Arama

Köşe Yazısı ve Makaleler - Sayfa 11

Güncelleme: 5 Ağustos 2013 Gösterim: 194.210 Cevap: 212
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
7 Haziran 2006       Mesaj #101
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
NTV'DEN EVRİM MASALLARI

Sponsorlu Bağlantılar

NTV Kanalında yayınlanan "İnsan Vücudu" adlı belgesel, evrim teorisini izleyicilere empoze etmeye yönelik yoğun bir propagandayla dolu. Ancak propaganda, evrim teorisinin bilim dışı bir efsane olduğunu kanıtlamaktan başka bir işe yaramıyor.

18 Eylül 2002 tarihinde NTV kanalında, BBC'den alınan The Human Body (İnsan Vücudu) isimli bir belgeselin ilk bölümü yayınlandı.
İnsan vücudunun tanıtıldığı programda, insanın sözde evrimi, izleyiciye hiçbir delil sunulmadan masalsı bir üslupla anlatıldı. Koyu bir propaganda niteliğindeki belgesel, gerçekte evrim teorisinin bilimsel dayanaklardan tamamen yoksun olduğunu gösteriyordu. . Aşağıda söz konusu belgeselde yer alan yanılgılar bilimsel olarak açıklanmaktadır:
NTV'nin Bakteri Masalı
NTV'nin evrim masalları " İlkel dünyada ilk olarak bakteriler vardı, sonra bu bakterilerden bitkiler ve hayvanlar evrimleşti" cümlesiyle başlıyordu. Oysaki "ilkel dünyada bakteriler vardı" cümlesinin bir anlamı yoktur, çünkü mesele o bakterilerin nasıl var olduğudur. NTV'deki belgeseli hazırlayanlar, izleyicilerinin "bakteriler de kendi kendine ortaya çıkıyordur herhalde" gibi yüzeysel bir aldanışla konuya bakacağını düşünerek bu kritik soruyu geçiştirebileceklerini sanıyor olabilirler. (Veya daha vahimi, kendileri böyle bir yüzeysellik içinde olabilirler.) Ama gerçekte en basit bakterinin kökeni bile, evrim teorisi için üstteki cümleyle geçiştirilemeyecek kadar büyük bir "sorun"dur.
Bakterilerin kökeni evrim teorisi için sorundur, çünkü teori canlılığın ilkel dünyada rastgele kimyasal reaksiyonlarla doğduğunu ileri sürmektedir, ama en basit bakteride bile hiç bir kimyasal reaksiyonla açıklanamayacak kadar kompleks bir organizasyon ve "bilgi" vardır.
Bu bilgiyi biraz inceleyelim: Bir bakterinin 2000 civarında geni vardır. Her bir gen ise 100 kadar harf (şifre) içerir. Bu da bakterinin DNA'sındaki bilginin en az 2 milyon harf uzunluğunda olması demektir. Bu hesaba göre tek bir bakterinin DNA'sının içerdiği bilgi, her biri 100 bin kelimelik 20 romana denktir. (1) Bu durumda, tek bir bakterinin dahi tesadüfen oluşması veya tesadüfi etkenlerle evrimleşmesi kesinlikle mümkün değildir. Bu kadar çok bilgi içeren bir yapıya rastgele yapılacak bir müdahale bakterinin tüm çalışma sistemini bozacak kadar önemlidir. Bakterilerin gen şifrelerinde bir aksaklık olması ise, çalışma sistemlerinin bozulması, ve dolayısıyla ölümü anlamına gelir.
New York Üniversitesi kimya profesörü ve DNA uzmanı Robert Shapiro, sadece basit bir bakteride bulunan 2000 çeşit proteinin rastlantısal olarak meydana gelme ihtimalini hesaplamıştır. Elde edilen rakam, 1040.000'de 1 ihtimaldir. (2) (Bu sayı, 1 rakamının yanına 40 bin tane sıfır gelmesiyle oluşan akıl almaz bir sayıdır.)

Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamalı Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe bu sayı karşısında şu yorumu yapar:
Bu sayı (1040.000) Darwin'i ve tüm evrim teorisini gömmeye yeterlidir. Bu gezegenin ya da bir başkasının üzerinde hiçbir zaman (hayatın doğabileceği) bir ilkel çorba olmamıştır ve yaşamın başlangıcı rastlantısal olarak gerçekleşemeyeceğine göre, amaçlı bir aklın ürünü olmalıdır. (3)

İngiliz matematikçi ve astronom Sir Fred Hoyle ise, tüm bu sayılar karşısında şöyle demektedir:
Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir. (4)

Görüldüğü gibi en basit bakterinin dahi evrimcilerin iddia ettikleri gibi tesadüfen meydana gelmesi imkansızdır. Hatta, evrim teorisi basit bir bakteriyi oluşturan 2000 çeşit proteinden tek bir tanesinin dahi tesadüfen nasıl oluştuğunu açıklayamamaktadır. Dolayısıyla, "önce bakteri vardı, sonra bakteriden bitkiler ve hayvanlar oluştu" demek, hiçbir bilimsellik içermeyen büyük bir aldatmacadır. Zaten NTV belgeselini hazırlayanlar da bunun farkında olacaklarki, ilk bakterinin nasıl oluştuğu konusuna hiç girmeden, masallarına "nasıl olduysa yeryüzünde belirmiş olan bakterilerle" başlamışlardır.

Ayrıca, evrimcilerin bu evrim hayallerine gösterebildikleri tek bir delil yoktur; bakterilerle ilk bitki ve hayvan formu olduğunu iddia ettikleri canlılar arasında hiçbir ara geçiş formu bulunmamaktadır ve bunu kendileri de itiraf etmektedir. Bu evrimcilerden biri ülkemizin önde gelen evrim savunucularından Prof. Dr. Ali Demirsoy'dur. Demirsoy bu konuda şu itirafta bulunur:
Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de bu ilkel canlılardan, nasıl olup da organelli ve karmaşık hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır. Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu da bulunamamıştır. Bir hücreliler ve çok hücreliler bu karmaşık yapıyı tümüyle taşırlar, herhangi bir şekilde daha basit yapılı organelleri olan ya da bunlardan birinin daha ilkel olduğu bir gruba veya canlıya rastlanmamıştır. Yani taşınan organeller her haliyle gelişmiştir. Basit ve ilkel formları yoktur. (5)


Çevreleri değiştikçe bakterilerin evrimleştikleri yanılgısı

NTV'nin Söz konusu belgeselinde, bakterilerin zaman içinde değişime uğradığı ve bunun sonucunda daha kompleks yaşam formlarının ortaya çıktığı öne sürülmektedir. Bu da hiçbir bilimsel temeli olmayan bir hayalgücü ürününden başka bir şey değildir. Bakteriler yaşam süreleri çok kısa olan ve dolayısıyla tek bir bilim adamının binlerce neslini gözlemleyebildiği canlılardır. Bu nedenle evrimciler yıllarca bakterileri sayısız mutasyona uğratmışlar ancak tek bir bakteri neslinde dahi evrim gözlememişlerdir. Fransa'nın en ünlü zoologlarından, 35 ciltlik Traité de Zoologie ansiklopedisinin editörü ve Fransız Bilimler Akademisi'nin (Académie des Sciences) eski başkanı Pierre-Paul Grassé, bakterilerin evrimi geçersiz kılan değişmezliği hakkında şunları yazar:
"Bakteriler... çok sayıda üremeleri nedeniyle, en çok mutant (mutasyon geçirmiş canlı) ortaya çıkaran canlılardır. Ancak bakteriler... kendi türlerine çok büyük bir sadakat gösterirler. Escherichia coli bakterisinin mutantları çok dikkatli bir biçimde incelenmiştir ve bu konuda çok iyi bir örnektir. Okuyucular da kabul edecektir ki, evrimi kanıtlamak ve mekanizmalarını keşfetmek için örnek olarak seçilen bu canlının bir milyar yıldır hiçbir değişime uğramamış olması son derece şaşırtıcıdır. Eğer evrimsel bir değişim meydana getirmiyorlarsa, bu canlıların geçirdikleri bunca mutasyonun ne anlamı vardır? Sonuçta, bakterilerin ve virüslerin geçirdikleri mutasyonel değişimlerin, belirli bir genetik ortalamanın etrafında dönüp dolaşan kalıtsal dalgalanmalardan başka bir şey oluşturmadıkları ortaya çıkmaktadır; biraz sağa, biraz sola dalgalanma olmakta, ama nihai bir evrimsel değişim yaşanmamaktadır.. Msn Demon

Kısacası eğer mutasyonlar bakterilerde evrim sağlasaydı, bunun örneklerinin laboratuvarlarda görülmesi gerekirdi. Oysa durum bunun tam aksidir.
Küçük değişikliklerin zaman içinde evrime neden olduğu yanılgısı
Belgeselde evrimcilerin klasik iddialarına yer verilmekte ve organizmalarda meydana gelen küçük değişikliklerin milyarlarca yıllık zaman içinde biriktiğini ve organizmaların türlerinin değişmesine neden olduğu öne sürülmektedir. Oysa, bu iddianın hiç bir bilimsel dayanağı yoktur.
Söz edilen "tek tek, küçük, farkedilmeyen değişiklikler" mutasyonlardır. Çünkü evrim teorisinin değişime neden olarak gösterebildiği tek mekanizma mutasyonlardır.
Mutasyonlar; canlıların genetik şifrelerinde, radyasyon, kimyasal etkiler gibi birtakım dış etkenler nedeniyle meydana gelen bozulma ve değişmelerdir. Sağlıklı bir canlının genetik yapısı kusursuz bir düzen ve dizilime sahiptir. Mutasyonlar ise DNA üzerinde %99 zararlı ve tahrip edici, %1 ise etkisiz role sahiptir. Mutasyonlar canlıdaki genetik bilginin kayıtlı olduğu DNA dizilimlerini parçalar, yok eder veya yerlerini değiştirirler; mevcut bilgiyi ortadan kaldırırlar. Radyasyonun sebep olduğu mutasyonların genler üzerindeki zararlı etkisinin güncel örneklerinden birkaçı Hiroşima, Nagasaki ve Çernobil vakalarıdır. Bu felaketlere maruz kalanlarda meydana gelen genetik mutasyonlar sonucunda, sayısız insan ve canlı hayatını kaybetmiş, pek çoğu sakat kalmış, daha sonra gelen jenerasyonlarda dahi özürlü bireyler dünyaya gelmiştir.

Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan mutasyonların canlı organizmalara verdiği zararı şöyle açıklar:
Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir. (7)

Dolayısıyla, doğada canlılara küçük küçük farkedilmeyen yararlı değişiklikler kazandıracak bir mekanizma bulunmamaktadır. NTV'nin masalsı bir anlatımla, detaylara girmeden bu konuyu geçiştirmesinin nedeni, bu değişimin nasıl gerçekleştiğini kendisinin de bilmemesinden kaynaklanmaktadır.
Türlerin birbirlerinden evrimleştiği yanılgısı
Evrimcilere göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Teoriye göre bu dönüşüm yüz milyonlarca yıllık uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir.
Oysa eğer evrimcilerin bu iddiaları doğru olsaydı, yani NTV'nin iddia ettiği gibi, balıklar sürüngenlere, sürüngenlere kuşlara... evrimleşmiş olsaydı, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız "ara türler"in oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekirdi.
Örneğin geçmişte, balık özelliklerini hala taşımalarına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı sürüngen canlılar yaşamış olmalıydı. Ya da sürüngen özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıydı. Bunlar, bir geçiş sürecinde oldukları için de, sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıydı.
Geçmişte yaşamış olduklarına inanılan bu teorik canlılara "ara geçiş formu" adı verilir. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışsa, bunların sayılarının ve türlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması gerekir. Ve bu canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Çünkü bu ara geçiş formlarının sayısının bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olması ve dünyanın dört bir yanının fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolu olması lazımdır. Bu gerçek Darwin tarafından da kabul edilmiştir.

