| | #1 (mesaj-linki) | |
| Ağıtlar Ağıtlar AĞIT Doğal afetler,ölüm,hastalık vb.çaresizlikler karşısında korku,heyecan,üzüntü,isyan gibi duyguları ifade eden ezgili ürünlerdir.Ağıt söyleme işine ağıt yakma,ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denilmektedir. Ağıt Örnekleri: Hacı Bey Ağıtı: Ayvalıktan indim yayan Dayan hey dizlerim dayan Ödemişten gelin geldi Uyan Hacı Beyim uyan Evlerinin önü kavak Kavaktan dökülür yaprak Uyan Hacı Beyim uyan Elim kına, başım duvak Az giderim, uz giderim Dere tepe düz giderim Uyan Hacı Beyim uyan Gelin geldim kız giderim Odasında yanar ışık Sofrasında gümüş kaşık Atlayupta geçemedim Ar ettim kaçamadım Hizarına hizarına Kuşlar konmuş mezarına Hacı Beyin kır atını Çekin sultan pazarına Anam ağlar başın diye Gelin ağlar aşım diye Küçük kızlar pek ağlıyor Meclisi güzel kardeşim diye Viran Erzincan Sana dedik cansın can, Enkaz altında nice taze kan, Sızlar yara akar, damarda kan, Viran oldu o güzel canım Erzincan... Gözümde yaşlar oluk, oluk, Döküldü sokağa hep çoluk, çocuk. Çığlıklar acı, hava çok soğuk, Titreme dik dur koca Erzincan... Bakardım dörtyola mutlu, gururlu, Nerdesin Selimoğlu, Vakıflar, Urartu. Burası çiçekler, meyveler, güzeller yurdu, Bahçede güllerin soldu Erzincan... Fırat hüzünlü, bülbüller suskun, On üç Mart doksanikide kırıldı çarkın. Sendeleyen sarhoştan kalmadı farkın, Deli olma kendine gel gülüm Erzincan... Kiminin geliyor boğuk sesleri, Boşlukta titriyor güzel elleri, Ezilmiş başları, kırık belleri, Cani olamazsın vefa Erzincan... Sana can dedik, can alamazsın, Bize hep böyle küs kalamazsın. Umarız bir daha hiç sallanmazsın, Baharın güz oldu viran Erzincan... Kar üstünde ateş yanmaz mı sandın. Bu günlerde ben işte bunu anladım Allah'ıma dua edip çok yalvardım, Tanrı aşkına bizi koru Erzincan... Bu memleket geniş, dar sanmazdık, Koca dairelere hiç sığmazdık. Düşman yapsa asla aldırmazdık, Bir çadıra mahkum ettin Erzincan... Ayrıldık dostlardan bağrımız yanar, Kalbimiz hüzünlü, yürekler kan ağlar. Durdurun bu göçü ağlar, beyler, Kovma diyarından bizi Erzincan... Kırkbini verdik karnın doymadı, Seksen üçte fidyeye asla kanmadı. Bu İlkbaharda bize hiç acımadı, Yüzlerce canı rehin aldı Erzincan... Bu topraklar hasta, içten inliyor, Kulaklar pür dikkat nabzın dinliyor. Zamanla ne olacak kimse bilmiyor, Kadersiz, güvensiz kalan Erzincan... Dertli Kemal söyler, söyler ağlarım, Güzel canlara ateş olur yanarım. Elbet açar gazel döken bağlarım, Olmadı baharın mutlu Erzincan, Kara bayramların kutlu Erzincan... | |
|
| | #2 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ağıtlar Genellikle acı verici, üzücü bir olayın ardından söylenen halk türküsüdür. Burada söz konusu edilen acı verici, üzücü olayın en yaygın biçimi ölümdür. Ancak ağıtın doğal afet ya da hastalık gibi çaresizlikler karşısında söylendiği de olur. Ağıtın söylenme amacı genellikle korku, heyecan, üzüntü, isyan gibi duyguları dile getirmektir. Ağıt söyleme işine ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denilir. Ağıtlar, ölen ya da başından acı bir olay geçen kişinin iyiliklerini, yiğitçe davranışlarını ve görüp geçirdiği önemli olayları konu edinir. Belli geleneksel hareketler eşliğinde kendine özgü ölçü ve uyaklarla söylenir. Türklerde ağıt geleneği çok eskidir. Anadolu’nun hemen her yerinde ağıt geleneğinin izlerine raslanır. Ağıtlar yarı anonim folklor ürünleri sayılır. Türkçe’de 7, 8 ve 10 heceli ağıtlar yaygındır. En çok 8 hecelilere raslanır. Erkeklerin de söylediği olur, ancak ağıt daha çok kadınlar tarafından söylenir. Bu sanat ürünü gösteri özellikleriyle tiyatroya, söyleyiş özellikleriyle de şiire benzer. Ağıtlar türkü ve destanla yakın ilişki içindedir. Ağıt - Doğu Anadolu yöresi Can evimden vurdu felek neyleyim Ben ağlarım çelik teller iniler Ben almadım toprak aldı koynuna Yarim diyen bülbül diller iniler Gider oldum Avşar ili yoluna Bakmam gayrı bu diyarın gülüne Karaları taksın çapar koluna Yağız atlı nice kollar iniler Varayım da mezarına varayım Yürü bre Dadaloğlu'm yürü git Baş ucunda el kavşurup durayım Dertli dertli Çukurova yolunu tut Dadaloğlu | |
|
| | #3 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ağıtlar AĞITLAR ve TARİHİ OLAYLAR Dr. Ömer Faruk YALDIZKAYA Tarihin herhangi bir döneminde yaşanmış olaylar hem iyi, hem de kötü yönleriyle bu olayları yaşayan toplumun veya milletin kültür ürünleri içinde yansıtılır. Mitik dönemde insanoğlunun dünyayı ve evreni kavramaya çalışması ve bu çerçevede oluşturulan düşünce ve olaylar mitik anlatmalarda yer bulmuş, epik dönem adını verdiğimiz dönemde yaşanmış olaylar bir kahraman etrafında bütün bir milletin başarısını ve ideallerini gösterecek şekilde aktarılmıştır. Roman dönemine gelindiğinde ise, daha bireysel olaylar etrafında yoğunlaşma olduğu ve bu çerçevede iki kişi arasında yaşanan duygusal ilişkiler konu edilmiştir. Gerek epik ve gerekse roman döneminden itibaren toplumların üzüntü, gam ve kederlerini dile getirdikleri daha kısa halk