Arama

Ağıtlar - Sayfa 2

Güncelleme: 4 Ocak 2012 Gösterim: 43.562 Cevap: 73
NiliM - avatarı
NiliM
Ziyaretçi
26 Nisan 2007       Mesaj #11
NiliM - avatarı
Ziyaretçi
Ağıt

Sponsorlu Bağlantılar
Böyle mi vermiştik bin bir umutla,
Tartsalar vermezdik altın yakutla,
Canından bezmiş de küsmüş hayatla,
Feleğin elinde solan Zeynebim.

Sır küpü misali susmuş kuluna,
Dert üstüne derdi takmış koluna,
Sabırla koruk,dolmuş yoluna,
Üzümü dallarda kalan Zeynebim.

Yılları peşinden koşturup durdun,
Ne çileyi kovdun, ne hesap sordun,
Gördüğün rüyayı hep hayra yordun,
Bu gerçek dünyada yalan Zeynebim.

Kader deyip geçsem yüreğim yanar,
Yuvanda hak dili hep seni arar,
Bülbül gitti artık baykuşlar konar,
Özledim ne olur dolan Zeynebim.

Yandım ateşine dumanım tütmez,
İnan ki yürekten hayalin gitmez,
Gözümden sel gibi yaşlarım bitmez,
Gönlüme kefeni salan Zeynebim.

Bir diğer adında sabırlı melek,
Dönülmez yollara savurdu felek
Uçamaz olmuşsun kanadın gerek,
Kara topraklara dalan Zeynebim.

Gönlüme kefeni salan Zeynebim.
Kara topraklara dalan Zeynebim.
Zeynebim, Zeynebim, şahan Zeynebim,
Bu gerçek dünyada yalan Zeynebim.


Sergül Vural

Nephthys - avatarı
Nephthys
Ziyaretçi
26 Nisan 2007       Mesaj #12
Nephthys - avatarı
Ziyaretçi
AĞITLAR ve TARİHİ OLAYLAR
Dr. Ömer Faruk YALDIZKAYA

Tarihin herhangi bir döneminde yaşanmış olaylar hem iyi, hem de kötü yönleriyle bu olayları yaşayan toplumun veya milletin kültür ürünleri içinde yansıtılır. Mitik dönemde insanoğlunun dünyayı ve evreni kavramaya çalışması ve bu çerçevede oluşturulan düşünce ve olaylar mitik anlatmalarda yer bulmuş, epik dönem adını verdiğimiz dönemde yaşanmış olaylar bir kahraman etrafında bütün bir milletin başarısını ve ideallerini gösterecek şekilde aktarılmıştır. Roman dönemine gelindiğinde ise, daha bireysel olaylar etrafında yoğunlaşma olduğu ve bu çerçevede iki kişi arasında yaşanan duygusal ilişkiler konu edilmiştir. Gerek epik ve gerekse roman döneminden itibaren toplumların üzüntü, gam ve kederlerini dile getirdikleri daha kısa halk yaratmaları da vardır. Bunlarda hem tarihte yaşanmış olaylar yer alırken hem de bireysel üzüntü ve sıkıntılar da dile getirilmiştir.
Sponsorlu Bağlantılar

Biz bu bildirimizde yakın dönemde Türk insanının yaşadığı önemli tarihi olaylar ve bunların halk yaratmalarından ağıtlara nasıl yansıdığını ele alacak ve yazılı tarih yanında, ağıtların da yazılı olmayan tarihi belgeler şeklinde halkın yaşanan olaylar karşısındaki üzüntü ve tepkisinin nasıl dile getirildiğini tartışacağız.

Bildirimizin asıl konusuna geçmeden önce, ağıt ve ağıt söyleme geleneğinin kültürel derinliği ile coğrafi boyutları hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum. İnsanlar, başta ölüm olmak üzere çeşitli sebeplerle sevdiklerinden ayrılmak durumunda kalırlar. Kişilerin hastalanması, kızın gelin olması, delikanlının askere gitmesi, vatan toprağının kaybedilmesi, sevgilinin gidip de geri dönmemesi, sel baskını, zelzele, yangın, salgın hastalık gibi büyük felaketlerin meydana gelmesi, sevilen hayvanların kaybı ve ölümü üzerine söylenen ezgili şiirler ağıt türünden eserlerdir. Bütün bunlardan hareketle ağıt; İnsanoğlunun ölüm karşısında veya canlı - cansız bir varlığını kaybetme, korku, telaş ve heyecan anındaki üzüntülerini, feryatlarını, talihsizliklerini, düzenli - düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden türküler olarak tarif edilmiştir. (Elçin 1990: 1).

