturalp
Ziyaretçi
11 Eylül 2006       Mesaj #3
Baturalp - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  istanbull.jpg
Gösterim: 2999
Boyut:  59.5 KB

İSTANBUL

eski çekirdeği, Marmara denizi'ni Karadeniz'e bağlayan ve İstanbul boğazının her iki yakasında yer alan kent; nüfus ve kapladığı alan, ekonomi, ticaret, sermaye, eğitim ve kültür bakımlarından Türkiye'nin en büyük, en etkili kenti. Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının merkezi olarak çeşitli işlevleriyle tarih boyunca büyük rol oynamış bir dünya kenti; 6 620 241 nüfus. (1990, büyük kent sınırları içinde). Yurdun öteki bölgelerine ve dış ülkelere kara, deniz ve hava yoluyla bağlı.

• COĞRAFYA


İstanbul, K.'den G.'e doğru yükseltisi giderek azalan bir plato üzerindedir. Kent alanı, deniz altında kalmış eski birer akarsu vadisi olan Boğaz ve Haliç ile başlıca üç kesime ayrılır. Bunlardan Haliç ile Marmara arasındaki küçük yarımada asıl İstanbul'un semtlerini içerir; kentin tarihsel çekirdeği burada, yarımadanın D. ucundadır. Haliç'in karşı kıyısında Galata ve Beyoğlu ile, onların günümüzde K.'e doğru çok uzamış semtleri ikinci büyük kesimdir. Asya yakasında Üsküdar ve Kadıköy gibi eski yerleşme çekirdeklerini kuşatan daha yeni yerleşmelerde kentin üçüncü büyük parçasıdır. Eski kaynaklarda kentin bu parçalanmış haline Bilad-ı selâse (üç kent) denir. İstanbul’un gerek bugünkü, gerek tarih boyunca, zaman zaman sarsılmakla birlikte, daima yeniden artan önemi, genel ve özel konumunun sağladığı üstünlüklerin sonucudur.

Orta Avrupa'dan ve Balkan yarımadasından gelen yollar, D.'ya doğru daralan Trakya havzasını izleyerek burada birbirine kavuşarak, Boğazın karşı kıyısında Anadolu'nun İçerlerine doğru uzanırlar. D.-B. doğrultulu bu yollar yine burada, Karadeniz ülkelerini Boğaz aracılığıyla açık denizlere bağlayan tek deniz yolu ile kesişir. Ayrıca, üç yandan denizlerle kuşatılmış İstanbul yarımadasının eski savaş tekniklerine göre kolay savunmaya elverişli biçimi; Haliç'in kuytu ve derin bir liman oluşu, bir zamanlar balık bakımından ünlü zenginliği gibi özel konum koşulları da, İstanbul'un genel konumunun sağladığı üstünlüğü tamamlar ve burada dünya ölçüsünde önemli bir kentin kuruluş ve gelişme nedenlerini açıklar.

• Kentsel ve ekonomik gelişme


İstanbul l.Ö. VII. yy.'da Megaralılar tarafından Byzantlon adıyla kurulduğunda, G.'de Marmara denizi (Propontls), K.'de Haliç’ le (Khrysokeras, Altın boynuz) sınırlanmış, kabaca üçgen biçimindeki yarımadanın ucunda yer alıyordu. Kentin sınırları bugünkü Ayasofya ile Topkapı sarayı'nın bulunduğu tepeleri kaplayan, iki km'den biraz daha az genişlikte bir alandan oluşuyordu. Birkaç kapısı ve yirmi yedi kulesi bulunan surlarının kesin çizgisi bilinmemektedir Kentin akropolisi bugünkü Top- kapı sarayı'nın bulunduğu kesimdeydi. Sur duvarları içinde, yerleşmenin K.'inde birkaç tapınak (Zeus, Aphrodite, Athena, Poseidon, Dionysos) ve kutsal alanlar bulunuyordu. Surların B. sınırının ortalarında Thrakion denilen kare planlı alan, bunun K.'inde de Strategeion (bugün BabIâli) yer alıyordu. Agora Ayasofya'nın bulunduğu kesimdeydi ve burada bir Heli- os heykeli vardı. Öteki yunan yapıları arasında sarnıçlar, gymnasion, stadion ve bir tiyatro belirtilebilir, Ayasofya ve Ayairini arasındaki alanda yapılan kazılarda,Aphrodite ve Apollon kutsal alanlarına İlişkin bazı kalıntılar ele geçmiş olmakla birlikte, yunan kentinden günümüze hiçbir şey kalmadı.

Roma dönemi Byzantlum'una İlişkin bilgiler de çok azdır. Septlmlua Severus tarafından kuşatılan ve tahrip edilen (I.S. II. yy.) kentin stratejik konumu ve ticari önemi göz ardı edilemezdi. Bu yüzden kısa bir süre sonra bayındırlık çalışmalarının yanı sıra kent alanının genişletilmesi etkinliklerine girişildi. Roma kentinin planı ve alanı kesin olarak saptanamamışsa da, surla çevrili kesimin iki katına çıkarıldığı, kara yönündeki K.-G. doğrultusunda uzanan duvarın, yunan kentinden yaklaşık yarım km B'ya kaydırıldığı bilinmektedir. K. sınır Haliç'a bugünkü Salata köprüsü' nün biraz D. suna ulaştı. Agora'nın revaklarla çevrilmesi ve buradan B.'ya yeni sura doğru uzanan bir sütunlu yolun açılması çalışmalarınında Septimlus Severus’ un bu etkinlikleri sırasında gerçekleştiği sanılmaktadır. Agora'nın K.-B.'sında Hipodrom'un yapımı başlatıldı (Constantinus I [Büyük] döneminde bitirilen bu yapı 450 m uzunluğundaydı).
Topkapı sarayı'nın mutfaklarının bulunduğu kesimde bir tiyatro yer alıyordu. Agora'nın yanında, Hipodrom'un K.-D.'sunda roma hamamları vardı.
Constantinus I (Büyük) döneminde kent daha kapsamlı bayındırlık çalışmalarına sahne oldu. Septimius Severus'un surları yıktırıldı, yeni ve görkemli bir başkent kurulması için büyük ölçülerde insan gücü ve parasal kaynak sağlandı (325). Yeni kentin Septimius Severus dönemindekinin beş katı büyüklüğünde olması amaçlanıyordu. Yeni sur duvarları Seve- rus’unkinden üç km B.’ya kaydırıldı. Bu surlar içinde Constantinus l'den sonra da iki yüz yıl sürecek bir kentleşme etkinliği başlatıldı. Bu çalışmalarda bir ölçüde Roma kenti örnek alındı, burada da yedi tepe üzerinde on dört yönetim bölgesinde benzer bir yapı tipolojisi ve ideal bir dağılım amaçlanmıştı, ancak hellenistik ve doğu etkileri de çok belirgindi. İstanbul' un Constantinus I dönemi kent planı belirlenememiş yapıları ise yok olmuştur, ancak yapıların ve sanat eserlerinin sayısını veren metinlerin yanı sıra, topografyayı da az çok yansıtan, resmi törenlerle ilgili betimlemeler vardır. Ayrıca gezginlerin verdiği bilgilerle kentin Osmanlılar tarafından fethinden hemen sonra çizilmiş resimleri bulunmaktadır. Bu dönemde revaklı agora Augusteion adıyla resmi bir alana dönüşmüş ve 600 m B.'sına doğru yuvarlak planlı yeni bir forum eklenmiştir. Ayrıca altından yapılmış bir mil taşı (Millon ya da Milliarureum), iki senato binası ve Capitollum bulunduğu bilinmektedir. Bu forumdan yarımadanın İçlerine yeni kent surlarındaki ana kapılara ulaşan yollar açılmıştı. Augusteion meydanı'nın hemen K.'inde Ayasofya'nın yapımı başlatılmıştı.Başka büyük kiliselerin yanı sıra, Augusteion'un G.'inde, bugünkü Sultanahmet camisi'ne doğru, Constantinus l'ın Büyük Saray'ı (Daphne) yükseliyordu. Bu saray tunç bir kapıyla (Khalke) meydana açılıyordu. Büyük saray ayrıca Hipodrom' la da bağlantılıydı. Hipodrom'un dik bir eğimle Marmara'ya inen, yuvarlak planlı G.-B kesiminde, güçlü sütunlara oturan, tonoz örtülü bölümün altında bir sarnıç vardı. Kentteki öteki eğimli kesimlerde de dikdörtgen planlı, tonozlu sarnıçlar bulunuyordu. Kentin her yanında yunan-roma dünyasının çeşitli kesimlerinden getirilmiş sanat eserleri ve anıtlar yer alıyordu. Constantinus 'den sonra bayındırlık çalışmaları bir ölçüde yavaşladı. Felens (364-378) bir su kemeri (bugün Saraçhane’deki Bozdoğan kemeri) büyük bir rıymphaion, hamamlar, sarnıçlar yaptırdı. Theodosius I (379-395) Constantinus l'in yolunu izledi,Constantinus l’in forumunun yaklaşık 700 m B.'sında, Meşe caddesi (bugünkü Divanyolu) boyunca yeni bir forum açtırdı (Forum Tauri). Arcadius (395 -408), XII. bölgeye, Marmara kara surlarından G.’e doğru yeni bir forum yaptırdı. Bu forumla İlgili ayrıntılar da bilinmemekle birlikte,Arcadius sütunu'nun kaidesi hâlâ durmaktadır. Theodosios II döneminde (408-450) Konstantinopolis en görkemli anıtlardan birine kavuştu büyük kara surları.

Constantinus I dönemi surlarının 1,5 km B.’sında yer alan bu surlarla kentin alanı iki katına çıkıyordu. Surlar o dönem için İçi doldurulamayacak bir alanı sınırlıyordu ve Konstantinopolis Ortaçağ' ın en büyük kenti görünümündeydi, Surların G.'indeki Altın kapı (Khrysai Pyle, Porta Aurea) tören kapısıydı. Kenti D.'dan B'ya kateden Meşe caddesi Milion'dan başlayıp Forum Bovis'e uzanıyor, burada iki kola ayrılıyordu,biri Hagloı Apostolol' nin önünden geçip K.-B.'da Edirnekapı' ya ulaşıyor ötekisi Forum Arcadii'den geçip Altın kapıda İstanbul'u Dalmaçya kıyılanca bağlayan vla Egnatia ile birleşiyordu.

Theodosios II döneminden bir topografya belgesi olan Notitıa urbis Constantinopolitanae'de kentin Osmanlılarda fethine değin süregelen gelişimi görülmektedir. Bu belgede sınırları ayrıntılarıyla belirtilmiş olan on dört bölgenin on ikisi başlangıçtan beri Constantinus surları içindeydi. Ayasofya ve Topkapı sarayı'nın bulunduğu kesim ikinci bölgede, Hipodrom üçüncü, Augusteion ve Yerebatan sarayı
dördüncü, Strategeion beşinci, Forum Constantini (Çemberlıtaş) altıncı, Forum Theodosii (Forum Tauri), Süleymaniye ve Beyazıt'ı kapsayan kesim yedinci, Forum Bovis (Aksaray) on birinci, Galata' nın aşağı kesimini kapsayan ve Sykai denilen dış mahalle on üçüncü, Blakhernai on dördüncü bölgedeydi. Ana yollar boyunca uzanan meydanlar Bizans kentinin en önemli öğelerindendi (Augusteion, Forum Constantini, Forum Amastrianum, Forum Theodosii, Forum Bovis, Forum Aı- cadli).
Osmanlı döneminde de İstanbul XIX. yy.'ın İkinci yarısına değin topografik konumuna uyan gelişme çizgisini sürdürdü ve surlar içinde kalan yapısı çok az değişti. Bu dönemde de önemli anıtlar kentin tarihsel çekirdeğinde, bin beş yüz yıllık sınırlar içinde yer aldı (Sultanahmet, Bayezit külliyeleri, Topkapı sarayı). Buna karşılık birbirini izleyen dönemlerin görüntüsü, bir iki anıtsal yapı dışında yaşamadı, yunan Byzantionu, Bizans Konstantinopolisi ve Osmanlı Istanbulu bir arada sürmedi, birbirinin yerine geçti. Ama İstanbul XVII, yy.da da 700 000 olduğu öne sürülen nüfusu, Haliç'e Boğaziçi'ne, Üsküdar ve Kadıköy'e yayılan alanıyla Avrupa'nın ve Yakındoğu’nun en büyük kentiydi. Osmanlı döneminde kentin sokak dokusu ve konutları sürekli değişiyordu Yangınlar ve depremler büyük yapı alanlarını ortadan kaldırırken, bunların yerini daha farklı bir yol ve yapılaşma alıyordu. Bu sürekli değişim içinde, yalnızca topografyaya bağımlı olan ana yönler, anıtlar değişmedi, yerleşme onların çevresinde gerçekleşti. Çok yakın zamana değin farklı işlevleri üstlenen alanlar değişmeden kaldı (Topkapı, Babıâli ve çevresi yönetim,Eminönü-Sirkeci kesimi limanlara bağlı olarak ticaret merkeziydi). Kentin içindeki tek önemli ulaşım ekseni Ayasofya'dan Beyazıt'e ve Edirnekapı’ya uzanan yoldu. Ulaşım daha çok deniz yoluyla (kayıklarla) yapılıyordu. Kentin kıyılar boyunca gelişiminin nedeni de buna bağlanabilir (kara ulaşımı arttıkça kıyılardan uzaklaşıldı). Konstantinopolis'in ana yollar üzerindeki forumları osmanlı döneminde çoğunlukla büyük anıtlarla dolduruldu; Bizanslılar’ da toplanma yeri olan bu forumların yerini, Osmanlılar'da camiler, külliyeler aldı (Nuruosmaniye, Bayezit, Şehzade külliyeleri). XVI. , XVII. ve XVIII. yy.'larda kentin tüm kesimlerinde devlet önde gelenlerinin ve sarayla ilgili kişilerin konakları, sarayları vardı. XIX. yy.'a değin bu yapılar genellikle duvarlarla çevrili büyük bahçeler içinde yer alıyordu. XIX. yy.’dan başlayarak özellikle sultan saraylarının yerinde kışlalar, fabrikalar, hatta Kandilli, Emirgân gibi büyük mahalleler ortaya çıktı.

Anadolu türk yerleşmelerinde görüldüğü gibi İstanbul’da da en küçük evin bile bir yeşil alanı, bahçesi vardı. Bu konut alanları osmanlı döneminde yavaş yavaş sur dışına taştı, daha çok kıyıları izleyerek (Beyoğlu dışında) Eyüp’e, Boğaziçi’ne, Üsküdar'a ve Kadıköy’e uzandı; Bizans döneminde Galata (Sykai), Kadıköy (Khalkedon) ve Üsküdar (Khrysopolis) sur içindeki merkeze bağlı olmakla birlikte, ayrı kentler gibiydiler. Bu durum aynı ölçüde olmamakla birlikte Osmanlı döneminde de sürdü (Evliya Çelebi Üsküdar’dan XVII. yy.’da Üsküdar şehri diye söz eder), işlevsel farklılıklar bu dönemde de sözkonusudur. İstanbul imparatorluğun yönetim merkezi, Galata dış ticaret merkeziydi, Üsküdar ve Kadıköy ise kendi kendilerine yeten birer uydu kent görünümündeydiler. Boğaziçi sayfiye yeri olarak gelişmiş, ana kentle olan ulaşım bağlantısızlığı yüzünden kentleşememişti. İstanbul'la Galata arasındaki işlevsel ve fiziksel farklılaşma XIX. yy.’da daha da belirginleşti, Galata batılı bir çizgide gelişimini sürdürdü (istiklal caddesi bir Avrupa kenti görünümündeydi).

Byzantion’un yerini Konstantinopolis'e, onun da İstanbul'a bırakması oluşumu günümüzde de yaşanmakta, bu kez os- manlı kent dokusu büyük anıtsal yapıları dışında yok olmaktadır. Özellikle 1950 sonrası yenilemeler kentin tarihsel silüeti- ni ortadan kaldıracak boyutlara varmış, öte yandan İstanbul sınır tanımaz bir biçimde kıyılar ve tepeler boyunca içerlere dek yayılmış ve bugünkü görünümüne ulaşmıştır.
Kent özellikle VII.-XI. yy.'lar arasında, Bizans imparatorluğu’nun merkezi olarak büyük bir gelişme gösterdi; D.-B. ve K.-G. ticaretini adeta tekeline alarak gerçek bir dünya pazarı oldu. Bu sırada Çin’den gelen ipek ve porselen; İran'dan gelen halılar; G. ve D. Asya’dan gelen baharat, kıymetli ağaç işlemeler, değerli taşlar; Afrika'dan gelen fildişi; K. ve B. yoluyla gelen bazı madenler, kehribar; kürk, yün, dokuma ve esirler burada toplanıyor ve ondan sonra öteki ülkelere sevk ediliyordu. Nüfus yerli Rumlar’dan başka, türk, İranlı, mısırlı, Venedikli, cenovalı, amalfili tüccarların kendilerine ayrılan belli yerlerde yerleşmesiyle etnik bakımdan çok karışık bir hal aldı. Fakat XI. yy.’dan sonra İstanbul D. ticareti üstündeki tekelini İtalyan kent devletlerine kaptırdı; bunun sonucunda dünya pazarı olma özelliğini gidererek kaybetti. Onun yerini bir ara Venedik ve İskenderiye aldı. Daha sonra Uzakdoğu deniz yolunun açılmasıysa kentin ticari önemini daha da azaltarak sönükleşmesine neden oldu. İstanbul ancak Türkler'in fethinden sonra, Osmanlı imparatorluğunun merkezi ve üç kıta üzerine yayılan geniş imparatorluk topraklarını bağlayan ticari ve askeri yolların en büyük kavşağı olarak yeniden canlandı ve yalnızca imparatorluk sınırları içinde olsa bile, ticari önemi arttı.

Bütün tarihi boyunca İstanbul’un nüfus ve alan bakımından en hızlı, adeta bir patlama şeklindeki gelişmesi, 1950'li yıllardan sonraya rastlar. Bu tarihe kadar konut alanı, K.’de Şişli’de sona eriyor; D.'da Üsküdar, Kadıköy, Maltepe, Kartal, Pendik, Ümraniye, Merdivenköy; B.'da Bakırköy, Yeşilköy ile Boğaziçi’ndeki küçük yerleşmeler asıl kentten ve birbirinden ayrı köyler ve yazlıklar meydana getiriyordu. 1950’den sonra büyük ölçüde kamulaştırmayla kent içinde ve çevresinde açılan yeni ve geniş yollar bir yandan kent planını büyük ölçüde değiştirirken, bir yandan da yurdun öteki bölgelerinden kitle halinde kente göçenlerin yol açtığı bir nüfus patlaması, eski banliyöler arasındaki boş alanlarda yeni semtlerin doğması, kentsel alanın her yöne yayılması ve altyapısız gecekondularla kuşatılmasıyla sonuçlandı. Günümüzde Büyük şehir belediye sınırları içindeki bu kentsel yerleşmeler kümesi, tepesi kuzeyde yukarı Boğaziçi'nde, tabanı Marmara kıyılarında olan bir üçgen biçimini almıştır. Üçgenin uzunluğu K.'e doğru yaklaşık 30 km, B - D. doğrultusunda 60 km kadardır ve 652 km2'lik bir alan kaplar. Aynı alanın 1960'lı yıllarda 320 km2 kadar olduğu düşünülürse, kentsel yayılmanın büyük hızı açıkça ortaya çıkar.

• işlevsel doku.


Bu hızlı gelişmenin sonucu olarak, bazı önemli iş ve ticaret merkezleri yine eski kentin sınırları içinde, Eminönü, Sirkeci, Karaköy ve Galata gibi semtlerde kalmakla birlikte, K.'de Şişli ve Mecidiyeköy çevresinde, daha ilerde Maslak ve Ayazağa'da, B.'da Bakırköy’ de, D.'da Üsküdar ve Kadıköy'de, Bağ-; dat caddesi boyunca yeni ve birbirindenı ayrı iş ve ticaret merkezleri gelişmiştir.Eski sanayi kuruluşlarının çoğu Haliç kızlarındayken yenileri B.'da, surların dışındaki Topkapı Maltepesi'nde, Kâğıthane vadisinde Küçükçekmece ilçesinde, ve D.'da Ümraniye çevresiyle Istanbul- Ankara yolu boyunca toplanmıştır. Bunların dışında İstinye koyu ve vadisinde, Beykoz koyu kıyılarında da bazıları eski sanayi kuruluşları vardır. Liman işletmeleri Haliç, Tophane ve Haydarpaşa’dadır. Son yayılma sırasında K.'de, O.'da ve B.'da modern konut semtleri gelişmiş olmakla birlikte, bu evrenin temel özelliği, nüfusun önemli bir kısmını barındıran, şehir içinde yer yer adacıklar meydana getirmesinin yanı sıra kenti hemen her yönden kuşatan çok geniş gecekondu semtlerinin ortaya çıkmış olmasıdır.

• Nüfus ve nüfus yapısı.


İstanbul'un nüfus miktarı ve nüfus yapısı tarih boyunca siyasi ve iktisadi önemine, geçirdiği siyasal olaylara bağlı olarak büyük değişikliğe uğramıştır. İlk önemli nüfus artışı Doğu Roma imparatorluğu'nun merkezi olmasıyla başlamış ve XI. yy.'a kadar sürmüştür. Veriler ve bunların dayanakları farklı olmakla birlikte, IV. yy. sonlarında kent nüfusunun 100 000 kadar olduğu ileri sürülür. V. yy.’a ilişkin nüfus tahminleri, değişik araştırıcılara göre 200 000-600 bin arasındadır; XIII. yy. başında 400 000 dolayında olduğu kabul edilir. İmparatorluğun daraldığı, ticari öneminin sona erdiği dönemdeyse nüfus çok azalmıştır. Fetıhten önce Bizans 40 000-50 000 nüfuslu, birçok semtleri terk edilmiş harap bir kent durumundaydı. Nüfus bileşimi çok karışıktı ve çeşitli etnik gruplardan oluşuyordu. Daha Fatih döneminde kenti canlandırmak, bayındırlaştırmak ve aynı zamanda türkleştirmek için yürütülen bir iskân politikası nüfus bileşimini Türkler lehine büyük ölçüde değiştirdi. Bu amaçla Anadolu'dan ve çeşitli Balkan ülkelerinden getirilen göçmenler İstanbul'un belli yerlerine yerleştirildiler. Bu suretle Aksaray'dan, Eğirdir'den, Konya'dan, Karamandan, Tire'den, Çarşamba'dan, Kastamonu'dan, İzmir'den, Sinop ve Samsun’dan getirilen türk göçmenler sıra ile, bugün çoğu geldikleri kentin adını yansıtan yerlere (Aksaray, Eğrikapı, Karaman, Vefa. Çarşamba, Kazancı, Galata, Tophane) yerleştirildiler.
Mora'dan getirilen Rumlar Fener'de, Selanikli Yahudiler Tekfur sarayı çevresinde, Arnavutlar Silivrikapı'da, Balat Çingeneleri Balat mahallesinde, Amasralılar Sulu Manastır semtinde iskân edildiler. Böylece İstanbul'un nüfus yapısında müslümanların oranı % 60'ı buldu. XVII. yy. sonunda İstanbul 750 OOO'e varan nüfusuyla yeniden dünyanın en kalabalık kenti haline geldi. Nüfus, XIX. yy.'da durakladıktan sonra, Birinci Dünya savaşı öncelerinde 1,1 milyonu buldu. Ama bunun yarıya yakını rum, ermeni, musevi kökenli vatandaşlar ile yabancı uyruklulardan meydana geliyordu. İşgal yıllarından sonra 1927 sayımı İstanbul nüfusunun bir hayli gerilemiş olduğunu ortaya koydu; 691 OOO'e inmişti. Bunu izleyen yıllarda ağır bir tempoyla arttı, 195O'de 983 OOO'e çıktı. Bunu, sonraki yıllarda adeta patlama 5856 biçiminde çok hızlı bir artış izledi ve nüfus 1960'ta 1,5 milyona yaklaştı; 1970’te 2,1 milyonu geçti; 1980’de 4,5 milyona, 1990’da 7,3 milyona ulaştı. Aradan geçen yıllarda Museviler'in İsrail'e, Rumlar'ın Yunanistan'a, Ermeniler'in daha çok Fransa’ya göç etmeleriyle, geçen yüzyılların kozmopolit İstanbul'u nüfusu hemen tamamıyla Türkler'den meydana gelen ulusal bir yapı kazandı.

• Türkiye genelindeki rolü.


İstanbul birçok bakımlardan Türkiye’nin en önemli kentidir. Türkiye nüfusunun 1/7,6 kadarı burada kümelenmiştir. Bu büyük topluluğunun gereksinimlerinin karşılanması, bölge ve ülke düzeyinde başlı başına canlı bir ticarete yol açar, sanayiyi ve tarımsal üretimi besler ve yönlendirir. Ülke imalat sanayisinin değer bakımından 1/3 kadarını, devlete ödenen gelir vergisinin yarıya yakınını bu kent ve çevresi sağlar. En büyük ithal limanı, ülke denizyollarının başlangıcı, dünyanın öteki ülkeleriyle havayolu bağlantısını sağlayan en büyük merkezdir. Sermayenin, bankaların, güçlü holdinglerin, şirketlerin, sağlık tesislerinin büyük çoğunluğu bu kentte toplanır. Uzun tarihi boyunca farklı dönemlerden kalma anıtları, yapıları, sarayları, doğal güzellikleri, modern konaklama tesisleriyle yurdun en çok ziyaret edilen turizm merkezidir.

Müzeleri, kitaplıkları, değişik düzeydeki okulları, 6 üniversitesi, tiyatroları, operası, sanat galerileriyle Türkiye' nin en büyük eğitim ve kültür, basını ile Türkiye’de halkoyunu yönlendiren, siyasal davranışları etkileyen bir düşünce ve fikir merkezidir. Ama bu aşırı hızlı büyümenin sakıncalı tarafları da vardır. Kentin beslenmesi, su, elektrik, yakıt gibi gereksinimlerinin karşılanması, yetersiz sağlık ve ulaşım işleri, kanalizasyon, çevre koruma, yeşil alan sorunları ve özellikle daha da belirgin olarak, altyapıdan yoksun geniş gecekondu semtlerinin karşı karşıya bulunduğu çözümü zor problemler, aşırı hızla meydana gelen bir jigantizmin başlıca sakıncaları arasında sayılabilir.

Kaynak: Büyük Larousse
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 31 Ekim 2016 00:01
perlina - avatarı
perlina
Ziyaretçi
13 Eylül 2006       Mesaj #4
perlina - avatarı
Ziyaretçi

• TARİH.


İ.Ö. 658'e doğru Byzantion Megara kolonisi daha önce, Bosporos’un en eski halklarından biri olan Traklar tarafından işgal edilmiş bir bölgeye kurulmuştu. Tahkim edilen site, MakedonyalI Philippos ll’nin (İ.Ö. 340), Galyalılar'ın (İ.Ö. 279) ve Septimius Severus'un (İ.S. 196) saldırısına uğradı. Septimius Severus önce sitenin surlarını yıktırdı, daha sonra yeniden yaptırarak, büyüttü ve güzelleştirdi, siteye Augusta Antonina adını verdi. Licinius’ un eline geçen sitenin surları bir süre sonra yeniden yıktırıldı. Ancak Constantinus sitenin stratejik önemini kavrayarak başkent yapmaya karar verdi. Bu seçimin birçok nedeni vardı bir yarımadanın ucuna kurulmuş olan site kolayca tahkim edilebilirdi, eşsiz bir yapıdaydı, sahip olduğu 7 km uzunluğundaki Haliç’in düşman geçişelrine müsaitti.