yaratmaları da vardır. Bunlarda hem tarihte yaşanmış olaylar yer alırken hem de bireysel üzüntü ve sıkıntılar da dile getirilmiştir. Biz bu bildirimizde yakın dönemde Türk insanının yaşadığı önemli tarihi olaylar ve bunların halk yaratmalarından ağıtlara nasıl yansıdığını ele alacak ve yazılı tarih yanında, ağıtların da yazılı olmayan tarihi belgeler şeklinde halkın yaşanan olaylar karşısındaki üzüntü ve tepkisinin nasıl dile getirildiğini tartışacağız. Bildirimizin asıl konusuna geçmeden önce, ağıt ve ağıt söyleme geleneğinin kültürel derinliği ile coğrafi boyutları hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. İnsanlar, başta ölüm olmak üzere çeşitli sebeplerle sevdiklerinden ayrılmak durumunda kalırlar. Kişilerin hastalanması, kızın gelin olması, delikanlının askere gitmesi, vatan toprağının kaybedilmesi, sevgilinin gidip de geri dönmemesi, sel baskını, zelzele, yangın, salgın hastalık gibi büyük felaketlerin meydana gelmesi, sevilen hayvanların kaybı ve ölümü üzerine söylenen ezgili şiirler ağıt türünden eserlerdir. Bütün bunlardan hareketle ağıt; İnsanoğlunun ölüm karşısında veya canlı - cansız bir varlığını kaybetme, korku, telaş ve heyecan anındaki üzüntülerini, feryatlarını, talihsizliklerini, düzenli - düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden türküler olarak tarif edilmiştir. (Elçin 1990: 1). Başka bir ifadeyle ağıtları şöyle tanımlamak mümkündür: "Yüreğin titreyişi sonucu söylenilen ve milli şiirlerimizin en dokunaklısı olarak adlandırdığımız ağıtlar, ölenin ardından dökülen gözyaşları ve çekilen gönül ıstırabının acı dolu terennümleridir."(Yaldızkaya 1992:11). Türk kültüründe oldukça köklü bir maziye sahip olan ağıt ve ağıt söyleme veya ağıtçılık geleneği, çeşitli Türk boyları tarafından günümüze kadar yaşatılan ortak en eski geleneklerden birisidir. Orhun Âbideleri'nde "Sıgıt" ve "Sıgıtçı" olarak gördüğümüz ağıt ve ağıt söyleme geleneği, Türk boylarındaki dil ve gelenek farklılaşması ile geniş bir coğrafyaya dağılma sebebiyle çeşitli kelimelerle adlandırılmıştır. Bazı Türk boylarında, bugün, ağıt ve ağıt söyleme geleneğiyle ilgili şu kelimelere rastlamaktayız. Çin Halk Cumhuruyeti' ne bağlı Doğu Türkistan' da yaşayan Uygurlar ağıt türü şiirlere "Mersiye koşukları", Kuzey Kafkasya' da yaşayan Kıpçak lehçesiyle konuşan Karaçay - Malkar Türkleri; "Küv", Kerkük Türkleri; "Sazlamağ", Kırım Tatarları; "Taqmaq" adını vermektedirler. Ağıda, Özbekler; "Matemname", Kazak ve Kırgızlar; "Coktav", Azeriler; "Ağı", Batı Türkistan sahasında yaşayan Türkmenler; "Ağı", "Tavs", "Tavşa", Kuzey Kafkasya'da ve Dobruca'da yaşayan Nogaylar; "Bozlau/Bozlaw", Başkurtlar; "Märsiya äytiv", Kumuklar; "yas", Gagauzlar; "dizmek" adını verirler (Yaldızkaya 1992:11; Kaya 1999: 245; Özkan, Horata 1999: 319 ). Ağıt kelimesinin Almanca'da karşılığı "totenlage", Fransızca'da "élégie", Rusça'da "plaç, priçitaniya", İngilizce'de "lament" kelimeleridir. Geçmişi anlamak için tarihi bilmek yeterli olmayabilir. Bunun yanı sıra halk yaratmalarını anlamak ve halkın yarattığı bu değerlerden faydalanarak doğrulara varmak, geçmişimizi daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Tarihçiler, tarihi olayları bulabildikleri belgelerle yorumlayarak yazar, ancak, o tarihi olayları bir de halkın gözüyle görmek, bizim konuya daha farklı bir açıdan bakmamızı sağlar. Çünkü, her olayda, özellikle de savaşlarda sevinci de acıyı da yaşayan halktır. Tabii olarak, bunun yansımaları da halk yaratmalarında görülecektir. Halkın duyduğu üzüntü, keder ve sıkıntıları en iyi şekilde yansıtan halk yaratmaları içinde belki de en önemlisi ağıtlardır. Çünkü, yaşanan olaylar tüm gerçekliğiyle ağıtlarda gözler önüne serilir. Bildirimizde sözlerini vereceğimiz ağıtlar; tarafımızdan derlenen ve bir bölümü "Türkmen Ağıtları" adlı eserimizde, bir bölümü de "Erciyes Dergisi"nde yayınlanan ağıtlardır. Türkiye Türklerini en fazla etkileyen ve hemen her aileden bir veya birkaç bireyin kaybedildiği önemli tarihi olaylardan biri de Türk Kurtuluş Savaşı'dır. Bu savaşta kaybedilen yüz binlerce Türk evladı için pek çok ağıt yakılmıştır. Bu durumu, Kurtuluş Savaşı'nda şehit olan Bayat'tan Ali Osman'a bacısı Şerife Aydın'ın yaktığı ağıtta açıkça görmekteyiz. Şafak söktü tan yerleri atıyor, Tren gelmiş acı acı ötüyor, Kardeşim şehit olmuş yerde yatıyor, Ak elleri kızıl kana batıyor. Ağıdın devam eden aşağıdaki mısraları, kardeşinin şehit olmasıyla kendisinin kimsesiz ve yalnız kaldığını düşünen ağıtçı kadının sözleri "feleğe sitem" ile doludur. İlkbaharda her çiçekler bezeri, Sonbaharda döker yaprak gazeli, Kardeşim şehit olmuş nerde mezarı? Felek beni taşa çaldı neyleyim. Felek sille vurdu ben oldum sersem, İyi olmaz dediler her kime sorsam, Varsamda hekime muayene olsam, İyi olmadık derdi hekim neylesin. Ben gurbeti geze geze yoruldum, Evvel altın idi şimdi pul oldum, Değer bilmez kötülere kul oldum, Felek beni taşa çaldı neyleyim. Kanatlarım yoktur çırpınıp uçmaya, Dizlerim tutmuyor karlı dağlar