Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Köşe Yazısı ve Makaleler

Bu konu Güncel Konular forumunda ahmetseydi tarafından 30 Nisan 2006 (13:18) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
180517 kez görüntülenmiş, 212 cevap yazılmış ve son mesaj 5 Ağustos 2013 (20:42) tarihinde gönderilmiştir.
  • 5 üzerinden 2.00  |  Oy Veren: 2      
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 30 Nisan 2006, 13:18

Köşe Yazısı ve Makaleler

#1 (link)
Je T'aime
ahmetseydi - avatarı
Toprağın Sırları

“BİR GRAM toprak içerisinde milyonlarca mikrobik canlı yaşamaktadır. Bu canlılar olmasa idi, organik maddeler ayrışamayacaklarından, dünyanın yüzeyi ölü artıklar ile dolacak ve yaşanamaz bir hâl alacaktı.”


Toprağı, sadece ufalanmış, öğütülmüş küçücük taş parçacıkları olarak düşünemeyiz. Başka bir ifadeyle iki üç taş parçasını alıp havanda dövsek de un hâline getirsek ‘toprak’ elde edemeyiz. Toprak bambaşka bir şey... Baksanıza, bir gram toprakta milyonlarca canlı kaynıyor. Çakıl taşını istediğiniz kadar ufalayın; hiç bir zaman canlı, bereketli, üretken toprağı elde edemezsiniz.

O halde toprak, üniversitelerde okutulan tarifi ile bir ‘varlık’tır. Her çeşit bitki ve hayvanları besleyebilen ve içinde su ve hava da dahil organik, inorganik binlerce çeşit kimyevî madde barındıran bir örtüdür. Örnek olarak bakterileri ele alalım.

Bakteriler tek hücreli canlılar olup, hayatın en küçük ve en basit üyeleridir. Bir grup topraktaki bakteri sayısı yüz milyona erişmekte olup, bir dekar arazi içinde 50 kg’a kadar ağırlığa sahip olabilirler. Milyonlarca canlı bakterinin toprak içinde elbette ki sayısız vazifeleri vardır. Toprağı beslemek, toprak maddesini bir kimya fabrikasındaki gibi işleyerek bitkilerin kökleri için ‘yem’ hazırlamak, nihayet her çeşit ölü artıkları ayrıştırarak yine toprağa kazandırmak, toprağın ‘canlılık’ vasıflarını korumak, tek hücrelilerin işidir. Toprakta protein ve azotlu bileşikleri ayrıştırarak amonyak yaparlar. Kükürt oksitleyiciler, demir oksitleyiciler, hidrojen bileşiklerine tesir ederler, küf mantarları, şapkalı mantarlar, bu tür bakteriler arasında sayılabilir. Latince isimlerini de sayarsak aktinomesitler ve algler gibi bitki menşeli bakteriler de toprak ana maddesini teşkil ederler.

Ya küçücük hayvanî canlılar? Nematodlar, protozonlar, rotiferler... Bütün bu mikroskobik canlıların da ayrı ayrı vazifeleri ve hizmetleri var. Bunlardan rotiferlerin 50 kadar cinsi tespit edilmiştir.

Toprakta başka canlılar yok mu? Hepsini mutlaka mikroskopta mı göreceğiz? Elbette ki hayır. İşte gözle görülenleri: Böcekler, böcek yiyenler, bin ayaklılar, tesbih böcekleri, toprakpireleri, yumuşakçalar, kırkayalar, örümcekler, solucanlar...
Hepsini bir an için unutup yalnız solucanları ele alalım. Solucanların ölü organik artıklarla beslendiğini biliyoruz. Organik maddelerle birlikte mineral toprak tanelerini de yiyen solucanların sindirim sistemlerinden tekrar toprağa geçen dışkı maddesi son derecede faydalı bir gübre teşkil ediyor. Solucanlar üzerinde yapılan bir araştırmanın neticeleri:

Solucanların dışkı maddesindeki faydalı maddeler, toprak yüzeyindeki faydalı maddelere nispetle çok zengindir. Meselâ solucanlar faydalı fosfor maddesini toprak üstündeki fosfora nispetle %40 oranında daha fazla üretebiliyorlar. Bu oran nitrojen için %38, karbon için %50’dir. Bu hayvanlar hiç doymak bilmeden devamlı olarak toprak yerler, vücutlarında bu toprağı ayrıştırırlar ve dışkı maddesi olarak yine toprağı beslerler. İdeal bir gübre cinsi üreten solucanlar üzerinde Trakya’da kahverengi orman topraklarında yapılan bir araştırmada (Prof.Dr.İlhan Akalan) bir dekar arazide tam 26.000 solucan tespit edilmiş ve ilkbahar mevsiminde bu solucanların 176 kg’lık dışkı bıraktıkları görülmüştür.

Solucanlar yalnız gübre üretmekle kalmıyor, toprakta açtıkları deliklerle toprak drenajına ve havalanmasına da yardımcı oluyorlar.


Toprağın ‘cansız’ maddesi üzerinde de biraz duralım:

Toprakta her çeşit madde vardır. Demirden kurşuna, bakırdan alüminyuma kadar elementler, kömür, petrol gibi madenler, çeşitli mineraller, özetle yeryüzünde hangi madde varsa hepsi topraktan çıkmıştır demek yanlış olmayacaktır.
Bunlardan sadece mineralleri ele alsak, uzun bir tablo elde ederiz. Mineral gruplarının temel türlerini şöyle sıralayalım:

Amfiboller, piroksenler, mikolar, feldspatlar, silisyum dioksitler, demir oksitler, alüminyum oksitler, manganez oksitler, titan oksitler, karbonatlar, fosfatlar...
Yalnız bir konuya dikkat çekmek gerekirse bütün canlıların kimyevî maddesinin aynen toprakta mevcut olduğunu belirtmeliyiz. Hatta isterseniz insan vücudunu ele alalım.

İnsan vücudu et, kemik, sinir vs.den meydana gelir. Ve bütün bunların en küçük parçası da, bilindiği gibi, hücredir. Hücre, canlı organizmanın en küçük parçasıdır. Ancak hücre de kimyevî olarak atomlardan meydana gelmektedir. O halde hücre içindeki bir demir atomu ile, topraktaki demir atomu arasında hiçbir fark yoktur. İnsan vücudunun dörtte üçü sudur. Suyun kimyevî özelliği hücre içinde ne ise, yağmur suyundaki de odur. Topraktaki su da aynı sudur. Madde belki şekil değiştirir; katı olur, sıvı olur, buhar olur, ama atom dediğimiz ana ve asıl olan unsur aynıdır, değişmez. Toprakta ne varsa, bütün canlılarda aynı şeyler vardır. O halde canlı madde ile cansız maddenin özü aynıdır. Kemiklerimizdeki karbon, kanımızdaki su, beynimizdeki fosfor maddesi aynen toprakta da mevcuttur. Hani ne demişler:


“Topraktan geldik, toprağa gideceğiz.”

Ne kadar manâlı bir söz...

Bedenimizin topraktan geldiğine şüphe yoktur ve bir gün toprağa gideceğinden de...
Yaşayan bütün bitki ve hayvan türleri, öldüklerinde toprağa karışırlar ve onun bir parçası olarak dengede rol alırlar.


Zafer
Rapor Et
Reklam
Eski 30 Nisan 2006, 15:29

Hayata Düşülmüş Notlar

#2 (link)
Je T'aime
ahmetseydi - avatarı
Hayata Düşülmüş Notlar


“Ayakkabını Çıkar”

Bir başka insana, bir başka kültüre, bir başka topluma, bir başka cinse yaklaşırken ilk yapmamız gereken ayakkabılarımızı çıkarmaktır. Çünkü yaklaştığımız yer kutsal bir mekandır. Tıpkı Musa aleyhisselâmın Tuva Vadisinde yürürken yaptığı gibi, kendi ayakkabılarımızı çıkarıp, yalın ayak olmaya, kendi elimizi göğsümüze götürüp karşıdakini anlamaya hazırlanmalıyız. Orada bir süreliğine de olsa başkası gibi yürümeye, başkası gibi davranmaya hazır olmalıyız. Onlara katılmak için değil bu; onları anlamak için. Çünkü başkalarının dünyası, tıpkı Tuva Vadisi gibi mukaddes olmalıdır. Çünkü biz o dünyaya yaklaşmadan çok daha önce, Rabbimiz orada oldu. Biz başkalarını anlamaya çalışmadan önce, Rabbimiz onları yoktan yarattı, varlığa getirdi, rızık verdi, ihtiyaçlarını gördü, dualarını işitti. Hiç olmazsa, bizden önce onları anlayanı anlamak için ayakkabımızı çıkarmalı, elimizi böğrümüze götürmeliyiz.



“Annestezi”

Anneler yavrularının sancılarını dindirmek için ellerinde pek az şey olduğunu düşünürler. Aslında, ana yüreğinin aciz kaldığı böylesi anlar, ana yüreğinin eşsiz şefkatiyle her şeyi değiştirebileceği zamanlardır.

Araştırmalar müşfik bir ana öpücüğünün çocukta ağrı algısını azalttığına, annenin yavrusuna çektiği acıyı anladığını ve paylaştığını anlatan bu öpücüğün bir tür “anestezi” gibi etki ettiğine işaret ediyor.

Annelerin yavruları için yapabileceği bir tatlı öpücük gibi o kadar küçük ama o kadar etkili ve önemli şeyler var ki... Biz buna annenin yaptığı anestezi anlamında “annestezi” diyoruz. Siz dilediğiniz ismi verebilirsiniz.

Küçük ayrıntıların yavrunuzun hayatını bir ömür boyu etkileyeceğini hep hatırlayın lütfen.



“Şimdilik!”

Ünlü romancı DH Lawrence, “hiçbir şey için ‘bu benimdir’ deme!” diye uyarmıştı yıllar öncesinden. Sadece, “bu benim yanımdadır” dememize izin vermişti. Gerçekten de, varlığımızı zenginleştiren, yaşayışımızı derinleştiren ne varsa, hepsi hepsi zamanın akıcılığı içinde çürümeye, eskimeye, yitmeye mahkûmdur. Şu andaki hâli ne olursa olsun, üzerinde her zaman bir fanilik, geçicilik damgası taşır eşya ve insan. Buna göre, aslında hiçkimsenin “ben gencim” deme hakkı da yok gibidir; doğrusu, bulunduğu gün içinde “ihtiyar” diye tarif ettiklerinden biraz geç doğmuş olmasına borçludur gençliğini. Ne kadar genç olursa olsun, bir başka zamanın ihtiyarıdır her genç. Öyleyse ne gençliğinizle övünün, ne de yaşlıyım diye üzülün.. Sadece zamanın size ayrılan köşesinde şimdiki ünvanınız bu! Şimdilik! Sadece şimdilik! Gençlikse zaten geçecek, yaşlılık ise o da geçecek!



Sen ‘Sen’ Ol

Herkes biliyor ki:

Herkes için her şey olamazsın
Herşeyi bir anda yapamazsın.
Herşeyi mükemmel yapamazsın.
Herşeyi herkesten iyi yapamazsın.
Sen`de herkes gibi bir insansın.

O zaman:
Kim olduğunu bil ve öyle ol.
Senin için öncelikli olanı bil ve onu yap.
Güçlü yanlarını keşfet ve onları kullan.
Başkalarıyla rekabet etmemeyi öğren.
Çünkü hiç kimse “senin gibi” olmaya çalışmayacaktır.




Anne Heykeli
Amerika’nın ünlü doğa parkı Yellowstone National Park’da çıkan bir yangın sonrası görevliler hasar tesbit çalışmaları için ormanda geziyorlardı. Görevlilerden biri bir ağacın dibinde küller içinde neredeyse kömürden bir heykele dönüşmüş bir kuş gördü. Görevli elindeki çubukla hafifçe dokundu kömürleşmiş kuşa. Dokunur dokunmaz kuşun kanatları altından üç küçük kuş yavrusunun cıvıldayarak çıktığını gördü. Anne kuş gelen tehlikeyi farkederek, yavrularını bir ağacın arkasına getirmiş, kendisinin yanacağını bile bile onları kanatlarının altında saklamıştı. Yangın yayılmadan, çok rahatlıkla uçup oradan uzaklaşması mümkün iken, yavrularının yanında kalmayı tercih etmişti. Alevler bulunduğu yere varıp küçücük bedenini kavurmaya başladığında, hiç kıpırdamadan kalmıştı. Bedeni yanıp kavrulmuştu ama geriye hiç ölmeyecek bir “anne” heykeli bırakmıştı.
Rapor Et
Eski 30 Nisan 2006, 18:07

Öyle milliyetçilik olmaz

#3 (link)
Eski Üyelerin Ruhları
Blue Blood - avatarı
Hasmane tavır başka, eleştirel yaklaşım başkadır.Milliyetçilik adına söylenen şeyler, Amerika’ya ve AB’ye karşı hasmane bir üslup taşıyor. Hatta demokrasiye de şehlâ bakıyor!

İki kutuplu dünya dengesinden, tek merkezli dengeye geçildiğini kabulleniyoruz. Nedir o merkez? Tabii ki ABD. Avrupa Birliği de onun uydusu gibi bir konumda, her ne kadar öyle değilmiş gösterileri yapma ihtiyacından vazgeçmiyorsa da.
Ve biz yeni dünya dengesinin merkezine şiddetle muhalifiz! Peki hangi denge hesabı ve stratejisi adına? Varmak istediğimiz hedef noktalar ve onları belirleyen istikamet çizgisi nedir?
Uzaktan bakınca şöyle bir izlenim edinirsiniz:
“Bizim zengin kaynaklarımız var, onları değerlendirecek bilgili kadrolara da sahibiz; fakat ABD ve Avrupa Birliği buna izin vermiyor ve bir müstemleke gibi bizi sömürüyor. Onlarla olan bağlarımızı koparıp ilişkilerimizi kesersek her şey kendiliğinden çözülür ve yoluna girer.”
Böyle midir durum? Böyledir de onun için mi sabahtan akşama “bunlar şöyle batırırlar, şöyle parçalarlar, şöyle sömürürler”le yetinen ve ha bire aynı şeyleri tekrarlayan yazılar yazılıp nutuklar çekiliyor?
İyi ve sağlıklı ilişkiler kurmanın yollarını aramıyoruz. Öyle olsaydı, üslup böyle olmazdı. Peki, dünyanın en büyük “siyasî-ekonomik” gücüne karşı reddiyeler düzüp adeta “felsefe”ler üretir isek; (Kur’un şişkinliği nazara alındığında) 3-4 bin dolarlık millî gelirle, bu tarımla, bu dış ticaret açığıyla, bu işsizlikle, bu bölücülük mazarratıyla, bu aydın yoksulluğuyla, bu demokrasiyle biz hangi alternatif projenin takipçisi olacağız?
... Bulgaristan yeni bir anlaşma yaptı; uzun yılların Demir Perde ülkesi, Varşova Paktı üyesi, Amerika’yla iyi olmak için her fırsattan yararlanıyor. Yarın, öbür gün; Trakya’yı sular altında bırakan baraj açma uygulamalarına ayrı bir küstahlık eklerse hiç şaşırmam.
... “Bireysellik” övülür. Bizde bireyselliğin en aşırı sivrilikleri mizacımıza işlemiş haliyle var. “Düşünce” diye ifade edilenlerin çok büyük bir kısmı bizde, bireysel ve tepkisel tatmin ihtiyaçlarıyla ilgilidir. “Böyle olursa bu toplum ne kazanır, şöyle olursa ne kaybeder?”in muhasebesi yapılıyor falan değil. Bozulmuş adamın kafası! “Çekilip gitsinler, sinirime dokunuyor. İstemem onlardan gelecek hayrı!” psikolojisi, ciddi bilinen veya hiç değilse öyle olması umulan kişilere bile hakim.
... Batı, Filistin’e yardımı kesti ve Filistin halkı çok dramatik haller yaşamaya doğru hızla sürükleniyor. Filistin’in eylemler yaparak yaşayabilmesi bile Batı’nın yardımına bağlı! Filistin’in eylemlerini hamasetle destekleyenlerin cebinde akrep var! Onlardan para çıkmaz; sadece bireysel eşantiyonlarla caka satarlar ve önemli yardımlarda bulunuyormuş havasını verirler.
... Kim kime, niçin, nasıl güveniyor, anlamak mümkün değil.
Şimdi Amerika’nın Ortadoğu masasında; Peşmerge var, Yahudi var, Bulgaristan var. Onlara dayanarak strateji geliştirmeye çalışıyor. Biz de diyoruz ki: “Ya onay ver, Irak’ın Kuzey’ine girelim; yahut da sen temizle şu PKK’yı.” Amerika istese, Irak’taki kampları vurup dağıtır, elebaşlarını da birkaç kamyona bindirip bize teslim eder. Apo’yu teslim ettiği gibi... Ve bir diplomatik manevrayla biz bunu sağlayabiliriz. Ama şartlar hiç öyle değil ve karşılıklı görüşmelerimiz, “hiçbir şey söylemeden, söyleyemeden, müphemiyetle örülüp dokunan sıkıntılı ve boş mükaleme”lerden ibaret. Temennileşiyoruz ve ilişkilerimizin iyileşmesine dair umut belirten nezaket cümleleri teati ediyoruz! Bir siyasetçi de diyor ki: “Böyle olmaz. Çözüm, bizsiz yapamayacaklarını hatırlatıp vurgulayan dinamiklerimizi harekete geçirmemizle bulunur.” Soğukluk yetmiyor; biraz da endişe uyandırmamız lazımmış. Amerika’ya demeliymişiz ki: “Bak İran’da Türkler var, Orta Asya zaten bizden, benim canımı daha fazla sıkarsan, oralardaki dengelerini bozarım senin.”
Hasmane davranma yolu iyice açılırsa, senin borsanı bir günde altüst eder adam. Bunu düşünemiyor musun? ... Böyle milliyetçilik olmaz. Milliyetçilik; bu milletin, bu toplumun, bu ülke insanlarının bugününü, yarınını, işini-aşını-ışığını-huzurunu, mutluluğunu, sağlığını, eğitimini, birliğini, dirliğini düşünmek demektir. Mutedil, müspet, hayırlı milliyetçilik; sağlam bilgiyle, ufuklu akılla, sorumluluk şuuruyla, medenî ve fikrî cesaretle, ihata ve terkip özgünlüğüyle, gerçekçilik vukufuyla olur.
Rapor Et
Eski 30 Nisan 2006, 19:10

Elektrik Üreten Bakteriler

#4 (link)
Je T'aime
ahmetseydi - avatarı
Elektrik Üreten Bakteriler


Dünyamızda yaşayan canlılardan boyut olarak en küçük ama sayıca en çok olan bakteriler, yapılarındaki basitliğe rağmen yaptıkları işler açısından mükemmellik ve ilginçlikleri ile dikkatimizi çekiyorlar. Diğer hücrelerden farklı olarak, organeli olmayan, sadece dış zar ve zar içerisinde yüzen bir dizi molekülden ibaret bu minik yaratıklar en umulmadık yerlerde, en umulmadık besinleri kullanarak “hayat”ın dünya üzerinde ne kadar yaygın ve muhteşem olduğunu bizlere gösteriyorlar.