Akdeniz'e kadar uzanan kıyı boyunu ve hacılarla orduların kullandıkları Avrupa'yı Asya'ya bağlayan yollan kontrolü altında tutan olağanüstü stratejik bir konuma sahipti ancak en önemlisi IV. yy. başlarında Tuna (Sarmatlar ve Gotlar) ve Fırat (Parthlar) boyu başta olmak üzere imparatorluk sınırlarının, akıncı halkların ciddi tehdidi altında olması ve imparatorla hükümet organlarının bu duruma karşı önlem almak zorunda olmalarıydı."Yeni Roma" (Konstantinopolis, İstanbul) 324-336 yılları arasında inşa edildi. 11 mayıs 330'da kırk gün sürecek şenliklerle resmi açılışı yapıldı ve siyasal otoriteler kente yerleşti.

Ad:  KAPALI ÇARŞI.jpg
Gösterim: 2986
Boyut:  93.4 KB
Kent, çok kısa bir süre içinde imparatorluk etkinliklerinin başlıca merkezi haline geldi. Bizans'ın siyasal (V. yy.'dan başlayarak imparator sürekli olarak burada oturdu), dinsel (patriklik merkezi buradaydı), düşünsel (Constantinus 330'da Capitolium'da bir üniversite kurdu) ve iktisadi merkezi İstanbul, imparator ve patriğin iktidarı denetlemek amacıyla giriştikleri birçok çekişmeye sahne oldu. Naiplik dönemlerinde etkin bir rol oynayan patrik, tanrıbilimsel tartışmalarda çok etkili ruhban sınıfı (Lykos vadisinde birçok manastır vardı) ve laik din adamlarının varlığıyla daha da güçlenmişti.
İmparatorluğun yeni başkentinin çevresi ani saldırılara karşı Constantinus (IV. yy.) ve Theodosios II (V. yy.) surlarıyla iki kez çevrildi, sarp bir doğal yapıya sahip olan kısım dışında denize bakan üç yanı güçlü bir şekilde tahkim edildi. Bizans, 330 -1203 yılları arasında kente yönelik tüm saldınları bu şekilde savuşturdu. Hunlar'ın (558), Hüsrev II Abherviz yönetimindeki Persler'in müttefiki Avarlar'ın (626), Arap- lar’ın (674-678 ve 717-718), Bulgarlar'ın (813-814, 913, 924) Ruslar’m (860, 907, 941) saldırıları ardı ardına püskürtüldü.
Hem başkent, hem imparatorluk kenti olmasından dolayı, Constantinus İstanbul’a, hukuki açıdan hemen hemen Ro- ma’nınkine denk olan ve kentin, imparatorluk egemenliğine katılmasını sağlayan ayrıcalıklı bir statü verdi. Ardılları bu statüyü daha kesin hale getirdiler. Taşradan tümüyle bağımsız hale gelen, siyasal ve yerel idari organlarla donatılan kent, imparatorluk çapında siyasal bir etkiye sahipti. Bu alanda başlıca rolü İstanbul senatosu haline dönüştürüldü adları Roma senatosu Clarissimı'den esinlenilerek verilen Clari imparatorluğun pars Orientis kesiminde toprak satın alarak, nüfus artışını hızlandırmak için kentte konutlar yaptırmak zorundaydılar; kentin donanımını ve eğitim işlerini üstlenen bu kurum 1453'e kadar önemli bir siyasal rol oynadı, imparatorluğun çıkardığı yasalar için Senato nun onayı şarttı; Senato'nun görüşleri, giriştiği büyük hukuki reformların bu kurum tarafından onaylanmasını isteyen justinianos döneminden beri imparatorlarca özellikle dikkate alındı; ayrıca hükümdar yüksek memurları ve Consistorium üyelerini senatörlerden seçerdi.
Kentin yönetimi, Constantinus'un prokonsül unvanını verdiği bir arkhon’a verilmişti. 359'da Constantinus yetkilerini bir kent praefectus'una, yani eparkhos’a devretti; birinci senatör, Consistorium'un doğal üyesi ve sivil bir görevli olan eparkhos İstanbul'u kuşatan 100 millik alan içinde düzenin sağlanmasından ve yargı (medeni ve ceza yargısı) mekanizmasından sorumluydu; imparatorun yokluğunda, imparatorluk yargı kuruluna başkanlık ettiği olurdu. Aslında IX. yy.'da ortadan kalkışına değin imparatorluk muhafızları komutanlığının payına düşen görevleri yerine getirirdi. Eparkhos'u kentin bir numaralı adamı ve imparatorluğun en önemli kişilerinden biri yapan önemli görevler, önce, XII. yy.'da İtalyan tüccarlara yabancı statüsü verilerek ayrıcalıklar tanınmasıyla sınırlandı; ancak 1204'ten sonra elinden tüm yetkiler alındı, eparkhosluk yalnızca bir onur unvanına dönüştü.

Başlangıçta eparkhos’a bir vigil praefectus'u yardımcı oluyordu, bu yardımcının yerini 535'te bir halk praetor’u aldı. Halk praetor'u düzeni sağlamak ve kentte çıkan yangınları söndürmek için İstanbul'un 14 bölgesinin her birinde 20 asker ve 30 itfaiye erine sahipti; İstanbul'un Bizans imparatorluğu'nun siyasal başkenti ve Ortaçağ dünyasının önde gelen denizcilik ve iktisadi merkezi olmasından dolayı kentte göç edenlerin sayısı bir hayli kabarıktı, bu göçmen kitlenin kontrolü 539'dan başlayarak özel bir görevliye; qu- aestoTa bırakıldı. Kentin kuruluş yılı olan 330’dan başlayarak su (XI. yy.'da sular logothetes’inin sorumluluğu altındaydı) ve buğday gereksinimini özel birimler sağlıyordu, buğday gereksinimi eparkhos'un denetimi altında Mısır'dan getirilen tahılla karşılanırdı; eparkhos Nil vadisinden yeterli ürün alınamadığı zamanlarda halk annona’sının (yoksul yurttaşlar), palatinus- lar'ın (saray hizmetkârları) ve askerlerin gereksinimlerini karşılamakla yükümlüydü, bunu Mısır'ın önce Persler (617-629), ardından Araplar (639-642) tarafından işgal edilmesinden sonra,başkentin yegâne tahıl sağlayıcıları haline gelen Trakya, Anadolu ve taşradan yaptığı alıcılarla sağlardı.
VI. yy.'da nüfusu 400 000 olan İstanbul (IV. yy. başında 90 000, V. yy. ortasında 200 000) yönetimi kolay bir kent değildi.
Nüfusun büyük bölümü, Büyük Saray'ın dolaylarına kadar yayılan derme çatma konutlarda yaşıyordu ayrıca kent sakinleri, kırmızılarla yeşiller ve beyazlarla maviler olmak üzere ikili gruplar halinde dörde bölünmüştü hipodromdaki büyük araba yarışlarında sürücüler bu renkleri taşırlar ve yarış bu renkler arasında olurdu. Bu gruplar aslında dinsel ve toplumsal karşıtlıkları yansıtıyordu maviler genellikle, aristokrat mahallelerde (Blakhernai) yaşayan Ortodoks halkı, yeşiller Ortodoks olup olmadıkları kuşkulu olan işçi ve kalfaların oturdukları Haliç üzerindeki yoksul Hagia Euphemia Martyrionu mahallelerinde yaşayan halkı temsil ederdi. Bazı durumlarda bir kesimin iki grubu imparatorluğun keyfiliğine karşı özgürlüklerini korumak için birleşirlerdi (532’de Nika ayaklanması, 602 başkaldırısı), ancak deneyimsiz ve siyasal programa sahip olmayan dört demos, Phokas bozgunuyla sonuçlanan iç savaştan (602-610) sonra, He- rakleios tarafından yeniden düzenlendi. Herakleios bu grupların rolünü oyunlarla sınırladı. Her biri iki gruba bölünen (kentiçi, kentdışı) ve askeri bir örgütlenmeye tabi tutularak imparator muhafız birliğine bağlanan demosların rolleri XI. yy.'dan başlayarak kâğıt üstünde kaldı.

Kamu düzeninin bu yeniden yapılanması kentin iktisadi gelişimini kolaylaştırdı, halk yönetim merkezlerine yakın yerlere (önce Büyük saray, ardından XII. yy.'da krallığın taşındığı Blakhernai sarayı çevresine), Propon- tis’e, Haliç kıyılarına, kentin ana yolu olan Mese'nin iki yakasına yerleşti.
Gerçekte, İstanbul 1453'e kadar Orta- çağ’ın en büyük emporium'uydu. VI. yy.'dan başlayarak İskenderiye ve Antiok- heia'nın (Antakya) aleyhine, doğu ürünlerinin (ham ipek ve baharat) önde gelen ambarı haline geldi; öte yandan İstanbul'a Karadeniz limanları üzerinden İskit ya da bulgar buğdayı, Slav esirleri, kuzey kürkleri, Baltık amberi, Anadolu ve Akdeniz' den Phokaia sapı, Kıbrıs kınası, yunan ve girit şarapları, Batı'dan İtalyan şarap ve buğdayı, Adriya tuzu, Dalmaçya ağacı, Balkan esirleri gelirdi.

Ticari etkinliğinin önemi, İstanbul'un, imparatorluğun sanayi merkezi haline gelmesini sağladı: dışsatımlar ve imalatın devlet tarafından sıkı bir şekilde denetlenmesi, ithal edilen hammaddeleri yüksek değerde mamul maddelere dönüştüren lüks eşya sanayisi başta olmak üzere, tüm sanayi dallarının tek kentte toplanmasına yol açtı. Bunlar arasında en önemlisi tekstil sanayisiydi: lintearii loncalarında keten işlemeciliği, tekniği doğrudan doğruya Mısır ve Iran örneklerinden alınan uzun tüylü yün halıcılığı XV. yy.'a değin sürdü; Büyük Saray'ın gynaikeionlar'ında ya da özel imalathanelerde gerçekleştirilen ipek işlemeciliği, 552'de ipekböceği kültürünün başlatılmasıyla gelişti, ancak ipek ürünlerinin ticari değeri ipekçilik sanayisinin sıkı bir hükümet denetimi altında tutulmasını gerektiriyordu, bu alanda hükümeti bir eksarh temsil ediyordu. Kent praefectus'unca atanan eksarkhos, ipek ve kumaşın alımı, satımı ve imalatıyla yükümlü beş lonca aracılığıyla devlet yönetmeliklerinin uygulanmasını sağlıyordu. İstanbul XII. yy.'a kadar kumaş tekelini elinde tutmuştu. Tekstil sanayisine paralel olarak desen, nakış, altın, gümüş ve değerli inci boyamacılığı da gelişti ve kumaşların gösterişinin artmasına katkıda bulundu, gösterişli kumaş kullanımı başkentte yapılan dini törenlerle saray törenlerinin çoğunda temel koşuldu.

Öte yandan, İstanbul, tamamen sanatsal olan mine işlemeciliği, oymacılık, taş ve fildişi yontmacılığı, elyazması resimciliği sanayilerinin hemen hemen tümünü fiilen tekelinde tutuyordu. Bu yolla imal edilen mallar ürün sayısını artırıyor ve İstanbul'un ticaret hacmini büyütüyordu. Kentteki ticari birimler Meşe üzerinde toplanmış ve Mese’nin her iki yanına iki katlı revaklar sıralanmıştı; V. yy.' dan itibaren bu revakların arka kısımları "auditoria"lara açıldı ya da altlarına satış bölümleri yerleştirildi. Ancak en önemli pazarlar (icra ettikleri mesleklere göre tasnif edilmişlerdi) Mese'nin, Constantinus forumuyla Büyük saray arasında bulunan bölümünde, Agora'da yer alırdı; bunlardan en etkini altın ve gümüş pazarıydı. Hükümet maden değiş tokuşuyla uğraşan Bizans esnafını (trapezitai) daha iyi denetleyebilmek için hepsini bir araya toplamıştı. İstanbul’a her çeşit paranın akması, kentteki para ticaretini besledi ve kentin Ortaçağ’ın para merkezi haline gelmesini sağladı.

İstanbul'daki ticaretin canlılığı, kentte birçok yabancı tüccarın akın ederek, koloniler kurmasını beraberinde getirdi, ilk gelenler kentih dışına, Bosporos üzerindeki Aziz Mâırias varoşuna yerleştiler: bunlar bulgar(VIII. yy.’ın hemen başında geldikleri sapılır) ve rus (VIII. yy.’ın sonu - IX, yy.'ın başı) tüccarlarıydı. Ancak en önemli yabancı koloni italyanlar'ınkiydi; İstanbul'a X. yy.'da yerleşen, logothetes koruması (992) ve yasal düzenlemelerine tabi tutulan Venedikliler'den sonra, imparatorluk başkentine ilk kez kesin olarak yerleşenler Amalfiler (IX. - X. yy.) oldu Amalfiler daha sonra, 1082'de Aleksios Kom- nenos tarafından Venedik’e bağlandılar. Bu tarihte, bu imparator tarafından Venediklilere tanınan ayrıcalıklar İstanbul'un ve imparatorluğun yaşamında bir dönüm noktası oldu, zira ilk kez yabancılara başkentin limanında ve tüm Galata mahallesinde tam gümrük muafiyeti veriliyordu; 1111'de Pisalılar, 1155'te Cenovalılar benzer ayrıcalıklar aldılar, ancak gümrük konusunda ad valorem’in % 40’ı oranında bir indirim elde edebildiler.

İmparatorluk yönetimi, İstanbul'un zenginliğini sağlayan ticaret yollarının, Haçlı seferleri yüzünden latin Levant limanlarına kaymasını boş yere önlemeye çalıştıysa da yabancı akını XII. ve XIII. yy.'da giderek arttı; bu amaçla batılı tüccarlara verilen ayrıcalıkların artınlması imparatorluk kentinin çökmesinden başka işe yaramadı,İstanbul limanına yalnızca Bizans gemileri ve imparatorluğun deniz savunmasını üstlenen İtalyan gemileri uğramaya başladı İtalyan gruplar arasındaki rekabet (Cenovalılar'ın oturduğu mahallenin 1162'de ve 1169'da Pisalılar ve Venedikliler tarafından yağmalanması), BizanslIlar' ın yabancılara karşı duyduğu düşmanlık (1182 ayaklanması) toplumsal dengeyi bozdu. İstanbul'un 1204'te Haçlılar tarafından ele geçirilmesi ve bir latin imparatorluğunun kurulması siyasal ve iktisadi çöküşü hızlandırdı, bu, özellikle Venediklilerin işine yaradı 1261'de Bizanslılar’ın kenti tekrar ele geçirmeleri, Cenovalılar’ı rakipleri karşısında yeniden üstün duruma geçirdi; bununla birlikte İstanbul’un iki tüccar cumhuriyeti arasında bir denge kuruldu; sonuçta Venedikliler Galata’da, Cenovalılar Pera’da kentin aleyhine olmak üzere iki gerçek bağımsız devlet oluşturdular, bu devletlerin önderleri podestalar, özellikle XV. yy.'da gitgide artan bir oran ve kesinlikle imparatorluk hükümetine müdahalede bulundular. Aynı dönemde kente başka tüccar kolonileri de yerleşti 1290'dan başlayarak (1352-1438 arası hariç) Katalonyalılar, XIV. yy.'da Provencelılar 1431'den başlayarak Ragusalılar (1451’de bunlara bir mahalle ayrıldı); Pisa'yı yenerek kendi devletlerine katan ve 1436'da Pisalılar'ın eski kolonisini devralan Floransalılar.

Gerçekte, 1076 veba salgınıyla da sarsılan Yeni Roma, 1204'ten önceki iktisadi refah ve demografik canlılık düzeyine Yunanlıların kente yeniden dönmelerinden sonra bile, bir daha hiçbir zaman ulaşamadı. Birçok felakete tanık olan (1348-49 arası kara veba, 1416 ve 1447-48 salgınları), gitgide daha heterojen bir yapı kazanan ve Gasmuloslar' ın küçümsenmeyecek bir rol oynadıkları bir nüfusa sahip kent, XIII. yy.'dan başlayarak Hipodrom oyunları ve görkemli gösterilerinden yoksun kaldı, nüfusu azalan (1453'te 50 000 nüfustan 40 000’e indi) ve kısmen terk edilmiş bir kent haline gelmişti. Öte yandan imparatorluğun sınırları da hızla daralıyordu. Kent, savunmasını, mevcudu birkaç bin kişiye düşmüş ordusuna ve tüm ticareti eline geçirmiş İtalyan kolonilerinin mali gücüne dayandırmak zorunda kalmıştı, iç karışıklıkların nedeni de çoğunlukla bu İtalyan kolonileri arasındaki rekabetti. İstanbul ayrıca Ayasofya'da ilan edilen Floransa birliğiyle (12 aralık 1452) dinsel açıdan da bölünmüştü, aynı dönemde, kenti daha önce altı kez kuşatan (Ba- yezit 1,1391,1395,1397, 1400; Musa Çelebi, 1411; Murat II, 1422) OsmanlIlar kesin bir saldırıya geçtiler.

Kaynak: Büyük Larousse
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 12 Kasım 2016 21:21
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
13 Eylül 2006       Mesaj #5
Safi - avatarı
SMD MiSiM

• İstanbul'un fethi.

Ad:  Fatih-Sultan-Mehemet.jpg
Gösterim: 2985
Boyut:  44.6 KB

Mehmet II tahta çıktığında (1451) Bizans, bir zamanların büyük imparatorluğunun yalnızca bir kalıntısıydı. Osmanlı topraklarının tam kalbinde yer alan bu yabancı unsuru ortadan kaldırmak ve olgunlaşmakta olan Osmanlı imparatorluğu'na İstanbul ile bir başkent hediye etmek, genç padişahın ilk hedefiydi. Büyük bir enerji ile imparatorluk başkentinin fethine hazırlanmaya başladı. Tahta çıkışının ilk yılında Boğaz'ın Rumeli yakasına yaptırdığı hisar (Boğazkesen, sonraki adı Rumelihisarı) onun İstanbul üzerindeki niyetini açıkça ortaya koyuyordu. Hisar, boğazın en dar yerinde, Bayezit l'in yaptırdığı Güzelcehisar’ın (Anadolu hisarı) tam karşısındaydı. Bu iki hisar güçlü toplarıyla boğazdan geçişi denetleyebiliyordu.

Hisar’ın yapımının tamamlanmasından sonra Mehmet II, 50 000 kişilik ordusu ile İstanbul surlan önünde göründü ve üç gün kalarak kentin surlarını inceledikten sonra Edirne'ye hareket etti (1 eylül 1452). Mehmet II, kışı Edirne'de hummalı bir hazırlık içinde geçirdi. O güne kadar görülmemiş büyüklükte toplar döktürdü (İstanbul'un fethinde bu toplar başlıca rolü oynadı). 1453 şubatında Rumeli beylerbeyi Dayı Karaca Bey'i İstanbul çevresinde ve Karadeniz kıyılarında hâlâ Bizans'ın elinde bulunan yerleri almakla görevlendirdi. Perinthos (Marmara Ereğlia), Ankhialos (Ahyolu-Pamorie), Me- sembria (Misivri), Bizye (Vize), Kortero (Kumburgaz), Hagios Stepharios (Yeşilköy), Bigados (Selimpaşa) zapt edildi. Yalnızca Selymbria (Silivri) karşı koydu. Böylece Bizans başkentinin çevresindeki savunma noktalan düşmüş, kent kuşatılmıştı. Mehmet II, ayrıca İstanbul'a yardım etmelerini önlemek için Mora despotluğu üzerine de bir akıncı kuvveti gönderdi.

imparator Konstantinos XII (XI) Dragases bütün ümidini Batı’dan gelecek yardıma bağlamıştı. Bu nedenle Ortodoks ve katolik kiliselerinin birliğini yeniden canlandırmaya çalıştı. Papalık legatus'u olarak İstanbul'a gelen Kardinal isidor, 12 aralık 1452’de Ayasofya'da birliği ilan ederek Roma usulünde ayin yaptı. Ama halkın çoğunluğu bu birleşmeye karşıydı ve Latinler’e karşı sönmek bilmeyen bir kin duyuyordu. Önde gelen devlet adamlarından Lukas Notaras bu ruh halini “Ben kentin ortasında latin papazların ayin taçları yerine, türk sarığını görmeyi tercih ederim" biçiminde ifade etmişti, imparator bir yandan da kentin savunması için gerekli önlemleri almaya başladı. Surları onarttı, Haliç'in ağzını büyük bir zincirle kapattı. İmparatorun kara askerleri 8 000 -9 000 kişiydi. Bunların üçte birini Latinler (Venedikliler, Cenevizliler Romalılar; Ka- talanlar) oluşturuyordu, imparatorun elinde ayrıca 10’u kendisinin, 16’sı müttefiklerinin olmak üzere toplam 26 gemi bulunuyordu. Bunların en büyük 9'u, Haliç'i kapatan zincirin yanında yer almışlardı.Kentin savunmasını Cenevizli Giovanni Longo Giustiniani yönetiyordu.

5 nisan 1453’te İstanbul surlan önünde görünen türk ordusunun muharip gücünün 80 000-100 000 olduğu sanılmaktadır. Bunların yarısını eyalet askerleri, dörtte birini azaplar, kalanını da yeniçeriler, kapıkulu süvarileri, topçular, cebeciler, humbaracılar oluşturuyordu. Türkler sayıca üstünlükleri yanında, güçlü bir topçuya da sahiptiler (her biri dört büyük toptan oluşan 14 batarya). 6 nisanda savaş alanına gelen padişah, Romanos kapısı’ nın (Topkapı) karşısında Maltepe’de otağını kurdurdu. Ayru gün kent, Haliç’ten Marmara’ya kadar karadan kuşatıldı. Topkapı ile Edirnekapı arasındaki merkezde padişah ve sadrazam Çandarlı Halil Paşa bulunuyordu (bu kısım surların en zayıf noktası sayılıyordu). Haliç’e kadar uzanan sol kanada Rumeli beylerbeyi Dayı Karaca Paşa, Marmara'ya kadar utanan sağ kanada ise Anadolu beylerbeyi Ishak Paşa ile Mehmet Paşa komuta ediyordu.

Galata’daki Cenevizliler’in bir hareketini engellemek için Beyoğlu sırtları Zağanos Paşa tarafından tutulmuştu. Kentin teslimi teklifinin Bizans imparatorunca reddedilmesi üzerine, savaş faaliyetlerine başlandı. 12 nisanda türk donanması İstanbul önlerine gelerek Beşiktaş’ta demirledi. 12-18 nisan arasında sürekli dövülen surlarda tahribat önemli boyutlara ulaşmıştı. Bunun üzerine Mehmet II, bir genel hücum denemesinde bulunmaya karar verdi. 18 nisan gecesi gerçekleştirilen bu hücum püskürtüldü. 20 nisan günü kente yardıma gelen üçü Papalık'ın, biri Bizans'ın dört savaş gemisi ile osmanlı donanması arasında Yenikapt açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Kaptanıderya Baltaoğlu Süleyman Paşa’nın komuta ettiği osmanlı donanması, sayıca üstünlüğüne karşın, kendilerinden çok büyük ve yüksek olan düşman gemilerinin aralarından sıyrılarak Haliç'e girmelerini engelleyemedi. (Bu mücadeleyi Zeytinburnu açıklarında izleyen Mehmet II öfkesinden atını denize sürdü.) Bu savaştan sonra Baltaoğlu Süleyman Paşa azledilerek, yerine Hamza Bey getirildi. Olaydan sonra Türkler'in barışa eğilim göstereceğini sanan imparator bir barış önerisinde bulundu. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa'nın da desteklediği bu öneri reddedilerek kuşatmaya ve surların büyük toplarla dövülmesine devam edildi.

Mehmet II yalnızca kara tarafındaki surlara saldırılarla yetinmedi. Cüretkâr bir planla 21 nisanı 22 nisana bağlayan gece 72 parça gemiyi karadan (büyük olasılıkla Tophane limanından Kumbaracı yokuşu, Asmalımescit, Tepebaşı yolu ile kızalar üzerinde yürüterek) Haliç'e indirdi. Mehmet II bü harekâtı gizlemek için Haliç'teki Bizans gemilerine ve kara surlarına şiddetli bir top ateşi açtırmıştı. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç'te görünmesi Bizans üzerinde büyük bir moral çöküntüye yol açtı, imparatorluk kuvvetlerinin bir bölümünün Haliç surlarının savunmasına ayrılması, kara surlarının savunmasını zayıflattı. Türkler Haliç'e bir köprü kurarak ve köprünün iki yanına yerleştirilen dubalara toplar yerleştirilerek Haliç surlarını da ateş altına aldılar.6/7 mayıs gecesi kuşatma ordusunun 30 000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yaptığı hücum bir sonuca ulaşamadı. 12/13 mayıs gecesi Tekfursarayı ile Edirnekapı arasına yapılan saldırı da püskürtüldü. 16 mayısta Türkler'in Eğrikapı yönünde kazdıkları lağımla Bizans'ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. BizanslIlar, Türkler'in kullandığı direkleri yakarak bu yeraltı yolunu çökerttiler. Aynı gün türk donanmasının Haliç'teki zincire yaptığı saldırı da başarılı olamadı. Bu saldırı ertesi gün yinelendi, ama yine birsonuca ulaşamadı. 18 mayısta Türkler büyük bir hareketli kule ile Topkapı yönünde saldırıya geçtiler. Akşama kadar süren şiddetli çarpışmalar sonucunda Bizans için tehlikeli bir durum ortaya çıktı. Ama BizanslIlar gece kuleyi rum ateşi ile yakmayı ve doldurulan hendekleri boşaltmayı başardılar. Daha sonraki günlerde surların yoğun top ateşiyle dövülmesi sürdürüldü. Öte yandan çeşitli yerlerde açılan lağımlar, Bizanslılar’ın açtığı karşı lağımlarla etkisizleştirildi.

Mehmet II, 23 mayısta imparatora Isfendiyaroğlu Kasım Bey'i elçi olarak göndererek son bir kez daha kentin teslimi önerisinde bulundu. İmparator bütün malları ve hâzinesi ile istediği yere gidebilecekti. İstanbul halkından isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalmak isteyenler mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. BizanslIlar kenti teslim etmeyi reddettiler. 26 mayısta, osmanlı ordugâhına gelen macar kralının elçileri kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan'ın Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağını bildirdiler. Ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğundan söz ettiler. Bu tür söylentilerin yaygınlaşması üzerine Mehmet ll'nin topladığı savaş meclisinde öteden beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişahla birlikte Zağanos Paşa, Akşemsettin, Molla Gurani, Molla Hüsrev gibi önemli kişilerin etkisiyle kuşatmanın sürdürülmesi kararı alındı.