aşmaya, Ellerim ermedi helallaşmaya, Felek beni taşa çaldı neyleyim. ( Yaldızkaya1992: 36) Çanakkale Savaşı'nda; birçok eli kalem tutan, okur-yazar Türk genci şehit olmuş, niceleri sakat kalmıştır. Ağabeyi Çanakkale Savaşı'nda şehit olan bir kız tarafından yakılan aşağıdaki ağıt bunu ne güzel ifâde etmektedir: Çanakkale derler yeşil gavaklı, Mollaların mürekkebi boyaklı, Neçe gulların var ağaç ayaklı, Ağaç ayağınan gelsen n'olurdu. Çanakkale derler yeşil söğütlü, Neçe molla getti eli divitli, Bi mektup atayım üstü tahütlü, Mektubum ordunu bulur m'ola. Ağılıdır Çanakkale goyağı, Babamoğlu dizlerimin dayağı, İrengide bana benzer bayağı, Gurbanlar olurum babamoğluna. Edem gözelidi gıyıdan getmiş, Sürek öküz gibi boynunu bükmüş, Şu gevur dinsizi denklemiş atmış, Acep babamoğlun yudular m'ola. Yumadan gabire godular m'ola. (Yaldızkaya 1992: 39) Derlediğim bir başka Çanakkale ağıdı da, Suvermez köyünden Devecioğulları sülâlesinden, Macar Lâkaplı Salih'in Çanakkale'de şehit olmasıyla, annesi tarafından yakılan ağıttır. Ağıtta, yoğunlukla şehidin geride bıraktığı eşi ve çocuğunun ne olacağı endişesi vurgulanmaktadır: Hucûm demiş Alamanın zabiti, Yavrumun kefeni asker kabutu, Salına girmeye yoktur tabutu, Yoksa yavrum seni vurdular m'ola, Kefensiz gabire goydular m'ola. Topun dumanı da ağmış havaya, Gözlerim yavrumu dönmez sılaya, Goltuğuna girmiş çifte sıhhıya, Yoksa yavrum seni vurdular m'ola, Kefensiz gabire goydular m'ola. Çanakkale nerde, Suvermez nerde? Her ana dayanmaz bu zalim derde, Ahmed'in babasız eğlenmez evde, Yoksa yavrum seni vurdular m'ola, Kefensiz gabire goydular m'ola Derinimiş Çanakkale deresi, Goygunumuş şehidimin yarası, Acıya dayanamaz garip garısı, Yoksa yavrum seni vurdular m'ola, Kefensiz gabire goydular m'ola. Senin yavrum beşik ile belede, Yâdigarın galdı yavrum geride, Bir gelin eğlenmez ıssız bir evde, Yoksa yavrum seni vurdular m'ola, Kefensiz gabire goydular m'ola. Bir günüm doğarda bir günüm batmaz, Şu ıssız evlerde bir gelin yatmaz, Oğlumun yerini kimseler tutmaz, Yoksa yavrum seni vurdular m'ola, Kefensiz gabire goydular m'ola. (Yaldızkaya 1992: 37) Öyle ağıtlarımız var ki; Edirne'de, Yemen'de, Kudüs'te kalanları anlatır. Yedi kardeşinden bazılarının şehit düşmesiyle yüreği yanan Ahmet Çavuş (Urfalı)'un yaktığı ağıt, işte böyle bir ağıttır: Yedi gardaşıdık gazada ünlü, Hep gara bıyıklı yüzleri benli, Zeybek şalvarlı da hep çuha donlu, Ben bu derdin hangisine yanayım, Zencirler zapdetmez benim gönlümü. Halil yoğun güder içi guzulu Ali haba geyer golu sızılı, Gadir'in çocuklar gara yazılı Ben bu derdin hangisine yanayım, Zencirler zapdetmez benim gönlümü. Ali ağam Edirne'de oldu şehit, Garabıyık Yemen'de ünlendi yiğit, İbik Ağam Kudüs'te kaldı bi büyük, Ben bu derdin hangisine yanayım, Zencirler zapdetmez benim gönlümü. Âşık olsam ağır ağır söylesem, El kaldırsam şu gönlümü eğlesem, Şu gönlümü gıl ipinen bağlasam, Ben bu derdin hangisine yanayım, Zencirler zapdetmez benim gönlüm. (Yaldızkaya 1992: 41) Birleşmiş Milletler Kararıyla; 1950 Yılında, Güney Kore'ye yardım amacıyla, General Tahsin Yazıcı komutasında 5.000 kişilik Türk Tugayı da Kore'ye gönderilmiştir.Kore'ye ulaşan Türk askeri kendini çatışmanın içinde buldu. Mançurya sınırına yakın bir yer olan Kunuri'de, süngü muharebesi ile, bölgenin yabancısı olmasına rağmen efsâneler yarattı. Şehitler verildi, yaralananlar oldu. Üç yıl süren Kore Savaşı sonunda evlerine dönemeyenlere ağıtlar yakılmıştır. Anadolu'nun birçok yöresinden olduğu gibi, Emirdağ'dan da Kore'ye gidip de dönemeyenlerden birisi de Balişoğlu Eyüp Can'dır. Eyüp Can'ın şehit olması üzerine bir yakını aşağıdaki ağıdı yakar. Ağıtta, Türk askerinin Kore'ye gitmesini anlâmsız bulan Anadolu kadını, bunu "Kore senin vatanın mı, yurdun mu?" şeklinde ifâde ederken, O'na "Kırk belikli gelin almaya" ve "Yerine kardeşi Abdil'i göndermeye râzı olacağını" belirtir. İzmir'den mi kalktı Kore'ye gemi, Gemi gurban olam getir Eyüb'ü, Çok ağlattın anan ile Baliş'i, Kore senin vatanın mı, yurdun mu? Gayıbıdın oğlum şehit oldun mu? Şubeye vardım da künyen okundu, Emirdağ'ı başımıza yıkıldı, Dostumuz ağladı, düşman bakındı, Dön gel oğlum dön gel kurban oluyum, Sana kırk belikli gelin alıyım. Köprüden ağrında gel bir görüyüm, Görüyüm de gadın oğlum ölüyüm, Apdil'i yerine vesek veriyim, Bir günüm doğar da bir günüm batar. Kore dağlarında aslanım yatar. Kardeşinin şehit olması üzerine bacısı Zehra'da uzunca bir ağıt yakar. Ancak, ağıdın aşağıdaki mısraları hâfızada kalmıştır. Ağıtta; günlerce süren Kore yolculuğu "çığra yola" yani bir kişinin ancak geçebileceği ve kısa mesafelerde kullanılan yola benzetilirken, Kore evlerinin ufaklığı ve insanının küçük boylu oluşu Anadolu kadınının ağzından şöyle dile getirilir. Kore'ye gidiyor bir uzun çığra, Allah'ın aşkına Eyüb'e uğra, Eyüp bize biz Eyüb'e doymadık, Gelin alıp çeyizini dökemedik, Ufacıktır şu Kore'nin evleri, Benim gardaşımdır küçük beyleri. (Yaldızkaya1996: 6) Millî