Üye Ol
Geri Dön   MsXLabs > :: Yaşam :: > Genel Mesajlar > Güncel Konular
Sponsor Bağlantılar
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 30-04-2006   #1 (mesaj-linki)
Köşe Yazısı ve Makaleler

Toprağın Sırları

“BİR GRAM toprak içerisinde milyonlarca mikrobik canlı yaşamaktadır. Bu canlılar olmasa idi, organik maddeler ayrışamayacaklarından, dünyanın yüzeyi ölü artıklar ile dolacak ve yaşanamaz bir hâl alacaktı.”


Toprağı, sadece ufalanmış, öğütülmüş küçücük taş parçacıkları olarak düşünemeyiz. Başka bir ifadeyle iki üç taş parçasını alıp havanda dövsek de un hâline getirsek ‘toprak’ elde edemeyiz. Toprak bambaşka bir şey... Baksanıza, bir gram toprakta milyonlarca canlı kaynıyor. Çakıl taşını istediğiniz kadar ufalayın; hiç bir zaman canlı, bereketli, üretken toprağı elde edemezsiniz.

O halde toprak, üniversitelerde okutulan tarifi ile bir ‘varlık’tır. Her çeşit bitki ve hayvanları besleyebilen ve içinde su ve hava da dahil organik, inorganik binlerce çeşit kimyevî madde barındıran bir örtüdür. Örnek olarak bakterileri ele alalım.

Bakteriler tek hücreli canlılar olup, hayatın en küçük ve en basit üyeleridir. Bir grup topraktaki bakteri sayısı yüz milyona erişmekte olup, bir dekar arazi içinde 50 kg’a kadar ağırlığa sahip olabilirler. Milyonlarca canlı bakterinin toprak içinde elbette ki sayısız vazifeleri vardır. Toprağı beslemek, toprak maddesini bir kimya fabrikasındaki gibi işleyerek bitkilerin kökleri için ‘yem’ hazırlamak, nihayet her çeşit ölü artıkları ayrıştırarak yine toprağa kazandırmak, toprağın ‘canlılık’ vasıflarını korumak, tek hücrelilerin işidir. Toprakta protein ve azotlu bileşikleri ayrıştırarak amonyak yaparlar. Kükürt oksitleyiciler, demir oksitleyiciler, hidrojen bileşiklerine tesir ederler, küf mantarları, şapkalı mantarlar, bu tür bakteriler arasında sayılabilir. Latince isimlerini de sayarsak aktinomesitler ve algler gibi bitki menşeli bakteriler de toprak ana maddesini teşkil ederler.

Ya küçücük hayvanî canlılar? Nematodlar, protozonlar, rotiferler... Bütün bu mikroskobik canlıların da ayrı ayrı vazifeleri ve hizmetleri var. Bunlardan rotiferlerin 50 kadar cinsi tespit edilmiştir.

Toprakta başka canlılar yok mu? Hepsini mutlaka mikroskopta mı göreceğiz? Elbette ki hayır. İşte gözle görülenleri: Böcekler, böcek yiyenler, bin ayaklılar, tesbih böcekleri, toprakpireleri, yumuşakçalar, kırkayalar, örümcekler, solucanlar...
Hepsini bir an için unutup yalnız solucanları ele alalım. Solucanların ölü organik artıklarla beslendiğini biliyoruz. Organik maddelerle birlikte mineral toprak tanelerini de yiyen solucanların sindirim sistemlerinden tekrar toprağa geçen dışkı maddesi son derecede faydalı bir gübre teşkil ediyor. Solucanlar üzerinde yapılan bir araştırmanın neticeleri:

Solucanların dışkı maddesindeki faydalı maddeler, toprak yüzeyindeki faydalı maddelere nispetle çok zengindir. Meselâ solucanlar faydalı fosfor maddesini toprak üstündeki fosfora nispetle %40 oranında daha fazla üretebiliyorlar. Bu oran nitrojen için %38, karbon için %50’dir. Bu hayvanlar hiç doymak bilmeden devamlı olarak toprak yerler, vücutlarında bu toprağı ayrıştırırlar ve dışkı maddesi olarak yine toprağı beslerler. İdeal bir gübre cinsi üreten solucanlar üzerinde Trakya’da kahverengi orman topraklarında yapılan bir araştırmada (Prof.Dr.İlhan Akalan) bir dekar arazide tam 26.000 solucan tespit edilmiş ve ilkbahar mevsiminde bu solucanların 176 kg’lık dışkı bıraktıkları görülmüştür.

Solucanlar yalnız gübre üretmekle kalmıyor, toprakta açtıkları deliklerle toprak drenajına ve havalanmasına da yardımcı oluyorlar.


Toprağın ‘cansız’ maddesi üzerinde de biraz duralım:

Toprakta her çeşit madde vardır. Demirden kurşuna, bakırdan alüminyuma kadar elementler, kömür, petrol gibi madenler, çeşitli mineraller, özetle yeryüzünde hangi madde varsa hepsi topraktan çıkmıştır demek yanlış olmayacaktır.
Bunlardan sadece mineralleri ele alsak, uzun bir tablo elde ederiz. Mineral gruplarının temel türlerini şöyle sıralayalım:

Amfiboller, piroksenler, mikolar, feldspatlar, silisyum dioksitler, demir oksitler, alüminyum oksitler, manganez oksitler, titan oksitler, karbonatlar, fosfatlar...
Yalnız bir konuya dikkat çekmek gerekirse bütün canlıların kimyevî maddesinin aynen toprakta mevcut olduğunu belirtmeliyiz. Hatta isterseniz insan vücudunu ele alalım.

İnsan vücudu et, kemik, sinir vs.den meydana gelir. Ve bütün bunların en küçük parçası da, bilindiği gibi, hücredir. Hücre, canlı organizmanın en küçük parçasıdır. Ancak hücre de kimyevî olarak atomlardan meydana gelmektedir. O halde hücre içindeki bir demir atomu ile, topraktaki demir atomu arasında hiçbir fark yoktur. İnsan vücudunun dörtte üçü sudur. Suyun kimyevî özelliği hücre içinde ne ise, yağmur suyundaki de odur. Topraktaki su da aynı sudur. Madde belki şekil değiştirir; katı olur, sıvı olur, buhar olur, ama atom dediğimiz ana ve asıl olan unsur aynıdır, değişmez. Toprakta ne varsa, bütün canlılarda aynı şeyler vardır. O halde canlı madde ile cansız maddenin özü aynıdır. Kemiklerimizdeki karbon, kanımızdaki su, beynimizdeki fosfor maddesi aynen toprakta da mevcuttur. Hani ne demişler:


“Topraktan geldik, toprağa gideceğiz.”