Başka bir ifadeyle ağıtları şöyle tanımlamak mümkündür: "Yüreğin titreyişi sonucu söylenilen ve milli şiirlerimizin en dokunaklısı olarak adlandırdığımız ağıtlar, ölenin ardından dökülen gözyaşları ve çekilen gönül ıstırabının acı dolu terennümleridir."(Yaldızkaya 1992:11).

Türk kültüründe oldukça köklü bir maziye sahip olan ağıt ve ağıt söyleme veya ağıtçılık geleneği, çeşitli Türk boyları tarafından günümüze kadar yaşatılan ortak en eski geleneklerden birisidir.

Orhun Âbideleri'nde "Sıgıt" ve "Sıgıtçı" olarak gördüğümüz ağıt ve ağıt söyleme geleneği, Türk boylarındaki dil ve gelenek farklılaşması ile geniş bir coğrafyaya dağılma sebebiyle çeşitli kelimelerle adlandırılmıştır. Bazı Türk boylarında, bugün, ağıt ve ağıt söyleme geleneğiyle ilgili şu kelimelere rastlamaktayız.

Çin Halk Cumhuruyeti' ne bağlı Doğu Türkistan' da yaşayan Uygurlar ağıt türü şiirlere "Mersiye koşukları", Kuzey Kafkasya' da yaşayan Kıpçak lehçesiyle konuşan Karaçay - Malkar Türkleri; "Küv", Kerkük Türkleri; "Sazlamağ", Kırım Tatarları; "Taqmaq" adını vermektedirler.

Ağıda, Özbekler; "Matemname", Kazak ve Kırgızlar; "Coktav", Azeriler; "Ağı", Batı Türkistan sahasında yaşayan Türkmenler; "Ağı", "Tavs", "Tavşa", Kuzey Kafkasya'da ve Dobruca'da yaşayan Nogaylar; "Bozlau/Bozlaw", Başkurtlar; "Märsiya äytiv", Kumuklar; "yas", Gagauzlar; "dizmek" adını verirler (Yaldızkaya 1992:11; Kaya 1999: 245; Özkan, Horata 1999: 319 ).

Ağıt kelimesinin Almanca'da karşılığı "totenlage", Fransızca'da "élégie", Rusça'da "plaç, priçitaniya", İngilizce'de "lament" kelimeleridir.

Geçmişi anlamak için tarihi bilmek yeterli olmayabilir. Bunun yanı sıra halk yaratmalarını anlamak ve halkın yarattığı bu değerlerden faydalanarak doğrulara varmak, geçmişimizi daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Tarihçiler, tarihi olayları bulabildikleri belgelerle yorumlayarak yazar, ancak, o tarihi olayları bir de halkın gözüyle görmek, bizim konuya daha farklı bir açıdan bakmamızı sağlar. Çünkü, her olayda, özellikle de savaşlarda sevinci de acıyı da yaşayan halktır. Tabii olarak, bunun yansımaları da halk yaratmalarında görülecektir.

Halkın duyduğu üzüntü, keder ve sıkıntıları en iyi şekilde yansıtan halk yaratmaları içinde belki de en önemlisi ağıtlardır. Çünkü, yaşanan olaylar tüm gerçekliğiyle ağıtlarda gözler önüne serilir. Bildirimizde sözlerini vereceğimiz ağıtlar; tarafımızdan derlenen ve bir bölümü "Türkmen Ağıtları" adlı eserimizde, bir bölümü de "Erciyes Dergisi"nde yayınlanan ağıtlardır.
Türkiye Türklerini en fazla etkileyen ve hemen her aileden bir veya birkaç bireyin kaybedildiği önemli tarihi olaylardan biri de Türk Kurtuluş Savaşı'dır. Bu savaşta kaybedilen yüz binlerce Türk evladı için pek çok ağıt yakılmıştır. Bu durumu, Kurtuluş Savaşı'nda şehit olan Bayat'tan Ali Osman'a bacısı Şerife Aydın'ın yaktığı ağıtta açıkça görmekteyiz.