Kahraman Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk'ün mezarının İstanbul- Dolmabahçe sarayından Ankara'ya nakledilmesi sırasında, Emirdağ yöresinin ünlü ağıtçı kadını Döne Öksüz (Halide'nin Döne) tarafından aşağıdaki ağıt yakılmıştır. Okuma - yazması olmayan ama ehl-i dil olan Anadolu kadını yaktığı ağıtta; "Anan kızı olsaydı yanarıdı derdine" mısrasında Atatürk'ün kız kardeşinin hayatta olmayışını, "Ne bir kızı kalmış ne de bir oğlu" mısrasında ise ulu önderin çocuksuz oluşunu etkileyici bir şekilde ortaya koymaktadır. Sana diyom sana Mustafa Kemâl, Riyakâr kulların yalandan yanar, Bu dünyada senin başına döner, Saraya gel Gâzi baba saraya, Sen düşürdün bir soğukluk araya. Işık dünya başımıza dar geldi, Gâzi baba hepisinden zor geldi, ……………………………………. İstanbul'dan Ankara'ya yürüdü tren, Moskof'un kralı Sal'ına duran, …………………………………… Saraya gel Gâzi baba saraya, Sen düşürdün bir soğukluk araya. Paşalar içinde Gâzi'dir süslü, İresmi geçitte de milleti yaslı, Sarayın içinde kılıcı paslı, Saraya gel Gâzi baba saraya, Sen düşürdün bir soğukluk araya. İsmet gondu sarayına yurduna, Ağladı askerin düştü ardına, Anan kızı olsaydı yanarıdı derdine, Saraya gel Gâzi baba saraya, Sen düşürdün bir soğukluk araya. İstanbul'un etirafi denizden avlu, Ne bir kızı kalmış ne de bir oğlu, Sarayda eğlenmez Paşa'mın göynü, Saraya gel Gâzi baba saraya, Sen düşürdün bir soğukluk araya. (Yaldızkaya 1992: 44) 1947 Yılında, Emirdağ'ın Başkonak (Kolanşam) köyünün Arzılı mahallesine bir askerî uçak düşer. Hava Kuvvetleri tarihine geçen bu olayda iki pilot subay şehit olur. Şehit olan pilot subaylara, yörenin ünlü ağıtçı kadını Topakkız (Gülsüm Köse) uzun bir ağıt yakar. Konar-göçer Türkmen kültüründen motifler de taşıyan bu ağıdın derleyebildiğimiz mısralarında, ağıtçı kadının "yol (y)ıramış varamış köyüne" mısrasında söz ettiği "köy" "Hava üssü", "Haber verin âşiretinin beyine" mısrasında kastedilen "âşiret bey"i ise "Filo komutanı, Paşa"dır. Duman durmuş Arzılı'nın dağına, Yol (y)ıramış varamamış köyüne, Haber verin âşiretinin beyine, Gurbanlar olurum yaralı beyim, Arzılı buraya aralı beyim. Yeni çıkmış subayın da birisi, Telde galmış saçların derisi, Duydum'ola anasıynan garısı, Gurbanlar olurum yaralı beyim, Tayyare buraya aralı beyim. (Yaldızkaya 1992: 88) Sonuç olarak; ağıtlar kişilerin özgeçmişleri olduğu gibi, bir bakıma toplumların da özgeçmişidir. Zira, bir milletin tarihi serüvenini ağıtlardan izleyebiliriz. Cephede, düşmana karşı verdikleri mücadelede çektikleri sıkıntıları, şehit ya da gâzi oluşlarını, cephe gerisindeki açlığı, kıtlığı, hastalığı ve içindeki ihaneti; bunlara karşı verilen mücadeleyi ağıtlarımızda görürüz. Şehit düşen ve gâzi olanların isimlerini belki tarih kitaplarında göremeyiz. Ama bunların analarının, bacılarının, yavukluları ve bu milletin hislerine tercüman olan âşıklarının söylemiş olduğu ağıtlarda isim isim bulabiliriz.Sözlerimi şâir Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun dizeleriyle bitirmek istiyorum. Kitaplarda değil türkülerde ara Yemen'i, Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni | |
|
| | #4 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ağıtlar Ağıt Dün gece seyrimde gördüm cerenim. Kızlar ne kadar çok seviyorlarmış ki seni Mosmor olmuş gülyazısı bedenin Mosmor olmuş gülyazısı bedenin Düşmüş sanki erguvanlar içinde .......... Can Yücel | |
|
| | #5 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ağıtlar![]() En sevdiğin elbisemi giydim bu gece Kokunu sürdüm, solgun yüzünü okşadım Sessizce saçlarından öptüm. Yazdığın mektupları okudum, kana kana su içer gibi Plâklarını çaldım. Ah! En çok o şarkıda özledim seni... ![]() Issızlık kapıyı çaldı, Açmaya korktum gece yarısı. Şehir uykuya daldı, Baktım dışarıya; katran karası. Rüzgâr telaşla kokunu getirdi bana Aldım koynuma. Buseni hafızamdan koparıp iliştirdim dudaklarıma Üşüdüm karanlıkta. Tenine dokundum beni hissetsin diye Ellerimi tut, ısıt diye. Aç gözlerini... ![]() Erguvanlarına su verdim İçerken benimle konuştular Yastığını okşadım, kokladım Anılar uçuştular. Soluğun saçlarımı yaladı, sanki bir meltem gibi Teninin kokusu karıştı kokuma. Yakıştılar... ![]() Boğuldum karanlıkta. Yanı başımdasın benden çok uzaklarda Ellerimi tut, dokun bana Aç gözlerini... ![]() Attım kendimi caddelere, yeşil ceketin sardı beni. Yürüdüm üstüne karanlığın, korkusuz. Tuttum elini... Can Dündar ![]() ![]() | |
|
| | #6 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ağıtlar Ağıt Çılgın bir şelalenin Çağıldayan sularında Kayboldu Yürek çığlıklarım.... Kimseler duyamadı... Sen de... Sonsuz bir sahilde bıraktım Tüm umutlarımı geleceğe dair Kalbimi taş yaptım ve parçaladım. Tüm sahil çakıl taşı dolu Göz alabildiğine Her yerde benden bir parça.. Tuzlu ve bulanık bir deniz suyunda Yıkadım gözyaşlarımı. Dertlerimse, umarsızca insanların Üzerlerine bastıkları kum taneleri. En üsttekiler kaynarken, Alttakiler tutuşmaya hazır... Bir yokoluşun feryadı bu.. Bir kayboluşun... Bir umutsuzluk ağıdı Yürek yarasına dokunuşun... Ahh!!Yine hüznü sardı, Pervasızca unutuluşun.. Artık, evet artık sevmeyeceğim!!.. Mehmet Kızılkaya | |