İlginç bakterilere bir örnek de Geobacter ailesine ait bakterilerdir. Bu bakterilerin özelliği ‘demir oksit’ solumaları. Yani biz karbonhidratları karbondioksit ve suya parçalarken, oksijenden yararlanıyoruz, Geobacter’ler ise bu işlem için oksijen yerine demir oksit kullanıyorlar. Elektron transfer kabiliyetleri ile ilgi çeken Geobakter’ler, ilk olarak 1987’de Washington yakınlarındaki bir nehirden alınan örneklerin incelenmesi sonucu bulunmuştur. Geobakter’lerin önemli bir özelliği ise petrolü besin olarak kullanıp, zararsız karbondioksite dönüştürebilmeleri. Bu ilginç bakteriler sadece petrol kirliliğini yok etmekte değil yeraltı sularındaki radyoaktif metallerin temizlenmesinde de kullanılabiliyorlar.


Massachusetts Üniversitesi’nden Derek Lovey ve öğrencileri yeraltı sularındaki uranyum kalıntılarının temizlenmesinde kullanılabilecek bakterileri ararken, kaza eseri başka bir amaçla kullanılabilecek bir bakteri keşfettiler. Lovey ve öğrencilerinin yaptıkları çalışmada bakteri örnekleri demir içeren ortamda bırakılarak, hangilerinin yaşayıp çoğalabildikleri tesbit edilmeye çalışılmıştır. Bu deneyler sırasında Kevin Finneran Rhodoferax ferrireducens adı verilen bir bakterinin, diğerlerinden farklı olduğunu gözlemlemiş ve bakteriyi yakından tanımak amacıyla Dr. Chaudhuri deneyler yapmıştır. Bu deneyler sounucunda R. ferrireducens bakterisinin Geobacter’ler gibi elektron transferi yapabildikleri bulunmuştur. Bu bakteriler bulundukları ortama iletken bir elektrod konulduğunda, bu elektrod üzerine tutunarak çoğalmaktadırlar. Sonra bakteriler sıvı içindeki glikozu (veya diğer karbonhidratları, şekerleri) karbondioksite parçalarken açığa çıkan elektronları, üzerinde bulundukları elektroda verirler ve böylece elektrik akımını başlatmış olurlar. Diğer bir deyimle bu bakteriler ile biyo-piller yapılabilmektedir. Bu çalışmayı benzer biyo-pillerden ayıran en önemli özelliklerden biri verimin %80’in üzerinde olmasıdır. Daha önce ancak %10 verimle çalışan bakteriler bulunabilmiştir. R. ferrireducens biyo-pilleri ile bir kâse şeker kullanılarak, 60 wattlık bir ampül 17 saat boyunca yakılabilmektedir.

R. ferrireducens biyo-pillerinin başka bir avantajı da, diğer biyo-pillerin aksine, zehirli kimyasallara gereksinim duyulmayışı ve bakterinin glikoz haricinde diğer şekerleri de tüketebilmesidir. Bakterilerin glikoz haricindeki diğer organik maddeleri tüketebilmesi, besin olarak atık su veya şeker üretiminde ortaya çıkan yan ürünlerin kullanılabilme ihtimalini gündeme getirmektedir. Bu şekilde üretilen pillerin çevre dostu olup, çevre temizliğine katkıda bulunması ümit edilmektedir.

R. ferrireducens bakterileri ile denizler de dev pillere dönüşebilir. Amerika Deniz Araştırmaları Ofisi’nden elektrokimyacı Leonard Tender bütün bir okyanusu kocaman bir pil olarak düşündüğünü söylüyor. Okyanus tabanına yerleştirilecek olan elektrodların üzerinde kümelenen R. ferrireducens bakterileri okyanus tabanına düşen organik maddeleri besin olarak kullanıp elektrik üretebilir. Özellikle okyanus dibindeki deprem alıcıları veya deniz canlılarını araştırmak için yerleştirilen alıcılarda R. ferrireducens biyo-pillerinin kullanılabilmesi üzerine çaışılıyor.


R. ferrireducens biyo-pilleri ile ilgili çalışmalar henüz çok yeni. Bu pillerde verim diğer biyo-pillere oranla çok yüksek olsa da şu anda çok yavaş çalışmaktadırlar. Elektrod olarak kullanabilecek daha iyi iletken malzemeler bulunması, yüzey alanını genişletip bakteri sayısını artırmak ya da genetik mühendisliği metodları ile bakterileri değiştirerek pillerin daha kullanılabilir hale gelmesi üzerine çalışmalar devam etmektedir. Yakın gelecekte elektrikle çalışan aletlerimizin bir kısmı mikrop gücüyle çalışır hale gelebilir. Yani bir zamanların beygir gücünden sonra gelecek yüzyıl da mikrop gücünden yararlanacak gibi.

Milyonlarca bakteri içinden isteneni bulmak hakikaten zor bir iş. Yine pek çok defa olduğu gibi görünüşte tesadüf, ama gerçekte tevafuk eseri bir tanesi daha biz insanların dikkatine sunuldu. Endüstriyel atıkların temizlenmesi, ilaçtan deterjanlara, plastik üretimine kadar sayamadığımız çok farklı yerlerde yararlandığımız bakteriler umuyoruz ki yakında ucuz ve temiz enerji üretiminde de bizlere yardımcı olacaklardır. Özellikle fosil yakıtların azaldığı, alternatif enerji arayışlarına yöneldiğimiz bu yüzyılda böyle bir buluşun yapılması çok önemli. Her zaman olduğu gibi yine en verimli, en ucuz ve çevre dostu çözümleri yine tabiatın içinden buluyor, gözümüzle göremediğimiz minik kimyacılardan ders almaya ve onların daha keşfedilmememiş nice sırlarını aramaya devam ediyoruz.
Rapor Et
Eski 30 Nisan 2006, 20:26

Köşe Yazısı ve Makaleler

#5 (link)
Mystic@L
Ziyaretçi
Mystic@L - avatarı
Sanatçının “Annesinin Kızı Olarak” Portresi

Yapı Kredi Feminizm Üstüne Konuşmalar Dizisi:

