Arama

Arkeoloji

Güncelleme: 10 Ekim 2015 Gösterim: 28.934 Cevap: 15
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
27 Eylül 2006       Mesaj #1
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Arkeoloji Nedir?

Sponsorlu Bağlantılar
Arkeoloji bir dalım dalı olarak tarih sahnesine ilk kez 15-16.yy. Avrupası’nda ortaya çıkmıştır. Arkeolojinin tarihçesine baktığımızda başlangıçta tarih ve felsefeyi açıklamada kullanıldığını görürüz. Arkeoloji bir bilim olarak kendine has metodlar uygular. Türkiye'de ilk sistemli Türk kazısına 1881'de Osman Hamdi Bey'in kişisel çabalarıyla başlanır.

Tanım
Eski Kültür ve Uygarlıkları onlardan kalan maddi kalıntıları açısından inceleyen; yer ve zamanını saptamakla uğraşan bir bilimdir, arkeoloji. Maddi Kalıntılar terimiyle insan elinden çıkan, insan düşüncesinin ürünü olan eserler, alet ve malzeme ile ev eşyaları, sanat yapıtları kastedilir. Bu yönüyle arkeolojiyi, geçmiş zaman insanlarının "el emeği göz nuru " olarak tanımlayabiliriz. Eski Yunanca'nın "Arkhaios" (eski) ve "Logos" (bilim) kelimelerinden türetilmiş olan arkeoloji kelime olarak (Osmanlıca "Atikiyat") "Eskinin Bilimi anlamına gelirse de diğer bütün bilim dallarının kaynağı " anası " durumundadır.

Amacı
Amacı ışık tutarak geçmişi canlandırmak, ilk çağ insanını düşünceleriyle ve bunların sonucu gerçekleştirdiği yapıtlarla günümüz insanına derinlemesine tanıtabilmek, onu anlamasına yardımcı olabilmektir. Bu amaçla, eski kültür kalıntılarını bulup ortaya çıkarır, tanımlayıp, aslında uygun bir biçimde tekrar kurarak geçmiş kültürleri yorumlayarak aydınlatmaya çalışır.

Faydası
Günümüz insanına geçmişini ve köklerini öğreterek geleceğini aydınlatmasında yol göstermesidir.
İnsan yaradılışı gereği merak duyduklarını, kendisinde iyi ya da kötü bir anısı olan şeyleri toplama, koruma ve saklama eğilimine sahiptir. Toplanılan bu tür malzemeler bazen bir koleksiyona dönüşebildiği gibi; bazen de basit bir biriktirmeden öteye geçmemiştir. İster zevk için olsun, isterse bilinçli olarak yapılsın, bu derleyip toplama eğilimi büyük arkeolojik koleksiyonların, ardından da müzelerin doğmasından en belirgin etkendir.
Bilinen ilk kapsamlı koleksiyonların, Roma İmparatorları ile Roma'nın önde gelen zenginleri tarafından oluşturulduğu kabul edilmektedir. Roma İmparatorları ülkenin dört bir yanından getirttikleri antik eşyaları, özellikle de çeşitli boyutlardaki heykellerle saray, şato ve villalarını süsleme yoluna gitmişlerdir; sonuçta, bugünkü değerli arkeolojik koleksiyonların oluşmasında öncülük etmişlerdir. Arkeoloji'nin tarihçesine baktığımızda İnsanlığın geçmişini aydınlatma yolunda çok eskiden beri bir takım araştırmalar yapıldığını görürüz. Başlangıçta tarih ve felsefeyi açıklamada kullanılan arkeoloji, daha sonra bu bağımlılıktan kurtulmuş ve bir bilim dalı kimliği kazanmıştır.

Arkeoloji’nin Tarihçesi
İnsanlığın geçmişini aydınlatma yolunda çok eskiden beri bir takım araştırmalar yapılmıştır. Başlangıçta tarih ve felsefeyi açıklamada kullanılan arkeoloji, daha sonra bu bağımlılıktan kurtulmuş ve bir bilim dalı kimliği kazanmıştır.
15.-16. yy. Avrupa'sında arkeolojinin bir bilim disiplini içerisinde ortaya çıktığına tanık oluyoruz. Bunun da nedeni Rönesans hümanistlerinin Antik Çağ sanat yapıtlarına yönelmeleriydi. Yunan ve Roma sanatına duyulan ilginin giderek artması ve 18.yy.'da İtalya' da Pompei ve Herculaneum kentlerinin kazılması, arkeolojinin gelişmesinde önemli rol oynar.
Arkeoloji'nin bilim haline gelmesinde ve Arkeoloji'ye bir metod oluşturmasında en büyük katkıyı Alman J.J.Winckelmann (1717-1769) sağlamıştır. Winckelmann, o güne dek yapılan kazılar üzerine yazdığı yazılarla ve hazırladığı taş koleksiyonu kataloguyla Arkeoloji alanında çalışan ilk bilim adamı olur. Bu nedenle kendisi, " Arkeoloji"nin babası sayılır. O güne dek yalnız Filolojiye dayanarak yapılan geçmiş kültürlere ait açıklamaların yeterli olmadığını gören Winckelmann mitolojiden yararlanmaya; bunun ötesinde, eski insanları yaşayışlarını, yapıtlarını ve kültürlerini öğrenmek için, onların yer altında kalmış sanat ürünlerini kazı yaparak aydınlığa çıkarmanın gerekliliğine inanmıştır.
Batı'da Winckelmann ile başlayan bu hareket, Doğu'da bir imparatorun öncülüğü ile gerçekleşir. Fransız İmparatoru Napelyon, 1789'deki Mısır seferi sırasında kalabalık bir bilim adamları ekibini de beraberinde götürür. Bunlardan ülkede gördükleri antik kalıntıları resim ve çizimlerle belgelemeleri ve kopya çıkarmaları istenir. Böylece Mısır Arkeolojisinin ilk temelleri atılır ve bu belgeler "Description de L'Egypte " (1808-1825) adlı yapıtta yayınlanır. Napolyon'un bu seferinde elde edilen bilgilere dayanarak ayrıca " Rozetta taşı (üç dilli yazıt)" nın yardımıyla 1822'de Jean-François Champollioni, Eski Mısır yazısını çözer. Bundan sonra da Mısırlılar'dan kalma birçok yazılı belgenin okunması sağlanır. Ardından Mısır'da çıkarılan eserlerin korunmasına yönelik Fransız Auguste Mariette'nin Kahire'de kurduğu Mısır Arkeoloji Müzesiyle arkeolojide sistemli ve denetimli bir döneme geçilir.
Alman Mecklenburg'lu Heinrich Schliemann'da arkeoloji tutkusuna kapılanlardan biri olmuş, küçüklüğünde babasının kendisine okuduğu Homeros destanlarının doğruluğuna ve gerçek olduklarına inanmıştır. Destanlarda adı geçen kenti bulabilmek, ayrıca Truva 1970'lerde gerçekleştirdiği Truva Kazıları ve burada bulduğu Priamos'un hazinesini kaçırışı, Avrupa'da geniş yankılar uyandırmıştır. Ancak Schliemann'in hareketinin asil önemli yani, -daha sonra kazılan Mykenai ve Tyrns sehirlerinden çıkan sonuçlarla birlikte- efsanelerde ve antik destanlarda anlatılan olayların birer hayal ürünü olmadıkları, bunların gerçek ve yaşanmış olaylar olduğunu belgelemiş olmasıdır. H.Schliemann'in Truva ve Mykenai'de Yunan Uygarlığının kökenlerini araştırmaya yönelik kazılarına aynı dönemde M.A. Biliotti'nin Rodos; Ernst Curtius'un 1875'de basladığı Olympia; Alexander Conze'nin Semendirek Adası kazıları eklenir. Conze'nin kazı raporunda ilk kez fotoğraf kullanması arkeolojik dünyada yeni bir çığır açar. 1880'de Mısır'da çalışmalara girişen İngiliz arkeolog Flinders Petrie uzun yaşamı boyunca Mısır ve Filistin'de araştırmalar yapar ve yeni buluşlarıyla arkeolojiye önemli katkılarda bulunur. Petrie ilk kez sistemli bir kazı yöntemi gerçekleştirir ve bunun ilkelerini "Methods and Aims in Archaeolgy (1904)" adli yapıtında anlatır. 1846'da Henry Creswicke Rawlinson, Mezopotamya çivi yazızısını çözmeyi başarır. Anadolu'nun her türlü kalıntılarıyla araştırılıp adım adım gezilerek tanıtıldığı dönem 18.yy. sonu 19 yy. başlarına rastlar. Anadolu'ya bu ilginin gösterilmesinde Ch. Texier, İngiliz Fellows, W. Hamilton ve G. Perrot gibi gezginlerin yayınları etkili olmuştur. 20.yy.'da Anadolu'da Hitit, Frig ve Lykia, Kilikia ile Urartu kültür ürünlerinin tanıtılmaya başlandığı bir dönemi kapsar. Anadolu'da ilk kazı ise 1871'de H. Schliemann tarafindan Truva (Hisarlik)’da gerçekleştirilir. Truva Kazılarına daha sonra W. Döpheld devam eder; bu kazılar 1. Dünya Savaşına dek sürdürülür. Bu yeni dönemde Almanlar Pergamon, Priene, Milet ve Didyma'da; Avustralyalilar Efes'te; Amerikalilar ise Lydia'nin başkenti Sard'da kazılar yaparlar. Istanbul Arkeoloji Müzeleri adına Makridi Bey ve H. Winckler'in gerçekleştirdiği Boğazköy (Hattusas) kazıları Hitit devlet arşivini ortaya çıkarır. Sir L. Wooley'in Kargamış'ta (Cerablus), J. Garstag'in Sakçagözü'nde, Von Luschan'in Zincirli (sam'al)’da, N. Özgüç'ün Kültepe'de; R. O. Arık'ın Alacahöyük'de, L. Delaporte'nin Malatya-Aslantepe'de, U. B. Alkim'in Karatepe' de, H. Z. Kosay'in Erzurum-Karaz ve Güzelova'da yaptıkları kazılarla Anadolu Arkeolojisi kurulmus olur. 1. Dünya Savaşı'ndan sonraki kazılar, Anadolu'nun Doğu ile Batı arasında özel ve önemli bir yeri olduğunu göstermeye yaramıştır.


