| | #1 (mesaj-linki) | |
| Medya ve ToplumMedya ve Toplum Günümüz insanı hızlı bir yaşam temposu içinde, sınırlarını zorlayan pek çok ayrıntı ile başa çıkmak zorundadır. Gelişen teknoloji ile birlikte değişen yaşamlar günden güne toplumların çizgisini değiştirmektedir. Teknolojinin gelişimi bilgi çağını başlatmış, bilgi çağının başlaması da, toplumların yapısını değiştirmiştir. Kimileri buna ayak uydurup ilerlerken, kimileri de değişimin peşinden koşarken farkında olmadan kendinden bazı fedakarlıklar yapmak zorunda kalmıştır. Bu da, eğitimin yeterli olmamasından ve gelişimin değişik aşamalarında, bunları uygun şekilde değerlendirmek için gerekli donanımlara sahip olamamaktan ileri gelmektedir. Bu yüzden gelişen toplumlar içinde de, zaman zaman bilinçsiz topluluklar oluşmaktadır. Toplumu çeşitli kesimlere ayırmak kulağa pek hoş gelmese de, gelişim süreci içinde bu kavram doğal olarak gelişir ve farklı kesimler farklı roller üstlenirler. Toplumun bazı kesimleri kendini halkın eğitimine adar, bazı kesimleri eğitilmek için çabalar, bazı kesimleri eğitilmemek için direnir, bazı kesimleri ise halkı kullanarak çeşitli çıkarlar sağlamaya çalışır. Bu bağlamda hiçbir kesimi iyi ya da kötü diye ayırmak doğru değildir. Yeterince bilinçli, sağduyulu olanlar ve olmayanlar diye nitelendirmek daha yerinde olacaktır. Bilinçli ve sağduyulu kesimin diğerlerini uyandırması, yaşamlarındaki seçimleri yeniden gözden geçirmeye yöneltmesi gerekir. Bunu yapabilmek için ellerinde bulunan en önemli araç ise kitle iletişim araçları, yani medyadır. Medyanın toplum üzerinde etkisini, toplumun bilinçli bir şekilde gelişimine nasıl destek (ya da köstek) olabileceğini düşündüğümüzde onun gücünü daha iyi kavrayabiliriz. Günümüzde medyanın insanlar üzerindeki etkisi oldukça fazladır. Toplumun önemli bir kısmı gecelerinin büyük bir bölümünü televizyon karşısında geçirmektedir. Hatta çocukların eğitiminde önemli bir rol üstlenen ev hanımı anneler günlerinin büyük bir bölümünü televizyon karşısında geçirmektedirler. Yine toplumun büyük bir bölümü her gün çeşitli gazeteler okumakta, daha az bir kısmı ise farklı konular içeren dergileri okumaktadırlar. Şöyle bir düşündüğümüzde, bu kişilerin okuduklarından ya da izlediklerinden ne şekilde etkileneceklerini tahmin edebiliriz. Özellikle televizyonlarda; ki bu, medyanın en revaçta olan kitle iletişim aracıdır; bir takım programların halkın gelişimine hizmet etmekten çok, onları birer reyting aracı haline sokan, ilgi çeken, bağımlılık yapan, kolay izlenen, fazla zihinsel emek gerektirmeyen programlara yer verilmektedir. Peki, bu nelere yol açar? Öncelikle kişisel gelişimin en önemli parçası olan duygusal ve zihinsel faaliyetlerin kalitesinin artırılmasına katkıda bulunmaz. Tam aksine, bir takım programlar, bazı olumsuz duyguların uyanmasına neden olur. Bu engellenecek bir şey değildir, ancak olumsuz duygular aracılığıyla izleyici sadece kullanılıyor, ve bir sonraki programı adeta bu duyguları yeniden yaşamak için izliyorsa, bu toplumsal bir sorun sayılabilir. Örneğin, bazı haber içerikli programlarda, sürekli insanların başlarına gelen felaketler anlatılır. Tabi ki, bunun insanlara katacağı şeyler olabilir. Bazı konularda uyanık olmaya ve önlem almaya teşvik etmek, benzer olaylar yaşayanlara karşı daha hoşgörülü olabilmek… gibi. Ancak izleyicide sadece öfke ve dehşet uyandıran, hatta sonrasında kimin suçlu kimin suçsuz olduğu, neler yapılabileceği gibi ayrıntılar hiç irdelenmeden, izleyiciyi çaresizlikle baş başa bırakmaktan öteye geçmeyen programların televizyonda yer almasının topluma hizmet etmekle uzaktan yakından ilgisi olamaz. Bu bağlamda halkın bilinçlenmesi bu tür programlara rağbet etmemesini sağlayacaktır. “Halkın bilinçlenmesi” çok sık kullandığımız bir söylemdir. Daha önce de söylediğimiz gibi halkın değişik kesimleri farklı eğitim düzeyine sahip. Dolayısıyla, bakış açıları, beğenileri, merakları, uğraşları, beklentileri de farklı. Burada en önemli amacın, halkın çoğunluğunu belli bir eğitim ve bilinç düzeyinin üzerine çekebilmek olmalıdır. Bunun en etkin yolu da, bu amaç için medyayı kullanmaktır. Çünkü toplumun çoğunluğuna en kısa yoldan ulaşmanın çaresi budur. Peki, ya medya bu şekilde topluma hizmet etmek için kullanılmaktan alıkoyulursa…? O zaman, medya bir takım güçlere hizmet eden bir araç olmaktan öteye gidemez. Örneğin, bir tartışma programında ortaya konan fikirler tartışılmaktan çok, empoze edilmeye çalışılıyorsa, bu medyanın gücünü kötüye kullanarak, toplumu etkilemek olacaktır. Ama toplum bundan bir yarar sağlayamayacaktır. Günümüzün gazetelerine baktığımızda, yer alan haberlerin çoğunun aslında içi boş bir takım olayların haber verilmesinden meydana geldiğini görürüz. Oysa halkın etraflarında gelişen olayları yorumlama becerilerine katkıda bulunan haberler toplumun gelişimine hizmet eder. Tabi ki gazetede yer alan her haber için bu beklentide olmak gerçekçi olmayabilir, ama en azından gazetelerin anlamlı bir bölümünü kaplayan köşe yazılarından bunu beklemek çok doğaldır. Aynı şekilde televizyon programlarının hepsinden kültür düzeyini artırıcı öğeler içermesini bekleyemeyiz, ama bir kısmının bu amaca hizmet etmesini beklemek hepimizin yararına olacaktır. Pek çok durumda olduğu gibi, burada da sadece beklenti içinde olmak yetmeyecektir. Bir takım çıkarların peşinde olanlar, halkın bilinçlenmesini istemezler. Çünkü halk üzerinden kolay para kazanmak, fazla zahmete girmeden tüketime yöneltmek isterler. Halkın kullanması gereken, yaptırım gücüdür. İhtiyaçlarını talep etmesi, bu taleplerin karşılanması için üzerine düşeni yapması gerekir. Ama öncelikle gerçek ihtiyaçlarının ne olduğunu ayırt edebilmelidir. Bu farkındalık da ancak eğitimle gerçekleşebilir. İşte bu noktada medya-toplum ilişkisindeki kısırdöngüyü görebiliriz. Eğitim için en önemli araçlardan biri medyadır, ama medya eğitime hizmet etmez. Yeterince eğitilemeyen halk, geçek ihtiyaçlarının farkına varamaz, bunları medyadan talep edemez. Bu böylece sürüp gider. Yapılması gerekenler konusunda, halkın belli bir düzeyin üzerinde eğitim almış kesiminin desteği gerekir. Halkı uyandırmak, ihtiyaçlarının farkına varmalarını sağlamak, neyi ne şekilde talep edebilecekleri konusunda yol göstermek gerekir. Eğer bu yolda medyanın desteği alınamıyorsa işler zorlaşır ve yine bir kısırdöngü baş gösterir. Bu durumda belki de, sivil toplum kuruluşları daha etkin bir rol alabilir. Ancak medyanın elinde bulundurduğu gücün yanında, hangi kuruluşların etkin olabileceği de ayrıca tartışılması gereken bir konudur. Zeynep Oktuğ | |
|
| | #2 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Medya ve ToplumMedya ve Toplum Yığınlarla iletişimi sağlayan radyo, televizyon, gazete ve dergiler gibi basın yayın organlarının tümünü kapsayan ortak ad ve kitle iletişim araçlarının hepsine birden medya denir. Medya, sözcüğünün kökeni itibariyle aracı olan, doğrudan olmayıp etkinlikleri dolayımlayandır. Teknolojik sıçramanın yarattığı olanaklar kitle iletişim araçlarını günümüzde her zamankinden dah güçlü kılmıştır. Niteliksel dönüşümleri kısaca; kitle iletişim kurumunun yazılı, işitsel, görsel-basın olarak söz edilen bir evresinden medya olarak anılan yeni bir evreye geçirmiştir. Medya bugün yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü kuvvet olarak hayatın her yerinde etkili olmakla kalmayıp şekillendirici ve yönlendirici bir güç durumundadır. Medyanın toplum üzerinde nasıl bir güce ve etkiye sahip oluşunu anlayabilmek için bazı detaylar hakkında bilgilenmek gerekir. Aracılık ettiği toplumsal ilişki türüne, ödeme/alma biçimine, teknoloji kullanımına, içeriğine, çalıştırdığı duyulara, mülkiyete, kanala göre sınıflandırmak ve bu temel özellikler üzerinden değerlendirmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Medya tek bir parçadan oluşmadığı ve sınırları muğlak geniş bir alan olduğu gibi her parçası kendi içinde bir varlık oluşturabilir ve diğer kitle iletişim araçlarıyla da etkileşim içindedir ve duruma göre bütünlük sağlayabilir. Kitle iletişimin birçokları için takip edilmesi imkansızlaşan değişimi ve gelişimi uzun bir sürecin ve sayısız etkenin neticesidir. Bu bağlamda ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda görülen değişiklikler medyanın nasıl yapılandığını ve geliştiğini izah eden temellerdir. Medyanın temel işlevi karmaşık modern toplumlarda toplum üyelerine kendi deneyimleri dışında kalan dünyanın olaylarının bilgi ve deneyimini aktarmasıdır. Fakat bugün politik ve ekonomik çıkarlar nedeniyle aktarılan durum tanımlamaları bazen tümüyle sanal da olmaktadır. Medyanın yaratarak sunduğu sanal ortamı ve duyumları kolayca içselleştiren sıradan insanlar genellikle bu etkinin zararlarının farkındalığında olmadıkları için bu süreç artarak devam eder. Nicel olarak 1980 sonrası Türk medyası tüm krizlere rağmen yoksul bir ortamdan varsıl bir ortama geçmeyi başarmıştır, fakat içerik olarak kamu yararına hizmet etmek yerine tekelleşerek, olumlu etkileşim ve katılımdan çok kendi çıkar ve amaçlarına hizmet etme yoluna girmiştir. Ülkemizde medyanın içinde bulunduğu etik çöküntünün ana nedeni medyanın sermaye yapısı ve yönetimlerle olan ilişki biçimidir. Türkiye’de okur-yazar olmayan ve çoğunluğun kadın olduğu 10 milyona yakın kişi varken, okur-yazar nüfusun yarısı ilkokul mezunudur. Küresel bilgi ağı sayesinde artık dünyayı daha ulaşılabilir, anlaşılabilir ve kolay kılması beklenen medya, kendi ekonomik çıkarlarını korumak adına girdiği politik ilişkiler nedenleriyle olumsuz bir dönüşümün içinde hapsolmuştur. Tüm bu gelişmeler sebebiyle artık medyanın toplumlar üzerinde afyon etkisi yapan uyuşturucu bir araç olduğunu düşünenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Ne yazık ki, tekelleşme sebebiyle alternatif kitle iletişim araçlarının kamuya ulaşabilmesi neredeyse imkansızlaşmıştır. Dünyanın en önde gelen aydınlarından biri olan Naom Chomsky de, Amerikan haber medyasının seçkinler çıkarına çalıştığını ve demokratik uygulamalar masalı ardında nasıl vatandaşların yaşamlarına hükmettiğini bıkıp usanmadan sürekli yinelemeyi sürdürdüğünü irdelerken, medya için şu saptamayı yapmaktadır: ‘Medyanın kamu çıkarları ile yakından uzaktan ilgisi yoktur, ya devletçi ya da diğer özel şirketlerin çıkarlarına hizmet eder, tüketim kültürünün en önemli sorumlusudur, insani değerleri ve kamu vicdanını öldürmekte, tepkisiz, sinik, bencil, umursamaz, bireyler ortaya çıkarmaktadır. Medyanın saldırı ve ayartma ekranı, olası en büyük halk kesimini tutsak almak ve ipnotize etmek üzere düzenlenmiştir.’ Şenay Tanrıvermiş | |
|
| | #3 (mesaj-linki) | |
| Medyanın Toplumsal Gücü Medyanın Toplumsal Gücü Dr. D. Ali ArslanMedya bireylerin tutum ve davranışlarını etkileyebilme ve bunları değiştirebilme gücüne sahiptir Kitle iletişim araçları, kitleleri eğlendirmek ve onların hoşça vakit geçirmelerini sağlamanın dışında, çok daha farklı ve önemli işlevler icra ederler. Öyle ki, yaşanan teknolojik gelişmelerin kitle iletişim sektörüne de yansımasıyla medya toplumdaki en etkin güç merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak medya yöneticileri, editörler ve etkin köşe yazarlarını da içine alan medya elitleri de, toplumsal yapı içinde en önemli güç odaklarından biri haline dönüşmüştür (Astiz, 1969). Medya ulaştığı bu gücüyle, bireylerin tutum ve davranışlarını etkileyebilmenin, etkilemekle de kalmayıp bunları değiştirebilmenin en etkin yöntem ve araçlarına sahip hale gelmiştir. Bu etki bireyler bazında da sınırlı kalmaz. Toplumun geneli boyutunda da olanca ağırlığıyla gözlemlenebilir. Medya, toplumun yapısını, kurulu düzenini ve bireyler arasında cereyan eden toplumsal ilişkileri yeniden yaratma, yeniden şekillendirme, yeniden üretme ve yorumlama gücüne ve yeteneğine sahiptir. Semboller, işaretler, sayılar, sözcükler ve resimlerden ya da bunların bileşkesinden oluşan iletiler yalnızca mesaj taşımazlar. Aynı zamanda insanların dünyasını yeniden şekillendirip yorumlar, ona yeni boyutlar kazandırır. Medyanın bu şekillendirme ve değiştirme etkisi bireyler ve genel anlamda toplum boyutuyla da sınırlı kalmayıp, toplumsal ve siyasi yapı içinde etkin bir konuma sahip olan siyasi liderleri ve meşru hükümetin politikalarını da kapsayacak boyutlara ulaşabilmektedir (Rivers, 1982: 213). Bu konuda Amerikalı sosyalbilimci Rivers’ın (1982: 7-20) saptamaları ve medyaya yönelik olarak “ikinci ya da öteki hükümet” şeklindeki betimlemeleri oldukça dikkat çekicidir. Elbette ki medyanın, bireylerin ve toplumun iletişim ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı çok önemli hizmetleri hiç kimse yadsıyamaz. Bununla birlikte madalyonun bir de öteki yüzü vardır. İnsanlık için böylesine büyük hizmetler yapan medya, istenirse çok etkin bir propaganda aracı, bunun da ötesinde geniş halk kitlelerinin beyinlerini yıkamak için güçlü bir silah olarak da kullanılabilir. Kitle iletişim araçlarının sahipliğini ya da kontrolünü elinde bulunduran kişi ya da gruplar, haberleri ve iletileri ilgi ve istekleri doğrultusunda tahrif (deforme) edip değiştirebilirler. Böylece insanların kanaatlerini, düşüncelerini ve şeylere yükledikleri anlamları şekillendirme yetisini kendi tekellerinde bulundurmak isteyebilirler. Yine medya kültürel sömürü ve kültür asimilasyonu amacıyla kullanılabilir. Bunun da ötesinde medya kimi güçler tarafından, ulusal kimliği köreltmek, ulusal birlik ve beraberlik duygularını zayıflatmak, toplumsal huzur ve barış ortamını bozup, toplumu kaos ve kargaşanın içine sürüklemek amacıyla kullanılma potansiyeline de sahiptir. Öte yandan, başta Miliband olmak üzere birçok araştırmacı (Barrett & Braham, 1995: 54), “kapitalist toplumlarda medyanın en başta gelen işlevinin devleti meşrulaştırmak; hatta bununla da yetinmeyip, toplumdaki etkin güç odaklarına karşı ya da rakip olarak varolabilecek karşıt odakları ya da grupları da gayri meşru hale getirmek” olduğunu savunurlar. İşte böylesi potansiyellere sahip medyanın gücü ve etkilerinin boyutları konusunda bir çok düşünür tarafından araştırmalar yapılmıştır. Bu konuda yapılan çalışmaları üç kategori içinde inceleyebiliriz: 1. Liberal Yaklaşım 2. Pluralist (Çoğulcu) Yaklaşım 3. Marksist Yaklaşım Curran ve arkadaşlarının da özetlediği gibi (Barrett & Braham, 1995: 57-58), yapılan araştırmalar da şu temel bulgular ortaya konmuştur: 1. Kitle iletişimi alanında ileri derecede gelişmiş teknolojilerin kullanılması medyaya, çok geniş dinleyici ve izleyici kitlelerine ulaşma olanağı ve fırsatı tanıdı. 2. Hızlı kentleşme ve sanayileşmeye paralel olarak dengesiz yapıda, anomik ve yabancılaşmış bir toplum türü ortaya çıkardı. Kendine ve toplumuna yabancılaşmış, kaypak, boşluk-anlamsızlık-değersizlik duyguları içinde, bunlarla ilişkili olarak da protest eğilimlere sahip bireylerden oluşmuş bu toplumlar, doğaları gereği kolay yönlendirilebilir (manipülasyona açık) bir konuma gelmişlerdir 3. Kent insanı, kitle iletişim araçları karşısında göreceli de olsa savunmasız, çaresiz ve onlardan kolay etkilenir hale gelmiştir. Oysa, kırsal alanlarda yaşayan insanların hayatı, şehir insanına oranla daha oturmuş, kararlı ve dengeli bir görünüm arz eder. Halbuki şehir insanı da hızlı şehirleşme ve sanayileşme girdabına kapılmadan önce kararlı ve dengeli bir toplumsal ilişkiler ağına dayalı bir yaşantısı vardı. Yaşanan hızlı değişmeler, bu insanların yaşamlarından böylesi varlıkları alıp götürdü. 4. Birinci Dünya Savaşı yıllarından dünyada yaşananlar medyanın gücünü çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Bu dönemde kitle iletişim araçları, geniş halk kitlelerinin beyinlerinin yıkanmasında ve Avrupa’da faşizmin doğup gelişmesinde büyük rol oynadı. Bir çok araştırmacı medyanın amansız propaganda gücü ve beyin yıkama etkisi karşısında insanların, çaresiz, savunmasız, kolay etkilenir durumda olduğunu savunurken; bir başka grup araştırmacı da, durumun hiç de sanıldığı kadar vahim olmadığını savunurlar. Onlara göre bireyler medya karşısında pasif değil, aktif konumdadırlar. Fakat sonuçta medyanın, öyle ya da böyle, az ya da çok herkesi etkilediği gerçeğini onlar da teslim ederler. Kuşkusuz bu araştırmacıların bazı değerlendirmelerine katılmamak mümkün değil. Onların da belirttiği gibi kitle iletişim araçlarının bireyler üzerindeki etkisinin farklı biçimlerde ve miktarlarda olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Gerçekleşen etkinin niteliği ve derecesi kişiden kişiye değişir. Bu durum bireylerin yaş ve cinsiyetlerinin yanı sıra, eğitim ve kültür düzeyleri gibi faktörlerle yakından ilişkilidir. Katz ve Lazarsfeld’in de vurguladığı gibi (Barrett & Braham, 1995: 59), özellikle de medyanın etkisinin derecesi ile bireylerin toplumsal statüleri arasında doğrudan ve ters bir ilişki vardır: Yüksek toplumsal statüye sahip olan bireyler, medyadan daha az oranda etkilenirken; düşük sosyal-ekonomik düzeydeki bireyler daha yüksek derecede etkilenmektedirler. Medyanın toplumsal gücü konusunda, bir birleriyle taban tabana zıt 2 temel görüş vardır: 1. Medya “edilgen bir iletici” (passive transmitters)’dir: İletilerin yayılmasında pasif bir konumdadır. 2. Medya iletişim olayında “etkin bir katılımcı” (active interveners)’dır: Mesajların şekillendirilmesinde aktif roller oynar. Birinci görüşün takipçilerine göre medya, gerçekleri olduğu haliyle yansıtan bir ayna gibidir. Objektiflik ve yansızlık, medyanın profesyonellik ideolojisinin temel ilkelerini oluşturur. Bu düşünürlere göre medya, mevcut durumu nesnel ve tarafsız bir şekilde ortaya koyar. Bunu da büyük ölçüde, her türlü ön yargıdan ve baskıdan uzak şekilde gerçekleştirir (Barrett & Braham, 1995: 70). Öte yandan, Marksist yaklaşım ise medya konusunu çok daha farklı bir perspektiften ele alınır. Çoğulcu (plüralist) düşünürlerin görüşlerinin karşıtı bir yaklaşımla, medyanın nesnel gerçekliği çarpıtıp tahrif ettiğini belirtirler. Marksist geleneğin takipçisi düşünürlere göre medyanın, ön yargıdan ve baskıdan kurtulması olanaksızdır. Çünkü toplumdaki bir takım güç odakları, ki biz bu güç odaklarını “elitler” olarak adlandırmıştık, bir çok toplumsal konuda olduğu gibi medya üzerinde de etkin bir güce sahiptirler. Medya ve onun ürünleri de genellikle, toplumun ve bireylerin kaderlerini belirleyici konumda ve makro düzeyde karar verici durumda bulunan, bu hakim ekonomik ve siyasi gruplar tarafından şekillendirilir. Connell’in deyimiyle (ibid: 71) medya, bir bakıma hakim toplumsal sınıfların düşüncelerini dile getirmede bir megafon görevi yapmaktadır. Konu bu açıdan ele alındığında, medyanın gücünün mevcut toplumsal sınıfların güçleriyle yakından ilişkili olduğu görülür. Marksist düşünceye göre, (Marx & Engels, 1970: 64), maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf aynı zamanda, bu sahip bulunuşluğun bir getirisi olarak, düşünce ve zihinsel üretim araçlarını da kontrolleri altında tutarlar. En azından potansiyel olarak kitle iletişim araçları, bireylerin duygu, düşünce ve inançları üzerinde çok büyük bir etkiye sahiptir. Bunun bir sonucu olarak da bireylerin tutum ve davranışlarını değiştirebilecek bir güce sahiptir. Meydana getirilebilecek bu değişikliğin yönü olumlu yönde olabileceği gibi, olumsuz yönde de olabilir. Bu durum bir çok faktöre bağlı olarak toplumdan topluma, ya da aynı toplum içinde zamana bağlı olarak farklılık gösterebilir. Toplumun ve medyanın içinde bulunduğu şartların yanı sıra, medyayı kontrolleri altında bulunduran hakim güçlerin durum ve tutumları da bunda etkili olur. Özellikle, kitle iletişim araçlarının kontrolünün belli merkezlerde ya da sınırlı sayıda güç odaklarının elinde toplanması, kitle iletişim ürünlerinin de söz konusu merkezlerce kontrol edilmesi gerçeğini beraberinde getirir. Bu durum son aşamada da, medyanın gücünün belli güç odaklarının elinde yoğunlaşması sonucunu doğurur. Böylesi bir medya, bazı Marksist ve eleştirel düşünürlerin de vurguladıkları gibi, hakim güç odaklarınca önem atfedilen baskın toplumsal norm ve değerlerin kuvvetlendirilip yaygınlaştırılmasının yanı sıra, toplumsal sistemin meşrulaştırılmasında da stratejik roller oynar. Medya ile ilgili olarak “semiyoloji” (semiology: işaretler bilimi) ve dilbilimi (linguistics) alanlarında yapılan çalışmalar sonucunda ortaya konan bulgular, Marksist yaklaşıma bazı yeni açılımlar kazandırdı. Bu yeni gelişmeler, araştırmacılar tarafından genellikle “üçlü Sorunsal (problematic)” veya “ikili paradigma” olarak adlandırılır (Barrett & Braham, 1995: 72). Bu paradigmalar, kendi aralarında bazı önemli teorik farklılıklar gösterir. Aşağıda, söz konusu paradigmalara çok öz olarak bir göz atılacaktır. Bu durumda konu daha bir netlik kazanacaktır. a) Yapısal Nitelikli Çalışmalar: Medya alanında yapısal nitelikteki çalışmalar, Lewi Strauss’un “yapısal antropolojik” çalışmaları ile yakından ilişkilidir. Bunun yanı sıra, bu çalışmaların Roland Barthes’ın semiyoloji (işaretler bilimi), Ferdinand Saussure’ün linguistik (dil bilimi) ve Lacanean’ın psiko-analiz alanındaki çalışmaları ile olan yakın ilişkileri asla gözden kaçırılmamalıdır. Yapısalcı yaklaşımı izleyen araştırmacıların en çok baş vurdukları yol, “metinsel analiz” yöntemidir. Böylesi araştırmalar daha çok film, fotoğraf, televizyon programları, yazınsal metinler, haberlerin içeriği, ...vb. gibi metinsel nitelikli iletiler üzerinde odaklanır. Yapısalcı yaklaşım çoğunlukla, Althusserci (Althusserian) Marksist düşüncenin izlerini taşır. Fransız düşünür Louis Althusser, Marksist gelenek içinde hümanist ve Hegelci düşünceye karşıt bir tutum sergiler (Jary & Jary, 1991: 16-17). Althusserci düşünce, özellikle ideoloji konusuna ayrı bir önem verir. Bu düşünüre göre ideolojik üst yapı, ekonomik alt yapının sıradan bir yansıması olarak ele alınıp değerlendirilemez. Tam tersine ideoloji, belli ölçüde ekonomiyi de etkileyen, gerçek toplumsal ilişkilerin çok önemli bir boyutunu oluşturur. Curran ve arkadaşlarının da vurguladıkları gibi (Barrett & Braham, 1995: 73), Althusser ideolojiyi, gerçek yaşam koşullarında var olan bireylerin imgesel ilişkilerinin bir temsilcisi olarak algılar. Böylesi bir şekilde ele alınan ideoloji, gerçekliğin çarpıtılmış, tahrif edilmiş bir yansımasını oluşturma düşüncesinden uzak bir görünüm sergiler. Althusser, Marksist düşüncenin önemli argümanlarından biri olan “yapı/üst yapı” görüşünü reddetmez. “Son aşamada ekonomi tarafından belirlenme” düşüncesini de özde karşı değildir. Fakat bununla birlikte, Althusser’e göre, ekonominin son aşamada belirleyiciliği zorunlu olsa bile, “ideolojik üst yapının” varlığını, oluşumunu ve doğasını açıklamada yetersiz kalır. Bu açıdan ele alındığında medya da, ağırlıklı olarak ideolojiden etkilenir. Althusser’in deyimiyle, kitle iletişim araçları, belirli ölçülerde devletin ideolojik aygıtları olarak da nitelendirilebilir. b) Siyasi Ekonomi Görüşü: Yapısalcı paradigmanın, medya çalışmalarında, ekonomik temelden çok ideolojiye öncelik verdiğini yukarıda vurgulamıştık. Politik ekonomi ile ilgili teorik görüş ise daha çok, kitle iletişim ürünlerinin yapısı ve içeriği üzerinde durur. Tabi bunu yaparken de ekonomik temeli ön planda tutar. Siyasi ekonomik görüşün savunucularına göre, Kültürel üretim sürecinde, olayın ekonomik boyutu her şeyin temelini oluşturur. Bu süreçte ideoloji ekonomiden çok daha az önem taşır. İletilerin şekli ve içeriği ekonomik temellerce şekillendirilir. Kitle iletişim araçları ile ilgili olarak sahiplik ve kontrol konusu çok önemli iki konudur. Bu iki temel faktör, yani mülkiyet ve kontrol faktörleri, medyada ki kültürel üretimin ideolojisini de ciddi boyutlarda etkileyen çok önemli etkenlerdir. İşin ekonomik boyutu ön plana alındığında, bu konu bir başka çok önemli konuya da çağrışım yapmaktadır: Ki o da medyada tekelleşme gerçeğidir. Bu durum yalnızca ülkemizin değil, gelişmiş ya da gelişmekte olan hemen her toplumu yakından ilgilendiren bir konudur. Dünya genelinde, kültür endüstrisi alanında hızlı bir artış gösteren tekelleşme, toplumlar için çok ciddi tehlikelerin de beraberinde taşımaktadır. Görüldüğü gibi hem “idealizm”hem de “ekonomizm”, Marksist terminoloji çok önemli iki kavramdır. Her iki kavram da, tarihsel maddeciliğin özüyle çelişmez niteliktedir. c) Kültür Temelli Çalışmalar: Kültür temelli çalışmaların en temel özelliği, “ekonomik indirgeme” (ekonomik belirleyicilik) görüşüne karşıt bir görüşe sahip olmalarıdır. Kültürcü (culturalist) araştırmacılar, Marksist gelenek içinde çok önemli bir yer tutan, düşünsel ve maddi güçler arasındaki ilişkileri anlayıp açıklamayı amaç edinen “alt yapı-üst yapı” formülasyonunu reddederler. Medya konusunu kültür temelinde ele alıp inceleyen araştırmacıların başında öncelikli olarak İngiliz araştırmacılar Williams, Thomson ve Hoggart’ın isimlerini saymak gerekir. Bu geleneği benimseyen araştırmacılar kültürü, tarihsel koşulların ve ilişkilerin bir ürünü olarak varlık gösteren temel toplumsal sınıfların ve grupların, kendi iç dinamiklerinden ve aralarındaki etkileşimden doğan değerlerin ve araçların oluşturduğu bir bütünlük olarak algılarlar (Barrett & Braham, 1995: 76). Bu düşünürler medyayı, halkın bilincinin, beğeni ve tercihlerinin çok güçlü şekillendiricileri olarak kabul ederler. Marksist düşüncenin “medyanın gücü ideolojiktir” şeklindeki değerlendirmesini, bir çok kültürcü düşünür de kabul eder. Fakat bu düşünürlerin ideolojiye yükledikleri anlam, Marksist düşünürlerinkinden çok daha farklıdır. Liberal düşünürler olarak da adlandırabileceğimiz bu düşünürler, medya ile ilgili olarak daha bir çok alanda Marksist düşünceden farklı, hatta kimi zaman onlarla taban tabana zıt bir görüşe sahiptirler. Örneğin, medyanın birey ve toplum üzerinde yapabileceği etkiler konusunu ele alalım. Marksist düşünürler, konuyu olduğundan daha abartılı bir şekilde ele alırken, liberal düşünürler medya konusunu gerçek boyutlarından çok daha hafife alırlar. Olayı gerçek boyutlarından saptırarak, bilerek ya da bilmeyerek, etkisini daha azmış gibi göstererek, medyanın üzerinde yöneltilebilecek dikkatlerin ve eleştirilerin azaltılmasına hizmet ederler. Curran ve arkadaşlarının da vurguladıkları gibi (Barrett & Braham, 1995; 63), medya konusunda Marksist düşünürlerin dile getirdikleri eleştiriler, yalnızca araştırmacıların akademik ilgisini konuya çekmekte çok önemli görevler yerine getirmekle kalmayıp, halkın konuyla ilgili olarak bilgilenmesinde ve bilinçlenmesinde büyük rol oynadılar. Bu sayede, medya konusundaki bilgi birikimine çok önemli katkılar sağlayan, iletişim ile ilgili. bir çok ampirik çalışmanın hayata geçirilmesine de zemin hazırladılar. Bütün bu çalışmaların ürünü olarak, bireylerin hayat anlayışları ve dünyayı algılayış şekillerine medyanın yapabileceği etkiler konusu, yapılan deneye ve gözleme dayalı araştırmaların bulgularıyla da desteklenerek, daha bir açıklık kazanmış oldu. Kaynakça ARSLAN, A. (2001-a), Dünyada ve Türkiye’de Medya Gerçeği, Tokat: Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü (Yayına hazır kitap). ARSLAN, A. (2001-b), Elit Sosyolojisi, Tokat: Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü (Yayına hazır kitap). ARSLAN, A. (1999), Who Rules Turkey: The Turkish Power Elite and the Roles, Functions and Social Backgrounds of Turkish Elites, Guildford: University of Surrey, Department of Sociology (PhD Thesis). ASTIZ, C.A. (1969), Pressure Groups and Power Elites in Peruvian Politics, London: Cornell UP. BARRETT & Braham (1995), Media, Knowledge and Power, London: Routledge. DAVIES, M. (1985), Politics of Pressure, London: BBC Publications. ETZONI, H. (1993), The Elite Connection, London: Polity Press. JARY, D. & Jary, J. (1991), Dictionary of Sociology, Glasgow: Harper Collins. MARX, K. & Engels, F. (970), The German Ideology, NewYork: International Publishers. RİVERS, W.L. (1982), The Other Government: Power and the Washington Media, New York: Universe Books. RUBİN, B. (1981), Press, Party and Presidency, London: Norton. SCANNELL, et. al. (1992), Culture and Power: A Media, Culture and Society Reader, London: Sage. :::Kaynak::: | |
|
| | #4 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Medya ve ToplumMedyanın Toplumsal Gücü Medya bireylerin tutum ve davranışlarını etkileyebilme ve bunları değiştirebilme gücüne sahiptir Kitle iletişim araçları, kitleleri eğlendirmek ve onların hoşça vakit geçirmelerini sağlamanın dışında, çok daha farklı ve önemli işlevler icra ederler. Öyle ki, yaşanan teknolojik gelişmelerin kitle iletişim sektörüne de yansımasıyla medya toplumdaki en etkin güç merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak medya yöneticileri, editörler ve etkin köşe yazarlarını da içine alan medya elitleri de, toplumsal yapı içinde en önemli güç odaklarından biri haline dönüşmüştür (Astiz, 1969). Medya ulaştığı bu gücüyle, bireylerin tutum ve davranışlarını etkileyebilmenin, etkilemekle de kalmayıp bunları değiştirebilmenin en etkin yöntem ve araçlarına sahip hale gelmiştir. Bu etki bireyler bazında da sınırlı kalmaz. Toplumun geneli boyutunda da olanca ağırlığıyla gözlemlenebilir. Medya, toplumun yapısını, kurulu düzenini ve bireyler arasında cereyan eden toplumsal ilişkileri yeniden yaratma, yeniden şekillendirme, yeniden üretme ve yorumlama gücüne ve yeteneğine sahiptir. Semboller, işaretler, sayılar, sözcükler ve resimlerden ya da bunların bileşkesinden oluşan iletiler yalnızca mesaj taşımazlar. Aynı zamanda insanların dünyasını yeniden şekillendirip yorumlar, ona yeni boyutlar kazandırır. Medyanın bu şekillendirme ve değiştirme etkisi bireyler ve genel anlamda toplum boyutuyla da sınırlı kalmayıp, toplumsal ve siyasi yapı içinde etkin bir konuma sahip olan siyasi liderleri ve meşru hükümetin politikalarını da kapsayacak boyutlara ulaşabilmektedir (Rivers, 1982: 213). Bu konuda Amerikalı sosyalbilimci Rivers’ın (1982: 7-20) saptamaları ve medyaya yönelik olarak “ikinci ya da öteki hükümet” şeklindeki betimlemeleri oldukça dikkat çekicidir. Elbette ki medyanın, bireylerin ve toplumun iletişim ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı çok önemli hizmetleri hiç kimse yadsıyamaz. Bununla birlikte madalyonun bir de öteki yüzü vardır. İnsanlık için böylesine büyük hizmetler yapan medya, istenirse çok etkin bir propaganda aracı, bunun da ötesinde geniş halk kitlelerinin beyinlerini yıkamak için güçlü bir silah olarak da kullanılabilir. Kitle iletişim araçlarının sahipliğini ya da kontrolünü elinde bulunduran kişi ya da gruplar, haberleri ve iletileri ilgi ve istekleri doğrultusunda tahrif (deforme) edip değiştirebilirler. Böylece insanların kanaatlerini, düşüncelerini ve şeylere yükledikleri anlamları şekillendirme yetisini kendi tekellerinde bulundurmak isteyebilirler. Yine medya kültürel sömürü ve kültür asimilasyonu amacıyla kullanılabilir. Bunun da ötesinde medya kimi güçler tarafından, ulusal kimliği köreltmek, ulusal birlik ve beraberlik duygularını zayıflatmak, toplumsal huzur ve barış ortamını bozup, toplumu kaos ve kargaşanın içine sürüklemek amacıyla kullanılma potansiyeline de sahiptir. Öte yandan, başta Miliband olmak üzere birçok araştırmacı (Barrett & Braham, 1995: 54), “kapitalist toplumlarda medyanın en başta gelen işlevinin devleti meşrulaştırmak; hatta bununla da yetinmeyip, toplumdaki etkin güç odaklarına karşı ya da rakip olarak varolabilecek karşıt odakları ya da grupları da gayri meşru hale getirmek” olduğunu savunurlar. İşte böylesi potansiyellere sahip medyanın gücü ve etkilerinin boyutları konusunda bir çok düşünür tarafından araştırmalar yapılmıştır. Bu konuda yapılan çalışmaları üç kategori içinde inceleyebiliriz: 1. Liberal Yaklaşım 2. Pluralist (Çoğulcu) Yaklaşım 3. Marksist Yaklaşım Curran ve arkadaşlarının da özetlediği gibi (Barrett & Braham, 1995: 57-58), yapılan araştırmalar da şu temel bulgular ortaya konmuştur: 1. Kitle iletişimi alanında ileri derecede gelişmiş teknolojilerin kullanılması medyaya, çok geniş dinleyici ve izleyici kitlelerine ulaşma olanağı ve fırsatı tanıdı. 2. Hızlı kentleşme ve sanayileşmeye paralel olarak dengesiz yapıda, anomik ve yabancılaşmış bir toplum türü ortaya çıkardı. Kendine ve toplumuna yabancılaşmış, kaypak, boşluk-anlamsızlık-değersizlik duyguları içinde, bunlarla ilişkili olarak da protest eğilimlere sahip bireylerden oluşmuş bu toplumlar, doğaları gereği kolay yönlendirilebilir (manipülasyona açık) bir konuma gelmişlerdir 3. Kent insanı, kitle iletişim araçları karşısında göreceli de olsa savunmasız, çaresiz ve onlardan kolay etkilenir hale gelmiştir. Oysa, kırsal alanlarda yaşayan insanların hayatı, şehir insanına oranla daha oturmuş, kararlı ve dengeli bir görünüm arz eder. Halbuki şehir insanı da hızlı şehirleşme ve sanayileşme girdabına kapılmadan önce kararlı ve dengeli bir toplumsal ilişkiler ağına dayalı bir yaşantısı vardı. Yaşanan hızlı değişmeler, bu insanların yaşamlarından böylesi varlıkları alıp götürdü. 4. Birinci Dünya Savaşı yıllarından dünyada yaşananlar medyanın gücünü çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Bu dönemde kitle iletişim araçları, geniş halk kitlelerinin beyinlerinin yıkanmasında ve Avrupa’da faşizmin doğup gelişmesinde büyük rol oynadı. Bir çok araştırmacı medyanın amansız propaganda gücü ve beyin yıkama etkisi karşısında insanların, çaresiz, savunmasız, kolay etkilenir durumda olduğunu savunurken; bir başka grup araştırmacı da, durumun hiç de sanıldığı kadar vahim olmadığını savunurlar. Onlara göre bireyler medya karşısında pasif değil, aktif konumdadırlar. Fakat sonuçta medyanın, öyle ya da böyle, az ya da çok herkesi etkilediği gerçeğini onlar da teslim ederler. Kuşkusuz bu araştırmacıların bazı değerlendirmelerine katılmamak mümkün değil. Onların da belirttiği gibi kitle iletişim araçlarının bireyler üzerindeki etkisinin farklı biçimlerde ve miktarlarda olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Gerçekleşen etkinin niteliği ve derecesi kişiden kişiye değişir. Bu durum bireylerin yaş ve cinsiyetlerinin yanı sıra, eğitim ve kültür düzeyleri gibi faktörlerle yakından ilişkilidir. Katz ve Lazarsfeld’in de vurguladığı gibi (Barrett & Braham, 1995: 59), özellikle de medyanın etkisinin derecesi ile bireylerin toplumsal statüleri arasında doğrudan ve ters bir ilişki vardır: Yüksek toplumsal statüye sahip olan bireyler, medyadan daha az oranda etkilenirken; düşük sosyal-ekonomik düzeydeki bireyler daha yüksek derecede etkilenmektedirler. Medyanın toplumsal gücü konusunda, bir birleriyle taban tabana zıt 2 temel görüş vardır: 1. Medya “edilgen bir iletici” (passive transmitters)’dir: İletilerin yayılmasında pasif bir konumdadır. 2. Medya iletişim olayında “etkin bir katılımcı” (active interveners)’dır: Mesajların şekillendirilmesinde aktif roller oynar. Birinci görüşün takipçilerine göre medya, gerçekleri olduğu haliyle yansıtan bir ayna gibidir. Objektiflik ve yansızlık, medyanın profesyonellik ideolojisinin temel ilkelerini oluşturur. Bu düşünürlere göre medya, mevcut durumu nesnel ve tarafsız bir şekilde ortaya koyar. Bunu da büyük ölçüde, her türlü ön yargıdan ve baskıdan uzak şekilde gerçekleştirir (Barrett & Braham, 1995: 70). Öte yandan, Marksist yaklaşım ise medya konusunu çok daha farklı bir perspektiften ele alınır. Çoğulcu (plüralist) düşünürlerin görüşlerinin karşıtı bir yaklaşımla, medyanın nesnel gerçekliği çarpıtıp tahrif ettiğini belirtirler. Marksist geleneğin takipçisi düşünürlere göre medyanın, ön yargıdan ve baskıdan kurtulması olanaksızdır. Çünkü toplumdaki bir takım güç odakları, ki biz bu güç odaklarını “elitler” olarak adlandırmıştık, bir çok toplumsal konuda olduğu gibi medya üzerinde de etkin bir güce sahiptirler. Medya ve onun ürünleri de genellikle, toplumun ve bireylerin kaderlerini belirleyici konumda ve makro düzeyde karar verici durumda bulunan, bu hakim ekonomik ve siyasi gruplar tarafından şekillendirilir. Connell’in deyimiyle (ibid: 71) medya, bir bakıma hakim toplumsal sınıfların düşüncelerini dile getirmede bir megafon görevi yapmaktadır. Konu bu açıdan ele alındığında, medyanın gücünün mevcut toplumsal sınıfların güçleriyle yakından ilişkili olduğu görülür. Marksist düşünceye göre, (Marx & Engels, 1970: 64), maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf aynı zamanda, bu sahip bulunuşluğun bir getirisi olarak, düşünce ve zihinsel üretim araçlarını da kontrolleri altında tutarlar. En azından potansiyel olarak kitle iletişim araçları, bireylerin duygu, düşünce ve inançları üzerinde çok büyük bir etkiye sahiptir. Bunun bir sonucu olarak da bireylerin tutum ve davranışlarını değiştirebilecek bir güce sahiptir. Meydana getirilebilecek bu değişikliğin yönü olumlu yönde olabileceği gibi, olumsuz yönde de olabilir. Bu durum bir çok faktöre bağlı olarak toplumdan topluma, ya da aynı toplum içinde zamana bağlı olarak farklılık gösterebilir. Toplumun ve medyanın içinde bulunduğu şartların yanı sıra, medyayı kontrolleri altında bulunduran hakim güçlerin durum ve tutumları da bunda etkili olur. Özellikle, kitle iletişim araçlarının kontrolünün belli merkezlerde ya da sınırlı sayıda güç odaklarının elinde toplanması, kitle iletişim ürünlerinin de söz konusu merkezlerce kontrol edilmesi gerçeğini beraberinde getirir. Bu durum son aşamada da, medyanın gücünün belli güç odaklarının elinde yoğunlaşması sonucunu doğurur. Böylesi bir medya, bazı Marksist ve eleştirel düşünürlerin de vurguladıkları gibi, hakim güç odaklarınca önem atfedilen baskın toplumsal norm ve değerlerin kuvvetlendirilip yaygınlaştırılmasının yanı sıra, toplumsal sistemin meşrulaştırılmasında da stratejik roller oynar. Medya ile ilgili olarak “semiyoloji” (semiology: işaretler bilimi) ve dilbilimi (linguistics) alanlarında yapılan çalışmalar sonucunda ortaya konan bulgular, Marksist yaklaşıma bazı yeni açılımlar kazandırdı. Bu yeni gelişmeler, araştırmacılar tarafından genellikle “üçlü Sorunsal (problematic)” veya “ikili paradigma” olarak adlandırılır (Barrett & Braham, 1995: 72). Bu paradigmalar, kendi aralarında bazı önemli teorik farklılıklar gösterir. Aşağıda, söz konusu paradigmalara çok öz olarak bir göz atılacaktır. Bu durumda konu daha bir netlik kazanacaktır. a) Yapısal Nitelikli Çalışmalar: Medya alanında yapısal nitelikteki çalışmalar, Lewi Strauss’un “yapısal antropolojik” çalışmaları ile yakından ilişkilidir. Bunun yanı sıra, bu çalışmaların Roland Barthes’ın semiyoloji (işaretler bilimi), Ferdinand Saussure’ün linguistik (dil bilimi) ve Lacanean’ın psiko-analiz alanındaki çalışmaları ile olan yakın ilişkileri asla gözden kaçırılmamalıdır. Yapısalcı yaklaşımı izleyen araştırmacıların en çok baş vurdukları yol, “metinsel analiz” yöntemidir. Böylesi araştırmalar daha çok film, fotoğraf, televizyon programları, yazınsal metinler, haberlerin içeriği, ...vb. gibi metinsel nitelikli iletiler üzerinde odaklanır. Yapısalcı yaklaşım çoğunlukla, Althusserci (Althusserian) Marksist düşüncenin izlerini taşır. Fransız düşünür Louis Althusser, Marksist gelenek içinde hümanist ve Hegelci düşünceye karşıt bir tutum sergiler (Jary & Jary, 1991: 16-17). Althusserci düşünce, özellikle ideoloji konusuna ayrı bir önem verir. Bu düşünüre göre ideolojik üst yapı, ekonomik alt yapının sıradan bir yansıması olarak ele alınıp değerlendirilemez. Tam tersine ideoloji, belli ölçüde ekonomiyi de etkileyen, gerçek toplumsal ilişkilerin çok önemli bir boyutunu oluşturur. Curran ve arkadaşlarının da vurguladıkları gibi (Barrett & Braham, 1995: 73), Althusser ideolojiyi, gerçek yaşam koşullarında var olan bireylerin imgesel ilişkilerinin bir temsilcisi olarak algılar. Böylesi bir şekilde ele alınan ideoloji, gerçekliğin çarpıtılmış, tahrif edilmiş bir yansımasını oluşturma düşüncesinden uzak bir görünüm sergiler. Althusser, Marksist düşüncenin önemli argümanlarından biri olan “yapı/üst yapı” görüşünü reddetmez. “Son aşamada ekonomi tarafından belirlenme” düşüncesini de özde karşı değildir. Fakat bununla birlikte, Althusser’e göre, ekonominin son aşamada belirleyiciliği zorunlu olsa bile, “ideolojik üst yapının” varlığını, oluşumunu ve doğasını açıklamada yetersiz kalır. Bu açıdan ele alındığında medya da, ağırlıklı olarak ideolojiden etkilenir. Althusser’in deyimiyle, kitle iletişim araçları, belirli ölçülerde devletin ideolojik aygıtları olarak da nitelendirilebilir. b) Siyasi Ekonomi Görüşü: Yapısalcı paradigmanın, medya çalışmalarında, ekonomik temelden çok ideolojiye öncelik verdiğini yukarıda vurgulamıştık. Politik ekonomi ile ilgili teorik görüş ise daha çok, kitle iletişim ürünlerinin yapısı ve içeriği üzerinde durur. Tabi bunu yaparken de ekonomik temeli ön planda tutar. Siyasi ekonomik görüşün savunucularına göre, Kültürel üretim sürecinde, olayın ekonomik boyutu her şeyin temelini oluşturur. Bu süreçte ideoloji ekonomiden çok daha az önem taşır. İletilerin şekli ve içeriği ekonomik temellerce şekillendirilir. Kitle iletişim araçları ile ilgili olarak sahiplik ve kontrol konusu çok önemli iki konudur. Bu iki temel faktör, yani mülkiyet ve kontrol faktörleri, medyada ki kültürel üretimin ideolojisini de ciddi boyutlarda etkileyen çok önemli etkenlerdir. İşin ekonomik boyutu ön plana alındığında, bu konu bir başka çok önemli konuya da çağrışım yapmaktadır: Ki o da medyada tekelleşme gerçeğidir. Bu durum yalnızca ülkemizin değil, gelişmiş ya da gelişmekte olan hemen her toplumu yakından ilgilendiren bir konudur. Dünya genelinde, kültür endüstrisi alanında hızlı bir artış gösteren tekelleşme, toplumlar için çok ciddi tehlikelerin de beraberinde taşımaktadır. Görüldüğü gibi hem “idealizm”hem de “ekonomizm”, Marksist terminoloji çok önemli iki kavramdır. Her iki kavram da, tarihsel maddeciliğin özüyle çelişmez niteliktedir. c) Kültür Temelli Çalışmalar: Kültür temelli çalışmaların en temel özelliği, “ekonomik indirgeme” (ekonomik belirleyicilik) görüşüne karşıt bir görüşe sahip olmalarıdır. Kültürcü (culturalist) araştırmacılar, Marksist gelenek içinde çok önemli bir yer tutan, düşünsel ve maddi güçler arasındaki ilişkileri anlayıp açıklamayı amaç edinen “alt yapı-üst yapı” formülasyonunu reddederler. Medya konusunu kültür temelinde ele alıp inceleyen araştırmacıların başında öncelikli olarak İngiliz araştırmacılar Williams, Thomson ve Hoggart’ın isimlerini saymak gerekir. Bu geleneği benimseyen araştırmacılar kültürü, tarihsel koşulların ve ilişkilerin bir ürünü olarak varlık gösteren temel toplumsal sınıfların ve grupların, kendi iç dinamiklerinden ve aralarındaki etkileşimden doğan değerlerin ve araçların oluşturduğu bir bütünlük olarak algılarlar (Barrett & Braham, 1995: 76). Bu düşünürler medyayı, halkın bilincinin, beğeni ve tercihlerinin çok güçlü şekillendiricileri olarak kabul ederler. Marksist düşüncenin “medyanın gücü ideolojiktir” şeklindeki değerlendirmesini, bir çok kültürcü düşünür de kabul eder. Fakat bu düşünürlerin ideolojiye yükledikleri anlam, Marksist düşünürlerinkinden çok daha farklıdır. Liberal düşünürler olarak da adlandırabileceğimiz bu düşünürler, medya ile ilgili olarak daha bir çok alanda Marksist düşünceden farklı, hatta kimi zaman onlarla taban tabana zıt bir görüşe sahiptirler. Örneğin, medyanın birey ve toplum üzerinde yapabileceği etkiler konusunu ele alalım. Marksist düşünürler, konuyu olduğundan daha abartılı bir şekilde ele alırken, liberal düşünürler medya konusunu gerçek boyutlarından çok daha hafife alırlar. Olayı gerçek boyutlarından saptırarak, bilerek ya da bilmeyerek, etkisini daha azmış gibi göstererek, medyanın üzerinde yöneltilebilecek dikkatlerin ve eleştirilerin azaltılmasına hizmet ederler. Curran ve arkadaşlarının da vurguladıkları gibi (Barrett & Braham, 1995; 63), medya konusunda Marksist düşünürlerin dile getirdikleri eleştiriler, yalnızca araştırmacıların akademik ilgisini konuya çekmekte çok önemli görevler yerine getirmekle kalmayıp, halkın konuyla ilgili olarak bilgilenmesinde ve bilinçlenmesinde büyük rol oynadılar. Bu sayede, medya konusundaki bilgi birikimine çok önemli katkılar sağlayan, iletişim ile ilgili. bir çok ampirik çalışmanın hayata geçirilmesine de zemin hazırladılar. Bütün bu çalışmaların ürünü olarak, bireylerin hayat anlayışları ve dünyayı algılayış şekillerine medyanın yapabileceği etkiler konusu, yapılan deneye ve gözleme dayalı araştırmaların bulgularıyla da desteklenerek, daha bir açıklık kazanmış oldu. Dr. D. Ali Arslan - Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi | |
|
![]() |
| Etiketler |
| Yok |
Medya ve Toplum Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Sivil Toplum | ThinkerBeLL | Sosyoloji | 0 | 21-06-2009 03:35 |
| Sanat ve Toplum | Blue Blood | Sanat | 0 | 16-10-2008 23:38 |
| Toplum Bilimi | Mystic@L | Sosyoloji | 2 | 08-05-2008 19:59 |
| Medya - Medya Nedir - Medya Hakkında | Demir YumruK | X-Sözlük | 0 | 01-12-2007 15:45 |
| Toplum Mühendisliği | Blue Blood | Sosyoloji | 0 | 30-11-2007 11:39 |