Kadınlar, Kimlikler, Hafızalar,

Psikanaliz ve Feminizm Paneli, 25 Mart 2005.
Nilüfer Güngörmüş Erdem

Ben kadın ve psikanaliz konusunu, edebiyat dünyasından bir örnek üzerinden ele almak istiyorum. Sevim Burak’ın edebiyatina psikanalitik açıdan bakmaya ve onun bir portresini çizmeye çalışacağım. Buna sanatçının “annesinin kızı olarak” portresi dedim.
Sevim Burak için kısa bir hatırlatma yapayım: 1983 sonunda , 52 yaşında öldü. Ağırlıklı olarak hikâye ve oyun yazdı. Türkiye’nin avangard yazarları kimlerdir denirse herhalde birinci sırada onun ismini anmak gerekir. Sonra da zaten pek fazla isim söyleyemeyiz. Adının şairlerle birlikte anılması daha yerinde olur aslında. Şair olmayıp da dille böylesine uğraşmış ve bu kadar büyük yenilikler getirmiş başka bir yazar yok edebiyatımızda.
**
Psikanalizin edebiyatla ilgilenmesi Freud’un zamanına kadar uzanıyor. Biliyorsunuz Freud’un Shakespeare, Dostoyevski gibi yazarlar ve başka sanatçılar üzerine pek çok metni var. Freud edebiyatın, bilinçdışıyla yakın ilişkisinden dolayı psikanalizden önce psikanalizin bulgularına ulaştığını düşünüyordu. Ve kuramını oluştururken edebiyat metinlerden zaman zaman esinlendi, zaman zaman kendine kanıtlar çıkardı. Psikanalistlerin edebiyata ilgisi sonra da devam etti. Tam anlamıyla bir psikanalitik eleştiriden söz etmek doğru olmasa da edebiyat metinlerinin psikanalitik yaklaşımla okunduğu pek çok örnek var. Bu alanda özellikle J. Kristeva’nın adını anmak gerekir.
Psikanalistler edebiyat metinleriyle ilgilendiklerinde bu metinlerle kendi psikanaliz deneyimleri ve kuramsal yaklaşımları doğrultusunda bir ilişki kuruyorlar. Doğal olarak okuma biçimleri, analistlerin sayısı kadar çok çeşitlilik gösteriyor. Bunlar bazı psikanalitik kavramların veya kuramsal önermelerin etrafında oluşturulan ayrıntılı okumalar.
Ben Sevim Burak’ı bu tartışma ortamına getirirken daha genel bir çerçeve içinde ele almayı düşündüm. Öncelikle, ötekine kulak veren bir insanın merkezinde olduğu psikanalitik dinleme biçimini öneren bir yaklaşımın altını çizmek istiyorum. Yani edebiyat metinleri için de sadece “ne diyor” diye veya sadece “nasıl diyor” diye yaklaşmayan, “ne diyor/nasıl diyor” sorularının ancak birbirine bağlı olarak bir anlam ifade ettiğini varsayan bir dinleme biçiminden bahsediyorum.
Bu genel çerçevenin ikinci boyutu olarak da Freud sonrası psikanalistlerin kadınla ilgili geliştirdikleri veya öne sürdükleri bazı temel noktaları hatırda tutmayı öneriyorum. Bunlardan bir tanesi kadının ve kadınlığın artık sadece erkek ve erkeksilik dolayımıyla anlaşılmayıp, küçük kızın psiko-seksüel gelişiminde erken dönem anne-kız ilişkisinin önemi üzerinde durulması. Burada küçük kızın anneden ayrılma sürecinde yaşadığı kayıp duygusu ve yas vurgulanıyor. Anneyle ilk ilişkinin izlerinin sonraki ilişkiler için de zemin teşkil ettiği üzerinde duruluyor. Aynı şekilde annenin de bebeğinden ayrılma sürecinde yaşadığı kayıp ve eksiklik hissi var. Kadınlar önce küçük kız olarak sonra kadınlığın çeşitli aşamalarında ve özellikle anne olma sürecinde bu kayıp, eksiklik ve yas çalışmasını tekrar tekrar ele almak zorunda kalıyorlar.
Vurgulanan bir başka nokta da küçük kızın annesinden ayrışıp toplumsal bir varlık haline gelirken geçirdiği süreçle ilgili. Yani anneden babaya dönmesiyle, ve dile ve sembolizme doğmasıyla ilgili. Onu dile ve sembolizme çeken baba ise de, burada annenin de ayrışma sürecini nasıl yaşadığına bağlı olarak, kızını, ruhsal alanın oluşmasına imkân veren bu sembolik, dilsel düzene itmesi üzerinde duruluyor. Bu noktada doğumdan ergenliğe kadar olan süreç içinde annenin kıza ilettiği kadınsılığın gizli dilinden bahsediliyor.
Dediğim gibi bunları bir çerçeve olarak akılda tutmayı öneriyorum.
Sevim Burak’ın annesinin kızı olarak portresini hayal ederken, ben özellikle “dil” üzerinde odaklanmak istedim. Çünkü Sevim Burak bir yazar, dille uğraşıyor. Üstelik herhangi bir yazar da değil, dille hakikaten çok uğraşmış, meselesi olan bir yazar. Ayrıca konuşma içinde bahsedeceğim gibi annesiyle dil düzeyinde çok özel bir ilişki yaşamış olan bir yazar. Dolayısıyla ben meseleyi psikanaliz kuramcılarının kadınsılığın gizli dilinden, ya da anneden kıza aktarılanlardan bahsederken ima ettiklerinin belki biraz kenarına, bildiğimiz konuşulan, okunan, yazılan dil alanına çektim. Bir de annenin örtülü kimliği etrafında kurdum.
**
Dil konusunun kadınlar için ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Kadınların toplumsal düzeyde varlığının niteliğini, derecesini, biçimlerini ifade ediyor dilsel uygulamalar. Kadın yazarlar için dil konusu daha da önemli. Anadilimiz dediğimiz bir şey var ama bu aslında baba dili. Bunun edebiyattaki en çarpıcı yansıması erkekler yazdığı zaman buna “edebiyat” denirken, kadınlar yazdığı zaman “kadın edebiyatı” denmesi.
O zaman şöyle de düşünebiliriz: Demek ki kadınlar, anadilimiz dediğimiz baba dilinin terkibine , bilerek ya da bilmeyerek öyle gizli birşeyler katıyorlar ki o dil erkeklerin dilinden farklı bir dil oluyor. Ve o dille ifade edilen içerik de farklı bir içerik oluyor.
Biliyorsunuz James Joyce’un Ulyssess ’i önceleyen eserinin adı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ‘dir. Bu romanda Stephen Dedalus’un hikâyesi üzerinden, kendisinin bir yazar olarak doğuşunu anlatır. Çocukluğu ve ilkgençliğiyle hesaplaşır ve kendi tarihini, yazar olduğunun bilinciyle yeniden yazmaya başlar. Yazarın çocukluğu ve ilkgençliğini irdelemesi, edebiyata “çıraklık romanı” diye bir tür olarak bile girmiş. Ama aslına bakılırsa her yazarın bütün hayatı boyunca, bütün eserlerinde büyük ölçüde yaptığı iş budur zaten. Yani her yazar dünya hakkında kendinden, kendi geçmişinden, sürekli yeniden yazdığı kendi tarihinden hareketle birşeyler söyler. Edebiyatı edebiyat yapan da bu öznellik boyutudur. Bu öznellik boyutu olmasa ortadaki şey edebiyat olmaz; gazete yazısı olur, iddianame olur, reklam metni olur, kullanma kılavuzu olur...
Yazarın kendi bireyselliğinden yola çıkarak yazdıkları toplumsal düzeyde insanlık söyleminin oluşmasına katkıda bulunur. Böyle diyoruz ama bunları söylerken hep erkek yazarı düşünüyoruz. Kadın yazarlar için durum farklı. Kadınlar kendilerinden hareketle yazdıklarında buna edebiyat değil de “kadın edebiyatı” deniyor. Onların yazdıkları insanlık söylemini değil kadın söylemini oluşturmaya katkıda bulunuyor. Feminist hareketin de etkisiyle bu ayrışma iyice keskinleşip yerleşti.
Sevim Burak işte bu noktada tuhaf bir örnek olarak ortada kalıyor. Çünkü ne erkekler onu büyük, merkezi edebiyat dünyası içine almaya yanaşıyorlar, ne de kadınlar onu “kadın edebiyatı” dünyasına almaya hevesli görünüyorlar. Sevim Burak kadınlar tarafından da edebiyat dünyasına ve dolayısıyla toplumsal hafıza alınmayan bir yazarsa eğer, bunda onun alıştığımız, beklediğimiz klişelerle kadın meselesinden bahsetmemesinin büyük payı olduğunu düşünüyorum ben. Aslına bakılırsa Sevim Burak’ın metinlerinde kadınlar ve azınlıklar merkezde yer alır. Onlar üzerinden kurar metinlerini. Fakat her zaman hikâye edileni, resmedileni gölgede bırakan bir tarafı vardır onun metinlerinin. Hatta son dönem yapıtlarında hikâyeyi ve temel dilsel yapıları o kadar bozar ki, değil gölgede kalmak artık bu ögeleri tam olarak seçip teşhis etmemiz bile zorlaşır. Dolayısıyla biz istesek de istemesek de Sevim Burak kalemi eline alıp yazmaya oturduğu zaman, görünüşe göre, kadınların ya da azınlıkların toplumsal durumunu irdelemek için yazmış değildir. Başka bir niyeti veya çabası vardır sanki. Başka bir meselesi vardır.
Kendisine yazarlığıyla ilgili ne zaman soru sorulsa üç kaynaktan bahseder: Dostoyevski, Kafka ve Tevrat. Öyle görünüyor ki, yazmaya oturduğunda, her zaman için onun asıl meselesi, “Dostoyevski ve Kafka’nın eserlerinden ve Tevrat’tan daha iyisini nasıl yazarım!” olmuştur. Yani, kendini kadın olarak değil, yazar olarak konumlandırmış ve bir yazar olarak, öncülerin dilini kendi dilimle nasıl aşarım diye düşünmüştür. Yani onun birinci meselesi edebiyattır.
Öncüleri erkek olduğuna göre, açıkça bir baba dilinden söz ediyoruz . Sevim Burak’ın baba diliyle boy ölçüştürmeye çalıştığı bir kendi dili varsa eğer, bu dil nasıl bir dildir acaba?
Ya da şöyle sorabiliriz: Edebiyat dili erkek diliyse, kendini edebiyat geleneği ve kurallarına göre konumlandırmaya çalışan bir kadın yazar , mutlaka erkek dilinin sınırları içinde hapis mi olur?
Her yazar için olduğu gibi, Sevim Burak’ın yapıtlarının bütününe de başka pekçok şeyin yanı sıra onun kendi dilsel portresi olarak bakabiliriz.
Bu dilsel portre onun aynı zamanda annesinin kızı olarak da portresidir. Çünkü anneden kıza geçeni, hatta kendisine rağmen geçeni, kendi özgün dilinin en önemli bileşeni olarak, yapıtında açığa çıkarmıştır Sevim Burak.
Şimdi biraz biyografik bilgi vermek istiyorum. Sevim Burak’ın yazılı bir biyografisi yok. Onun biyografisini yazmak üzere ben yakınlarıyla görüşmeler yapıyorum. Annesiyle ilgili bilgileri hâlâ hayatta olan kendinden 10 yaş büyük ablası Nezahat Çelik’ten aldım.
Sevim Burak’ın babası geçmişinde çok sayıda kaptan paşaların olduğu bir Osmanlı ailesinden geliyor. İsmi Seyfi Bey. O da baba mesleğini seçmiş ve hayatı boyunca İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nda kılavuz kaptan olarak çalışmış. Aile Kuzguncuk’ta yerleşmiş.
Annesi 1910’lu yıllarda savaş dalgalarıyla Bulgaristan’dan veya Romanya’dan –tam bilinmiyor- İstanbul’a sürüklenen Yahudi bir ailenin kızı. İsmi Anne-Marie Mandil. İstanbul’da Kuzguncuk’a yerleşmişler. Orada karşılaştıkları eski memleketlerinden bir gençle sözlemişler
Anne-Marie’yi. Fakat onu hiç sevmemiş. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir ara aile tamamen dağılmış. Anne-Marie Mandil Kuzguncuk’ta yapayalnız kalmış. O sırada Seyfi Kaptan’la tanışmış. Aşık olup çabucak evlenmişler. Sonradan Mandil ailesi tekrar bir araya gelince kıyamet kopmuş. Bu evliliği kabul etmemişler ama yapacak bir şey de yokmuş. Bu arada Seyfi Kaptan’ın ailesi de Yahudi gelin istememiş. O tarafta da kıyametler kopmuş. Bu nedenle karı-koca ilk bir sene Zonguldak-Bartın arasında gemide yaşamışlar. İlk kızları doğunca Seyfi Kaptan’ın annesi haber göndermiş torunumuzu görmek istiyoruz diye. Kuzguncuk’a dönmüşler. Seyfi Kaptan ve bebek Kuzguncuk’un tepesindeki aile köşküne yerleşmiş. Anne Kuzguncuk’un aşağı tarafındaki yoksul Yahudi mahallesinde kendi annesinden kalma küçük eve yerleşmiş. O sırada artık Mandil ailesinin diğer üyeleri Bulgaristan’a dönmüş.
Bebeği her gün 5 posta annesine götürüyorlarmış emzirsin diye. Sonra geri götürüyorlarmış. Bir süre böyle gidip geldikten sonra babaanne “Bu böyle olmayacak çocuk çok sık acıkıyor, çok fazla ağlıyor. Annesi de buraya gelsin demiş”. Ve böylece gelinini evine kabul etmiş. Fakat bu ilk çocuğu açıkça kendisi sahiplenmiş. Nezahat Hanım babaannesini anne diye çağırdığını söylüyor.
Anne-Marie Hanım ikinci kızı Sevim’i kendisi için doğurmuş. İlk yıllarda kızını yanında tutmuş ama zaten kendisi de daha çok kayınvalidesi ile kayınpederinin evinde oturuyormuş. Amcalar, halalar, onların eşleriyle birlikte geniş aile halinde.
Sevim’in doğumundan 4-5 yıl sonra (yani evlendikten 15 yıl sonra) annesi müslüman olup resmen Aysel Kudret adını almış. Zaman zaman kocasıyla geçici olarak başka semtlerde ev tutsalar da dönüp dolaşıp hep Kuzguncuk’taki köşkte oturmuşlar.
Nezahat Hanım’la görüşürken annesiyle ilişkili bu bilgiler bizim bugünkü konumuzu yakından ilgilendiren, ilginç bir biçimde ortaya çıktı. Nezahat Hanım annelerini anlatırken bir süre benden onun Yahudi olduğunu gizledi. Aslında ayan beyan ortada olanı gizliyordu. Öyle ki , komşularına göstermek için sakladığı bir dergide bir Sevim Burak foto-biyografisi vardı, bunu bana da gösterdi, içinde annelerinin bir fotoğrafı vardı ve altında geçen “Annesi Anne-Marie Mandil” yazısını tipeksle silmişti. Ben bu foto-biyografiyi daha önce görmüştüm. Annesi hakkında bu bir cümlelik bilgiye sahiptim. Fakat o kadar ustalıkla silmişti ki, sildiğini anlamadım ve kendi bildiğimden şüphe ettim. Sonraki görüşmemizde konuşmasına “Ben size işin doğrusunu söylemeye karar verdim” diye başladı. Ve annelerinin bu kısaca özetlediğim hikâyesini anlattı uzun uzun.
Bir de şunları anlattı.Tıpkı bizim aramızdaki görüşmede yaşandığı gibi, annelerinin Yahudiliği açıkça ortada olduğu ve herkes tarafından bilindiği halde, onlar kardeşiyle ikisi, bütün çocuklukları boyunca, annelerinin bu kimliğini gizlemek zorunda kalmışlardı. Ama nasıl diyelim, herşey ortada olduğu için, kalplerinde gizlemek zorunda kalmışlardı. Yani kendilerinden gizlemek zorunda kalmışlardı. Bu gizlemenin kaçınılmaz olan bir başka boyutu daha vardı: Hiç ona çekmediklerine, ondan hiçbir şey almadıklarına kendilerini inandırmışlardı. Yani annelerinin kendilerindeki parçalarını görünmez kılmışlardı. En azından kendi bilinçleri için. Ona çok benzedikleri ve ondan çok şey aldıkları halde....
Onların ilişkisi çerçevesinde, anneden alınan-alınmayan şey özellikle dil konusunda ortaya çıkıyordu. Anlattığına göre annelerinin Yahudiliği en çok dilinden, bozuk Türkçe’sinden belli oluyordu. Anadilin baba dili olmasından bahsetmiştik. Sevim Burak ve ablası için sözün düz anlamıyla anadil babalarının diliydi, annelerinin dili ise gizli dildi. Nezahat Hanım bu gizli dili öğrendiğini söylüyor ve sadece annesi ve eve gizlice gelen dayısı ile konuşmakta kullanırmış. Sevim Burak ise öğrenmeyi kesinlikle reddetmiş.
Sevim Burak belki de yazar ve entelektüel olmanın verdiği bilinçle sonradan annesinin Yahudiliğini, ablası gibi saklamadı. Ama kendisiyle yapılmış bütün söyleşilerde içtenlikle, yazarlığının, yazar duyarlığının kaynağı olarak baba tarafını gösterdi. Babaannesinden, dedesinden dinlediği hikâyelerle nasıl bir edebiyat bilincinin onda oluştuğundan bahsetti. Biz de buradan hareketle, onun edebiyatta kendini “babasının kızı” olarak tanımladığını, edebiyatını babasının diliyle yaptığı edebiyat, “babasının edebiyatı” olarak tanımladığını söyleyebiliriz. Fakat metinlerine yakından bakacak olursak bunun doğru olmadığını, en azından eksik olduğunu ve onun ilk kitabında edebiyata annesinden doğduğunu görürüz.
Sevim Burak’ın 1964’te yayımladığı ilk hikâye kitabı Yanık Saraylar ’dır. Onun edebiyatının daha ilk başından itibaren en çarpıcı yanı dilidir. Bu kitaptaki dilin iki özelliği vardır. Birincisi paramparça bir dildir; ikincisi açıkça Tevrat diline öykünür. Zaten kitaba damgasını vuran “Ah Ya’Rab Yehova” hikâyesinde de Tevrat’tan alınmış gibi duran bir soy sop hikâyesi anlatılır. Sevim Burak bu hikâyeyi annesine adamıştır. Yahudi bir anneyle Müslüman babanın istenmeyen beraberliğinden ortaya çıkan bir çocuğun doğumu etrafında gelişir bu hikâye. Günce biçiminde yazılmıştır ve yazarın doğduğu yıl ve günlerde geçer. Hikâyeye yoğun bir öfke, insanların birbirine karşı ikircikli duyguları ve şüphe hakimdir.
Sevim Burak bu metinde Tevrat’taki bütün isimleri hikâyenin içinden geçirir. Leviler, Nahumlar, Aşerler, Rebekalar, Esterler Tevrat zamanından kalkıp, akın akın Kuzguncuk’taki evin etrafındaki sokaklara gelirler. Her yere, evin çevresine ve içine yerleşirler. Her yeri işgal ederler. Adlarıyla, sanlarıyla, o kadar gerçek ve kalabalıktırlar ki artık onları görmezden gelmek, gizlemek, çocuğun anne tarafından ****** inkâr etmek, aslında başka türlü olduğunu söylemek mümkün değildir.
Yazar bu ilk kitabıyla birlikte annesinin örtülü kimliğini ve gizli dilini avaz avaz bağırarak ifşa eder. Edebiyata, annesinden kendisine geçen tarih ve dil ile oluşturduğu, kendi özgün diliyle doğar. Yazar Ford Mach 1 romanında, yine gizlenen kimliklerin yarattığı sıkışmışlık ve öfkeyle bir canavara dönüşmeyi anlatırken “annede gizlenen kızda kendini gösterir” der. Onun edebiyatı annede gizlenenin kızda kendini göstermesiyle doğar.
İlk kitap Tevrat dilinin izlerini taşıyordu ve parçalanmış bir dili vardı.
Parçalanmış dil biraz da 20. yüzyılın alameti farikası sayılır. Sevim Burak’tan önce de bunu kullananlar, icat etmiş olanlar vardı: James Joyce, Virginia Woolf... Bu nedenle sonradan gelen yazarlar için, parçalanmış bir dil kullanmak tek başına bir yazarın dilini özgün kılmaya yetmez. Sevim Burak’ta bu parçalanmış dilin özgül tarafları nelerdir?
Bu sorunun cevabı onun ikinci hamlesinde daha iyi ortaya çıkar. Sevim Burak ikinci kitabını 17 yıl sessizlikten sonra yayımlar: Sahibinin Sesi (1982). Bu Yanık Saraylar ’ı, özellikle de “Ah Ya’Rab Yehova” hikâyesini devam ettiren bir oyundur. Hemen ardından Afrika Dansı ’nı (1982) çıkarır. Bu kitapta, başka meseleler, başka dünyalar da girmiştir edebiyatına ve yepyeni dil oyunları dener. Bunlardan biri de kitaptaki hikâyelerden bir kısmını Fransızca-Türkçe lügâtten bakarak, Fransızca imlâsına göre yazmasıdır. Yani Türkçe’yi “yabancı sesle” yazmıştır. Ben işte bu hikâyelerde baştan sona annesinin sesinin çınladığını düşünüyorum. Fakat artık tema, hikâye edilen şey, tarih veya Tevrat’a öykünme düzeyinde değil... Daha o minicik bir bebekken, konuşmayı bilmezken, annesinden gelen seslerle dünyayı anlamlandırmaya çalışırken bilinçdışına, hafızasına ses olarak, ritim olarak, melodi olarak yazılan sesler düzeyinde.
Dolayısıyla onun parçalanmış dili 20. yüzyılın edebiyat normları öyle gerektirdiği için parçalanmamıştır. Ya da kadınlarla veya erkeklerle ilgili iddiaları doğrulamak, yalanlamak, örneklemek için parçalanmamıştır. Kendi ruhsal gerçekliğinden çıkarıp aldığı birşeydir bu.
Daha sonra Everest My Lord ’da (yayımlanışı yazarın ölümünden sonra, 1984) yabancı sesiyle konuşulan dili, yazılan dil olarak irdeler. Bu sefer Türkçe bir İngiliz’e emanet edilmiştir. Metnin içine Dil Encümeni tarafından onaylanmış Türkçe alfabe koyar. Everest My Lord’un alfabesini bu alfabeyle karşılaştırır. Onun Türkçe ve genel “dil” bilgisini sınar. Sorar: Dilin kuralları nedir? Dille nasıl yazılır? Kelimeler neyi ifade eder? Kelimeler nerden gelir? Ve giderek buradan “Ben nerden geliyorum?” sorusuna geçer. Annesinin ve babasının ayrı ayrı dillerini tuhaf bir terkip içinde bir araya getirerek kurduğu kendi üslubunda başlattığı dil sorgulamasına, yazar olarak katettiği yoldaki kazanımlarını ekleyerek, tekrar tekrar kendi kimliğini, tarihi oluşturmaya devam eder.
Dolayısıyla, şimdi Sevim Burak kimin diliyle yazmıştır diyeceğiz? Erkek diliyle mi? Baba diliyle mi? Yoksa anne diliyle mi? Anne diliyle baba dili birbirinden ayrı düşünülebilir mi? Kadınsı olanla erkeksi olan keskin biçimde ve hiç buluşmayacak biçimde birbirinden ayrılmış mıdır?
Bu sorular çoğaltılabilir. Pek çoğumuzun sorduğu sorular bunlar ve bir çırpıda cevap vermek mümkün değil. Ben sürekli gözardı edilmeye çalışılan, oysa edebiyatımızda çok büyük bir çıkış yapmış olan bir kadın yazar örneği üzerinden, bu soruları gündeme getirmeye çalıştım. Onun “annesinin kızı olarak” dilsel bir portresini çizerek, anneden iletilenin kızda mutlaka bizim beklediğimiz, alıştığımız, arzu ettiğimiz ya da uygun gördüğümüz biçimde ortaya çıkmak zorunda olmadığını göstermeye çalıştım. Adına yaratıcılık da denen bu farklılığa açık olmak istiyorsak eğer, kadına ilişkin sorulara cevap ararken, psikanalizin sesine mutlaka kulak vermeliyiz diyorum. Çünkü o zaman, kadınların ta derinlerinden binbir güçlükle çıkartıp getirdikleri yaratıcı sözlere kendimizi daha fazla açabileceğimize inanıyorum.
Rapor Et
Eski 30 Nisan 2006, 22:23

Köşe Yazısı ve Makaleler

#6 (link)
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
KafKasKarTaLi - avatarı
Astroloji nedir?

Astrolojinin Tanımı cosmosAstroloji; kosmos içerisindeki güçlerin (Bu en yakın anlamda Güneş Sistemi´ndeki planetlerdir.) genel seviyede dünya üzerindeki enerjilerin şekillenmesi (makro kozmos), insanın ve insan topluluklarının (mikro kozmos) üzerindeki etkilerini ve sonuçlarını yorumlayan bir düşünce sistemidir. Astroloji´nin matematiksel bir temele sahip olduğunu, Astronomi ile olan paralel çalışmalarında da görebiliriz. Yıldız hareketleri, yıldız konumları ve birbirleriyle olan ilişkilerini Astronomik gözlemlerlerin sonucu olan "Ephemeris"lerde "Gökgünlüğü" buluruz. Bu ise Astroloji´nin gerçek anlamda pozitif temellere dayandığını gösterir. Ayrıca Astroloji, yıldızların hareketlerini matematiksel olarak hesaplarken, etkin enerjileri oluşturabildiğini de kabul eder. Astroloji´ sonuç olarak oluşmuş bir kavramdır ve yorumsaldır; ya da bir kültür ve de sanattır. Astroloji´de sık karşılaşılan bir sözcük de Zodyak´dır; Türkçe karşılığı ise Burçlar Kuşağı´dır. Gerçek kelime anlamında Zodyak, Hayvanlar Dairesi anlamına gelir. Burçlar Kuşağı galaksimizde (Samanyolu) çeşitli isimlerle adlandırılmış takımyıldızlar diziliminden oluşan bir kümedir. Bu küme Galaksimizin orta çizgisine (Ekvator düzeyinde) +8° ve -8° lik bir kesişme ile bir yörünge (Ekliptik) üzerinde sıralanmıştır.

Geleceğimiz İçin Okumak
Okumak, öğrenmek yeni bir şeyler kazanmak ve kazanılan her yeni erdem üzerine daha yeni kazanımlar talep etmek. İlim aşkı dedikleri bu olsa gerek. Böyle bir zihniyeti kazanmayı ve fıtrat haline getirmeyi çok istemişimdir. Okumak bir erdemdir, bu tartışılmaz! Ama okumak hangi gayelere matuf olmalıdır. Felsefi bir temel olarak mı kazanılmalı yoksa pragmatist bir karakter halini mi almalı?

Dersine girdiğim öğrencilerle kitap okumak üzerine konuşurken, hepsinin aynı birkaç kitabı okuduğunu gördüm. Edebiyat öğretmeni bu kitaplardan sınav yapacağı için hepsi iyi not almak gayesi ile ciddi bir şekilde bu kitapları okuyorlardı. Bizim gibi kitap okuma alışkanlığı olmayan toplumlarda bu alışkanlığı kazandırmak için güzel bir metot. Acaba diyorum öğrencilerimiz bu vesile ile kitap okumayı bir kültür, bir zevk haline getirseler, romanları, hikayeleri ve makaleleri mütaala ederek bunları kendi aralarında tartışsalar, gerektiği yerde öğretmenlerini de işin içine katarak seviyeli bir sohbet ortamı oluştursalar, herhalde ilmi bir seviye yakalamış oluruz diyorum. Belki ütopik bir hayal kuruyorum ama bilginin, kültürün ve okumanın değer kazandığı bir dünyada toplum olarak yükselmenin de başka bir çaresini göremiyorum.

gelecek_okumak

Bilgiye ulaşma noktasında son derece teknolojik imkanların mevcut olduğu asrımızda her nedense toplumumuz bu imkanları değerlendirmesini bilmiyor. Daha doğrusu toplum olarak öncelikli hedeflerimiz arasında bir bilgi ve kültür toplumu olmak kendimizi geliştirmek gibi gayeler yok. İnsanların daha çok ekonomik kalkınma üzerine hayatlarını kurduğu ve geçim sıkıntısı çektiği bir ülkede sadece ekonominin düzelmesi ile her şeyin düzeleceğini zannedenler var. Oysa salt ekonomik zenginliğe sahip olan toplumların ciddi psikolojik bunalımlar yaşadığı bir gerçek. Yapılan istatistikler, dünyanın ünlü, zengin insanlarının, ki bunların başında aktörler ve şarkıcılar geliyor; yaşamlarının zirve dönemlerinden sonra psikolojik tedaviye muhtaç hale geldiklerini ortaya koyuyor.

Hayatın sıradanlıkları içersinden sıyrılıp kendi düşünce ufkumuzu genişletmek ve alternatif aktivitelere kendimizi yönlendirmek zorundayız. Hayata bizi bağlayan fakat zamanı geldiğinde de bizi hayattan çekip alacak olan kaçamayacağımız gerçeklerle yüzleşmesini bilmeliyiz. Yıllar önce televizyonda çok popüler olan ''Beyaz Gölge'' adında bir dizi vardı. Basketbol takımı ile her meselede onlara yol gösteren Koç'ları arasında yaşanan diyalogları anlatıyordu. Dizinin bir bölümünde basket oynarken içlerinden biri düştü ve hareketsiz kalakaldı. Panik içinde etrafına toplandılar, onu kurtarmak için ellerinden geleni yapmışlardı fakat o ölmüştü. Bu olay onları çok etkilemişti, günlerce kendilerine gelemediler en zayıf olanı bir gün Koç'un yanına gelerek endişe ile şu soruyu sordu; bir gün hepimiz öleceğiz değil mi? Koç çaresiz bir şekilde ''evet!'' dedi. Fakat bu evet çocuğun derdine merhem olmamıştı. En sonunda, zaman zaman kendisinin de ölümü çok düşündüğünü fakat bir çıkış yolu bulamadığı için düşünmekten vazgeçtiğini söyledi. Şimdi bu noktada, devam etmekte olan hayatımızın içinden hayalen çıksak ve kendimize şu soruyu sorsak; gerçekten bizi bekleyen akıbete hazır mıyız ve hayatımızı ona göre yönlendirebiliyor muyuz.

Her işte hareket noktası ve felsefesi çok önemlidir. Yola çıkan bir insan, yolun menziline ve gidilecek yere göre, karşılaşabileceği zorlukları önceden hesaplamalı ve ona göre tedariklerini hazırlamalıdır. Toplum olarak güvenebileceğimiz, vatanımızı, milletimizi milli ve manevi değerlerimizi emanet edebileceğimiz, çok yönlü ve ufku geniş, hayatın zorluklarından yılmayan, bilim ve teknoloji ile barışık aynı zaman da yaratılış gayesini de unutmayan, bizi çağlar ötesine taşıyabilecek yeni nesli yetiştirebilecek miyiz? Veya böyle bir derdimiz var mı?

Eğitime ait sorunlarımızı çözmede hareket noktamız bence çok daha kompleks düşünülmeli. Günü kurtarmaktan başka bir işe yaramayan lokal çözümler yerine çok daha uzun vadeli eğitim politikaları geliştirilmeli. Tabii her şeyden önce herkes bu işin altına elini koymalı fakat bizim toplumumuzun genelinin yani büyük kitlelerin böyle bir derdi yok maalesef. Dert olmayınca dermanda olmaz. Bu gün içinde yaşadığımız dünyanın bir çok sorunu var. Bu sorunu çözmeye talip olanlar şu an insanlığın muhtaç olduğu adalet ve mutluluğu sağlamaktan çok uzaklar, ama ne yazık ki siyasi, askeri, ve ekonomik dengeler onların elinde. Ve biz hala kendimize gelemediğimiz sürece bu dengeler de pek değişeceğe benzemiyor. Bizi çağın ötesine taşıyacak nesillere ulaşmak temennisi ile...
Son Düzenleyen KafKasKarTaLi; 30 Nisan 2006 @ 22:27. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi
Rapor Et
Eski 30 Nisan 2006, 22:42

Köşe Yazısı ve Makaleler

#7 (link)
Mystic@L
Ziyaretçi
Mystic@L - avatarı
İÇEBAKIŞ, EMPATİ VE

AKIL SAĞLIĞININ YARIM ÇEMBERİ

Yirmi beş yıl önce, enstitümüzün yirmi beşinci kuruluş yıldönümünde bir konuşma yaptım. Bu kutlama sadece iki sunum içeriyordu ve sadece bir gün sürdü: Günün yarısı Therese Benedek'in (1960) bir makalesine ayrılmıştı - zannedersem psikosomatik bir konu üzerineydi, ve alanla özellikle ilgili bir çok analist tarafından tartışılmıştı. Günün diğer yarısında ben makalemi (1959) sundum -'İçebakış, Empati ve Psikanaliz'-, ve makale Rudolph Loewenstein, Helen McLean, Maxwell Gitelson ve Franz Alexander tarafından tartışıldı.
Bugünkü konuşmamda orada bıraktığım yerden devam edeceğimi göz önüne alarak, kısaca o güne değineceğim. Tartışmacıların makaleme dair duyguları birbirinden çok farklıydı: Alexander'in yoğun, öfkeli, neredeyse saldırgan itirazlarından, Loewenstein'in sert ama saygılı eleştirisine, Gitelson'ın ortada konumuna, son olarak da Helen McLean'in sıcak bir biçimde ifade ettiği kabul ve övgüsüne varıncaya kadar. Ancak o zaman sadece sezdiğim, o günden beri ise giderek daha büyük bir açıklıkla gördüğüm şuydu ki, ister övüyor ister yeriyor olsunlar, bütün tartışmacılar makalemin ana fikriyle ilgisi olmayan meselelere takılmışlardı. Makalenin içerdiği temel, basit ve açık bilimsel mesajı hepsi kaçırmıştı. Dolayısıyla bugün, anlayanlar kervanına daha fazla meslektaşımın katılmasını sağlayabileceğim umuduyla, bu mesajı bir kez daha dile getirmekle başlayacağım. Sonra da, yirmi beş yıl önce kurmuş olduğum güvenli temelden yola çıkarak, yeni bir yöne doğru bir adım atacağım.
Önerdiğim şey karşısında hiçbir tepki almamış olmam yüzünden yaşadığım hayal kırıklığından sonra, bugünkü sunumun yarısını adamaya karar verdiğim görevi çekingenlikle ele alacağımı düşünüyor olabilirsiniz. Ama böyle olmayacak. Hem duygularıma kapılmadan düşünme becerim, hem de espri anlayışım, geçen yirmi beş yıl boyunca bana güç verdi, şimdi de vermeye devam ediyor.
En sevdiğim romanlardan birinde, Tristram Shandy'de Laurence Sterne şu anki duruma uygun bir olay anlatıyor. Sterne'in sözleriyle aktarayım:
'Bu bişey değildi, -iki damla kanım bile akmadı- . benim kazara yaptığıma binlercesi isteyerek katlanıyor. -Dr. Slop on kat abarttı.' 'Oda hizmetçisi yatağın altına ****** [anlaşılan o ki, oturak] bırakmamıştı: - Tutamaz mısınız efendim, dedi Susannah. Konuşurken bir eliyle sürgülü pencereyi kaldırıyor, diğeriyle de pencere kenarındaki sedire çıkmama yardım ediyordu - hayatım, bir kerecik ****** ****** ****** ******* *****? [son dört kelime belli ki 'camdan dışarı yapamaz mısın', altı harfli ilk kelimeyi, belirtili nesneyi, doldurmayı size bırakıyorum.]
'Beş yaşındaydım. - Susannah ailemizde hiçbir şeyin iyi sarkmadığını dikkate almamıştı, - böylece yıldırım gibi inmişti üzerimize sürgülü pencere: - Hiçbir şey kalmadı, -diye ağladı Susannah - hiçbir şey kalmadı elimde - memlekete kaçmaktan başka.' 'Toby Amca'mın evi çok daha merhametli bir sığınaktı: Ve böylece Susannah oraya kaçtı!' (Cilt V, Bölüm XVII, s. 284.)
Söz konusu olaya yapılan, nefis bir biçimde sunulmuş bütün göndermelerden mahrum bırakmak durumundayım sizi -Toby Amca'nın suçluluğundan, ve Toby onlara savaş oyunları için ihtiyaç duyduğundan, sürgülü pencerelerin ağırlıklarını ve makaralarını söken ortalıkçısı Trim'den; babanın, oğlu Yahudi mi, Mısırlı mı, Süryani mi, yoksa Fenikeli mi olmuş (ki bunlar sadece birkaç örnek) anlayabilmek için sünnet âdetlerini derinlemesine incelemesinden; ve Tristram'ın yaralı penisine pansuman yaparken Susannah ile doktorun ettiği kavgadan- ve doğrudan, bizim için çok önemli olan sonuca yönelmeliyim. Dr. Slop (Cilt VI, Bölüm XIV, s. 329) 'Susannah'nın kazasından' abartarak bahsetmişti, ve bir hafta içinde herkes 'Şu Zavallı Efendi Shandy tamamen [21 yıldız]', diyordu. Üç gün daha geçtiğinde dedikodu iyice yerleşmişti: 'Çocuk odasının penceresi [21 yıldız]la kalmamış, üstelik bir de [28 yıldız].' Bunun üzerine aile meclisi toplanmıştı. Şu özlü diyalogla son bulmuştu: 'Onu Pazar meydanında bütün millete göstermeliyim, demişti Toby Amcam'. - 'Bi işe yaramaz, demişti babam.'
Ama şimdi, Tristram'ın babasının, halk güçlü bir inancı benimsedikten sonra, aksini gösteren en doğrudan ve açık kanıtın bile bir etkisi olmayacağı yönündeki görüşünü göz ardı ederek, eski içebakış denememdeki ana mesajı bir kez daha pazar yerinde gözler önüne sereceğim: Tristram'ın penisi gibi, özünde sapasağlam ve zarar görmemiş.
1959 tarihli denemem neyi tartışmaya açıyordu, amacı neydi? Bu sorunun cevabı, başlığında dile getirilmişti. Amaçlanan, 'gözlem tarzı ile kuram arasındaki ilişkinin bir incelemesi'ydi. Empatiyi psişik bir eylem olarak ele almadım. Empatiyi belirli bir duyguyla, mesela özellikle şefkat ve sevgiyle ilişkili olarak ele almadım. Empati, düşmanca-yıkıcı amaçlar tarafından güdülenebilir, ve bunların hizmetinde kullanılabilir. Empatiyi sezgiyle bağlantılı olarak ele almadım. Dışabakışta da olduğu gibi, yeri geldiğinde uzmanlar tarafından sezgisel olarak kullanılabilir: Yani karmaşık konfigürasyonları bilinçöncesinde ve büyük bir hızla tanımlayan, gözleme dayalı zihinsel işlevler yoluyla. Ama empati çoğunlukla, psikanalizde ise kesinlikle, sezgisel olmayan bir biçimde, tabir caizse zahmetle, deneme yanılma yoluyla kullanılır. Empatinin her zaman doğru ve kesin olduğunu yazmadım. Dışabakış ve dış gerçeklikte olduğu gibi, içebakış ve empati de, ya yanlış beklentiler tarafından yönlendirildiğimiz, ya algımızı çarpıtan, yanıltıcı kuramları izlediğimiz, ya da gözlemlediğimiz alana kendimizi uzun sürelerle adamak konusunda yeterince vazifeşinas ve güçlü olmadığımız için, (daha veri toplama aşamasında) incelediğimiz psişik gerçekliği yanlış algılayabilir. Başka bir deyişle, belirsizliğe katlanabilmeli ve sonuçlar çıkarmayı erteleyebilmeliyiz.
Tabii ki bunu sürdürüp, orijinal denememde ele almadığım alanların listesini uzatabilirim, ama şimdi, olumsuzdan olumluya, size 1959'da ne dememiş olduğumu anlatmaktan, aslında ne demiş olduğumu anlatmaya döneceğim. Genel bir ifadeyle başlayacağımı söylemiştim. Tasvirsel bir dille, hiçbir değer yargısı ima etmeden söylersek, bilimde iki yol vardır. Bunlara bilimdeki alt yol ve üst yol diyeyim. Alt yol, incelenen alan karşısındaki ampirik duruştur -veri toplama ve deneyime yakın kuramdır. Üst yol, epistemolojik duruştur. Halihazırda toplanmış olan veriler arasındaki ilişkiyi ve özellikle de mevcut, deneyime yakın kuramlar arasındaki ilişkiyi araştırır. Bu bilişsel manevralara dayanarak, geniş ve kapsayıcı, deneyime uzak bir kuram oluşturur. Bilimin bu iki yolda birden ilerlemesi gerektiğine inanıyorum. Kuram üzerine kuram oluşturulan, alanın gözlemlenmesinin ihmal edildiği, tamamen spekülatif duruşa isyan ediyorum. Ama şunu da biliyorum ki, her bilim, deneyime yakın incelemelerine çerçeve sağlayan, deneyimden uzak kuramların farkında olmalıdır, ve zaman zaman sarıldığı deneyimden uzak kuramları yeniden incelemelidir -artık bakış açısına pek kuram olarak görülmeyecek derecede temel oluşturuyor görünenleri bile. Neyse ki içimizde, başta ne kadar kısık olarak algılarsak algılayalım, ve mesajını kabullenmekte ne kadar isteksiz olursak olalım, temel kuramlarımızı sorgulamanın zamanının geldiğini bize söyleyecek bir ses vardır. Bu ses bizimle genelde, biz elde etmekte olduğumuz pragmatik sonuçlardan ısrarla ve giderek artan bir biçimde rahatsızlık duyduktan sonra konuşur. O zamandır ki, pragmatizmin alt yolundan epistemolojinin üst yoluna geçmemiz gerekir -sadece, şimdi edinmiş olabileceğimiz yeni bakış açısını denemek için birincisine geri dönmek üzere.
Karışıklığa mahal vermemek için, bugünkü sunumun ilk yarısında empatiden, ağırlıklı olarak 1959 tarihli makalemde ve şimdiye kadar neredeyse istisnasız olarak (istisnalar için bkz. Kohut, 1973a,b) kullandığım bağlamda bahsedeceğimi vurgulayayım. Başka bir deyişle, epistemolojik bağlamda empatiden bahsedeceğim. Bu bağlamda, söylemeye bile gerek yok, empati değer yargılarından bağımsız bir gözlem tarzıdır; nasıl dışabakış dış dünyaya hassas-ayarlı (attuned) bir gözlem tarzıysa, empati de insanın içsel yaşamına hassas-ayarlı bir gözlem tarzıdır.
Ancak, daha önce de söylediğim gibi, ister gündelik hayatta, ister bilimsel amaçlarla kullanılsın, empatinin ampirik bir bağlamda zihinsel bir eylem olarak da incelenebileceği, ve incelenmesinin gerektiği de bir gerçektir. Gerçekten de, çok yakın zamanda, empatiye bu açıdan bakmaya başladım -karmaşık, ama bu 'alt yolda', yani deneyime yakın bu yaklaşımda bile, iki düzeyin birbirinden ayrılması gerektiği akıldan çıkarılmazsa yine de altından kalkılabilir bir iş: (a) Bilgi toplama eylemi olarak empati, ve (b) insanlar arasında güçlü, duygusal bir bağ olarak empati. Bu nedenle, 1959'da yaptığım gibi empatinin deneyime en uzak rolünü, epistemolojik anlamını ele almadan önce, kısaca empatinin deneyime daha yakın bu iki bağlamda incelenmesindeki özelliklere değineyim.
1971'den beri birçok kez vurguladığım gibi, bir bilgi toplama, veri derleme eylemi olarak empati, doğru ya da yanlış, merhametin yada düşmanlığın hizmetinde olabilir, peşine yavaşça ve ağır adımlarla ya da içten geldiği gibi, yani büyük bir hızla düşülebilir. Bu anlamda empati hiçbir zaman kendi başına destekleyici ya da terapötik değildir. Ancak başarıyla destekleyici ve terapötik olabilmenin de kaçınılmaz ön koşuludur. Başka bir deyişle, bir annenin empatisi doğru ve keskin de olsa, amaçları sevgi dolu da olsa, çocuğunun kendiliknesnesi ihtiyaçlarını tatmin eden empatisi değildir. Bunu eylemleri, çocuğa verdiği tepkiler yapar. Yine de amaçlarına ulaşabilmeleri için, bu eylemlere ve tepkilere, doğru ve keskin empati rehberlik etmelidir. Yani empati, annenin çocuğun kendiliknesnesi olarak uygun biçimde işlev görmesi için bir ön koşuldur. Anne ya da babanın çocuk karşısındakibilgi sağlar, ama kendi başına, çocuğun ihtiyaç duyduğu kendiliknesnesi işlevi değildir. (vis-à-vis) kendiliknesnesi işlevine
İnsan hayatında somut bir güç olarak empatiyi ele alışımı burada, şimdiye kadar söylediklerimle çelişir gibi görünen ve beni bilimsel sükûneti terk ederek mistisizmin ya da duygusallığın topraklarına dalma zannı altında bırakan adımı atmak zorunda kalmadan noktalayabilmeyi isterdim. Sizi temin ederim ki bu adımı atmaktan kaçınmak isterdim, ve beni şunu söylemek zorunda bırakan bilimsel tutarlılıktan yoksunluk değil, ona teslimiyettir: Her ne kadar empatiyi bir gözlem aracı ve destekleyici, terapötik ve psikanalitik eylemin (terapötik analizde bu eyleme yorum adı verilir) yol göstericisi olarak değerlendirdiğimiz sürece, şimdiye kadar söylediğim her şey tamamen geçerli kalsa da, ne yazık ki şimdi, kendi başına empatinin, empatinin sadece var olmasının bile, yararlı, geniş anlamda terapötik bir etkisi olduğunu eklemek durumundayım -hem klinik ortamda, hem de genelde insan yaşamında.
Öncelikle, kendi başına empatinin varlığının yararlı olduğu ifademin, belirsiz bir duygusallığın ya da mistisizmin uzantısı olmayıp, bilimsel bir hipotez olduğu iddiamı destekleyeyim. Böyledir, çünkü insanın psişik yaşamındaki, belirli gözlemlenebilir içerikler ve/veya olay dizgelerine dair bir açıklama önermektedir; umutların ya da temennilerin ve/veya açıkça benimsenen ya da az çok gizlenen bir ahlak anlayışının ifadesi değildir.
Bundan sonrasında, en azından sunumumun ilk kısmında, temelde bir gözlem tarzı olarak empati ile psikanalitik kuram arasındaki karşılıklı ilişki hakkında, deneyimden uzak, epistemolojik meselelerle uğraşacağımı göz önüne alarak, empatinin sadece varlığının yazılarımda değindiğim yararlı etkisine birkaç somut örnek vermekle yetineceğim. Önce, ölüm korkusu ve psikoz korkusunun birçok örneğinin, kendiliğe tepki vererek onu psikolojik anlamdaMetamorphosis'de (Dönüşüm); ayrıca O'Neill tarafından Long Day's Journey into Night'ta [Kohut, 1977, s. 287; Kohut, Ornstein editörlüğünde, 1978b, II, s. 680'den itibaren s. 743'e kadar, s. 780'den sonrası, ve s. 872]). Ve son olarak, anneyle çocuk arasındaki, empatinin yol gösterdiği fiziksel temasın (yani annenin doğrudan, belirli "tepkileri" olmadan ortaya çıkan temas) destekleyici etkisinden, annenin empatik tepkisinin kendisinin (çocuk uzaklaşıp, arkasını dönünce annesinin yüzünde çocuğun başarısından duyduğu gururun ifadesini gördüğü zamanki gibi) destekleyici etkisine geçişin, kendilik gelişimi açısından öneminden bahsedeceğim. Bununla dönüşümlü olarak, analistin 'anlayışının' sağladığı destekten, 'açıklayışının' belirlediği desteğe geçişin, biraz önce bahsedilen erken gelişimdeki geçişe benzer biçimde, daha düşük bir empati biçiminden daha yüksek bir empati biçimine geçiş olarak anlaşılabileceğine değineceğim. canlı tutan empatik çevreyi kaybetme korkusunun ifadesi olduğu hipotezinden söz edeceğim. İkinci olarak, Profesör Erich Heller'la yazışmalarımda anlattığım bir olayı, uzay kapsülleri kontrolden çıkmış gibi görünen astronotların deneyimlerini yine kanıt olarak ileri süreceğim. Üçüncü olarak, tekrar Nazi toplama kamplarında hayatta kalanların deneyimlediği, kişisellikten uzak, insanlıktan çıkarılmış 'yok etme'yle karşılaşmış olmanın psikolojik bakımdan yıkıcı etkisine dikkat çekeceğim -bunun tersi, psikolojik bakımdan çok daha az yıkıcı olan, kavurucu bir öfkenin güdülediği cinayetlerle karşılaşma deneyimidir. Size empatinin tamamen yokluğuna maruz kalma deneyiminin sanatsal yorumlarını hatırlatırım (en başta, Kafka tarafından
Önceki düşünceleri hatırda tutarak, empati üzerine ilk denememin esas içeriğini bir kez daha dile getirmek için, şimdi bilimsel 'üst yol'a, bir gözlem tarzı olarak empatiye geri döneceğim. Özellikle, analistin gözlemsel tavrını epistemolojik olarak incelemeye girişmemin, psikanalizin içebakışçı-empatik tavrı benimsemek dışında seçeneği olmadığı, dolayısıyla psikoloji olmak zorunda olduğu sonucuna varmamın, ve son olarak da, analizin dayandığı, operasyonel olarak tanımlanmış temelle ilgili yeni kuramın tutarlı olarak uygulanmasından doğan pragmatik sonuçları araştırmamın sebeplerini size anlatacağım.
Beni psikanalizin özüne dair epistemolojik bir araştırma yapmaya ne yöneltti? Başka bir deyişle, beni pek de zevkime hitap etmeyen temel kuramcılık macerasına iten neydi? Beni iten, psikanalizin özündeki en iyi tarafın öneminin modern analiz tarafından gittikçe arka plana itilmesi, ve kimsenin bu süreçten haberdar görünmemesi ya da, en azından, bunun önemli sonuçlar doğurabilecek, ve bence yıkıcı varlığını açıkça kabul etmemelerinden duyduğum, giderek artan rahatsızlıktı. Psikanalizin biyolojiye ve sosyal psikolojiye uygulanması meşru olmanın ötesinde arzulanır bir gelişme olsa da, daha o zamanlar oldukça açıkça gördüğüm, ve o zamandan beri benim için gittikçe daha da açık hale geldiği gibi, temel kuralın ötesine uzanan bu ihraçlar bu şekilde kabul edilmedi. Bunun yerine, bu yeni gelişmelerin -bunların göze batan örneklerini hemen sunacağım- analizin kendisinin gerçek uzantıları oldukları varsayıldı.
Şimdi vereceğim örnekleri iki sebepten seçtim. Birincisi, önde gelen zihinler tarafından, cüretli bir doğrudanlıkla ifade edildikleri için ayırt edilmeleri kolay. İkincisi, geriye bakıp değerlendirebildiğim kadarıyla, analizin gösterdiği gelişmeden duyduğum genel, belirsiz hoşnutsuzluktan, 1959'daki denememde vücut bulan, belirleyici bilimsel eylemin gerçek tetikleyicileri bu örneklerdi.
Kanıt olarak şu üç örneği göstereceğim: Birincisi ve en önemlisi, Franz Alexander'ın psikanalizi biyolojiye uygulaması, özellikle de 'dürtüler'in vektörü temel kavramı yoluyla psikolojik açıdan derinlemesine araştırmak için seçtiği çeşitli tıbbi sendromları açıklaması. İkincisi, Alexander'ın psikanalizi sosyal psikolojiye uygulaması, özellikle de insanın oral-dürtü-tarafından-beslenen 'bağımlılık' eğilimi temel kavramıyla, insan davranışının büyük alanlarını açıklaması. Üçüncüsü, Heinz Hartmann'ın 'uyumcu bakış açısı' temel kavramını öne sürmesi -tekrar vurguluyorum, psikanalizin sosyal psikoloji alanına uygulanması olarak değil, psikanalizin bir uzantısı olarak.
Ama şimdi, beni deneyimden uzak kuramı araştırmaya girişmeye yönelten tetikleyicilerle ilgili bu kişisel bilgiyi sizinle paylaştıktan sonra, 1959'daki incelememi önemli ölçüde, özünde bilimsel temellere dayanarak meşru kılan etmenleri saymaya çalışacağım. 'Önemli ölçüde' sözünü kasıtlı olarak kullanıyorum. Çünkü 1959'daki düşüncelerimin, ister alayla, ister saygıdan olsun, sadece akademik bir ilginin ya da pürizmin beslemeyen meyvesi olarak bir kenara atılmasını önlemek için elimden gelen her şeyi yapmak isterim (bkz. Kohut, 1980, s. 477 ve ilerisi). Dolayısıyla, Alexander'ın psiko-biyolojisinin ya da Alexander ve Hartmann'ın sosyo-psikolojisinin sadece analizin çerçevesine yeni kavramlar soktuğunu, ve bunların başka bir bilimsel söylem dünyasına ait olmakla yabancı unsurlar olduklarını ve analize uydurulamayacaklarını düşünseydim, bunları yine de kendi başlarına bilime değerli ve etkileyici katkılar olarak sevinçle karşılama eğiliminde olurdum. Psikanalizin operasyonel olarak belirlenmiş sınırlarını çizerek bu bilimin özünü tanımlama ihtiyacı hissetmezdim.
Kuramsal kesinlik ve uyum ihtiyacı değilse, 1959'da beni epistemolojiye doğru bu gezintiye iten gerçekte neydi? Ve o zamandan sonraki işlerden daha az önemli olmasına rağmen, bu hedefin peşinde koşma isteğimi ayakta tutan neydi (bkz. Kohut, 1977, Böl. 7)? Bunu sağlayan, şüphem yok ki, analistin son derece önem taşıyan temel tutumundaki fark edilmeyen bu kaymanın, sadece kuramda değişikliklere yol açmakla kalmayıp, -benim için önemli olan mesele de budur- analistin uygulama alanında bir araştırmacı olarak işlevinde, ve en önemlisi de, profesyonel bir uygulamacı olarak terapötik işlevindeki algılarının, gizlice ilerleyen, derece derece artan bir biçimde çarpılmasına yol açmış olmasıydı.
Bu seferlik psikanalistin edebiyat eleştirisi, tıp, antropoloji, sosyoloji, ve özellikle de politika bilimi ve tarih gibi alanlar karşısındaki, asla ikincil önemde olmayan sorumluluğunu bir kenara bırakarak, doğrudan analistin önde gelen görevine yöneleceğim: Terapötik analiz. Derinlik psikolojisindeki biraz önce belirtilen yabancı unsurlar -biyolojik olarak anlaşılan 'dürtü' kavramı, sosyo-psikolojik olarak anlaşılan 'bağımlılık' ve 'uyum gösterme'(adaptation) kavramları- analizin özünün nihai bir kaymaya uğramasına, uzun vadede, psikiyatri tarafından yutulmak gibi açıkça yüzlenip karşı koyulan dış tehditlerden daha manidar olmak üzere, analistin temel duruşunda değişikliğe -ki bence bunu yapmışlardır- nasıl yol açmışlardır?
Genel anlamda yanıt, bunu, fark edilmeyen ve sorgulanmayan bir değer sisteminin ve insanın ve hayatının özüne dair fark edilmeyen ve sorgulanmayan genel bir anlayışın, fark edilmeyen ve sorgulanmayan temeli haline gelerek yaptıklarıdır. Tersini iddia eden sayısız itiraza rağmen, biraz önce belirtilen kavramların etkisi altında analiz bir bilimden ziyade ahlaki bir sistem, aynı anda terapi olarak psikanaliz de dinamik ve genetik ilişkileri aydınlatmaya dayanan bilimsel bir yöntemden ziyade, hastanın yönlendirildiği ve aktarımının fark edilmeyen ve sorgulanmayan bir boyutuna dayanarak ulaşmaya çalıştığı, önceden belirlenmiş, dolayısıyla dışsal amaçları -ki bunlar da fark edilmezler ve sorgulanmazlar- hedefleyen bir eğitim yöntemi haline gelmiştir.
Geleneksel psikanalizin, analistin neye dikkat edeceğini, dolayısıyla ikincil olarak da, hem araştırmacı hem de terapist olarak hangi amaçları kovalayacağını belirlemiş olan bu değerler nelerdir? Son yıllardaki yazılarıma aşina olan hiç kimse, buna yanıtımı bilmiyor olamaz. Yanıtım, psikanalistin önde gelen değerlerinin bilgi değerleri ve bağımsızlık değerleri olduğu, ve bunların, içinde yaşadığı psikolojik alanda kendisini seçici algı ve seçici eyleme yönelttiği gerçeğidir. Bu değerlere bir itirazım yok. Hatta bunları paylaşıyorum. Yine de, fark edilmeyen etkilerinin, derinlik psikolojisi bilimcisinin algısını çarpıttığına ve -burada etkileri daha da belirgin- fark edilmeyen varlıklarının, analizanın kendi çekirdek programı ve kaderi doğrultusunda gelişmesine analistin izin verme kabiliyetini sekteye uğrattığına inanıyorum.
Yukarda sözü edilen ideallerin Batılı İnsan üzerindeki etkisinin farkındayım ve Batı kültürünün kökleri derinlere uzanan bir üyesi olarak, şahsen ben de bunlardan çok etkilendim. Bu temel ideallerin farkına dahi varmanın, dolayısıyla bunları inceleme konusu haline getirmenin bizim için ne kadar zor olduğunu biliyorum. Aslında belli sınırlar dahilinde, onları sorgulamıyorum da. Benim sorguladığım, bunların insanın değerler hiyerarşisi içindeki daimi önceliği -her zaman ve her şart altındaki öncelikleri. Batılı İnsan için önemleri ne kadar büyük olursa olsun, derinlik psikolojisi araştırmacısının insanı değerlendirmekte kullandığı nihai kılavuz ve derinlik psikolojisi terapistinin üzerine hedefleri işaretleyip psikanalitik tedavinin başarı ya da başarısızlık derecesini ölçtüğü ölçek vazifesini göremezler. Tersine, bence bu iki değer bizim kendiliğin ve dönüşümlerinin insanın psikolojik yapısında ve, her şeyin ötesinde, günümüz insanıyla ve onun yaşadığı döneme bağlı olarak öne çıkan psikopatolojisiyle ilgili olarak taşıdığı büyük önemi fark etmemize engel olmuşlardır. Başka bir deyişle, kendiliğin en içindeki programın önemini, ve kişinin kendini psikolojik olarak hasta mı sağlıklı mı hissedeceğini belirlemede bu programın potansiyelinin gerçekleştirilip gerçekleştirilmemesinin taşıdığı önemi fark etmemize engel olmuşlardır.
Burada, psikanaliz için kendilik psikolojisi biçiminde savunduğum gelişmelerin başka bilimlerdeki benzerleriyle ilgili bir dizi gerçeği sıralayarak tutumumu desteklemeye çalışmayacağım. Sadece şuna işaret edeceğim: Yirminci yüzyıl fiziği de, gözlemsel ve açıklayıcı çerçevesine şimdiye dek tamamen egemen olan, zaman, uzam ve nedensellik gibi belirli bileşenlerin önemini, belirli, sınırlı alanlara indirgeyerek kesin bir gelişme gösterdi. Derinlik psikolojisi için büyük önem taşıyan bir noktaya da dokunmadan geçmeyeceğim: Modern fizik, araştırdığı belirli alanlarla ilgili olarak, yeni bir tür nesnellik ortaya attı: Özneli de içine alan bilimsel nesnellik.
Bunun yerine bu sunum çerçevesinde, 'İçebakış ve empati' denememin ilk tartışmacılarının niyetimi yanlış anlamasını zorlaştırmak için, sizinle yirmi beş yıl önceki kısmi başarısızlığıma katkıda bulunmuş olabilecek kişisel bir etkeni paylaşmanın uygun olacağına karar verdim. Açıklayamayacağım nedenler yüzünden, bildiğim kadarıyla çocukluğumdan beri, gerçeklik algılarımızın göreceliliği ile gözlem ve açıklamalarımızı biçimlendiren düzenleyici kavramlar çerçevesinin göreceliliğine aşinaydım. Herkesin de bu bilgiye sahip olduğunu varsaymıştım her zaman. Hayatımın daha ileri yıllarında, ergenliğim sırasında, insan bilişinin büyük, klasik araştırmacılarının (Plato'dan Kant'a kadar) çalışmalarını inceler ve yazdıkları hakkında arkadaşlarımla konuşurken de, bunları anlamakta zorlanıyor görünmeleri beni şaşırtmıştı. Aynı şey, çok sonraları modern fiziğin -Einstein'ın ve en bariz olarak da Planck ve Heisenberg'in- bilimsel bakış açısına, en azından yüzeysel bir aşinalık kazanırken de geçerliydi. Görüşlerinin uygulanmasındaki karışıklık beni aşsa da, temel tavırlarını neredeyse doğal olarak kabul etmek benim için her zaman kolaydı.
Yirmi beş yıl önce, 'İçebakış, empati ve psikanaliz' hakkındaki makalemde, bu temel tavrın derinlik psikolojisi alanına uygulanmasını telaffuz ettim -yani nesnel bir gerçekliğin prensipte erişilmez olduğunu, ve sadece belirli işlemlerin (operations) sonuçlarını bildirebileceğimizi. Bu temel tavrı bütün bilimsel meslektaşlarımla paylaştığımızı varsayıyordum, ve bu nedenle de söyleyeceklerime tepkilerinde temel tavrın kendisini sorgulamayacaklarını, ancak bu temel ilkeyi ısrarla uygularken çıkardığım ayrıntılı sonuçların bazılarını reddedeceklerini, onaylayacaklarını, ya da kısmen reddedip kısmen onaylayacaklarını bekliyordum. 'Operasyonalizmimi', kendi başına gerçekliğin ne içebakışla, ne de dışabakışla bilinemeyeceğine ve ne gördüğümüzü ancak bunu görmek için ne yaptığımızın çerçevesi içinde betimleyebileceğimize dair açıkça oturmuş bilgimi tanımlamam ya da savunmam gerekeceği gerçeğini asla ciddi olarak hesaba katmamıştım.
Safça, bütün meslektaşlarımın gerçekliğin bilinemezliğine -prensipte bilinemezliğine- dair bu bilgiyi paylaştığını varsaymam bana pahalıya mal oldu. Meslektaşlarımın, kendilerine sunduğum meseleyi -tartışılabilir meseleyi- yanlış anlamalarına, kişisel olarak tamamen hazırlıksızdım. Tartışılan tek şeyin benim için mesele dahi olmamasına, neredeyse söylenmesi bile gereksiz bir şey olmasına tamamen hazırlıksızdım. Yine de, geriye dönüp baktığımda, muhtemelen o zaman fırtınayı önlemek için yapabileceğim hiçbir şey olmadığını anlıyorum. Aslında temel tavrımın, şu anda benim yaptığım ve gittikçe artan sayıdaki bu tavrı anlayan meslektaşlarımın yaptıkları gibi, adım adım açıklanmasının ve aydınlatılmasının, son kertede, psikanalizin kuram ve uygulamasında kendilik psikolojisinin önerdiği değişikliklerin üzerinde dikkatle durulmasını sağlayabilecek bilimsel derinlemesine çalışmanın bir evresini oluşturduğunu görmeye başladım.
Ama şimdi, nihayet sadede, ve beni yirmi beş yıl önce, halen izlemeyi sürdürdüğüm bilimsel yola çıkaran somut meselelere gelelim. Şu andaki amacımıza uygun olarak tek bir meseleye odaklanacağım: Psikanalizdeki dürtü kavramı ve sonuçları. Ve hemen tekrar belirteyim ki, mesele kendi başına dürtü kavramının varlığı, beni bilimsel eyleme teşvik edebilecek muhteşem bir psikoloji sistemine belirsiz ve yavan, biyolojik bir kavramın zorla girmesinin yalıtılmış tutarsızlığı değil. Bunlar sosyal psikolojiden ithal edilen 'bağımlılık', 'kimlik' ve 'özerklik' kavramları karşısındaki tutumum hakkında da aynen söylenebilir. Beni düşünmeye iten kuramsal tutarsızlık değil, sadece dürtü kavramının (ve demin adı geçen, derinlik psikolojisinin sosyolojik davetsiz misafirlerinin de) psikanaliz üzerinde önemli yıkıcı etkileri olduğuna inancımdı.
Normal şartlarda içebakış ve empati yoluyla, dürtülerle karşılaşmayız. Her zaman deneyimlediğimiz, daha fazla indirgenemeyecek psikolojik birim, seven bir kendilik, arzulu bir kendilik, kendini ortaya koyan bir kendilik, düşmanca-yıkıcı bir kendiliktir. Dürtüler deneyimsel öncelik kazanmışsa, dağılma (disintegration) ürünleriyle uğraşıyoruzdur: Eros'un dünyasında, ateşli bir şekilde yoğunlaşmış haz deneyiminin, haz veren erojen bir bölgenin hükmünün, dolayısıyla kendiliğin üzerine çıkan dürtünün kendi yerine geçmesini çaresizce izleyen, parçalanmakta olan kendilik; ya da Thanatos'un dünyasında, ateşli bir şekilde yoğunlaşmış hiddet deneyiminin, yıkıcı ve/veya özyıkımcı bir orjinin hükmünün, dolayısıyla yine kendiliğin üzerine çıkan dürtünün kendi yerine geçmesini çaresizce izleyen, parçalanmakta olan kendilik.
Şimdiye kadarki bütün çıkarsamalar 1959 tarihli denememde ifade edilmişti (ya da en azından açıkça ima edilmişti). O zaman, beni 'dürtü'nün psikoloji sistemine ait olmadığı gerçeğini vurgulamaya zorlayan belirli yıkıcı etkilerin neler olduğunu da göstermiştim. Özellikle, 'bağımsızlık', 'özerklik', 'özgür irade' ve şu anda kendiliknesnesi aktarımı adını verdiğimiz deneyim kümesi alanlarındaki psikolojik algımızdaki çarpıtmaları göstermiştim.
Peki o zamandan beri bakış açımı desteklemek için neler söyledim, ve bugün söylenecek ne kaldı? Aslında pek çok şey. Yalnız dün ve bugün hakkında değil, hepsinden öte, meslektaşlarım ve benim tarafımızdan başlatılan çalışmanın, kendilik psikolojisi yönelimli, genç bir psikanalist nesli tarafından sürdürülmesi gereken yarını hakkında.
Yine birçoğunuzun çalışmama aşina olduğunu varsaymak durumundayım. Gerçi, çoğunuz yazdıklarıma çabucak bir göz attıysanız da, çok azınızın bu işe onları gerçekten okudum diyebilecek kadar zaman ve enerji harcayarak içlerine daldığınızı pekala biliyorum. Ama son on yıl ya da daha fazlasında, yüzlerce sayfada söylediklerimi burada tekrar edemeyeceğim bariz olduğuna göre, bugün üzerinde geniş bir biçimde duramayacağım belirli önemli alanları, az çok kısaca saptamakla yetineceğim.
Bunlardan ilki olarak, bir tarafta dürtü psikolojisi ile, öbür tarafta geleneksel analizi karakterize eden gizli ahlak -gerçekle-cesaretle-yüzleşme ahlakı ve bağımsızlık ahlakı- arasındaki karşılıklı ilişkiye değineceğim. İkinci olarak da size, meslektaşlarımın geleneksel analizin benimsediği insan görüşünün, insanın, tabir caizse normal insanın temel doğası görüşünün farkına varmaları için gösterdiğim gayreti hatırlatacağım: Haz ilkesi doğrultusunda yaşama arzusundan feragat etmekte isteksiz, doğuştan taşıdığı yıkıcılıktan vazgeçemeyen, evcilleşmesi yetersiz ve yarım kalmış bir hayvan olarak insan. Psikanalizin bu iki temel vasfından ikincisi, bugünkü sunumun ikinci ana konusunun başlangıç noktasını oluşturacağı için, size bugün için söz verdiğim, yeni topraklara atacağımız adıma hazırlık olarak, psikanalizin içinde doğduğu dönemin ruhundan devşirdiği insan görüşüyle -çoğu analistin doğalmışçasına katıldığı insan görüşüyle- ilgili düşüncelerimi ayrıntılandıracağım. Önce size, klasik analizin benimsediği insanın psikolojik doğası kavramından 'Suçlu İnsan' kavramı olarak bahsettiğimizi, kendilik psikolojisinde buna karşılık gelen görüşü ise 'Trajik İnsan' terimiyle belirttiğimizi hatırlatacağım. İnsan doğasına dair bu iki görüşü tekrar tartışmayıp, sadece bildiğim kadarıyla şimdiye kadar yapmadığım bir yorum ekleyeceğim. Her ne kadar Freud psikanalizin konusunun doğal insan (homo natura) olduğunu, dolayısıyla içsel yaşamının araştırılmasının doğa bilimlerinin alanında, özellikle biyoloji ve tıpla mümkün olduğunca bütünleşmiş bir şekilde görülmesi gerektiğini öne sürdüyse de, yansız bir cihaz tarafından işlenen yarı-biyolojik dürtüler kavramı, aslında, biyolojik bir insan kavramını beraberinde getirmemiştir. Ortaya çıkan doğal insan, çevresiyle etkileşim içinde biyolojik bir birim değil, 'Suçlu İnsan', psikolojik ve ahlaki bir insan görüşü, uyum sağlamasına engel olsa da eski haz amaçlarından vazgeçmekte isteksiz, böylece de terapötik analize 'direnen' bir insan anlayışıydı; saldırgan-yıkıcı amaçlarının evcilleştirilmesine razı olmayan, böylece de savaşlara giren ve/veya özyıkıma eğilimli bir insan anlayışı (Freud, 1933). Belirli kesin sınırlar dahilinde, 'Suçlu İnsan'ın açıklayıcı çerçevesi çok yararlı olmuştur. Ancak, kendilik deneyimini insana dair psikolojik bir görüşün merkezine oturtabilen kendilik psikolojisi tarafından desteklenmedikçe ve ona tâbi olmadıkça, klasik bakış yanıltıcı olacaktır. Kendilik psikolojisi, geleneksel analiz tarafından benimsenen çarpıtılmış psikolojik insan görüşünden kurtulmuştur, çünkü alanı tanımlayan gözlem tavrı olan içebakış ve empatinin mutlak ve aslında aksiyomatik olduğu gerçeğini kabul ederek, kendine biyoloji ya da psiko-biyoloji süsü vermeden, kendini tepeden tırnağa psikoloji olarak kabul eder. Öte yandan geleneksel analiz, -zihinsel bir aygıt tarafından işlendiği düşünülen, yarı biyolojik birincil dürtüler anlayışıyla- biyolojinin önünde eğilmek zorunda olmasının yükünü taşımak durumundaydı. Sonuç, önceden de söylediğim gibi, doğal insan değil, yanıltıcı olacak, çarpıtılmış bir psikolojik bakıştır, çünkü sık karşılaşılan bir patolojik olgular kümesinin 'normalliği' oluşturduğunu varsayar ve böylece terapi ortamındaki insan ve tarih sahnesindeki insan hakkında ciddi yanlış anlamalara yol açar.
Şimdi atacağım yeni adım, yani şimdiye kadar sadece üstü kapalı bir biçimde bahsettiğim bir yeniden formüle etme işi, insanın kuşaklar arası ilişkilerinin yeniden değerlendirilmesi, ve tam da geleneksel analizin görüşüne göre çocukluktaki bazı hayati önemdeki normal gelişmelerin içine gömülü olduğu derinlik psikolojisi matrisinin yeniden değerlendirilmesinin bir örneğidir. Bahsedeceğim şey tabii ki Oidipus karmaşası.
Klasik analizle karşılaştırınca, kendilik psikolojisi kuşaklar arası çatışmanın, özellikle de bunun belirli bir biçimi olan Oidipus karmaşasının önemini nasıl değerlendirir? Özetle: (1) Neredeyse her yerde görüldüğü tahminiyle mutabıktır, varlığının en azından izlerinin, araştırılınca çok sıklıkla tespit edilebileceğiyle mutabıktır. Oidipus karmaşasının bir nedensel etkenler kümesinin öğesi olduğuyla ve zararlı eylemler ya da nevrotik ıstıraba neden olan itici güce katkıda bulunduğuyla da mutabık olmakla beraber, bu mutabakat önemli bir değişikliğe dayanır: Oidipus karmaşası, nedensellik zincirinin sadece bir halkasıdır; en derinde olanı da değildir üstelik. (2) Ne var ki kendilik psikolojisi, insanın kuşaklar arası savaşının önemi konusunda, geleneksel analizle tamamen ters düşer. Geleneksel analiz özellikle insan 'Suçlu İnsan' olarak görüldüğünde, insanın doğasının özünün kapsamlı bir şekilde tanımlandığına inanır, zira insan, doğal insanın biyolojik temelinden doğan dürtüler ile, süperegoda somutlaşan, sosyal çevreden yayılan uygarlaştırıcı etkiler arasında, umutsuz bir çatışma içindedir. Kendilik psikolojisi, insan kendilik olarak görüldüğünde özünün tanımlandığına, ve psikolojik insanın (homo psychologicus, bu terimi izninizle homo natura ile kontrast oluşturmak için kullanıyorum) en derin düzeyde 'Trajik İnsan' olduğuna, hayatı boyunca derinliklerinde yatan programı gerçekleştirmeye çalışıp, bunda hiçbir zaman tam olarak başarılı olamadığına inanır.
Görüşümüzün kabul görmesinin önünü kesen ne? Neden geleneksel psikanalitik görüşü benimseyen daha fazla kişiyi kuşaklar arası savaşın, karşılıklı öldürme arzularının, patolojik 'Oidipus karmaşası'nın (gelişimin normal 'oidipal dönem'inden farklı olarak), ne kadar sık görülürlerse görülsünler, insanın özüne dair olmayıp, normalden sapmalar olduklarına ikna edemiyoruz? Neden meslektaşlarımızı normal durumun, saf haliyle ne kadar nadir görülürse görülsün, çocuklukta neşeyle deneyimlenen ileri doğru gelişimsel bir hareket olduğuna, bunun oidipal döneme atılan adımı da içerdiğine, bu adıma, gelecek kuşağa, anne-baba kuşağının gururla, kendiliği genişleten empatiyle, neşeli aynalamayla tepki verdiğine, böylece genç kuşağın ortaya çıkma ve farklı olma hakkını onayladığına ikna edemiyoruz? Başka bir deyişle, son tahlilde önümüzdekinin temel karşıt içgüdüler arasındaki nüfuz edilemez bir çatışma (Eros'la savaşan Thanatos) olmadığına, normal gelişimi etkileyen, en azından potansiyel olarak çaresi bulunabilecek müdahaleler olduğuna inanıyoruz.
Şu anda bazılarınızın bekliyor olabileceği gibi görüşlerimize 'dirençler'den bahsetmeyeceğim. Bunun yerine, Freud'un fikirlerini yayma becerisinin, kökü kişiliğinin derinliklerinde yatan, ancak hak ettiği ilgiyi görmeyen bir yönünü ele almak istiyorum. Bu yön, bilimsel sisteminin anahtar kavramlarını efsaneleştirmekte, böylece onları sürekli genişleyen takipçiler grubunun zihinlerine, adlarıyla ve içlerine gömülü kültürel çağrışımlarıyla kazımaktaki büyük becerisidir.
Her ne kadar Freud'un düşünce tarihindeki tarihi itibarını edinme yolları psikolojik yönden incelenmeye değer olsa da, burada Freud'un dehasının bu yönünün muhtemel genetik kökenleri ve dinamik işlevleri üzerinde durmayacağım. Sadece bunun bilimsel sonuçlarının belirli bir yönüne odaklanacağım: Freud'un önerdiği bazı temel görüşleri sorgulamak isteyen eleştirmenin yüzleştiği görev, bunun mantıksal sav ve destekleyici klinik kanıtların sunulmasını gerektiren yönünden çok daha geniş kapsamlıdır. Her şey bitince, sav ne kadar dikkatle ve ikna edici biçimde sunulmuş olursa olsun, bir süre sonra Freud'un formülasyonu derinlere kök salmış bir çekimle zihinlerimizi yeniden zapt eder, mantık ve kanıtlar geri çekilir.
Tabii fark ediyorsunuzdur ki, bu konuyu soyut olarak gündeme getirmiyor, bunu, Freud'un 'Suçlu İnsan' kavramının, insanın öz niteliğinin kuşaklar arası savaşa göndermeyle tanımlandığı görüşünün açıklayıcı gücünü yeniden değerlendirmeye kalkıştığımızda, hepsinin üzerinde ve özellikle de, baba ile oğul arasındaki, paradigma haline gelmiş kuşaklar arası çatışmayı -kısacası 'Oidipus karmaşası'nı- yeniden değerlendirmeye kalkıştığımızda karşılaştığımız güçlüğü aydınlatmak için yapıyorum. Freud'un özlü ve zengin çağrışımlı terminolojisiyle karşılaştırıldığında, 'normal' anatomi, 'normal' fizyoloji, 'normal' metabolizma benzeri (Daly King'in [1945] çok güzel tanımıyla, 'tasarımına uygun biçimde işlev gören şey' anlamında bir normallik), ders kitaplarına yakışır bir normallik ileri sürdüğümüzde, savlarımız kulağa ne kadar da düz geliyor. Oidipus karmaşasının dramatik, sessiz arka planı karşısında, anne-baba ve çocuk tarafından neşeyle deneyimlenen bir oidipal dönemin normalliği ne kadar da sönük kalıyor: Sophocles'in trajedisinde bize, önceden takdir edilmiş bir kıyamete kaçınılmaz bir biçimde adım adım yaklaşan ve insaniyeti ile özgürlüğü, ifade edilemez acısına sözle ve iletişimsel eylemle tepki verme yetisiyle sınırlı bir otomat olarak sunulan Kral Oidipus, o efsaneleşmiş ulu figür.
Bir eleştirmenin elinde, Freud'un büyüsüne karşı koymak için hangi araçlar vardır? Bence, biri daha zayıf, biri daha güçlü olmak üzere, iki araç vardır. Daha zayıf olanı, Freud'un kavramını desteklemiş olan miti, orijinal kuramı desteklememekle kalmayıp, aslında şu anda eskisinin yerine geçecek kadar ilerlemiş olan yenisini desteklediğini göstermek amacıyla analiz ederek, mitin gücünü sarsmaktır. Bu rasyonel yaklaşımdır. Daha güçlü olanı, -atasözünde dendiği gibi, dinsizin hakkından imansız gelir- yerleşmiş kuralı destekleyeni etkisiz hale getirmek ve onun üstesinden gelmek için, bir doz karşı-büyü sunmaktır. Şimdilik birinci işi, miti yeniden yorumlamayı erteleyip, doğrudan ikincisine yöneleceğim. Eklemeliyim ki, bana makalemin başlığının şüphesiz kafa karıştıran son kısmını sağlayan da budur. Başka bir deyişle, şimdi 'akıl sağlığının yarım çemberi'ne yöneleceğim.
Karşı-büyüm, Homeros tarafından anlatılan bir öyküden alınmıştır. Sophocles'in temsil ettiği şekliyle trajedinin evrildiği ve adını aldığı tragos anlamında, yani Dionisos kültünün kurban tekesi anlamında, trajik bir öykü değil bu. Euripides'in temsil ettiği şekliyle, insani anlamda trajik -çabalayan, becerikli insan, en içindeki kendiliği açığa çıkarmaya çalışıyor, açığa çıkması karşısındaki dışsal ve içsel engellerle savaşıyor; gelecek nesle, açığa çıkmasına ve büyümesine neşeyle katıldığı oğluna da sıcak bir adanmışlık içinde -böylece, insanın en derin ve en önemli keyfini, kuşaklar zincirinin bir halkası olmayı deneyimliyor.
Rapor Et
Eski 1 Mayıs 2006, 00:09

Guantanamo Amerika’nın Neresinde?

#8 (link)
Je T'aime
ahmetseydi - avatarı
Guantanamo Amerika’nın Neresinde?


ULUSLARARASI Kızılhaç Örgütü (ICRC) geçtiğimiz aylarda yaptığı bir açıklamayla Guantanamo’daki esir kampında uygulanan muamele şeklinin insan haklarına ve hukuka aykırı olduğunu vurgulayarak ABD yönetimini sert bir dille eleştirdi.

Amerikan yönetimi bu türden eleştirilere muhatap olmasına karşılık hiçbirini ciddiye almıyor. Nihayet bu konudaki hukuksuzluğa karşı verilen mücadele Amerikan Yüksek Mahkemesine (Supreme Court) kadar çıktı. Yakında hükûmetin uygulamalarına yönelik hukukî bir hükmün çıkması bekleniyor. Mevcut Bush yönetimi tarafından en çok öne sürülen savunma da Guantanamo kampındaki esirlerin “savaş esiri” kategorisinde yeralmadıkları, çünkü esir alındıkları savaşın konvansiyonel bir savaş olmadığıdır. Bu savunmaya göre Afganistan’a yönelik savaş, “terörle savaş” olduğu için normal savaş çerçevesi içinde ele alınamaz. Uluslararası hukuk ve savaş normlarını altüst eden bu tutumun gerisindeki yapısal dinamikler nelerdir? Batı toplumlarının ürettiği insan hakları söyleminin sınırlarını çizen bu yeni tutumun gündeme getirdiği birkaç husus var.


Uluslararası ilişkiler terbiyesi alanlar genellikle devletlerin içinde “hiyerarşi” (düzen-kanun), devletlerin arasında da “anarşi” (düzensizlik-kanunsuzluk) olduğunu öğrenirler. Teoride ve pratikte hâkim olan bu anlayışa göre devletler arasındaki düzen ancak devletler arasında güç dengesinin sağlanmasıyla mümkün olmaktadır. Düzenin mümkün olduğu bir diğer yol da, bir devlet veya devletler bloğunun hâkimiyet tesis ederek anarşiyi hiyerarşiye çevirmesidir. Bu realist (gerçekçi) devletlerarası ilişkiler teorisi esasen Thomas Hobbes’in meşhur insanlararası ilişkiler (devlet) teorisine çok benzemektedir. Düzen ancak eşit vatandaşlar arasındaki güç dengesiyle ve adına “kamu yararı” denilen çoktaraflı bir menfaat müvacehesinde yahut hükmü herkese geçebilen bir kralın hükümranlığı ile sağlanabilmektedir. Bu yaklaşımın insan fıtratına ilişkin analizine göre devletsizlik toplumlarda anarşiye, kaosa yol açmaktadır. Zira menfaatini takip eden bireyler sonu gelmez bir çatışmaya girişmekte ancak menfaatlerinin temin ve muhafazasının ortak bir üst mercie tabi olmak ile mümkün olduğunu anlamalarıyle durulmaktalar. Eger devlet bir toplumun bireyleri arasında durulmanın ve güvenliğin aracı ise dünya yüzündeki muhtelif devlet birimleri arasında güvenlik ve durulmanın aracı ne olacaktır?


İki kutuplu dünya bir güçler dengesi olarak ortaya çıktığında güçler arasındaki çatışma yok olmuyor sadece sistemin kıyısına itiliyordu. Afganistan dahil pekçok üçüncü dünya toprağı üzerinde gerçekleşen savaşlar hep ilk iki dünyanın savaşlarıydı. Ve garip bir şekilde bu dönem nisbî bir düzen dönemi olarak anılmaktadır. Çoktaraflılık çerçevesi içinde üretilen uluslararası hukuk ve normlar sistemi çoğunlukla daha âdil ve evrensel özellikler gösterirken, muzaffer bir devletin veya devletler grubunun ürettiği uygulamalar ve normlar ise ekseriyetle umuma hitap etme yeteneği olmayan normlardır.


Bugün Sovyetler Birliği’nın dağılması ve küreselleşmenin yol açtığı coğrafî daralma ilginç sonuçlar üretmektedir. Evvelâ, devletlerin iç siyasetleri ile devletlerarası siyaset hiç olmadığı kadar içiçe geçmiş bulunmaktadır. Kutuplardan birinin çök(ertil)mesi dolayısı ile diğer kutup dizginlerinden boşanmış ve birikmiş şiddetini hâkimiyet ve kendi çıkarları istikametinde şekillenecek yeni bir düzen tesisi için kullanıyor. Amerika’nın bugün insan haklarını ve uluslararası hukuk normlarını hiçe sayan tutumu işte muzaffer ve hegemon bir kibirin ürünüdür. Ama sadece bir kibirin ürünü değildir. İnsan hakları söyleminin zâti bir sakatlığının çarpıcı bir yansımasıdır. Batıda geliştirildiği hâliyle hukukun ve insan haklarının kapsama alanı ulus devletin kapsama alanı olarak mümkün olmuştur. (Ulus devlet içinde sınıflar arasındaki hâkimiyet ve istismar ilişkilerini şimdilik atlayalım). Ulus devlet kültürünün ürettiği insan hakları söylemi ya “yurttaşlık” esasıyla işleyen devletlerin içinde veya nispî bir dengenin sağlanıp korunabildiği Avrupa Birligi türü ulus-devlet-dışı coğrafî alanlarda sözkonusu olabilmektedir. Bugün AB olarak örgütlenen coğrafyadaki devletler arasında sözkonusu olabilen ve ciddiye alınan uluslararası hukuk ve insan hakları söylemi güç dengesinin ortadan kalktığı sair coğrafyalarda ve daha geniş ölçekte önemsiz bir ümide dönüşmektedir.


Amerika’nın Guantanamo’daki uygulamaları çoktaraflı bir uluslararası hukuk sisteminden merkezi Amerika olan bir küresel polisli dünya devletine geçişin haberini veriyor. Bir anlamda, Amerika eski uluslararası hukuk sisteminden yeni (uluslararası değil küresel) hâkimiyet sistemine adam kaçırmaktadır. Hukuk normlarının hükümranlık alanlarından resmen adam kaçırıp, ne ulus devletin içi, ne de ulus devletin dışı olmayan, ama imparatorluğun hâkimiyet sahası içinde yeralan “kaçak” bir bölgede esir kampları oluşturmak ve esirlere esir muamelesi bile yapmamak dünyanın alacağı yeni şekil açısından kilometre taşı niteliğinde bir uygulamadır. Guantanamo, yeni Amerika’nın sınırlarını çizmektedir. Amerika’nın hâkimiyet sınırları ile temel insanî ve evrensel hukukun geçerlik sınırları arasındaki uyuşmazlık alanı gittikçe genişliyor. Amerika, bir imparatorluk olmanın yolaçtığı hukuk açığını ne kadar örtmeye çalışsa da artık emperyal davranış, ulus devlet ve mevcut hukuk normlarına sığmıyor.

Başka bir deyişle Amerika ulus-devlet’in içinden ulus devlet’in dışına adam kaçırmak suretiyle ve ulusların hükümranlığı ilkesini lağveden küresel polisiye müdahaleler yoluyla, yeni bir dönem başlatmış bulunuyor. Bu yüzden, önümüzdeki dönemde ulus-devletin içinde cereyan eden “haklar hareketleri”nin benzerlerine uluslararası/küresel plânda şahit olmaya devam edeceğiz. Neticede, imparatorluğun kendi pratiklerini meşrulaştırmak için öne sürdüğü terörizm de imparatorluğun açtığı savaşların sebebi değil sınırlarının genişlemesinin bir sonucudur. Amerikalılar, İngiliz İmparatorluğu’nun sömürgeciliğine meşhur “Boston çay partisi” ile başkaldırdıklarında mealen şöyle bir slogan kullanıyorlardı: “Söz hakkımız yoksa, vergi ödemeyiz!” Bugün Müslümanların yaşadığı coğrafya başta olmak üzere dünyanın önemli bir kısmı Amerikan İmparatorluğu tarafından vergiye bağlanmaktadır. Söz hakkı istemenin de adı nicedir “terörizm” oldu.
Rapor Et
Eski 1 Mayıs 2006, 01:32

Gövde gösterisinin ortasında kalan medya ve onun yeni sınavı

#9 (link)
Eski Üyelerin Ruhları
Blue Blood - avatarı
Çok açık bir gerçeği herkes görüyor artık: Önümüzdeki günler siyasette sular ısınacak, asker-sivil ilişkisi yeni bir imtihandan geçecek ve medya bütün meydan savaşlarının ortasında kendine yeni bir pozisyon bulacak.