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
26 Ekim 2006       Mesaj #2
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Arkeoloji
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Sponsorlu Bağlantılar

Arkeoloji, insanların elinden çıkmış her türlü malzemeyi ve kalıntıyı araştıran bilim dalıdır. Yunanca archaios ve logia sözcüklerinden türetilen arkeoloji, zaten "geçmişin incelenmesi" anlamına gelir. Türkçe'de bu sözcüğün karşılığı olarak kazıbilim tarihten önce ve sonra yaşamış insanlara ilişkin bilgi edinme olanağı sağlaması açısından özellikle önemlidir. Bu bilim dalının uzmanları olan arkeologlar, alet, eşya ve yapı kalıntılarını inceleyerek, eski insanların nasıl yaşadıklarını anlayabilirler. Arkeologlar çalışmalarını çoğunlukla eskiden insanların yaşadığı varsayılan yerleşimleri gün yüzüne çıkararak yürütürler. Yıkılan bir kentin üstüne yenisi yapıldığından, eski kentler genellikle toprağın altında kalır ve üst üste kurulan yerleşmelerin mimari (özellikle kerpic) yıkıntıları zamanla bir tepe oluşturur. Bu tür tepeler ülkemizde höyük, Yunanistan'da "Magula", Yakındoğu'da "Tell", İran'da "Teppe" olarak adlandırılır. Ülkemizdeki Alacahöyük ve Çatalhöyük gibi eski yerleşmeler birer höyüktür.Ancak her arkeolojik buluntu yeri bir höyük değildir. Mağaralar, düz yerleşme yerleri, antik kentler de arkeolojinin araştırma alanları arasında yer alır. Tarihöncesi arkeolojisi yazının ortaya çıkmasından önceki dönemleri inceler. Bu incelemede kazılar çok büyük bir dikkatle yürütülür. Tarihöncesi dönemden günümüze kalan çanak çömlek parçaları, taş aletler, mimari kalıntılar ya da organik kalıntılar çok önem taşımaktadır.

Arkeologlar neleri araştırır?
Eski dönemlere ilişkin günümüze ulaşmış pek çok yazılı belge vardır. Ama bu yazılı belgelerin çoğu vergilere, yasalara, din kurallarına, krallara ve yöneticilere ilişkin bilgiler içerir. Bu belgeleri inceleyerek o dönemin insanlarının nasıl yaşadıkları bilgisine ulaşamayız. Oysa arkeolojik kazılarla ev kalıntılarını, krallık saraylarını, mezarları ve tapınakları ortaya çıkararak, sıradan insanlardan soylulara değin bütün insanların nasıl yaşadıklarını öğrenebiliriz. Meksika'da ve Mısır'daki piramitleri, Atina'daki Akropol gibi ilginç yapıları, insanlar yüzyıllarca hayranlık ve ilgiyle izlediler. Daha meraklı olan bazı kişilerin bu tür yapıları izlemekle yetinmeyip, onları yakından incelemeye başlamalarıyla arkeoloji doğdu. Bu meraklı kişiler dolayısıyla ilk arkeologlar oldular. Toprağın üzerinde yükselen eski yapıları incelemek kolaydır. Ama toprağın derinliklerinde saklı yerleşmeleri incelemek o kadar kolay değildir. Önce bu yerleşmelerin yerlerini saptamakla işe başlamak gerekir. Bazen bir tarlada bulunan kırık çömlek parçaları arkeologlar için araştırmanın ilk adımı olabilir. Günümüzde arkeologlar, uçaktan çekilen fotoğraflardan yararlanmaktadırlar. Tarlalardaki ürünlerin büyüme biçimi de, toprağın altında eski duvarların ya da hendeklerin varlığını gösterebilir.

230px Altamira plafond
Tarihöncesi mağara resimleri. Altamira, İspanya
Tarihler ve Çağlar
Arkeologların yapması gereken en önemli işlerden biri, ulaştıkları buluntuların hangi dönemden kaldığını saptamaktır. Bu buluntular arasında ele geçen yazılı belgeler, bu iş kolaylaştırır. Ama yazılı bir belge yoksa, örneğin binlerce yıl öncesinden kaldığı tahmin edilen bir eşyanın kesin yapım tarihini bulmak çok zordur. Arkeolojinin eski yerleşmeleri ve buluntuları tarihlendirmede yararlandığı yazılı tarih öncesi dönemleri, ilk kez Danimarkalı bir arkeolog sınıflandırmıştır. Bu yazılı tarih öncesi dönem, Prehistorya ya da Tarih öncesi olarak adlandırılır. İnsanların çok sert bir taş olan çakmaktaşından alet ve silah yaptıkları ilk dönem Taş Devri'dir. Alet ve silahların tunçtan yapıldığı bir sonraki döneme Tunç Çağı denmiştir. Demirin kullanılmaya başlandığı son dönem ise
Demir Çağı olarak adlandırılır. Çağdaş arkeologlar bu üç çağı da kendi içinde daha kısa süreli dönemlere ayırırlar. Bir arkeolog ortaya çıkardığı aletlerin hangi çağdan kaldığını saptasa bile, bu aletlerin yapıldıkları tarihe ilişkin bilgi edinmesi her zaman kolay olmaz. Çünkü bir bölgede yaşayan insanlar taştan aletler kullanırken, aynı dönemde başka bir bölgede insanların tunçtan aletler kullandığı bilinmektedir.

İlk buluntular

Bir bilim dalı olarak arkeolojinin geçmişi çok eski değildir. Büyük çaplı ilk kazılar 18. yüzyılda, M.S. 79'da patlayan Vezüv Yanardağı'nın püskürttüğü lavların ve küllerin altında kalan eski Pompei ve Herculaneum kentlerinde yapıldı. Bu kentlerin ortaya çıkarılması, eski Roma kentleri konusunda yeni bilgilere ulaşılmasını da sağladı. Aynı yüzyılda İngiliz arkeolog John Frere taştan yapılmış aletler ile soyu tükenmiş bazı hayvanların kemiklerini bir arada buldu. Frere, bu aletleri yapmış olan insanlar ile soyu tükenmiş hayvanların aynı dönemde yaşadıklarını gösterdi. Ama hiç kimse, dünya da on binlerce yıl önce yaşamış insanların olabileceğine inanmak istemedi. Daha sonra bu bilgi bilim adamlarınca da doğrulandı. Eski Mısır yazısı olan hiyeroglifin 1822'de arkeologlar ve yazı uzmanları tarafından çözülmesi, arkeoloji için bir dönüm noktası oldu. Hiyeroglifin çözülmesinde kilit rol oynayan Rosetta Taşı’nda aynı sözcükler hem hiyeroglif, hem de Eski Yunan yazısı ve başka bir tür Mısır yazısıyla yinelenmişti. Bu gelişme, çok sayıda arkeologun Mısır'a ilgi göstermesine yol açtı. Yapılan kazılarla Eski Mısır’daki yaşama ilişkin yeni bilgilere ulaşıldı. Arkeolojinin en önemli buluşlarından olan Rosetta Taşı, günümüzde
Londra'da British Müzesi'nde sergilenmektedir.

Ortadoğu'daki buluntular
Arkeolojinin en zengin kaynakları Ortadoğu'da bulunmaktadır. Bundan dolayı bu bölge pek çok arkeologun çalışma alanı olmuştur. İngiliz arkeolog ve Eski Mısır uzmanı Sir Flinders Petrie, 1880’den sonra Mısır'da yaptığı kazılarda değişik katmanlarında bulduğu çanak çömlek türlerinin ne kadar eskiye dayandığını saptadı. Mısır'da 1922'de Firavun Tutanhamon'un mezarının ortaya çıkarılması büyük bir heyecan yarattı. Mezarda, firavunun mumyasının bulunduğu işlemeli altın bir tabut ile paha biçilmez değerde ve güzellikte takılar bulundu. Firavun mezarları, içindeki zenginliklerinden dolayı daha ilkçağlarda soyulduğu için, arkeologların el değmemiş olarak buldukları mezar sayısı çok azdır. 19. yüzyılın ortalarında Mezopotamya'da (bugünkü Irak), Asur krallarının saraylarında çok büyük insan ve hayvan heykelleri bulundu. Buluntuların bir bölümü Avrupa'ya götürüldü. Sir Leonard Woolley, 1926'da Irak'ta yaptığı kazılarda Ur kentinde Sümer kral mezarlarını ortaya çıkardı. Ur'da bulunan mezarlar açılınca, Sümerlerin tarihine daha ayrıntılı ve yeni bilgiler eklendi.