|
| | #7 (mesaj-linki) | |
| Cvp: AğıtlarCan evimden vurdu felek neyleyim Ben ağlarım çelik teller iniler Ben almadım toprak aldı koynuna Yarim diyen bülbül diller iniler Gider oldum Avşar ili yoluna Bakmam gayrı bu diyarın gülüne Karaları taksın çapar koluna Yağız atlı nice kollar iniler Varayım da mezarına varayım Yürü bre Dadaloğlu'm yürü git Baş ucunda el kavşurup durayım Dertli dertli Çukurova yolunu tut | |
|
| | #8 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ağıtlar EMİRDAĞ YÖRESİ AĞITLAR Dr. Ömer Faruk YALDIZKAYA Bu bildiride sizlere, manevi yapımız gevher taşı, millî şiirlerimizin en dokunaklısı olan, tesiri yüreğimizi kaynatarak damarlarımızı yakan Emirdağ yöresi ağıtlarını çeşitli yönlerden incelemeye çalışacağım. Bilindiği gibi, ağıtlar çoğu kez kaleme alınıp yazıya dökülmezler ve onları söyleyen kişilerin ölümüyle de silinip giderler. Onlardan geriye bölük, pörçük birkaç dörtlükten başka birşey kalmaz. Bu bildiriyle az da olsa bu değerlerin saklanmasına katkıda bulunursam mutluluk duyacağım. Ege Bölgesi'nin iç Batı Anadolu bölümünde yer alan Emirdağ ilçesi Afyonkarahisar iline bağlıdır. İlçenin doğusunda Konya'nın Yunak, güneyinde Afyonkarahisar'ın Bolvadin, Kuzeyinde Eskişehir'in Çifteler ve Sivrihisar ilçeleri, batısında ise Afyonkarahisar il merkezi yer alır. Tarih boyunca birçok medeniyetin yaşadığı Emirdağ yöresine son olarak Oğuzlar'ın Bayat, Bayındır, Çepni, Döğer, Karaevli, Kayı, Peçenek, Yıva ve Yüreğir boylarına bağlı âşiretler yerleşmiştir. Emirdağ'ın ilk adı yöreye yerleşen Muslucalu Türkmenlerinden dolayı "MUSLUCALU" dur. 1866'da devrin hükümdarı Sultan Abdülaziz'den dolayı "AZİZİYE" adını alan ilçe, 1932 yılında güneyinde yükselen Emirdağlarına atfen "EMİRDAĞ" adını almıştır. Zengin bir tarih ve folklor hazinesine sahip olan ilçenin bugüne kadar üzerinde en az durulmuş konularından birisi de ağıtlardır. İnsanoğlu, hayatın en büyük gerçeği ölüm karşısında uysal, teslimkâr, az isyancı fakat olabildiğince üzüntülüdür. Ölüm karşısındaki bu üzüntüsünü düzenli düzensiz söz ve ezgilerle ifade edilmiştir. İşte, insanoğlunun yüreğinin titreyişi sonucu söylediği bu şiirlere "AĞIT" adı verilmiştir. Şu halde ağıtlar, ölen kişinin ardından dökülen gözyaşları ve çekilen gönül ızdırabının acı dolu terennümleridir. Bugüne kadar birçok araştırmacı ağıtlar konusunda çeşitli görüşler ortaya atmıştır. Bu konuda Sadettin NÜZHET şöyle diyor: "İhanet eden, sadakâtsizlik gösteren aşk, tatmin edilemeyen muhabbet, gençliğin geçişi, ömrün kısalığı, cihanın fâniliği, feleğin sitemleri, talak mak'ussiyeti, iftiraklar, tahassürler… ilk insanları ağlatmışlar veya onlara ağıtlar söyletmişlerdir. Şu halde ağıt denilen manzumeler beşeriyetle beraber doğmuştur. Eşlerinden, yavrularından, yurt ve yuvalarından ayrılan hayvanlar nasıl üzüntülerini hazin seslerle, feryâd ve figânlarla ilân ederlerse beşerde mustarihane nevhalarını düzdüğü sözlerle kâinata haykırmıştır "1 İslamiyet'ten önceki devirlerde "sagu" deyimi ile karşılanan ve hiç şüphesiz "sıgtamak" ağlamak" fiilinden türemiş ağıta bugün Azerbaycan'da "ağı" Kerkük Türklerinde "sazlamağ", Türkmence'de "ağı" yanında "tavs", "tavşa" adları verilmektedir.2 Fransızca'da " èlègie" kelimesiyle ifade olunan ağıda, Çağatayca'da "yığlamak", Kırgız-Kazaklarda "coktav" denilmektedir. Ağıt-ağıtçı kelimesine ilk defa "sıgıt-sıgıtçı" olarak Orhun Kitâbelerinde rastlıyoruz. Kültigin öldüğü zaman, kardeşi Bilge Kağan'ın ağzından Yulığ Tigin onun cenaze merasimini şöyle anlatıyor: "Yugcı, sıgıtçı, Kıtay, Tatabı budun başlayu Udar Sengün kelti" yani "Ağlayıcı ve sızlayıcı olarak Hıtay Tatabı milletlerinden Udar-Sengün geldi" denilmektedir. (Birinci âbide, şimâl ciheti)3 gösteren ifâdelere rastlamak mümkündür. Oğuz destanlarında da anlatıldığına göre, Basat da ağabeyi Kıyan Selçuk'un Tepe-Göz tarafından öldürüldüğünü öğrenince hüzün verici bir ağıt söyleyerek uzun uzun ağlamıştı.4 Kaşgarlı Mahmud'un Alp Er Tunga'nın yoğ törenindeki ağıttan aldığı şu beyitte tören şöyle tasvif ediliyor: Herkes kurt gibi uluşuyor Yakasını yırtarak bağırıyor Ünü çıkınca haykırıyor Gözü örtülesiye kadar ağlıyor 5 Türkmen töresinin anlâm ve özelliğini kaybetmeden günümüze kadar geldiği Emirdağ yöresinde, ölenin ardından ağıt söyleme geleneği yıllardır sürdürülmektedir. Ağıt söyleme "ağıt yakma" olarak tanımlanır. Bu gelenek Emirdağ toplumunda o kadar yer etmiştir ki, ardından ağıt yakılmayan kişiler için "ölüsü garip oldu" denilmekte ve böyle kişiler toplumda sevilmeyen kişiler olarak görülmektedir. Bu nedenle, Emirdağ yöresinde ardından ağıt yakılmayan ölü yoktur. Ağıt geleneği sadece Emirdağ'da yaşayan Türkmenler arasında değil, Emirdağ'dan çeşitli vesilelerle göç edenler arasında da halen devam etmektedir. Bununla ilgili bir anekdotu sunmak istiyorum. Avrupa ülkelerinde, özellikle Belçika'da 