Çünkü bütün çatışmalar medya üzerinden yapılacak, herkes medyanın gücünden yararlanmak isteyecek.
Şu birkaç haftaya sıkışan olayları hatırlayın lütfen: 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlanıyor. Minnacık çocuklar neşe içinde. Bu arada klasik bir gösteri ilişiyor kamuoyunun gözüne. Bir grup çocuk “çarşafa girmiş”, arka sıradaki çocuklar fötr şapkalarla pankartlar taşıyor. Tipik bir Cumhuriyet mesajı: “Böyle giyinirdik, Cumhuriyet’imizden sonra böyle giyinmeye başladık” deniliyor ve 86 yıl önceki büyük değişime atıfta bulunuluyor. Ön sıralarda yürüyen çocuklara isyan eden askerî bir yetkili olaya müdahale ediyor. Aslında bir yanlış anlama olduğu ortada. Fotoğraf arka sıraları da gösteriyorsa; yani kadraj ustalıklarıyla arkadaki çocuklar yok edilmemişse fotoğrafı gören herkes, Cumhuriyet düşmanlığı ifade eden bir eylemin yapılmadığını anlar. Bir yanlış anlama, bir tezcanlılık, bir telaş ve sun’î bir gündem…
Tam Türkiye bu olayı konuşurken bir başka gövde gösterisine şahit oldu Türkiye. Küçük bir ilçede bayram töreni yapılırken sakız çiğnediği iddia edilen bir kişi (iktidardaki AK Parti’nin o ilçedeki en üst düzey yetkilisi) gözaltına alındı, ardından da tutuklandı. Üzücü bir olay; üzücü olduğu kadar yıpratıcı. Hukuku, siyaseti, askeriyeyi yıpratabilecek bir olay ile karşı karşıyayız. Ve medya! Yine sıcakkanlı, yine heyecanlı, yine telaşlı…
Anlamak çok zor! Olaylara konu edilen her birimin kendi içinde bir muhasebe yapması gerekmiyor mu? Tansiyonun yükselmesi Türkiye’de kime yarıyor? Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mi, siyasî partilere mi, zaten büyük sarsıntı yaşayan yargıya mı? Hiçbirine! Çünkü halk kavga istemiyor…
TMK, ideolojik saplantılara kurban edilmesin...
Haftanın en çarpıcı olayı, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) üzerinde çıkan kavgalar oldu. Bu tasarıya daha hazırlanmaya başlandığı ilk günden beri şüpheyle bakılıyor. Herkesin endişesi aynı: Terörle mücadele edilirken temel hak ve özgürlüklerden taviz vermemek gerekiyor. Konu çok nazik, dengeyi tutturmak zor. O yüzden hükümet kanadı uzun zamandan beri “özgürlükler ile terör mücadelesi arasındaki hassas denge korunacak” diyor. Medyanın TMK takibini anlamak hiç de kolay değil. Baştan beri bu yasa tuzaklarla dolu diye feryat eden gazeteleri, diğer gazeteler bir türlü duymuyor, duymak için özel bir gayret göstermiyordu. Aylar önce Hürriyet ve Akşam Gazetesi’ne yansıyan taslağa göre vahim hatalarla doluydu tasarı. Mesela güvenlik güçleri “suç işleneceğine dair izlenim edindiğinde” kişi ve kurumların pek çok özgürlüğüne el koyabiliyordu. “İzlenim dediğin nedir ki!” diye sormadı medya. Daha bunun gibi pek çok hatayı sükut ile geçiştiren medyamız, son dakikada uyandı ve feryadı bastı. Aylardır niçin susulduğunu anlamak da mümkün değil, son fasılda bu kadar büyük gürültü koparıldığını da. Bugün isyan edilen maddelerin varlığı dün de biliniyordu oysa.
Her neyse. Şimdi ortada Meclis’e getirilmiş bir TMK metni var ve eleştirilerin somut bir şekilde yapılması mümkün. Bazı eleştirilerin yerinde olduğu da ortada. Gazetecilere verilecek hapis cezasına karşı çıkmak her gazetecinin görevi. Düşünce ve ifade özgürlüğünü engelleyecek her maddeye, her yaptırıma karşı çıkmak zorundayız. Bunun sağcılıkla, solculukla, liberallikle, muhafazakârlıkla ilgisi yok; her gazeteci özgür düşünceden yana saf tutmak mecburiyetinde. Ayrıca terörün tanımının net olması ve terör eyleminin ne olduğunun ve terör örgütünün özelliklerinin çok net bir şekilde ortaya konması gerekiyor. O yüzden 6. maddeye herkes itiraz ediyor; etmelidir de. Üstelik bu ve buna benzer hataların Meclis’te düzeltilme şansı hâlâ var. Bu tür yanlışları bulup yek vücut karşı çıkmalı medya. Ne var ki bazıları her şeyi tersinden okumaya bayılıyor, TMK gibi hayati bir konuyu ideolojik saplantısına feda ediyor; hatta daha da ileri giden küçük bir zümre işi yine Fethullah Gülen düşmanlığına dayıyor.
Gerilimi tırmandırmak medyayı yıpratır
Böyle ciddi bir mesele ancak bu kadar cıvıtılır. Bu cıvıtma alışkanlığı sadece gazetecilere mahsus bir davranış biçimi değil. Siyasetçiler de en mühim meseleyi sokak kavgasının en basit taktikleriyle geçiştiriyor. Geçen hafta TMK konuşulurken bir anda “TMK Apo’ya af kapısı açıyor” iddiasıyla ortaya çıktı CHP. Deprem gibi bir şeydi bu! Düşünebiliyor musunuz; bir yandan devlet terörle mücadele ile ilgili bir yasa çıkarmak istiyor, diğer taraftan eli kanlı bir terör örgütünün başı serbest bırakılıyor. Olacak şey değil! Adalet Bakanı Cemil Çiçek hemen çıkıyor ekranlara ve CHP lideri Deniz Baykal’a cevap yetiştiriyor. Hava gergin. Demeçler keskin. Suçlamalar ağır. Niçin? Gerçekten sormak gerekiyor, niçin? Bir yasa çıkarıyorlarsa, bu yasa ile ilgili Meclis’te komisyonlar kurulmuşsa, o komisyonda AKP ile CHP’li vekiller birlikte çalışıyorsa; hatta o komisyonlara devletin parlamento dışı yetkilileri temsilci gönderiyorsa, niçin kamuoyu huzurunda en ağır suçlamalar yapılıyor, niçin herkes mesajını medya üzerinden veriyor? Belli ki son dönemin muhalefet taktiği gerilimli söylemler üzerinden yapılıyor. Gerginlik arttıkça, hükümet kimyasının bozulacağı, eski siyaset tarzının hortlayıp podyuma çıkacağı, halkta meydana gelecek bezginliğin erken seçime sebep olacağı hesaplanıyor. Aslında bazılarının derdi erken seçim de değil; şayet öyle olsaydı her gergin tartışmanın akabinde “Hodri meydan! Buyurun sandığa!” denirdi. Muhalefet, onca sert üslubuna rağmen erken seçimi ağzına almıyor. Nasıl olsa ufukta en geç bir buçuk yıl sonra seçim var. Çankaya’nın yeni sahibi normal seçim süresinden önce de belli olabilir. Dolayısıyla Çankaya için veriliyor bazı savaşlar. Daha doğrusu Çankaya vesilesiyle iktidar kavgası veriliyor ve bu kavganın olabildiğince yıpratıcı olması isteniyor. Siyasetçinin bu kavgayı kontrollü bir gerilim halinde yönetmesi normal sayılabilir; çünkü siyasetin ruhu bazen cadı kazanından alır ilhamını. Medyaya ne oluyor; esas buna anlam vermek zor. Gerilim tırmandıkça tiraj da artmaz, reklam da. Birim fiyatı işletme giderini karşılayamayan Türk basınının gerilimden medet umması için hiçbir sebep yok. Ortaya çıkacak en küçük bir siyasî istikrarsızlık ve ekonomik kargaşa, her sektörden önce medyayı vuracaktır. Önünü görmekte güçlük çeken ve ülkenin yarınından endişe eden iş dünyasının ilk tasarruf kalemi reklam değil mi? Gündem gergin diye bazı sorunlar görmezden gelinsin ya da bazı konuların üstü kapatılsın demiyorum şüphesiz. Ancak siyasetçilerin can simidi gibi sarıldığı ağız dalaşına medyanın da aynı dengesizlik içinde yaklaşmasında sıkıntı var.
Daha tehlikeli bir durum var: Rejim tartışmaları. Son günlerde o kadim rejim tartışması yeniden hortlamaya başladı. Bu ülkede medya ne zaman irticaı gündeme getirse halk yazılanlara şüpheyle bakmaya, yeni bir tezgâh ile karşı karşıya kalındığını düşünmeye başlar. Bu açıdan bakıldığında 28 Şubat sürecinde yaşanan bazı olaylar cürm-ü meşhudun dikâlâsıdır. Halk mizansenler, suflörler, figüranlar vasıtasıyla, psikolojik harbin edilgen cephesinde kaldığını, meselenin özünde irtica olmadığını gördü. Korkutmak, kışkırtmak, nefret uyandırmak için onlarca hadise tertip edildi. Ve vatandaş anladı ki irtica senaryolarının arkasında büyük rant kavgaları var. Hortumculuk diye nitelendirilen bir suçu 28 Şubat döneminde fark etti. Ticaret-siyaset-medya üçgenindeki gizli gerçeklerin toplumu Bermuda’nın esrarengiz koordinatlarından daha belirsiz bir yere taşıdığını anladı. O yüzden bugün yapılan pek çok provokasyonu halk 28 Şubat’ın kirli ilişkiler ağıyla irtibatlandırıyor. Bunların bir kısmı kuruntu, bir kısmı da kurgu. Ancak inkâr edilemeyecek bir kuşku olduğu da açık. Önemli olan algılama. Ve bu algıya göre medya en zayıf halka durumunda. Çünkü yakın geçmişe dair hatıralar generallerin yayın toplantısı yaptığını, gazetecilerin işine son verdiğini, andıçlarla medya üzerinde baskı kurduğunu gösteriyor, siyasete içeriden ve dışarıdan müdahale edildiğini vs. gösteriyor. Herkesin kendi muhasebesini bir kez daha yapması, yakın geçmişten ders çıkarması gerekiyor. 28 Şubat’ta asker de yıprandı sivil de. En çok da medya. Ve diyetini ağır ödedi. Son birkaç yıldır derlendi toplandı medya, itibar kazandı. Ticarî kazancını katlamakla yetinmedi; aynı zamanda daha muteber, daha ilkeli bir medya olma yolunda mesafe aldı. Görünen o ki Türkiye yeni bir döneme girdi. Bugün asker-sivil ilişkisine çok daha dikkatli yaklaşmak zorunda. Siyasî atraksiyonlara hemen meyletmemeli, daha dikkatli, daha duyarlı bir yayın stratejisi geliştirmeli. AB yolunda bu kadar uzun bir yol kat edilmişken anti demokratik saflara iltica etme ya da siyasetin seviye problemi yaşayan senaryolarından rol kapmaya çalışma, Türk medyasını büyük bir kaosun içine atacaktır. Büyük düşünmek lazım. Büyük düşünen büyür çünkü. Türkiye büyümenin sancısını çekiyor. Elbette bugünkü sıkıntılar da aşılacak. O gün geldiğinde aynı hatayı mükerrer yapmanın hacaletini yaşamaya hiç gerek yok. Ancak şu da çok açık ki küçük düşünen küçülecektir ve geleceği hep doğru yazan, hep özgürlükçü kalan markalar göğüsleyecektir.
Rapor Et
Eski 1 Mayıs 2006, 11:55

Eğitim Köleleştiriyor mu.._?

#10 (link)
Je T'aime
ahmetseydi - avatarı
Eğitim Köleleştiriyor mu...


Yıllar önce, o zamanlar çok popüler bir haftalık dergi olan Nokta, İstanbul’da ilginç bir deney yapmıştı. Bir tiyatro sanatçısı olan Ezel Akay eline bir megafon alarak koyu renk elbiseler ve siyah pardesüler giyen ekibiyle birlikte önce güvercinleriyle ünlü Yenicamii’nin arkasındaki parka giderler. Parkta oturan, gezen, etrafı seyreden bir sürü insan vardı. Akay, elindeki megafonla kalabalığa doğru sert bir emir verir: “Herkes ayağa kalksın!” Emri duyan, Akay’ı ve ekibini gören istisnasız herkes derhal ayağa kalkar.

Sonra Eminönü İskelesi’ne geçerler. Akay, yine sert bir emirle: “Herkes yere çöksün!” diye bağırır. Gemiden inenler, bilet kuyruğunda bekleyenler, simitçiler, işportacılar, emri duyan herkes yere çöker.
Sonra Mecidiyeköy’deki stadyumun önüne giderler. Megafondan: “Herkes ellirini kaldırıp duvara yaslansın!” emri duyuldu. Stadyuma girmek için kuyrukta bekleyen futbol seyircileri, kokoreççiler, bayrakçılar derhal emre uyarlar.

Daha sonra da ekip bir fabrikanın önüne giderler. Mesai saati başlamak üzeredir. Fabrikanın girişine bir masa koyarlar ve masanın üzerinde düzmece bir evrak yerleştirerek işçilere emiri verirler: “Herkes içeriye girerken bu kâğıtlara parmak basacak!” Giren basar, giren basar. Kimsenin aklına “siz kimsiniz hemşehrim? Neden bu kâğıtlara parmak basıyoruz?” diye sormak gelmez.

Son olarak da, Beyoğlu’na gelirler. İstiklal Caddesinde gezinen, vitrinleri seyreden kalabalığa yine sert bir emir verilir: “Herkes sıraya girsin, arama var!” Emri duyan herkes koyun sürüsü gibi sessizce sıraya girer. Ancak caddede dolaşan bir çift bu emre uymaz.

Ekiptekilerden biri onlara doğru bağırır: “Hey siz ikiniz! Emri duymadınız mı?” Kendilerine seslenildiğini anlayan ve herkesin sıraya girdiğini gören adam cevap verir: “Who are you? What is happening here?” Sıraya girenler içerisindeki kravatlı takım elbiseli bir bey ekibe yardımcı olmanın verdiği gurur ve heyecanla lafa karışır: “Adam turist, İngilizce konuşuyor.” Ekip elemanı gülmemek için kendisini zor tutar:

“Ne diyor peki?”
“Siz kimsiniz, burada neler oluyor?”

Ve o iki turistin haricinde hiç kimse neler olup bittiğini, kendilerine böyle gün ortasında emirler yağdırıp sıraya sokanların kim olduğunu sormaz ya da soramaz.



KİŞİLİK VE KİMLİK PROBLEMİ


Mevcut Millî Eğitim’in felsefesine dikkatle bakarsanız, insanların kendi başlarına bir şey öğrenemeyecekleri, eğer kendi başlarına öğrenmeye başlarlarsa, zararlı şeyler haline gelecekleri yaklaşımını fark edebilirsiniz. ‘İstendik’ değil de ‘istenen’ yani öğrenim sürecinin aktörü olan öğrencinin (hatta velinin ve öğretmenin) bile, ne öğreneceği ve nasıl öğreneceği konusunda hiçbir tercih ve istek şansı yoktur.

Öğrencilerin istedikleri, yani kendi stil ve profiline uygun ve gerekli olan bilgi, beceri ve davranışların devlet tarafından belirlenmesi gerektiği, belirlenen müfredat çerçevesince verilmesi gerektiğinde tam bir fikir birliği görüyoruz, öyleki bunu sorgulayamazsınız bile!

Halbuki “onu öyle değil böyle yap!” ifadeleri ile özetleyeceğimiz bu yaklaşım, insanları çözüm üretemeyen, başkalarının kurtarıcılığına muhtaç hale getirmenin en kestirme yolu olmaktadır ve eğitimi, adıyla özdeş hale getirip bir eğip bükme, istenen şekile sokmaktan ibaret bir işleme dönüştürmektedir. Bugün adına eğitim kurumları dediğimiz müesseler, aynı tip üründen milyonlarca üretmek gayesiyle kurulmuş bir fabrikadan farksızdır.

Pedagoji ve eğitim gerçekleri; çocukların kendi başlarının çarelerine bakmasını öğrenmesi için onların işine karışmamak lazım geldiğini söylüyor; onlara hükmetmediğimiz takdirde kendilerini idare etmeyi öğrenebileceklerini gösteriyor. Dahası onları zorlamadığımız takdirde kendilerini bulacaklarını anlatır.

Anne veya babasının her söylediğinin niçin öyle olduğunu, davranışlarının tek doğrulu davranış olup olmadığını sorgulayan ve merak eden bir çocuğa dayanmak, çoğu aile için zor görünebilir. Tırnakları kesilmiş bir ev kedisi gibi merakı ve şüphesi bastırılmış bir çocukla yaşamak daha kolaydır çünkü.. Hele, bunun üzerine biraz da itaat-saygı kaymağı sürülürse istenen ideal çocuk tipi karşınızdadır.



NASIL BİR EĞİTİM?


Eğitim adına yüklenen bilgiler sınav denen aktivitelerle öğretmen tarafından geri istenir. Bu uygulama ve tavırlar, öğrencinin “ne söyleniyorsa onu yap, icat çıkarma..! sorma düşünme itaat et gibi bir anlayışları benimsemeye götürür. Eğitimi boyunca sürekli bilgiyle yüklenen, nesne konumunda kalan öğrencinin bilgiyi üreten ve kullanan özne konumuna çıkamamasını anlamak zor değildir herhalde.

Sonuçta sürekli ikinci el bilgiye mahkûm edilen, kendisinden orijinal ve yeni hiç bir şey istenilmeyen eğitim sürecinden çıkan bireyin, hayata atıldığında orijinal ve yeni bir şey üretme şansı bulamamasını da çok görmemeliyiz..

Gerçekte birbirinden çok uzak kavramlar olan “öğrenme” ile “öğretme”yi benzer kavramlar zannediyoruz. Mevcut eğitim zora dayanan yani insanların kendi başına bir şey öğrenemeyeceği varsayımı üzerine kurulmuştur. Belleğe bilgi yığmaya dayanan bu yöntemle—adına ister ezber deyin isterse bilgi odaklı öğretme merkezli eğitim deyin ya da başka bir ad verin fark etmez—insanlar bir şey öğrenmiyor aksine merak ve ilgilerini kaybediyorlar.

Öğretilenlerden kuşku duymayan ve tek doğrulu eğitim sistemine bağlı kalan toplumlarda insanlar bir tür “köleliğe” mahkûm olmaktan kurtulamazlar. Ekonomiden siyasete bir çok alanda bu kölelik zihniyetinin örnekleri ortadadır.

Çocuklara, doğal öğrenme eğilimlerine (örneğin oyun ) aykırı ve baskıcı, aşırı zorlamaya dayalı yöntemlerle, ardışık tekrarlatmalar yoluyla belleğe nakşetmek şeklindeki eğitim onların zihnini köleleştirmeden öte bir işe yaramayacaktır.

Eğer insana ve onu hayvanlardan farklı yaratan Allaha saygı duyuyorsak Onun bize bahşettiği en değerli özelliklerimizi, merakı ve öğrenme gücünü harekete geçirecek bir eğitim modeli ortaya koymalı, sorgulamayı, düşünmeyi eğitimin bir numaralı hedefi haline getirmeliyiz. Öncelikle yapılması gereken meraka dayalı kuşku ve araştırmaya dayanan eğitim, öğrencinin kendi öğrenme profiline, kendi ihtiyaçlarını kendisinin keşfetmesine fırsat veren bir ortamda sunmanın yollarını araştırmaktır. Eğitimcinin kesinlikle öğretme konumunda kalmayacağı bu yeni modelde öğretmen, ders arkadaşı konumunda kalacak, üreticiliği, yenilikçiliği, araştırıcılığı ve sevgisi ile öğrencilere rehber olacaktır.
Aksi halde ne milli ne de eğitim vasfı kalmayan eğitim sürdükçe hiç şüpheniz olmasın ki düşünce suçu, kıyafet yasakçılığı, halkın haksızlıklar karşısında sessiz ve sorgusuz vaziyeti sürecektir. Belletilenler dışında bir şey düşünmesi istenmeyen ezber nesillerinin sürekli tüketen ama hiçbir orijinal şey üretemeyen vaziyeti devam edecektir.
Etiketler:
  • bir makale yazisi
  • fikra kose yazisi ornekleri
  • kafkasya nerede
  • kisa fikra kose yazisi ornekleri
  • kisa kose yazisi ornegi
Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.886 saniyede (94.57% PHP - 5.43% MySQL) 16 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 07:13
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi