Cevap Yaz Yazdır
Gösterim: 10.361|Cevap: 8|Güncelleme: 29 Aralık 2016

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve Tarihi

Mesaja atla
18 Şubat 2007 13:13   |   Mesaj #1   |   
Valeria - avatarı
VIP Çilekli

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği

Ad:  SSCB1.jpg
Gösterim: 216
Boyut:  43.5 KB

Rus Çarlığı’nın 1917’deki Sovyet Devrimi’yle yıkılmasından sonra aynı topraklar üzerinde kurulan ve 1991’e değin varlığını koruyan devlet. Avrupa’nın doğu kesimiyle Asya’nın kuzey kesimi boyunca yayılan SSCB, son yıllarında 22.403.000 km2’lik yüzölçümüyle dünyanın en büyük ülkesiydi. Nüfus bakımından ise altıncı sırada yer alıyordu. Aynı zamanda dünyanın başlıca siyasal ve askeri güçlerinden biri olan bu büyük ülkenin batısında Norveç, Finlandiya, Baltık Denizi, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan ve Romanya, güneyinde Karadeniz, Türkiye, İran, Afganistan, Çin, Moğolistan ve Kuzey Kore yer alıyordu. Kuzey ve doğu sınırlarını ise Kuzey Buz Denizi ve Büyük Okyanus çiziyordu. Birliğin başkenti bugün Rusya Federasyonu’nun başkenti olan Moskova’ydı.

Sponsorlu Bağlantılar
SSCB resmen 30 Aralık 1922’de Rusya ve Transkafkasya Sovyet Federe Sosyalist cumhuriyetleri ile Ukrayna ve Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist cumhuriyetleri tarafından federal sosyalist bir devlet yapısı temelinde kuruldu. Sonradan yeni birlik cumhuriyetleri oluşturuldu. SSCB son yıllarında 15 sovyet sosyalist cumhuriyet (SSC) - Rus SFSC, Azerbaycan SSC, Beyaz Rusya SSC, Ermenistan SSC, Estonya SSC, Gürcistan SSC, Kazakistan SSC, Kırgızistan SSC, Letonya SSC, Litvanya SSC, Moldavya SSC, Özbekistan SSC, Tacikistan SSC, Türkmenistan SSC, Ukrayna SSC - ile 20 özerk sovyet sosyalist cumhuriyetten (ÖSSC) - Abhaz ÖSSC, Acara ÖSSC, Başkırt ÖSSC, Buryat ÖSSC, Çeçen-İnguş ÖSSC, Çuvaş ÖSSC, Dağıstan ÖSSC, Kabartay-Balkar ÖSSC, Kalmuk ÖSSC, Karakalpak ÖSSC, Karelya ÖSSC, Komi ÖSSC, Kuzey Osetya ÖSSC, Mari ÖSSC, Mordovya ÖSSC, Nahçıvan ÖSSC, Tatar ÖSSC, Tuva ÖSSC, Udmurt ÖSSC, Yakut ÖSSC - oluşuyordu.

YÖNFTSEL VK TOPLUMSAL KOŞULLAR DEVLET YÖNETİMİ


Rus Çarlığı’nm yıkılmasından sonra kurulan yeni Sovyet yönetiminin ilk anayasası 1918’de Tüm Rusya Sovyetleri Kongresı’nde kabul edildi. 30 Aralık 1922’de Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya ve Transkafkasya’nın birleşerek SSCB’yi kurmalarından sonra yeni bir anayasa hazırlandı. 31 Ocak 1924’te kabul edilen bu yeni anayasa yasama organı niteliğindeki bir Sovyetler Kongresi’nin kurulmasını öngörüyordu. 1936’da Stalin döneminde kabul edilen anayasayla Tüm Birlik Kongresi’nin yerine Yüksek Sovyet adını taşıyan yeni bir yönetim organı oluşturuldu.

Ekim 1977’de kabul edilen yeni anayasayla SSCB’nin tek parti sistemine dayanan sosyalist devlet sistemi yeni bir yapılanma süreci içine girdi. Yeni anayasayla Sovyetler Birliği Komünist Partisi (KPSS) devlet yönetimindeki ağırlığını korumakla birlikte, partinin siyasal tekeline son veriliyor, çok adaylı seçimlere geçilmesi öngörülüyor ve devlet başkanlığı makamı güçlendiriliyordu. Yeni düzenlemeyle en üst devlet organı olarak belirlenen SSCB Halk Temsilcileri Kongresi toplam 2.250 üyeden oluşuyordu. Bu üyelerin üçte biri doğrudan halk tarafından, üçte biri de milliyetlerin temsili esasına göre seçiliyordu. Geri kalan üyelikler ise belirli bir kontenjan çerçevesinde KPSS, Komsomol, sendikalar gibi siyasal ve toplumsal örgütlere ayrılmıştı. Beş yıllık bir dönem için seçilen ve üyelerinin beşte biri her yıl yenilenen Halk Temsilcileri Kongresi’nin en önemli görevi kendi içinden, asıl parlamento işlevini gören SSCB Yüksek Sovyeti’nin 542 üyesini seçmekti. Yılda iki kez 3-4 aylık sürekli oturumlar halinde toplanan SSCB Yüksek Sovyeti, Birlik Sovyeti ve Milliyetler Sovyeti adlı iki meclisten oluşuyordu. İki meclisin üyelerinin beşte biri her yıl Halk Temsilcileri Kongresi tarafından yenilenirdi. Birlik Sovyeti toplumsal ve ekonomik sorunlar, devlet işleri, yurttaşların hak, ödev ve özgürlükleri, dış politika, iç ve dış güvenlik konularından sorumluydu. Milliyetler Sovyeti ise milliyetlerin haklarını ve eşitliğini güvence altına almak ve aralarındaki ilişkileri düzenlemekle yükümlüydü.

SSCB Yüksek Sovyeti'nin görevleri arasında yasaların yorumlanması, uluslararası antlaşmaların onaylanması, savaş açılması ve Sovyet birliklerinin dışarıya gönderilmesi gibi konular da yer alırdı. Yüksek Sovyet kendi içinden bir Prezidyum ve Bakanlar Kurulu seçerdi. Yüksek Sovyet'in oturumları arasında daimi organ olarak görev yapan ve anayasaya göre en yüksek yürütme organı olan Prezidyum SSCB’nin son yıllarında eski ağırlığını önemli ölçüde yitirmişti. Öte yandan Halk Temsilcileri Kongresi’nce beş yıllık bir dönem için seçilen devlet başkanı, 1990’daki düzenlemeye bağlı olarak geniş yetkilerle donatılmıştı. Çalışmalarında Yüksek Sovyet’e karşı sorumlu olan Bakanlar Kurulu’nun altında bir dizi önemli devlet komitesi ve özel kuruluş yer alırdı.

SSCB federal bir cumhuriyet olmakla birlikte son derece merkezî bir devlet yapısına dayanırdı. Biçimsel olarak bütün cumhuriyetlerin eşit sayılmasına ve çeşitli kademelerde milliyetlere denk düşen özerk birimlerin var olmasına karşın, Moskova’daki yönetimin ekonomik, siyasal ve kültürel yaşam üzerinde sıkı bir denetimi vardı. Federal sistem gerçekte birleşik, hiyerarşik ve piramitse! bir işleyiş üzerine otururdu. Bu işleyişin başlıca araçlarını ise KPSS ile ekonomi ve askerlik gibi alanlarla ilgili kilit kurumlar oluştururdu. Cumhuriyetlerin ve özerk birimlerin karar alma süreçlerindeki yetkileri son derece sınırlıydı.
SSCB’yi oluşturan 15 birlik cumhuriyeti ile 20 özerk cumhuriyetin merkezî yönetime benzer bir siyasal yapısı vardı. Bu cumhuriyetlerin tek meclisli yüksek sovyetleri de beş yılda bir seçilirdi; ner yüksek sovyet yürütmeyle ilgili Bakanlar Kurulu atardı. Cumhuriyetlerin altında 129 kray (bölge) ve oblast (yönetim birimi) ile sekiz özerk oblast ve 10 özerk okrug (il) yer alırdı.
Ülkenin en önemli siyasal gücü KPSS’ydi.

KPSS’nin milyonlarca üyesi olmasına karşın, bunlardan yalnızca 100 bin kaderi yönetici konumundaydı. Bu yöneticilerden de ancak birkaç yüzü iktidarda doğrudan etkili rol oynardı. Partinin en üst yöneticileri merkezî hükümet ve kuruluşlardaki kilit noktaları ellerinde tutarken, yerel yönetimlerde ağırlıklı bir yer alırlardı. KPSS merkez yönetiminin egemenliğini sağlayan başlıca araçlar kadroların merkezden seçilmesine dayalı nomenklatura sistemi, demokratik merkeziyetçilik ilkesine dayalı sıkı disiplin ve kitle iletişim araçlarıyla eğitim sistemi üzerindeki sıkı denetimdi. Yaygın bir gençlik örgütlenmesini temel alan Komsomol’un, parti ve işçiler arasında bir bağlantı kayışı işlevini gören sendikaların bu alanda önemli bir konumu vardı. KPSS’nin politikalarının belirlendiği en üst kuruluş Merkez Komitesi Politbürosu’ydu. Günlük yönetim işlerini ise Merkez Komitesi Sekreteryası yürütürdü.

YARGI, SAVUNMA VE KOLLUK


SSCB’nin adli sistemi son derece merkezî ve hiyerarşik bir yapıya dayanırdı. Bununla birlikte adli kurumların ve mahkemelerin oldukça düzenli işlediği ve son reformlar çerçevesinde hukuk güvencelerinin arttığı söylenebilirdi. En üst yargı mercii olan SSCB Yüksek Mahkemesi’nin yargıçları Yüksek Sovyet tarafından atanırdı. Bu mahkemenin altında, cumhuriyetler ile öteki büyük yönetim birimlerinin üst mahkemeleri yer alırdı. Davaların büyük bölümüne birinci derecedeki halk mahkemeleri bakardı. Halk mahkemeleri meslekten bir yargıç ile halkın seçtiği iki üyeden oluşurdu. Devlet güvenliğiyle çok özel kişi ve aile sorunlarına ilişkin davalar dışında, bu mahkemelerin duruşmaları halka açık olarak yürütülürdü. Yargı denetimi kurumuna yer verilmemiş olmasına karşın, oldukça gelişmiş bir temyiz sistemi vardı. Sovyet adli sisteminin önemli bir öğesi de devlet memurlarının davranışlarını izlemek amacıyla oluşturulan prokuratura makamıydı.

SSCB'de bütün erkek yurttaşlar için askerlik hizmeti zorunluydu. Kökeni Kızıl Ordu'ya dayanan silahlı kuvvetler kara, deniz ve hava kuvvetlerinin yanı sıra hava savunması ve stratejik füzelerle ilgili birimleri kapsardı. Ayrıca yarı asken geniş bir milis örgütlenmesi de bir tür bölgesel yedek kuvvet olarak önemli bir işlev görürdü. SSCB, stratejik nükleer füze donanımı bakımından dünyada ABD ile birlikte ilk sırada yer alırdı.

SSCB’de olağan kolluk işleri İçişleri Bakanlığına (MVD) bağlı milis kuvvetleri aracılığıyla yürütülürdü. Buna karşılık siyasal düzeyde asayişi sağlama ve kamu düzenini koruma görevi, aynı zamanda istihbarat ve karşı istihbarat etkinliklerini yürüten KGB’ye verilmişti. KGB’nin birkaç yüz bin kişiden oluşan ve modern araçlarla donanmış olan özel birlikleri vardı. Öte yandan drujina sistemi çerçevesinde 5 milyondan fazla kişi ayda birkaç saat olmak üzere devriye görevi yaparak kolluk işlerinde milislere yardımcı olurdu.

EKONOMİ


Sovyet ekonomik sistemi, bütün üretim araçlarının devlete ait olması ilkesine dayanıyordu. Bu ilke uyarınca ülkede merkezî planlamaya dayanan bir ekonomi yürürlükteydi. 1980’lerin sonlarında merkeziyetçiliği azaltma, piyasa mekanizmalarını uygulama ve özel mülkiyet alanını genişletme yolunda atılan adımlarla ekonomide yapısal bir değişim süreci başlatıldı.
Ekonomiye yön veren merkezî planların hazırlanması bir dizi aşamayı izlerdi. Parti ve hükümetin belirlediği ana hatlar ve öncelikler doğrultusunda Gosplan (Devlet Planlama Komitesi) tarafından ortaya konan taslak plan, ilgili bakanlıklar ve yerel birimlerde görüşülerek daha da geliştirilirdi. Ardından Gosplan, görüş ve önerilerle birlikte taslak planı yeniden ele alır, gerekli düzeltmeleri yaparak ayrıntılı bir plan hazırlardı. Hükümetçe gözden geçirilerek son biçimini alan plan, SSCB Yüksek Sovyeti’nden geçerek resmîleşirdi. Ülke ekonomisine yön veren bir başka önemli kuruluş Gosbank’dı (SSCB Devlet Bankası). Gosbank merkez bankası işlevlerini görmenin yanı sıra hükümetin mali ve kredi politikalarını yürütür, devlet işletmelerinin hesaplarını tutardı.

Çarlık yönetiminden devraldığı geri ekonomik temel üzerinde hızlı bir kalkınma gerçekleştiren SSCB, dünyanın sayılı ekonomik güçleri arasına girmişti. Bu hızlı gelişmeye karşın, tüketime yönelik sanayilerin geriliği, teknoloji ve verimlilik düzeyinin düşüklüğü ve dış ticaret hacminin küçüklüğü ekonomiyi olumsuz yönde etkiliyordu. Öte yandan toplumun yaşam düzeyi birçok gelişmiş ülkenin gerisindeydi. Tarımın hemen tümüyle kolektifleştiği SSCB’de iki temel tarımsal işletme birimi kolhoz Yt sovhoz’du. Devlete ait topraklarda üretim yapan kolektif çiftliklerin oluşturduğu kolhoz'lar, belirlenmiş bir kotaya göre ürünlerini devlet kuruluşlarına satmakla yükümlüydü. Kolhozların elde ettiği kârın bir bölümü üyeleri arasında paylaştırılırdı. Doğrudan devletçe işletilen sovhoz'larda ise köylüler ücretli işçi olarak çalışırdı. Bir sovhoz'un sahip olduğu arazi miktarı genelde ortalama bir kollıoz'unkinden üç kat büyüktü. Üretimde sovhoz'ların payı özellikle sanayi bitkilerinde çok daha düşüktü. Ayrıca köylüler ve tarım işçileri kendilerine verilen küçük arazilerde sebze üretimi, mandıracılık ve kümes hayvancılığı yaparlardı.

İmalat sanayisi,


madencilik ve elektrik, su gibi kamu altyapı yardımlarıyla birlikte net maddi hasılanın beşte ikisini oluşturur ve toplam işgücünün üçte birini istihdam ederdi. Toplam sanayi üretiminin üçte ikisini yatırım mallan üretimi oluştururdu; özellikle makine, metal, metalürji ve kimya sanayilerine büyük önem verilirdi.

TARİH


ÇARLIK YÖNETİMİNİN SON YILLARI.


Rusya 19. yüzyılın ortalarında 1917 Devrimi’yle sonuçlanacak olan bir karışıklık dönemine girdi. Çarlık yönetimi iktidarım güçlendirmek için bir yandan katı otokratik yönetim yapısını korurken, bir yandan da sanayiyi güçlendirip halkın eğitim düzeyini yükseltecek reformları yürürlüğe koydu. Çarlık yönetimine karşı gizli örgütlenmelerin yaygınlaşmaya başladığı bu dönemde her türlü muhalefet acımasızca bastırılıyordu. Siyasal baskılar özellikle 1848’deki devrimci dalgayla doruğuna ulaştı. 1861’de serfliğin kaldırılmasından sonra feodal ilişkiler hızla çözülürken kapitalizmin gelişmesine elverişli bir ortam doğdu. Aynı dönemde sosyalist hareket de güç kazanmaya başladı. Sosyalistler iki ana akımın çevresinde örgütlenmişlerdi: Narodnik hareketin mirasçısı olan Sosyalist Devrimci Parti ve Rus Sosyal Demokrat işçi Partisi (RSDRP).

RSDRP’nin 1903’teki ikinci kongresinden sonra sosyal demokrat hareket başını V.İ.Lenin’in (BakınızVladimir Lenin) çektiği Bolşevikler ve L. Martov’un öncülük ettiği Menşevikler olarak iki kanada ayrıldı. Ekim 1905’te başlayan demiryolu grevinin genel greve dönüşmesi ve Petersburg Sovyeti’nin oluşturulmasıyla devrimci hareket doruğuna ulaştı. Güç durumda kalan Çar II. Nikolay meşruti sistemi öngören bir anayasa ve seçilmiş meclis sözü verdi. Ama Nisan 1906’da toplanan Birinci Duma (Meclis) çarlık yönetimiyle çatışmaya girince dağıtıldı. Kısa ömürlü ikinci Duma'nın ardından kurulan Üçüncü ve Dördüncü Duma'lar genelde çarlık yönetimini desteklediler. Başbakan Pyotr Stolipin’in 1911’de öldürülmesinden sonra hükümet üzerinde çarlık danışmanları etkili olmaya başladı. Bunlardan G. Rasputin sarayda büyük bir nüfuz kazandı.

Çarlık yönetimine duyulan hoşnutsuzluk I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkımla birlikte daha da arttı. Mart 1917’de Moskova’da başlayan grev ve protesto gösterileri Şubat Devrimi olarak bilinen ayaklanmaya dönüştü. Petrograd İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti ile Duma'nın vardığı antlaşma sonucunda bir Geçici Hükümet oluşturuldu. Hükümete bağlı birliklerce Pskov’da kuşatılan Nikolay’ın 15 Mart’ta tahttan çekilmesiyle çarlık yönetimi yıkıldı.

İKTİDARIN SOVYETLERE GEÇMESİ.


Şubat Devrimi'nin sonuçları.


Petrograd’ı (Petersburg) örnek alan sovyet tipi örgütlenmelerin kısa sürede bütün ülkeye yayılmasına karşın, Sovyet Devrimi’nin ilk aşaması olan Şubat Devrimi’yle iktidar Geçici Hükümet’in eline geçti. Güç ve çetin sorunlarla karşı karşıya gelen Geçici Hükümet, giderek radikal bir tutuma yönelen işçilerin, köylülerin, askerlerin ve azınlık milliyetlerin taleplerini yerine getirmede yetersiz kaldı. “Ilhaksız ve tazminatsız demokratik bir barış” beklentisinin tersine savaşı sürdürme yönünde hazırlıklara girişilmesi, Nisan Günleri olarak bilinen geniş çaplı kitle gösterilerine yol açtı. Bunu Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin de bakanlık görevleri almasını sağlayan bir hükümet düzenlemesi izledi. Temel sorunların çözümünde hiçbir ilerleme gösteremeyen yeni koalisyon, I. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi’ni toplamakla birlikte, önemli konularda karar vermeyi, demokratik bir anayasa hazırlaması öngörülen Kurucu Meclis’in toplanmasına değin erteleme yoluna gitti. Savaş ve donanma bakanı olarak hükümette büyük ağırlığı olan A. Kerenski’nin haziranda Galiçya cephesinde başlattığı saldırının getirdiği bozgun yaygın bir moral bozukluğuna ve bütün kurumlarda çözülmeye zemin hazırladı.

Bu arada Rusya’ya dönerek ünlü Nisan Tezleri’yle“Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı altında Bolşevikleri Geçici Hükümet’e tavır almaya yönelten Lenin, L.Troçki (Bakınız (Leon Trotsky)) ve bazı Menşevikleri de yanına çekerek kitleleri harekete geçirmeye yönelik bir propaganda ve örgütlenme kampanyası başlatmıştı. Böylece hızla güç toplayan Bolşevikler, işçi ve asker sovyetlerinde giderek etkili bir konum kazandı. Kronştadt denizcilerinin öncülüğünde Petrograd’da başlayan Temmuz Günleri gösterileri Bolşevikler ile Geçici Hükümet arasında bir güç denemesi niteliğine büründü. Bolşevik önderliğin geri çekilme kararıyla duruma egemen olan Geçici Hükümet, başbakanlığı üstlenen Kerenski’nin yönetiminde solu sindirme politikasına yöneldi. Ama bu gelişmeden yararlanmaya çalışan General Kornilov’un başarısız sağ darbe girişimi, sovyetlerin devrimi korumak üzere sahneye çıkmasını getirdi.

Ekim Devrimi


Kornilov olayının ardından Geçici Hükümet halk arasındaki desteğini hızla yitirirken, işçiler fabrikalarda denetim kurmaya, köylüler topraklara el koymaya, askerler orduyu terk etmeye ve azınlık milliyetler de bağımsızlık doğrultusunda adımlar atmaya başladı. Bu ortamda "Barış, Toprak ve Ekmek” sloganıyla geniş kitleleri etkileyen Bolşevikler, başta Petrograd ve Moskova olmak üzere ülkenin hemen her yanındaki sovyetlerde çoğunluğu kendi saflarına çekmeyi başardılar. Ama Finlandiya’da saklanmakta olan Lenin’in iktidarı silahla ele geçirme çağrılarına karşın, öteki Bolşevik önderlerin çoğu demokratik yollardan Geçici Hükümet’i uzaklaştırma arayışına girdi. Derin siyasal ayrılıklar nedeniyle Demokratik Konferans gibi girişimler sonuçsuz kaldı. Petrograd’a gizlice dönen Lenin, Bolşevik Parti Merkez Komitesi’nden silahlı ayaklanma kararını geçirerek iktidara el koyma hazırlıklarını başlattı. Kerenski’nin bu sırada Petrograd Sovyeti’ne karşı almak istediği önlemler, Bolşevikleri II. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi’nin toplanmasından önce harekete geçmeye zorladı. Lenin’in talimatı üzerine Bolşeviklere bağlı askerler ile işçilerin oluşturduğu Kızıl Muhafızlar, 7-8 Kasım (eski takvime göre 25-26 Ekim) gecesi pek bir direnişle karşılaşmadan Geçici Hükümet’i devirdiler. Ardından Bolşevikler ile Sol Sosyalist Devrimcilerin çoğunluğu oluşturduğu II. Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi, bütün iktidar yetkilerinin Sovyet Merkezî Yürütme Komitesi’nin elinde toplandığını ilan etti. Lenin’in başkanlığında oluşturulan Halk Komiserleri Konseyi de hükümet görevini üstlendi.


Son düzenleyen Safi; 29 Aralık 2016 17:31
nünü
26 Aralık 2008 14:05   |   Mesaj #2   |   
nünü - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  SSCB2.jpg
Gösterim: 133
Boyut:  55.9 KB

SOVYET İKTİDARININ PEKİŞMESİ.


Bolşevik egemenliğinin sağlanması. Petrograd’daki iktidar değişikliğinden sonra Rusya’nın büyük bölümünde denetim yerel sovyetlerin eline geçti. Moskova dışında pek bir çatışmanın ortaya çıkmadığı bu süreçte, Güney Rusya’da Ukrayna milliyetçilerinin ve Don Kazaklarının direnişi özerk bir yapı yarattı. Öte yandan Finlandiya’nın bağımsızlık kararı resmen tanındı.
Yeni Sovyet yönetimi ilk iş olarak bütün toprakları kamulaştırarak köylülere dağıtma ve çarlık rejiminin yaptığı emperyalist nitelikli antlaşmaları feshederek barış çağrısında bulunma yoluna gitti. Bu iki temel adımı sanayide işçi denetiminin kurumlaştırılması, bankaların devletleştirilmesi, devrim mahkemeleri ile işçi milislerinin kurulması, sınıf ayrıcalıklarına son verilmesi ve erkek-kadm eşitliğinin sağlanmasıyla ilgili kararnameler izledi. Kamenev (Bakınız (Lev Borisoviç Kamenev)) ve Zinovyev (Bakınız Zinovyev Grigoriy) gibi Bolşevik önderlerin iktidarı öteki sol gruplarla paylaşma önerilerine karşın, Halk Komiserleri Konseyi’nde, yalnızca sovyetlere dayalı yönetim biçimini kabul eden Sol Sosyalist Devrimcilere yer verildi. Bu arada Kadetler ile öbür Bolşevik karşıtı gruplara karşı bir sindirme kampanyası başlatıldı ve muhalefeti bastırmak üzere Çeka adlı gizli polis örgütü oluşturuldu. Bolşeviklerin ancak dörtte bir oranında temsilci sokabildiği Kurucu Meclis Ocak 1918’de toplandıktan hemen sonra dağıtıldı.
Sponsorlu Bağlantılar

İtilaf Devletleri’nin baskısına karşın Almanya’yla barış görüşmelerine oturan Sovyet yönetimi, görüşmelerin kesilmesini izleyen Alman saldırısıyla ciddi bir tehdit altına girdi. Büyük ödünler pahasına da olsa bir “soluklanma dönemi”nin gerektiğini savunan Lenin, bazı Bolşeviklerin ve Sol Sosyalist Devrimcilerin sert muhalefetini güçlükle aşarak, Baltık bölgesi, Polonya, Ukrayna ve Kafkaslar’dan çekilmeyi öngören Brest- Litovsk Antlaşmasfnın (Mart 1918) onaylanmasını sağladı.

İç savaş ve dış müdahaleler.


Bolşeviklerin barıştan yararlanarak Sovyet iktidarını pekiştirme çabaları, Mayıs 1918’de başlayan iç savaşla yeni bir dönemece girdi. Savaş tutsaklarından oluşan Çekoslovak Lejyonu’nun geri gönderilmesi sırasında çıkan çatışma ve ardından Trans-Sibirya Demiryolu’nun bu birliklerin eline geçmesi, Volga’nın doğusundaki geniş topraklarda bir iktidar boşluğu yarattı. Böylece biri Omsk’ta, biri de Samara’da olmak üzere Bolşevik karşıtı iki güç odağı ortaya çıktı. Bunların ilki, Beyaz Ordu olarak nitelendirilen ve eski çarlık generallerince yönetilen karşıdevrimci kuvvetlere dayanıyordu. İkincisi ise Sosyalist Devrimcilerin çevresinde toplanmış kuvvetlerden oluşuyordu. Bu arada Bolşevikleri devirerek Rusya’yı yeniden savaşa sokmak isteyen İngiltere, Fransa ve ABD ülkenin kuzeyine, Japonya ve ABD de Doğu Sibirya’ya asker çıkardı. Almanya’nın kesin yenilgiye uğrayarak teslim olmasından sonra da sürdürülen bu müdahaleci tutum, para, silah ve asker yardımıyla Beyaz Ordu’yu ayakta tutma hedefine yöneldi.

Troçki’nin önderliğinde yeniden düzenlenen Kızıl Ordu, 1919’dan başlayarak Sovyet yönetimini yıkmaya yönelik bir dizi saldırıyla karşı karşıya geldi. Sibirya'dan A. Kolçak, Baltık bölgesinden N. Yudeniç, Don bölgesinden de A. Denikin komutasında Petrograd’a doğru ilerleyen kuvvetler birbiri ardı sıra püskürtüldü. Askeri güç bakımından daha üstün olan Beyaz Ordu’nun yenilgisinde önemli rol oynayan bir etken de köylülere ve Rus olmayan milliyetlere karşı izlenen acımasız ve düşmanca politika oldu. 1920 başlarında Kolçak’ın yakalanmasıyla karşıdevrim tehlikesi büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Kızıl Ordu’nun askeri zaferleri aynı zamanda Ukrayna, Beyaz Rusya, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın Sovyet yönetimi altına girmesini sağladı. Buna karşılık Almanya’nın yenilgisinin ardından kurulan Eştonya, Letonya ve Litvanya cumhuriyetleri İtilaf Devletleri’nin desteğiyle varlıklarını korudular. Sınır anlaşmazlığı nedeniyle Kızıl Ordu’nun Polonya’ya karşı yürüttüğü savaş yenilgiyle noktalandı ve Riga Antlaşması (Mart 1921) uyarınca Ukrayna ve Beyaz Rusya topraklarının önemli bir bölümü Polonya yönetimine bırakıldı.

Kırım’ı üs edinen P.N. Vrangel’in 1920 ortalarında başlattığı son Beyaz Ordu saldırısının boşa çıkarılmasıyla iç savaş fiilen sona erdi. Japon işgalindeki Doğu Sibirya’nın Sovyet yönetimine bağlanması ise 1922 sonbaharında gerçekleşti. Iç savaş boyunca yaşanan kanlı olaylar iki taraftan yaklaşık 100 bin kişinin yaşamını yitirmesine ve 2 milyon dolayında kişinin ülkeden kaçmasına yol açtı.

Tek pârti diktatörlüğü ve Savaş Komünizmi.


Brest-Litovsk Antlaşması’ndan sonra Sol Sosyalist Devrimcilerin hükümetten çekilmesiyle yönetime tek başına egemen olan ve Rus Komünist Partisi (Bolşevik) adı altında yeniden örgütlenen Bolşevikler, iç savaş ortamında adım adım sovyetlerdeki Menşevik ve Sosyalist Devrimci muhalefetine son verdiler. Bu sürece aynı zamanda parti içinde sıkı merkeziyetçilikle belirlenen bir kurumlaşma eşlik etti. Öte yandan iç savaşın dayattığı ağır sorunlar, ülkenin kaynaklarını seferber etmek ve devrimi korumak için ekonomik ve toplumsal alanlarda hızlı bir dönüşümü gündeme getirdi. “Savaş Komünizmi” olarak adlandırılan bu politika çerçevesinde sanayi, ticaret ve hizmet sektörlerindeki devlet denetimi en küçük işletmeleri de kapsayacak biçimde genişletildi. Karşılıksız para basma yönteminin iflas noktasına varması üzerine, işçi ücretlerinin ürün ve karnelerle ödendiği bir tür “doğal ekonomi” uygulamasına gidildi.

Tahıl ürünlerini almada mal ve para sıkıntısı baş gösterince, köylülerin tahıl fazlasına karşılıksız el koymaya dayanan bir sistem geliştirildi. Savaş Komünizmi politikası hızla gerilemekte olan sanayiyi durgunluk noktasına getirmenin ve tarımda çöküşe yol açmanın yanı sıra işçiler ve köylüler arasında da yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı. Bu arada Komünist Parti içinde Demokratik Merkeziyetçiler) ve İşçi Muhalefeti gibi gruplar etkili bir konum kazanmaya başladı. Başını Troçki ve N.İ. Buharin'in çektiği bir kesim de sendikaların sanayiyi denetlemesine dayanan ve hızla komünizme geçişi öngören bir programla ortaya çıktı. Savaş Komünizmi’ni sürdürmenin Sovyet yönetimini tehlikeye düşüreceğini gören Lenin, değişik eğilimler arasındaki anlaşmazlık noktalarının ele alındığı X. Parti Kongresi’nde (Mart 1921) “stratejik bir geri adım" olarak nitelendirdiği Yeni Ekonomi Politikasının) (NEP) benimsenmesini sağladı.

Yeni Ekonomi Politikası.


Savaş Komünizmi’ni sona erdiren ilk önemli adım köylülerden tahıl fazlasını zorla alma yerine ürün biçiminde bir vergi konması oldu. Ardından köklü bir dönüşü sağlayan NEP çerçevesinde para sistemi ve piyasa ekonomisi geri getirildi. Köylülere gerekli vergiyi ödedikten sonra ürünlerini pazarda serbestçe satma olanağı tanındı. Ticari işletmelerin çoğu ve küçük ölçekli sanayi kuruluşları devletin elinden çıkarılarak nepmen denen yeni işadamları sınıfına bırakıldı. Büyük ölçekli sanayi, ulaşım, bankacılık ve doğal kaynaklar alanında kamu mülkiyeti korunmakla birlikte, kapitalist işletme tekniklerinden yararlanmaya yönelik düzenlemelerle önemli değişiklikler gerçekleştirildi.
NEP uygulaması tarım ve sanayi üretiminde kısa sürede belirgin bir iyileşme sağladı. 1920'lerin ortalarına doğru ekonominin birçok alanında savaş öncesindeki düzeye ulaşıldı. Bu arada sosyalist ekonominin inşası konusu Komünist Parti içindeki iktidar çekişmesinin odak noktalarından biri durumuna geldi.

PARTİ İÇİ ÇEKİŞMELER.