30.000'e yakın Emirdağlı yaşamaktadır. Bunların birçoğu her yıl yaz aylarında yıllık izne gelirler. Benim de çok yakın akrabalarım orada bulunuyor. Kendilerine, Belçika'da ölenler için ağıt yakıp-yakmadıklarını sordum. Ağıtçılığı ile de tanınan dayımın hanımı Gülsüm Tapmaz " ağıt yakılmaz mı hiç? 3-5 kadın birleşir höyküre höyküre ağlarız…" dedi. Hatta, Emirdağ'da ölen yakınları için de toplaşıp ağıt yaktıklarını söyledi. Emirdağ'da ağıt, ölüm hadisesinin oluş şekline göre, ölü kalkmadan veya kalktıktan sonra yakılıyor. Ama, asıl ağıt yakma âdeti, ölü kalktıktan sonra başlar. Çünkü, ancak o vakit bütün eş, dost ve akrabalar "başsağlığına" gelirler. Fakat bu gelenler ölü sahibini teselli edecekleri yerde onun dertlerini tazeliyorlar. Ölüye gidip de ağlamamak ayıp sayılıyor. Ölü evine gelenlerin kimi "vah tuf"la dizlerini döğer, kimisi de ağıt söyleyerek bir görevi yerine getirmek, ölene fazla yandıklarını göstermek için ağlamaktadır. Kafiye tutturmakta güçlük çeken ağıtçılar bilinçli olarak hıçkırarak ağlarlar. Söyleyişe uygun kafiyeyi bulduktan sonra da kaldıkları yerden devam ederler. Daha da bu yükün altından kalkamayanlar bayılmayı ve kriz geçirmeyi çare olarak görürler. Bayılma olayına "diş kitlenmesi" denir. Birkaç kadın tahta kaşığın sapıyla dişleri açarak bayılan kadını ayıltmaya çalışırlar. Ayılan kadın ağıda kaldığı yerden devam eder. Emirdağ'da ağıt yakmakla tanınan kadınlar vardır. Topakkız (Gülsüm Köse), Halide'nin Döne (Döne Öksüz), Almalı Hanım (Akın) gibi yörede ünlü ağıtçı kadınların 60-70 yıl önce söylediği ağıtlar günümüze kadar gelmiştir. Emirdağ'da ağıt yakanlara herhangi bir ücret ödenmez. Bu iş dostluk için "hasbi" olarak yapılır. Ağıt yakan kadınların yanına "soyka" adı verilen ölünün elbisesi getirilir. Tabii ki bu hadise hisleri biraz daha kamçılar. Eğer ölü sahibinde de ağıt yakmak kabiliyeti varsa o vakit ağıt dialog şeklini alır. Bir dörtlük ağıt yakan, bir dörtlük ölü sahibi söyler. Buna orada bulunan başka kadınlarda dörtlüklerle iştirak edebilir. Karşılıklı söylenen dörtlükler bazen soru-cevap, bazen de atışma ve taşlama şeklini almaktadır. 1928 yılında Çıka dayı tarafından öldürülen Cerci(Yusuf Kalender)'ye Bacısı Topakkız(Gülsüm Köse) ile Topakkız'ın kızlarından Fatma Tapmaz, Telli hanım ve Ekiz Türkmen'in karşılıklı söyledikleri ağıdı sunuyorum: Fatma Tapmaz: Kumaştan işlikte kadife yelek Beylere düşmemiş boyalı konak Dilerim dayım da sağlığına dilek Gurbanlar olurum Cerci Dayıma Güzel gelinlerin harcı dayıma Topakkız: Anamın oğlu da çınar ağacı Beş çobanı vardı üçü deveci Duymuşda geliyor şu Deli Hacı Hacı gelmeyince Çıka vurulmaz Beyime beyime Cerci beyime Güzel gelinlerin harcı beyime Fatma Tapmaz: Aşağıdan gelen onun yaylısı Parıl parıl parıldıyor aynısı Bir değilidi de iki karısı Dayımı dayıma Cerci dayımı Güzel gelinlerin harcı dayıma Topakkız: Ağam ata biner doğan kuş gibi Cemalettin ile bir kardeş gibi Geldi geçti hayalinen düş gibi Gurbanlar olurum yaralı beyim Bozhöyük buraya aralı beyim Fatma Tapmaz: Ayağına giyer parlak ilastik Yaylısının içi al yeşil yastık Mahşeremi kaldı şu bizim küslük Gurbanlar olurum Cerci dayıma Güzel gelinlerin harcı dayıma Telli Hanım: Açın pencereyi yeller işlesin Kürkünde de yaz davarı kışlasın Karıları istilahhı boşlasın Gurbanlar olurum Cerci dayıma Güzel gelinlerin harcı dayıma Ekiz Türkmen: Sabahleyin kalktım poyraz havası Gaterlenmiş çaldan gelir devesi Bu dünyada kalmışımış havası Gurbanlar olurum Cerci dayıma Güzel gelinlerin harcı dayıma Fatma Tapmaz: Topakev tutardı halat urganlı Karyolada yatar balâ yorganlı Hocaya da gider önü kurbanlı Gurbanlar olurum Cerci dayıma Güzel gelinlerin harcı dayıma Topakkız: Averen'de kırkılırdı yapağı Sürüden kıymetli tombul köpeği Çıka dayı boşmu buldu sokağı Gurbanlar olurum Cerci dayıma Güzel gelinlerin harcı dayıma Emirdağ'da ağıt sadece ölüm olayı ile sınırlı değildir. Bunun en güzel örneği, Millî kahraman Atatürk'ün mezârının İstanbul-Dolmabahçe sarayı'ndan Ankara'ya nakledilmesi sırasında aşağıda sunacağım Halide'nin Döne'nin söylediği ağıttır: ATATÜRK'E AĞIT Sana diyom sana Mustafa Kemal Riyâkâr kulların yalandan yanar Bu dünyada senin başına döner Saraya gel Gazi baba saraya Sen düşürdün bir soğukluk araya Işık dünya başımıza dar geldi Gazi baba hepisinden zor geldi Saraya gel Gazi baba saraya Sen düşürdün bir soğukluk araya İstanbul'dan Ankara'ya yürüdü tren Moskof'un kralı salına duran Saraya gel Gazi baba saraya Sen düşürdün bir soğukluk araya Paşalar içinde Gazi'dir süslü İresmi geçitte de milleti yaslı Sarayın içinde kılıcı paslı Saraya gel Gazi baba saraya Sen düşürdün bir soğukluk araya İsmet kondu sarayına yurduna Ağladı askerin düştü ardına Anan kızı olsayıdı yanarıdı derdine Saraya gel Gazi baba saraya Sen düşürdün bir soğukluk araya İstanbul'un etirafı denizden avlu Ne bir kızı kalmış nede bir oğlu Saraydan eğlenmez Paşa'nın göynü Saraya gel Gazi baba saraya Sen düşürdün bir soğukluk araya Ağıtçı kadının ölenin yakını olması da gerekmez. 1947 yılında, Başkonak köyünün Arzılı mahallesine bir askeri uçak düşer ve kazada iki pilot subay şehit olur. Bunun üzerine ünlü ağıtçı Halide'nin yaktığı ağıdı sunmak istiyorum. PİLOTLARIN AĞIDI Zabitlerin gözünd(e) olur gözlüğü Yanmış tayyaresi kalmış tozluğu Tükenmiş mi yiğitlerin azığı Dumanlı dağlardan geçemedin mi? Kırıldı kanadın uçamadın mı? Hava sisli görmemiş yolunu Kapmışda koyvermiş direksiyonu Bunlar ölmüş ölümlerin zorunu Dumanlı dağlardan geçemedin mi? Kırıldı kanadın uçamadın mı? Kanadım kırıldı "uçamam" demiş Dumanlı dağları "aşamam" demiş "Vay anam" demiş de yanmış can vermiş Dumanlı dağlardan geçemedin mi? Kırıldı kanadın uçamadın mı? Öyle ağıtlarımız var ki, gidipde dönmeyenlerin, vatan için can, bayrak için kan verenlerin ağıdı. Plevne'de, Yemen'de, Sarıkamış'ta, Çanakkale'de kalanların ağıdı. Suvermez köyünden Devecioğulları sülâlesinden Macar lâkaplı Salih'in Çanakkale'de şehit düşmesiyle, anası tarafından yakılan ağıt böyle bir ağıttır. ÇANAKKALE AĞIDI "Hücûm" demiş Alamanın zabiti Yavrumun kefeni asker kabutu Salına girmeye yoktur tabutu Yoksa yavrum seni vurdular m'ola Kefensiz gabire goydular m'ola Topun dumanı da ağmış havaya Gözlerim yavrumu dönmez sılaya Goltuğuna girmiş çifte sıhhıya Yoksa yavrum seni vurdular m'ola Kefensiz garibe goydular m'ola Çanakkale nerde, suvermez nerde? Her ana dayanmaz bu zalim derde Ahmed'in babasız eğlenmez evde Yoksa yavrum seni vurdular m'ola Kefensiz garibe goydular m'ola Derinimiş Çanakkale deresi Goygunumuş şehidimin yarası Acıya dayanmaz garip anası Yoksa yavrum seni vurdular m'ola Kefensiz garibe goydular m'ola Senin yavrum beşik ile belede Yadigârın galdı yavrum geride Bir gelin eğlenmez ıssız bir evde Yoksa yavrum seni vurdular m'ola Kefensiz garibe goydular m'ola Bir günüm doğarda, bir günüm batmaz Şu ıssız evlerde bir gelin yatmaz Oğlumun yerini kimseler tutmaz Yoksa yavrum seni vurdular m'ola Kefensiz gabire goydular m'ola Emirdağ yöresi ağıtlarında, değişik bir anlatım tarzı kullanarak ölenin iyi yönlerini anlatır. Nasıl öldüğü, ölümünün ne gibi sonuçlar doğuracağı anlatılır. Kocası öldükten sonra çocukları ile birlikte evden çıkarılacağından korkan kadın bu endişesini ne güzel ifade ediyor: Abdil ağam hatırıma değerse İzzet ağam dükkanından kovarsa Beş tane guzumda boyun eğerse Kapıdan kovsalar ben yine gitmem Beş tane guzumu ben öksüz etmem ( Bayram beyin ağıdından ) Bir başka ağıtta da buna benzer ifadelere rastlıyoruz: Dayım öğkecektir beni kovarsa Abdil ağam hatırıma değerse Nuri'm de kapıdan boyun eğerse Üç tane guzuyu ben öküz etmem ( Emir ağanın ağıdından ) Bazı ağıtlarda ölü sanki konuşuyormuş gibi bir hava vardır. Adi bir suçtan dolayı hapse düşen bir süre sonra hapisten kaçan Demircili köyünden Gıldolak lâkaplı Mehmet Kantar, Emirdağlıların Karataş mevkiinde müfreze tarafından vurulur. Vurulması üzerine yakılan ağıtta : Gıldolak demeyin Mehemmet deyin İşte ben ölüyom adımı goyun Gınamam komşular sizler de duyun Alınan avlandım ona yanarım Ceviz dalı gibi sallanamadım Mavzer omuzumda davranamadım Dostum düşman imiş ben bilemedim Ben bin elâ gözlü yârden ayrıldım Yöremizde, ölmeden önce kendi ağıdını söyleyenlere de rastlanmaktadır. Ailesi tarafından sevdiği gençle evlendirilmeyen ve zorla amcasının oğluna verilmek istenen Hamzahacılı köyünden Rabia adlı genç kız, intihar etmeden önce kendi ağıdını yazmıştır. Altınıma ben boynuma dizerim Ağlayı ağlayı destan yazarım Zorunan kötüye veriyor babam Ölümünen olsa gene bozarım Keşif geldi kapımıza dayandı Sarı saçlar fışkılara boyandı Sana diyom sana ey zalim baba Biricik kızına nasıl dayandı Evimizin önü üç dallı kiraz Bir yanı kırmızı, bir yanı beyaz Kutnu yorganlarda yatmaz iken Fışkının içinde ne aman ayaz Ağıtlarda halk şairlerinin eserlerinden, daha evvelki ağıtlardan parçalar bulunabiliyor. Bunların mevzu ile en çok alâkalı ve ağıt haline gelmeye elverişlilerinden mısralar, beyitler, hatta bazen ufak değişikliklerle kıt'alar alınıyor. Bir ağıttaki, Ağam ata biner bağrı yukarı Silah takınır da gümüş tokalı Babanız oldu da öte yakalı Babasız kızımı gelin ediyom ( Esad ağanın ağıdından ) mısraları ile bir başka ağıttaki, Dayım ata biner uyru yukarı Sim kılıç takınır altın tokalı Acısı burada öte yakalı Niye godun gittin allı gelini İleri durdunda verdin serini ( Atağ beyin ağıdından ) 1981 yılında, Karacalar köyünden " sini " çalıp, türkü söylemesiyle tanınan Kepaze'nin Nuri ( Nuri İN )'den derlediğim türkünün bir dörtlüğündeki: Karacalar derler derenin içi Gıyak gelinlerin sallanır saçı Gelin arkadaşlar yanıma gelin Yüklenmiş gidiyor gelinin göçü mısraları, Hamzahacılı köyünden Rabia'nın ağıtı'nda şöyledir: Hamzahacılı derler derenin içi Yârden ayrılanın sallanır saçı Ne sen bana doydun nede ben sana Yüklendim gidiyom ardıma göçü Türküde yer alan Karacalar köyü dere içinde, çukur bir arazide kurulmuştur. Oysa, Hamzahacılı köyü düz, ovalık bir arazidedir. Bu nedenle, ağıttaki ilk iki mısranın kafiye