Hoş geldiniz sayın ziyaretçi Neredeyim ben?!

Web sitemiz; forum, günlük, video ve sohbet bölümlerinin yanı sıra; Skype ile ilgili Türkçe teknik destek makaleleri, resim galerileri, geniş içerikli ansiklopedik bilgiler ve çeşitli soru-cevap konuları sunmaktadır. Daima faydalı olmayı ilke edinmiş sitemize sizin de katkıda bulunmanız bizi son derece memnun eder :) Üye olmak için tıklayınız...


Sohbet (Flash Chat) Forumda Ara

Hitit Uygarlığı

Bu konu Medeniyetler Tarihi forumunda Blue Blood tarafından 11 Eylül 2006 (23:30) tarihinde açılmıştır.FacebookFacebook'ta Paylaş
76302 kez görüntülenmiş, 18 cevap yazılmış ve son mesaj 1 Mayıs 2014 (17:31) tarihinde gönderilmiştir.
  • 5 üzerinden 3.29  |  Oy Veren: 7      
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Bu konuyu arkadaşlarınızla paylaşın:    « Önceki Konu | Sonraki Konu »      Yazdırılabilir Sürümü GösterYazdırılabilir Sürümü Göster    AramaBu Konuda Ara  
Eski 11 Eylül 2006, 23:30

Hitit Uygarlığı

#1 (link)
Eski Üyelerin Ruhları
Blue Blood - avatarı
Hititler
Gerçek boyutunda görüntülemek için resme tıklayın.

Adı:  Hititguneskursu.jpg
Gösterim: 324
Boyutu:  58.6 KB

Hititler ile ilgili bilgilerimiz daha bu yüzyılın başlarına dayanır. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar, Hititlerin tarih içindeki konumu bilinmiyordu. Gerçi Mısır metinleri ve Tevrat bir kavimden söz ediyordu ama bu kavmin Anadolu kökenli olabileceği kimsenin aklına gelmemişti.
İç Anadolu'nun İlk Çağ tarihi ile ilgili yapılan araştırmalar , On dokuzuncu yüzyılda buraları gezen Charles Texier , William Hamilton gibi gezginlerin izlenimlerinden öteye gitmemiştir.
Daha sonra "Yozgat Tabletleri" adı verilen , Boğazköy arşivine ait eserle bulunmuş ve ünlü Çek bilgini Hronzy tarafından 1917 yılında çözülmüştür.
Bu tabletlerde Anadolu'nun bu bölgesinden Hatti Ülkesi diye sözedildiği görüldüğünden bu uygarlığı yaratanlara , Tevrat'taki isimle de uyuşturarak Hititler denmiştir.
Hititleri tanımak Anadolu uygarlığını, hatta Anadolu'nun bugününü tanımak demektir.
Anadolu toprakları üzerinde Hittiler'in mirasçısı olan bizler , bu kültürü tanıdıkça, inançlarını öğrendikçe, bugünkü kültürümüzü daha iyi anlayabiliriz.
Hattiler
Hititler'i incelemeye başlamadan önce, Hitit göçlerinden önce aynı yerlerde uygarlık kurmuş olan ve Hititler'i büyük ölçüde etkilemiş olan Hatti uygarlığını incelemek gerekmektedir.
Yaklaşık MÖ 2500-1700 yılları arasında Anadolu'da büyük bir uygarlık oluşturmuş Hattiler hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Hattiler Anadolu'nun yerli halkı olarak kabul edilmekle beraber, göçlerle geldiklerini - hatta Türk kökenli olduklarını- savunanlar da vardır. Yapılan araştırmalar Hititler'in uygarlık ve inanç/mitoloji bakımından Hattiler'den oldukça etkilendiklerini ortaya koymuştur.
Hititler kendilerini başka isimle anmalarına rağmen, ülkelerine Hatti ülkesi demeleri ve din ile ilgili tabletlerde rahibin Hatti dilinde konuştuğunu belirtmeleri bu etkiyi göstermektedir. Ayrıca özel isimlerin bir çoğu da Hatti dilinden gelmektedir.
Hatti uygarlığına ait en önemli eserler Alacahöyük'te bulunmuştur. 1935'de Atatürk'ün himayesinde başlayan kazılarda bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen güneş kursları, heykelcikler, altın kupalar bir çok eser bulunmuştur.
Yapılan kazılarda ölülerin hocker pozisyonunda bulunması (ana rahminde olduğu gibi, cenin vaziyetinde) , toprak ve yeniden dirilme kültlerini varlığını, dolayısıyla da ana tanrıça kültünün varlığını göstermektedir.
Bir başka buluntu yeri de Tokat Horoztepe'dir. Burada da ana tanrıçaya ait idoller ve tören zilleri bulunmuştur. Ancak buluntuların büyük bölümü yurt dışına kaçırılmıştır.Hattiler'e ait süsleme ve bezeme şekillerinin Anadolu'nun bir çok yerinde görülmesi bu uygarlığın ne kadar yayılmış olduğunu ve önemini göstermektedir. Hatti halkı, hayvan biçimli tanrıların kültünü geliştirmiş, özellikle de boğa en önemli simge olmuştur. Boğa ile gök/güneş kurslarının birlikteliği boğa/gök ilişkisini düşündürtmüştür. Buna göre boğa en büyük gök tanrıyı temsil etmektedir. Hattiler Hititler'le kaynaşmış, Hatti uygarlığı Hitit uygarlığı içinde yaşamaya devam etmiştir.
Hititler'in Kökeni
Anadolu Uygarlıkları içinde en önemlilerinden olan Hititler'in kökeni hala tartışmalıdır. Ancak Hititler'in Anadolu'nun yerli halkı olmayıp dışarıdan geldikleri kesindir. Hatta Hitit adı da daha sonra Eski Ahit'e göre uydurulmuş bir isimdir. Hitit diye andığımız bu halkın kendilerine Nesi dili konuşan Nesili dediklerini biliyoruz.
Batı dünyasındaki bilim adamlarının üzerinde anlaşmaya vardıkları Hititler'in Hint-Avrupa kökenli bir kavim oldukları yolundadır. Konuştukları dil ve ataerkil yapısı ve diğer kültür özellikleri bu görüşü destekler nitelikledir. Ancak Hititler'in nereden göç ettikleri tam olarak açığa kavuşmamıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında , o zamanki isimleriyle, Etiler'in Türk olduğu söylenmiştir. Hatta Etibank da adını buradan almıştır. Öte yandan Hititler'in olmasa da Hattiler'in Asiatik kavimlerle alakası vardır. Özellikle dilleri ve kültürleri bu bağlantıyı güçlendirmektedir. Öte yandan bir başka teori de Hititler'in Çerkes kökenli olduğu yolundadır. Bu tez de Hattiler söz konusu olduğunda dil ve kültür öğeleri bakımından desteklenmektedir ve olanaksız gözükmemektedir. Ancak daha etraflı araştırma yapılmalıdır. Örneğin Çurey Hattiler ile Hititler'i yer yer karıştırdığından ortaya anlaşılması güç ,hatalı teoriler çıkmış.
Hitit Tarihine Kısa Bir Bakış
Hititler'in kökeni sorununa göz attıktan sonra, Hititler'i Hint Avrupa kökenli, Kafkaslar yolu ile Anadolu'ya girmiş bir kavim olarak kabul edebiliriz.
Hititler'in tarih sahnesinde görülmesi daha öncelere de dayansa Krallığın MÖ 1660-1630 yılları arasında hüküm sürmüş I. Hattuşili tarafından kurulduğu söylenir. Bu konu belgelere bakıldığında biraz karışıktır, çünkü Hattuşili de kendinden önce gelen Labarna ve başşehir Kussara'dan sözetmektedir. Bu dönem ise oldukça karışıktır çünkü anadolu'da yerel krallar hüküm sürmektedir.
Aslında Hattuşili , merkez Hattuşaş olarak krallığı kuran kişidir. Akurgal bu durumu şöyle özetlemektedir:
" Yazılı kaynaklardan belli olduğuna göre sonuç olarak diyebiliriz ki, Labarna adlı bir kral Kussara'da hükümdar olduktan sonra yerine yeğeni Labarna ya da Tabarna adı ile kral oluyor. Ancak bu ikinci Labarna, bir süre sonra idare merkezini , başkent olmaya her yönden elverişli Hattuşa'ya neklediyor ve o yüzden de Hattuşili yani Hattuşlu anlamına gelen bir ad alıyor."
Hattuşili yayılma siyaseti izlemiş ve sınırlarını güneye, bugünkü Suriye'ye ve batıya Arzawa ülkesini alarak genişletmiştir. Bir seferde ölen Hattuşili'nin yerine Murşili geçmiştir. Murşili de babasının yayılma siyasetini izlemiş, Halpa' (Halep) yı almış ve Babil'e kadar uzanarak , yaklaşık MÖ1550 senesinde, burayı da yakıp yıkarak Hammurabi sülalesini sona erdirmiştir.
Murşili'den sonra bir çok kral gelmiştir. Bunlar içinde en önemlilerinden biri Telipinu'dur(MÖ 1535-1510) Telipinu zamanından kalma yazılar hem Hitit tarihine ışık tutmaktadır, hem de Telipinu ilk olarak krallığın kime kalacağını belirlemiştir : "Birinci kadından doğan erkek çocuk kral olur. Eğer birinci sıradan bir prens yoksa, ikinci sıradan olan erkek çocuk kral olur. Bir kral çocuğu, bir oğlan mevcut değilse, bu durumda birinci sıradan olan kız evlendirilir, onun kocası kral olur."
MÖ 1460-1190 yılları Hitit Krallığının "Büyük Krallık" dönemi olarak adlandırılır. Hurri-mitanni Devleti'nden sonra bu dönemde Anadolu'daki en büyük siyasi güç Hitit Krallığı'dır.
Bu dönemin ilk kralı II.Tuthaliya'dır. Bu önemli kralın sülalesi Hitit Krallığının sonuna kadar hüküm sürmüştür.
Bu dönemde en önemli kralardan bir Şuppiluliuma'dır. Bu kral zamanında (MÖ1350-1345) krallık sınırları iyice genişlemiş, Mısırla ilişkiler yoğunlaşmıştır.
Bir başka önemli kral da Muvatalli'dir (MÖ 1315-1282). Onun zamanında karışıklıklar bastırılmış ve Mısır'a karşı yapılan Kadeş savaşı başarı ile sonuçlanmıştır. Daha sonra III.Hattuşuli ise ünlü Kadeş Anlaşmasını yapmıştır.
MÖ 1200'lü yılların sonuna doğru Hitit Krallığı en parlak devirlerini yaşarken kralın ölmesinden sonra çocuğu olmadığından kardeşi II. Şuppiluliuma'nın tahta geçmesi ile sarayda karışıklıklar çıkmış, hatta halk arasında da başkaldırmalar olmuştur. Bunu üzerine bir de "Kuzey kavimleri" saldırısı eklenince Hitit devleri dayanamamış, istilalar altında tarihe karışmıştır. Daha sonraları "Geç Hitit" denilen beylikler dönemi yaşanmış, Hitit kültürü güneyde biraz daha yaşamaya devam etmişse de zamanla tarihe karışmıştır.
Hitit İnançları
Bu konu alışkanlık olduğu üzere "Hitit Dini " başlığı altında incelenir. Zaman zaman bu terminolojiyi biz de kullanırız, ancak bu konuyu, genel kuralları belirlenmiş, homojen bir din olmadığı için, "Hitit İnançları" başlığı altında incelemek daha doğrudur. Hititler, belki de Anadolu'nun o dönemdeki mozaiğinden olsa gerek, her topluluğun Tanrısını benimsemiş, çok geniş bir panteon yaratmıştır. Bu yüzden olsa gerek tabletlerde "Hatti Ülkesi'nin bin tanrısı" deyimi geçer. Yazılıkaya'daki tanrılar geçidi de bu konu hakkında oldukça iyi bilgi vermektedir. Ancak tanrı isimlerinin bir çoğu bize yapılan anlaşmalarda tanrıların tanıklığı bölümlerinden ulaşmaktadır.
Hititler, Eski Krallık döneminde Hint-Avrupa ve Hatti kökenli tanrıları benimserlerken, daha sonraları Hurri, hatta Mezopotamya kökenli tanrıları da benimsemişlerdir. Hititler'de Mezopotamya tanrıçası İştar da çeşitli adlarla anılmakta ve büyük önem taşımaktaydı. Bununla birlikte aynı kökenden suların tanrısı Ea ve Damnika, Güneş tanrısı Şamaş ve karısı Aya ve Ay tanrısı Sin, Hitit panteonunda yer almışlardır. Bu tanrılar ayrıca şahiliğin gerektiği yerlerde yer almışlardır.
Hititler'de tanrılar tamamen insanlar gibi düşünülmüştür; buna göre tanrılar insanlara ait duyguları yaşayabilmekte, hatta acıkmakta, susamakta ve hastalanmaktadırlar.
Bu tanrılardan büyük bölümü yerel ve çeşitli topluluklara ait tanrılardır. Bu dönemde Hurri, Luwi, Pala, Hatti ve Mezopotamya tanrıları çoğunluktadır. Tanrılar ne kadar çok olurlarsa olsunlar aslında belli özellikleri ortak olan tanrılardır. Diğer bir deyişle, farklı isimlerde aynı özellikleri taşırlar. Bu bağlamda belli başlı tanrı özelliklerini ortaya koyabiliriz.
Hitit inançlarını konu başlıkları halinde incelemek daha doğru olacaktır :
Hititler'in Tanrıları
*Gök Tanrı /Fırtına Tanrısı
Hitit panteonunda en önemli tanrı kuşkusuz "Gök Tanrı" idi. Yerel olarak değişik isimlerle çağrılan bu tanrı Hatti dilinde "Taru" , Hurri dilinde "Teşup", Hitit dilinde ise "Tarhu,Tarhuna ya da Tarhunt" diye adlandırılıyordu.
Aslında Hititler geldiklerinde , Hint Avrupa kökenli bir tanrıları vardı. Şiu ismindeki bu tanrı, Yunanca Zeus ve Latince Deus,dii sözcükleri ile aynı kökendendi. Bu kök hem tanrı hem de gün ışığı , parlamak gibi anlamlara da sahiptir. Ancak zaman içinde Şiu özel tanrı ismi olmaktan çıkmış ve genel olarak tanrı anlamına gelmiştir. Ancak Hititlerin de bir dönem, Luwiler gibi Hint Avrupa isimli başka tanrı isimlerini de korudukları zannedilmektedir.
Tanrı'nın isimleri ve sembolleri konusunda Akurgal'da aşağıdaki alıntıyı almakta fayda vardır:
"Baştanrı Hitit metinlerinde genellikle 'Hatti Ülkesinin Gök Tanrısı' , 'Göğün Tanrısı', 'Hattuşanın Tanrısı', 'Sarayın Tanrısı' gibi adlarla anılmaktadır. Ayrıca 'Ordunun Göktanrısı', 'Yağmur Göktanrısı' gibi adlandırmalara da rastlanmaktadır. Bir tanrının hiyeroglif işareti ikiye bölünmüş bir elipsten oluşur. Önce söz konusu işaret sonra, gök tanrısı demek isteniyorsa, ikiye bölünmüş elipsin altına W biçimli yıldırım işareti yazılırdı ; ikisi birden gök tanrısı anlamına gelmektedir. "
Gök tanrı ile dağlar, daha doğrusu dağ tanrıları, arasında sembolik bağ vardır. Aslında bunu "dağların gökkubbeyi taşıdığı" inancı ile birlikte ele almak daha doğru olacaktır. Bu, daha sonra Yunan Mitolojisinde göreceğimiz Atlas efsanesinin ilk şekli olmalıdır. Bir Hitit metninde, gök tanrının, dağ tanrılarının sembolize eden iki erkek figürü üzerinde durması da bu görüşümüzü güçlendirmektedir.
Gök tanrının en önemli sembollerinden biri de boğadır. Boğanın gök tanrıyı sembolize ettiği düşünülmektedir. Alacahöyükte çıkan bir kabartmada kral ve kraliçenin boğa heykeli önünde yaptığı saygı duruşu da aslında gök tanrı ile ilintili olmalıdır. Çatalhöyük'ten, belki de daha eski çağlardan beri önemini koruyan bu sembol daha sonra Yunan Mitolojisinde Zeus'un boğa kılığına girmesinde de karşımıza çıkacaktır.
Gök tanrısı aynı zamanda fırtına tanrısı idi. Zaten Anadolu'nun iklimini göz önünde bulundurursak -eskiden daha sıcak olduğu düşünülüyorsa da- fırtınaların ne kadar önemli olduğu açıktır. Hatta bir fırtına sırasında kral II.Murşili'nin dilinin tutulduğunu öğreniyoruz :
"Birden hava bozdu. Gök tanrısı korkunç bir şekilde gürledi ve ben ürktüm. O zaman ağzında söz azaldı ve söz kesiklik yaparak yukarı doğru çıktı. Yıllar geçince bu düşlerimde de kendini duyurmaya başladı. Bu düşlerden birinde tanrının eli bana değdi ve konuşma gücümü bütünü ile yitirdim."
Geç dönemlerde , gök tanrısının bütün özellikleri Fırtına tanrısına geçmiş, Hurrilerin fırtına tanrısı Teşup da Hititler'in gök tanrısına eş değer bir konuma yerleşmiştir. Teşup için daha çok Toros ve güneyinde, Suriye'ye kadar olan bölgede kült merkezleri vardı.
*Tanrıça
Hititlerde tanrı kadar tanrıça da önemlidir. Zaten bunun izdüşümü olarak da Hitit toplumuna kadın erkeğe eş değer konumdadır.
Hitit Tanrıçası , Hattilerde "Vuruşemu", Hurrilerde "Hepat" diye adlandırılmış tanrıçadır. Hititlerde "Arinna'nın güneş tanrıçası", geç Hititlerde "Kupaba" olarak da geçmiştir. (Kybele de büyük olasılıkla aynı inancın devamıdır. )
Bu tanrıça isimleri tabletlerde farklı isimlerde geçseler de aynı özelliklere sahiplerdir. Özellikle Hurri etkisiyle, Teşup'un panteona girmesiyle beraber Teşup'un karısı tanrıça Hepat da önemli bir yer tutmaya başlamış, Hatta Arinna'nın güneş tanrıçası ile eş bir konuma gelmiştir. Bir belgede şöyle denmektedir:
"Bütün ülkelerin kraliçesi efendin, Arinna'nın güneş tanrıçası ! Hatti ülkesinde sen Arinna'nın güneş tanrıçası adını alırsın, sedir ağacı ülkelerinde ise Hepat adını alırsın."
İlginçtir, yüzyıllar sonra Apuleius da böyle bir ifade kullanacaktır. Çoğu kabartmada Tanrı ve tanrıça yanyana eşit önemde tasvir edilmişlerdir. Yazılıkaya'da da bu tanrısal çiftin betimlemeleri vardır. Bunun yanında bu çiftin oğulları da koruyucu tanrı olarak önemlidir.
Tanrıçalar arasında en önemlisi kuşkusuz Arinna'nın güneş tanrıçasıdır. Arinna kenti hakkında değişik varsayımlar vardır. Ancak en kuvvetlisi ve arkeolojil delillere dayananı , Arinna'nın Alacahöyük olduğudur. Arinna'nın güneş tanrıçası krallığın hayatında da önemlidir. II.Murşili(MÖ1345-1315) uzun zamandan beri ihmal edilen bu kültü canlandırmış ve kazandığı zaferleri buna bağlamıştır:
"Ben majeste, babamın tahtına oturduğumda çevredeki bütün düşmanlar benimle savaşa giriştiler. Ancak ben hiç bir düşman ülkesine karşı sefere çıkmadan önce Arinna kentinin güneş tanrıçası ile ilgili bayram törenlerini düzenledim[...] ve ona seslendim: Arinna'nın güneş tanrıçası! Benim efendim, benim yanıma aşağıya gel ve [...] senin topraklarını almak isteyen çevredeki düşman ülkeleri yok et.! Ve Arinna'nın güneş tanrıçası sözümü duydu ve bana geldi. O zaman babamın tahtına oturur oturmaz, çevredeki düşman ülkeleri on yılda yendim ve onları yere vurdum."
Zamanla Hepat gibi başka tanrıçalar da bu derece öneme sahip olmuşlar ve "protokol"de yerlerini almışlardır.
*Yerel Tanrılar
Hitiler'in yerel tanrılara bakış açısı Ahmet Ünal'ın Hitit Sarayındaki Entrikalar Hakkında Bir Fal Metni isimli çalışmasında açıkladığı metinlerde çok iyi gözükmektedir. Bu bir fal metnidir ve olan olaylar hakkında tanrılara görüş sorulmaktadır. (Fal konusu ileride ayrıntılı olarak işlenecektir). Bu metinde Arušna kenti tanrısı önemli bir yer tutmaktadır. Bu tanrıyı Ünal şöyle açıklamaktadır:
"Tapınağı, kültü ve kült personeli Arušna'da bulunan, Hititlere oldukça yabancı ve adı bilinmeyen bir tanrıdır. Bu yabancılığa rağmen büyük kralın hastalığı yüzünden Hitit sarayı onunla sıkı bir ilişki halindedir. Çok alıngan ve nazlı bir tanrı olup, bu fal metninin yazılmasına o neden olmuştur. Çünkü kralın hastalığı konusunda kendisine başvurulmamış, bu yüzden de gazaba gelmiştir. Öfkelenmesinin başka bir nedeni de, kraliçeden bir rüya aracılığı ile istemiş olduğu altından çelenklerin aksesuarlarıyla birlikte kendisine verilmeyip, mabeyincinin evinde saklı tutulmasıdır. Bundan dolayı,tanrının öfkesini yatıştırmak için kefaret verilmesi gerekmiş, büyük kralın tutulmuş olduğu hastalıktan kurtulduktan sonra, bir af dileme ayinine katılmak üzere bizzat Arušna'ya gitmesi, fal aracıyla saptanmıştır. Tüm bu çabalara rağmen tanrının öfkesi yatıştırılamamış ve anlaşılan bu yabancı tanrının kültünü iyice bilmeyen Hititli rahipler, tanrının bakımını, ayinlerinin yapılmasını vs. Arušna'lı rahiplere bırakmak zorunda kalmışlardır."
Bunun dışında başka yerel tanrılar da olaylara göre önem kazanmışlardır.
*Hayvan Tanrılar
Bunların dışında Hitilerde hayvan biçimli (zoomorphique) tanrılar da vardır. Hitilerde hayvan biçimli kaplar zoomorf tanrı düşüncesini kült aletleridir. Fırtına tanrısının boğa ile sembolize edilmesinden dolayı boğa biçimli kaplar en önemlileridir. Burada bir konu üzerinde daha ayrıntılı olarak durmak gerekmektedir. Ancak bir Hitit metninde II.Muwatalli'nin duası) şöyle geçmektedir :
"Hatti'nin Fırtına Tanrısının önünde yürüyen boğa Şeri, efendim, benim dua olarak bu sözlerimi tanrılara bildir! Efendiler, göğün ve yerin efendileri tanrılar bu sözlerimi ve duamı işitsinler."
Buradan anladığımıza göre boğa fırtına tanrısına eşlik etmekte ve tanrılarla insdanlar arasında aracılık yapmaktadır. Böylece kabartmalarda gördüğümüz boğaya tapınma sahnesi de daha anlam kazanmaktadır.
Bu Yunan mitolijisindeki Hermes'inkine benzer bir roldür.
Ayrıca Ayı/insan biçimli figürler de Hitit sanatında yer almıştır.
Hitit sanatında ilginç bir figür de Sfenks'tir. Sfenks de Mısır kökenli olup Suriye yoluyla Hitit sanatına geçmiştir.
Kubaba
Hitit tanrılarına uzun uzun isimleriyle yer vermemize rağmen , Anadolu'daki tarih sürekliliği açısından Kubaba üzerinde durmak gerekmektedir.
Büyük Hitit İmparatorluğu zamanından beri en önemli merkezlerden bir de Kuzey Suriye'de bulunan Kargamış olmuştur. Bu dönemde Hitit krallık ailesinden vasal krallar tarafından yöneytilen Kargamış, Hitit İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bir "Geç Hitit Devleti" olarak varlığını sürdürmüştür. Bu merkezin en önemli tanrçalarından bir de Kubaba'dır. Burada büyük saygı gören Kubaba daha sonra Anadolu'da Kybele adıyla yaşayacaktır.
Hititler'de Tanrı Kültleri
Hitit tanrı kültleri aslında devlet dinidir ve bu kültlerin görevlileri de devlet görevlileridir.Hitit tanrı kültlerinde kaya/açık hava tapınakları önemli bir yer tutmaktadır. Günümüze, aşağıda ayrıntılı olarak incelenmiş, bir çok açık hava tapınağı ulaşmıştır. Bir çoğu da, ne yazık ki, defineciler tarafından tahrip edilmiştir. Bunlar içinde Yazılıkaya en önemlileridir. Buradaki tanrılar geçidinde 60'tan fazla tanrı ve tanrıça tesbit edilmiştir. Tanrıların başında sivri bir külah ve dizlerinin üstüne kadar inen beli kuşaklı bir giysi varken, tanrıçaların başında silindirik bir başlık ve üzerlerinde bluz ve pilili etek vardır.Yazılıkaya'daki tanrıların büyük ölçüde Hurri panteonunu gösterdiği gözükmektedir. Hititler tanrıları insan gibi (antropomorphique) düşündükleri için "Tanrıların Evi" olarak düşünülen tapınakların büyük önemi vardı. Tapınaklar tam anlamı ile tanrının evi idi. İlgili tanrının ya da tanrıçanın heykeli burada durur, ve tanrının ya da tanrıçanın burada olduğuna inanılırdı.Tanrı heykeli tapınakta iken sadece kral, kraliçe ve seçilmiş rahipler heykelin olduğu odaya giremeye izinliydiler. Başkasının, özellikle de bir yabancının girmesi ölümle cezalandırılabiliyordu.
Hattuşaş'taki gibi büyük tapınaklar olduğu gibi daha küçük şehirlerde daha küçük tapınaklar vardı. Genelde, tapınağın asıl merkezinde bir avlu ve bu avluya bakan odalar vardı. Tanrı heykelinin bulunduğu kutsdal oda tapınağın arka yüzünde olduğu için iki taraftan da ışık alabilmekteydi.
Hattuşaş'taki tapınakta iki kutsal oda vardı. Bunlardan birinin Fırtına Tanrısının odası olarak, diğerinin de Arianna'nın Güneş Tanrıçası adına düzenlendiği düşünülmektedir.Yazılıkaya ise daha farklı olarak açık hava tapınağı idi. Burada bayramlar kutlanıyor ve özel törenler (yeni yıl gibi) düzenleniyordu. Tapınaklar dinsel merkezler olduğu gibi aynı zamanda ekonomik merkezler de olmuşlardır. Buralarda sadece tapınağa verilen hediye ve bağışlar saklanmamış aynı zamanda tahıl deposu olarak da işlev görmüşlerdir. (burada genelleme yapmak olanaksızdır, ancak yapılan kazılar ışığında böyle bir sonuç çıkarılmıştır.) Tanrılar heykellerle ya da idollerle gösterilebildiğine göre bir de bu objelere ait kültler vardı. Bu heykellere etrafının süslenmesi ile törenle tapıldığı gibi, heykel bir arabaya bindirilerek gezdirilerek tören yapılırdı. Bunun sonunda Tanrı heykeli , açıkhavaya, koruluğa, ormana ya da yüksek yerdeki ZI.KIK taşına götürülmekte ve burada kurban kesilmekte, yemek yenmekte ve oyunlar oynanmaktaydı. Hatti tanrılarına yapılan törenler diğer tanrılara yapılan törenlere nazaran daha neşeli geçmekte olup, dans,eğlence akrobasi ve çeşitli gösteriler yer almakdaydı. Ayrıca şehrin koruyucusu olarak tanrıya armağanlar sunulurdu. Tanrıya değerli madenler hediye olarak sunulduğu gibi yiyecek, içecek de sunulmaktaydı. Libasyon1 da çok sık kullanılan bir sunu biçimi idi. Alp de bu törenleri şöyle anlatmaktadır :
" Kralın başrolü oynadığı, kraliçenin, prenslerin, prenseslerin ve devletin bir çok yüksek rütbeli görevlilerinin katılımı ile gerçekleşen dinsel bayram törenlerinde, merasim alaylarında ve çoğu kez tapınakdaki kült salonunda tanrı heykelinin ya da altarının önünde hayvan kurban etme ve içki sunma (Hititçe šipant-) ve ekmek kırma (hititçe parš-) ve diğer yiyecekler sunma ya da adorasyon(tapma) sahnelerinde şarkı, müzik ve bazan dansla eşlik etmenin büyük önemi vardı. [...] Bu sahnelerde hangi tanrıya kurban sunuluyor ya da tapılıyorsa, o tanrının mensub olduğu etnik grubun dilinde (örneğin Hattice, Luwicw, Palaca, Nešaca ya da Hurrice) şerkı söylemek adetti. Metinlerde bu dillere ait şarkı sözleri ele geçmiştir. Her bir etnik gruba ait ayrı şarkıcılar vardı."
Yaşar Coşkun'un kap isimleriyle ilgili yaptığı çalışma ve içerdiği metinler de bize törenler hakkında da bilgi vermektedir:
" Ertesi sabah kral tanrının iç-evine gider, yumuşak kurban ekmeğini parçalar ve onu buğday harşiialli'sine2 koyar. "
"Sonra [bir tane kurbanlık ince ekmeği Tanrı x] e[parça]lar, üzerine kes[ilmiş] karaciğer (ve) yüreği [koyar], karaciğerin üzerine bir tane pişirilmiş döş eti [ve] onları sonra kurban masasına koyar. Şarabı huprushi3 önünde (kurban içkisi olarak) sunar. Sonra Fırtına tanrısına bir tane ince ekmeği parçalar. Üzerine kesilmiş karaciğeri yüreği koyar, karaciğerin üzerinde bir tane pişirilmiş döş eti [ve onl]arı sonra kurban masasına koyar"
Tapınak görevlileri ile ilgili bir direktif metni de tapınak içi külte ışık tutmaktadır. Bu metinde tapınak çalışanlarının temiz olmaları istenmekte, hatta kıllarını dahi kesmeleri istenmektedir. Ayrıca temiz kabul edilmeyen domuz ve köpeğin girmemesine dikkat etmeleri istenmektedir. Tapınak çalışanlarının tanrıya sunulmuş olanı kendileri ya da yakınları ile tüketmemeleri de özellikle vurgulanmaktadır. Görevliler "o tanrı olduğu için hiç bir şey söylemez ve bize hiç bir şey yapmaz" dememeleri gerekmektedir çünkü " tanrının ruhu kuvvetlidir, yakalamak için acele etmez. Fakat yakaladığı zaman artık bırakmaz. " Bu alıntılar da tapınak görevlilerini tanrıdan fazla korkmadıklarını ve sunuları diledikleri gibi paylaştıklarını göstermektedir.
Burada ilginç direktifler de vardır:
" Eğer bir kimse kadının yanında yatarsa (o) tanrıların ibadetini ne şekilde düzenlerse (ve) tanrıya yiyecek (ve) içecek (ne şekilde) verecekse kadının yanına (da) aynı şekilde gitsin. Sonra kadının yanında yatsın. Gün ağardığı zaman derhal yıkansın. Sabahleyin tanrıların yemek zamanında derhal (tapınağa) varsın. Eğer o ihmal ederse onun için (bu) büyük suçtur. Eğer kim bir kadının yanında yatarsa, onun amiri (ya da) büyüğü arkadan (bir kült görevi) yapmaya zorlarsa o (doğruyu) söylesin. Eğer o söylemeye cesaret edemezse arkadaşına söylesin ve yıkansın. Eğer o bilerek sonraya bırakırsa (ve) henüz yıkanmadan tanrıların kurban ekmeğinin ve kurban içkisinin yanına kirli olarak yaklaşırsa, bu durumu arkadaşı bilirse ve o sana kötülük eder (de) eğer gizlerse, fakat arkadan meydana çıkarsa [onlar] için ölüm cezası (verilir). Onların ikisi de ölsünler. "
Bayramlar
Hititlerde bir çok bayram/festival vardı. Yapılan araştırmalar sonucu 18 kadar bayram tespit edilmiştir. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Purulliyaş adı verilen bahar bayramıdır. Bu sözcük hatti kökenlidir ve kök olarak "dünyanın" anlamına gelmektedir. Bu bayram çeşitli ayinlerle ve mitosların canlandırılması ve anlatılması ile kutlanırdı.
Hitit bayramlarından AN.TAH.SUM.SAR diye anılan bitki bayramı, ilkbahrda 38 gün sürmekte, sonbahardaki NUN TARRIIASHAS ise 21 gün devam etmektedir.
Hititler'de bir ilginç bayram da Hadauri bayramıdır. Bu bayramın kutlanışını Balcıoğlu şöyle anlatmaktadır:
" Bu bayramın ne detaylı ne de kısmi bir tasviri mevcut olmadığından, diğer bayramlarda sık sık karşılaştığımız, içki, ekmek, türlü hayvanlar ve değişik yemek türlerinin vs. Sunulup sunulmadığını bilmiyoruz. Hadauri bayramının geçtiği tüm metin yerlerinde kurban hayvanı olarak koyunun sunulması, bu bayramı diğerlerinden yıran en büyük özelliktir. [...] bu bayramın bir başka özelliği de, İlkbahar ve Sonbahar olmak üzere yılda iki kez kutlanmış olmasıdır."
Bu bayram Güneş tanrı, Fırtına tanrısı ve bazı Hatti kökenli tanrıların tapınağında kutlanmaktadır. Bu bayramın ayrıca AN.TAH.SUM.SAR içinde de kutlanmış olunduğu düşünülmektedir.
Toprağa dökerek tanrıya sunma
Erzak küplerinden daha küçük bir kap
Büyükçe tencere , kâse
Hititler'de Doğa İle İlgili İnançlar
Hititler'de doğa ile ilgili kültler olduğu da yapılan araştırmalarda görülmüştür. Hitit panteonunda varolan pınar/kaynak tanrı/tanrıçaları, Hitiler'in su kaynaklarını, pınarları kutsal olarak kabul ettiklerini göstermektedir. Eflatunpınar'daki anıt da bu görüşü doğrulamaktadır.
Hititler dağları da kutsal kabul etmiş ve dağ tanrılarına inanmışlardır. Ayrıca her dağa ait törenler vardı. Dağ tanrıları genel olarak uzun etekli , sivri külahlı olarak tasvir edilmişlerdir. Elbisesinin üzerinde dağ sembolleri de oladuğu görülmektedir. Ayrıca bazı gösterimlerde boynuzu da vardır. Anadolu'da Hitit ülkesindeki dağları düşündüğümüzde dağ tapımının olması normal gözükmektedir. Ancak Alkım Yesemek üzerine yaptığı çalışmada dağ tanrılarının kökenini dışarıya bağlamakta ve ilginç sonuçlar çıkarmaktadır:
1. Dağ tanrısı Hitit dinine ve sanatına yabancıdır, dışarıdan gelmiştir.
2. Bugünkü bilgilerimize göre dağ tanrısının en eski tasvirlerini Suriye'de Mari'de (MÖ XVIII yy), Suriye stili mühürlerde (MÖ XV-XIII. yy), Kuzey Mezopotamya'da (MÖ XV.yy) ve Kassit sanatında görmekteyiz.
3. Dağ tanrısının ve motifinin Mitanni-hur bölgesinden çıkmış olduğu anlaşılmakta ve bu fikir genellikle kabul edilmektedir.
4. Dağ tanrısının taş plastik sanatındaki ilk tasvirleri tamamıyla cephedendir, sakallıdırlar, ayakları, tanrının yerden çıkıp yükseldiğini belirtmek amacıyla, resmedilmez.[...]
5. 11. Anadolu Hitit sanatında dağ tanrısı tasvirlerine bugünkü bilgimize göre MÖ XIII. yüzyıldan itibaren rastlıyoruz. Hitit çivi yazısı metinlerinde de dağ tanrılarının nitelikleriyle ilgili çeşitli kayıtlara rastlanır. Gerek Eski Hitit Devleti ile İmparatorluk Çağı arasındaki devrede ve gerek İmparatorluk devrinde Hur etkisinin Anadolu'da sezildiği sırada diğer hur tanrılarıyla birlikte dağ tanrılarının da Hitit panteonunda yer almış olması mümkündür.
Hititler'de Fal ve Kehanet
Hititler, tanrıların isteklerini, öfkelenmişlerse nedenlerini öğrenmek üzere fala başvurmuşlardır. Ancak bunların yanında çok daha basit konularda da fala başvurulduğu gözükmektedir. Burada fal kehanetten daha farklı olarak ele alınmalı ve tanrıların verdiği işaretlerden farklı tutulmalıdır. Faldan anlamamız gereken, falı açan kişinin, bir olay hakkında tanrının görüşünü sormasıdır. Bu durmda aynı zamanda tanrıya karşı bir itiraf da söz konusu olmaktadır. Hititlerde çeşitli fal bakma yöntemleri kullanılmıştır. Hayvanların iç organlarına bakılması, kuşların uçuşunun takip edilmesi gibi pratikler Hititler'de de mevcuttur. Bunların dışında su yılanlarının havuz içinde hareketlerine bakma, bir çeşit taşlarla oynanan oyuna benzeyen talih falı gibi fal metodları da kullanılmıştır.
En çok uygulanan, olumlu ya da olumsuz soru sorulmasıdır . Bu konuda bir fal metninden bir bölüm bilgi verecektir:
" Majestenin hastalandığı konusuna gelince: [........ve] Aruşna kenti [tanr]ısı majestenin hastalığı konusunda hiç bir şekilde sorulma[mıştır. Ey tanrı bunun için kızdıysan, birinici et işaretleri olumlu, sonuncuları ise olum]suz olsun. Birinci et işaretleri olumludur[...] Aruşna kenti tanrısının (majestenin) hastalığı yüzünden öfke içinde saptanmış olmasına gelince: Ey tanrı, herhangi bir şekilde tapınağın içinde mi Öfkelendin. (Eğer öyleyse) et işaretleri olumsuz olsun. Solda suti olumsuz. Ey tanrı eğer (sadece) tapınağında öfkelendiysen , fakat majesteye [ka]rşı hiç bir şekilde kızmadıysan, et işaretleri olumlu olsun."
Metin böylece uzayıp gitmektedir. Buradan da gördüğümüz şekil , Hititlerde falda sık kullanılmaktaydı. Hititlerde fal metinleri bir çok konu hakkında da bilgi edinmemizi sağlamıştır.
Ahmet Ünal, Hitit tbletlernde neden deprem,su baskını,kuraklı ya da Boğazköy'ü yılın 5-6 ayı etkisi altında bırakan kar gibi olaylara yer verilmediğini soruyor (örneğin kar sözcüğünün Hititçe karşılığı bilinmemektedir) ve şöyle yanıtlıyor :
" Aradan yıllar geçtikten sonra araştırmalarımın ağırlık merkezini büyü metinlerine kaydırdığımda gödüm ki, Hititler'in doğal gözlemleriyle ilgili bir çok noktalar bu metinlerde saklıdır. Doğaya dönük gözlemlerin pek çoğu, olumlu ya da olumsuz vasıflar olarak analoji büyülerinde kullanılmışlardır; yani falan falan nasıl iyi veya kötüyse , falan falan da aynı şekilde iyi veya kötü olsun. [...] Pratik düşünceli Hititler her şeyin minyatür modelini de yapmışlardır. Önemli ayinlerin yürütülmesi gereken kutsal bir dağ düşman işgali altında bulunduğunda, o dağın sembolik bir modeli yapılmış ve ayinler sembolik olarak bu modelin üzerinde yapılmıştır. "
Bir yöntem de rüyalar vasıtasıyla tanrıların isteklerini öğrenmektir. Temiz olarak iştiareye yatmak Hititlerde çok sık yerine getirilen bir pratiktir. Günümüzdeki iştiareye yatmaya çok benzeyen bu uygulamada temizliğin çok önemi vardı. Gelecekten haber almak için en önemli yöntemlerden biri de yıldızların hareketlerini izlemektir. Bu pratik Hattilerden beri vardır. Bu yöntem bazı doğa olaylarını hatta toplumsal olayları önceden tesbit etmek amacıyla kullanılmıştır. Burada Mezopotamya etkisinden de sözedilebilir. Bu gözlemleri yapmak için kullanılan en ilginç alet Güneş Kurslarıdır.
Alacahöyük'te bulunan güneş kursları hakkında Sezginer şöyle demektedir:
"Güneş Kursunun yapılmasının amacı Güneş, Dünya, Venüs ve Mars'ın birbirlerine göre durumlarını zamana bağlı saptamaktır. [...] Buluşları zorunluluklar yaratır. Alacahöyük yöresinde, gökyüzü yılın büyük bir bölümünde yıldızların gözlenmesini olanaksız kılacak biçimde kapalıdır. [...] yıldızların birbiri ile ilşkilerini gözlemle saptamak ancak yılın beşte birinde olasılık içinde olduğundan yılın geriye kalan beşte dördünde bu ilşkileri saptayacak bir alete ihtiyaç vardı. İşte bu alet Güneş Kursu olarak ortaya çıktı. [...] Güneş Kursunun icadı herhangi bir olağanüstü kozmik bilgiye değil, zorunluluk altındaki astrologların aldıkları sonuçları ve uygulamaları karşılaştırarak elde ettikleri tecrübelere dayanmaktadır. [...] Bu 'Evren ölçeği' yıllar sonra astrologların yeni yöntemleri gelşitirmesi sonucu ödevini yitirince dinsel törenlerde Evren'in simgesi olarak kullanılmaya başlandı. [...] Uzun sopların üzerine takılarak törenlerde kullanılan bu Güneş Kursları belki de Orta Doğu uygarlıklarında hükümdarlık simgesi olan 'alem'lerin büyükbabaları oldu. Belki tesadüf ama 'alem' Arapça 'evren' demektir. "
Ayrıca Ay'ın şekilleri de kehanet anlamı taşımaktadır:
" 1. Ayın rengi sarı, sol ucu sivri, sağ ucu küt gözüküyorsa, 2 ilkbahar güzel olacak.
2. Eğer ayın sağ ucu göğe dönük ise ülkede bol ürün olacak.
3. Eğer ayın sağ ucu yere doğru ise bütün ülkenin hasadı kuruyacak.
4. Eğer ayın sol ucu göğe dönükse ülkede düzelme olacak.
5. Eğer ayın sol ucu yere dönükse ülkede ölümcül salgın hastalık olacak.
6. Eğer ayın uçları güneye dönük ve uzamış görünürse, Akad ve Elam kralı ölecek.
7. Eğer ayın uçları kuzeye dönükse Akad kralı düşmanı yok edecek.
8. Eğer ayın uçları batıya doğru uzanmışsa yangın olacak "
Bunun dışında Hitilerde kehanet için farklı yollar vardı. Normal ya da sakat doğumlara göre , meteorolojik olaylara göre kehanet yapmak, astrolojik gözlemler yapmak da sıkça uygulanırdı.
Hititler'de Büyü
Hititler de dönemin diğer uygarlıkları gibi büyüye meraklı bir topluluktu.
Çeşitli konularda büyülerin yapıldığı tespit edilmiştir. Cinsel büyüler, aile içi büyüler hatta kara büyü Hititler tarafından yapılmıştır. Ayrıca kuraklık önlemek, hastalıkları yok etmek, şans getirmek vs. için de büyüler yapılmıştır. Büyüye çoğu zaman kurban töreni de eşlik etmektedir. İyi amaca yönelik , tapınak rahibeleri tarafından yapılan büyüler de Hitit kültüründe yer almıştır. Bu tür büyücülere "yaşlı kadın" denilirmiş . (günümüzdeki cadı ya da yaşlı büyücü kavramına ne kadar tanıdık.) Kara büyü ise sonu ölüme kadar gidecek cezaları içermekteydi. Bir Hitit yasa metninde şöyle denmektedir:
"Eğer özgür bir adam bir yılan öldürürse ve başka bir adını
söylerse bir mina gümüş versin; ve eğer bir erkek köle , işte tam o ölsün"
Bu metinden Hititler'de, birinin adını söyleyerek yılan öldürme şeklinde bir tür kara büyü yapıldığını öğreniyoruz. Burada kişinini modeli yerine yılan alınmaktadır. Dikkat çekici bir husus da özgür insanın öldürülmeyip sadece köleye ölüm cezası verilmesidir. Başta ölüm cezasının herkes için olduğu ancak sonradan sadece köleler için uygulandığı düşünülebilir.
Telipinu Fermanında da bu konu geçmektedir :
" Eşyayı her zaman temiz tutun. Kim aile arasıda büyücülük bilirse, siz onu aile içinde yakalayın! Onu saray kapısına1 getirin! Kim onu getirmezse, gelecek, O insana kötü şeyler olacak."
Büyü yapmak kadar büyüyü çözmek de yaygındı. Bir metinde şöyle demektedir :
" Büyülenmiş olan bu adamı şimdi ben büyüden çıkardım. Onu toprağa geçirdim ve onu bağladım. Büyü ve fena rüya bağlanmıştır, onlar artık yeryüzüne çıkamazlar, siyah toprak altı onları çekiyor."
Cinsel güçsüzlükten hastalıkların tedavisine kadar bir çok olayda büyünün sıkça kullanıldığı görülmektedir. Aslında Hititlerde bir çok eylemin içinde büyü vardı. Yeni bir yere ev yapılırken ya da tapınak inşaa edilirken temellerin altına bazı sunular konulmaktaydı. Buna göre idolü konan tanrı orayı koruyacak ya da konan madenin özelliklerini alacaktı. Örneğin temele bakır konarken şöyle denmeliydi :
" Bak! Bakır dayanıklı ve ölümsüz olduğu gibi bu tapınak da öyle dayanıklı olsun ve orada kara toprakklar üzerinde ölümsüz olsun."
Zaten tapınağı yapan da tanrılardır :
"Onu (tapınağı) erkek tanrılar marangoz gibi inşa ettiler. Fakat temel taşlarını tanrı Telipinu alta koydu; orada onların üzerlerine duvarları bilgeliğin kralı Tanrı Ea inşa etti. Fakat ağaç(lar) ve Taş(lar) bütün dağlardan getirildi ve toprağı tanrıçalar getirdi. "
Hititler'de Ölüler Kültü
İnsanların fiziksel beden ve ruhtan oluştuğu düşüncesi büyük olasılıkla Hititler'de de vardı ve ruhun ölümden sonra da varolduğu ve yeraltına gittiği düşünülmekteydi. Hatta burada ölüye annesinin yol gösterdiği de düşünülmekteydi. Muwatalli'den sonraki tabletlerde de ölüm gününün "anne günü" diye anılması bu ilişkiyi göstermektedir. Ruhlar insanlara ancak rüyalar vasıtası ile gözükmekteydi. Bunu dışında da ruhların ziyareti olasıydı. Özellikle kendilerine kurban sunulmayan ya da haksızlık sonucu öldüğü düşünülen kişilerin ruhları yaşayanları sık sık rahatsız etmekteydi. Tabletlerden ölülere kurban sunulduğu da anlaşılmaktadır. Ancak tabletler genelde krallardan sözettiği için bunun doğal olduğu düşünülebilir, çünkü kral öldükten sonra tanrı oluyordu ve tanrıya kurban sunmak gerekliydi. Bunun yanında halktan kişilerin de ölüye kurban sundukları bilinmektedir. Bu ölüleri yatıştırmak için olduğu gibi , Hitit ianaçlarına göre günahlar babadan oğula/kıza geçtiği için (aynı inanç Yunan mitolojisinde de vardır), günahlardan kurtulma amacıyla da olabiliyordu. Ünal filolojik olarak ilginç bir sonuca da varmıştır :
"Burada Hititçe kelime haznesinde, şimdiye kadarki bilgimize göre 'düşünmek' fiilinin olmadığına da değinmek gerekecektir. Öyle anlaşılıyor kii hititlerde 'düşünmek' insanın bizzat kendi ruhuyla konuşması, onunla diyalog kurması şeklinde ifade edilmiştir. "
Hititlerde ölü gömme adetleri zaman içinde farklılaşmıştır. Eski İmparatorluk çağında ölüler olduğu gibgi gömülürken daha sonraları yakılma ve küplere ya da taş sandık mezarlara gömme adeti uygulanmıştır. En önemli cenaze kral ya da kraliçenin ölümü dolayısıyla yapılmaktadır. Kınal şöyle anlatmaktadır:
"Gerçekten de Boğazköy vesikaları arasında "Eğer Hattuşaş'ta büyük bir hadise olursa,yani kral ve kraliçe tanrı olursa" etiketini taşıyan ölü metinleri ele geçmiştir. Bu metinlere göre kral veya kraliçe tanrı olunca, büyükler onun için ağlamaya başlardı. Hemen bir sığır kurban edilir ve ruhu için de şarapla içki kurbanı takdim edilirdi. Aynı günü akşamında yine bir keçi kesilir ve mevta bir arabaya konularak hususi surette kurulan bir çadıra götürülürdü. Burada tekrar kanlı kurban ve içki kurbanı yapılırdı. Bundan sonra tablet kırılmıştır. Fakar başka bir metinde ertesi günü ihtiyar kadınlar kızgın bir ateşi şarapla söndürdüklerine göre, ölü geceleyin yakılmaktadır. İhtiyar kadınlar ateşten kemik bakiyelerini toplayarak bunları içleri yağla doldurulmuş çömleklerin içine koymakta ve balahere bu kapları mabedde, belki de Yazılıkaya'nın küçük galerisindeki hücrelerde muhafaza etmekte idiler. "
Bu tür törenlere büyücü anlamındaki yaşlı kadının da eşlik ettiği olmaktaydı. Ölüye sunulan eşyalar da çok zengin eşyalar olmayıp bazı süs eşyalarıydı.

Erhan Altunay

x
Benzer Konular: Etiketler:
  • anadolu uygarliklari hititler
  • hitit uygarligi
  • hitit uygarligi eserleri
  • hitit uygarliklari
  • hititler uygarligi
Rapor Et
Reklam
Eski 12 Eylül 2006, 21:31

Hitit Uygarlığı

#2 (link)
TheGrudge
Ziyaretçi
TheGrudge - avatarı

HİTİTLERİ DÜNYAYA TANITALIM


Hitit uygarlığı en az Mısır uygarlığı kadar eski ve zengin. Üstelik bu uygarlığın dünyaya tanıtılmasında Türk araştırmacıların büyük katkısı var. Buna karşın tanıtım yeteri kadar yapılamamış. En azından Mısır'ın yaptığı kadar bir tanıtım yapılmadığı ortada. Hattuşa'yı gezmeğe giden herkes bunu kendi gözleriyle görebilir. Piramitleri gezen yüzlerce turiste karşılık Hattuşa'yı gezenlerin sayısı bir elin parmakları kadar az. Oysa Hattuşa inanılmaz zenginlikte bir yer. Biraz çabayla biraz düzenlemeyle burası dünyanın ilgi odağı olabilir. Dünyada 4000 yıl öncesine dayanan kaç tane uygarlığın kalıntıları var ki? Biz Ankara'nın amblemindeki Hitit güneşini değiştirmekle uğraşırken Mısırlılar neler yapıyor dersiniz?
Hititler, ilk kez ne zaman ortaya çıktılar? Kendilerinden önce Anadolu'da yerleşik bulunan Hattilerin yerini nasıl aldılar? Henüz kesin çizgileriyle bilinmiyor. Bulgular, Hititler'in İÖ 1700'lerde Anadolu'ya Kafkaslardan geçip orada yerleşik olan Hattiler ile kaynaşmış ve yavaş yavaş onları içlerinde eritmiş oldukları sanılıyor. Çünkü bu iki ulus arasında bir savaş olduğuna ilişkin herhangi bir kanıt yok elde. Bu geçiş süreci sırasında Hatti kültüründen etkilenmiş olduklarını, Hatti ülkesi adını almalarından ve Hattilerin Neşa kentinden esinlenerek kendi dillerini Nesice olarak adlandırmalarından anlıyoruz. Hititlerin kurucusunun Kuşşaralı Pithana'nın oğlu Anitta olduğu kabul ediliyor. Hititlerin bir krallık haline gelmesi Labarna ile imparatorluk biçimine girişi ise Şuppiluliuma ile oluyor.
En önemli tanrıları Baştanrıça Hepat ile Fırtına tanrısı Teşup. Hepat, sonraki kültürlerde bereket tanrıçası Kibele ya da geç Hititlerde ana tanrıça Kubaba olarak yeniden ortaya çıkıyor. Hititler, ele geçirdikleri kentlerin tanrılarını da kendi tanrıları arasına katmışlar. Bundan amaç o tanrıların nefretini üstlerine çekmemek. Bu nedenle 1000 dolayında tanrıları olduğu tahmin ediliyor. Başkent Hattuşa'ya 1000 tanrılı kent denmesinin nedeni de bu. Hitit dininde cennet ve cehennem yok. İşlenen günahların cezasının ve yapılan sevapların karşılığının bu dünyada alınacağına inanıyorlarmış.
Hititlilerin dilleri Hint - Avrupa dil grubuna ait. Hattuşa kitaplıklarında bulunan tabletlerin sekiz ayrı dilde yazılmış olduğu görülüyor: Hititçe, Hattice, Hurrice, Mitannice, Luvice, Palaca, Akadça, Sumerce. Akadça, dönemin diplomasi dili. Mısırlılar ve Hititler ya da Hititler ile Asurlular arasındaki yazışmalar Akadça olarak yapılıyormuş.
Hitit ülkesinde bütün topraklar krala ait. Yani toprakta özel mülkiyet yok. Kral veya kraliçe istediklerine toprak tahsis ederlermiş. Kendisine toprak tahsis edilenlerin krala, her savaşa gidişinde asker vermek yükümlülüğü varmış. Sonraları Osmanlı'da ortaya çıkan timar, has ve zeamet sisteminin ilk biçimi.
Hititler paralarını gümüşten yapıyorlarmış. 8.5 gramlık gümüş çubuklar ya da halkalar 1 Şegel adını taşıyan bir para birimiyle ifade ediliyor. 40 şegel yani 260 gram gümüş ağırlığındaki kuruşların toplamı 1 Mana ediyor. Üst para birimi olan Mana'yı Hititler, Sumerlerden almış. Mana, latin dillerindeki money kelimesini andırıyor.
Hitit ordusu piyadeler ve at arabalı askerlerden oluşuyordu. Her arabada üç asker var: İlki sürücü. İkinci, sürücüye kalkan tutan asker. Üçüncü ise ok atan ve mızrak kullanan asker. Kadeş savaşında Ramses ordularıyla kapışan Hitit ordusunda 17000 piyade ve 4500 savaş arabası olduğu yazılı. 4500 arabayı 3 ile çarparsak 13500 kişi eder. 17000 de piyadeyi de katınca toplam 30 bin asker. Oldukça büyük bir ordu.
Hititlerin Panku adlı bir asiller meclisi varmış. Kral, Panku'nun onayını almadan savaşa karar veremiyor. Panku, ayrıca kral öldüğünde yerine kimin geçeceğine de karar veriyor.
Hitit imparatorluğu, Kadeş barış antlaşması sonrasında Mısırlılar ile girdikleri uzun dönemli barışa karşın deniz kavimlerinin sürekli saldırıları sonucu tarihe karışıyorlar. Buna karşın geç Hititler adıyla anılan imparatorluğun bir parçası Kargamış ve dolaylarında izini sürdürmeye devam ediyor bir süre. Asurluların saldırıları Hititlerin son uzantısı olan geç Hititleri de İÖ 700'lerde tarih sahnesinden silip yokediyor.
Hititlerin enbüyük kralı olarak kabul edilen Şuppiluliuma'nın tahta geçişinin nasıl olduğu henüz kesinlik kazanmış değil. Şuppiluliuma, II. Tuthaliya'nın oğludur. II. Tuthaliya'nın ölümünden sonra tahta Şuppiluliuma'nın erkek kardeşi Arnuvanda ve kızkardeşi Aşmunikal birlikte geçmişlerdir. Arnuvanda'nın genç yaşta ölümü üzerine tahta geçmeye hazırlanan oğlu III. Tuthaliya, Şuppiluliuma tarafından öldürtülmüştür. Böylece yeğenini öldüren amca, Hitit tahtına otrumuştur.
Şuppiluliuma ve ardından tahta çıkan oğlu II. Arnuvanda'nın vebadan ölmesi, tanrıların cezalandırmasına bağlanmış ve bu korkuyla tahta geçen II. Murşiliş ünlü veba duasını yazmıştır. Önce babasının işlediği cinayetin günahının kendisine de geçtiğini söylüyor:
"Doğrudur, babanın günahı oğluna da geçer,
Bana da babamın günahı geçti…"
Sonra bu günahı işleyenlerin ortadan kalktığını anlatıyor:
"Yanlış yola sapanlardan,
Kötü işler yapanlardan,
Hiç kimse kalmadı artık,
Hepsi öldü çünkü."

Hititlerin 1000 tanrısı olduğu sanılıyor. Hattuşa'ya 1000 tanrılı kent denilmesinin nedeni de bu. Hitit tanrıları arasında en önemlisi fırtına tanrısı Teşup. Onun karısı ise bereket tanrıçası Hepat. Hepat, Friglerde ve diğer kültürlerde Kibele ve geç Hititlerde Kubaba adıyla yeniden ortaya çıkıyor. Buna karşın en korkulan tanrı fırtına tanrısı Teşup.
II. Murşiliş, veba duasını şöyle bitiriyor:
"Bakın sizlere, ey tanrılar, ey benim efendilerim,
Sizlere, ülkem için,
Ülkemi vebadan kurtarmak için,
Kefaret kurbanları sunuyorum,
Herkes ölünce size kimse kurban getirmez,
Bu acıları çekip çıkarın yüreğimden benim,
Ruhumdan bu korkuları alın benim."

Duanın en ilginç yanı II. Murşiliş'in tanrılara yönelik biraz rüşvet biraz da tehdit içeren bir cümlesi: "Herkes ölünce size kimse kurban getirmez." Yani diyor ki beni öldürmezseniz ben size kurban getirmeyi sürdürürüm.
Hititlerin başkenti Hattuşa, Ankara'ya 200 kilometre uzaklıkta. Çorum'un Boğazkale ilçesinde. Mutlaka görülmesi gereken bir yer. Özellikle Hattuşa, Yazılıkaya ve Alacahöyük'ü gördükten sonra bir gün de Ankara'daki Anadolu Uygarlıkları Müzesinde harcanırsa inanılmaz bilgi edinmek mümkün.
Rapor Et
Eski 29 Eylül 2006, 01:34

Hitit Uygarlığı

#3 (link)
kirlenmek güseldir : )
evo - avatarı
konu_buyuk_1
Yazı: Prof.Dr. Ali Dinçol Fotoğraflar: Ayk Kökçü ve Saner Şen

1. dünya savaşı... Yağmurlu bir İstanbul akşamı, Sirkeci Garı'na giren Avrupa treninden, havagazı lambalarının aydınlattığı perona inen yolcular arasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu üniforması taşıyan genç bir teğmen de vardı. Savaş başlayalı bir yıl olmuştu.


1. dünya savaşı... Yağmurlu bir İstanbul akşamı, Sirkeci Garı'na giren Avrupa treninden, havagazı lambalarının aydınlattığı perona inen yolcular arasında Avusturya?Macaristan İmparatorluğu üniforması taşıyan genç bir teğmen de vardı. Savaş başlayalı bir yıl olmuştu. Askeri pasaportunu ve Osmanlı Harbiye Nezareti'ne hitaben yazılmış izin kağıtlarını vermek için gar binasına yönelen teğmenin gözleri, yapının, kendisine farklı gelen mimarisine takıldı.

Alman mimar Jasmund, Doğu ile Batı'nın birleştiği yerdeki imparatorluk payitahtına yaptığı bu eser için her iki dünyanın mimari üsluplarının karışımı olan bir tarz benimsemişti. 3 Mayıs 1890'daki açılışından beri Sirkeci Garı, batıdan gelen demiryolunun Avrupa'daki son noktasını oluşturmaktaydı. Çek asıllı teğmen Bedrich Hrozny, orduda yedek subay olarak görev yapıyordu. Ancak İstanbul'a gelişinin savaşla ilgisi yoktu. Viyana Üniversitesi'nde Doğu Dilleri okuduktan ve Arapça yazıtlar üzerine hazırladığı tezle doktor ünvanını aldıktan sonra, 1914 yılında Berlin'de Alman Şarkiyat Cemiyeti'ne üye olmuş ve ardından, Berlin ve Londra müzelerindeki çiviyazılı tabletleri incelemeye başlamıştı. Kafasını meşgul eden sorun, 1906 yılında Anadolu'da, Boğazköy'de, H. Winckler ve İmparatorluk Müzesi olan Müze?i Hümayun (bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzeleri) uzmanı Theodor Makridi Bey'in ortaya çıkardığı çiviyazılı tabletlerin diliydi. Bunlar çiviyazısıyla yazıldıkları için okunabiliyor, ama, dili bilinmediği için anlaşılamıyordu...

Ordudaki üstleri, Bedrich'in Müze?i Hümayun'daki bu tabletleri inceleme isteğini, savaşta olmalarına rağmen, olumlu karşılamıştı. Ertesi gün müzeye çıkan yokuşu heyecanla tırmanırken, Hititoloji biliminin temellerini atacağı ana yaklaştığının farkında değildi...
Hrozny, müzedeki tabletler üzerinde çalışırken bir cümleye rastladı: "nu NINDA?an ezzatteni nu watar?ma ekutteni". "NINDA", Sümerce bir kelimeydi ve "ekmek" anlamına geldiği biliniyordu. Ekmek ve suyun insanın yaşamsal gereksinimleri olduğu açıktı. "Su" için bu cümlede "watar" en uygun yerdeydi ve Hint?Avrupa dillerinde ortak bir kökten geliyordu. Almanca "wasser", İngilizce "water" gibi... Ekmek yenir, su içilirdi. "Ezzatteni" de Hint?Avrupa dillerindeki, Almanca "essen", İngilizce "eat" ile benzerlik gösteriyordu. İçmek anlamında kullanılmış olduğunu düşündüğü "ekutteni" ise, Latince "su" demek olan "aqua"yı çağrıştırıyordu. Bu fiillerin sonundaki ?teni ise, çekim eki olmalıydı. Hrozny cümleyi şöyle çevirdi: "ve ekmeği yiyeceksiniz, suyu ise içeceksiniz". Bu dil belli ki, bir Hint?Avrupa dili idi. Hint?Avrupa Dil Ailesi'ne ait dillerdeki kelimelerle karşılaştırıp, onların dilbilgisi kuralları ile kıyaslayarak, pek çok Hititçe cümleye anlam verebiliyordu.
Gerisi çorap söküğü gibi geldi...

Hititçe artık çözülmüştü. Bugüne kadar, sadece savaşlar nedeniyle kesintiye uğrayan kazılarda ele geçen 30.000'i aşkın çiviyazılı tablet ve elde edilen arkeolojik bulgular, Hititler hakkında bildiğimiz her şeye kaynaklık etti. Kilden kitaplar Ne yazık ki, kil üzerine çiviyazısı ile yazılmış tabletleri, kitaplık raflarından alıp okumuyoruz. Tabletler, zamana karşı en dayanıklı madde olan kilden yapılmış olmalarına rağmen, tarih boyunca yüzyılların, hatta binyılların getirdiği yıkımla, kaldıkları toprak altında kırılmış, dağılmış ve zamanında düzenle korundukları yer, kitaplık ya da arşiv, çılgınca bir keşmekeşe gömülmüş...
İster tarih, ister mitoloji, ister hukuk alanında olsun, bu tabletlerden birşeyler öğrenmek isteyen araştırmacının karşısında olağanüstü zor bir bilmece durmaktadır. Bir romancının beş eserinin sayfalarının koparıldığını, bunlardan bir bölümünün küçük parçalar halinde yırtıldığını ve hepsinin birden karıştırılıp, romanların rekonstrüksiyonunu yapmaları için iki ayrı kişiye verildiğini varsayın. Bu iki kişinin, ellerindeki parçaları tek tek okuyup içeriğine göre nereye ait olduğunu saptaması gerekir.
Daha sonra da biraraya gelip, sonuçları karşılaştırmaları ve diğerinin elinde, kendinde olan parçaları bütünleyen başka parça olup olmadığını kontrol etmeleri gerekir. Ayrıca varsa, bunun hangi boşluğu tamamladığını veya fazladan ne içerdiğini bulmaları, anlatılan olayların roman içinde nerede olacağının kestirilmesi de önemlidir. Bu yöntemle acaba beş romanın hangileri saptanabilecek ve hangisinin başı hangisinin sonuna getirilecek, hangi roman kahramanı ait olmadığı yerde boy gösterecektir?

Kilden yapılmış kitaplar olan tabletler konusunda da durum aynen böyledir. Bilimsel gerçek olarak bugün söyleyebildiğimiz her şey, uzun süren araştırmaların sonucunda elde edilmiş bilgilerdir.
Coğrafya: tarihin sahnesi Tarihsel olaylar, coğrafyanın oluşturduğu sahnede geçer. Bu nedenle bir ülkenin tarihi, o ülkenin coğrafi konumundan etkilenir. Tarihi, bir tiyatro oyunu gibi kabul edersek, coğrafya bunun oynandığı sahnedir. Bir tiyatro sahnesinin boyutları, ışık ve ses düzeni, oyunu nasıl olumlu ya da olumsuz biçimde etkilerse, coğrafya da tarihsel olayların akışını o derecede etkiler. Tarih biliminin yanıtını aradığı başlıca sorulardan ikisi, gazetecilikteki gibi, "nerede" ve "ne zaman"dır.
Bunlardan birincisi hep bir coğrafyaya bağlıdır ve coğrafya engebeleri, denizleri, akarsuları ile, ülkeyle diğer bölgeler arasında ya kolay bir ulaşım sağlar ya da tersine onu yalıtır. Üç kıtanın birleşme noktasında ve Eskiçağ dünyasının merkezinde yer alan Anadolu, Asya'nın kitlesel bir yarımadasıdır. Ancak Avrupa kıtasına o kadar sokulmuştur ki, Batı Anadolu'nun kentleri Orta Avrupa'ya, bazı Doğu Avrupa ülkelerinden daha yakındır. Anadolu'nun kuzey ve güney kıyılarına paralel uzanan dağ sıraları arasındaki çöküntüler doğal yolları oluşturarak doğu?batı arasındaki ulaşımı sağlar. Bu yarımada, Doğu Akdeniz ile Karadeniz bölgelerini birbirinden ayırıyorsa da, İstanbul ve Çanakkale boğazları iki bölge arasında deniz ulaşımına olanak verir, Kızılırmak ve Göksu nehirlerinin vadileri ise, karayolu ile kıyı şeritlerini iç kesimlere ve dolayısıyla da bu bölgeleri birbirine bağlar.
Batıda Ege Denizi, Anadolu ile Batı dünyası arasında bir engel olmaktan çok, iki coğrafyayı birbirine bağlayan bir özellik taşır. Yüzlerce ada ve kayalık Yunanistan ile Anadolu arasında en ilkel deniz araçlarıyla dahi genellikle güvenli bir bağlantıyı mümkün kılar. Yarımadanın güneydoğu ucu, Toroslar'ın ötesinde Suriye Çölü'nün kuzeyi ve Yukarı Mezopotamya Ovası'na açılır. Doğudan ise kolay yollar değilse de dağ geçitleri İran'a ve oradan da Asya içlerine bağlanır. Anadolu bir geçiş bölgesinin tüm özelliklerini yansıtır; iklimindeki bölgelerarası farklılık, bitki örtüsünün zenginliği, doğal ve tarım ürünlerinin çeşitliliği de buna bağlıdır. Bu koşullar, Anadolu toprakları üzerinde yeşeren tüm kültürleri derinden etkilemiştir ve Hitit Uygarlığı'nda bu etkiler en çarpıcı biçimiyle gözlenebilir. Kimliğin göstergesi dil Hititler'de Doğu ile Batı'nın buluşmasının en önemli göstergelerinden biri, kullandıkları dildi. Hititçe, Hint?Avrupa Dil Ailesi'nin yazılı belge bırakmış en eski üyesi ve bu dil ailesi ?adından da anlaşıldığı gibi? Hint Okyanusu'ndan Atlas Okyanusu kıyılarına kadar uzanan bir coğrafyada, Türkçe, Macarca ve Fince dışında konuşulan tüm dilleri içinde barındıran büyük bir aile. Hititçe sözü edilen bu ailenin ölü fertlerinden oluşan Anadolu Dil Grubu içinde yer alıyordu. İÖ 2. binyılda Hititçe ile birlikte konuşulmuş Luvice ve Palaca da bu grubun diğer üyeleriydi. Hititler, Hint?Avrupalıların anayurdu varsayılan Güney Rusya steplerinden Anadolu'ya göç etmelerinden sonra, Mezopotamya kökenli çiviyazısı ile tanışmışlardı. Bu yazı sisteminin daha ilk krallarının egemenliği sırasında dillerine uygulanması sonucu doğan Hititçe, doğulu çiviyazısı kültürünün bir parçası olmuştu. Ve Hititler bu yazı ile, tarihten edebiyata çok çeşitli türlerden oluşan zengin bir belgeler topluluğu yarattı. Doğuya olduğu kadar Batı'ya da açık Anadolu coğrafyası sayesinde Ege dünyası ile de ilişkide olan Hititler, orada kullanılmakta olan resim karakterli hiyeroglif yazıdan etkilendiler ve kendilerine özgü bir hiyeroglif sistemi yarattılar.

Bu yazı, göze hitap ettiği için anlaşılması daha kolaydı ve bu nedenle toplum tarafından çiviyazısına göre daha çok benimsendi. Çiviyazısının kullanımı devlet arşivlerine konacak belgelerle sınırlı kalırken, halka açık yerlerdeki tüm yazıtlar hiyeroglif ile yazılmıştı. Büyük olasılıkla, halkın özel yazışmalarında da hiyeroglif kullanılıyordu. Ancak halkın günlük yaşamına ışık tutabilecek bu belgeler, zamanla tahrip olan tahta tabletlerle yazıldığı için günümüze ulaşamadı. Buna karşın, çiviyazılı belgelerde adı geçen, bu tahta tabletlerin sivri uçlarına iplerle bağlanan, killi topraktan yapılmış, koni biçimli "bulla"lar, yine hiyeroglif yazılı mühürlerin baskılarını taşıyordu. Hiyeroglif yazının uygulandığı dil, Luvice'nin bir lehçesiydi. Çiviyazısının dili olan, bizim Hititçe dediğimiz bu dile, Hititler Neşa/Kaneş dili adını veriyordu. Bu dili konuşan kişiler, siyasal açıdan etkili bir grup olmalıydı. Buna karşın Luvice, Anadolu halkı arasında daha yaygındı. Her iki yazı ve dil aynı anda ve kral mühürlerinde olduğu gibi, biri Doğu'nun diğeri ise Batı'nın icadı olarak, yan yana kullanılıyordu. Tanrıların kökenleri Hititler kendilerini "bin tanrılı" olarak nitelerdi. Gerçekten de toplamı 1000'e ulaşmasa da, tanrılar topluluğunda çeşitli etnik kökenlerden gelen çok sayıda tanrı ve tanrıça bulunuyordu. Anadolu'ya gelirken beraberlerinde getirdikleri Hint?Avrupa soyundan olanlar, bunların arasında azınlık sayılırdı. Hitit tanrılar topluluğunun en önemli özelliği ise, Hititler'in ilişki içinde olduğu toplumların tanrılarını da kendi inanç sistemleri içine almalarıydı. Bu nedenle Anadolulu/Hattili, Hint Avrupalı, İndo?Ari denilen Hintli, Assur?Babil kökenli Semitik veya Asyalı pek çok tanrı yan yana kutsanıyordu. Böyle bir ortamda doğmuş olan Hitit Mitolojisi de aynı etnik çeşitliliği gösteriyor.

Asya kökenli Hurriler'in edebiyatından alınma Kumarbi Efsanesi'nin çeşitli kaynaklardan eski Yunan yazarlarını etkilediği, örneğin Hesiodos'un tanrıların yaratılışını konu alan ünlü eseri Theogonia ile Hititçe metin arasındaki dikkat çekici benzerliklerden açıkça görülüyor. Ve günümüz Batı düşüncesine kaynaklık eden Eski Yunan Mitolojisi'nin Doğu'dan bu denli etkilenmiş olması, her iki kültür arasında bir köprünün varlığını kanıtlıyor.

İÜ. Edebiyat Fakültesi Hititoloji Anabilim Dalı Başkanı

National Geographic Türkiye
Rapor Et
Eski 6 Ocak 2007, 18:45

Hitit Uygarlığı

#4 (link)
Eski Üyelerin Ruhları
Blue Blood - avatarı
Hititler iz birakanlardan

bugün kültürümüzde fark etmesekte derin izler taşıdığımız topluluk. orta anadolu da daha çok mesken tuttukları için iç anadolu da bunun etkisi daha çok gözükür. örneğin kapadokya daki kilden çanak çömlek yapımı hitit kökenlidir. hatta hala kili kızılırmaktan çıkartılır. binlerce yıllık aynı tekniği uygulayan ustalar bile vardır. zaten kapadokya ismi de kapa tokia* yani hititçe de güzel atlar diyarında gelmekte olduğunu duymuştum
Rapor Et
Eski 11 Mart 2007, 02:49

Hitit Uygarlığı

#5 (link)
kirlenmek güseldir : )
evo - avatarı
mercek144198accki4

Kadeş Antlaşması
Fotoğraf : Ayk Kökçü


Hatti ile Mısır arasında 1270'te yapılan Kadeş Antlaşması, bilinen ilk barış antlaşması niteliğini taşıyor.
mercek1341ebd3ewx5

12 Tanrı Kabartması
Fotoğraf : Ayk Kökçü


Kayaların oluşturduğu doğal mekanların duvarları düzleştirilerek yapılmış bir Açık Hava Tapınağı olan Yazılıkaya'nın B odasında, 12 tanrı kabartması bulunuyor.
Rapor Et
Eski 11 Mart 2007, 08:17

Hitit Uygarlığı

#6 (link)
Eski Üyelerin Ruhları
Blue Blood - avatarı
Hititler'in Anadolu'ya göç tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. MÖ 2000 yıllarında Hint-Avrupa kavimlerinin doğuda Kafkasya üzerinden Anadolu'ya girdikleri en kabul gören tezlerdendir. Tezlerden bir diğeri Çanakkale Boğazı'ndan, bir başkası ise, Karadeniz'den geldikleri varsayımıdır. Yeni gelenler yerli Anadolu Hatti Beylikleri'ni egemenlikleri altına almışlar, kısmen politik ve askeri, bir dereceye kadar da ekonomik gücü ellerinde tutmuşlardır.

MÖ II.bin başlarında, Yukarı Mezopotamya'daki Assur şehrinin zengin tüccarlarının Anadolu ile yoğun bir ticari ilişkiye girmiş olduklarını görüyoruz Orta Anadolu'nun geniş toprakları üzerinde kurulan küçük krallık veya beylikler, "Karum" adı verilen pazar yerleri ile son derece canlı birer ticaret merkezleriydiler.

Assurlu tüccarlarla birlikte gelişen bir başka ve çok önemli olgu ise, MÖ II. bin de Anadolu'da bilinmeyen fakat Mezopotamya'da MÖ 3000 yılından beri kullanılan çivi yazısının Anadolu'ya gelişidir. Böylece Anadolu tarihi çağlara girmektedir. Kilden yapılmış tabletler üzerine yazılan mektuplardan, Assurlu tüccarların Anadolu'ya kumaş, koku ve kalay madeni getirerek yerli krallara ve halka sattıklarını, karşılığında altın, gümüş ve bazı tunç malzeme aldıklarını öğreniyoruz.

Koloni Çağı'nı izleyen Eski Hitit (M.Ö. 18.yy.) ve Büyük Hitit Krallığı dönemleri sonunda, takriben 1200 yıllarında batıdan gelen ve Deniz Kavimleri diye adlandırılan toplulukların istilası ile Hitit İmparatorluğu son bulmuş ve Hititler yaşamlarına şehir beylikleri halinde devam etmişlerdir.

Başkentleri: Hattuşa

Anadolu'da ilk kez organize devlet kuran Hititleri'in başkenti olan Boğazköy (Hattuşa), dağlık-engebeli bir arazi kurulmuş olup Çorum,a uzaklığı 82 km'dir. Boğazköy'ün gerçek tarihi M.Ö. 1900'den az sonra başlar. Geç Hitit ve Asur belgelerinden öğrendiğimize göre Boğazköy; Hattuştu ve Pijusti adlı krallarla son bulan bir hanedanlığın merkezi idi. M.Ö. 19. ve 18. yy.'da Hitit öncesideki dönemde Boğazköy'de, Hattiler ve Asurlu tüccarlar da konaklamaktaydılar.

Şehirde Asurlu tüccarların ticaret yaptıkları "karum" denilen bir pazar yeri bulunmaktaydı. Boğazköy, M.Ö. 1200 yıllarına kadar Hititler'in başkenti olma özelliğini korumuştur. İlk Hitit kralı olarak Hattuşa'lı anlamına gelen Hattuşili'yi görüyoruz. Kentin asıl merkezini büyük kale teşkil eder. Büyük kalenin kuzeybatı yamacında Hitit İmparatorluk dönemine ait özel evler ile Büyük Mabed'in yer aldığı "aşağı şehir" bulunmaktadır.

Şehrin güney kısmını teşkil eden "yukarı şehir"; M.Ö. 13. yy kralları tarafından yapılmış sandık şeklindeki surlarla çevrilmiştir. Bu surda Kral Kapısı, Potern, Sfenskli Kapı, Aslanlı Kapı yer almaktadır. Yukarı şehir içinde Yenice kale ve Sarıkale tahkim edilmiş olarak yapılmıştır. Hitit Krallığı; M.Ö. 1200'deki Deniz Kavmi Göçleri sonunda Trak asıllı kavimlerin baskıları sonucu yıkılmış olup, dolayısıyla Boğazköy de başkent olma özelliğini kaybetmiştir. M.Ö. 750 yılında Friklerin yerleşimine sahne olmuştur.

Hellenistik çağda ise Boğazköy; büyükçe bir yerleşim alanı olmaktan öte gidememiştir. Bizans çağında da iskan edildikten sonra Boğazköy'e 18. yy.'da bugünkü sakinleri yerleşmiştir. Antik Hattuşa harabeleri ile Yazılıkaya Açık Hava Mabedi birer açık hava müzesi olarak önem taşımakta olup, ayrıca; Milli Park projesi kapsamına alınmış ve Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmiştir.

COĞRAFYA

Küçük Asya'ya İ.Ö. 2. binyılın başlarında gelen Hititler egemenliklerini İ.Ö. 13. yüzyıl sonlarına kadar sürdürdü. Bu uygarlığa ait kalıntılar Anadolu'nun büyük bir kesimine yayılmış olmakla birlikte, günümüzde özellikle dikkat çekenler Boğazkale, Yazılıkaya, Alacahöyük ve Ortaköy gibi Hitit merkezleri.

Konya'nın Halkapınar ilçesine bağlı Aydınkent köyü yakınında İvriz Kaya Kabartması, Kayseri'nin Develi ilçesine bağlı Gümüşören köyündeki Fraktin Anıtı gibi Hatti kalıntılarının yanı sıra Gaziantep'in İslahiye ilçesindeki Zincirli Höyük, Karkamış, Adana'nın Kadirli ilçesindeki Karatepe gibi geç Hitit beyliklerine ait kalıntılar da görülmeye değer. Hitit kazılarındaki buluntuların büyük bir kısmının sergilendiği Ankara Anadolu medeniyetleri Müzesi, Hititlerin izini sürenlerin ilk durağı.

KÖKENLERİ

İndo-German kökenli Hititlerin tarih sahnesine çıkıp İsa'nın doğumundan 20 yüzyıl önce KüçükAsya topraklarında yaptığı işlerde, İsa'nın doğumunda 20 yüzyıl sonrasının insanları bizler için de ibret alınacak çok şey bulunur. Çünkü Hititolog Albrecht Götze'nin dediği gibi "Avrupalı ulusların kültür dünyasında görünmeleri Hititlerle başlar; bu da onların ilginçliğini daha da arttırmaktadır" Hititler kuzeydoğudan mı gelmişlerdi, yoksa kuzeybatıdan mı?

Bunu henüz kesinlikle öğrenemediğimiz gibi, geldikleri zaman asıl adlarının da ne olduğunu bilmiyoruz. Kuşkusuz birkaç bin kişiden fazla değildiler, fakat buranın yerli halkı Proto-Hatti'lerden daha gelişmiş ve daha becerikli oldukları hemen anlaşılıyor. Meydana çıktıkları andan itibaren siyasal yönetim ile askeri güç arasında çok ender dengesizlikleri var. Başka bir deyişle, öylesine güç kazanıyorlar ki, yayılmalarına karşı çıkmayı kimse göze alamıyor. Ayrıca siyasal açıdan büyük yetenek sahibi oldukları besbelli. Öyle ki, çiğneyip geçtikleri ulusları köle yapmıyorlar, aksine onları bir sadakat ilişkisi içinde eritmeyi başarıyorlar.

BOĞAZKÖY (HATTUŞAŞ)

Orta Anadolu'da küçük bir şehrin İ.Ö. 1700'lerde sonu gelmiş gibiydi. "Hattuş şehrini geceleyin yaptığım bir saldırı ile aldım. Yerine yaban otu ektim. benden sonra her kim kral olur ve Hattuş'u yeniden iskan ederse Gökyüzünün Fırtına Tanrısının laneti üzerine olsun" Kuşşara şehri kralı Anitta bu dileğini bir tablet üzerine çiviyazısıyla yazdırdı. Ancak Hatti krallığı'nın ve başkenti Hattuş'un yerle bir edilişi üzerinden yüz yıl bile geçmeden, yine Kuşşara kökenli bir soylu, sonradan aldığı adıyla 1. Hattuşili, bu tehdidi kulak arkası yaparak burayı Hitit Krallığı'nın başkenti yaptı ve 400 yıldan uzun bir süre, antik dünyanın süper gücü olarak varlığını sürdürecek bir imparatorluğun merkezi haline getirdi.

1834'te Texier, Boğazköy harabelerini görmüş, Hattusas'ı tanımıştı, ve 1907'de Winckler Hattusas'ın Hitit İmparatorluğun başkenti olduğunu tanıtladı Medeniyetlerin yoğrulduğu bir kazandı Anadolu, Hattusha da tam ortasındaydı onun. Geçtiğimiz yüzyılda fark edildi, ancak yüzyılımızın başında Hitit başkenti olarak tanımlandı. Bugün, UNESCO'nun Dünya Kültür Mirasları listesinde ve bu kazılar Anadolu'nun Karanlık Çağ'ını aydınlatmayı sürdürüyor.

ANADOLU'NUN DİLİ

Hattuşa'da bulunan belgeler, Anadolu'da aynı dönemde (İ.Ö. 2. bin yılda) Hint-Avrupa dillerinin en eskisi Hititçeden başka, yine aynı dil grubuna ait Luvi ve Pala dillerinin, ayrıca Hurrice, Hattice ve Akadca'nın yazı dili olarak kullanıldığını gösterir. Hepsi de çiviyazısıyla yazılan bu dillerde her işaret bir heceyi simgeler. Hititlerin kullandığı bir başka yazı da Luvi dilinde yazılan ve hiyeroglif denen resim yazısıydı.

Mısır hiyerogliflerinden tamamen farklı olan bu biçimde heceler hatta kelimeler tek bir işaretle temsil edilebiliyordu. Hiyeroglif daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda tercih edilirdi ve büyük olasılıkla daha büyük kesim için anlaşılabilir nitelikteydi. Hititlerde okuryazarlığın yalnızca küçük bir gruba ait beceri olduğu kabul edilir. Çiviyazısını kralların bile okuyamadıkları, aldıkları mektupların sonunda yer alan ve yazıcıya hitap ettiği anlaşılan "sesli oku" ibaresinden anlaşılır.

BİN TANRILAR TOPRAĞI

Antikçağın pek çok toplumunda olduğu gibi Hiitlerin de çok tanrılı inanç sistemleri vardı. Yendikleri komşularının tanrılarını kızdırıp, gazaba uğramaktansa, armağan ve dualarlaonlara saygılarını dile getirip panteonlarına, yani kendi tanrıları arasına almayı gelenek haline getirmişlerdi. Bu da zamanla yabancı inançların Hitit dininde etkinlik kazanmasına sebep oldu. Hitit inancında, özellikle komşu Mitanni ülkesi halkı Hurrilerin etkisi önemli boyutlardaydı. Hatta bir dönem kendi tanrılarını bile Hurrice adlarla andılar.

Her şehrin bir baştanrısı, her kralın bir koruyucu tanrısı vardı. Ülkenin en büyük iki tanrısı Göklerin Fırtına Tanrısı Teşup ile Güneş Tanrıçası Hepat'dı. Bunlar bölgelere göre değişik isim alıyorlardıysa da, aynı tanrı-tanrıça esasına dayanan bir inanç tüm ülkede geçerliydi. Devletin en üst düzey yöneticisi, askeri önder ve yüksek yargıç olan Hitit kralları, aynı zamanda Fırtına Tanrısı'nın yeryüzündeki temsilcisi sayılır, öldüklerinde de tanrı katına yükselir.

KADEŞ SAVAŞI

Mısır'ın üstünlüğünü yeniden kurmakta olağanüstü atılımlara girişen II. Ramses ve eskiçağın bu en güçlü hükümdarının karşısına dikilmesi gereken de Muvattalis'ti. Yalnızca piyadelerin savaştığı dönemler, İ.Ö. 2000. binyılın ortalarında kalmıştı, çünkü artık savaş arabaları kullanılıyordu.

Mısırlıların hafif ve sürücü dışında yalnızca bir savaşçının binebileceği arabalarına karşı, Hititlerin daha ağır ve sürücü dışında iki savaşçı taşıyabilen arabaları vardı. Bu arabalar, Mısırkılarınkinden daha ağır olmakla beraber, üzerindeki savaşçı sayısı açısından orduya üstünlük sağlıyordu. Mısır kaynaklarına göre Kadeş savaşına giden Hitit ordusunda 3 bin 500 araba, ve 17 bin yaya asker bulunuyordu.

KRONOLOJİ

Kralların egemenlik sürelerini gösteren tarihler Dr. Sidney Smith ve Prof. Albrecht Götze'nin çalışmalarından alınmıştır. Kesin yılların eksik olduğu yerlerde, ortalama insan ömrüne göre yapılmış boşlukları zaman bakımından ihya edilmesi çalışmaları Dr.O.R. Gurney'e aittir. Dr. Gurney 1590 ve 1335 tarihlerini her bakımdan güvenilir sağlam yıllar saymaktadır. Öteki tarihlerin hepsi, yaklaşık olarak doğru kabul edilmektedir.

Teşup: Boğa, Hititlerin en büyük tanrısı Teşup'un kutsal hayvanı ve simgesiydi. Boğazköy'de bulunan, sunu kabı formundaki bir çift boğanın koşum kayışlarıyla betimlenmesi, Fırtına Tanrısı'nın arabasına koşulu olabileceklerini akla getiriyor.
Rapor Et
Eski 18 Mart 2007, 08:55

Hitit Uygarlığı

#7 (link)
ispermecet
Ziyaretçi
ispermecet - avatarı
Anadolu ve Hititler ile ilgili kaynakça:
Biblia Sacra Vulgata , Deutsche Bibelgesellschaft , Stuttgart , 1983

Kitabı Mukaddes , Kitabı Mukaddes Şirketi , İstanbul , 1976

AKŞİT İlhan, Hititler, Sandoz Yayınları, İstanbul, 1981

AKTÜRE Sevgi, Anadolu’da Bronz Çağı Kentleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1994

AKURGAL Ekrem, Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara,1998

AKURGAL Ekrem, Anadolu Uygarlıkları , Net Turistik Yayınlar , İstanbul , 1989

AKURGAL Ekrem, Hatti ve Hitit Uygarlıkları , Net Turistik Yayınlar , İstanbul , 1995

AKURGAL Ekrem , Hatti Uygarlığı, Remzi Oğuz Arık Armağanı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara, 1987

AKURGAL Ekrem, L’Art Hatti, Sedat Alp’e Armağan, Hittite and Other Anatolian and Near Eastern Studies in Honour of Sedat Alp, Anadolu Medeniyetlerini Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayınları, Ankara, 1992

AKYILDIZ Erhan, Taş Çağı’ndan Osmanlı’ya Anadolu, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1984

ALKIM Bahadır, Anatolia I,Form the Beginnigs to the end of the 2nd Millenium BC, Nagel Publishers, Geneva, 1970

ALKIM Bahadır, Yesemek Taşocağı ve Heykel Atelyesinde Yapılan Kazı ve Araştırmalar, Türk Tarih Kurumu Yaynları, Ankara, 1974

ALP Sedat, Hitit Çağında Anadolu, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara, 2001

ALP Sedat, Hitilerde Şarkı, Müzik ve Dans/Hitit Çağında Anadolu’da Üzüm ve Şarap, Kavaklıdere Kültür Yayınları, Ankara,1999

ARIK Remzi Oğuz, Les Fouilles d’Alacahöyük 1935, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1937

ARIKAN Yasemin, Hitit Dini Üzerine Bir İnceleme, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi Cilt 38 Sayı 1-2, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara, 1998

BALCIOĞLU Burhan, Bir Hitit Bayramı (EZEN-hadauri-) Hakkında Bazı İzlenimler, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi XXXIV Sayı 1-2, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara, 1990

BALKAN Kemal, İnandık’ta 1966 Yılında Bulunan Eski Hitit Çağına Ait Bir Bağış Belgesi, Anadolu Medeniyetleri Araştırma Vakfı Yayınları, Ankara, 1973

BALKAN Kemal , Mama Kralı Anum-Hirbi’nin Kaniş Kralı Warşama’ya Gönderdiği Mektup , Türk Tarih Kurumu Yayınları , Ankara , 1957

BAŞDEMİR Kürşat, Eski Anadolu, Tarihsel ve Kültürel Süreklilik, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999

CERAM C.W., Tanrıların Vatanı Anadolu, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1979

COŞKUN Yaşar, Boğazköy Metinlerinde Geçen Bazı Seçme Kap İsimleri, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara, 1979

ÇIĞ Muazzez İlmiye, Hititler ve Hattuşa, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000

ÇUREY Ali, Hatti/Hititlerin Kökeni ve Çerkesler, Çiviyazıları, İstanbul, 2000

DARGA Muhibbe, Eski Anadoluda Kadın, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1984

DARGA Muhibbe, Hitit Mimarlığı 1/ Yapı Sanatı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1985

DARGA Muhibbe, Hitit Sanatı, Akbank Kültür ve Sanat Kitapları, İstanbul, 1992

DARGA Muhibbe, Karahna Şehri Kült Envanteri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1973

DİNÇOL Ali M., Hititler, Anadolu Uygarlıkları Görsel Anadolu Tarihi Ansiklopedisi, Görsel Yayınlar, İstanbul, 1982

DONBAZ Veysel, Sadberk Hanım Müzesi’nde Bulunan Çiviyazılı Belgeler, Sadberk Hanım Müzesi, İstanbul, 1999

ERKUT Sedat, Hitit Çağının Önemli Kült Kenti Arinna’nın Yeri, Sedat Alp’e Armağan, Hittite and Other Anatolian and Near Eastern Studies in Honour of Sedat Alp, Anadolu Medeniyetlerini Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayınları, Ankara, 1992

ERTEM Hayri, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya Adları Dizini, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara 1973

ERTEM Hayri, Hitit Devletinin İki Eyaleti: Pala - Tum(m)ana, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara 1980

EYUBOĞLU İsmet Zeki, Anadolu Mitolojisi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 1998

EYUBOĞLU İsmet Zeki, Anadolu Uygarlığı , Der Yayınları, İstanbul, 1981

EYUBOĞLU İsmet Zeki, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu, Sinan Yayınları, İstanbul, 1973

GONNET Hatice, Les Espaces Hittite de Sacrifice, leur Amémagement et leur Utilisation, Sedat Alp’e Armağan, Hittite and Other Anatolian and Near Eastern Studies in Honour of Sedat Alp, Anadolu Medeniyetlerini Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayınları, Ankara, 1992

GÜTERBOCK H.G. , Kumarbi Efsanesi ( çev. Sedat Alp) , Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1945

GUERNEY O.R. , The Hittites, Penguin Books , Middlesex , 1990 (Türkçesi : Hititler, çev. Pınar Arpaçay, Dost Kitabevi, Ankara,2001)

IMPARATI Fiorella, Hitit Yasaları, İtalyan Kültür Heyeti Arkeoloji Araştırmaları Bölümü, Ankara, 1992

KARAUĞUZ Güngör, Hitit Mitolojisi, Çizgi Kitabevi, Konya, 2001

KINAL Fürüzan , Eski Anadolu Tarihi , Türk Tarih Kurumu Yayınları , Ankara , 1987

KINAL Fürüzan , Géographie et l’Histoire des Pays d’Arzava, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları , Ankara , 1953

KUTLU Emre, Yanarlar, Afyon Yöresinde Bir Hitit Mezarlığı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1978

KUTLU Emre, Hanözü: Maşat Çevresinde bir Hitit Yerleşmesi, Sedat Alp’e Armağan, Hittite and Other Anatolian and Near Eastern Studies in Honour of Sedat Alp, Anadolu Medeniyetlerini Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayınları, Ankara, 1992

LLOYD Seton, Türkiye’nin Tarihi, Bir Gezginin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara,1997

LLOYD Seton, Early Anatolia, Penguin Books, Middlesex,1956

LLOYD Seton, Early Highland Peoples of Anatolia, Thames and Hudson, London,1967

MACQUEEN J.G. , The Hittites and Their Contemporaries in Asia Minor , Thames and Hudson, London, 1986

OHRİ İskender, Anadolu’nun Öyküsü, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1983

ÖZGÜÇ Tahsin, İnandıktepe, Eski Hitit Çağında Önemli Bir Kült Merkezi , Türk Tarih Kurumu Yayınları , Ankara , 1988

SAVAŞ Savaş Özkan, Anadolu (Hitit-Luvi) Hiyeroglif Yazıtlarında Geçen Tanrı,Şahıs ve Coğrafya Adları, Ege Yayınları, İstanbul, 1998

SEVİN Veli, Anadolu Arkeolojisi, Der Yayınları, İstanbul,1999

SEVİN Veli, Anadolu Arkeolojisinin ABC’si, Simavi Yayınları, İstanbul,1991

SEZGİNER Aydın, Hattilar ve Evren, Bilim ve Teknik, Aylık Popüler Dergi Sayı 139, Türkiye Bilimsel ve Teknik Arştırma Kurumu, Ankara, 1979

SÜEL Aygül, Hitit Kaynaklarında Tapınak Görevlileri ile İlgili Bir Direktif Metni, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara 1985

TUNA Celâl, Mağaradan Kente, Anadolu’nun En Eski Yerleşim Yerleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000

UNGER Eckhard, Yazılıkaya’daki Kabartmaların İzahı, Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi Sayı II, Maarif Vekaleti, İstanbul, 1937

ÜNAL Ahmet, Boğazköy Metinleri Işığında Hititler Devri Anadolu’sunda Filolojik ve Arkeolojik Veriler arasındaki İlişkilerden Örnekler, 1992 Yılı Anadolu Medeniyetleri Müzesi Konferansları, Anadolu Medeniyetleri Müzesini Koruma ve Yaşatma Derneği Yayını, Ankara 1993

ÜNAL Ahmet, Hitit Sarayındaki Entrikalar Hakkında Bir Fal Metni, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara, 1983

ÜNAL Ahmet, Hititlerde Ölülere Sunulan Kurban Hakkında Bazı Düşünceler, Anadolu XIX 1975/1976, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Eski Önasya – Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1980
Rapor Et
Eski 18 Mart 2007, 10:17

Hitit Uygarlığı

#8 (link)
NiliM
Ziyaretçi
NiliM - avatarı
1033514569d86caa933bpx3
Son Düzenleyen Blue Blood; 21 Haziran 2007 @ 19:29.
Rapor Et
Eski 19 Ocak 2008, 22:47

Hitit Uygarlığı

#9 (link)
ispermecet
Ziyaretçi
ispermecet - avatarı
Herkese Ankara’da Kale’ye çıkarken, Kurtuluş Savaşı sırasında kurulan Anadolu Medeniyetleri Müzesine gitmelerini öneriyorum. Ankara’da yaşayanlara dahi Çatal Höyük’ü sorsanız bilemeyenlerin oranı Ankara’da bu müze olmasına karşın %99 un üzerinde çıkacaktır. Ben sorduğumda Çatal höyüğü Hititlere ait olduğunu söyleyenler de var, çoğunluk ise duymuş ama ne olduğunu bilmiyor.

Bereketli Hilal’in hemen kuzeyinde yer alan Anadolu, uygarlık tarihinin en önemli yeridir. En önemli bölgelerinden biri değil en önemli yerdir. İnsanlık tarihi için önemi bugünkü öneminden milyonlarca kat fazla bence.

Tarih öncesi döneme ait kaç yerleşim bulundu, bulunuyor, sayısını kestiremeziniz. Neolitik çağda, 9000 yıl önce dünyanın en büyük yerleşim yeri neresiydi; Türkiye’de bilen sayısı bini geçmez.

Ben Ankara’da yaşıyor olsaydım haftada bir gün Anadolu Medeniyetleri Müzesine giderdim.

İyi ki Türkiye’den tarihi eser kaçakçılığı olmuş da bu eserler kurtulmuş. Değerini bilmememizden çok, taşları mermerleri ısıtıp kireç yapar duvarları badanalardık. Bu nedenle iyi ki diyorum, yok ederdik tarihimizi.
Rapor Et
Eski 29 Ekim 2008, 15:58

Hitit Uygarlığı

#10 (link)
Never Say Never Agaın
asla_asla_deme - avatarı
Anadolu'ya İÖ yaklaşık 2000 yılında küçük topluluklar halinde gelerek Kızılırmak'ın çizdiği yay içine yerleşen ve büyük bir imparatorluk kuran Hint-Avrupa kökenli bir kavimdir. 20. yüzyıla kadar bu halka ilişkin pek az bilgi vardı. Ama arkeo­logların sabırlı çalışmaları sonucunda Babil ve Asur uygarlıklarının en parlak dönemleri önce­sinde Hititler'in büyük bir uygarlık kurduğu ortaya çıktı. Hititler'in hangi yolla Anado­lu'ya geldikleri bilinmemektedir. O çağlarda Hatti ülkesi olarak anılan bu topraklarda Hattiler yaşamaktaydı. Günümüzde ise eski­den bu bölgede oturanlara Hititler, dillerine de Hititçe denmektedir.
Hititler'in Anadolu'ya geldikleri dönemde özellikle Orta Anadolu ile Mezopotamya arasında sıkı bir ticaret ilişkisi vardı. Asurlular İÖ 19. ve 18. yüzyıllarda bu bölgenin çeşitli yerlerinde birçok ticaret kolonisi kur­muşlardı. Bu sırada Anadolu küçük krallıkla­ra ve beyliklere bölünmüştü. Yerleştikleri bölgede yerel krallıkların yönetimlerinde söz sahibi olan Hititler zamanla bütün Anadolu' yu egemenlikleri altına alarak büyük bir imparatorluk kurdular. Hitit tarihi genel ola­rak üç döneme ayrılarak incelenir: Eski Hitit Devleti, imparatorluk dönemi ya da Yeni Hitit Devleti ve Geç Hitit Devletleri.

Eski Hitit Devleti

Anadolu'da küçük krallıkların egemenlikleri­ne son vererek merkezi birlik kurmaya yöne­lik ilk adım Kuşşara Kralı Anitta tarafından atıldı. Anitta, Kuşşara'nın sınırlarını genişle­terek Neşa (Kaniş) ve Hattuşaş'la birlikte birçok kenti kendine bağladı. Neşa kentini başkent yaparak burada kendisi için bir saray ve tanrılar için tapınaklar yaptırdı. Anitta'dan sonraki yaklaşık 100 yıllık bir dönem konu­sunda yeterli bilgi yoktur.
İÖ 1680-1650 yılları arasında hüküm süren Labarna, Hitit Devleti'nin kurucusu olarak kabul edilir. Eski Hitit Devleti'nin resmi belgelerinde Labarna'dan ilk kral olarak söz edilmektedir. Labarna ülkesinin sınırlarını genişleterek Kızılırmak yayı içindeki birçok kenti ele geçirdi.
Labarna'dan sonra Hititler'in başına I. Hattuşili (İÖ 1650-1620) geçti. Hattuşaş'ı başkent yapan Hattuşili Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye'ye doğru yayılma siyaseti izledi. Bugün Hatay ilindeki Tel Açana'da bulunan Alalah'ı ele geçirerek Kuzey Suriye' ye egemen olmak için ilk adımı attı. Daha sonra çıktığı Güneybatı Anadolu seferi sıra­sında fırsattan yararlanmak isteyen Hurriler, Hitit topraklarına saldırarak birçok kenti ele geçirdiler. Bunun üzerine yeniden Güneydo­ğu Anadolu'ya yönelerek Hurriler'in üzerine yürüyen I. Hattuşili onları Anadolu'dan çı­karmakla yetinmeyip Kuzey Suriye'deki bir­çok Hurri kentini de egemenliği altına aldı. Hititler özellikle Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye seferlerinden büyük ganimet­lerle döndüler. Hesaplanamayacak kadar al­tın ve gümüşle çok sayıda köle elde edildi. Ama tüm bu başarılara karşın ülke içinde karışıklıklar yaşandı. Taht kavgaları oldu. Bu olumsuzlukların da üstesinden gelen I. Hattu­şili, Hitit Devleti'nin temel düzenini ve kom­şu ülkelerle ilişkilerinin ilkelerini belirledi.
I. Hattuşili'nin ölümünden sonra Hititler'in başına I. Murşil (İÖ 1620-1590) geçti. Bu yeni kral da Kuzey Suriye'ye yönelerek Halep kentini aldı. Kuzey Suriye'nin fethi Hititler'e Mezopotamya kapılarını da açtı. Fırat'ı geçen I. Murşil, Babil'i alarak kenti yağmaladı.
Çıktığı seferler nedeniyle I. Murşil çok uzun süre Hattuşaş'tan uzak kalmıştı. Bu süre içinde başkentte saray entrikaları yaygınlık kazandı. Sonunda askeri başarılarla dolu Su­riye seferinden dönen I. Murşil, eniştesi tarafından bir suikast sonucu öldürüldü.
I. Murşil'in ölümünden sonra kargaşa dö­nemine giren Hitit Devleti taht kavgaları ve cinayetlerle çalkalandı. Ele geçirilen toprak­ların yitirilmesinin yanı sıra Anadolu içindeki yerel devletler arasında oluşturulan bağlar da koptu. Egemenlik alanı iyice daralan Hitit Devleti ilk kuruluş dönemindeki Hattuşaş ve çevresindeki topraklara çekildi. İÖ 1525-1500 yılları arasında kral olan Telipinu hanedan içindeki cinayetleri engellemek için yayınladı­ğı bir fermanla Hitit tahtına çıkışların ana ilkelerini belirledi. Ayrıca yüksek mahkeme niteliğinde bir soylular meclisi oluşturarak kralın yetkilerini sınırladı.

İmparatorluk Dönemi

Hitit tarihinde Telipinu'dan sonraki evreye imparatorluk dönemi ya da Yeni Hitit Devleti adı verilir. Bu dönemin ilk kralı II. Tuthalya'dır (İÖ 1460-1440). I. Şuppiluliuma (İÖ 1380-1340) tahta geçinceye kadar Hitit Devleti'nde karışıklıklar ve toprak yitirimleri sürdü. I. Şuppiluliuma ilk iş olarak Anadolu'da Hitit birliğini yeniden sağladı. Ardından Suriye'ye yöneldi. Mitanniler'le yaptığı ilk savaşı yitirdiyse de daha sonra düzenlediği seferle Mitanni başkentini ele geçirerek Suriye'ye girdi. Halep'i yeniden Hitit sınırları içine kattı. Ama Anadolu'da baş gösteren karışıklıklar nedeniyle başkente dönmek zorunda kaldı.
Bundan sonra I. Şuppiluliuma Anadolu'da büyük Hitit birliğini yeniden oluşturmak üze­re 20 yıl süren bir mücadeleye girdi. Kuzey ve kuzeybatı sınırlarını güvenlik altına alıp Kizzuvatna'yı Hitit Devleti'ne bağladıktan sonra yeniden Suriye'ye yöneldi. Karkamış kentini alarak oğullarını bu kente ve Halep'e kral olarak gönderdi. Hitit Devleti'ni güçlü bir imparatorluk durumuna getiren I. Şuppiluliu­ma savaşçılığının yanı sıra büyük bir diplo­mattı. Ele geçirdiği kentlerin yöneticilerini Hititli prenseslerle evlendirerek hem bir barış ortamı, hem de ilerde o kentlerin tahtları üzerinde Hititler'in hak iddia etmelerinin koşullarını yaratmıştı.
I. Şuppiluliuma'nın ardından II. Murşil (İÖ1339-1306) tahta geçti. II. Murşil'in küçükyaşta başa geçmesi Hititler'e bağlı krallıklarınbaşkaldırmalarına yol açtıysa da II. Murşil buhareketleri kısa sürede bastırdı. Güneybatı
Anadolu'daki Arzava'yı ele geçirerek buradaki küçük krallıkları doğrudan Hititler'e bağladı. Ayrıca Anadolu'da kendisine bağlı küçükkrallıklarla barış antlaşmaları imzaladı.II. Murşil'in ölümü üzerine kral olan oğlu Muvatalli (İÖ 1306-1282) birçok devletin bağlı olduğu bir imparatorluk devralmıştı.Bu dönemde Hititler ile Mısırlılar arasında Filistin ve Suriye'den ötürü bir rekabet başladı.İki ülke arasındaki bu gerginlik İÖ 1292'de Kadeş kenti önlerinde ordularının karşı karşıya gelmesine yol açtı. Savaşın başında Hititler savaş arabalarının sağladığı üstünlükle savaşı lehlerine çevirdiler. Ama Hititler'in Mısır ordusunu yağmalamaya başlamasından yararlanan Mısır Firavunu II. Ramses yedek askerlerini savaşa sokarak Hititler'i püskürttü. Nevar ki, iki ordu da çok yıprandığı için savaşınsonucu alınamayarak II. Ramses ile Muvatalliarasında antlaşma yapıldı. Antlaşma uyarınca
Hititler'in Suriye'deki egemenliği sürdü.
Muvatalli'nin ölümünün ardından çıkan taht çekişmelerinin sonunda kral olan III. Hattuşili (İÖ 1275-1250) döneminde Hitit Devleti gücünü korudu. Bu sırada Asurlu-lar'ın güçlenmesi hem Hititler'i, hem de Mısırlılar'ı tedirgin etmekteydi. Sonunda III. Hattuşili ile Mısır Firavunu II. Ramses arasın­da tarihin en eski antlaşması olarak bilinen Kadeş Barış Antlaşması İÖ 1270'te bazı kaynaklara göre de İÖ 1280'lerde yapıldı. Bu anlaşma uyarınca her iki devlet de birbirini "büyük devlet" olarak tanıyacak, Suriye Mı­sır'a katılacak, iki devlet sonsuza kadar dost kalacak ve düşman saldırılarında birbirlerine yardım edeceklerdi. Antlaşmadan sonra II. Ramses, Hitit kralının kızıyla evlendi.
III.Hattuşili'den sonra tahta geçen IV. Tuthalya döneminde devlet yönetiminde ve dinde birtakım yenilenmelere gidildi. Bu sıra­da Asur Devleti de güçlenerek Hititler'i tehdit etmeye başladı.
IV.Tuthalya'nın ardından gelen krallar döneminde birçok bölgede egemenliği sarsı­lan Hititler, Anadolu'ya Boğazlar'dan giren Frigler'in hücumları sonunda İÖ yaklaşık 1200'lerde tarih sahnesinden silindiler.

Geç Hitit Devletleri

Hitit Devleti yıkıldıktan sonra bazı Hitit prensleri Güney ve Güneydoğu Anadolu ile Kuzey Suriye'deki kentlerde varlıklarını İÖ 7. yüzyıla kadar sürdürdü. Bu kent devletlerinin halkını Frigler'in önünden kaçan Hititler oluşturuyordu. Bu dönemde Asur Devleti'nin iç karışıklıkları, Mısır firavunlarının tahtlarını korumak için yalnızca devletin içişleriyle uğ­raşmaları, Hitit kent devletlerinin oluşması için uygun ortamı yarattı. Ayrıca bu kent devletleri doğudaki Urartular ile batıdaki Frigler arasındaki rekabetten de yararlanı­yordu.
Geç Hitit Devletleri'nin halkı kendilerini Büyük Hitit Devleti'nin mirasçısı saymaktay­dı. Bu küçük kent devletleri Asurlular'ca vergiye bağlandı. Asurlular'a karşı bir konfe­derasyon içinde birleşerek birlik oluşturmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Asurlular'ın egemenliklerinin sarsıldığı yıllarda Geç Hitit Devletleri rahat bir dönem yaşadı; ama ardından Urartu baskıları geldi. Daha sonra kent devletleri üzerinde yeniden Asur ege­menliği kuruldu ve bunlar birer Asur eyaleti durumuna getirildi.

Devlet Yapısı ve Ordu

İlk dönemlerinde birçok beyliğin birleşmesin­den oluşan Hitit Krallığı'nda merkezi yöneti­min başında "Büyük Kral" unvanıyla anılan başrahip, başkomutan ve başyargıç yetkileriy­le donatılmış bir kral bulunuyordu. Beylikle­rin başındakilere ise "Küçük Kral" sanı veri­lirdi. Daha sonraki dönemlerde merkezi yö­netimin ağırlığı arttı ve küçük kralların yerle­rine valiler atandı. Hitit krallarının yetkileri pankus adı verilen ve soylulardan oluşan bir meclisçe sınırlandırılmıştı. Bu meclis kral soyundan gelen birine verilen ölüm cezasını ya da kralın gösterdiği veliahtı onaylamama hakkına sahipti.
Hititler'de kraldan sonra en yetkili kişi tavananna adını verdikleri ana kraliçeydi. Saraydaki bütün siyasal etkinliklere katılan ana kraliçe, kralın yokluğunda ya da tahta geçen kralların çocuk olması durumunda, devleti yönetirdi. Hititler'in ilk zamanlarında krallar belirli bir hanedanın prensleri arasın­dan soylular ve önde gelen devlet büyüklerince seçilirdi. Daha sonra Telipinu'nun fermanıyla kral ölümünden önce veliahtı seçebili­yordu. Ama veliahtın pankus tarafından onay­lanması gerekmekteydi. Hititler'de kralın bi­rinci karısından olan oğlu veliaht sayılırdı. Veliaht ülke yönetimine katılır, bazen "Kü­çük Kral" sanıyla bir bölgenin yönetimine atanırdı. Başarısız olması durumunda veliaht­lık hakkı elinden alınırdı.
İlk dönemlerde Hititler, ele geçirdikleri ülkelerin krallarına bağlılık yemini ettirir, bir antlaşma imzalayarak onları tahtlarında bıra­kırlardı. Daha sonra bu krallıkların bazılarına doğrudan merkeze bağlı valiler atandı. Antaşmalı krallıklar da kendi içlerinde bağlı devletler ve vasal devletler diye ayrılırdı. Bağlı devletler Hititler'ce korunan bağımsız krallıklardı. Vasal devletlerse Hititler'e karşı belirli yükümlülükleri yerine getirme zorunda olan prensliklerdi. İçişlerinde serbest ama dışişlerinde büyük krala bağlı olan bu devlet­ler istendiğinde asker göndermekle yüküm­lüydü.
Hititler'de savaşabilecek durumda olan her erkek asker sayılırdı. Kralın toprak verdiği soylular da tüm masraflarını kendilerinin üst­lendiği özel askeri birlikler beslerlerdi. Ayrıca savaş sırasında prensler ve vasal krallar da askerleriyle birlikte büyük krala katılırdı. Hitit ordusu yaya ve arabalı askerlerden oluşurdu. İki tekerlekli ve bir çift atın koşulduğu savaş arabalarında sürücünün yanı sıra iki savaşçı asker bulunurdu. Hızlı hareket etme yeteneğine sahip bu savaş arabaları savaşlarda Hititler'e büyük üstünlük sağlamıştır.

Din, Hukuk ve Ekonomi

Toplumsal yaşamda dinin çok önemli bir yeri vardı. Hititler çoktanrılı bir dine sahipti. Ele geçirdikleri ülkelerin tanrı heykellerini kendi tapınaklarına taşıyarak onları da benimserler­di. Hititler tanrılarını insan şeklinde düşünür, onların insanın gereksindiği her şeye gereksi­nim duyduğuna, insan gibi üzülüp, sevindiği­ne, evlenip çocukları olduğuna inanırlardı. Bazı tanrıların özel bir yeri vardı. Bunların başında fırtına tanrısı Taru ve onun karısı güneş tanrıçası Vuruşemu gelirdi. Bunların oğullarından biri olan bereket simgesi Telipi-nu tarımla uğraşır, su getirir, tahılların büyü­mesini sağlardı. Hititler'de tapınmanın önko­şulu temizlikti. Tapınaklara yıkanıp temiz elbiseler giyerek girerlerdi. Tanrılara hayvan ya da insan kurban eden Hititler her türlü olumsuzluğu ve felaketi tanrıların öfkesine bağlarlardı.
Hititler'de toplumsal yaşamı düzenleyen yasalar hür ya da köle herkese mülkiyet hakkı tanımakta ve bu hakkı devlet güvencesine almaktaydı. Evlenmeler, miras dağıtımı ve aile içi ilişkiler yasayla düzenlenmişti. İşlenen suçlara verilen cezalar da insancıl ve ılımlıydı; onur kırıcı cezalar verilmezdi. Ölüm cezaları ise çok özel durumlarda verilirdi. İşlenen suçun bilerek yapılıp yapılmadığının üzerinde durulurdu. Hititler'de pankus meclisinin dı­şında halkın davalarına bakan Yaşlılar Mah­kemesi, yüksek memurların davalarına bakan Ayan Mahkemesi ve ağır suçlara bakan Kral Mahkemesi vardı.
Ekonomik yaşamın temelini tarım ve hay­vancılık oluştururdu. Arpa, çavdar ve buğday en önemli ürünleriydi; tarım aracı olarak saban kullanılmaktaydı. Beslenen başlıca hayvanlar ise at, sığır, domuz, eşek, koyun ve keçiydi. Savaş arabalarında da kullanıldığı için ata son derece önem verilirdi. Hitit Devleti'nin bir başka gelir kaynağı da vasal devletlerin gönderdiği vergilerdi. Ayrıca al­tın, gümüş ve bakır madenlerinin işletilmesi ve Anadolu'dan geçen ticaret yollan da devle­te önemli bir gelir sağlamaktaydı.

Sanat ve Yazı

Göçebe bir toplum olarak Anadolu'ya gelen Hititler kendi kültürlerini dışa karşı kapalı tutmamış, beraber yaşadıkları toplumlardan birçok kültür öğesi almışlardır. Bütün buöğeler Hatti uygarlığı içinde birleşerek yeni bir kültür oluşumuna yol açmıştır. Hitit sanatı üzerinde Mezopotamya etkisi görülse de Hitit sanatı kendine özgü ayrı bir gelişme göster­miştir. Demir ve öteki madenleri işlemeyi bilen Hititler yetenekli zanaatçılardı. Dinsel yapıları ise anıtsal mimarlığın görkemli ör­nekleriydi. Kabartma sanatı da çok gelişmişti. Düzleştirdikleri kayalara tanrılarının ve kral­larının kabartmalarını yaparlardı. Bunlar için­de Boğazköy yakınındaki Yazılıkaya açık hava tapınağındaki tanrı ve tanrıçaları göste­ren kabartmalar günümüze kadar ulaşan en önemli yapıtlarındandır. Halk iki katlı, üç ya da dört odalı evlerde yaşardı.
Hititler iki tür yazı kullanmışlardır. Bunlar Sümer ve Akadlar'dan aldıkları çiviyazısı ile kendilerinin bulduğu resimyazısı hiyerogliftir. Hitit hiyeroglif yazısı insan ve hayvan vücudu­nun çeşitli bölümleri ile ev eşyalarını simgele­yen işaretlerden oluşmuştur.

MsxLabs & TemelBritannica
Rapor Et
Cevap Yaz Yeni Konu Aç
Hızlı Cevap
Kullanıcı Adı:
Önce bu soruyu cevaplayın
Mesaj:








Yeni Soru
Sayfa 0.256 saniyede (83.16% PHP - 16.84% MySQL) 17 sorgu ile oluşturuldu
Şimdi ücretsiz üye olun!
Saat Dilimi: GMT +3 - Saat: 05:04
  • YASAL BİLGİ

  • İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan MsXLabs.org forum adresimizde T.C.K 20.ci Madde ve 5651 Sayılı Kanun'un 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre tüm kullanıcılarımız yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. MsXLabs.org hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler buradan iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) iş günü içerisinde MsXLabs.org yönetimi olarak tarafımızdan gerekli işlemler yapıldıktan sonra size dönüş yapılacaktır.
  • » Site ve Forum Kuralları
  • » Gizlilik Sözleşmesi