Truva ve Girit
Eski Yunan şairi Homeros şiirlerinden birinde, 10 yıllık bir kuşatmadan sonra ele geçirilen Truva kentinin öyküsünü anlatır. Ama bu kentin nerede olduğu kesin olarak bilinmiyordu. Truva’nın gerçek yerini 1871'de Alman arkeolog Heinrich Schliemann saptadı. Schliemann, kazılarda ortaya çıkardığı buluntuları gizlice yurtdışına kaçırmasına karşın Osmanlı hükümetinden 1876'da yeniden kazı izni aldı ve Wilhelm Dörpfeld ile birlikte Truva’daki kazıları sürdürdü. Eski krallıklara ilişkin bir başka önemli kazının yapıldığı yer Akdeniz'deki Girit Adası'ydı. Arkeolog Sir Arthur Evans, 1900'da Knossos'ta yaptığı kazılarda eski Girit krallarının yaşadığı büyük bir sarayı ortaya çıkardı. O tarihe kadar yalnızca Yunan mitolojisinin bir kahramanı sanılan Minos'un gerçek bir kral olduğu anlaşıldı. Bulunan sarayın duvarları, boğa güreşlerinin, çiçeklerin ve hayvanların sanki 3.000 yıl önce değil de, bir gün önce yapılmış gibi duran parlak renkli resimleriyle bezenmişti.

Su altındaki kalıntılar
Toprak altındaki eski kentler, binlerce yıl dayanmış ve kalıntıları günümüze ulaşmıştır. Su da toprak gibi Tarihöncesi’nde yaşamış olan insanların evlerini ve eşyalarını zamana karşı korumuştur. Bundan dolayı suyun altında da arkeoloji için pek çok zengin malzeme bulunmaktadır. Arkeolojinin su altındaki kalıntılarını incelen dalı sualtı arkeolojisi olarak adlandırılır. 1854'te, İsviçre'nin Zürich kentindeki gölün suları çok azalınca, dibindeki eski ev kalıntıları ortaya çıktı. Arkeologlar evlerin bulundukları katmanları inceleyerek yapıldıkları dönemleri saptadılar. Bulunan tahta aletler, keçeler, sepetler ve hatta elma, armut ve ekmek artıkları o insanların günlük yaşamlarına ilişkin önemli bilgiler sağladı. Türkiye'de de Bodrum ve Antalya
yöresinde su altı çalışmaları yapılmış ve çok sayıda buluntu ortaya çıkarılmıştır ki bunlar Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmiştir.

Günümüzde arkeoloji
Eskiden zengin hazineler, saraylar ve tapınaklar bulma umuduyla kazı yapılırdı. Sıradan insanların yaşadıkları yerler definecileri ilgilendirmiyordu. Oysa arkeologlar geçmişi iyi anlayabilmenin yolunun, bulunabilen her şeyi incelemekten geçtiğini bilirler. Arkeologlar buluntuları incelerken, o topluluğun ekonomisini, değişik işleri ve görevleri olan insanlar arasındaki ilişkileri ve dinsel inanışlarını da araştırıyorlar. Yetiştirdikleri bitkilere ve hayvanlara bakarak insanların çevrelerini nasıl değiştirdiklerini, kendilerinin de çevreden nasıl etkilendiğini anlamaya çalışıyorlar. Ortadoğu'da bazı arkeologlar çöllerde araştırmalar yaparak, kentlerin henüz kurulmadığı ve uygarlıkların yerleşmediği dönemlerdeki göçebe topluluklara ilişkin bilgi edinmeye çalışıyorlar. Çok kısa bir zaman öncesine kadar kitaplarda, elyazmalarında ve iyi korunmuş yapılarda ortaçağa ilişkin yeterince bilgi bulunduğu sanılıyordu. Yatın tarihlerde bu alanda da yepyeni gelişmeler oldu. Birçok araştırmacı son 200 yılda yapılmış kanalları, demiryollarını, fabrikaları konu alan sanayi arkeolojisi alanında çalışıyor. Günümüzde kısaca, geçmişe ilişkin her şey arkeolojinin kapsamına girmektedir.

Alan araştırması
Havadan çekilen fotoğraflar arkeologların çalışmalarına büyük katkı sağlamaktadır. Bu fotoğraflar, araştırılacak alanı yere serilmiş bir harita gibi gösterir. Örneğin, birbirine bağlı kısa, düzenli yollar ya da setler Roma dönemini işaret eder. Güneş ışınlarının eğik olduğu saatlerde çekilmiş fotoğraflarda görülen hafif tümsekler ve çukurlar ise buralarda eski yerleşmelerin izlerini gösterir. Bunlar hisar, hendek ve yapı kalıntıları olabilir. Yılın belli zamanlarında çimenlerin ya da ekinlerin renginde ve boyunda gözlenen bazı değişiklikler de arkeologlara önemli ipuçları verir. Örneğin, bir tarlanın genelinde tahıllar yeşilken bir bölümü kısa zamanda olgunlaşıp sararmış olması, o toprağın altında taştan temellerin bulunduğunu gösterir. Eğer tarlanın altında doldurulmuş çukurlar ya da hendekler varsa, buralarda su birikeceği için, ekili ürünün olgunlaşması gecikir. Bu yerler fotoğraflarda yeşil çizgiler ya da noktalar olarak göze çarpar. Bu tür belirtilerden birçok eski yerleşme yeri saptanmış ve gün ışığına çıkartılmıştır. Toprak altında kalmış çanak çömlek ocakları, pişmiş kilde bulunan magnetik güçten dolayı, duyarlı magnetometrelerle (magnetik güç ölçme aleti) saptanabilir. Bir zamanlar canlıların yaşamış olduğu ve organik maddelerin bulunduğu yerlerde de, çevrelerine göre daha çok magnetizma vardır. Arkeologlar magnetometreyle çanak çömlek ya da çini gibi eşyaların bulunduğu ve insanların yaşadığı yerleri kolayca saptayabilirler. Alan araştırmasında kullanılan bir başka yöntem de, topraktaki direncin elektrikle ölçülmesidir. İçi nemli toprakla dolu bir hendek daha az, taş duvarlar ya da sert zeminler daha çok direnç gösterir. Ekili tarlalarda toprak sürülürken ortaya çıkmış bir çömlek ya da çini parçası ile tümsek ya da çukurlar, bir arkeologun buradaki eski kalıntıları bulmasına yardımcı olur. Ayrıca, eski haritalardan, belgelerden, yer adlarından ve yerel geleneklerden de yeni ipuçları çıkarılabilir ve dünya da pek çok yerleşme kalıntısı bu yolla bulunmuştur.

Kazı nasıl yapılır?

180px Mozaik
Herculaneum kentinden mozaik detayları

Çağdaş kazıların nasıl yürütüldüğünü daha iyi anlayabilmek için, Roma dönemi bir evin yapılış öyküsünü örnek almak iyi bir yol olabilir. Çünkü arkeologlar günümüzde Roma dönemi bir evi ortaya çıkarmak üzere kazıya başladığında, bu öyküyü sondan başa doğru yeniden kurmaktadır. Roma dönemin yapı ustası, bir evi yapmaya giriştiğinde önce toprağı temizler, ardından temel çukurlarını kazar. Sonra, mozaiklerle resimler ya da motifler yaparak zemini döşer. Duvarları örüp üstünü bir çatıyla kapatır. Ev artık oturulacak hale gelmiştir ve insanlar gelip yerleşirler. Ustanın cebinden düşen bir metal para evin temelinde kalabilir. Evde yaşayanlar bazı küçük eşyalarını evde yitirebilir. Kırılan çanak çömlek parçaları çöp çukuruna atılır. Böylece evde yaşayanların öteberileri kıyıda köşede kalabilir. Arkeolojide bu süreç yerleşme dönemi olarak adlandırılır. Daha sonra bir savaştan dolayı insanlar yaşardığı evi terk etmek zorunda kalabilir, ev bir depremde çökebilir. Artık içinde insanın yaşamadığı evin zamanla tamamen çöker; ahşap kısımları çürür, duvarlar yıkılır. Aradan uzun yıllar geçince de ev bütünüyle toprağın altında kalır. Aradan yüzyıllar geçince üzerindeki toprak dümdüz olur. Burası ekili bir alan haline gelebilir ya da üzerine yine bir ev yapılabilir. Arkeologlar önce toprak altında böyle bir evin varlığını saptar. Kazı alanının tümünü ya da çevresini ince çelik çubuklarla çevirir. Bu, kazı boyunca yapılacak ölçümlerin doğruluğu, çıkarılacak plan ve sonuçların güvenilirliği için gereklidir. Artık sıra, çatıdan temele doğru bütün tabakaları tek tek özenle kaldırmaya gelmiştir. İlk tabakaya ulaşıncaya değin kazı makineleri kullanılabilir. Ama ilk tabaka kaldırılınca, artık kazıda yalnızca sivri uçlu mala, kürek ve kova kullanılır. Kazı sırasında ortaya çıkarılan duvarlar, ocaklar, fırınlar ve insan yapımı öbür yapılar örselenmeden birbirinden ayrılır. Arkeologlar bütün bunları inceler ve ayrıntılı notlar tutar. Ele geçen eşyalar tek tek özenle temizlenir ve bulundukları tabakayı belirtecek biçimde numaralanır. Eşyaların üzerinde o dönemin hükümdarının resimleri varsa, bu eşyanın yapılış tarihini saptamayı kolaylaştırır. Ama buluntular daha eski dönemlerden kalmış, yazısız ve resimsiz de olabilir. Ayrıca başka döneme ait eşya o tabakadaki eşyayla karışmış olabilir. Böyle durumlarda kesin tarihlendirme yapılırken, bir üst tabakaya hiç dokunulmamış olması gerekir. Kazıyı yapan kişi, bu evin yapıldığı, değiştirildiği ya da yıkılmaya bırakıldığı tarihleri saptar. Ayrıca evde yaşamış olanların ne gibi özellikleri olduğunu ve yaşam biçimlerini ortaya çıkarabilir. Örneğin bir çiftlik eviyse, çevresinde tarlalar, otlaklar ve korular bulunacağını bilir. Buradaki bitki, tohum, polen ve tahıl kalıntıları, çevrenin o zamanki bitki örtüsünü gösterir. Hayvan kemikleri, burada yaşamış insanların yedikleri etin cinsini anlamamızı sağlar. Kullandıkları araç gereçler insanların günlük yaşamları hakkında bilgi verir. Kentlerde kazı çalışmaları, açık alanlardaki kazılardan daha zor ve karmaşıktır. İnsanların yüzyıllardır yaşamakta oldukları kentlerde kazılar yıllarca sürebilir. Öte yandan bir kalıntının varlığı saptansa bile, bu mevcut yapıların ya da sokakların altında bulunacağından kazı yapma olanağı da yoktur. Bu gibi nedenlerden dolayı büyük kentlerde daha az kazı yapılmaktadır. Yapıların ortaya çıkarılmasında kullanılan yöntemler, Roma yolları, kanallar, surlar gibi öteki alanlarda yapılan arkeolojik kazılarda kullanılmaz. Bu tür kazılarda birbiri üzerine binen bütün katmanların görülebileceği bir kesit elde edilmeye çalışılır.