Şafak söktü tan yerleri atıyor,
Tren gelmiş acı acı ötüyor,
Kardeşim şehit olmuş yerde yatıyor,
Ak elleri kızıl kana batıyor.

Ağıdın devam eden aşağıdaki mısraları, kardeşinin şehit olmasıyla kendisinin kimsesiz ve yalnız kaldığını düşünen ağıtçı kadının sözleri "feleğe sitem" ile doludur.

İlkbaharda her çiçekler bezeri,
Sonbaharda döker yaprak gazeli,
Kardeşim şehit olmuş nerde mezarı?
Felek beni taşa çaldı neyleyim.

Felek sille vurdu ben oldum sersem,
İyi olmaz dediler her kime sorsam,
Varsamda hekime muayene olsam,
İyi olmadık derdi hekim neylesin.

Ben gurbeti geze geze yoruldum,
Evvel altın idi şimdi pul oldum,
Değer bilmez kötülere kul oldum,
Felek beni taşa çaldı neyleyim.

Kanatlarım yoktur çırpınıp uçmaya,
Dizlerim tutmuyor karlı dağlar aşmaya,
Ellerim ermedi helallaşmaya,
Felek beni taşa çaldı neyleyim. ( Yaldızkaya1992: 36)

Çanakkale Savaşı'nda; birçok eli kalem tutan, okur-yazar Türk genci şehit olmuş, niceleri sakat kalmıştır. Ağabeyi Çanakkale Savaşı'nda şehit olan bir kız tarafından yakılan aşağıdaki ağıt bunu ne güzel ifâde etmektedir:

Çanakkale derler yeşil gavaklı,
Mollaların mürekkebi boyaklı,
Neçe gulların var ağaç ayaklı,
Ağaç ayağınan gelsen n'olurdu.

Çanakkale derler yeşil söğütlü,
Neçe molla getti eli divitli,
Bi mektup atayım üstü tahütlü,
Mektubum ordunu bulur m'ola.

Ağılıdır Çanakkale goyağı,
Babamoğlu dizlerimin dayağı,
İrengide bana benzer bayağı,
Gurbanlar olurum babamoğluna.

Edem gözelidi gıyıdan getmiş,
Sürek öküz gibi boynunu bükmüş,
Şu gevur dinsizi denklemiş atmış,
Acep babamoğlun yudular m'ola.
Yumadan gabire godular m'ola. (Yaldızkaya 1992: 39)

Derlediğim bir başka Çanakkale ağıdı da, Suvermez köyünden Devecioğulları sülâlesinden, Macar Lâkaplı Salih'in Çanakkale'de şehit olmasıyla, annesi tarafından yakılan ağıttır. Ağıtta, yoğunlukla şehidin geride bıraktığı eşi ve çocuğunun ne olacağı endişesi vurgulanmaktadır:

Hucûm demiş Alamanın zabiti,
Yavrumun kefeni asker kabutu,
Salına girmeye yoktur tabutu,
Yoksa yavrum seni vurdular m'ola,
Kefensiz gabire goydular m'ola.

Topun dumanı da ağmış havaya,
Gözlerim yavrumu dönmez sılaya,
Goltuğuna girmiş çifte sıhhıya,
Yoksa yavrum seni vurdular m'ola,
Kefensiz gabire goydular m'ola.

Çanakkale nerde, Suvermez nerde?
Her ana dayanmaz bu zalim derde,
Ahmed'in babasız eğlenmez evde,
Yoksa yavrum seni vurdular m'ola,
Kefensiz gabire goydular m'ola

Derinimiş Çanakkale deresi,
Goygunumuş şehidimin yarası,
Acıya dayanamaz garip garısı,
Yoksa yavrum seni vurdular m'ola,
Kefensiz gabire goydular m'ola.

Senin yavrum beşik ile belede,
Yâdigarın galdı yavrum geride,
Bir gelin eğlenmez ıssız bir evde,
Yoksa yavrum seni vurdular m'ola,
Kefensiz gabire goydular m'ola.

Bir günüm doğarda bir günüm batmaz,
Şu ıssız evlerde bir gelin yatmaz,
Oğlumun yerini kimseler tutmaz,
Yoksa yavrum seni vurdular m'ola,
Kefensiz gabire goydular m'ola. (Yaldızkaya 1992: 37)

Öyle ağıtlarımız var ki; Edirne'de, Yemen'de, Kudüs'te kalanları anlatır. Yedi kardeşinden bazılarının şehit düşmesiyle yüreği yanan Ahmet Çavuş (Urfalı)'un yaktığı ağıt, işte böyle bir ağıttır:

Yedi gardaşıdık gazada ünlü,
Hep gara bıyıklı yüzleri benli,
Zeybek şalvarlı da hep çuha donlu,

Ben bu derdin hangisine yanayım,
Zencirler zapdetmez benim gönlümü.

Halil yoğun güder içi guzulu
Ali haba geyer golu sızılı,
Gadir'in çocuklar gara yazılı

Ben bu derdin hangisine yanayım,
Zencirler zapdetmez benim gönlümü.

Ali ağam Edirne'de oldu şehit,
Garabıyık Yemen'de ünlendi yiğit,
İbik Ağam Kudüs'te kaldı bi büyük,

Ben bu derdin hangisine yanayım,
Zencirler zapdetmez benim gönlümü.

Âşık olsam ağır ağır söylesem,
El kaldırsam şu gönlümü eğlesem,
Şu gönlümü gıl ipinen bağlasam,

Ben bu derdin hangisine yanayım,
Zencirler zapdetmez benim gönlüm. (Yaldızkaya 1992: 41)

Birleşmiş Milletler Kararıyla; 1950 Yılında, Güney Kore'ye yardım amacıyla, General Tahsin Yazıcı komutasında 5.000 kişilik Türk Tugayı da Kore'ye gönderilmiştir.Kore'ye ulaşan Türk askeri kendini çatışmanın içinde buldu. Mançurya sınırına yakın bir yer olan Kunuri'de, süngü muharebesi ile, bölgenin yabancısı olmasına rağmen efsâneler yarattı. Şehitler verildi, yaralananlar oldu. Üç yıl süren Kore Savaşı sonunda evlerine dönemeyenlere ağıtlar yakılmıştır.

Anadolu'nun birçok yöresinden olduğu gibi, Emirdağ'dan da Kore'ye gidip de dönemeyenlerden birisi de Balişoğlu Eyüp Can'dır. Eyüp Can'ın şehit olması üzerine bir yakını aşağıdaki ağıdı yakar. Ağıtta, Türk askerinin Kore'ye gitmesini anlâmsız bulan Anadolu kadını, bunu "Kore senin vatanın mı, yurdun mu?" şeklinde ifâde ederken, O'na "Kırk belikli gelin almaya" ve "Yerine kardeşi Abdil'i göndermeye râzı olacağını" belirtir.

İzmir'den mi kalktı Kore'ye gemi,
Gemi gurban olam getir Eyüb'ü,
Çok ağlattın anan ile Baliş'i,
Kore senin vatanın mı, yurdun mu?
Gayıbıdın oğlum şehit oldun mu?

Şubeye vardım da künyen okundu,
Emirdağ'ı başımıza yıkıldı,
Dostumuz ağladı, düşman bakındı,
Dön gel oğlum dön gel kurban oluyum,
Sana kırk belikli gelin alıyım.

Köprüden ağrında gel bir görüyüm,
Görüyüm de gadın oğlum ölüyüm,
Apdil'i yerine vesek veriyim,
Bir günüm doğar da bir günüm batar.
Kore dağlarında aslanım yatar.

Kardeşinin şehit olması üzerine bacısı Zehra'da uzunca bir ağıt yakar. Ancak, ağıdın aşağıdaki mısraları hâfızada kalmıştır. Ağıtta; günlerce süren Kore yolculuğu "çığra yola" yani bir kişinin ancak geçebileceği ve kısa mesafelerde kullanılan yola benzetilirken, Kore evlerinin ufaklığı ve insanının küçük boylu oluşu Anadolu kadınının ağzından şöyle dile getirilir.

Kore'ye gidiyor bir uzun çığra,
Allah'ın aşkına Eyüb'e uğra,

Eyüp bize biz Eyüb'e doymadık,
Gelin alıp çeyizini dökemedik,

Ufacıktır şu Kore'nin evleri,
Benim gardaşımdır küçük beyleri. (Yaldızkaya1996: 6)

Millî Kahraman Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk'ün mezarının İstanbul- Dolmabahçe sarayından Ankara'ya nakledilmesi sırasında, Emirdağ yöresinin ünlü ağıtçı kadını Döne Öksüz (Halide'nin Döne) tarafından aşağıdaki ağıt yakılmıştır. Okuma - yazması olmayan ama ehl-i dil olan Anadolu kadını yaktığı ağıtta; "Anan kızı olsaydı yanarıdı derdine" mısrasında Atatürk'ün kız kardeşinin hayatta olmayışını, "Ne bir kızı kalmış ne de bir oğlu" mısrasında ise ulu önderin çocuksuz oluşunu etkileyici bir şekilde ortaya koymaktadır.

Sana diyom sana Mustafa Kemâl,
Riyakâr kulların yalandan yanar,
Bu dünyada senin başına döner,

Saraya gel Gâzi baba saraya,
Sen düşürdün bir soğukluk araya.

Işık dünya başımıza dar geldi,
Gâzi baba hepisinden zor geldi,
…………………………………….
İstanbul'dan Ankara'ya yürüdü tren,
Moskof'un kralı Sal'ına duran,
……………………………………

Saraya gel Gâzi baba saraya,
Sen düşürdün bir soğukluk araya.

Paşalar içinde Gâzi'dir süslü,
İresmi geçitte de milleti yaslı,
Sarayın içinde kılıcı paslı,

Saraya gel Gâzi baba saraya,
Sen düşürdün bir soğukluk araya.

İsmet gondu sarayına yurduna,
Ağladı askerin düştü ardına,
Anan kızı olsaydı yanarıdı derdine,

Saraya gel Gâzi baba saraya,
Sen düşürdün bir soğukluk araya.

İstanbul'un etirafi denizden avlu,
Ne bir kızı kalmış ne de bir oğlu,
Sarayda eğlenmez Paşa'mın göynü,

Saraya gel Gâzi baba saraya,
Sen düşürdün bir soğukluk araya. (Yaldızkaya 1992: 44)

1947 Yılında, Emirdağ'ın Başkonak (Kolanşam) köyünün Arzılı mahallesine bir askerî uçak düşer. Hava Kuvvetleri tarihine geçen bu olayda iki pilot subay şehit olur. Şehit olan pilot subaylara, yörenin ünlü ağıtçı kadını Topakkız (Gülsüm Köse) uzun bir ağıt yakar. Konar-göçer Türkmen kültüründen motifler de taşıyan bu ağıdın derleyebildiğimiz mısralarında, ağıtçı kadının "yol (y)ıramış varamış köyüne" mısrasında söz ettiği "köy" "Hava üssü", "Haber verin âşiretinin beyine" mısrasında kastedilen "âşiret bey"i ise "Filo komutanı, Paşa"dır.

Duman durmuş Arzılı'nın dağına,
Yol (y)ıramış varamamış köyüne,
Haber verin âşiretinin beyine,
Gurbanlar olurum yaralı beyim,
Arzılı buraya aralı beyim.

Yeni çıkmış subayın da birisi,
Telde galmış saçların derisi,
Duydum'ola anasıynan garısı,
Gurbanlar olurum yaralı beyim,
Tayyare buraya aralı beyim. (Yaldızkaya 1992: 88)

Sonuç olarak; ağıtlar kişilerin özgeçmişleri olduğu gibi, bir bakıma toplumların da özgeçmişidir. Zira, bir milletin tarihi serüvenini ağıtlardan izleyebiliriz. Cephede, düşmana karşı verdikleri mücadelede çektikleri sıkıntıları, şehit ya da gâzi oluşlarını, cephe gerisindeki açlığı, kıtlığı, hastalığı ve içindeki ihaneti; bunlara karşı verilen mücadeleyi ağıtlarımızda görürüz. Şehit düşen ve gâzi olanların isimlerini belki tarih kitaplarında göremeyiz. Ama bunların analarının, bacılarının, yavukluları ve bu milletin hislerine tercüman olan âşıklarının söylemiş olduğu ağıtlarda isim isim bulabiliriz.Sözlerimi şâir Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun dizeleriyle bitirmek istiyorum.

Kitaplarda değil türkülerde ara Yemen'i,
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni.

BlueEngel - avatarı
BlueEngel
Ziyaretçi
28 Nisan 2007       Mesaj #13
BlueEngel - avatarı
Ziyaretçi
hepinizin ellerine saglik cok güzel olmus aciklamalariniz icinde tsk ederim
P.u.S.u - avatarı
P.u.S.u
Ziyaretçi
12 Mayıs 2007       Mesaj #14
P.u.S.u - avatarı
Ziyaretçi
Celali ağıtı

“ Yurt yuva kıldığın tenli mereğiDüzüp koşmak idin tepir eleğiŞu kavdan yaptığın tecir tereğiDivan-ı Bâri’ye yadigâr götür

Elinde ördüğün çöpür ağınıKâhan eylediğin kelem bağınıŞu kabal biçtiğin sap orağınıAl ulu Tanrı’ya bergüzar götür

Yetim gömleğini diken iğneyiHer gün yal verdiğin topal ineğiAyran topladığın şu ak küleğiMahşer yığnağına sakla, sar götür

Üç kot arpa, beş kot çavdar ekerdikKesmik ekmeğine hasret çekerdikNamertlere ağı merde şekerdikSözünü tekrar et iftihar götür

İle kısmet balsa bize pay taştıYokluktan derdimiz deryalar aştıAçlıkla uğraşmak hayli savaştıÇektiğin mihnetten ah ü zâr götür

Yetim kalmış idin emzik tavındaGamınla kardeştin gençlik çağındaBir gül yeşertmedi vuslat bağındaGönül yaraların hep berat götür

De ki Kadir Mevlâm bize ilişmeDünyada sızıyan çıbanı deşmeCelâli Baba’dan sorma, söyleşmeBu dertli çobandan bir selam götür
Sedef 21 - avatarı
Sedef 21
Ziyaretçi
12 Mayıs 2007       Mesaj #15
Sedef 21 - avatarı
Ziyaretçi
Ağıtlarımızı Gizledik
Ağıtlarımızı perçemlenmiş
dişlerimiz arasına gizledik.

Sarışın bir bedenin
pamuk tenine dokunurken
Ağlamadık, sızlamadık...

Gün olur dedik,
Zemheri ayını bekledik,

Siftah ederken
Ölümün sıcak nefesini ensemizde
Çıkardık
Zulamızdaki kızılcık şerbetini.
Savurduk suratlarına.

Ağıtlarımızı gün batımından
gün doğumuna birer birer söyledik.


Abdülvasi Köse
NiliM - avatarı
NiliM
Ziyaretçi
22 Mayıs 2007       Mesaj #16
NiliM - avatarı
Ziyaretçi
Ağıt

dün gece seyrimde gördüm cerenim.
kızlar ne kadar çok seviyorlarmış ki seni
mosmor olmuş gülyazısı bedenin

mormor olmuş gülyazısı bedenin
düşmüş sanki erguvanlar içinde
en genç burcu yıldızdan bir kalenin

en enç burcu yıldızdan bir kalenin
uçmuş sanki uçsuz bir uçuruma
gökyüzünün çakır gözlerinden

gökyüzünün çakır gözlerinden
düşmüş bir damla, bir deniz feneri
işınlarıyla şile bezlerinin
güdüyor çobansız kalmış tekneleri
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
5 Haziran 2007       Mesaj #17
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
HALEPCE'DE KATLEDILEN COCUKLAR ICIN AGIT
öylesine mutlusunuz ki artık
çocuk katliamları bile yaşartmıyor gözlerinizi
oysa yeryüzünü sarsar diye bilirdik eskiden
bir mazlumun zulüm altında inlemesi
ölüler son nefeslerini verirlerdi eskiden
Halepçe'de çocuklar bundan bile mahrum edildi
bizi niçin dogar dogmaz bogmadınız anneler
bizi niçin mahkum ettiniz görmeye bu alcalısı
daglar bile yüklenemezken bu agır yükü
cılız omuzlarımız nasıl tasır bunca tabutu
Hiroşima Vietnam Afganistan Filistin
çocuk kanları doyurmadı doyurmuyor Dahhak'ı Tagutu
yazık ki Kawa kadar bile olamadık
Kawa öldü ama Dahhak binlerce Dahhak'ı dogurdu
Kudüs varsın aglasın bu makus talihine
varsın aglasın şanlı Salahaddin'in yurdu
nasıl da yaşıyoruz bunca zillet altında
bir sürü dilsiz şeytan bir sürü ıvır zıvır
kıyamet kopacaksa kopmali beynimizde
ya toptan ölmemiz lazım ya şerefli bir tavır


Sabah KARA, Mayis 1988 (``Dogu Agitlari'')
Sedef 21 - avatarı
Sedef 21
Ziyaretçi
23 Haziran 2007       Mesaj #18
Sedef 21 - avatarı
Ziyaretçi
Ağıt

Her şey güzeldi bir zaman, çok önce
Şehirler, insanlar, güneş deniz
Mutluluğumu görebilirdiniz
Çökmeseydi içime bu son gece
Her şey bir anda bitmeseydi, yazık
Olmasaydı gençliğime aptalca
Belki de o yerlere varırdık
O uzak dağlara ulu: koskoca
Orada her şey değişirdi belki
Açardı umutlarımız bakarsın
Ateş rengi, kan rengi güller gibi
Toprağında kimbilir hangi aşkın
Oysa şimdi nerdeyiz, neyiz bak
Her umut belirtisinden uzağız
O sevilmiş gözlerde saf ve berrak
Bir ayna bile yok bakacağımız
Her şey kurşuni bir renk almış, soğuk
Bozkırlardır uzayan önümüzde
Kime baksan o yüz: veremli, soluk
Tek mavi kalmamış gökyüzümüzde
Her yerde bitmişliği güzelliğin
Kum kamyonları putreller betonlar
Sonra ta beşikten mezara değin
Sıfırlar, yüzler, binler ve milyonlar
Hadi öl bakalım ölebilirsen
Zincirlerle bağlıyken yaşamaya
Omuzla yükünü, hadi yalnız sen
İsterse gücün olmasın taşımaya
Yenik düşmüşüz işte gerçek ortada
Çökmüş boynumuza zulmün elleri
Bir tutsak, bir dolap beygiri ya da
Bir mahkum gibiyiz kaç yıldan beri
Yargıç hükmünü çoktan vermiş oku
Boynundaki yaşamak fermanını
Yaşamak sonra ölmek; iki korku
Geri getirmezken bir anını
Terkedilmiş şehirleri bilirsin
Bilirsin gömülmüş uygarlıkları
Ve düşün ki; patlaması bilincin
Yırtmaya yetmiyor karanlıkları
Öyleyse çek sapla göğe bıçağını
De ki; benim işim tanrılıktan güç
Benim hem yüksek, hem en aşağı
İşte ellerimde sonsuzluk ve hiç
De ki; Ömür verdin; en büyük yalan
De ki; Beden verdin; içi boş ve kof
İşte! Yüce eserin, işte insan
Ve yırt göğsünü, bağır: Of Tanrım of.

Ümit Yaşar Oğuzcan
RuYa - avatarı
RuYa
Ziyaretçi
21 Temmuz 2007       Mesaj #19
RuYa - avatarı
Ziyaretçi
Kayalar yarılmasın
Söylen yar durulmasın
Darılırsa darılsın
Ellere sarılmasın

Nesine de yavrum nesine,
Sigara da sokmuş fesine

Kayalar merdil merdil
Kim bilir kimin derdir
Ağaçlar kalem olsa
Yazılmaz benim derdim

Nesine de yavrum nesine,
Sigara da sokmuş fesine

Kayalar oylum oylum
Geliyor selvi boylum
Selvi boylum gelirken
Şen olur benim gönlüm

Nesine de yavrum nesine,
Sigara da sokmuş fesine
My Love For You - avatarı
My Love For You
Ziyaretçi
21 Temmuz 2007       Mesaj #20
My Love For You - avatarı
Ziyaretçi
Can evimden vurdu felek neyleyim
Ben ağlarım çelik teller iniler
Ben almadım toprak aldı koynuna
Yarim diyen bülbül diller iniler


Gider oldum Avşar ili yoluna
Bakmam gayrı bu diyarın gülüne
Karaları taksın çapar koluna
Yağız atlı nice kollar iniler

Varayım da mezarına varayım
Yürü bre Dadaloğlu'm yürü git
Baş ucunda el kavşurup durayım
Dertli dertli Çukurova yolunu tut

Dadaloğlu