Arama

Köşe Yazısı ve Makaleler - Sayfa 3

Güncelleme: 5 Ağustos 2013 Gösterim: 194.474 Cevap: 212
ahmetseydi - avatarı
ahmetseydi
VIP Je Taime
2 Mayıs 2006       Mesaj #21
ahmetseydi - avatarı
VIP Je Taime
“Sıfır atmak çözüm mü?”

Sponsorlu Bağlantılar
CUMHURİYETİN ilk yıllarında Türk Lirasının karşıtlarından hiçbir eksiği yoktu, hatta onlardan biraz daha değerliydi. Egemenliğimizin simgesi Türk Lirası yedi haneye muhtaç duruma nasıl düşmüştü? Olaya tarih perspektifinden kısaca bir göz atalım:

1946 yılına gelindiğinde 1 ABD Doları = 1 Lira 30 kuruş konumundaydı.
Recep Peker başbakanlığındaki CHP iktidarının sürdüğü 7 Eylül 1946 tarihinde Türk Lirası ilk kez devalüasyon gördü ve dolar karşısında değeri 2 Lira 80 Kuruş olarak saptandı.

İkinci devalüasyon 1958 yılında ekonomik krizden kurtulma hedefiyle yapıldı. Dolar/Türk Lirası kuru, 2.80’den 9.- TL’ye yükseldi. Bu %221 oranında bir devalüasyonu ifade ediyordu.

10 Ağustos 1970, Adalet Partisi iktidarı sırasında hükümetin kararıyla dolar kuru 9.- TL’den 15.- TL’ye yükseltildi.

1 Mart 1978’de doların TL karşısındaki değeri 19.25 TL’den 25.- TL’ye çıkartıldı.

10 Haziran 1979’da TL’nin değeri tekrar ayarlanarak kur, 26.50 TL’den 47.10 TL’ye indirildi.

1936 yılında yasalaşıp 1980 yılına kadar yürürlükte kalan 17 sayılı karar; kontrollü kambiyo rejiminin sıkı kurallarını içeriyordu. İthalat ve görünmeyen kalemlere ait her bir doların transferi T.C. Merkez Bankası’nın iznine tabiydi. Türk vatandaşlarının ceplerinde, kasalarında ve banka hesaplarında döviz bulundurmaları yasaktı. Çünkü yasada: “Ülkedeki tüm dövizler Devlete aittir” hükmü vardı. Dolayısıyla, bireyler ve şirketlerin mülkiyetine sahip olamadıkları dövizleri yurt-dışına transfer etmeleri de doğal olarak mümkün değildi.

Günümüz iktisatçılarının eleştiri yağmuruna tuttukları bu dönemin en önemli özelliği doğal olarak “ Türk Lirası’nın mutlak hakimiyeti” idi.
1980’e gelindiğinde, ülke artık “70 sent’e muhtaç” hale gelmişti. 24 Ocak 1980 tarihli kararname ile ülkemiz ekonomi tarihinin en kritik kararları alındı. ve Türk Lirası büyük oranda değer kaybıyla, dolar karşısında 47.10 Lira’dan 70 Lira’ya indirildi. Ayrıca, 17 sayılı karar iptal edildi.

Üstelik, sabit kur sistemi terk edilerek, döviz kurları günlük olarak ilan edilmeye başlandı. Artık Türk Lirası; Dolar, Mark, Sterlin,.. vesaire paralar karşısında günlük, saatlik, hatta dakikalık olarak değişiyordu.
Bu gelişmeler sonrasında, Türk Lirasının yıllar içerisinde nasıl hırpalandığını sene sonu kurlarını gösteren aşağıdaki tablo açıkça göstermektedir:


Tablo 1 (TL/$ KURU)

1981 132,30
1982 184,90
1983 280,00
1984 442,50
1985 574,00
1986 754,35
1987 1.014,90
1988 1.815,98
1989 2.311,37
1990 2.927,13
1991 5.059,86
1992 8.569,83
1993 14.350,24


1990 yılında uygulamaya konulan 32 sayılı kararla ülkemiz mali piyasaları yol geçen hanına döndü. Yabancı fonların ülkemize hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan girmesine ve daha da önemlisi, istediği zaman istediği miktarda çıkmasına izin verildi. Uluslararası kapital sıcak para adı altında hazine bonosu ile döviz kuru arasındaki farktan yararlanarak, hiç zahmet çekmeden ve batı ülkelerinde hayal bile edilemeyecek karlarla, bir dahaki “volede” tekrar gelmek üzere ülkelerine dönebiliyor.. Bazılarına göre bu kadar serbestlik Avrupa, Amerikan normlarında bile aşırı kaçmıştı.

Bu dönemde dolarizasyon giderek yaygınlaşıp kurumsallaşma aşamasına geldi. Yani, Türk Lirası’ndan kaçarak dolar egemenliğine girdik. Bu bağlamda, devlet ihale bedelleri dolar üzerinden saptandı.

Halkımız birikimlerini giderek TL yerine dolar ve markla yapmayı yeğledi. Dövizli çek / senetler çoktandır ticaret hayatının bir parçası haline geldi. Kamu iç borçlarının %30’u dövize dönüştürüldü. Özel sektörde yönetici maaşları dolar cinsinde ödendi. Özellikle daha sonra batacak bankaların üst düzey yöneticileri maaşlarını ABD Doları üzerinden ,ama, ABD de bile görülmeyecek rakamlarla aldılar. Türk Lirası tasarruf birimi ve mübadele aracı olarak geri plana itildi.

1994 Nisan’ında patlayan banka krizinde fatura yine sabıkalıya kesildi ve ABD Doları 15.000 TL’den önce 38.000 TL’ye yükseldi, daha sonra 25.000 TL’ye geriledi.Bu devalüasyonun önemli farkı: öncekilerin hükümet kararlarına dayanması, bunun ise tamamen piyasa dinamikleriyle sürpriz olarak ortaya çıkmasıydı. Ancak Tablo 2’den görüldüğü gibi, Türk Lirası’nın yuvarlanışı yine de durmadı.


Tablo 2 (TL/$ KURU)

1993 14.350
1994 38.687
1995 61.054
1996 108.500
1997 204.750
1998 316.250
1999 538.196
2000 671.765


Aslında tek olarak TL çoktan unutulduğundan, adam yerine konulmak için binlercesini bir arada telaffuz etmek gerekiyor. Halbuki Doların “sent”i, Mark’ın “fenik” i (Euro’ya geçene kadar) bile sapasağlam yerinde durmaktadır. Bu arada popüler bir profesör, Lira’ya kendince uygun bir isim bulmuştu: “Dandik para”.

Şubat 2001’de Türk Ekonomisi büyük bir çöküş yaşarken, Türk Lirası yine suçlu bulunarak tenzil-i rütbe (rütbe indirimi) cezasına çarptırıldı ve dolar karşısında kademeli olarak 1.700.000 TL’ye kadar düştükten sonra muhtelif zik-zaklarla şimdiki 1.370.000 – 1.400.000 bandın yerleşti.Bu seferki devalüasyon yetkililer ve basındaki destekçilerinin “ asla olmaz “ nidaları arasında geldi.


Tablo 3 (TL/$ KURU)

2001 1,446,900
2002 1,639,900
2003 (Eylül) 1,370,000


Acaba bizde bunlar olurken, yabancı ülkelerde neler oldu? Maalesef, dünyada ismi duyulmuş hiçbir ülkenin parası, bizim Liramız gibi değersizleşmedi. İkinci Dünya Harbi’nden maddi, manevi gücünü yitirmiş olarak çıkan İtalya ve Japonya’nın paraları Liret ve Yen karşısında bizim Liramız daha değerliydi. Gelin, T.C. Merkez Bankası’nın 22 yıl önce, yani 30.12.1981 tarihinde ilan ettiği döviz kurlarına bir bakalım;

1 İtalyan Lireti: 0,11 TL
1 Japon yeni: 0,60 TL

Yani, o tarihte ancak 9 Liret, 1 Türk Lirası edebiliyordu; 1 Japon Yeni ise, bizim paramızın neredeyse yarısı kadar değerliydi.

Zaman içerisinde Liret, Avrupa’nın kuvvetli bir parası olarak Euro’ya dahil oldu ve bugün bizim paramızdan yaklaşık 800 misli daha değerli halde. 1 Japon Yeni ise, 11.800 küsur Lira ediyor.

Bugün döviz kurları listesine baktığınızda, bizim paramızdan daha ucuzunu görmeniz mümkün değildir.

Güya ekonomisi bize benzeyen Arjantin’deki son kriz sosyal patlamaya dönüşerek marketler talan edildiğinde, basınımızda bu ülkeyle Türkiye’yi mukayese eder yorumlar yapılmış, açık veya zımni olarak yağmalama olaylarının yaşanmadığı Türkiye’nin daha iyi durumda olduğu iddia edilebilmişti. Halbuki, Arjantin’de ortalama milli gelir bizden 3 misli fazla olarak 6-7.000 Dolar düzeyindedir. Ve bu ülke, yaşadığı bütün sıkıntılara ve IMF’nin baskılarına rağmen, parasını devalüe etmeyi reddetti. Bugün, 1 pezo = 468.922 TL.

Geçenlerde Maliye bakanı, artık tasarruf ve mübadele aracı olma özelliği zedelenen Türk Lirası’ndan 2004 sonunda altı sıfırın atılacağını müjdeli bir haber olarak ilan etti. Enflasyonun belinin kırıldığı ve diğer ekonomik hedeflerin gerçekleşmek üzere olduğu, geleceğe ait beklentilerin olumluya dönüştüğü bir ortamda yapılan sürpriz açıklama için gerçekten uygun bir zaman seçilmişti. İlaveten, belirlenen hedef de doğru bir hedefti, çünkü Lira’nın zayıflığı artık kendi kendini besler durumda. Paramızın değerinde sadece yüzde birlik (%1) bir değişimin ifadesi 14.000 TL oluyor. Egemen bir ülke parasının 1.400.000 tanesi (dolara karşı) veya 1.520.000’i (Euro karşısında) yahut da 2.100.000’i (Sterlin karşısında) başka ülke paralarının sadece 1 tanesi kadar değer ifade edebiliyor. Buradaki anormalliği görmek için uzman olmaya hiç gerek var mı? Üstelik bu haliyle bile paramızın hak etmediği kadar değerli olduğunu ileri süren çevreler var.

Kısacası, hükümetin doğru bir hedef seçtiği aşikardır. Başarı için ikinci koşul da operasyon için doğru bir zamanlamada yatmaktadır.

Kanaatimizce, enflasyonun %10’nun altına düşmesi beklenmeli ve o zamana kadar bünyesel problemlerin çözümünde mesafe alınmış olması gereklidir.

Ancak, ulus ve devlet olarak paramıza yine geçmişteki gibi sahip çıkarsak (!), aynı filmin geri sarılıp tekrar oynandığını görmekten kurtulamayız.


ѕнσω мυѕт gσ ση ツ
ramsstein - avatarı
ramsstein
Ziyaretçi
3 Mayıs 2006       Mesaj #22
ramsstein - avatarı
Ziyaretçi
SALDIRGANLIK VE DUYGUSAL GELİŞİMLE İLİŞKİSİ*

Sponsorlu Bağlantılar
D.W.Winnicott

[1950-5]
* Through Paediatrics to Psycho-Analysis (Collected Papers)
( Pediyatriden Psikanalize [Toplu Yazılar]),1992, Brunner/Mazel Ed., New York
Çeviri: Nilüfer Güngörmüş-Erdem

I
SEMPOZYUMA KATKI

Saldırganlıkla ilgili bu çalışmanın altında yatan ana düşünce, eğer toplum bir tehdit altındaysa, bunun insandaki saldırganlıktan değil, bireylerdeki kişisel saldırganlığın bastırılmasından kaynaklandığıdır.

Saldırganlık psikolojisini inceleyen öğrenci şu nedenle ciddi bir zorlukla karşı karşıyadır: Bütünsel bir psikolojide, çalmakla çalınmak aynı şeydir ve ikisi de aynı derecede saldırgandır. Güçsüz olmak güçlünün güçsüze saldırması kadar saldırgandır. Cinayet ile intihar temelde aynı şeydir. Belki de en zoru, sahip olmak tamahkârca elde etmek kadar saldırgandır; gerçekten de elde etmek ile sahip olmak psikolojik bir birim oluşturur, biri olmadan öteki eksik kalır. Elde etme ve sahip olma iyidir veya kötüdür demek değildir bu.

Bu düşünceler sıkıntı vericidir çünkü geçerli toplumsal kabulün ardında gizlenen çözülmelere dikkati çekerler; saldırganlığı konu alan bir çalışmanın dışında bırakılamazlar. Ayrıca, fiili saldırganlığın incelenmesi, saldırganlığın altında yatan niyetin kökenleri irdeleyen bir çalışma ile temellendirilmelidir.

Kişiliğin bütünleşmesinden önce saldırganlık vardır . Bebek rahim içinde tekme atar; buradan, dışarı çıkmak için tekme attığı sonucunu çıkartamayız. Birkaç haftalık bebek kollarını oynatır; buradan, vurmak istediği sonucunu çıkartamayız. Bebek dişetleriyle meme ucunu çiğner; buradan, yıkmak veya can acıtmak amacı güttünü çıkartamayız. Başlangıçta saldırganlık etkinlikle neredeyse aynı anlama gelir; kısmi-işlevle ilişkilidir.

Çocuk bir kişi haline geldikçe, bu kısmi işlevler onun tarafından saldırganlık biçiminde düzenlenir. Hasta bir kişi, kastını aşan etkinlikler ve saldırganlıklarda bulunabilir. Kişiliğin bütünleşmesi belli bir gün, belli bir saatte oluvermez. Gelip gider, hatta bütünleşme iyice gerçekleştiğinde bile, çevreyle ilişkili beklenmedik talihsiz durumlar sonucunda kaybedilebilir. Bununla birlikte, sağlıkta, eninde sonunda niyetli davranışa ulaşılır. Davranış niyetli olduğu ölçüde, saldırganlık kastidir. Burada hemen saldırganlığın ana kaynağı dürtüsel deneyim gündeme gelir. Saldırganlık sevginin ilkel ifade biçiminin bir parçasıdır. Ele alınan ilk aşk dürtüleri (impulsion) olduğuna göre, oral terimlerle betimlenmesi uygun olur.

Oral erotizm saldırgan bileşenleri kendinde toplar ve sağlıkta, fiili saldırganlıkların -yani kişinin niyetli olarak ortaya koyduğu ve etrafındakiler tarafından da saldırganlık olarak hissedilen saldırganlıkların- büyük kısmının temeli oral aşka dayanır.

Her deneyim hem fizikseldir hem değildir. Düşünceler bedensel işlevlere eşlik edip onları zenginleştirir, bedensel işleyiş de düşünce oluşumuna (ideation) eşlik edip gerçekleşmesini sağlar. Ayrıca düşünce ve anılar toplamı ile ilgili olarak şunu söylemek gerekir: Bunlar, bilince ulaşabilenler, sadece bazı şartlarda bilince ulaşabilenler ve tahammül edilemeyen duygulanım yüzünden bilinçdışına bastırılan ve ulaşılamayanlar olmak üzere yavaş yavaş birbirinden ayrılır.

Fiili (actual) saldırganlık teması ile saldırgan dürtü temasını birbirine kattığımın farkındayım. Ancak biri olmadan ötekinin ele alınamayacağına inanıyorum. Soyutlanmış bir olgu olarak ele alınırsa, hiçbir saldırganlık edimi tam anlamıyla anlaşılamaz ve bir çocuğun herhangi bir edimi incelenirken aşağıdakiler göz önünde bulundurulmalıdır:
Kendisine bakım veren erişkinlerden oluşan çevre içerisindeki çocuk.
Kronolojik ve duygusal yaşına göre olgun çocuk.
Yaşına göre olgun olsa da, içinde birincil evreye dek uzanan bütün olgunlaşmamışlık derecelerini barındıran çocuk.
Olgunlaşmamış seviyelerde saplanmaları bulunan hasta bir kişi olarak çocuk.
Nispeten örgütlenmemiş bir duygusal seviyede olan ve halen kolayca gerileyip kendiliginden gerileme durumundan çıkabilen çocuk.

Çeşitli Evrelerde Saldırganlık
Bireyin yaşamının başlangıcından başlayabilseydik iyi olurdu ancak bu evreye ait kesin olarak bilemediğimiz şeyler çok fazladır. Kapsamlı bir çalışmadan beklentimiz, saldırganlığı benlik gelişiminin çeşitli evrelerinde boy gösterdiği biçimiyle betimlesidir:

İlk evre........ Bütünleşme öncesi
Kaygı gütmeyen amaç


Ara evre....... Bütünleşme
Kaygı güden amaç
Suçluluk

Bütünsel kişilik evresi...... Kişiler arası ilişkiler
Üçgen ilişki durumları vb.
Çatışma –bilinçli ve bilinçdışı


Ben burada esas olarak bu temalardan ikincisi olan ara evrenin gelişimini ele almak istiyorum .


Kaygı öncesi evre
Çocuğun kişi olarak var olduğu ve bir amaç taşıdığı, fakat bunun sonuçlarını dert etmediği kuramsal bir kaygısızlık veya insafsızlık evresi betimlemek gerekir. Çocuk henüz bu aşamada, uyarılma esnasında tahrip ettiği şey ile uyarılmalar arasındaki sakinleşme zamanlarında değer verdiğinin aynı şey olduğunu idrak edemez. Çocuğun uyarılma halindeki sevgisi anne bedenine hayali saldırıyı da içerir. Burada saldırı sevginin bir parçasıdır .

Bunun bir kısmının, kişiliğin sakin ve uyarılmış yönleri arasıdaki bir çözülme biçiminde ortaya çıktığı görülebilir, bu durumda, genelde iyi ve tatlı olan çocuk ‘tabiatına aykırı davranarak', kendini tam sorumlu hissetmeksizin, sevdiği kişilere saldırganlıkta bulunur.

Bu duygusal gelişim evresinde saldırganlık kaybedilirse, sevme yetisi, yani nesnelerle ilişki kurma yetisi de bir ölçüde kaybedilir.

Kaygı Evresi
Şimdi Melanie Klein'ın duygusal gelişimde ‘depresif konum' olarak betimlediği evre geliyor. Kendi amacıma uygun olarak bu evreye Kaygı Evresi adını vereceğim. Kişinin benlik bütünlüğü anne figürünün kişiselliğini idrak edecek kadar gelişmiştir ve bunun son derece önemli bir sonucu olarak, dürtüsel deneyiminin (fiziksel olsun, düşünceleştirmeye dair (ideational) olsun) sonuçlarıyla ilgili kaygısı vardır.

Kaygı evresi beraberinde suçluluk duyma yetisini getirir. Bundan böyle saldırganlığın bir kısmı, klinik olarak keder veya suçluluk duygusuyla veya sözgelimi kusma gibi, fiziksel bir muadili ile kendini gösterir. Suçluluk, bebeğin uyarılmış ilişkide sevilen kişiye zarar verdiğini hissetmesiyle bağlantılıdır. Sağlık durumunda bebek suçluluğu taşıyabilir ve böylece (zaman faktörünü de içeren) kişisel ve canlı bir annenin yardımıyla, kendi verme, inşa etme ve onarma dürtüsünü keşfetmesi mümkün olur. Bu yolla saldırganlığın büyük kısmı toplumsal işlevlere dönüşüp kendini bu şekilde gösterir. Çaresizlik anlarında (sözgelimi bir hediyeyi kabul edecek veya onarma çabalarına tanıklık edecek kimse bulunmadığında) bu dönüşüm sekteye uğrar ve saldırganlık tekrar boy gösterir. Toplumsal etkinliğin doyurucu olması için, saldırganlıkla ilişkili kişisel bir suçluluk duygusu üzerinde temellendirilmiş olması gerekir.

Öfke
Şimdi sıra yoksunluğun yol açtığı öfkeye geldi. Her deneyimde bir dereceye kadar kaçınılmaz olan yoksunluk, bir dikotomiye yol açar: 1) yoksunluk hissi veren nesnelere karşı masum saldırgan dürtüler, 2) iyi nesnelere karşı suçluluk üreten saldırgan dürtüler. Yoksunluk suçluluktan kaçış sağlar ve bir savunma mekanizması doğurur: sevgi ile nefretin ayrı yollara yönelmesi. Nesnelerin bu şekilde iyi ve kötü olarak bölünmesi gerçekleşirse suçluluk duygusu yatışır; buna karşılık sevgi, değerli saldırganlık bileşeninden bir miktarını kaybeder, nefret ise daha bozguncu (disruptive) niteliğe bürünür.


İç Dünyanın Büyümesi
Bundan sonra bebeğin psikolojisi daha karmaşık bir hal alır. Bebek artık sadece kendi dürtülerinin annesi üzerindeki etkisiyle meşgul değildir, deneyimlerinin sonuçlarını kendiliği içinde de kaydeder. Dürtülerin doyuma ulaşması ona kendini iyi hissettirir ve girdi ve çıktıları sadece fiziksel anlamda değil psikolojik anlamda da algılar. İçi iyi olduğunu hissettiği şeyle dolar, bu da onun hem kendine olan hem de yaşamdan bekleyebileceğini hissettiği şeye olan güvenini tesis eder ve sürdürür. Aynı zamanda öfkeli saldırılarını da hesaba katmak zorundadır, bu saldırılar sonucunda kötü, habis veya zulmedici şeyle dolduğunu hisseder. Bu kötü şeyler veya güçler, onun hissiyatına göre kendi içinde olduğundan, onun kendisine ve yaşama karşı güveninin temelini teşkil eden iyinin karşısında içerden bir tehdit oluşturur.

Böylece ömür boyu sürecek olan iç dünyasını idare etme işine girişir, ancak bu işe koyulabilmesi için kendi bedenine iyice yerleşmeli, kendi içi ile dışarsı, gerçekte olan ile hayalinde olan arasındaki farkı koyabilmelidir. Dış dünyayı idare edebilmesi iç dünyasını idare edebilmesine bağlıdır.

Son derece karmaşık bir dizi savunma mekanizması geliştirir. Duygusal gelişimin bu evresine ulaşmış çocuktaki saldırganlığı anlayabilmek için mutlaka bunların incelenmesi gerekir. Burada ancak insan psikolojisinin bu konuyla ilişkili kısmına ait mekanizmalardan bazılarını sayabilirim.

İlk olarak içedönüklüğün tersine dönmesinden bahsedeceğim, çünkü fiili saldırganlığın önemli ve sıradan bir kaynağıdır bu.

Sağlıkta çocuğun ilgisi hem dış gerçekliğe hem de iç dünyaya yöneliktir ve bu ikisi arasında köprüler vardır (rüyalar, oyunlar vb). Sağlıksız durumda çocuk iç dünyasını öyle düzenleyebilir ki, iyi içerde yoğunlaşır, kötü ise yansıtılır. Artık çocuk iç dünyasında yaşamaktadır. İçedönük olarak nitelenebilir (veya patolojik olarak içedönük).

Patolojik içedönüklüğün iyileşmesi yeniden, böyle bir çocuk için zulmedici figürlerle dolu bir dış dünyaya dönmek anlamına gelir; bu noktada çocuk iyileşme sürecinde muntazaman saldırganlaşır . Saldırgan davranışın önemli bir kaynağıdır bu. Kendisinden sorumlu olan kişiler, içedönüklüğü iyileşmekte olan çocuğun bu savunma saldırısıyla iyi başa çıkamadığı takdirde çocuk tekrar kolayca içedönüklüğe kayar. Hastalık dışında, bir dereceye kadar her küçük çocuğun yaşamında buna rastlanır, kesinlikle salt kuramsal bir kavram değildir. Uzun süre kişisel bir işte uğraşan kişi hassaslaşır.

Unutmayalım ki, çocukken insanların öznel ile nesnel arasındaki ayrımı yavaş yavaş yapmaya başladığı gözlemlenir. Çocuğun iç dünyasındaki deneyimleri yansıtmasıyla kolayca, hezeyanlı deliliğe benzer bir durum ortaya çıkar. İki-üç yaşındaki sağlıklı çocuk bile genelde gece uyanır ve kendini onunla paylaşabileceğimiz dış dünyada değil, (bizim bakış açımızdan) kendi iç dünyasında hisseder. Küçük çocuklar gündüz oyun oynarken hezeyana girerler, bizim dünyamızda gibi görünseler de esas olarak kendi iç dünyalarında yaşarlar. Bunun sağlıksız olması şart değildir fakat böyle bir çocuğu idare ederken, sadece paylaşılan dış dünyaya uygulanabilecek olan mantıkla karşılaşmayı bekleyemeyiz. Erişkinlerin büyük kısmı bile hiçbir zaman güvenilir bir nesnellik yetisine ulaşamaz, öte yandan en güvenilir şekilde nesnel olanlar da çoğu zaman kendi iç dünyalarının zenginliğiyle nispeten teması kesilmiş kişilerdir.

Saldırgan davranışı çocuğun kendi iç dünyasını idare ediş biçimine göre açıklamaya üç örnek daha vereceğim.

Çocuğun hayalinde (fantasy) iç dünya öncelikle karında veya ikincil olarak kafa veya bedenin başka belirli bir bölgesinde konumlanır.

Belli bir kişilik örgütlenmesi derecesine erişmiş bir çocuk öyle bir deneyimle karşılaşır ki, bununla özdeşleşme yoluyla başa çıkmak onun gücünü aşar. Örneğin başka bir sorunla tamamen meşgul olduğu bir sırada anababası önünde kavga eder. Deneyimle başa çıkabilmek için, tamamını kendi içine alarak idare etme yoluna gider. Denebilir ki, anababanın kavga anında dondurulmuş bir hali onun içinde yaşamaktadır ve bundan böyle belli bir miktar enerji içselleştirilmiş kötü ilişkinin denetlenmesi için buraya yönlendirilir. Klinik olarak yorgun olur veya çökkünleşir veyahut da fiziksel hastalığa yakalanır. Bazı anlarda içselleştirilmiş kötü ilişki ağır basar, o zaman çocuk içine kavga eden anababanın ‘şeytanı girmiş' gibi davranır. Çocuğun zorlantılı şekilde saldırganlaştığını, kötü, yaramaz, deli gibi (deluded) olduğunu görürüz .

Ya da kavga eden anababayı içselleştiren çocuk dönem dönem etrafındaki insanlar arasında kavga çıkartır, böylece dışardaki gerçek kötülüğü içerideki ‘kötü' şeyin bir yansıması olarak kullanır. Böyle bir durumda hakikaten kavga eden ses ve insan varsanılarının olduğu delilik anları kolayca görülebilir.

Çocuğun iç dünyasını idare etmesinde ve oradaki selim olduğu düşünülen şeyi koruma çabasında bazı anlar vardır ki, habis etkinin bir parçasını dışarı atabilse çocuk herşeyin iyi oacağını hisseder. (Günah keçisi fikrinin muadili.)

Klinik olarak kötülüğün dışarı fırlatılması dramatize edilebilir (tekmeleme, gaz çıkarma, tükürme vb). Ya da çocuk kazaya yatkınlaşır veya intihara teşebbüs eder – içindeki kötüyü yok etmek amacıyla; bütünsel intihar düşlemi, muhakkak çocuğun kötü öğeyi yok edip hayatta kaldığı durumu içermektedir, fakat hayatta kalamayabilir.

Çocuğun karnında (veya kafasında vb) hissettiği içsel dünyaya ait görüngülerin idare edilmesi zaman zaman o kadar büyük bir güçlük arzeder ki çocuk top yekün bir denetim getirir – bunun klinik sonucu depresif duygudurumudur. Bu da tahammül edilmez bir içsel ölülüğe yol açar. Tamamlayıcısı olan manik durumun ortaya çıkması beklenmelidir. Bu durumda iç dünyanın canlılığı ağır basarak çocuğu etkinleştirir, görünürde dışsal bir öfke uyaranı olmadığı halde çocuk klinik olarak şiddetli saldırganlık gösterebilir. Bu manik evreler manik savunma olarak adlandırılan durumla aynı değildir, manik savunmada içsel ölülük yapay bir etkinlikle yadsınır (depresyona karşı manik savunma olarak adlandırılan etkinlik, Klein). Manik savunmanın klinik sonucu saldırgan bir patlama değil, genel endişeli bir huzursuzluktur (restlessness), hipomanidir; dağınıklık, pasaklılık (messinesse) ves aşırı hassasiyetle kendini gösteren hafif bir saldırganlık görülür, yapıcı azme rastlanmaz.

Sağlıkta kişi, saklamaya değer bulduğu şeyi tehdit eder gibi görünen dış güçlere saldırmak için kullanmak üzere kötülüğü içerde saklayabilir. O zaman saldırganlık toplumsal değer kazanır.

Bunun değeri (manik veya hezeyanlı saldırganlığa kıyasla) nesnelliğin korunmuş olmasından kaynaklanır ve düşmanla karşılaşmada harcanan çabadan tasarruf edilebilir. O zaman düşmana saldırmak için onu sevmek gerekmez.

Özet
Yukarıda belirttiklerim esas olarak saldırganlık ile duygusal gelişimin ara evresi diye adlandırdığım durum arasındaki ilişkiyi betimlemektedir. Bu evre, kişilerarası ilişkileri ve Oidipus kompleksinin üçgen durumlarıyla bütünsel kişilik evresinden önce gelir; insafsızlık evresinin erken aşamaları ile niyetlilik öncesi ve kişilik bütünleşmesi öncesi çağı takip eder.

Bütünsel kişilik evresi olarak adlandırdığım evreye ait saldırganlık, Freud'un kabul gören yapıtı dolayısıyla bugünkü kuşağa zaten tanıdık gelmektedir.

Saldırganlığın önemli kaynakları insan gelişiminin çok erken evrelerine dayanır; bunlardan bazılarını gelen bölümde ele alacağız.

II
SALDIRGANLIĞIN ÇOK ERKEN KÖKENLERİ

Sorduğumuz soru en basit biçimiyle şudur: Saldırganlık sonuç olarak yoksunluğun yarattığı öfkeden mi kaynaklanır, yoksa kendine ait bir kökeni mi vardır?

Cevabı ister istemez gayet karmaşıktır, ya da günlük analiz uygulamamızı oluşturan muazzam klinik olgular yığını bile isteye kestirip atmak zorunda kalırız. Fakat böyle yapacak olursak, aslında kasten göz ardı ettiğimiz şeyin farkında olmadığımız zannedilebilir.

Uygulamada id'in tam doyumu diye bir şey olamayacağına göre, ilkel aşk dürtüsünde her zaman için tepkisel bir saldırganlık saptanabileceğini söyleyebiliriz. O zaman daha ince bir araştırmaya gerek var mıdır? Bence var, yoksa karışıklık çıkıyor. Özellikle de, ilkel aşk dürtüsünün benlik büyümesinin daha yeni başladığı bir evrede yürürlükte olduğu, örneğin bütünleşmenin henüz yerleşik bir olgu haline gelmediği düşünülürse... Sorumluluk alma yetisinin henüz gelişmediği bir sırada etkin ilkel bir aşk vardır. Bu çağda daha insafsızlık bile yoktur; merhamet- öncesi çağdır bu ve yıkıcılık id dürtüsünün bir parçası ise de, bu yıkıcılık ancak id doyumuna bağlı olarak ortaya çıkar. Yıkıcılık ancak öfkenin ve dolayısıyla da misilleme korkusunun varolabilmesi için yeterli benlik bütünleşmesi ve benlik örgütlenmesi gerçekleştiği takdirde bir benlik sorumluluğu haline gelir. Bununla birlikte erken öfke ve korkuya da rastlanabilir, bu benlik gelişmelerinin saptanması mümkün ise de, bunlardan önce kişide öfkeden bahsedilmesi akla yatkın değildir.

Nefret nispeten daha karmaşıktır ve bu ilk evrelerde varolduğu söylenemez. Dolayısıyla saldırganlığı tepkisel saldırganlıktan tamamen ayrı incelememiz gerekir. Tepkisel saldırganlık, id dürtüsü gerçeklik ilkesi yüzünden amacına ulaşamadığı için, dürtünün kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkar.

O halde dürtü merhamet-öncesi çağda yaşandığı için çocuğun amacı her ne kadar yıkmak değilse de, ilkel aşk (id) dürtüsünün yıkıcı bir nitelik taşıdığını söylemek yerinde olur.

Bu varsayımdan çıkarak, ilkel aşk (id) dürtüsündeki yıkıcı öğenin kökenini irdelemek mümkündür.

Meseleleri basitleştirmek için, değişken bir etken olan doğum travmasını dışarda bırakıp, normal veya travmatik olmayan doğumu esas alabiliriz. Normalden kastım çocuğun doğumu kendi çabasının bir sonucu gibi hissetmiş olmasıdır. Gecikme veya erkene alma gibi durumlar söz konusu değildir (bkz. s180 [kitaptaki Doğum Anıları, Doğum Travması ve Endişe makalesine gönderiyor] ç.n.)

Erken id deneyimleri bebek için yeni bir öğeyi, dürtü buhranlarını işin içine katar; bu buhranların bir hazırlık dönemi, bir doruğu ve belli miktar doyumu izleyen dönemi vardır. Bu evrelerin her biri çocuğa kendine özgü sorunlar yaşatır.

Amacımız ilk id deneyimlerindeki (tesadüfen yıkıcı olan) saldırganlık öğesinin tarih öncesini incelemek. Elimizde, en azından fetüs hareketlerinin başladığı en erken dönemlere uzanan bazı öğeler -hareket yetisi (motility)- var. Duyular alanında buna tekabül eden bir öğeyi de eklemeliyiz kuşkusuz. Rahim-içi yaşama dek uzanan ve bütün bebeklik (ve tüm yaşam) boyunca süregiden hareket yetisi, id deneyiminin kendisinde varolan etkinlikle bağlanabilir (fusion) mi? Bu etkinlik id öğesi olarak mı sınıflandırılmalıdır, yoksa benlik öğesi olarak mı? Yoksa benlik ile idin farklılaşmadığı bir evre olduğunu kabul edip (Hartmann, 1952), hareket yetisini benlik-id farklılaşmasından önce görülmesi temelinde sınıflandırmaya çalışmaktan vazgeçmek daha mı iyi olur?

Her bebek ilkel hareket yetisinin mümkün olduğu kadar çoğunu id deneyimlerine dökmek zorundadır. Kuşkusuz burada şu gerçek devreye girer: Gerçekliğin getirdiği yoksunluklara çocuğun ihtiyacı vardır -çünkü id doyumu tam olsaydı ve hiçbir engelle karşılaşmasaydı bebeğin kökensel hareket yetisi doyuma ulaşamadan kalırdı (Riviere, 1936).

Her bebeğin kendine ait id deneyimi örüntüsünde, id deneyiminin yüzde x kadarını ilkel hareket yetisi oluşturur. Dolayısıyla yüzde (100-x) başka şekillerde kullanılmak üzere ayrılır –çeşitli bireylerin saldırganlık ile ilgili deneyimleri arasında büyük farklılıklar olmasının nedenlerinden biri budur. Ayrıca bir mazoşizm türünün kökeni de budur (bkz ilerde).

Bu hareket yetisi etrafında gelişen örüntüleri incelemek faydalı olur (Marty ve Fain, 1955).

Bu örüntülerden birinde, hareket yetisinden dolayı çevre sürekli olarak tekrar tekrar keşfedilir. Birincil nasisizm çerçevesi içinde her deneyim, yeni bireyin merkezden gelişmekte olduğunu vurgular; çevreyle temas bireyin bir deneyimidir (önce farklılaşmamış benlik-id evresinde). İkinci örüntüde çevre fetüse (veya bebeğe) baskı yapar (impinge) ve bireysel deneyimler yerine baskıya tepkiler ortaya çıkar. Bu durumda bireysel olarak varolabilmenin tek yolu dinlenmeye çekilmektir. O zaman hareket yetisi sadece baskıya tepki olarak yaşanır.

Aşırı uçta yer alan üçüncü bir örüntüde bu o kadar abartılmış durumdadır ki, bireysel deneyim için bir dinlenme yeri bile yoktur, bunun sonucu, birincil narsisistik durumda bireyleşememek olur. O zaman ‘birey' çekirdekten çok kabuğun ve baskı yapan çevrenin bir uzantısı olarak gelişir. Çekirdekten geriye kalan şey dipte saklanmıştır; en derinlere giden analizde bile zor bulunur. Böylece birey bulunamamakla varolur. Hakiki kendilik saklanmıştır ve biz de klinik olarak, işlevi bu hakiki kendiliği saklı tutmak olan karmaşık sahte kendilikle uğraşırız. Sahte kendilik elverişli bir şekilde topluma-uyumlu olabilir, ancak hakiki kendiliğin olmayışı istikrarsızlık yaratır, toplum sahte kendiliğe hakiki kendilikmiş gibi kanmadıkça bu istikrarsızlık daha da belirginleşir. Hasta bir boşunalık duygusundan şikayet eder.

Birinci örüntü sağlıklı dediğimiz durumdur. Oluşabilmesi için yeterince iyi anneliğe ve sevginin fiziksel biçimde (ilk başta olabildiği tek biçimiyle) ifade edilmesine ihtiyaç vardır. Anne bebeği (rahminde veya kollarında) tutar ve sevgi (özdeşleşme) aracılığıyla benlik ihtiyaçlarına nasıl uyum sağlayacağını bilir. Bu koşullar altında, ve ancak bu koşullar altında, birey varolmaya başlayabilir ve varolmakla da id deneyimlerini yaşamaya başlayabilir (YOKSA- ve id deneyimlerini yaşayacak şekilde varolmaya başlayabilir –Mİ?). Azami hareket yetisinin id deneyimlerine katılması için herşey hazırdır. Hareket yetisi potansiyelinin yüzde x 'i erotik potansiyelle bağlanmış durumdadır ( x nicelik olarak daha fazladır). Ancak bu durumda bile hareket yetisi potansiyelinin yüzde (100- x ) kadarı bağlanma örüntüsünün dışında, salt hareket yetisinin kullanımına kalır.

Bağlanmanın karşı koyma eylemi dışında (yoksunluğa tepki dışında) bir deneyime imkân tanıdığı unutulmamalıdır. Erotik potansiyelle bağlanmış olan kısım, dürtünün doyuma ulaşması yoluyla doyurulur. Tersine, hareket yetisi potansiyelinin bağlanmamış yüzde (100- x ) kadarının bir karşıt bulması gerekir . Kabaca söylersek, itecek bir şeye ihtiyacı vardır, yoksa yaşantıya dökülemeden kalır ve kişinin kendini iyi hissetmesine karşı tehdit oluşturur. Halbuki, tanımı gereği sağlıklı birey etrafta uygun karşıtlar aramaktan zevk alır.

İkinci ve üçüncü örüntülerde hareket yetisi potansiyeli sadece çevre baskısıyla deneyim konusu haline gelir. Sağlığın bozulduğu durumdur bu. Kişinin, az ya da çok, bir karşıtla karşılaşması gerekir ; ancak bu takdirde önemli hareket yetisi kaynağına başvurabilir. Çevre tutarlı biçimde baskı uyguladığı takdirde doyum elde edilir fakat:
Çevre baskısı sürekli olmalıdır.
Çevre baskısının kendine özgü bir örüntüsü olmalıdır, yoksa kişi kendisi bir örüntü geliştiremediği için kargaşalık hüküm sürer.
Bu bağımlılık demektir, birey kendini bu bağımlılıktan kurtaramayabilir.
Geri çekilme, örüntünün temel özelliklerinden biri haline gelir. (Hakiki kendiliğin saklandığı aşırı derecesi haricinde; o zaman ilkel savunma olarak geri çekilme bile işe yaramaz.)

İkinci ve üçüncü örüntüler işin içinde olduğunda, sağlığa yer yoktur ve ana örüntüyü ilk betimlediğim örüntüye çevirmediği müddetçe hiçbir tedavi işe yaramaz. Bununla birlikte, ikinci ve üçüncü örüntüler doğrultusunda gelişmiş hastalar analize gelir ve ilk bakışta, hastanın hakikaten varolduğuna dair hatalı bir varsayımdan hareket eden analistin çalışmasından gayet iyi faydalanacakmış gibi görünürler.

Bu noktada nevrotik hastadaki dirençlerin olumlu değeri hakkında özel bir yorum getirmek istiyorum. Analiz edilebilir direnç iyi prognoz oluşturur. Dirençlerin olmayışı, tanıda betimlediğim türden erken örüntülerdeki bir bozukluğa işaret eder.

Bu düşünceler bizi şu sonuca götürür: Sözkonusu sınıflandırma yöntemine göre normal olanlar dışındaki kişilerde, erotik potansiyelin hareket yetisi potansiyeliyle daha ileri derecede bağlanması analizle mümkün değildir. İlk örüntünün yerleşmediği durumda ancak ikincil bir yoldan, saldırgan öğelerin ‘erotikleştirilmesi'yle bağlanma mümkün olur. Burada zorlantılı sadist eğilimlerin köklerinden birini görürüz, bu eğilimler mazoşizme dönüşebilir. Kişi ancak yıkıcı ve insafsız olduğu zaman kendini hakiki hisseder. Kendi başına saf hareket yetisinden başka bir şey olmayan saldırganlık ile bağlanacak erotik bir bileşen bulup, diğer bir bireyle bu şekilde etkileşime girerek, bu yolla ilişki kurmaya çalışır. Burada erotik potansiyel hareket yetisiyle bağlanır, halbuki sağlıkta hareket yetisinin erotik potansiyelle bağlandığını söylemek daha doğru olur.

Sapkınlıklarda herhalde iki tür mazoşizm ayırt edilebilir. Biri kaba bir hareket ihtiyacının erotizasyonu olan sadizmden kaynaklanır, diğeri ise etkin hareket dürtüsünün edilgin kısmının doğrudan erotizasyonudur. İlk eşin mazoşist ya da sadist olmasına göre, gelişim bu yollardan birini ya da ötekini tutabilir. Hareket öğelerinin erotik yaşama bağlanması nispeten eksik kaldığından, erotik yaşam kaynaklı ilişkiler zayıftır, bu yüzden de eşleşmenin yarattığı ilişki daha değerli olur.

Sahicilik hissi esas olarak hareket yetisi (ve ona tekabül eden duyu) köklerinden gelir ve hareket öğesinin zayıf olduğu erotik deneyimler gerçeklik veya varolma hissini güçlendirmez. Aslında bu tür erotik deneyimler tam da onda varolmama hissi yarattıkları için kişi bunlardan kaçınabilir; burada erken dönem örüntüleri ilk betimlediğim çeşitlemeye uymayan kişilerden bahsediyorum.

Buradan, benlik örgütlenmesi olgunlaşmamış dahi olsa, ilk beslenmeden önce pek çok şeyin olup bittiği sonucunu çıkarıyoruz. Hareket yetisi deneyimlerinin toplamı bireyin varolmaya başlama becerisine katkıda bulunur; ilk özdeşleşmeden sonra da kabuğu bırakıp çekirdek haline gelmesine katkıda bulunur. Yeterince iyi çevre bunu mümkün kılar. Çevre ancak yeterince iyi ise insan bebeğinin erken dönem psikolojisinden bahsetmenin bir anlamı olabilir, çünkü, çevre yeterince iyi olmadığı takdirde insan farklılaşıp, normal psikoloji terimleri dahilinde tartışabileceğimiz bir özne haline gelmez . Ancak, bireyin varolduğu noktada, artık farklılaşmış olan benlik ile idin ilişkiyi sürdürmesinin ve gerçeklik ilkesinin etkisinden kaynaklanan güçlüklere rağmen ilişkide kalmasının başlıca yolu, birincil hareket yetisi potansiyelinin büyük kısmının erotik potansiyelle bağlanmasıyla kendini gösterir.

Buradan, nesnelerin dış niteliği sorununa ilişkin başka düşünceler çıkar. Bu konu üçüncü bölümde ele alınmıştır.

III
NESNELERİN DIŞ NİTELİĞİ

Psikanalizde, birinin analizinde uzun yol katedilmişse, analist duygusal gelişimin ilk görüngüleriyle ilgili ayrıcalıklı bir görüş sahibi olur.

Klinik çalışmadan çıkarttığım şu düşünce geçenlerde dikkatimi çekti: Hasta dürtüsel yaşamın saldırgan kökenini keşfetmeye giriştiğinde, analist için bu süreç şu ya da bu şekilde, erotik kökeni keşfetmesinden daha yorucu olmaktadır.

Burada beni ilgilendiren malzemenin, kafamızda ‘bağların çözülmesi' (de-fusion) terimiyle bağlantılandırılan malzeme olduğu hemen görülecektir. Sağlıkta saldırgan ve erotik bileşenlerin bağlandığını varsayarız, ancak bağlanma öncesi döneme ve bağlanma işine her zaman için özel bir anlam yüklemeyiz. Bağlanmanın zaten gerçekleşeceğine fazla güveniyor olabiliriz, o zaman bir vaka üzerinden düşünmeyi bırakınca, boş tartışmalar içine giebiliriz.

Bağlanmanın ciddi bir iş olduğu, sağlıkta bile tamamlanmadığı ve büyük miktarlardaki bağlanmamış saldırganlığın, sık sık analizdeki kişinin psikopatolojisinde komplikasyona yol açtığı kabul edilmelidir.

Analizde -eğer hakiki bir analizse- saldırgan ve erotik bileşenlerin ayrı dışavurumlarıyla uğraşmalı ve aktarımda bunları bağlamayı başaramayan hasta adına her birini ayrı taşımalıyız. Bağlama noktasında başarısızlıktan kaynaklanan ciddi rahatsızlıklarda, hastanın analistle ilişkisi kah saldırgan kah erotik niteliktedir. Ben de işte bu bağlamda, bu kısmi ilişkinin ikinci değil de birinci türünün analisti yorduğunu öne sürmekteyim.

Bu gözlemden hemen çıkarılacak sonuç, Ben ile Ben-Olmayan 'ın oluştuğu erken evrelerde, saldırganlık bileşeninin daha kesin şekilde, bireyi Ben-Olmayan 'a veya dışarda hissedilen bir nesneye ihtiyaç duymaya yönelttiğidir. Erotik deneyimler, nesne öznel olarak tasavvur edilir veya kişisel olarak yaratılırken, ya da kişi daha önceki bir tarihin narsisist birincil özdeşleşme durumuna yakın olduğu sırada yaşantılanabilir (?).

Erotik deneyimler, içgüdüsel erotik dürtüyü rahatlatan herhangi bir şey aracılığıyla gerçekleştirebilir; böylece ön-zevk, genel ve bölgesel uyarımda geriliminin yükselmesi, doruğa çıkma ve sönme (veya onun dengi olan durum) meydana gelir; bunu arzunun olmadığı bir dönem izler (arzuyla yaratılan öznel nesnenin geçici olarak yokedilmesinden dolayı, kendi başına bu da endişe yaratabilir). Oysa saldırgan dürtüler bir karşı koyma olmadığı sürece hiçbir doyurucu deneyim sağlamaz. Karşı koymanın çevreden, Ben 'den giderek ayırt edilen Ben-Olmayan 'dan gelmesi gerekir. Erotik deneyim kaslarda ve çabaya katılan diğer dokularda vardır, fakat bu erotizm türü, belirli erojen bölgelerle bağlantılı içgüdüsel erotizmden farklıdır.

Hastalar (bağları az çok çözülmüş) saldırgan deneyimleri sahici gibi, (aynı şekilde bağları çözülmüş) erotik deneyimlerden çok daha sahici hissettiklerini söylerler. Her ikisi de hakikidir fakat saldırgan deneyimlerin verdiği sahicilik hissine daha çok değer yüklenir. Saldırganlığın bir deneyimin erotik bileşeniyle bağlanması o deneyime ilişkin sahicilik hissini artırır.

Saldırgan dürtülerin, dış dünyadan bir karşı koyma olmaksızın, bir dereceye kadar kendilerine karşıt bulabildikleri doğrudur; normal durumda bunun göstergesi omurganın doğumöncesi yaşamdan kalma balıksı hareketleridir, normal dışı durumda ise hasta çocukların yaptığı (faydasız) gelgit hareketidir (sallanma veya içerde süregiden görünmez sihirli bir gelgit hareketini ele veren gerilim). Öne sürdüğümüz bu düşüncelere rağmen, normal gelişimde dışardan gelen karşı koymanın, saldırgan dürtüleri geliştirdiği söylenemez mi acaba?

Normal doğumda karşılaşılan karşı koyma, yaşanan deneyime başın önde olduğu bir nitelik kazandırır. Doğumlar çoğunlukla normal olmayıp büyük komplikasyona yol açsa da, hatta bebek tersten gelse de, yine de büyük çaba göstermek ile karşı koyma-başın önde olması ilişkisi arasında kurulan bağlantıda genel bir geçerlilik var gibidir. Bu görüş beslenme gayreti içindeki bebekler üzerinde yapılacak gözlemlerde sınanabilir –benim kuramıma göre başlarına tepeden bir miktar bastırarak bebeklere yardımcı olunabilir.

Bu düşünce genellikle şöyle ifade edilir: ‘İhtiyaçlarına mükemmel uyum sağlamanın bebeğe faydası olmaz. Bebeğin arzularına en iyi şekilde uyan anne iyi anne değildir. Yoksunluk öfke doğurur ve bu da bebeğin deneyimini artırır.' Hem doğru hem değil. İki etkeni gözardı ettiği için doğru değil- biri, teorik olarak başlangıçta bebeğin mükemmel bir uyuma ve daha sonra uyumun dikkatlice, yavaş yavaş bozulmasına ihtiyacı vardır; ikincisi, bu sözler deneyimin saldırgan ve erotik bileşenleri arasındaki bağlanmanın gerçekleşmediği durum üzerine düşünmeye imkân vermez, halbuki en azından kuramda, bağların çözük olduğu (veya henüz kurulmadığı) evreyi incelemek gerekir.

Bu sözleri aşağı yukarı burada alıntılandığı şekliyle dile getirenler saldırganlığın yoksunluğa karşı bir tepki olduğunu (yani, erotik deneyim esnasında, dürtüsel gerilimin yükseldiği uyarılma evresindeki yoksunluğa karşı bir tepki olduğunu) biraz fazla kolayca kabullenmektedirler. Bu tür evrelerde yoksunluğun öfke doğurduğu gayet açıktır, fakat bizim en erken duygu ve durumlara ilişkin kuramımıza göre, dürtüsel yoksunlukta öfkeyi mümkün kılan ve erotik deneyimi deneyim yapan benlik bütünleşmesinden önceki saldırganlığa hazırlıklı olmak gerekir.

Her bebeğin erojen bölgelerde bir içgüdü potansiyeline sahip olduğu, bunun biyolojik olduğu ve bu potansiyelin aşağı yukarı her bebekte aynı olduğu söylenebilir. Oysa tersine saldırganlık bileşeni son derece değişken olmalıdır ; biz beslenmenin gecikmesi yüzünden yoksunluk hisseden bebeğin öfkesini gözlemleyinceye kadar, bebeğin saldırganlık potansiyelini artıran veya azaltan çok şey olmuştur. Erotik potansiyele denk düşen saldırganlık anlamında bir yere varabilmek için, fetüsü durgunluğa değil harekete yönelten dürtülerine, dokuların canlılığına, kassal erotizmin ilk kanıtına uzanmamız gerekir. Bu noktada yaşam gücü gibi bir terime ihtiyacımız var.

Kuşkusuz her bir fetüsün yaşam gücü potansiyeli aşağı yukarı aynıdır, tıpkı her bebeğin erotik potansiyelinin olduğu gibi. Sorun şu ki, bebeğin taşıdığı saldırganlık potansiyelinin miktarı karşılaştığı karşı koymanın miktarına bağlıdır. Başka deyişle, karşı koyma, yaşam gücünün saldırganlık potansiyeline çevrilmesini etkiler. Ayrıca, karşı koymadaki aşırılık da komplikasyonlar yaratarak, saldırganlık potansiyeli olan bir bireyin bu potansiyeli erotik bileşenle bağlamasını imkânsız hale getirir.

Bu savı daha ileriye götürebilmemiz için, (doğum öncesi) bebeğin yaşam gücünün akıbetini ayrıntısıyla gözden geçirmemiz gerekir.

Sağlıkta, dürtüleri fetüsün çevreyi keşfetmesini sağlar, çevre hareketin karşılaştığı karşı koymadır ve hareket esnasında duyumsanır. Bunun sonucu Ben-Olmayan bir dünyanın ilk tanınması ve Ben 'in erken dönemde tesis edilmesidir (establish). (Uygulamada bunların aşama aşama gerçekleştiğini, tekrar tekrar gelip gittiğini, bulunup kaybedildiğini tahmin edersiniz.)

Sağlıksız durumda, bu çok erken evrede baskıyı uygulayan (impinge) çevredir ve yaşam gücü baskıya tepki olarak kullanılır –o zaman Ben 'in erken dönemde sağlam şekilde tesis edilmesinin tersi gerçekleşir. Aşırı uçta, tepkiler hariç dürtüler çok az deneyimlenir, Ben yertesis deilmemiştir. Bunun yerine, çevre baskısına karşı deneyimlenen tepkiye dayalı bir gelişim gözlemleriz; buradan sahte dediğimiz birey ortaya çıkar, sahte diyoruz çünkü kişisel dürtüselliği yoktur. Bu durumda saldırgan ve erotik bileşenler bağlanmaz, çünkü erotik deneyimler meydana geldiğinde Ben tesis edilmiş değildir. Aslında bebek erotik deneyim yönünde baştan çıkarıldığı için yaşar; fakat hiç sahici gibi gelmeyen erotik yaşamdan ayrı bir de sırf saldırgan olan, karşı koyma deneyimine bağımlı tepkisel bir yaşam vardır.

Burada, bağlanmada belli bir yetersizlikle kendini gösteren genel durumu betimleyebilmek için iki aşırı ucu tartışmamız gerekti. Kişilik üç parçadan oluşur: Ben ve Ben-Olmayan 'ın açık şekilde tesis edildiği ve saldırgan ve erotik öğelerin belli ölçüde bağlandığı bir hakiki kendilik; erotik deneyimle kolayca baştan çıkarılabilen, fakat sonuçta gerçeklik duygusunun kaybedildiği bir kendilik; bütünüyle ve insafsızca saldırganlığa terkedilmiş bir kendilik. Bu saldırganlık yıkma hedefi etrafında bile örgütlenmemiştir, fakat kişi için değerlidir çünkü bir gerçeklik hissi ve bir ilişki hissi verir, fakat ancak etkin karşı koyma olduğu takdirde veya (ilerde) zulüm olduğu takdirde kendini gösterir. Motivasyonunu benliğin kendiliğindenliğinden alan kişisel dürtüden kaynaklanmaz.



Kişi, bağları çözülmüş saf saldırganlığı mazoşizme çevirerek saldırgan ve erotik bileşenlerin sahte bir şekilde bağlanmasını gerçekleştirebilir, ancak bunun olabilmesi için güvenilir bir zalim bulunmalıdır, bu da sadist aşık olur. Bu şekilde mazoşizm sadizmden önce gelebilir. Oysa duygusal olarak sağlıklı bir insanın gelişimini izlersek sadizmin mazoşizmden önce geldiğini görürüz. Sağlıkta sadizm bağlanmanın başarılı olduğunu gösterir, mazoşizmin doğrudan doğruya tepkisel saldırganlıktan geliştiği ve bağlanmanın olmadığı koşullarda böyle değildir.

Bu düşüncelerden başlıca şu sonucu çıkarabiliriz: Saldırganlık terimini bazen kendiliğindenlik anlamında kullandımız için karışıklık çıkmaktadır. Dürtüsel hareket uzanır, karşı koyma ile karşılaştığında saldırganlık haline gelir. Bu deneyimde gerçeklik vardır ve yeni doğmuş bebekte hazır bekleyen erotik deneyimleri bağlar. İddiam şu: Bebeğin sadece doyurucu bir nesneye değil, bir dış nesneye ihtiyaç duymasına neden olan şey bu dürtüsellik ve onun doğurduğu saldırganlıktır .

Bununla birlikte çoğu bebek çevre baskısına tepki olarak gelişmiş muazzam bir saldırganlık potansiyeline sahiptir, zulüm bu potansiyeli etkinleştirir: eğer böyle ise, bebek zulme kucak açar ve zulme tepki olarak kendini sahici hisseder. Fakat bu hatalı bir gelişme biçimi olur çünkü çocuk sürekli, zulme ihtiyaç duyar. Tepkisel potansiyelin miktarı, (hareket yetisi ile erotizmi belirleyen) biyolojik etkenlere bağlı değildir, erken çevre baskısının cilvelerine bağlıdır, dolayısıyla çoğu zaman annenin psikiyatrik anormalliklerine ve yine onun duygusal ortamına bağlıdır.

Olgun, erişkin bireylerin cinsel ilişkisinde, özgül nesne ihtiyacının salt erotik doyumlarla bağlantılı olmadığı doğrudur belki de. Nesneyi seçen ve o an eşin varlığına, doyuma ve hayatta kalmaya duyulan ihtiyacı belirleyen şey, dürtüye bağlanmış olan saldırgan veya yıkıcı öğelerdir.






Anna Freud ile sempozyum, Kraliyet Tıp Cemiyeti, Psikiyatri Bölümü, 16 Ocak 1950. Anna Freud'un katkısı için bkz. Psychoanalytic Study of the Child ( Çocuğun Psikanaliz Açısından İncelenmesi ), cilt III-IV, s 37.
Şimdi olsa bu düşünceyi hareket yetisiyle (motility) ilişkilendirirdim (bkz. Marty ve Fain, 1955).
Bkz. Sechehaye'nin terimi: ‘Simgesel gerçekleşme'.
Bu metnin II. Bölüm'ünde benlik gelişiminin erken evrelerine ilişkin saldırganlık temasını irdelemeye çalışıyorum.
Buna ‘çiftdeğerlilik-öncesi' adı verilmiştir fakat bu terim kısmi-nesne ile tam nesnenin – meme ile tutan ve bakım verene annenin- bütünleşmesi meselesini hesaba katmaz.
Şimdi olsa ‘iyi ve kötü' yerine yüceltilmiş ve kötü' demem gerekirdi (1957).
Bu durum Anna Freud'un ‘saldırganla özdeşleşme' (1937) dediği şeyle ilişkilidir. Melani Klein'ın çalışması bizi içsel görüngülerin savunma amaçlı tümgüçlü denetimi kavramıyla tanıştırdı.
ramsstein - avatarı
ramsstein
Ziyaretçi
3 Mayıs 2006       Mesaj #23
ramsstein - avatarı
Ziyaretçi
SALDIRGANLIK VE DUYGUSAL GELİŞİMLE İLİŞKİSİ*

D.W.Winnicott

[1950-5]
* Through Paediatrics to Psycho-Analysis (Collected Papers)
( Pediyatriden Psikanalize [Toplu Yazılar]),1992, Brunner/Mazel Ed., New York
Çeviri: Nilüfer Güngörmüş-Erdem

I
SEMPOZYUMA KATKI

Saldırganlıkla ilgili bu çalışmanın altında yatan ana düşünce, eğer toplum bir tehdit altındaysa, bunun insandaki saldırganlıktan değil, bireylerdeki kişisel saldırganlığın bastırılmasından kaynaklandığıdır.
Saldırganlık psikolojisini inceleyen öğrenci şu nedenle ciddi bir zorlukla karşı karşıyadır: Bütünsel bir psikolojide, çalmakla çalınmak aynı şeydir ve ikisi de aynı derecede saldırgandır. Güçsüz olmak güçlünün güçsüze saldırması kadar saldırgandır. Cinayet ile intihar temelde aynı şeydir. Belki de en zoru, sahip olmak tamahkârca elde etmek kadar saldırgandır; gerçekten de elde etmek ile sahip olmak psikolojik bir birim oluşturur, biri olmadan öteki eksik kalır. Elde etme ve sahip olma iyidir veya kötüdür demek değildir bu.
Bu düşünceler sıkıntı vericidir çünkü geçerli toplumsal kabulün ardında gizlenen çözülmelere dikkati çekerler; saldırganlığı konu alan bir çalışmanın dışında bırakılamazlar. Ayrıca, fiili saldırganlığın incelenmesi, saldırganlığın altında yatan niyetin kökenleri irdeleyen bir çalışma ile temellendirilmelidir.
Kişiliğin bütünleşmesinden önce saldırganlık vardır . Bebek rahim içinde tekme atar; buradan, dışarı çıkmak için tekme attığı sonucunu çıkartamayız. Birkaç haftalık bebek kollarını oynatır; buradan, vurmak istediği sonucunu çıkartamayız. Bebek dişetleriyle meme ucunu çiğner; buradan, yıkmak veya can acıtmak amacı güttünü çıkartamayız. Başlangıçta saldırganlık etkinlikle neredeyse aynı anlama gelir; kısmi-işlevle ilişkilidir.
Çocuk bir kişi haline geldikçe, bu kısmi işlevler onun tarafından saldırganlık biçiminde düzenlenir. Hasta bir kişi, kastını aşan etkinlikler ve saldırganlıklarda bulunabilir. Kişiliğin bütünleşmesi belli bir gün, belli bir saatte oluvermez. Gelip gider, hatta bütünleşme iyice gerçekleştiğinde bile, çevreyle ilişkili beklenmedik talihsiz durumlar sonucunda kaybedilebilir. Bununla birlikte, sağlıkta, eninde sonunda niyetli davranışa ulaşılır. Davranış niyetli olduğu ölçüde, saldırganlık kastidir. Burada hemen saldırganlığın ana kaynağı dürtüsel deneyim gündeme gelir. Saldırganlık sevginin ilkel ifade biçiminin bir parçasıdır. Ele alınan ilk aşk dürtüleri (impulsion) olduğuna göre, oral terimlerle betimlenmesi uygun olur.
Oral erotizm saldırgan bileşenleri kendinde toplar ve sağlıkta, fiili saldırganlıkların -yani kişinin niyetli olarak ortaya koyduğu ve etrafındakiler tarafından da saldırganlık olarak hissedilen saldırganlıkların- büyük kısmının temeli oral aşka dayanır.
Her deneyim hem fizikseldir hem değildir. Düşünceler bedensel işlevlere eşlik edip onları zenginleştirir, bedensel işleyiş de düşünce oluşumuna (ideation) eşlik edip gerçekleşmesini sağlar. Ayrıca düşünce ve anılar toplamı ile ilgili olarak şunu söylemek gerekir: Bunlar, bilince ulaşabilenler, sadece bazı şartlarda bilince ulaşabilenler ve tahammül edilemeyen duygulanım yüzünden bilinçdışına bastırılan ve ulaşılamayanlar olmak üzere yavaş yavaş birbirinden ayrılır.
Fiili (actual) saldırganlık teması ile saldırgan dürtü temasını birbirine kattığımın farkındayım. Ancak biri olmadan ötekinin ele alınamayacağına inanıyorum. Soyutlanmış bir olgu olarak ele alınırsa, hiçbir saldırganlık edimi tam anlamıyla anlaşılamaz ve bir çocuğun herhangi bir edimi incelenirken aşağıdakiler göz önünde bulundurulmalıdır:
Kendisine bakım veren erişkinlerden oluşan çevre içerisindeki çocuk.
Kronolojik ve duygusal yaşına göre olgun çocuk.
Yaşına göre olgun olsa da, içinde birincil evreye dek uzanan bütün olgunlaşmamışlık derecelerini barındıran çocuk.
Olgunlaşmamış seviyelerde saplanmaları bulunan hasta bir kişi olarak çocuk.
Nispeten örgütlenmemiş bir duygusal seviyede olan ve halen kolayca gerileyip kendiliginden gerileme durumundan çıkabilen çocuk.
Çeşitli Evrelerde Saldırganlık
Bireyin yaşamının başlangıcından başlayabilseydik iyi olurdu ancak bu evreye ait kesin olarak bilemediğimiz şeyler çok fazladır. Kapsamlı bir çalışmadan beklentimiz, saldırganlığı benlik gelişiminin çeşitli evrelerinde boy gösterdiği biçimiyle betimlesidir:
İlk evre........ Bütünleşme öncesi
Kaygı gütmeyen amaç
Ara evre....... Bütünleşme
Kaygı güden amaç
Suçluluk
Bütünsel kişilik evresi...... Kişiler arası ilişkiler
Üçgen ilişki durumları vb.
Çatışma –bilinçli ve bilinçdışı
Ben burada esas olarak bu temalardan ikincisi olan ara evrenin gelişimini ele almak istiyorum .

Kaygı öncesi evre
Çocuğun kişi olarak var olduğu ve bir amaç taşıdığı, fakat bunun sonuçlarını dert etmediği kuramsal bir kaygısızlık veya insafsızlık evresi betimlemek gerekir. Çocuk henüz bu aşamada, uyarılma esnasında tahrip ettiği şey ile uyarılmalar arasındaki sakinleşme zamanlarında değer verdiğinin aynı şey olduğunu idrak edemez. Çocuğun uyarılma halindeki sevgisi anne bedenine hayali saldırıyı da içerir. Burada saldırı sevginin bir parçasıdır .
Bunun bir kısmının, kişiliğin sakin ve uyarılmış yönleri arasıdaki bir çözülme biçiminde ortaya çıktığı görülebilir, bu durumda, genelde iyi ve tatlı olan çocuk ‘tabiatına aykırı davranarak', kendini tam sorumlu hissetmeksizin, sevdiği kişilere saldırganlıkta bulunur.
Bu duygusal gelişim evresinde saldırganlık kaybedilirse, sevme yetisi, yani nesnelerle ilişki kurma yetisi de bir ölçüde kaybedilir.
Kaygı Evresi
Şimdi Melanie Klein'ın duygusal gelişimde ‘depresif konum' olarak betimlediği evre geliyor. Kendi amacıma uygun olarak bu evreye Kaygı Evresi adını vereceğim. Kişinin benlik bütünlüğü anne figürünün kişiselliğini idrak edecek kadar gelişmiştir ve bunun son derece önemli bir sonucu olarak, dürtüsel deneyiminin (fiziksel olsun, düşünceleştirmeye dair (ideational) olsun) sonuçlarıyla ilgili kaygısı vardır.
Kaygı evresi beraberinde suçluluk duyma yetisini getirir. Bundan böyle saldırganlığın bir kısmı, klinik olarak keder veya suçluluk duygusuyla veya sözgelimi kusma gibi, fiziksel bir muadili ile kendini gösterir. Suçluluk, bebeğin uyarılmış ilişkide sevilen kişiye zarar verdiğini hissetmesiyle bağlantılıdır. Sağlık durumunda bebek suçluluğu taşıyabilir ve böylece (zaman faktörünü de içeren) kişisel ve canlı bir annenin yardımıyla, kendi verme, inşa etme ve onarma dürtüsünü keşfetmesi mümkün olur. Bu yolla saldırganlığın büyük kısmı toplumsal işlevlere dönüşüp kendini bu şekilde gösterir. Çaresizlik anlarında (sözgelimi bir hediyeyi kabul edecek veya onarma çabalarına tanıklık edecek kimse bulunmadığında) bu dönüşüm sekteye uğrar ve saldırganlık tekrar boy gösterir. Toplumsal etkinliğin doyurucu olması için, saldırganlıkla ilişkili kişisel bir suçluluk duygusu üzerinde temellendirilmiş olması gerekir.
Öfke
Şimdi sıra yoksunluğun yol açtığı öfkeye geldi. Her deneyimde bir dereceye kadar kaçınılmaz olan yoksunluk, bir dikotomiye yol açar: 1) yoksunluk hissi veren nesnelere karşı masum saldırgan dürtüler, 2) iyi nesnelere karşı suçluluk üreten saldırgan dürtüler. Yoksunluk suçluluktan kaçış sağlar ve bir savunma mekanizması doğurur: sevgi ile nefretin ayrı yollara yönelmesi. Nesnelerin bu şekilde iyi ve kötü olarak bölünmesi gerçekleşirse suçluluk duygusu yatışır; buna karşılık sevgi, değerli saldırganlık bileşeninden bir miktarını kaybeder, nefret ise daha bozguncu (disruptive) niteliğe bürünür.
İç Dünyanın Büyümesi
Bundan sonra bebeğin psikolojisi daha karmaşık bir hal alır. Bebek artık sadece kendi dürtülerinin annesi üzerindeki etkisiyle meşgul değildir, deneyimlerinin sonuçlarını kendiliği içinde de kaydeder. Dürtülerin doyuma ulaşması ona kendini iyi hissettirir ve girdi ve çıktıları sadece fiziksel anlamda değil psikolojik anlamda da algılar. İçi iyi olduğunu hissettiği şeyle dolar, bu da onun hem kendine olan hem de yaşamdan bekleyebileceğini hissettiği şeye olan güvenini tesis eder ve sürdürür. Aynı zamanda öfkeli saldırılarını da hesaba katmak zorundadır, bu saldırılar sonucunda kötü, habis veya zulmedici şeyle dolduğunu hisseder. Bu kötü şeyler veya güçler, onun hissiyatına göre kendi içinde olduğundan, onun kendisine ve yaşama karşı güveninin temelini teşkil eden iyinin karşısında içerden bir tehdit oluşturur.
Böylece ömür boyu sürecek olan iç dünyasını idare etme işine girişir, ancak bu işe koyulabilmesi için kendi bedenine iyice yerleşmeli, kendi içi ile dışarsı, gerçekte olan ile hayalinde olan arasındaki farkı koyabilmelidir. Dış dünyayı idare edebilmesi iç dünyasını idare edebilmesine bağlıdır.
Son derece karmaşık bir dizi savunma mekanizması geliştirir. Duygusal gelişimin bu evresine ulaşmış çocuktaki saldırganlığı anlayabilmek için mutlaka bunların incelenmesi gerekir. Burada ancak insan psikolojisinin bu konuyla ilişkili kısmına ait mekanizmalardan bazılarını sayabilirim.
İlk olarak içedönüklüğün tersine dönmesinden bahsedeceğim, çünkü fiili saldırganlığın önemli ve sıradan bir kaynağıdır bu.
Sağlıkta çocuğun ilgisi hem dış gerçekliğe hem de iç dünyaya yöneliktir ve bu ikisi arasında köprüler vardır (rüyalar, oyunlar vb). Sağlıksız durumda çocuk iç dünyasını öyle düzenleyebilir ki, iyi içerde yoğunlaşır, kötü ise yansıtılır. Artık çocuk iç dünyasında yaşamaktadır. İçedönük olarak nitelenebilir (veya patolojik olarak içedönük).
Patolojik içedönüklüğün iyileşmesi yeniden, böyle bir çocuk için zulmedici figürlerle dolu bir dış dünyaya dönmek anlamına gelir; bu noktada çocuk iyileşme sürecinde muntazaman saldırganlaşır . Saldırgan davranışın önemli bir kaynağıdır bu. Kendisinden sorumlu olan kişiler, içedönüklüğü iyileşmekte olan çocuğun bu savunma saldırısıyla iyi başa çıkamadığı takdirde çocuk tekrar kolayca içedönüklüğe kayar. Hastalık dışında, bir dereceye kadar her küçük çocuğun yaşamında buna rastlanır, kesinlikle salt kuramsal bir kavram değildir. Uzun süre kişisel bir işte uğraşan kişi hassaslaşır.
Unutmayalım ki, çocukken insanların öznel ile nesnel arasındaki ayrımı yavaş yavaş yapmaya başladığı gözlemlenir. Çocuğun iç dünyasındaki deneyimleri yansıtmasıyla kolayca, hezeyanlı deliliğe benzer bir durum ortaya çıkar. İki-üç yaşındaki sağlıklı çocuk bile genelde gece uyanır ve kendini onunla paylaşabileceğimiz dış dünyada değil, (bizim bakış açımızdan) kendi iç dünyasında hisseder. Küçük çocuklar gündüz oyun oynarken hezeyana girerler, bizim dünyamızda gibi görünseler de esas olarak kendi iç dünyalarında yaşarlar. Bunun sağlıksız olması şart değildir fakat böyle bir çocuğu idare ederken, sadece paylaşılan dış dünyaya uygulanabilecek olan mantıkla karşılaşmayı bekleyemeyiz. Erişkinlerin büyük kısmı bile hiçbir zaman güvenilir bir nesnellik yetisine ulaşamaz, öte yandan en güvenilir şekilde nesnel olanlar da çoğu zaman kendi iç dünyalarının zenginliğiyle nispeten teması kesilmiş kişilerdir.
Saldırgan davranışı çocuğun kendi iç dünyasını idare ediş biçimine göre açıklamaya üç örnek daha vereceğim.
Çocuğun hayalinde (fantasy) iç dünya öncelikle karında veya ikincil olarak kafa veya bedenin başka belirli bir bölgesinde konumlanır.
Belli bir kişilik örgütlenmesi derecesine erişmiş bir çocuk öyle bir deneyimle karşılaşır ki, bununla özdeşleşme yoluyla başa çıkmak onun gücünü aşar. Örneğin başka bir sorunla tamamen meşgul olduğu bir sırada anababası önünde kavga eder. Deneyimle başa çıkabilmek için, tamamını kendi içine alarak idare etme yoluna gider. Denebilir ki, anababanın kavga anında dondurulmuş bir hali onun içinde yaşamaktadır ve bundan böyle belli bir miktar enerji içselleştirilmiş kötü ilişkinin denetlenmesi için buraya yönlendirilir. Klinik olarak yorgun olur veya çökkünleşir veyahut da fiziksel hastalığa yakalanır. Bazı anlarda içselleştirilmiş kötü ilişki ağır basar, o zaman çocuk içine kavga eden anababanın ‘şeytanı girmiş' gibi davranır. Çocuğun zorlantılı şekilde saldırganlaştığını, kötü, yaramaz, deli gibi (deluded) olduğunu görürüz .
Ya da kavga eden anababayı içselleştiren çocuk dönem dönem etrafındaki insanlar arasında kavga çıkartır, böylece dışardaki gerçek kötülüğü içerideki ‘kötü' şeyin bir yansıması olarak kullanır. Böyle bir durumda hakikaten kavga eden ses ve insan varsanılarının olduğu delilik anları kolayca görülebilir.
Çocuğun iç dünyasını idare etmesinde ve oradaki selim olduğu düşünülen şeyi koruma çabasında bazı anlar vardır ki, habis etkinin bir parçasını dışarı atabilse çocuk herşeyin iyi oacağını hisseder. (Günah keçisi fikrinin muadili.)
Klinik olarak kötülüğün dışarı fırlatılması dramatize edilebilir (tekmeleme, gaz çıkarma, tükürme vb). Ya da çocuk kazaya yatkınlaşır veya intihara teşebbüs eder – içindeki kötüyü yok etmek amacıyla; bütünsel intihar düşlemi, muhakkak çocuğun kötü öğeyi yok edip hayatta kaldığı durumu içermektedir, fakat hayatta kalamayabilir.
Çocuğun karnında (veya kafasında vb) hissettiği içsel dünyaya ait görüngülerin idare edilmesi zaman zaman o kadar büyük bir güçlük arzeder ki çocuk top yekün bir denetim getirir – bunun klinik sonucu depresif duygudurumudur. Bu da tahammül edilmez bir içsel ölülüğe yol açar. Tamamlayıcısı olan manik durumun ortaya çıkması beklenmelidir. Bu durumda iç dünyanın canlılığı ağır basarak çocuğu etkinleştirir, görünürde dışsal bir öfke uyaranı olmadığı halde çocuk klinik olarak şiddetli saldırganlık gösterebilir. Bu manik evreler manik savunma olarak adlandırılan durumla aynı değildir, manik savunmada içsel ölülük yapay bir etkinlikle yadsınır (depresyona karşı manik savunma olarak adlandırılan etkinlik, Klein). Manik savunmanın klinik sonucu saldırgan bir patlama değil, genel endişeli bir huzursuzluktur (restlessness), hipomanidir; dağınıklık, pasaklılık (messinesse) ves aşırı hassasiyetle kendini gösteren hafif bir saldırganlık görülür, yapıcı azme rastlanmaz.
Sağlıkta kişi, saklamaya değer bulduğu şeyi tehdit eder gibi görünen dış güçlere saldırmak için kullanmak üzere kötülüğü içerde saklayabilir. O zaman saldırganlık toplumsal değer kazanır.
Bunun değeri (manik veya hezeyanlı saldırganlığa kıyasla) nesnelliğin korunmuş olmasından kaynaklanır ve düşmanla karşılaşmada harcanan çabadan tasarruf edilebilir. O zaman düşmana saldırmak için onu sevmek gerekmez.
Özet
Yukarıda belirttiklerim esas olarak saldırganlık ile duygusal gelişimin ara evresi diye adlandırdığım durum arasındaki ilişkiyi betimlemektedir. Bu evre, kişilerarası ilişkileri ve Oidipus kompleksinin üçgen durumlarıyla bütünsel kişilik evresinden önce gelir; insafsızlık evresinin erken aşamaları ile niyetlilik öncesi ve kişilik bütünleşmesi öncesi çağı takip eder.
Bütünsel kişilik evresi olarak adlandırdığım evreye ait saldırganlık, Freud'un kabul gören yapıtı dolayısıyla bugünkü kuşağa zaten tanıdık gelmektedir.
Saldırganlığın önemli kaynakları insan gelişiminin çok erken evrelerine dayanır; bunlardan bazılarını gelen bölümde ele alacağız.

II
SALDIRGANLIĞIN ÇOK ERKEN KÖKENLERİ

Sorduğumuz soru en basit biçimiyle şudur: Saldırganlık sonuç olarak yoksunluğun yarattığı öfkeden mi kaynaklanır, yoksa kendine ait bir kökeni mi vardır?
Cevabı ister istemez gayet karmaşıktır, ya da günlük analiz uygulamamızı oluşturan muazzam klinik olgular yığını bile isteye kestirip atmak zorunda kalırız. Fakat böyle yapacak olursak, aslında kasten göz ardı ettiğimiz şeyin farkında olmadığımız zannedilebilir.
Uygulamada id'in tam doyumu diye bir şey olamayacağına göre, ilkel aşk dürtüsünde her zaman için tepkisel bir saldırganlık saptanabileceğini söyleyebiliriz. O zaman daha ince bir araştırmaya gerek var mıdır? Bence var, yoksa karışıklık çıkıyor. Özellikle de, ilkel aşk dürtüsünün benlik büyümesinin daha yeni başladığı bir evrede yürürlükte olduğu, örneğin bütünleşmenin henüz yerleşik bir olgu haline gelmediği düşünülürse... Sorumluluk alma yetisinin henüz gelişmediği bir sırada etkin ilkel bir aşk vardır. Bu çağda daha insafsızlık bile yoktur; merhamet- öncesi çağdır bu ve yıkıcılık id dürtüsünün bir parçası ise de, bu yıkıcılık ancak id doyumuna bağlı olarak ortaya çıkar. Yıkıcılık ancak öfkenin ve dolayısıyla da misilleme korkusunun varolabilmesi için yeterli benlik bütünleşmesi ve benlik örgütlenmesi gerçekleştiği takdirde bir benlik sorumluluğu haline gelir. Bununla birlikte erken öfke ve korkuya da rastlanabilir, bu benlik gelişmelerinin saptanması mümkün ise de, bunlardan önce kişide öfkeden bahsedilmesi akla yatkın değildir.
Nefret nispeten daha karmaşıktır ve bu ilk evrelerde varolduğu söylenemez. Dolayısıyla saldırganlığı tepkisel saldırganlıktan tamamen ayrı incelememiz gerekir. Tepkisel saldırganlık, id dürtüsü gerçeklik ilkesi yüzünden amacına ulaşamadığı için, dürtünün kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkar.
O halde dürtü merhamet-öncesi çağda yaşandığı için çocuğun amacı her ne kadar yıkmak değilse de, ilkel aşk (id) dürtüsünün yıkıcı bir nitelik taşıdığını söylemek yerinde olur.
Bu varsayımdan çıkarak, ilkel aşk (id) dürtüsündeki yıkıcı öğenin kökenini irdelemek mümkündür.
Meseleleri basitleştirmek için, değişken bir etken olan doğum travmasını dışarda bırakıp, normal veya travmatik olmayan doğumu esas alabiliriz. Normalden kastım çocuğun doğumu kendi çabasının bir sonucu gibi hissetmiş olmasıdır. Gecikme veya erkene alma gibi durumlar söz konusu değildir (bkz. s180 [kitaptaki Doğum Anıları, Doğum Travması ve Endişe makalesine gönderiyor] ç.n.)
Erken id deneyimleri bebek için yeni bir öğeyi, dürtü buhranlarını işin içine katar; bu buhranların bir hazırlık dönemi, bir doruğu ve belli miktar doyumu izleyen dönemi vardır. Bu evrelerin her biri çocuğa kendine özgü sorunlar yaşatır.
Amacımız ilk id deneyimlerindeki (tesadüfen yıkıcı olan) saldırganlık öğesinin tarih öncesini incelemek. Elimizde, en azından fetüs hareketlerinin başladığı en erken dönemlere uzanan bazı öğeler -hareket yetisi (motility)- var. Duyular alanında buna tekabül eden bir öğeyi de eklemeliyiz kuşkusuz. Rahim-içi yaşama dek uzanan ve bütün bebeklik (ve tüm yaşam) boyunca süregiden hareket yetisi, id deneyiminin kendisinde varolan etkinlikle bağlanabilir (fusion) mi? Bu etkinlik id öğesi olarak mı sınıflandırılmalıdır, yoksa benlik öğesi olarak mı? Yoksa benlik ile idin farklılaşmadığı bir evre olduğunu kabul edip (Hartmann, 1952), hareket yetisini benlik-id farklılaşmasından önce görülmesi temelinde sınıflandırmaya çalışmaktan vazgeçmek daha mı iyi olur?
Her bebek ilkel hareket yetisinin mümkün olduğu kadar çoğunu id deneyimlerine dökmek zorundadır. Kuşkusuz burada şu gerçek devreye girer: Gerçekliğin getirdiği yoksunluklara çocuğun ihtiyacı vardır -çünkü id doyumu tam olsaydı ve hiçbir engelle karşılaşmasaydı bebeğin kökensel hareket yetisi doyuma ulaşamadan kalırdı (Riviere, 1936).
Her bebeğin kendine ait id deneyimi örüntüsünde, id deneyiminin yüzde x kadarını ilkel hareket yetisi oluşturur. Dolayısıyla yüzde (100-x) başka şekillerde kullanılmak üzere ayrılır –çeşitli bireylerin saldırganlık ile ilgili deneyimleri arasında büyük farklılıklar olmasının nedenlerinden biri budur. Ayrıca bir mazoşizm türünün kökeni de budur (bkz ilerde).
Bu hareket yetisi etrafında gelişen örüntüleri incelemek faydalı olur (Marty ve Fain, 1955).
Bu örüntülerden birinde, hareket yetisinden dolayı çevre sürekli olarak tekrar tekrar keşfedilir. Birincil nasisizm çerçevesi içinde her deneyim, yeni bireyin merkezden gelişmekte olduğunu vurgular; çevreyle temas bireyin bir deneyimidir (önce farklılaşmamış benlik-id evresinde). İkinci örüntüde çevre fetüse (veya bebeğe) baskı yapar (impinge) ve bireysel deneyimler yerine baskıya tepkiler ortaya çıkar. Bu durumda bireysel olarak varolabilmenin tek yolu dinlenmeye çekilmektir. O zaman hareket yetisi sadece baskıya tepki olarak yaşanır.
Aşırı uçta yer alan üçüncü bir örüntüde bu o kadar abartılmış durumdadır ki, bireysel deneyim için bir dinlenme yeri bile yoktur, bunun sonucu, birincil narsisistik durumda bireyleşememek olur. O zaman ‘birey' çekirdekten çok kabuğun ve baskı yapan çevrenin bir uzantısı olarak gelişir. Çekirdekten geriye kalan şey dipte saklanmıştır; en derinlere giden analizde bile zor bulunur. Böylece birey bulunamamakla varolur. Hakiki kendilik saklanmıştır ve biz de klinik olarak, işlevi bu hakiki kendiliği saklı tutmak olan karmaşık sahte kendilikle uğraşırız. Sahte kendilik elverişli bir şekilde topluma-uyumlu olabilir, ancak hakiki kendiliğin olmayışı istikrarsızlık yaratır, toplum sahte kendiliğe hakiki kendilikmiş gibi kanmadıkça bu istikrarsızlık daha da belirginleşir. Hasta bir boşunalık duygusundan şikayet eder.
Birinci örüntü sağlıklı dediğimiz durumdur. Oluşabilmesi için yeterince iyi anneliğe ve sevginin fiziksel biçimde (ilk başta olabildiği tek biçimiyle) ifade edilmesine ihtiyaç vardır. Anne bebeği (rahminde veya kollarında) tutar ve sevgi (özdeşleşme) aracılığıyla benlik ihtiyaçlarına nasıl uyum sağlayacağını bilir. Bu koşullar altında, ve ancak bu koşullar altında, birey varolmaya başlayabilir ve varolmakla da id deneyimlerini yaşamaya başlayabilir (YOKSA- ve id deneyimlerini yaşayacak şekilde varolmaya başlayabilir –Mİ?). Azami hareket yetisinin id deneyimlerine katılması için herşey hazırdır. Hareket yetisi potansiyelinin yüzde x 'i erotik potansiyelle bağlanmış durumdadır ( x nicelik olarak daha fazladır). Ancak bu durumda bile hareket yetisi potansiyelinin yüzde (100- x ) kadarı bağlanma örüntüsünün dışında, salt hareket yetisinin kullanımına kalır.
Bağlanmanın karşı koyma eylemi dışında (yoksunluğa tepki dışında) bir deneyime imkân tanıdığı unutulmamalıdır. Erotik potansiyelle bağlanmış olan kısım, dürtünün doyuma ulaşması yoluyla doyurulur. Tersine, hareket yetisi potansiyelinin bağlanmamış yüzde (100- x ) kadarının bir karşıt bulması gerekir . Kabaca söylersek, itecek bir şeye ihtiyacı vardır, yoksa yaşantıya dökülemeden kalır ve kişinin kendini iyi hissetmesine karşı tehdit oluşturur. Halbuki, tanımı gereği sağlıklı birey etrafta uygun karşıtlar aramaktan zevk alır.
İkinci ve üçüncü örüntülerde hareket yetisi potansiyeli sadece çevre baskısıyla deneyim konusu haline gelir. Sağlığın bozulduğu durumdur bu. Kişinin, az ya da çok, bir karşıtla karşılaşması gerekir ; ancak bu takdirde önemli hareket yetisi kaynağına başvurabilir. Çevre tutarlı biçimde baskı uyguladığı takdirde doyum elde edilir fakat:
Çevre baskısı sürekli olmalıdır.
Çevre baskısının kendine özgü bir örüntüsü olmalıdır, yoksa kişi kendisi bir örüntü geliştiremediği için kargaşalık hüküm sürer.
Bu bağımlılık demektir, birey kendini bu bağımlılıktan kurtaramayabilir.
Geri çekilme, örüntünün temel özelliklerinden biri haline gelir. (Hakiki kendiliğin saklandığı aşırı derecesi haricinde; o zaman ilkel savunma olarak geri çekilme bile işe yaramaz.)
İkinci ve üçüncü örüntüler işin içinde olduğunda, sağlığa yer yoktur ve ana örüntüyü ilk betimlediğim örüntüye çevirmediği müddetçe hiçbir tedavi işe yaramaz. Bununla birlikte, ikinci ve üçüncü örüntüler doğrultusunda gelişmiş hastalar analize gelir ve ilk bakışta, hastanın hakikaten varolduğuna dair hatalı bir varsayımdan hareket eden analistin çalışmasından gayet iyi faydalanacakmış gibi görünürler.
Bu noktada nevrotik hastadaki dirençlerin olumlu değeri hakkında özel bir yorum getirmek istiyorum. Analiz edilebilir direnç iyi prognoz oluşturur. Dirençlerin olmayışı, tanıda betimlediğim türden erken örüntülerdeki bir bozukluğa işaret eder.
Bu düşünceler bizi şu sonuca götürür: Sözkonusu sınıflandırma yöntemine göre normal olanlar dışındaki kişilerde, erotik potansiyelin hareket yetisi potansiyeliyle daha ileri derecede bağlanması analizle mümkün değildir. İlk örüntünün yerleşmediği durumda ancak ikincil bir yoldan, saldırgan öğelerin ‘erotikleştirilmesi'yle bağlanma mümkün olur. Burada zorlantılı sadist eğilimlerin köklerinden birini görürüz, bu eğilimler mazoşizme dönüşebilir. Kişi ancak yıkıcı ve insafsız olduğu zaman kendini hakiki hisseder. Kendi başına saf hareket yetisinden başka bir şey olmayan saldırganlık ile bağlanacak erotik bir bileşen bulup, diğer bir bireyle bu şekilde etkileşime girerek, bu yolla ilişki kurmaya çalışır. Burada erotik potansiyel hareket yetisiyle bağlanır, halbuki sağlıkta hareket yetisinin erotik potansiyelle bağlandığını söylemek daha doğru olur.
Sapkınlıklarda herhalde iki tür mazoşizm ayırt edilebilir. Biri kaba bir hareket ihtiyacının erotizasyonu olan sadizmden kaynaklanır, diğeri ise etkin hareket dürtüsünün edilgin kısmının doğrudan erotizasyonudur. İlk eşin mazoşist ya da sadist olmasına göre, gelişim bu yollardan birini ya da ötekini tutabilir. Hareket öğelerinin erotik yaşama bağlanması nispeten eksik kaldığından, erotik yaşam kaynaklı ilişkiler zayıftır, bu yüzden de eşleşmenin yarattığı ilişki daha değerli olur.
Sahicilik hissi esas olarak hareket yetisi (ve ona tekabül eden duyu) köklerinden gelir ve hareket öğesinin zayıf olduğu erotik deneyimler gerçeklik veya varolma hissini güçlendirmez. Aslında bu tür erotik deneyimler tam da onda varolmama hissi yarattıkları için kişi bunlardan kaçınabilir; burada erken dönem örüntüleri ilk betimlediğim çeşitlemeye uymayan kişilerden bahsediyorum.
Buradan, benlik örgütlenmesi olgunlaşmamış dahi olsa, ilk beslenmeden önce pek çok şeyin olup bittiği sonucunu çıkarıyoruz. Hareket yetisi deneyimlerinin toplamı bireyin varolmaya başlama becerisine katkıda bulunur; ilk özdeşleşmeden sonra da kabuğu bırakıp çekirdek haline gelmesine katkıda bulunur. Yeterince iyi çevre bunu mümkün kılar. Çevre ancak yeterince iyi ise insan bebeğinin erken dönem psikolojisinden bahsetmenin bir anlamı olabilir, çünkü, çevre yeterince iyi olmadığı takdirde insan farklılaşıp, normal psikoloji terimleri dahilinde tartışabileceğimiz bir özne haline gelmez . Ancak, bireyin varolduğu noktada, artık farklılaşmış olan benlik ile idin ilişkiyi sürdürmesinin ve gerçeklik ilkesinin etkisinden kaynaklanan güçlüklere rağmen ilişkide kalmasının başlıca yolu, birincil hareket yetisi potansiyelinin büyük kısmının erotik potansiyelle bağlanmasıyla kendini gösterir.
Buradan, nesnelerin dış niteliği sorununa ilişkin başka düşünceler çıkar. Bu konu üçüncü bölümde ele alınmıştır.

III
NESNELERİN DIŞ NİTELİĞİ

Psikanalizde, birinin analizinde uzun yol katedilmişse, analist duygusal gelişimin ilk görüngüleriyle ilgili ayrıcalıklı bir görüş sahibi olur.

Klinik çalışmadan çıkarttığım şu düşünce geçenlerde dikkatimi çekti: Hasta dürtüsel yaşamın saldırgan kökenini keşfetmeye giriştiğinde, analist için bu süreç şu ya da bu şekilde, erotik kökeni keşfetmesinden daha yorucu olmaktadır.

Burada beni ilgilendiren malzemenin, kafamızda ‘bağların çözülmesi' (de-fusion) terimiyle bağlantılandırılan malzeme olduğu hemen görülecektir. Sağlıkta saldırgan ve erotik bileşenlerin bağlandığını varsayarız, ancak bağlanma öncesi döneme ve bağlanma işine her zaman için özel bir anlam yüklemeyiz. Bağlanmanın zaten gerçekleşeceğine fazla güveniyor olabiliriz, o zaman bir vaka üzerinden düşünmeyi bırakınca, boş tartışmalar içine giebiliriz.

Bağlanmanın ciddi bir iş olduğu, sağlıkta bile tamamlanmadığı ve büyük miktarlardaki bağlanmamış saldırganlığın, sık sık analizdeki kişinin psikopatolojisinde komplikasyona yol açtığı kabul edilmelidir.

Analizde -eğer hakiki bir analizse- saldırgan ve erotik bileşenlerin ayrı dışavurumlarıyla uğraşmalı ve aktarımda bunları bağlamayı başaramayan hasta adına her birini ayrı taşımalıyız. Bağlama noktasında başarısızlıktan kaynaklanan ciddi rahatsızlıklarda, hastanın analistle ilişkisi kah saldırgan kah erotik niteliktedir. Ben de işte bu bağlamda, bu kısmi ilişkinin ikinci değil de birinci türünün analisti yorduğunu öne sürmekteyim.

Bu gözlemden hemen çıkarılacak sonuç, Ben ile Ben-Olmayan 'ın oluştuğu erken evrelerde, saldırganlık bileşeninin daha kesin şekilde, bireyi Ben-Olmayan 'a veya dışarda hissedilen bir nesneye ihtiyaç duymaya yönelttiğidir. Erotik deneyimler, nesne öznel olarak tasavvur edilir veya kişisel olarak yaratılırken, ya da kişi daha önceki bir tarihin narsisist birincil özdeşleşme durumuna yakın olduğu sırada yaşantılanabilir (?).

Erotik deneyimler, içgüdüsel erotik dürtüyü rahatlatan herhangi bir şey aracılığıyla gerçekleştirebilir; böylece ön-zevk, genel ve bölgesel uyarımda geriliminin yükselmesi, doruğa çıkma ve sönme (veya onun dengi olan durum) meydana gelir; bunu arzunun olmadığı bir dönem izler (arzuyla yaratılan öznel nesnenin geçici olarak yokedilmesinden dolayı, kendi başına bu da endişe yaratabilir). Oysa saldırgan dürtüler bir karşı koyma olmadığı sürece hiçbir doyurucu deneyim sağlamaz. Karşı koymanın çevreden, Ben 'den giderek ayırt edilen Ben-Olmayan 'dan gelmesi gerekir. Erotik deneyim kaslarda ve çabaya katılan diğer dokularda vardır, fakat bu erotizm türü, belirli erojen bölgelerle bağlantılı içgüdüsel erotizmden farklıdır.

Hastalar (bağları az çok çözülmüş) saldırgan deneyimleri sahici gibi, (aynı şekilde bağları çözülmüş) erotik deneyimlerden çok daha sahici hissettiklerini söylerler. Her ikisi de hakikidir fakat saldırgan deneyimlerin verdiği sahicilik hissine daha çok değer yüklenir. Saldırganlığın bir deneyimin erotik bileşeniyle bağlanması o deneyime ilişkin sahicilik hissini artırır.

Saldırgan dürtülerin, dış dünyadan bir karşı koyma olmaksızın, bir dereceye kadar kendilerine karşıt bulabildikleri doğrudur; normal durumda bunun göstergesi omurganın doğumöncesi yaşamdan kalma balıksı hareketleridir, normal dışı durumda ise hasta çocukların yaptığı (faydasız) gelgit hareketidir (sallanma veya içerde süregiden görünmez sihirli bir gelgit hareketini ele veren gerilim). Öne sürdüğümüz bu düşüncelere rağmen, normal gelişimde dışardan gelen karşı koymanın, saldırgan dürtüleri geliştirdiği söylenemez mi acaba?

Normal doğumda karşılaşılan karşı koyma, yaşanan deneyime başın önde olduğu bir nitelik kazandırır. Doğumlar çoğunlukla normal olmayıp büyük komplikasyona yol açsa da, hatta bebek tersten gelse de, yine de büyük çaba göstermek ile karşı koyma-başın önde olması ilişkisi arasında kurulan bağlantıda genel bir geçerlilik var gibidir. Bu görüş beslenme gayreti içindeki bebekler üzerinde yapılacak gözlemlerde sınanabilir –benim kuramıma göre başlarına tepeden bir miktar bastırarak bebeklere yardımcı olunabilir.

Bu düşünce genellikle şöyle ifade edilir: ‘İhtiyaçlarına mükemmel uyum sağlamanın bebeğe faydası olmaz. Bebeğin arzularına en iyi şekilde uyan anne iyi anne değildir. Yoksunluk öfke doğurur ve bu da bebeğin deneyimini artırır.' Hem doğru hem değil. İki etkeni gözardı ettiği için doğru değil- biri, teorik olarak başlangıçta bebeğin mükemmel bir uyuma ve daha sonra uyumun dikkatlice, yavaş yavaş bozulmasına ihtiyacı vardır; ikincisi, bu sözler deneyimin saldırgan ve erotik bileşenleri arasındaki bağlanmanın gerçekleşmediği durum üzerine düşünmeye imkân vermez, halbuki en azından kuramda, bağların çözük olduğu (veya henüz kurulmadığı) evreyi incelemek gerekir.

Bu sözleri aşağı yukarı burada alıntılandığı şekliyle dile getirenler saldırganlığın yoksunluğa karşı bir tepki olduğunu (yani, erotik deneyim esnasında, dürtüsel gerilimin yükseldiği uyarılma evresindeki yoksunluğa karşı bir tepki olduğunu) biraz fazla kolayca kabullenmektedirler. Bu tür evrelerde yoksunluğun öfke doğurduğu gayet açıktır, fakat bizim en erken duygu ve durumlara ilişkin kuramımıza göre, dürtüsel yoksunlukta öfkeyi mümkün kılan ve erotik deneyimi deneyim yapan benlik bütünleşmesinden önceki saldırganlığa hazırlıklı olmak gerekir.

Her bebeğin erojen bölgelerde bir içgüdü potansiyeline sahip olduğu, bunun biyolojik olduğu ve bu potansiyelin aşağı yukarı her bebekte aynı olduğu söylenebilir. Oysa tersine saldırganlık bileşeni son derece değişken olmalıdır ; biz beslenmenin gecikmesi yüzünden yoksunluk hisseden bebeğin öfkesini gözlemleyinceye kadar, bebeğin saldırganlık potansiyelini artıran veya azaltan çok şey olmuştur. Erotik potansiyele denk düşen saldırganlık anlamında bir yere varabilmek için, fetüsü durgunluğa değil harekete yönelten dürtülerine, dokuların canlılığına, kassal erotizmin ilk kanıtına uzanmamız gerekir. Bu noktada yaşam gücü gibi bir terime ihtiyacımız var.

Kuşkusuz her bir fetüsün yaşam gücü potansiyeli aşağı yukarı aynıdır, tıpkı her bebeğin erotik potansiyelinin olduğu gibi. Sorun şu ki, bebeğin taşıdığı saldırganlık potansiyelinin miktarı karşılaştığı karşı koymanın miktarına bağlıdır. Başka deyişle, karşı koyma, yaşam gücünün saldırganlık potansiyeline çevrilmesini etkiler. Ayrıca, karşı koymadaki aşırılık da komplikasyonlar yaratarak, saldırganlık potansiyeli olan bir bireyin bu potansiyeli erotik bileşenle bağlamasını imkânsız hale getirir.

Bu savı daha ileriye götürebilmemiz için, (doğum öncesi) bebeğin yaşam gücünün akıbetini ayrıntısıyla gözden geçirmemiz gerekir.

Sağlıkta, dürtüleri fetüsün çevreyi keşfetmesini sağlar, çevre hareketin karşılaştığı karşı koymadır ve hareket esnasında duyumsanır. Bunun sonucu Ben-Olmayan bir dünyanın ilk tanınması ve Ben 'in erken dönemde tesis edilmesidir (establish). (Uygulamada bunların aşama aşama gerçekleştiğini, tekrar tekrar gelip gittiğini, bulunup kaybedildiğini tahmin edersiniz.)

Sağlıksız durumda, bu çok erken evrede baskıyı uygulayan (impinge) çevredir ve yaşam gücü baskıya tepki olarak kullanılır –o zaman Ben 'in erken dönemde sağlam şekilde tesis edilmesinin tersi gerçekleşir. Aşırı uçta, tepkiler hariç dürtüler çok az deneyimlenir, Ben yertesis deilmemiştir. Bunun yerine, çevre baskısına karşı deneyimlenen tepkiye dayalı bir gelişim gözlemleriz; buradan sahte dediğimiz birey ortaya çıkar, sahte diyoruz çünkü kişisel dürtüselliği yoktur. Bu durumda saldırgan ve erotik bileşenler bağlanmaz, çünkü erotik deneyimler meydana geldiğinde Ben tesis edilmiş değildir. Aslında bebek erotik deneyim yönünde baştan çıkarıldığı için yaşar; fakat hiç sahici gibi gelmeyen erotik yaşamdan ayrı bir de sırf saldırgan olan, karşı koyma deneyimine bağımlı tepkisel bir yaşam vardır.

Burada, bağlanmada belli bir yetersizlikle kendini gösteren genel durumu betimleyebilmek için iki aşırı ucu tartışmamız gerekti. Kişilik üç parçadan oluşur: Ben ve Ben-Olmayan 'ın açık şekilde tesis edildiği ve saldırgan ve erotik öğelerin belli ölçüde bağlandığı bir hakiki kendilik; erotik deneyimle kolayca baştan çıkarılabilen, fakat sonuçta gerçeklik duygusunun kaybedildiği bir kendilik; bütünüyle ve insafsızca saldırganlığa terkedilmiş bir kendilik. Bu saldırganlık yıkma hedefi etrafında bile örgütlenmemiştir, fakat kişi için değerlidir çünkü bir gerçeklik hissi ve bir ilişki hissi verir, fakat ancak etkin karşı koyma olduğu takdirde veya (ilerde) zulüm olduğu takdirde kendini gösterir. Motivasyonunu benliğin kendiliğindenliğinden alan kişisel dürtüden kaynaklanmaz.



Kişi, bağları çözülmüş saf saldırganlığı mazoşizme çevirerek saldırgan ve erotik bileşenlerin sahte bir şekilde bağlanmasını gerçekleştirebilir, ancak bunun olabilmesi için güvenilir bir zalim bulunmalıdır, bu da sadist aşık olur. Bu şekilde mazoşizm sadizmden önce gelebilir. Oysa duygusal olarak sağlıklı bir insanın gelişimini izlersek sadizmin mazoşizmden önce geldiğini görürüz. Sağlıkta sadizm bağlanmanın başarılı olduğunu gösterir, mazoşizmin doğrudan doğruya tepkisel saldırganlıktan geliştiği ve bağlanmanın olmadığı koşullarda böyle değildir.

Bu düşüncelerden başlıca şu sonucu çıkarabiliriz: Saldırganlık terimini bazen kendiliğindenlik anlamında kullandımız için karışıklık çıkmaktadır. Dürtüsel hareket uzanır, karşı koyma ile karşılaştığında saldırganlık haline gelir. Bu deneyimde gerçeklik vardır ve yeni doğmuş bebekte hazır bekleyen erotik deneyimleri bağlar. İddiam şu: Bebeğin sadece doyurucu bir nesneye değil, bir dış nesneye ihtiyaç duymasına neden olan şey bu dürtüsellik ve onun doğurduğu saldırganlıktır .

Bununla birlikte çoğu bebek çevre baskısına tepki olarak gelişmiş muazzam bir saldırganlık potansiyeline sahiptir, zulüm bu potansiyeli etkinleştirir: eğer böyle ise, bebek zulme kucak açar ve zulme tepki olarak kendini sahici hisseder. Fakat bu hatalı bir gelişme biçimi olur çünkü çocuk sürekli, zulme ihtiyaç duyar. Tepkisel potansiyelin miktarı, (hareket yetisi ile erotizmi belirleyen) biyolojik etkenlere bağlı değildir, erken çevre baskısının cilvelerine bağlıdır, dolayısıyla çoğu zaman annenin psikiyatrik anormalliklerine ve yine onun duygusal ortamına bağlıdır.

Olgun, erişkin bireylerin cinsel ilişkisinde, özgül nesne ihtiyacının salt erotik doyumlarla bağlantılı olmadığı doğrudur belki de. Nesneyi seçen ve o an eşin varlığına, doyuma ve hayatta kalmaya duyulan ihtiyacı belirleyen şey, dürtüye bağlanmış olan saldırgan veya yıkıcı öğelerdir.
Anna Freud ile sempozyum, Kraliyet Tıp Cemiyeti, Psikiyatri Bölümü, 16 Ocak 1950. Anna Freud'un katkısı için bkz. Psychoanalytic Study of the Child ( Çocuğun Psikanaliz Açısından İncelenmesi ), cilt III-IV, s 37.
Şimdi olsa bu düşünceyi hareket yetisiyle (motility) ilişkilendirirdim (bkz. Marty ve Fain, 1955).
Bkz. Sechehaye'nin terimi: ‘Simgesel gerçekleşme'.
Bu metnin II. Bölüm'ünde benlik gelişiminin erken evrelerine ilişkin saldırganlık temasını irdelemeye çalışıyorum.
Buna ‘çiftdeğerlilik-öncesi' adı verilmiştir fakat bu terim kısmi-nesne ile tam nesnenin – meme ile tutan ve bakım verene annenin- bütünleşmesi meselesini hesaba katmaz.
Şimdi olsa ‘iyi ve kötü' yerine yüceltilmiş ve kötü' demem gerekirdi (1957).
Bu durum Anna Freud'un ‘saldırganla özdeşleşme' (1937) dediği şeyle ilişkilidir. Melani Klein'ın çalışması bizi içsel görüngülerin savunma amaçlı tümgüçlü denetimi kavramıyla tanıştırdı.
GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
3 Mayıs 2006       Mesaj #24
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi
Artık hepimiz her an izleniyoruz


Köşe Yazısı ve Makaleler

ABD, İsrail, İngiltere dünyadaki tüm haberleşmeleri denetliyor.


NEDEN? Uğur Dolgun

Hayatta her şeyin bir artısı ve eksisi var. Bir yandan hızlı teknolojik gelişmeler, bilgisayarlar, uydular, cep telefonları, internet, e-mail hayatımızı kolaylaştırırken, bir yandan da bu sistemler yüzünden büyük bir gözetim ağının denetimi içine giriyoruz. Yazdığımız her kelime, neredeyse yaptığımız her hareket, her konuşmamız, hatta alışverişlerimiz, sağlık kayıtlarımız, devletlerin ve bazı şirketlerin özel arşivlerinde birikiyor. İstedikleri anda bütün hayatımız, kişiliğimiz, ilişkilerimiz hakkındaki en mahrem bilgileri bile ortaya çıkarıyorlar. Özellikle son yıllarda dünyayı saran terör korkusu, devletlerin hem birbirlerini hem de bütün insanları izlemelerini meşrulaştırdı. Türkiye'de de yürürlüğe girecek yeni Terörle Mücadele Yasası bu büyük gözaltıyı daha da genişletip meşrulaştıracak. Bir anlamda herkesi, mahremiyetine girilmiş bir halde çırılçıplak bırakan bu elektronik gözetimin ne boyutlara ulaştığını, nasıl yapıldığını, 'Enformasyon Toplumundan Gözetim Toplumuna' ve 'İşte Büyük Birader' kitaplarını yazan Çanakkale 18 Mart Üniversitesi öğretim üyesi Yard. Doç. Uğur Dolgun'la konuştuk.
Kitabınızda anlattığınıza göre bizi özgürleştiren bütün o aletler, bilgisayarlar, e-mailler, cep telefonları aynı zamanda bizi büyük bir denetimin içine sokuyor.


Gerçekten her haberleşmemiz anında kayıtlara geçiyor mu?

Evet her türlü haberleşme anında kayıtlara geçiyor. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra bütün dünyada özgürlüklerin teröristlere çok fazla imkân tanıdığı görüşünden hareketle çeşitli anti terör yasaları çıkarıldı ve kişilerin sürekli izlenmelerinin yolu daha da açıldı. Mesela Amerika'da, internet üzerinden yapılan her türlü yazışmanın, e-mail'lerin bir yıl süreyle saklanması kanunen zorunlu kılındı. Ayrıca cep telefonlarıyla yapılan mesajlaşmalara da istenildiği anda ulaşılıyor. Çünkü bu yazışmalar da cep telefonu hizmeti veren şirketlerce saklanıyor.


Kişi o anda internete bağlı değilse bile bilgisayarında yaptıkları ve yazdıkları da izlenebiliyor mu?
Tabii. Bilgisayarlarda 'arka kapılar', denilen teknolojik olarak zayıf bırakılmış sistemler var. Siz bir kez internete girdiğinizde, Windows sistemi otomatik olarak çalışıyor ve bu arka kapılar yoluyla bilgisayarınızı ele geçiriyor. Siz ondan sonra bir daha internete girmeseniz bile bilgisayarınızda tüm yazdıklarınız izlenebiliyor. Aynı şey cep telefonları için de geçerli. Dinlenmeyi engellemenin tek yolu pili ayırmak.
Cep telefonları sinyal yaydığı için bu anlaşılabilir ama bilgisayarlar sinyal yaymıyor ki, internete bağlı olmadıklarında izlenebilsinler.


Bu nasıl mümkün oluyor?
İzlenmeniz için internete bir kez girmiş olmanız yeterli. Bu bağlantı, bilgisayarınızı, diyelim ki bir istihbarat servisinin sistemiyle entegre hale getiriyor. Arka kapılar yoluyla bilgisayarınız sistem tarafından ele geçiriliyor ve kendi uygulamalarını bilgisayarınıza kuruyor. Sonrasını da artık uydular aracılığıyla hallediyor. Mahremiyetinizi korumanın tek yolu çift bilgisayara sahip olmanız ve internete hiç bağlanmadığınız bilgisayarınızda özel yazılarınızı yazmanız. Rusya, Çin, Fransa, Almanya Microsoft'u devlet dairelerinde ve orduda yasakladı. Başka sistem kullanacaklar. Devletler kendilerini böyle savunuyor ama vatandaşlar bu kez de Windows yerine başka bir sistemle gözetlenecekler.


Yeryüzünde milyarlarca cep telefonu, 1 milyar kadar da internet kullanıcısı var. Bütün bu bilgiler nasıl kaydedilip izlenebiliyor?
Amerika'nın dünyanın en gelişmiş istihbarat örgütü olan NSA diye bir ulusal güvenlik ajansı var. Yabancı diplomatları ve askeri ataşeleri dinlemek için kurulmuştu ama NSA bugün yeryüzünde telefon, faks, bilgisayar, internet dahil her türlü yazışmayı ve konuşmayı izliyor. İsterse sizi de, beni de dinleyebilir. Bunun için Promis ve Echelon sistemlerini kullanıyor. Bu sistemler her gün uydulara 50'den fazla anahtar kelime, kavram yüklüyor. İçinde bu kelimelerin geçtiği her türlü konuşma otomatik olarak izlenmeye alınıyor. Sonra insansı yargılar yapabilen akıllı bilgisayar sistemleri devreye giriyor ve bu konuşmaları ayıklıyor. Önemsiz görülenler imha ediliyor. En önemliler analizciler tarafından raporlaştırılıp ilgililere sunuluyor. NSA'da her gün 40 ton evrak atılıyor.


Dünyanın bütün istihbarat örgütleri, dünyadaki bütün haberleşmeleri kontrol ediyorlar mı?
Amerika, İngiltere ve İsrail kontrol ediyor. Çünkü uydularla bilgisayarları birlikte kullanan Promis ve Echelon sistemini yaratanlar onlar. Diğer ülkelerin istihbarat örgütleri ellerindeki teknoloji yeterli olmadığı için dünyadaki bütün haberleşmeleri kontrol edemiyor. Öcalan'ın cep telefonuyla konuşurken yakalanması bu sistemlerin kullanılmasına örnektir. Echelon ve Promis'te kişinin konuşmasını uyduya yüklüyorsunuz. Sonra uydular konuşmaları uzaydan alıyor ve bilgisayara gönderiyor. Bilgisayar da kişinin koordinatlarını saptıyor. Öcalan'ın da konuşması uyduya yüklendi. Sonra sadece telefonla konuşması beklendi. Konuştuğu anda, sistem ses tanımını yaptı ve Öcalan'ın yeri milimetrik saptandı. Dudayev de böyle yakalandı. Rusya Çeçen lideri yakalayamıyordu. ABD, onun yerini cep telefonuyla konuşurken belirledi ve Dudayev telefonla konuşurken füzeyle öldürüldü. Promis ve Echolon programlarını birlikte geliştiren MOSSAD ile Amerikan ulusal güvenlik ajansı NSA, bu programları dünyanın diğer istihbarat örgütlerine de satmışlar.


Bizim istihbarat örgütünde de var mı bu programlar?
Evet var. Rusya, Japonya, Almanya, Türkiye dahil bütün ülkelere, bu programların eski teknolojisi satıldı. Arka kapılarla da bu ülkelerin istihbarat örgütlerindeki bütün bilgiler Amerika'nın eline geçti. Amerika, bu yolla diğer ülkelerin istihbarat örgütlerini izledi. O ülkelerin planlarını, komşu devletlerle ilişkilerini, yöneticilerin konuşmalarını gözetledi. Amerika ve İsrail, yarattıkları bu programlarla bütün dünyayı izleyebiliyorlar.


Bunlar engellenemiyor mu?
Bunu engelleyecek bir program bulursunuz ama sizin şifreleme programınız şifre kırıcılar tarafından her zaman aşılır. Uydular var olduğundan beri her şey, her kişi çok rahat kontrol ediliyor. Çünkü her türlü yazışma ve doküman artık bilgisayarlarda bulunuyor. Bilgisayarların uydularla korelasyonu olduğu için elektronik ortamda her kişi, her ülke artık kontrol edilebiliyor. Ülkeler sistemlerini değiştirseler bile girilemeyecek bir sistem yok. Pentagon'un sitesine bile girildi.


E-mail'lere dönelim. Gönderdiğimiz bütün e-mail'lerin kayıtları bir yerlerde saklı mı?
Tabii ki. Dünyada internet üzerinden yapılan tüm yazışmalar, e-mail'ler Amerika'da 'root server' denilen 13 tane kök bilgisayardan geçiyor. Tüm interneti Amerika'daki bu 13 kök bilgisayar yönetiyor. Ayrıca Amerika, 11 Eylül'den sonra getirdiği antiterör yasalarıyla, tüm internet servis sağlayıcılarının kendilerindeki yazışmaları bir yıl süreyle saklamalarını ve istendiği takdirde bunları Emniyet ve istihbarat örgütlerine vermelerini zorunlu kıldı. Yani, bilgisayar üzerinden yapılan her haberleşme kayıtlara geçiyor ve mahremiyetine bakılmaksızın istenildiğinde de aleyhinize kullanılıyor. Mesela Türkiye'de de internete servis sağlayıcılar üzerinden bağlanıyorsunuz. Ne kadar süreyle olduğu bilinmiyor ama bütün yazışmalar ve e-mailler bunlarda saklı. Hatırlarsınız, üç yıl önce Doğu Perinçek, eski AB Türkiye temsilcisi Karen Fogg'un bazı gazetecilerle yazışmalarını deşifre etmişti. Şunu da söylemek lazım. Eğer kişi e-mail'lerini özel olarak şifrelemiyorsa...


Ne olur?
Biraz bilgisayar ve internetle uğraşan biri bile, bilgisayar yazılımı okuyan üniversite üçüncü sınıf öğrencisi bile bir başkasının e-mail'lerine girebilir. Bu, yapılan bir şey. İnsanların mahremiyetine girmek çok basitleşti. Kişilerin ve şirketlerin mahremiyetine, ülkelerin bilgilerine kolayca tecavüz ediliyor. Türkiye'de bazı şirketler var.


Ne şirketleri bunlar?
Sizin adınıza rakip şirketin bilgisayarlarına giriyor ve size bilgileri veriyor. Şirketler için olduğu gibi, kişiler hakkında da böyle bilgi edinebilirsiniz. Günümüz bilgi toplumunun en büyük sorunu kişilerin mahremiyetine ve özgürlüklerine yönelik tecavüzlerdir. Bu tecavüzü de istihbarat örgütleri, özel şirketler veya kişiler yapar. Geçenlerde internette bir ilan vardı. Bir Türk şirketi 'Bilgi bankamda 800 bin kişinin mail adresleri var, bunları satıyorum' diyordu. İstanbul'da bu işi yapan 17 şirket var. İnternette kişiler hangi siteleri geziyor. Nerelerde surf yapıyor, internetten ne satın alıyor artık bu bilgiler de kişi profilleri halinde çıkarılmaya başlandı. Böylece sizin internette yaptığınız her işlem, ziyaret ettiğiniz siteye kadar her şey bazı servis sağlayıcılarca gözetleniyor.


Hangi amaçla gözetleniyor?
Bu bilgiyi ister istihbarat servislerine sağlarsınız, ister büyük şirketlere pazarlarsınız. Mahremiyetler ve bireysel özgürlükler elektronik gözetimle ortadan kalkıyor. Ticari yaşam ve sanayi dünyası istihbarat oyununun bir alanı haline geliyor. Amerika'da 11 Eylül'den sonra çıkarılan antiterör yasaları şu gerekçeye dayandırılmıştı. 'Şimdi savaş durumu var. Kişisel özgürlüklerden, mahremiyetlerden savaş koşullarına özgü olarak taviz verilebilir' denildi ve totaliter rejime dönük uygulamalar gündeme geldi. İngiltere'de de terör kanunları yürürlüğe girdi.


Türkiye'de de yeni bir terörle mücadele kanunu çıkarılıyor.
Dünyanın her yerinde aynı. İnsanlar terör korkusuyla öyle bir paranoya ortamına girdiler ki, gözetlenmeye razı oldular. Bunun hukuki altyapısı antiterör yasalarıyla oluşturuluyor işte. Zaten Huxley, Orwell gibi kara ütopyacıların söylediği de buydu. Terör insanlarda öyle korku yaratacak ki, insanlar güvenlik kaygısıyla gözetlenmeyi sonunda olağan karşılayacak ve totaliter sistemlere kayılacak. Bugün dünyanın en fazla kamerayla donatılmış ülkesi İngiltere. Londra'da bir yabancı 'olağan şüpheli' sayılarak, günde ortalama 300 kez kameraya alınıyor.


Amerika'da e-mail'lerin bir yıl saklandığını söylediniz. Türkiye'de e-mail'ler nasıl saklanıyor?
Türkiye'de bu konuda bir yasa yok ama sabit veya cep, telefonların hepsi kaydediliyor ve bütün bu kayıtlar saklanıyor. Bir siyasi parti cep telefonu konuşmalarına dayanılarak kapatılmak istenmişti hatırlarsanız. Türkiye'de elektronik gözetim gittikçe yoğunlaşıyor. EMASYA diye bir uygulama var. Artık her şehirdeki askeri karargâhta istihbarat birimi kuruluyor. Ayrıca Emniyet'in, MİT'in, askeriyenin ve jandarmanın da istihbarat birimleri var. Öte yandan derin devlet boyutuna giren bazı özel istihbarat birimleri de var.


Teknolojik ürünlerden yararlanan herkes büyük bir denetim ağının içinde mi bu durumda?
Eğer teknolojiyi kullanıyorsanız, gözetimin pençesindesiniz. Devletin, istihbarat örgütlerinin, derin devletin, illegal birimlerin, özel şirketlerin, tüketici profili üzerine çalışan pazarlama şirketlerinin sürekli gözetimi altındasınız. Olay bu kadar net. Türkiye'nin her zaman çeşitli korkuları vardır. Bu korkular yüzünden bu ülkede belli gruplar, kişiler sürekli izleniyor ve her yaptıkları raporlanıyor. Zaten devletlerin her zaman bir ulusal güvenlik kaygıları olmuştur. Zararlı ve tehlikeli gördükleri vatandaşlarını izlemişlerdir. Soğuk Savaş döneminde Amerika'nın Türkiye'de bilinen 13 üssü vardı. Doğu Bloku çökünce, Amerika bu istasyonların bazılarını boşalttı ve buralarda kullandığı Promis sistemini Türkiye'ye hibe etti. Teknolojisi geride kaldığı için Türkiye bunu uluslararası istihbaratta kullanamıyor ama bu sistemle kendi vatandaşını, telefonları, faksları, bilgisayarları, interneti izliyor.


İstihbarat örgütlerinin kullandığı Promis ve Echelon bilgisayar programları tam olarak nedir?
İnsanlara ait bilgiler elektronik ortamda farklı yerlerde olur. Diyelim ki sizin nüfus, vergi ve doğalgaz idarelerinde, işyerinizde kayıtlarınız var. Promis, bu farklı ortamları ve kişilere ait bölük pörçük bilgileri bir araya getiriyor, depoluyor ve bunlardan insansı yargılar çıkarıyor. Mesela hangi evlerde su kullanımı arttı, hangilerinde azaldı saptıyor ve bundan şu evdeki insan, bu eve geçti gibi sonuçlar çıkarıyor. İsrail, Promis'i Filistin'de çok kullandı. Filistinli teröristler eylem için bazı evlerde bir araya geliyorlardı. İsrail su kullanımı artan hanelerde yoğun gözetime gitti. Yani Promis, bir istihbarat servisinin veya devletin sizinle ilgili hangi bilgilere ihtiyacı varsa hepsini sağlıyor. Bilgisayarınızda sakladığınız dosyalardan yazışmalarınıza, internette gezindiğiniz sitelerden kredi kartıyla alışverişlerinize, sağlık durumunuza, psikolojinize kadar insanın günlük yaşamında akla gelebilecek her şeyi kontrol ediyor. Zaten gözetim toplumu dediğimiz de insanın gündelik yaşamındaki rutinlerin bile belli güçlerin eline geçmesidir.


Peki Echelon programı nedir?
En gelişmiş izleme sistemi olan Echelon'un Türkiye dahil, dünyada birçok ülkede uydu trafiğini izleyen antenleri var. Bu programın sahipleri,
Amerika, İsrail ve İngiltere. Uydu-bilgisayar korelasyonu sayesinde görüntü istihbaratı da var bu programda. Uydularla yerini belirlediğiniz kişinin koordinatlarıyla görüntü alıyorsunuz. Amerikalı kuramcılar, gece saatinde siyah tenis topunun yerinin bile uydularla saptandığını söylüyorlar.


Ellerinde bu kadar gelişmiş, ürkütücü izleme araçları varken Bin Ladin'i nasıl bulamıyorlar?
Bulamamak mümkün değil. Bulmak istemiyorlar. Red Kit her defasında Daltonları yakalar ama hiç öldürmez. Çünkü sonraki maceralarda Daltonlara ihtiyacı vardır. Bugünkü güvenlik sistemin, istihbarat servislerinin devamlılığı sağlamak için hep düşmanlara ihtiyaç var. Eğer Bin Ladin güvercinlerle haberleşmiyorsa yerini her zaman bulmak mümkün. Uydular dünyayı izleyen gözler, kulaklar oldu artık.


Bu 'büyük gözaltı'ndan kurtulmak mümkün mü?
Kişiler veya sistem, teknolojiyi kullandığı sürece kurtulmak mümkün değil. Üstelik teknoloji sürekli ilerlediği ve yeni nesiller de teknolojiye daha bağımlı yaşadıkları için bu büyük gözaltı çok daha artacak. Gözetim toplumunda milat 11 Eylül'dür. 11 Eylül'den önceki döneme 'enformasyon-bilgi toplumu' diyorduk. Şimdi 'gözetim toplumu' diyoruz. Terör paranoyası insanların mahremiyetlerini ve özgürlüklerini yok ederek egemen güçlerin önündeki engelleri kaldırıyor.


Haber: Neşe Düzel


KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
3 Mayıs 2006       Mesaj #25
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
Türkçe Düşünebilmek


Fizik öğretmeni sınıftan içeri girer:
- Today, I will tell you about Einstein's 'special relativity' theory...
Önceden biraz da olsa kulak dolgunluğu olan öğrenciler büyük ihtimalle Einstein'in büyük buluşları olan bir bilim adamı olduğunu bildiğinden konunun fizikle ilgisi olduğunu tahmin etseler de (kulak dolgunluğu olmayanlar için İngilizce konuşan kişinin fizik öğretmeni olması bir ipucu olabilir) öğretmenin bir sonraki cümlesi büyük ihtimalle tüm umutlarını silip atacaktır.
'Special relativity interrelates space and time in such a way that the speed of light (as well as other constants) is constant, and the theory leads to situations where two observers can disagree over time intervals and distances between events, but without ever disagreeing about what events actually happened.'
Ne yaptın hocam?
Bu cümle İngilizce eğitim veren (ve bununla gurur duyan) Türk orta ve lise öğretim kurumlarında fiziğin en temel konularından biri olan 'özel görecelik kuramı'nı anlatırken kullanılan cümledir. Ya da öyle olmalıdır, aksi takdirde görecelik kuramını İngilizce olarak Türk öğrencisine anlatmak isteyen bir Türk öğretmenin açıklaması eksik veya yanlış olacaktır.
Ahmet çaktırmadan sıra arkadaşının kulağına eğilir:
- Mehmet, geçen derste Hasan öğretmen 'general relativity' diye birşey anlatmamış mıydı? Bunun bir geneli bir de özeli mi var?
- Oğlum Einstein ünlü bir bilim adamı değil mi? Adam düşünmüş işte. Sen de anlamaya çalış.
- Hangisi daha önemli acaba?
- Özeli varsa herhalde geneli o kadar önemli olmasa gerek.
- Boşver zaten bak şurada bir yarım saat daha kaldı, şimdilik dinliyormuş gibi yapalım, bitsin de teneffüste bahçeye çıkıp top oynayalım.
Einstein İngilizce düşünmeye çalışsaydı...

Almanya'nın Ulm kentinde doğan ve Alman vatandaşlığının ardından İsviçre ve sonunda Amerikan vatandaşlığına geçen Einstein'in anadilinin ve orjinal kuramlarının hepsinin Almanca olduğunu biliyoruz.
Ana dilinde düşünebilen ve soruları yargılayabilen Einstein buna bir de kendi düşünce ve ufkunu ekleyince aynı konularda çalışmalar yapan kendi döneminin bilim adamlarının hepsini geçmiş ve adını tarihe yazdırmıştır.
İngilizce düşünmeye çalışan bir Einstein bugün tarih sahnesinde silinip gidecek bir bilim adamından öteye gidemezdi.
Türkçe bilim dili mi?

Son zamanlarda Türkçenin İngilizceyle kıyaslandığında bilime daha yatkın bir dil olduğu artık dile getirilebilmektedir. Türkçenin matematikselliği ve eklerin çeşitliliği sayesinde kolaylıkla üretilebilen bilimsel terim ve deyimler, önyargılar aşılabilirse rahatlıkla yaygınlaşabilecektir. Hele, 1550 yılında ortaya çıkmış olan (bkz. AnaBritannica, İngilizce maddesi) bugünkü İngilizce'de, bilimsel terimlerin ancak Latince ve Yunanca eklerin karışımı veya sadece kısaltmalar ile üretilebildiğini de göz önünde bulundurursak bu önyargıyı kırmamız daha kısa sürecektir.
Bilim dilinde Türkçeyi savunmaktan da öte, artık ilkokul seviyesine kadar inme cüretini göstermiş İngilizce eğitim sistemini üniversiteye kadar olan tüm eğitim kurumlarından tamamıyla çıkarmak Milli Eğitim sistemimizin öncelikli görevidir.
Kendi çocuklarımıza, kendi ana dillerinde yargılamayı öğretemeyen bir eğitim sistemimiz olduğu sürece uluslararası ortamlarda başarılı bir Türk bilim adamını izleyebilmek, göğsümüzü kabartarak, gözlerimiz yaşlanarak alkışlamak hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.
Türkçeyi sadece konuşmaktan öte, çocukluk döneminden itibaren kendi anadilinde kavrayabilen ve yargılayabilen, kısacası Türkçe düşünebilen bir nesil yetiştiremiyorsak bundan ders almalıyız.
Bilim kendi rakiplerinizi bilginizle, düşünce biçiminizle, ufkunuzla sindirmektir. İngilizce bilim öğrenmeye zorlanmış bir Türk genci anadili İngilizce olan bir yabancı bilim adamını nasıl sindirebilir? Çocuklarımıza İngilizce eğitim vermek demek, onları daha yolun en başında bilinçaltlarına 'sindirilmiş bir toplum bireyi' mesajını yerleştirerek kaybetmeye mahkum etmektir.
Peki nasıl olacak?

Dünyanın başka hiçbir ülkesinde uygulaması olmayan İngilizce eğitim sistemi Türkiye'deki ilk, orta ve lise kurumlarından tamamıyla çıkarılır. Öğretmen kendi dilinde daha rahat öğretir. Öğrenci kendi dilinde daha rahat kavrar. Liseden mezun olan her gencimiz Türkçeyi gerçek anlamda 'biliyor' olur. Türkçede düşünebilen yargılayabilen bir potansiyel beyin olur.
Üniversitede ise öğrenciye Türkçe veya İngilizce eğitim şansı sunulur. Üniversite sonrası yüksek eğitiminde yabancı bir ülkeyi düşünerek İngilizce eğitimi yeğleyen öğrenci, konuların temelini zaten üniversite öncesi anadilinde görmüş olduğundan, kapasitesini kendi seçimi çerçevesinde genişletir.
Türkçe eğitim sistemini seçen öğrenci ise, derslerinin yanısıra güçlendirilmiş İngilizce kurslarıyla İngilizcesini geliştirerek hem ulusal hem de uluslararası toplantılarda kendini gösterebilecek kapasiteye ulaşır, iki dilde de yayın yazar. Türkiye'de bilim üzerinde Türkçe yayın sayısı artar.
Ve belki bu sayede, aradan bin yıl geçmiş olmasına rağmen, İbn-i Sina, Ali Kuşçu, Ömer Hayyam, El Buruni gibi tarihte önemli çalışmalarda bulunmuş Türk bilimadamları olarak kabul edilen listelere binlerce yeni genç beyinlerimizi ekleyebilecek bir bilimsel platform yaratırız.
'Görecelik Kuramı'ne geri dönecek olursak

Bilim eğitimi dersi sadece İngilizce ya da Türkçe olarak sınırlanmamalı, zor bir bilgi en basit ama anlaşılır hatta mümkünse ilginç şekilde algılanmalıdır. Yazının başındaki Hasan öğretmenin dersine dönersek...
Fizik öğretmeni derse girer:
- Çocuklar, bugün size izafiyet teorisini, tam Türkçesiyle görecelik kuramını anlatacağım.
- Hocam o ne demek?
- Mesela, diyelim ki evdeki yanan sobanın üzerine oturdunuz, o geçen bir dakika size bir saat gibi gelecektir. Ama diyelim ki, sevdiğiniz bir insanla bir saat beraber vakit geçirdiniz, o bir saat size bir dakika gibi gelecektir. Görecelik kuramının temeli budur. Zaman kişiye ve konumuna bağlı olarak görecelidir. Bugün dersimizin konusu bu.
Belki görecelik kuramını tamamıyla bu tümce ile ifade edemeyebiliriz ama zor bir konuya giriş yapacak ve ilgi uyandırmak isteyen her öğretmenin benzer ifadeler kullanması faydalı olabilir.
Aynı girişi ingilizce yapmak zorunda kalırsak:
-If you sit down on a stove...
Ahmet sıra arkadaşının kulağına eğilir:
- Mehmet stove ne demek?

Türk olarak bilim ve teknolojide ilerlemek ve başarılı bilim adamları yetiştirmek Cumhuriyetimize bir vazife ve borcumuzdur.


Doç. Dr. Serkan Anılır - JAXA ve Tokyo Üniversitesi
Doç.Dr. Serkan Anılır'ın, CNNTürk için yazdığı bilim eğitiminin nasıl olması gerektiğine ilişkin yazıdan alınmıştır.

Soros'un Destek Verdiği Üniversiteler


Soros'un Türkiye'de kurduğu Açık Toplum Enstitüsü'nün direktörü Hakan Altınay "Bilgi, Boğaziçi ve Sabancı Üniversiteleri'nin, destek verdikleri üniversiteler olduğunu" açıklamıştı.
Bu üniversitelerden birinde çocuğu okuyan ve ona zarar gelmemesi için isminin açıklanmasını istemeyen bir baba, bana yazdığı bir mektupta şöyle feryat ediyor: "Oğlum, bu üniversitede okumaya başlarken pırıl pırıl ve Atatürkçü bir gençti. İki yılda orada beynini öyle yıkadılar ki, O şimdi bütün ulusal değerlerimize düşman bir kişi haline geldi. Soros'la işbirliği yapan tüm üniversitelerin maskelerini düşürmek gerçek bir vatan hizmetidir."
Sabancı, Boğaziçi ve Bilgi üniversiteleri hakkında vereceğim bazı bilgiler, bana mektup yazan babanın haklı olup olmadığını açıklığa kavuşturacaktır sanıyorum.
Sabancı Üniversitesi'nin açılışı ile ilgili beklentisini Soros şöyle açıklamıştı: "Orta Avrupa Üniversitesi, Doğu Bloku'nun yıkılmasında önemli rol oynadı. Türkiye'de de köklü değişim ve reformlar için bu üniversiteye çok iş düşecektir."
Soros, "Türkiye'nin en iyi ihraç malı ordusudur", "Türkiye, PKK ile siyasi çözüme gitmelidir" sözlerini Sabancı Üniversitesi kürsüsünden söylemişti.
Yunanistan'ın sosyal demokrat ana muhalefet partisi PASOK'un Genel Başkanı ve eski Dışişleri Bakanı Yorgo Papaandreu, Sabancı Üniversitesi mezunlarının davetlisi olarak İstanbul'da idi. Sabancı Üniversitesi'nin 2004- 2005 Akademik Yılı Kapanış Konferansı'nda "Avrupa Birliği'ne giden yol konulu bir konuşma yapan Papaandreu: "Fener Rum Patrikhanesi, Türkiye'nin AB üyeliğini bütün gücü ile desteklemektedir. Türkiye'nin ekümenik patrikliği kabul etmesi ve Heybeliada'daki ruhban okulunun açılması, AB'ye doğru bir adım olacaktır" dedi.
Papaandreu konuşmasından sonra Prof. Tosun Terzioğlu tarafından ağırlanırken, kendisine önümüzdeki dönemlerde Sabancı Üniversitesi'nde ders vermesi için teklifte bulunuldu. Papaandreu buna hayır demedi. (Mehmet Barlas, Sabah Gazetesi, 03.07.2005)
2004 yılı Haziran ayında yine Sabancı Üniversitesi'nin davetlisi olarak gelen Soros: "Eğitim konusundaki projelerim için hükümetle görüşmem uygun olmaz. Ben bu tür çalışmalar yapan vakfa finansal destek sağlıyorum" demiştir.
Bilindiği gibi, Açık Toplum Enstitüsü ismini, Karl Popper'in "Açık Toplum ve Düşmanları" adlı eserinden almıştır. Bu eserin çevirmeni Mete Tuncay, 1993 yılında yayınlanan "II. Cumhuriyet Tartışmaları" başlıklı kitapta şöyle diyordu: "Kürt sorunu, demokratik ve özgürlükçü bir Yakın Doğu Federasyonu ile çözümlenebilir diye düşünüyorum. Ben Türk- Kürt federasyonuna karşıyım. Ama demin ifade ettiğim büyük yapı içinde sadece Türkiye Kürdistanı değil, İran ve Irak Kürdistanı da birleşik bir birim oluşturabilir."
Mete Tuncay'ın söyledikleri hakkında Serdar Ant şu değerlendirmeyi yapmıştır: (Y. A. R. Müdafaa-i Hukuk Dergisi, 06 / 2005)
"Görüldüğü gibi PKK'nın daha yeni keşfettiğini(!), bizim ileri görüşlü, 'açık toplumcu' akademisyenlerimiz 12 yıl önce söylemiş!..."
"Akademisyenlerimizin öngörülerinde " Balkanlardan, Kafkasya'ya kadarki coğrafya" diye tanımladığı alan Soros'un at oynattığı bölgedir!"
"Soros tarafından finanse edilen 'açık toplum' anlayışının temel teorik argümanlarını Türkçe'ye kazandıran kişi ile, PKK'nın bugün talep ettiğini 12 yıl önce öneren kişinin aynı insan olması da-herhalde-ilginç bir tesadüftür. Hele bu kişi bugün Sorosgillerin Türkiye karargahı olan Bilgi Üniversitesi'nin bir bölüm başkanı ise. Kuruluşundan beri bu üniversitede çeşitli bölümlerin başkanlığını, Fakülte dekanlığını yapmış ise ve yakın geçmişe kadar da 'Türkiye'nin geçmişi ile barışmasını' amaçlayan malum projelerin hemen hemen hepsinin altında imzası olan Tarih Vakfı'nda etkili görevler üstlenmiş ise ..."
"Bütün bunlar; Soros "bağlantıları", "açık toplum" yolunda yapılan 'ilmi katkılar' (!), BOP'un gerçekleştirmek istedikleri ile örtüşen öngörüler ve PKK stratejileri ile kesişen yollar."
"Evet bütün bunlar, bu güne kadar açık açık yapılmıştır ve hala da açık açık yapılmaktadır. Çünkü amaç, hedef ülke haline gelen Türkiye'yi 'her türlü dış müdahaleye açık bir toplum' haline getirmektir."
"Soros'cu 'açık toplum' sevdalılarının istediği de bundan başka bir şey değildir..."
25- 27.05.2005 tarihleri arasında üç gün sürecek olan ve gördüğü tepkiler üzerine iptal edilen "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları Konferansı"nı, Bilgi, Sabancı ve Boğaziçi üniversiteleri birlikte düzenlemişlerdi ve konferans Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılacaktı.
Bu konferansı realize etmeye çalışanlar arasında, Nurculuğu yararlı bir sivil toplum kuruluşu olarak göstermeye çalışan, Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Dr. Şerif Mardin ve "Türklerin Ermenilere karşı soykırım uyguladığı" tezini savunan yine Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Dr. Halil Berktay da vardı.
İptal edilen söz konusu konferans Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın arzusuna uyularak, 23.09.2005 tarihinde yeniden yapılıyor. (Milliyet, 28.05.2005) Adalet Bakanı Cemil Çiçek, bu konferansı düzenleyen ve destekleyenler için "Bizi arkadan hançerliyorlar" demişti.
Recep Tayyip Erdoğan'a söylenmesi gerekeni bizden önce söylediği için Cemil Çiçek'e teşekkür borçluyuz.
Açık Toplum Enstitüsü danışmanlarından Neşe Düzel ile yaptığı söyleşide, Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Aykut Kansu, şu incileri yumurtluyordu: (Radikal, 27.06.2005)
"Aslında 1923, İttihatçıların sağladığı özgürlüklerden, parlamento üstünlüğünden bir geriye dönüştür..."
"Atatürk'ün çok sıkıştığı anda Meclis'i kapatma fikri var. Karabekir, 'Meclis kapatılırsa, ben Ankara'ya gelir Meclis'i açarım' diyor. Atatürk, Meclis'i kapatamıyor..."
"Sosyal ve ekonomik alanda çok muhafazakar ve otoriter görüşleri olan Atatürk'ü modernizm noktasına getiren İttihatçıların kamuoyundaki etkileridir. Atatürk, İttihatçı nuhalefeti susturmak ve silahlarını ellerinden almak için bazı devrimler yaptı..."
YÖK'e en çok üyenin Bilgi Üniversitesi'nden seçilmiş olması; bu üyelerden hepsinin de Kemal Alemdaroğlu'nun görevden alınması doğrultusunda oy kullanmış olması elbette ki tesadüften ibaret(!)...
Bu yazıma Prof.Dr.Esfender Korkmaz'ın yazdıkları ile son vermek istiyorum: (Gözcü, 12.07.2005)
"Biz vakıf üniversiteleri kurarken, Anayasaya takla attırdık... Üniversite sahibi olmak isteyenler önce vakıf kurdular... Şimdi bazı vakıf üniversitelerinin yönetimine vakıf tüzel kişilikleri değil, vakfı kuran patronlar hakimdir... Bu üniversitelerde mütevelli heyetler de göstermeliktir...
Yaşadığım bir olay ile bu hususu bizzat test etmek imkanı buldum... Bir profesör arkadaşım, yeni kurulan bir üniversiteye rektör oldu... Bana da 'Mütevelli heyetine girer misin?' diye rica etti... Ben de kabul ettim... Aradan beş-altı ay geçti, bir sekreter telefon etti... İmza için mütevelli heyet karar defterini gönderiyorum... Nereye göndereyim? diye sordu... Ben de 'Mütevelli heyet toplantısı olmadı ki, karar alınsın' dedim... Kendisi. 'patron kararı yazdırdı' dedi. Hemen istifa dilekçemi gönderdim."
Son düzenleyen KafKasKarTaLi; 3 Mayıs 2006 23:12 Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi
ahmetseydi - avatarı
ahmetseydi
VIP Je Taime
4 Mayıs 2006       Mesaj #26
ahmetseydi - avatarı
VIP Je Taime
FRANSA’NIN dünya aydınlarınca dikkatle takip edilen en ciddî fikir ve siyaset gazetesi Le Monde’da, 23 Temmuz 2002 tarihli nüshasında dikkate değer bir araştırmanın sonuçları yayınlandı. Bu konuyla ilgili yazı ise, ilginç bir paradoksa işaretle, “Avrupa gençliğinde din düşüşte, iman yükselişte” başlığını taşıyordu.



“Bugünün Avrupalı gençleri neye inanıyor?” sorusunu temel alan bu araştırma Arval (Değerleri Araştırma Derneği) adlı kuruluş tarafından yürütülmüş. Arval, 1981 yılından beri Avrupa Birliğine dahil ülkelerde ilmî araştırmalar yapıyor.

Bu derneğin son anketi yakınlarda yayınlandı. Le Monde gazetesi işte bu derneğin verilerine dayanarak 18–29 yaş arası gençlerde dine bağlılık ile Allah’a ve ahirete iman meselesini değerlendirdi.

Yirmi yıldan beri (1981, 1990, 1999) yapılan ‘değerler’ araştırmaları, Avrupalı gençlerde dinî duygunun giderek artış gösterdiğini ortaya koyuyor. Yapılan kamuoyu incelemeleri, iki farklı durumu gözler önüne seriyor: Öncelikle, Avrupalı gençlerin Hıristiyanlık dinine uzak durdukları, Hıristiyanlığa din olarak bağlanmaktan giderek uzaklaştıkları gözleniyor. Buna karşılık da, Avrupa gençliğinde Allah’a ve âhiret gününe imanın arttığı müşahede ediliyor.

İngiliz sosyolog Grace Davie tarafından ortaya konan ‘aidiyetsiz inanç,’ yani hiçbir dine bağlanmadan Allah’a iman etme ilkesi, Avrupa’da günden güne güçleniyor. Avrupa gençliği, insan aklına pek yatmayan Hıristiyan inançlarına sırt çeviriyor.

Meselâ, Hazreti İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu kabule yanaşmıyor; Hazreti Âdem ile Havva’nın yasak meyveyi yemelerinden dolayı işledikleri günahın ilk günah şeklinde insanoğullarında devam edip geldiğini ve bu ilk günahtan ancak vaftiz edilmek suretiyle kurtulanacağını aklı kabul etmiyor; Hazreti İsa’nın bu ilk günahı affettirmek için haça gerildiğine ve bütün insanlığın günahının böylece affedildiğine, vaftiz olmayan, yani Hıristiyan olmayan kişilerde ise bu günahın devam ettiğine asla inanmıyor.

Buna karşılık Avrupalı gençler, bu kâinatın bir Yaratıcısı olması gerektiğine ve ahiret gününün olacağına her geçen gün daha fazla inanıyorlar.

Yapılan son anketlere göre, Hıristiyanlığa inanmayan ve bu dine bağlanmayan 18 ilâ 29 yaşındaki gençlerin oranı giderek artıyor. Bundan yirmi sene kadar önce gençlerin yüzde 52’si kendisini Hıristiyan olarak tanıtırken, bu oran son ankette yüzde 32’ye düşmüş bulunuyor.

Öte yandan, kendisini ‘dinsiz’ olarak tanıtan bu gençler, “Allah’a ve ahiret gününe inanıyor musunuz?” sorusuna ‘evet’ cevabını veriyorlar. Yirmi sene kadar önce Allah’a ve ahirete inandığını söyleyen gençlerin oranı yüzde 30 civarında iken, bu oran son ankette yüzde 45’lere ulaşmış bulunuyor.

Avrupalı gençler, Hıristiyanlığın akıl ve mantık kabul etmeyen inanç sisteminden kopuyor ve Hıristiyanlık dinine yönelmek yerine doğrudan doğruya Allah’a yöneliyorlar. Bu anketleri değerlendiren Avrupalı sosyologlara göre, ideolojilerin bitişi, ekonomik krizler, yiyecek maddelerinin tehlike saçmaya başlaması ve ekolojik dengenin günden güne bozulması gençleri Allah’a inanmaya ve ahiret gününün mutlaka olması gerektiği düşüncesine itiyor.

Avrupa ülkelerinde görülen 1960’lı yılların tanrıtanımazlığından, dini afyon ve geri inanç sayıp imana sırt çevirmelerden artık eser kalmayacak gibi... Ne dersiniz, Avrupa gençliği dünyevî putlarından, putlaştırılmış kişilerden, put ideoloji ve düşüncelerden, İslâmî ifadeyle ‘şirk’ten arınmış bir imana yürüyor olmasın?
ѕнσω мυѕт gσ ση ツ
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
4 Mayıs 2006       Mesaj #27
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
Masonların Kirli İşleri








Masonlar, örgüt dışına çoğu zaman dine karşı saygılı ve tüm dinlere aynı mesafede imajını vermeye çalışırlar. Oysa gerçek çok farklıdır. Masonluğun içyüzünü anlattığımız bu dizimizin son bölümünde bu karanlık örgütün din ahlakına karşı vermiş olduğu savaşı ve bu savaşta izlediği stratejileri inceleyeceğiz.

Günümüzde, topluma yönelik açıklamalarında sürekli olarak "toplum yararına çalışma", "insanlık için fedakarlık" gibi kavramlara vurgu yapan masonluğun içyüzüne bakıldığında, oldukça kirli bir bilanço ortaya çıkmaktadır. Pek çok ülkede masonluk, karanlık maddi çıkar ilişkilerinin odağı durumundadır. 1980'lerde İtalya'yı çalkalayan "P2 Mason Locası" skandalı, masonluğun bu ülkede mafya ile içiçe olduğunu, loca yöneticilerinin silah kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti, kara para aklama gibi işler yürüttüklerini, rakiplerine veya kendilerine "ihanet" edenlere suikastler düzenlettirdiklerini ortaya çıkarmıştır. 1992'de Fransa'da gündeme gelen "Büyük Doğu Locası" skandalında, 1995 yılında İngiltere'de basına yansıyan "İngiliz Temiz Elleri" operasyonunda, hep mason localarının karanlık çıkar ilişkileri deşifre olmuştur. Masonların "hümanist ahlak" kavramı, sadece sözdedir.

Böyle olması da kaçınılmazdır, çünkü başta da belirttiğimiz gibi bir toplumda ahlak gerçekte sadece İlahi bir dinin yaşanması sayesinde kurulur. Ahlakın temelinde, insanın kibirden ve bencillikten kurtulması yatmaktadır. Bunu ise ancak Allah'a karşı olan aczini ve sorumluluğunu bilen insanlar başarır. Allah, Kuran'da müminlerin fedakarlıklarını bildirdikten sonra "Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah bulanlardır" (Haşr Suresi, 9) buyurarak, bu gerçek ahlakın temelini haber vermektedir.

Bu nedenledir ki, Allah'a imanın ve Allah korkusunun bulunmadığı bir toplumda, ahlak da bulunmaz. Hiçbir şeyin mutlak bir kıstası olmadığı için, insanlar "doğru" ve "yanlış" kavramlarını kendi çıkarlarına göre tanımlar ve uygularlar.
Zaten masonluğun din-dışı hümanist ahlak teorisinin gerçek amacı da, "ahlaklı bir dünya kurmak" değil, din-dışı bir dünya kurmaktır. Bir başka deyişle, masonlar, ahlaka çok önem verdikleri için değil, sadece topluma "din gerekli değil" telkini verebilmek için hümanist felsefeye sarılmaktadırlar.
Masonluk her ne kadar tüm dinlere ve inançlara karşı hoşgörülü olduğunu ileri sürse de, gerçekte İlahi dinlere karşı olduğu, bunları ortadan kaldırarak dünyada materyalist felsefeye dayalı bir "insanlık dini" kurmak istediği kendi kaynaklarından anlaşılmaktadır.

Örneğin üstad mason Selami Işındağ'ın Mason dergisinde yayınlanan "Olumlu Bilim-Aklın Engelleri ve Masonluk" adlı makalesinde bu masonik ideal şöyle açıklanır:“Sonuç olarak şunları söylemek istiyorum: Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev, olumlu bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun evrimde en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir. Ernest Renan'ın şu sözleri çok önemlidir: 'Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır'."

İşte masonluğun nihai hedefi budur: Kendilerince güya "boş inanç" olarak gördükleri din ahlakını tamamen yok ederek, "insan" kavramının kutsallaştırıldığı hümanist bir dünya kurmak. Masonların "olumlu bilim" olarak öne sürdükleri, evrim teorisi ve benzeri materyalizm kaynaklı teoriler ise bizzat bilim tarafından çürütülmüştür. Unutmamak gerekir ki, insanların tek kurtuluşu Allah'ın kendilerine emrettiği gibi, yani din ahlakına göre yaşamaktır, bunun dışındaki arayışlar her zaman büyük hüsranla neticelenecektir. Ayna adlı masonik dergide de, din dışı bir dünya kurmanın bir "Ülkü Mabedi" olduğu şöyle anlatılır:
“Günümüz masonluğu eski masonluğun somut Mabed inşa amacını kendi deyimleriyle “Ülkü Mabedi” inşa etme şekline dönüştürmüştür. Ülkü Mabedi inşası, masonik ilke ve erdemlerin yayılıp yerleşmesi sonucu biraraya gelen yetkin insanların yeryüzünde çoğalmasıyla olanaklıdır.”
Peki masonluk bu amacına nasıl hizmet etmektedir?

Din Ahlakına Karşı Savaşta İzlenecek Yöntem

Masonik kaynakları incelediğimizde, dini özellikle fikri düzeyde, kitle telkini yoluyla yıkmak istediklerini görürüz. Üstad mason Selami Işındağ'ın Masonluktan Esinlenmeler adlı kitabındaki şu pasaj, bu konuda oldukça aydınlatıcıdır:
“... Aşırı özgürlüksüz rejimler bile, din kuruluşunu kaldırma çabalarında başarı sağlayamamışlardır. Hatta bu siyasal yöntemlerin, dinsel boş inançlardan ve dogmalardan insanları kurtararak, toplumu aydınlığa kavuşturmak eyleminde aşırılığa, zor kullanmaya kalkmalarının bir tepkisi olarak kapatmak istedikleri ibadet yerlerinin bugün daha çok dolduğu ve yasaklandığı için dinsel inançlar ve dogmaların daha çok yandaş bulduğu saptanmıştır. Böyle bir gönül ve duygu işinde yasaklamaların ve zor kullanmaların bir sonuç vermediğini, bir başka konuşmamızda belirtmiştik. İnsanları karanlıktan aydınlığa götürecek tek yol, olumlu bilim, akıl ve bilgelik prensipleridir. İnsanlar bu yoldan eğitilirse, dinlerin hümanist ve olumlu yanlarına saygı duyar, ama boş inançlarından ve dogmalarından kendilerini kurtarırlar.”

Burada ne kastedildiğini iyi analiz etmek gerekir. Işındağ, dine karşı baskı uygulamanın dindarları daha fazla motive edeceğini ve sonuçta dini güçlendireceğini ve bu nedenle, yani dini bu şekilde güçlendirmemek için, masonların dini fikri düzeyde yok etmeleri gerektiğini anlatmaktadır. Işındağ'ın "olumlu bilim, akıl ve bilgelik prensipleri" derken kastettiği kavramlar ise, gerçekte bilim, akıl ve bilgelik değildir. Sadece, bu sözcüklerle kamufle edilmiş olan materyalist felsefedir, evrim teorisidir. Işındağ, bunların topluma yayılması durumunda, "dinlerin sadece hümanist yanlarına saygı duyulacağını", yani İlahi dinlerin sadece hümanist felseye uygun görülen kısımlarının kalacağını anlatmaktadır. Buna karşılık İlahi dinlerin temeli olan gerçeklerin reddedileceğini savunmaktadır ki, bunlar insanın Allah'ın kulu olduğunu ortaya koyan temel iman esaslarıdır.
Kısacası, masonlar, dinin özünü oluşturan iman esaslarını ortadan kaldırmak (yani Allah'ın varlığını, birliğini, herşeyi O'nun yarattığını, insanın da Allah'a karşı sorumlu olduğu gerçeğini reddettirmek) hedefindedirler. Dini, kendilerince sadece bazı genel ahlaki konularda fikir veren bir "kültürel öge" haline getirmek istemektedirler. Bunu yapmanın yolu ise, masonlara göre, "olumlu bilim ve akıl" kisvesi altında topluma ateizmi empoze etmektir. Nihai hedefleri ise, dini bu "kültürel öge" konumundan da çıkarmak ve tamamen dinsiz bir dünya kurmaktır.

Masonik Kitle Telkini
Masonluk bu amaç için dünyanın pek çok ülkesinde var gücüyle çalışır. Bazı üniversitelerde, diğer eğitim kurumlarında, kimi medya kuruluşlarında, sanat ve fikir dünyasının belli çevrelerinde etkin olan masonik örgütlenme, topluma sürekli olarak hümanist felsefeyi yaymaya, dinin temeli olan imani gerçekleri reddettirmeye çalışır.

Evrim teorisi, masonların bir numaralı propaganda malzemelerindendir. Bunun yanında, Allah'tan ve dinden hiç bahsedilmeyen, sadece insan zevklerine, hırs ve isteklerine dayanan bir kültür inşa etmek için uğraşırlar. Bu cahiliye kültürü içinde Allah korkusu, Allah sevgisi, Allah rızası, ibadet, ahiret gibi kavramlara yer yoktur. Dahası bu kavramlar hakkında birçok filmde, karikatür ve romanda hep bu gerçek dışı mesajlara yer verilir.

Masonik Ağ- Fahri Masonlar
Bu büyük aldatmaca içinde masonlar her zaman lider rolü oynar. Ancak onlarla aynı safta olan daha pek çok farklı grup ve birey vardır. Masonlar bunları da bir anlamda "fahri mason" kabul eder ve kendileriyle müttefik sayarlar. Çünkü aynı hümanist felsefe üzerinde birleşmektedirler. Selami Işındağ bu konuda şu yorumu yapar:
“(Masonluk) şu gerçeği de benimser: Dış evrende öyle bilge insanlar vardır ki, mason olmadıkları halde, mason ideolojisini çok iyi benimsemişlerdir. Çünkü bu ideoloji, bütün anlamıyla insan ve insanlık ideolojisidir.”

18. ve 19. yüzyılda siyasi komplolarla, devrimle uğraşan masonluk, 20. yüzyılda temel misyon olarak kendi felsefesini çeşitli propaganda araçları ile toplumlara yayma yolunu seçmiştir. Masonluğun, materyalizm, hümanizm ve evrim kavramlarıyla özetlenebilecek batıl felsefesi, bilim, sanat, medya, edebiyat, müzik ve her türlü popüler kültür aracıyla kitlelere yayılmıştır. Masonluk bu propaganda sonucunda, ani bir devrimle değil, uzun vadede İlahi dinleri ortadan kaldırarak tüm insanlığı kendi felsefesi içinde aşama aşama birleştirmek istemektedir.

Sessiz ve Derinden
Amerikalı bir mason, masonluğun bu yöntemini şöyle özetler: "Masonluk çalışmasını sessiz bir şekilde yürütür fakat bu çalışma, okyanusa doğru sessiz bir şekilde vuran derin bir nehrin işleyişi gibidir."

ABD'nin Georgia eyaletinin "Büyük Üstad" dereceli masonların biri olan J. W. Taylor ise, aynı konuda şu ilginç yorumu yapmaktadır:
“Eski kavramların terk edilmesi ve yerine yenilerinin yerleştirilmesi, her zaman dünyanın ilk olarak dikkatini çeken algılanabilir sebeplerden kaynaklanmaz, daha çok insanların zihninde uzun yıllardır işlev gören prensiplerin bir toplamıdır. Ancak son anda uygun şartlar oluşur ve elverişli bir çevre meydana gelir, o zaman gizli olan gerçek hayata aktarılır... böylece her insanı büyük bir ortak hedefe doğru teşvik eder ve büyük hedeflere varmak için tüm ulusları sanki hepsi birer insan gibi hareket ettirir. İşte masonluk kurumunun, dünyadaki insanoğlu üzerindeki etkisi bu prensip üzerinde gerçekleşmektedir. Sessiz ve gizli olarak çalışır, ama çok yönlü ilişkileri sayesinde toplumun her detayına ve boşluğuna sızar; masonluğun eserlerini görenler bu eserlere karşı hayrete düşerler, ama kaynağının ne olduğunu bilip söyleyemezler. (Harun Yahya, Kabala ve Masonluk)

Chicago Büyük Locası'nın yayınladığı Voice dergisine göre
ise, "Masonluk sessiz bir şekilde, fakat kesinlikle ve sürekli olarak insan toplumunun harcını inşa etmektedir". Söz konusu "harç inşası", masonik felsefenin temelleri olan materyalizm, hümanizm ve Darwinizm'in topluma empoze edilmesiyle gerçekleşmektedir.

Masonluğun bu sessiz ve derinden işleyen stratejisinin en büyük özelliği, bu stratejide görev alan masonların, bunu masonluk adına yaptıklarını hemen hiçbir zaman açıklamamalarıdır. Farklı kimliklerle, farklı sıfatlarla, farklı makamlarda görev yapar, ama masonluk aracılığıyla benimsedikleri ortak bir felsefeyi topluma empoze ederler. Türk localarının büyük üstadlarından Halil Mülküs, yıllar önce kendisiyle yapılan bir röportajda, bu gerçeği şöyle açıklamıştır:
“Masonluk, masonluk olarak ortaya çıkıp hiçbir şey yapmaz. Masonluk bireyleri yönlendirir, burada yetişen bireyler, zikir talimi üretimine katılan masonlar dış alemde bulundukları yerlerde, çeşitli seviyelerdeki mesleklerdedirler. Bunlar üniversitelerdedirler, rektördürler, bunlar profesördürler, bunlar devlet adamıdırlar, bakandırlar, doktordurlar, hastane başhekimidirler, avukattırlar vs. Bulundukları yerlerde bu masonluğun talim ettiği fikirleri yaygın bir biçimde topluma aktarma gayreti içinde olurlar.”

Bu nedenledir ki insanlar, toplumdaki "kitle telkinleri"nin ardında organize bir gücün olduğunu fark edemezler. İnsanları dinden uzaklaştırmaya, materyalist, Darwinist hurafelere inanmaya sürükleyen telkinlerin ardındaki masonik etkiyi göremezler. Oysa masonluk, "sessiz ve derinden", ama çok etkili çalışmaktadır.

Sonuç
Oysa masonluğun büyük bir ısrarla "talim ettiği ve topluma aktarma gayreti içinde olduğu" bu fikirler, birer yanılgıdan başka bir şey değildir. Masonluk, asırlardır hiç sorgulamadan bağnaz bir biçimde koruduğu felsefesini, "akıl ve bilim" ambalajı ile süsleyip "talim ettiği ve topluma aktarma gayreti içinde olduğu" sürece, hem kendisini hem de insanlığı aldatmaktadır.

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz”.
(Al-i İmran Suresi, 139)

Ayette bildirildiği gibi insanlığın kurtuluşu, ancak, gerçek yaratılış amacını anlaması ve Allah'ın kendisine öğrettiği üstün Kuran ahlakı ile yaşamasındadır.


Hümanizm Ne Demektir?
"Hümanizm" kavramı çoğu insanın aklında olumlu mesajlar çağrıştırır. "İnsan sevgisi", "barış", "kardeşlik" gibi. Ancak felsefi anlamda hümanizmin daha da önemli bir anlamı vardır: Hümanizm, "insanlık" kavramını, insanların yegane amaç ve odak noktası haline getiren bir düşüncedir. Bir başka deyişle, insanı, Yaratıcımız olan Allah'tan yüz çevirmeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye çağırır.

Günümüzün önde gelen hümanist sözcülerinden biri olan Corliss Lamont, The Philosophy of Humanism (Hümanizm Felsefesi) adlı kitabında şöyle yazar: Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat doğanın kendisinden ibaret olduğuna inanır, evrenin temel materyali, zihin değil maddedir.... (Hümanizme göre) Doğaüstü varlıklar gerçek değildir; yani insan düzeyinde, insanlar doğaüstü ve ölümsüz ruhlara sahip değildirler ve tüm evren düzeyinde, evrenimizin doğaüstü ve sonsuz bir Yaratıcısı yoktur.

Görüldüğü gibi, hümanizmin temeli doğrudan ateizme ve materyalist felsefeye dayanmaktadır.
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
4 Mayıs 2006       Mesaj #28
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
ŞAMANİZM MESELESİ Bozkır Türkleri'nin yani Eski Türkler'in din inançları üç noktada toplanır:

  1. Yir-Sub'lar (Yer-Su'lar; doğa güçleri).
  2. Atalar kültü.
  3. Gök Tanrı inancı.
Öncelikle konu abartılmış bir durumdadır. Türkoloji ile ilgili araştırmalar Altay Türkleri arasında başlamıştır. Türkoloji araştırmaları başladığında, Altay Türkleri şamanlık inancına bağlı bulunuyorlardı. Bu nedenle sanki Altay Türkleri, saf Eski Türk kültürünün biricik yaşayan temsilcileri gibi kabul edilerek, Eski Türkler'in milli dininin şamanlık olduğu görüşü zihinlerde egemen olmağa başlamıştır. Fakat konu derinlemesine incelendiğinde işin doğrusunun bu olmadığı anlaşılır. Bir kere Altay Türkleri, Eski Türk kültürünün bozulmamış temsilcileri falan değillerdir. Altay Türkleri'nin Yaratılış Efsanesi incelendiğinde durum gözler önüne serilir. Altay Türkleri'nin dünyanın ve insanın yaratılışı ile ilgili rivayetlerinin hiçbiri Türkler'in kendi öz düşüncelerinin ürünü olmayıp, türlü dinlerin etkilerinin karışmasından ortaya çıkmış bir tasavvurlar örgüsüdür. Örnek olarak, Altay Türkleri'nin yaratılış efsanelerinde geçen özel adların birkaçı dışında hepsi yabancı kökenlidir: Kuday, Kurbustan, Matmas, Mangdaşire, Maytere...vb. Altay Türkleri'nin din gelenekleri başta Budacılık olmak üzere Hint, İran, Yunan ve Yahudi efsaneleri ile Moğol döneminde ortaya çıkan kimi öykülerin içiçe girmesinden oluşmuştur; bunlara Eski Türk inançlarından da bazı kırıntılar katılmış olabilir. Benzer bir durum, Yakut Türkleri'nin dini inanç ve efsaneleri için de söz konusudur. Yani Altay ve Yakut Türkleri'nin inançlarını ve efsanelerini, Eski Türkler'in inanç ve geleneklerinin günümüzde yaşayan bozulmamış örnekleri olarak düşünmek son derece yanlış olup, böyle bir davranış Türk kültürünü dar bir çerçeve içine hapsetme çabasından ibarettir. Ne yazık ki günümüzde Türkler arasında bile Altay ve Yakut mitolojilerinin, Türkler'in has gelenekleri olduğu düşüncesi egemendir. Fakat Eski Hun ve Gök-Türk toplumu incelendiğinde durumun böyle olmadığı anlaşılmaktadır. Altay ve Yakut mitolojisinin ürünlerinin köklerine Hun ve Gök-Türk geleneklerinde rastlanmaz. Eğer Altay ve Yakut mitolojisi saf Türk kültürünü temsil etse idi, bu mitolojilerin motiflerinin Hun ve Gök-Türk inançlarından kaynaklanmaları ve bu kaynaklanmanın da birtakım kanıtlarının olması gerekirdi ki böyle bir şey söz konusu değildir. Bütün bunlara bağlı olarak Altay ve Yakut şamanizmi eski milli Türk kültürünün temel direği değildir ve Eski Türkler'in milli dinleri de şamanizm falan değildir.
Türk olsun olmasın, Orta Asya halklarında şamanın din törenindeki görevi yalnızca icracılıktır. Şaman birçok dini törene de (mesela Tanrı'ya kurban sunma törenine) katılmaz. Geç devirlerde Türkler arasında yayılan şamanlık, Türkler'in Gök Tanrı inancına dokunamamıştır. Şamanizm üzerine çeşitli araştırmaları ve incelemeleri bulunan M.Eliade, Ulu Tanrı söz konusu olduğunda şamanlığın adeta sırıttığını söyler. Yakut Türkleri'nde Gök Tanrı kavramının karşılığı olan Tangara Kayra Han ile de şaman pek meşgul olmaz. Aslında şamanizm, bir din değildir; yalnızca bir uygulamadır ve hemen hemen her dinin içinde yaşar. Şaman; ruh, cin, şeytan, peri ve ölülerle uğraşan, hastalara şifa vermeğe çalışan, ölülerin yaşayanlara zarar vermemesini sağlayan, insanların dert ve dileklerini gök ve yer altındaki ruhlara ileten kişidir. Görüldüğü gibi şamanlığın nitelikleri din ile değil büyücülük ile bağdaşır. Şaman asla ruha aracısız olarak müdahale edemez, hastalık ve talihsizlik söz konusu olmadığında şamana iş düşmez ve Tanrı ile ilgili uygulama ve ibadetlerde şaman rol almaz.
Şamanlar tarihin her döneminde ve her dinde yer almışlardır. Mesela bugünkü Türkiye'de yaşayan ve cinlerle irtibat kurduklarını söyleyip kendilerine medyum sanını yakıştıran kişiler de aslında birer şamandırlar. Onlar da aynen şamanlar gibi cinleri/kötü ruhları insanlardan uzaklaştırdıklarını ya da insanlara musallat ettiklerini söylemektedirler. Bir örnek olarak Medyum Memiş gösterilebilir. Yani eski şaman tabirinin yerine medyum, ruhçu gibi adlar konmuş ama uygulamanın özü aynı kalmış durumdadır.
Anlaşılacağı üzere, dinden çok büyü niteliği taşıyan ve esasta bir Bozkır-Türk inanç sistemi olmayan şamanlığın Eski Türkler'in Atalar Kültü, Yir-Sub inançları ve Gök Tanrı kavramı ile ilgisi yoktur.
Kimi araştırmacılar, Eski Türkçe'de bulunan ve din adamı anlamına gelen kam sözcüğü ile şaman sözcüğünün aynı kavramı ifade ettiklerini öne sürseler de, şaman kelimesinin Türkçe bir kelime olmamasının kanıtlanmasından sonra bu görüş geçerliliğini yitirmiştir. Şaman kelimesi bir Hint dili olan sanskritçedeki sramana sözcüğünden kaynaklanmaktadır; sramana'nın anlamı ''dilenci rahip''tir. Bazı araştırmacılar şaman sözcüğünün Mançu dillerinden kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Ama, bu sözcüğün kaynağı hangi dil ve kültür olursa olsun kesinlikle öz Türkçe değildir ve Eski Türkçe'deki kam kelimesi ve kam kelimesinin ifade ettiği kavram ile de bir ilgisi yoktur. Eski Türkçe'deki kam sözcüğü din adamı anlamına gelmekte olup büyücü şamanlarla herhangi bir ilgisi yoktur.
Şamanlığın en büyük özelliği, nüfüz ettiği bölge halkının ruh âlemine bürünme yeteneğidir. Bu yüzden şamanlık, bütün kültür ve dinlere bulaşmıştır. Ama şamanlık, kendini gizler ve içinde yaşadığı dinin gelenekleri içinde saklanır. Şamanlığın bu müthiş uyum ve kendini gizleme yeteneği sonucunda, dinlerin içinde yeni oluşumlar ortaya çıkar. Fakat bu yeni oluşumlar artık o dinin öz nitelikleri gibi düşünülür. Sonuçta adlar değişir ama uygulamalar devam eder ve şamanizm de kamuflaj ve uyum yeteneği sayesinde varlığını sürdürür.

Avrupa Birliği Ve Kıbrıs Konusu

1990 sonrasında AB Kıbrıs konusunda Rum yanlısı bir politikaya yöneldi. Kıbrıs Türk tarafının tüm itirazlarımıza rağmen önce Rum tarafının tüm ada adına yaptığı tek yanlı müracaatı kabul etti ve işleme koydu, sonra Rum tarafını "tüm adada tek muhatap" kabul ettiğini ilan ederek 1998 de Rum yönetimi ile tüm Kıbrıs adına üyelik müzakerelerine başladı. 1999 da Türkiye'ye aday statüsü verilen Helsinki konferansında da Rum tarafının tüm ada adına üyeliği için " çözüm" önşartını kaldırdı. Avrupa Birliği daha sonra" bir çözüm olsa da olmasa da Rum yönetimini tüm ada adına üye" alacağını ilan etti. Ocak 2001 tarihinde Türk tarafının insiyatifi ile başlayan görüşmelerden sonra da AB "çözüm olsun veya olmasın Güney Kıbrıs'ı, tüm Kıbrıs adına üye alacağız" politikasına devam etti ve hatta 2002 sonuna kadar da süre verdi. Bu AB politikası, müzakerelerde Rum tarafını bir çözüme değil, çözümsüzlüğe teşvik etmektedir.
Burada birkaç noktanın vurgulanmasında yarar vardır.
1) AB Türkiye ve Yunanistan' ın birlikte üye olmadığı bir birliğe, adada hiçbir sorun olmamış olsa bile, 1960 Anlaşmalarına göre giremez. AB bu şekilde adım atarak 1960 Anlaşmalarının ada üzerinde oluşturduğu kritik Türk-Yunan dengesini ve garantör Türkiye ve Kıbrıs Türk ortağın haklarını da tamamen gözardı etmeye çalışmaktadır. AB' nin genişleme takvimi bunu
gerektiriyor diyerek 1960 anlaşmalarını hiçe sayarak böyle bir adım atması Kıbrıs Türk tarafının hak ve çıkarlarını tehdit etmektedir.

2) AB öte yandan Kıbrıs Türkleri için ortada büyük bir fırsat penceresi olduğunu, Kıbrıs sorununun çözülmesi halinde Kıbrıs Türklerinin de AB' ye üye olabileceğini söylemekte, ancak Kıbrıs Türkleri üzerindeki insanlık dışı ambargolara ve Rum tarafını "tüm adada tek muhatap" kabul etmeye devam etmekte, ve bir çözüm olmasa da Rum tarafını Kıbrıs olarak alacağını söylemektedir. Bunun Kıbrıs Türkleri için nasıl bir "fırsat" olduğunu anlamak zordur.
3) Avrupa Birliği bir taraftan bize çözümde tek şartın, çözüm sonrası tüm Kıbrıs'ın bir tek sesle AB içerisinde temsil edilmesi olduğunu, içte iki taraf arasında varılacak düzenlemelerin AB yi ilgilendirmediğini belirtmekte öte yandan bir çözüm olmasa da Rum tarafını tüm ada adına üye yapacağını söylemektedir. Bu politika, nasıl bakılırsa bakılsın sonuçta Rum tarafının parametrelerini bize empoze etmek hedefi gütmektedir. Bunu başka türlü okumak
imkanı yoktur.

4) Rum tarafı AB üyesi olduktan sonra devamlı olarak AB organlarında Yunanistan'la ortak hareket ederek Türk tarafı aleyhine kararlar çıkartmaya ve AB yi harekete geçirmeye çalışacaktır. AB içerisinde bir yerine iki Helen devleti Türkiye'ye karşı çıkacaktır. Rum tarafı bir üyelikten sonra bir AB ülkesinin Türkiye tarafından işgal altında bulunduğunu iddia
ederek, hatta bir çatışma çıkararak AB nin askeri desteğini de almaya çalışabilecektir. AB'nin bunu da bilmemesine olanak yoktur. Buna rağmen Rum yönetimine her desteği vermektedirler.

5) Hatta daha da ileri gidilmekte ve AB yetkilileri ve bazı üyeler eğer şimdi bir çözüm bulunmazsa ve Rum tarafı sene sonunda AB' ye girerse bundan sonra Kıbrıs Türkünün daha zor şartlara maruz bırakılacağını, izole edileceğini ve daha zor seçeneklerle başbaşa kalacağını ifade etmektedir. Yani şimdi uğradığından daha büyük haksızlığa uğrayacağını söylemektedirler.
AB bu politikası ile Rum tarafına çözüm yönünde hiçbir teşvik bırakmamıştır.
> Klerides eğer bir çözüm olmasa dahi tüm Kıbrıs adına AB üyeliğini elde edecekse, ve bu üyelikle Türkiye'nin gelecekteki üyeliğini bile veto edecek duruma gelecekse, Kıbrıs Türk tarafı ile neden ŞIMDI eşitlik temelinde bir anlaşmaya evet desin? Rum tarafı Kıbrıs sorununu kendi açısından çözdüğü düşüncesindedir. Tüm yapması gereken müzakere eder gibi görünüp sene sonunda AB ye giderek Kıbrıs Türk tarafının uzlaşmaz olduğunu söyleyip üye olmayı istemesi ve üye alınmasıdır. Rum tarafının stratejisi de zaten budur.


Klerides müzakereleri işte bu AB politikasının desteği ile yürütmektedir. Tüm
adanın hükümeti olduğu, egemenliğin bu devlette olduğu, bu devleti yok farz etmenin mümkün olmadığı, kurulacak ortaklık devletinin ancak bu devletin devamı olacağı, ve Kıbrıs Türk tarafının egemenliği olamayacağını belirtmektedir. Biz ise devletimizin varolduğunu, egemen olduğunu, kurulacak anlaşmada bu devleti de yok farz etmenin mümkün olmadığını, Rum tarafının bizim üzerimizde egemenliği olabileceği şeklinde yorumlanabilecek, veya zamanla bu sonucu getirebilecek bir anlaşmayı kabul etmeyeceğimizi ifade ediyoruz. Aşağıdaki birkaç noktanın tekrar vurgulanması gerekir.

-Türkiye ve KKTC olarak bize düşen görev birlik içerisinde hareket etmek ve adada ancak egemen eşitliğe dayalı bir ortaklığı kabul edebileceğimizi ve adadaki Türk-Yunan dengesini de muhafazada ısrarlı olduğumuzu ve üyeliğin ancak çözümden sonra ele
alınabileceğini vurgulamak ve bunu sonuna kadar savunmaktır.

- Kıbrıs Türkleri ortaklık çerçevesinde bir anlaşmaya hazırdırlar ve AB nin adanın Birlik içerisinde tek sesle temsil edilmesi şartını da karşılamaya hazırdırlar. Bunun için Türk tarafı birçok teklif ileri sürmüştür.
- Türk tarafının müzakerelerde yapmakta olduğu açılımlar yabancı diplomatlar tarafından da önemli adımlar olarak değerlendirilmektedir. Ancak KKTC içerisinde "biraz daha verelim" "tarih yaklaşıyor, biraz daha esneklik gösterelim" şeklindeki sesler, içte cephenin zayıflamakta olduğu ve biraz baskı ile tavizlere evet diyebileceğimiz beklentilerini
artırmaktadır. Bu da Türk tarafının yapmakta olduğu açılımların küçümsenmesine yol açmakta ve karşı tarafın beklentilerini artırmaktadır. Öte taraftan siyasi yelpazenin neresinde olurlarsa olsunlar Rum parti ve kuruluşları Rum yönetiminin tüm Kıbrıs' ın hükümeti olduğu ve tüm Kıbrıs'a egemenliğini yayması gerektiği iddiasını desteklemektedirler.

- Türkiye' nin ada üzerinde stratejik çıkarları vardır ve garantör ülke olarak Türkiye bu haklarını korumaya kararlı olduğunu her zaman açıklayagelmiştir. Adadaki Türk Yunan dengesi Kıbrıs ta bir çözüm için olduğu kadar daha geniş çerçevede Türk-Yunan ilişkilerinde ve Doğu Akdeniz bölgesindeki istikrar için de gereklidir. AB nin bu dengeyi bozması ve Rum tarafını tüm ada adına üye alması gerçekleşirse artık bundan sonra Kıbrıs konusunda müzakere diye birşey olmayacak, Türk Yunan dengesi bozulacak ve bölgede istikrarsızlık kronikleşecektir.
- Kıbrıs'ta bir çözüme varılması için artık AB de kendi üzerine düşen sorumluluğu görmelidir. Kıbrıs'ta Türk tarafına devamlı yüklenerek ve Yunan vetosundan korkarak Rum tarafının tüm ada hükümeti olduğu iddiasını destekleyerek bir çözüme katkıda bulunamayacaklarını artık anlamaları gerekir.
Son düzenleyen KafKasKarTaLi; 4 Mayıs 2006 17:30 Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
4 Mayıs 2006       Mesaj #29
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
Türk Tarihi Ve Türk Adı

Türkler M.Ö.2000 yılından daha eski çağlarda,Orta Asya’da Sayan-Altay dağlarının kuzeybatı bölgesinde, Yenisey ırmağı boylarında yaşıyorlardı. M.Ö.1500’lerde oturdukları geniş bölgede Sayan dağlarından Altaylar’a ve Tanrı dağlarına kadar iniyor, batıda Urallar’a kadar uzanıyor, güneyde Balkaş Gölü’nü, güneybatıda Aral Gölü, Hazar Denizi’ni ve kuzeydoğu bozkırlarını içine alıyordu.

M.Ö. 1100 yıllarından itibaren Türkler ilk yurtlarını boşaltarak Altaylar’ a inmiş,Türkistan’a (Doğu ve Batı Türkistan) yerleşmişlerdi.M.Ö yedinci yüzyılda, Ordos,Volga ve Kuzeybatı Asya olmak üzere üç yöne göç yapılmıştı: Yakut Türkleri Kuzeydoğu Sibirya’ya göç etmişti. Onlarla bir süre yaşayan Çuvaşlar ise batıya yönelerek Ural Dağları’nın güneyine indiler.

M.Ö.4. ve 3. yüzyıllarda Türkler hem batıda hem doğuda yoğun olarak göründüler.İrtiş nehrinin batısında ve Hazar çevresinde yaşayanlara Batı Türkleri, doğuda, İç Asya’nın çeşitli yerlerinde ve kuzeybatı Çin’de yaşayanlara ve buralara hakim olanlara Doğu Türkleri denildi.

Türkler yaradılış olarak taşkın ruhlu,çok hareketlilerdir. Fakat göçlerin asıl sebebi bu özellikleri değildir.Türk göçlerinin ilk sebebi ekonomiktir. Nüfusun artması, anayurt topraklarının büyük hayvan sürülerini otlatmaya yetmez hale gelmesi ve kuraklıkların hüküm sürmesi asıl sebeptir. Bu yüzden, hem nüfusları az, hem de toprakları çok verimli olan komşu ülkelere doğru ilerlediler. Başlangıçta elde ettikleri yeni topraklar hemen hemen ıssızdı ve bunlara sahip görünenlerde o verimli yerleri öylece bırakmışlardı.

Bazen Türkler de yabancıların baskısına uğruyor ve özellikle bozkır hayatı yaşayan boylar yurtlarını terk etmek zorunda kalıyorlardı. Çünkü, yabancı bir devletin idaresinde olmak, bağımlı yaşamak onların katlanabileceği bir durum değildi ve hür ve bağımsız kalmak Türklerin asıl özelliği idi.

İlk büyük Türk İmparatorluğu’nu kuran Hunların, Orhun-Selenga ırmakları ile bu ırmakların batısındaki Ötüken ve daha aşağıda kalan Ordos çevresinde oturduklarını biliyoruz. Bu bölge, bugünkü Moğolistan’ı ve Kuzey Çin’i içine alır. Milattan önceki yüzyıllarda başlayan Hun yayılması, milattan sonra da devam etti. Türkler çağ çağ çeşitli adlar verdikleri devletlerinin egemenlik sınırını doğuda Büyük Okyanus’a, batıda Avrupa içlerine, kuzeyde Sibirya buzullarına, güneyde Hindistan içlerine ulaştırdılar. Bu yayılmanın ve göçlerin safhaları ana hatları ile şöyledir:

M.S. 2.yüzyılda Hunlar Orhun bölgesinden Güney Kazakistan bozkırlarına ve Türkistan’a,

M.S. 350 yıllarında Ak-Hunlar Afganistan ve Kuzey Hindistan’a

374’ten sonraki yıllarda Avrupa’ya,

461-465 yıllarında Oğuzlar, Güneybatı Sibirya’dan Güney Rusya’ya ve aynı dönemde Sabar’lar Aral’ın kuzeyinden Kafkaslar’a ,

6.yüzyılın ortasında Avarlar, Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya

669 yılından itibaren Bolgarlar, Karadeniz’in kuzeyinde Balkanlar’a ve Volga nehri kıyılarına,

830’dan itibaren Macarlar ve bazı Türk boyları Kafkaslar’ın kuzeyinden Orta Avrupa’ya,

840’tan sonra Uygurlar Orhun bölgesinden İç Asya’ya,

10. ve11. yüzyıllar arasında Peçenek,Kuman (Kıpçak) ve Oğuzlar’ın bir kolu olan Uz’lar,Doğu Avrupa’ya ve Balkanlar’a,

10.yüzyılda Oğuzlar Orhun bölgesinden Seyhun nehri kıyılarına ve 11.yüzyılda Maveraünnehir üzerinden İran’a ve Anadolu’ya göç ettiler.Bilindiği gibi Mevaraünnehir Ceyhun ve Seyhun (Amuderya ve Sırderya) havzalarını içine alır.

“Türk” sözü, Türk soyundan olan toplumların genel adı olarak kullanılmadan önce, Türk dilinde bugünkü anlamından başka, “güç-kuvvet” anlamına da geliyordu. Eski Uygur metinlerinde “Türk” sözü bazen “Erkler-Türkler” şeklinde kullanılıyor ve bu cins isim olarak “güç-kuvvet”, sıfat halinde ise “güçlü-kuvvetli” anlamlarını taşıyordu.

Belgeler, ‘Türk’ sözünün Uygurlar ve Gök Türklerden çok önce de var olduğunu gösteriyor. V.yüzyıla ait Pers yazılarında Turanlılardan, yani Türklerden, ‘Türk’ diye söz ediliyordu. VI. yüzyıla ait bir Bizans kaydında ise Hun Türklerine Hunların dilinden alınmış sıfatla ‘Türk Hun’ (kuvvetli Hun) denilmiştir.VI. yüzyıla ait Çin kaynaklarında ‘Türk’ sözü, Türk milletinin adı olarak geçmektedir.

Hunların devrinde “Türk” sözünün bugünkü anlamını karşılayan kelime “Hun”, (daha doğrusu Kun) idi. Büyük Hun İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunan Türk boyları da bu adı,yani Kun adını almışlardı. Onlara da kısa bir süre Türk Kun (kuvvetli Hun) denmiştir. “Türk” sözü bazen “olgun,bilgili” anlamlarında da kullanılmıştır.Oğuz Destanının Uygurca anlatımında Oğuz Han’ın danışmanından “Uluğ Türk” diye söz edilir.

“Türk” kelimesi Türk milletinin ve Türk devletinin resmi adı olarak ilk defa Gök-Türk İmparatorluğu olarak kullanılmıştır. Daha sonra bu imparatorluğa bağlı ama kendi kabile adları ile anılan diğer Türklerin ortak adı olmuştur.

“Türk” kelimesi en eski zamanlarda “ Törük” şeklinde söyleniyordu. Zamanla "Türük”, en sonunda da “ Türk” şeklini almıştır. Gök-Türk anıtlarında hem “Türük”, hem de “Türk” şeklinde yazılmıştır.


Ruhban Okulu Neden Açılmamalı?


Heybeli Ada Ruhban Okulu 1971'de "Özel Yüksek Okulların Kapatılması" hakkındaki kanun yürürlüğe girince, Milli Eğitim Bakanlığı'nca kapatıldı. 1884'te Patrikhane'ye bağlı bir lise olarak açılan Heybeli Ada Ruhban Okulu 1951'de Patrik Athinagoras tarafından ruhban yetiştirmesi için özel yüksek okula dönüştürüldü.
Bugüne kadar Yunanistan'daki Yunan kamuoyu, Amerika'daki üç milyon Ortodoks Hıristiyan Rum'un oluşturduğu kamuoyu, bugün de Patrik Varthelemeos Ruhban Okulu'nun yeniden faaliyete geçirilmesi için Türkiye'ye baskı uygulanması için vargüçleriyle çalışmaktadırlar.
İstanbul Patriği ve Yunanistan neden Heybeli Ada Ruhban Okulu'nun açılmasını istemektedir? Bu sorunun cevabı okulun kuruluş amacında şöyle ifade edilmiştir; "İstanbul'daki Fener Patrikhanesi'ne din adamı yetiştirmek için..." ilk bakışta amaç sadece İstanbul'daki Patrikhane'ye din adamı yetiŞtirmek olmasına rağmen, esas amaç bütün Dünya Ortodokslarına üst düzeyde kiliselerde görev alacak Türk düşmanı ruhban yetiştirmektir.

Ayrıca önemle belirtmeliyiz ki, dünya ve Türk kamuoyunun yakından tanıdığı Türk düşmanı Kıbrıs Papazı Makarios ve eski Kuzey-Güney Amerika Başpiskoposu Yakovos'un Amerika'daki Türkiye aleyhine Lobicilik faaliyetlerini düşününüz. Bugünkü İstanbul Patriği Varthelemeos'ta bu okulda yetişmişlerdir. Varthelemeos Türk kamuoyundan gizlemeye çalıştığı "dünya Ortodoksları'nın Ruhani lideri-ekumeniklik" sözde sıfatıyla gittiği ülkelerde siyasi içerikli konuşmalar yaparken, 1994 yılında Avrupa Parlamentosu'nda bir temsilcilik açma teşebbüsünde de bulunmuştur. Fener Patriği Varthelemeos seyahatlerini Yunan devletinin kendisine tahsis ettiği "sarı zemin üzerine siyah renkli çift başlı Bizans kartalı" yerleştirilen Yunanistan Olimpik Hava Yolları'na ait uçaklarla gerçekleştirmektedir. Yine "din, çevre ve Karadeniz tehlikede" adlı sempozyum çerçevesinde 28 Eylül 1997 tarihinde Selanik'te Varthelemeos devlet töreniyle Yunanistan Cumhurbaşkanı Stefanopulos tarafından "devlet başkanı" gibi karşılandı ve Bizans bayrağı yine her yerdeydi.

Yunanistan'da Bizans İmparatoru Koltuğunu vekaleten Patrikhane'nin temsil ettiği varsayılarak, Varthelemeos devlet töreni ile karşılanmaktadır, Yunan ETl, ET3 televizyonları patrik Vartheleıııeos'un bu ziyaretini naklen verdi. Selanik'e Varthelemeo~ ile beraber sırasıyla Sırbistan, Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan, Ermenistan kiliselerinin patrikleri de geldi. Yunanistan tarafından Varthelemeos'a Eleftherios Venizelos gemisi tahsis edildi. Uzülerek izlemekteyiz ki, bu girişimlerinde patriğe iş adamı Rahmi Koç'ta destek vermektedir. 1 Ocak 1997 tarihli Milliyet gazetesinde öğrendiğimize göre, "Koç, Selanik'e yatırım hazırlığında"dır.

Türkiye'deki hükümet ve kamuoyu sanki Ruhban okulu'nun açılabileceği izlenimini vermektedir. Türk basınından, kamuoyundan ve en önemlisi de 28 Aralık 1997 tarihli Hürriyet'ten öğrendiğimize göre, Dışişlerinin hükümete verdiği tavsiyelerden de Ruhban okulu'nun açılmaması için herhangi bir tavsiyenin ve itirazın yapılmaması düşündürücüdür.

Oysa Lozan Barış andlaşmasında İstanbul Rumları icin sayılan haklardan Batı Trakya Müslüman Türkleri'ni de yararlanacağı 45. maddede garanti altına alınmıştır.

Batı Trakya'da Ruhban Okulu ayarında bir okul açılmadan ve Batı Trakya Türklerinin Okullarına tamamen Yunanlı öğretmenler tarafindan öğretmen yetiştiren Selannik Özel Pedagoji Akademisi KAPATILMADAN, Ruhban Okulu'nun açılmasına izin VERİLMEMELİDİR.

Geçmişte Yunanistan'ın, yeniden NATO'ya kabul edilmesinde, Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne tam üyeliğinde ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bankası'nın Selanik'e gitmesindeki gibi elimizdeki kozları hiçbir kazanım elde etmeden lütfen çıkarmayalım.

Eğer patrikhane din adamı sıkıntısı çekmekte ise, Batı Trakyada hem din adamı hem öğretmen sıkıntısı cekilmektedir. Batı Trakyada bu sıkıntıları önlemek için Ruhban okulu ayarında bir okulu Gümülcine'ye açmak gerekmektedir.Bu gerçekleşmeksizin Ruhban okulunun açılması Batı Trakya Türklerini Yine üzecektir.

Batı Trakya'ya vize alamadıkları için Türkiye'den Diyanet İşlerinden din adamı gidemezken, Yunan Gümrük kapısından geri çevrilirken,(Bkz.22 Mart 1991 tarihli ve 639 sayılı İLERİ Gazetesi,Gümülcine)Türkiye'ye her sınıftan Yunanlı ve din adamı gelerek patrikhanede ayin yapabilmekte ve bu ayinleride Yunan televizyonları naklen vermektedir.Aynı hoşgörüyü Yunanlılar acaba gösterir mi?Batı Trakya'dan Türk televizyonları böyle bir canlı yayın veya camilerden böyle bir canlı yayın yapılabilir mi? Yunanistan izin verir mi? Cevabımız kesinlikle izin vermez olacaktır.Batı Trakya'ya ziyaret vizesi dahi vermeyen, Türk televizyonlarına camiden veya başka bir yerden nakle yayın izni hiç verir mi?
İstanbul'daki patrikhane bir Türk kurumudur ve Türk yasalarına tabidir.Heybeli Ada Ruhban Okulu "açılmazsa Patrikhane Türk vatandaşı din adamı yokluğundan kapanır".İstanbul'daki Patrikhane kapanmamalıdır, çünkü kapanırsa, kontrol edemeyiz ve dışarıda aleyhimize faliyet gösterirler" iddiaları ve gerekçeleri patrikhane sevenleri tarafından ileri sürülmektedir.

Oysa patrikhane bir Türk kurumu olarak ve Türk yasalarına bağlı olmasına rağmen geçmişte de, bugünde Türk Devletinin menfaatleri aleyhinde faaliyette bulunmakta ve bizde seyirci kalmaktayız. Bu konuda örnekler çok, ancak sadece iki örnek vermekle yetinecegiz. İlk örneğimiz eski tarihlerden ve Amerika'daki Türk alehtarlığı Lobiciliğin başı olan ve herkesin tanıdığı Yakovos'tur.Yakovos Türk vatandaşı İstanbul Rum'u olup, İstanbul Patriği Athenagoras tarafından Amerika Mitropolitikliğine atanmıştır. Amerika'da Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunmuştur.Türk vatandışlığından çıkarılmış ancak faaliyetlerine devam etmiştir.Turgut Özal, Yakovos'un Türkiye'ye gelebilmesi için izin çıkarmıştır.Yakovos hala Türk aleyhtarı faaliyetlerine Amerika Birleşik Devletlerin'de devam etmektedir.İkinci örneğimiz Kardak krizinde Yunan Bayrağını İkizce adalarına, Kilimli (Kalimnos) papazının diktiğini televizyonlardan defalarca izledik.Kilimli Adası,Oniki Adalar'a bağlı küçük bir adadır.Oniki Adalar Mitropoliti ile Kuzey-Güney Amerika Başpiskoposunu İstanbul Patriği tayin etmektedir.Yani Oniki Ada ve Amerika Birleşik Devletleri Papazları İstanbul Patriğine Bağlı olup, Atina'daki Serafim'e bağlı değildir.
Atina'daki kilise bağımsız(aktokefal)'dır.Yani İstanbul'daki patriğe bağlı değildir. Hatta İstanbul Patriğiyle araları şimdilik açıktır.Atina'daki Serafim'le Patriğin arasının açık olması, Yunanistan'ın, Yunan idaresinin Fener Patriği'nin bütün dünya Ortodoks Hristiyanlarının başı, ekumenik olmasını istemiyor alamına gelmemektedir. Bu kanaatimizce şimdilik bir iç cekişmedir.Zamanı gelince ve Serafim'in görevi sona erince iç çekişmelere de,Yunanistan Atina kiliselerinin bağımsızlığıda bitecektir diye düşünmekteyiz. Böylece asıl amaç ve hedefleri, bütün dünya Ortodoks Hıristiyanlarının dini lideri olma rüyaları da Atina kilisesinin bağımsızlıgını da ortadan kaldırarak gerçekleştirecektir. Zira İskeçe metropoliti, İskeçe'de yeni inşa edilen Metropolitliğin açılış törenine İstanbul Patriğini davet etti ve patrik bu davet üzerine 30 Eylül 1997 tarihinde İskeçeye giderek açılışı bizzat yaptı.Bu arada Yunan devletinin laik olmadığını, dinin Ortodoks Hıristiyan olduğunu belirtmeden ve İskeçe'de,Gümülcine'de cami inşaası,tamiri için izinlerin İskeçe ve Gümülcine Mitropolitleri tarafından verildiğinide belirtmeden geçmemeliyim.
Lozan Barış görüşmelerinde Türkiye patrikhanenin kapatılmasını istemiştir. Ancak Yunanistan'ın ve konferansa katılan diğer ülkelerin itirazlarıyla karşılaşmıştır. Tüm çabalara rağmen patrikhanenin kapatılması sağlanamamıştır. Eğer bugün Heybeli Ada Ruhban Okulu açılmazsa patrikhane papazsız kalacaksa veya kapanacaksa bu bizi Türkiye olarak ilgilendirmemeli Lozan Barış Antlaşması'na göre, İstanbul'daki patrikhane sadece Istanbul il sınırları içerisindeki Rum cemaatinin ruhani lideridir. İstanbul'daki Rum cemaatinin iki-üç bin kişi civarında olduğu Yunanlılar ve Rumlar tarafından iddia edilmektedir. Bu da İstanbul'daki patriğin ve kiliselerinin cemaatsiz olduğu anlamına gelir. İstanbul Rumları bir yandan iki-üç bin kişi kaldıklarını, cemaatlerinin kalmadığını iddia ederken, diğer taraftan da Ruhban Okulu'nun açılmasını istemektedirler. İşte bu düşündürücüdür. 1923 Lozan Barış Antlaşması'yla Türkiye'den cemaatleri gitmiş olmasına rağmen bugün hala Bergama, Efes ve diğer bazı bölgelerin Metropolitlerinin Istanbul'da Patrikhane'de görevlerinin başında bulunmaları da ayrıca düşündürücüdür.

İstanbul Patriği Varthelemeos, Ruhban Okulu'nun açılnıasını gündeme getirdiği Amerika Birleşik Devletleri gezisinde Yunanlılara Yunanca olarak yaptığı konuşmasında Yunan ETl televizyonunda aynen şunları söyledi: "Dün (24 Ekim 1997) tarihinde Washington'da Beyaz Saray'da ve Kongre'de genç Yunanlılarla karşılaştım, gördüm ve kendileriyle gurur duydum."
İstanbul Patriği'nin konuşmalarından, hal ve hareketlerinden iki amacı olduğu sonucunu çıkartmayız: a- Bilgilendirme, b- Uyarma ve bu taktiklerle ekumeniklik propagandasını yapma imkanı bulmaktadır. Yine bu vesileyle, İstanbul Patriği amacına ulaşmak için önümüzdeki günlerde dünya gündeminde kalabilmek için çağımızın önemli sorunlarıda olan işsizlik, uyuşturucu ve AIDS konularında çalışmalar, sempozyumlar yapacaktır.

Sonuç:
İki-üç bin kişi kaldıklarını, kiliselerinin cemaatsiz kaldığını iddia eden patrik bir yandan da Ruhban Okulu'nu açmaya çalışmaktadır. Cemaat yoksa bu okula ne gerek var? Okulun öğrencileri kimler olacaktır?
Batı Trakya'da cemaat olmasına, okullara ihtiyaç olmasına rağmen, örneğin; anaokullarına, ilköğretim okullarına, Liselere ve özel yabancı dil kurs okullarına ihtiyaç olmasına rağmen, Eğitim Fakültelerinden formasyon derslerini alarak mezun olan öğretmenler olmasına rağmen, Yunan idaresi tarafından Batı Trakya Türkü oldukları için kendilerine çalışma izni, okul açma izni verilmemekte, tarlada çalışmak zorunda bırakılmaktadırlar. Lozan Antlaşması'na göre sadece İstanbul Rumlarının dini lideri olması ve siyaset yapmaması gereken patrik, Türkiye sınırları dışına çıkınca hem siyaset yapmakta hem de "ekumenik" olduğunu iddia etmektedir.
Ruhban Okulu eğer açılacalsa, Batı Trakya'daki Eğitim, Müftülükler sorunu gündeme getirilmeli ve en önemlsi de Selanik Ozel Pedagoji Akademisi Kapatılmadan, Heybeli Ada Ruhban Okulu'nun açılması sözü dahi ağza alınmamalıdır. Eğer Selannik Ozel Pedagoji Akademisi kapatılırsa Heybeli Ada Ruhban Okulu ayarında Gümülcine'ye bir okul açılmadan, Ruhban Okulu kesinlikle açılmamalıdır.
Müftülükler konusuna gelince, Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan antlaşmalara ve Yunanistan'ın çıkardığı 1920 tarihli 2345 sayılı yasaya rağmen hala Yunanistan'da müftüler ve başmüftü seçimi yapılmadı, özellikle başmüftü seçiminin yapılmamasının sebebi de kanaatimizce tamamen İstanbul Patriği'nin karşılığı olmasıdır. Bu noktada hareket ederek, eğer Ruhban Okulu açılmazsa, patrikhane kapanacaksa, andlaşmalara rağmen Yunan idaresi tarafından müftülük seçimi, yıllardan beri de başmüftü seçimi yaptırılmadığı, Batı Trakya Müslüman Türklerinin hakkı olan başmüftü engellendiği için, bizde Ruhban Okulu'nun açılmasını engellemeliyiz. Bu fırsatı kaçırmamalıyız. Lozan'da da Yüce Atatürk'ümüzün amacı patrikhaneyi kapatmak değil miydi? Böylece Atatürk'ümüzün amacıda da gerçekleşmiş olur.
Son düzenleyen KafKasKarTaLi; 4 Mayıs 2006 17:46 Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
4 Mayıs 2006       Mesaj #30
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
ABD,Aleni Bir Düşman Haline Gelmiştir!

Ülkesini seven, bu vatanın hakiki evlatları “Büyük ve Güçlü Türkiye” arzusu ile yaşıyor. Ülkemizin topraklarında, sahip olduğumuz zenginliklerimizde, kolumuzun uzandığı coğrafyalarda gözü olanlar ise zayıf ve hatta parçalanmış bir Türkiye istiyor. İkinci saftaki düşman yıllar yılı sinsice memleketi, zihnimizi, düşünce yeteneklerimizi esir aldığı, içimizden bazılarını satın aldığı, kendi dininden ve ideolojisinden olanları desteklemek suretiyle ülkemiz üzerinde söz sahibi olmalarını sağladığı için güçlü ve etkili saldırılar düzenliyor.

Bu saldırıların etkili olmasında dışardan ayarlı basının büyük vebali ve suçu bulunmaktadır. Dikkat etmişseniz basının ülkemiz üzerindeki tahribatını defaatle dile getirmeye çalışıyoruz. Gerçekten basın ülkemize çok büyük zararlar vermektedir. Bilim-kurgu filimlerinde robotlaşmış ve tek merkezden yönetilen insanlar topluluğu ve bu prangayı kırmaya çalışan bir avuç insanın mücadelesini birçok defalar seyretmişsinizdir. Halihazırda ülkemizde yaşananlar bilim kurgu filimlerini aratmayacak düzeydedir. Toplumun bütün tepki mekanizmaları köreltilmekte, halk sahte gündemlerle meşgul edilmekte, düzenli bir şekilde yanlış bilgilendirme yöntemleri (dezenformasyon) uygulanmaktadır.

“Yıllardan beri gündeme getirilenler bizim gündemimiz değildir. Şu an içinde bulunduğumuz en büyük tehlike, neslimizin zihinsel olarak yetiştirilmeyip, amaçsız bir yöne doğru götürülmesidir. Bu medya, sinema ve bilgi sektöründeki ürünlerle yapılmaktadır. Böylece neslimiz ve halkımız tehdit edilecektir. Amacı ise toplumun menfeat grupları tarafından yönetilmesidir. Ancak bizler öncü olarak insanları olumsuzluklara karşı aydınlatmalı ve yurtseverlik dinamizmini güçlendirmeliyiz.

...Ülke aşkıyla yanan insanlarımız var. Menfeat gücü ise çok acımasız elinizde olanı da almak istiyor. Bu menfeat gücünün dış bağlantılarını da ortaya çıkarmalıyız. Vakit henüz geç değil. Türkiye genelinde bizim gibi örgütlenenlerin hepsi bir gün bir araya gelecek ve halk için çalışacaktır.” (Sadettin Tantan, bkz. Hakikat, Şubat 2001)

Türkiye’deki ekonomik, siyasi, sosyolojik gelişmeler, yakın coğrafyamızdaki askeri gelişmeler birbirinden bağımsız ve hasbelkader karşılaştığımız meseleler değildir.

Ülkemizi saran bu çemberi yarabilmek için doğru insanlara ve doğru hedeflere destek vermek zorundayız.

Herşeyden önce unutulmamalıdır ki, Türkiye’yi hedef alan faaliyetlerin kaynağı ABD’dir, ABD’ye Kıbrıs’ta taşeronluk yapan AB’dir. Soğuk Savaş döneminin “Ortak düşman, ortak çıkar” devri sona ermiştir. Artık, farklı çıkarlar vardır, hatta çıkar çatışması mevcuttur. Türkiye’nin Kuzey Irak’ta ABD ile, Kıbrıs’ta AB ile yaşadığı sürtüşmelerin sıcak çatışmaya dönüşme riski dahi bulunmaktadır.

Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve ulusal çıkarlarını hedef alan askerî tehditler, ekonomik varlıklarımızı, tarım, enerji ve maden kaynaklarımızı hedef alan IMF merkezli ekonomik tehditler, bu iki tehdide karşı iç direnişi kırmak ve hatta emir-komuta hiyerarşisi ile çalışacak hükümet dizayn etmeye yönelik siyasi tehditler okyanus ötesinde planlanıyor, burnumuzun dibinde, memleketimizin içinde icraata dökülmeye çalışılıyor. Üstelik Türkiye’nin sosyolojik zaafları gerektiği zaman kullanılmak üzere hazırlanan bir saatli bomba gibi yedekte bekletilmekte, kaşımak suretiyle tahrip gücü yükseltilmektedir.

Bütün bu gerçekler göstermektedir ki ABD alenî bir düşman haline gelmiştir. Bu satırlar kin ve nefret gibi basireti bağlayıcı duygularla kaleme alınmış değildir. ABD’nin küresel hedefleri, Ortadoğu’da yapmak istedikleri iyi etüd edildiği zaman “Büyük ve Güçlü Türkiye” hedefine yönelmiş bir kimsenin ABD ile anlaşabilmesi mümkün değildir.

Nitekim ABD’nin Türk siyasetine müdahaleleri ve Derviş’in faaliyetleri tetkik edildiğinde şu gerçekle karşılaşılmaktadır:

ABD için mühim olan Ortadoğu hedeflerinde kendisine destek verecek, bu mümkün olmasza köstek olmayacak bir hükümet kurulmasıdır. Bundan daha önemlisi kim gelirse gelsin IMF programı mutlaka uygulanmaya devam edilmelidir. Zira meşhur IMF muhalifi Stiglitz’in de dediği gibi Türkiye hayret edilecek şekilde IMF’yle ilişkiye girdiği halde IMF’nin zararlı etkilerinden korunmayı becerebilmiş tek ülkedir. Arjantin, Meksika gibi ülkelerde olduğu gibi bankacılık sektörü henüz tamamen yabancı sermayenin eline geçmemiştir, Telekom, THY gibi kuruluşların özelleştirilmesi olmazsa olmaz diye dayatılalı beri uzun zaman geçmiş olmasına rağmen hala bu kuruluşlar özelleştirilememiştir. Madencilik sektöründe birçok tavizler verilmesine rağmen Bor madenlerinin özelleştirilmesi de gayesine ulaşamamıştır.

Bor deyip geçmemek lazımdır. Bor hakkında yazılar okuyanlar onun ne kadar önemli bir maden olduğunu, sanayinin tuzu mesabesinde olduğunu biliyorlar. İlk defa 1974 yılında ortaya atılan hidrojen enerjisi fikri günümüzde artık uygulamaya başlanmış bir yöntemdir. 2075 yılında organik (petrol-doğalgaz) kaynakların tamamen terkedilip hidrojen enerjisine geçileceği tahmin edilmektedir. Hidrojen sudan elde edilmektedir. Ancak suyun elektrolizi masraflı bir yöntemdir. En basit ve en ucuz yolu ise bor madeninden elde etmektir. Dünya Bor rezervinin %63’ü Türkiye’dedir.

“Kıbrıs’ta, AGSK’da, Kuzey Irak’ta tavır koyan Türkiye, bu hareketleri ile canavarın diş gıcırtılarının çoğalmasına sebep oluyor. Görünürdeki direnişlerimizin haricinde ...Bor madenlerini satmaya razı olmayışımız gibi görünmez sebepler de var. Hazar havzasında 4 trilyon dolar değerindeki petrolü o bölgedeki bütün ülkeler paylaşıyor. Dönen dolaplar ortada. Türkiye tek başına 500 milyar dolarlık (kimine göre 2 trilyon dolar) bor rezervine sahip. Üstelik petrol yeni alternatifler sebebiyle yavaş yavaş önemini kaybederken, suyun ve borun stratejik değeri gün geçtikçe artıyor. Merhum Raif Karadağ yukarıda bahsi geçen kitabının önsözüne şu cümlelerle başlamış: ‘Dünyada her şey, ama akla gelebilen her şey, ham madde kaynaklarına bağlıdır. Harb ve Sulh, ham madde kaynakları üzerinde ve bu kaynakların bulunduğu sahalar civarında cereyan eden gizli ve korkunç birtakım mücadelelerin eseridir.’” (Hakikat, Haziran 2001, sh: 42)

Bu gerekçeler göstermektedir ki ABD’nin dostumuz olması veya bizim iyiliğimizi düşünmesi mümkün değildir. Bunu Türk ordusunun generalleri son on yıllık süreç içerisinde gayet iyi anlamışlardır. (Bilindiği gibi emekli Gen. Kurmay Bşk. Doğan Güreş geçtiğimiz günlerde ABD helikopterlerinin kendi zamanında PKK’ya yardım ettiğini açıkladı.) Bu sebeple ABD’nin AB destekli taarruzlarının dile getirilmeyen önemli bir hedefi TSK’dır. Nitekim kimi yazarlar ittifak tartışmalarına “Sivil ittifak” ismini takmışlardır.

Bu anlatılanlar göstermektedir ki, Türkiye sevdalısı bir siyasinin ABD ile yakın olması, IMF programına sadakat beyan etmesi mümkün değildir. Aksi halde “Türkiye sevdası” iddiası boştur. Aldatmacadır. Hem kendisini hem halkı aldatanlar bize daha fazla vakit kaybettirmesinler.

İktidardan ağzı yanan halk AKP’den medet ummaktadır. Ancak şu haliyle AKP’nin diğer partilerden bir farkı yoktur. Erdoğan ABD gezisinde CSIS’teki konuşmasında “ABD’nin küresel sorumluluklarını meşru gördüğünü” beyan etmişti.

Dolayısı ile hiçbir siyasetçiye bel bağlamaya gelmez. Hele gönül bağlamaya hiç gelmez. Zaten Türkiye’deki siyaset artık iflah olmaz şekilde bozulmuştur. Siyaset tam bir “Devlet imkanlarından menfaatlenme çarkı” haline gelmiştir.

Memleketin durumu öyle bir noktaya gelmiştir ki her an her şey beklenebilir. Her türlü duruma hazırlıklı olmalıdır. Fitne ve karışıklık zamanlarında dikkat edilmesi gereken bir hususu Muhterem Ömer Öngüt bize şu şekilde ikaz etmektedir:

““Bir takım fitneler olacaktır. O fitnelerde oturan ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim o fitnelererin başında dikilirse, fitneler onu yıkar. Her kim o fitneler zamanında sığınacak bir yer bulursa, hemen oraya sığınsın.” (Müslim)

Bir çok fitneler zuhur edecek, ediyor da.

Memlekette herhangi bir karışıklık çıktığında siz uzak durun, o ateşin içine girmeyin. Çok şeyler gelecek. O ateş bölücülük ateşidir, harp ateşidir, halkın birbirine düşme ateşidir. Onun için böyle bir şey olduğunda kenarda durun.”


Internet mi, İnternet mi ?


Bilişim, sürekli gelişen ve değişim yaşayan yeni bir teknoloji. Bu yeni teknolojiyle birlikte hayatımızda, çalışma tarzımızda değişiklikler olurken, dilimiz de bu teknolojiden etkilenmeye başladı. Gündelik hayatta kullandığımız bilişim terimlerinden kimileri dilimize giriyor, yerleşiyor. Bilişim teknolojisinde üretici olmayan hemen her toplumda bu sorun yaşanıyor. Bilişim terimlerinin İngilizceden dilimize olduğu gibi girmesi, Türkçenin son yıllarda yaşadığı sorunun bir başka boyutudur. Çoklu ortam, fare, yonga, tarayıcı, yazıcı gibi Türkçe veya Türkçeleşmiş sözlerden oluşan terimler yerleşmiş olmasına rağmen, multimedya, mause, çip (veya chip), scanner, printer terimlerinin kullanılması, hatta bilgisayar gibi çok güzel ve yerleşmiş bir söz varken kimi zaman computer sözünün kullanılması, özentiden başka bir şey değildir. Sorunun bir başka boyutu imlâmızla ilgili... Yabancı terimlerin ve sözlerin aldığı ekler yabancı okunuşlarla birleşince ilginç biçimler ortaya çıkıyor:
... en egzotik kayıt programları için bile güncellemeler ve patch’ler bulunduran çok ilginç sitelerden biri. (CHIP, Temmuz 2001, s. 28)
PDA’lerin (Personel Digital Assistant-Kişisel Dijital Yardımcı) gittikçe yaygınlaştığı kesin ve kullanışlılık konusunda da oldukça yol aldılar. (PC Life, Eylül 2001)
Sihirbaz sayesinde server’ın rolünü istediğimiz şekle çevirebiliyoruz. (PC Magazine Türkiye, Ağustos 2000, s. 128)
Alıntı sözlerin özgün imlâlarıyla yazılıp, özgün biçimleriyle okunmaları, Türkçenin imlâ ve söyleyiş özelliklerine aykırılıklar göstermektedir. Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi kesme işareti kullanılarak yazılan bu tür sözler, hem imlâmızı hem de söyleyişimizi yabancılaştırmaktadır: Patch’ler, PDA’lerin, server’ın biçimlerinde yazılan sözleri petçler, pidieylerin, sörvırın biçimlerinde söylemek Türkçenin kurallarını zorlamaktır.
Bu konuyu bir başka yazımızda ele alacağımızı belirterek, son zamanlarda bilgisayar dergilerinde, firmaların tanıtım kitapçıklarında internet sözünün giderek Internet biçiminde yazılışının yaygınlaşmasına değinmek istiyoruz. İnternet sözü için önerilen Türkçe karşılıklar ne yazık ki tutulmadı. Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu internet sözüne örütbağ karşılığını önermişti. Keşke bilgisayar gibi, bu söz de zamanında yaygınlaşsaydı. O zaman ne yazılışla ne de söyleyişle ilgili bir sorun yaşanırdı. İnternet sözü bir anda dilimize girdi. Bu sözün yazılışındaki farklı tutumlar karmaşaya yol açtı. TDK İmlâ Kılavuzu’nda bu sözün yazılışı internet biçimindedir. Küçük harfle yazıldığı için bu söz genel ad olarak kabul edilmiştir. Bilgisayar dergilerinin çoğunda ise bu sözün Internet biçiminde yazıldığı görülmektedir:
Internet’e Kıymayın Efendiler. (PC Magazine Türkiye, Haziran 1999, s. 166)
Internet Kafe Kurulumu (PC Net, Haziran 2000, s. 247)
Microsoft Internet’in Hakimi Oluyor (PC Magazine Türkiye, Ağustos 2000, s. 40)
Türkçede ı ve i harfleri ayrı ses değerlerine sahiptir. Oysa İngilizcede ı harfi bulunmamaktadır. Küçük olarak İngilizcede i biçiminde yazılan harf, büyük olarak I biçiminde yazılır. Harfin büyük yazılışında noktanın kullanılmaması geleneği çok eskidir. Aslında bu harf, Eski Sami, Grek, Unkial, Eski Slav yazılarında küçük harf olarak da noktasız yazılırdı. Daha sonraları, el yazısında bu harfin söz içinde ve sonunda bitişik yazılışında yaşanan karışıklıklar (özellikle m, n, u harflerinin bacaklarıyla karışması yüzünden) üzerine, harfi ayırt etmek amacıyla üzerine nokta konulmaya başladı. Ancak, söz başında harfin yazılışında herhangi bir karışıklık yaşanmadığı için nokta kullanılmadı. Tıpkı Arap alfabesinde harflerin söz başında, söz içinde ve söz sonunda yazılışında olduğu gibi, Lâtin yazısında i harfinin söz başında yazılışı ile söz içinde ve söz sonunda yazılışı arasında farklılık ortaya çıktı. Şu hâlde batı dillerinde alfabede ı / i ayrımı yoktur. Tek bir harfin, söz başında ve söz içinde farklı yazılış biçimleri söz konusudur. Yukarıda da değindiğimiz gibi, dilimizde ise ı ve i birer ayrı harftir; ayrı ayrı sesleri karşılarlar. Bu nedenle, Türkçede bu sözün Internet biçiminde yazılması, bu harfin ayrı bir ses değeri olduğu düşüncesini uyandırır. Herkesin batı dillerindeki i harfinin yazılış özelliğini ve bu özelliğin tarihçesini bilmesini bekleyemeyiz. Türkçede söylenişi internet olarak yaygınlaşan bu sözü, internet biçiminde yazmalıyız.
Bu durum batı dillerinin imlâsının dilimize etkisine bir örnektir. Tıpkı TIR kısaltmasının yazılışı gibi... Aslında TIR biçimindeki kısaltmada da kullanılan harf /i/ sesini karşılamaktadır. Ama bu kısaltma dilimizde yazıldığı gibi okunduğu için fazla dikkat çekmedi. TIR biçiminde yazılan kısaltmayı yine yazıldığı gibi TIR olarak söylüyoruz. Ama internet öyle değil... İnternet biçiminde söylenilen sözü Internet olarak yazmak dilde yeni bir karmaşa yaratmaktır.
Bu tür sözlerin yazılışında Türkçedeki ı / i ayrımını daima göz önünde bulundurmamız gerekir. Bu konu, daha önce de İbsen adının ansiklopedilerde yazılışı ve alfabetik sıralamada yer alışı bakımından da gündeme gelmişti. Şiar Yalçın, İbsen adının Ibsen olarak yazılıp I maddesinde verilişini haklı olarak eleştirmişti. Şimdi benzer durum internet sözü için de geçerlidir. Bu söze bir karşılık yaygınlaştırılamadığına göre, yediden yetmişe herkesin internet dediği ve bu şekilde yazdığı sözü, cümle başında veya özel ad olarak kullanırken İnternet biçiminde yazmamız gerekir.
Kaynak: Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN
Son düzenleyen KafKasKarTaLi; 4 Mayıs 2006 18:06 Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

9 Mayıs 2014 / Ziyaretçi Soru-Cevap
12 Nisan 2007 / kompetankedi Edebiyat
2 Aralık 2009 / Misafir Soru-Cevap