Ne kadar manâlı bir söz...

Bedenimizin topraktan geldiğine şüphe yoktur ve bir gün toprağa gideceğinden de...
Yaşayan bütün bitki ve hayvan türleri, öldüklerinde toprağa karışırlar ve onun bir parçası olarak dengede rol alırlar.


Zafer
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 30-04-2006   #2 (mesaj-linki)
Hayata Düşülmüş Notlar

Hayata Düşülmüş Notlar


“Ayakkabını Çıkar”

Bir başka insana, bir başka kültüre, bir başka topluma, bir başka cinse yaklaşırken ilk yapmamız gereken ayakkabılarımızı çıkarmaktır. Çünkü yaklaştığımız yer kutsal bir mekandır. Tıpkı Musa aleyhisselâmın Tuva Vadisinde yürürken yaptığı gibi, kendi ayakkabılarımızı çıkarıp, yalın ayak olmaya, kendi elimizi göğsümüze götürüp karşıdakini anlamaya hazırlanmalıyız. Orada bir süreliğine de olsa başkası gibi yürümeye, başkası gibi davranmaya hazır olmalıyız. Onlara katılmak için değil bu; onları anlamak için. Çünkü başkalarının dünyası, tıpkı Tuva Vadisi gibi mukaddes olmalıdır. Çünkü biz o dünyaya yaklaşmadan çok daha önce, Rabbimiz orada oldu. Biz başkalarını anlamaya çalışmadan önce, Rabbimiz onları yoktan yarattı, varlığa getirdi, rızık verdi, ihtiyaçlarını gördü, dualarını işitti. Hiç olmazsa, bizden önce onları anlayanı anlamak için ayakkabımızı çıkarmalı, elimizi böğrümüze götürmeliyiz.



“Annestezi”

Anneler yavrularının sancılarını dindirmek için ellerinde pek az şey olduğunu düşünürler. Aslında, ana yüreğinin aciz kaldığı böylesi anlar, ana yüreğinin eşsiz şefkatiyle her şeyi değiştirebileceği zamanlardır.

Araştırmalar müşfik bir ana öpücüğünün çocukta ağrı algısını azalttığına, annenin yavrusuna çektiği acıyı anladığını ve paylaştığını anlatan bu öpücüğün bir tür “anestezi” gibi etki ettiğine işaret ediyor.

Annelerin yavruları için yapabileceği bir tatlı öpücük gibi o kadar küçük ama o kadar etkili ve önemli şeyler var ki... Biz buna annenin yaptığı anestezi anlamında “annestezi” diyoruz. Siz dilediğiniz ismi verebilirsiniz.

Küçük ayrıntıların yavrunuzun hayatını bir ömür boyu etkileyeceğini hep hatırlayın lütfen.



“Şimdilik!”

Ünlü romancı DH Lawrence, “hiçbir şey için ‘bu benimdir’ deme!” diye uyarmıştı yıllar öncesinden. Sadece, “bu benim yanımdadır” dememize izin vermişti. Gerçekten de, varlığımızı zenginleştiren, yaşayışımızı derinleştiren ne varsa, hepsi hepsi zamanın akıcılığı içinde çürümeye, eskimeye, yitmeye mahkûmdur. Şu andaki hâli ne olursa olsun, üzerinde her zaman bir fanilik, geçicilik damgası taşır eşya ve insan. Buna göre, aslında hiçkimsenin “ben gencim” deme hakkı da yok gibidir; doğrusu, bulunduğu gün içinde “ihtiyar” diye tarif ettiklerinden biraz geç doğmuş olmasına borçludur gençliğini. Ne kadar genç olursa olsun, bir başka zamanın ihtiyarıdır her genç. Öyleyse ne gençliğinizle övünün, ne de yaşlıyım diye üzülün.. Sadece zamanın size ayrılan köşesinde şimdiki ünvanınız bu! Şimdilik! Sadece şimdilik! Gençlikse zaten geçecek, yaşlılık ise o da geçecek!



Sen ‘Sen’ Ol

Herkes biliyor ki:

Herkes için her şey olamazsın
Herşeyi bir anda yapamazsın.
Herşeyi mükemmel yapamazsın.
Herşeyi herkesten iyi yapamazsın.
Sen`de herkes gibi bir insansın.

O zaman:
Kim olduğunu bil ve öyle ol.
Senin için öncelikli olanı bil ve onu yap.
Güçlü yanlarını keşfet ve onları kullan.
Başkalarıyla rekabet etmemeyi öğren.
Çünkü hiç kimse “senin gibi” olmaya çalışmayacaktır.




Anne Heykeli
Amerika’nın ünlü doğa parkı Yellowstone National Park’da çıkan bir yangın sonrası görevliler hasar tesbit çalışmaları için ormanda geziyorlardı. Görevlilerden biri bir ağacın dibinde küller içinde neredeyse kömürden bir heykele dönüşmüş bir kuş gördü. Görevli elindeki çubukla hafifçe dokundu kömürleşmiş kuşa. Dokunur dokunmaz kuşun kanatları altından üç küçük kuş yavrusunun cıvıldayarak çıktığını gördü. Anne kuş gelen tehlikeyi farkederek, yavrularını bir ağacın arkasına getirmiş, kendisinin yanacağını bile bile onları kanatlarının altında saklamıştı. Yangın yayılmadan, çok rahatlıkla uçup oradan uzaklaşması mümkün iken, yavrularının yanında kalmayı tercih etmişti. Alevler bulunduğu yere varıp küçücük bedenini kavurmaya başladığında, hiç kıpırdamadan kalmıştı. Bedeni yanıp kavrulmuştu ama geriye hiç ölmeyecek bir “anne” heykeli bırakmıştı.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 30-04-2006   #3 (mesaj-linki)
Öyle milliyetçilik olmaz

Hasmane tavır başka, eleştirel yaklaşım başkadır.Milliyetçilik adına söylenen şeyler, Amerika’ya ve AB’ye karşı hasmane bir üslup taşıyor. Hatta demokrasiye de şehlâ bakıyor!