Bilimsel yöntemler
Arkeolojide günümüzde tarihlendirmede çeşitli bilimsel yöntemler kullanılmaktadır. Bunlardan biri olan radyokarbonla tarihlendirme yönteminin bulunması, arkeolojide büyük bir gelişme sağladı. Bu yöntemle odunun, kömürün ve eski yerleşim bölgelerinde bulunan kemiklerin yaşlarını saptamak olanaklı hale geldi. Her canlıda karbon bulunur ve bunun neredeyse tamamı karbon-12'dir. Belli bir oranda da radyoaktif ve "ağır" olan karbon-14 vardır. Örneğin bir ağaç kesilince, artık yeni karbon-14 atomları alamaz ve var olan radyoaktif karbon atomları da belli bir hızla yok olmaya başlar. Böylece yaklaşık 5.500 yıl sonra bu atomların yarısı karbon-12 atomlarına dönüşür. Radyoaktif karbonun karbon-12'ye oranı ölçülerek, canlının ne kadar zaman önce öldüğü saptanabilmektedir. Ne var ki bu yöntem, tarihi belli olan Mısır buluntularına uygulandığında, saptanan tarihlerin çok kesin olmadığı anlaşılmıştır. Bir başka tarihlendirme yöntemi de ısıyla ışıldamadır (ısılışıldama). Bu yöntem yalnızca pişmiş kile uygulanabilmektedir. Kilde radyoaktif atomlar içeren elementler vardır. Kil pişirilmeden önce bunlar çevrelerine ışık biçiminde parçacıklar saçarlar. Pişme işleminin sonunda, atomların saçtığı bu parçacıklar kristalleşmiş yapının içinde hapsolur. Isıyla ışıldama yönteminde çömlekten alınan bir örnek, parçaların yeniden serbest kalacağı noktaya kadar ısıtılır. Bu parçacıklar ışık biçiminde (ışıldayarak) açığa çıktıkları için fotometre aygıtıyla ölçülür. Çömlek ne kadar çok ışık verirse, o kadar eskidir. Bir ağacın yaşının, gövdesindeki yıllık büyüme halkalarına göre saptanmasına dendrokronoloji denir. Ağaç gövdesinin kesitinde iç içe ince ve kalın halkalar görülür. Havaların iyi gittiği yıllarda ağaç daha çabuk büyüyeceğinden halkaların kalınlığı artar. Bu yöntemle ağacın yaşadığı dönemdeki iklim koşulları bile anlaşılabilir. Bir çam türünün 4.000 yıl önceki ve günümüzde yaşamakta olan örnekleri bu yöntemle karşılaştırılmıştır.

Mystic@L - avatarı
[email protected]
Ziyaretçi
26 Ekim 2006       Mesaj #3
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
ARKEOLOJİ NEDİR

Tanım: Eski Kültür ve Uygarlıkları onlardan kalan maddi kalıntıları açısından inceleyen ; yer ve zamanını saptamakla uğraşan bir bilimdir ,arkeoloji.Maddi Kalıntılar terimiyle insan elinden çıkan,insan düşüncesinin ürünü olan eserler,alet ve malzeme ile ev eşyaları,sanat yapıtları kastedilir.Bu yönüyle arkeolojiyi,geçmiş zaman insanlarının "el emeği göz nuru " olarak tanımlayabiliriz.Eski Yunanca'nın "Arkhaios" (eski) ve "Logos" (bilim) kelimelerinden türetilmiş olan arkeoloji kelime olarak (Osmanlıca "Atikiyat") "Eskinin Bilimi anlamına gelirse de diğer bütün bilim dallarının kaynağı " anası " durumundadır.
Amacı: Amacı ışık tutarak geçmişi canlandırmak,ilk çağ insanını düşünceleriyle ve bunların sonucu gerçekleştirdiği yapıtlarla günümüz insanına derinlemesine tanıtabilmek,onu anlamasına yardımcı olabilmektir.Bu amaçla,eski kültür kalıntılarını bulup ortaya çıkarır,tanımlayıp,aslında uygun bir biçimde tekrar kurarak geçmiş kültürleri yorumlayarak aydınlatmaya çalışır.Faydası:günümüz insanına geçmişini ve köklerini öğreterek geleceğini aydınlatmasında yol göstermesidir.
İnsan yaradılışı gereği merak duyduklarını,kendisinde iyi yada kötü bir anısı olan şeyleri toplama,koruma ve saklama eğilimine sahiptir.Toplanılan bu tür malzemeler bazen bir koleksiyona dönüşebildiği gibi;bazen de basit bir biriktirmeden öteye geçmemiştir.İster zevk için olsun ,isterse bilinçli olarak yapılsın,bu derleyip toplama eğilimi büyük arkeolojik koleksiyonların,ardından da müzelerin doğmasından en belirgin etkendir.
Bilinen ilk kapsamlı koleksiyonların,Roma İmparatorları ile Roma'nın önde gelen zenginleri tarafından oluşturulduğu kabul edilmektedir.Roma İmparatorları ülkenin dört bir yanından getirttikleri antik eşyaları,özellikle de çeşitli boyutlardaki heykellerle saray,şato ve villalarını süsleme yoluna gitmişlerdir;sonuçta,bugünkü değerli arkeolojik koleksiyonların oluşmasında öncülük etmişlerdir.Arkeoloji'nin tarihçesine baktığımızda İnsanlığın geçmişini aydınlatma yolunda çok eskiden beri bir takım araştırmalar yapıldığını görürüz.Başlangıçta tarih ve felsefeyi açıklamada kullanılan arkeoloji,daha sonra bu bağımlılıktan kurtulmuş ve bir bilim dalı kimliği kazanmıştır.
sedat sencan - avatarı
sedat sencan
VIP VIP Üye
31 Ocak 2008       Mesaj #4
sedat sencan - avatarı
VIP VIP Üye
Willard Frank Libby,1908 yılında Colorado’da doğmuş,radyoaktif karbonla,yani karbon 14 ile tarihleme yöntemini geliştirerek 1960 Nobel Kimya Ödül’ü kazanmış olan bilim adamıdır.1933-1945 yılları arasında California Üniversitesi’nde fiziksel kimya dersleri verirken Manhattan Projesi’nde görev alarak atom bombasının yapımında en önemli aşama olan uranyum izotoplarının ayrılması yöntemini geliştirmiştir.1945 yılında Chicago Üniversitesi’ndeki Nükleer Araştırma Enstitüsü’nde çalışmaya başladı ve bu görevini 1959 yılına kadar sürdürdü.1980 yılında ölen Libby,1946 yılında hidrojenin en ağır izotopu olan trityumun, kozmik ışınların yardımıyla üretilebileceğini göstermişti.
Libby,1947 yılında radyokarbonla tarihlendirme yöntemini geliştirmiş,kemiklerin ve diğer organik kalıntıların yaşını kesinlikle saptama fırsatını ilgili bilim adamlarına sunmuştu.
*
Karbon 14 ile tarihlendirme yöntemi daha önce hiç uygulanmamıştı.O günlere kadar Mısır Medeniyeti’nin MÖ.3000 yıllarına denk gelen Birinci Hanedanlık döneminden daha eski olan kalıntılara güvenilir şekilde tarih verilemiyordu.Bu durumda son buz katmanlarının ne zaman çekildiğini bilmek olanaksızdı. Aynı şekilde Fransa’da bulunan Lascaux magaralarının duvarlarına çizilen resimlerin hangi tarihte yer aldığını kimse tam olarak söyleyemiyordu. Libby’in kuramı,tüm canlıların içlerinde karbon 14 izotopu taşıdıkları temelinden yola çıkıyordu.Canlılar öldüklerinde bu izotop,ölçülebilir hızla bozunmaya başlar.
Karbon 14’ün yarı ömrü yaklaşık 5.600 yıldır.
*
Yarı ömür,herhangi bir örneğin yarısının yok olması için gereken süredir.Bir yarı ömür içinde hangi yüzde 50’nin öleceği ve hangi yüzde 50’nin yaşayacağı konusunda atomların nasıl bir yol izlediği, istatistiksel bir olgudur.Yarı ömür,temel maddeler için geçerli olan,istatistiksel bir veri tablosudur.Yarı ömrü 30 saniye olan bir madde birimindeki her atom,tam tamına 30,60 ya da 90 saniye için var olacak anlamına gelmez.Yani,her atomun,kendisi için öngörülen bir düzenli süre için varlığını sürdüreceği demek değildir.Aslında her atom,30’un katlarıyla ilgisi olmayan ve tamamen rastgele uzunlukta ömürlüdür.2 saniye sonra ölebileceği gibi yüzlerce yıl sonra da ölebilir.Bilebileceğimiz tek husus,incelediğimiz örneğin tümü için geçerli olan yok olma hızının,her 30 saniyede bir,atomların yarısını yok edecek biçimde süreceğidir.Bu,ortalama bir hızdır.
*
Belli bir karbon örneğinin ne kadar bozunmuş olduğu hesaplanırsa,o örneği içeren cismin yaşı belirlenir.Ancak bu yöntem her zaman geçerli değildir.8 yarı ömür sonrasında geriye kalan,başlangıçtaki radyoaktif karbonun sadece 1/ 256’sı olur.Bu miktar,güvenilir bir ölçüm için çok azdır.Bu nedenle hemen hemen 40.000 yıldan yaşlı olmayan nesnelerde işe yarar.
Libby’nin oluşturduğu tarihleme yöntemi yaygınlaşmaya başlamıştı ki bazı kusurlar taşıdığı anlaşıldı.Her şeyden önce formülün temel elemanlarından biri olan bozunma sabiti,normalin yüzde 3 kadar altındaydı.Ancak bu yanlışlık bilim dünyasına duyuruluncaya kadar dünyanın her tarafında binlerce ölçüm yapılmış bulunuyordu.Bu ölçümlerin her birinin teker teker düzeltilmesi belki daha da karmaşıklığa neden olabilirdi.Bu nedenle yanlış olan bozunma sabiti düzeltilmeden bırakıldı.Dolayısıyla bugün için radyokarbonla tarihlendirme yöntemiyle belirlenmiş olan her nesnenin yaşı,yüzde 3 oranında düşük bir rakamdır.
Kısa bir süre sonra bir sorun daha farkedildi. Karbon 14 örneklerine başka kaynaklardan,örnekle beraber fark edilmeden katılan maddelerin de etkili olduğu anlaşıldı.En sık rastlanan hata,örnekle beraber toplanan minik bir parça ottan bulaşan karbondu.Yaşları 20.000 yıldan fazla olmayan örnekler için bu olay pek önemli değildi.Ama daha yaşlı örnekler için ciddi sorundur.Çünkü bu yaşlı örneklerde,artakalan çok az sayıda atomun sayımı yapılmaktadır. Genç örneklerde bu durum bin lira parayı sayarken bir liralık hata gibidir.Yaşlı örneklerde ise,iki lirayı sayarken,hatalı sayılan bir liranın önemi kadardır.
*
Diğer taraftan, Libby’nin oluşturduğu tarihleme yöntemi,karbon 14’ün atmosferde bulunan miktarının ve canlılar tarafından emilme hızının tarih boyunca aynı kaldığı varsayımına dayanıyordu.Oysa atmosferik karbon 14 miktarı,Yerküre manyetizmasının kozmik ışınları saptırmadaki başarı ya da başarısızlığına bağlı olarak değişkenlik gösterir.Bu başarı ya da başarısızlık zaman içinde değişkendir.Şu halde bazı karbon 14 tarihlendirmeleri daha da kuşkuludur.İnsanoğlunun Amerika kıtasına ilk ayak basışlarına yakın zamanlar en kuşkulu tarihler arasındadır.
Bir diğer gelişme ile birlikte tarihlendirme sonuçları, akla gelmeyen dış faktörler nedeniyle iyice gözden düştü.Özellikle kemikleri teste tabi tutulan canlıların beslenme alışkanlıkları test sonuçlarını etkiliyordu.Frenginin Yenidünya’dan mı yoksa Eskidünya’dan mı ortaya çıktığı konusundaki tartışma son darbeyi vurdu.İngiltere’nin kuzeyinde çalışan arkeologlar,bir manastır mezarlığında yatan keşişlerin frengili olduklarını bulguladılar.İlk başlarda bu keşişlerin hastalığa Amerika’nın keşfinden önce yakalandıkları sonucuna varılmıştı.Ama bir süre sonra yapılan araştırmalarla çok fazla balık yedikleri anlaşıldı.Balık ağırlıklı beslenme,kemiklerin, olduğundan fazla yaşlı görünmesine sebep olabilirdi.Gerçi keşişler gerçekten frengili idiler,ama bu hastalığa nasıl ve ne zaman yakalanmışlardı?
Bia - avatarı
Bia
Ziyaretçi
19 Haziran 2008       Mesaj #5
Bia - avatarı
Ziyaretçi
Arkeolojik Kazılar Nasıl Yapılır?

Çağdaş kazıların nasıl yürütüldüğünü daha iyi anlayabilmek için, Roma dönemi bir evin yapılış öyküsünü örnek almak iyi bir yol olabilir. Çünkü arkeologlar günümüzde Roma dönemi bir evi ortaya çıkarmak üzere kazıya başladığında, bu öyküyü sondan başa doğru yeniden kurmaktadır. Roma dönemin yapı ustası, bir evi yapmaya giriştiğinde önce toprağı temizler, ardından temel çukurlarını kazar. Sonra, mozaiklerle resimler ya da motifler yaparak zemini döşer. Duvarları örüp üstünü bir çatıyla kapatır. Ev artık oturulacak hale gelmiştir ve insanlar gelip yerleşirler. Ustanın cebinden düşen bir para evin temelinde kalabilir. Evde yaşayanlar bazı küçük eşyalarını evde yitirebilir. Kırılan çanak çömlek parçaları çöp çukuruna atılır. Böylece evde yaşayanların öteberileri kıyıda köşede kalabilir. Arkeolojide bu süreç yerleşme dönemi olarak adlandırılır. Daha sonra bir savaştan dolayı insanlar yaşardığı evi terk etmek zorunda kalabilir, ev bir depremde çökebilir. Artık içinde insanın yaşamadığı evin zamanla tamamen çöker; ahşap kısımları çürür, duvarlar yıkılır. Aradan uzun yıllar geçince de ev bütünüyle toprağın altında kalır. Aradan yüzyıllar geçince üzerindeki toprak dümdüz olur. Burası ekili bir alan haline gelebilir ya da üzerine yine bir ev yapılabilir.

Arkeologlar önce toprak altında böyle bir evin varlığını saptar. Kazı alanının tümünü ya da çevresini ince çelik çubuklarla çevirir. Bu, kazı boyunca yapılacak ölçümlerin doğruluğu, çıkarılacak plan ve sonuçların güvenilirliği için gereklidir. Artık sıra, çatıdan temele doğru bütün tabakaları tek tek özenle kaldırmaya gelmiştir.

İlk tabakaya ulaşıncaya değin kazı makineleri kullanılabilir. Ama ilk tabaka kaldırılınca, artık kazıda yalnızca sivri uçlu mala, kürek ve kova kullanılır. Kazı sırasında ortaya çıkarılan duvarlar, ocaklar, fırınlar ve insan yapımı öbür yapılar örselenmeden birbirinden ayrılır. Arkeologlar bütün bunları inceler ve ayrıntılı notlar tutar. Ele geçen eşyalar tek tek özenle temizlenir ve bulundukları tabakayı belirtecek biçimde numaralanır. Eşyaların üzerinde o dönemin hükümdarının resimleri varsa, bu eşyanın yapılış tarihini saptamayı kolaylaştırır. Ama buluntular daha eski dönemlerden kalmış, yazısız ve resimsiz de olabilir. Ayrıca başka döneme ait eşya o tabakadaki eşyayla karışmış olabilir. Böyle durumlarda kesin tarihlendirme yapılırken, bir üst tabakaya hiç dokunulmamış olması gerekir.

Kazıyı yapan kişi, bu evin yapıldığı, değiştirildiği ya da yıkılmaya bırakıldığı tarihleri saptar. Ayrıca evde yaşamış olanların ne gibi özellikleri olduğunu ve yaşam biçimlerini ortaya çıkarabilir. Örneğin bir çiftlik eviyse, çevresinde tarlalar, otlaklar ve korular bulunacağını bilir. Buradaki bitki, tohum, polen ve tahıl kalıntıları, çevrenin o zamanki bitki örtüsünü gösterir. Hayvan kemikleri, burada yaşamış insanların yedikleri etin cinsini anlamamızı sağlar. Kullandıkları araç gereçler insanların günlük yaşamları hakkında bilgi verir.

Kentlerde kazı çalışmaları, açık alanlardaki kazılardan daha zor ve karmaşıktır. İnsanların yüzyıllardır yaşamakta oldukları kentlerde kazılar yıllarca sürebilir. Öte yandan bir kalıntının varlığı saptansa bile, bu mevcut yapıların ya da sokakların altında bulunacağından kazı yapma olanağı da yoktur. Bu gibi nedenlerden dolayı büyük kentlerde daha az kazı yapılmaktadır. Yapıların ortaya çıkarılmasında kullanılan yöntemler, Roma yolları, kanallar, surlar gibi öteki alanlarda yapılan arkeolojik kazılarda kullanılmaz.

Alintidir..
CrasHofCinneT - avatarı
CrasHofCinneT
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
14 Eylül 2008       Mesaj #6
CrasHofCinneT - avatarı
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
ARKEOLOJİ, insanların geçmişi öğrenmele­rini sağlayan bilim dallarından biridir. "Geç­mişin incelenmesi" anlamına gelen iki Yunan­ca sözcükten türetilmiştir. Arkeoloji bize yazılı tarihten önce yaşamış insanlara ilişkin bilgi edinebilme olanağı sağlar. Arkeologlar eskiçağlarda yaşayan insanların yaptıkları alet, eşya ve yapı kalıntılarını inceleyerek, onların nasıl yaşadıklarını ve nasıl insanlar olduklarını anlamaya çalışırlar.
Arkeologlar çalışmalarını çoğunlukla eski­den insanların yaşadığı varsayılan yerlerde kazılar yaparak yürütürler. Yıkılan bir kentin üstüne yenisi yapıldığından, eski kentler ge­nellikle toprağın altında kalır.

Tarihöncesi arkeolojisi yazılı tarihten önce­ki insanı inceler. Bu incelemede daha çok kazı yöntemine başvurulur. Kazılar çok bü­yük bir dikkatle yürütülür, çünkü toprak üstünde de, tarihöncesinden kalan çanak çömlek kırıklarına, taş aletlere ya da su arkları kalıntılarına rastlanabilir.

5.000 yıl öncesinden kalan ilk yazılı buluntular Mısır'daki Nil Vadisi ile Irak'taki Fırat ve Dicle ırmakları vadilerinde ortaya çıkarıldı. Dünyanın başka yerlerinde yazının çok daha sonra bulunduğu anlaşılmıştır. Yazılı yapıtla­rın çoğu bize Eski Yunan ve Roma uygarlıkla­rından ve ortaçağdan kalmıştır. Arkeologlar araştırmalarıyla tarihçilerin yazılı belgeler üs­tüne yaptıkları incelemelere birçok yeni bilgi katarlar.

"Kaynak: MsXLabs.org & Temel Britannica"
Ölmediğine sevindim, hala acı çekebiliyorsun...
CrasHofCinneT - avatarı
CrasHofCinneT
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
14 Eylül 2008       Mesaj #7
CrasHofCinneT - avatarı
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
ilk Buluntular
Büyük çaplı ilk kazılar İS 79'da patlayan Vezüv Yanardağı'nın püskürttüğü lavlann ve küllerin altında kalan eski Pompei ve Hercu-laneum kentlerinde yapıldı. Bu kentlerin or­taya çıkarılmasıyla insanlar Roma kentleri konusunda bilgi edindiler (bak. Pompei).
18. yüzyılda bu kazıların yapıldığı dönem­de, John Frere taştan yapılmış aletlerin he­men yanında soyu tükenmiş bazı hayvanlann kemiklerini buldu. Bu, aletleri yapmış olan insan ile soyu tükenmiş hayvanın aynı dönem­de yaşamış olduğunu gösteriyordu. Başlangıç­ta, dünyada on binlerce yıl önce yaşamış insanlar olabileceğine kimse inanmadı, ama daha sonra bu bilgi bilim adamlannca da doğrulandı.

1822'de arkeologlann ve yazı uzmanlarının Eski Mısırlılar'ın yazısı olan hiyeroglifi çöz­meleri, araştırmalarda bir dönüm noktası oldu. Bir Fransız mühendis, aynı sözcüklerin, hiyeroglif, Eski Yunan yazısı ve başka bir tür Mısır yazısıyla yinelendiği siyah bir kaya parçası buldu. Bilim adamlan eski Yunanca' yı bildikleri için, Rosetta Taşı olarak adlandı-nlan bu tabletin üstüne hiyeroglifle yazılmış sözcüklerin anlamını çözmek zor olmadı. Bu taşın bulunmasından sonra, çok sayıda arkeo­logun ilgisi Mısır'a yöneldi. Yapılan kazılarla Eski Mısırlılar'ın yaşamına ilişkin yeni bilgiler edinildi. Rosetta Taşı Londra'da British Mu-seum'da sergilenmektedir.

"Kaynak: MsXLabs.org & Temel Britannica"
Ölmediğine sevindim, hala acı çekebiliyorsun...
CrasHofCinneT - avatarı
CrasHofCinneT
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
14 Eylül 2008       Mesaj #8
CrasHofCinneT - avatarı
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
Ortadoğu'daki Buluntular
1880'de Sir Flinders Petrie adlı bir İngiliz, kazı yapmak üzere Mısır'a geldi. Çalışmalan sırasında eski uygarlıklara ilişkin bilgisini derinleştirdi. Toprağın değişik katmanlannda bulduğu çanak çömlek türlerinin ne kadar eskiye dayandığını saptadı.

Mısır'da ortaya çıkanlan eski yapıtlar için­de en heyecan uyandıranı, 1922'de bulunan Firavun Tutanhamon'un mezandır. Mezar­dan, firavunun mumyasının bulunduğu işle­meli altın bir tabut ile paha biçilmez değerde ve güzellikte takılar çıkanldı. Bu buluntu dünyaya, firavunlann ne kadar zengin olduk-lannı ve ne kadar görkemli bir biçimde gömüldüklerini gösterdi. Bu zenginlik nede­niyle, firavun mezarlan daha ilkçağlarda so­yulduğu için, arkeologlann el değmemiş olarak bulduktan mezar sayısı çok azdır (bak. Tutan-hamon).

19. yüzyılın ortalannda Mezopotamya'da (bugünkü Irak), Asur krallannın çok büyük insan ve hayvan heykelleriyle bezenmiş saray-lan bulundu. Bulunanlann bir bölümü Avru­pa'ya götürüldüyse de, birçoğu açık havaya çıkanlır çıkanlmaz parçalandı.

Arkeologlar artık bu tür buluntulan koru­ma yöntemlerini biliyorlar. 1926'da Irak'ta kazı yapan Sir Leonard Woolley, Ur kentinde Sümerler'in kral mezarlarını ortaya çıkardı. Daha önce bulunan taş ve kil tabletlerden, ğin, bir tarlanın altında taştan temeller varsa, yetişen tahıllar hava yağışlı gitmese de, kısa zamanda olgunlaşıp sararır; tarlanın geri ka­lan bölümü ise yeşil kalır. Eğer tarlanın altın­da doldurulmuş çukurlar ya da hendekler var­sa, buralarda su birikeceği için, ekili ürünün olgunlaşması gecikir ve bu yerler yeşil çizgiler ya da noktalar olarak göze çarpar. Tarlalarda gözlenen bu belirtilerden geçmişin birçok eski yerleşme yeri gün ışığına çıkartılmıştır.

Toprak altında kalmış çanak çömlek ocak­ları, fırınlanmış kilde bulunan magnetik güç­ten dolayı, duyarlı magnetometrelerle (mag­netik güç ölçme aleti) ortaya çıkarılabilir. Bir zamanlar canlıların yaşamış oldukları yöreler­de, organik maddelerin bulunduğu çukur ve hendeklerde de çevrelerine göre daha çok magnetizma vardır. Magnetometre ile yapılan çalışmalar, arkeologlara çanak çömlek ya da çini gibi eşyaların nerelerde bulunabileceğini gösterir.
Elektrik verilerek topraktaki direncin öl­çülmesi de başka bir araştırma yöntemidir. İçi nemli toprakla dolu bir hendek daha az, taş duvarlar ya da sert zeminler daha çok direnç gösterir.
Kentlerde toprak yüzyıllar boyunca zarar gördüğü ve çok değiştiği için bu yöntemden yararlanılamaz. Ama kırsal kesimde yapıla­cak büyük ölçekli çalışmaların ön hazırlığında bu yöntemlere başvurmak zorunludur. Top­rak altındaki metal eşyaları bulmak için kulla­nılan detektörler ise yalnızca yüzeye yakın olanları saptayabilir.

Bir arkeolog ekili tarlalarda dolaşırken, toprak sürülürken ortaya çıkmış bir çömlek ya da çini parçasına ya da tümsek ve çukurla­ra bakarak da eski kalıntıları bulabilir. Ayrı­ca, eski haritalardan, belgelerden, yer adla­rından ve yerel geleneklerden de yeni ipuçları elde edebilir.

"Kaynak: MsXLabs.org & Temel Britannica"
Ölmediğine sevindim, hala acı çekebiliyorsun...
CrasHofCinneT - avatarı
CrasHofCinneT
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
14 Eylül 2008       Mesaj #9
CrasHofCinneT - avatarı
VIP Pragmatist Çılgın Zat...
Kazı
Çağdaş kazıların nasıl yürütüldüğünü anlaya­bilmek için, örneğin Roma döneminde bir evin yapılış öyküsünü öğrenelim. Yapı ustası toprağı temizledikten sonra temel çukurlarını kazar. Yeri düzler ve mozaikleri döşemeden önce tabanı biraz yükseltir. Mozaik yüzlerce ufak renkli cam ve taş parçalarından oluşur.

Bunlarla resimler ya da motifler yapılır. Te­mel kazılırken işçinin biri cebinden bir sikke düşürmüş olabilir ya da bir başkası kırılan ye­mek çanağını yapı alanındaki toprağa atıver-miştir. Duvarlar örülüp çatı da yerli yerine oturtulunca, ev sahipleri gelip yerleşirler. Ara sıra evde bir şeylerin kaybolduğu olur. Made­ni paralar kuytu köşelere yuvarlanır, kırılan çanak çömlek parçaları çöp çukuruna atılır. Böylece evde yaşayanların öteberileri kıyıda köşede birikir durur. Arkeologlar bu süreci yerleşme dönemi olarak nitelerler. Daha son­ra bir savaş sırasında, ev sahipleri kaçmak zo­runda kalır, belki de öldürülürler. Ev boşalır, zamanla dam çöker; kapılar, çerçeveler çü-rür, duvarlar yıkılır. Her yeri yabanıl otlar ve çalılar sarar. Aradan belki yüzyıllar geçer; toprağın yeni sahipleri burada ekime başlar­lar. Sonraki 1.000 yılda da saban, ne kadar tümsek ve çukur varsa hepsini dümdüz eder.

Arkeolog kazısına başlarken bu öyküyü sondan başa doğru yeniden kurar. İşi, yapıyı oluşturan katlan, çatıdan temele doğru bir bir büyük bir özenle kaldırmaktır. Kazının yapı­lacağı alan belirlendikten sonra, bu alanın tü­müne ya da çevresine ince çelik çubuklar 2-3 metre aralıklarla ve birbirine dikey hatlar oluşturacak bir biçimde yerleştirilir. Bu, kazı boyunca yapılacak ölçümlerin doğruluğu, çı-kanlacak plan ve sonuçlann güvenilirliği için gereklidir. Artık ilk tabakanın kaldırılmasına başlanabilir. Bu aşamada büyük bir özen ve beceriyle kullanılması gereken kazı makinele­rinden (ekskavatör) yararlanılır.

İlk tabaka başanyla kaldınhnca, kazıda ar­tık sivri uçlu mala, kürek ve kovadan başka alet kullanılmaz. Bütün alan insanlann yaşa­dığı döneme ilişkin en üst tabakaya erişilince-ye kadar titiz bir çalışmayla kazılır. Bu taba­kaya vanlınca duvarlar, ocaklar, fınnlar ve in­san yapımı öbür yapılar örselenmeden birbi­rinden aynlır, incelenir ve özellikleri aynntılı olarak not edilir. Çanak çömlek ile öbür cam ve metal eşyalar ayıklanıp temizlenir ve hangi tabakada bulunduklannı belirtecek biçimde numaralanır. Çömleklerin biçimlerinden ya da sikkelerin üzerindeki kral resimlerinden, yapıldıkları dönem anlaşılabilirse, tabakanın oluştuğu dönemin tarihi de aydınlanmış olur. Ama buluntulann daha eski zamanlardan kal mış olabileceğini de unutmamak gerekir. Bu eşyalar daha sonra kurulan bir yerleşim döne­minden bu tabakaya karışmış olabilir. Böyle durumlar göz önünde bulundurularak kesin tarihlendirme yapılırken, bir üst tabakaya hiç dokunulmadığının kanıtlanması gerekir. Bu evin yapıldığı, değiştirildiği ya da yıkıl­maya bırakıldığı tarihleri saptamak, kazıyı ya­pan kişinin görevidir. Ayrıca evde yaşamış olanların ne gibi özellikleri olduğu ve yaşam biçimleri de araştırılır. Bulunan bir çiftlik eviyse, çevresinde tarlalar, otlaklar ve korular bulunacağı varsayılır. Çevredeki başka çiftlik­lerin konumu ve toprağın nasıl bölüştürüldü-ğü araştırılır. Bitki, tohum, polen ve tahıl ka­lıntıları, bitki örtüsünün anlaşılmasında yar­dımcı olurlar. Hayvan kemiklerinden, burada yaşamış insanların yedikleri etin cinsi, bulu­nan araç ve eşyalardan günlük yaşamları öğ­renilmeye çalışılır.

Kentlerde yapılan kazı çalışmaları daha zor ve karmaşıktır. İnsanların 2.000 yıldan beri yaşadıkları İngiltere'nin güneyindeki Win-chester yöresinde böyle bir çalışma yapıldı. Küçük bir alanda, yılda iki aylık bir süreyle ve 50-60 kişilik bir ekiple yürütülen kazı çalışma­ları tam dokuz yıl sürdü. Üç metre derinliğe maladan başka alet kullanılmadan inildi; çıka­rılan toprak kovalarla boşaltıldı. Çalışmanın değerlendirilmesinin ve raporun yazılmasının ise dört-beş yıl süreceği sanılıyor.

Yapıların ortaya çıkarılmasında kullanılan yöntemler, Roma yolları, kanallar, surlar gibi öteki alanlarda yapılan arkeolojik kazılarda kullanılmaz. Bu tür kazılarda birbiri üzerine binen bütün katmanların görülebileceği bir kesit elde edilmeye çalışılır.

"Kaynak: MsXLabs.org & Temel Britannica"
Ölmediğine sevindim, hala acı çekebiliyorsun...
Elçin - avatarı
Elçin
Ziyaretçi
30 Haziran 2009       Mesaj #10
Elçin - avatarı
Ziyaretçi
Arkeolojik Sırlar


Nazca'nın sırrı

Peu Çölü'ndeki geogliflerin sırrı bir asırdır bilim adamlarının ve maceraperestlerin iştahını kabartıyor.

imperiaflex 0 3 0500 metrelik dev ok Pasifik Okyanusu'u gösteriyor; büyük depremden sonra Nazcalıların göç ettiği yönü gösteriyor.
İspanyol "conquistador" Pizarro tarafından İnka İmparatorluğu'nun yıkılışıyla birlikte, yani yaklaşık 16. yüzyılın ortalarından itibaren, Latin Amerika'da bir efsane başını almış yürümüştü. Hemen herkes, Güney Peru'nun And Dağları'yla Pasifik Okyanusu arasında sıkışıp kalmış çöl yaylalarındaki devasa geometrik şekillerden söz ediyordu. Yüzlerce metre genişliğindeki 9 parmaklı maymundan, 40 metrekarelik bir alana yayılmış örümcekten, 300 metre uzunluğundaki kuş şekillerinden...

Üstelik, tümü hayvan figürleriyle sınırlı değildi. Biraz daha kuzeyde, tepeleri süsleyen birkaç kilometre uzunluğundaki ok şekillerine rastlandığı da belirtiliyordu. Ama bütün söylenenler rivayetten öteye geçmemişti. Çünkü, bu şekilleri gören bir tek kişi bile yoktu. Bazı gezginler bunlardan söz etmiş; bazılarıysa, başkalarına aktarmış ve böylece Nazca'nın sırrı doğmuştu. Yani kumlu arazideki dev şekillerin sırrı...

Nazca asırlarca konuşuldu, ancak bu konudaki en somut adım 1939 tarihinde atıldı. Peru'nun başkenti Lima'nın 400 kilometre güneyindeki Nazca bölgesinin üzerinde gözlem uçuşu yapan Amerikalı arkeolog Paul Kosok, bu şekillerin gökyüzünden ilk fotoğraflarını çekti. Böylece insanlık bu "geoglif"lerle tanışmış oldu.
Geoglif Yunanca kökenli bir kelime. Eski Yunanca'da toprak anlamına gelen "ge" ve kazınmış anlamında kullanılan "gluphe" kelimelerinden türetilmiş. Paul Kosok'un fotoğraflarından beri, bilim dünyası şu soruların yanıtını arıyor: Bu dev şekilleri kim, nasıl ve hangi amaçlarla çizdi?

Soruyu açıklamaya yönelik ilk varsayımlar, gerçek anlamda hayal gücünün ürünüydü. Bu çizgilerin, başlangıçta "Kolomb-öncesi Latin Amerika"da düzenlenen ilk olimpiyatların atletizm pistleri olduğu iddia edildi. Başkaları bir adım daha ileri gittiler ve onların büyücü şamanların gizemli işaretleri olduğunu ileri sürdüler. Tabii, astroloji uzmanları da kendi üstlerine düşen katkıyı yapmakta gecikmediler. Maymun, kuş ve fok gibi hayvan şekillerinin dev bir yıldız falı olduğunu söylediler. Onlara göre, bu dev hayvan şekilleri, günümüz burçlarından çok farklı değillerdi.

imperiaflex 0 1 0Maria Reiche
Ancak, Nazca'nın sırrını popülerleştiren isim Alman "new age" yazarlarından Erich von Däniken oldu. 1968 yılında kaleme aldığı "Tanrıların Arabaları" adlı araştırma kitabında, bu dev şekillerin uzaylı zekâsının ürünü olduğunu öne sürdü. Ona göre, yamuk biçimindeki ana şekiller, basit bir biçimde uzay gemilerinin iniş pistleriydi. Ancak, uzaydan gelen ve gelişmiş bir teknolojiye sahip bu yabancılar, yerel halk tarafından "tanrılar" olarak kabul görmüşlerdi. İşte o nedenle, daha sonra bu gökyüzünden gelen tanrılarla iletişim kurmak için kumun üzerine, büyük çoğunluğu hayvan figürlerinden oluşan dev şekiller çizmişlerdi.

Nazca için ilk bilimsel açıklama, Alman matematikçi Maria Reiche'den (1903-1998) geldi. 1946 yılında Nazca yakınlarındaki San Pablo kasabasına yerleşti ve ölene dek orada yaşadı. Hemen tüm bilimsel kariyerini geogliflere adamıştı. Yine onun sayesinde, Nazca'nın dev şekilleri, UNESCO tarafından "Dünya Mirası" kategorisinde koruma altına alındı. Maria Reiche, öncelikle bu çizgilerin nasıl çizildiği sorusuna bir açıklık getirdi. Ona göre, kumun daha koyu olan üst tabakası kazınmış ve böylece alttaki daha açık bir tabaka ortaya çıkarılmıştı. Ona göre, şekiller Güneş'in, Ay'ın ve bazı yıldızların pozisyonunu yansıtıyordu. Ve insanlara ne zaman ekinlerini ekmeleri, ne zaman tarlalarını sulamaları ve ne zaman ekini toplamaları gerektiğini hatırlatıyordu. Ne var ki, daha kuşkulu bilim adamlarına göre bu kuram, bir bakıma dev okları ve düz çizgi biçimindeki şekilleri açıklıyordu. Ama, özellikle hayvan figürlerinden oluşan görüntüler konusunda yetersiz kalıyordu. Öte yandan, düz çizgiler hemen bütün yönlere kaydırılmıştı. Nitekim, daha sonra bilgisayar aracılığıyla yapılan hesaplar, şekiller ve çizgilerin sadece yüzde 20'sinin astronomik pozisyonlara uygun düştüğünü gösterdi. Kısacası, Maria Reiche'nin kuramı belki olayın bir yönünü aydınlatıyordu, ama kesinlikle tümünü değil...

Nazca'nın sırrı bu noktada tıkanıp kalmıştı. Eğer, geogliflerin yaklaşık 12 kilometre kuzeybatısında ortaya çıkarılan Cahuachi kazıları olmasaydı, belki de mesele unutulup gidecekti. Ancak, İtalyan mimar ve arkeolog Guiseppe Orefici, bu bölgede gerçekleştirdiği kazılarda çok sayıda eşyayı gün ışığına çıkardı. Söz konusu olan 24 kilo-metre kare genişliğinde dev bir nekropol idi ve buraya tahminen 20 bin ile 30 bin kişi gömülmüştü. Ortaya çıkarılan çok sayıda mumya, süs eşyası, müzik aleti gibi eşyaların arasında bulunan iki şey İtalyan arkeologun dikkatini çekmişti. Üstlerinde geogliflerdeki çizgileri anımsatan şekillerin bulunduğu seramik vazolar ve asıl önemli-si bir mezarda ortaya çıkarılan ölü töreni mantosu...

imperiaflex 0 2 0
Bu eşyalar, karbon 14 testi ile, M.Ö. 5. yüzyıldan M.S. 6. yüzyıla kadar tarihlendirilebiliyordu. Yani, burada bir uygarlık tam 1000 yıl boyunca varlığını sürdürmüştü. Bölgenin çöl topraklarını mesken tutan söz konusu topluluk, günümüzde "Nazcalılar" diye anılıyor.
Biz yine konumuz açısından ölü töreni mantomuza dönelim. Bu 2000 yıllık mantonun kenarlarına 500 tane küçük bebek işlenmişti. Bu bebeklerin bir kısmı müzik aletleri çalıyor, diğerleri de ellerini havaya açmış bir şekilde dans ediyorlardı. Her bebeğin yaptığı hareketi bir başkası izliyordu. Bebeklerin davranışları bir ölü gömme ritüelini çağrıştırıyordu. İşte bu noktadan hareket eden İtalyan arkeolog, Nazca geogliflerinin dinsel bir ritüeli simgelediği tezini geliştirdi.

Ona göre Nazcalılar, barışçıl, ama koyu dindar bir topluluktu. Mumyaların arasında, bir tane bile düşman mumyasına rastlanmaması, onların savaşçı olmadığının somut bir kanıtıydı. Yazıyı, büyük bir olasılıkla tanımıyorlardı. Ancak, sanatta ve asıl önemlisi, geometri konusunda çok ileriydiler. Hem de, kenarları 110 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğinde piramitler inşa edecek kadar ustaydılar.

Kazılarda ortaya çıkan bir başka ilginç nokta ise, bulunan tüm eşyalarda ortak paydanın su olmasıydı. Kurak, hatta çöl denecek bir iklimde varlıklarını sürdüren Nazcalılar için su çok önemliydi. O nedenle, sarmal biçimde kuyular oluşturarak gelişmiş bir su iletişim şebekesi oluşturmuşlardı. Şebekeden, bazı civar köyler ve kasabalar bugün bile yararlanıyorlar. Bu noktadan hareket eden Guiseppe Orefici, Nazcalılar'ın bütün dinsel ritüellerinin su ve bereket kavramları çevresinde geliştiği sonucuna ulaştı.

Ona göre, üç farklı kategoriye ayrılabilecek geoglifler (sarmal şekiller, hayvan figürleri, dev düz çizgi ve oklar) kesin, ama farklı dönemlere tekabül ediyordu. İlk olarak, Nazcalılar'ın, M.Ö. 500 yıllarında sarmal şekilli geoglifleri oluşturdukları düşünülüyor. Bunlar göreceli olarak daha küçük şekiller. Ardından daha büyük çizgilere, kuş, örümcek, fok, maymun gibi hayvan şekillerine geçiyorlar. İtalyan arkeoloğa göre, bu hayvanlar Nazcalılar'ın tanrılarını simgeliyor; tümünün su ile yakından ilişkili olduğu ise çok açık... Bu dönem, aynı zamanda Nazca uygarlığının altın çağları... İlk kentlerini, nekropollerini inşa ediyorlar. M.S. 3. ve 4. yüzyılı kapsayan bu dönem, And Dağları'ndaki büyük fayın yol açtığı büyük bir deprem ile sona eriyor. Doğal felaket karşı-sında tanrılarına duydukları güveni yitiren Nazcalılar, kurdukları kentlerin üstünü kum ile örtüp göç etmeye hazırlanıyorlar. İşte bu sırada, gidecekleri yönü gösteren ok ya da düz çizgi şeklindeki son dönem geogliflerini çiziyorlar. Çünkü onlar, artık hayvan figürleri biçimindeki tanrılarını terk etmiş bulunuyorlar. Ancak, yeni göçtükleri toprak-larda da onları mutlu bir son beklemiyor. Önce, 6. yüzyılda Huariler tarafından özümseniyorlar. 1000 yıllarında, Huariler'i yıkan Chinchas'ların egemenliğine giriyorlar. Son olarak da İnkalar'ın içinde eriyip tarihin tozlu sayfalarına karışıyorlar.

imperiaflex 0 0 0
Peki ama, büyük çoğunluğu sadece uçaktan görülebilen bu dev şekilleri Nazcalılar nasıl çizdiler? Guiseppe Orefici bu konuyu fotoğrafçılıkta kullanılan "agrandisman" yöntemiyle açıklıyor. Ona göre, önce ana şeklin en küçük parçasının şeklini çizdiler ve daha sonra da, basit basamak hesaplarıyla daha büyüklere geçtiler. İtalyan arkeoloğun düşüncesi başka bir olayı daha açıklıyor: bazı geogliflerdeki temel hesaplama hatalarını...

İtalyan arkeolog, bu kuramını bir süre önce Perulu ilkokul öğrencileriyle gerçekleştirdiği bir deneyle kanıtladı. Öğrencilerle birlikte, direkler, ipler ve bazı temel geometri kurallarını kullanarak, bu dev şekillerden bir tanesinin benzerini yarım gün içinde gerçekleştirdi.
Ancak, İtalyan arkeolog Guiseppe Orefici'nin kuramında karanlık noktalar var. Kazılarda ortaya çıkarılan eşyaların, özellikle de vazoların üstündeki şekillerle geoglifler arasında birebir bir ilişki görülmüyor. Örneğin yamuk, düz ok ve çizgi gibi bazı tipik geoglif şekillerine bu tür eşyaların üstünde hiç rastlanmıyor. Aynı topluluğun, toprakta farklı, günlük yaşam eşyaları üstünde farklı motifleri işlemiş olması bazı sorular yara-tıyor. Öte yandan, bugün bilim adamlarının sık sık kullandığı tarihlendirme yöntemi olan "karbon 14 testi" kaya ve tahta için olumlu sonuçlar verirken, toprak konusunda kuşkular taşıyor. Kısacası, Nazca'nın sırrının üstündeki perde tam olarak kalkmış değil... Bu, belki bilim için kötü bir haber, ama hayalperestler ve sanatçılar için bir şans sayılabilir...


Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

6 Temmuz 2015 / Misafir Sanat
5 Mart 2018 / Misafir Akademik
12 Ekim 2015 / ThinkerBeLL Türkiye Cumhuriyeti
23 Kasım 2007 / HayLaZ61 Taslak Konular
Etiketler: Arkeoloji