Türk ordusu 28 mayısı, ertesi gün yapılacak nihai saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirdi. Bu arada surların toplarla dövülmesi sürdü. Kentte ise bir yılgınlık egemendi. 28 mayıs akşamı Ayasofya’da yapılan ve imparatorla birlikte bütün devlet erkânının katıldığı Kudas töreni, bir bakıma imparatorluğun cenaze töreniydi.
28 mayısı 29 mayısa bağlayan gece türk birlikleri hücum için savaş düzenine girdiler. Merkezde (Edirnekapı ile Topka- pı arasında) yeniçerileriyle birlikte Mehmet II, sadrazam Çandarlı Halil ve vezir Saruca paşalar; Marmara denizi’ne kadar uzanan sağ kanatta Anadolu beylerbeyi ishak Paşa Haliç'e kadar uzanan sol kanatta Rumeli beylerbeyi Dayı Karaca Paşa yer alıyordu. Haliç cephesi Zağanos Paşa’nın komutasındaydı. Kaptanıderya Hamza Paşa Marmara'daki surlara mümkün olduğu kadar yaklaşıp ateş açarak düşmanı yerinde tutmakla görevlendirilmişti. Saldırı 29 mayıs gününün ilk saatlerinde ve kentin her tarafından başladı. Asıl hücum bölgesi Bayrampaşa deresi vadisinde ve Topkapı'nın kuzeyindeki büyük ölçüde tahrip edilmiş surlara karşıydı. Bu bölgede art arda üç hücum yapıldı. Canlarını dişlerine takarak kenti savunan BizanslIlar ilk iki hücumu püskürttüler Üçüncü hücumda Türkler surların üzerine çıkmayı başardılar. (Surlara ilk türk sancağını diken Ulubatlı Haşan bu sırada şehit oldu.)

Kerkoporta (Canbazhane kapısı) önündeki gediğin ele geçirilmesi ve bu kapının açık olduğunu gören yeniçerilerin içeri girerek Edirnekapı'daki son direnişçileri arkadan çevirmeleri üzerine Bizans savunması çöktü. Ağır yaralanarak gemisine taşınan Giustiniani'nin yerini alan imparator, sokak çatışmaları sırasında öldürüldü. Öteki cephelerden de kente giren Türkler Bizans savunmasını tümüyle kırarak kentte denetimi sağladılar. Bundan sonra "Fatih” adıyla anılan Mehmet II, kente öğleye doğru Topkapı'dan törenle girdi ve doğruca Ayasofya'ya giderek burasını camiye çevirdi. İstanbul, Osmanlı Imparatorluğu'nun başkenti olurken Bizans İmparatorluğu tarihe karıştı.

• Türk kenti.


Mehmet II, askerlerine kenti üç gün süreyle yağmalamaları için söz vermişti. Fethin üçüncü günü kentteki karışıklıklar son buldu ve padişah kentin imarına ve şenlendirilmesine girişti. Önce bir çağrı yaparak isteyenlere İstanbul'da bağ, bahçe, ev vereceğini duyurdu. 1453 yılı içinde İstanbul’a Anadolu ve Rumeli'den 5 bin türk ve hıristiyan aile göç ettirildi. Mehmet II, bu siyasetini fethettiği ülkelerin halkının bir bölümünü İstanbul'a göç ettirerek daha sonra da sürdürdü. Mora'dan, Güney Sırbistan'dan, Ege adalarından (Eğriboz, Taşoz, Semadirek), Anadolu' dan (Konya, Larende, Aksaray, Ereğli), Kefe vb. yerlerden göç ettirilen halkın İstanbul'a yerleştirilmesiyle kentte Türkler, Rumlar, Sırplar, Arnavutlar, Ermeniler, Yahudiler vb halklardan oluşan renkli bir nüfus ortaya çıktı. Mehmet ll'nin son yıllarında ve Bayezit II döneminde eskiden beri İstanbul'da yerleşmiş Ramoniol denilen Yahudiler’e, Ispanya ve Portekiz’den kovulan Spaniol ya da Sefaridim denilen Yahudiler de katıldı. Daha sonra ispanya’ dan kurtarılan endülüslü Araplar, Galata' ya yerleştirildi.
Kent çok kısa bir süre sonra bir Türk ve İslam görünümünü aldı ve yeniden, bu kez bir İslam imparatorluğunun etkinliklerinin başlıca merkezi durumuna geldi. OsmanlI imparatorluğu'nun siyasal (Mehmet ll'den başlayarak padişahlar sürekli burada oturdu), dinsel (hilafet merkezi), kültürel (medreseler) ve iktisadi merkezi oldu. Fetih sırasında 60 bin dolaylarında olan kent nüfusu XVI. yy.'da 600 bin kişiyi, XIX. yy. sonlarında da bir milyon kişiyi buldu.
Ad:  AYASOFYA.jpg
Gösterim: 2932
Boyut:  71.6 KB
Bu imparatorluk başkenti, bir yanıyla sarayın ve onun örgütlerinin kentiydi. Kentin bu yanını padişah,sadrazam ve vezirler, dinsel yaşamı denetleyen şeyhülislam ve ulema, sayıları oldukça büyük rakamlara varan yeniçeriler, imparatorluğun bütün yönetici eliti temsil ediyordu.Kentin mülki yöneticisi İstanbul efendisi de denilen İstanbul kadısıydı. Kent, İstanbul (sur içi), Galata, Eyüp, Üsküdar olmak üzere dört kadılık bölgesine ayrılmıştı. Bu kadıların gözetiminde belediye işlerine bakan dört ihtisap ağası bulunuyordu.

Türk egemenliğince İstanbul, dış tehditlerden uzak, istikrarlı bir gelişme dönemi yaşadı. Ancak, zaman zaman halkın da karıştığı taht kavgalarına, ayaklanmalara sahne oldu. Mehmet ll'nin ölümünden (1481) sonra Bayezit I yanlısı yeniçeriler, Cem yanlısı sadrazam Karamani Mehmet Paşa’yı evini basarak öldürdüler. Mehmet ll’nin musevi hekimi Yakup Paşa öldürülerek, yahudi mahalleleri yağmalandı. 1509'da osmanlı kaynaklarının "Kıyamet-i suğra” (küçük kıyamet) olarak adlandırdıkları depremde 109 cami ve 1 070 ev yıkıldı, binlerce kişi öldü.
1512'de yeniçerilerin desteklediği şehzade Selim (sonra Selim I), İstanbul’a gelerek babası Bayezit ll'yi tahttan çekilmek zorunda bıraktı. Selim I, Mısır seferi sonunda kutsal emanetleri İstanbul'a getirerek "halife” unvanını alınca İstanbul, Osmanlı imparatorluğu'nun yanı sıra İslam halifeliğinin de merkezi oldu. 1582’de ulufelerinin düşük ayarlı para ile ödenmesi nedeniyle ayaklanan kapıkulu süvarileri saraya hücum ettiler ve ancak Doğancı Mehmet Paşa ile defterdar Mahmut Paşa'nın başlarını aldıktan sonra yatıştılar. 1590 ekimi sonunda çıkan veba salgını iki ay sürdü. Bunu 1592 temmuzunda başlayan yeni bir salgın izledi. 1622’de İstanbul, yeniçeri ve sipahilerin ayaklanmalarına ve Osman II' nın (Genç Osman) tahttan indirilişine ve öldürülüşüne tanık oldu. 1632’de sipahiler saraya hücum ederek Murat IV’ü ayak divanına çıkmaya zorladılar ve sadrazam Hafız Ahmet Paşa’yı padişahın gözleri önünde parçaladılar. 1633'te çıkan büyük bir yangında İstanbul'un yaklaşık beşte biri yandı. 1633 eylülünde kahvehaneler kapatıldı, tütün ve içki yasağı konuldu. 1648'de “Atmeydanı vakası" diye anılan olayda sipahilerin başlattığı ayaklanma yeniçeriler tarafından bastırıldı. Bu olaydan sonra İstanbul’da yeniçerilerin nüfuzu arttı. Ekim 1649'da İstanbul ilk esnaf ayaklanmasına sahne oldu.

İstanbul’a ayarı % 30 oranında düşük para sürülmesi üzerine saraya yürüyen esnaf, sadrazamın azlini ve bazı vergilerin kaldırılmasını sağladı. 1656 eylülünde kapıkulu askerlerine düşük ayarlı para dağıtılması büyük bir ayaklanmaya yol açtı. Asiler, padişahtan sorumluların başlarını istediler. Bunların başları Atmeydanı’nda bir ağaca asıldığı için bu olay "Vakai vakvakiye" ya da “Çınar vakası" adıyla anıldı. 1160 temmuzunda çıkan büyük yangında 80 000'i aşkın bina yandı. Sürekli Edirne’de oturan Mustafa II, İstanbul'da başlayan ve "Edirnevakası” diye bilinen ayaklanma sonunda tahttan indirildi.

XVIII. yy.’dan başlayarak Osmanlı devletinde Avrupa’ya karşı bir gevşeme başlaması, başkentin kültürel ve toplumsal yaşamında küçük de olsa bazı etkiler doğurmaya başladı. Pasarofça antlaşması’ndan (1718) sonra "Lale devri" adı verilen dönemde transız bahçesi, transız mobilyaları saray çevresinde moda oldu. Ama İstanbul halkı saray çevrelerinin bu tarzını benimsemedi. Bir esnaf ve yeniçeri ayaklanmasıyla (Patrona Halil ayaklanması) Lale devri son buldu (1730). Padişah Ahmet III, tahttan ayrılmak zorunda kaldı, sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa öldürüldü.

XVIII. yy. sonlarında Rusya ve Avusturya ile savaşlar nedeniyle İstanbul'da gıda maddelerinin fiyatları artmış, konulan narhlar fayda etmemişti. İstanbul’un nüfusunun gittikçe artmasının gıda maddesi darlığına, hırsızlık ve yangınlara yol açtığı ileri sürülerek bir bölüm nüfus İstanbul dışına çıkarıldı. Şubat 1807'de 16 gemilik bir İngiliz filosunun Çanakkale boğazını geçerek İstanbul önlerine gelmesi kentte heyecan yarattı. İstanbul, kendini savunmaya hazırlanırken Marmara’ya hapsolmak tehlikesiyle karşı karşıya kalan ingilizler çekilip gittiler. 25 mayıs 1807'de Selim lll’ün hal’i ile sonuçlanan Kabakçı Mustafa ayaklanması başladı. 23 temmuz 1808'de Selim lll’ü yeniden tahta çıkarmak isteyen Alemdar Mustafa Paşa, Rumeli ordusu ile İstanbul’a girdi. Saraya girdiğinde Selim lll'ün ölüsü ile karşılaşan Alemdar, Mustafa IV’ün yerine Mehmet II’ yi tahta çıkardı. 1808’de taşra âyanı, Alemdar’ın çağrısı üzerine İstanbul'a geldiler. Kendilerini güvencede hissetmediklerinden ordularını da beraberlerinde getiren âyanla merkezi hükümet arasında bir "senedi ittifak” yapıldı. Ekim 1909'da İstanbul, Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümü, yeni kurulan Sekbanı cedit'in kaldırılması ve yenilikçi devlet adamlarının tasfiyesiyle sonuçlanan bir yeniçeri ayaklanmasına tanık oldu. ( ALEMDAR VAKASİ.) 1812 ocağında İzmir’den gelen bir tüccar gemisinin getirdiği veba gittikçe şiddetini artırdı. Ölenlerin sayısı günde üç bini buldu. Ekim başlarında salgın hafiflemeye başladı.

Bir zorba ve eşkıya topluluğu haline gelen yeniçeriler kentin asayişini bozdukları gibi savaşta da işe yaramıyorlardı. 15 haziran 1826'daki ayaklanma girişimleri ocağın sonu oldu. Topçu, top arabacısı, kalyoncu, kumbaracı, lağımcı ocakları ile çıkarılan Sancakı şerifin altında toplanan medreseliler ve halk yeniçerileri dağıttı ve ocak bir fermanla resmen kaldırıldı. ( VAKAİ HAYRİYE.) Ele geçirilen yeniçeriler kadının önünden geçirildikten sonra idam edildiler. Ocak ilişkisi dolayısıyla bektaşi tekkeleri kapatıldı. Yeniçeri ocağı’nın kaldırılmasını izleyen yenileştirme döneminde kentsel hizmetler yeniden düzenlendi. Esnafın daha iyi denetlenmesi için ihtisap nezareti kuruldu.

Tanzimat fermanı (1839) asıl etkisini İstanbul’da duyurdu. Devletin Batı’ya açılışı ile İstanbul'da yaşam biçimi değişmeye ve ikileşmeye başladı. Yeniliğin başlangıç noktası Saray'dı ve değişmenin öncülüğünü Abdülmecit yapıyordu. Zengin Mısırlıların İstanbul'a yerleşmeleri de alafranga yaşamın yüksek tabaka arasında yaygınlaşmasında etkili oldu. Saray kadınları, vezir aileleri Mısırlılar'ı taklide başladılar. Galata ile birleşen Pera (Beyoğlu) avrupalı lokanta ve kahveleriyle, Avrupa mallarının satıldığı zengin mağazalarıyla, eğlence yerleriyle Avrupa yaşamının küçük bir kopyasıydı Tanzimat’tan sonra Pera, sur içinde bunalan "batılılaşmış” Türkler'e de açıldı. Batılı yaşam biçiminin öğeleri, Şehzadebaşı, Beyazıt, Aksaray semtlerinde toplanan vezir konaklarıyla asıl İstanbul'a da sokuldu. Ama kent, alafranga sofralı konaklarına karşın gelenekleri, insanlarının giyimleri, çarşısı, pazarı ve genel görünümüyle yine eski müslüman başkentti. Bazı kesimlerde yerleşen batılı yaşamda da yerli ve geleneksel olan Haliç’ten bir görünüm varlığını sürdürüyordu.

XIX. yy.’ın ilk yarısında İstanbul'un kentsel yapısında yeni gelişmeler ortaya çıktı.Batılılaşma sürecine koşut olarak külliyeler gibi anıtsal mimarlık ürünlerinin yerini kışlalar, saraylar, okullar, yönetim binaları aldı. Kışlalar çevresinde Rami, Maltepe,Halıcıoğlu, Maçka, Gümüşsüyü, Taksim,Taşkışla, Harbiye gibi yeni yerleşmeler oluştu. 1838’de Unkapanı-Azapkapı arasında açılan yaya köprüsü ve 1845'te açılan Karaköy-Eminönü ile kentin iki ana ticaret bölgesi birleşti. Abdülmecit'in Dolmabahçe sarayı'nı (1853), Abdülaziz'in Beylerbeyi (1865) ve Çırağan (1894) saraylarını, Abdülmecit'in de Yıldız sarayı’ nı yaptırmasıyla yönetici sınıf ilk kez eski İstanbul’un dışına çıktı. Batı mimarisinden alınan ilhamlarla yapılan büyük ve süslü yalılar boğazın iki yanında yükselmeye başladı.Modernleşme her alanda yaşanıyordu.1850'de Şirketi hayriye, Boğaz’da vapur seferlerini başlattı. 1869’da Atlı tramvay şirketi kuruldu. 1887’de Sirkeci, 1909'da Haydarpaşa garı yapıldı. XX. yy. başlarında elektrikli tramvay kuzeyde Şişli'ye, doğuda Bostancı'ya ulaşıyordu.

XIX. yy. ortalarından başlayarak siyasal düşünce alanında batı etkisiyle ortaya çıkan meşrutiyet düşüncesinin merkezi doğal olarak başkentti. XIX. yy.'ın son çeyreğine girerken İstanbul yoğun siyasal olaylara tanık oldu Abdülaziz’in hal'i (30 mayıs 1876) ve intiharı (4 haziran 1876), Murat V’in tahta çıkışı (30 mayıs 1876) ve hal’i, Abdülhamit ll’nin tahta çıkışı (31 ağustos 1876), ilk osmanlı anayasasının (Kanunuesasi) ilanı (23 aralık 1876) ve ilk meclisin toplanması (19 mart 1877)

İstanbul'dan Doksanüç yenilgisi (18771878 Türk-Rus işgal kuvvetlerinin ayrılışı savaşı) ve Ruslar’ın Yeşilköy’e kadar gelmeleri İstanbul'da büyük heyecan yarattı. İstanbul olası bir İşgal girişimine karşı kendisini savunmaya hazırlandı, öte yandan yitirilen topraklardan büyük kafileler halinde İstanbul’a gelen 200 0001 aşkın göçmene (Doksanüç muhacirleri) kapılarını açtı.

Kanunu esasi'nin yürürlükten kaldırılması (13 şubat 1878) ile başlayan Abdülhamit ll'nin baskıcı yönetimi (istibdat) etkisini en çok başkentte duyurdu. Ali Suavi' nin, Murat V'i yeniden tahta çıkarma girişimi (Çırağan vakası) başarılı olamadı. Aynı amaçla harekete geçen "Kleanti Skalyeri-Aziz Bey komitesi” dağıtıldı. Mithat Paşa ve Mahmut Celalettin Paşa’nın da aralarında bulunduğu bazı kişiler Abdülaziz’i öldürmekle suçlanarak yargılandılar (Yıldız mahkemesi). Yıldız’daki sarayında oturan padişahın hafiyeleri aracılığıyla denetlediği kent kabuğuna çekildi. Ama, muhalif hareket (Jön Türkler) Abdülhamit 'i Kanunuesasi’yi yeniden yürürlüğe koymak zorunda bıraktı (ikinci meşrutiyet, 1908). 1908 meşrutiyeti (Hürriyetin ilanı) İstanbul’da coşku ile karşılandı. 13 nisan 1909'da İstanbul, karşıdevrimci bir ayaklanmaya sahne oldu (31 mart vakası). Subaylarına karşı gelen I. Ordu’ya bağlı birlikler; başlanndaki softalarla birlikte Sultanahmet meydanı’nda toplanarak "şeriat" istediler. Hareket bir mektepli ve diplomalı avına dönüştü Adliye nazırı Nazım Paşa ve Lazkiye mebusu Arslan Bey öldürüldüler. Mebusların büyük bölümü İstanbul’dan uzaklaştı. Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti istifaya zorlanarak yerine Tevfik Paşa hükümeti kuruldu. Meclisi mebusan başkanı Ahmet Rıza Bey istifaya zorlandı. Ama, gericiliğin İstanbul’daki egemenliği uzun sürmedi. Devrime bağlı olan Makedonya'dan derlenen kuvvetler (Harekât ordusu) 23 nisanı 24 nisana bağlayan gece İstanbul'a girdi ve önemli bir direnişle karşılaşmadan denetimi sağladı. 27 nisanda bir arada toplanan Mebusan ve Âyan meclisleri Abdülhamit ll'nin hal’ ine karar verdi. Eski padişah Selanlk'e Ayasofya müzesi gönderilirken şehzade Mehmet Reşat,Mehmet V adıyla tahta çıktı.

İstanbul'da Balkan savaşı yenilgisi tartışılırken, bir süre önce muhalefete düşmüş olan İttihat ve Terakki, bir darbe İle (BabIâli baskını) iktidarı ele geçirdi (1913). Sadrazam Mahmut Şevket Paşa' nın öldürülmesi (11 haziran 1913) İttihat ve Terakkl'ye rakiplerini sindirmek ve iktidarını sağlamlaştırmak olanağı verdi.
Birinci Dünya savaşı yıllarında sıkıntılı günler yaşayan kent, yenilginin ve mütarekenin ardından fiilen işgal edildi (13 kasım 1918'de bir itilaf filosu İstanbul'a geldi ve kentin çeşitli yerlerini İşgale başladı)

İstanbul, İşgalin yanı sıra, İşgali sevinçle karşılayan azınlıkların taşkınlıklarınada tanık oldu. (Beyoğlu'nda mağaza vitrinleri yabancı ve yunan bayraklarıyla donanmıştı.) 21 kasım 1918'de İttihatçı mebusların oluşturduğu Meclisi mebusan feshedildi ve 10 maft 1919'da savaş suçlusu sayılan İttihatçılar tutuklanmaya başlandı. Boğazlıyan kaymakamı ve Yozgat mutasarrıf vekili Kemal Beyin ermeni tehcirinden sorumlu tutularak Divanı harp kararıyla idam edilmesini (10 nisan) İstanbul halkı tepkiyle karşıladı, Kemal Beyin cenaze töreni bir protesto gösterisine dönüştü. İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali (15 mayıs 1919), İstanbul'da büyük tepki yarattı (Fatih, Doğancılar, Kadıköy [22 mayıs] Sultanahmet [23, 30 mayıs] mitingleri). Özellikle Sultanahmet mitingleri çok kalabalık oldu.

Mütareke dönemi boyunca siyasi faaliyetin ağırlığı İstanbul'daydı. (TBMM’nin Ankara'da toplanmasından sonra da bu durumunu korudu.) Mütareke Istanbulu' nun siyasal bakımdan göze çarpan özelliği anarşik bir çoğulculuktu. İşgal kuvvetleri ve onların işbirlikçisi azınlıklar, yardımı işgalcilerden bekleyen padişah ve hükümet, himayeciler, mandacılar, ümitsizler ve bunların karşısında Anadolu'da başlayan ulusal hareketin yandaşları Müdafaai hukukçular. Son Osmanlı meclisi mebusanı 12 ocak 1920'de İstanbul'da toplandı ve 28 ocak 1920 tarihli gizli oturumda Misakı milli beyannamesi kabul ettirir. 15 mart 1920 gecesi İtilaf devletleri, İstanbul'da 150 türk aydınını tutukladılar, ertesi gün de İstanbul'un resmen işgalini duyurdular ve fiili işgali genişlettiler. Başta, nezaret binaları olmak üzere resmi daireler işgal kuvvetlerinin denetimine geçti. Şehzadebaşı karakolu'nu basan işgal kuvvetleri 6 eri şehit ettiler. Meclisi mebusan'ı basarak Rauf (Orbay) ve Kara Vasıf beyleri tutukladılar.
İstanbul, bir yandan Anadolu'daki gelişmeleri izlerken, bir yandan da direniş örgütleri kurarak ulusal harekete yardımcı oldu (Gizli gruplar). Birinci ve İkinci İnönü, Sakarya zaferleri İstanbul'da sevinçle karşılandı. Büyük zaferin ardından, Trakya'yı devralmakla görevlendirilen Refet Paşa 19 ekim 1922'de İstanbul'a geldi. 1 kasım 1922'de TBMM hilafetle saltanatı ayırarak saltanatı kaldırınca İstanbul'daki İki başlı yönetim sona erdi. Son padişah Vahidettin, 17 kasım 1922'de bir İngiliz gemisiyle İstanbul'dan ayrılınca TBMM ertesi gün Abdülmecit Efendi'yi halife seçti. 22 kasım 1922'de İstanbul komutanlığına atanan Selahattin Adil Paşa, 16 aralık 1922'de Ankara hükümetinin İstanbul temsilciliğine atanan Adnan Bey (Adıvar) göreve başladı. 2 ekim 1923'te itilaf devletlerinin son birlikleri İstanbul'dan ayrıldılar. 6 ekim 1923'te Şükrü Naili Paşa (Gökberk) komutasındaki türk birlikleri coşkun bir törenle İstanbul'a girdi. 13 ekim 1923'te TBMM, Ankara'yı başkent yapınca, İstanbul siyasi önemini yitirdi, ama Türkiye'nin en büyük kenti, bir ticaret ve kültür merkezi olma durumunu korudu.


Kaynak: Büyük Larousse
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 3 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 31 Ekim 2016 16:03
perlina - avatarı
perlina
Ziyaretçi
13 Eylül 2006       Mesaj #6
perlina - avatarı
Ziyaretçi

GÜZEL SANATLAR.


Uzun süre Bizans ve Osmanlı impatorluklarına başkentlik yapan Istanbul' nun sonucu olarak yoğun bir mimari kültüre ve anıtsal zenginliğe sahiptir. Bunun yanı sıra İmparator Constantinus (büyük) tarafından tüm eyaletlerde yapılan yağmalarla, kent pagan sanat yapıtlarıyla donatılmıştı. Revaklı yolları, forumları, Hipodrum'u ve saraylarının çevresini süsleyen bu yapıtların en ünlüleri Praksiteles'ln Venüs'üyle, Pheidias'ın Zeus heykelleriydi. Forum Constantini Çemberlltaş, Hipodrom Dikilitaş, Burmalı sütun, örme sütun, Forum Bovls tunç bir öküz heykelciği, Forum Taurl bir zafer takı, Forum Arcadll Arcadius sütunuyla süslüydü. Ancak kentin geçirdiği deprem, yangın ve vandallıklardan pek az anıt kurtulabilmiştir. En acı olaylardan biri de kuşkusuz kentin 1204'te Haçlılar tarafından yağmalanmasıdır. Venedik'te San Marco alanı ndakl sütunlar ve aynı adla anılan bazilikanın cephesinin G. köşesindeki, kırmızı porfirden Tetrarkhes grubunun da tanıklık ettiği gibi bunlar, yağmaladıkları yapıtları Batı'ya taşımışlardır.
Ad:  istanbul yapıları.jpg
Gösterim: 3042
Boyut:  34.4 KB
Birçok yönden Roma'ya benzeyen kentte Septimius Severus, Constantinus I (Büyük) ve Theodosios II tarafından ardı ardına yaptırılan surlar, İstanbul'un hızla büyüdüğünü gösterir. Theodosios ll'nin emriyle vali Anthemius tarafından yaptırılan yedi km uzunluğundaki son surlar, deniz surlarını birbirine bağlayarak sağlam bir savunma düzeni meydana getiriyordu (bu surlar Blakhernai sarayı'nı da kent sınırları içine almak amacıyla XII.' yy.'da genişletildi). Avarlar, Sasaniler, Araplar, Bulgarlar, Ruslar ve Türkler tarafından birçok kez kuşatılan İstanbul surları (yalnızca latin işgalinde ve Mehmet ll'nin kuşatmasında olmak üzere iki kez aşılabildi) savunma işlevinin yanında, imparatorluğun gücünü ve görkemini de yansıtıyordu. Savunma düzeni açısından Hititler'in başkenti Boğazköy'ü anımsatan duvarlar, büyük kuleler, çifte surlar ve hendeklerle güçlendirilmişti, kapılar çifte kuleler arasında yer alıyordu.

Dinsel yapılar dışındaki mimarlık anıtlarının pek azı günümüze ulaşmıştır. Constantinus I (Büyük) tarafından yaptırılan ve birçok kez genişletilen Büyük Saray'dan (Daphne) bugün hiçbir iz kalmamıştır. Sultanahmet parkından Marmara denizi'ne uzanan alanı kaplayan ve içinde tören salonları, kiliseler, bahçeler, oyun yerleri bulunan bu saray XI. yy.'da terk edilmiş, yönetim kentin K.-B.'sındaki Blakhernai sarayı'na geçmiştir. Marmara kıyısında, Çatladıkapı’daki birkaç kalıntı Bukoleon ya da lustinlanos evi diye bilinen saraya aittir. Blakhernai sarayı'nın yakınında bulunan Konstantinos Porphyrogenetos olarak adlandırılan saray (Tekfur sarayı) XI.-XII. yy.’lara tarlhlendirilir. Yapının ikinci kat yüksekliğine kadar olan duvarları günümüzde de sağlamdır. Kısa bir süre kullanılmakla birlikte, bizans sarayları arasında yer alan yapılardan biri de Manganoi sarayı'dır (yalnızca temelleri ve mahzenleri kaldı). Bu saray XI. yy.'da birkaç yıl kullanıldı. Sayfiye saraylarından günümüze kalıntıları ulaşan tek yapı, Bostancı'daki Bryas sarayı'dır. Çağdaşı arap saraylarına benzeyen bu yapı imparator Theophilos (829-842) dönemindendir.
İstanbul'un gereksinimini karşılayacak su düzeninin yapımı Roma imparatoru Hadrianus zamanında başlamıştı (117 -138). Valens döneminden su kemerleri de (Bozdoğan kemeri ya da Valens kemeri) Bizans ve Osmanlı dönemlerinde onarılarak kullanıldı. BizanslIların başlıca uğraşlarından biri de kente su sağlamaktı. Suyu gündelik işlerde, çeşme ve hamamlarda, ayrıca yangınlara karşı mücadelede kullanıyorlardı. Bununla birlikte kent birkaç kez korkunç yangınlara sahne oldu. Trakya'da Gümüşpınar ve Keçigerme gibi yerlerde görülen kemer parçaları da aslında İstanbul'a su getiren düzenin birer parçasıydı. Çoğu IV. yy.'a ait olan bu yapıların İstanbul’a en yakını Eyüp’teki Mazlum kemeri’dir. Bu kemerlerle kente getirilen sular bir takım açık ve kapalı sarnıçlarda toplanıyordu. Açık hava sarnıçları üçü bugün de görülebilmektedir. Kent dışında, Bakırköy’deki (Hebdomon) 127 x 90 m boyutlarında, 11 m derinliğindeki havuz, dışardan desteklerle güçlendirilmiş duvarları ve yapı tekniğiyle dikkati çeker. Kent içindeki su yapılarıysa genellikle V. yy.’dandır Bunlardan biri Sultan- selim camisi yakınlarındaki, 152 x 152 m boyutlarında, 11 m derinliğindeki havuzdur (bugün Karagümrük stadı). Bir başkasıysa Altımermer yakınlarındaki Hagios Mokios sarnıcı’dır. 244 x 85 m boyutlarında, 15 m derinliğindeki bu sarnıcın su haznesi de 170 x 147 m ölçülerinde, 12 m derinliğindeydi. Kapalı sarnıçlar VII. yy.'da önem kazandı. Çoğu yıkılmış ya da toprakla dolmuş olan bu sarnıçların içinde pek çok sütun bulunuyordu. Buna karşılık Philoksenos sarnıcı (Binbirdirek), aynı adlı kilisenin yanındaki Myrelaion sarnıcı, özellikle çok güzel işlenmiş sütun başlıklarıyla ilgi çeken ve içinde günümüzde de su bulunan Yerebatan sarayı gezilebilen örneklerdir, justinianos tarafından yaptırılan Yerebatan sarayı 140 x 70 m boyutlarındadır, içinde 336 sütun vardır. Binbirdirek sarnıcındaysa 224 sütun bulunur.