Lenin’in “aşırı sol” olarak nitelendirilen muhalefet gruplarını etkisiz hale getirdiği X. Parti Kongresinden sonra başlatılan sistemli temizlik hareketi, giderek güç kazanan İosif Stalin’in Nisan 1922’de parti genel sekreterliğine kadar yükselmesinin yolunu açtı. Sağlığı giderek bozulan Lenin’in devlet ve parti yönetiminden uzak kaldığı dönemde Troçki eski güçlü konumunu yitirirken, Stalin (Bakınız Joseph Stalin), Zinovyev ve Kamenev’in oluşturduğu troyka (üçlü yönetim) parti ve devlet kademelerine egemen olmaya başladı. Parti içinde gelişen “bürokratizm, aşırı merkeziyetçilik ve Büyük Rus şovenizmi” gibi eğilimlere karşı Lenin’in yönelttiği eleştiriler sonuçsuz kaldı. Bu duruma müdahale etmenin yanı sıra olası bir iktidar çekişmesini “kolektif önderlik” sistemiyle önleme amacını taşıyan ve Lenin’in Vasiyeti olarak bilinen belgelerin yazıldığı sırada (Aralık 1922-Ocak 1923) Stalin’in partide sıkı bir denetim kurma çabalan bütün hızıyla sürüyordu. Nisan 1923’te toplanan XII. Parti Kongresi bu gelişmeyi pekiştiren sonuçlar verdi. Troçki’nin 1923 sonbaharında troykcya karşı başlattığı açık muhalefet parti aygıtının sert baskısıyla karşılaştı. Lenin’in ölümünü izleyen XIII. Parti Kongresi (Mayıs 1924) , Stalin’in iktidar mücadelesindeki üstünlüğünü belgeledi.
Zinovyev ve Kamenev’in Aralık 1925’te muhalefete geçmesiyle yeni bir dönemece giren parti içi çekişmede, Stalin, Lenin’e dayandırdığı “tek ülkede sosyalizm” tezine karşı çıkmakla suçladığı muhalefeti bütünüyle sindirmeye yöneldi. 1926 sonbaharında Troçki ve Zinovyev ile yandaşları parti ve devlet kademelerinden uzaklaştırıldı. XV. Parti Kongresi’ndeki (Aralık 1927) tasfiyeden sonra Zinovyev-Kamenev grubu direnişten vazgeçti. Muhalefeti sürdürmeye çalışan Troçki ve yandaşları ise baskıcı yöntemlerle etkisiz hale getirildi.

DEVRİM SONRASINDA DIŞ POLİTİKA.


Daha 1921’de bir dünya devrimi yerine kendi varlığını korumayı öne alan Sovyet yönetimi, aynı yıl Polonya, Baltık devletleri, Türkiye, İran ve Afganistan’la antlaşmalar imzalayarak güvenli bir kuşak oluşturmaya yöneldi. Dış dünyayla ticari ilişkilerin normalleştirilmesinin ardından Nisan 1922’de Almanya’yla imzalanan Rapallo Antlaşması, Batı’nın diplomatik kuşatmasında önemli bir gedik açtı. Sovyet yönetimini 1924’te tanıyan İngiltere’yi çok geçmeden başka ülkeler de izledi.
Bu arada III. Enternasyonal (Komintem) aracılığıyla Avrupa’daki komünist partileri yönlendiren Sovyet yönetimi, Asya’da gelişen milliyetçi hareketlerle de işbirliğine özen gösterdi. Özellikle Çin’de iktidar mücadelesi yürüten Kuomintang 1927’ye değin Sovyet yönetiminden geniş çaplı destek aldı.

SOVYET REJİMİNİN YAPILANMASI.


Troçki ve Zinovyev’in başını çektiği Sol Muhalefet’i ortadan kaldırarak konumunu pekiştiren Stalin, 1928’den sonra “sola dönüş” çizgisini başlatınca, daha önce kendisiyle işbirliği yapmış olan Buharin, A. Rikov ve M. Tomski gibi önderleri Sağ Muhalefet olarak karşısına aldı. İki yıl süren bu yeni parti içi mücadele, NEP dönemi uygulamalarından vazgeçilerek Sovyet toplumunda köklü dönüşümler yönünde hızlı adımlar atılmasını getirdi.

Beş yıllık planlar.


Sanayileşme atılımının gündeme gelmesiyle birlikte merkezî denetimin aracı olarak planlama konusu büyük önem kazandı. Stalin'in doğrudan müdahaleleriyle üretim hedefleri yükseltilerek Nisan 1929’da benimsenen I. Beş Yıllık Plan’ ın uygulanması sırasında devlet işletmelerinin özerkliğine büyük ölçüde son verildi. Öte yandan küçük ölçekli sanayi ve ticaret kuruluşları da yeniden denetim altına alındı. Eldeki kaynakların ve işgücünün sınırlılığı nedeniyle hedeflere ulaşmada sıkıntılar baş gösterince, tarım ve tüketim malları aleyhine ağır sanayiye öncelik verme yoluna gidildi. Zamanından önce, Aralık 1932’de tamamlandığı açıklanan I. Beş Yıllık Plan sonuçta çelik sanayisi, elektrik üretimi ve makine yapımı gibi dallarda çarpıcı artışlar elde edilmesini sağladı. Ocak 1933’te uygulanmaya başlayan ve süresinde tamamlanan II. Beş Yıllık Plan döneminde yeni kurulmuş tesislerin üretime geçmesiyle daha büyük ilerlemeler sağlandı ve yaşam düzeyi de belirli ölçülerde yükseltildi. 1938’de yürürlüğe giren III. Beş Yıllık Plan, öngördüğü hedeflerin gerisinde kalmakla birlikte SSCB’yi bir sanayi ülkesine dönüştürerek ve güçlü bir teknolojik temel yaratarak amacına ulaştı.

Kolektivizasyon.


Geleneksel tarım yapısını değiştirerek sanayi için gerekli sermaye birikimini sağlama açısından büyük önem taşıyan kolektivizasyon, başlangıçta köylülerin gönüllü olarak kolhoz katılması temelinde yürütüldü. Bu uygulama 1929’da “kulakların bir sınıf olarak tasfiye edilmesi” hedefinin benimsenmesiyle zora dayalı bir biçim kazandı. Böylece bir yıl içinde köylülerin yarısından çoğu kolhoz toplandı. Ama bunu izleyen direnişler ve verim düşüşü kolektivizasyon sürecini yavaşlatmayı zorunlu kıldı. Kısa bir süre sonra daha sistemli baskılarla yeniden başlatılan zorlama politikası, ciddi kıtlıklar ve aksaklıklar pahasına 1936’da kolhoz'ların bütün köylere yayılmasıyla amacına ulaştı.

Toplum ve kültür.


Stalin’in ekonomik alandaki dönüşümlerine yaşamın hemen her alanında totaliter bir yapının egemen kılınması eşlik etti. Böylece bireyin kolektif örgüte bağımlı olduğu bir toplumsal doku ortaya çıktı. Bireysel sorumluluğu geliştirmeye verilen ağırlık, yöneticilerin otoritesini güçlendirirken, beceri ve alışmaya dayalı bir farklılaşma getirdi. Eğitim, sanat ve kültür alanında NEP döneminin görece özgür ve deneylere açık ortamı yerini, yol gösterici ilkelerin tepeden belirlendiği, katı bir denetime bıraktı. Eğitimde sanayinin pratik gereksinimleri öne çıkarılarak teknik ve mesleki okullara dönük bir politika benimsendi. Sanat ve bilimin parti aygıtının hizmetinde hareket etmesi, uyulması zorunlu bir kural haline getirildi. Bütün bunların sonucu olarak kültürel yaşam dar kalıplarla sınırlandırıldı.

Dış politika.


Stalin’in “sola dönüş”ü dış politikaya da yansıyarak diplomatik düzeyde dışa kapanmayı getirdi. Bu arada Komintern aracılığıyla sosyal demokrat partilere ve reformcu hükümetlere karşı düşmanca bir tutum izlendi. Ama Nazizmin yükselişi çok geçmeden SSCB’yi Batı’da müttefikler aramaya yöneltti. Uzakdoğu’da da Mançurya’nın Japon işgaline girmesi Çin’e karşı tutumun gözden geçirilmesi gereğini ortaya çıkardı.

STALİN İST SİSTEMİN KURUMLAŞMASI.


Büyük Temizlik.


1934’e gelindiğinde SSCB’nin ekonomik ve siyasal yapısı Stalin’in çizdiği çerçeveye oturmuş bulunuyordu. Ama uygulanan politikaların ve baskıların yarattığı gerginlikler ve huzursuzluklar kitlelerin yanı sıra parti içinde de yansımasını buluyordu. Stalin’in her türlü muhalefeti ezme politikası doğrultusunda başlattığı Büyük Temizlik) hareketi özellikle parti ve devlet kademelerinde yaygın bir tutuklama, sürgün ve tasfiyeye yol açtı. Daha önce Stalin’e karşı mücadele etmiş “Eski Bolşevik” önderler düzmece kanıtlara ve baskıyla alınan itiraflara dayandırılan üç toplu mahkemede saf dışı edildi. Bunlara bağlı olarak daha alt kademelerde de binlerce kişi çeşitli cezalara çarptırıldı ve baskılara uğradı. Ayrıca sanayileşme ve kolektivizasyonun yürütülmesi sırasında milyonlarca kişi “halk düşmanı” olarak çalışma kamplarına gönderildi.

Yeni anayasa.


Büyük Temizlik hareketinin başladığı sıralarda rejimi kurumlaştırmaya da yönelen Stalin, ilk iş olarak 1936'da yeni bir anayasayı yürürlüğe koydu. Demokratik hak ve özgürlüklere geniş ve ayrıntılı biçimde yer verilen bu anayasada sovyet sisteminin işleyişine parlamenter bir biçim verildi. Uygulamada sıkı bir merkezî otoritenin geliştirilmesine ve Ruslaştırma politikasının yeniden canlandırılmasına karşın, biçimsel federal yapıyı korumanın da ötesine gidilerek birlik cumhuriyetlerine ayrılma hakkı da tanındı. Yeni anayasanın yaklaşımına uygun olarak hukuksal ve siyasal düzeyde devlet kurumlarının kalıcılığı anlayışı vurgulanmaya başladı.
Bu temelde gelişen gelenekçi, tutucu eğitim ve kültür politikaları, kurulu düzeni savunmayı başlıca ilke durumuna getirdi. Sanat ve bilim alanındaki yeni akım ve düşünceler “burjuva biçimciliği” ve “gerici idealizm” gibi suçlamalarla bastırıldı. Aile düzeni ve çalışma yaşamı konusunda sistemli biçimde püriten bir ahlak anlayışı işlendi.

Dış politika.


Artan dış tehditler nedeniyle pragmatik bir dış politika yürütmeye başlayan Stalin, dışişleri komiserliğine getirdiği M. Litvinov aracılığıyla ortaklaşa güvenlik arayışına girerken, Komintern aracılığıyla da komünist partileri “halk cephesi” çizgisine çekmeye yöneldi. Bu doğrultuda ABD ile diplomatik ilişki kuran (1933) ve Milletler Cemiyeti’ne (1934) giren SSCB, ayrıca Fransa ve Çekoslovakya ile savunmaya dönük askeri ittifaklar oluşturdu (1935). Komünist partilerin Fransa ve Ispanya’da halk cephesi yoluyla iktidara ortak olması SSCB’ye belirli bir nüfuz kazandırdı. Bununla birlikte olası müttefikleri korkutmama düşüncesiyle İspanya İç Savaşı’nda (1936-39) Cumhuriyetçilere verilen destek sınırlı bir düzeyde tutuldu. Ortaklaşa güvenlik umudunu ortadan kaldıran Münih Anlaşması’nı (1938) Hitler’i Doğu’ya yöneltme politikası olarak gören Stalin, 1939 başlarında Litvinov’un (Bakınız Maksim Litvinov) yerine Molotov’u (Bakınız Vyaçeslav Molotov)) geçirerek Almanya’yla uzlaşma yollarını aramaya başladı. Bunun sonucunda imzalanan Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı’na (Ağustos 1939) bağlı gizli protokolde Polonya’nın paylaşılması ve SSCB’ye Estonya, Letonya, Finlandiya ve Besarabya ile ilgili olarak hareket serbestliği tanınması konusunda anlaşmaya varıldı.

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 29 Aralık 2016 17:32
nünü
26 Aralık 2008 14:30   |   Mesaj #3   |   
nünü - avatarı
Ziyaretçi

II. DÜNYA SAVAŞI.

Ad:  SSCB3.jpg
Gösterim: 114
Boyut:  45.3 KB

Hitler tehlikesiyle birlikte 1933’ten sonra savunmaya ve askeri modernleşmeye verilen büyük öneme karşın, Sovyet ordusu geniş çaplı tasfiyelerin de etkisiyle gerekli hazırlıktan yoksun bulunuyordu. Ama Almanya’yla varılan anlaşmanın sağladığı elverişli ortamda, SSCB II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Doğu Avrupa’da önemli mevziler elde etti. Polonya’dan kısa sürede alınan topraklar Beyaz Rusya ve Ukrayna’ya bağlandı; işgal edilen üç Baltık cumhuriyeti de Ağustos 1940’ta ilhak edildi. Finlandiya’ya giren Sovyet kuvvetleri ise sert bir direnişle karşılaştı ve Kış Savaşı (Kasım 1939-Mart 1940) olarak da bilinen Sovyet-Fin Savaşı’nda Fin hatları güçlükle aşılabildi.

Alman kuvvetlerinin Batı ve Kuzey cephelerindeki askeri zaferlerinden sonra Hitler’ in Doğu’ya dönmesi tehlikesi ortaya çıkınca, SSCB bir yandan savaş hazırlığını artırmaya, bir yandan da bu tehlikeyi savuşturacak önlemler almaya yöneldi. Sovyet birliklerinin Besarabya ve Bukovina’yı işgal etmesiyle iki ülke arasında gerginleşen ilişkiler, Balkanlar’daki Nazi ilerleyişinden sonra kopma noktasına ulaştı. Japonya’yla Nisan 1941’de imzalanan tarafsızlık antlaşması ve Stalin’in ısrarla izlediği yatıştırma politikası, Hitler’in Haziran 1941’de SSCB’ye yönelik saldırıyı başlatmasını önleyemedi.

Sovyet hatlarını kısa sürede yararak Leningrad (bugün Petersburg) kapılarına ve Moskova yakınlarına kadar ulaşan Alman kuvvetleri Doğu Ukrayna’nın tamamını ve Kırım Yarımadasının büyük bölümünü ele geçirdi. Ama Almanların ikmal hatlarından uzaklaşmasıyla birlikte Sovyet direnişi daha sertleşti. İlk paniği atlatarak toparlanan Sovyet birlikleri, ABD ve İngiltere’den gelen askeri destekle Alman ilerleyişini durdurduğu gibi Alman kuvvetlerine ağır kayıplar da verdirmeye başladı. Kış aylarındaki yeni Alman saldırısı da bir süre sonra durakladı ve yer yer püskürtüldü. 1942 yazında Stalingrad (bugün Volgograd) çevresinde yoğunlaşan Alman harekâtı bir çıkmaza dönüşerek büyük bir bozgunla noktalandı. Düzenli biçimde geri çekilmeye çalışan Alman birlikleri karşı saldırılarla birbiri ardı sıra mevzilerinden söküldü. 1943’ün sonlarına gelindiğinde Nazilerin işgalindeki toprakların yaklaşık üçte ikisi kurtarılmış bulunuyordu.

1944’te geniş bir cephenin değişik kesimlerinde Alman birliklerini izlemeye başlayan Sovyet ordusu Doğu Avrupa’da sürekli ilerleyerek birkaç koldan Alman topraklarına kadar ulaştı. Berlin’in düşmesiyle savaş SSCB için kesin zaferle sonuçlandı.
Savaşta büyük bir yıkım görmenin yanı sıra 18 milyon dolayında kayıp veren SSCB’yi zafere ulaştıran en önemli etken savaşın bir anayurt savunmasına dönüştürülmesi oldu. Stalin kültünün yeni bir yurtseverlik anlayışıyla kaynaştırıldığı bu dönemde halkın topyekûn direnişi belirleyici bir rol oynadı. Öte yandan ekonominin savaşın gereklerine göre yönlendirilmesi ve dışarıdan sağlanan kaynaklar sanayileşmeye önemli bir itici güç kazandırdı.

SSCB’nin savaş sürecinde İngiltere ve ABD ile kurduğu ittifakta zaman zaman ortaya çıkan pürüzler, Tahran, Yalta ve Potsdam konferanslarında Avrupa ve Asya’daki yeni siyasal haritanın çizilmesiyle bağlantılı olarak açık bir nüfuz mücadelesine dönüştü. Sovyet ordusunun ilerleyişiyle Doğu Avrupa’da elde edilen üstünlük Batılı müttefiklerce onaylanırken, Stalin’in başka bölgelerde de Sovyet etkisini güçlendirmeye yönelik önerileri ABD ve İngiltere’nin direnişiyle karşılaştı. Bununla birlikte SSCB savaştan ABD’ye rakip ikinci büyük güç olarak çıktı.

SAVAŞ SONRASI.


Yeniden inşa.


Alman işgalinde büyük yıkıma uğrayan bölgelerin kalkındırılmasıyla ilgili hazırlıklar daha savaş sırasında başlamıştı. 1946 başlarında açıklanan yeni beş yıllık planda sanayi ve tarım üretimini savaş öncesindeki düzeye ulaştırma ve bu düzeyin üzerine çıkma hedefi benimsendi. Önceliğin verildiği ağır sanayi alanında genelde öngörülen hedefleri de aşan bir başarı elde edildi. İlk Sovyet atom bombası Batılı bilim adamlarının beklediğinden daha kısa bir süre içinde, Eylül 1949’da patlatıldı. Ağır sanayi ve askeri teknolojideki bu çarpıcı gelişmeye karşın, tüketim malları ve tarım için konmuş düşük hedefler bile gerçekleştirilemedi. Özellikle tarımdaki gerilik ve durgunluk ciddi bir sorun oluşturmaya devam etti.

Siyasal serdeşme.


Savaş döneminde kitleleri seferber etmek için uygulanan esnek ve katılımcı politikalar, 1946’dan sonra dış gelişmelerle de bağlantılı olarak yerini sosyalist ideolojiye bağlılığı vurgulayan yoğun bir kampanyaya bıraktı. Bu dönemde Stalin’in parti ve devlet üzerindeki otoritesi en üst düzeye çıktı. Parti organlarının ağırlığı önemli ölçüde azaldı; 1939’dan sonraki ilk kongre ancak 1952’de düzenlendi. Sistemin kapalı yapısı Stalin’in yakın, çevresi içinde gelişen bir iktidar mücadelesi yaratmakta gecikmedi. Partide güç kazanmaya çalışan G. M. Malenkov (Bakınız Georgi Malenkov)), en büyük rakibi A. A. Jdanov’un ölümünden (Temmuz 1948) hemen sonra onun yandaşlarına karşı geniş çaplı bir temizlik hareketine girişti. Yönetimde giderek belirginleşen sertleşme ve hesaplaşma eğilimleri Stalin’in ölümüne yakın toplanan XIX. Parti Kongresi’nin kararlarına da yansıdı.

Soğuk Savaş.


Savaş sonrasında ABD’nin Sovyet etkisini sınırlamak amacıyla başvurduğu askeri ve ekonomik önlemler özellikle Avrupa’da odaklaşan bir çatışma havası doğurdu. Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı (NATO) ve Varşova Paktı’nın oluşturulmasını izleyen dönemde Stalin, Doğu Avrupa ülkelerindeki komünist yönetimler üzerinde sıkı bir denetim kurmaya yöneldi. Bu doğrultudaki adımları hızlandıran bir gelişme de Tito önderliğindeki Yugoslavya’ nın bağlantısız bir çizgiye yönelmesi oldu.
Ama ABD ve SSCB’yi Soğuk Savaş nedeniyle karşı karşıya getiren en önemli bunalım Uzakdoğu’da patlak verdi. Komünistlerin önderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin yeni bir güç olarak ortaya çıkmasının ardından, ikiye bölünmüş olan Kore, ABD’nin Sovyet nüfuzunu sınırlama çabalarında kilit bir konum kazandı. Bunu izleyen Kore Savaşı (1950-53) dünyadaki kutuplaşmanın yarattığı yeni gerginlikleri bütün açıklığıyla ortaya çıkardı.

KRUŞÇEV DÖNEMİ.


Geçiş süreci.


Stalin’in ölümünden sonra yakın çevresinde yer almış olan parti önderlerinin giriştiği iktidar mücadelesinde L. Beria’yı (Bakınız (Lavrenti Beriya)) ve ardından Malenkov’u saf dışı ederek öne çıkan (Eylül 1953) Nikita Kruşçev (Bakınız Nikita Kruşçev)), Batı Sibirya ve Kuzey Kazakistan’da geniş alanların ekime açılması gibi iddialı tarım projeleriyle ve ustalıklı siyasal manevralarla konumunu kısa sürede güçlendirdi. Malenkov’un başbakanlık görevinden de uzaklaştırılarak yerini N.A. Bulganin’e bırakması (Şubat 1955), Kruşçev’e partide kesin bir üstünlük sağladı. Önceleri daha sert bir dış politikadan yana görünen Kruşçev, Malenkov’un düşüşünden sonra onun savunduğu görüşleri benimseyerek Tito’yla ilişkileri düzeltme yoluna gitti. Ayrıca Cenevre’de ABD başkanı D.Eisenhovver ile bir araya gelerek gerginliklerin yumuşatılması yönünde bir adım attı, SSCB’nin Asya ve Afrika’daki yeni bağımsız devletlerle bağlarını güçlendirmeye yönelik dış gezilere çıktı.

XX. Parti Kongresi.


Kruşçev’in Stalinizmden uzaklaşma yönünde izlediği politika, Şubat 1956’da toplanan XX. Parti Kongresi’nde yaptığı “gizli konuşma”yla yeni bir boyut kazandı. Stalin’in politikalarını ve başvurduğu şiddet yöntemlerini sert biçimde eleştirerek çeşitli suçlamalar öne süren bu konuşma, daha sonra yerel parti örgütlerinin kapalı toplantılarında da okutularak Stalinizmden arınma olarak bilinen bir kampanyaya temel oluşturdu. Kongrenin getirdiği iki önemli yenilik de “savaşların kaçınılmazlığı” görüşünün terk edilerek “barış içinde bir arada yaşama” ilkesinin benimsenmesi ve “sosyalizme barışçıl yollardan da geçilebileceği” tezinin ortaya konmasıydı.

Kruşçev’in konuşmasının açığa çıkması dünyada büyük yankı uyandırırken Doğu Avrupa’da da önemli gelişmelere yol açtı. Stalinist olarak bilinen yönetimlere karşı yükselen muhalefet çok geçmeden SSCB’yi de içine çeken gerginlikler doğurdu. Polonya’da belirli bir uzlaşmayla düzen sağlanırken, Macaristan’da tırmanan olaylar Sovyet birlikleri kullanılarak bastırıldı.
Bu durumdan yararlanarak kendisini görevden uzaklaştırmaya çalışan karşıtlarının Haziran 1957’de Prezidyum’da sağladığı üstünlüğü Merkez Komitesi’nin desteğiyle boşa çıkaran Kruşçev, Stalin döneminden kalma önde gelen yöneticileri “parti karşıtı bir grup” kurmakla suçlayarak tasfiye etmeyi başardı. Ardından Mart 1958’de başbakanlığı da üstlenerek çatışmadan çok daha güçlenmiş olarak çıktı.

Kruşçev’in ABD ile ilişkileri düzeltme çabasına aynı zamanda füze üretimi ve uzay havacılığı alanında sürdürülen yoğun bir rekabet eşlik etti. Berlin’in statüsüne ilişkin anlaşmazlık yüzünden ABD ile ortaya çıkan gerginlik, iki ülkeyi savaşın eşiğine getiren Ekim 1962’deki Küba Bunalımı’yla doruğuna çıktı. Bu bunalım ABD’nin Küba’ya müdahale etmemesi koşuluyla bu ülkedeki Sovyet füzelerinin sökülmesinden sonra atlatılabildi.

Çin’le kopuş.


Kruşçev’in ABD ile doğrudan çatışmadan kaçınma politikası, Batı dünyasına karşı sertliği savunan Çin’e karşı soğuk bir tutum izlenmesini getirdi. Çin’e nükleer silah verilmemesi, sınır anlaşmazlıkları ve sosyalist inşaya ilişkin müdahaleler Çin’in SSCB’den bağımsız bir politikaya yönelmesine yol açtı. Bunun üzerine Kruşçev askeri ve ekonomik yardımları azaltma, Sovyet uzmanlarını geri çekme ve borçların ödenmesini isteme gibi baskı yollarına başvurdu. Çin yönetiminin Kruşçev’e yönelttiği “revizyonizm” suçlaması, bu çatışmaya uluslararası komünist hareketi de etkileyen ideolojik bir boyut kattı. Küba Bunalımı sonrasında Kruşçev’in ABD ile yakınlaşmaya ağırlık vererek dünyanın çeşitli bölgelerindeki gerginlikleri yumuşatmaya yönelmesiyle Çin ve SSCB arasındaki kopuş onarılamayacak bir düzeye çıktı.

Ekonomik sorunlar.


SSCB için “barış”ı önemli kılan bir etken de ekonomide karşılaşılan güçlükleri ortadan kaldırabilecek elverişli bir ortam yaratma gereğiydi. Stalin sonrasında halkın yaşam düzeyini yükseltme yolunda gösterilen çabalar pek olumlu sonuçlar vermemişti. Bunun başarılması tarım ve hafif sanayiye geniş kaynakların ayrılmasına bağlıydı. Oysa Kruşçev’in projeleri kötü hasatların ve gıda sıkıntısının önüne geçememişti. Kruşev'in öncelikle tarım için gerekli altyapıyı geliştirecek bir programa yönelmesi, ekonomik büyüme hızındaki düşüşe çözüm getirememesi ve parti ile devlet aygıtında sık sık yeni düzenlemelere gitmesi giderek parti yönetimiyle ters düşmesine neden oldu. Bu sorunların dış politikadaki başarısızlıklarla birleşmesi Kruşçev’in düşüşüne zemin hazırladı.

BREJNEV DÖNEMİ.


Kolektif önderlik.


Merkez Komitesi’nce “ileri yaşı ve bozulan sağlığı” nedeniyle istifasını sunduğu bildirilen Kruşçev'den sonra, Ekim 1964'te Leonid Brejnev’in (Bakınız Leonid İliç Brejnev) birinci sekreter, Aleksey Kosigin'in de başbakan olarak ağırlıklı bir konum taşıdığı kolektif bir önderlik oluşturuldu. Sonraki yıllarda bu görünümün korunmasına karşın öteki etkili yöneticilerin tasfiyesiyle güçlü bir konum kazanan Brejnev 1966’da genel sekreter unvanını aldı ve 1977’de bu görevinin yanı sıra Prezidyum başkanlığını üstlendi. Stalinizmden arınma hareketinin durdurulduğu ve siyasal baskılar ile kültür alanındaki denetimin yeniden yoğunlaştığı bu dönemde, bürokratik ve otoriter yönetim biçimine dönülerek parti ile devlet aygıtı sağlamlaştırıldı.

Brejnev yönetimi 1965’ten sonra tarım ve sanayide merkezî denetimi gevşetme yönünde bazı reformlara girişti. Kolhoz ve sovhoz’lara aktarılan kaynaklar artırılarak ürünlerine verilen fiyatlar yükseltildi ve vergi yükleri azaltıldı. Bu önlemler tarımsal üretimde önceki yıllara göre belirli bir iyileşme sağladı. Sanayide eskimiş teknolojileri yenilemeye yönelik bir program benimsendi. Bu arada işletmelere karar mekanizmasında daha geniş söz hakkı tanınarak maddi teşviklere dayalı bir sistem geliştirildi. Merkezî planlamada ise Kruşçev dönemi öncesinde olduğu gibi her sektörün sorumluluğu ilgili bakanlığa bırakıldı. Planların hazırlanmasıyla ilgili yetkiler Gosplan’ın elinde toplanırken, kaynakların tahsisi ve dağıtımıyla ilgili yeni bir devlet komitesi oluşturuldu.

Dış politika.


Çin’le ilişkilerde sınır çatışmalarına kadar varan çeşitli gerginliklerle karşılaşan Brejnev yönetimi, sınırdaki askeri gücünü artırmanın yanı sıra Çin’in Hindistan, Pakistan ve Vietnam gibi komşu ülkelerde nüfuz kazanmasını önlemeye çalıştı. Bağlantısız bir çizgiye yönelen Romanya’nın dışındaki Doğu Avrupa ülkeleri Brejnev döneminde SSCB ile daha sıkı bir dayanışma sürecine girdi. SSCB’nin, Ağustos 1968’de yönetimde köklü reformlara giden Çekoslovakya’ya karşı giriştiği müdahaleye öteki Doğu Avrupa ülkeleri de katıldı.

Brejnev yönetiminin 1960’larda dış politikalarda ağırlık verdiği iki konu da Ortadoğu bunalımında belirleyici bir rol kazanılması ve Batı Avrupa’da ABD etkisinin zayıflatılması oldu. Bu dönemde Sovyet yayın organlarının ABD emperyalizmine yönelik saldırıları yoğunlaşmakla birlikte, karşılıklı çıkarları ilgilendiren özel konularda zaman zaman anlaşmalara varıldı.

Yumuşama.


SSCB’nin dev askeri gücüne karşın ekonomik alanda Batı’ya yetişmenin daha büyük öncelik taşıdığını gören Brejnev yönetimi, 1971’den sonra Batı’yla belirli bir yakınlaşma sağlamaya yönelik sistemli bir yumuşama (detant) politikası uygulamaya başladı. Bu politikanın ilk önemli adımı, Batı Avrupa’yla ilişkilerde bir engel oluşturan Almanya sorununun çözümü oldu. Bir dizi görüşme sonunda iki Almanya arasındaki ilişkilerde normalleşme süreci başladı. 1972’de ABD ile Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri (SALT) başlatıldı. 1975’te Helsinki’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Nihai Senedi’ni imzalayan ülkeler arasında SSCB de yer aldı. Bunu izleyen dönemde insan hakları konusu SSCB ve ABD ilişkilerinde sürekli bir tartışma noktası olarak eündemde kaldı.
Yumuşama politikasıyla birlikte Batı’yla ticari ilişkiler gelişirken teknoloji ithalatı da hız kazandı. Yumuşama ortamının sağladığı olumlu koşullar ekonomik büyüme hızının yükselmesinde önemli rol oynadı.

Yumuşama dönemi SSCB’nin dünya politikasındaki ağırlığını da belirgin biçimde artırdı. Güneydoğu Asya’daki kurtuluş hareketlerinin başarıya ulaşmasının (1975) ardından, Angola ve Mozambik’te Sovyet yanlısı olarak bilinen gruplar yönetime geldi (1976). Somali’nin Sovyet uzmanları ülkesinden çıkarmasına (1977) karşın, aynı yıl komşu Etiyopya Afrika’da önemli bir Sovyet-dayanağı durumuna geldi. Son olarak Sovyet birliklerinin Afganistan’a girmesi (1979) ABD ile ilişkilerin bozulmasına yol açtı. Bunun sonucu olarak Kasım 1981’de START adıyla yeniden başlatılan silah indirimi görüşmeleri çok geçmeden tıkandı.

BREJNEV SONRASI.


Andropov ve Çernenko.

(Bakınız Yuri Andropov Konstantin Çernenko)
Brejnev’in son yılları Kosigin ve parti ideologu M. Suslov gibi yaşlı önderlerin birbiri ardı sıra ölümüne sahne oldu. Kasım 1982’de onları izleyen Brejnev’in yerine, genç parti teknokratlarının desteklediği KGB şefi Yuri Andropov geçti. Göreve geldikten hemen sonra yolsuzluklara karşı bir kampanya başlatan Andropov, plan hedeflerinin gerisinde kalan düşük büyüme hızından kaynaklanan sorunları ele alamadan Şubat 1984’te öldü. Bunun üzerine daha önce Brejnev’in asıl ardılı olarak görülen Konstantin Çernenko başa getirildi. ABD ile silahsızlanma görüşmelerini yeniden başlatan Çernenko da Mart 1985’te ölünce, Andropov’un yakın çevresinde yer almış olan 54 yaşında Mihail Gorbaçov (Bakınız Mikhail Gorbachev) parti genel sekreteri oldu.

Gorbaçov dönemi.