tutturmak, ağıda ahenk kazandırmak için doldurma mısralar olarak kullanıldığını görüyoruz. Sonuç olarak, Emirdağ'da ağıt geleneği sürüp gidiyor. Emirdağ'ın köylerinden bir çoğunu gezdim bir çok ağıt dinledim ve derledim. Bunların bir kısmını " Her yönüyle Emirdağ " adlı kitabımda yayınladım. Bu konudaki çalışmam halen devam etmektedir. Bu çalışmanın bizden sonra yapılacak çalışmalara basamak teşkil etmesi dileğiyle, derlediğim bir kaç ağıdı sunuyorum. AĞITLARDAN ÖRNEKLER Ceylan Elmas, bir ailenin tek erkek çocuğudur. Elektrik çarpması sonucu ölür. Ölümü üzerine daysının kızı tarafından aşağıdaki ağıt yakılır. Direkten tutmuşda yakmış elini Yetişip de soramadık halini Neymiş halam da oğluyun suçu Savcı, polis çevirmişler yanını Bir bavulda kitapları basılı Kendi resmi başucunda asılı Kurbanlar olurum gademsiz halam Gayri Ceylan'ından ümit kesildi Hemi berber idi hemi talebe Düğün mü ediyon başın kalaba Gurbanlar olurum garip Ceylan'ım Halamı goyup da gitme mezara ESAD AĞA'NIN AĞIDI Ağıt 1963'de karısı Fadime hanım tarafından yakılmıştır. Göğüs yayla derler sivri kaleli Yaylaya göçerdik gater develi Gelir ağaların boynu kefeli Gurbanlar olurum kibar beyime Kır atın üstünde kibar beyine Ahırıma besereğim bağlanır Ağnağımda çifte gater yağlanır Kızın gelin olur, oğlun evlenir O zaman isterim yadın oğlunu Ağam ata biner bağrı yukarı Silah takınırda gümüş tokalı Babanız olduda öte yakalı Babasız kızımı gelin ediyom Ağam dayanmadan binerdin ata Daha yol mu kaldı gabirden öte Biz bilerek ağamıza yapmadık hata Gurbanlar olurum aslan beyime Ağam beygirini çeker bayıra Öksüz çocukların Allah gayıra Ben de güvenmiyom işin sonuna Gözle yavrularım baban gelecek Bir ıvga geldi de boyumu aştı Kızın gelin oluyo tebdilim şaştı Babalı zamanlar aklıma düştü Gadir mevlâm gediciğin oldu mu? Kötü gader dediciğin oldu mu? Hemi ağayıdı, hemi beyidi Ardımı verdiğim karlı dağıdı Bir gün evvel kibar beyim sağıdı Sen ölüp de kalışıma ne dersin? Benden evvel gidişine ne dersin? Çıkar çıkar merdiveni dinlenir Erzurum'da, Kayseri'de söylenir Feryadıma hep bülbüller dillenir Gurbanlar olurum kibar beyime KUBAT OĞLU ABDİL'İN AĞIDI Karacalar köyünden Abdil Kubat'ın ölümü üzerine, karısı tarafından aşağıdaki ağıt yakılmıştır. Abdil ağam Kubatların yiğidi Köyünün içinde sanki beyidi Dilden dile destan olsun ağıdı Eşime eşime Abdil eşime Yârime ağlarım kendi başıma Aldığı motoru goşulu kaldı Atlarının alnı poşulu kaldı Yeni yaptığı ev döşeli kaldı Eşime eşime Abdil eşime Yârime ağlarım kendi başıma Yandım bu ateşe kavruldu özüm Bir oğlum olsaydı deseydim guzum Babasız yetimdir üç tane gızım Eşime eşime Abdil eşime Yârime ağlarım kendi başıma Cenazesi geldi Emirdağ'ından Ciğerlerim sökülüyor bağından Figân koptu Karacalar köyünden Eşime eşime Abdil eşime Yârime ağlarım kendi başıma Eşi, dostu Karacalar almadı Gınaman komşular aklım kalmadı Herkes geldi Abdil ağam gelmedi Eşime eşime Abdil eşime Yârime ağlarım kendi başıma | |
|
| | #9 (mesaj-linki) | |
| Cvp: AğıtlarDÜĞÜN ESNASINDA GELİNLİĞİ BAŞKASINA KAÇAN BİR KADININ SÖYLEDİĞİ AĞIT YAKLAŞIK 60-65 YIL ÖNCE SÖYLENMİŞTİR Vur davulcu inilesin yazlığın Ata binemedi yoktur kızlığın Duman indi taş ardının düzüne Baba çıksın Agülük'ün kızına Ben bir eksik etek noksan akılım Ambarlarda kurtlanıyor tahılım Vur davulcu düşünmesin Osman'ım Sana Elmas aldım yavrum aslanım | |
|
| | #10 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Ağıtlar Ağıt Ağıt, genellikle bir ölümün ya da acı, üzücü bir olayın ardından söylenen halk türküsüdür. Doğal afetler, ölüm, hastalık gibi çaresizlikler karşısında korku, heyecan, üzüntü, isyan gibi duyguları ifade eden ezgili ürünlerdir. Ağıt söyleme işine ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denilmektedir.Ağıtın halk edebiyatındaki adı anonim, divan edebiyatındaki adı ise mersiyedir Ağıtlar, başından acı bir olay geçen ya da ölen kişinin iyiliklerinden, yiğitçe davranışlarından ve yaşamındaki önemli olaylardan söz eder. Belli geleneksel hareketler eşliğinde kendine özgü ölçü ve uyaklarla söylenir. Türklerde ağıt geleneği çok eskidir. Anadolu’nun hemen her yerinde söylenir. Ağıtlar yarı anonim folklor ürünleri arasında da sayılabilir. Türkçe’de 7, 8 ve 10 heceli ağıtlar yaygındır. En çok rastlanılanı 8 hecelilerdir. Gösteri bölümüyle tiyatro, söyleniş biçimiyle şiirseldir. Ağıtlar türkü ve destanla yakın ilişki içindedir. Erkeklerin söylediği ağıtlar varsa da ağıtları daha çok kadınlar söyler. ******************************** Ağıt - Doğu Anadolu yöresi Can evimden vurdu felek neyleyim Ben ağlarım çelik teller iniler Ben almadım toprak aldı koynuna Yarim diyen bülbül diller iniler Gider oldum Avşar ili yoluna Bakmam gayrı bu diyarın gülüne Karaları taksın çapar koluna Yağız atlı nice kollar iniler Varayım da mezarına varayım Yürü bre Dadaloğlu'm yürü git Baş ucunda el kavşurup durayım Dertli dertli Çukurova yolunu tut İÇ ANADOLUDAN BİR ÖRNEK Kızılırmak nittin allı gelini Nasıl aldın allı pullu gelini | |
|