Bizans dönemi dinsel yapıları daha az yıpranmıştır. Günümüzde de sürdürülen onarım çalışmalarında yapıların özgün mozaik ve freskleri ortaya çıkarılmaktadır. Bunların en iyi korunmuş ve önemli örnekleri Ayasofya (Hagia Sophia) ve Ayairini'dir (Hagia Eirene). Hıristiyan dinsel yapılarının en görkemlilerinden olan Ayasofya, kubbeli bir bazilika planındadır. Ayairini absida bölümündeki ikonakırıcılık döneminden mozaik süslemeleriyle dikkati çeker. Kentin B.’sında yer alan yunan haçı planlı, küçük boyutlu Khora manastır kilisesi (Kariye camisi), Komnenoslar ve Palaiologoslar dönemlerinde onarılmış ve kimi eklemelerle genişletilmiştir; mozaiklerinde, Palaiologoslar dönemine özgü, hellenistik özellikte manzaralar üzerine İsa ve Meryem'le ilgili öyküsel üslupta konular işlenmiştir. Bu önemli yapıların yanı sıra İstanbul’da çok sayıda manastır, kilise ve capella bulunuyordu. Ancak bunların büyük bir bölümü kentin Osmanlılar’ca alınışından önce ortadan kalkmıştı. Günümüzde gelebilen örnekler arasında Hagios ioannes Prodromos bazilikası (imrahor ilyasbey camisi), Studios manastırı'nın bir bölümüydü (454-453). 530’a ta- rihlendirilen Sergios ve Bakkhos kilisesi (Küçükayasofya camisi) merkezi planlıdır. Vlll.-X. yy.’lar arasında yaptırıldığı sanılan Kyriotissa manastır kilisesi ya da Akataleptos manastır kilisesi (Kalenderhane camisi) kapalı yunan haçı planındadır. Hagia Theodosia (Gül camisi) ve Hagia Thekla (Atikmustafapaşa camisi) haç planlı örneklerdir. Bu planın daha gelişmiş bir biçimde uygulandığı yapılar arasında X. yy.’dan Myrelaion manastır kilisesi (Bodrum camisi) ve aynı yy.’dan Lips manastır kilisesi'nin K. kanadı (Fenariisa camisi), XI. yy. sonlarına tarihlendirilen Pantepoptes manastır kilisesi (Eskiimaret camisi), XII. yy.’dan Pantokrator manastır kilisesi (Zeyrek camisi) belirtilebilir. Bizans dinsel mimarlığının son dönemlerinde "dehlizli tip” diye tanımlanan bir plan türü ortaya çıkmıştır. Burada kubbeyle örtülen ana mekân üç yönden, orta kubbeden daha alçak bir dehlizle çevrilmekteydi. Lips manastırının G. kilisesi, Pammakaristos manastır kilisesi (Fethiye camisi) mezar ca- pellası, Hagios Theodoros kilisesi (Vefa Kilise camisi) bu gruba girer, ince mimarileriyle dikkati çeken bu yapılar XIII. yy. sonlarıyla XIV. yy. başlarına tarihlendirilir. Hagios Andreas kilisesi'yse (Kocamustafapaşa camisi), bu gruptan olmakla birlikte, camiye çevrilirken yeni bir duvar içine alındığından, dış süslemesi özelliklerini yitirmiştir.

Bizans döneminden sözü edilmesi gereken bir başka önemli yapı, 524-527 arasında Anicia Juliana adlı zengin bir prensesin Bozdoğan kemeri yakınlarında yaptırdığı Hagios Polyeuktos bazilikasıdır. Bu bazilika süslemelerinin zenginliğiyle, birkaç yıl sonra Ayasofya’nın inşası sırasında lustinianos'u etkilemiş ve daha zengin bezemeler kullanmaya yöneltmiştir.


• Türk dönemi.


İstanbul Bizans döneminde hıristiyan dünyasının kültürel ve dinsel merkezi olarak önemini korurken, osmanlı döneminde de İslam dünyasının merkezi, türk-islam kültür ve sanatının odak noktası oldu. Oysa OsmanlIlar Bizans'tan büyük ölçüde yıkılmış, bakımsız ve nüfusu azalmış bir kent teslim almışlardı. Mehmet II, öncelikle Anadolu’dan ve Rumeli'den getirilen göçmenlerle nüfusu artırdı, ardından bayındırlık çalışmalarını başlattı. Türk -İslam yaşamının gerektirdiği cami, mescit, çeşitli vakıflar, hamam, çarşı, bedesten, han ve kervansarayların yapımına girişildi, su düzeni ve surlar elden geçirildi. Bu arada Akdeniz çevresindeki toplumların durumu incelendi, bu ülkelerin sanatçıları İstanbul’a çağrıldı, Mehmet II batılı krallar gibi portrelerini yaptırdı. Sanat ve bilime önem veren sultanın kurdurduğu Fatih küliyesi dinbilim, hukuk, tıp alanlarında eğitim veren bir üniversite konumundaydı. Ayrıca bu külliye türk mimarlığında Anadolu’da görülmeyen büyük boyutlu yapılar topluluğunun öncüsüdür. OsmanlI sanatı İstanbul’da oluşmuş, etkileri imparatorluğun her yanına yayılmıştır XVI. yy.'dan sonra da hassa mimarları, imparatorluğun her bir yanına İstanbul’da belirlenen kuralları aktarmış, buralarda baş- kenttekine benzer yapılar gerçekleştirilmiştir Ekrem Hakkı Ayverdi Mehmet II döneminde İstanbul'da 184 kadar cami ve mescit, 24 medrese, 32 hamam, 12 bedesten ve han, saraylar ve evler yaptırıldığını bildirir. Ancak bunların birçoğu zamanla ortadan kalkmıştır.

• Camiler.


İstanbul’un alınmasından sonra yaptırılan ilk camiler, daha önce İznik Bursa ve Edirne’de gerçekleştirilen ters T (yan mekânlı, zaviyeli) camiler planındadır. Mahmutpaşa (1462) ve Muratpaşa (1471) külliyelerinin camileri bu türün örnekleridir. Bayezit ll'nin sadrazamlarından Davut Paşa'nın yaptırdığı Davutpaşa külliyesi'nin camisinde de aynı plan uygulanmıştır (1485). Çemberlitaş'taki Atikalipaşa külliyesi'nin camisi (1486/1497) ters T planlı Bursa üslubundan klasik üsluba geçişi belirleyen önemli bir yapıdır. Edirnekapı yolu üzerindeki Atikalipaşa camisi'nin tarihi ise bilinmemektedir. XVIII. yy.’da yapının son cemaat yeri bir depremle yıkılmıştır. Bu plan son olarak Okmeydanı-Kasımpaşa arasındaki Piyalepaşa camisi’nde uygulanmıştır (1573).
Osmanlı sultanları kendi adlarına değişik işlevleri olan yapılardan oluşan selatin külliyeleri inşa ettirmişlerdir. Bunların İstanbul'daki ilk önemli örneği Fatih külliyesi’dir (1463-1470).
Sinanettin Yusuf bin Abdullah'ın (Sinanı Atik) eseri olan bu anıtsal külliyenin ağırlık merkezini cami oluşturur, öteki yapılar bakışık bir düzen içinde onun çevresinde yer alır. Camide, dönemin en önemli gelişmesi olarak yarım kubbeler başarıyla uygulanmıştır. Bayezit külliyesi İstanbul’un ikinci büyük yapılar topluluğudur (1501-1506). Yakup Şah bin Sultan Şah'ın Bayezit II için yaptığı bu külliyede, caminin ana kubbesi, iki yarım ve yanlarda dörder küçük kubbeyle desteklenmiş, böylece Fatih camisi’nden daha gelişmiş bir örtü düzeni elde edilmiştir Avlu yönündeki köşelere yerleştirilen tabha- ne odalarıyla Bursa camilerinde görülen ters T planı görünümü kazanmıştır. Fatih külliyesi’nin tersine, öteki yapıların yerleştirilmesinde belirli bir düzen gözetilmemiştir. Sultanselim külliyesi’nin (1522-1526/1527) camisinde, ana mekân Edirne'deki Üçşerefeli cami'ninkinden daha büyük bir kubbeyle örtülmesine karşılık, kubbe tüm ağırlığıyla duvarlara oturduğundan anıtsal etki zayıflamıştır. Abartılı ölçüde yüksek olan minareleri tabhanelerin avluyla birleştiği açılara yerleştirilmiştir. Süleyman l'in (Kanuni), Mimar Sinan'a yaptırdığı Şehzade külliyesi (1544-1548), sanatçının gelişimini yansıtan üç büyük anıttan biridir. Sinan'ın üslubunu yansıtan camide, Bayezit camisi’yle Üsküdar Mihrimah- sultan camisi'nin planları geliştirilmiş, ana kubbe yanlarda dört yarım kubbe, köşelerde birer küçük kubbeyle desteklenerek merkezi bir yapı elde edilmiştir. Kentin en görkemli ve önemli anıtı olan Süleymaniye külliyesi'yse (1550-1557), yapılarının çokluğu, bunların alana yerleştirilmelerindeki ustalığı, özenli işçiliği ve mimarisiyle dikkati çeker. Tüm yapılara olgunluk, yalınlık ve uyum egemendir. Caminin ana mekânında merkezi kubbe, K. ve G.'den yarım kubbelerle desteklenmiş, D. ve Basına, üçer kubbeli, farklı boyutlarda bölümler eklenerek, aydınlık, ferah bir iç görünüm sağlanmıştır.

Ahmet I tarafından Sedefkâr Mehmet Ağa'ya yaptırılan Sultanahmet külliyesi (1609-1617), XVII. yy. OsmanlI mimarlığına damgasını vurmuş bir başyapıttır. Klasik üslupta olmakla birlikte, getirdiği yeniliklerle türk mimarisinde önemli bir yeri vardır. Özellikle caminin,Sultanahmet camisi yanında yer aldığı Ayasofya'dan daha görkemli olmasına özen gösterilmiştir. Kubbe düzeni ve planıyla, Mimar Sinan’ın Şehzade camisi'ni örnek almakla birlikte, içte dört yivli sütuna oturan ana kubbesi, yanlarda sivri kemerlerin taşıdığı yarım kubbeli mekânlarıyla farklı bir görünüm elde edilmiştir. Ayrıca tüm duvarları kaplayan İznik çinileri nedeniyle özellikle Batı'da Mavi cami diye tanınır. Kentin büyük yapı topluluklarından biri de Eminönü'ndeki Yenivalide külliyesi’dir (1597-1598, 1661-1663). Külliyenin camisi (Yeni cami), dört yarım kubbeyle desteklenen ana kubbesiyle Şehzade ve Sultanahmet camilerinin planını sürdürür. İç süsleme açısından çok zengin olan yapının en ilginç yanı, camiye bitişik ve bir rampa ile çıkılan kasrı hümayunudur. Dönemin klasik sivil mimarlığını günümüze yansıtan tek örnek olan kasır, hünkâr mahfili ile de bağlantılıdır.
Ad:  İSTANBULL.jpg
Gösterim: 2858
Boyut:  147.4 KB
Klasik türk mimarlığının kentteki son büyük örneği Üsküdar'daki Yenivalide camisidir (1708-1710). Batılı biçimlerin denenmeye başlandığı bir dönemde yapılan Nuruosmaniye camisi’nde (1748-1755/1756) ana kubbe dört kemere oturur, kasrı hümayun ve hünkâr mahfiline hafif bir rampa ile çıkılır. Kent içinde yer alan öteki başlıca büyük camiler arasında Abdülhamit l’in Beylerbeyi ’nde yaptırdığı Beylerbeyi camisi (1778), Selim III döneminden Selimiye kışlası yanındaki Selimiye camisi (1801-1805), gene bu dönemden Haliç civarında Halıcıoğlu camisi (1793), Mahmut II döneminden Nusretiye camisi (1822-1826), Bezmialem Valide Sultan tarafından yaptırılan Dolmabahçe camisi (1853), Ortaköy camisi (1854), seçmeci bir üslubun ürünü olan Aksaray Valjçle camisi (1871), Abdülhamit H’nin Yıldız sarayı yakınında yaptırdığı Yıldız (Hamidiye) camisi (1886) belirtilebilir. Bu camilerin ilginç yanlarından biri, padişahın hünkâr mahfiline geçmeden önce dinlendiği ya da küçük resmi görüş Rumelihisan ve Boğaziçi melerde bulunduğu, caminin bitişiğindeki kasrı hümayunun, özellikle Beylerbeyi camisi ile birlikte yapının içinde bir öğe olarak ele alınmasıdır. Bu yapıların dışında, osmanlı devlet önde gelenlerinin İstanbul'un çeşitli kesimlerinde yaptırdıkları, küçük bir son cemaat yeriyle, tek kubbeli, dörtgen bir mekândan oluşan camiler vardır. Bayezit II dönemi devlet adamlarından Firuz Ağa’nın Sultanahmet'te yaptırdığı Firuzağa camisi (1491) bu türdendir Bir başka örnek 1504/1505'te Hu- ma Hatun’un eşi Bali Paşa için yaptırdığı Balipaşa camisi’dir (1894 depreminde çok zarar görmüş, 1938'de onarılmıştır). Vatan caddesi üzerindeki Terkim mescidi (1505/1506), Eyüp'teki Cezerikasımpaşa camisi de (1515) bu planda yapılardır. Mimar Sinan'ın devlet önde gelenleri adına yaptığı küçük boyutlu ilk örnek, Haseki külliyesi’dir (1538-1539). Hadım İbrahim Paşa'nın, kendi adına Mimar Sinan'a yaptırdığı (1551) Silivrikapı’daki cami, çinileriyle dikkati çeker.

Sadrazam Kara Ahmet Paşa tarafından Mimar Sinan'a ısmarlanan Topkapı'daki Ahmetpaşa camisi’nde (1555), altı sütuna oturan büyük kubbe, dört yarım kubbeyle desteklenmiştir. Yapının kalem işi tavan süslemeleri ve son cemaat yerinde kullanılan çinileri dönemin üslubunu yansıtan önemli örneklerdir. Gene Mimar Sinan’ın eseri olan Edirnekapı’daki Mihrimah camisi’nin (1562 -1565) minaresi ve medresesi 1719 ve 1894 depremlerinden sonra yenilendi. Sadrazam Rüstem Paşa'nın Tahtakale semtinde yaptırdığı Rüstem paşa* camisi (1561) Sinan’ın en önemli vezir yapıla- rındandır. Cami dönemin çini sanatını sergileyen bir müze görünümündedir. Yakınına gene Rüstem Paşa tarafından bir han (Çukurhan) ve medrese ekletilmiştir. Sinan tarafından gerçekleştirilen bir başka vezir camisi, Kadırga’daki Sokullu camisi’dir (1571/1572). Avlusunu 16 hücreli ve dershaneli bir medresenin çevrelediği bu yapı da çini bezemeleriyle dikkati çeker. Sinan’ın öteki vezir camileri arasında Okemydanı'ndaki Piyalepaşa camisi (1573), Galata’daki Azapkapı (Sokullu) camisi (1577), Tophane’deki Kılıçalipaşa külliyesi’nin camisi (1580), Fındıklıdaki Mollaçelebi camisi (1561), Beşiktaş'taki Sinan- paşa camisi (1553-1555), Üsküdar’daki Şemsi paşa külliyesi'nin camisi (1580) belirtilebilir. Sinan'dan sonra da vezir camilerinin yapımı sürdü. Mimar Davut Ağa' nın eseri olan Fatih’teki Mehmetağa camisi (1585) zengin süslemeli bir örnektir. 1584 tarihli Cedit camisi'nin mimarının da Davut Ağa olduğu sanılmaktadır. Fatih ile Edirnekapı arasındaki Mesihmehmet paşa camisi (1586), avluda şadırvanın bulunması gereken yerde yer alan açık türbesiyle dikkati çeker.
1593/1594’te Cerrah Mehmet Paşa tarafından yaptırılan Cerrahpaşa külliyesi'nin camisi de 1894 depreminde oldukça zarar görmüş, son cemaat yerinin kubbeleri çökmüştür Caminin yanında Cerrah Paşa'nın türbesinden başka, bir çeşme, Gevher Nesibe Sultan adına yaptırılan bir medrese ve son yıllarda yıkılmış bulunan bir hamam vardır. XVII. yy.’la birlikte İstanbul'da vezir camilerinin yapımı azalır. Bu tarihten sonra daha çok büyük medrese ve sübyan mektebi ile birleşik olarak planlanmış, küçük boyutlu, minaresiz yapılar ortaya çıkmıştır. Mimar Sinan tartından gerçekleştirilen, Yenibah- çe'deki Yavuzselim medresesi ve camisi bu türün ilk örneklerindendir. Köprülü- mehmetpaşa (XVII. yy. ikinci yarısı), Çorlulu alipaşa (1707-1708), Merzifonlukara mustafapaşa (1681-1690), Amcazadehü seyinpaşa (1700) künyelerinin camileri de medrese-cami biçimindedir. Şehzadebaşı'ndaki Damat ibrahimpaşa külliyesi (1720), bu grup içinde yer alır. Seyithasanpaşa medresesi (1745) ise fevkani oluşuyla bu grup içinde farklı bir örnektir. XVIII. yy.'la birlikte Avrupa etkileri taşıyan camiler yapılır (ismailefendi camisi [1724], Hekimoğlualipaşa camisi [1732-1734], Zeynepsultan camisi [1769]).

Mehmet II döneminden başlayarak İstanbul'un çeşitli kesimlerinde yaptırılan, ancak yangın ve depremler sonucu yok olan ahşap çatılı, kiremit örtülü, ya da tek kubbeli küçük mekânlardan oluşan mescitler de ayrı bir grup meydana getirir. Bunlar arasında Unkapanı’nda Yavuzersinan, Uzunçarşı' da Yavaşçaşahin, Fatih'te Yarhisari, Tahtakale’de Timurtaşağa, Süleymaniye'de Samanveren, Eğrikapı-Balat arasında Yatağan (günümüze bozulmadan ulaşmıştır), XVI. yy.'dan, Haliç sırtlarında Hacı- hasan, Şehzadebaşı’nda Burmalı, Eyüp’ te Semizalipaşa ve Silahimehmetbey, Şehremini'de Odabaşı, Balat'ta Ferruh- kethüda, Yedikule'de Hacıevhat, Davutpa- şa’da Ramazanefendi, Topkapı dışında Takkeciibrahimağa, daha sonraki yüzyıllardan Karagümrük'te Dervişali, Altımer- mer yakınlarında Tulumcuhüsam, Laleli' de Yakupağa, Beyazıt'ta Kaliçecihasan mescitleri bulunmaktadır.

• Medreseler.


OsmanlI imparatorluğu'nun ve İslam dünyasının en önemli kültür ve eğitim merkezi olan İstanbul’da külliyeler içinde ve bağımsız olarak pek çok medrese kurulmuştur, ilk ve büyük külliye medreseleri Fatih camisi’nin iki yanına bakışık düzende yerleştirilmiş Semaniye ve Tetimme medreseleridir. Külliye medreselerinin ikinci büyük örneği Bayezit külliyesi içinde yer alır. Bu yapı bir avlu çevresine yerleştirilmiş 19 mekândan oluşur. Şehzade külliyesi'nin medresesi Haliç yönüne yerleştirilmiştir. Süleymaniye külliyesi'nin dört medresesi caminin çevresine belirli bir düzen içinde konumlandırılmıştır. Bunlar dönemin en yetkin eğitim ve kültür kurumlarıydı. Evvel ve Sani medreseleri kubbeli revaklar ardındaki odalardan ve bir dershaneden meydana gelen klasik planda yapılardır. Benzer plandaki Rabi ve Salis medreselerindeyse dershaneler bağımsız mekânlar biçiminde düzenlenmiştir. Sultanahmet külliyesi'nin medresesi orta avlu çevresinde yer alan kubbeli odalardan oluşan klasik bir örnektir. Nuruosmaniye külliyesi'nde medrese büyük tutulmuştur. Tahir Ağa'nın gerçekleştirdiği, Eminönü-Sirkeci arasındaki Abdülhamit I külliyesi’nin medresesi avlulu, iki katlı bağımsız bir yapıdır (1774-1780). XIX. yy.'dan sonra yapılan camilerde medrese yer almaz. Daha küçük boyutlu kimi külliyelerde medreseler caminin bir parçası ya da ona ek olarak yapılmış bir mekân biçimindedir (Ahmetpaşa camisi, Sinanpaşa camisi, Mihrimah camisi, Sokullu camisi, Zalmahmutpaşa camisi, Şemsipaşa camisi, Muratpaşa camisi, Davutpaşa camisi, Atikalipaşa camisi, Kocamustafapaşa camisi, Hafızpaşa camisi ve Hacıbeşirağa camisi medreseleri). Tümüyle bağımsız medreselerin bir bölümüne sübyan mektebi, sebil, küçük bir mescit, kitaplık ve türbe gibi yapılar eklenmiştir. Divanyolu'ndaki Kocasinanpaşa (1595), Bozdoğan kemeri yanındaki Gazanferağa (1599), Veznecilerdeki Kuyucumuratpaşa(1606), gene Divanyolu’ndaki Merzifonlu karamustafapaşa (1682-1690), Çorlulualipaşa (1708) bu gruba örnek gösterilebilir. Bu grubun en yetkin örneği olarak Amcazedehüseyinpaşa külliyesi’nin medresesi verilebilir (1700). Tek yapı olan medreseler arasında Cağaloğlu'ndaki Rüstempaşa (1550) ve XVIII. yy.'dan Abdülhalim (Ankaravi) medreseleri belirtilebilir.

İstanbul’da pek çok örneği bulunan bir başka eğitim kurumu sübyan mektepleridir (Bayezit külliyesi, Süleymaniye külliyesi, Sultanahmet külliyesi, Amcazadehüseyinpaşa külliyesi vb.). Bağımsız sübyan mekteplerinin bazılarına bir çeşme, sebil ya da bir türbe eklenmiştir (Kumkapı’ da Kâtipsinan, Horhorda Suphipaşa konağı karşısında Elhac Süleyman Efendi adına yapılmış çeşmenin üstündeki mektep [1729], Fındıklıda Osman lll’ün kadını Zevki Kadın adına yaptırılan çeşmenin üstündeki mektep [1755/1756], Vefada Recai Mehmet Efendi'nin sebili üstündeki mektep [1767/1768], Ayasofya avlusundaki mektep [1740], Şebsefakadın camisi’nin avlu duvarı üzerindeki mektep vb.).

• Türbeler.


İstanbul’daki türk dönemi mimarlığının en ilginç gruplarından birini türbeler ve mezar yapıları oluşturur. Bunların bir bölümü fetihten önceki arap kuşatmaları sırasında ölenlere aittir. Bunların en önemlisi, VII. yy.'da, şehit olan ve mezarı Mehmet ll’nin hocası Akşemsettin tarafından bulunan Eyyub el-Ensari'ninkidir (Haliç bin Zeyd). Yapı osmanlı döneminde padişahların tahta çıkarken kılıç kuşandıkları bir mekân olarak da kullanılmıştır. Bunun yanı sıra özellikle Mahmut II döneminde yaptırılmış, birçoğu empire üslupta yatır türbeleri vardır (Eğrikapı'da Abdullah el -Hudri, Ayvansaray'da Ebu Şeybet el -Hudri, Ayasofya yakınında Abdurrahman el-Şami, Ayvansaray’da Hamdullah el -Ensari ve Ahmet el-Ensari, Eminönü’nde Babacafer, Eyüp’te Zalmahmutpaşa camisi yakınlarında Ebudderda türbeleri). İstanbul'un türkleşmesi ve İslamlaşmasında etkili olmuş sufi ve erenler için yapılan örnekler arasında da Ebulvefa, Sümbüle- fendi, Merkezefendi,Yahyaefendi, Karacaahmet, Aziz mahmut hüdai, Emirbuhari gibi türbeler belirtilebilir. Bu yapı türünde en önemli grubu selatin türbeleri oluşturur. Türkler'in Orta Asya'dan getirdikleri türbe mimarisi selatin türbelerinde en yetkin konumuna ulaşmıştır. Mehmet II (Fatih), Bayezit II, Selim I (Yavuz), Süleyman I (Kanuni) kendi adlarına kurulan kûlliyelerin türbelerinde gömülmüşler, yanlarına ayrı türbelerde olmak üzere yakınları da konmuştur. Ancak daha sonra türbenin banisinin yanına yapılan ek mezarlarla türbe yapısı özgün görünümünü yitirmiştir. İstanbul'da Mehmet ll'den sonra yaptırılan türbelerin çoğu Bursa’daki Yeşil türbe' yi örnek almış, sekizgen planlı, kubbeli yapılardır. Ancak Mimar Sinan'ın yapıtı olan türbelerde değişik şemalarla karşılaşılmaktadır. Süleymaniye camisi haznesindeki Kanuni türbesi (1566) Sinan’ın en ilginç denemelerindendir. Osmanlı türbe mimarlığında benzersiz bir örnek olan bu yapıda sekizgen gövde yirmi sekiz sütunlu bir revakla çevrilidir. İçte de köşelerde yer alan sekiz bağımsız sütun bulunur. Yanında Hürrem Sultan'ın türbesi vardır. Ayasofya haziresindeki Selim II, Murat III ve Mehmet III türbeleri de bu türün seçkin örnekleridir. Fatih külliyesi içindeki Mehmet II ve Gülbaharhatun türbeleri depremden zarar gördükten sonra 1766’da yeniden yapıldılar. Sultanahmet külliyesi içindeki türbede Ahmet l'den başka Osman II, Murat IV ve Köşem Mahpeyker Sultan yatmaktadır. Kare planlı, kubbeli, önü revaklı yapının duvarları dıştan mermer, içten XVII. yy. çinileriyle kaplıdır. Sultanahmet türbesi ile aynı yüzyıldan bir başka önemli türbe Valide Turhan Sultan adına yaptırtan Yenivalide külliyesi içindeki türbesidir. Kesme taştan kare planlı, kubbeli yapının abanoz ağacından kapısı fildişi ve sedef kakmalıdır. Önünde ortası kubbe, yanları tonoz örtülü revakı vardır Mehmet IV, Mustafa II, Ahmet III, Mahmut I ve Osman lll’ün sandukaları da buradadır. Yanında Murat V’in türbesi bulunur. XVIII. yy.'ın barok üsluplu Nuruosmaniye ve Laleli camileri yanındaki türbeler ise Mustafa III ve Selim III için yaptırılmıştır. Abdülhamit I külliyesi'nin köşesindeki mermer türbe (1789), köşeleri hafifçe pahlanarak yuvarlatılmış kare biçimindedir. İki köşeye küçük, barok üslupta çeşmeler yerleştirilmiştir. Önündeki çok geniş revakın sekiz sütunu ve başlıkları da abartmaya kaçmayan barok süslemelidir. Barok üsluptaki bir başka ilginç örnek Fatih külliyesi haziresindeki Nakşidil validesultan türbesi’dir (1817). Daire planlı, iki katlı, mermer yapının hafif dilimli kubbesinin çevresinde payandalar ve kulecikler yer alır. Oval pencerelerin üzerindeki askıçelenkler, empire üslubun belirtileridir. Divan- yolu'ndaki Mahmut II türbesi (1840) artık tümüyle empire üsluptadır. Türbede ayrıca Abdülaziz ve Abdülhamit ll’nin sandukaları bulunmaktadır. Mimar Kemalettin' in yapıtı olan

Eyüp'teki Mehmet V türbesi yeniklasik üsluptadır. Sultan selim camisi' nin haziresindeki Abdülmecit türbesi ise (1865) süslemesiz, yalın bir yapıdır. İstanbul’da devlet önde gelenleri için yapılmış önemli türbeler de vardır. Bunların ilk ve önemli örneklerinden biri Mahmutpaşa türbesi'dir (1473). Aynı yüzyıldan Davutpaşa ve Rum mehmetpaşa türbeleri de belirtilmesi gereken örneklerdir. Beşiktaş'taki Barbaroshayrettinpaşa türbesi (1541), Mimar Sinan'ın ilk eserlerindendir. Bu yüzyılın öteki önemli türbeleri arasında Ayazpaşa, Mustafapaşa, Mimarsinan, Zalmahmutpaşa, Hüsrevpaşa, Kılıçalipaşa, Per- tevpaşa, Sinanpaşa, Gazanferağa türbeleri belirtilebilir. XVIII. yy.'da sözü edilebilecek vezir türbesi bulunmamasına karşılık, XIX. yy.’da bu grup türbeler yeniden ortaya çıkmıştır (Bayezit külliyesi haziresindeki Reşitpaşa, Cağaloğlu'nda Mahrnut nedimpaşa, Fatih'te Ahmetcevatpaşa, Hürriyeti edebiye tepesinde Mimar Kemalettin'in yaptığı Mahmutşevketpaşa türbeleri).

• Saraylar.


Mehmet ll'nin İstanbul'da yaptırdığı ilk saray, Beyazıt'taki Eski saray (Sarayı atik) hiçbir iz bırakmaksızın yok olmuştur. Daha sonra Sarayburnu’nda Topkapı sarayı (Sarayı cedit, Yeni saray) yaptırıldı. Edirne sarayı'nın bir benzeri olan Topkapı sarayı, yüzyıllar boyunca süren eklemelerle günümüzdeki görünümünü almıştır. 700 000 m2 lik bir alanı kaplayan bu saray pek çok kasır, köşk, devlet daireleri, koğuşlar, cami, kitaplık ve büyük bir mutfaktan oluşur. Saltanatın son dönemlerinde özel izin ile yabancıların ziyaretine açılan Topkapı sarayı, 3 nisan 1924 tarihli Bakanlar kurulu kararıyla müzeye dönüştürüldü.

Osmanlı imparatorluğu'nun son dönemlerinde geçici olarak kullanılmak üzere özellikle Boğaziçi'nde çok sayıda saray yapıldı. Bunların ilk örneklerinden biri olan ve Üsküdar ile Haydarpaşa arasında yer alan Kavak sarayı, Selimiye kışlası’nın yapımı sırasında ortadan kalkmıştır. Anadolu yakasının Marmara denizi kıyısındaki Fenerbahçe ve Beykoz’daki Tokat bahçesi kasırları da zaman içinde yok olmuştur. Ahmet III döneminde Fındıklı’ da Emnabad, Defterdarburnu’nda Neşatabad, Beşiktaş ile Ortaköy arasında Gülşenabad, Bebek'te Hümayunabad, Anadolu yakasında Çubuklu'da Feyzabad, Kanlıca’da Mihrabad, Çengelköy ile Beylerbeyi arasında Ferahabad, istavrozda Şevkabad, Üsküdar burnunda Şerefabad kasırları yapıldı.

Aldülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde, eski türk konak ve köşklerinin daha büyük birer örneği olan bu saraylar yıktırıldı ve yerlerini avrupa saraylarına özenen, osmanlı üslubuna yabancı yapılar aldı. Mahmut II döneminde yaptırılan ahşap Beşiktaş sahilsarayı Abdülmecit tarafından yıktırılarak yerine bugünkü Dolmabahçe sarayı yaptırıldı (1848 -1856). Boğaziçi'nin Anadolu yakasındaki Beylerbeyi sarayı ise yazlık saraydır ve Abdülaziz döneminde buradaki ahşap sarayın yerine kurdurulmuştur (1865). Gene Abdülaziz tarafından yaptırılan Çırağan sarayı (1863-1871), 1910 yangınından sonra uzun süre bakımsız kaldı (1988’de otele dönüştürülmesi çalışmaları sürüyordu). Özellikle Abdülhamit II tarafından ilgi gören ve kullanılan Yıldız sarayı, Selim lll'ün annesi tarafından yaptırılan köşkün çevresine eklenen Şale, Malta, Çadır köşkleriyle, silahhane ve porselen atölyesinden oluşur. Haliç kıyısındaki Aynalıkavak kasrı, burada yer alan ve Mehmet II döneminden başlayarak gelişen Tersane sarayı'nın yerine kurulmuş, Ahmet III döneminde Venediklilerim armağanı olan aynalarla donanmıştır.
Padişahların kısa süreli konaklamalar ve avlar için yaptırdıkları kasırlar arasında Anadolu yakasındaki Göksu kasrı, Tophane’deki Tophane kasrı, Beşiktaş'taki Ihlamur kasrı belirtilebilir. Abdülaziz'in yaptırdığı Kalender kasrı'nın ise yalnızca kalıntıları vardır. Kâğıthane kesiminde de saray, köşk ve kasırlar yer alıyordu. Ahmet lll'ün sadrazamı Damat İbrahim Paşa'nın yaptırdığı Sadabad kasrı’nın en önemli özelliği, Kâğıthane deresinden getirilen yapay kanallarla kurulan su düzeniydi. Çağlayan kasrı ise transız sarayları örnek alınarak kurulmuştu.

• Hisarlar.


Anadoluhisarı, Bayezit I (Yıldırım) döneminde Bizans’ın deniz ulaşımını denetlemek amacıyla yapılmıştı (XIV. yy. sonları). Mehmet II de karşı kıyısına Rumelihisarı kurdurdu. Kuşatma sırasında Bizans’a Karadeniz'den gelebilecek yardımları kesen bu iki kale, fetihle birlikte önemlerini yitirdiler, ancak o dönemde Karadeniz’de limanları ve kaleleri bulunan Cenova’nın gemilerinin denetlenmesini sağladılar. Bir ara K.’den gelebilecek tehlikelere karşı, daha sonra da XIX. yy. sonuna değin hapishane olarak kullanıldılar. Mehmet II kenti aldıktan sonra Altın kapı’nın bulunduğu yerde Yedikule hisarı'nı yaptırdı (1457-1458). Dönemi için oldukça yabancı bir planı olan hisar yıldız biçimindeydi. Osmanlı hâzinesi bir süre burada korunmuş ve hapishane olarak kullanılmıştı. XIX. yy. sonlarına değin kulelerinin üstünün ahşap çatıyla örtülü olduğu bilinen Yedikule surlarının ortasında günümüze yalnızca minaresinin kalıntıları ulaşan bir mescit ve çeşme vardı. Hisarın bugün altı kulesi ayaktadır.

•

Çeşmeler


Sebiller, çeşmeler su yapıları Mehmet II döneminde İstanbul’un su düzeni onarım görmüş olmakla birlikte, bu konuda temel bayındırlık hizmetleri Süleyman I (Kanuni) döneminde gerçekleştirildi, daha sonraki padişahlar zamanında da geliştirildi. Kente Halkalı (büyük kûlliyelerin su gereksinimi bu şebekeyle karşılandığından Cevami-i şerife suları da denir), Kâğıthane ve Alibey dereleri çevresindeki Kırkçeşme ve Bahçeköy (Taksim) su şebekeleriyle getirilen sular maksemlerde (savak, taksim) toplanıyordu. Bu merkezlerden biri Eğrikapı, ötekisi Taksim meydanı'ndaki Galata-Beyoğlu maksemleriydi. Dönemin en önemli su yapılarından biri Mimar Sinan'ın yapıtı olan Mağlova kemeri'dir. Ayrıca kentin su gereksinimini karşılamak üzere pek çok bent yaptırıldı.

İstanbul'da osmanlı mimarlığının önemli yapılarından biri olan çeşmelerin de birçok örneği vardır. Kentin Rumeli yakasında dört yüzden fazla yazıtlı çeşme bulunmakta, bu sayı Galata, Beyoğlu, Haliç’in yukarı kesimi, Boğaziçi, Üskadar ve Kadıköy’dekilerle yedi yüz doksan dörde yükselmekteydi. Bunların bir bölümü bir yapının duvarına bitişik cephe çeşmeleridir. Bu türün en eski tarihli örneği Davutpaşa çeşmesi’dir (1485). Beyazıt’ta Çadırcılardaki Ahidurmuşbaba çeşmesi’nin de XV. yy.'ın ilk çeyreğinde yapıldığı sanılmaktadır. Fatih’te Şahruh (1559/1560), Âşıkpaşazade (1564/1565), Altımermer’ de Fatmasultan (1573/1574), Hasekide Kethüdaaliağa (1635/1636), Süleymaniye' de Karamustafapaşa (1677/1678), Ayvansaray’da Şatırhasanağa (1692/1693), Fatih'te Feyzullahefendi (1700/1701), Kabataş’ta Selim lll'ün onarttığı Kazaskeresat efendi, Edirnekapı'da Semizalipaşa (1565/1566), Kâğıthane'de Mirahornuhuğa (1589/1590) ve Şehzadebaşı’nda ibrahimpaşa (1603/1604) çeşmeleri klasik üslupta yalın yapılardır.

Lale devri’nde çeşmeler daha.ince bir görünüm kazanır (Kâğıthane'de Ahmet III çeşmesi, Yenivalide külliyesi’nde, hazire duvarına bitişik Haticesultan çeşmesi). Lale devri sonlarında barok etkili çeşmeler görülmeye başladı (Eyüp'te Mustafaağa, Sirkecide Zeynep- sultan çeşmeleri). Fatih’te Vezirahmetpa- şa (1741/1742), Vilayet karşısında Hacıbe- şirağa (1756/1757) ve Nuruosmaniye camisi’nin (1756/1757) çeşmeleri ise daha iddialı yapılardır.Meydan çeşmelerinin en anıtsal ve önemli örnekleri Topkapı sarayı'nın önündeki alanda ve Üskadar’da yaptırılan Ahmet III çeşmeleridir. Lale devri’nin estetik anlayışını başarıyla yansıtan bu yapıların ardından Mahmut I döneminden Tophane çeşmesi (1732), Azapkapı’daki Salihasultan çeşmesi (1732/1733), Küçüksu'daki Mihrişahvalidesultan çeşmesi (1806/1807), son dönem meydan çeşmelerinin en anıtsal örneği olan Beşiktaş -Maçka arasındaki Bezmiâlemvalidesultan çeşmesi (1839/1840), Halıcıoğlu'ndaki Hûsrevpaşa çeşmesi (1843), Kâğıthane' deki (1892/1893) ve Yıldız-Balmumcu arasındaki (1888/1889) Abdülhamit II çeşmeleri belirtilebilir. Sultanahmet meydanındaki Alman çeşmesi ise (1901), türk sanatına yabancı, özgün bir anıttır. İstanbul dışındaki kentlerde pek az rastlanan sebiller arasında da Dolmabahçe’deki Ha- cıeminağa sebili (1644), Kabataş’ta Setüs- tu'ndeki Kocayusufpaşa sebili (1787), Eyüp'teki Validemihrişah sebili (1796) ve Fatih’teki Nakşidilvalidesultan sebili (1809) sayılabilir.

• Hamamlar.


İstanbul’da hemen hemen her külliye için bir hamam yapılmıştı. Bunlar çoğunlukla çifte hamam planındaydı. Mahmutpaşa külliyesi'nin 1466 tarihli hamamı, büyük kubbeli soyunma bölümü ve her biri farklı süslemeli çeşitli küçük kubbelerin çevrelediği sekizgen planlı sıcaklık bölümüyle dikati çeker. Bayezit II' nin eşi Gülbahar Hatun'un Trabzon’daki imaretinin vakfiyesi olan Bayezit hamamı XVI. yy. başlarından kalma anıtsal bir yapıdır. Mimar Sinan’ın gerçekleştirdiği iki önemli örnekse Çemberlitaş hamamı’yla Haseki (Ayasofya) hamamıdır. Kaynaklara göre Sinan İstanbul’da kent içinde, Üskadar, Galata ve Boğaziçi'nde 23 hamam yapmıştır. Bunlardan Zeyrekteki Çinili hamam renkli mermer süslemeli şadırvanı, duvarlarının üst bölümünü kaplayan çinileriyle ünlüdür. Kentin son büyük boyutlu hamamı, Yerebatan sarayı yakınındaki Cağaloğlu hamamıdır (1740).

• Bedestenler


Büyük çarşılar, arastalar işlek bir ticaret merkezi olan İstanbul’da, türk dönemi ticaret yaşamının ana yapılarını, yangın tehlikesine karşı taştan yapılmış bedestenler oluşturur. Bunların ilk örneği Mehmet II döneminden iç bedestendir (Bedesteni atik). Yapı tuğla kemerlere oturan on beş kubbeyle örtülüdür. D.’suna daha sonra Sandal bedesteni eklenmiştir. Bu yapı kubbe sayısı açısından türk mimarisinin en büyük bedesteni sayılır (on iki ayağa oturan yirmi kubbeyle örtülüdür). Bu bedestenlerin çevresinde yer alan ahşap dükkânların arasında kalan yollar tonozlarla örtülerek bugünkü Kapalıçarşı oluşturulmuştur. Bu arada çevredeki pek çok han da Kapalıçarşı'ya katılmıştır (Sarnıçlı, Alipaşa, Paçavracı, Camili, Çuhacı, Baltacı, Yağcı, Sorguçlu, imameli, Kebeci, Zincirli vd.). Genellikle büyük külliyelerin çevrelerinde bulunan arastaların İstanbul’daki en ünlü örnekleri arasında Süleymaniye camisi’nin yanındaki ile Sultanahmet camisi'nin arkasındaki arastalar belirtilebilir. Sultanahmet camisi’nin arastası günümüzde onarılarak Sipahiler çarşısı adını almıştır. Yenivalide külliyesi’nin arastası ise Mısırçarşısı’dır.

• Hanlar, kervansaraylar.


Mehmet II döneminden başlayarak İstanbul’da pek çok kent içi han yaptırılmıştır. Genellikle Eminönü-Unkapanı, Beyazıt-Sultan- hamam ve Beyazıt-Aksaray arasında bulunan bu yapıların en büyüğü Büyükvalide hanı’dır. Bunun yanı sıra Mimar Sinan' ın yapıtı olan Rüstempaşa hanı, Zindan hanı, Leblebici hanı, Alipaşa hanı, Çukur- çeşme hanı, Çuhacı hanı, Simkeşhane sözü edilebilecek başlıca örneklerdir. Büyük külliyeler içinde yer alan kervansaraylar arasında da Bayezit külliyesi’ne (ahırı günümüzde Beyazıt devlet kütüphanesi' dir) ve Süleymaniye külliyesi’ne bağlı yapılar belirtilebilir.

• Kitaplıklar.


OsmanlI mimarlığında bağımsız ya da bir külliyenin parçası olarak kitaplıkların yapılması XVII. yy.’da başladı. Vakıf niteliği taşıyan bu kitaplıklar arasında bilinen en eski örnek Köprülü kitaplığıdır(1661).Amcazadehüseyinpaşa külliyesi içinde de bir kitaplık bulunmaktadır. Bir cami içinde yer alan kitaplıklara verilebilecek en ilginç örnek, Süleymaniye camisi’nin yanındaki, barok üslupta dökme tunç parmaklıkla ayrılmış olanıdır (1751/1752). XVIII. yy.’da kitaplık mimarlığında bezemenin yoğunlaştığı görülür (Fatih’.e Feyzullahefendi, Vefa’da Şehitalipaşa [1715], Hekimoğlualipaşa külliyesi camisi’nin dış avlu kapısı üzerindeki kitaplıklar). Mahmut I döneminde Ayasofya'ran destek payandaları arasına yaptırılan kitaplık (Ayasofya Mahmut I kitaplığı) ve Vefadaki Atıfefendi kütüphanesi bu türün dikkate değer örnekleridir. Reisülküttap Mustafa Efendi'nin Sultanhamam’da yaptırdığı kitaplıksa (1741/1742) günümüzde ticarethaneye dönüştürülmüştür. Büyük külliye kitaplıklarının son örnekleriyse Nuruosmaniye ve Hamidiye kitaplıklarıdır.

• Anıtlar.


İstanbul'daki osmanlı dönemi anıtlarından biri Topkapı sarayı’nın Babı hümayun kapısından sağa inen yolun üzerindeki Lahana anıtıdır (1790). Lahanacı ocağından yetişen Selim III tarafından dikilen anıt, tepesinde lahana kabart ması bulunan dört köşe mermer sütundan oluşur. Cepheleri kabartma çiçek bezemelidir. Yanındaki Bamya anıtı ise Bam- yacılar ocağından yetişen Mahmut II tarafından yaptırılmıştır (1811). Kabataş iskelesinin yapımı üzerine Abdülmecit tarafından diktirilen Hadika (1851), dört köşeli bir sütun biçimindedir. 1969'da onarılan anıtın cephelerinde iskelenin yararları anlatılmakta, Ahmet Ziver Paşa’nın padişahı öven dizeleri ve yapım yazıtı yer almaktadır. Hürriyeti edebiye tepesindeki Abidei hürriyet, mimar Muzaffer Bey tarafından 31 mart şehitlerinin anısına dikildi (1909). Fatih parkı içindeki Tayyare şehitleri anıtı, türk havacılık tarihinin ilk şehitleri olan Fethi, Sadık ve Nuri beyler için yapıldı (1916). Mimar Vedat Bey’in (Tek) yapıtı olan anıt işlemeli mermer kaide üzerinde havacıların yarım kalan yolculuklarını simgeleyen kırık bir sütundan oluşur. Sarayburnu’nda, Heinrich Krippel'in yapıtı olan Atatürk anıtı, Cumhuriyet'ten sonra yaptırılan ilk Atatürk heykelidir (1926). Taksim'deki Cumhuriyet anıtı'ysa İtalyan heykelci Canonica’nın ürünüdür. Beşiktaş meydanı'nda, Deniz müzesi karşısındaki Barbaros anıtı Ali Hadi Bara ve Zühtü Müridoğlu'nun ortak yapıtıdır (1944). Dört basamakla çıkılan tunç anıtta Barbaros Hayrettin Paşa ve leventleri betimlenmiştir. İstanbul Üniversitesi bahçesindeki Atatürk gençlik anıtıysa Yavuz Görey'in bir çalışmasıdır (1955). Anıtta Atatürk üniversite gençliği arasında gösterilmektedir. Bunların yanı sıra Bakırköy’de Kenan Yontuç'un, Eyüp ve Büyükada’da Zühtü Müridoğlu'nun Atatürk heykelleri belirtilebilir. Cumhuriyetin kuruluşunun ellinci yılında İstanbul Belediyesi'nce kentin çeşitli kesimlerine yaptırılan heykellerin önemli bir bölümünün yeri sonradan değiştirilmiştir.

• Müzeler.


Kentte dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan kuruluşlar bulunmaktadır (İstanbul Arkeoloji müzeleri, Top- kapı sarayı müzesi, Türk ve İslam eserleri müzesi).

• ARKEOLOJİ.


İstanbul’un yerleşme alanları içindeki kesimlerde, sürekli yapılaşmadan doğan bozulma yüzünden tarihöncesi dönemleri aydınlatacak araştırma ve kazı yapılamadı. Ancak yerleşme dışı bölgelerde gerçekleştirilen çalışmalarda önemli sonuçlar alındı. Küçükçekmece gölünün K. ucundaki Yarımburgaz mağarası’nda yapılan çalışmalarda (1927 Prof. R. Ho- vasse, 1964-1965 Prof. Ş. A. Kansu, Prof. K. Kökten, N. Dolunay, 1986 ve sonrası M. Ûzdoğan, Alpaslan Koyunlu), İstanbul’un yanı sıra bölgenin tarihöncesi dönemine ışık tutan ve Yontmataş dönemine değin inen buluntular elde edildi. Ayrıca Bostancı deresi sekisi ile içerenköy arasındaki kaya sığınaklarında, Uzunçayır ve Kurbağalıdere sekilerinde, İstanbul boğazı’nın Anadolu kıyısındaki Küçüksu, Mahmutşevketpaşa deresi vadilerinde de araştırmalar yapıldı. Fikirtepe'de (1952 -1954 K. Bittel, H. Çambel) Yontmataş döneminden aletler bulundu. Pendik'te (1961 Ş. A. Kansu, 1963 İstanbul Üniversitesi prehistorya kürsüsü) bu dönemden bir açık hava yerleşmesi saptandı. İstanbul Üniversitesi prehistorya kürsüsü ile İstanbul Arkeoloji müzeleri’nin ortak çalışmalarında Büyükgöksu ve Küçükgöksu derelerinin yukarı kesimlerinde, Ümraniye' nin K.'indeki sığ vadilerde çakmak taşından aletler ele geçti. Ümraniye ile Dudullu arasındaki bölgede on üç buluntu yeri belirlendi. 1980'den başlayarak Doç. M. Ûzdoğan yönetiminde yapılan yüzey araştırmalarındaysa Büyükçekmece gölünün K.’inde, Eskice sırtı ile Kolağası arasında, Terkos gölüyle Kilyos arasındaki bölgede (Ağaçlı, Gümüşdere, Yassıören) Levallois, Moustier, Aurignac endüstrileri türünde yongalar, uçlar, kazıyıcılar, dilgiler vb. aletler ele geçti. Bakırtaş dönemi buluntularıysa Yarımburgaz mağarası, Fikirtepe, Pendik, Tuzla (1958 N. Fıratlı, 1965 Ş. A. Kansu), Silivri yakınındaki Kanallıköprü höyüğü'nde (1959-1962 Ş.A. Kansu) yoğunlaşmaktadır.

Kentin tarihsel çağlarına ilişkin araştırma ve kazılarsa yerleşim bölgeleri içinde yer almıştır. Bunlar daha çok kentin ilk kurulduğu kesimdedir ve yeni yapıların temel kazıları sırasında ortaya çıkan buluntular sonucu başlatılmıştır. Divanyolu -Firuzağa camisi ve Adalet sarayı arasındaki alanda (bugün açık hava müzesi görünümündedir), İstanbul Arkeoloji müzeleri ile Alman arkeoloji enstitüsü’nün birlikte düzenledikleri kazılarda (1963-1964) bizans döneminden bir sarayın, duvarları absidalı büyük salonu ortaya çıkarıldı. Lausos sarayı'na ait olduğu sanılan salon Geç bizans döneminde sarnıca dönüştürülmüş, Osmanlılar zamanında da su deposu olarak kullanılmıştı.
Ayrıca bu kesimde ünlü Meşe caddesi’nin mermer döşemeleri ve yanlarında yer alan dükkânların kalıntıları bulundu. Çemberlitaş'taki Darüşşafaka işhanı’nın temel kazısında (1963), birçok yapı kalıntısı, mezar taşları, heykeller, lahitler, sikkeler, seramikler ele geçti. Saraçhane'deki yeraltı geçidinin yapımı sırasında da VI. yy.’dan Hagios Pol- yeuktos kilisesi’nin kalıntıları ortaya çıkarıldı. Burada İstanbul Arkeoloji müzeleri ile D. Oaks'ın yaptığı kazılar 1968'de son buldu, üç sahınlı, kare planlı kilisenin planı belirlendi. Belediye sarayı’nın yapımında, bizanslı köylülerin betimlendiği bir mozaik bulundu. Beyazıt, Cağaloğlu, Mahmutpaşa kesimlerinde de birçok bizans sarnıcı ortaya çıkarıldı (1965-1966). Şişhane' de (1968) ve Vezneciler yakınında (1975) bulunan sarnıçlar da bu dönemde su yapılarına verilen önemi vurgulamaktadır.

İstanbul Arkeoloji müzeleri’ne ek bina yapılması çalışmaları sırasında, Topkapı sarayı’nın birinci avlusundaki temel kazılarında kentin kuruluş evresine ilişkin önemli buluntular elde edildi ve bu kesimin akropolis olduğu belirlendi (1968). Şehzade- başı’ndaki Kalenderhane camisi'nde (Akataleptos manastırı kilisesi) yapılan araştırma ve restorasyon çalışmalarında (1966-1972), burasının latin işgali sırasında Fransisken rahipleri tarafından kullanılan Francesco d’Assisi kilisesi olduğunu ortaya koyan yazıtlı bir duvar resmi ortaya çıkarıldı. 1979-1983 arasında DSİ'nin Topkapı sarayı, Surusultani içinde ve deniz surları boyunca sürdürdüğü boru isale hattı çalışmaları sırasında İstanbul Arkeoloji müzeleri uzmanlarının katkılarıyla aziz Georgios kilisesi’nin avlu duvarının B. ’ya uzantısı olduğu anlaşılan 22 m uzunluğundaki nişli cephe duvarı ve gerisindeki mimarlık kalıntıları, ayrıca Gülhane hastanesi’nin K.'inde figürlü (sasani ve bizanslı) bir mermer kabartma (IV.-V. yy.’lar) bulundu. Aynı yıl Çatladıkapı’nın D.’sundaki Bukoleon sarayı’nın K.'inde de temel kazısı sırasında büyük bir taban mozaiki ele geçti (X-XI. yy.’lar). Perşembepazarı’nda, Galata bedesteni'nin karşısındaki bir inşaat alanında XVIII. yy.’da yapıldığı sanılan ve bir tarikat sahnesinin canlandırıldığı büyük bir duvar resmi bulundu ve İstanbul Arkeoloji müzeleri'ne götürüldü. 1984 yılı temel kazıları sırasında da Beyazıt'ta Sekbanbaşı mevkisinde ortaya çıkarılan kalıntıların ünlü Meşe caddesi boyunca sıralanan önemli yapılardan birine ait olduğu sanılmaktadır. Aynı yıl Kocamustafapaşa'da, Ramazanefendi camisi yakınındaki kanalizasyon çalışmalarında 1722 adet altın bizans sikkesinden oluşan bir define bulundu. Konstantinopolis darphanesinde basılan sikkeler Orta bizans döneminde, 1042-1081 arasında yönetimde bulunan altı imparator ve bir imparatoriçeye aittir (Konstantinos IX - Ni- kephoros III arası). Sikkeler İstanbul Arkeoloji müzeleri nümismatik bölümü'ndedir.