Göreve geldikten hemen sonra parti ve devlet kademelerinde geniş çaplı bir tasfiyeye girişen Gorbaçov, başbakanlığa yaşlı Nikolay Tihonov’un (Bakınız Nikolay Aleksandrovich Tihonov) yerine Nikolay Rijkov’u, dışişleri bakanlığına da Andrey Gromiko’nun yerine Eduard Şevardnadze’yi (Bakınız Eduard Shevardnadze) atadı. Şubat 1986’daki XXVII. Parti Kongresi’nde köklü ekonomik ve yapısal reformlar öngören perestroika (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) politikalarının kabul edilmesini sağladı. Parti ve bürokraside belirli bir direnişin sürmesine karşın, bu kongreyi izleyen düzenlemeler kapsamlı bir reform süreci başlattı.

Brejnev döneminin dış politika öğretilerinden de hızla vazgeçen Gorbaçov, silahlanma yarışını geriye çekme, Doğu Avrupa’daki Sovyet etkisini yumuşatma, ABD ile bölgesel çekişmelerden kaçınma, Afganistan’daki Sovyet askerlerini geri çekme ve Çin’le gerginliğe son verme yönünde bir dizi adım attı. 1985 sonlarında başlayan bir dizi görüşmenin ardından 1987’de Washington zirvesinde ABD başkanı R. Reagan ile Gorbaçov orta menzilli nükleer silahların indirimini öngören bir antlaşma imzaladı. Ertesi yıl Moskova’da bir araya gelen iki lider antlaşmaya ilişkin onay belgelerini birbiriyle değiştirdi. ABD’de G. Bush’un başkan olmasından sonra Aralık 1989’da yapılan Malta zirvesi, ABD ile SSCB arasında global düzeyde bir yakınlaşma ortamı doğurdu.
Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (KPSS) 40 yılı aşkın bir aradan sonra Haziran 1988’de toplanan ilk konferansında, Gorbaçov partinin devlet aygıtındaki rolünü azaltacak bir plan sundu. Bu plan SSCB Yüksek Sovyeti ve öbür temsili organlara Batı tipi bir parlamenter işleyiş kazandırmayı ve bir tür başkanlık sistemine geçişi öngörüyordu. Bu doğrultuda Ekim 1989’da Gromiko’nun (Bakınız Andrey Gromiko) yerine Yüksek Sovyet Prezidyumu başkanlığına getirilen Gorbaçov, Mayıs 199ü’da da yeni oluşturulan SSCB Halk Temsilcileri Kongresi tarafından geniş yetkilerle yeniden aynı makama seçildi. 1990 başlarında KPSS’nin siyasal tekeline son verilmesiyle ve serbest piyasa ekonomisine geçişin gündeme gelmesiyle perestroika çizgisi yeni bir dönemece girdi.

Gorbaçov’un başlattığı reform süreciyle birlikte azınlık milliyetler arasında merkezî otoriteye karşı başlayan direniş, 1989’da özellikle Kafkasya ve Baltık bölgelerinde bağımsızlıkçı bir yönelim kazanarak siyasal gerginliği tırmandırdı. Kafkasya’da milliyetler arası çekişmeler boyutunu da içererek gelişen olaylar, Sovyet yöneticilerinin orduyu kullanarak sert bir müdahaleye girişmesine yol açtı. Buna karşılık Baltık bölgesinde Letonya ve Estonya’nın aldığı bağımsızlık kararlarını etkisiz kılmak için daha çok siyasal ve ekonomik baskı yöntemlerine başvuruldu.

1990’da yapılan anayasa değişikliğiyle çok partili sisteme geçildi. Yapılan reformları yetersiz bulan ve liberalleşme sürecinin hızlandırılmasını savunan Boris Yeltsin (Bakınız Boris Nikolayevich Yeltsin), Gorbaçov’un sert muhalefetine karşın Mayıs 1990’da Rus Yüksek Sovyeti başkanlığına seçildi. Ertesi ay Rus SFSC kendini egemen devlet ilan etti. Sertlik yanlılarının 18-21 Ağustos 1991’deki başarısız darbe girişiminin ardından dağılma süreci hız kazandı. İlk olarak üç Baltık cumhuriyeti birlikten ayrıldı. Onları öteki cumhuriyetler izledi. 8 Aralık’ta Beyaz Rusya’nın Brest kentinde bir araya gelen Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya liderleri Sovyetler Birliği’nin dağıldığını ve Bağımsız Devletler Topluluğu’nun (BDT) kurulduğunu ilan ettiler. 21 Aralık’ta Kazakistan’ın Alma Ata kentinde Estonya, Litvanya, Letonya ve Gürcistan dışındaki cumhuriyetlerin temsilcilerinin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Bu toplantıda imzalanan antlaşmalarla BDT resmen kurulmuş oldu. 15 Aralık’ta Gorbaçov’un istifasıyla SSCB’ nin dağılma süreci tamamlandı.

kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen Safi; 29 Aralık 2016 17:32
27 Aralık 2016 00:53   |   Mesaj #4   |   
Safi - avatarı
SMD MiSiM

SOVYET SOSYALİST CUMHURİYETLERİ BİRLİĞİ

Sovyetler Birliği olarak da bilinen SSCB, dünyanın en büyük ülkesidir. 22.403.000 km2'lik yüzölçümüyle dünya top­raklarının yaklaşık yedide birini kaplar. SSCB'yi oluşturan 15 cumhuriyet, Kanada, ABD, Meksika ve Orta Amerika'nın topla­mından daha geniş bir alana yayılmıştır.
Tarım yapılabilecek topraklar bakımından çok zengin bir ülke olan SSCB'de 287 milyon­dan fazla insan yaşar. Çoğunlukla resmi dil olan Rusça'nın yanında kendi dilini de konu­şan 100'ün üzerinde değişik halk bulunur. En kalabalık topluluk Ruslar'dır. Rusya, 15 cum­huriyetin en büyüğüdür.
SSCB'nin hem Avrupa, hem de Asya'da toprakları vardır. SSCB'nin toplam yüzölçü­münün dörtte biri, toplam nüfusunun ise dörtte üçü Avrupa kesimindedir. Avrupa kesimindeki bu topraklar kuzeyde Beyaz De­niz ve Kuzey Buz Denizi'nden, güneyde Karadeniz'e ve Kafkas Dağları'nın hemen kuzeyine kadar uzanır. Kafkaslar ve İran-Türkiye sınırı arasında kalan topraklar Trans-kafkasya olarak bilinir ve bu bölge SSCB'nin Asya bölümündedir. SSCB batıda Norveç, Finlandi­ya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan ve Romanya ile sınır komşusudur.

SSCB'YE İLİŞKİN BİLGİLER

YÜZÖLÇÜMÜ: 22.403.000 km2.
NÜFUS: 287.800.000 (1989).
YÖNETİM: Federal sosyalist cumhuriyet.
BAŞKENT: Moskova


DOĞAL YAPI:


SSCB'de geniş iç ovalar vardır. Kuzey Ku­tup bölgesine açık olan bu ovalar, güneyde, batıda ve doğuda yüksek dağlarla kuşatılmıştır. Avrupa ile Asya toprakları Ural Dağları'yla birbirinden ayrılır. Afganistan ve Çin sınırında bulunan Tanrı ve Pamir dağları ile Karadeniz ve Hazar Denizi arasında kalan Kafkas Dağları'nda ülkenin en yüksek tepeleri yer alır. Başlıca akarsuları Obi, Volga, Neva, Lena, Amur, Yenisey, Dinyeper ve Don'dur. Hazar Denizi'nden başka Aral Gölü, Baykal, Balkaş, Ladoga ve Onega gibi gölleri vardır.


BAŞLICA ÜRÜNLER:


Buğday, arpa, yulaf, çavdar, seb­ze, mısır, üzüm, şekerpancarı, patates, pamuk, ke­ten, kenevir, ayçiçeği, tütün, balık, koyun, sığır, do­muz, keçi, at, kümes hayvanları; demir cevheri, fos­fat, potas, boksit, manganez, magnezit, çinko, bakır, nikel, asbest, kurşun; demir-çelik, çimento, gübre, sülfürik asit, et, şeker, kâğıt, konserve, balık, reçine, plastik, ham petrol ve petrol ürünleri, makine ve ulaştırma donanımları, doğal gaz, kereste ve kâğıt ürünleri.


ÖNEMLİ KENTLER:


Moskova, Leningrad, Kiev, Baku, Harkov, Gorki, Taşkent, Kuybışev, Novosibirsk, Sverdlovsk, Donetsk, Tiflis, Çelyabinsk, Odessa, Dnepropetrovsk, Kazan.


EĞİTİM:


7-17 yaşları arasında zorunlu ve parasızdır.


Doğal Yapı


Alçak dağ sıralarından oluşan Urallar SSCB'nin Avrupa topraklan ile Asya toprak­larını birbirinden ayırır. Bu sıradağlar ülkenin uçsuz bucaksız ovalarını bölen başlıca enge­bedir. Asya bölümünde ise Pamir ve Tanrı dağları arasında, dorukları 6.700 metreyi aşan dört yüksek dağ bulunur. Bunlardan 7.495 metreye ulaşan Komünizm Doruğu SSCB'nin en yüksek noktasıdır. Si­birya ve daha doğudaki bölgeler 4.000 metre­yi bulan dağ sıraları ile Avrupa bölümüne göre daha engebelidir. Kafkaslar arasındaki Elbruz Dağı 5.633 metreye ulaşır. Bu dağlar­da 5.000 metreyi aşan başka doruklar da vardır. Ama alçak Ural Dağları dışında kalan tüm bu yüksek bölgeler SSCB'nin çevresinde yer alır.SSCB'nin Asya topraklarında Sibirya, Ka­zakistan, Orta Asya'nın ülke sınırları içinde kalan bölümündeki cumhuriyetler ve Trans-kafkasya bulunur. Sibirya Urallar'dan Büyük Okyanus'a kadar uzanır. Sibir­ya'nın güneydoğusunda yer alan Orta Asya bölümü, doğuda Çin Halk Cumhuriyeti ve Moğolistan, güneyde Afganistan ve İran, batıda ise Hazar Denizi ile çevrelenmiştir.

SSCB'nin ırmakları ülkenin orta bölgelerinden doğarak kuzeye ve güneye akanlar olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Güneye akanlardan sığ Ural Irmağı ile Avrupa'nın en uzun akarsuyu olan Volga (3.530 km) Hazar Denizi'ne dökülür. SSCB'deki tüm ırmaklar gibi, bu iki ırmağın da sularında bol balık bulunur. Dinyester, Bug ve Dinyeper Karadeniz'e dökülür. Don ise Karadeniz'in geniş ve sığ bir uzantısı olan Azak Denizi'ne ulaşır. Kuzeye akarak Kuzey Buz Denizi'ne dökülen ırmakların en önemlileri Sibirya'da Obi, Ye­nisey ve Lena'dır. Orta Asya'da kuzeybatıya doğru akan Amu Derya ve Sir Derya, Aral Gölü'ne dökülür. Ayrıca bölgede Balkaş Gölü'ne dökülen İli Irmağı ile çölün ortasında kaybolan sayısız akarsu vardır. Büyük Okyanus'a dökülen önemli tek ırmak Amur'dur. 4.444 km uzunluğundaki Amur Irmağı'nın büyük bölümü Çin Halk Cumhuriyeti ile SSCB arasında doğal sınır oluşturur.
Bu ırmakların yanı sıra SSCB'de büyük göller de vardır. Ladoga, Onega ve Peipus gölleri Baltık Denizi kıyısına yakındır. Orta Asya'daki Aral Gölü kapladığı alan bakımın­dan dünyada dördüncü, Sibirya'daki Baykal Gölü ise derinlik bakımından birincidir.

İklim


SSCB'nin değişken doğal yapısı iklimine de. yansır ve iklim Kuzey Kutbu'nun acı soğuğu ile Orta Asya'nın neredeyse tropik denebile­cek iklimi arasında değişir. Çok geniş bir alana yayılan SSCB topraklan, okyanus akın­tılarından ya da denizden esen rüzgârlardan etkilenmez.
Bu yüzden iklim ya çok sıcak ya da çok soğuktur. İç bölgelerde genellikle kış­lar çok soğuk, yazlarsa çok sıcak geçer. Sibir­ya'nın kuzeydoğusunda Verhoyansk ve Oymyakon, kışlan dünyanın insan yaşayan en so­ğuk (—68°C) yerleridir. Buna karşılık, Orta Asya'da Karakum Çölü'nde yazları sıcaklık 49°C'ye çıkar.
Yağışlar bölgelere göre değişir. Kafkaslar'da bir sağanakta, Orta Asya'nın susuzluktan çatlamış topraklarının bir yılda aldığı yağış kadar yağmur düşer. Kafkaslar'ın ve Büyük Okyanus kıyılarının bazı yerleri 1.500 mili­metreden fazla yağış alır. Kuzeybatıda yıllık ortalama yağış miktarı 450 milimetredir. Gü­neydoğuya gidildikçe bu miktar azalır ve kumluk topraklarda 125 milimetreye düşer.

Bitki Örtüsü ve Hayvan Varlığı


İklim ve yağışlardaki bu değişkenlik bitki örtüsünü de etkiler. Kuzey Kutup Bölgesi'n­de göz alabildiğine, ağaçsız, soğuk tundralar uzanır. Toprak, yüzeyin altında sürekli don­muş durumdadır. Asya'da tundralar kuru ve çoraktır. Batıya doğru yağış arttıkça yosun, liken, bodur çalılar ve bazı çiçekler görülür. Tundraların güneyinde taygalar başlar. İğneyapraklı ağaçlardan oluşan bu orman kuşağı Finlandiya Körfezi'nden Urallar'ın güneyine, buradan da doğuda Büyük Okyanus kıyılarına kadar düzensiz bir yol izler. Bu ormanlar SSCB'nin yaklaşık beşte ikisini kaplar.
Ad:  SSCB4.jpg
Gösterim: 140
Boyut:  87.7 KB
Kuzeydeki ormanlar arasında bataklıklara, turbalıklara ve sığ göllere rastlanır. Bunun güneyindeki engebeli alanda dar bir kuşak biçiminde meşe ve dişbudak gibi geniş-yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlar uzanır. Daha güneyde ise bozkır ya da step denen geniş ağaçsız ovalar başlar. Tarım yapılmayan yerlerde toprak göz alabil­diğine otlar ve çiçeklerle örtülüdür. Bu verim­li bozkırlar dünyanın en önemli tahıl üretim alanlarındandır.

Hayvan yaşamı da iklime bağlı olarak değişir. Kuzey Kutup Bölgesi'nde foklar, kutup ayıları ve tilkileri ile rengeyikleri yaşar. Taygada çok sayıda görülen samur, tilki, gelincik, mink ve sincap gibi kürk hayvanları­nın yanı sıra kurt, ayı ve yaban domuzu da bulunur. Orta bölgelerde tavşan, marmot, araptavşanı ve başka küçük hayvanlar çokça görülür. Ama tarımsal üretimin yaygınlaşması daha büyük hayvanların yerlerini terk etmelerine yol açmıştır. Bataklıklarda ördekler, kazlar gibi çeşitli yabanıl su kuşları barınır. Göllerde ve ırmaklarda bol balık vardır.

SSCB Halkları


SSCB'nin Avrupa'daki topraklarında, İÖ 1. yüzyıldan çok önce de insanlar yaşamıştı. Bunlar, Eski Yunan döneminde İskitler, İS 3. yüzyılda Gotlar ve 4. yüzyılda Hunlar gi­bi çoğunlukla göçebe topluluklardı. İlk kez 9. yüzyılda daha yerleşik bir halk olan Hazar­lar Volga ve Don ırmaklarının aşağı kesimle­rine gelerek kentler kurdular. Kuzeydeki ve batıdaki ormanlık alanlarda ise Finliler, Litvanyahlar ve Slavlar yaşardı.

Slavlar.


Slavlar Orta Avrupa halklarına, özellikle de Gotlar'a yakındılar. 6. yüzyılda güneye doğru yayılmaya başlayan Slavlar, 9. yüzyıla kadar kuzeyde Novgorod'a, güneyde ise Karadeniz kıyılarına ulaşmışlardı. Kültür­leri Avrupa halklarından çok geriydi. Genel­likle avcılıkla geçinen bu insanların çok küçük bir bölümü tarımla uğraşıyordu.

Ormanların açılması ve ticaretin gelişme­siyle birlikte kentler de kuruldu. Dinyeper Irmağı üzerindeki Kiev kenti bunların en önemlisiydi. Kiev dolaylanna Rus denilmek­teydi. 9. yüzyılda kurulan krallığa da aynı ad verildi. 10. yüzyılda Kiev Büyük Prensi I. Vladimir (Aziz) Hıristiyanlık'ın Ruslar ara­sında yayılmasını sağladı.

10. ve 11. yüzyıllarda doğudan sürekli saldırıya uğrayan Kiev, 1068'de Türk soyundan Kıpçaklar'a yenildi. Bundan sonra önemini hızla yitirdi. 1169'da Rostov-Suzdal Prensi I. Andrey'in eline geçti. I. Andrey başkenti Moskova'nın kuzeydoğusundaki Vladimir'e taşıdı. Ülke bu tarihten sonra Rusya olarak tanındı.
gelişmesini sürdürdü. 1380'de Moskova'nın önderliğindeki " Rus prenslikleri Moğollar'ı yendi. 16. yüzyılın sonunda Rusya yitirdiği topraklann tamamını geri almıştı.
Bugün SSCB nüfusunun yüzde 50'sini Rus­lar, yüzde 15'ini Ukraynalılar, geri kalanını ise Slav olmayan halklar oluşturur.

Slav Olmayan Halklar.


Bu grup içindeki en kalabalık topluluk Orta Asya'daki Türk kö­kenli halklardır. Aralarında Özbekler, Ka­zaklar, Kırgızlar ve Türkmenler'in bulunduğu bu grup, İran kökenli Tacikler'le birlikte Hazar Denizi ile Çin sınırı arasındaki bölgede yaşar. Kafkaslar'da yaşayan Gürcüler, Erme­niler ve anadili Türkçe olan Azeriler ikinci büyük grubu oluşturur. SSCB'nin batısında Slav olmayan çeşitli halklar yaşar. Bunlann arasında Romenler'le ilintisi olan Moldavyalı­lar ve Estonya, Letonya, Litvanya'daki Baltık cumhuriyetleri halkları, kuzeyde Karelya'daki Finliler ile daha az sayıdaki Polonyalılar ve Yunanlılar sayılabilir. Aynca Sovyetler Birliği'nin çeşitli yerlerine dağılmış 2 milyonu aş­kın Yahudi ile yaklaşık aynı sayıda Alman da vardır.


Tarım ye Sanayi


Ekime elverişli çok geniş topraklara sahip olan Rusya'da, tarım yüzyıllardan beri in­sanların başlıca uğraşlarından biri olmuş­tur. SSCB'nin güneyindeki bozkırlarda, "Ukrayna'nın verimli kara toprakları ile Don ve Kuban vadilerinin bereketli toprakları bulunur. Bozkırların başlıca ürünü buğdaydır. Ayrıca büyük miktarlarda çavdar, arpa, yulaf, mısır, şekerpancarı, soya-fasulyesi, keten, kenevir ve patates de yetişti­rilir. Kırım'ın güneyindeki ılıman bölge ile Orta Asya'nın ve Kafkaslar'ın bir bölümünde pamuk, çay, tütün ve meyve üretilir. Avrupa ve Orta Asya bölgelerinde sığır, domuz, koyun, keçi ve at beslenir.
SSCB'deki ormanlar ABD'nin yüzölçümünden daha geniş bir alanı kaplar. Dünya­daki ağaçların yaklaşık üçte birinin bulundu­ğu SSCB'de kereste çok boldur ve büyük bir bölümü dışarıya satılır. Ülkenin bir başka zenginlik kaynağı ise kürktür. Sincap, kutup tilkisi, mink ve ermin kürkleri dışarıya satılır. Balıkçılık da çok önemlidir. SSCB dünyada elde edilen balık ürünlerinin altıda birini sağlar.
Ülke yeraltı kaynakları bakımından da çok zengindir. 1917'den önce giderek artan mik­tarlarda elde edilen kömür, demir ve petrolün üretimi 1917 Ekim Devrimi'nden sonra bir süre yavaşladı. Nedeni ise uzun süren iç sa­vaşla sanayi yönetiminde ortaya çıkan aksak­lıklardı.

SSCB'de kömür, demir, doğal gaz ve petrolün yanı sıra, zengin bakır, kalay, kurşun, nikel, krom, cıva, altın ve alüminyum elde etmekte kullanılan boksit yatakları var­dır. SSCB sanayi üretiminde ABD'den sonra dünyada ikincidir.
Moskova ve çevresi, Leningrad ve Ukray­na'da Krivoy Rog demir yataklarının bulun­duğu bölge en eski sanayi bölgeleridir (bak. leningrad; Moskova). Buralarda başlıca sana­yiler dokuma, çelik ve makinedir. SSCB'nin daha yeni sanayi bölgeleri Asya'da kurulmuş­tur. Ural Dağlan'nın doğu yamaçlarındaki Sverdlovsk, Çelyabinsk ve Magnitogorsk bü­yük sanayi merkezleridir. Bir başka büyük merkez de, Batı Sibirya'da Novosibirsk, No­vokuznetsk, Kemerovo, Belovo ve Leninsk-Kuznetski gibi sanayi kentlerini içine alan Kuznetsk kömür yatakları bölgesinde kurul­muştur (bak. Novosibirsk). Batı Sibirya'da Omsk ve Orta Asya'da Taşkent de büyük sanayi kuruluşlarının bulunduğu merkezler­dendir. En son kurulan sanayi bölgesi Sibirya' da İrkutsk'tur. Yakınında, Yenisey ve Anga­ra ırmakları üzerinde kurulu barajlarda dün­yanın en büyük hidroelektrik santralları bulu­nur. Buralarda elde edilen elektrik enerjisi çevredeki kömür, demir, boksit, asbest, mika ve öbür madenlere dayalı sanayiler için kulla­nılır. SSCB'de ayrıca çok sayıda nükleer ener­ji santralı da vardır.

İletişim ve Ulaşım


SSCB'de ulaşım ve iletişimdeki eksiklikler ülkenin daha hızlı gelişmesinin önündeki en­gellerden biridir. Yeni demiryolları yapılmak­la birlikte, yük taşımacılığının büyük bölümü­nün gerçekleştirildiği bu yollar yeterli olma­maktadır. Yenisey Irmağı'nın doğusunda, Doğu Sibirya'ya ve Büyük Okyanus kıyısına yolcu ve yük taşımacılığı Trans-Sibirya De­miryolu ile yapılır (bak. trans-sibirya demir­yolu).

BAM (Baykal-Amur Demiryolu) ise Lena ve Amur ırmakları arasında 3.200 km boyun­ca uzanır. Asya'nın kuzeyinde demiryolu azdır. Karayolları da çağdaş standartların altındadır. Ama özellikle yeni sanayi merkez­lerinde, ulaşım sorunları göz önüne alınarak yol yapımına hız verilmiştir. Moskova birçok yerle bağlantısı bulunan karayolları ağının merkezindedir. Büyük kentlerin çoğuna yolcu otobüsleri işler.

SSCB'de gemi ve mavnaların işleyebildiği ırmakların toplam uzunluğu 100.000 kilomet­reyi aşar. 1965'te açılan Baltık-Hazar Suyolu, kanallar aracılığıyla Karadeniz ve Hazar De-nizi'ni Baltık Denizi'ne ve Beyaz Deniz'e bağ­lar. Gemiler buzkıranların öncülüğünde, ku­tup buzlan ile kuzey kıyılan arasında dar bir geçit olan Kuzey Deniz Yolu'nu izleyerek, büyük Sibirya ırmaklannın ağızlarında kurul­muş limanlara ulaşabilir. Nükleer enerji ile çalışan buzkıranlar bu kuzey yolunu her yıl 160 gün ulaşıma açık tutmayı başarmaktadır. Hava ulaşımı çok önemlidir. Başlıca kentler arasında uçak seferleri yapılır. Moskova iç ve dış hatlarda büyük bir hava ulaşım merkezi­dir. Devlet havayolu işletmesi olan Aeroflot dünyanın en büyük havacılık kuruluşudur.

II. Dünya Savaşı'ndan (1939-45) önce SSCB'nin birkaç limanı vardı. 1940'larda yeni limanlar yapıldı. Bu limanlar savaştan sonra başka ülkelerle daha fazla deniz ticareti yapı­labilmesini sağladı. Kuzey Buz Denizi'nde Peçenga ve Murmansk limanlan buz tutmaz. Leningrad'ın dışında Baltık Denizi'ndeki limanlar da böyledir. Baltık limanlannın en önemlileri Tallinn (eskiden Revel), Riga, Klaipeda (eskiden Memel) ve Kaliningrad'dır (eskiden Königsberg). Asya kıyılarında Vladivostok limanı kışları buzkıranların yardı­mıyla açık kalır. En önemlileri Odessa ve Batum olan Karade­niz'deki limanlardan İstanbul ve Çanakkale boğazları yoluyla Akdeniz'e ulaşılır.
Doğal gaz ve petrol boruhatlan SSCB için çok önemlidir. Kuybışev yakınlarındaki Tuymazi petrol alanından doğuya doğru 6.500 km uzanan bir boruhattı İrkutsk'a ulaşır. "Comecon" boruhattı ise SSCB petrolünü Ukrayna' da Brody'den Polonya, Almanya, Çekoslo­vakya ve Macaristan'a taşır.

Toplumsal Yaşam


Eğitim.


Rusya'da çarlık döneminde eğitime önem verilmemişti. 1900'de nüfusun ancak üçte biri okuma yazma biliyordu. 1914'te ise okul çağındaki çocukların ancak dörtte biri okula gidebiliyordu. Ekim Devrimi'nin ilk yıl­larında iç savaş koşullan ve ülkenin coğrafya­sı, eğitimin hızla genelleştirilmesinin önünde­ki başlıca engellerdi. Seyrek nüfuslu Orta As­ya çölleri ile kutup yöresine ulaşmak çok zor­du. Moskova ve Leningrad gibi kentlerde öğ­retmen bulmak kolayken, uzak yerlerde so­run oluyordu. Devrimden sonra, çarlığın yıkıntılarından çağdaş bir toplum yaratmak için eğitim yay­gınlaştırılmaya çalışılmıştır. Ayrıca yeni yöne­timin kalkınmak için eksikliği duyulan mü­hendisleri, teknisyenleri, bilim adamlarını ye­tiştirmesi gerekiyordu. Devrimin ilk yılların­da eğitim alanında yeni deneyler uygulandıysa da, 1930'dan sonra sanayi alanında yapılan atılımlara paralel olarak artan eğitimli işgücü gereksinmesini karşılamak için yeniden klasik yöntemlere dayalı öğrenime dönüldü. Yetiş­kinler için başlatılan okuma yazma kampan­yasıyla 1939'a kadar okuryazar oranı yüzde 90'a ulaştı.

SSCB'de eğitim 7-17 yaşlan arasında zo­runlu ve parasızdır. Küçük çocuklar için kreş ve gündüz bakımevleri vardır. SSCB eğitimde mühendislik ve öbür bilim dallanna ağırlık verir. Ama güzel sanatlar, özellikle de bale ve müzik eğitimi de çok önemlidir. Sosyalizm ve ilkeleri okullarda ders programları çerçeve­sinde öğretilir. Spor çalışmaları da destekle­nir, gençler spor yapmaya özendirilir. Ülkede çok sayıda yetişkin yükseköğrenimini gece okullarında ya da mektupla sürdürmektedir. Eski Moskova, Leningrad ve Kiev üniversite­leri geliştirilmiş ve çok sayıda yeni üniversite açılmıştır.
Değişik gelenek, kültür ve dili olan 100'den fazla"ulusun yaşadığı SSCB'de eğitim her hal­kın anadilinde yapılır, ama okullarda resmi dil olan Rusça da öğretilir. Eğitim, azınlık gruplarından ve değişik uluslardan milyonlar­ca çocuğun SSCB yurttaşı olarak yetiştirilme­sini öngörür.

Din.


1917'den önce çarlık döneminde dev­letin resmi dini Ortodoksluk'tu. Devrimden sonra yeni yönetim din ve devlet işlerini birbi­rinden ayırdı. Okullardan din dersleri kaldı­rıldı. Rus Ortodoks Kilisesi'nin malvarlığına el kondu. Birçok kilise müzeye dönüştürüldü. Kilisenin gücü eskisine oranla azaldıysa da, etkinliklerini sürdürmesine izin verildi.

SSCB'de Litvanya'da Katolik, Estonya'da Protestan kiliseleri, başka Hıristiyan grupları, Museviler ve Asya kesiminde büyük Müslü­man toplulukları vardır.

Yemek.


Rus sofrasının baş yiyeceği "kara ekmek"tir. Öteki geleneksel yemekler arasın­da lahana çorbası şçi, tahıl çorbası kaşa, kü­çük kıymalı börek piroşki, gözleme Mini, kır­mızı pancar çorbası borç ile çeşitli krema ve yoğurt türleri sayılabilir. SSCB'nin değişik yörelerine özgü çok çeşitli yemekler vardır. Mersinbahğı yumurtası olan havyar, dünya­nın en pahalı ve ender yiyeceklerinden bi­ridir.

Spor.


Devrimle birlikte SSCB'de spora bü­yük önem verildi. Atletler gerek olimpiyatlar­da, gerek başka uluslararası yarışmalarda el­de ettikleri şampiyonluklarla kendilerini ka­nıtladılar. Devlet sporcular için pistler, çalış­ma alanları ve kapalı spor salonları sağlar. En sevilen sporlar atletizm, jimnastik, futbol, buz hokeyi, kayak ve buz pateni ile basketbol ve voleyboldur. Satranç, geleneksel bir masa başı oyunu olarak hem kapalı, hem de açık yerlerde oynanır. SSCB'li oyuncular dünya satranç şampiyonluğunda ön sıralarda yer alirlar.

Sanat.


Rus mimarlığının en çarpıcı örnek­leri, 17. yüzyıla kadar ülkenin en önemli yapı­lan olan kiliselerde görülebilir. İlk kiliseler ahşaptı. Bu ahşap kiliselerin kare zeminleri, çadıra benzer görünümleri ve soğan kubbeleri sonradan bazı taş kiliselerde de kullanıldı. Novgorod'da bu kiliselerden çok güzel örnek­ler vardır. Moskova'daki çok kubbeli Pok-rovski Katedrali dünyaca ünlüdür.

Ekim Devrimi'nden sonra mimarlık alanında Yapımcılık adı verilen yeni denemelere gi­rişildi. Yapımcılık, 20. yüzyıj başlarında SSCB'de ortaya çıkan yeni bir sanat ve mi­marlık akımıdır. Yapımcılar, insan yapımı ge­reçlere ağırlık vererek işlevsel, modern yapı­lar kurdular. Sonraları sıradan, ama özellikle Stalin döneminde bir hayli gösterişli yapılar yapıldı. Günümüzde mimarlar konut sorunu­nu kısa sürede ve en ekonomik biçimde çöz­mek için yalın ve işlevsel tasarımlar uygu­larlar.
15. yüzyıl dinsel resimleri ve ikonaları Rus resim sanatının özgün örnekleridir. I. Petrö'nun (Büyük Petro) Rusya'yı ba­tılılaştırma çabalan Ruslar'a özgü bu sanat dalının yok olmasına neden oldu. Daha son­raki ressamların büyük çoğunluğu farklı üsluplan benimseyerek Batı Avrupa ülkelerin­deki sanat akımlarını izlediler.

Ruslar'ın geleneksel halk müziği çok zen­gindir. 18. yüzyıldan beri bu müzik bir Rus telli çalgısı olan balalayka ile çalınır. 19. yüz­yılda Mihail İvanoviç Glinka (1804-57) bir konser müziği besteleyerek gerçek anlamda ilk batı müziği bestesini yaptı. Glinka'nın Ruslan ve Lyudmila operası ile Rus müziğin­de yeni bir dönem başladı. Peter İliç Çaykovski (1840-93), Mili Balakirev (1837-1910), Aleksandr Borodin (1833-87), Modest Mus-sorgski (1839-81) ve Nikolay Rimski-Korsakov (1844-1908) bugün dünyanın he­men her yerinde çalman ve dinlenen yapıtla­rıyla, klasik müzikte Rus geleneğinin önemli temsilcileridir.
20. yüzyılın önde gelen bestecileri ise, Ser­gey Rachmaninoff (1873-1943), Modernizm Akımı'nın en yetkin sanatçılarından biri olan İgor Stravinski (1882-1971) ve Sergey Prokofyev'dir (1891-1953). Modern SSCB bestecile­rinin en ünlülerinden biri de Dmitri Şostakoviç'tir (1906-75). Şostakoviç ve Prokofyev'in SSCB yönetimiyle sorunlan olmuş, ama Stalin' in ölümünden sonra düşün ve sanat yapıtları üzerindeki denetim büyük ölçüde kalkınca, her iki bestecinin yapıtları da yaygın biçimde çalınmaya başlanmıştır.