Ancak bu ara geçiş formlarının fosilleri bir türlü bulunamamaktadır ve Darwin de bunun farkındaydı. Bunun teorisi için büyük bir açmaz oluşturduğunu da görüyordu. Bu yüzden, Türlerin Kökeni kitabının "Teorinin Zorlukları" (Difficulties on Theory) adlı bölümünde şöyle yazmıştı:
Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır. Msn Note

Darwin'den sonra da evrimciler bu ara geçiş formlarını bulamadılar. Bilimsel bulgular, evrim teorisinin öngörülerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını gösterdi. Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, evrim teorisini benimsemesine karşın bu gerçeği şöyle kabul eder:
Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz. (9)

Bir başka evrimci paleontolog Mark Czarnecki ise şu yorumu yapar:
Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman için fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin yaratıldığını savunan argümana destek sağlamıştır. (10)

Peki, ara geçiş formlarının bulunamayışı ve bunun evrim teorisi için çok büyük bir problem olduğu açık bir gerçekken, NTV ve diğer bazı evrimciler nasıl olur da hiçbir delilleri yokken "balıklar sürüngen oldu, sürüngenler kuş oldu" masalını anlatmaya devam edebilmektedirler? Bu sorunun cevabı, Science dergisindeki bir makalede şöyle açıklanır:
Evrimsel biyoloji ve paleontoloji alanlarının dışında kalan çok sayıda iyi eğitimli bilim adamı, ne yazık ki, fosil kayıtlarının Darwinizm'e çok uygun olduğu gibi bir yanlış fikre kapılmıştır. Bu büyük olasılıkla ikincil kaynaklardaki olağanüstü basitleştirmeden kaynaklanmaktadır; alt seviye ders kitapları, yarı-popüler makaleler vs... Öte yandan büyük olasılıkla biraz taraflı düşünce de devreye girmektedir. Darwin'den sonraki yıllarda, onun taraftarları bu yönde (fosiller alanında) gelişmeler elde etmeyi ummuşlardır. Bu gelişmeler elde edilememiş, ama yine de iyimser bir bekleyiş devam etmiş ve bir kısım hayal ürünü fantaziler de ders kitaplarına kadar girmiştir. (11)

Science dergisinde açıklandığı gibi NTV'nin bilim dışı iddiasının arkasında "tarafsız olamama, hayal kurma" gibi etkenler bulunmaktadır. NTV, evrim fantazilerini bir masal gibi izleyiciye sunmuş ve "prense dönüşen kurbağa" masalını anlatır gibi, "insana dönüşen bakteriler, kuş olan sürüngenler, karaya çıkan balıklar"masalını anlatmıştır.
NTV Haeckel'in Sahtekarlığını Neden Hala Bilim Gibi Gösteriyor?
NTV'nin İnsan Vücudu belgeselinde, insan ve balık embriyoları karşılaştırılmakta ve yıllar önce bilim literatüründen çıkarılmış "Rekapitülasyon" teorisini, bilimsel bir gerçek gibi gösterilmektedir. Rekapitülasyon terimi, evrimci biyolog Ernst Haeckel'in 19. yüzyılın sonlarında ortaya attığı "Bireyoluş Soyoluşun Tekrarıdır" (Ontogeny Recapitulates Phylogeny) teorisinin özet ifade biçimidir.
Haeckel tarafından öne sürülen bu teori, canlı embriyolarının gelişim süreçleri sırasında, sözde atalarının geçirmiş oldukları evrimsel süreci tekrarladıklarını iddia eder. Örneğin, NTV'nin insan ve balık embriyolarını ekrana getirerek iddia ettiği gibi, insan embriyosunun, anne karnındaki gelişimi sırasında önce balık, sonra sürüngen özellikleri gösterdiğini, en son olarak da insana dönüştüğünü öne sürer.
Oysa bu teorinin tamamen hayal ürünü bir senaryo olduğu yıllar önce ortaya çıkmıştır. İnsan embriyosunun ilk dönemlerinde ortaya çıktığı iddia edilen sözde "solungaçların", gerçekte insanın orta kulak kanalının, paratiroidlerinin ve timüs bezlerinin başlangıcı olduğu anlaşılmıştır. Embriyonun "yumurta sarısı kesesi"ne benzetilen kısmının da gerçekte bebek için kan üreten bir kese olduğu ortaya çıkmıştır. Haeckel'in ve onu izleyenlerin "kuyruk" olarak tanımladıkları kısım ise, insanın omurga kemiğidir ve sadece bacaklardan daha önce ortaya çıktığı için "kuyruk" gibi gözükmektedir.

Bunlar bilim dünyasında herkesin bildiği gerçeklerdir. Evrimciler de bunu kabul ederler. Neo-Darwinizm'in kurucularından George Gaylord Simpson, "Haeckel evrimsel gelişimi yanlış bir şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik gelişimlerinin geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin olarak biliniyor" diye yazar. (12) American Scientist'te yayınlanan bir makalede ise şöyle denmektedir:
Biyogenetik yasası (Rekapitülasyon Teorisi) artık tamamen ölmüştür. 1950'li yıllarda ders kitaplarından çıkarıldı. Aslında bilimsel bir tartışma olarak 20'li yıllarda sonu gelmişti. (13)

New Scientist dergisindeki 16 Ekim 1999 tarihli bir makalede ise şunlar yazılıdır:
Haeckel'in keskin yasasının yanlış olduğu yakın bir zaman sonra gösterildi. Örneğin, erken insan embriyosunun hiçbir zaman bir balık gibi solungaçları yoktur ve embriyo hiçbir zaman erişkin bir sürüngene ya da maymuna benzer evrelerden geçmez. (14)

Konunun daha da ilginç bir başka yönü ise, Ernst Haeckel'in aslında ortaya attığı Rekapitülasyon teorisini desteklemek için çizim sahtekarlıkları yapmış olmasıdır. Haeckel, balık ve insan embriyolarını birbirine benzetebilmek için sahte çizimler yapmıştır. Bunun ortaya çıkmasından sonra yaptığı savunma ise, diğer evrimcilerin de benzeri sahtekarlıklar yaptığını belirtmekten başka bir şey değildir:
Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor. (15)

Ünlü bilim dergisi Science da, 5 Eylül 1997 tarihli sayısında, Haeckel'in embriyo çizimlerinin bir sahtekarlık ürünü olduğunu açıklayan bir makale yayınlamıştır. "Haeckel'in Embriyoları: Sahtekarlık Yeniden Keşfedildi" başlıklı yazıda şöyle denmektedir:
Londra'daki St. George's Hospital Medical School'dan embriyolog Michael Richardson, '(Haeckel'in çizimlerinin) verdiği izlenim, yani embriyoların birbirine çok benzedikleri izlenimi yanlış' diyor... O ve arkadaşları Haeckel'in çizdiği türdeki ve yaştaki canlıların embriyolarını yeniden inceleyerek ve fotoğraflayarak kendi karşılaştırmalarını yapmışlar. Richardson, "Anatomy and Embryology" dergisine yazdığı makalede, 'embriyolar çoğu zaman şaşırtıcı derecede farklı görünüyorlar' diye not ediyor.

Kısacası, Haeckel'in çizimlerinin bir sahtekarlık olduğu henüz 1901 yılında ortaya çıkmış olmasına rağmen, NTV gibi evrim savunucuları, bu teoriyi bilimsel bir gerçek gibi izleyiciye sunmakta, evrim aldatmacasını sürdürmeye çalışmaktadır.
İçi Boş İfadeler, İzleyiciyi "Büyülemeye" Çalışan Boş Sözler
"Evrim mucizesi", "evrim bu olağanüstü değişimi başardı", "evrimin şekillendirdiği insan vücudu" gibi ifadelere, evrimci kaynaklarda sık sık rastlanır. NTV de bu ifadeleri bolca kullanmış, son derece renkli ve çarpıcı görüntülerle birlikte "evrim mucizesi" telkinini vermeye çalışmıştır. Ancak NTV'nin kullandığı bu ifadeler incelendiğinde, bunların ne kadar içi boş, hiçbir şey ifade etmeyen ve açıklamayan, tamamen bilimsel delilden yoksun oldukları görülmektedir.
NTV, bu içi boş cümleleri kullanarak ard arda birçok iddia sıralamış, tahmin edileceği üzere, bunların hiçbirinin nasıl gerçekleştiğini, hangi evrim mekanizmalarının bu değişimleri nasıl meydana getirdiğini açıklamamıştır. İşte NTV'nin açıklamadığı daha doğrusu açıklayamadığı için süslü ifadelerle geçiştirdiği konulardan bazıları:
o NTV, "gördüğünüz gibi sularda ilk bakteriler vardı, sonra bunlar daha kompleks canlılara evrimleşti" demiş, ancak cansız maddelerle dolu dünyada ilk bakterilerin o sularda nasıl belirdiğinden hiç söz etmemiştir. Çünkü bunu ne NTV ne de diğer evrimciler bilmemektedirler.
o NTV, "bakterilerin içinde bulunduğu çevre değiştikçe, daha kompleks hücre grupları oluşmaya başladı" demiş, ancak tek bir hücrenin bile tesadüfen evrim mekanizmaları ile nasıl oluşabildiğinin henüz büyük bir muamma ve evrim teorisinin en büyük çıkmazı olduğundan söz etmemiştir.
o NTV, "balıklar sürüngenlere evrimleşti" demiş ancak suda solungaçları ile nefes alıp verebilen, karada nefes alabilmek için bir akciğeri olmayan, yürümek için ayağı olmayan bu canlının nasıl olup da karaya hemen uyum sağladığından, hangi evrim mekanizmaları ile hangi organlarının nasıl evrimleşebildiğinden hiç söz etmemiştir. Çünkü, bu evrimciler için büyük bir sorundur ve bunu hiçbir sözde evrim mekanizması ile açıklayamamaktadırlar.
o NTV, "sürüngenler kuş oldu, sürüngen pulları kuş tüylerine dönüştü" demiş, ancak böylesine imkansız bir evimleşmenin nasıl gerçekleştiğinden yine bahsetmemiştir. Çünkü, sürüngenlerin kuşlara tesadüfi mutasyonlarla evrimleşmesinin imkansız olduğu, sürüngen pullarının ise kuş tüyleri ile tamamen farklı yapılara sahip olduğu ve birbirlerine dönüşmelerinin mümkün olmadığı evrimciler tarafından da bilinen bir gerçektir.
o NTV, kulak kemiklerinden sözederken "evrimin binlerce yıldır inanılmaz yöntemlerle şekillendirdiği bir yer" ifadesini kullanmış ancak bu yöntemlerin neler olduğundan hiç sözetmemiştir. Çünkü böyle bir yöntem ne NTV ne de diğer evrimciler tarafından bilinmemektedir.
o NTV, " İşitme yanında dengemizi ve iki ayağımız üzerinde yürümemizi sağlayan kulağın diğer bölümleri, ellerimiz, kollarımız ve bütün vücudumuz evrim sayesinde şekilenmiştir" demiş, ancak evrimin tüm bu kompleks organları nasıl şekillendirdiğinden hiç sözetmemiştir. Çünkü evrim teorisi indirgenemez kompleksliğe sahip organların nasıl oluştuğunu açıklayamaz.
o NTV, "Nasıl yaşadığımız, vücudumuzun şekli gibi kararlar, daha ilk insan ortaya çıkmadan milyarlarca yıl önce verildi" demiştir. Ancak milyarlarca yıl sonra oluşacak olan insanın gözünün, kulağının, kalbinin, beyninin nasıl olacağına kimin karar verdiğini, cansız maddelerle dolu dünyada bu kadar olağanüstü bilinçli, akıllı ve organize sistemler için kimlerin planlar yaptığını açıklamamıştır. Acaba, NTV bu soruların cevabını verebilecek midir? Yani ilkel dünyada, kusursuz tasarıma sahip insan vücudu ile ilgili planları, hangi şuursuz, akılsız ve bilgisiz atomlar yapmış olabilir?

Görüldüğü gibi, NTV'nin evrim propagandası son derece temelsizdir, akıl, mantık ve bilimle hiçbir ilgisi olmayan iddialar bilim kisvesi altında izleyiciye sunulmuştur. NTV, evrim teorisinin tüm bu iddiaları gerçekte açıklayamadığının farkında olacak ki, evrim hikayesini anlatmaya başlamadan önce, bu hikayenin "inanılması güç bir hikaye" olduğunu vurgulamış ve şöyle demiştir:
Vücudumuz günlük hayatı mümkün kılan mucizenin yanında bizden büyük bir sır daha saklar. İnanılması daha güç olan bu sır şu anki halimize nasıl geldiğimizin hikayesidir.

Yaşamın volkanların, sülfürlü suların olduğu bir ortamda kendiliğinden başladığı yanılgısı
Evrim teorisinin ne kadar saçma ve mantıksız olduğunu görmek için NTV'deki belgeselde yeralan şu iddianın incelenmesi yeterlidir: NTV'deki belgeselde, Amerika'daki termal suların bulunduğu Yellowstone Parkı görüntüye gelmekte ve "eğer 3 milyar yıl önce burada olsaydınız ilk canlıların nasıl oluştuğuna tanıklık ederdiniz" denmektedir. Madem canlıların oluşumuna tanıklık etmek evrimcilerin iddia ettiği gibi bu kadar kolaydır, öyle ise neden evrimciler bu tür yerlerde ilk canlılığı oluşturmak için deneyler yapmamaktadırlar?
Üstelik, bu deneylerde evrimciler diledikleri koşulları oluşturabilir, diledikleri malzemeleri kullanabilirler. Hatta, ilkel dünya koşullarındaki başıboş, rastgele etkenleri bertaraf edebilir, rastgele mutasyonlar değil, bilinçli bilinçli bir şekilde yönlendirilmiş mutasyonları kullanabilirler. Ve hatta, onlara hazır proteinler, aminoasitler ve canlılık için gereken fosfattan karbona kadar her türlü malzemeyi kullanma izni de verilebilir. Bunun yanında, eğer "zamana ihtiyacımız var" diyorlarsa, bu deney alanını milyarlarca yıl boyunca birbirlerine miras bırakabilirler. Dünyanın en önde gelen evrimci bilim adamları, bu deneye katkıda bulanabilir.
Ne var ki, tüm bu tanınan imkanlara rağmen evrimciler böyle bir yerde, gülleri, kaplanları, kartalları, güvercinleri, kelebekleri, muhabbet kuşlarını, kedileri, incir ağacını, dutları, portakalı, domatesi, limonu, karpuzu, menekşeleri, ayçiçeğini, film yapımcılarını, yazarları, atom mühendislerini, beyin cerrahlarını, üniversite öğrencilerini, kendini oluşturan hücreleri inceleyen biyoloji profesörlerini, üniversite rektörlerini, devlet başkanlarını, ressamları, mimarları oluşturamazlar. Değil burada sayılanları, bu deney alanında tek bir hücre bile meydana getiremezler.

Prof. Hoyle, bir evrimci olmasına rağmen bu gerçeği şöyle itiraf etmiştir:
Eğer maddenin, organik (cansız) sistemleri hayata doğru iten bir temel prensibi olsaydı bunun varlığının laboratuvarda kolaylıkla kanıtlanabilir olması gerekirdi. İlkel çorbayı temsil etmek üzere, örneğin bir yüzme havuzunu ele alın. Bunu biyolojik olmayan özellikteki kimyasallarla istediğiniz gibi doldurun. İstediğiniz gazı üzerine pompalayın veya arasından isterseniz hoşunuza giden herhangi bir çeşitte radyasyon verin. Deneyin bir sene sürmesine izin verin ve o 2.000 enzimden (canlı hücreler tarafından üretilen proteinler) kaç tanesinin havuzda ortaya çıkacağını görün. Ben cevabını vereceğim, böylelikle deneyi yapmanın zaman, zorluk ve masrafından kurtulmuş olursunuz. Muhtemelen amino asitlerden ve diğer basit organik kimyasallardan oluşan, kahverengimsi çamurdan başka hiçbir şey bulamayacaksınız. Bu iddiadan bu kadar emin nasıl olabilirim? Eğer tam tersi olacak olsaydı, bu deney şimdiye kadar çoktan yapılmış olurdu ve eğer yapılsaydı dünya çapında çok iyi bilinip ünlü olurdu. Bunun maliyeti ise Ay'a bir adamı yerleştirmeyle karşılaştırıldığında çok önemsiz kalacaktır. (16)

Sonuç
NTV, sonuç alamayacağı bir evrim propagandasının içine girmiştir. İzleyiciye hiçbir delil sunmadan, hikaye anlatır gibi, "burada bakteriler vardı, sonra bunlar evrimleşti ve en sonunda insan oldu, bu evrimin büyük bir mucizesidir" diyerek, insanları evrime inandırmaya çalışmak boş bir çabadır. Çünkü günümüzde, ortaokul çocukları dahi evrim hikayelerini ciddiye almamakta, hatta komik bulmaktadır. Umarız NTV, belki de sadece çarpıcı görüntülerinden etkilenerek aldığı ve yayınlamaya karar verdiği bu belgeselin, gerçekte bilimsellikten oldukça uzak anlatımlar içerdiğini farkeder ve bu belgeselin yayınına son verir. Söz konusu belgeselin diğer dizileri devam ettiği takdirde, bu sitede belgeselde yeralan yanılgılar bilimsel olarak açıklanmaya devam edecektir.
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
7 Haziran 2006       Mesaj #102
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
ZULÜM GÖREN BİR MİLLET: ENDONEZYALI MÜSLÜMANLAR
ARALIK 2000
Bugün dünyanın dört bir yanındaki Müslüman ülkelerde çok şiddetli çatışmalar, savaşlar ve karmaşa devam etmektedir. Bosna-Hersek'te, Arnavutluk'ta, Cezayir'de, Tunus'ta, Çad'da, Eritre'de, Mısır'da, Afganistan'da, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Çeçenya'da, Endonezya'da, Tayland'da, Filipinler'de, Burma'da, ya da Sudan'da dünya Müslümanlarının ezilmeye, baskı altına alınmaya ve yok edilmeye çalışıldığını rahatlıkla görebiliriz. Müslümanlar Bosna'da Sırplar, Keşmir'de Hindular, Kafkaslar'da Ruslar, Cezayir, Mısır, Fas, Endonezya gibi ülkelerde de baskıcı rejimler tarafından hedef alınmaktadır. Ama her nedense, birbirinden bağımsız gibi gözüken bu İslam-karşıtı güçler, hep benzer yöntemleri kullanmaktadır ve adeta tek bir amaç için çaba yürütmektedirler. Sanki belli güçler İslam'ı kendilerine düşman olarak seçmiş ve işbirliği içinde çaba yürütüyorlarmış gibi...
Sponsorlu Bağlantılar
Bu uluslararası çabanın ardından, bazı Batılı güç odakları yatmaktadır. İslam'ın Batı medeniyeti için ortak bir düşman olarak algılandığına ve yakın gelecekte dünyanın bir "medeniyetler çatışması"na sahne olacağına dikkat çeken kişilerden biri Amerikalı stratejist Samuel Huntington olmuştur. CFR'nin Foreign Affairs adlı etkili dergisinin 1993 yazındaki sayısında Huntington, en büyük çatışmanın da Batı ve İslam medeniyetleri arasında geçeceğini yazmıştı. Huntington'ın sözünü ettiği bu büyük çatışma çoktan başladı ve İslam topraklarında çok büyük bir hızla devam ediyor. İslam'ın, dünya üzerinde adaletsiz bir düzen kuran ve Siyonizmle içiçe olan Batılı güç odakları için kültürel bir tehlike oluşturacağı bilindiği için, uzunca bir süredir İslam'ı zayıflatma, yoketme yöntemleri denenmekte. Son on-on beş yılda ise bu strateji iyice belirginlik kazandı ve yukarıda isimlerini saydığımız ülkeler üzerinde uygulanmakta.
İslam'a karşı yürütülen bu savaşın farklı yöntemleri vardır. İslam aleyhtarı propaganda ile İslam'ı dejenere etme, aslından saptırma çabaları bu yöntemler arasında sayılabilir. Ancak tüm bunların yanında dünya Müslümanlarının kontrol altına alınmaları, zayıflatılmaları ve ezilmeleri de kuşkusuz İslam'a karşı girişilen savaşın önemli bir boyutudur. Hiçbir İslam ülkesinin güçlenmesine, istikrara kavuşmamasına izin verilmemekte, barışın tesisi iç ya da dış müdahale ile engellenmektedir. Son yıllarda yaşadığımız örnekler, Müslümanların fiziksel olarak imha edilmelerinin bile söz konusu olduğunu gösteriyor. Dünyanın en büyük İslam toprağı sayılan Endonezya da, söz konusu uluslararası plan doğrultusunda hedef seçilen ülkelerden sadece biri.
Neden Endonezya?
Eski Amerika Başkanı Nixon Endonezya'yı "Doğu Asya'nın en zengin doğal kaynaklarına sahip, en zengin ganimeti!" şeklinde tanımlıyordu. 210 milyon nüfusu, neredeyse Avrupa kadar büyük bir alana yayılan zengin kaynakları, güçlü ordusu, jeopolitik konumu ve teknolojik üstünlüğü ile İslam dünyasının en güçlü ülkelerinden biri olan Endonezya, Pasifik ile Hint Okyanusu, Ortadoğu, Afrika ve Akdeniz arasındaki deniz ulaşımını kontrol edebilecek bir noktada 13 bin adadan oluşan dev bir ülke. Onlarca dil, din ve etnik yapıdan oluşuyor. Ülkenin yüzde doksanına yakın nüfusunu ise Müslümanlar oluşturuyor. 1943 yılında Hollanda sömürgesinden kurtularak bağımsızlığını kazandı. Toprakları tarıma oldukça elverişli, petrol ve elmas yataklarına sahip, dünyada en çok kalay çıkarılan 3. en büyük ülkesi.
Sukarno, 1943 yılında Endonezya Cumhuriyeti'ni ilan etti. Ancak Hollanda bu zengin sömürgesinden vazgeçme niyetinde değildi. Hollanda ile savaş üç yıl sürdü, üç yılın sonunda Hollanda hükümdarlık haklarını Endonezya Birleşik Devletlerine bıraktı. Ancak Endonezya Birleşik Devletleri, Hollanda-Endonezya birliğinin bir parçası olacaktı. Sukarno Java kökenliydi, Hollanda ülke yönetimini Sukarno başkanlığında, ülkenin sadece yüzde 7'sini oluşturan, Java kökenlilere bıraktı. Javalar ülkede azınlık, fakat Hollanda bölgeye geldiği andan itibaren onlarla ticari ilişkilerde bulunan ve destek veren bir gruptu. Javalar kısa süre içinde Endonezya'yı tamamen egemenlikleri altına almaya ve Müslümanların oluşturduğu muhalefet hareketlerini sindirmeye giriştiler. Endonezya'nın ekonomik ve siyasi olarak tam bağımsızlığını isteyen ve bunun için mücadele eden ülkenin en büyük adası olan Sumatra adasındaki Müslüman Açe halkına yönetimde hiçbir hak tanımaya yanaşmadılar. Açe Sumatra adası, Hollanda bölgeye geldiğinde bağımsız bir krallıktı. 16. yüzyılda Hollandalılara karşı Osmanlı halifesinden yardım istemiş ve Osmanlı tebası haline gelmiş bir Müslüman toprağıydı. Ancak sömürgeciler giderken burayı Endonezya'ya bıraktılar ve Endonezya Açe Sumatra'yı kontrolu altında tutmaya başladı.
Javalılar 1950 yılında devlet yapısının üniter bir yapıya dönüştürüldüğünü ilan ettiler ve ada halkının çıkarları yerine kendi yerel çıkarlarını ön planda tutan bir politika izlemeye devam ettiler. Ülkede siyasal partilerden Endonezya Milliyetçi Partisi (PNI) Başkan Sukarno'ya yakınlığıyla bilinmekteydi ve oylarının % 80'ini Java bölgesinden sağlıyordu. Bu partinin karşısında ülkenin en önemli siyasal güçlerinden birisi Müslümanların kurduğu Masjumi Partisi'ydi (PM). O kapatılınca yerine Nahdatul Ulema (NU) kuruldu. Javalılar PNI sayesinde kendi yerel çıkarlarını Endonezya'yı oluşturan adalar halkının ortak ve genel çıkarlarıymış gibi gösterdiler. Bunu yapmak için de, ülkenin etnik yapısı son derece heterojen olmasına rağmen "Endonezya milliyetçiliği" fikrini ortaya attılar. Oysa bu gerçekte "Java milliyetçiliği"nden farklı bir şey değildi.
Sumatra adasında İslamın yüzyıllar boyunca bayraktarlığını yapmış Müslüman Açe halkı Hollanda sömürgeciliğinin bir devamı olarak gördükleri Endonezya sömürgeciliğine karşı çıkmaya ve kendi bağımsız devletlerini kurmak için mücadele etmeye başladılar. Açe halkı bu amaçla Açe Sumatra Milli Kurtuluş Cephesi adıyla bir örgüt kurdu. Bu cephe 4 Kasım 1976'da yayınladığı bir bildiri ile Açe Sumatra'nın bağımsızlığını ilan etti ve cephenin lideri Dr. Tungku Hasan di Tiro'nun liderliğinde bağımsız bir hükümet kurduğunu açıkladı. Ancak Endonezya hükümeti sahip olduğu dış desteğe güvenerek bu hükümeti tanımadı. 1965-66 yıllarında ülkede çıkan karışıklıklar neticesinde General Suharto CIA desteği ile yönetime el koydu. 1968'de ise devlet başkanlığına getirildi. Bu arada çoğunluğu Müslüman 1 milyon kişi terörist oldukları gerekçesiyle katledildi. Dünya medyası ve siyası çevreleri ise, 20. yüzyılın en büyük katliamları arasında sayılan ve neredeyse Stalin'in katliamlarına eş olan bu büyük vahşeti görmezlikten geldi.
Batılı Güçler Suharto'nun Katliamlarını Finanse Ettiler
Ülkemizde de çok sayıda eseri yayımlanan Massachussetts Institute of Technology'de profesör olan Noam Chomsky, 35 yıllık ortaklık başlıklı bir makalesinde Amerika ile Endonezya arasındaki ilişkiyi şu şekilde tanımlar:
...20 Mayıs 1998 tarihinde Madeleine Albright, Suharto'dan istifa etmesini ister ve bundan birkaç saat sonra da Suharto istifa edip, tüm yetkilerini yardımcısına devereder. İşte bu, Amerika ile Endonezya arasında yarım asıra yakın bir zamandır devam eden ilişkinin boyutlarını açıkça ortaya koymaktadır.(1)
Chomsky'nin pek çok açıdan Mobutu, Morcos, Somoza ve Duvalier rejimlerine benzettiği Suharto, iktidara Amerikan desteği ile geldi ve iktidarının son anlarına kadar da bu destek sayesinde ayakta durdu. Amerikan yönetiminin bu desteğinin altında yatan en önemli nedenlerden biri Soğuk Savaş süresince Endonezya'nın SSCB karşısında Uzakdoğu'da bir denge unsuru oluşturmasıydı. Bu nedenle her türlü katliama, vahşete göz yumuldu, hatta bunların finansmanı bizzat Batılı ülkeler tarafından sağlandı. Zaten katliamı yapan ordunun ve paralı askerlerin eğitimi de aynı güçler tarafından sağlanıyordu. Bu ortaklık esnasında -1975 yılından günümüze kadar- Washington Endonezya'ya en az 1 milyar dolarlık silah sattı. Bunun yanısıra milyonlarca dolarlık askeri yardımda bulundu.(2)
Bu yardımlar her yönetim döneminde devam etti. Örneğin 1978 yılında gerçekleştirilen büyük katliam öncesi, Carter hükümeti Suharto yönetimine çok yüksek miktarda silah sevketti. Yeni techizatla desteklenen katliamın bilançosu ise 200 bin ölü oldu. Sadece Amerika değil, İngiltere ve Fransa'da Suharto rejimine çok büyük bir askeri ve maddi destek veriyordu. Ülkeyi sürekli ziyaret ediyor, silah satma yolları arıyorlardı. Bu ziyaretler sonunda yaptıkları açıklamalarda Endonezya hükümeti ile her yönde uyum içinde olduklarını ifade ediyorlardı.(3)
Askeri yardımların yanısıra, askeri eğitim de bu ülkeler tarafından sağlandı. Pentagon ülkede yaşanan şiddeti gerçekleştiren "Kopassus" isimli özel timlerin eğitimini bizzat üstlendi. Ancak bu karanlık ilişki dünya basınında çok az yer aldı. Ancak Fransız politik araştırma kuruluşu CERI'den araştırmacı-yazar Romain Bertrand Le Monde Diplomatique'in Ekim 1999 tarihli sayısında "Batının ikiyüzlülüğü/Endonezya ordusu, özel bir firma" başlıklı yazısında Endonezya'daki özel timlere dikkat çekti. Bertrand, yarım asıra yakın bir zamandır devam eden bu katliamlar sırasında tüm şiddetin Endonezya ordusu ve bu özel timler tarafından yönetildiğini, organize ve koordine edildiğini söylüyor ve ordunun katliamlara bakış açısını şu şekilde açıklıyordu:
...1965-1966 yıllarında yapılan ve sayıları 1 milyona varan katliamlar sırasında da aynı şey olmuş, ordu yanlıları bu olayı bir ameliyat olarak nitelendirmişlerdi. Sadece ordu ülkenin iyiliğini düşünür ve bunun için kimleri öldürmesi gerektiğini de yine en iyi ordu bilir mantığı yönetim üzerinde hakimdi. Bu nedenle de Açe Sumatra'da ve Doğu Timor'da yapılan tüm katliamlar enfeksiyonla bir maddenin atılması anlamına geliyordu. Onların yokedilmesi bir parazitin öldürülmesinden farksızdı. Ülkeye zararlı bir ideolojinin ortadan kaldırılması demekti. Hatta Suharto bu olayı bir şok tedavi olarak nitelendiriyordu.(4)
Katliamları daha profesyonelce gerçekleştirmek amacıyla 1965 yılında kurulan ve Batılı ülkeler tarafından eğitilen paralı özel ordular, daha sonra türlü düzenlemelerle daha etkin hale getirildiler. Genç gangsterlerden oluşan bu gruplar zaman içinde kim daha çok para verirse onun hizmetinde çalışır hale geldiler.(5) 1980 ve 1990 yılları arasında bu gruplar yeni bir düzen adına her türlü pis işe giriştiler ve her türlü ahlakı değeri gözardı ettiler. Ordu ve polis ile ortak yaptıkları operasyonlar çok büyük şiddet olaylarına sahne oldu. Bu dönemde her türlü profesyonel dezinformasyon, tutuklamalar, işkenceler, faili meçhuller ve halkla mücadele adına psikolojik savaş yerine getirildi.Msn Demon Ve Kopassus'lar bu eğitimin sonunda Doğu Timor'da, Ace Sumatra'da Müslümanlara karşı çok büyük katliamlar, insanlık dışı vahşetler gerçekleştirdirler. Her anti-İslami harekette olduğu gibi bu stratejik ilişkide de İsrail çok önemli bir yer tutuyordu. Amerika, İngiltere, Fransa'nın dışında Endonezya hükümetinin arkasındaki güçlerden biri de İsrail'di.
İsrail'den Endonezya Rejimine Stratejik Destek
Sumatra Müslümanlarının yönetimi ele almalarını ya da bağımsızlık ilan etmelerini engelleyen Java güdümlü Endonezya yönetimi, bu vasfıyla belirgin bir anti-İslami özellik taşımaktadır. Uzakdoğu'da domino teorisine uygun bir biçimde gelişebilecek muhtemel bir İslami uyanışın engellenmesi açısından, mevcut Endonezya yönetiminin varlığını koruması zorunludur. İşte bu yüzden Endonezya, İsrail'in müttefik listesinde önemli bir yer tutmaktadır.
Yitzhak Rabin, FKÖ ile "Gazze-Eriha" anlaşmasının ardından Çin'e resmi bir ziyaret yapmış ve Çin'le olan askeri ittifaklarını daha da güçlendirmişti. Ancak İsrail Başbakanı, Çin dönüşünde pek çok kişinin fazla anlam veremediği bir resmi ziyaret daha yaptı ve Endonezya'ya gitti. Bu ziyaret, İsrail'in Endonezya ile "iyi ilişkiler" kurmak istediğinin bir işareti olarak yorumlandı. Oysa bu yanlış bir yorumdu; Yahudi Devleti Endonezya ile, daha doğrusu Endonezya'yı yöneten Java rejimiyle zaten çok uzun süredir "iyi ilişkiler" içindeydi. Mossad, Müslümanları "terörist" ilan ederek ortadan kaldıran Endonezya ordusuna ve ordu içindeki Kopassuslara "anti-terör" dersleri vermişti. Washington Report on Middle East Affairs konu hakkında şunları yazıyordu:
İsrail'le arasındaki bağlantıyı kullanarak Washington'dan destek sağlamayı düşünen Endonezya, son dönemlerde sürpriz bir kararla doğrudan İsrail'e yakınlaşmaya başladı. Endonezya hükümeti bu çabanın bir parçası olarak Başkan Rabin'i, Çin gezisinden sonra Jakarta'da konuk etti. Bu pek çok kişi için şaşırtıcıydı. Oysa gerçekte İsrail'in oldukça uzun bir süredir Endonezya'yla gizli bağlantıları vardı. Jakarta'da işyeri görünümünde bir Mossad istasyonu kurulmuş ve oldukça önemli işler başarmıştı. Verilen bilgilere göre, bu Mossad istasyonu aracılığıyla, Endonezya güvenlik güçleri, anti-terörist (kontrgerilla) yöntemleri konusunda eğitim gördüler. İki ülkenin istihbarat servisi arasında 1960'dan beri yoğun bir bilgi alışverişi yaşanmaktaydı... İki ülke arasında askeri ilişkiler de var. Military Technology dergisinde 6 ay önce yayınlanan bir habere göre, Alhit ve BVR adındaki İsrailli şirketler, Sumatra Adası'ndaki Endonezya Hava Kuvvetlerine bir tesis kurmak için yarışıyorlar. Başka kaynaklar, 1980'lerde İsrail'in, Endonezya'ya 28 tane Amerikan yapımı Skyhawk uçağı sattığını bildiriyorlar.(7)
İsrail ile Endonezya arasındaki silah ilişkisi Amerikan silahlarının Endonezya'ya satışı şeklinde gerçekleşiyor. Bunun için de İsrail kendi ordusunu kullanıyor. Beyaz Saray'ın İsrail'e verdiği silahlarla, Endonezya gibi bazı Üçüncü Dünya Ülkeleri'nin orduları besleniyor. Bu da İsrail'in Amerika'dan neden bu kadar çok silah aldığını açıklıyor olsa gerek:
ABD hükümeti İsrail ile anlaşmalı olarak bir ordu besliyor ve bu ordudan Amerikan hükümetinin haberi yok, bu ordu Endonezya'ya ABD'den elde ettiği silahları satıyor. Pentagon yetkilileri, İsrail'in Endonezya'ya 16 tane A4 uçağını gizlice gönderdiğini tespit etti. İsrail ABD yapımı savaş uçaklarının bu tip 3. Dünya Ülkeleri'ne satışından 25.8 milyon dolar aldı.Msn Note
35 Yıldır Kesintisiz Devam Eden Şiddet
Köşe Yazısı ve Makaleler

Suharto rejiminin başlattığı katliamlar, 1976 yılından bu yana halkı rejime karşı örgütledikleri bahanesiyle Müslüman din adamlarına yöneldi. Ülkenin birçok yerinde imamlar aileleri ile birlikte acımasız şekilde öldürüldü. Ülkedeki Java egemenliği ve Müslümanlara karşı uygulanan baskı ve terör, hala sürüyor. Yıllardan bu yana ülkede istikrar sağlamak adı altında tam bir hürriyet kısıtlamasına gidildi. Oysa amaç, baskılardan kurtulup, bağımsızlıklarını ve haklarını almak isteyen Müslümanlara hareket imkanı tanımamaktı.
Suharto döneminde başta Çinliler olmak üzere, ülkedeki azınlık gayri müslimler ticareti ellerinde tutmaktaydılar. Bu dönem baskı ile de olsa Endonezya yönetiminin tüm azınlıkları bir arada bulundurduğu bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürdüğü bir dönem oldu. Endonezya bu dönem komünizme karşı önemli bir müttefik olarak görülmekte ve bütünlüğü yönünde çaba harcanmakta iken, Soğuk Savaş sonrası oluşan stratejik yönelimler ve yeniden tanımlanan düşman algılaması Suharto'nun gözden çıkarılmasına neden oldu. Ülkede komünizm tehlikesi kalmamış, ancak İslami uyanış güçlenmeye başlamıştı. İşte "bu uyanışı başka yönlere kanalize etmek ve olmazsa bastırmak" şekline özetlenebilecek yeni strateji ABD tarafından destek görmeye başladı. Bu politika gayri müslüm etnik gruplar arasında milliyetçilik fikirlerini yaygınlaştırarak ülkeyi parçalamaya yönelik çalışmalar şeklinde başlatıldı. Bu süreçten ilk yararlanan Doğu Timor oldu.
Açe Sumatra Müslümanlarının ülkedeki en büyük azınlık olmalarına rağmen, bağımsızlık isteklerine yıllarca kulaklarını tıkayan batılı ülkeler Doğu Timor'un bağımsızlık çabalarına büyük bir destek verdiler. Çünkü Doğu Timor halkı Müslüman değil, katolikti ve Endonezya'nın kontrol altında tutulması açısından büyük önem taşıyordu.
Suharto sonrası yapılan seçimler neticesinde Ekim 1999'da Abdurrahman Vahid devlet başkanlığına getirilirken, seçimlerde en yüksek oyu alan -Sokarno'nun kızı- Meyavati Sukarnoputri de başkan yardıncısı oldu. Abdurrahman Vahid tüm azınlıkların üzerinde birleştiği bir lider olarak seçimlerde ikinci parti olmasına rağmen devlet başkanlığına getirilirken, seçimlere girerken partisinin seçim listelerinin % 90'ını Hıristiyanlardan seçen Meyavati Sukarnopotri batılı ülke politikalarını dengeleyecek bir isim olarak devlet başkanlığı yardımcılığına getirildi.
Doğu Timor'un bağımsızlık isteği 30 Ağustos 1999 tarihinde yapılan bir referandum neticesinde, halkın % 78.5'inin isteği ile kabul edildi. Referandum sonuçları açıklandıktan kısa bir süre sonra ise Doğu Timor birdenbire karıştı. Amerika'da özel eğitim gören Endonezya askerleri ve özel timler Doğu Timor'a girdi. Birkaç ay boyunca Endonezya askerleri ve Doğu Timor milisleri arasında çok yoğun çatışmalar yaşandı. Ülke insanlık dışı katliamlara sahne oldu ve birkaç hafta içinde –Endonezya hükümeti bu sayıyı kabul etmek istemese de- yaklaşık on bin kişi öldürüldü.(9)
Oysa devlet başkanı Habibi referandumdan yana olduğunu açıklamış ve Doğu Timor'a bağımsızlık vermeye hazır olduğunu söylemişti. Ancak ABD'de özel eğitim alan –emirlerini de ABD yanlısı generallerden alan- Endonezya askerleri, Habibi'nin bu kararına karşı çıkarak Doğu Timor'a girmişlerdi. Çünkü Habibi'nin amacı güçlü bir federasyon çatısı altında, bağımsızlık talebinde olan tüm ülkeleri toplamaktı. Bu şekilde Endonezya'nın dağılması da engellenmiş olacaktı. Ancak Amerika Endonezya'yı birlik içinde tutacak olan federasyon planlarını bozmak istiyordu. Böylece diğer etnik azınlıklar da rahatça kışkırtılarak ülkenin parçalanması sağlanacaktı.
Endonezya Huzura Kavuşabilecek mi?
Bugün Doğu Timor'u Endonezya'dan koparan güçler, sadece bu yaptıklarıyla kalmıyorlar. Merkezi otoriteyi daha da zayıflatarak ordunun yönetimdeki müdahalesini artırıp, toplumsal kaos oluşturma, ülkenin sorunlu bölgelerini teker teker Endonezya'dan koparma yönünde ciddi adımlar atıyorlar.
Etnik ve dinî çatışmaların özellikle zengin kaynakların bulunduğu bölgelerde yaşanması ise bir raslantı değil. Doğu Timor gibi, Batı Timor, Doğu-Batı ve Güney Kalimantan, Orta ve Güney Sulevasi, Güney ve Kuzey Sumatra, Doğu Cava, İriyan Jaya (Papua) ve Baharat Adaları hem zengin kaynakları hem de stratejik önemleri bakımından çok değerli bölgeler. Bazıları zengin petrol yataklarına sahip, bazıları dünyanın en önemli kauçuk merkezi, bazıları yağmur ormanlarıyla kaplı, bazıları ise Pasifik'le Hint Okyanusu'nu birbirine bağlayan su yollarını kontrol ediyor. Bu bölgelerin hemen hepsinde etnik ve dini çatışmalar yaşanıyor ve bunlar doğrudan dışarıdan yönlendiriliyor. Öyle görünüyor ki, yeni yüzyılın ilk dönemlerinde Müslüman dünyanın bu en kalabalık ülkesinin yavaş yavaş parçalanmasına şahit olacağız. Yine öyle görünüyor ki, Müslüman dünyadaki parçalanma süreci Endonezya ile sona ermeyecek.
Kafkaslar ve Endonezya'daki karışıklıklar arasında birebir ilişkiler kurmak elbette ki mümkün değil. Ama Balkanlarla birlikte Kafkasların ve Uzak Asya'nın Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra sürekli karışıyor, belki de daha doğrusu karıştırılıyor olmasının, hem uluslararası, hem de bölgesel güç dengeleri açısından bakıldığında tesadüfi olmadığını görebilmek hiç de zor olmasa gerek. Dünyanın en zengin, en verimli topraklarına sahip Müslüman ülkeler üzerinde yazının başında bahsettiğimiz bir "çatışma senaryosu" daha uzun yıllar devam edeceğe benziyor.
Temennimiz, hem Endonezyalı Müslümanlara hem de ülkedeki diğer dini gruplara barış getirebilecek bir çözümün kısa sürede bulunması ve başta uluslarası Siyonizm olmak üzere anti-İslami güç odaklarının ülke üzerindeki planlarının boşa çıkmasıdır.
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
8 Haziran 2006       Mesaj #103
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
TEKNOLOJİ HER ZAMAN MUTLULUK GETİRMİYOR
( İnternet nedenli fesihlere dikkat )


internet “internetworldstats”ın araştırma şirketi ACNielsen'e dayanarak yayımladığı verilere göre, halen dünyada yaşayan 6 milyar 420 milyon insanın yüzde 13,9'u (938 milyon 711 bini) internet kullanıyor. Son 4,5 yılda dünyada internet kullanıcılarının sayısı yüzde 160 arttı. Fakat bu oran Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu'da yüzde 312, Karayipler ve Latin Amerika'da yüzde 277 ve Afrika'da yüzde 258 olarak gerçekleşti.

İnternetin daha önce de hızlı geliştiği ve bu nedenle pazarın kısmen doyuma ulaştığı Kuzey Amerika'da ise son 4,5 yılda internet kullanıcılarının sayısı sadece yüzde 106,7, Avusturya ve Yeni Zelanda'da yüzde 116 ve Avrupa'da yüzde 161 artabildi.

Ülkelere bakıldığında ise yaklaşık 203 milyon ile dünyada en fazla internet kullanıcısına sahip ABD'yi 103 milyon internet kullanıcısıyla Çin, 78 milyon internet kullanıcısıyla Japonya ve 47 milyon internet kullanıcısıyla Almanya izliyor. Türkiye ise 73.5 milyon olduğu tahmin edilen nüfusuna rağmen 7 milyon 270 bin internet kullanıcısıyla dünyada 24'üncü sırada yer alıyor.

Yukarıdaki veriler bir bilgisayar dergisinin sitesinden alınmıştır[1]. Yukarıdaki alıntıda internet kullanımının ülkemizde her ne kadar yeterince yaygınlaşmadığına dikkat çekilse de artık gerek günlük yaşantımızda ve gerekse işyerlerimizle, çalışma hayatımızda internet kullanımı neredeyse vazgeçilmez bir araç halini almıştır.

İnternetin yaşantımıza ve iş hayatımıza kattığı renk ve kolaylıklar hiç şüphesiz ki yadsınamaz. Gerçektende internet çağın mucizesi bir araç ve artık alış-verişten, mesleki araştırmalara, eş bulmaktan iş bulmaya kısaca hayatımızın her alanında İnternet var artık.

Aslında yazımızın başlığında vurgu yapmaya çalıştığımız gibi teknoloji insanlara kolaylık ve dolayısı ile de mutluluk getirmelidir. Ama gelin görün ki "her nimetin bir külfeti vardır" özdeyişi bu konuda da devreye giriyor.

İşyerlerinde İnternet kullanımının yaygınlaşması iş yaşamına ilişkin kolaylıkların yanında işyeri disiplinine ilişkin sorunları da beraberinde getirmeye başladı. Şirket yönetimleri, Personel ve İnsan Kaynakları yöneticileri bu konudaki sorunlara çözümler aramaya giriştiler. Çünkü çalışanlar mesai saatlerinde bilgisayarlarını yoğun biçimde mesajlaşma, sohbet ve iş dışında (hobi amaçlı ya da spor, aktüel vb.) amaçlar için kullanmaya başladılar.

Bu durum da doğal olarak işyeri yönetimlerini çeşitli tedbirler almaya yöneltti. Artık pek çok kuruluşta MSN, ICQ ve benzer sohbet programlarının çalışanların bilgisayarlarına yüklenmesi yasaklanırken, iş saatlerinde iş amaçlı kullanımlar dışındaki internet kullanımına sınırlamalar getirildi.

Aslında işyeri yönetimlerini sadece mesai saatlerinde personellerinin yaşadığı konsantrasyon kayıbı değil güvenlik sorunları da bu tür önlemler almaya zorladı. Çünkü bilindiği gibi dışardan gelen mesajlarla ve/veya indirilen programlarla virüs saldırılarına maruz kalan şirketler ciddi veri kayıplarına uğramaktadırlar.

İş yeri yönetimleri bu konuda önlem olarak neler yapmaya başladı derseniz;

Personel yönetmeliklerine bu konuda maddeler konulmaya başlandı ve teknoloji yardımıyla çalışanların bilgisayarları izlenmeye başlandı. Bu kurallara uymayan personele ise ihtar ve daha katı disiplin cezaları uygulanmaya başlandı.

Bu arada çalışanların İnternet aracılığıyla birbirlerine gönderdikleri mesajların içerikleri de sorunlar yaratmaya başladı. Bu mesajların iş saatleri içinde ve iş ortamında gönderilmesi, okunması İş yasası açısından geçerli, ya da haklı fesih nedenleri yarattığı gerekçesiyle kimi işverenler çalışanlarının iş sözleşmelerini sona erdirdiler.

Hal böyle olunca konu ister istemez yüksek yargıya da taşındı ve işten çıkartılma yaptırımına uğrayan çalışanlarla işverenler arasındaki davalar yeni içtihatlar oluşturdu.

Şimdi dilerseniz bu konuda meydana gelen çeşitli olaylara ve bu olaylara ilişkin Yüksek mahkeme kararlarına bakalım.

Bu olayımız sıkça karşılaştığımız iletim (forward) mesajlar yüzünden işinden olan bir çalışana ait. Aynı işyerinde çalışan bir iş arkadaşına (kadın) yönlendirdiği bazı müstehcen içerikli mesajlar sonucunda işveren işçinin iş sözleşmesini haklı nedene dayanarak sona erdirmiştir. Bunun üzerine işçi işe iade davası açmış ve yerel mahkeme işçiyi haklı bularak feshi geçersiz saymıştır. Buna karşın İşveren de kararı temyiz ederek konuyu Yüksek yargıya taşımıştır. Kararı inceleyen Yargıtayımız aşağıdaki gibi hüküm kurmuştur.

"Dosyadaki bilgi ve belgelerden; bir eğitim kurumu olan davalı vakıfta bölge eğitim sorumlusu olarak çalışan davacının, davalının ibraz ettiği, davacının da kendisi tarafından çekildiğini kabul ettiği e-mail kayıtlarından, işyeri bilgisayarını kullanarak, mesai saatleri içinde aynı yerde çalışan bir hanım iş arkadaşına edep dışı sözler ve resimler içeren mesajlar gönderdiği anlaşılmıştır. Bizzat davacı tanıkları bu mesajların işverence 07.01.2004 tarihinde öğrenildiğini ifade etmişlerdir.

Bu durumda davacının iş aktinin feshi geçerli bir sebebe dayandığının kabülü gerekir. Böyle olunca davacı 4857 sayılı İş Kanunu'nun 18 ve devamı maddelerinde yer alan işe iade hükümlerinden yararlanamayacağından aynı Yasanın 20/3 maddesi uyarınca Dairemizce aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." [2]

Görüldüğü gibi yüksek mahkeme işçinin bu davranışının her ne kadar haklı nedenle fesih sayılamasa da geçerli nedenle fesih sebebi saymış ve yerel mahkemenin işe iade kararını bozmuştur.

Buna benzer bir diğer örnek olay ise işverenle mesajlaşma sırasında kullanılan İngilizce argo bir deyim sebebiyle meydana gelmiştir.

Kararı birlikte inceleyelim;

DAVA VE KARAR: Davacı işçi, iş akdinin geçerli neden olmadan feshedildiğini ileri sürerek feshin geçersizliğine, işe iade ile işe başlatmama tazminatının belirlenmesini istemiştir. Davalı işveren ise, davacının iş akdinin İş Kanunu'nun 25/II gereğince haklı nedenle feshedildiğini ileri sürerek davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece feshe gerekçe yapılan, davacı tarafından işyerinde e-posta yazışmasında kullandığı "kick their ass baby" ifadelerinin aşağılama, küçültme ve küfretme mahiyetinde kullanılmadığı gerekçesiyle feshin geçersizliğini ve işe iadesine karar verilmiştir.

Davacı tarafından e-mail'de kullanılan "kick their ass baby" (k.....larını tekmele bebeğim) sözcükleri her ne kadar küfür ve hakaret içermekte ise de; sert bir argo deyimi olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. İşyerinde ve iş saati içinde işverenle bir konuda yapılan yazışmada bu şekilde argo kelimenin kullanılması her ne kadar İş Kanunu'nun 25/II. maddesi kapsamında haklı fesih hali oluşturmaz ise de bu şekildeki bir davranış işyerinde çalışma düzenini ve huzur bozucu nitelikte olup geçerli fesih hakkıdır. Bu nedenlerle davanın reddine karar vermek gerekir. [3]

Bu karardan da anlaşılacağı üzere Yargıtayımız bu tür mesajlaşmalara pek sıcak bakmıyor.Tüm çalışanlara mesajımız; teknolojiyi kullanmak güzel ama, iş saatlerinde internet kullanımı ve mesaj içeriklerine dikkat teknoloji kimi zaman işsiz kalmamıza bile neden olabiliyor.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
9 Haziran 2006       Mesaj #104
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Irak’taki El Kaide örgütünün lideri Ebu Musab Zerkavi, dün Bakuba kendi yakınlarında bir Amerikan saldırısının ardından öldürüldü.

Ürdün asıllı Zerkavi, Irak’ta intihar bombalarıyla sivilleri de hedef alan pek çok vahşi saldırıyı, adam kaçırma ve rehinelerin kafalarının kesilmesini koordine eden kişi olarak biliniyor. Zerkavi’nin çeşitli cihat hareketlerinde savaştığı uzun bir geçmişi var. Zerkavi’nin 2000 yılında, el Kaide ile bağlarını güçlendirdiği; ancak resmî olarak onlara katılmadığına inanılan Afganistan’ın Herat kentinde kendi terörist üssünü oluşturdu. Afganistan’daki 2001’deki savaştan sonra Irak’a kaçtı ve Kuzey Irak’ta Halepçe’de Taliban’ın Afganistan’ındakine benzer mini bir devlet oluşturmak için bazı köylerin kontrolünü bulunduran Kürt İslamcılardan oluşan “İslam’ın Askerleri” (Cund el İslam) olarak bilinen gölge bir örgüte katıldı. Bu grup daha sonra, Aralık 2001’inde adını “İslam’ın Destekçileri” (Ensar el İslam) olarak değiştirdi. Irak savaşı boyunca, ABD Özel Kuvvetleri’nin ve Kürt militanların buradaki ana üssü yok etmelerinin ardından, Zerkavi de dahil olmak üzre, Ensar el İslam’ın üyeleri tüm Irak’a yayıldı.
İç savaşı tetiklemeye çalıştı
Zerkavi’nin, liderliğini ilan etmemesine rağmen, Ensar’ı yönetmede kilit bir rol oynadığına inanılmaktaydı. Daha sonra Zerkavi, “Birlik ve Cihat Grubu” (Cemaat el Cihat vel Tevhid) isimli bir diğer örgütü koordine etti. Sonrasında ise Zerkavi, Usame bin Ladin’in örgütüne bağlılık yemini etti ve “İki Nehir Diyarında Kutsal Savaş için el Kaide” (Tandim Kaide Cihat fi Bilad el Rafideyn)’i kurdu ve başına geçti.
Irak’taki Sünni Müslümanlara yönelik saldırıları koordine etmekle olduğu kadar, kendilerini ABD güçlerinin müttefiki kılmakla suçladığı Şia, Zerkavi grubunun spesifik hedefi haline geldi. El Zerkavi, Irak’ta iki mezhep arasında bir iç savaşı ateşlemeye çalıştı; böylece Amerika’nın ülkeye istikrar getirme çabalarının altını oymayı hedefledi. O, Irak Şia’sının gerçek Müslümanlar olmadığını, “Amerika’nın Irak’taki gözü ve kulağı” olduklarını ilan eden 33 kaset kaydı yayınladı. Bu açıklamalarla, Irak’taki Sünni Müslümanları “işgalcilerin ayakları altındaki yeryüzünü ateşe verme”ye zorladı.
Zerkavi’nin Cemaat el Cihad vel Tevhid örgütünün de, Türk kamyon şoförleri Murat Yüce ve Durmuş Kumdereli’nin katledilmesinin ardındaki güç olduğuna inanılmakta. 2003 yılı Ekim ayında, Türk müteahhitler Mahir Kemal ve Ramazan Elbu, bir diğer kamyon şoförü, el Zerkavi’nin bağlı olduğu bir başka grup olan Jaysh el Ensar el Sunna grubu tarafından infaz edildi. Zerkavi’nin şiddet taktikleri onun kendi “şok ve dehşet”i anlamına geliyordu, dinleyenlerini boyun eğmeleri için korkutuyordu. Eylemleri, büyük gazetelerin hemen hepsinin ilk sayfasında yer buldu, böylece ona uluslararası anlamda dikkatler yöneldi, bu yayınlar sayesinde terör eylemlerini daha geniş bir kitleye duyurdu. Sözde özgürleştirilen Saddam Hüseyin’in Irak’ı “Korku Cumhuriyeti” olarak tanınıyorsa, el Zerkavi’nin örgütleriyle korku Irak’ı asla terk etmemiş demektir. Peki, ortalama bir Iraklı, bombalı bir araç içinde ya da kaçırılarak öldürülme korkusuyla nasıl başa çıkabilir?
Zerkavi’nin bu saldırılarla, Ortadoğu’da marketlerde satılan ya da internetten kolayca indirilebilen video kasetlerle gönderdiği mesaj, genç Müslümanlara onun Irak’taki cihadına katılma ilhamı üfledi. Ortaya çıkarılan bir bilgi, Zerkavi’nin mesajının Lübnanlı bir genci nasıl etkilediğini ve, her ne kadar başarılı olamasa da, onun ABD güçlerine karşı bir intihar saldırısına giriştiğini gözler önüne sermektedir. Zerkavi için savaşmaya gönüllü olana adam şunları söylemişti: “Zerkavi tüm Müslüman gençliğine kendini adres gösterdi, Amerikalıların geldiğini, tüm silahları ile geldiğini ve bize saldırdığını ve intikamımızı almak için bu savaşa katılmamız gerektiğini, söyledi.”
Ölümü direnişi etkiler mi?
Bununla birlikte, Zerkavi’nin ölümü Irak’taki şiddet döngüsünü sona erdirmeyecektir, tıpkı Uday ve Kusay Hüseyin’in ölümlerinin, Saddam Hüseyin’in yakalanmasının Irak’taki şiddeti sona erdirmede başarısız olması gibi. Zerkavi’nin ölümü, el Kaide’nin motivasyonuna ve onun liderliği altında Irak’a savaşmak için gelen yabancı savaşçılara bir darbe olacaktır. Bununla birlikte, el Kaide örgütü Irak’ta, tüm Müslüman dünyasını yönetimi altına alacak bir halifenin zeminini hazırlama amacıyla yeni bir hilafet kurmak için savaşıyor. Bu, liderlerinin ölmesine rağmen onların savaşmaya devam etmesindeki temel güdü. El Kaide bağlantılı savaşçılar içinse, varlıklarını devam ettirmeleri için cihadı sürdürmeleri en iyi seçenek. Liderlerinin ölümüne rağmen, tıpkı 80’li yıllarda Usame bin Ladin’in Sovyetlere karşı savaşıyla başlayan kendini tanımlama gibi, onları tanımlayan şey de mücadeleleri. Zerkavi, onun gibi pek çok adamı üreten çevrenin bir ürünü. Yerel Ortadoğu hükümetlerinin bozulması, Filistin meselesi, Irak’ın işgali, yoksulluk, eğitim yetersizliği gibi unsurlar hayatlarından hoşnut olmayanların Irak’ta el Kaide saflarına katılmasına neden olmaya devam edecektir. Bu koşullar sürdüğü müddetçe, yeni Zerkaviler ortaya çıkarak eskisinin yerini alacaktır.

Dr. İbrahim Al-Marashi
Oxford Üniversitesi Öğretim Üyesi
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
9 Haziran 2006       Mesaj #105
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
HAK ARAYANLAR (Rauf DENKTAŞ )
1974`e kadar parolamız "1960 antlaşmalarından kaynaklanan haklarımızdan (kurucu ortaklık haklarımızdan) asla vazgeçmeyeceğiz"di.

"Kurucu Ortaklık" hakları "siyasi açıdan dini, dili ayrı iki eşit halkın varlığını" ve "Türkiye`nin Garanti Haklarını" içermekteydi. Taraflara "cemaat" dense de, bunların ayrı self - determinasyon hakları kabul edilmişti. Bunlardan biri bu hakkı kullanarak Kıbrıs`a sahip çıkamaz, adayı tümüyle veya kısmen başka bir ülkeye bağlayamazdı. Siyasi eşitliğin ve adada iki kurucu halkın varlığı vetolarla ve ayrı cemaat meclisleri ile olduğu kadar anayasanın 2(1) ve (2) maddelerinde de vurgulanmaktaydı. Resmi dil Türkçe ve Rumca idi. Kıbrıs`ta yaşayan azınlıklar ya Türk cemaatına, ya da Rum cemaatına kayıtlı olacaklar ve seçimlerde kayıtlı bulundukları cemaatın listesinden oy kullanabileceklerdi. Bir Türk`ün Rum listesinden oy kullanabilmesi mümkün değildi meğer ki anayasanın 2(5) maddesine göre Türk Cemaatından ayrıldığını ve Rum Cemaatına katıldığını yazılı olarak Cumhuriyetin ilgili makamına ve Cemaat Meclislerinin Başkanlarına duyurmuş olsun! Rum Cemaat Meclisi tarafından bu müracaat kabul edilmeliydi.

1963`den son Rum tarafındaki "Rum Cemaati seçimleri"ne kadar Rum`a kalıp yalakalık yapanlar, kendi insanları ve milli davamız aleyhine çalışanlar olmuşsa da İbrahim Aziz`le başlayan danışıklı bir "dava" girişimine ve milli şairin kızının adaylığına, Güneyde yaşayan Türkler arasından 250 kadar insanın Rum seçimlerinde oy kullanmasına kadar bu "milli dengeyi" bozan, "milli çizgiyi aşan" olmamıştır.

Rum liderliği 1960 Anayasasındaki bu "toplumlar arasındaki eşitlik kriteri"nin Anayasaya rağmen, Türkler tarafından bozulmasına göz yummakla birşey kaybetmemiş, çok şey kazanmıştır. Türklerin bu girişimi Papadopullos`un "üniter devlet" siyasetini güçlendiren bir girişim olarak kullanılacaktır. "Tek halk, tek devlet, tek egemenlik, kurumların birleşmesi" Güneyde balg ibi olabiliyorsa,g eleceğin `birleşmiş - bütünleşmiş` Kıbrıs`ında niye olmasın?" sorusu dış dünya indinde de büyük ağırlık kazanacaktır. Diğer yandan Akritas Planı`nın da öngördüğü ortamda, Kuzyede karma vilayet haline gelecek olan kuruluşa dolacak olan Rumlara aynı hakkı vermemek için bir neden de kalmayacaktır. Osmosis veya Üniter Devlet olgusunun doğumu işte böyle gerçekleşecektir.

1960 Antlaşması ve Anayasası Türk - Rum dengesini korumak ve eşit ortaklığa dayanan dengeyi bozmamak için hassas ilkelerden oluşmaktaydı. Enosis ile Taksim`in yasaklanması, Kıbrıs üzerinde Türk - Yunan gerginliğinin yaşanmaması içinde. Menderes - Karamanlis, Zorlu - Averof ikilisi Makarios`un dizginlerini tutabilmiş olsalardı 1960 Cumhuriyeti Türk - Yunan dostluğunun yıkılmaz bir köprüsü haline gelebilecekti. Bunun olabilmesi için esas fedakarlığı Türkiye yapmaktaydı. Tarih itibariyle, geopolitik ve stratejik nedenlerle olduğu kadar İngiliz`den önceki sahibi olarak Türkiye`nin Kıbrıs üzerinde yadsınamayacak hakları vardı. Bu Türk adasının Yunana gitmesi için başlatılan EOKA tethiş harekatı karşısında Türkiye, yörede barış için ve NATO`nun Güney kanadı yıkılmasın düşüncesiyle, evvela Taksim`e (çift enosis`e) razı olmuş, sonra da Kıbrıs`ın Türkiye ile Yunanistan arasında bir barış köprüsü olabileceği inancı içinde garantilenmiş ortaklık Cumhuriyeti`ne imzasını koymuştu.
Bunlar hep tarih olmuştur. Ancak "1960 haklarımıza sahip çıkalım" demagolisini yaparak KKTC`nin temeline su akıtanların bilmek istemedikleri bir gerçek vardır. Akritas Planı`nı Megali İdea dosyası ile birlikte okuyanlar eğer 1955-59 ve 1960 - 63 yılları ile 1963`den bu yana ceryan eden olayları izlemişlerse varacakları tek bir sonuç "Kıbrıs`ta yaşayan iki halktan tek halk, iki milletten tek millet yaratmanın mümkün olmadığı ve olmayacağıdır" meğer ki 2006`da "Rum seçimlerine" katılmış olan kendini bilmezlerin veya aldatılmışların sayıları - 1960`da kurulmuş olan devlet iki eşit birime dayanır, bunlardan biri Türk birimidir, diğeri de Rum birimidir temel ilkesini ortadan kaldıracak kadar artmış olsun!
400 yıl bir arada yaşamış fakat bütünleşmemiş, assimile olmamış bu iki eşit halk "müşterek bir devleti" fiili ve etkin garantilere rağmen ancak üç yıl yürütebilmişlerdir çünkü uzak ve yakın tarihleri, Kıbrıs`a bakış açıları, birbirlerini değerlendirmeleri birleşmek bütünleşmek yönünde olmamıştır. Rum tarafının 1800`lerde başlayan Enosis tutkusu ve Türk`ü düşman görüşü, Kıbrıs Türklerine "dini ve milli düşman Türkiye`nin Kıbrıs`taki kalıntıları" gözü ile bakışı, dil ve dinle kültür ayrılığı, milli köken ve milli sadakattaki ayrılık bütünleşmeyi engelleyen faktörler arasındadır.

1960 tecrübesi cesur ve belki de Türk - Yunan dostluğunu koruması açısından ideal bir denemeydi, ancak gerçekçi değildi. Taraflardan birinin bu ideal hal çaresini ortadan kaldırmak için ne denli kararlı olduğu kaale alınmamıştı. Bu garantilenmiş ideal barışın Rum liderliği tarafından Enosis`e sıçrama tahtası olarak kullanılacağına inanılmış olsaydı, bundan doğacak vahim sonuçlar da hesaba katılarak hal çaresinin kalıcılığı, belki de, o zamandan Türk - Yunan hududunu Kıbrıs`tan geçirmek veya ortakları ayırmak olacağı benimsenebilecekti. Ancak kimse buna inanmak istemedi. Kimse Garantörlerden Yunanistan`ın imzasını çiğneyip Rum liderliğinin peşinden gideceğini düşünemedi; kimse Garantör İngiltere`nin kendi üslerini koruyabilmek için Kıbrıs`ta işlenen cinayetlere göz yumup eli kanlı, cani Makarios`u meşru hükümet olarak tanıyabileceğini hayal bile etmedi. Kısacası kimse Kıbrıs`ta ceryan eden hazırlıkları, silahlanmayı, ortaklık devletini yıkmaları için başlatılan propagandayı görmedi, önemsemedi veya görüp önemsemek istemedi. Makarios, Akritas Planı`nda da itiraf ettiği gibi, "anlaşmaların Rum çoğunluğa haksızlık yaptığını ve Anayasanın değiştirilmesi gerektiğini" dostlarına kabul ettirdikten sonra "Türkler isyan etti" yalanını ortaya atarak silaha sarıldı. Sonuç malum.

Bu kanlı badireden Barış Harekatı ile kurtarıldık. Eski Rum Bakanlardan Rolandis`in ve diğer gerçekçi Rum yazarların da itiraf ettikleri gibi Rum liderler "Kıbrıs`a sahip çıkmak için" önlerine konan her uzlaşma formülünü reddettiler. Hala "Kıbrıs`ın tümüne sahip çıkmaki çin" uğraşmaktadırlar. Önlerinde aşılmaz engel KKTC`dir. KKTC`ni koruyan Graantör Türkiye`nin askerleridir! Mücadele bunlardan kurtulmak içindir. İçte bizim tek sesten konuşamamamızı bu maksatla kullanmaktadırlar. "Rum seçimlerine" katılan Türkleri de bu maksatla tepe tepe kullanacaklardır. Hükümetimizden bu konuda ne ses çıktı, ne de seda. Bu kanunsuzluğu, bu aymazlığı, milli davaya vurulmuş olan bu darbeyi de hazmetmek mümkün değildir. Herhalde bir tedbir düşünülüyor diye kendi kendimizi avutmaktayız. Sözde "hak arıyoruz" diye zararlı yola sapmış olanları ikaz etmek hepimizin görevi olmalıdır.
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
10 Haziran 2006       Mesaj #106
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
Çete imalatı, ekonomi sopası ve AB'ye teslimat
Şemdinli, Danıştay, Atabey işleri, ekonomik dalgalanmayla birleşince, bizim istikrar (!) da bozuluverdi. Bu arada, 3 Ekim'den bu yana AB ile yürütüldüğü söylenen göstermelik müzakerelerde kader anına saatler kaldığı halde bunları konuşmuyor, konuşamıyoruz. Bir yanda çete operasyonları, öte yanda ekonomi sopasıyla ölüm fermanımızın üzeri örtülmüş oldu.

Kader anı dediğimiz, Pazartesi günü Türkiye-AB arasındaki tek yetkili organ olan Ortaklık Konseyi'nin toplanması. Buradan bir "Ortak Tutum Belgesi" çıkacak ve AB güya gerçek müzakereleri başlatıp, sürdürmek için istekler listesini Dışişleri Bakanı Gül'e verecek. Bu koca listede nelerin yer alacağı ise 3 Ekim'den çok önce, Nisan 2005'teki Ortaklık Konseyi toplantısından çıkan "Ortak Tutum Belgesi"nde belliydi. Gül de, halen kamuoyundan gizlenen bu belgeyi kabul etmişti. Ve bugün itiraz eder görünüp, "Lüksemburg'a gitmeyebiliriz" dedikleri, liman ve havaalanlarımızın Rumlara açılması şartı orada açıkça vardı. İlave olarak "Kıbrıs Cumhuriyeti" yani Rumlarla ilişkilerin normalleştirilmesi, NATO gibi uluslararası kuruluşlarda Rumlara uygulanan vetonun kaldırılması da yer almıştı. Yetmemiş, önce ek protokolün imzalanması, ardından 3 Ekim'deki Müzakere Çerçeve Belgesi'yle de bunlar aynen kabul edilmişti. Peki şimdi bu itiraz neyin nesi veya "kim aldatılıyor, AB mi, Millet mi" demezler mi?

PAYLAŞIM LİSTESİ
Pazartesi günkü toplantıda önümüze konacak şart sadece Kıbrıs da değil.
Dini özgürlükler adı altında Papaz Okulu'nun Anayasa'mıza aykırı ve imtiyazlı şekilde açılıp, azınlık vakıflarının istediği ne kadar mülk varsa verilmesi, Gökçeada-Bozcaada'ya özerklik, Süryaniler ve Aleviler başta yeni dini azınlıklar icat edilmesi,
Demokratikleşme kılıfıyla, Güneydoğu'daki operasyonların durdurulması, bölücü teröre "siyasi çözüm" bulunması yani genel af ve TBMM'de temsilinin sağlanması,
Kültürel haklar kılıfıyla, yerli Roj-TV'lerin açılıp, Kürtçe eğitime izin verilmesi
Sivil-asker ilişkisi kılıfıyla, TSK'nın ülkenin iç ve dış güvenliğinden dışlanması,

İfade özgürlüğü kılıfıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bölünmez bütünlüğüne yönelik faaliyetlerin serbest bırakılması gibi onlarca şart. Bu arada biz çetelerle uğraştırılırken, Yunanistan'ın Ege gaspı ve Pontus soykırımı iftirası da resmen AB gündemine sokuldu.
Peki iktidar Kıbrıs'ı tartışıyor görünüyor da, acaba bu sayılanlara neden sessiz kalıyor?
İktidar, "AB yolunda ölmek var, dönmek yok" havasında. Erdoğan, daha geçen hafta partisinin Meclis Grubu'nda, "AB katılım sürecimiz ilk günkü kararlılık ve hızıyla devam ediyor. Şimdi önümüzde yeni bir hedef var. İnşallah 12 Haziran'da, müzakere sürecinin fiilen başlatılması…" sözleriyle, AB'ye yine peşin çek verdi. Ayrıca "Türkiye'nin yeni bir başlangıç yaptığı" iddiasıyla, "Bu süreci de sağlam durarak, milletimizin alî menfaatlerini her şeyin üstünde tutarak, başarıyla yöneteceklerini" anlattı. Aksini düşünenlere de, "Türkiye'nin geleceğini, birlik ve bütünlüğünü birtakım hilekârların samimiyetsiz, sathi ve kirli emellerine kurban edemeyiz, etmeyeceğiz" uyarısında bulundu.

Yukarıdaki şartlar, AB tarafından iyice sağlama alınmış olarak kabul ettirileceğinden, yeni bir başlangıç olacağı doğru da, bunlara nasıl "milletimizin alî menfaatleri" denebiliyor? Ve acaba "birlik ve bütünlüğümüzü hedef alan gerçek hilekârlar" kimlerdir?

ÖDENEN, ÖDENECEK BEDELLER
Anlaşılıyor ki, aylardır sürdürülen "derin devlet" imalatlarının asıl hedefi, Pazartesi günü önümüze konacak şartların Türk Milleti'nin en güvendiği kurum TSK'ya, dolayısıyla Türk Milleti'ne kabul ettirilmesiymiş. Operasyonların üzerine, sadece sıcak parayla dönen ekonominin "kriz sosunun" eklenmesiyle herkes sus-pus olmadı mı? Aylardır şehit cenazeleri geldiği halde, Terörle Mücadele Yasası'nın savsaklanmasına bile TSK'nın ses çıkaramamasının başka izahı var mı?
Başbakan, 12 Haziran'a sayılı günler kala Genelkurmay Başkanı Özkök'le acaba sadece Atabey çetesini mi görüştü? "Yeni başlangıcı ve ekonomik istikrarı baltalayacak" bir çıkış olmaması da ele alındı mı? Yoksa AB'ye, "TSK kontrolümüzde" görüntüsü mü verildi?
Bunları niye mi soruyoruz? 3 Ekim öncesinde Dışişleri Bakanı Gül'ün, Özkök ile Kuvvet Komutanlarına, gelişmelerle ilgili ayaküstü brifingini hatırladık. Gül, "Oturulacak masada yemeğin tadının alınamayabileceğini" söylerken, ilişkilerin kopmasının Türkiye'ye etkilerini de düşünmek zorunda olduklarını anlatmış, bunların gazeteciler tarafından duyulmasına da şiddetli tepki göstermişti. Özkök ise gazetecilerin, "masaya oturulmalı mı?" sorusuna, "Asker olarak bu sorunun muhatabı ben olmamalıyım. Devletin kuralları vardır. Bu kararı verecek olanlar, onun bedelini de ödeyecek olanlardır" karşılığını vermişti.
Kararı verenler değil, ama Türk Milleti ve TSK 3 Ekim'den beri büyük bedeller ödedi. 12 Haziran'da masaya oturulduğu takdirde daha çok bedeller de ödettirilecek. Çünkü ipler artık resmen Brüksel'de olacak.
İki kişi, Türk Milleti, TBMM ve devleti devre dışı bırakmış, koca ülkeyi uçuruma sürüklüyor. İşte "demokrasi", işte "yeni başlangıç"!..
ramsstein - avatarı
ramsstein
Ziyaretçi
10 Haziran 2006       Mesaj #107
ramsstein - avatarı
Ziyaretçi
Bekir COŞKUN [email protected]

2b Gözlerinizi vermeyin...

O yamaçtaki yeşil koruluk sizin.

O meşeler, kayınlar, serviler, koca çamlar, en az onları seyreden gözleriniz kadar sizin.

O yamaçlardan gelen çiçek kokuları da sizin.

En az burnunuz kadar.

Deniz suyundan bir avuç alın, avucunuz kadar sizindir.

Bir ağacın gölgesine uzanın, arka bahçelerden gelen böceklerin sesini dinleyin, kuşların şarkılarına kulak verin.

O sesler sizin...

Hiç kimsenin olmadığı kadar sizin onlar.

*

Ama Ankara'daki adam onları başkasına veriyor, yok ediyor, yağmalatıyor, aldırmıyorsunuz...

Yarın 5 Haziran Dünya Çevre Günü...

Çevrenin size ait olduğunu, oranın bedeniniz kadar sizin olduğunu bir türlü anlamıyorsunuz.

Ankara'daki adam... Suç ortakları bürokratlar ve cingöz yatırımcılarla koyları, kıyıları, ormanı, yeşil alanları, doğayı, çevreyi talan ediyor...

Sizin olanları elinizden alıyor...

Aslında gözlerinizin görüşünü, burnunuzun işlevini, kulağınızın duyuşunu sizden çalıyor.

Tınmıyorsunuz...

*

Oralar Ankara'daki bakanların, bürokratların, avantacı belediye başkanlarının, ya da para kokusu alıp koşarak yağmaya gelen cingöz yatırımcıların değil.

Sizin...

Burnunuza lağım kokuları, kulağınıza inşaat tıkırtıları geldiğinde... Baktığınızda beton gördüğünüzde, duyularınız bir bir eksildiğinde, bunu nasıl anlamazsınız?..

Ormanınız kesildiğinde, koylarınız zenginlere peşkeş çekildiğinde, nehirleriniz renkli aktığında, kuşlar sustuğunda... Kulaklarınızın biraz daha az duyduğunu, burnunuzun biraz daha az soluduğunu, gözlerinizin daha az gördüğünü nasıl bilmezsiniz?..

Ankara'daki adamın bedeninizden parçalar kopardığını...

Aslında doğayı değil, sizi yok ettiğini nasıl görmezsiniz?..

Pekiii...

Örgütlenip, çevre ve doğaya siz sahip çıkmazsanız... Kendinizin ve çocuklarınızın parça parça yok edilmesine tepki göstermezseniz...

İnsan nasıl "insan" olabilir a dostlar...
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
11 Haziran 2006       Mesaj #108
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
Kıbrıs'da Zafer Yada Hiç!
"İnce, uzun, ucu sözde açık, fakat gerçekte sonunda Türkiye'ye kapanacağı muhakkak, engebeli AB yolunda, Ankara'da nefesler tutulmuş, Pazartesi günü Brüksel'den ne işaret gelecek diye! Müzakerelere başlanacak mı? Yoksa bu işkenceli bekleme oyununa "devam" mı?.. Zaten, bu yollara gireli, ne zaman böylesine son dakika heyecanları yaşanmadı ki?

Brüksel'den gelen haberler, müzakerelere "başlama" verecek "Ortak Tutum Belgesinin", henüz 25 üyenin hepsinin onayını almadığı… Başlıca engel, Kıbrıs Rum Yönetimini, ek protokolün Türkiye tarafından uygulanması, yani liman ve hava alanlarının Rum uçak ve gemilerime açılması! Tabii, geçen bir yazımda sözünü ettiğim o "Ortak tutum belgesi" veya geçici ilerleme raporunda iler sürüleceği belli bazı koşullara, mesela TSK ve Güneydoğu konusundaki dayatmalardan ve bunlar karşısında iktidarın ne yapacağı şimdilik söz konusu edilmiyor... Hoş söz konusu edilse ve Ankara itiraz etse de, ne çıkar?


KIBRIS
AB yolundaki en büyük engellerden biri de Kopenhag kriterlerinden olmadığı halde önümüze çıkarılmış olan "Kıbrıs sorunu" AKP iktidarı, AB daha doğrusu kendi amaçları uğruna, Kıbrıs'ı çoktan verip kurtulacak! Şimdiye kadar, bu konuda yaptığı büyük fedakârlıklar ve verilen ödünler, Rauf Denktaş'a karşı oynanan oyunlar malûm. Kıbrıs Türklerinin çoğunluğu Annan Planına " evet" dedi ve bunu dedirten Mehmet Ali Talat'ı Cumhurbaşkanı seçti Rum Halkı "hayır" dedi, bunu dedirten Papadopulos son seçimlerde büyük çoğunlukla kazandı. Sadece bu çelişki, Denktaş'la Talat arasındaki farkı ve maalesef Rumlarla Kıbrıs Türklerinim çoğunluğu arasındaki acı farkı gösteriyor.

Ve şimdi bu oyun içinde başka bir oyun var; Talat'ın Amerika'da Dışişleri Bakanı Rice, İngiltere'de Blair tarafından "tam resmi" kabul edilmesinden sonra Berlin'de Alman Dışişleri Bakanı tarafından "yarı resmi" kabul edilmesi "zafer" olarak gösterilebiliyor ve kamuoyu kandırılıyor. Bunlar KKTC'nin İngiltere, Amerika ve Almanya tarafından tanınması manasına gelmezmiş. Ama zararı yok böyle horoz şekerleriyle avutuluruz!

Kıbrıs davamızın mücahidi rahmetli Sedat Semavi'nin kurduğu HÜRRİYET gazetesi Almanya ile ilgili haberi "Talat'a üçüncü kapı açılıyor" manşetiyle verdi. Ertuğrul Özkök de, yeni göz boyama hareketi konusunda "Berlin, Cuma Saat 10.00 " başlıklı yazı yazmış… Bir dostumun dediği gibi, bu da, Kıbrıs Davamızda, 2002 Kasım ayında başlatılan "indirimli satış kampanyasının" yeni bir reklâmı!

Bizim medyadakilerin bu aşikâr "göz boyamaya", böyle kapılmaları ve bu "kapılardan" çözüm beklemeleri çok garip! Oysa Ruf Denktaş'ın yazdığı gibi bu son açılımlar aslında bir süredir sürdürülen "bu mevcut durum devam edemez" hareketinin ve yeni Annan Planlarını habercileri!

Hafızalar da "nisyanla" malul yani özürlü! Çözümsüzlükle suçlanan eski KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'a da böyle kapılar açılmıştı. Almanya Denktaş'ı 2000'de resmen davet etmiş ve zamanın Dışişleri Bakanı Joschka Fisher'le 11 Şubat 2000 Cuma günü Hamburg'da görüşmüştü. Ama sonra ne oldu?.. Gene Annan Planı oldu!

Oynanmakta olan oyunun bir başka boyutu da, "statüko devam edemez" uyarılarına şimdi Washington'dan geldi. ABD Dışişleri Bakan yardımcısı Daniel Fried, açıkça " Türkiye, AB üyelik amacını gerçekleştirmek için, Gümrük Birliği anlaşmasını, Kıbrıs Rum Kesimimi de kapsayacak şekilde genişletmeli, çözüm fırsatını kaçırmamalı" demiş ve ilave etmiş; " Kıbrıs adasında Kıbrıs Cumhuriyetinden başka herhangi bir hükümeti tanımıyoruz, tanımayacağız!"

Londra'da, Washington'da ve şimdi de Berlin'de, lütfen "yarı resmi" olarak "ağırlanan" Talat'a aynı mesajların verildiği ve bu davetlerin de, ona-dolayısıyla Türkiye'ye bu mesajları vermek ve "statükoyu" Rumlar içim değiştirmek için verdikleri besbelli!

Hükümet bu dayatmalar karşısında ne yapacak?
Kıbrıs Türkiye için, Türk milleti için, tarihi, coğrafi ve stratejik açılardan hayati önemi ve önceliği haizdir… Hele enerji hatlarınım Orta Asya ve Orta Doğu'da, bazı projelerin uygulanmak istendiği şu bağlamda, İngiltere neden Kıbrıs'ta üslerini muhafaza eder? ABD neden bu adaya aşırı ilgi gösterir? Ve buna rağmen içimizden bazıları "Kıbrıs'ın Türkiye için önemi yok derler? Açıkça söylemek gerek, her halde, Kıbrıs Türkiye için, Avrupa tutkusuyla, Rumlara ikinci sınıf vatandaş olmaya hazır görünen ve bunun için de Rauf Denktaş gibi gerçek bir liderin yerine Mehmet Ali Talat gibi Rumlarla işbirliği yapmaya hazır birini seçen Kıbrıs Türklerinden de çok daha önemlidir. Kıbrıs konunda verilecek ödünler, iktidarın tabutuna çakılacak çiviler olur!

Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
11 Haziran 2006       Mesaj #109
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Kavramlar bile kategorize edildi. Bazı kavramları bazıları hiç kullanmaz. Seçtiği bir başlık vardır; dava savunması yapar gibi, hep o başlığı doğrudan ilgilendiren, çağrıştıran bir kavramlar listesi oluşturur ve etrafında döner.

Mesela “sorumluluk bilinci” kavramını modacılar pek sevmez. (”Modacılar” sözünü, düşünce modası anlamında kullandım.) Keza disiplinle ilgili kavramları da sevmezler. Metot disiplini, çalışma disiplini, otokontrol disiplini vs. gibi... Eskiden salabet-i şahsiye denilirdi, eski Yargıtay Başkanı aynen kullanarak hakimliğin şartlarından biri olarak gösterdi. Hadi “kişilik sağlamlığı” diyelim... Sevmezler! Modacıların yazı kadrosunda bu türlü kavramlar yoktur.
Peki sadece serbestlik, özgürlük, bağsızlık, adem-i merkeziyet, merkez kaç; nasıl bir yaşayış gerçekliği ifade edecek? Evrenin eşyasında bile yok bu; bırakın canlılarını! Merkez kaç kuvveti, yörüngede kalmanın temel şartlarından biri. Ama sadece o olursa, fırlayıp çıkarsın yörüngeden. Merkez çekimi, merkez kaç ile dengelenecek; o denge bir ölçüler manzumesi ifade edecek, sen de manzumenin sıhhat özelliklerini inceleyip düşünce üreteceksin! Uzun iş! Zor iş! Kolay olan şu: Ya merkeziyetin ya da adem-i merkeziyetin ifratına sarılıp keyfine bakarsın. O zaman bazı kavramlar renkler, unsurlar kendiliğinden düşer; bir başka deyişle karşı tarafın malı haline dönüşür; keyifli, tarçınlı bir ezbercilikler çekişmesinde her iki taraf da bir muvazaanın (danışıklı dövüşün) rehavetini yaşar.
Aslında bir şey daha olur: Liste dışı bırakılan kavramların unutulmasının yanı sıra, yalnızlaştırılan ve papağan gibi tekrarlanıp duran kavramlar da basitleşir, yozlaşır. Her iki taraf da kendi açısından bunu yapar ve “kavramlar anarşisi” denilen sonuç, müşterek eserleri olur! Aynı şeyi farklı kavramlarla, aynı kavramı farklı kelimelerle ifade etmeye başlarız; ve en basit konularda bile bu “ortak dil” yokluğu yüzünden anlaşamayız. Konuşuruz da anlaşamayız; monologlar karşılaşır da, bundan bir diyalog verimi doğmaz. Seviye farklı olabilir; uzlaşma, bir “zaruret seviyesi”nde mutlaka gerçekleşecektir; ötesini kendi seviyelerimiz belirler! Zaruri uzlaşma, maddi bir kaçınılmazlıktır. Bu bile bir anlama ve kavramlara (hür) aşinalık şartına bağlı.
17 yaşında kız, bir gençle kaçıyor. Nasıl bir zihin yapısı bu? Kırsal kesim, baba-kardeş korkusu var, ele güne bakamamak var... Çok mu sevmiş? Yoo! İçgüdüsel bir zaaf. İtelenmiş ve şimdi geri dönmek istiyor... Akli yönüne dikkat edin önce... Seni birtakım tepkilerin ve tehlikelerin beklediğini biliyorsun. Nasıl bir cesaret bu? Bir sürü örnek var böyle... Babacığı diyor ki: “Baskı falan yapmadık. Okuluna giderken ben ayrıca ‘annenin verdiği harçlık az olabilir’ deyip takviye ederdim.” Şunu soruyorum: “Sorumluluk bilinci kazandırmak için ne yaptınız? Ne yaptık?”
“Cahil olan cesur olur” tam karşılamaz. Ortada bilgi eksikliğinden çok, düşünce yetersizliği var. Sorumluluk bilinci düşünce eğitimiyle gerçekleşir. Kullanılmayan akıl körleşir. İyi incelenirse görülecektir ki; toplumda “ahlaki-manevi” yozlaşma apaçık bir akli yetersizliği de beraberinde getirir. Ne ailede ne okulda; düşünce eğitimi, sorumluluk bilinci eğitimi verilmiyor. Medya ile, aydın ve sanatçı eserleriyle de verilmiyor. Bu gafletin temelinde, kavram ambargolarına dönüşen modacı saplantıları ve onun sonucu olan “ortak dil” yetersizliği yatıyor. Çektikleri kavram sıkıntısı yüzünden kendilerini doğru tanımlayamadıkları ve de taşıdıkları etiketlerin içleri boş olduğu için, onları eleştirirken büyük zorluklarla karşılaşmamız doğaldır. Bazı hususları tam anlatamıyor olmamın zaafı benden değil, kendilerinden kaynaklanıyor; ve bu noktada tevazu anlamsız bir şeydir. ...3,5 yaşındaki torunum annesine soruyormuş: “Yaramaz çocuk akıllı olmaz mı?” (Olamaz mı, demek istiyor.) Bu benim bir tavrıma cevap! Çocukla çocuklaşmak, ona büyükmüş gibi davranabilmenin; bunu tepeden değil de, yanından, yakınından, hatta içinde yapabilmenin vasıtasıdır. Ama Yasin’ciğin dahi anlayabildiğini, yani düşünce eğitimi yardımını, bazı büyükler bir türlü kavrayamıyor.
AHMET SELİM
ZAMAN GAZATESİ YAZARI
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
11 Haziran 2006       Mesaj #110
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ermeni tehcirinin sembolik başlama tarihi olarak kabul edilen 24 Nisan yaklaştığında, her yıl aynı mizansenlerle karşılaşıyoruz.

Söz konusu tarih İstanbul’dan 200 küsur entelektüelin devletçe derdest edilip sonu belirsiz bir yolculuğa çıkarılmalarıyla, Zeytun’dan Konya’ya getirilmiş olan kafilelerin Suriye’nin Der Zor çölüne doğru yönlendirilmesinin tarihi... Ama bugün meselenin tarafları artık geçmişte yaşananlarla pek de ilgili gözükmüyor. Diasporaya hakim olan Ermeni milliyetçiliği Batı dünyasının siyasetini kullanarak Türkiye’ye baskı yapmanın peşinde. Türkiye ise bir yandan yurtiçinde milliyetçilik üzerinden resmi tarih görüşüne olan desteği artırmaya çalışırken; diğer yandan da uluslararası ilişkilerin izin verdiği imkanlar dahilinde iknadan zora uzanan her türlü yolla söz konusu Batı siyasetini engellemeye çalışıyor.
Sanki kendi elimizle burnumuza taktığımız ve ucundaki ipi de Batılıların eline verdiğimiz bir halkanın esiri olmuş gibiyiz. Çok çekildiğinde gururumuz inciniyor, isyan ediyoruz; gevşetildiğinde ise onurumuz okşanıyor, seviniyoruz. Ama halka aynı yerde durmaya devam ediyor... Bizler de burnumuzdaki halkayla etrafa gülümseyerek bir yıl daha geçirmeye razı oluyoruz.
Türkiye’nin bu durumdan çıkmasının zamanı çoktan geldi. Bilinmesi gerek ki o halkayı yabancılar çıkarıp almayacak, biz kendi yaptıklarımızla onu atma şansına sahip olacağız. Diğer taraftan bunun kendimizi kandırarak veya hamasetle olamayacağı da ortada. Türkiye’nin artık kendine karşı samimi olması ve diğer ülkelerin tutumunu dar kapsamlı siyasetin dışına çıkarak da değerlendirmesi gerekiyor.
Bu bağlamda ilk söylenmesi gereken, 9 kişinin imzalayıp Liberation gazetesinde yayımladığı bildiride de vurgulandığı üzere, ifade özgürlüğünün vazgeçilmez bir değer olarak savunulmasıdır. Ancak hemen ardından ‘çifte standart’ meselesine nasıl yaklaşacağımız geliyor. Çünkü Türkiye’de birçok kişi Fransa’nın çifte standartlı davranışına işaret ederek kendimizi akladığımızı sanıyor. Oysa başkasının çifte standart içinde olması bizim çifte standartlı yaklaşımlarımızı meşrulaştırmaz ve özellikle tarih konusunda Türkiye henüz ahlaki bir standart oluşturmanın çok ötesinde.
Diğer taraftan Batılı ülkeler ve toplumlar açısından bu parlamento kararlarının tarihsel bir konuyu yasaya bağlamakla ilişkili olmadığını algılamakta yarar var. Onlar kendilerince tarihsel olarak varsaydıkları bir olayı suç haline getiriyorlar sadece. Unutmamak gerek ki, geçtiğimiz 90 yıl içinde bu konuda en az bin tane kitap, on binlerce makale yayımlandı ve bunların büyük kısmı resmi Ermeni görüşünün dışındaydı. Bu süre içinde acaba Türkiye’den niçin anlamlı bir tarih çalışması çıkmadı? Türk tarihçilerinin dünyada yazılıp çizilenleri bilmemeleri söz konusu olmadığına göre, bu görmezden gelme tavrını nasıl açıklayabiliriz?
Ancak daha da önemli olarak bugün ‘tarihin tarihçilere bırakılması’ konusunda da daha samimi olmamız gerekiyor. Çünkü Türkiye bugün bile hâlâ tarihi tarihçilere bırakma cesaretine sahip değil. Sadece Ermeni meselesinde değil, bütün yakın tarih açısından devletin koyduğu resmi anlayışı kıskançlıkla koruyan bir anlayışımız var. Nihayet samimiyetin bizzat tarihsel olgular karşısında da gösterilmesi lazım... Örneğin İzmir’i yakanların Yunanlılar olmadığını, yangının onlar gittikten 4 gün sonra başladığını ve nedense sadece Rum ve Ermeni mahallelerini yaktığını söylemek gerekiyor. Çünkü bunları bütün dünya biliyor ve herkesin bildiğini inkar ederken, başkalarından ‘doğru’ davranış beklemenin hiçbir inandırıcılığı olmuyor. O zaman da kendi elimizle kendi burnumuza malum halkayı takıyor, ipini de herkesin kullanımı için ortalığa sunmuş oluyoruz.


ETYEN MAHÇUPYAN
Zaman Gazetesi Yazarı
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

9 Mayıs 2014 / Ziyaretçi Soru-Cevap
12 Nisan 2007 / kompetankedi Edebiyat
2 Aralık 2009 / Misafir Soru-Cevap
18 Kasım 2012 / Misafir Arşive Kaldırılan Konular