İki kutuplu dünya dengesinden, tek merkezli dengeye geçildiğini kabulleniyoruz. Nedir o merkez? Tabii ki ABD. Avrupa Birliği de onun uydusu gibi bir konumda, her ne kadar öyle değilmiş gösterileri yapma ihtiyacından vazgeçmiyorsa da.
Ve biz yeni dünya dengesinin merkezine şiddetle muhalifiz! Peki hangi denge hesabı ve stratejisi adına? Varmak istediğimiz hedef noktalar ve onları belirleyen istikamet çizgisi nedir?
Uzaktan bakınca şöyle bir izlenim edinirsiniz:
“Bizim zengin kaynaklarımız var, onları değerlendirecek bilgili kadrolara da sahibiz; fakat ABD ve Avrupa Birliği buna izin vermiyor ve bir müstemleke gibi bizi sömürüyor. Onlarla olan bağlarımızı koparıp ilişkilerimizi kesersek her şey kendiliğinden çözülür ve yoluna girer.”
Böyle midir durum? Böyledir de onun için mi sabahtan akşama “bunlar şöyle batırırlar, şöyle parçalarlar, şöyle sömürürler”le yetinen ve ha bire aynı şeyleri tekrarlayan yazılar yazılıp nutuklar çekiliyor?
İyi ve sağlıklı ilişkiler kurmanın yollarını aramıyoruz. Öyle olsaydı, üslup böyle olmazdı. Peki, dünyanın en büyük “siyasî-ekonomik” gücüne karşı reddiyeler düzüp adeta “felsefe”ler üretir isek; (Kur’un şişkinliği nazara alındığında) 3-4 bin dolarlık millî gelirle, bu tarımla, bu dış ticaret açığıyla, bu işsizlikle, bu bölücülük mazarratıyla, bu aydın yoksulluğuyla, bu demokrasiyle biz hangi alternatif projenin takipçisi olacağız?
... Bulgaristan yeni bir anlaşma yaptı; uzun yılların Demir Perde ülkesi, Varşova Paktı üyesi, Amerika’yla iyi olmak için her fırsattan yararlanıyor. Yarın, öbür gün; Trakya’yı sular altında bırakan baraj açma uygulamalarına ayrı bir küstahlık eklerse hiç şaşırmam.
... “Bireysellik” övülür. Bizde bireyselliğin en aşırı sivrilikleri mizacımıza işlemiş haliyle var. “Düşünce” diye ifade edilenlerin çok büyük bir kısmı bizde, bireysel ve tepkisel tatmin ihtiyaçlarıyla ilgilidir. “Böyle olursa bu toplum ne kazanır, şöyle olursa ne kaybeder?”in muhasebesi yapılıyor falan değil. Bozulmuş adamın kafası! “Çekilip gitsinler, sinirime dokunuyor. İstemem onlardan gelecek hayrı!” psikolojisi, ciddi bilinen veya hiç değilse öyle olması umulan kişilere bile hakim.
... Batı, Filistin’e yardımı kesti ve Filistin halkı çok dramatik haller yaşamaya doğru hızla sürükleniyor. Filistin’in eylemler yaparak yaşayabilmesi bile Batı’nın yardımına bağlı! Filistin’in eylemlerini hamasetle destekleyenlerin cebinde akrep var! Onlardan para çıkmaz; sadece bireysel eşantiyonlarla caka satarlar ve önemli yardımlarda bulunuyormuş havasını verirler.
... Kim kime, niçin, nasıl güveniyor, anlamak mümkün değil.
Şimdi Amerika’nın Ortadoğu masasında; Peşmerge var, Yahudi var, Bulgaristan var. Onlara dayanarak strateji geliştirmeye çalışıyor. Biz de diyoruz ki: “Ya onay ver, Irak’ın Kuzey’ine girelim; yahut da sen temizle şu PKK’yı.” Amerika istese, Irak’taki kampları vurup dağıtır, elebaşlarını da birkaç kamyona bindirip bize teslim eder. Apo’yu teslim ettiği gibi... Ve bir diplomatik manevrayla biz bunu sağlayabiliriz. Ama şartlar hiç öyle değil ve karşılıklı görüşmelerimiz, “hiçbir şey söylemeden, söyleyemeden, müphemiyetle örülüp dokunan sıkıntılı ve boş mükaleme”lerden ibaret. Temennileşiyoruz ve ilişkilerimizin iyileşmesine dair umut belirten nezaket cümleleri teati ediyoruz! Bir siyasetçi de diyor ki: “Böyle olmaz. Çözüm, bizsiz yapamayacaklarını hatırlatıp vurgulayan dinamiklerimizi harekete geçirmemizle bulunur.” Soğukluk yetmiyor; biraz da endişe uyandırmamız lazımmış. Amerika’ya demeliymişiz ki: “Bak İran’da Türkler var, Orta Asya zaten bizden, benim canımı daha fazla sıkarsan, oralardaki dengelerini bozarım senin.”
Hasmane davranma yolu iyice açılırsa, senin borsanı bir günde altüst eder adam. Bunu düşünemiyor musun? ... Böyle milliyetçilik olmaz. Milliyetçilik; bu milletin, bu toplumun, bu ülke insanlarının bugününü, yarınını, işini-aşını-ışığını-huzurunu, mutluluğunu, sağlığını, eğitimini, birliğini, dirliğini düşünmek demektir. Mutedil, müspet, hayırlı milliyetçilik; sağlam bilgiyle, ufuklu akılla, sorumluluk şuuruyla, medenî ve fikrî cesaretle, ihata ve terkip özgünlüğüyle, gerçekçilik vukufuyla olur.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 30-04-2006   #4 (mesaj-linki)
Elektrik Üreten Bakteriler

Elektrik Üreten Bakteriler


Dünyamızda yaşayan canlılardan boyut olarak en küçük ama sayıca en çok olan bakteriler, yapılarındaki basitliğe rağmen yaptıkları işler açısından mükemmellik ve ilginçlikleri ile dikkatimizi çekiyorlar. Diğer hücrelerden farklı olarak, organeli olmayan, sadece dış zar ve zar içerisinde yüzen bir dizi molekülden ibaret bu minik yaratıklar en umulmadık yerlerde, en umulmadık besinleri kullanarak “hayat”ın dünya üzerinde ne kadar yaygın ve muhteşem olduğunu bizlere gösteriyorlar.

İlginç bakterilere bir örnek de Geobacter ailesine ait bakterilerdir. Bu bakterilerin özelliği ‘demir oksit’ solumaları. Yani biz karbonhidratları karbondioksit ve suya parçalarken, oksijenden yararlanıyoruz, Geobacter’ler ise bu işlem için oksijen yerine demir oksit kullanıyorlar. Elektron transfer kabiliyetleri ile ilgi çeken Geobakter’ler, ilk olarak 1987’de Washington yakınlarındaki bir nehirden alınan örneklerin incelenmesi sonucu bulunmuştur. Geobakter’lerin önemli bir özelliği ise petrolü besin olarak kullanıp, zararsız karbondioksite dönüştürebilmeleri. Bu ilginç bakteriler sadece petrol kirliliğini yok etmekte değil yeraltı sularındaki radyoaktif metallerin temizlenmesinde de kullanılabiliyorlar.


Massachusetts Üniversitesi’nden Derek Lovey ve öğrencileri yeraltı sularındaki uranyum kalıntılarının temizlenmesinde kullanılabilecek bakterileri ararken, kaza eseri başka bir amaçla kullanılabilecek bir bakteri keşfettiler. Lovey ve öğrencilerinin yaptıkları çalışmada bakteri örnekleri demir içeren ortamda bırakılarak, hangilerinin yaşayıp çoğalabildikleri tesbit edilmeye çalışılmıştır. Bu deneyler sırasında Kevin Finneran Rhodoferax ferrireducens adı verilen bir bakterinin, diğerlerinden farklı olduğunu gözlemlemiş ve bakteriyi yakından tanımak amacıyla Dr. Chaudhuri deneyler yapmıştır. Bu deneyler sounucunda R. ferrireducens bakterisinin Geobacter’ler gibi elektron transferi yapabildikleri bulunmuştur. Bu bakteriler bulundukları ortama iletken bir elektrod konulduğunda, bu elektrod üzerine tutunarak çoğalmaktadırlar. Sonra bakteriler sıvı içindeki glikozu (veya diğer karbonhidratları, şekerleri) karbondioksite parçalarken açığa çıkan elektronları, üzerinde bulundukları elektroda verirler ve böylece elektrik akımını başlatmış olurlar. Diğer bir deyimle bu bakteriler ile biyo-piller yapılabilmektedir. Bu çalışmayı benzer biyo-pillerden ayıran en önemli özelliklerden biri verimin %80’in üzerinde olmasıdır. Daha önce ancak %10 verimle çalışan bakteriler bulunabilmiştir. R. ferrireducens biyo-pilleri ile bir kâse şeker kullanılarak, 60 wattlık bir ampül 17 saat boyunca yakılabilmektedir.

R. ferrireducens biyo-pillerinin başka bir avantajı da, diğer biyo-pillerin aksine, zehirli kimyasallara gereksinim duyulmayışı ve bakterinin glikoz haricinde diğer şekerleri de tüketebilmesidir. Bakterilerin glikoz haricindeki diğer organik maddeleri tüketebilmesi, besin olarak atık su veya şeker üretiminde ortaya çıkan yan ürünlerin kullanılabilme ihtimalini gündeme getirmektedir. Bu şekilde üretilen pillerin çevre dostu olup, çevre temizliğine katkıda bulunması ümit edilmektedir.

R. ferrireducens bakterileri ile denizler de dev pillere dönüşebilir. Amerika Deniz Araştırmaları Ofisi’nden elektrokimyacı Leonard Tender bütün bir okyanusu kocaman bir pil olarak düşündüğünü söylüyor. Okyanus tabanına yerleştirilecek olan elektrodların üzerinde kümelenen R. ferrireducens bakterileri okyanus tabanına düşen organik maddeleri besin olarak kullanıp elektrik üretebilir. Özellikle okyanus dibindeki deprem alıcıları veya deniz canlılarını araştırmak için yerleştirilen alıcılarda R. ferrireducens biyo-pillerinin kullanılabilmesi üzerine çaışılıyor.


R. ferrireducens biyo-pilleri ile ilgili çalışmalar henüz çok yeni. Bu pillerde verim diğer biyo-pillere oranla çok yüksek olsa da şu anda çok yavaş çalışmaktadırlar. Elektrod olarak kullanabilecek daha iyi iletken malzemeler bulunması, yüzey alanını genişletip bakteri sayısını artırmak ya da genetik mühendisliği metodları ile bakterileri değiştirerek pillerin daha kullanılabilir hale gelmesi üzerine çalışmalar devam etmektedir. Yakın gelecekte elektrikle çalışan aletlerimizin bir kısmı mikrop gücüyle çalışır hale gelebilir. Yani bir zamanların beygir gücünden sonra gelecek yüzyıl da mikrop gücünden yararlanacak gibi.

Milyonlarca bakteri içinden isteneni bulmak hakikaten zor bir iş. Yine pek çok defa olduğu gibi görünüşte tesadüf, ama gerçekte tevafuk eseri bir tanesi daha biz insanların dikkatine sunuldu. Endüstriyel atıkların temizlenmesi, ilaçtan deterjanlara, plastik üretimine kadar sayamadığımız çok farklı yerlerde yararlandığımız bakteriler umuyoruz ki yakında ucuz ve temiz enerji üretiminde de bizlere yardımcı olacaklardır. Özellikle fosil yakıtların azaldığı, alternatif enerji arayışlarına yöneldiğimiz bu yüzyılda böyle bir buluşun yapılması çok önemli. Her zaman olduğu gibi yine en verimli, en ucuz ve çevre dostu çözümleri yine tabiatın içinden buluyor, gözümüzle göremediğimiz minik kimyacılardan ders almaya ve onların daha keşfedilmememiş nice sırlarını aramaya devam ediyoruz.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Eski 30-04-2006   #5 (mesaj-linki)
Cvp: Köşe Yazısı ve Makaleler

Sanatçının “Annesinin Kızı Olarak” Portresi

Yapı Kredi Feminizm Üstüne Konuşmalar Dizisi:

Kadınlar, Kimlikler, Hafızalar,

Psikanaliz ve Feminizm Paneli, 25 Mart 2005.
Nilüfer Güngörmüş Erdem

Ben kadın ve psikanaliz konusunu, edebiyat dünyasından bir örnek üzerinden ele almak istiyorum. Sevim Burak’ın edebiyatina psikanalitik açıdan bakmaya ve onun bir portresini çizmeye çalışacağım. Buna sanatçının “annesinin kızı olarak” portresi dedim.
Sevim Burak için kısa bir hatırlatma yapayım: 1983 sonunda , 52 yaşında öldü. Ağırlıklı olarak hikâye ve oyun yazdı. Türkiye’nin avangard yazarları kimlerdir denirse herhalde birinci sırada onun ismini anmak gerekir. Sonra da zaten pek fazla isim söyleyemeyiz. Adının şairlerle birlikte anılması daha yerinde olur aslında. Şair olmayıp da dille böylesine uğraşmış ve bu kadar büyük yenilikler getirmiş başka bir yazar yok edebiyatımızda.
**
Psikanalizin edebiyatla ilgilenmesi Freud’un zamanına kadar uzanıyor. Biliyorsunuz Freud’un Shakespeare, Dostoyevski gibi yazarlar ve başka sanatçılar üzerine pek çok metni var. Freud edebiyatın, bilinçdışıyla yakın ilişkisinden dolayı psikanalizden önce psikanalizin bulgularına ulaştığını düşünüyordu. Ve kuramını oluştururken edebiyat metinlerden zaman zaman esinlendi, zaman zaman kendine kanıtlar çıkardı. Psikanalistlerin edebiyata ilgisi sonra da devam etti. Tam anlamıyla bir psikanalitik eleştiriden söz etmek doğru olmasa da edebiyat metinlerinin psikanalitik yaklaşımla okunduğu pek çok örnek var. Bu alanda özellikle J. Kristeva’nın adını anmak gerekir.
Psikanalistler edebiyat metinleriyle ilgilendiklerinde bu metinlerle kendi psikanaliz deneyimleri ve kuramsal yaklaşımları doğrultusunda bir ilişki kuruyorlar. Doğal olarak okuma biçimleri, analistlerin sayısı kadar çok çeşitlilik gösteriyor. Bunlar bazı psikanalitik kavramların veya kuramsal önermelerin etrafında oluşturulan ayrıntılı okumalar.
Ben Sevim Burak’ı bu tartışma ortamına getirirken daha genel bir çerçeve içinde ele almayı düşündüm. Öncelikle, ötekine kulak veren bir insanın merkezinde olduğu psikanalitik dinleme biçimini öneren bir yaklaşımın altını çizmek istiyorum. Yani edebiyat metinleri için de sadece “ne diyor” diye veya sadece “nasıl diyor” diye yaklaşmayan, “ne diyor/nasıl diyor” sorularının ancak birbirine bağlı olarak bir anlam ifade ettiğini varsayan bir dinleme biçiminden bahsediyorum.
Bu genel çerçevenin ikinci boyutu olarak da Freud sonrası psikanalistlerin kadınla ilgili geliştirdikleri veya öne sürdükleri bazı temel noktaları hatırda tutmayı öneriyorum. Bunlardan bir tanesi kadının ve kadınlığın artık sadece erkek ve erkeksilik dolayımıyla anlaşılmayıp, küçük kızın psiko-seksüel gelişiminde erken dönem anne-kız ilişkisinin önemi üzerinde durulması. Burada küçük kızın anneden ayrılma sürecinde yaşadığı kayıp duygusu ve yas vurgulanıyor. Anneyle ilk ilişkinin izlerinin sonraki ilişkiler için de zemin teşkil ettiği üzerinde duruluyor. Aynı şekilde annenin de bebeğinden ayrılma sürecinde yaşadığı kayıp ve eksiklik hissi var. Kadınlar önce küçük kız olarak sonra kadınlığın çeşitli aşamalarında ve özellikle anne olma sürecinde bu kayıp, eksiklik ve yas çalışmasını tekrar tekrar ele almak zorunda kalıyorlar.
Vurgulanan bir başka nokta da küçük kızın annesinden ayrışıp toplumsal bir varlık haline gelirken geçirdiği süreçle ilgili. Yani anneden babaya dönmesiyle, ve dile ve sembolizme doğmasıyla ilgili. Onu dile ve sembolizme çeken baba ise de, burada annenin de ayrışma sürecini nasıl yaşadığına bağlı olarak, kızını, ruhsal alanın oluşmasına imkân veren bu sembolik, dilsel düzene itmesi üzerinde duruluyor. Bu noktada doğumdan ergenliğe kadar olan süreç içinde annenin kıza ilettiği kadınsılığın gizli dilinden bahsediliyor.
Dediğim gibi bunları bir çerçeve olarak akılda tutmayı öneriyorum.
Sevim Burak’ın annesinin kızı olarak portresini hayal ederken, ben özellikle “dil” üzerinde odaklanmak istedim. Çünkü Sevim Burak bir yazar, dille uğraşıyor. Üstelik herhangi bir yazar da değil, dille hakikaten çok uğraşmış, meselesi olan bir yazar. Ayrıca konuşma içinde bahsedeceğim gibi annesiyle dil düzeyinde çok özel bir ilişki yaşamış olan bir yazar. Dolayısıyla ben meseleyi psikanaliz kuramcılarının kadınsılığın gizli dilinden, ya da anneden kıza aktarılanlardan bahsederken ima ettiklerinin belki biraz kenarına, bildiğimiz konuşulan, okunan, yazılan dil alanına çektim. Bir de annenin örtülü kimliği etrafında kurdum.
**
Dil konusunun kadınlar için ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Kadınların toplumsal düzeyde varlığının niteliğini, derecesini, biçimlerini ifade ediyor dilsel uygulamalar. Kadın yazarlar için dil konusu daha da önemli. Anadilimiz dediğimiz bir şey var ama bu aslında baba dili. Bunun edebiyattaki en çarpıcı yansıması erkekler yazdığı zaman buna “edebiyat” denirken, kadınlar yazdığı zaman “kadın edebiyatı” denmesi.
O zaman şöyle de düşünebiliriz: Demek ki kadınlar, anadilimiz dediğimiz baba dilinin terkibine , bilerek ya da bilmeyerek öyle gizli birşeyler katıyorlar ki o dil erkeklerin dilinden farklı bir dil oluyor. Ve o dille ifade edilen içerik de farklı bir içerik oluyor.
Biliyorsunuz James Joyce’un Ulyssess ’i önceleyen eserinin adı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ‘dir. Bu romanda Stephen Dedalus’un hikâyesi üzerinden, kendisinin bir yazar olarak doğuşunu anlatır. Çocukluğu ve ilkgençliğiyle hesaplaşır ve kendi tarihini, yazar olduğunun bilinciyle yeniden yazmaya başlar. Yazarın çocukluğu ve ilkgençliğini irdelemesi, edebiyata “çıraklık romanı” diye bir tür olarak bile girmiş. Ama aslına bakılırsa her yazarın bütün hayatı boyunca, bütün eserlerinde büyük ölçüde yaptığı iş budur zaten. Yani her yazar dünya hakkında kendinden, kendi geçmişinden, sürekli yeniden yazdığı kendi tarihinden hareketle birşeyler söyler. Edebiyatı edebiyat yapan da bu öznellik boyutudur. Bu öznellik boyutu olmasa ortadaki şey edebiyat olmaz; gazete yazısı olur, iddianame olur, reklam metni olur, kullanma kılavuzu olur...
Yazarın kendi bireyselliğinden yola çıkarak yazdıkları toplumsal düzeyde insanlık söyleminin oluşmasına katkıda bulunur. Böyle diyoruz ama bunları söylerken hep erkek yazarı düşünüyoruz. Kadın yazarlar için durum farklı. Kadınlar kendilerinden hareketle yazdıklarında buna edebiyat değil de “kadın edebiyatı” deniyor. Onların yazdıkları insanlık söylemini değil kadın söylemini oluşturmaya katkıda bulunuyor. Feminist hareketin de etkisiyle bu ayrışma iyice keskinleşip yerleşti.
Sevim Burak işte bu noktada tuhaf bir örnek olarak ortada kalıyor. Çünkü ne erkekler onu büyük, merkezi edebiyat dünyası içine almaya yanaşıyorlar, ne de kadınlar onu “kadın edebiyatı” dünyasına almaya hevesli görünüyorlar. Sevim Burak kadınlar tarafından da edebiyat dünyasına ve dolayısıyla toplumsal hafıza alınmayan bir yazarsa eğer, bunda onun alıştığımız, beklediğimiz klişelerle kadın meselesinden bahsetmemesinin büyük payı olduğunu düşünüyorum ben. Aslına bakılırsa Sevim Burak’ın metinlerinde kadınlar ve azınlıklar merkezde yer alır. Onlar üzerinden kurar metinlerini. Fakat her zaman hikâye edileni, resmedileni gölgede bırakan bir tarafı vardır onun metinlerinin. Hatta son dönem yapıtlarında hikâyeyi ve temel dilsel yapıları o kadar bozar ki, değil gölgede kalmak artık bu ögeleri tam olarak seçip teşhis etmemiz bile zorlaşır. Dolayısıyla biz istesek de istemesek de Sevim Burak kalemi eline alıp yazmaya oturduğu zaman, görünüşe göre, kadınların ya da azınlıkların toplumsal durumunu irdelemek için yazmış değildir. Başka bir niyeti veya çabası vardır sanki. Başka bir meselesi vardır.
Kendisine yazarlığıyla ilgili ne zaman soru sorulsa üç kaynaktan bahseder: Dostoyevski, Kafka ve Tevrat. Öyle görünüyor ki, yazmaya oturduğunda, her zaman için onun asıl meselesi, “Dostoyevski ve Kafka’nın eserlerinden ve Tevrat’tan daha iyisini nasıl yazarım!” olmuştur. Yani, kendini kadın olarak değil, yazar olarak konumlandırmış ve bir yazar olarak, öncülerin dilini kendi dilimle nasıl aşarım diye düşünmüştür. Yani onun birinci meselesi edebiyattır.
Öncüleri erkek olduğuna göre, açıkça bir baba dilinden söz ediyoruz . Sevim Burak’ın baba diliyle boy ölçüştürmeye çalıştığı bir kendi dili varsa eğer, bu dil nasıl bir dildir acaba?
Ya da şöyle sorabiliriz: Edebiyat dili erkek diliyse, kendini edebiyat geleneği ve kurallarına göre konumlandırmaya çalışan bir kadın yazar , mutlaka erkek dilinin sınırları içinde hapis mi olur?
Her yazar için olduğu gibi, Sevim Burak’ın yapıtlarının bütününe de başka pekçok şeyin yanı sıra onun kendi dilsel portresi olarak bakabiliriz.
Bu dilsel portre onun aynı zamanda annesinin kızı olarak da portresidir. Çünkü anneden kıza geçeni, hatta kendisine rağmen geçeni, kendi özgün dilinin en önemli bileşeni olarak, yapıtında açığa çıkarmıştır Sevim Burak.
Şimdi biraz biyografik bilgi vermek istiyorum. Sevim Burak’ın yazılı bir biyografisi yok. Onun biyografisini yazmak üzere ben yakınlarıyla görüşmeler yapıyorum. Annesiyle ilgili bilgileri hâlâ hayatta olan kendinden 10 yaş büyük ablası Nezahat Çelik’ten aldım.
Sevim Burak’ın babası geçmişinde çok sayıda kaptan paşaların olduğu bir Osmanlı ailesinden geliyor. İsmi Seyfi Bey. O da baba mesleğini seçmiş ve hayatı boyunca İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nda kılavuz kaptan olarak çalışmış. Aile Kuzguncuk’ta yerleşmiş.
Annesi 1910’lu yıllarda savaş dalgalarıyla Bulgaristan’dan veya Romanya’dan –tam bilinmiyor- İstanbul’a sürüklenen Yahudi bir ailenin kızı. İsmi Anne-Marie Mandil. İstanbul’da Kuzguncuk’a yerleşmişler. Orada karşılaştıkları eski memleketlerinden bir gençle sözlemişler
Anne-Marie’yi. Fakat onu hiç sevmemiş. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir ara aile tamamen dağılmış. Anne-Marie Mandil Kuzguncuk’ta yapayalnız kalmış. O sırada Seyfi Kaptan’la tanışmış. Aşık olup çabucak evlenmişler. Sonradan Mandil ailesi tekrar bir araya gelince kıyamet kopmuş. Bu evliliği kabul etmemişler ama yapacak bir şey de yokmuş. Bu arada Seyfi Kaptan’ın ailesi de Yahudi gelin istememiş. O tarafta da kıyametler kopmuş. Bu nedenle karı-koca ilk bir sene Zonguldak-Bartın arasında gemide yaşamışlar. İlk kızları doğunca Seyfi Kaptan’ın annesi haber göndermiş torunumuzu görmek istiyoruz diye. Kuzguncuk’a dönmüşler. Seyfi Kaptan ve bebek Kuzguncuk’un tepesindeki aile köşküne yerleşmiş. Anne Kuzguncuk’un aşağı tarafındaki yoksul Yahudi mahallesinde kendi annesinden kalma küçük eve yerleşmiş. O sırada artık Mandil ailesinin diğer üyeleri Bulgaristan’a dönmüş.
Bebeği her gün 5 posta annesine götürüyorlarmış emzirsin diye. Sonra geri götürüyorlarmış. Bir süre böyle gidip geldikten sonra babaanne “Bu böyle olmayacak çocuk çok sık acıkıyor, çok fazla ağlıyor. Annesi de buraya gelsin demiş”. Ve böylece gelinini evine kabul etmiş. Fakat bu ilk çocuğu açıkça kendisi sahiplenmiş. Nezahat Hanım babaannesini anne diye çağırdığını söylüyor.
Anne-Marie Hanım ikinci kızı Sevim’i kendisi için doğurmuş. İlk yıllarda kızını yanında tutmuş ama zaten kendisi de daha çok kayınvalidesi ile kayınpederinin evinde oturuyormuş. Amcalar, halalar, onların eşleriyle birlikte geniş aile halinde.
Sevim’in doğumundan 4-5 yıl sonra (yani evlendikten 15 yıl sonra) annesi müslüman olup resmen Aysel Kudret adını almış. Zaman zaman kocasıyla geçici olarak başka semtlerde ev tutsalar da dönüp dolaşıp hep Kuzguncuk’taki köşkte oturmuşlar.
Nezahat Hanım’la görüşürken annesiyle ilişkili bu bilgiler bizim bugünkü konumuzu yakından ilgilendiren, ilginç bir biçimde ortaya çıktı. Nezahat Hanım annelerini anlatırken bir süre benden onun Yahudi olduğunu gizledi. Aslında ayan beyan ortada olanı gizliyordu. Öyle ki , komşularına göstermek için sakladığı bir dergide bir Sevim Burak foto-biyografisi vardı, bunu bana da gösterdi, içinde annelerinin bir fotoğrafı vardı ve altında geçen “Annesi Anne-Marie Mandil” yazısını tipeksle silmişti. Ben bu foto-biyografiyi daha önce görmüştüm. Annesi hakkında bu bir cümlelik bilgiye sahiptim. Fakat o kadar ustalıkla silmişti ki, sildiğini anlamadım ve kendi bildiğimden şüphe ettim. Sonraki görüşmemizde konuşmasına “Ben size işin doğrusunu söylemeye karar verdim” diye başladı. Ve annelerinin bu kısaca özetlediğim hikâyesini anlattı uzun uzun.
Bir de şunları anlattı.Tıpkı bizim aramızdaki görüşmede yaşandığı gibi, annelerinin Yahudiliği açıkça ortada olduğu ve herkes tarafından bilindiği halde, onlar kardeşiyle ikisi, bütün çocuklukları boyunca, annelerinin bu kimliğini gizlemek zorunda kalmışlardı. Ama nasıl diyelim, herşey ortada olduğu için, kalplerinde gizlemek zorunda kalmışlardı. Yani kendilerinden gizlemek zorunda kalmışlardı. Bu gizlemenin kaçınılmaz olan bir başka boyutu daha vardı: Hiç ona çekmediklerine, ondan hiçbir şey almadıklarına kendilerini inandırmışlardı. Yani annelerinin kendilerindeki parçalarını görünmez kılmışlardı. En azından kendi bilinçleri için. Ona çok benzedikleri ve ondan çok şey aldıkları halde....
Onların ilişkisi çerçevesinde, anneden alınan-alınmayan şey özellikle dil konusunda ortaya çıkıyordu. Anlattığına göre annelerinin Yahudiliği en çok dilinden, bozuk Türkçe’sinden belli oluyordu. Anadilin baba dili olmasından bahsetmiştik. Sevim Burak ve ablası için sözün düz anlamıyla anadil babalarının diliydi, annelerinin dili ise gizli dildi. Nezahat Hanım bu gizli dili öğrendiğini söylüyor ve sadece annesi ve eve gizlice gelen dayısı ile konuşmakta kullanırmış. Sevim Burak ise öğrenmeyi kesinlikle reddetmiş.
Sevim Burak belki de yazar ve entelektüel olmanın verdiği bilinçle sonradan annesinin Yahudiliğini, ablası gibi saklamadı. Ama kendisiyle yapılmış bütün söyleşilerde içtenlikle, yazarlığının, yazar duyarlığının kaynağı olarak baba tarafını gösterdi. Babaannesinden, dedesinden dinlediği hikâyelerle nasıl bir edebiyat bilincinin onda oluştuğundan bahsetti. Biz de buradan hareketle, onun edebiyatta kendini “babasının kızı” olarak tanımladığını, edebiyatını babasının diliyle yaptığı edebiyat, “babasının edebiyatı” olarak tanımladığını söyleyebiliriz. Fakat metinlerine yakından bakacak olursak bunun doğru olmadığını, en azından eksik olduğunu ve onun ilk kitabında edebiyata annesinden doğduğunu görürüz.
Sevim Burak’ın 1964’te yayımladığı ilk hikâye kitabı Yanık Saraylar ’dır. Onun edebiyatının daha ilk başından itibaren en çarpıcı yanı dilidir. Bu kitaptaki dilin iki özelliği vardır. Birincisi paramparça bir dildir; ikincisi açıkça Tevrat diline öykünür. Zaten kitaba damgasını vuran “Ah Ya’Rab Yehova” hikâyesinde de Tevrat’tan alınmış gibi duran bir soy sop hikâyesi anlatılır. Sevim Burak bu hikâyeyi annesine adamıştır. Yahudi bir anneyle Müslüman babanın istenmeyen beraberliğinden ortaya çıkan bir çocuğun doğumu etrafında gelişir bu hikâye. Günce biçiminde yazılmıştır ve yazarın doğduğu yıl ve günlerde geçer. Hikâyeye yoğun bir öfke, insanların birbirine karşı ikircikli duyguları ve şüphe hakimdir.
Sevim Burak bu metinde Tevrat’taki bütün isimleri hikâyenin içinden geçirir. Leviler, Nahumlar, Aşerler, Rebekalar, Esterler Tevrat zamanından kalkıp, akın akın Kuzguncuk’taki evin etrafındaki sokaklara gelirler. Her yere, evin çevresine ve içine yerleşirler. Her yeri işgal ederler. Adlarıyla, sanlarıyla, o kadar gerçek ve kalabalıktırlar ki artık onları görmezden gelmek, gizlemek, çocuğun anne tarafından ****** inkâr etmek, aslında başka türlü olduğunu söylemek mümkün değildir.
Yazar bu ilk kitabıyla birlikte annesinin örtülü kimliğini ve gizli dilini avaz avaz bağırarak ifşa eder. Edebiyata, annesinden kendisine geçen tarih ve dil ile oluşturduğu, kendi özgün diliyle doğar. Yazar Ford Mach 1 romanında, yine gizlenen kimliklerin yarattığı sıkışmışlık ve öfkeyle bir canavara dönüşmeyi anlatırken “annede gizlenen kızda kendini gösterir” der. Onun edebiyatı annede gizlenenin kızda kendini göstermesiyle doğar.
İlk kitap Tevrat dilinin izlerini taşıyordu ve parçalanmış bir dili vardı.
Parçalanmış dil biraz da 20. yüzyılın alameti farikası sayılır. Sevim Burak’tan önce de bunu kullananlar, icat etmiş olanlar vardı: James Joyce, Virginia Woolf... Bu nedenle sonradan gelen yazarlar için, parçalanmış bir dil kullanmak tek başına bir yazarın dilini özgün kılmaya yetmez. Sevim Burak’ta bu parçalanmış dilin özgül tarafları nelerdir?
Bu sorunun cevabı onun ikinci hamlesinde daha iyi ortaya çıkar. Sevim Burak ikinci kitabını 17 yıl sessizlikten sonra yayımlar: Sahibinin Sesi (1982). Bu Yanık Saraylar ’ı, özellikle de “Ah Ya’Rab Yehova” hikâyesini devam ettiren bir oyundur. Hemen ardından Afrika Dansı ’nı (1982) çıkarır. Bu kitapta, başka meseleler, başka dünyalar da girmiştir edebiyatına ve yepyeni dil oyunları dener. Bunlardan biri de kitaptaki hikâyelerden bir kısmını Fransızca-Türkçe lügâtten bakarak, Fransızca imlâsına göre yazmasıdır. Yani Türkçe’yi “yabancı sesle” yazmıştır. Ben işte bu hikâyelerde baştan sona annesinin sesinin çınladığını düşünüyorum. Fakat artık tema, hikâye edilen şey, tarih veya Tevrat’a öykünme düzeyinde değil... Daha o minicik bir bebekken, konuşmayı bilmezken, annesinden gelen seslerle dünyayı anlamlandırmaya çalışırken bilinçdışına, hafızasına ses olarak, ritim olarak, melodi olarak yazılan sesler düzeyinde.
Dolayısıyla onun parçalanmış dili 20. yüzyılın edebiyat normları öyle gerektirdiği için parçalanmamıştır. Ya da kadınlarla veya erkeklerle ilgili iddiaları doğrulamak, yalanlamak, örneklemek için parçalanmamıştır. Kendi ruhsal gerçekliğinden çıkarıp aldığı birşeydir bu.
Daha sonra Everest My Lord ’da (yayımlanışı yazarın ölümünden sonra, 1984) yabancı sesiyle konuşulan dili, yazılan dil olarak irdeler. Bu sefer Türkçe bir İngiliz’e emanet edilmiştir. Metnin içine Dil Encümeni tarafından onaylanmış Türkçe alfabe koyar. Everest My Lord’un alfabesini bu alfabeyle karşılaştırır. Onun Türkçe ve genel “dil” bilgisini sınar. Sorar: Dilin kuralları nedir? Dille nasıl yazılır? Kelimeler neyi ifade eder? Kelimeler nerden gelir? Ve giderek buradan “Ben nerden geliyorum?” sorusuna geçer. Annesinin ve babasının ayrı ayrı dillerini tuhaf bir terkip içinde bir araya getirerek kurduğu kendi üslubunda başlattığı dil sorgulamasına, yazar olarak katettiği yoldaki kazanımlarını ekleyerek, tekrar tekrar kendi kimliğini, tarihi oluşturmaya devam eder.
Dolayısıyla, şimdi Sevim Burak kimin diliyle yazmıştır diyeceğiz? Erkek diliyle mi? Baba diliyle mi? Yoksa anne diliyle mi? Anne diliyle baba dili birbirinden ayrı düşünülebilir mi? Kadınsı olanla erkeksi olan keskin biçimde ve hiç buluşmayacak biçimde birbirinden ayrılmış mıdır?
Bu sorular çoğaltılabilir. Pek çoğumuzun sorduğu sorular bunlar ve bir çırpıda cevap vermek mümkün değil. Ben sürekli gözardı edilmeye çalışılan, oysa edebiyatımızda çok büyük bir çıkış yapmış olan bir kadın yazar örneği üzerinden, bu soruları gündeme getirmeye çalıştım. Onun “annesinin kızı olarak” dilsel bir portresini çizerek, anneden iletilenin kızda mutlaka bizim beklediğimiz, alıştığımız, arzu ettiğimiz ya da uygun gördüğümüz biçimde ortaya çıkmak zorunda olmadığını göstermeye çalıştım. Adına yaratıcılık da denen bu farklılığa açık olmak istiyorsak eğer, kadına ilişkin sorulara cevap ararken, psikanalizin sesine mutlaka kulak vermeliyiz diyorum. Çünkü o zaman, kadınların ta derinlerinden binbir güçlükle çıkartıp getirdikleri yaratıcı sözlere kendimizi daha fazla açabileceğimize inanıyorum.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et  
Cevap Yeni Konu Aç
En popüler 10 etiket
Bu Sayfanın Etiketleri
gazete yazısı örneği, köşe yazısı nasıl yazılır, köşe yazısı örnekleri, makale yazilari, makale yazıları, makale yazısı, makale yazısı örneği, makale yazısına örnek, örnek makale, örnek makale yazıları,
Köşe Yazısı ve Makaleler Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Medya Haber NoRanynn Güncel Konular 931 2 Gün Önce 17:21
Grafoloji - El Yazısı Bilimi ThinkerBeLL Bilim 3 3 Hafta Önce 10:51
Hiyeroglif Yazısı ThinkerBeLL Kültür 1 13-10-2007 20:37
Köşe Yazısı Nedir? kompetankedi Edebiyat 0 12-04-2007 15:49
Yazının Doğuşu virtuecat Tarih 4 12-04-2007 10:46
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 05:14Bir site yetkilisine ulaşınBize Ulaşın - Contact Us
vBulletin®, Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd. ~ SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Başka adreslerde içeriğimizi paylaştığınızda lütfen kaynak belirtmeyi unutmayınız, duyarlılığınız için teşekkürler.
Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz / sorunuz varsa bize ulaşmak için tıklayınız.
If you OWN the copyrights to any content we publish or offer for download & you want them to be REMOVED from our web site, please contact us with some proof of ownership of copyright and they will be removed immediately.
Creative Commons License
MsXLabs Directory
Sayfa 4.78877306 saniyede (77.52% PHP - 22.48% MySQL) 8 sorgu ile oluşturuldu
Top Have Fun @ MsXLabs! Designed by NeutralizeR