Çarlık döneminde kurulan ünlü Rus Çarlık Balesi (bugün Kirov Balesi) SSCB hüküme­tinden de gördüğü destekle başansını sürdür­mektedir. Bale tarihinin en yetenekli dansçılan arasında Anna Pavlova (1881-1931), Vaslav Nijinski (1890-1950) ve Galina Ulanova (doğumu 1910) sayılabilir. Sergey Diaghilev (1872-1929) zamanının en değerli dansçıları­nı, ressamlarını, besteci ve şarkıcılarını bir araya getirerek, tüm yaratıcılıklarını ortaya koydukları olağanüstü bale gösterilerini sah­neye koymuştur. Bolşoy Balesi ve Tiyatrosu dünyaca ünlüdür (bak. bale).

İlk büyük Rus yazarı Mihail Vasilyeviç Lomonosov'dur (1711-65). Lomonosov, Rus ko­nuşma dili ile daha önce yazı dili olarak kulla­nılan Eski Slavca'dan, yeni bir edebiyat dili yarattı. Rus düzyazı biçimi daha sonra tarihçi Nikolay Mihayloviç Karamzin (1766-1826) ta­rarından daha da sadeleştirilerek geliştirildi. Rus edebiyatının altın çağı 19. yüzyıldır. Bu dönemin ünlü şairleri Aleksandr Puşkin (1799-1837), Mihail Lermontov (1814-41) ve Fyodor İvanoviç Tyutçev'dir (1803-73). Oyun yazarlan arasında Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov (1795-1829), Nikolay Gogol (1809-52), Aleksandr Nikolayeviç Ostrovski (1823-86) ve Anton Pavloviç Çehov (1860-1904) sa­yılabilir.

Rus yazarları içinde Avrupa'da ilk tanınan İvan Sergeyeviç Turgenyev (1818-83) oldu. Unutulmaz Oblomov'u ile İvan Gonçarov (1812-91), Savaş ve Barış, Anna Karenina, Diriliş, Kazaklar gibi romanlarıyla Lev Tols­toy (1828-1910), Budala, Karamazov Kardeş­ler, Suç ve Ceza adlı romanlanyla Fyodor Dostoyevski (1821-81) Rus edebiyatının ve romancılığının en önemli temsilcilerindendir. Çağdaş SSCB yazarları içinde Maksim Gorki (1868-1936), İlya Ehrenburg (1891-1967), Mihail Şolohov (1905-84), Osip Emilyeviç Mandelstam (1891-1938), Boris Pasternak (1890-1960), Aleksandr Soljenitsin (doğumu 1918) sayılabilir. Anna Ahmatova (1889-1966) ve Yevgeni Aleksandroviç Yevtuşenko (doğumu 1933) dünyaca tanınmış SSCB şairlerindendir.
SSCB'de sinema çok tutulan bir sanat dalı­dır. 20. yüzyılın başlarında Sergey Ayzenştayn, aralarında dünya sinema klasiklerinden sayılan Potemkin Zırhlısı'nm (1925) da bulun­duğu birçok film çevirmiştir.

MsXLabs.org & Temel Britannica
Son düzenleyen Safi; 29 Aralık 2016 17:33
27 Aralık 2016 00:53   |   Mesaj #5   |   
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Yönetim


Rusya'da, ülke tarihinin başlangıcından beri değişik dil, kültür ve gelenekleri olan halklar birlikte yaşamıştır. Çarlık döneminde zorla bir bayrak altında toplanan bu halkların bir bölümü 1917 Ekim Devrimi'nin ardından ba­ğımsızlıklarını ilan ettiler. Bunlar, Polonya ve Finlandiya ile üç Baltık cumhuriyeti olan Estonya, Letonya ve Litvanya'ydı. Başlangıçta yeniden Rusya'nın egemenliğine girmek iste­meyen öbür halklar da Sibirya'da, Ukrayna' da ve Kafkasya'da özerk bölgeler ve cumhu­riyetler kurdular. Ama Sovyet yönetimi tüm uluslara, ırklara ve ayrı dil konuşan topluluk­lara eşit haklar tanıyan yeni bir anayasa önerdi ye 1922'de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği adıyla çokuluslu yeni bir federasyon kuruldu.

Sponsorlu Bağlantılar
Yeni birlik 1923'te Rusya, Beyaz Rusya, Ukrayna ve Transkafkasya cumhuriyetlerinin birleşmesiyle gerçekleşti. Zamanla, öbür böl­geler ve cumhuriyetler de bu birliğe katıldı. Bugün SSCB'yi oluşturan 15 birlik cumhuri­yeti Rusya, Ermenistan, Azerbaycan, Beyaz Rusya, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, Estonya, Letonya, Litvanya, Moldavya ve Uk­rayna Sovyet Sosyalist cumhuriyetleridir. (Bu cumhuriyetler için ayrı maddeler vardır.) Ay­rıca ülkede 20 özerk cumhuriyet ile yerel yö­netim düzeyinde özerk birimler de yer alır. Bunların tümü federal yönetim sisteminin de­netimi altındadır.

SSCB'de uzun yıllar Sovyetler Birliği Ko­münist Partisi'nin (SBKP) yönetiminde tek partili bir sosyalist yönetim biçimi yürürlükte kaldı. Yapılan son değişikliklerle, çok adaylı seçimler kabul edildi. Ayrıca, parlamentonun denetim gücü artırıldı; devlet başkanı daha güçlü bir konuma getirildi ve Komünist Parti­si ile devlet yönetimi bir ölçüde birbirinden ayrıldı.

Yeni düzenlemeye göre, en üst yönetim or­ganı beş yılda bir seçilen SSCB Halk Temsilci­leri Kongresi'dir. 2.250 üyeden oluşan bu kongrenin temel görevi, bilinen anlamda par­lamento işlevini üstlenen SSCB Yüksek Sovyeti'ni seçmektir. Kongre, Yüksek Sovyet'in 542 üyesini kendi üyeleri arasından seçer. Birlik Sovyeti ve Uluslar Sovyeti olarak iki meclisten oluşan Yüksek Sovyet yılda iki kez toplanır ve 3-4 aylık sürelerle çalışır. Yüksek Sovyet'in toplanmadığı sürelerde görev yapan Yüksek Sovyet Prezidyumu, yeni uygulama­larda eski önemini yitirmiştir.

Birlik Sovyeti ekonomik ve toplumsal so­runlar, dış politika, iç ve dış güvenlik gibi ge­nel konularla ilgilenir. Uluslar Sovyeti ise de­ğişik halkların karşılıklı hak ve özgürlükleri ile birbirleriyle olan ilişkilerini düzenler.
Devlet başkanı, Halk Temsilcileri Kongresi tarafından beş yıl için seçilir. Son değişiklik­lerle yetkileri genişletilmiş olan devlet başka­nının birçok konuda kendi başına karar ala­bilme olanağı vardır.
Yürütme görevini üstlenen bakanlar konse­yi Yüksek Sovyet tarafından seçilir. Bakanlar konseyinin altında birçok komite ve kuruluş görev yapar.
SSCB'nin 15 cumhuriyetinde de merkezde-kine benzer bir sistem uygulanır. Her cumhu­riyette tek meclisli bir Yüksek Sovyet ve bu kuruluşun atadığı bakanlar konseyi vardır.
Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin yö­netim üzerindeki etkisi hâlâ çok güçlüdür. Partinin en üst organı Merkez Komitesi Politbürosu'dur. Komünist gençlik örgütü Komso-mol partinin gençlikle bağını sağlar.

Tarih


Bugün SSCB topraklan olarak bilinen yerlere ilk yerleşenler Elbe Irmağı dolaylarından gel­miş olan Doğu Slavları idi. İS 8. yüzyılın sonlarına doğru Kuzey Avrupalı ve Ortadoğulu tüccarlar bu topraklara geldiler. Bu sıralarda Doğu Slavları Asya'dan gelen göçebe kabile­lerin saldınlanna karşı korunmak için yerle­şim yerlerini surlarla çevirdiler.
9. yüzyılda kuzeyli kabileler Batı Avrupa'yı yağmalar ve yakıp yıkarken, Vikingler de gruplar halinde Baltık Denizi'ni aştılar ve ırmakları izleyerek güneyde Karadeniz kıyıla­rına kadar geldiler. Bunlann amacı yağma de­ğil, Konstantinopolis (bugün İstanbul) ile ti­caret yapmaktı. Bu silahlı İskandinav tüccar-lann önderleri Doğu Slavlan'nı yönetimleri altına alarak, Rus prensliklerine damgalarını vurdular.

Efsaneye göre Viking önderlerinden Rurik 862'de Novgorod'a yerleşti. 882'de Rurik'in kardeşi Oleg bu dönemde büyük bir ticaret merkezi olan Kiev'i ele geçirdi. 11. yüz­yıla gelindiğinde Doğu Slavlan'nın tümü Kiev prensinin egemenliğini kabul etmişti. Hıristi­yanlık da Rusya'da ticaret yollannı izleyerek yayıldı. Kiev Büyük Prensi I. Vladimir 988'de Bizans imparatorunun kız kardeşi ile evlenin­ce Hıristiyan oldu ve Rusya'da Hıristiyanlık' ın yayılması için çaba gösterdi. Böylece Doğu Slavlan Ortodoks Kilisesi'ne bağlandılar. Konstantinopolis'i hem dinsel, hem de ticari ve kültürel merkez olarak benimsediler. Rus­ya ile Konstantinopolis arasında uzun dönem­li bir ilişki başlarken, Batı Avrupa'nın dinsel ve kültürel merkezi Roma'nın etkisi zayıfladı.
Ad:  SSCB6.jpg
Gösterim: 106
Boyut:  53.4 KB
11. ve 12. yüzyıllarda Kiev Avrupa ile ilgili olaylarda etkin bir rol oynadı. Rus prensleri evlilik yoluyla Avrupa'daki krallıklarla bağ kurdular. Kiev ve öteki prensliklerin Avrupa ile olan bağlantılan Moğol istilasıyla kesintiye uğradı.
Kiev ve dolaylarında yerleşmiş olan Slavlar sık sık Asyalı kabilelerin saldınsına uğradılar. 13. yüzyılın başlarında Moğollar Asya'nın do­ğusunda güçlü bir devlet kurmuştu. Cengiz Han'ın önderliğinde Avrupa'ya korku saldılar. 1238'de Cengiz Han'ın torunlanndan Batu Han'ın yönetimindeki Altınordu kuvvetleri Kiev'i yakıp yıkarak Rusya' nın neredeyse tamamını ele geçirdiler. Moğol egemenliği 300 yıl sürdü. Sona erdiğinde ise Rusya artık Avrupa'dan kopmuş ve Avrupa'nın gelişmişlik düzeyinin gerisinde kalmıştı. Rusya bu dönemden sonra ekonomik, top­lumsal ve askeri bakımlardan Avrupa'ya eriş­me çabasına girdi.

Moğol istilası sırasında güçlenen Moskova Prensliği, istila sona erdiğinde Rusya'yı yö­netmeye başladı. Moğollar ele geçirdikleri ül­kelerde en güçlü prenslerle anlaşır, haraç top­lanmasından onlan sorumlu tutarlardı. (Ha­raç, işgal altındaki ülke halkının işgalcilere ödedikleri paradır.) Moskova prensleri kısa zamanda Moğollar'ın desteğini kazandılar. 1353'te II. İvan'ın tüm Rusya prensleri üze­rinde egemenlik hakkı Moğollar'ca da kabul edildi. Böylece coğrafi açıdan merkezi bir ko­numda olmasından da yararlanan Moskova, ülkenin siyasal, 1453'te Osmanlılar'ın Kons­tantinopolis'i ele geçirmesinden sonra da din­sel merkezi oldu.

Çarlık Yönetimi


1462-1505 arasında III. İvan Moskova Büyük Prensliği'nin egemenlik alanını genişleterek gücünü artırdı. 1480'de Moğol egemenliğine kesin olarak son verdi ve Rusya'yı bağımsızlı­ğına kavuşturdu. 1533'te tahta geçen IV. İvan kendini tüm Rusya'nın çan (imparatoru) ilan etti. IV. İvan, uzun süren yönetimi sırasında­ki acımasız tutumu nedeniyle Korkunç İvan olarak anıldı. Korkunç İvan'ın yönetiminin ilk yıllannda Kazan ve Astrahan Rus topraklarına katıldı.

1584'te İvan'ın ardından başa geçen oğlu I. Fyodor'un 1598'de ölümünden sonra 15 yıl süren sorunlu bir dönem başladı. Zekâ özürlü I. Fyodor'un yerine Boris Godunov çar oldu. Yetenekli bir yönetici olmasına, iç ve dış siya­setteki basanlarına karşın, 1605'te rakipleri tarafından zehirlenerek öldürülen Godunov' un ardından tahta Düzmece Dmitri geçti. Düzmece Dmitri olarak anılmasının nedeni Korkunç İvan'ın oğlu olduğunu iddia etmesiy­di. Dmitri ölünce Rusya kargaşaya sürüklen­di ve Polonyalılar ile İsveçliler'in işgaline uğ­radı. Moskova'yı ele geçiren işgalciler kenti yaktı. Bu olay üzerine birleşme gereğini du­yan Ruslar, işgalcileri ülkelerinden kovdular. Moskova'da, ülkenin her kesiminden gelen temsilcilerden oluşan bir meclis toplandı ve 1613'te Mihail Fyodoroviç Romanov çar ola­rak seçildi. Mihail Fyodoroviç 1917 Ekim Devrimi'ne kadar iktidarda kalan Romanov hanedanının ilk çanydı.

Tarihte Büyük Petro olarak bilinen ve 1682-1725 arasında ülkeyi yöneten I. Petro, Rusya'yı her alanda Avrupa ile eşit düzeye getirmek için çalıştı. Rusya'yı Avrupa'da güç­lü bir devlet konumuna yükselten I. Petro, imparatorluğun gelişmesi için uğraştı. İsveç Kralı XII. Karl'ı II. Kuzey Savaşı denen uzun süren bir mücadele sonunda yenilgiye uğra­tarak Baltık bölgesinin doğusunu alması Rusya'nın gücünü artırdı. St. Petersburg'da (bugün Leningrad) yeni bir başkent kurdu. Orduyu ve donanmayı güçlendirdi. Ülke sa­nayisini geliştirmek ve halkı eğitmek amacıyla Batı Avrupa'dan mühendis ve teknisyenler getirdi. Devlet yönetiminde de önemli re­formlar yaptı ve kiliseyi çarlığın yönetimine soktu. Madencilik, silah, gemi yapımı ve öbür sanayileri destekleyen Petro, dış ticareti geliş­tirmek için de uğraştı. Petro döneminde dev­let eğitim alanına da girdi. Batıdan örnek alı­nan birçok kurum bu dönemde Rusya'nın kültür yaşamında önemli gelişmelere yol aç­tı. Temeli Petro döneminde atılan Bilimler ve Sanatlar Akademisi (bugün SSCB Bilim­ler Akademisi) bu gelişmelerde öncü rol oynadı. Rusya'da olağanüstü değişiklikler gerçekleştiren Petro, uzun süren yönetimi sı­rasında, acımasız tutumuyla birçok insanın yaşamını yitirmesine de neden oldu. Halkın önemli bir kesimini oluşturan toprağa bağlı serilerin durumu daha da kötüleşti.

Toprak sahiplerinin sertler üzerindeki haklarını geniş­leten Petro, vergi düzeninde yaptığı değişik­liklerle sertlik sisteminin koşullarını daha da ağırlaştırdı. Rusya'nın önemli yöneticilerinden biri de 1762-96 arasında hü­küm süren ve Büyük Katerina olarak bilinen Çariçe II. Katerina'dır. Bir Alman prensesi olan Katerina Rus tahtına evlilik yoluyla geç­ti. Katerina Polonya'dan aldığı topraklarla Rusya'yı daha da genişletti. Osmanlılar'a kar­şı kazandığı zaferlerle Karadeniz'in kuzeyin­deki topraklar bütünüyle Rusya'ya geçti. 1783'te Kınm'ı alan Rusya, Balkanlar'da etki­li olmaya başladı. Fransız sanat ve kültürüne hayranlık duyan Katerina, Rusya'yı Avrupa ve Fransız etkisine biraz daha açtı, ama 1789 Fransız Devrimi'nin yeni düşüncelerinin Rus ya'ya girmesi için herhangi bir çaba göstermedi. Tersine, hükümdarlık yetkilerini güçlendi­rerek, tüm yönetim kadrolarını kendi deneti­mine aldı.

Katerina döneminde serflik kurumuna kar­şı giderek artan hoşnutsuzluk köylü ayaklan­malarına yol açtı. Bunlardan en önemlisi, 1773'te Yemelyan İvanoviç Pugaçov önderli­ğinde serfliğe karşı başlatılan ayaklanmadır. Ülkenin tüm doğu bölgelerini saran bu ayak­lanma çarlık ordusunca bastırıldı, ama daha sonraki köylü ayaklanmalarına örnek oldu.
I. Aleksandr döneminde (1801-25) Napolyon Bonapart'ın orduları Rusya'yı işgal etti. Moskova'yı ele geçiren Napolyon terk edilmiş bir kentle karşılaştı. Fransızlar görüşme yapa­cak kimseyi bulamayınca, sert kış koşulların­da açlıkla yüz yüze geldiler ve bozguna uğra­dılar. Napolyon'un Moskova yenilgisi Ruslar' ın dünyadaki saygınlığını artıran önemli bir etken oldu.
I. Petro döneminde başlatılan eğitim atılı­mıyla okullaşma arttı, kültür düzeyi yükseldi. Batıdan gelen yeni düşünce akımları Rusya' da, özellikle aydınlar arasında çarlık yöneti­mine ve serflik kurumuna karşı eleştirilerin doğmasına yol açtı.
I. Aleksandr tahta geçtiği zaman okullar ve üniversiteler açtı. Toprağa bağlı serilerin öz-gürleştirilmesi için 1803'te çıkardığı yasa ise umulanı vermedi. Bu yasadan yaklaşık 47 bin serf yararlanabildi. Bu ise ülkede yaşayan sertlerin ancak çok küçük bir bölümüydü.
Rusya'da devrimci düşünceler giderek yayı­lıyor ve hoşnutsuzluk büyüyordu. Reformla­rın gerçekleştirilmesi için genellikle soylu ay­dınlardan oluşan gizli topluluklar kuruldu. 1825'te I. Nikolay tahta geçince, bu aydınlar tarihte Dekabrist Ayaklanması olarak bilinen bir ayaklanma başlattılar. Çarlık güçleri bu başkaldırıyı bastırdı. Önderlerinden beşi idam edildi, öbürleri hapse atıldı ya da Sibir­ya'ya sürüldü. Ama özgürlükçü düşüncenin serpilip gelişmesinin önü alınamadı.
Nikolay halk arasında giderek yaygınlaşan reform isteklerini dikkate almadı. Tersine, yönetimi elinde tutabilmek için gittikçe sert­leşti. Bu dönemde Dekabristler'le çalıştığın­dan ya da gizli örgüt üyesi olduğundan kuşku duyulanlar hemen Sibirya'ya sürüldü.
I. Nikolay dönemi Kırım Savaşı (1853-56) ile sona erdi. Rusya'nın Kırım Savaşı'nda yenilmesi ülkedeki hoşnut­suzluğu artırdı. Bu savaş Rusya'nın yetersiz gelişmesini ve modern teknikler karşısında geri kalmışlığını açıkça ortaya çıkardı.
Rusya'nın yenilgisi bir dizi reformun yapıl­masına yol açtı. I. Nikolay'dan sonra başa ge­çen II. Aleksandr döneminde (1855-81) yaşa­ma geçirilen bu reformlardan en önemlisi 1861'tie serilerin özgürlüklerine kavuşturulmasıydı. Ama bu reform oldukça gecikmişti ve seriler artık özgürlüklerinin yanı sıra top­rak sahibi olmayı da istiyorlardı.

Aleksandr ayrıca mahkemelerde de reform yaparak yargı sistemini modernleştirdi. Se­çimle işbaşına gelen yerel yönetim meclisleri oluşturdu. Sanayinin gelişimini hızlandıracak girişimlerde bulundu. Aleksandr döneminde Rusya'da üretim üç katına çıktı ve yeni demir­yolları yapıldı. Bu reformlara karşın ülkede huzur sağlana­madı. Köylüler bu kez de yaşamak için yeterli toprağa sahip olamadıklarından ayaklanıyor­lardı. Birçoğu kentlere göç ederek yeni açılan fabrikalara girdi. Bu fabrikalarda çalışma ko­şulları çok kötü ve ücretler de çalışanların aç­lıktan ölmemesine yetecek kadardı. Toprak­sız köylüler yaşamlarını sürdürebilmek için bu koşullarda çalışmak zorunda bırakıldılar. Böylece hızla gelişen sanayi ve serilerin öz-gürleştirilmesi Rusya'da düzenden hoşnut ol­mayan işçi sınıfının doğmasına yol açtı. Çarlık polisinin uyguladığı baskı ve yasaklara karşın, işçiler arasında gizli sendikal örgütlenmeler başladı ve grevler yaygınlaştı.

Kentlerde yoksulluğun ve çarlık baskısının neden olduğu hoşnutsuzluk, Avrupa'dan ge­len sosyalist düşüncelerle birleşince, devrimci hareketler gelişmeye başladı ve yeni siyasal örgütlenmeler ortaya çıktı. 1870'lerde özellikle gençler arasında, köylüle­ri siyasal propaganda yaparak ayaklandırma girişimleri yaygınlık kazandı. Narodnikler olarak adlandırılan bu örgütün eylemlerini, çarlık polisinin yaygın tutuklamaları ve sür­günler izledi. Baskıların artmasıyla bu gizli örgütlerin bir bölümü bombalama ve suikast gibi şiddet eylemlerine yöneldi. Bu sırada II. Aleksandr 1881'de şiddet yanlısı bir örgütün bombalı saldırısı sonucu öldürüldü.

Tahta geçen II. Aleksandr, babasının halkın yönetimde bir ölçüde söz hakkı ol­masını sağlayacak meşruti yönetime geçme taşanlarından tümüyle vazgeçti; çarların mut­lak egemenlik yetkileri olduğunu ileri sürdü. Son 80 yılda oldukça yerleşmiş ilerici düşün­celeri kesinlikle onaylamayan III. Aleksandr gerici bir siyaset izledi. Kargaşa ve teröre son vermek için baskıcı önlemler aldı. Kendisine karşı olan kişi ve gruplan susturdu. Bu dö­nemde binlerce siyasal tutuklu Sibirya'ya sü­rüldü. İlerici gruplara ve Yahudiler'e ağır bas­kılar uygulandı. III. Aleksandr dönemi (1881-94), bu baskıcı tutumuyla, Rusya'da devrim koşullannın olgunlaşmasını sağladı.

1894'te tahta geçen Çar II. Nikolay, yöneti­min her kademesini titizlikle izleyen otoriter III. Aleksandr'a göre daha yumuşaktı. Hükü­metin üzerindeki etkisi de zayıftı. II. Nikolay döneminde (1894-1917) Trans-Sibirya Demir-yolu'nun açılmasıyla insanlar Sibirya'da yaşa­maya özendirildi. Büyük Okyanus kıyısında, günümüzde Çin sınırları içinde bulunan Port Arthur (bugün Lüshun) ve Dairen limanları açıldı. Rusya'nın Büyük Okyanus'a doğru ya­yılması Japonya ile çatışmasına yol açtı. 1904-05 Rus-Japon Savaşı, Rusya'nın ağır yenilgisi ve donanmasının hemen tümüyle yok olma­sıyla sonuçlandı.

MsXLabs.org & Temel Britannica

Son düzenleyen Safi; 29 Aralık 2016 17:34
27 Aralık 2016 03:00   |   Mesaj #6   |   
Safi - avatarı
SMD MiSiM

İki Devrim


Rus-Japon Savaşı halk tarafından başlangıçta da benimsenmemişti. Bir de bu savaşın yitiril­mesi ülkede durumun ne kadar kötüye gittiği­ni tüm açıklığı ile gösterdi. Çar demokratik siyasal partilerin kurulması önerisini redde­dince, toplumda huzursuzluk daha da arttı. Birçok yerde bir dizi grev ve ayaklanma baş gösterdi.

22 Ocak 1905 Pazar günü, sonradan çarlık polisinin bir ajanı olduğu ortaya çıkan papaz Gapon'un öncülüğündeki büyük bir işçi top­luluğu isteklerini çara sunmak üzere ellerinde haçlarla, ilahiler söyleyerek Kışlık Saray'a doğru yürüdüler. Polis yürüyüşü durdurmak için işçilerin üzerine ateş açtı. 100'ün üzerinde göstericinin öldüğü bu olay tarihe "Kanlı Pa­zar" olarak geçti. Kanlı Pazar'ın ardından Rusya'da birçok kentte grevler, kırsal bölge­lerde köylü ayaklanmaları ve askerler arasın­da isyanlar görüldü. 1905 Devrimi olarak ad­landırılan bu toplumsal hareketler Rusya'da meşruti monarşinin kurulmasında etkili oldu. Bu başkaldırıların en ünlülerinden biri de Potemkin zırhlısında baş gösteren isyandır. Bu isyan daha sonra Sergey Ayzenştayn'ın ünlü filmine de konu olmuştur.

1905 Devrimi sonunda çarlık güçlerince bastırıldı, ama Çar II. Nikolay, askeri dikta­törlükle halka bazı haklar tanıyacak bir re­form programı arasında bir seçim yapmak zo­runda kaldı. "Ekim Manifestosu" olarak bili­nen yazılı bir metinle söz ve düşünce özgürlü­ğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgür­lüğü gibi belirli bazı hakları tanıdığını açıkla­dı. Ayrıca bu manifestoda, çarın yasa yapma yetkisini paylaşacak Duma adında bir mecli­sin kurulması da öngörülüyordu. 1906'da seçi­len ilk Duma'da sol muhalefet ve reform yan­lıları çoğunluğu alınca, çarlık yönetimiyle ça­tışma kaçınılmaz oldu ve Duma iki ay içinde dağıtıldı. II. Duma da aynı biçimde, üç ay içinde dağıtıldı. Çar ve bakanları Duma'nın seçimi ile ilgili kuralları değiştirerek ve yetki­sini kısıtlayarak, etkin bir biçimde çalışmasını engellediler. Daha sonra seçilen III. ve IV. Duma'lar çarlık yönetimini destekledi. Gene de, Duma Rusya'da demokratik yönetime doğru atılmış bir adım oldu. Tanınan haklar da siyasal partilere, sendika ve dernekler ile basına görece özgür bir ortam sağladı.

1905-17 arası hoşnutsuzluğun sürdüğü yıllar oldu. Devrim söylentileri yaygınlaştı. Çarlık yönetiminin Rus olmayan halklara ve özellik­le Yahudiler'e uyguladığı baskı yoğunlaştı. Sanayide hızlı bir gelişmenin olduğu bu yıllar­da Sibirya'da yerleşim yaygınlaştı. Ama 1914'te başlayan I. Dünya Savaşı çarlık yöne­timinin çöküşünü hazırlayan temel nedenler­den biri oldu.
Rusya I. Dünya Savaşı'nda Almanya'ya karşı İtilaf Devletleri ile birleşti. Donanım ve erzak eksikliği Rus ordusunun savaşta ağır ye­nilgiler almasına yol açtı. Osmanlı ordusunun Almanya ve Avusturya yanında savaşa girme­siyle Kafkasya'da yeni bir cephe açmak zo­runda kalan ve boğazların kapanmasıyla aldı­ğı destek büyük ölçüde azalan Rusya, art arda yenilmeye başladı. 1916'ya gelindiğinde ordu­nun insan kaybı 1 milyonu aşmıştı. Kötü yö­netimden büyük zarar gören ordunun savaş­ma gücü kalmamıştı. Halk arasında savaşa karşı hoşnutsuzluk giderek arttı. Askerler is­yana ve birliklerini terk etmeye başladılar. Petrograd'da (bugün Leningrad) ve Mosko­va'da çarlık yönetiminin önleyemediği grevler ve gösteriler hızla yayıldı. Fabrikalarda işçi­ler, cephede askerler ve kırsal alanda köylüler sovyet adı verilen yerel örgütler kurdular ve örgütlendiler.

Savaşın ve ekonominin kötü gidişi basında ve Duma'da yeni bir hükümet kurulması iste­ğinin gündeme gelmesine yol açtı. Mart 1917'de Petrograd'da işçi ve askerlerin temsil­cilerinden oluşan Sovyetlerin önderliğinde başlayan ayaklanma Moskova ve öbür kentle­re de yayıldı. Şubat Devrimi olarak adlandırı­lan bu devrimle çar tahttan çekildi ve yönetim kurulan Geçici Hükümet'in eline geçti.

Askerlerinin desteğini yitiren çar 1918'de kurşuna dizildi. Bu arada Rusya'da etkinlik gösteren sosyalistler çalışmalarını çeşitli ör­gütlerin içinde ayrı ayrı sürdürüyor, belirli olaylarda birlikte hareket ediyorlardı. 1898'de işçi ve aydınlarca kurulan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi 1912'de Bolşevikler (çoğunluk) ve Menşevikler (azınlık) olarak iki ayrı partiye bölünmüştü. Bu iki parti ile öbür sosyalist parti ve gruplar Rusya'nın siyasal ya­şamında giderek önemli bir yere sahip oldu­lar. Şubat Devrimi'nden sonra Rusya'nın he­men her önemli kent ve bölgesinde işçi, köylü ve askerler arasında giderek yaygınlaşan Sov­yetlerin içinde güçlendiler.

Bolşevikler'in önderi V. İ. Lenin, Şubat Devrimi'nin ardından Almanya'dan Rusya'ya döndü. Savaşı sona erdirmeyen, işçi, köylü ve askerlerin istemlerini karşılayamayan Geçici Hükümet'e karşı halkın büyüyen hoşnutsuz­luğunu da dikkate alarak, devrimin sürdürül­mesini ve bütün iktidarın Sovyetlere geçmesi­ni savundu. Devrimin önderlerinden Lev Troçki ve bazı Menşevikler'i de yanlarına alan Bolşevikler, geniş bir propaganda çalış­ması başlattılar; Sovyetlerin içinde giderek güçlendiler; "Barış, Toprak ve Ekmek" sloga­nıyla geniş halk kesimlerini kendi yanlarına çektiler. Bu arada başarısız bir sağ darbe giri­şimi, Sovyetlerin devrime sahip çıkması ge­rekliliğini ortaya çıkardı. Eylül 1917'de Pet­rograd ve Moskova Sovyetleri seçimlerini ka­zanan Bolşevikler, Lenin'in önerisiyle 7-8 Ka­sım gecesi Geçici Hükümet'i devirerek yöne­timi ellerine geçirdiler. Ardından toplanan kon­grede tüm iktidar Sovyet Merkezi Yürütme Komitesi'ne bırakıldı. Hükümet görevi de Le­nin'in başkanı olduğu Halk Komiserleri Kon-seyi'ne verildi.

Sovyet Devleti


Lenin, Rusya'da gerçekleştirilen sosyalist devrimin Avrupa'daki düzeni sarsacağını ve bir dizi devrimin ilki olduğunu düşünmüştü. Oysa Avrupa'da beklenen sosyalist devrimler gerçekleşmedi ve Lenin tüm gücüyle, tam an­lamıyla sanayileşmemiş bir ülkede sosyaliz­mi gerçekleştirmek için çalışmaya başladı. Sı­kı disiplinli Komünist Parti yönetimi, Çarlık Rusya'sının merkezi otoritesinin yerini aldı. Bu yönetimin temel görevi, bir tarım ülkesi, dolayısıyla da oldukça yoksul bir ülke olan Rusya'yı modern ve sanayileşmiş bir güç yap­maktı.

Komünist öğreti, 19. yüzyıl felsefe, ekono­mi ve siyaset kuramcısı Karl Marx'm düşünce­lerinden kaynaklanır. Batı sanayi toplumları­nı inceleyen Marx, bu toplum biçiminin yarat­tığı haksızlıklara karşı çıkarak kapitalizmin yı­kılmasının kaçınılmaz olduğunu, yerine ko­münist sistemin kurulacağını savunmuştur. Marksizm'in temel öğretilerinden biri de, bir ülkenin toprak, maden, fabrika ve banka gibi tüm zenginlik kaynaklarının halkın deneti­minde kamu mülkiyetine geçmesi gerekliliği­dir. Böylece, herkes bu zenginliklerden adil biçimde yararlanabilecektir (bak. komünizm; Marx, Karl; Sosyaüzm).
Lenin, hem ülkeyi Marksizm'in ilkelerine göre yönetmek, hem de sanayinin gelişimini hızlandırmak gibi çifte görevle karşı karşıya kaldı. Devrimle komünist toplum arasında bir geçiş döneminin, yani sosyalizm aşamasının yaşanması gerektiğini savunan Lenin, bu ara dönemde ülke yönetiminin proletaryanın (işçi sınıfının) elinde olacağını söyledi. Sosyalizm aşamasında "herkesin yeteneğine göre çalış­ması ve herkese çalışmasına göre ödeme ya­pılması" ilkesi geçerli olacaktı.
Ülke yeterince zenginleşince, "herkes yete­neğine göre çalışacak, ama üretimden gereksin­diği kadar pay" alacaktı. Bu gerçek komünist toplumda, artık gereksizleşen devlet ve devletin ordu, polis gibi kurumlan ortadan kalkacaktı.

Devrim Sonrası


Devrimden sonra, Lenin ve arkadaşlarının karşılaştığı en acil sorun Almanya ile savaşa son verilmesiydi. Yeni yönetimin ilk uygula­maları arasında tüm topraklann kamulaştınl-ması ve köylülere dağıtılması, bankaların dev­letleştirilmesi, fabrikalarda işçi denetiminin yerleştirilmesi, kadın erkek eşitliğini sağlaya­cak yasal düzenlemelerin yapılması sayılabi­lir. Bu arada Alman birlikleri Rusya toprakla-nnda ilerliyordu. Ordusu dağılmış ve yeni sis­temi henüz oturtamamış olan Rusya'da top­lumsal ve siyasal ortam da oldukça karışıktı. Bu nedenle, kendi partisi içinde bile sert karşı çıkışlar olmasına karşın, Lenin Almanya ile Brest-Litovsk Antlaşması'nın imzalanmasını sağladı (1918). Bu antlaşmayla yeni yönetim Baltık bölgesi, Polonya, Ukrayna ve Kafkas­ya'dan çekilmeyi kabul etti.

Devrimden sonra Rusya'nın bazı bölgeleri Sovyet sistemini benimsemişti. Yeni yönetim de, Rusya'daki tüm halklara eşit haklar tanı­yan, kendi kaderini belirleme, ayrılma ve ba­ğımsız devlet oluşturma hakkı veren bir kararı onaylamıştı. Ukrayna ile Don ve Volga ır­makları çevresinde yaşayan Kazaklar Sovyet sistemini reddettiler. Ukrayna Moskova'dan bağımsızlığını ilan etti. Brest-Litovsk Antlaş-ması'yla da Sovyet birlikleri Ukrayna'dan çıktı.

Yeni yönetimin iktidarını pekiştirme çaba­lan Mayıs 1918'de çıkan iç savaşla yeniden kesintiye uğradı. Eski çarlık generallerince yönetilen karşıdevrimci Beyaz Ordu, Mart 1918'de Rus Komünist Partisi adını alan Bol­şevikler'e karşı olan bazı gruplar ile İngiltere, Fransa ve ABD gibi batılı devletler Sovyet yönetimine karşı savaşmaya başladılar. İtilaf Devletleri Bolşevikler'i devirmek ve Rusya'yı yeniden Almanya'ya karşı savaşa sokmak için Arhangelsk, Murmansk ve Vladivostok'a as­ker çıkardılar. I. Dünya Savaşı'ndan sonra da batılı devletler para, silah ve erzak yardımıyla Beyaz Ordu'yu desteklediler.
Sovyet yönetimi Lev Troçki'yi, Kızıl Ordu olarak bilinen yeni orduyu örgütlemekle gö­revlendirdi. 1919'dan başlayarak Petrograd'a yürüyen karşı kuvvetler Troçki'nin önderli­ğindeki Kızıl Ordu tarafından püskürtüldü. Ukrayna, Beyaz Rusya, Gürcistan, Ermenis­tan ve Azerbaycan Sovyet yönetimine girdi. Baltık cumhuriyetleri Letonya, Litvanya ve Estonya İtilaf Devletleri'nin desteğiyle ba­ğımsızlıklarını korudular. Polonya'ya karşı sürdürülen savaş başarılı olamadı ve Ukrayna ile Beyaz Rusya'nın bir bölümü Polonya'ya bırakıldı. İç savaş 1920'nin sonlarına doğru bitti. Bu savaş 100 binden fazla kişinin ölümü­ne ve yaklaşık 2 milyon kişinin ülkeden kaç­masına yol açtı.

Savaş döneminde Rus Komünist Partisi iktidara tek başına egemen oldu, muhalefet sus­turuldu, parti içinde merkeziyetçilik ve disip­lin temel alındı. İç savaş sırasında "savaş ko­münizmi" uygulaması adı altında sanayi, tica­ret ve hizmet sektöründe sıkı bir devlet dene­timi uygulandı. Savaş koşulları nedeniyle köy­lüye para ödenemeyince, fazla ürünlerine pa­rasız el kondu. İşçi ücretleri ürün ya da karne ile ödenmeye başlandı. Bu zorunlu uygulama­lar, art arda yaşanan I. Dünya Savaşı, devrim ve iç savaşın ülkede yarattığı yıkımla birleşin­ce, Rusya yoksulluğun ve kıtlığın eşiğine gel­di. Tarımsal üretim düşmüş, sanayi felce uğ­ramıştı.
Ad:  SSCB7.jpg
Gösterim: 72
Boyut:  49.7 KB
Lenin 1921'deki parti kongresinde, Yeni Ekonomi Politikası (NEP) adını verdiği bir programın uygulanmasını kabul ettirdi. NEP, tarımda zorla alım yerine yeni bir vergi siste­mi getiriyor, özel mülkiyete, kapitalist yöne­tim tekniklerinden yararlanmaya ve piyasa ekonomisine bir ölçüde izin veriyordu. NEP uygulaması tarım ve sanayi üretimini artırdı, ekonomi kısa sürede savaş öncesi durumuna geldi. 1921'de uygulanmaya konan NEP, Le­nin'in ölümünden sonra 1928'e kadar sürdü­rüldü.
NEP dönemi aynı zamanda Troçki ve Josef Stalin'in Komünist Parti içinde süren çekiş­melerinin de doruğa çıktığı dönem oldu. Le-nin'in sağlık nedeniyle parti ve devlet işlerin­den uzak durduğu 1922-24 arasında, Troçki 1922'de parti genel sekreteri olan Josef Stalin karşısında gücünü yitirdi. Lenin'in ölümünü izleyen dönemde iktidarını pekiştiren Stalin muhalefeti sindirme yolunu seçti. 1926'da Troçki ve öbür muhalifler partiden ve devlet görevlerinden uzaklaştırıldı. Troçki 1929'da ülke dışına sürgüne gönderildi.

1928'den sonra partiyi ve devlet yönetimini kesin denetimine alan Stalin beş yıllık planlar­la büyük çapta bir sanayileşme girişimini baş­lattı. Bunun yanı sıra tarımın kolektifleştiril-mesi gündeme geldi. Ekim Devrimi'nden son­ra köylüye toprak dağıtılmıştı. Ama toprak devletin mülkiyetindeydi. Tarımda üretimin artırılması için, her aileye küçük bir tarla ver­mek yerine, 150-300 ailenin çalıştığı kolhoz adı verilen çiftlikler ve üretimde ulaşması gereken he­defler belirlendi. 1929-32 arasında uygulanan ilk beş yıllık plan özellikle ağır sanayinin ku­rulmasını öngörüyordu. Bu dönemde çok zor koşullarda çalışıldı ve sonuç çok başarılıydı. İkinci beş yıllık plan (1933-37) ilkinin devamı niteliğindeydi ve SSCB giderek büyük bir sa­nayi ülkesi durumuna geldi. Üçüncü beş yıllık plan II. Dünya Savaşı'nın çıkması ile yanda kaldı.

1939'da SSCB ile Almanya 10 yıllık bir sal­dırmazlık antlaşması imzaladı. Bu antlaşma, Almanya'yı hem doğuda, hem de batıda sava­şa sokmak istemeyen Hitler'in düşüncesiydi. II. Dünya Savaşı Almanya'nın 1 Eylül'de Polonya'ya saldırısıyla başladı. 17 Eylül'de SSCB güçleri Doğu Polonya'yı işgal etti. Ar­dından Estonya, Letonya, Litvanya'ya giren SSCB, bu ülkeleri kendi sınırlarının içine kat­tı. Kısa bir savaştan sonra Finlandiya'dan da bazı bölgeler alındı. Bu harekât, bir bakıma SSCB ile Almanya arasında "tampon" bir bölge oluşturmayı amaçlıyordu. Bu önlemlere karşın 1941'de Almanya SSCB'ye saldırdı ve kısa sürede ülkenin doğu bölümünün büyük kesimini ele geçirdi.

SSCB savaş sırasında fabrikalarını Urallar'ın gerisine taşımak gibi olağanüstü zor bir işi gerçekleştirerek, hem üretimin tümüyle aksamasını önledi, hem de savaş için gerekli gereçlerin üretilmesini sağladı. 1941'de Mos­kova yakınlarına kadar gelen Almanlar, Müt-tefikler'den askeri destek alan ve moral ola­rak da toparlanan Kızıl Ordu'nun savunması karşısında çekilmek zorunda kaldılar. Bir yıl sonra, Almanlar Kafkasya'daki zengin petrol yataklarını ve Stalingrad (bugün Volgograd) sanayi bölgesini ele geçirmek amacıyla yeni bir saldırı başlattı. Stalingrad aylarca kuşatma altında kaldı. Halk yardım gelinceye kadar kenti savundu. Sonunda büyük bir bozguna uğrayan Alman ordusu geri çekilmeye başla­dı. 1943'ün sonunda Alman işgalindeki top-raklann üçte ikisi kurtarılmıştı. 1944'te Doğu Avrupa'da ilerleyen SSCB ordusu Alman topraklanna girdi.
II. Dünya Savaşı SSCB'nin de içinde bulun­duğu Müttefik Devletler'in zaferiyle sona er­di, ama savaş ve Nazi işgali milyonlarca insa­nın ölümüne ve büyük yıkıma neden oldu. Sa­vaşta SSCB yaklaşık 20 milyon insanını yitirdi.
Savaştan sonra yapılan beş yıllık planlar bu yıkımı onarmaya yönelikti. Ayrıca SSCB güç­lü bir ordu da beslemek durumundaydı. Al­man işgalinden kurtardığı Doğu Avrupa ülke­lerinin denetimini de elinde tutuyordu. Ordu-lan, uydulan ve komşu sosyalist ülkelerle bir­likte SSCB en güçlü ülkelerden biri oldu.

Beş yıllık planlar ayrıca, SSCB'nin Kutup Bölgesi topraklarının geliştirilmesini ve yeni sanayiler için gerekli dev hidroelektrik san-tralların kurulmasını da öngörüyordu. 1936' ya kadar Komünist Parti ve devlet yönetimin­de tek otorite olarak iktidarını pekiştiren Stalin, parti içinde ve halk arasında yükse­lebilecek her türlü muhalefeti baskıcı yön­temlerle susturdu. "Büyük Temizlik" olarak adlandırılan uygulamalarla, eski Bolşevik ön­derlerin çoğu Stalin'e karşı çıktıkları için düz­mece gerekçeler ve delillerle tutuklandı, hap­se atıldı ya da idam edildi. Partide ve devlet kademelerinde çalışanlardan Stalin karşıtı olanlar yargılandı, sürgün edildi ya da görev-' den alındı. Binlerce kişi halk düşmanı ilan edilerek çalışma kamplarına gönderildi. 1953'te Stalin'in ölümünden sonra Nikita Kruşçev ve Georgi Malenkov yönetime seçil­diler. 1955'te Malenkov'un yerini Nikolay Bulganin aldı. SBKP'nin 1956'da yapılan 20. Kongresi'nde ilk kez Stalin'in putlaştırılması yerildi, yöntem ve uygulamaları eleştirildi. Kongrede ayrıca "barış içinde bir arada yaşa­ma" ilkesi kabul edildi. Bu ilkeye uygun ola­rak, 1957'de yönetimin en güçlü kişisi olan Kruşçev'in döneminde ABD ve öbür batılı ül­ kelerle ilişkilerin geliştirilmesine çaba harcan­dı. Yerel yönetim birimlerine ağırlık verilir­ken merkezi yönetimin yetkisi azaltıldı.

1964'te Kruşçev görevden alınarak, yerine Sovyetler Birliği Komünist Partisi birinci sek­reterliğine Leonid İlyiç Brejnev, başbakanlı­ğa da Aleksey Nikolayeviç Kosigin getirildi. Bu dönemde merkezi yönetimin otoritesi ye­niden güçlendirildi. 1966'da genel sekreter­liğe, 1977'de ise Yüksek Sovyet Prezidyu-mu başkanlığına getirilen Brejnev ülkenin iç ve dış ilişkilerini belirleyen en güçlü adamı oldu.

1957'de ilk yapma uydu Sputnik, 1961'de ise Rusça'da "evren gezgini" anlamına gelen ilk kozmonot uzaya gönderildi. SSCB Orta­doğu'da, Afrika'da ve Orta Amerika'da etkin bir rol oynamaya başladı. Ama bir zamanlar çok iyi olan SSCB-Çin Halk Cumhuriyeti iliş­kileri ciddi biçimde bozuldu. II. Dünya Sava-şı'ndan sonra çeşitli uluslararası çelişkiler dünyanın iki büyük gücü olan SSCB ve ABD çevresinde gelişti. Kore Savaşı (1950-53), Kü­ba Bunalımı (1962), Vietnam Savaşı, Afganis­tan ve Nikaragua sorunları bunlardan en önemlileriydi. Gene de 1971 sonrasında geliş­tirilen yumuşama siyaseti sonucu, 1972'de ABD ile Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri (SALT) başlatıldı.

Leonid Brejnev 1982'de öldü. Yerine seçi­len Yuri Andropov SSCB'nin güçlü haber al­ma örgütü KGB'nin başkanıydı. Andropov ekonomiyi geliştirmek ve ülkede bir yenilen­me hareketi başlatmak istiyordu. Ama bunla­rı gerçekleştiremeden öldü. Konstantin Çer­nenko 1984'te görevi devraldığı zaman 73 ya­şındaydı. O da ancak bir yıl görevde kaldıktan sonra ölünce, bu kez Politbüro'nun genç ve dinamik üyelerinden Mihail Gorbaçov işbaşı­na geçti. Gorbaçov, SSCB'de yürürlükte olan sistemi yeniden düzenlemekte kararlıydı. Par­ti ve devlet kademelerinde büyük değişiklik­ler yapmakla işe başlayan Gorbaçov 1986'da perestroyka (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) ilkelerini açıkladı ve parti içinde onaylanmasını sağladı. Perestroyka, SSCB'de sanayi ve tarımdan, tiyatro ve çevre sorunları­na bakışa kadar yaşamın tüm alanlarının yeni­den biçimlendirilmesi anlamını taşıyordu. Glasnost ise, SSCB'de sistemin aksayan yön­lerini göstermeyi amaçlıyordu.

Gorbaçov aynı zamanda, SSCB'de sistemin demokratikleştirilmesinden yanaydı. Sıradan insanların siyasal yaşama daha fazla katılma­sını ve görevlileri rahatlıkla eleştirebilmesini istiyordu. Komünist Parti'nin ekonominin günlük işleyişine daha az karışmasını, devlet aygıtındaki rolünün azaltılmasını, yerel mec­lislere (sovyetler) daha fazla yetki verilmesini ve güçlendirilmesini, Komünist Parti' nin yerel düzeydeki etkisinin azaltılmasını da savunuyordu. Bu görüşleri Komünist Parti içinde de destek buldu ve ülkede yeni bir dö­neme girildi.

1989'da Yüksek Sovyet Prezidyumu baş­kanlığına getirilen Gorbaçov, 1990'da daha geniş yetkiler tanınarak aynı göreve seçildi. Gorbaçov yönetimi, ABD ve öbür batılı ülke­lerle ilişkilerin yumuşatılması ve Çin'le ilişki­lerin düzeltilmesi konularında önemli adımlar attı. Özellikle silahlanma yarışını durdurma ve ABD ile orta menzilli nükleer füzelerin kal­dırılmasına ilişkin görüşmelerde önemli geliş­meler oldu. Merkezi otoritenin daha demokra­tik bir yapıya kavuşturulmasıyla birlikte, SSCB'de yaşayan çeşitli halkların merkezi yö­netimle ve birbiriyle olan çelişkileri de su yüzü­ne çıktı. Kafkasya'daki olaylar ile Baltık cumhuriyetleri olan Letonya, Estonya ve Lit-vanya'nın bağımsızlık kararları birbirini izle­di. Haziran 1990'da Rus Sovyet Federe Sos­yalist Cumhuriyeti de aldığı egemenlik kararı ile SSCB'den ayrılma hakkını saklı tutarak merkezi hükümetle olan bağlarını gevşetti. Bu olaylar sonunda SSCB'de yapısal değişikliklerin hangi düzeyde gerçekleşeceği henüz belirginlik kazanmadı.
Gorbaçov öbür Doğu Avrupa ülkelerinin komünist partileri ve yönetimleri üzerindeki SSCB denetimini kaldırınca, 1989'dan başla­yarak bu ülkelerde de önemli siyasal ve top­lumsal değişimler yaşandı.


MsXLabs.org & Temel Britannica
Son düzenleyen Safi; 29 Aralık 2016 17:35
27 Aralık 2016 03:45   |   Mesaj #7   |   
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Birliği (SSCB) ve Tarihi


(Rus. Soyuz Sovyetskih Sotsyalistiçeskih Respublik [SSSR]) [Kiril alfabesinde başharfleri: CCCP]. 1922'de Lenin tarafından kurulan ve 1992'de dağılan devlet.

Dağılmadan önce SSCB, dünyada yüz-ölçümü bakımından en büyük, nüfusu bakımındansa üçüncü ülkeydi ve bir federasyon çatısı altında birleşmiş 15 cumhuriyetten oluşuyordu. Dağılmadan önce dünyanın ikinci sanayi gücü olan SSCB'nin belirgin özelliği sosyalist bir ekonomiye sahip olmasıydı. Tarım alanları, fabrikalar, ulaşım araçları, ticaret vb tüm üretim araçları devletin veya kooperatiflerin mülkiyetindeydi. Ancak tüketim malları, bazı konutlar ve küçük araziler özel mülkiyetin elindeydi. Gosplan adı verilen devlet planlama örgütü merkezi zorlayıcı beş yıllık planlar geliştiriyordu. 1950'ye kadar beş yıllık planlarda ağırlık sanayi altyapısı ve ağır sanayiye verilmişti; daha sonraki yıllardaysa tarıma ve tüketim mallarına yönelindi. 1965'te hem tarımda hem de sanayide randımanı ve üretimi artırmayı hedefleyen bir ekonomik genel reform kararı alınmış olsa da SSCB hiçbir zaman akılcı ve entansif bir ekonomi aşamasına erişemedi.

Etkin nüfusun % 18'ini istihdam eden tarım sayesinde SSCB, tüm temel gıda ürünlerinde dünyada ilk sıralara yerleşti.Sovyet tarımı bu aşamada yeterli gübre ve araçlara sahip değildi, az sayıda ulaştırma ve stoklama büyük bir ürün savurganlığına ve kayıplara neden oldu. Her şeye rağmen ülke dünyanın birinci arpa, şekerpancarı, patates ve buğday üreticisi olmayı sürdürdü. Mısır, yulaf, pamuk ve yün üretiminde de dünyada ilk sıralarda yer almaktaydı. Kooperatifler (kolhozlar) ve devlet çiftliklerinin (sovhozlar) 1987'den itibaren topraklarını kişilere kiralamasına izin verildi.Üretim hacmindeki artışa rağmen SSCB büyük bir tahıl ithalatçısı olarak kaldı.Hayvancılık, sayı olarak büyük miktarlara varmasına rağmen ulusal gereksinimi karşılamaktan uzaktı. Sovyet nüfusunun günlük gıda gereksinimi büyük ölçüde kırsal bölgedeki küçük özel çiftliklerden karşılanıyordu. Alabildiğine etkin olan balıkçılık sanayi ölçeğinde yapılmaktaydı. Köylerdeki yaşam düzeyi şehirlerdeki yaşam düzeyinin altındaydı. 1990'dan itibaren çiftçilere topraklarının mülkiyet hakkı tanındı.

Sovyetlerin ekonomik gücünün temeli sanayi idi; sanayi etkin nüfusun % 32'sine istihdam sağlamakta, ülkenin dev maden ve enerji kaynaklarını sistemli biçimde işletme ayrıcalığına sahip bulunmaktaydı: ülke kömür (Donbas, Kuzbas, Karaganda-Ekibastuz), petrol (Üç Bakü), doğalgaz (Tiyumen), elektrik üretimi (Volga, Angara), demir ve boksit (Ural), manganez (Gürcistan) üretiminde dünyada 1. veya 2. sıradaydı. SSCB, maden ve enerji ürünlerini kitlesel biçimde ihraç eden tek büyük güçtü; büyük rezervlere sahip olmasına rağmen bunların akılcı biçimde işletilmemesi büyük bir savurganlığa yol açmaktaydı. Avrupa Rusyası'nda kaynaklar tükenirken Sibirya birinci satıcı konumu kazanıyor, buna karşılık işletme ve uzaklık sorunuyla karşı karşıya bulunuyordu. Enerjinin atom santrallarından sağlanan bölümünde artış gerçekleşmişken 1986'da Çernobil'de meydana gelen felâket, sivil nükleer enerji programındaki hızlı ilerlemeyi aksattı.Ağır sanayi dünyada ilk sıralarda yer alıyordu. Başlıca ağır sanayi kolları: büyük maden havzalarında demir-çelik ve kimya ile büyük barajların (Zaporojiye) yanı başındaki demirsiz metaller metalürjisiydi; bütün büyük şehirlerde yer alan metalürji tesisleri öncelikle donanım malları üretmekteydi. Buna karşılık hafif sanayi dünya ölçeğinde verim ve ürünlerin kalitesi bakımından iyice alt sıralarda yer alıyor, bazı sektörler iç talebi karşılamaktan uzak bulunuyordu.

Ülkenin ekonomideki dar boğazlarından biri de ulaştırmaydı: karayolu ağı elverişsiz, akarsu ve deniz ulaşımıysa kış aylarındaki don nedeniyle düzensizdi; havayolunun geniş ölçüde kullanılmasına rağmen taşıma daha çok demiryoluyla yapılmaktaydı, demiryolu ağı ancak batı bölgelerinde yoğundu. Öncü konumdaki sanayi ve uzay araştırmaları alanı ileri tekniklerin gelişmesine yol açmıştı. Ülkenin askerî bütçesinin ekonomiye faturası ağırdı. Son olarak uluslararası ticaret göreli bir zayıflık içindeydi. Doğu ülkeleriyle ticarî ilişkilerin ticaretin bütünü içindeki yeri giderek batı bölgelerinin lehine daralmaktaydı. Sovyet ekonomisinin yaşadığı bürokratik plânlamadan doğan krizin sonuçları Gorbaçov'dan sonra yukarıdan, otoriter biçimde gerçekleştirilen liberal reformlarla (kuruluşlarda özerklik, verimlilik, rekabet) daha da büyüdü. Talepteki artış, enflasyon ve kıtlık, ülkeyi giderek daha fazla tüketim ürünü ithaline, hatta uluslararası yardım taleplerinde bulunmaya zorlamaktaydı.Üretim ve dağıtımda 1990'dan sonra yaşanan düzensizliğin yanısıra rublenin değer yitirmesi bir pazar ekonomisine dönüşü zorlaştırmaktaydı. Sovyet rejiminin başlangıcı 6-7 Kasım 1917'ye, yani "Ekim Devrimi"ne dayanır.

Bolşeviklerin hükümetin merkezi olan Petrograd'daki Kışlık Saray'ı aldıkları bu tarihten sonra iktidar Sovyetler'in, gerçekte Lenin'in eline geçti. 8 Kasım 1917'den itibaren Lenin yeni rejimin temellerini attı. Bu rejim toprak reformuna, fabrikaların işçiler tarafından denetlenmesine ve ülke içindeki çeşitli ulusların haklarının tanınmasına dayanıyordu. 3 Mart 1918'deki Brest-Litovsk antlaşmasıyla Rusya, Almanya ile barış karşılığında batıdaki geniş topraklarından vazgeçiyordu. Bolşeviklerin koltukların ancak üçte birini elde ettikleri Kurucu Meclis'in dağıtılmasından sonra Lenin ve Troçki önderliğindeki hükümet, bu kez özellikle Çeka adı verilen siyasî polisin yardımıyla Menşevik ve sosyal devrimci muhalefeti yok etmeye yöneldi. Bununla birlikte II. Nikolay ile ailesinin öldürülmesinden sonra çara bağlı kalan "Beyazlar", genç devlete karşı Batılıların (Fransa ve İngiltere) ve Japonya'nın da desteğiyle amansız saldırılar gerçekleştirdiler.Ülke tüm güçlerin harekete geçtiği dev bir kampa dönüştü; Troçki, KızılOrdu'yu örgütledi. 1921'de ülke iç savaştan yorgun ve yıkılmış hâlde çıktı. "Savaş komünizmi" giderek daha zor katlanılır oldu: Kronştadt denizcilerinin isyanı Troçki tarafından bastırıldı (1921).

30 Aralık 1922'de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ilân edildi. Bu aşamada Lenin'in rejimi kontrollü bir biçimde liberalleştirmesi "Yeni Ekonomi Politikası" ile birlikte ekonomide yeni bir atılım ve yaşam düzeyinin yükselmesiyle sonuçlandı.Sovyet devletinin inşası, Rus olmayan cumhuriyetlerin bu devlet içinde eritilmesi, 1924 Anayasası'nın benimsenmesi ve Batılı güçler tarafından tanınmasıyla daha da sağlamlaştı. Lenin'in ölümünün ardından (1924) Sovyetler Birliği Komünist Partisi genel sekreteri Stalin, Troçki'yi "sol" muhalefeti 1929'da, daha sonra da "sağ" muhalefeti (Buharin) saf dışı bıraktı. Bundan sonra Stalin'in öncelikli iki hedefi vardı: devletin güçlenmesi ve iktisadî gelişme 1934'ten 1939'a kadar yeni siyasî polis örgütü NKVD tutuklamalar, idamlar ve toplama kamplarına kitlesel sürgünlerden meydana gelen terörü başlattı. Bir dizi kitlesel yargılama (1936-1938) sonucu başta "Ekim kuşağı" olmak üzere Kızıl Ordu ve Komünist Parti'de katliama girişti. 1929'da yürürlüğe konan beş yıllık planlar yurttaşlardan olağanüstü bir üretici çaba ve büyük çapta maddî özveri istedi. Altyapı ve ağır sanayi önemli ilerlemeler kaydetti, ancak hafif sanayi göz ardı edildi, yaşam düzeyi ise çok aşağılarda kaldı. Kırsal kesimde zorunlu kolektifleştirme yeni ekonomi politikasıÈnın zenginleştirdiği köylüler olanKulakların muhalefetiyle karşılaştı.Bunu acımasız bir baskı hareketi izledi; tarım sektörü yıllarca toparlanamadı. Dış siyasette Stalin ÇHalkCepheleriÈ (Fransa, İspanya) oluşumunu destekledi.

1939'da Alman-Sovyet Paktı batıdaki geniş toprakların ilhakına olanak verirken 1941'de SSCB'yi işgal eden Almanya ile savaşı geciktirdi. Kızıl Ordu uğradığı ağır bozgunların ardından Moskova'yı kurtardı (1941-1942 kışı), yeni Alman saldırısını Stalingrad'da durdurdu (1942-1943 kışı). Müttefiklerle birlikte saldırıya geçerek önce millî toprakları, daha sonra Berlin'e kadar tüm doğu Avrupa'yı kurtardı (1945). SSCB savaştan tükenmiş (20 milyon insan kaybı) ancak batıya doğru genişlemiş olarak çıktı. Yalta'dan sonra tüm Doğu Avrupa'ya egemen oldu. 1945'ten 1948'e kadar bu bölgelerde vasal hükümetler kurdu.Bu yayılımcı siyaset Batılı ülkelerle SSCB arasında şiddetli bir gerilim yarattı, Berlin bunalımından (nisan 1948) sonra patlak veren Çsoğuk savaşÈ Kore Savaşı (1950-1953) ile daha da ağırlaştı. SSCB'nin de nükleer silahlara ve atom bombasına sahip oluşu ABD ile kısa sürede bir Çterör dengesiÈ oluşturdu. SSCB ve uyduları içindeki yeni bir sindirme dalgası savaş sonrası sıkıntılarından doğan hoşnutsuzlukları önlemeye ve 1948'den sonra da her türlü Yugoslav usulü ayrılıkçılığı uzak tutmaya çalıştı. Stalin'in ölümünden (1953) kısa bir süre sonra Hruşçev onun yerine SBKP genel sekreterliği görevine getirildi.
Ad:  SSCB5.jpg
Gösterim: 70
Boyut:  61.7 KB
SBKP'nin XX. Kongresi (1956) Stalinsizleştirme hareketinin başlangıcı oldu; ancak dünyadaki 1953-1956 bunalımları (Berlin, Polonya ve özellikle de Macaristan) askerî kaygıları (Sovyet ÇblokuÈnun savunması) ön plana çıkardı. Bunun gibi sorumlulukların bir merkezde toplanmasından vazgeçme çabaları da sonuç vermedi ve tarımsal üretimdeki gelişme ve ekonomideki yapısal bozuklukların düzeltilmesini olanaksız hale getirdi (bununla birlikte hiç de küçümsenmeyecek bir kalkınma oranı söz konusuydu). 1961'de Çin ile kopma gerçekleştiği sırada Küba krizi (1962) ABD ile ilişkilerde yeni bir gerilime neden oldu. Ekonomi ve siyasetteki başarısızlıklar ve özellikle de reform girişimlerinin Sovyet devlet aygıtı içinde uyandırdığı endişeler Hruşçev'in devlet başkanlığından alınmasıyla sonuçlandı (ekim 1964). Hruşçev'un ardından işbaşına geçen Brejnev-Kosigin-Podgorni troykasında L. Brejnev kısa sürede ağırlığını koydu.Dış siyasette Çin ile rekabet SSCB'yi Batı ile işbirliğine itti: bir yandan AFC (1970-1971),ABD(1969'da başlayan nükleer silahları sınırlandırma [SALT] görüşmeleri) ve Avrupa'ya (özellikle de Fransa) yakınlaşırken öte yanda dünyanın birçok bölgesinde (Vietnam, Etyopya, Angola vb) dolaylı askerî müdahalelerini sürdürdü. SSCB aynı zamanda sosyalist ülkelerde Sovyet modeline yöneltilen her türlü eleştiriye karşı çıktı. Çekoslovak liberal deneyine son verilmesi de bu tavrın bir sonucuydu. Yeni bir anayasanın benimsenmesine, Avrupa'da yumuşama yolunda uluslararası Helsinki konferansına (1975) rağmen SSCB'nin özellikle Batı ülkelerindeki görüntüsü insan hakları ihlalleri ve Kızıl Ordu'nun Afganistana müdahalesi (1979) nedeniyle yaralar aldı.

Brejnev'den sonra devlet başkanlığına gelen İ. Andropov (1982-1984) ve özellikle de (C. Çernenko'nun kısa dönem başkanlığının ardından) 1985'ten sonra M. Gorbaçov'un göreve başlar başlamaz bir reform iradesi ortaya koymalarının yanı sıra SSCB'yi iktisadî ve siyasî köhneliklerden de çıkarma yolunda girişimlerde bulundular. Tutuklu bulunan başlıca rejim muhalifleri serbest bırakıldı, Stalincilik kurbanlarının saygınlığı iade edildi. Stalin döneminin ardından oluşan yeni bir bürokratlar kuşağı devlet işlerini ele almaya çağrılırken sivil toplum uzun bir uyuşukluk döneminden sıyrılıyordu. M.Gorbaçov aralık 1968'de yeni anayasayı yürürlüğe soktu. Anayasa partiye karşı halk arasındaki hoşnutsuzluğun doğrulandığı mart 1989 seçimlerine olanak verdi; halk tarafından sevilen Boris Yeltsin ve Andrey Saharov gibi muhalifler kongre üyeliğine seçildi. Parti merkez komitesi geniş ölçüde yenilendi, politbüro muhafazakârlardan neredeyse tümüyle arındırıldı. Dışarıda 1987'de ABD ile SSCB arasındaki nükleer silahsızlanma ile gerçeklik kazanan ve Sovyet ordusunun Afganistan'dan çekilmesiyle doğrulanan ani siyasî dönüş, 1989'da Doğu Avrupa'daki komünist yönetimlerin tümünü silip süpüren gücü serbest bıraktı. Gerçekten de 1988'den itibarenSovyet imparatorluğu sınırları içindeki ciddî karışıklıklarla fazlasıyla meşgul olan Moskova Avrupa'daki uydularının bağımsızlığını engelleyemedi. Ülkenin her yerinde ulusçu yönelişler, komünizm denemesinin ötesinde, Rus emperyalizminin öz kültürlerini, dinlerini ve kendi kaderlerini belirleme hakkı verilmesini talep eden ulusal azınlıklar karşısında başarısızlığa uğramasını vurguladı (1990'dan itibaren tüm federe cumhuriyetler art arda bağımsızlıklarını ilan ettiler). Sömürgeleştirilen ve ekonomik bunalımdan en fazla zarar gören Müslüman halklarla (Türk çoğunluk) Hristiyanlar arasındaki kopma, Afganistan sınırlarında güçlü ve ateşleyici bir İslâm hareketinin yaygınlaşması nedeniyle daha ciddî bir tehdit oluşturdu. Devlet komünizminin başarısızlığından gerekli dersi çıkartan Gorbaçov, özel mülkiyetin tanınması ve komünist partinin öncü rolüne son verilmesi düşüncesini benimsetti. Kongreden Sovyet rejiminden başkanlık rejimine geçilmesi kararını çıkarttı. 15 Mart 1990'da cumhurbaşkanlığına, ardından SBKP'nin Temmuz ayındaki XXVIII. kongresinde parti genel sekreterliğine seçilen Gorbaçov, Eylül'de olağanüstü yetkilerle donatıldı.

Birlik'in parçalanması üzerine 18 Ağustos'ta Gorbaçov'u iktidardan uzaklaştıran muhafazakâr hükümet darbesi birkaç gün içinde başarısızlığa uğratıldı. Bu kararlı olay süreci netleştirme ve hızlandırma gibi bir çifte sonuç doğurdu: Komünist Partisi'nin tüm meşruiyetini yitirmesinin yanı sıra SSCB içindeki cumhuriyetler birbiri ardı sıra bağımsızlık ilân ettiler. Rus yönetimi SSCB'nin mirasına sahip oldu.Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya, 8 Aralık'ta Minsk'te Bağımsız DevletlerTopluluğu'nun (BDT) İslâv çekirdeğini oluşturdular; 21 Aralık'ta Alma Ata'daki toplantıda topluluğa Ermenistan ve Orta Asya devletleri de katıldı. Mihail Gorbaçov 25 Aralık 1991'de devlet başkanlığından istifa etti.

MsXLabs.Org & Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi
Son düzenleyen Safi; 29 Aralık 2016 17:36
28 Aralık 2016 02:03   |   Mesaj #8   |   
Safi - avatarı
SMD MiSiM

SOVYET SOSYALİST CUMHURİYETLER BİRLİĞİ (SSCB)


rusçası SSSR (Soyuz Sovyetskih Sotsyalistiçeskih respublik), Avrupa ve Asya'ya yayılan eski devlet.
İkinci Dünya savaşı'ndan sonra 15 cumhuriyetten (Azerbaycan, Beyaz Rusya, Ermenistan, Estonya, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Letonya, Litvanya, Moldovya, Özbekistan, Rusya, Tacikistan, Türkmenistan, Ukrayna) oluşuyordu; yüzölçümü; 22 400 000 km2 ve 1990'da nüfusu 292 milyondu. Başkenti Moskova.

TARİH


SSCB’nin kuruluşu ve sovyet rejiminin başlangıcı (1917-1928)

Ad:  SSCB8.jpg
Gösterim: 79
Boyut:  64.1 KB

24-25 ekim (6-7 kasım) 1917'de, Bolşevikler, Petrograd'da zafer kazandılar ve geçici hükümeti iş başından uzaklaştırarak bütün iktidarı sovyetlere (şuralar) verdiler. Lenin'in önerisi üzerine, işçi ve asker milletvekilleri Sovyetlerinin Panrusya II. Kongresi, savaşan bütün ülkelere ve halklara demokratik bir barış yapmak üzere hemen görüşmelere başlamalarını öneren bir barış kararını ve büyük mülklere el koyan ve Toprağı millileştiren toprak kararnamesini kabul etti (25 ekim [7 kasım]). Bu kongre, başkanlığına Kamenev'in (kasım ayından sonra Sverdlov'un) getirildiği Vtsik'i (Panrusya merkez yürütme komitesi) seçti ve Lenin'in başkanlığında Halk komiserleri konseyi'nin kurulmasını onayladı. Sovyet iktidarı, 2 (15) kasımda Moskova'da, 12 (25) aralıkta da Harkov'da ilan edildi.

2 (15) kasım 1917'de, sovyet iktidarı, Rusya halkları bildirisi'ni yayımladı. Bu bildiride, ülkenin bütün halklarının eşit ve egemen oldukları ve kendi kaderlerini tayin hakkına (birlikten ayrılmak da dahil olmak üzere) sahip bulundukları belirtiliyordu. Sovyet iktidarı, 20 kasımda (3 aralık) "Rusya'nın ve Doğu'nun müslüman emekçilerine hitap ederek, inançlarına ve törelerine saygı gösterileceği konusunda güvence verdi ve onlara kurumlarını serbestçe örgütleme hakkını tanıdı. Ama bolşevikler için birlikten ayrılmaya varıncaya dek, kendi kaderini belirleme hakkına, tüm ulus değil, ancak her ulusun proletaryası sahipti. Bununla birlikte, aralık 1917'de (ocak 1918) Finlandiya'nın ve ağustos 1918'de Polonya'nın bağımsızlığı kabul edildi.

Sovyet iktidarı, aralık 1917'de, karşıdevrimle mücadele etmek için Dzerjinskiy'in başkanlığında bir komisyon (Çeka) ile, Troçki tarafından örgütlenen (ocak- şubat) bir köylü ve işçi Kızıl Ordu'su ve bir de donanma kurdu. İktidar, ekim 1917'den mart 1918'e kadar, merkezi Rusya'da, Ukrayna'da, Baltık bölgelerinde, Beyaz Rusya'da, Ural'da ve Kuzey Kafkasya'nın, Orta Asya'nın, Kazakistan'ın ve Sibirya'nın başlıca kentlerinde yerleşti. Ama Kafkasardı burjuva rejimlerini deviremedi. Sovyetlerin III. Kong- re'sinde, Rusya Cumhuriyeti'nin federatif bir biçimde örgütlenmesi ilkesi kabul edilince, özellikle Kırım (1918), Türkistan (nisan) ve Kuzey Kafkasya'da (temmuz) özerk sovyet sosyalist cumhuriyetleri kuruldu.

Bolşeviklere göre, Rusya'da zafer kazanan devrim bütün Avrupa'da, sonra da bütün dünyada proletarya diktatörlüğünü kuracak zincirin ilk halkasıydı. Ama Avrupa'da ve özellikle Almanya'da, devrimin hemen patlak vereceğine inansalar bile, sovyet yöneticilerinin Rus devri- mi'nin kazançlarını korumaları gerekiyordu. Bu yüzden, Almanya'nın Brest-Litovsk anlaşması'nda (3 mart 1918) dayattığı koşulları kabul etmek zorunda kaldılar. Ayrıca, Murmansk'a (mart 1918) ve Arhangelsk'e (ağustos) asker çıkaran ve özellikle merkezi devletlerin yenilgiye uğramasından sonra (kasım 1918), Kırım'da ve Kafkasya'da müdahalelerini yoğunlaştıran Müttefikler'e karşı da kendilerini savunmak durumunduydılar. Bundan başka, Müttefikler, Sovyet Rusya'yı ablukaya aldıkları gibi, Japonlar da Uzakdoğu'da müdahalelerde bulundular. Nihayet bolşevikler, çek savaş esirlerinin başkaldırmasından (mayıs 1918) sonra yeniden alevlenen karşıdevrim ateşinin tehdidi altındaydılar. 1918 yılı sonuyla 1919 başında. Kızıl ordu ve partizanlar, Kolçak, Denikin ve Yudeniç’in ortak amaçlı saldırılarına göğüs germek zorunda kaldı ve karşı saldırıya ancak mayıs-haziran 1919'da geçebildi. Kızıl ordu, Urallar'ı ve Batı Sibirya'yı ve daha sonra Ukrayna'yı (aralık 1919), Kuzey Kafkasya'yı ve Vrangel'in son birliklerinin kasım 1920'de terk etmek zorunda kaldıkları Kırım'ı ele geçirdi. Azerbaycan'ı (nisan 1920), Ermenistan'ı (aralık 1920) ve Gürcistan'ı (şubat 1921) işgal etti ve buralarda sovyet sosyalist cumhuriyetleri kuruldu. Kızıl Ordu'nun 1920'de ele geçirdiği Buhara Emirliği ile Hive Hanlı- ğı'nda da halk cumhuriyetleri kuruldu. Bu yeni cumhuriyetlerle Ukrayna ve Beyaz Rusya cumhuriyetleri, kuruluşlarından birkaç ay sonra RFSSC ile askeri ve siyasi antlaşmalar imzaladılar. Nisan 1920 yılında kurulan Uzakdoğu Cumhuriyeti, toprakları japon kuvvetlerinden temizlendikten (ekim-kasım 1922) sonra RFSSC'ye katıldı.

iç savaş ve yabancı müdahalelerle geçen bu yıllardan sonra, Sovyet Rusya ve batı devletleri, yan yana yaşamayı kabul etmek zorunda kaldılar. Kapitalist dünya, dünya devrimini örgütlemekle görevli Komünist enternasyonali'nin Moskova'da kurulmasına (mart-nisan 1919) rağfnen, Birinci Dünya savaşı'nı izleyen devrim dalgalarına dayandı. Öte yandan, sovyet rejimi, eski Rus İmparatorluğunun büyük bir bölümünde kurulmakla birlikte, bunun ötesine geçerek ne Batı'da (Kızıl Ordu'nun, ağustos-eylül 1920'de Varşova önündeki başarısızlığı), ne de Doğu'da (Kuzey İran'daki Gilan Cumhuriyetimin eylül 1921'de yıkılması) yerleşebildi. 1920 yılında, Müttefikler, Rusya üzerindeki ablukayı kaldırdılar ve RFSSC, bağımsız cumhuriyetler haline gelen Litvanya, Letonya, Estonya ve Finlandiya ile barış antlaşmaları imzaladı. 1921 yılında RFSSC Polonya'yla, Beyaz Rusya'nın bir bölümünü bu ülkenin elinde bırakan Riga antlaşması'nı imzaladı. Ayrıca, Büyük Britanya, Norveç, Avusturya ile ticaret anlaşmaları ve bu arada Türkiye, Iran ve Afganistan ile, Sovyetler Birliği'nin, bu ülkelerin iç işlerine karışmayacağı konusunda güvence veren dostluk antlaşmaları yapıldı.

Çevrelerinin kapitalist ülkelerce sarılmış olmasından doğan tehlikelere karşı kendilerini korumak ve sosyalizmi kurmak için RFSSC, Kafkasardı Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan'ın birleşmesiyle mart 1922'de kurulmuştu), Ukrayna SSC ve Beyaz Rusya SSC 1922'de aynı siyasal varlık içinde birleşme kararı aldılar; Stalin'in, Kafkasardı, Ukrayna ve Beyaz Rusya cumhuriyetlerine, RFSSC içinde özerklik statüsü verilmesine yönelik tasarısını reddederek, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne, aynı haklarla katılan eşit devletler federasyonu ilkesini kabul ettiler, Böylece, SSCB ocak 1922'de kurulmuş oldu.

Siyasal devrim.


Ekim devrimi’nin zafere ulaşmasından hemen sonra kurulan Halk komiserleri konseyi (Sovnarkom) yalnızca bolşeviklerden oluşuyordu. Konseyin başında Lenin vardı; Içişleri'ne Rıykov, Eğitim'e Lunaçarskiy, Dışişleri'ne Troçki, Milliyetler komiserliğine Sta- lin bakıyordu. Aşırı sol kanattan bazı devrimci-sosyalistler de, aralık 1917'den mart 1918'e kadar bu konseyde yer aldılar. Buna karşılık, usulünce seçilmiş Kurucu meclis'e, devrimci-sosyalistler çoğunluktaydı. 5 (18) ocak 1918'de Pet- rograd'da toplanan Kurucu meclis, Sovyetler panrusya merkez yürütme komite- si'nin (Vtsik) bir kararnamesiyle ertesi gün lağvedildi. Sovyetler III. kongresi, "emekçi ve sömürülen halkın hakları bildirisi'ni kabul etti ve Rusya Federe Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni ilan etti, iç savaş sırasında sovyet hükümeti, Pet- rograd'ı bırakıp Moskova'ya yerleşmek zorunda kaldı (mart 1918); denetimindeki merkezi Rusya topraklarında bile tehdit altındaydı: Brest-Litovsk antlaşması'na ve bolşeviklerin hegemonyasına karşı çıkan devrimci-sosyalistler, temmuz 1918'de, Moskova'da bir hükümet darbesi girişiminde bulundular ve terörizme başvurdular (Almanya büyükelçisi kont Mirbach'a ve Lenin’e [30 ağustos] suikastlar). Temmuz 1918'de, Sovyetler V. kongresi, RFSSC Anayasası'nı kabul etti. Yerel-sovyetler, genel oyla seçilecekti; fakat din adamlarına, gelirlerini yalnızca emekleriyle sağlamayanlara ve eski polislerle jandarmalara oy hakkı tanınmıyordu.

Bu yerel sovyetler, Sovyetler kongresi'ne gidecek milletvekillerini seçiyor, bu kongre de yetkilerini, Sovyetler panrusya merkez yürütme komitesi'ne (Vtsik) vekâleten devrediyordu. Sovnarkom üyelerini Vtsik seçiyordu. Vtsik'in ilk başkanı Sverdlov'un yerine, mart 1919'da Kalinin geçti.

Rusya Sosyal demokrat işçi partisi 1918'de Rus komünist (bolşevik) partisi (RKP [b]) adını aldı. Sovyet Rusya'nın ve SSCB'nin teritoryal federatif ilkelere göre örgütlenmiş kurumlarının tersine, partinin merkezi bir yapısı vardı. Çeşitli özerk ya da bağımsız sovyet cumhuriyetlerinin partileri, kuruldukları anda RKP (b)'nin bölge komiteleri statüsüne giriyorlardı. Partinin VIII. Kongresi (mart 1919), partinin çeşitli bölgelerdeki tüm çalışmalarını yöneten ve böylece bazı ulusal komünistlerin özerk bir biçimde örgütlenmesini engelleyen bir tek Merkez komiteli, merkezileşmiş tek bir komünist partisinden başka bir parti olamayacağını kabul etti. Bu kongrede, ayrıca, partinin ikinci programı onaylandı. Sosyalizmin kurulmasına ilişkin bu program 1961'e kadar yürürlükte kaldı. 1920'de, parti içinde çeşitli hizipler ortaya çıktı: "demokratik merkeziyetçilik", partinin hiyerarşik otoriterciliğini eleştiriyor; Şlyapnikov ve Kollontay'ın liderliğindeki "işçi muhalefeti", ekonominin sendikalar tarafından yönetilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Troçki ise, çalışma hayatının askeri bir disiplin altına alınmasını ve sendikaların denetim altında tutulmasını istiyordu. X. Kongre, mart 1921'de, parti disiplininin ve birliğinin pekiştirilmesi kararını aldı ve parti içinde hiziplerin kurulması yasaklandı. O sırada, partide, ülkenin yaşamını fiilen yöneten 20 000 muvazzaf üye bulunuyordu. Bu muvazzaf üyeler ya da apparatçikler, genellikle seçimle değil de atanarak ya da yukarıdan tavsiye edilerek iş başına gelmekteydiler. Stalin, nisan 1922'de, Merkez komitesi tarafından, kendi ihdas ettiği genel sekreterlik (gensek) görevine getirilince, bu mekanizmanın yönetimini de eline geçirmiş oldu, Lenin, mayıs ayında hastalandı ve daha sonra ancak kısa bir süre etkinlik gösterebildi. Zinovyev ve Kamenev'le yakınlık kuran Stalin, 1923'ten başlayarak Troçki'ye karşı tavır aldı ve siyasal, ekonomik ve ulusal konularda parti çizgisinden sapma gösterenleri (Tatar Sultan Galiyev gibi) partiden çıkardı. Lenin'in ölümünden (1924) sonra Troçki, ülke içinde kulaklara ödün verdiği ve ülke dışında da burjuva rejimleriyle uzlaşmaya gittiği için parti yönetimini eleştirdi.

Sovyetler Birliği, ocak 1924'te bir Anayasa kabul etti. Bu anayasa uyarınca, Sovyetler merkez yürütme komitesi (Tsik) iki meclisten oluşuyordu: Birlik Sovyeti ve Milliyetler Sovyeti, 1925'te, Türkistan, Buhara ve Hive'nin yeniden düzenlenmesi sırasında Orta Asya'da kurulmuş olan yeni Özbekistan ve Türkmenistan cumhuriyetleri, Birlik'e katıldılar. SSCB 1924‘te, başlıca Avrupa devletleriyle diplomatik ilişkiler kurdu. Ama, Çiçerin'in ustaca yürüttüğü dış politika sayesinde SSCB'nin yerine oturmaya başlayan uluslararası durumu, Locarno antlaşması'yla (1925) tehlikeye girdi Batı devletleri ile Almanya'nın resmen birbirlerine yaklaştığını gösteren bu antlaşma, RFSSC ile Almanya arasında 1922'de imzalanan Rapallo antlaşması'nın önemini azaltıyordu. Stalin'in 1924'ten beri Troçki'nin sürekli devrim konusundaki tezlerine karşı çıkmasına rağmen, bolşevikler, 1926-27'ye kadar dünya devrimi tasarısına bağlı kaldılar Sosyalizmin tek bir ülkede kurulması programı, ancak bu dönemden sonra ağırlık kazandı.

Ekonomik ve siyasal devrim.


Ekim devrimi'ni izleyen haftalarda, bir dizi idari, iktisadi ve toplumsal reform yapıldı. Bu reformlar, marxçı-leninci ilkelerin kesinkesliğiyle zamanın gereklerini uzlaştırmayı amaçlıyordu. Eski toplumsal zümreler (Sosloviye), rütbeler, unvanlar kaldırıldı ve ülkede yaşayanların hepsi "Rusya Sovyet Cumhuriyeti'nin yurttaşları" oldu Memurların maaşları, işçilerin ücretlerine göre ayarlandı. Köylüler, ekim 1917 tarihli toprak kararnamesi uyarınca, yılın başından beri girişmiş oldukları büyük mülklere elkoyma ve bunları paylaşma işlemini sürdürdüler. Hükümet fonlarından sağlanan yardımlarla yoksul köylüler tarafından bazı kolektif komünler kuruldu. Bunlar, 1920'de, köylülerin ancak % 0,5'ini toplamaktaydı. Devlet işletmeleri olan sovhozlar, elkonulan büyük malikâneler üzerinde kuruldu (sayıları, 1920'de 3 300'e ulaştı). Bu durumda, tarım üretiminin büyük bölümü, bazıları geleneksel mirlerde toplanmış olan bağımsız köylülerin elindeydi. Bolşevikler, köylüleri, yoksul, orta ve zengin (kulaklar) olarak sınıflandırdılar.

İşçiler 8 saatlik işgününe kavuştular 14 (27) kasım 1917'de, beşten fazla işçi çalıştıran bütün işletmelerde, üretim ve dağıtım üzerinde işçi denetimi kuruldu. Ekonominin tümü, 2 (15) aralık 1917'de kurulan Ulusal ekonomi yüksek konseyi'nin (VSNH) denetimine verildi. Ekim ayında Devlet bankası, aralıkta da özel bankalar millileştirildi ve çar hükümetinin borçları reddedildi. 1918'de beyaz ordulara ve yabancı müdahale kuvvetlerine karşı mücadele edebilmek için savaş komünizmi önlemleri alındığı sırada, işletmelerin millileştirilmesi yaygınlaştırıldı. Nisan 1918'de dış ticaret millileştirildi.

İç savaş sırasında (1918-1919) en önemli sorun, kentlerin ve savaşanların iaşe ve ikmallerini karşılamaktı. 21 kasım 1918 kararnamesiyle, ticaretin yerini almak üzere ürün dağıtımı düzenlemesi getirildi. Erzak dağıtımı, topluma verilen hizmetlere göre belirlendi ve 16-50 yaş arasındaki herkes için çalışma mecburiyeti konuldu. Beslenmeleri için gerekli olanın dışında her şeyi devlete teslim etmekle yükümlü tutulan köylüler, işçi müfrezeleri ve yoksul köylü komitelerince (kombedıy) desteklenen erzak toplama organlarına karşı direnişe geçtiler ve her türlü tehlikeyi göze alarak karaborsayı beslemeye başladılar. Bunun üzerine, 1919'da ürünlere elkoyma önlemine başvuruldu.

İç savaş ve yabancı müdahalesi yıllarının bilançosu çok ağır oldu: 7 milyonu açlığın, bulaşıcı hastalıkların (özellikle, 1920'de tifüs) ve terörün kurbanı olmak üzere 8 milyon ölü. Sanayi ve tarım üretiminin hemen tümüyle düzenini kaybetmesinden ve kamu mâliyesinin çökmesinden doğan yıkım ve sefalet, halkın hoşnutsuzluğunu gittikçe açık bir biçimde dile getirmesine yol açtı: 1920-21 kışında Tambov, Povoljiye ve Batı Sibirya bölgelerindeki köylü kaynaşmaları, Kronştadt işçi ve denizcilerinin ayaklanması (şubat-mart 1921). Aynı dönemde Mahno çeteleri Ukrayna'da sovyet hükümetine başkaldırırken, Orta Asya'da basmacıların ve Dağıstan'da dağlıların ayaklanmaları genişledi.

Mart 1921'de savaş komünizmi yöntemleri bir yana bırakıldı ve yeni iktisat siyaseti ya da NEP" kabul edildi. Lenin, nüfusun beşte dördünü oluşturan köylüleri eğitmek ve piyasaya serbestçe mal vermeleri için yerel gereksinimleri aşan bir üretim yapmaları konusunda ikna etmek gerektiğini ileri sürdü. 1922'de iç ticaret yeniden kuruldu ve NEP sanayiyi de kapsayacak şekilde genişletildi, 1920'de, 1913'tekinin % 13,8'ine düşmüş olan üretim, 1925-26'da, savaş öncesi düzeye ulaştı. Tarım ve sanayi fiyatlarının denkleştirilmesi, işsizlik, kulakların ve yeni burjuvaların (nepmen) zenginleşmesi gibi sorunlara rağmen, 1929'a kadar uygulanan NEP, sosyalizmin kurulması için ön şart olan ulusal ekonominin kalkınmasıpı gerçekleştirdi.

Kültür devrimi.


Sovyet rejimini yaratanlar, kapitalist toplumun maddi ve manevi engellerinden kurtulmuş gerçek bir enternasyonalci proleter olacak bir "yeni insan" meydana getirmek amacındaydılar. Bunun için, geleneksel ailenin temellerini yıkmak gerekiyordu: 1917 yılı sonunda medeni hal laikleştirildi ve boşanma kolaylaştırıldı; 1920'de çocuk aldırma yasallaştırıldı. Dinsel önyargıları da yıkmak gerekiyordu. Vicdan özgürlüğünü ilan eden bolşevikler, ocak 1918'de, Kilise ile devleti ve okulu ayıran yasayı çıkardılar. Militan tanrıtanımaz oldukları halde, dine karşı eylemlere, ancak iç savaşın bitmesinden sonra izin verdiler. Patrik Tihon'un yönetimindeki resmi Ortodoks kilisesi'nin 1923'te sovyet makamlarıyla uzlaşmasına rağmen, bolşevikler bu konudaki ödün vermez tutumlarını sürdürdüler. Müslümanlık, belli bir hoşgörüden yararlandı ve 1927-28'e kadar kendi okullarını ve mahkemelerini korudu. 1929'da din yaşamına getirilen yasal düzenleme, dinsel inancı da, dine karşı propagandayı da serbest bırakıyordu. Stalin'in 1928-29'dan başlayarak gerçekleştirdiği büyük dönüşümlere, din üzerinde giderek artan bir baskı eşlik etti.

Tanrıtanımazlık lehinde verilen mücadele, bilimsel maddeciliği ve marxçılık- lenincilik'i yaygınlaştırmaya yönelik çok geniş bir halk eğitimi, çabası çerçevesi içinde yürütüldü. Okuma-yazma kampanyası, RFSSC'de 1919'da başlatıldı ve 1923'te bütün SSCB'ye yayıldı. Çocukların parasız ve mecburi eğitimi ilkesi, 1918'de kabul edildi ve adım adım tüm ülkede uygulamaya konuldu. 1932'de, çocukların % 98'i bilfiil okula gidiyordu. Yetişkinlerin okuryazar hale getirilmesi çabası da etkin bir biçimde sürdürüldü: 1919'da işçi fakültesi (rabfak) kuruldu. Öğrenim yerel dillerde yapılıyordu. Bunun için abecesi olmayan, yalnızca konuşulan onlarca dil için abeceler hazırlandı. Bu siyasetin amacı, içeriği bakımından proleter, biçimi bakımından ulusal bir evrensel sosyalist kültür yaratmaktı. Ajitasyon ve propaganda görevleri için, bütün ifade ve iletişim araçları, partinin sıkı kontrolü altında olmak üzere, seferber edildi.

Stalin dönemindeki (1928-1953) dönüşümleri


Stalin, parti içindeki sağ kanadı, NEP'in sürdürülmesini istemeyen sol kanatla karşı karşıya getiren mücadelede hakem olarak ortaya çıkmıştı. Troçki, Ka- menev, Zinovyev ve Şlyapnikov'u bir araya getiren birleşik muhalefeti kesin yenilgiye uğrattıktan (1927'nin sonu) sonra, Buharin, Rıykov ve Tomskiy'in liderliğindeki sağ kanat muhalefetini de nisan 1929'da tasfiye etti. Bunun üzerine, NEP'in bırakıldığını açıkladı ve SSCB'yi, sanayileşme ve kolektifleştirmeye dayanan bütünsel bir devrime yöneltti.

Planlama, sanayileştirme ve kolektifleştirme.


1921'de Gosplan'ın (Devlet planlama komitesi) kurulmasına rağmen, NEP'in koşulları gereği, genel ve merkezi bir planlama görüşü geriye itilmişti. Fakat, Gosplan'ın ve Ekonomi yüksek konseyi'nin çalışmaları, I. beş yıllık planın normlarının belirlenmesine olanak sağladı ve planın başlangıç tarihi resmen 1 ekim 1928 olarak saptandı. Planın normları Stalin'in isteği uyarınca, 1927 ile 1929 arasında birçok kez yükseltildi. Planda, ağır sanayiye ve doğanın dönüştürülmesine yönelik büyük bayındırlık işlerine öncelik tanındı. 5 000 yabancı uzmanın görevlendirilmesi, işçiler arasında sıkı bir disiplinin kurulmasına, geliştirilmiş teknik eğitim ve sosyalist yarışmaya (öncü işçilerin kahramanlaştırılması) dayanan büyük bir çaba sonunda plan, 4 yıl ve 3 ayda gerçekleştirildi. Ayrıca, Gulag kamplarındaki tutuklular da büyük inşaat şantiyelerindeki çalışmaya katıldılar. Ağır sanayi üretimi % 273 arttı.

Buna paralel olarak, Stalin, 1929'un sonunda, tarımın derhal ve tümüyle kolektifleştirilmesini öngören bir tasarıyı kabul ettirdi ve ocak 1930'da "kulakların sınıf olarak ortadan kaldırılması" kararını çıkarttı. Plan sona erdiğinde, 210 000 kolhoz, topraklarının % 70'ini, 4 300 sovhoz da % 10'unu işliyor ve bir MTS (makine ve traktör istasyonu) şebekesi kurulmuş bulunuyordu. Ancak, birçok köylü, resmi makamlara teslim edecek yerde ürünlerini ve hayvanlarını yok etmeyi tercih ettiğinden, tarım üretimi düştü. Ukrayna, 1932-33 kışında kıtlık tehlikesiyle karşılaştı ve Î928-1934 arasında kentlerde yeniden erzak karneleri dağıtıldı. II. beş yıllık plan (1933-1937), yiyecek bunalımının aşılmasını ve toprakların kolektifleştirilmesinin tamamlanmasını sağladı. Sanayi üretimi yükselmeye devam etti ve SSCB'yi dünyanın üçüncü büyük sanayi ülkesi haline getirdi. III. beşyıllık plan (1938-1941) savaş dolayısıyla tamamlanamadı.

Polis baskısı ve iktidarın evrimi.


Sovyetler Birliği'ndeki dönüşümler, bütün ulus, planın gerçekleştirilmesi yönünde harekete geçirilerek ve sabotajlara karşı mücadele edilerek gerçekleştirildi. Polis (GPU [1922-1934], sonra sırasıyla Yagoda, Yejov ve 1938'den sonra da Beria tarafından yönetilen NKVD), kolektifleştirmeye karşı çıkan köylüleri kitleler halinde tutuklayarak Gulag kamplarına gönderiyor; sabotajcıları, yani "verimin karşıdevrimci bir tutumla düşürülmesine" çalışanları kovuşturuyordu.

Komünist partisi'nin görünümü de değişti. Parti, sekreterliğin sıkı egemenliği altına girdi; sekreterlik Politbüro'nun kararlarını ileten ve yürürlüğe koyan ve yerel örgütlerin çeşitli kademelerine, nomenklatura'ya ait görevlere atamalar yapan makam oldu. Partinin çok genişlemiş plan tabanı, 1929, 1933 ve 1936 tasfiyelerinden sonra büyük ölçüde yenilendi. Lenin'in eski mücadele arkadaşlarından oluşan parti kadroları, çeşitli terör merkezlerine bağlı olmakla ve özellikle Kirov'un öldürülmesiyle (aralık 1934) suçlandılar. 1936, 1937, 1938'deki büyük davalar sırasında yargılanıp ölüme mahkûm edildiler ve cezaları yerine getirildi. Stalin artık, yeni devşirilmiş uysal üyelerden oluşan bir partiye dayanıyordu. 1918'den beri hemen her yıl yapılan parti kongresi, ancak 1934, 1939 ve 1952'de toplandı. Stalin, savaştan yararlanarak otoritesini daha da pekiştirdi ve yönetimi, artık yalnızca birkaç yakınıyla (Malenkov, Beria, Jdanov, Hruşçev) birlikte yürütmeye başladı.

1936 Anayasası, SSCB'deki dönüşümleri onayladı; genel oy hakkını SSCB'nin bütün yurttaşlarına tanıdı, çünkü sosyalizm kurulmuş olduğundan artık ülkede sömürücü sınıflar kalmamıştı. Anayasa. Yüksek Sovyet'in kurulmasını da öngörüyordu; nitekim, Yüksek Sovyet 1937'de seçildi ve başına Kalinin getirildi. Yeni anayasa, Stalin'in 1929'dan beri pekiştirilmesine çalıştığı devletin meşruiyetini kabul ediyor; ve SSCB'nin 11 federe devletten (RFSSC, Ukrayna, Beyaz Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan) oluştuğunu belirtiyordu. Nihayet, 1920'lerin sovyet toplumunun ayırtedici bir özelliğini oluşturan çeşitli devrimci deneyimlerden sonra, 1930-1940 arasında otoriterliğe, hiyerarşiye, yurtseverliğe ve tekniğe dayanan bir yeniden yapılanma dikkati çekti (dahili pasaport ihdası [1932], aileyi pekiştirmek ve doğumların artmasını sağlamak için 1935'ten sonra alınan önlemler, orduda subay rütbelerinin yeniden konulması [1935], edebiyat ve sanat yaşamına, sosyalist gerçekçilik normlarının dayatıİması vb.)

Alman-Sovyet antlaşmasından büyük anayurt savaşına.


SSCB, 1934’te Milletler cemiyeti'ne kabul edildi. SSCB, Almanya ve Japonya'da güçlenen faşizme karşı mücadele edebilmek için, Fransa ile bir saldırmazlık ve tarafsızlık antlaşması (1932), daha sonra da bir karşılıklı yardım antlaşması (1935) imzaladı. ABD (1933) , Çekoslovakya ve Romanya (1934) ile diplomatik ilişkiler kurdu. Fakat, Münih antlaşmaları (eylül 1938) sırasında batı demokrasilerinin tutumu, Stalin'in, Litvinov'u dışişlerinden alarak onun yerine Molotov'u getirmesine (mayıs 1939) yol açtı. Molotov, Ribbentrop ile, Alman-Sovyet antlaşması'nı gerçekleştirdi (ağustos 1939). Bu antlaşmadan yararlanan SSCB, eylül İ939 - ağustos 1940 arasında Doğu Polonya, Karelya, Baltık devletleri, Besarabya ve Küzey Bukovina'yı topraklarına kattı. Böytece, eski Rus İmparatorluğuna ait toprakların yeniden kendisine bağlanmasını tamamlamış ve nüfusunu 23 milyon artırmış oldu. Bunun yanı sıra, SSCB, 1937-38 tasfiyeleriyle gelişmesi büyük ölçüde sekteye uğramış olan askeri potansiyelini yeniden kurmaya çalıştı.

Ne var ki, Hitler, daha 1940 yılında, SSCB'ye karşı girişilecek saldırının hazırlığını başlatmış ve doğuda ele geçirilecek topraklarda yaşayan halkların köle- leştirilmesi, buralara kolonlar yerleştirilmesi konusunda planlar yapmıştı. Alman ordusu, 22 haziran 1941'de saldırıya geçti ve aralık ayında Moskova önlerinde durdurulana kadar ilerlemesini sürdürdü. Haziran ayında, Stalin'in başkanlığında bir Devlet savunma komitesi (GKO) ile Ukrayna, Merkez ve Leningrad'daki (bugün Sen-Petersburg) büyük fabrikaların doğuya taşınmasını sağlayacak bir Nakil işleri konseyi kuruldu. Yazın, bir ingiliz- sovyet işbirliği antlaşması imzalandı ve ABD ilk krediyi açtı. Nihayet Stalin, özellikle din alanında verdiği ödünlerle (Patrik Sergey'in görevi resmen tanındı [1943], Ortodoks kilisesi yasal bir biçimde örgütlenme hakkını elde etti; 1941'de sovyet müslümanlarına dört diyanet makamı tahsis edildi) ulusal birliği teşvik ederek "büyük anayurt savaşı" uğrunda halkı harekete geçirmeyi başardı. Stalin, 1943'te Komünist enternasyonali'ni de lağvetti.

Naziler, Baltık ve Beyaz Rusya halklarının milliyetçilik duygularına ve Ukrayna köylülerinin özel mülkiyet özlemlerine bazı ödünler vermekle birlikte, işgal ettikleri topraklarda halka karşı çok kaba ve acımasızca davrandılar Ama 1941 yılında, Kafkasya'da, sovyet makamlarına karşı ayaklanan Balkarlar, Karaçaylar ve Kabartaylar ile Kırım Tatarları daha yumuşak bir işgal rejimine tabi tutuldular.

1943 yılı başından itibaren Kızıl ordu, partizan örgütlerinin de yardımıyla, ulusal toprakları kurtardı. Stalin, Roosevelt ve Churchill, Avrupa'nın ele geçirilmesi için eylemlerini eşgüdümlemek amacıyla Tahran'da toplandılar (28 kasım - 2 aralık 1943). 1944 sonbaharında Sovyetler, Romanya'ya. Bulgaristan'a ve Macaristan'a girdiler. Yugoslavya'nın kurtarılmasına katıldılar. 1945 başlarında, Polonya'da ilerleyerek Yalta anlaşmaları (4-11 şubat 1945) uyarınca, Almanya'nın doğusunu işgal ettiler. Yine Yalta anlaşmaları uyarınca SSCB, haziran 1945’te Japonya'ya savaş ilan etti ve bu ülkenin teslim olmasıyla Sahalin adasını ve Kuril adalarını ele geçirdi.

Kaynak: Büyük Larousse
Son düzenleyen Safi; 29 Aralık 2016 17:47
28 Aralık 2016 02:36   |   Mesaj #9   |   
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Savaş sonrası yılları (1946-1953).


Savaş sırasında 13 milyonu asker olmak üzere, 20 milyon insan kaybeden SSCB, IV. beş yıllık planda (1946-1950) hedef alınan kalkınmayı gerçekleştirmeye koyuldu. Bu planın sonunda, sanayi üretimi, 1940'takini % 73 aştı, ama tarım üretimi ancak 1940'takinin % 99'u düzeyindeydi. Tarımdaki durgunluk, kolhoz üyelerinin savaş sırasında ele geçirdikleri toprakların bir bölümünü kolektiviteye geri vermelerini öngören eylül 1946 kararnamesinden sonra, tarım üreticileri ile yönetim arasında ortaya çıkan gerginlikten ve 1947 para reformlarından kaynaklanıyordu. Tarım sorumlusu olan Hruşçev 1950'de kolhozların bir araya toplanmasına ilişkin bir planı kabul ettirdi ve 1951'de, tarımkentleri kurulmasını önerdi. V. plan (1951-1955) da, tüketim mallarının aleyhine olarak ağır sanayiye öncelik tanıyor ve geçim koşullarında gerçek bir iyileşme sağlamıyordu.
Savaş sonrası yıllarının bir başka ayırdedici özelliği de, rus milliyetçiliğinin körüklenmesi ve çeşitli milliyetler üzerinde giderek daha sıkı bir denetim kurulması yoluyla ideolojik baskıların güçlendirilmesiydi. 1946 yılında çıkarılan bir kararname, Kafkas halklarından Inguşlar ve Çeçenler ile Kırım Tatarları'nın yurtlarından sürüldüklerini (sürgün işlemi 1943 - 1946 başında gerçekleştirildi) ve bunların özerk cumhuriyetlerinin lağvedildiğini bildiriyordu. 1950 yılına kadar, baltık ülkelerinde ve Batı Ukrayna'da Sovyetleştirmeye ve kolektifleştirmeye karşı çıkanların sürgüne gönderilmesi uygulaması devam etti. Polis baskısı Voznesenskiy'in başkanlığındaki Leningrad parti örgütü (1949-1950) ve kozmopolit ve Siyonist olduğu iddia edilen Gürcistan mingrelya parti kadroları üzerinde de etkisini gösterdi (1948-1952).
Sponsorlu Bağlantılar
iktidarını giderek daha kişisel biçimde sürdüren Stalin, hayranlık ve baba saygısıyla tapınılan bir şahıs haline geldi; oysa, kendisi sürekli komplo korkusu içinde yaşıyordu ve 5 mart 1953‘te öldü.

Soğuk savaş


ikinci Dünya savaşı'nın galipleri, gerek Almanya'nın gerekse Kore'nin statüsü üzerinde herhangi bir anlaşmaya varamadılar. Sosyalist kamp ülkelerinin komünist partilerinin eylemleri arasında koordinasyon sağlamak amacıyla 1947'de Kominform kuruldu. Kızıl Ordu'nun desteği ya da Moskova'nın siyasal baskısıyla, meydana gelen devrimler sonucunda Bulgaristan, Romanya, Polonya ve Çekoslovakya'da 1947-1949 arasında, SSCB'yi örnek alan siyasi rejimler kuruldu. Sovyetler Batı Berlin'i, temmuz 1948'den mayıs I949'a kadar ablukaya aldılar ve ekim 1949'da Yugoslavya ile diplomatik ilişkilerini kestiler. Öte yandan SSCB, şubat 1950'de, Çin Halk Cumhuriyeti'yle bir dostluk ve karşılıklı yardım antlaşması imzaladı. Böylece Sovyetler, iyice büyümüş olan sosyalist kampta, hâkim bir rol oynamaya başladı.

Amerikan emperyalizminin dünya hegemonyasını ele geçirmeyi amaçlamasının kendisi için bir tehdit oluşturduğunu düşünen SSCB, 1949'da kurulan Kuzey Atlantik paktı'nın saldırgan bir nitelik taşıdığını ileri sürdü. Soğuk savaş gerginliği, Kore çatışmasının (1950-1953) seyri ve Yunanistan ile Türkiye'nin NATO'ya girmeleriyle (1952) daha da arttı.

Hruşçev'in getirdiği yenilikler (1953- 1964).


Stalin öldükten sonra başlıca çalışma arkadaşları onun görevlerini üstlenip yürüttüler. Bakanlar kurulu'na başkanlık eden Malenkov'un dört başkan yardımcısı vardı: Beria (1953'te tasfiye edildi) Molotov, Bulganin ve Kaganoviç. Hruşçev ise, parti sekreterliğine getirilmişti. Yeni yönetim, sosyalist yasallığı sağlamak ve Sovyet yurttaşlarının yaşam koşullarını iyileştirmek istiyordu. Nitekim, kampların yönetimi, İçişleri bakanlığından alınarak önce Adalet bakanlığına bağlandı, daha sonra da lağvedildi (1956); devlet güvenliği de İçişlerimden alınarak 1954'te kurulan KGB'ye verildi. Çeşitli aflar ve birçok mahkeme kararının yeniden gözden geçirilmesi sonunda, çok sayıda Gulag tutuklusu serbest bırakıldı. Nihayet, tüketim mallarının üretimi için daha önce görülmemiş çabalar harcandı. Hruşçev, tarımdaki durumu düzeltmek için partiye bir dizi önlemler kabul ettirdi; bakir toprakların tarıma açılması konusunda bir kampanya başlattı (1954) Ve artık yönetim kadrolarında parti üyelerinin de yer aldığı kolhozlara daha büyük özerklik tanıdı (1955-1956).

Uluslararası ilişkilerin yumuşatılması girişimine de Stalin'in ölümünden hemen sonra el atıldı: Kore'de ateşkes (temmuz 1953). Yugoslavya ile uzlaşma (1954- 55), Cenevre zirve toplantısı (temmuz 1955) ve Almanya Federal Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkilerin kurulması. Öte yandan, sovyet yöneticileri, Afganistan ve Hindistan gibi bağlantısız ülkelerin tarafsızlığını yeni baştan değerlendirdiler ve 1954-1955'ten sonra bunlara ekonomik yardım yaptılar. Fakat Almanya Federal Cumhuriyeti NATO'ya girince, SSCB, buna karşılık olarak yedi halk demokrasisiyle Varşova paktı nı imzaladı (mayıs 1955). Yumuşama, partinin XX. Kongre'si gündeminde yer aldı ve kongre, barış içinde yan yana yaşamayı, Sovyetler Birliğı'nin dış siyasetinin genel çizgisi olarak tanımladı.

Aynı kongre, tüketim malları üretiminde ve inşaatta güçlü bir gelişmeyi öngören VI. beş yıllık planı (1956-1960) onayladı; sosyalist yasallığın, "kişiye tapınma" yüzünden uğradığı ihlalleri açıkça kınadı. Hruşçev, gizli bir raporda, Stalin'in cürümlerini açıkladı. Stalinciliğin böyle açıkça suçlanması, Stalin'e muhalefet edenlerin tasfiyesi sorununa ve onun gerçekleştirdiği ekonomik işlere dokunmadığı halde, sosyalist kampta bir şok etkisi yarattı. Kominform'un lağvedilmesinden (nisan 1956) sonra, PolonyalIlar sosyalizme kendi yollarından ulaşmaya yöneldiler; ayaklanan Macarlar ise, Sovyet ordusuna şiddetli bir direniş gösterdiler (kasım 1956).

XX. Kongre, ülkede, hissedilebilir bir yumuşamaya yol açtı. Tasfiyelere kurban giden birçok kimsenin ve Sibirya ile Orta Asya'ya sürülmüş halkların (Kırım Tatarları ve Volga Almanları dışında) itibarı iade edildi. Ne var ki, stalincilikten arındırma politikasının sonuçları, parti Prezidyu- mu üyelerinin çoğunu tedirgin ediyordu; nitekim, bunlar, haziran 1957'de Hruşçev'in istifasını istediler. Hruşçev, durumunu korumayı başardı ve Molotov, Kaganoviç ve Malenkov'u Prezidyum'dan uzaklaştırdı; 1958'de de Bulganin'in yerine Konsey başkanı oldu.

Büyük bir dinamizm gösteren Hruşçev yönetim (1958-1964), bazıları çelişik ve aceleye getirilmiş çeşitli reformların doğurduğu tehlikeli engellerle karşılaşmaktan geri kalmadı. Bu reformlar, ekonomik etkinliklerin konsantrasyondan ve merkeziyetçilikten kurtarılmasını amaçlıyordu 1959'un başında toplanan XXI. Kongre, yedi yıllık planı (1959-1965) onayladı ve sosyalizmin SSCB’de kurulmuş olduğunu kabul ederek, komünist toplumun gerçekleştirilmesine yönelme kararı aldı Planın ilk sonuçları cesaret vericiydi ve göz kamaştırıcı teknik başarılar (1953’te hidrojen bombasının yapılması, 1961'de Gagarin’in uzay uçuşu) iyimserlik yarattı Partinin XXII. Kongre'sinde (ekim 1961) 1919 programının yerine yeni bir program benimsendi ve Stalin'e karşı yem suçlamalar yapıldı. SSCB'nin 1970'te ABD’yi geçmesini öngören Kongre, kül tür alanında da yeni bir "buzların erimesi" dönemini başlattı. Bu dönem, aydınların hizaya gelmeye çağırılmasına kadar (1963) sürdü. 1959'da dine karşı mücadele, kısıtlayıcı yasalar ve baskı uygulamalarıyla yeniden başladı.

SSCB, dış ilişkilerde, sömürge durumundan yeni kurtulmuş Üçüncü dünya ülkelerini destekleyerek uluslararası nüfuzunu güçlendirdi. Süveyş bunalımına (1956) müdahalesinden sonra, Nasır'ın öncülüğünde gelişen arap milliyetçiliğinden ve Irak devrimi'nden (1958) yararlandı. 1960'ta, Kongo'da P. Lumumba'yı destekledi. Ama SSCB'nin Çin'le ilişkileri, 1955'ten sonra bozuldu ve çin-sovyet anlaşmazlığı 1961'de iyice açığa çıktı. Buna paralel olarak SSCB, 1958 yılının sonundan başlayarak Batılılar'ın Alman Demokratik Cumhuriyeti'ni tanımalarını ve Berlin'in statüsünü gözden geçirmeyi kabul etmelerini sağlamaya çalıştı. Hruşçev bu amaçla, bir zirve konferansı yapılmasını istedi. Sovyet toprakları üzerinde amerikan casus uçağı U-2'nin düşürülmesinden kısa bir süre sonra yapılan bu toplantı, başarısızlıkla sonuçlandı. Bunun üzerine SSCB, Küba'yı açıkça desteklemeye karar verdi. Doğu-Batı ilişkilerinin kötüleşmesi, Berlin duvarının inşaasına (ağustos 1961) ve Küba'ya sovyet füzelerinin yerleştirilmesinden doğan bunalıma (ekim 1962) yol açtı. Saldırı siyasetinin başarısızlığa uğraması, Hruş- çev’i, ABD ile yeniden sürekli bir yumuşama ilişkisine girmeye yöneltti. Kremlin ile Beyaz Saray'ı doğrudan bağlayan bir "kırmızı telefon" kuruldu (haziran 1963) ve nükleer denemelerin kısmen yasaklanmasına ilişkin bir antlaşma imzalandı (ağustos 1963).
Ama, tarım alanındaki güçlükler 1958’den sonra da varlığını sürdürdü, hatta daha da şiddetlendi; ekonominin yönetimi konusunda 1962-63'te alınan yeni önlemler, çeşitli sektörler arasındaki koordinasyonun daha da güçlenmesine yol açtı; bu da kargaşa ve israf doğurdu. Halkın sevgisini gittikçe kaybeden ve parti Prezidyumu tarafından keyfi iradecilik ve serüvencilikle suçlanan Hruşçev, ekim 1964'te görevlerinden istifa etmek zorunda kaldı.

ileri sosyalist toplum (1964-1985).


Brejnev, parti birinci sekreterliğine, Kosigin Bakanlar kurulu başkanlığına getirileli Mikoyan Yüksek sovyet başkanı oldu, ama 1965'te yerini Podgornıy’a bıraktı. Gromiko Dışişleri bakanı, Suslov da ideolojik işler sorumlusu olarak kaldılar. Yeni yönetim, gerçekçi bir siyaset gütmek ve Hruşçev'in devrimci ütopyalarını bir yana bırakmak istiyordu. 1964 sonundan başlayarak tarım ve iaşe koşullarını iyileştirmek amacıyla önlemler aldı ve 1965'te sanayi işletmelerinin yönetiminde reform yapılmasını kararlaştırdı. Böy- lece işletmeler daha büyük bir mali özerkliğe kavuşturuldu. Partinin XXIII. Kongresi (1966), Hruşçev'in kasım 1962'de kararlaştırdığı parti örgütü reformlarını bir yana bıraktı ve leninci ortodoks görüşe bağlı kalmak azminde oldu Ardında Lenin Mozolesi, ğunu belirtti. İdeolojinin saptanması, ifa önünde Kızılmeydan’la bu balkon, de ve haberleşme araçlarının denetlen Moskova'daki iktidar sahiplerinin mesi ve resmi görüşten sapan hareketle boy sırasını göstermeye yarardı rin baskı altına alınması konularında sert bir tutum benimsedi. VII. beş yıllık planda (1966-1970), gelişmenin bilimsel temellerinin kurulmasına büyük önem verildi. Ama gelişme hızının yavaşlaması, sovyet yöneticilerini, devlet dairelerinde ve ekonomide yönetim maliyetini düşürmek, çalışma disiplinini pekiştirmek ve ülkedeki işgücünün aşırı seyyaliyetini önlemek amacıyla önlemler almaya sevk etti (1970).

Hruşçev döneminde belli bir hoşgörüye alışmış olan aydınların hepsi, yeni ideolojik tutuma boyun eğmediler. SSCB'de inakomıyslyaşçiye yani "başka türlü düşünenler" diye adlandırılan "ayrılıkçılar" eleştirilerini samizdat' kanalıyla, yani yapıtlarını yabancı ülkelerde yayımlamak yoluyla açıklamaya yöneldiler.

1970'te bir insan haklarını savunma komitesi kurdular. Ama hükümet, marjinal olmalarına rağmen, bu kişilerin muhalefetini kırmak için önlemler aldı: A. D. Sinyavskiy ve i. M. Daniel (1966), V. Bu- kovskiy (1967), E. Ginzburg (1968), general P. Grigorenko (1969) mahkûm edildiler. Bazı ulusal grupların isteklerini belirtmek için başvurdukları gösteriler, merkezi iktidar için daha da kaygı verici oldu: örneğin, Kırım Tatarları, 1967'de itibarlarını yeniden elde etmeyi başardılar.

1971'den sonra Yahudiler, SSCB'yi terk ederek İsrail'e gitmek hakkını elde ettiler (bu hak, o zamana kadar ancak istisnai olarak tanınıyordu). Hruşçev yönetiminin verdiği ödünler sayesinde yeniden ortaya çıkan, çeşitli uluslardan seçkin kişiler, bazı özlemlerini dile getirebilmek olanağını elde ettiler: Enternasyonalcilik ya da Ruslaştırma (1965) adil memorandumun yazarı UkraynalI ivan Dzyuba gibi.

Brejnev yönetiminin (1964-1982) ayırtedici özelliği, kadroların büyük bir istikrar kazanmasıdır. Terfiler, her kademede düzenli bir şemayı izledi. Parti ve yönetim sorumlularına sağlanan önemli maddi avantajlar genelleştirildi. Buna paralel olarak, devlete ya da kooperatiflere ait malzeme ve hammaddelerin hileli yollardan ele geçirilmesine dayanan yasadışı ekonomik etkinlikler arttı. IX, X. ve XI. beş yıllık planlar (1971-1975, 1976-1980, 1981-1985), halka yüksek bir refah düzeyi sağlamayı, çalışma etkinliğinin artırılmasını ve bilimsel ve teknik ilerlemeler sayesinde, niteliğinin iyileştirilmesini amaçlıyordu. Kurulan 'yeni iktisadi mekanizma'nın (1979) amacı ise, işletmelerdeki iktisadi suiistimalleri önlemek ve onların planlama ile ilişkilerini normalleştirmekti.

1961 yılında başlatılan Anayasa'yı gözden geçirme süreci, 1977 Anayasasının kabul edilmesiyle sonuçlandı. Bu Anayasa, işçi ve köylülerin sosyalist devletinin "tüm halkın sosyalist devle- ti'ne dönüştüğünü gösteriyor ve Sovyet toplumunun 'ileri sosyalist toplum" olduğunu belirtiyordu.

Brejnev, 1977'de Podgornıy'ı görevden uzaklaştırarak, parti başkanlığı ile devlet başkanlığı görevlerini kendinde topladı. Bu arada, Politbüro içinde, 1976'dan 1984'te ölümüne kadar Savunma bakanı olan Ustinov'un, Gromiko'nun ve 1967'den 1982'ye kadar KGB başkanlığı yapan Andropov'un durumu güçlendi. Brejnev ölünce (kasım 1982), parti genel sekreteri olarak yerine Andropov geçti, 1983'te de Yüksek sovyet başkanlığına getirildi. 1980'den beri Bakanlar kurulu başkanı olan Tihonov mevkiini korudu. Andropov yönetimi (kasım 1982- şubat 1984), "sosyalist çalışma disiplini'ni pekiştirerek (ağustofe 1983 kararnamesi) ve "kişisel zenginleşmece karşı mücadele ederek, iç durumu iyileştirmeye çalıştı. Andropov'un ölümünden sonra, onun yerine, partinin (şubat 1984) ve devletin (nisan) başına Çernenko geçti. Fakat, Çernenko da mart 1985'te ölünce partinin başına Mihail Gorbaçov getirildi.

Gorbaçov dönemi (1985-1991)


Genel sekreter Gorbaçov parti içinde yeterli desteği sağladıktan sonra reform girişimlerine başladı. Partinin XXVII. kongresine sunduğu raporda sosyo-ekonomik kalkınmanın hızlandırılması gerektiğini, yönetimde demokratikleşmeye ve yerinden yönetime ağırlık verilmesini önerdi. Ocak 1987'deki parti merkez komitesi toplantısında da yaygın reformları, demokratikleşmeyi savundu. Perestroyka (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) ilkeleriyle özetlediği reform paketi komite tarafından desteklendi. 1941'den beri ilk kez toplanan Komünist parti kon- feransı'nda da (temmuz 1988) yeniden yapılanma görüşüldü. Gorbaçov, reformlardan dönüşün mümkün olmadığını, siyasal düzenin de, yapılanmaya koşut olarak, değişmesi gerektiğini vurguladı; köktenci ekonomik reformların gerekliliğini, özgürlüklerin genişletileceğini belirtti. Parti içinde seçim düzeninin tabandan yukarıya işleyeceğini, delegelerin merkezden seçiminden vazgeçildiğini açıkladı.

Demokratikleşme sürecinde Stalin ve Brejnev dönemleri eleştirildi. Stalin döneminde sözde yargılamalarla ölüme mahkûm edilen Buharin, Rıykov, Lev Ka- menev gibi parti önderleri Yüksek mahkemede aklandılar. Basın "açıklık" ilkesini uygulayarak yönetsel, toplumsal, ekonomik sorunlara, eleştirilere yer vermeye başladı. Moskova'da bir kamuoyu araştırma merkezi kuruldu (mart 1988). Dev- let-Kilise ilişkileri de yumuşadı. Rus halkının Ortodoksluğu kabulünün 1 000. yıldönümü, yetkililerin de katıldığı törenlerle kutlandı (1988).

Demokratikleşme hareketi milliyetçilik özlemlerinin açığa vurulmasına yol açtı. Kazakistan parti genel sekreterinin değiştirilmesine karşı Alma-ata'da milliyetçi gösteriler yapıldı (aralık 1986). İkinci Dünya savaşı sırasında Özbekistan'a sürülen Tatarlar Kırım'a dönmek için girişimlerini yoğunlaştırdılar. Baltık cumhuriyetleri Estonya, Letonya, Litvanya'da milliyetçi istemler parlamentolarda tartışılmaya başladı. Ermeniler, Dağlık Karabağ yöresinin Ermenistan'a bağlanması için gösteriler yaptılar. Azerbaycan'da Sumgait kentindeki gösterilerde Azerilerle Ermeniler arasında çıkan çatışmada 32 kişi öldü (şubat 1988). Gürcistan'da da şiddetle bastırılan gösterilerde ölenler oldu (nisan 1989).

Mart 1989'da yeni oluşturulan Halk temsilciler meclisi için seçimler yapıldı. İlk kez gizli oyla ve birden çok aday gösterilerek yapılan seçimlerde parti üyesi olmayan pek çok kişi seçildi. Merkez komitesi kadrosunda da gençleştirilmeye gidildi; bu amaçla 110 kişi görevden ayrıldı (nisan 1989).

Gorbaçov büyük önem verdiği reformların gerçekleşmesi için dış politikada barışa ve silahsızlanmaya ağırlık verdi ABD'yle Cenevre'de yapılmakta olan ve ara verilen nükleer silahların sınırlandırılması görüşmelerine yeniden başlandı. ABD Başkanı Reagan ile gerçekleştirilen zirve görüşmeleriyle (kasım 1985, ekim 1986, aralık 1987, mayıs-haziran 1988) iki blok arasındaki gerginlik büyük ölçüde azaltıldı. VVashington'da ABD'yle orta menzilli nükleer füzelerin (İNF) kaldırılması için anlaşma imzalandı (aralık 1987). Kısa menzilli nükleer füzelerin de kaldırılması için girişimler başlatıldı. Sovyet birlikleri 15 şubat 1989'da Afganistan'ı tamamen boşalttı. Varşova paktı ülkerindeki Kızıl ordu birliklerinin büyük bölümünün çekilmesine başlandı (1989). Viyana'da sürdürülen, konvansiyonel silahların azaltılarak dengelenmesi görüşmelerinde de uzlaşmacı bir politika izlendi. Gorbaçov Birleşmiş milletler genel kurulu'nda yaptığı konuşmada (aralık 1988) sovyet birliklerinin sayısının iki yıl içinde 500 000 azaltılacağını açıkladı Çin ile ilişkilerin düzeltilmesine de önem verildi. Gorbaçov'un öngörülen Çin gezisi (mayıs 1989), bütün dünyada izlenen yeni dış politikanın doğal bir sonucu olarak değerlendirildi.

SSCB'yi oluşturan federe cumhuriyetlerdeki milliyetler arasında başlayan gerginlik ve çatışmalar, 1989 yılından itibaren şiddetlendi ve ulusal istekler özellikle baltık ve kafkas ülkelerinde hızlandı. Kafkasya'da, Azerilerle Ermeniler arasındaki çatışmalarda pek çok insan öldü. 1990 yılında Komünist partisinin yönetici rolü kaldırılarak bir başkanlık sistemi rejimi kuruldu. Mart 1990'da Gorbaçov, Halk temsilcileri kongresi tarafından SSCB devlet başkanlığına seçildi. SSCB Moskova anlaşmasıyla iki Almanya'nın birleşmesini kabul etti. Pazar ekonomisinin kurulmasını öngören reformların yarattığı kargaşa nedeniyle meydana gelen ekonomik düzensizlik ve merkezi hükümetle federe cumhuriyetler arasındaki gerginlikler, Sovyetler Birliği'ni kökünden sarsmaya başladı. Ağustos 1991'de muhafazakâr komünist yöneticilerin, Gorbaçov Kırım'da tatildeyken ona karşı giriştikleri hükümet darbesi, Rusya Federasyonu başkanı Boris Yeltsin'in yönettiği direniş sayesinde başarısızlığa uğradı. Baltık ülkelerinin (Estonya, Letonya ve Litvanya) bağımsızlığının eylül 1991'de Uluslararası toplulukça tanınmasından kısa süre sonra SSCB dağılma sürecine girdi ve Gorbaçov 25 aralık 1991'de devlet başkanlığından çekildiğini televizyonda ilan etti. O gün gece yarısı Kremlin'de SSCB bayrağı indirilerek yerine Rus bayrağı çekildi. Böylece Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği 1991 yılı sonunda tarihe karışmış oldu.

ASKERİ TARİH


SSCB'nin askeri sorunsalı.