• EDEBİYAT.

Ad:  istanbul edebiyat.jpg
Gösterim: 2796
Boyut:  25.8 KB

İstanbul için bilinen en eski metinlerden biri Osman Gazi’ye mal edilen şu dörtlüktür:
"Osman Ertuğrul oğlusun / Oğuz kayıhan neslisin / Hakkın bir kemter kulusun / İstanbul'u aç gülzâr yap". "İstanbul" adı, fetihten sonra, ilk kez Fatih Sultan Mehmet tarafından bir gazelde kullanıldı: "Bağlamaz Firdevs'e gönlünü Kalata'yı gören / Kâfir olur ey müsel- manlar o tersâyı gören".

XV. yy.'da İstanbul'dan söz eden en ilginç yapıt, Tacizade Cafer Çelebi’nin Hevesname adlı mesnevisidir. İstanbul'da geçen bir aşk hikâyesini anlatırken Cafer Çelebi, Galata'nın yüksek yapılarını "pür ziver ü zer”, dükkânlarını "bütler ile zeyn olmuş" sözcükleriyle niteler ve camilerden, türbelerden söz eder XVI. yy.'da Zâti, Baki, Nihani, Yahya Efendi gibi şairler İstanbul'u sözkonusu eden beyitlerin bulunduğu gazeller, kasideler ve mesneviler yazmışlardır. Taşlıcalı Yahya'nın Şah u Geda mesnevisinde ilginç İstanbul betimlemeleri vardır: "Kurşun örtülü kubbeler yer yer / Yelken açmış gemilere benzer".

Yazar olarak İstanbul'u ilk kez geniş biçimde Latifi (XVI. yy.) Evsaf-ı İstanbul adlı yapıtında betimler ve ondan "içinde enva- ı hırfet ve yetmiş iki millet temekkül ve tavattun eden" olarak söz eder. Lâtifi’ ye göre bu şehir, insanı baştan çıkaracak, dinden uzaklaştıracak kadar güzel ve çekicidir. XVII. yy. şairleri içinde İstanbul'u öven en güzel gazel, Nef’i tarafından yazılmıştır Tacizade Cafer Çelebi'nin, doğal güzelliğinden uzun uzadıya söz ettiği Kâğıthane'de eğlence fasılları o tarihlerde de varolmak ki, Nef'i ünlü gazelinde: "Mahşer olmuş sahn-ı Kâğıthane dünya bundadır / Cennete dönmüş güzellerle temaşâ bundadır" der.

İstanbul üzerine gazeller de yazmış olan Nabi, Hayriye'sinde kenti, bütün yetenekli insanların bir araya geldiği, ilim ve fen alanında en üst düzeye çıkmış bir yer olarak niteler. Eski edebiyatta İstanbul’u en geniş biçimde, canlı ve kıvrak bir üslupla anlatan, kuşkusuz, Evliya Çelebi’dir. On ciltlik ünlü Seyahatname'sinin birinci cildi, onun deyişi ile "maskat-ı re’si olan İslamboT’a ayrılmıştır. İstanbul'u, tarihi, coğrafi güzellikleri, nüfus yapısı, semtleri, esnaf ve zanaat sahipleri ile ayrıntılı biçimde dile getiren Çelebi, bunlarda da abartma huyundan vazgeçmez. İstanbul' dan söz eden XVIII. yy. şairleri içinde Nedim'in özel bir yeri vardır. Kasidelerinde, gazel, şarkı, mesnevi ve tarihlerinde Ahmet III döneminin istanbulu’nu bütün özellikleri ile bulmak mümkündür. Nedim'e göre İstanbul'un tek taşı bile tüm acem mülkünden daha değerlidir: "Bu şehr-i Sitanbul ki bi misi ü bahadır / Bir sengine yekpare acem mülkü fedadır".

Yaşam görüş ve biçimleri bakımından dünya işleriyle pek ilgilenmeyen Şeyh Galip ve Esrar Dede (XVIII. yy.) gibi mutasavvıflar bile İstanbul'un çekiciliğinden kendilerini kurtaramamışlardır: "Boğaziçinde bu şeb mey vererek muğbeçeler / Etti sağar gibi lebriz bizi tâ be-gelû" (Esrar Dede). Tanzimat’la birlikte Batı'ya yönelişin hız kazandığı dönemlerde yaşam biçiminde olduğu gibi, edebiyatta da yeni öğeler yeni motifler ortaya çıkmaya başladı. Şinasi, Tasvir-i efkâr'dakı makaleleri ile İstanbul'un bazı sorunlarını dile getirdi; Şair evlenmesi ile kenar mahalle insanlarının portrelerini çizdi. Namık Kemal, yine Tasvir'de “Ramazan mektupları” başlığı altında İstanbul röportajları yayımladı ve romanlarında İstanbul tasvirleri yaptı. Ahmet Mithat Efendi'nin ilgisini, daha çok Beyoğ- lu’nun eğlence yerleri, gazino ve batakhaneleri çeker. Ona göre Beyoğlu, Türk- ler'in ahlakını bozan bir bölgedir.

Abdülhak Hamit, Recaizade Ekrem, Sami Paşazade Sezai gibi Tanzimat dönemi şair ve yazarlarında İstanbul ve İstanbul motifleri oldukça geniş bir yer tutar. Türk romanında gerçekçiliğin öncülerinden olan Nabizade Nazım, Zehra adlı yapıtında, İstanbul semtlerini ve özellikle tulumbacı takımını başarı ile anlatır. Mizancı Murat Bey’in Turfanda mı Turfa mı adlı yapıtı (1891), Tanzimat dönemi istanbulu'nun bir tür eleştirisidir. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın romanlarında ise drka sokakları, konak ve yalıları, alafrangalığa özenen ya da batıl inançları olan insanları, varup iskeleleri, atlı tramvayları, kahve ve gazinoları ile tüm bir İstanbul yaşar. Ahmet Rasim'in gazetelerde yayımladığı fıkra ve anılarında da, günlük yaşamı içinde İstanbul önemli bir yer tutar. Halit Ziya’nın romanlarında İstanbul, kahramanlan ile iç içe geçmiş ve onları belirleyen bir öğe olarak yer alır. Mehmet Rauf’un Eylül romanı (1900), Boğaziçi'nde geçen içli bir aşkın hikâyesidir. Tevfik Fikret zaman zaman iyimser, zaman zaman kötümser bir yaklaşımla İstanbul’u şiirlerine konu etmiş Servet i fünun şairlerinin başında gelir. Karamsarlığının tipik bir örneğini oluşturan “Sis” şiirinde İstanbul onun için "... bin kocadan artakalan bir dul bakire”dir.

1908 meşrutiyeti’nden sonra, şiirlerinde İstanbul'u en çok sözkonusu eden şairlerin başında Mehmet Akif gelir. Semt semt, sokak sokak, cami cami gezip dolaştığı şehre din ve ahlak açısından eleştirel bir gözle bakar. Yahya Kemal’de ise İstanbul bütün bir vatan, bütün bir tarih ve bütün bir türklüktür: "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul / Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer / Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul / Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer. Nice revnaklı şehirler görülür dünyada / Lâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan / Yaşamaktır derim en hoş ve uzun rüyada / Sende çok yıl yaşayan sende ölen sende yatan".

Yahya Kemal'in, şiirleri dışında İstanbul’un tarihi, güzellikleri ve belli başlı semtleriyle ilgili görüş ve bilgileri içeren yazıları ile konferansları, Aziz İstanbul adı altında İstanbul Fetih cemiyeti Yahya Kemal enstitüsü tarafından yayımlanmıştır (1964). Halide Edip (Adıvar), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Reşat Nuri (Güntekin) gibi romancıların yapıtlarında da İstanbul ve İstanbul yaşamına ilişkin geniş bölümler vardır. Abdülhak Şinasi Hisar, roman, anı ve denemelerinde İstanbul’un, özellikle Çamlıca, Boğaz ve Büyükada üçlüsü içinde İstanbul'da kesitler verir. Ahmet Hamdi Tanpınar Beş şehir (1946) adlı kitabında İstanbul'un doğal güzelliklerini, tarihini ve yaşamından ilginç görüntüleri bir araya getirir. Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul’u (1938), Sermet Muhtar Alus’un Kıvırcık Paşa'sı (1933), Osman Cemal Kaygılı’nın Çingeneleri de (1939) İstanbul ve İstanbul yaşamını konu alan yapıtlar arasındadır. Toplumun üst katlarından uzak, ama İstanbul’u İstanbul yapan insanları ile Sait Faik Abasıyanık, hikâyelerinde İstanbul temasına yeni bir çeşni getirmiş türk yazarlarından biridir.

Orhan Kemal, Haldun Taner, Orhan Han- çerlioğlu, Oktay Akbal gibi yazarların yapıtlarında da İstanbul ve İstanbul yaşamına ilişkin gözlemler çoktur. Şiirlerinde İstanbul görüntülerine sık sık yer veren Ziya Osman Saba, hikâyelerinde de (Değişen İstanbul, 1959) kentin sokaklarını, insanlarını ve onların yaşantılarını ayrıntıları ile canlandırır. “İstanbul türküsü", "Kapalı çarşı", "İstanbul’u dinliyorum” ve "Galata köprüsü” gibi şiirleriyle Orhan Veli (Kanık) de İstanbul yaşamından kesitleri başarı ile yansıtan şairlerden biridir. Behçet Necatigil, ilhan Berk, Attilâ ilhan gibi şairlerde de İstanbul’a değişik bakış açıları bulmak mümkündür. İstanbul için yazılmış şiirler için sözü edilmesi gereken yapıtlardan biri de Fazıl Hüsnü Dağlarca’ nın İstanbul fethi destanı'dır (1953).

Kaynak: Büyük Larousse
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 3 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 31 Ekim 2016 16:32
Kral_Aslan - avatarı
Kral_Aslan
VIP MsXTeam
22 Kasım 2007       Mesaj #7
Kral_Aslan - avatarı
VIP MsXTeam
Ad:  beyoglu.jpg
Gösterim: 2799
Boyut:  130.1 KB

İstanbul


  • Ad: ortaköy camii.jpg Gösterim: 14 Boyut: 81.8 KB
  • Kordinatı: 41°00′″ N 29°00′″ E
  • İdari Yapı: Metropol
  • İstanbul, tarihi geçmişi çok eskilere dayanan ve birçok önemli imparatorluğa başkentlik yapmış olan şehir.
  • Bugün Türkiye'nin en kalabalık şehridir.

Konum


28° 01' ve 29° 55' doğu boylamlarıyla 41° 33' ve 40° 28' kuzey enlemleri arasında kalmakta ve İstanbul il toprakları toplam 5.512 km²'lik bir alanı kaplamaktadır.
İstanbul Boğazı, Karadeniz'i, Marmara Denizi'le birleştirirken ; Asya Kıtası'yla Avrupa Kıtası'nı birbirinden ayırmakta ve İstanbul kentini de ikiye bölmektedir.
İli kuzeyde Karadeniz, doğuda Kocaeli Sıradağları'nın yüksek tepeleri, güneyde Marmara Denizi ve batıda ise Ergene Havzası'nın su ayrım çizgisi sınırlamaktadır.
İl alanı, idari bakımdan doğu ve güneydoğudan Kocaeli'nin Karamürsel, Gebze, Merkez ve Kandıra ilçeleriyle, güneysen Bursa'nın Gemlik ve Orhangazi İlçeleriyle, batı ve kuzeybatıdan Tekirdağ'ın Çorlu, Çerkezköy ve Saray ilçelerinin yanı sıra, Kırklareli'nin de Vize İlçesi topraklarıyla çevrilidir.
Türkiye topraklarının %0,97'sini kaplayan İstanbul, nüfus varlığı açısından ülkenin en önemli ili durumundadır.
İstanbul İli sınırları içerisinde 33 ilçe bulunmaktadır. Batıda; Avcılar, Küçükçekmece, Bakırköy, Bahçelievler, Bağcılar ,Güngören, Esenler, Bayrampaşa, Zeytinburnu, Fatih, Eminönü, Beyoğlu, Beşiktaş, Şişli, Kağıthane, Sarıyer, Gaziosmanpaşa ve Eyüp'tür. Doğuda ise; Üsküdar, Beykoz, Kadıköy, Kartal, Pendik, Tuzla, Ümraniye, Adalar ve Maltepe'dir. Diğer ilçeler ise Büyükçekmece, Çatalca, Silivri, Şile ve Sultanbeyli ilçeleridir.

Tarih


İstanbul'un tarihi 300.000 yıl önceye kadar uzanır. Küçükçekmece gölü kenarında bulunan Yarımburgaz mağarasında yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlanmıştır. Bu dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların yasadığı sanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ'a, Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ'a özgü aletlere rastlanmıştır. 5000 yıllarından itibaren başta Kadıköy Fikirtepe olmak üzere Çatalca, Dudullu, Ümraniye, Pendik, Davutpaşa, Kilyos ve Ambarlı'da yoğun bir yerleşimin başladığı sanılmaktadır. Ama bugünkü İstanbul'un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. M.S. 4. Yüzyılda İmparator Konstantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüştür. Aynı zamanda, İmparator Konstantin ile birlikte Hristiyanlığın merkezlerinden biri olan İstanbul, 1453'te Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Müslümanların en önemli kentlerinden biri sayılmıştır.

Roma-Bizans Dönemi


Bizantion (M.Ö. 660 - M.S. 324)
Yunanistan'dan gelen Megara'lılar M.Ö. 680'lerde Marmara Denizi'ni geçerek İstanbul'a ulaştılar ve bugünkü Kadıköy'de Kalkedon adını verdikleri bir kent kurdular. "Körler Ülkesi" olarak da anılan Kalkedon'un halkı tarımla uğraşıyordu. M.Ö. 660'larda da Trak kökenli komutanları Bizans önderliğinde yola çıkan Mega'lıların diğer bir kolu bugünkü Sarayburnu'nun olduğu yerde başka bir kent daha kurdu. Efsaneye göre Delfi Tapınağı'ndaki kahinin öğüdüne uyarak burayı seçen Megara'lılar, komutanlarının adından hareketle, kente "Bizantion " adını verdiler. Bu yörede Megara'lılardan önce de bazı Trak toplulukları yaşadığı bilindiği için Megara'lılarla yerli halkın kaynaşmış oldukları sanılmaktadır. Pek çok istilalara uğrayan Bizantion, M.Ö. 269'da Bithynıalılar tarafından yağmalanarak ele geçirildi. M.Ö. 202'de Makedonyalılar'in tehdidinden korkarak, Bizantion Roma'dan yardım isteğinde bulundu. Bu dönemden itibaren kentte Roma İmparatorluğu'nun etkisi başlamış ve M.Ö 146'da kent Roma'nın egemenliğine girmiştir. Önceleri idari olarak varlığını sürdüren kent, daha sonra Bitinya-Pontus eyaletinin bir parçası haline gelmiştir. Böylece 700 yıllık kent devleti statüsü sona ermiştir. Eski İstanbul Evleri 73 yılında Bizantion Roma'nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlandı. İmparator Vespasianus kentin gelişimine katkıda bulundu. 193 yılına gelindiğinde, Roma İmparatoru Septimus Severus, Partlar'in tarafını tutan Bizantion'u kuşatarak kenti yağmalayıp, surları da yıktırdı. Daha sonra ise surları yeniden inşa ettirip, kenti imar etti. Yeni binalarla sokakları düzenledi. Hipodrom inşaatını başlattı. 269'da kent bu defa Gotlar'ın saldırısına uğradı. Zafer kazanan Gotlar, deniz kıyısına yakın bir yere sütunlarını diktiler. 13'de Nicomedialılar kenti ele geçirdiler. I. Konstantinus, Nicomedialilar'la yaptığı savası kazanarak kenti geri aldı.

Roma İmparatorluğu'nun başkenti (324 - 395)Bizantion Roma'nın Doğu'sunun yönetim merkezi olarak seçildi. Bu yeni konumu, kentin dünya kültürü ve siyaseti içindeki önemli rolünü de belirledi. I. Konstantinus (324-337), Romalı soyluları Bizantion'a çağırarak kentin Romalı nüfusunu artırdı. Yeni başkentin konumuna yakışır bir imar hamlesi başlatıldı. Limanlar ve su tesisleri yeniden düzenlendi. Kent içi su dağıtım sistemlerinin temelleri atıldı. Savunma için yeni bir sur yaptırıldı. Septimus Severius'un başlattığı hipodrom inşaatı tamamlandı. 100 bin kişilik hipodromun genişliği 117, uzunluğu ise 480 metreydi. Hipodrom duvarlarinın üzeri çok sayıda heykelle süslüydü. En önemlisi de at heykelleriydi. Kentin Latinler tarafından istila edilmesiyle bu at heykelleri Venedik'e, San Marco Meydanı'na taşındı. Hipodrom'daki (Sultanahmet Meydanı) imparatorluk sarayı (Sultanahmet Camisi'nin bulunduğu alan) ve anıtsal ibadethaneler, akropolis (Topkapi Sarayı'nın bulunduğu yer) yapıldı. Önceleri Nea (Yeni) Roma adı ile anılan kenti, I. Konstantinus kendi adıyla özdeşleştirdi. 11 Mayıs 330 tarihinde kentin adı Konstantinopolis olarak ilan edildi.

Önce Aya Irini, ardından 360 yılında da Ayasofya kiliselerini yaptıraran I. Konstantinus, kenti Hiristiyan dünyası için önemli bir merkez haline getirdi.Bizans İmparatorluğu Dönemi (395 - 1453) 476'da Batı Roma'nın yıkılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu'na dönüşmüş ve İstanbul da, bu yeni imparatorluğun başkenti haline gelmiştir. 6. yüzyılın ortaları, Bizans İmparatorluğu ve İstanbul için yeni bir yükseliş döneminin baslangicidir. İmparator I. Jüstinyen yönetimindeki bu dönemde daha önce tahrip edilmiş olan Ayasofya bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiş, 543'lerde kentte görülen ve nüfusun yarısının ölümüne sebep olan veba salgınının izleri silinmiştir.

7, 8 ve 9. Yüzyıllar İstanbul için kuşatılma yılları oldu. Yedinci yüzyılda Sasaniler ve Avarlar'in saldırısına uğrayan kenti, sekizinci yüzyılda Bulgarlar ve Müslüman Araplar dokuzuncu yüzyılda ise Ruslar ve Bulgarlar kuşattılar. 1204'de kent Haçlılar tarafından ele geçirildi ve yağmalandı. Bu işgal ve yağma sonrasinda ortaçağın en büyük kenti 40-50.000 nüfuslu, yoksul ve harabe bir kente dönüştü. Bu dönemden sonra İstanbul sürekli küçülmeye ve fakirleşmeye başladı. Şehrin soylu ve zenginleri İznik'e göç etti. Latin İmparatorluğu sadece İstanbul ve yöresinde egemenlik kurabildi.İznik (Nikia), Trabzon ve Yunanistan'daki Epiros'ta bir Bizans muhalefeti gelişti. 1254 yılına gelindiğinde Latin İmparatorluğu çepeçevre kuşatılmıştı. Bu esnada İstanbul çok fakirleşmiş hatta Latin İmparatoru II. Baudouin ısınmak için sarayının ahşap bölümlerini yakacak olarak kullanmaya başlamıştı. Nihayet 1261 yılında Palailogos Hanedani İstanbul'u tekrar ele geçirdi ve böylece İstanbul'daki Latin dönemi sona erdi.

Osmanlı Dönemi


Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1453 - 1923)
Kent, 1391 yılından başlayarak Osmanlılar tarafından kuşatılmaya başlandı. 1396'da I. Bayazıd (1389-1403), Karadeniz'den gelecek yardımları önlemek için kentin Anadolu yakasına bir hisar yaptırdı.Kenti almaya kararlı olan II. Mehmed de (1451-1481), Bizans'a Kuzey'den gelecek yardımları her iki taraftan Boğaz'ı tutarak önlemek için bu defa kentin Avrupa yakasına Rumeli Hisarı'nı inşa ettirdi. İstanbul'un fetih hazırlıkları bir yıl önceden başlatıldı. Kuşatma için gerekli olan çok büyük toplar döktürüldü. 16 kadırgadan oluşan güçlü bir donanma oluşturuldu. Asker sayisi iki kat arttırıldı. Bizansın yardım almasını engellemek için yardım yolları kontrol altına alındı. Ceneviz'lilerin elinde bulunan Galata'nın da savas esnasında tarafsız kalması sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk Osmanlı öncü kuvvetleri İstanbul önlerinde görüldü. Böylece kuşatma başladı. İki aya yakın süren bu kuşatma dönemi 29 Mayıs 1453 günü sabaha karşı başlayıp, öğleden sonra kentin ele geçirilmesiyle tamamlandı. Bu tarihten itibaren İstanbul bir Osmanlı kenti oldu.

Fetihten sonra şehrin kalkındırılması için yeni iskan bölgeleri oluşturuldu. Bizans'in son dönemlerinde görkemini yitirmiş olan kentte, öncelikle eskiden kalma binalar ve surlar onarılmaya başlandı. Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başladı. Ayrıca büyük su sarnıçlarının da korunması sağlandı. Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul artık imparatorluğun başkenti idi. Nüfusu artırmaya yönelik bu iskan ve sürgünlerle oluşan mahalleler daha sonraki Istanbul idari yapısının temelini oluşturdu. 1459'da İstanbul her biri farklı demografik özellikler taşıyan dört idari birime ayrıldı. Bunlardan biri idarenin merkezinin olduğu Suriçi, diğer üçü ise surdışında yeralan ve "Bilad-i Selase" olarak adlandırılan Eyüp (Büyük ve Küçük Çekmece, Çatalca ve Silivri dahil), Galata ve Üsküdar'di. 1457 sonunda eski başkent Edirne'nin uğradığı büyük yangınla şehre yeni göçmenler geldi ve şehir oldukça şenlendi. İstanbul, fetihten elli yıl sonra Avrupa'nın en büyük şehri haline geldi. 16. yüzyıla büyük bir şehir olarak giren İstanbul, Küçük Kıyamet olarak anılan 14 Eylül 1509 depreminde çok zarar gördü. 8 Şiddetinde olduğu tahmin edilen ve artçı sarsıntıları 45 gün süren depremde binlerce bina yıkıldı, binlerce kişi öldü.

Eski İstanbul İstanbul, 1510'da Sultan II. Beyazıd tarafından 80.000 kişinin istihdamıyla neredeyse yeniden kuruldu. Bu yüzden günümüze gelebilen eserlerin büyük çoğunluğu bu devirden kalmıştır. 1520-1566 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman yönetiminde İstanbul birçok değerli esere ve izleri günümüze kadar ulasan bir kent planına kavuşarak, gelişmiştir. Bu dönemde özellikle Mimar Sinan imzalı birbirinden değerli çok sayıda eser inşa edilmiştir. Veba salgını, yangınlar ve sellere rağmen Kanuni dönemi İstanbul için tam bir yükseliş dönemi sayılmıştır. Lale Devri olarak da anılan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın sadrazamliğındaki 1718-1730 yılları, itfaiye teskilatının kurulması, ilk matbaanın açılması ve çesitli fabrikaların inşasıyla İstanbul'un değişmeye başladığı dönemdir. 3 Kasım 1839'da Topkapı Sarayı'nın Gülhane Bahçesi'nde okunarak halka ilan edilen Tanzimat Fermani ile İstanbul'da yeni bir dönem açıldı. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbul'da mimariden yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar birçok alanda yenilikler yaşandı.

Bu dönemde şehir yeni alanlara doğru genişlemeye başladı.Suriçi Bakırköy yönünde, Galata ise Teşvikiye yönünde yayılırken; Boğaziçi'nde Sarıyer'e iskan hızlandı. Anadolu yakası ise bir taraftan Bostancı, diğer taraftan Beykoz'a doğru büyüdü.Bu yıllar, altyapı ve kent hizmetlerinde de önemli gelişmelere sahne oldu. Haliç üzerine köprü yapılması, tünel (metro), Rumeli Demiryolu, kent içi deniz tasımacılığı yapan Şirket-i Hayriye'nin açılması, Şehremaneti (Belediye) örgütünün diğer belediye dairelerinin kurulması, ilk telgraf hattinin çekilmesi, Zaptiye Nezareti'nin kurulması ve ona bağlı karakolların açılması, Vakıf Gureba Hastanesi'nin hizmete girmesi ve Atlı Tramvay Şirketi bu gelişmelerin sadece bazılarıdır. 23 Aralık 1876'da I. Meşrutiyet ve 24 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilanlarına sahne olan ve halk arasında "Üçyüzon Depremi" denen 1894 depreminde büyük zarar gören İstanbul', I. Dünya Savaşı'nın ardından 13 Kasım 1918'de İtilaf Devletleri donanmasınca işgal edildi.
1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla İstanbul'un başkent dönemi sona erdi.

Cumhuriyet Dönemi


Cumhuriyet Dönemi İstanbul’a tarihsel dönüşümün etkenleri yanında, iki önemli belirleyici daha getirdi. Birincisi ,başkentin Ankara’ya taşınması, ikincisi ise, ard arda birçok kent planlarının yapılmasıdır. Cumhuriyet sonrası İstanbul’un gelişiminde belirleyici olan en önemli etken, ülke ekonomisinde 1950’lerde ortaya çıkan dönüşümün, eski bir ticaret ve sanayi merkezi olarak İstanbul’a başka yerlerden daha önce ve daha şiddetli biçimde yansımasıdır.

Cumhuriyet’ten sonra 1923-1950 yıllarını kapsayan ilk dönem, ülke fiziksel yapısında önemli atılım kararlarını içeriyordu. Bu dönemde İstanbul bir çözülme süreci yaşamış, yüzyılın başında 1 milyonu aşmış olan kent nüfusu 1927’de 690.000’e düşmüş, 1935’te 740.000’e ve 1945’te 900.000’e varabilmiştir. Bu dönemde İstanbul’un nüfus artış hızı diğer kentlerin altındadır.

İstanbul, her dönemde göç için cazibe merkezi olmuştur. İlk göç dalgasıyla gelenler, Haliç çevresiyle sur dışındaki sanayi kuruluşlarının çevresinde yerleşmiş, Kağıthane ve Zeytinburnu’nda, ilk gecekondu mahallelerinin çekirdekleri oluşmuştur. Anadolu yakasında da Ankara Asfaltı (E5 Karayolu ) üzerindeki sanayi kuruluşları çevresinde gecekondulaşma başlamıştır. 1951’de İstanbul’da gecekondu sayısı 8500 iken, 1957’de sadece Zeytinburnu 26 bin konutta 60 bin nüfusun yaşadığı bir mahalle haline gelmiş ve nüfusu hızla artarak ilçe olmuştur. Zeytinburnu’nun ardından Eyüp-Rami bölgesinin yakınlarında, şehre ikinci büyük gecekondu mahallesi olan Taşlıtarla ortaya çıkmıştır. İlk kez 1950’lerde Bulgaristan ve Yugoslavya’dan gelen göçmenlerin yerleştirilmesiyle oluşan Taşlıtarla, daha sonra Anadolu’dan gelen göç akınlarıyla da büyümüştür.

1950’lerin üçüncü büyük gecekondu alanı Kağıthane çevresinde gelişmiş, yeni sanayi alanları açılması Halkalı, Maltepe gibi denetim dışı alanların parsellenerek gecekondulaşmasına neden olmuştur.
1950’lerin ortasına gelindiğinde İstanbul, batıda Yeşilköy, kuzeyde Levent, doğuda da Bostancı’ya uzanan bir alana yayılmıştır. Zeytinburnu, Bakırköy ve Yeşilköy birbirinden yeşil alanlarla ayrılmış yerleşmeler durumunda iken, şehrin Bostancı uzantısı bahçeli konutlardan oluşan seyrek bir yerleşme dokusuna sahipti.

1960’larda bütün hızıyla süren gecekondulaşmanın yanında, kentsel mekanın biçimlenişini değiştiren ikinci olgu da, imarlı arsalar üzerinde apartmanlaşma olmuştur. Önce boş alanlar, daha sonra yeşil alanlar, parklar ve oyun alanları apartmanlarla dolmuştur.
Kentsel rantın ve maliyetlerin yükselmesi, büyük sanayinin, kent çevresine yayılma eğilimini pekiştirmiş, çeşitli özendirme önlemleriyle desteklenen, Yakacık-Tuzla-Çayrova-Gebze eksenine, Kartal-Maltepe sanayi alanları eklenmiştir.
Asıl gelişme kentin Anadolu yakasında görülürken, Avrupa yakasında da Zeytinburnu ve Bakırköy arasını doldurmuş olan sanayi alanları bir yandan Sefaköy, Halkalı ve Firuzköy’e ulaşmış, diğer yönden Eyüp-Rami-Gaziosmanpaşa bölgesinden kuzeye kayarak, Küçükköy-Alibeyköy ve Kağıthane’ye ulaşmıştır. Bu arada Şişli’den Maslak’a uzanan Büyükdere Caddesi’nin batısında da bir sanayi alanı oluşmuştur.

Sanayileşmenin hız kazanması gecekondulaşmayı etkilemiş, 1960-65 yılında Türkiye’deki iç göçün %22’si İstanbul’a yönelik gerçekleşirken, 1962’de 78.000’den gecekondu sayısı, 10 yıl sonra 195.000’e çıkmıştır.
1970’lerde İstanbul büyük bir nüfus yığılmasını etkisiyle konut ve ulaşım gibi temel altyapı gereksinmelerinde büyük boyutlara varan sorunlarla karşılaşmıştır. Bu yıllarda mekansal yapı açısından en önemli olgu Boğaz’ın iki yakasının bir köprü ile bağlanması olmuştur. Şehrin transit taşımacılık işlevini güçlendiren Boğaziçi köprüsü ve çevre yolları, hızlı büyüme sonucunda kısa sürede kentiçi ulaşım ağının omurgası haline gelmiştir.

Ad:  VAPUR.jpg
Gösterim: 2816
Boyut:  74.0 KB
1970’lerin bir başka olgusu olan otomobil üretiminin başlaması ise giderek özel oto sahipliğinin artmasını ve neticede Boğaziçi Köprüsü’nün yapımını getirmiş ve sonunda da, şehrin iki yakası arasındaki nüfus dengesini etkilemiş, İstanbul doğuda Bostancı-Maltepe-Kartal-Pendik-Gebze yönünde hızla yayılmış, batıda ise E-5 karayolu boyunca Silivri’ye dayanmıştır. 1970’lerde hız kazanan bir başka olgu da şehrin iki yakası boyunca Marmara kıyılarında ortaya çıkan ikinci konut sahipliği olmuştur. Eskiden yazlığa gidilen alanlar batıda Yeşilköy, kuzeyde Sarıyer ve Büyükdere, doğuda Suadiye, Bostancı ve Adalar’la sınırlıyken, bu yıllarda, batıda Kumburgaz ve Silivri, doğuda Dragos ve Bayramoğlu ile Yalova ve Çınarcık’a kadar uzanan alanlar yazlık konut, site, motel ve çeşitli dinlenme tesisleriyle dolmuştur.

İstanbul Metropoliten alanı 1970-75 döneminde Silivri ve Gebze sınırları arasında, merkezde 50 km. yarıçaplı bir alandaki yerleşim iken, bu sınırlar 1980’de 60 km.’lik yarıçaplı bir alanı kapsar hale gelmiştir. Sınırlar batıda Tekirdağ ili Kınalıköprü ile doğuda Hereke sınırına dayanmaktadır.

İstanbul Metropoliten Alanı, 90'lı yıllarda gözlenen nüfus ve dolaylı olarak yerleşme eğilimleri makroformunu belirleyen konut alanlarının dışa doğru yayılma-saçaklanmasında, başlangıçta var olan ulaşım ağı yol gösterici olmuştur. İETT ve çevre belediyelerinin otobüse dayalı toplu taşımacılıkta yetersiz kalması sonucu, dolmuş-minibüs bu açığı kapatır duruma gelmiştir. Giderek bu durum, gecekondulaşma, hisseli ifrazlı yasa dışı oluşumların gelişmesinde özendirici rol oynamıştır.
Eski İstanbul nüfusunun yasadışı ve eski yerleşimlerin bulunduğu bölgeler, bu yeni ve dinamik yapı içinde yıkılıp yoğunlaşarak göreli olarak daha yavaş büyürken, çevre alanlar, altyapı ve planları olmadan hızla gelişmiştir. Yatırım kararları, şehirlerin gelişme yönünü, hızını ve nüfusun dağılımını önemli ölçüde etkilemiştir.

İklim


İstanbul’un İl bütününün yer aldığı alandaki iklim tipini, belirgin bir iklim tipi içinde değerlendirme imkanı yoktur. Coğrafi konumu ve fiziki coğrafya özellikleri nedeniyle aynı enlemde yer alan birçok yerleşmelerin ikliminden daha farklı iklim özelliklerine sahiptir.
Yerküre üzerinde ekvatordan başlayıp sırasıyla ikişer kez yinelenen alçak ve yüksek basınç kuşakları içinde, İstanbul (41 derece kuzey enlemi, 29 derece doğu boylamındaki konumu ile), subtropikal yüksek basınç kuşağı ile, soğuk-ılık bölgenin alçak basınçlarının ya da karasal (nemsiz) alize rüzgarları ile denizsel (nemli ve yağışlı) batı rüzgarlarının sınırındadır. Yerkürenin hareketleriyle kış ve yaz mevsimlerinde farklı iklim şartları oluşur.
İstanbul’da yıl boyunca üç hava tipi egemendir. Bunlar kuzeyden ve güneyden sokulan hava tipleri ile sakin hava tipidir. Doğu ve batı yönlü rüzgarlara bağlı olan hava tipleri ise önemsizdir. Üç hava tipi arasında, en yüksek frekansı (en çok esme sayısını) göstereni, kuzey rüzgarlarının egemen olduğu sırada görülen hava tipidir. Mevsimlere göre dört devre vardır; Soğuk ve sıcak devrelerle, biri uzun diğeri kısa süren iki geçiş devresi.

İstanbul'da Yaşam


Kültürel faaliyetler, turizm ve ticaret şehir hayatındaki önemlerini sürdürecektir. Ancak; nüfus artışı, trafik çözümü, düzensiz yapılaşmanın durdurulması meseleleri, kalan ahşap meskenlerin kurtarılması ile Boğaziçi'ne 3. geçiş planlaması çabaları devam edecektir. Daimi bakım ve tamir edilerek titizlikle korunan Roma, Bizans ve Türk eserlerinin yanında veya gölgesinde İstanbul günlük yaşamı renkli ve hareketlidir, burası 10 milyonluk nüfusu ile 65 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti'nin en kalabalık şehridir. Dış alım ve satımlarda, eğlence, kültür, eğitim, alışveriş, turizm ve sanatsal aktivitelerde ülkenin merkezidir. Şehrin nüfusunun yarıdan fazlası Avrupa yakasında yaşar. Karşı,Asya yerleşim mekanlarından iş yerlerine geçen ve dönen büyük kalabalıklar asma köprüler ve deniz taşıtlarını kullanırlar. Her devirde gezginlerin en popüler durağı olan İstanbul, limanları, marinaları ile deniz ulaşımında, genişletilmekte olan mevcut modern hava limanı ve Asya yakasına yapılmakta olan 2. liman ile hava ulaşımında 2000 yılları randevusuna hazırlanmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 75. kuruluş yıldönümü 1998 için yapılan bakım, onarım ve faaliyetler İstanbul'un 2000 yıllarına hazırlık makyajı olmuştur. Enerjisi yeterli, alt yapı problemleri olmayan, havası ve denizleri temiz, ulaşımı sorunsuz, trafik karmaşası asgariye inmiş, yeterli sayıda 5 ve 4 yıldızlı otellere sahip, tertemiz tarihi kapalı çarşıları dışında, birçok büyük, modern ve konforlu alışveriş merkezleri ve buralardaki meşhur dünya markalarının mağazaları yeni olgulardır. İlk Bahar, Yaz ve Son Baharların dinamik, kalabalık turizm hareketliliği sonrası, sakin İstanbul kışlarında, alışveriş ve ziyaret turları modasına, büyük merkezlerdeki indirimli satışlarda destek olmaktadır.

İstanbul zengin sosyal, kültürel ve ticari aktivitelerle daha da renklenmektedir. Artık Türk yemekleri yanında, Uzak Doğu ve diğer damak lezzetleri lokantaları bollaşmaya başlamış, yeni açılan, çok sayıdaki konforlu sinemalarda piyasaya çıkan en son filmler gösteriliyor. Dünya ünlüsü pop şarkıcıları stadyumları doldururken opera, bale, tiyatro gösterileri yıl boyu devam etmekte, mevsimlik festivallerde orkestralar, korolar ,konserler, caz ustaları boy göstermekte, müzik, folklor, tiyatro eserleri kapalı gişe oynamaktadır. Tarihi mekanlar Aya İrini, Rumeli Hisarı, Yedikule, Topkapı Sarayı avlusu, Gülhane Parkı yanında Atatürk Kültür Merkezi, Cemal Reşit Rey konser salonları, Açık Hava ve modern tiyatro mekanları gösterilere ev sahipliği yapmaktadırlar. 1996 yılında yeniden düzenlenen Lütfü Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı hemen tam kapasitesine ulaşmıştır. Yeni ve daha büyük kongre saraylarının inşaatları devam etmektedir. Dünya ölçülerindeki kapalı fuar alanları çok ilgi gören faaliyetleri ile devamlı ziyaret edilen mekanlar olmuşlardır. Şehir dışına taşınan gazete matbaaları gibi yeni üniversite kampusları da büyük kompleksler şeklinde yapılmaktadır, üniversite, devlet ve özel hastaneler yüksek standartlara kavuşturulmuş olup uluslararası hizmet verebilmektedirler. Gece hayatını sevenler için İstanbul'da yeterli sayıda kulüp, müzikli lokantalar, diskotek, bar ve pavyonlar vardır. Gece kulüplerinin bazılarında folklor ekipleri ve dansöz gösterileri yapılır. Yaz aylarında sayıları artarak açık hava mekanlarına geçen kulüp, restoran ve diskotekler bilhassa hafta sonlarında çok kalabalık olurlar. İstanbul, 2010 Yılı için Avrupa Kültür Başkenti seçilmiştir.

İSTANBUL SEMT İSİMLERİNİN HİKAYELERİ


İstanbul’un birçok semtleri adlarını oradaki büyük camilerden almıştır: Beyazıt, Sultanahmet, Ayasofya gibi. Birçok semtlerin adı da orada oturmuş, ya da eser bırakmış kimselerden gelir. Ayrıca çeşitli tarihi olaylar, yapılar, çeşmeler de semtlere ad vermiştir.

  • Aksaray – Aksaray'dan gelenler buraya yerleştirilmiştir. Bu semt adını bu günkü Aksaray Şehrinden gelenler vermiştir.
  • Ahırkapı - Padişah sarayının sonunda ki has ahırın (Padişahın atlarının barındığı ahır) yanında olduğu için Ahır Kapısı diye anılmıştır.
  • Akaretler - Sultan Abdulaziz Taşlıkta Aziziye camiinin giderlerini karşılamak üzere bir vakıf kurmuştur. Bu vakfa gelir sağlamak için de gelir getiren anlamında Akaretler yaptırmayı planlamıştır. Bu planı bitirmek ise II. Abdulhamit'e nasip olmuştur. Bu yüzden semtede Akaretler denmiştir.
  • Altunizade - Altunizade İsmail Zühtü Paşa'nın yaptırdığı cami, semtinde bu adla anılmasına sebep olmuşştur. Zühtü Paşa'nın babası altın alım satımı ile iştigal ettiğinden Zühtü Paşa'ya da Altunizade denmiştir.
  • Arnavutköy – Önceleri, Boğaziçi’nin bu sevimli semtinde Arnavutlar oturduğu için buraya bu ad takılmıştı.
  • Ataköy - Ataköy'ün eski adı Baruthane dir. II.Mahmut tarafından buraya baruthane yapılmıştır. O zamanlar Ataköy (İstanbul'un dışı sayıldığından baruthane yapımı için uygun bir alan olarak görülmüştür.) Daha sonraları Emlak ve Kredi Bankası bu bölgeye 50 - 60 bin nüfuslu bir yerleşim yeri kurmuştur(1950). Yeni yerleşim yerinin adı da Ataköy olur.
  • Ayazağa - İsmini yeni çeri kethudası Ayaz Ağa'nın çiftliğinden almıştır. Abdulaziz döneminde buraya yaptırılan saray bugün binicilik okulu olarak kullanılmaktadır.
  • Ayrılık Çeşmesi (Haydarpaşa’da) – Eskiden hac alayı bu çeşme çevresinde toplanır, oradan yola çıkardı. Hacca gidenler eşlerine, dostlarına orada veda ederek ayrılırlardı.
  • Bağlarbaşı - Çok eskiden bir Ermeni manastırına ait bağların başladığı yermiş. Zamanla oraya Bağlarbaşı denmiştir.
  • Balat - Rumca saray anlamına gelen palation sözcüğünden geldiği söylenir. Önceleri İstanbul'un kapılarından birine verilin bu ad, sonraları semtin adı olmuştur.
  • Bebek - Fatih Sultan Mehmet Han buranın muhafazası için gönderdiği komutanın lakabından gelmektedir. (Bebek Çelebi Bebek Çavuş)
  • Bedesten - Arapça bir söz olan Bezzaz dan türetilmiştir. Bez, kumaş taciri, Manifaturacı anlamına geliyor. Kumaş tacirlerinin bulunduğu yere de bezzazistan denildiğinden. zamanla halk arasında ağza kolay gelmesinden dolayı bedestan'a dönüşmüştür.
  • Beylerbeyi – III. Murat devri beylerbeylerinden Mehmet Paşa’nın yalısını bulunduğu için köye bu ad verilmiştir.
  • Cihangir – Kanuni Sultan Süleyman pek sevdiği oğlu Cihangir için burada bir cami yaptırmıştı. Semt adını bu Cihangir Camisi’ nden almıştır.
  • Çarşamba – Samsun Çarşamba ovasından gelenler yerleştirildiği için buraya da Çarşamba denilmiştir.
  • Çengelköy – XIX. Yüzyılda Kaptan-ı deryalıklarda, valiliklerde bulunmuş, yiğitliğiyle tanınmış Çengeloğlu Tahir Paşa burada bir mescit yaptırmıştı.
  • Harem – Üsküdar Sarayı’ nın harem dairesine gidecekler bu iskeleye çıkarlardı.
  • Haydarpaşa – III. Selim vezirlerinden Haydar Paşa oradaki kışlayı yaptırmıştı.
  • İhsaniye – Selimiye kışlası ile Karacaahmet arasındaki bu mahallenin bulunduğu yerde eskiden bir saray vardı. Padişah yıkılmaya yüz tutan bu sarayın arsasını halka “ihsan” ettiği (bağışlandığı) için semtin adı “İhsaniye” kalmıştır.
  • Kabataş – İskelenin bulunduğu yerde eskiden büyük bir taş vardı. Osmanlı devri ileri gelenlerinden “Köse Kahya” diye tanınmış Mustafa Necip çelebi bu taşı yontturup iskele haline getirdi.
  • Kadıköy – Bugün Osmanağa Camisi diye anılan caminin yerinde eskiden Kadı Mehmet Efendi’nin yaptırdığı bir mescit vardı. Semtin adı bundan dolayı “Kadıköy” kalmıştır. Bugünkü camiyi I. Ahmet devrinde Babüssaade Ağası Osman Ağa yaptırmıştır. Diğer bazı kaynaklara göre Bizans’ın fethinden sonra burası İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey’e bağışlanmış, bundan ötürüde semt “Kadıköy” adını almıştır.
  • Kanlıca - Bu bölgeye Kanuni Sultan Süleyman tarafından Anadoludan Türkmen ve göcebe bazı türk kabileleri getirtilip yerleştirilmiştir. Bu göçebelerin buraya yerleşmeleri kağnılarla olduğu ve çok uzun bir süre içinde ancak yerleşebildikleri için halk arasında bu bölgeye Kağnıca, sonralarıda Kanlıca denmiştir.
  • Kuzguncuk – Fatih Sultan Mehmet devrinde, Kuzgun Baba diye anılan bir derviş burada oturmuştu.
  • Taksim - İstanbul sularının bir bölümünün buradan taksimi yapıldığı için burasıda suların taksimi (ayrımı) yapılan yer olarak kalmıştır.
  • Üsküdar – Farsça “Konak” anlamına gelir. Eskiden Anadolu’ya İran’a, Arabistan’a gidip gelen kervanlar burada konaklardı.
  • Vaniköy – Eski adı Papazbahçesi’ydi. IV. Mehmet, Şeyh-i Sultani Esseyit Mehmet Vani (Vanlı) ye bu yerleri hediye etti, o da kendisine burada bir yalı, bir iki ev yaptırdı.
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 31 Ekim 2016 16:13
Hayatın ne anlamı var.. Yanımda sen olmayınca....
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
29 Aralık 2007       Mesaj #8
Safi - avatarı
SMD MiSiM

İSTANBUL (34)

, Marmara bölgesinin K.'inde, İstanbul' boğazının iki yakasında, Çatalca yarımadası ile Kocaeli yarımadasının batısında yayılan il, Kızıladalar ve İzmit körfezinin G. kıyısındaki Yalova ilçesini de kapsar; 5 712 km2; 7 309 190 nüf. (1990); merkez ilçe dışında 32 ilçe, 10 bucak, 246 köy. Merkezi İstanbul, 6 620 241 (1990, anakent sınırları içinde).

Samanlı dağlarının K. eteklerinde yer alan Yalova çevresi dışında, il topraklarının yüzey şekilleri bakımından en belirgin özelliği, birbirinden İstanbul boğazı ile ayrılmış, iki yanmada üzerinde uzanan 100 -200 m yükseklikteki bir plato olmasıdır. Platonun temelini Birinci Zaman, İkinci Zaman ve Üçüncü Zaman'ın başlarından kalma çeşitli kayaçlar oluşturur. Temelin üstüyse Neojen'de çökelmiş kırıntılı kayaçlarla örtülüdür Plato, bu genç örtünün de aşınması sonucunda oluşmuş ve daha sonra vadilerle yarılmış bir peneplen düzlüğüdür. Plato üzerinde, yer yer dirençli kuvarsitlerden yapılmış bazı tepeler yükselir. Bunların başltcaları Kocaeli kesimindeki Aydos dağı (537 m), Kayış dağı (434 m), Alemdağ (442 m) ve Çamlıca tepeleridir. İstanbul boğazı da plato içinde biçimlendikten sonra denizle kaplanmış eski bir vadidir. Akarsuların çoğu Boğaz’ın her iki yakasında K.-B.’dan G.-D.'ya doğru uzanan vadileri izler; ama yönleri D.'da ve B.’da eğime bağlı olarak değişir. Kocaeli kesiminde eğim G.'den K.’e doğru olduğundan, başlıca akarsular bu eğimi izleyerek Karadeniz’e yönelir. Oysa Çatalca yarımadasındaki akarsular daha yüksek K. kenarından doğarak Marmara'ya doğru akarlar. Bu gömük vadilerin bazılarında kurulan barajlar (Ömerli, Elmalı, Aiibey barajları ve Belgrad ormanındaki bentler) ile Terkos gölü ve bir baraj gölü haline dönüştürülen Büyükçekmece gölü, kalabalık bir nüfus barındıran İstanbul yerleşme alanının su gereksinimini karşılar, iklim bakımından İstanbul ili, Marmara ve Karadeniz bölgesel iklim tipleri arasında bir geçiş alanıdır.

Sıcaklık bakımından il tipik ılıman kuşak özellikleri taşır (Göztepe ocak ortalaması 5,4°C, temmuz ortalaması 23,2°C) ama gerek sıcaklık, gerek yağış bakımından G.'den K.'e, Boğaz kıyılarından D.'ya ve B.'ya gidildikçe önemli farklılaşmalar görülür. Her İki yarımadanın G. kıyısı, özellikle Kocaeli yarımadasının G.’inde sıralanan tepelerle korunan kesimi, daha kurak (yıllık yağış ortalaması: B.'da Çekmece'de 557 mm, D,'da Kartal' da 630 mm, Büyükada’da 500 mm) ve sıcaktır. Buna karşılık K. kıyıları daha serin ve yağışlıdır (Kumköy 716 mm, Şile 747 mm); yıllık yağış tutarı her iki yarımadanın iç kesimlerinde daha da yüksektir (Ömerli 818 mm, Bahçeköy 1 074 mm). Bitki toplulukları bu farklara bağlı olarak kısa mesafelerde değişir. Kocaeli yarımadasının G. kıyılannda 150200 m'ye kadar Akdeniz bölgesinin özelliği olan makiler yer alır. Karadeniz kıyıları boyunca yine bir şerit halinde geniş yapraklı ağaç türlerinin de bulunduğu psödomakiler uzanır. Buna karşılık Boğazın iki yakasındaki daha yağışlı ve daha serin platolar, ortadan kaldırılmadıkları yerlerde, kayın, gürgen, kestane gibi türlerin yaygın olduğu nemli İSTANBUL iklim ormanlarıyla kaplıdır.

ÇEVRESİ


İstanbul, Türkiye’nin nüfus ve nüfus yoğunluğu bakımından başta gelen İlidir. Türkiye nüfusunun yedide birine yakını bu İlde, İstanbul anakent sınırları içinde bir kentsel yerleşmeler kümesi halinde toplanmıştır. İl nüfusu her yıl kitle halinde gelen göçlerle hızla artmaktadır (yılda %• 44,78, İl düzeyinde nüfus yoğunluğu km2'ye 1280 kişi kadardır; ama nüfusun % 94’ü İstanbul anakentinde toplanır. Platolar alanı ve Karadeniz kıyıları çok tenhadır. Anakent sınırları dışındaki İlçe merkezleri, nüfusu 65 000'i aşan Yalova dışında, az nüfuslu birer küçük kenttir. Kentleşmenin adeta bir kutupta toplanarak büyük boyutlara eriştiği ilde, tarım alanları küçük bir yer kaplar: yaklaşık % 18. En geniş yer tutan tahıllar dışında, özellikle yoğun kentsel nüfusu beslemek için baklagiller, sebze ve meyve gibi ticari ürünler ile hayvan ürünleri üretimi İlin kırsal kesimindeki başlıca uğraşlardır. Ama bu üretim yetmediğinden yoğun nüfusun gereksinimi, birçok ilden getirilen tarım ürünleriyle karşılanabilmektedir.

Sarıyer’in gerisinde maden bölgesinde, geçen yüzyıllarda bir ara İşletilen altın, gümüş içeren yataklar dışında ilin başlıca yeraltı zenginliği, Karadeniz kıyısı yakınındaki Ağaçlı çevresinde bulunan düşük kalorili linyit yataklarıdır. Tarım ve madenciliğin II ekonomisindeki bu önemsiz yerine karşılık, olağanüstü elverişli konumu sayesinde eskiden beri büyük bir ticaret merkezi olan İstanbul kerıtl ve çevresi, Türkiye'de sanayinin en eski ve en büyük merkezidir. Türkiye İmalat sanayisinin değer olarak % 30'a yakını İstanbul'un payına düşer, Gemi yapımından çeşitli tekstil ve giyim sanayisine, besin sanayisi dallarından elektronik sanayisi dallarına kadar yüzlerce çeşit sanayi kolunda faaliyet gösteren tesisler Haliç çevresinde ve özellikle Marmara kıyıları boyunca Kocaeli sınırları ötesinde de devam eden geniş bir şerit halinde uzanır.

Kaynak: Büyük Larousse
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 31 Ekim 2016 11:21
perlina - avatarı
perlina
Ziyaretçi
12 Mayıs 2008       Mesaj #9
perlina - avatarı
Ziyaretçi

Bir zamanlar Dersaadetti Istanbul


Ad:  dersa.gif
Gösterim: 461
Boyut:  19.5 KB
Dersaadet olarak da isimlendirilen İstanbul, 19. yüzyılıın ortalarına kadar idari yapı ve yargısal açıdan dört ayrı bölüme ayrılmıştı. Bunlardan ilki İstanbul Kadılığı’nın yetki sahası olan ve İstanbul Metropolünün kent merkezi kabul edilen Suriçi’dir. Galata, Üsküdar ve Eyüp’ten oluşan Bilad-ı Selase ise bu metropol alanın kazalarıdır. “ Üç Belde” anlamına gelen Bilad-ı Selase ayrı kadılar tarafından yönetilmiştir. Fakat bu ayrım sadece idari ve yargısal bir bölümlemeyi değil yanı sıra sosyolojik ve kültürel bir farklılığı da ifade etmektedir. Dersaadet’in bu dört ayrı bölümü, aynı şehir içerisindeki birbirinden farklı; fakat bir arada ahenkli bir bütün oluşturan dört ayrı dünyayı teşkil etmiştir. Aynı zamanda bu dörtlü yapı, İstanbul’un sosyal ve kültürel yapısını zenginleştiren ve canlı kılan faktörlerin başında gelir.

Suriçi


İstanbul’un en eski bölümüdür. Kuzeyde Haliç, doğuda Boğaz, güneyde Marmara tarafından sınırlanır. Tek kara bağlantısı batıdandır ve çevresi Bizans döneminden kalma surlar ve sur yıkıntıları tarafından çepeçevre sarıldığından Suriçi diye anılır.
Suriçi, Bizans İmparatoru Konstantin’in inşa ettirdiği ve Fatih Sultan Mehmet’in fethettiği asıl İstanbul’dur. Fetihten sonra devletin merkezi buraya getirilmiş; böylece bir imparatorluk merkezi olarak kurulan bu kent, 20.yy başlarına dek aynı şekilde varlığını sürdürmüştür. Suriçi’nin belki de bu özelliği nedeniyle, Osmanlı Padişahları Suriçi’nde oturdukça devletin başarıları devam etmiştir.

Ad:  dersa1.gif
Gösterim: 454
Boyut:  16.3 KB
Topkapı Sarayı incelendiğinde aslında klasik anlamda bir saray değil, adeta bir “otağ” olduğu, her an harekete hazır bir ordunun ordugahına benzediği görülür. Öte yandan devletin merkez bürokrasisinin oturduğu Babıali de Suriçi’ndedir. Burası zaman zaman baskınların ve karışıklıkların yaşandığı ve önemli siyasi olayların vuku bulduğu bir mekan olmuştur. 19.yy.dan başlayarak basının da merkezi haline gelen Babıali birçok Osmanlı aydını da yetiştirmiş; ünlü Meserret Pastanesi’nde nice heyecanlı tartışmalar yaşanmıştır. 19.yy ortalarında Osmanlı Padişahları saraylarını Suriçi’nden Boğaz kıyılarına taşımışlarsa da Babıali Suriçi’nde kalmış ve burası bir siyasi merkez olmanın ağırbaşlılığını her zaman üzerinde taşımıştır.
Osmanlı döneminde Müslüman olması nedeniyle yalnız İran’ın konsolosluk açmasına izin verilen Suriçi’ne Batılı Hristiyanlarda pek sokulamamış; Suriçi ahalisi hep imparatorluğun yerli Müslüman ve Hristiyan unsurlarından oluşmuştur. Balat’ın Yahudileri de buna dahil edilmelidir şüphesiz.
Fethedildiği dönemde nüfusu 50.000’e düşmüş ve eski ihtişamını kaybetmiş bir yer olan Suriçi Osmanlının gayretleri ile tekrar canlanmış ve 16.yy’da nüfusu 500.000 ‘i aşmıştır. Bunun yanısıra padişahlar, saray halkı ve diğer kişiler Suriçi’ni birçok mimari şaheselerle süslemeye gayret etmişler; şehre İslami özelliğini veren tipik camili silüetini oluşturmak için birbirleriyle yarışmışlardır. Birçok cami, han, hamam, hayır ve eğitim kurumları inşa edilmiştir. Bunların en ünlüsü ve en eskisi Fatih Külliyesi’nde yer alan, eski adıyla Sahn-ı Seman Medresesi’dir. Yine Süleymanüye Medresesi’nde yer alan Meşihat ve Suriçi’nin dini bir merkez olma özelliğini tamamlar.
Suriçi’ni süsleyen taş ve mermerden yapılma anıt eserlerden gözümüze biraz da halkın oturduğu mahallelere çevirelim. Dar ama huzur dolu küçük sokakların iki tarafında yer alan cumbalı ahşap evler Suriçi’nin tipik mahalle görüntüleridir. Şair Mehmet Akif’in tabiriyle “Ayakta durmaya el birliğiyle gayret eden, lisan-i hal ile amma rukuya niyet eden” bu ahşap evlerden oluşan mahalleler ciddi bir tehlikeyi de yüzyıllarca hep yaşayagelmişlerdir. Yangın Suriçi’nin sık sık karşılaştığı bir felakettir.

Ad:  dersa2.gif
Gösterim: 444
Boyut:  15.5 KB
Çıkan yangınlar ise hızla ve kolaylıkla yayıldıklarından koca mahalleler alevlerle bir anda ortadan silinirdi. Yangınlar genellikle bir çok yanıcı maddenin de iskelelerine indirildiği Cibali’den başlar, rüzgarın durumuna göre Unkapanı, Fatih, Aksaray yönünde; ya da Kapalıçarşı’yı da yakarak Sultanahmet yönünde ilerlerdi.yangınlara karşı uzun süre tek önlem vardı:Tulumbacılar Su fışkırtttıkları tulumbalarını surtlarında taşıyarak koşar adım yangın yerine gelen tulumbacılar Suriçi’nde ilginç bir yangın folkloru oluşturmuştur. Tulumbacı gençlerin söylediği maniler, tulumbacılara aşık olan mahalleli genç kızların hikayeleri bu folklorun parçalarıdır. Suriçi’nin başka bir folklorik öğesi ise kabadayılarıdır. Özellikle Osmanlı’nın duraklama döneminde şehirdeki asayiş çeşitli nedenlerle bozulunca mahallelerde türeyen kabadayılar aslında basit bir serseri takımı değildi. Görevleri mahallenin namusunu korumaktı. Bu kabadayı sürülerini zaman zaman meşihattan gelen ulemanın yönettiği ve aralarına karışıp mahalle kavgalarına karıştıkları da görülmüştür.

Ad:  dersa3.gif
Gösterim: 464
Boyut:  19.0 KB
Suriçi canlı bir ticari merkezdirde. Ticaretin merkezi, Suriçi’nin çeşitli merkezlerine dağılmış han ve çarşılardı ki, bunların en ünlüsü Kapalıçarşı’dır. Beyazıt ile Nuruosmaniye arasında uzanan bu binalar kompleksi Osmanlı’nın parlak zamanlarında onunla beraber yükselmiş; çöküş zamanı ise üstünlüğü Galata’ya kaptırmıştır. Parlak dönemlerinde Kapalıçarşı’da ticaret yapan zengin Müslüman tüccara “Bazargan” denirdi. Bu ünvanı almak zordu. Bunun için bir tacirin deniz aşırı ticaret yapması, hem borçlarını vaktinde ödeyerek güvenilirliğini ispatlaması, hem de servetinden bir kısmını hayır işlerine ayırması gerekirdi. Evet, anıt eserleri, sarayı, Babıali’si, dar sokaklarla bezeli mahalleleri, Kapalıçarşı’sı ve diğer özellikleriyle Suriçi, Osmanlı’ydı. Osmanlıyla büyüdü, önem kazandı; Osmanlı çökmeye yüz tutunca, oda önemini kaybetti. Bugün daha çok tarihi ve turistik bir mekan olarak geçmişe şahitlik ediyor.

Galata


Haliç’in kuzey sahilindedir.19. yüzyıla gelinceye kadar Galata Cenevizlilerin yaptırmış olduğu surlar içerisinde kaldı. Bu surlar Haliç’in kenarında bugünkü Azapkapı’da başlıyordu. Galata Kulesi surların en kuzeydeki gözetleme kulesiydi ve surlar buradan Tophane’ye kadar iniyordu. Bizans döneminde adı “Sykai” (incirlik) idi. Rumca’da “Karşıdaki İncirlik” anlamında “Peran en Sykais” de denirdi. Levantenlerin kullandığı “Pera” adı buradan gelir. “Galata” ise Rumca “galaktos” (süt) yada İtalyanca “calata” (merdivenli yol) gibi kökenlere dayandırılır.
Galata bir Osmanlı şehri olan İstanbul’un Avrupai kısmıdır. Zaten kuruluşundan bu yana da hep Avrupalı’dır. Doğulu ve Ortodoks bir imparatorluk olan Bizans’ın başkenti Kostantinapol’ün hemen yanı başında Batı’lı Latin ve Katolik bir koloni olarak kuruldu. Dönem dönem Venedik ve Cenevizliler arasında el değiştirdi ama hep Latin ve Katolik kaldı. İstanbul’un fethinden sonra da durum pek değişmedi. Gerçi Fatih Sultan Mehmet Galata’ya Rum ve Yahudileri yerleştirerek Latin olmaktan çıkarmıştır. Ama hala İslam başkentinin yanı başındaki gayrimüslim bir öğedir.

Ad:  dersa4.gif
Gösterim: 457
Boyut:  15.5 KB
Bu nedenle Galata’nın “karşıdaki” (peran) olması sadece Haliç’in diğer tarafında olmasını ifade etmez. Aynı zamanda kültürel bir diğer tarafta olmayı da ifade eder. Sadece bununla da kalmaz, Galata zaman zaman İstanbul’un düşmanlarının tarafında olmuştur. Evet, Galata ihanet de eder. İlk olarak 1204 yılında Latinlerin İstanbul’u işgali sırasında ihanet etmiştir. Bu işgalde Galata Latinlere yardım ve yataklık yapmış, netice de İstanbul barbarca yağmalanıp talan olmuştur. Bu olay Bizans’ın çöküşünü hazırlamıştır. Osmanlı’ya da sadık kalmaz Galata. Osmanlı’nın çöküşünde önemli rolü bulunan Kapitülasyonların yürütülmesinde Galata önemli bir merkezdir. 19. yy’dan itibaren Galatalı bankerler aracılığıyla Osmanlı büyük bir borç yükü altına sürüklenecek ve ekonomik olarak yağmalanacaktır. Yine Galatalı Rum bankerlerle Osmanlı’ya isyan eden Yunanistan’ı parasal olarak destekleyeceklerdir. Galata kuruluşından itibaren hep çok canlı bir ticaret merkezidir. Müslüman ahalinin de rağbet ettiği meyhaneleriyle de gece hayatına merkezlik etmiştir.Ama Galata en parlak günlerini 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaşayacaktır. Kapitülasyonlara ilaveten 1839 Tanzimat Fermanı ile yeni ayrıcalıklar kazanan yabancılar ve azınlıklar gittikçe güçlenecek, dolayısıyla Galata’da hızla zenginleşecek ve büyüyecektir. 1860’lara gelindiğinde artık Ceneviz surları Galata’ya dar gelecektir. Bu nedenle bu tarihte surlar yıkılacak ve 15.yüzyıldan beri iskan olan bugün Galatasaray Lisesi’nin bulunduğu yere kadar uzayan günümüzün İstklal Caddesi veya o dönemde Levantenlerin Grand Rue De Pera ‘sı görülmemiş bir ihtişama kavuşacaktır. Burada önceleri yabancı ülkelerin elçilik binaları ve kiliseleri vardır. Arkasında büyük malikaneler, lüks apartmanlar, alışveriş merkezleri, eğlence yerleri ve sanat merkezleri ile bu cadde dolmuş kısa zamanda caddenin etrafında da yerleşim başlamıştır. Levantenlerin pera olarak isimlendirdikleri Galata’nın bu genişlemiş hali halk Beyoğlu olarak anacaktır. Bu yeni semtin kısa sürede alt yapı sorunları çözülecektir. Caddeler taş döşemelerle kaplanacak kanalizasyon yapılacak, elektrik,su ve havagazı şebekeleri döşenecek ulaşım için atlı tramvaylar konulacaktır. Fakat en önemlisi dünyanın en eski üçüncü metrosu da bu dönemde Galata’da açılacaktır.

Ad:  dersa5.gif
Gösterim: 419
Boyut:  17.1 KB
Galata bir yandan bankerleri ve borsası ile bir finans merkezidir. Diğer yandan Galata Limanı Avrupa’nın en işlek limanlarından biridir ve uluslararası ticaret çok canlıdır. Grand Rue De Pera veya Cadde-i Kebir Kapalıçarşı’nın yanı sıra ikinci bir alışveriş merkezi haline gelmiş sadece Levantenler değil batılılaşma heveslisi kesimlerde burada satılan Avrupa’dan ithal mallara aşırı rağbet göstermiştir. Cafeleri , tiyatroları, barları, operaları, kantocuları, Avrupa mutfaklı lokantaları ve pastaneleri le bir eğlance merkezidir. Tanzimat döneminden itibaren Pera tarzı yaşamayı devlet politikası haline getirmiş bulunan Osmanlı’nın batıcı siyasi elitleri içinde Galata büyük bir mekteptir. Çünkü Osmanlı insanı Beyoğlu’nun Avrupa’lı mekanlarından ve Levantenlerinden batılı gibi yemeyi, içmeyi ,giymeyi ,eğlenmeyi, konuşmayı ve kısaca batılı olmayı öğreniyordu. Galata Avrupa’nın hiçbir kentinde rastlanmayacak kadar Kozmopolitti. Başta Fransızca olmak üzere bütün Avrupa dilleri konuşuluyordu. İtalyanların, Almanların, Fransızların, İngilizlerin, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin,Macarların ve Rusların kendi cemaatleri vardı. Sadece mezheplere göre değil, etnisiteye göre de her grup kendi ibadethanesine sahipti.Bu nedenle çok sayıda birbirinden farklı gruplara ait kiliseler ve sinagoglar yanyana bulunmaktaydı.

Şüphesiz Galata’da müslüman unsurlarda yok değildi.Galata Mevlevihanesi Arap Cami ve etrafında iskan edilen Endülüs Arapları Asmalı Mescit, Ağa Cami ve Sahabe Kabirleri ilk anda akla gelenler ama bunlar Galata’nın “Gavur” kalmasına engel olmaya kafi gelemediler. Galata aynı zamanda çok sayıda yabancı eğitim kurumunun faaliyet gösterdiği bir yerdir. Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya ve Avusturya Galata’da liseler açmıştır.Buralara Levantenlerin ve azınlıkların çocuklarının yanı sıra zengin veya soylu Müslüman ailelerde
Ad:  dersa6.gif
Gösterim: 428
Boyut:  15.8 KB
çocuklarının göndermiştir.Osmanlı’nın ve Türkiye’nin Batıcı aydınlarının bir çoğu bu okullarda yetişecektir. Dedik ya hep farklıdır Galata. İstanbul’un diğer kısımlarıyla aynı kaderi bile paylaşmaz. Balkan Savaşı’nın başlamasından itibaren İstanbul hem sefaletin hem de siyasi çalkantıların içine yuvarlanırken, Galata, tarihinin en parlak dönemlerini yaşayacaktır. Bir yandan Birinci Dünya Savaşı’nın savaş zenginliği buraya akarken, diğer taraftan Rusya’dan Ekim Devrimi’nden kaçan Beyaz Rusların gelmesiyle Beyoğlu daha da canlanır. Eğlence hayatı gittikçe daha çok hareketlenir. İstanbul işgal altındayken, burası işgal kuvvetlerini ağırlayan ve eğlendiren bir mekan olur. Ama savaş sonrasında yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Levanterlerin ışıltılı Pera’sı da yavaş yavaş çöker.

Üsküdar


Anadolu yakasında, Boğaz’ın girişindedir. Tarihi Üsküdar, Salacak ve Paşalimanı arasında yer alırken; İstanbul’un diğer bütün semtleri gibi günden güne büyümüştür. Günümüzde doğuda Ümraniye, güneyde Kadıköy ve kuzeyde Beykoz ilçeleriyle komşudur. Üsküdar, Osmanlı döneminde Galata ve Eyüp dışında İstanbul’a bağlı üçüncü kadılıktır. Sadece coğrafi değil, yanı sıra kültürel farklılığı da ifade eden bu bölümleme
Ad:  dersa7.gif
Gösterim: 437
Boyut:  16.0 KB
içerisinde Üsküdar, Anadolu’luğu ve Anadolu Türk-İslam geleneğini temsil eder. Üsküdar herşeyden önce coğrafi olarak Anadolu’dur. Anadolu topraklarının Boğaz’ın suları tarafından çizilen sınırı üzerinde yer alır. Demografik olarak da Anadolu’dur. 1352 ‘de Orhan Gazi tarafından fethedildikten sonra Anadolu’dan gelen, Müslüman halk Üsküdar’a yerleşmeye başlamıştır. Fatih Sultan Mehmed döneminde ise Anadolu’dan olan göç hızlandırılmıştır. 17. yüzyılda yaşamış ünlü seyyah Evliya Çelebi, Üsküdar’da 70 Müslüman mahallesi olduğunu ve bunların, az bir kısmı hariç Anadolu’dan göç ettiğini, ayrıca 11 Rum ve Ermeni, 1’de Yahudi mahallesi olduğunu ve bölgede hiç Frenk yaşamadığını nakleder. Bu demografik yapı Üsküdar’ı kozmopolitlikten uzaklaştırmış ve hem etnik, hem de kültürel olarak oldukça homojenleştirmiştir.
Bunların dışında Üsküdar İstanbul’un Anadolu ile en küçük bağlantısı olan kısmıdır. 19. yüzyılın sonunda demiryolu yapılıncaya kadar, Anadolu ile yapılan ticaretin merkezi Üsküdar’dır.
Üsküdar aynı zamanda İran ve Ermenistan ile yapılan ticaretin de başlangıç noktasıdır. Ticaret kervanlarıyla Ermeni ve İranlı tüccarlar Üsküdar’da buluşurlardı. Dolayısıyla özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda, Üsküdar tam bir ticaret kentidir.

Fakat buna rağmen Üsküdar, her zaman mütevazi ve sakindir. Gösteriş ve debdebeden hep uzak kalmıştır. Evleri, sokakları sade, fakat zarif ve bakımlıdır. İstanbul’daki en eski ve en büyük Müslüman mezarlığı olan Karacaahmet Mezarlığı Üsküdar’lıya hem herşeyin faniliğini anlatır, hem de hayatın güzelliğini. O yüzden Karacaahmet hüzün dolu bir mekan olmaktan çok bir park alanı gibidir. Zarif servi ağaçlarıyla kaplı ve insanda huzur hissi uyandıran büyük bir park.
Üsküdar sadece hayata veda edenlerin uğurlandığı bir ayrılık mekanı değildir. Her yıl Hac’ca giden hacı adayları ve padişahın Mekke ve Medine Şeriflerine gönderdiği hediyeleri götüren Surre Alayı da Üsküdar’dan uğurlanırdı. O yüzden alışkındır ayrılıklara; cenazeleri de, hacı hacı adaylarını da törenle uğurlar.

Ad:  dersa8.gif
Gösterim: 409
Boyut:  16.7 KB
İstanbul’un Osmanlılar tarafından ilk fethedilen kısmıdır Üsküdar. Hem büyük fethin ilk aşamasıdır bu, hem de habercisi. Bir asır ve bir yıl boyunca ayrı kalır Üsküdar, karşı kıyıdaki parçasından. Ama nihayet 1453’te sevinçle izler fethi, yeniden kavuşmayı. Artık Marmara’nın serin suları ayrılığın sebebi değil, ulaşmanın vasıtasıdır. Bu sulardan Üsküdar’a gittiğinizde sizi ilk oalrak Kız Kulesi karşılar.Üsküdar’ın sembollerinden ve güzelliklerinden biridir bu zarif kule. Kıyıya vardığınızda ise bir başka zarif yapı size “hoş geldiniz” der. Mimar Sinan’ın usta ellerinden Mihrimah Sultan Cami’dir bu. Üzerinde durduğumuz meydana güzellik veren bir diğer unsur olan Sultan III. Ahmet Çeşmesi de hemen dikkatinizi çekecektir. Üsküdar’ın güzellikleri daha kıyıya varmadan yakalar insanı, kıyıya vardıktan sonra ise çepeçevre kuşatır.İstanbul diğer her yeri gibi Üsküdar da günümüzde çok değişti. Özellikle 18.yüzyıldan sonra kıyıda yapılan sahil saraylardan günümüze bir şey kalmadı. Yeşillikler içindeki tepeleri betonlaştı. İki katlı, cumbalı evlerin olduğu sokaklardan ise çok azı halen yaşayabiliyor. Ama herşeye rağmen Üsküdar o sakin Anadolu’lu havasını muhafaza edebildi.

Eyüp


İstanbul’un fethi ile birlikte kurulan ilk Osmanlı -Türk yerleşim alanıdır. Haliç’in güney kıyısında, surların dışında yer alır. İsmini kabri bu semtte bulunan ve bir sahabe olan Hz. Eba Eyyub El- Ensari’den alır.
Eyüp semtinin gelişimi fetihten hemen sonra İslam Ordularının 7.yy. ‘da İstanbul’u kuşatması sırasında şehid düşen Eyyup El-Ensari’nin mezarının Akşemseddin’in gördüğü bir rüya ile bulunup, üzerine bir türbe ve yanına bir caminin yapılması ile başalr. Kanuni döneminde ise Eyüp büyük gelişme gösterir. Bu yıllarda semt camiler, mescidler, medreseler, sıbyan mektepleri, çeşme, sebil, hamam, imaret ve türbelerle donanırken sahilleri ise yalılar ve köşkler süslenmiştir.
Ad:  dersa9.gif
Gösterim: 421
Boyut:  13.3 KB

Eyüp El-Ensari’nin türbesi yada yaygın tabiriyle Eyüp Sultan Türbesi, Eyüp semtinin toplumsal hayatında merkezi bir yer tutar. Bu türbelerle ilgili geleneklerin bir çoğu bugünde sürmektedir.
Osmanlı zamanında en dikkat çekici gelenek padişahların culus(tahta geçme) merasimlerinden sonra Eyüp Sultan’da kılıç kuşanmalarıdır. Bu merasim, okunan dualar ve kılınan namazlarla dini-manevi bir özellik taşımakta ve yeni padişaha makamının anlamını hatırlatmaktaydı. Ancak bu gelenek belki fetihten de eskidir. Zira Bizans döneminde burada bulunan Leon Makelos manastırının başpapazı, harbe giden imparator, kumandan ve asilzadelere kılıç kuşatmak ve onları takdis etmek gibi bir hakka ve makam da sahipti.
Eyüp Sultan Türbesi’nin Eyüp’ün yerleşim dokusuna kazandırdığı bir başka özellik, bu türbede yatan kişiyi Evliyaullah (Allah Dostu) bilen Osmanlı’nın ona yakın olmak için Eyüp’te defnedilmek istemesidir. Gerek Osmanlı döneminde, gerekse de Cumhuriyet yıllarında halktan kişilerin yanısıra birçok şöhretli isim de son istirahatgah olarak Eyüp’ü seçtiler. Bunun sonucunda semte mistik havasını veren büyük mezarlıklar kurulmuştur. Hem bu mezarlara ait mezar taşlarının sanatsal değerleri, hem de çağlara tanıklık eden üzerlerindeki kitabeleri nedeniyle, Eyüp’teki mezarlıklar bir açık hava müzesi gibidir ve yüzlerce yıllık bir tarih kesitini hüznün diliyle anlatır bizlere. Bu mezarlıklardaki servi ağaçları ise adeta ölümle yaşamın içiçeliğini vurgular.
Eski Eyüp bunların yanı sıra, bayramlar ve kandillerde dolup taşan Eyüp Sultan Türbesi, yeni evlenenlerin ve sünnetlik çocukların buraya ziyarete getirilmesi, Haliç’in bol çeşitli ve lezzetli balıklarını satan balıkçıları, serin ve tatlı suları, Haliç’e bakan tepeler üzerindeki güzel manzaralı mesire yerleri, çiçekçiliği, İstanbul’un süt ve kaymak ihtiyacını karşılayan mandıraları, kıyı kahvehaneleri ve oyunçakçı dükkanları ile de ünlü idi. Düdüklü testiler, fırıldaklar, tahtadan arabalar ve eşyalar, oyuncak tef, davul, düdük ve özellikle “kaynana zırıltısı” ile Eyüp oyuncakçıları, çocukları çok sevdiğine inanılan Eyüp Sultan’ın manevi rehberliğinde faaliyet gösterirlerdi.
19.yy. sonunda bu bölgenin sanayileşmeye açılması ve 1960’lardan sonraki hızlı gecekondulaşma ile bu geleneksel dokunun tamamına yakını ortadan kalkmıştır.



BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 3 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 31 Ekim 2016 11:16
_KleopatrA_ - avatarı
_KleopatrA_
Ziyaretçi
9 Aralık 2009       Mesaj #10
_KleopatrA_ - avatarı
Ziyaretçi

İstanbul İli


Dağları


İstanbul il sınırları içinde yüksek dağlar yoktur. Dağlar 1000 metre nin altındadır. En yüksek dağı Yalova- Gemlik arasında Samanlı Dağları üzerindeki Beşpınar Tepesi (926 m)dir. Asya kıtasında kalan topraklar daha yüksektir.

Avrupa (Trakya) bölgesinde


Aydos Dağı (537 m), Kayışdağı (438 m), Alemdağı (442 m), Çatal Dağı, Dümen Tepe (257 m), Büyük Çamlıca (261 m), Küçük Çamlıca (229 m), Gürgencik Tepe (357 m), Yuşa Tepesi (201 m)dir.

Avrupa (Trakya) bölgesinde


Istranca Dağları (Yıldız dağları): Karadeniz’e paralel olarak İstanbul’a doğru uzanır. Terkos Gölü'ne yaklaştıkça yükseklik azalır. İstanbul ilinin dörtte üçüne yakını plato ve yaylalardan ibarettir. Birçok akarsularla parçalanmıştır.

Ovaları


İstanbul’da büyük ovalar yoktur. Ova denilebilecek yerler, Akarsu vadilerinin göl veya denize yaklaştıkça genişlemesinden meydana gelmiş düzlüklerden ibarettir. Alüvyonlu topraklarla zenginleşen bu yerlerde tarım yapılır. Bunlar Karasu Vadisi, Sarısu Vadisi, Çakıl Deresi Vadisi, Riva Deresi Vadisi, Göksu Vadisi, Hiciv Deresi Vadisi ve Yatak Vadileridir.

Akarsuları


İstanbul il sınırları içinde büyük nehir ve ırmaklar yoktur, fakat çok sayıda dereler vardır.

Avrupa (Trakya) bölgesinde bulunan dereler:


Istranca Deresi: Istranca Dağlarının batı yamaçlarından çıkar. Durusu’yu alarak Terkos Gölüne dökülür. Terkos’u besleyen en büyük su kaynağıdır.
Karasu: Büyük Çekmece Gölüne dökülen suyu bol ve uzunluğu 70 km olan bir deredir. İnceğiz de, debisi çok olan bir deredir.
Sarısu: 25 km uzunluğundadır. Büyük Çekmece Gölüne dökülür.
Çakıl Deresi: Büyükçekmece Gölüne dökülen küçük bir deredir.
Sazlıdere: 40 km uzunluğundadır. Küçükçekmece Gölüne dökülür.
Nakkaş Deresi: Küçükçekmece Gölüne dökülen küçük bir deredir.
Alibeyköy Deresi: 50 km uzunluğundadır. Haliç’e dökülür. Bu dere üzerinde Kağıthane bölgesinde Alibeyköy Barajı vardır.
Kağıthane Deresi: Haliç’e dökülen küçük bir deredir. Yazın kurur.

Anadolu bölgesinde bulunan dereler


Göksu Deresi: Hereke yakınlarından çıkar. Göksu bucağını geçerek Ağva yakınında denize dökülür. İstanbul il sınırları içinde kalan kısmı 25 km’dir.
Riva Deresi: Samandra’dan çıkarak Ömerli Barajına dökülen bu derenin uzunluğu 100 km’dir. İstanbul’un en büyük akarsuyudur.
Hiciv Deresi: Suyu çok boldur. Uzunluğu 50 km’dir. Şile yakınında denize dökülür.
Sellimandra Deresi: Yalova batısında denize dökülür.
Eyrek Deresi: Yalova Ovasını sular ve Marmara Denizine dökülür.


Gölleri


Terkos Gölü: İstanbul’un içme suyunun büyük kısmını karşılayan bu göl, il merkezine 50 km uzaklıkta ve Karaburun yakınlarındadır. Istranca Deresi buraya dökülür. Yüzölçümü 25 km2dir. Girinti ve çıkıntısı çoktur.
Büyükçekmece Gölü: Yüzölçümü 10 km2dir. Derinliği az olup, bazı yerleri 1 m’den aşağıdır. Denizle bağlantısı kesilerek İstanbul’un içme suyu ihtiyacını karşılamak için baraj gölü haline getirildi.
Küçükçekmece Gölü: Yüzölçümü 14 km2dir. İstanbul’un 15 km batısındadır. Nakkaş Deresi, Sazlı Dere ve Eşkinoz Deresi ile beslenir. Suyu hafif tuzludur. En derin yeri 20 m’dir. Göl bir dereyle denize birleşmiştir. Etrafı temizlendiğinde turizm bakımından İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olmaya namzettir.
Ömerli Baraj Gölü: Riva Deresi üzerinde kurulmuş, 54 metre yükseklikte ve 23 km2 yüzölçümünde bir barajdır. İstanbul’un içme suyunun bir kısmını temin eder.
Alibeyköy Baraj Gölü: Alibeyköy Deresi üzerinde içme suyu için yapılmıştır. Yüksekliği 29.5 m, yüzölçümü ise 1.66 km2 dir.
Son düzenleyen Safi; 29 Kasım 2017 01:05

Benzer Konular

2 Mayıs 2013 / Baturalp Edebiyat
20 Ağustos 2008 / Misafir Eğitim Bilimleri
29 Temmuz 2011 / AndThe_BlackSky Eğitim Bilimleri
Etiketler: İstanbul