Bolşevikler, 28 şubat 1918'de, bir "köylü ve proletarya ordusu" olan Kızıl Ordu'yu kurdular Başlangıçta, bu ordu, devrimi iç ve dış düşmanlarına karşı savunacaktı, ama devrimci olmak isterken bir yandan da rus tarihinin sürekliliğinde bütünleşmek gereksinimini duyduğu için çok geçmeden ulusal bir orduya dönüştü. Devrimci dogmalar ve coğrafi-tarihi gerçekler birbirinden ayrılamazdı, ama bunları uyumlu hale getirmek önemli sorunlar yaratıyordu. Lenin, Clausewitz'i okumuş ve üzerinde düşünmüştü ve onun "savaş, politikanın başka yollarla sürdürülmesidir" görüşünü paylaşıyordu. "Marxçılar bu beliti, daima, her türlü savaşı açıklayabilecek başlıca kuramsal ilke saymışlardır" diyordu. Bir yandan devletin yapısı ile hükümet sistemi, öte yandan askeri örgütlenme ile savaşın yönetilmesi arasında sıkı ilişki olduğuna inanıyordu ve Marx'a sadık kalarak, savaşın devrimi doğurmaya yardım edebileceğini düşünüyordu. Bu politik kaygı, asker olmayanların işiydi. Orduyu kuranlar ve bir strateji belirleyenler Troçki, Lenin, Frun- ze, Timoşenko, Voroşilov, Stalin gibi siviller oldu. Ama imparatorluk ordusunun eski subaylarından ikisi, Tuhaçevskiy ve Şapoşnikov da onlara katıldılar. Hepsi de Kızıl Ordu'nun "silahlı bir kalabalık" olması ve anarşinin karşı devrimi kolaylaştırmaması için, özellikle disiplin konusunda klasik ilkelere başvurdular. Bir iç savaşa karşı koymak zorunda olan SSCB, "kapitalist kuşatma'nın tehdidi altında olduğundan kendisini savaşta sayıyordu. Troçki, sabık imparatorluk ordusundan birçok subay ve astsubayı Kızıl Ordu'ya kabul etmek zorunda kaldı ve onları ideolojik bir kalıpta bütünleştirmeye önem verdi. Ama marxçı bir askeri öğreti var mıdır? önemli bir tartışmanın kökeninde bu soru yatar. Sivillere ve Tuhaçevskiy'e göre iç savaştan edinilen bilgilere bakarak, önceki askeri öğretiler artık geçer-


sizdi ve ideolojiden esinlenen yenilerini tasarlamak gerekiyordu. Troçki'ye göre, savaş pratik bir sanattan başka bir şey olmayacak kadar çok fazla politik ve maddi güçlerin kavşak noktasında bulunduğundan, marxçı olsun ya da olmasın bir 'savaş bilimi' yoktu. Troçki hem başka ülkelerin, hem eski rus rejiminin deneyimini göz önünde bulundurmayı gerekli görüyordu. Sovyet askeri politikasının değişmez sorunlarından biri ta o zaman ortaya çıktı: ideolojik gereklerle askeri gerekleri nasıl uzlaştırmak? İkinci Dünya savaşı soyunca, Stalin, alman istilası karşısında sovyet birliklerinin davranışını açıklamak için "Kutsal Rusya ana" çağrışımına başvurdu. İdeoloji saldırıyı, rus gerçeği savunmayı gerektiriyordu. Askeri bir zafer, yeni bir politik rejimin kurulması için gerekli koşulları yaratabileceğinden Tuhaçevskiy, bütün alanlarda saldırıya geçmeyi salık vermişti: bu görüş, 1945'te Doğu Avrupa'da doğrulandı ve mareşal Yakuboskiy, Varşova paktı'nın başkomutanı olunca Tuhaçevs- kiy'in görüşlerini ilke edindi. Ama askeri yenilgi politik yenilgi demektir: dünya devriminin kalbi olmak isteyen bir devlet için, prolitik amaçlarıyla orantılı askeri bir sisteme, dolayısıyla basit savunma zorunluluklarının gerektirdiğinin üstünde askeri bir potansiyele sahip olma gerekliliği bundan doğmaktadır. Bu askeri sistemin güçlü olması, ekonominin ordunun gereksinmelerine bağlı olmasını zorunlu kılıyordu. Bu sorun, sovyet askeri politikasına hep egemen oldu. Bu politika, hem rejimin devrimci istemlerine sadık kalmak, hem coğrafi konumdan ve ekonomik olanaklardan doğan zorunluluklara uymak zorundaydı.
• 1918'den 50'// yıllara kadar Kızıl ordu. Bolşevikler, çarı terk eden impartorluk ordusundan bazı unsurlara yaslanmasa- lardı 1917 ekiminde kendilerini kabul ettiremezlerdi. Yeni hükümet, onu onaylayan işçileri ve ayaklanan birlikleri bir araya toplamakla yetinemezdi. Ama devrimci bir rejimin ordusunun da devrimci olması gerekiyordu. Kızıl Ordu'nun siyasallaşması, onun doğuşunu sağlayan koşulların ürünüdür. Ta başlangıçta, Lenin ve yoldaşlarının, devrime karşı savaşan Ruslar'ın saldırılarını karşılamak için askeri harekâta başvurmak zorunda kalmalarıyla bu siyasallaşma daha da belirginleşti: 1922'ye kadar, Ukrayna'da, Don bölgesinde, Kafkasya'da ve Uzakdoğu'da general Kolçak, Denikin ve Vran- gel'in 'beyaz' ordularına karşı savaşmak zorunda kaldılar ve 1920'de, Polonya'ya girdiler. Bu siyasallaşma, komünist liderlerin ilerde birçok kez birbirlerine karşı giriştikleri mücadeleler için bir çeşit alıştırma oldu. O sırada askeri politika ancak Almanya'nın desteğiyle temellerini pekiştirebilirdi. Almanya ise Versailles antlaşması'nın sonuçlarını ancak Sovyet- ler'in desteğiyle değiştirebilirdi. 1923'te, Junkers, Moskova yakınındaki Fili'de uçak yapma izni aldı. 1924'te, alman pilotlar için Lipetsk'te bir eğitim merkezi açıldı. Krupp, Orta Asya'da bir top fabrikası kurdu. General von Seeckt, SSCB’nin yardımı sayesinde Versailles anlaşması'nı 'atlatarak' Reichsvvehr'i kurabildi ve modem silahlarla donattı. Kızıl ordu da bundan yararlandı: subaylar Almanya'da staj gördüler, fabrikaları modern bir teknoloji ile donatıldı. Havacılığın ve zırhlı araçların gelişmesiyle açılan olanakların bilincinde olan Tuhaçevskiy Almanlar'ın benimseyecekleri bu silahların topluca kullanımını öngören öğretiyi tasarladı.
Ama Stalin bir süre Almanya'da kalmış olan, hatta alman subaylarla sadece karşılaşmış olan bütün subayları öldürttü. 11 haziran 1937'de Pravda, ordunun yüksek rütbeli komutanlarından bir grubun ölüm haberini verdi. Bunların arasında o zaman Savunma bakanı yardımcısı olan Tuhaçevskiy de vardı: Stalin, o za

manlar Sicherheitsdienst'in şefi olan R. Heydrich'in katkısı ve Edvard Benes'in yardımıyla Tuhaçevskiy'e karşı bir komplo düzenleyerek onu tasfiye etti. Haziran 1937'den eylül 1938'e kadar, 'temizlik' bütün birliklerde, her kademede yapıldı. Kızıl Ordu'nun başı kesildi: ancak iki albaydan biri kaldı. Direktif, parti yönetimince, özellikle teknik ve taktik konusunda iç savaşta deneyim geçirmiş olan Stalin ve Jdanov tarafından verildiğinden, bu operasyon, bazı tip silahların, özellikle uçakların, tankların ve topların seri halinde üretiminde önemli bir gecikmeye yol açtı. Yöneticiler 1939'da girişilen Finlandiya* seferlerinin yarattığı uyarıyı dikkate almadılar; bu savaşta Kızıl ordu çetin bir direnmeyle karşılaşmış ve zayıf noktaları ortaya çıkmıştır: birliklerin kış savaşı koşullarına uyarlanamaması, kayakçı birliklerin olmayışı, taşıma araçlarının yetersizliği, otomatik silahlardan yoksunluk vb. Ancak 1940 şubatında, 27 tümeni, binlerce top ve tankı harekete geçirdikten sonra, mareşal Timoşen- ko'nun birlikleri 'Mannerheim hattı'nı yarmayı ve Finlandiya'yı ateşkese zorlamayı başarabildi. Stalin'in askeri politikası, politik nedenlerden dolayı başarısızlığa uğradı. 1941 haziranında alman saldırısı sırasında, son derece ağır koşullar altında bu politika neredeyse iflas edecekti. Almanlar cepheye 17'si tank ve 13'ü motorize olmak üzere 190 tümen (5 milyondan fazla asker), yaklaşık 5 000 uçak, 3 700‘den fazla tank sürdüler. Sovyet kuvvetlerinin sayısı 3 milyon askerden azdı; ellerinde 1 500 yeni tank, 1 500 yeni uçak, önemli miktarda zırhlı ve eski araç vardı; 170 tümen batı sınır bölgelerinde toplanmıştı. Alman saldırısı, bazı bölgelerde kurtarıcı olarak karşılanmakla birlikte, her türlü ideolojiden bağımsız olarak klasik halk duygularının, özellikle yurtseverliğin uyanmasına yol açtı. Kayıplar çok büyüktü: 13 milyon asker ve 7 700 000 sivil. Bu sonuç, savaşa hazırlıksız yakalanıldığını ve Almanya ile anlaşma politikasının kötülüğünü açıkça göstermektedir. Özellikle, 301u yıllarda askeri komutanların hemen hepsinin elenmesi, Kızıl Ordu'yu, bilgileri ve askeri deneyimleri Birinci Dünya savaşı'na ve iç savaşa dayanan subayların ve alelacele yetiştirilmiş komutanların ellerine bıraktı. Ju- kov, Vasilevskiy, Kirponos, Timoşenko ya da Meretskov gibi subaylar bile, Sta

lin'in maceracı emirlerine karşı çıkmayı cesaret edemediler. Zafer, önemli kayıplar pahasına ve Anglosaksonlar'ın katkısıyla kazanıldı. 1945'te Kızıl Ordu'nun Avrupa'da elde ettiği üstünlük, onun kendi potansiyel gücünden değil, III. Reich düştükten sonra Müttefiklerin kuvvetlerini terhis etmelerinden dolayıdır. Kızıl ordu, şimdi Avrupa'nın göbeğindedir ve SSCB'nin askeri politikasına yeni boyutlar kazandıracak politik bir operasyon aracıdır.
• SSCB Dünya çapında askeri güç. Askeri politika, 'sosyalist kale'nin sınırlarını Avrupa'nın göbeğine kadar yayma istemiyle birleşti, ama dünyada devrim hayalleri başarısızlığa uğradıktan sonra kale olarak bir tek SSCB'nin kendisi kaldı. Güçlü komünist partilere dayanan Sov- yetler Birliği, Marshall planı'nın uygulanmasına karşı çıkmaya çalıştı ve 1948 şubatının sonunda, Prag'a komünist bir hükümeti kabul ettirdi. Batı'nın tepkisi, özellikle 4 nisan 1949'da Atlantik paktı'nın kurulması oldu; SSCB, buna 25 haziran 1950'de çıkan Kore savaşı sırasında gücünü Uzakdoğu'ya kaydırarak, diplomasisinin sarkaç ritmi geleneğine sadık kalarak cevap verdi. SSCB ilk nükleer bombasını 29 ağustos 1949'da patlattı. Amerika Birleşik Devletleri'nin bu alandaki tekeli ortadan kalktı. Amerikan termonükleer bombasının patlatılmasının üzerinden (31 ekim 1952) daha bir yıl geçmeden, SSCB de kendininkini gerçekleştirdi (12 ağustos 1953). Rusya-Amerika eşitliğinin yolu açıldı. Ama bu silahlara sahip olmak yetmez, onları taşıyabilmek de gereklidir: SSCB, bir yandan nükleer gücünü geliştirirken (hem topyekün güç alanında, hem çeşitlendirme alanında) bir yandan da kendisini büyük bir deniz gücü haline getirecek bir politikaya yöneldi. İkinci Dünya savaşı'nın ertesinde, Stalin'in gözü Kızıl Ordu'dan ve partizanlardan, yani kara kuvvetlerinden başkasını görmüyordu. Piyade ve zırhlı birlik uzmanlarının yönettiği genelkurmayda sadece birkaç havacı vardı. Güvenlik, topraklarının uçsuz bucaksızlığına dayanıyordu ve gerektiğinde 'general kış', Na- polâon'un ve Hitler'in yenilgilerini unutup bozkırda maceraya atılmaya kalkışacak düşmanlarına bir kez daha yasasını kabul ettirecekti. Böylece, 1945'te Ruslar, savaşta deniz kuvvetlerinin oynadığı rolden hiç ders almış görünmüyorlardı: as-



keri bir güç, aynı zamanda okyanuslarda da gelişirse, tam etkili olabilir. O sıralar, Sovyetler kıyılardan uzak operasyonlara katılma olanağı bulunmayan orta menzilli denizaltı yapımına önem verdiler. Bu deniz politikası, özellikle anakara- sal bir strateji anlayışına bağlıdır. Buna göre, deniz kuvvetlerinin tek görevi, yenilmezliğiyle ünlü Kızıl Ordu'nun her türlü düşmanı püskürteceği anakaranın kıyılarını savunmaktır. Ancak 1950'ye doğru, SSCB gerçekten denize yönelmeye başladı: kendisinin henüz sahip olmadığı ve daha üzerinde çalıştığı nükleer silahlara sahip bir düşmanı mümkün olduğu kadar uzakta tutmak için çaba harcadı. Sonra, bu nükleer silahı düşman topraklarına ulaştırabilecek duruma gelmek istedi. Böylece nükleer gücünün gelişmesine paralel olarak, nükleer silahları rus kıyılarından uzaklara taşıyabilecek bir deniz gücü kuruldu. 23 eylül 1957'de ilk kıtalararası füzenin ve 4 ekimde ilk yapay uydunun fırlatılmasından başlayarak, uzay araçları konusunda yürütülen önemli çabalar, aynı stratejik görüşe dayanmaktaydı. Deniz gücü, SSCB'ye Akdeniz’de askeri bir güç olma (böylece Montreux sözleşmesi'ni geçersiz kıldı) ve Atlas okyanusu'nda, Karayibler'de, Büyük Okyanus'ta ve Hint okyanusu'nda bulunma olanağını sağladı. İskandinavya'nın kuzeyindeki Kola yarımadası ve Vladivostok bölgesi, sembolik gösteriler ve Üçüncü dünya'nın duyarlı bölgelerinde somut operasyonlar yapan bu deniz gücünün iki kalbi oldu. Aynı zamanda, ve Amerika Birleşik Devleti'nden önce SSCB, savunmanın saldırıya oranla zayıf olduğu görüşüne dayalı caydırma kurallarını altüst eden füzesavar füzeler geliştirdi. Daha 1964'te, Moskova'nın çevresinde ilk füzesavar ağı-Galosh füzeleri- kuruldu. SSCB, askeri politikasını, ideolojiye indirgenemeyen etmenleri göz önünde tutan teknik devrimlere güçlükle uyarladı. İdeoloji hep saldırıyı gerektirir, caydırma ise amaçların belirlenmesinde değil, araçların seçiminde ılımlılığı gerektirir düşüncesi egemen oldu. SSCB, dolaylı stratejilerin (coğrafi yer belirlemeleri ve taktikler için) sunduğu bütün olanaklara sahip olduğundan, bu stratejiler ordunun sadece politikanın hizmetinde bir araç olduğu inancına dayalı askeri politikayı etkilememekteydi. 1983 sonbaharında geçen "avrupa füzeler savaşı" - Sovyetler'in SS-20 füzelerini hizmete koymasıyla bozulan dengeyi sağlamak için NATO üyesi devletlerin Pershing II amerikan füzelerini ve Cruise füzelerini yerleştirmeye karar vermeleri- bu bakımdan çok etkili oldu. SSCB, her zaman kendisini "kuşatılmış" olarak görmekteydi. Bu boyutlarda bir ülke, kendi güvenliği için bu kadar geniş kapsamlı bir projeyi savunurken, gerçekte, bunu açık açık söylemese de, en azından bütün hasım ve komşularınınkine eşit askeri bir güce sahip olmak istiyor demekti: bu koşullarda ona göre güvenlik, yerkürenin başka herhangi bir devleti için, -bu Amerika Birleşik Devletleri gibi süper bir güç bile olsa-, güvensizlik demekti. Sovyet askeri politikasının özü, SSCB'nin güvenliğinden çok, ona yakın komşuları (özellikle Varşova paktı üyesi ülkeler), komünizme kazanılmış ya da kendisi tarafından kışkırtılan uzak ülkeler ve bu ideolojiyi kabul etmeyenler üzerinde sağladığı etki olanaklarıyla doğrudan ilgiliydi. Bu askeri politikanın böylece iki büyük hedefi vardı: bir yandan Batı Avrupa, öte yandan denizler; çünkü denizler artık bir kıta-ülkenin stratejik alanında yer almaktaydı.
KURUMLAR
SSCB, önceki anayasalarında olduğu gibi, 7 ekim 1977 Anayasası'na göre de üç temele dayanıyordu: "siyasal sistemin çekirdeği" olan Komünist parti'nin ege

men rolü (md. 6), demokratik merkeziyetçilik ilkesi (bu ilkeye göre güven aşağıdan, otorite de yukarıdan gelir) ve federalizm.
SSCB 15 federe cumhuriyetten meydana geliyordu. Bu federe cumhuriyetlerin de kendi içlerinde özerk bölgeleri vardı. Ancak, uygulamada başlıca yetkiler federasyona ait olduğundan özerklik çok sınırlı bir düzeyde kalıyordu. Kendi başlarına özerk varlıkları elan bu yönetim birimleri federal yönetimdeki Uluslar sov- yeti'nde temsil ediliyorlardı (her federe cumhuriyet 32, her özerk cumhuriyet 11, her özerk bölge 5, her özerk yönetim çevresi 1 milletvekili). Bunun yanında tüm sovyet halkını temsil eden Birlik sov- yeti yer alıyordu (350 000 kişi için bir milletvekili). Bu iki meclis Yüksek Sovyet'i oluşturuyordu. Yüksek sovyet, halkın temsilcilerinden meydana gelen ve kuramsal olarak tüm yetkileri elinde bulunduran yüksek bir organdı. Uygulamada ise art arda yapılan yetki devirleriyle, iktidar gerçekte Yüksek sovyet prezidyu- mu'nda ve onun aracılığıyla partinin elindeydi. Gerçekten, Sovyet'in kısa ve az olan toplantı dönemleri arasında, yetkilerini kendi içinden seçtiği 39 üyeden oluşan Prezidyum kullanıyordu. Prezidyum kendi içinden başkanını seçiyordu. Prezidyum başkanı yürütme kuvvetinin gerçek lideriydi. Prezidyumun yanında ona ve Yüksek Sovyet'e karşı sorumlu olan Bakanlar kurulu vardı. Yüksek sovyet prezidyumu başkanı, 1977 yılından sonra aynı zamanda parti merkez komitesinin de genel sekreteriydi. Merkez komitesi tüm devlet organlarına egemendi ve bölge düzeyinde olduğu kadar tüm ülke düzeyinde (federal düzeyde) fiilen iktidarı elinde tutan organdı. Ekim 1988’de yapılan Anayasa değişikliğiyle 2 250 kişilik bir Halk temsilcileri meclisi kuruldu. Bu meclisin kendi üyeleri arasından, beş yıl için, seçeceği ve Batı'daki parlamentolar gibi sürekli çalışacak 420 kişilik bir Yüksek sovyet öngörüldü. Yüksek sovyet başkanının (aynı zamanda Cumhurbaşkanı sayılır) da beş yıl için ve en çok iki kez seçilmesi kuralı kabul edildi.
SAVUNMA
Sovyet savunma bütçesinin resmi tutarı 1979 yılında 18 milyar rubleyi geçmiyordu (1982'de 17 milyar). Bununla birlikte, batılı uzmanlara göre, SSCB'nin toplam savunma giderleri bunun çok üstündeydi, çünkü bu bütçe salt askeri harcamaları kapsamakta, sivil savunma gibi daha pek çok alan bunun dışında tutulmaktaydı. Sovyet silahlı kuvvetlerinin toplam asker sayısı 1984'te 5 050 000 dolayındaydı (1 500 000'i genelkurmay emrinde ve lojistik destek kuvvetlerinde). Bunlara 300 000 kişilik sınır koruma birli- kerini ve 260 000 kişilik iç güvenlik birliklerini eklemek gerekir. (Öte yandan, gençliğin askeri eğitimine katılan 5 milyon eğiticiyi, sivil savunmada görevli 150 000 insanı ve savaşa sokulabilir 16 milyon kişiyi kapsayan DOSAAF'ın [kara, hava ve deniz kuvvetleriyle işbirliği yapan gönüllüler topluluğu] 25 milyon üyesi yukarıda sözü edilen sayıların dışındadır.) Zorunlu askerlik hizmeti, 1967 yılından sonra kara ve hava kuvvetlerinde 2 yıl, deniz kuvvetleri ile sınır koruma birliklerinde 2,5 yıl olarak saptanmıştı. İhtiyatların sayısı 25 milyon kadardı. Komünist partisi'nin etkisi, her birlikte, sözkonusu birliğin ''.omutan yardımcısının başkan olduğu siyasi bir bölümün bulundurulmasıyla sağlanmış durumdaydı. Bu paralel hiyerarşinin en yüksek noktasında, Savunma bakanlığı’na değil, partinin merkez komitesine bağlı, ordular merkez siyasi yönetimi bulunuyordu.
• Stratejik nükleer kuvvetler, 1984 yılında elde bulunan 3 000'den fazla balistik füzeyle SSCB, bu alanda ABD ile eşitliği sağlamış durumdaydı.


Gene aynı tarihte bu kuvvetlerin durumu ise şöyleydi:
—toplam olarak 989 balistik füze taşıyan, 62'si nükleer güçle çalışan ve hepsi güdümlü mermi atabilen 83 denizaltıdan oluşan deniz gücü. Typhon sınıfının ilk birliği 1980'de hizmete girmiş olup 8 300 km menzilli ve çok başlıklı 16 adet SSNX-20 füzesiyle donatılmıştı;
—stratejik füze birlikleri (325 000 kişi), 6 ordu halinde düzenlenmişti; kıtalararası (İCBM) 1 400 füzeye sahipti; en yenileri, her biri 550 kt’luk 6 nükleer başlıkla donatılmış SS-19'lardı; onlardan başka orta menzilli 600 füze (İRBM ve MRBM) bulunuyordu. İRBM'ler arasında bulunan SS- 20, 150-500 kt'luk nükleer 3 başlıkla donatılmıştı ve 5 000 km uzaklıkta bulunan bir hedefi 200 m'lik bir sapmayla vurabilen devingen bir füzeydi. SS-20'lerin vuruş alanı tüm Batı Avrupa'yı kapsıyordu; —stratejik hava kuvvetleri (68 000 kişi), 3 ordu halinde düzenlenmişti, uzun menzilli 100 bombardıman uçağı (Backfire TU-22) ve orta menzilli 300 bombardıman uçağı (Badger TU-16) vardı.
• Hava savunma kuvvetleri (630 000 kişi), kara ve hava ordularının katkılarıyla kurulmuş olup özerk bir komutanlık oluşturuyor ve şu kuvvetleri kapsıyordu: —gözetleme uydu şebekeleri ve çeşitli tipte yaklaşık 7 000 radarı kapsayan modern bir uzaktan arama, alarm ve güdüm sistemi;
—2 250 uçaktan oluşan ve yapılmakta olan yenileştirme nedeniyle uçak sayısı azalan hava filosu (Mig 25, Mig 29, Yak 28P vb.);
—1 400 ayrı noktaya yerleştirilmiş 10 000 uçaksavar füze. En önemlileri, SA-2 "Guideline", geniş etki alanlı SA-5 ve amerikan Cruise füzelerine karşı etkili olabilen SA-10 füzeleridir. Bunlara, Moskova çevresinde bulunan 32 fırlatma rampasını donatan Galosh tipi füzesavar füzeler (ABM) eklenmişti.
• Kara kuvvetleri (1,4 milyonu silah altında olmak üzere 1,8 milyon asker): 126 mekanize ya da motorlu tümen, 46 zırhlı ve 8 hava indirme tümeni; 110 000 zırhlı araç (bunlar arasında 50 000 tank ve 1 500 taktik nükleer füze). Bu kuvvetlerin bulundukları yerler 1984'te şöyleydi:
—Batı'ya karşı: esas savaş birliği olarak, birinci kademede, 20'si eski Doğu Almanya'da, diğerleri uydu ülkelerde bulunan ve 10 000'den fazla tankı olan 30 tümen. Sovyet savaş birliklerinin gerçek vurucu gücü olan bu kuvvetler savaşa hazır durumdaydı. Tümüyle mekanize olup Frog, Scud ve Scaleboard tipi taktik nükleer füzeler, en modern tanklar (T-64 ve T-72) ve yeterli sayıda uçaksavar füzelerle (SAM 6, 7, 8 ve 9) donatılmışlardı. Bu birinci kademe, SSCB'nin Avrupa kısmında bulunan ve 69 tümeni içeren ikinci bir kademeyle destekleniyordu.
—Basra körfezi bölgesine karşı: Kafkasya ve Türkistan'da 24 tümen;
—Çin'e karşı: 49 tümen. Batı'ya karşı düzene sokulmuş birinci kademe dışında, hiçbir tümenin barış zamanında asker ve gereç bakımından tam olmadığını belirtmekte yarar var.
• Deniz kuvvetleri (15 000'i deniz piyadesi olmak üzere 450 000 kişi), yirmi yılı aşkın süre komutanlığını yapan amiral Gorşkov tarafından büyük çapta geliştirildi. Dünyanın bütün denizlerinde var olmak üzere dört büyük donanma (Kuzey, Büyük Okyanus, Karadeniz ve Baltık) ile iki filodan (Akdeniz ve Hint okyanusu) oluşuyordu. Gemilerin, özellikle denizaltı- ların sayısı her yıl artmakta ve sovyet tersaneleri ara vermeden çalışmalarını sürdürmekteydi. 1984 yılında, deniz kuvvetlerinin elinde, 300 büyük savaş gemisi ve 119'u nükleer olmak üzere 276 denizaltı bulunuyordu. Savaş donanmasında ilki 1973'te denize indirilen Kiev tipi (37 000 t) 3 uçak gemisi, Moskova tipi (20 000 t) 2 helikopter gemisi, nükleer güçle çalışan bir kruvazör, yirmi kadar Kara ve


Kresta tipi denizaltısavar kruvazör, 15 kadar Sverdlov tipi kruvazör, yaklaşık 70 kadar destroyer, 180 firkateyn ve 800 kadar çeşitli tipte gemi (korvet, hidropler, lojistik amfibi gemileri vb.) yer alıyordu. —Karada bulunan, fakat kısa sûre önce bir bölümü denize açılan hava-deniz kuvvetleri, yaklaşık 750 savaş uçağına ve 300 helikoptere sahipti ve 4 hava ordusundan oluşuyordu.
• Hava kuvvetleri (365 000 kişi), 6 000 kadar savaş uçağına ve 3 500 kadar helikoptere sahipti. Aslında bu kuvvetler 'kullanılmak üzere' diğer kuvvet tiplerine dağıtılmış durumdaydı; stratejik nükleer kuvvetler, hava savunma birlikleri, kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri (hava-deniz). En büyük komutanlığı, 4 500 savaş uçağına ve 2 300 silahlı helikoptere sahip olan taktik hava kuvvetleriydi (195 000 kişi). Taktik hava kuvvetleri, 4'ü 2 000 uçağıyla Avrupa'da bulunan değişik güçlerde 16 hava ordusundan oluşuyordu. Karaya karşı başlıca saldırı uçakları Mig 25, Mig 27 ve SU 24 avcı uçaklarıydı. En modern takip uçakları ise Mig 23 ve Mig 27 avcı uçaklarıydı. 1982'de havadan havaya 4 füze ve 2 döner güdüm-


lü mermiyle donanmış Mig 29 ortaya çıktı. Bu uçak amerikan F-18 avcı uçağının karşılığıydı. Silahlandırılmış helikopterler, Mİ 8 ve Mİ 24'lerdi. Zırh, roket ve topla donatılrrUş olan bu sonuncusu Afganistan'da sık sık kullanılmıştı.
—Nakliye uçakları, son on yıl içinde büyük ölçüde gelişmişti; çoğunluğu Anto- nov 12 ve llyuşin 76 olmak üzere 600 uçağı kapsıyordu. Bir kerede iki tümeni taşıyabilecek güçteydi. Gerektiğinde, Aeroflot'un (Sovyet havayolları) kısa sürede serferber edilebilecek 1 100 yolcu uçağıyla desteklenebiliyordu.
DİLLER
SSCB'de, ulusal durumunun yansıması olan dil durumu, çar imparatorluğunun oluşturduğu "halklar hapishanesinin bir


mirası olarak son derece karmaşıktı. Belli başlıları ülkenin siyasal ve yönetimsel bölünmesinin de temelini oluşturan 180 dolayında değişik dil belirlenmişti.
• Hint-avrupa dilleri. Slav dalı, 129 milyon Rus ile 13 milyon başka halk kökenliler tarafından anadili olarak konuşulan rusçayla ilk sırada yer alıyordu. Tüm SSCB'de ikinci dil olarak öğretilen ve konuşulan rusça, ülkenin dilsel hiyerarşisinin en üst noktasında yer alıyordu. Ukrayna (34 milyon kişi) ve Beyaz Rusya (7 200 000) dilleri Ukrayna ve Beyaz Rusya'nın resmi dilleriydi. Lehçe (400 000 kişi) ve bulgarcanın (270 000) konuşulduğu resmi bir alan yoktu. Slav diline yakın Battık dalını temsil eden diller litvanya dili (2 600 000 kişi) ve let dili (1 400 000) Litvanya ve Letonya'nın resmi dilleriydi. Iran dalının temsilcisi, tüm Orta Asya'da 2 100 000 kişi tarafından konuşulan, farsçaya çok yakın olan tacikçe Tacikistan'ın resmi diliydi. Oset dili (Kafkasya'da 440 000 kişi) bir özerk cumhuriyetle Gürcistan'a bağlı özerk bir bölgenin diliydi. Kürtçenin (Kafkasardı'nda ve Türkmenistan’da 90 000 kişi), talişin (Azerbaycan'da 100 000 kişi) ve beluçi-


nin (Türkmenistan'da birkaç bin kişi) konuşulduğu resmi bir bölge yoktu. Hint- avrupa dilinin yalıtılmış bir dalı olan er- menice, özellikle resmi dil olduğu Ermenistan Cumhuriyetinde ve tüm SSCB'ye dağıtılmış 3 200 000 kişi tarafından konuşuluyordu. Bir roman dili olan moldav (gerçekte rumencedir) Moldavya Cumhuriyetinin resmi diliydi (2 600 000 kişi). Almanca (eskiden Volga kıyılarında yoğunlaşmış sonra ülkeye dağılmış 1 800 000 kişi) ve SSCB Yahudilerinin geleneksel dili yiddiş (2 milyon kişi) germence dalını temsil ediyorlardı. Ülkenin batısına dağılmış 120 000 Çingene ve uzun bir süreden beri Karadeniz bölgesine yerleşmiş 340 000 Yunanlinın dilleri resmi bir nitelik taşımıyordu.
• Altay dilleri. Özellikle türk dilleriyle kalabalık ve devingen bir bütün oluşturu-



yordu (yaklaşık 50 milyon kişi türkçe konuşuyordu). Türk dilleri, çuvaşça (özerk cumhuriyette 1 500 000) ve yakutça (özerk cumhuriyette 290 000 kişi) dışında birbirlerine çok yakındır: Özbekçe (12 500 000 kişiyle Sovyetler Birliği’nin üçüncü dili), kazakça (6 600 000), azerice (5 500 000), türkmence (2 000 000), kırgız- ca (1 900 000) federe cumhuriyetlerin resmi dilleriydi. Bunların dışında kalan diğer türk dilleri de özerk cumhuriyetlerde konuşuluyordu; Özbekistan'da tatarca (çok dağınık durumda 5 300 000 kişi), başkırtça (1 370 000), kumukça (269 000), karaçayca (110 000), balkarca (60 000), nogayca (180 000), karakalpakça (250 000); Orta Asya'da konuşulan Uygurca (170 000) ve Moldavya'da konuşulan gagavuzcanın (173 000) resmi kullanım alanı yoktu. Moğol dilleri olan ve özerk cumhuriyetlerde kullanılan kalmuk- çayla (315 000 kişi) buryatça ve birkaç bin kişinin konuştuğu kimi tunguz dilleri de (evenki, lamut, nanay) Altay ailesinde yer alırlar.
• Ural ailesi. Çok sayıda, ama dağılmış durumdaki dillerle temsil ediliyordu. Es- tonya dilinin (1 milyon kişi, Estonya'nın


resmi dili) varlığını sürdürmesine karşın, ESKİ SSCB'DE KONUŞULAN karelce (100 000), vepsçe, livce ve vot BAŞLICA DİLLER gerilemekteydi; Murmansk bölgesinde laponca konuşan 2 000 kişi yaşıyordu.
Mordvin dili, 340 000'i özerk bir cumhuriyette yaşayan 1 300 000 kişi tarafından konuşuluyordu. Çeremisçeyi konuşan 540 000 kişinin de yarısı özerk bir cumhuriyette yaşamaktaydı. Votyak (özerk cumhuriyette 600 000 kişi konuşur) ve komi (özerk cumhuriyette 260 000 kişi konuşur) perm öbeğinde yer alırlar Uğur dilleri öbeğindeyse, yok olmak üzere bulunan vogulca, ostyak (21 000 kişi) ve Karpatardı Ukrayna'da 85 000 kişi tarafından konuşulan, ama resmi dil sayılmayan macarca bulunuyordu. Kuzey Sibirya'da, birkaç bin kişinin konuştuğu sa- moyed dillerini de saymak gerekir.
• Kafkas dilleri. Kafkas dilleri arasında,


bölgenin yalnızca güney kesiminde konuşulan gürcüce, bu dili konuşanların sayısı (3 200 000 kişi) ve resmi dil sayılması nedeniyle (federe cumhuriyet) önemliydi. Kuzey-batı ailesi, bir yandan birbirlerine çok yakın abhazca (özerk cumhuriyette 80 000 kişi) ve abazacayı (23 000 kişi), öte yandan da adigey (özerk bölgede 95 000 kişi), kabartay dili (türkçe konuşan Balkarlar ile paylaştıkları özerk bölgede 280 000 kişi) ve çer- kesçeyi (türkçe konuşan Karaçaylar ile paylaştıkları özerk bölgede 37 000 kişi) içeriyordu. Gerçekte bu üç dil, bir tek dilin lehçesel değişkeleridir. Orta-Kuzey bölgenin dilleri çeçence (750 OOO kişi) ve inguşça (150 000 kişi) özerk bir cumhuriyette toplanmıştı. Kuzey-doğu dillerine gelince, yirmi altı tane olan bu diller çokhalklı Dağıstan Cumhuriyeti'nde konuşuluyordu (Dağıstan'da, türkçe ve hint-avrupa dilleri konuşan küçük topluluklar da vardı). Bu yirmi altı dil içinden beşinin resmi bir konumu vardı: avar (440 000 kişi), lezgi dili (300 000 kişi), dargua (230 000 kişi), lakça (80 000 kişi), tabasaranca (55 000 kişi).
• Öteki diller. Paleosibirya dilleri denen diller (bir aile oluşturmazlar) çok az sayıda insan tarafından konuşuluyordu; çuk- çi dili (12 000 kişi), nivhe ya da gilyak (2 000 kişi), yukagirce (200 kişi). Kafkasar- dında 16 000 kişi tarafından konuşulan ve aramcanın değişik bir biçimi olan ay- sor (ya da asur dili) sami ailesinin temsilcisidir; standart çinceye yakın dungan da, Orta Asya'da 35 000 kişi tarafından konuşuluyordu.
Son düzenleyen Safi; 28 Aralık 2016 05:53
Hızlı Cevap
Mesaj:
Tarih forumu 'Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ve Tarihi' konusunu görüntülüyorsunuz: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Rus Çarlığı’nın 1917’deki Sovyet Devrimi’yle yıkılmasından sonra aynı topraklar üzerinde kurulan ...

Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç