Cevap Yaz Yazdır
Gösterim: 202.768|Cevap: 13|Güncelleme: 2 Ağustos 2016

Fabl ve Fablın Özellikleri

Mesaja atla
GusinapsE
6 Nisan 2006 08:49   |   Mesaj #1   |   
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi

fabl

Ad:  fabl.jpg
Gösterim: 812
Boyut:  76.8 KB

insanların ahmaklık ve zayıflıklarını gözler önüne sermek amacıyla anlatılan, kahramanları genellikle insan gibi davranan ve konuşan hayvanlar olan alegorik masal. Fablda anlatılan öykü bir ahlak dersini içerir ve bu ders çoğu zaman öykünün sonunda açıkça dile getirilir.

Sponsorlu Bağlantılar
Fablın kökeni çok eskiye uzanır. Eski Hint ve eski Akdeniz kültürlerinde birbirlerinden bağımsız olarak bu tür masallara rastlanır. Batı’da fabl geleneği Aisopos’la (İÖ 6. yy) başlatılırsa da Eski Yunanlı şair Hesiodos (İÖ 8. yy) atmaca ile bülbül fablını anlatmıştır. Ayrıca İÖ 7. yüzyılın savaşçı şairi Arkhilokhos’un benzer masallarına ait parçalar günümüze ulaşmıştır. Aisopos masallarının keşfedildiği yüzyılda türün adı Aisopos adıyla özdeşleştirilmiş, bu masalların halkın ortak ürününden çok bir yazarın ürünü olduğu düşünülmüştür.

Çağdaş derlemelerde yayımlanmış 200 kadar “Aisopos” fablı vardır, ama bunların yazarlarını ya da ilk biçimlerini bulmak olanaksızdır. Phaleronlu retorikçi Demetrios İÖ 4. yüzyılda bir Aisopos derlemesi hazırladığında, Aisopos çoktan bir efsaneye dönüşmüştü. Fablın manzum biçimleri ise daha sonra ve zamanla gelişti. Roma imparatoru Augustus’un sarayında azatlı bir köle olan şair Phaedrus manzum Latince fabllardan oluşan kitabında, kendi fabllarının yanı sıra inceden inceye işleyerek yeni bir biçim kazandırdığı eskinin sevilen fabllarına da yer verdi. IS 2. yüzyılda Babrios da hazırladığı derlemeye Eski Yunan fabllarını aldı. Aisopos tarzını geliştiren klasik yazar ve şairler arasında Romalı şair Horatius, Eski Yunanlı yaşamöyküsü yazan Plutarkhos ve büyük yergici Samosatalı Lukianos sayılabilir.

Çeşitli alegori türleri gibi fabl da ortaçağda serpilip gelişti. 12. yüzyıl sonuna doğru Marie de France, hayvan fablları ile Yunan ve Roma’nın önde gelenlerine ilişkin öykülerden oluşan 100’ü aşkın masalı derledi. Bir başka derlemede ise Christine de,'Pisan’ m Othea metni resimlemeleri öykülerin anlaşılmasını kolaylaştırıyor ve en sondaki ahlak öğüdünü güçlendiriyordu. Ortaçağda fablın yanı sıra bir hayvanın, bazen de bir bitki ya da taşın belirli özelliklerini betimleyen öykülerden oluşan bir edebiyat türü gelişti. Hıristiyan alegorileri yoluyla ahlak dersi, din eğitimi ve öğüt veren, genellikle de resimli olan bu kitaplar, 2. yüzyılın ortalarına doğru bilinmeyen bir yazar tarafından derlenen Physiologos adlı metne dayanır. Ortaçağ başlarında Avrupa’da yaygınlıkla okunan Physiologos çeviri ve uyarlamaları fablın gelişimini etkiledi.

Fabl zamanla gelişerek birçok hayvan öyküsünden oluşan, toplumu yeren, kahraman, kötü karakter ve kurban tiplerine yer veren daha uzun bir türü doğurdu. Destanı andıran ve destanın görkemli havasını alaya alan bu popüler tür, hayvan destanı olarak adlandırılır. Tek tek olaylar fabllardan alınmış olsa da, hayvan destanları fabllardan yalnızca uzunluklarıyla değil, ahlak dersini öne çıkarmayışlanyla da ayrılır. Avrupa’daki ilk örnekleri Latince olmakla birlikte, ortaçağ sonlarında Fransızca, Almanca ve Felemenkçe hayvan destanlarına rastlanır. Bunların en ünlüsü, kurnaz insanı simgeleyen Tilki Renart’ın kahramanı olduğu, birbiriyle bağlantılı yergili öykülerden oluşan Roman de Renart'dır.

Bu derlemede yer alan Tilki Renart ile Horoz Chantecler masalının daha sonra Alman, Felemenk ve İngiliz uyarlamaları ortaya çıktı. Örneğin, Geoffrey Chaucer Canterbury Tales'deki (Canteroury Öyküleri) “Nun’s Priest’s Tale”de bu masalı temel aldı. Rönesans şairi Edmund Spenser da 1591’de yayımlanan “Mother Hubberd’s Tale”de (Hubberd Ana’nın Öyküsü) bu hayvan masallarından yararlandı. Spenser bu yapıtında, sarayı ziyaret edip buradaki yaşamın taşradakin- den daha iyi olmadığını fark eden bir tilki ile maymunun öyküsüne yer verdi. John Dryden The Hind and the Panther (1687; Geyik ile Panter) adlı şiirinde hayvan destanlarından daha bilge ve ciddi bir yaklaşımla yararlandı; bu masalları ilahiyat tartışmasının alegorik çerçevesi olarak kullandı. Bernard de Mandeville Fable of the Bees'de (1714; Anların Masalı) öteden beri kullanılan arılar krallığı eğretilemesiyle insanların açgözlülüklerinin toplumsal düzeyde ortaya çıkardığı yararı göstermeye çalıştı. Joel Chandler Harris’in Uncle Remus: His Songs and His Sayings (1880; Remus Amca: Şarkıları ve Deyişleri) adlı yapıtındaki birçok olayın esin kaynağı Afrikalı kölelerle birlikte Amerika’ya ulaşan hayvan masallarıydı. George Orwell’in karşı-ütopyacı yergisi Animal Farm da (1945; Hayvan Çiftliği, 1954) çağdaş bir hayvan masalı uyarlamasıdır.

Hayvan destanlarından genellikle daha kısa olan fabl ise doruğuna 17. yüzyılda Fransa’da XIV. Louis’nin sarayında, özellikle Jean de La Fontaine’in yapıtlarında ulaştı. Türkçede birçok bölümü La Fontaine’in Masalları (1948), La Fontaine den Seçmeler (1983) ve daha birçok başka kitapta yayımlanan La Fontaine’in Fables'ının (1668, 1678-79, 1692-94) 1668 tarihli ilk bölümü Aisopos tarzındaydı. Sonrakilerde ise saray, saraydaki bürokratlar, kilise, gelişmekte olan burjuvazi ve kuşkusuz bütün insanlar yeriliyordu. La Fontaine temelde insanın kendini beğenmişliğini ele aldı. La Fontaine ile birlikte fabl türü bütün Avrupa’da bir canlanma yaşadı; romantizm döneminde Rusya’da İvan Andreyeviç Krilov La Fontaine’i izleyerek türün güzel örneklerini verdi.
19. yüzyılda çocuk edebiyatının gelişmesi fablın da yeni bir okur kitlesi bulmasına yol açtı. Lewis Carroll, Kenneth Grahame, Rudyard Kipling, Hilaire Belloc, Joel Chandler Harris, Beatrix Potter ve temelde çocuklar için yazmamış olsalar da, Hans Christian Andersen, Oscar Wilde, Antoine Saint-Exupery, J. R. R. Tolkien ve James Thurber gibi tanınmış yazarlar bu türde ürün verdi.

Hindistan’da Batı’daki fabl türünün benzeri olan sözlü hayvan masalları geleneği İÖ 5. yüzyıla değin uzanır. Pançatantra, Sanskrit dilinde bir hayvan masalları derlemesidir ve masaldaki kral aslana danışmanlık eden iki çakalın adıyla Kelile ve Dimne olarak bilinen, 8. yüzyıldan kalma Arapça çevirisiyle günümüze ulaştı. Birçok dile çevrilen bu masalların İbranice çevirisini 13. yüzyılda Capualı Johannes Latinceye uyarladı.

Çin’de hayvanları insanlar gibi davranıp düşünürken göstermek geleneklere aykırı düştüğünden hayvan masalları tam anlamıyla gelişemedi. Gene de 4-6. yüzyıl arasında Çinli Budacılar, dinsel öğretilerin daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla Hindistan’ da ortaya çıkmış Budacı hayvan masallarını uyarladılar.

Japonya’da Kociki (Eski Konular Derlemesi) ve Nihon şoki (Japon Vakayinameleri) gibi 8. yüzyıla ait tarih kitapları fabl türü masallarla doludur. Bunların çoğunda küçük ama zeki hayvanlar, büyük ve aptal olanları alteder. Japonya’da bu tür Kama- kura döneminde (1192-1333) doruğuna ulaştı. 16. yüzyılda Cizvit misyonerlerin Japonya’ya tanıttığı Aisopos fablları ise etkisini çağdaş dönemlere değin sürdürdü.

fabliau


ortaçağ Fransız edebiyatına özgü öykülü şiir. Eğlendirmeyi amaçlayan bu şiirler, canlı ayrıntıları ve gerçekçi gözlemleriyle dikkat çeker. Günümüze 150 kadar fabliau ulaşmıştır. Bunların çoğu basit şakalara ya da cinasa dayanır. Bazı şiirlerde ise kişinin içine düştüğü acıklı durumla alay edilir. Örneğin, adamın biri boğulmak üzereyken kendisine uzatılan bir kayıkçı kancasıyla kurtarılır, ama bu arada kanca adamın gözüne batar ve adam kör olur. Fabliau'ların çoğu erotiktir; verdikleri keyif, çoğu zaman ya edebe aykırı ya da açıktan açığa müstehcen durum ve serüvenlere dayanır. Boynuzlanmış koca ile karısı, becerikli ya da beceriksiz âşık ve ahlaksız papaz, çoğu şiirde rastlanan karakterlerdir. Aldatma teması sıkça işlenir; genellikle de aldatanın aldatılan durumuna düşmesi anlatılır.

Önceleri fabliau türünün burjuvazinin ve sıradan halkın edebiyatını temsil ettiği görüşü yaygındı. Ama bu görüş doğru görünmemektedir, çünkü fabliau'larda temel bir öğe olarak karşımıza çıkan bürleskin (ya da alay ve parodinin) anlaşılabilmesi saray çevresi, aşkı ve töresi hakkında epeyce bilgiyi gerektirmektedir. Ayrıca bu şiirlerde, kendilerinden daha üstün olanlara özenen alt tabakadan insanları küçük görme eğilimi görülür.

Fabliau'larda işlenen bazı konular, başka ülke ve zamanlarla koşutluk içinde olabilir. Olay örgülerinin çoğu halk masallarından ve öykülerinden alınmadır. Bazıları Eski Yunan ve Roma yapıtlarıyla yakınlık içindedir, küçük bir bölümü de Doğu kaynaklarından alınmadır. Öte yandan bu şiirlerde anlatılan öykülerin çoğu öylesine basittir ki, bunlar herhangi bir kaynaktan alınmadan kendiliğinden ortaya çıkmış da olabilir. Bilinen ilk fabliau olan Richeut yaklaşık 1175’ten kalmadır. Ama türün yaygın olduğu dönem, 13. yüzyıl ve 14. yüzyılın ilk yarısıdır. Fabliau'larm uzunluğu genellikle 200-400 dize arasında değişir, ama 20 dizeden az, 1.300 dizeden fazla olan örneklere de rastlanır. Fabliau yazarları arasında, Philippe de Beaumanoir gibi amatör şairlerin yanı sıra, Jehan Bodel ve Rutebeuf gibi profesyonel şairler de vardı. Öteki ülkelerin edebiyatlarında da fabliau'yu andıran manzum öykülere rastlanır. Örneğin Chaucer’ın “Reeve’s Tale”i (Taşra Memurunun Öyküsü) ünlü bir fabliau'dan esinlenmiştir. Aynı yazarın Canterbury Tales'de (Canterbury Öyküleri) yer alan öteki komik öykülerinin bazıları da fabliau'lardan alınmış olabilir.

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 2 Ağustos 2016 01:18
probLem girL
9 Nisan 2006 09:55   |   Mesaj #2   |   
probLem girL - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  fabl1.jpg
Gösterim: 768
Boyut:  54.8 KB

FABL


Bir tür küçük öyküdür. Olaya dayalı bir anlatımı vardır. Hayattan alınan küçücük kesitler, hayvanlar ya da bitkiler arasında geçmiş gibi anlatılır. Bugün daha çok çocuk edebiyatında yer alan fabllerin, toplumu eğitici; örneklendirme ile kötü davranışlardan caydırıcı özelliği ile eskiden büyükleri eğitmede de anlatıldığı sanılmaktadır.
Fabllerde soyut konular, olay plânıyla hem somutlaştırılarak hem de hareket kazandırılarak işlenir. Olaylar bizi güldürürken eğitir. İnsanlar arasında geçen iyi-kötü, cesur-korkak, dürüst-ikiyüzlü, gözü tok-aç gözlü… vb. çatışmalar; bu niteliklerin yakıştırıldığı hayvan kahramanlar arasında geçmiş gibi gösterilir. Fablin de dört ögesi vardır; kişiler, olay, zaman, yer.
Sponsorlu Bağlantılar

1. Kişiler


Fablin konusu olan olay, kişileştirilmiş en az iki hayvanın başından geçer. Bunlardan biri iyi ahlâklı bir tipi, diğeri kötü ahlâklı bir tipi canlandırır. Fablde ikinci derecede kişiler çok azdır, bazen yoktur. Kişi betimlemesi yoktur. Kahramanlar arasında tilki varsa biz onu kurnaz insan yerine koyarız; arslan varsa cesaretine güvenen biri yerine koyarız. Kısa olay bile bütün yönleriyle değil, yalnızca fable konu olan yönüyle tanımlanır. Derinlemesine duygu çözüm lemelerine yer verilmez. Fabllerde bir de anlatıcı kişi vardır. Bu kişinin de betimlemesi yapılmaz, cinsiyeti verilmez. Anlatıcı kahramanları izler, dersini alır. Böylece dinleyen ile aynı görüşü paylaşır.

2. Olay


Fablin konusu insan başına gelebilecek her hangi bir olaydır. Olay, kahramanın eyleme dönüşmüş beğenme, istek, özlem, öfke, korku… gibi tutkuya dönüşmüş duygularından doğar. Fablin gövdesini bir olay oluşturur, asılönemli olan fablin anlatılış nedenidir. Buna “ders” denir. Fabl plânı dört bölümdür: Serim, düğüm, çözüm, öğüt.
a. Serim: Olayın türüne, çıkarılacak derse göre kişileştirilmiş hayvanlar veçevre tanıtımının yapıldığı bölümdür.
b. Düğüm: Olay o çevrede verilmek istenen derse göre gelişir. Kısa ve sıkkonuşmalar vardır. Hemen birkaç konuşma ile olay düğümlenir
c. Çözüm: Olay beklenmedik bir sonuçla biter. Fablin en kısa bölümüdür.
d. Öğüt: Ana fikir bu bölümde öğüt niteliğinde verilir. Bu bölüm kimi zaman başta, kimi zaman sondadır. Kimi zaman da sonuç okuyucuya bırakılır.

3. Yer


Tasvir yapılmaz fakat çevre çok iyi verilmelidir: Orman, göl kenarı,yol… gibi. Olayın geçtiği yer olayla birlikte değişebilir.

4. Zaman


Her olay gibi fabldeki olay da bir zaman diliminde geçer. Kronolojik zaman kullanılır.

Fabl Örnekleri


ARSLANLA FARE


Herkese saygı göstermeli elden geldikçe.
Umulmadık kimselerden fayda görür insan.
İşte bu, gerçeği anlatan bir hikaye,
Daha nice bin hikaye arasından.
Pençesi dibinde bir arslanın,
Dalgınlıkla bir fare çıkıverdi.
Bu fırsatı kullanmadı sultanı ormanın,
Fareye dokunmayıp bir büyüklük gösterdi.
Bu iyiliği boşa gitti sanmayın;
Kimin aklına gelir ki bir an,
Fareye işi düşer arslanın?
Ama o da bir gün dışarı çıktı ormandan;
Gitti tutuldu bir ağa.
Ne çırpınma, ne kükreme … Kâr etmez tuzağa.
Bay fare koştu; dişiyle arslanın ağını,
Öyle bir kemirdi ki ağ söküldü nihayet.
Sabırla zamanın yaptığını;
Ne kuvvet yapabilir, ne şiddet.
“İyilik eden iyilik bulur.”
“Hizmet et benim için, hizmet edeyim senin için.”
“İyilik iki baştan olur.”

ŞAHİN İLE HOROZ


Şahin, tatlı bir daire çizerek süzüldü, yüzyıllık çınar ağacının dalına kondu. Gerçi kendisini hafif hafif esen rüzgarın kollarına bırakmıştı ama; yine de yorulmuştu inerken. Bir süre konduğu dalda soluklandı, üzerindeki tozları silkeledi ve "Biraz kestireyim." diyerek iyice yayıldı.
Tam bu sırada bir ses duydu. Horozun biri bağırtıyla kaçıyordu. Çınarın altına geldiğinde soluk soluğa kalmıştı. Dönüp arkasına baktı, kimsenin gelmediğini görünce rahatladı.
Horozun kaçışını izlemiş olan şahin:
- Hah hah hah hah, diye gülmüştü.
Horoz, "O da kim?" diye çevresine bakınırken, şahin yukarıdan seslendi:
- Benim, dostum, ben, şahin, başını yukarı kaldır.
Horoz, sesin geldiği yöne kaldırdı başını, şahini gördü.
Şahin hâlâ gülüyordu:
- Ne oldu, kimden kaçıyordun öyle?
- Tabii gülersin, dedi horoz, sana göre bir şey yok.
- Kim kovalıyordu seni?
Horoz:
- Sahibim, dedi, kim olacak, ilerideki çiftlikte yaşıyorum.
- Size şaşıyorum, dedi şahin, sahipleriniz, henüz yumurtadan yeni çıkmış bir yavruyken özenle besleyip büyütüyorlar, sizler için güzel evcikler yapıyorlar, kümeslerde bir eliniz darıda bir eliniz arpada yaşayıp gidiyorsunuz, yine de size yaranamıyorlar… Yahu, kendisine bu kadar yararı dokunan insanlardan kaçılır mı?
Horoz, şahinin küçümseyici sözlerini dinledikten sonra:
- Sen, dedi, bir şahini tavada kızarırken veya şişe geçmiş közde pişerken gördün mü hiç?
- Yook, dedi şahin laubali bir tutumla, ne olacak?
- Ben, dedi horoz; çok horozlar, tavuklar gördüm sahibim pişirirken, ona nasıl güvenebilirim?

TAVŞAN İLE KAMLUMBAĞA


Tavşan ikide bir böbürleniyor:
-Kimse benden hızlı koşamaz, diyormuş. Sonunda kaplumbağa dayanamamış:
-İstersen yarışalım, demiş.
Koşuya başlamışlar. Tavşan epeyce yol aldıktan sonra, "Hıh, o sırtı kabuklu hayvancık sürüne sürüne kim bilir ne zaman sonra bana yetişir?" diye düşünmüş.
-Şu ağacın altına biraz uzanıp dinleneyim, demiş. Uyuyakalmış.
Kaplumbağa ağır yürüyüşü ile yürümüş yürümüş, hiç dinlenmeden yol almış.
Tavşan bir ara gözünü açmış. Bir de ne görse beğenirsiniz, kaplumbağa neredeyse yarışı bitirmek üzereymiş. Hemen fırlamış, rüzgar gibi koşmaya başlamış. Ama ne çare, kaplumbağaya yetişememiş.
Böylece tavşan yarışı kaybetmiş. Aldırış etmemenin cezasını çekmiş. Kaplumbağa ise düzgün adımlarla, durmadan yürüdüğü için yarışı kazanmış.

ZALİM ASLAN


Vaktiyle ormanın birinde, canavar mı canavar bir aslan varmış. Çok kan döker, canını yakmadık tek bir hayvan bile bırakmazmış. O yaşadığı sürece, hiçbir hayvan rahat yüzü görmemiş. Bütün hayvanlar ondan nefret eder, ölümünü beklermiş.
Bu zalim aslan sonunda yaşlanmış. Gücü kuvveti kalmamış. Ağzındaki dişler de dökülünce herkesin maskarası olmuş. Hiçbir hayvan ona yardım etmiyor ve onunla konuşmuyormuş. Hayvanlar bir gün oturup karar almışlar; "Gelin hep beraber, bize bunca kötülük eden bu zalim aslanı iyice bir dövelim. Yaptıklarının cezasını, az da olsa görmüş olsun böylece."
Sonunda bütün hayvanlar aslana saldırmış. İyice bir dövmüşler onu. Birisi boynuz vuruyor, diğeri çifte atıyor, bir başkası ısırıyormuş. Böylece; yaman bir öc almışlar aslandan.

KEÇİ CAN PAZARINDA


Keçiciğin aklı bir karış havada ya, sürüsünü bir yana bırakmış, bir başına otlaya otlaya çekipgitmiş. Hain koca kurt, kaçırır mı; hemen görmüş keçiciği:
“Heh, işte ağzıma lâyık bir lokma. Yaşasın!” demiş.
Keçicik, bakmış can pazarı. Hiç kurtuluş murtuluş yok:
“Eh, n’apalım, demek kaderimizde sana yem olmak varmış kurt .” demiş. “Madem ölüm ka-
pıya geldi, bari bana biraz kaval çal ki, neşeleneyim, kendimi unutup öyle öleyim..”Kurt, “Son isteği zavallının… “demiş, bulmuşbir kaval, füyt füüyt çalmaya başlamış. Kurtçalmış, keçicik, oynamış. Derken ötelerden kaval sesini alan köpekler koşturmuşlar; gelmişler, kurdu önlerine düşürüp bir güzel kovalamışlar. Kaçmadan önce, kurt, durumu anlayıpoyuna geldiğini sezinlemiş:
“Suç sende değil bende. Neme gerekti benim kaval çalmak, neme gerekti bana köçekli kur-
ban!” demiş.
Zamansız bir işe kalkışmanın sonu budur. Ölçmeli, biçmeli adımınıona göre atmalı. Tersi oldu mu, işte böyle Dİmyat’a pirince giderken evdeki bulgurundan olur.
(Aisopos, Ezop Masalları, Tarık DursunK. Mayıs 1981.)

Son düzenleyen Safi; 2 Ağustos 2016 01:22
9 Şubat 2009 21:18   |   Mesaj #3   |   
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

Fabl (Öykünce)


Öykünce ya da fabl içinde bir ders ya da öğüt bulunan öyküdür. Yazar genellikle bu dersi öykünün sonunda, 'gülme komşuna, gelir başına' gibi bir cümleyle özetler. Fablların kahramanları genellikle havyanlardır. Ama bu hayvanlar insanlar gibi düşünür, konuşur ve tıpkı insanlar gibi davranır. Dünyanın en ünlü fabl yazarları Ezop ve Jean de La Fontaine'dir. Ezop'un fablları İ.Ö. 300 yılında derlenerek yazıya geçirilmiştir. ABD'li James Thurber ve İngiliz George Orwell çağdaş fabl yazarlarıdır.

Genellikle öğüt vermek ve ders çıkarmak için anlatılan kısa bir öyküdür. Fabl sözcüğü Latince öykü anlamına gelen "fabuto"dan türemiştir. Fabllerin kahramanları çoğunlukla insan gibi davranan ve konuşan hayvanlardır. Bu durum, öyküyü anlatanın insanların budalaca davranışlarını dolaylı olarak göstermesine olanak sağlar. Eğlenceli ve ilginç bir öykünün iz bırakacağı düşüncesiyle bu öğütlere kulak verileceği umulur.

Örneğin, döğüşen iki horozu konu alan bir fabl vardır. Bu öyküde horozlardan biri yenilir ve kaçar. Öbürünün ise kazandığı zaferden başı döner, çatıya çıkar ve zaferini duyurmak için sürekli öterek böbürlenir durur. Horozu gözüne kestiren bir kartal onu kaptığı gibi kaçar. Bu öyküden, böbürlenmenin aptalca bir şey olduğu dersini çıkarmak zor değildir.
Yüzyıllarca önce Ezop adlı bir Yunanlı'nın anlattığı varsayılan bu öyküler gibi Eski Hint ve Akdeniz kültürlerinde de bu türden hayvan masalları vardır. Hint fablleri genellikle ders vermekten çok doğadaki bir olguyu açıklamak için anlatılır.
"Karga ile Tilki", "Kurt ile Kuzu", "Ağustosböceği ile Karınca" ve "Tavşan ile Kaplumbağa" gibi pek çok fabl eskiden olduğu gibi bugün de çocukların dinlemekten hoşlandıkları öykülerin başında gelir.

"Tilki ile Horoz" öyküsü ingiliz şairlerinden Geoffrey Chaucer'ın "Canterbury Tales"inde (1390; Canterbury Öyküleri) yer alır.
Hayvan masalları doruğuna, 17. yüzyılda yaşamış olan Fransız Jean de La Fontaine ile ulaştı (bak. La Fontaine, Jean De). Koşuk biçiminde yazılmış olan bu masallarda La Fontaine, yaşadığı dönemdeki insanlarla kıvrak bir dille, inceden inceye alay etmekte, onların zayıf yanlarını yermektedir. 17. yüzyılın sonlarında ve 18. yüzyılın başlarında John Dryden ve John Gay adlı iki ingiliz yazar fabl yazma geleneğini sürdürmüşlerdir. 19. yüzyılda çocuk edebiyatının gelişmesiyle birçok yazar çocuklar için fabl türünde yapıtlar verdi. Bunlar arasında Levvis Carroll, Rudyard Kipling, Joel Chandler Harris'i sayabiliriz. George Orwell'in "Hayvan Çiftliği" (Animal Farm; 1945) adlı yapıtında olduğu gibi, birçok çağdaş yazar da dünya
görüşlerini dile getirmek için fabl türünde yazmıştır.


Fabl Özellikleri

  • Başrollerinde hayvanların rol aldığı hayvanların konuştuğu hayvan hikayeleridir (Örn: Ağustos böceği ve Karınca).
  • Bu isin en bilinen kişileri Beydeba, Ezop ve La Fontaine‘dir.
  • İnsanlar arasında cereyan eden olayları hayvanlar bitkiler ya da cansız varlıklar arasında geçiyormuş gibi göstererek bu yolla insanlara ahlak ve ibret dersi vermek örnek göstermek ya da bir düşünceye güç kazandırmak isteyen bir çeşit masaldır.
  • Teşhis ve intak sanatları üzerine kurulmuştur.
  • Dünya edebiyatında ilk ve önemli fabllar Hint yazarı Beydeba’ya aittir. Beydeba ’nın fablları Kelile ve Dimne adlı bir eserde toplanmıştır.
  • Türkçe'deki ilk örneği Harname'dir.

FABL ÖRNEKLERİ


SALYANGOZ ve EVİ


Salyangozları bilir misiniz? Onlar da tıpkı kaplumbağalar gibi evlerini sırtlarında taşırlar. Bir zamanlar,evini sırtında taşımaktan hoşlanmayan sevimsiz bir salyangoz yaşarmış.Üstelik evinin rengi de hiç hoşuna gitmezmiş.
Bizim salyangoz,kelebek ve uğurböceğini çok severmiş.Arada bir onlarla dertleşir,sırtında taşıdığı evi onlara şikayet edermiş.”Ah keşke!” dermiş.”Evimi sırtımda taşımak zorunda olmasaydım.Hadi taşıyorum,bari sizin ki gibi bol desenli ve renkli olsaydı.”
Kelebek ve uğurböceği bir gün salyangoza;”Sevgili arkadaşımız!” demişler.”Hani evim renkli olsun diyorsun ya,biz çaresini bulduk.Ressam olan bir tırtıl var.Seni ona götürürsek eğer, evini rengarenk boyar.”
Salyangoz buna çok sevinmiş.”Ne duruyoruz!Hemen gidelim.”demiş.Böylece düşmüşler yola. Tırtılın kapısını çalmışlar.Gelen misafirleri dinleyen tırtıl, boyalarını ve fırçasını alıp çalışmaya başlamış.Sonunda salyangozun evine çok güzel desenler çizmiş.Salyangoz yeni görüntüsünü beğenmiş beğenmesine ama yine de evinin sırtında olması onu çok üzüyormuş.
Dönüş yolculuğunda üç arkadaş şiddetli bir yağmura yakalanmış.Kelebek ve uğurböceği öyle ıslanmışlar ki,sele kapılmaktan zor kurtulmuşlar. Oysa salyangoz hemencecik evinin içine girmiş. Yağmur dinip de evinden dışarı çıkınca,arkadaşlarının perişan halini görüp üzülmüş.Sonra da kendi kendine şöyle düşünmüş:”İyi ki saklanabileceğim bir evim var.Rengi olmasa da,Rengi olmasa da beni yağmurdan koruyor ya.”
Sevimli salyangoz bu olaydan sonra bir daha hiç üzülmemiş.


TİLKİ ile KEDİ


Tilki ile kedi sohbet ediyorlarmış.Tilki durmadan ne kadar hilekar ve kurnaz olduğunu anlatıyormuş.Söylediğine göre düşmanları onu alt edemezmiş çünkü onlardan kurtulacak bir sürü oyun ve hile bilirmiş.
Kedi biraz da utanarak;”Ben fazla oyun bilmem ki!” demiş.”Düşmanlarımın elinden kurtulmak için bir tek yol bilirim,o da kaçmaktır.”
Tilki;”Kedi kardeş!” demiş,”Ben her tehlike karşısında başımın çaresine bakabilirim ama senin durumuna üzülüyorum.Korkarım bir gün düşmanların seni çabuk alt edecek.”
Az sonra bir sürü tazının bağrışmalarını duymuşlar.Bir avcı topluluğuna ait olan bu köpekler,bütün hızlarıyla kendilerine doğru koşuyormuş.Kedi hemen,yanındaki bir ağacın dallarına sıçrayarak en üstteki bir yaprak kümesinin içine saklanmış.
Tilki ise;”Acaba şu hileyi mi yapsam,yoksa bu hileyi mi?” diye düşünmeye başlamış.Çünkü o kadar çok hile biliyormuş ki,hangisini uygulamasının daha doğru olacağına karar veremiyormuş.Tam birisini uygulayacakmış ki,tazılar etrafını çevirip tilkinin işini bitirivermişler.
Bütün olanları yukarıdan seyreden kedi,çok hile bilmediğine şükretmiş


KURT ile KÖPEK


Bir köpek ormanda gezerken kurtla karşılaşmış.Hasta ve çok zayıflamış olan kurt,ayakta zor durabiliyormuş.Köpek kurdun bu haline çok üzülmüş.”Ne kadar kötü görünüyorsun böyle kurt kardeş?”demiş.”Herkes bizi düşman bilse de,biz uzaktan akrabayız.Doğrusu sana yardım etmek isterim.”
“Hiç sorma.” demiş kurt.”Ağır bir hastalığa yakalandığım için uzun süre avlanamadım.Şimdi iyileştim ama bir av yakalayacak kadar gücüm kalmadı artık.Ben de böyle aç susuz dolaşıyorum artık.”
“Sen hiç üzülme.”demiş köpek.”Ben sana yardım edeceğim.Bu akşam sahibimin düğünü var. Akşam olunca köyün dışındaki çalılıklara gel.Ben sana düğün yemeklerinin artıklarını taşırım.”
Birkaç gün boyunca köpek tarafından beslenen kurt,sonunda kendini toparlayıp eski kuvvetine kavuşmuş.Teşekkür edip vedalaştıktan sonra da ormana gitmiş.
Aradan yıllar geçmiş.Köpek iyice yaşlanınca sahibi onu dışarı atmış.Ormanda aylak aylak gezen köpek,eski dostu kurtla karşılaşmış.”Hayrola?” demiş kurt.”Çok perişan görünüyorsun.”
Köpek içini çekip;”Yaşlandım artık!” demiş.”Sahibimin işine yaramadığım için beni kovdu.”
Kurt;”biz eski dost değil miyiz?” demiş.”Şimdi yardım etme sırası bende.Hatırlasana,benim hayatımı nasıl kurtarmıştın?Hemen bir plan yapmalıyız.Tamam buldum!Senin sahibinin küçük bir çocuğu vardı değil mi?Şimdi ben gidip onu kaçıracağım,sen de geri götüreceksin.Böylece sahibin seni el üstünde tutacak.”
Bu sözleri söyleyen kurt,kaşla göz arasında gidip,çocuğu ormana getirmiş.Köydeki herkes silahlanıp ormana koşmuş ancak daha ormana girmeden,yaşlı ve işe yaramaz diye evden kovdukları köpeğin çocuğu geri getirdiğini görmüşler.
Bu olaydan sonra yaşlı köpeğin itibarı öyle artmış ki,insanlar onun kahramanlığını yüzlerce yıl çocuklarına anlatmışlar.
Kurtla köpek arasındaki bu danışıklı dövüşü hiç kimse anlayamamış

Son düzenleyen Safi; 30 Temmuz 2016 01:51
HipHopRocK
30 Mart 2009 23:56   |   Mesaj #4   |   
HipHopRocK - avatarı
Ziyaretçi

FABL


Kahramanları çoğunlukla hayvan ve bitki gibi varlıklardan oluşan, genellikle soyut bir düşünceyi somut bir örnek etrafında benimsetmeye çalışan hareketli öykülerdir fabllar. Daha çok masal ve destana yakın bir tür olan fabl, didaktik ve dikte edici olması yönüyle bu türlerden ayrılır. Binlerce yıllık insan davranışlarının, deneyimlerinin birikiminden oluşan fabllar, sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de önemli eğitici unsurlar taşırlar. Ders veren fabllar, bir noktada atasözlerinin canlandırılması niteliğini taşıdıklarından, belki atasözlerinden daha kalıcı eğitici özelliklere sahiptirler. Fablların asıl amacı, belli bir ana fikri yalın, bir veya birkaç olayın yardımıyla en kısa yoldan anlatmak olduğu için fabllar genellikle kısa anlatımlardır.

Sonunda bir ahlâk dersi vermek amacıyla kaleme alınan, konusu bitkiler, hayvanlar veya cansız varlıklar arasında geçtiği düşünülen ve genellikle manzum olan edebî yazılara fabl denir. Kişilerin veya topumun aksayan yönleri fabl aracılığıyla düzeltilmeye çalışılır. Hayalî varlıklar ve olaylar gerçeğe ne kadar yakın olursa fabl o derecede etkili ve başarılı olur. Teşhis ve intak sanatlarından yararlanılarak anlatıma canlılık ve güzellik katılır.
Fablın sonunda kıssadan hisse alınabilecek bir dersin verilmesi onu masaldan ayıran özelliklerin başında gelir. "Fabl" sözcüğünün kökeni Latince "hikaye" manasına gelen "fabl"dır. Fakat bu sözcük zamanla bir ahlak ilkesi veya davranış kuralını anlatan kısa sembolik (simgesel) bir hikaye türünün adı olmuş.

Fabllar, kulaktan kulağa yayılarak sözlü anlatım döneminin edebiyat ürünleri olarak insanlık tarihinde yerini almış ve basit, kolay, ahlak ilkelerini öğretme işlevini yüklenmişlerdir. Çoğu kez olağanüstü unsurlara sahip olan ve bu yönüyle alegorik (temsili) bir kimlik taşıyan bu öykülerde daha çok insanların ahmaklık ve zayıflıklarını gözler önüne sermek böylece ona ders vermek amacı güdülür. Bu ders çoğu zaman öykünün sonunda dile getirilir Fablların olağanüstü unsurlara sahip olması zaman zaman bu türü masala yaklaştırır. Olayların insan dışı varlıkların başından geçiyormuş gibi gösterilmesi okuyucunun verilen ahlak dersini kendi deneyimiyle keşfetmesini sağlar. Şiir ve düzyazı biçiminde yazılmış olmaları ve çocukların kolayca ezberlemeleri de onları hep diri tutmuştur Bugün daha çok çocuk edebiyatında yer alan fablların, toplumu eğitici; örneklendirme ile kötü davranışlardan caydırıcı özelliği ile eskiden büyükleri eğitmede de kullanılmaktadır.

Özellikleri:


1. Kişileri genellikle hayvan, bitki ve cansız varlıklardan oluşur.
2. Ders verme amacıyla yazılır. Kısa yazılardır.
3. Bu tür hikâyelerin, kahramanları çoğunlukla hayvanlardır. Hikâye kahramanı bu hayvanlar, kendi özelliklerini korumakla birlikte insan gibi konuşurlar. Esasen "fabl" bu özelliği nedeniyle masalımsı eserler arasında yer alır.
4. Fabllar hem nazım, hem nesir biçiminde olurlar. Çoğunlukla manzumdur.
5. Fablın sonunda veya başında her zaman bir ahlâk dersi (kıssadan hisse) verilir. Bu ders kısa, açık ve doğru olmalıdır ve mutlaka öykünün doğal bir neticesi gibi görülmelidir.
6. Fabllar teşhis ve intak sanatları üzerine kurulmuştur.
7. Fabllarda öğretici (didaktik) bir amaçla yazılır.
8. Gündelik hayatla ilgili dersler ve öğütler verilir. Bu ders veya öğüt eserin bir yerinde, çoğu defa sonunda, bir atasözü ya da özdeyiş biçiminde açıkça belirtilir. Fabllarda basit ahlâk ilkelerine değinildiği gibi insanların birçok kusurlu yönüne de dikkat çekilir.
9. Fabllarda soyut konular, olay örgüsüyle hem somutlaştırılarak hem de hareket kazandırılarak işlenir.
10. Olaylar bizi güldürürken eğitir. Eğlendirici ve sevimlidirler.
11. İnsanlar arasında geçen iyi-kötü, cesur-korkak, dürüst-ikiyüzlü, gözü tok-aç gözlü... vb. çatışmalar; bu niteliklerin yakıştırıldığı hayvan kahramanlar arasında geçmiş gibi gösterilir.
12. Fabllar aracılığıyla kanaatkârlık, özveri, yardımseverlik, iyi niyet gibi olumlu davranışlar çocuğa kazandırılabilir.
13. Dramatizasyona uygun oluşları anlatımlarındaki hareketliliği eyleme dönüştürmeye yardımcı olur. Bu yönüyle yaşayarak öğrenmeye uygundurlar.
14. Fabllar insan belleğinde çok kolay saklanabilen ve ortaya çıkarılabilen özelliklere sahip olduğu için sözlü gelenek içinde de yaşatılabilmektedir.
15. Bütün uluslarda ortak bir nitelikte olan fabllar basit, pratik ahlâk ilkeleridir.

Fablın Bölümleri:


Fabl “serim, düğüm, çözüm ve öğüt” olmak üzere dört bölümden oluşur.
  • Serim: Olayın, kahramanların ve çevrenin tanıtıldığı giriş bölümüdür.
  • Düğüm: Olayın entrikalarla düğümlendiği gelişme bölümüdür. Kısa ve sık konuşmalar vardır. Hemen birkaç konuşma ile olay düğümlenir.
  • Çözüm: Düğümün çözüldüğü sonuç bölümüdür. Olay beklenmedik bir sonuçla biter. Fablın en kısa bölümüdür.
  • Öğüt: Olay ve olayların arkasında yatan ana fikrin açıklandığı ders (kıssadan hisse) bölümüdür. Ana fikir bu bölümde öğüt niteliğinde verilir. Bu bölüm kimi zaman başta, kimi zaman sondadır. Kimi zaman da sonuç okuyucuya bırakılır.

Fabllarda dilin işlevi:


Fabllarda dil sanatsal işlevde kullanılmıştır. Çünkü fablların mesajı yine metnin kendisidir. Metin kendi dışında bir şey ifade etmez. Sanatsal işlevde yazar okuyucuda istediği etkiyi uyandırmak için dili istediği gibi kullanır, kelimelere yeni anlamlar yükler. Bunun yanı sıra dilin alıcıyı harekete geçirme işlevi de kullanılır.

Fablın Yapısını Oluşturan Ögeler:


Fablın dört ögesi vardır: “kişiler, olay, zaman ve yer.”
  • Kişiler: Fablın konusu olan olay, kişileştirilmiş en az iki hayvanın başından geçer. Bunlardan biri iyi ahlâklı bir tipi, diğeri kötü ahlâklı bir tipi canlandırır. Fabllarda ikinci derecede kişiler çok azdır, bazen yoktur. Kişi betimlemesi yoktur. Kahramanlar arasında tilki varsa biz onu kurnaz insan yerine koyarız; aslan varsa cesaretine güvenen biri yerine koyarız. Kısa olay bile bütün yönleriyle değil, yalnızca fabla konu olan yönüyle tanımlanır. Derinlemesine duygu çözümlemelerine yer verilmez. Fabllarda bir de anlatıcı kişi vardır. Bu kişinin de betimlemesi yapılmaz, cinsiyeti verilmez. Anlatıcı kahramanları izler, dersini alır. Böylece dinleyen ile aynı görüşü paylaşır.
  • Olay: Fablın konusu insan başına gelebilecek her hangi bir olaydır. Olay, kahramanın eyleme dönüşmüş beğenme, istek, özlem, öfke, korku... gibi tutkuya dönüşmüş duygularından doğar. Fablın gövdesini bir olay oluşturur, asıl önemli olan fablın anlatılış nedenidir. Buna "ders" denir.
  • Yer: Tasvir yapılmaz fakat çevre çok iyi verilmelidir: Orman, göl kenarı, yol... gibi. Olayın geçtiği yer olayla birlikte değişebilir.
  • Zaman: Her olay gibi fabldaki olay da bir zaman diliminde geçer. Kronolojik zaman kullanılır.

Dünya Edebiyatında Fabl Türünün Tarihisel Gelişimi


• Fabl önce Doğu’da Hindistan’da ortaya çıkmış, Batı bu kaynaktan yararlanmıştır. Batılıların “Bilpay” olarak adlandırdıkları “Beydeba” ya ait olan fabllarda “akıl” baskındır, hayal gücü ile duygusallık daha azdır. Beydaba’nın Sanskritçe yazdığı eseri “Kelile ve Dinme” hükümdar Dedleşelim’e bilgelik ve ahlak dersi vermek amacıyla kaleme alınmıştır. Yapıtın adı, anlatılardan birinin kahramanları olan iki “çakal”ın Sanskritçe adları “Kelile ve Dinme”den gelmektedir. Eser, Sanskritçe’de Pança Tantra (Beş Kitap-Bölüm) olarak geçmektedir. Bu eser, bütün dünyada fabl türünün ilk örneği ve kaynağı kabul edilir.

• Eserde yurt yönetimi, felsefe ve eğitimle ilgili sorunlar dolaylı olarak tartışma ve eleştirme konusu yapılmaktadır. Birinci bölümdeki hikâyelerin kahramanların olan iki çakaldan “Kelile” açık sözlülüğün ve doğruluğun, “Dimme” ise yalan ve iftiranın sembolüdür. Beydaba, zulmü ile tanınmış olan Debşelem’i hayvan hikâyeleri aracılığıyla uyarmak ve ona doğru yönetim yolunu göstermek istemiştir.

• Doğu edebiyatında bir başka ünlü eser de Şeyh Sadi (13.yy.)’nin "Gülistan ve Bostan" adlı eseridir. Bu eserde hayvan hikâyelerini anlatan birçok örnek mevcuttur. Yöneticilerin tutum ve davranışlarından sohbetin kurallarına kadar türlü konuları kapsayan bu eserdeki hikâyeler sözlü ve yazılı olarak kuşaktan kuşağa aktarıldığı gibi birçok doğu ve batı dillerine de çevrilmiştir.

• Batı'da fabl, Aisopos (Ezop) masallarıyla kendini göstermiştir. Ezop, Batıda ilk fabl yazarı olarak gösterilir. Düzenli biçimde fabl yazıcılığı Ezop’la başlar. MÖ. 650-620 yılları arasında yaşadığı ve baskıcı bir yönetim yüzünden düşüncelerini küçük hayvan hikâyeleri ile anlattığı söylenmektedir. Ezop'un fablları MÖ 300 yılında derlenerek yazıya geçirilmiş ve birçok dile çevrilmiştir.

• Ezop’tan sonra Batıda bu alanda büyük bir başarıya ve üne erişen Fransız yazar ve şairi La Fontaine (1621–1695), bugüne kadar nesir olarak yazılmış ve anlatılmış Ezop masallarını yeniden kaleme alıp manzum biçimine çevirerek yeniden yetişkinlerin dünyasına kazandırmıştır. La Fontaine, kendisinden önce bu alanda yazılmış eserlerden de yararlanmıştır. La Fontaine fabllarında genellikle öğüt dediğimiz ders, metnin sonuna konulmuştur. La Fontaine, eleştirmek istediği kişileri bu öykülerle yermiş ve gülünç durumlara düşürmüştür.

• Tüm dünyada Masalın Babası diye haklı bir ün yapan Andersen'in masallarından bazıları fabl özelliği gösterir.(Çirkin Ördek Yavrusu)
• Batı’da Eski Yunan’da, “Hesiodos”un “İşler ve Günler” adlı eseri Yunan yazınında ilk fabl olarak kabul edilir.
• Aslında Fablı ilk olarak yazanlar Hititlerdir. Hititler fablları taş tabletlere yazıp resimliyorlardı.

Türk Edebiyatında Fabl


  • 15. yüzyıl şairlerinden Şeyhi’nin Harname adlı mesnevisi bizde ilk fabl örneği olarak kabul edilir. Öncesinde Mevlana’nın Mesnevi’sinde fabl özellikleri gösteren hikayeler de vardır.
  • Batılı anlamda ilk örnekleri Şinasi vermiştir. 1862 yılında "Tercüme-i Manzume" adlı kitabında Batılı şairlerin şiirlerine yer vermiştir. Bunlar arasında La Fontaine’de vardır.
  • Ahmet Mithat, "Kıssadan Hisse" adlı eserini ahlakî gaye güderek yazmıştır. Bu eserde yazar, Ezop’tan, La Fontaine’den yapmış olduğu çevirilere ve kendi yazmış olduğu fabllara yer vermiştir
  • Recaîzade Mahmut Ekrem, La Fontaine’den “Horoz ile Tilki”, “Kurbağa ile Ökü”z, “Karga ile Tilki”, “Meşe ile Saz”, “Ağustos Böceği ile Karınca” gibi birçok çeviriler yaparak bu alanda Türk Edebiyatına katkıda bulunuştur.
  • Nabizade Nazım’ın “Bir Sansar ile Horoz ve Tavuk” adlı eseri vardır.
  • La Fontaine’in bütün fablları Sabahattin Eyüboğlu’nun "Masallar" (1969) adlı kitabında ilk kez topluca yayımlanmıştır.
  • Ali Ulvi Elöve "Çocuklarımıza Neşideler", adlı şiir kitabında La Fontaine, Victor Hugo, Lamartine’den yaptığı çevirilerin yanında, yine bunlardan esinlenerek yazdığı fabl türü şiirlere de yer vermiştir.
Son düzenleyen Safi; 30 Temmuz 2016 02:45
30 Mart 2009 23:56   |   Mesaj #5   |   
careless_WhispeR - avatarı
VIP i Jυѕт ∂ιє∂ ιη уσυя αямѕ♂

FABL


İnsan dışındaki bitki, hayvan gibi canlı varlıklara ve eşya gibi cansız varlıklara insan kişiliği vererek ve konuşturarak, açık ve etkili bir biçimde söylenmesinde sakınca görülen bir düşünceyi gizleyerek; kişileri eleştirmek ya da insanlara ders vermek için yazılan kısa, genellikle manzum(bazen mensur) hikayelere denir
"Fabl" sözcüğünün kökeni Latince "hikaye" manasına gelen "fabıla"'dır Fakat bu sözcük zamanla bir ahlak ilkesi veya davranış kuralını anlatan kısa sembolik (simgesel) bir hikâye türünün adı olmuştur
Sponsorlu Bağlantılar

ÖZELLİKLERİ:


1-Bu tür hikayelerin kahramanları çoğunlukla hayvanlardır Hikâye kahramanı bu hayvanlar, kendi özelliklerini korumakla birlikte insan gibi konuşurlar Esasen "fabl" bu özelliği nedeniyle masalımsı eserler arasında yer alır
2- Fabllar hem nazım, hem nesir biçiminde olurlar
3- Fablın sonunda her zaman bir ahlak dersi (kıssadan hisse) vardır Bu ders kısa, açık ve doğru olmalıdır ve mutlaka öykünün doğal bir neticesi gibi görülmelidir
4- Fabllarda öğretici (didaktik) bir amaç güdülür, gündelik hayatla ilgili dersler ve öğütler verilir Okurlar çoğu zaman verilen dersin veya öğüdün ne olduğunu anlamakta zorluk çekmezler Çünkü bu ders veya öğüt eserin bir yerinde, çoğu defa sonunda, bir atasözü ya da özdeyiş biçiminde açıkça belirtilir Fabllarda basit ahlak ilkelerine değinildiği gibi insanların birçok kusurlu yönüne de dikkat çekilir
5-Fabllar aracılığıyla kanaatkârlık, özveri, yardımseverlik, iyi niyet gibi olumlu davranışlar çocuğa kazandırılabilir Özellikle 8-12 yaş grubu çocuklar fabl okumaktan ve dinlemekten büyük zevk alırlar Kanaatkârlık, tamahkârlık, kıskançlık, paylaşımcılık gibi çocuklar tarafından anlaşılması güç kavramların somut olaylarla anlatılması sebebiyle çok önemli bir eğitim aracı olarak kabul edilmelidir
6-Fabllar insan belleğinde çok kolay saklanabilen ve ortaya çıkarılabilen özelliklere sahip olduğu için sözlü gelenek içinde de yaşatılabilmektedir
7-Çoğu manzum olan fablların başlıca amacı, belli bir ana fikrin yalın veya birkaç olayın yardımıyla en kısa yoldan açıklamaktırBundan dolayı fabllar kısadır ve şu dört bölümden oluşur:
a) Olayın ve kahramanların tanıtıldığı giriş bölümü
b) Olayın entrikalarla düğümlendiği gelişme bölümü
c) Düğümün çözüldüğü sonuç bölümü
d) Olay ve olayların arkasında yatan ana fikrin açıklandığı ders bölümü (kıssadan hisse bölümü)

8- Bütün uluslarda ortak bir nitelikte olan fabllar basit, pratik ahlak ilkeleridir
9- Kişilerin ve çocukların yakınlık duyduğu sevdiği varlıklar olduğu için fabllar, çocukların ilgisini çeker Öykülemenin kısa oluşu da çocukların fabllara duyduğu ilginin bir başka sebebidir Sıkmadan verilen öğütler, bu nedenle çocukların eğitiminde yararlı olur
10- Fabllarda zaman ve yer belirsizdirOlay çoğunlukla bir kır,orman ya da köyde geçer
11- Canlandırılmaya uygun oluşları, anlatımlarındaki hareketliliği eyleme dönüştürmeye yardımcı olur Böylelikle yaşayarak öğrenmeye uygundurlar
12- Fabllar olay anlattıkları için bir başka şiiri okumaktan ya da ezberlemekten daha çok çocukların ilgisini çeker
13 Fabllar teşhis ve intak sanatları üzerine kurulmuştur

KAYNAĞI ve DÜNYADAKİ TEMSİLCİLERİ


Bugün hala ilgiyle okunan fablların kökleri çok eski çağlara kadar uzanır Kesin olmamakla beraber, ilk örneklerin Hindistan'dan çıktığı söylenir İlk yazılı örnek de "Pançatantra" masallarıdır Eserin yazılış tarihi MÖ 100–300 yılları arasına rastlamaktadırBu eserin yazarının kim olduğu ve hangi yıllar arasında yaşadığı henüz kesinlikle bilinmemektedir

İkinci yazılı örnek, bir Hint eseri olan "Kelile ve Dimme"dir Yine onun yazım tarihi de MÖ 300 yılları olarak kabul edilir Bu eser, Beydaba unvanını taşıyan bir bilgin-filozof tarafından meydana getirilmiştir Dünya edebiyatında ilk ve önemli fabllar Hint yazarı Beydeba’ya aittir Beydaba, eserini Debşelem adlı Hint hükümdarı zamanında yazmış ve ona sunmuştur Eserde yurt yönetimi, felsefe ve eğitimle ilgili sorunlar dolaylı olarak tartışma ve eleştirme konusu yapılmaktadır Birinci bölümdeki hikâyelerin kahramanları olan iki çakaldan “Kelile” açık sözlülüğün ve doğruluğun; “Dimme” ise yalan ve iftiranın sembolüdür Beydaba, zulmü ile tanınmış olan Debşelem’i hayvan hikayeleri aracılığıyla uyarmak ve ona doğru yönetim yolunu göstermek istemiştir

Doğu edebiyatında bir başka ünlü eser de Şeyh Sadi (13yy)’nin Gülistan adlı eseridir Yöneticilerin tutum ve davranışlarından sohbetin kurallarına kadar türlü konuları kapsayan bu eserdeki hikâyeler sözlü ve yazılı olarak kuşaktan kuşağa aktarıldığı gibi birçok doğu ve batı dillerine de çevrilmiştir

Batı'da fabl, Aisopos (Ezop) masallarıyla kendini göstermiştir Ezop, Batıda ilk fabl yazarı olarak gösterilirDüzenli biçimde fabl yazıcılığı Ezop’la başlar MÖ 650-620 yılları arasında yaşadığı sanılan ve düşüncelerini baskılı bir yönetim altında ancak küçük hayvan hikayeleriyle anlatabildiği söylenilen Ezop’un fablları birçok dile çevrilmiştir

Ezop’tan sonra Batıda bu alanda büyük bir başarıya ve üne erişen Fransız yazar ve şairi La Fontaine (1621–1695), bugüne kadar nesir olarak yazılmış ve anlatılmış Ezop masallarını yeniden kaleme alıp manzum biçimine çevirerek yeniden yetişkinlerin dünyasına kazandırmıştır La Fontaine, kendisinden önce bu alanda yazılmış eserlerden de yararlanmıştır La Fontaine fabllarında genellikle öğüt dediğimiz ders, metnin sonuna konulmuştur La Fontaine, eleştirmek istediği kişileri bu öykülerle yermiş ve gülünç durumlara düşürmüştür

Tüm dünyada Masalın Babası diye haklı bir ün yapan Andersen'in masallarından bazıları fabl özelliği gösterir(Örnek:Çirkin Ördek Yavrusu)
19yüzyılda ve çağımızda Lewis Caroll,RKipling,OWilde,Tolki en, ABD'li James Thurber ve İngiliz George Orwell’ı fabl yazarları arasında sayabiliriz

Edebiyatımızda Fablın Gelişimi


15 yüzyıl şairlerinden Şeyhi’nin Harname adlı mesnevisi bizde ilk fabl örneği olarak kabul edilirÖncesinde Mevlana’nın Mesnevi’sinde fabl özellikleri gösteren hikayeler de vardır

19 yüzyılda Şinasi ,Ahmet Mithat Efendi ve Recaizade Mahmut Ekrem Batı dillerinden fabl çevirileri yaptılarAyrıca Muallim Naci ve Nabizade Nazım da çocuklar için manzum fabllar yazmışlardır

La Fontaine’in birçok manzum hikâyeleri daha sonra değişik tarihlerde başka şairlerimiz tarafından da Türkçeye çevrilmiştir Bu şairler arasında çevirileri çocuklarca zevkle okunmuş ve okunmakta olanları şöyle sıralayabiliriz: İ Alaattin Gövsa, Siracettin Hasırcıoğlu, A Ulvi Elöve, M Fuat Köprülü,Vasfi Mahir Kocatürk ,O Veli Kanık

La Fontaine’in bütün fablları Sabahattin Eyüboğlu’nun Masallar (1969) adlı kitabında ilk kez topluca yayımlanmıştır Besim Atalay’ın Hayvan Hikayeleri ya da Hayvanlardan Öğütler adlı eseri de bu türün önemli örneklerindendirNazım Hikmet de, La Fontaine’in masallarını manzum bir dille Türkçemize kazandırmıştır
Günümüzde ise, Tarık Dursun K adlı yazarımızın da bu türle ilgili eserleri vardır

TÜRK EDEBİYATINDA FABL


Mevlâna’nın Mesnevî’sinde fabl türüne örnek olabilecek hikâyeler mevcuttur15 Yüzyılda Şeyhî’nin Harname’si karşımıza çıkmaktadır Şeyhi’nin Harnâme adlı eseri de Divan edebiyatındaki fabl türüne örnek gösterilebilirMilli Eğitim Bakanlığı Harnâme’yi “Zavallı Eşeğin Hikâyesi” adı altında yayınlamıştır. Batılı anlamda ilk fabl örneklerini Tanzimat edebiyatı sanatçısı Şinasi yazmıştır. Şinasi 1862 yılında Tercüme-i Manzume adlı kitabında Batılı şairlerin şiirlerine yer vermiştir.Bunlar arasında La Fontaine’de vardır. İlk fabl çevirileri, Fransız şairi La Fontaine'den yapılmıştır. Ahmed Mithat Efendi, çocukların terbiyesi ve yetiştirilmesi hususunda Fransızcadan birçok kitap çevirmiştir Orhan Okay Ahmet Mithat için, “Kanaatimce çocuk mevzuuna bu kadar geniş olarak temas eden ilk muharririmizdir” der Ahmet Mithat Kıssadan Hisse adlı eserini ahlakî gaye güderek yazmıştır Bu eserde yazar, Ezop’tan, La Fontaine’den yapmış olduğu çevirilere ve kendi yazmış olduğu fabllere yer vermiştir.
Ali Ulvi Elöve Çocuklarımıza Neşideler, adlı şiir kitabında La Fontaine, Victor Hugo, Lamartine’den yaptığı çevirilerin yanında, yine bunlardan esinlenerek yazdığı fabl türü şiirlere de yer vermiştir. Nabizade Nazım’ın “Bir Sansar ile Horoz ve Tavuk” adlı eseri vardır. Nurullah Ataç, Orhan Veli Kanık, Ömer Rıza Doğrul, Kemal Demiray, M Fuat Köprülü, Vasfi Mahir Kocatürk, Siracettin Hasırcıklıoğlu, Sebahattin Eyüboğlu fabl türü ile ilgilenmiş çeviri yapmış, araştırmalarda bulunmuşlardır. Tarık Dursun K’nın fabl üzerine birçok eseri mevcuttur La Fontaine, Ezop ve Krilov’dan çeviriler yaparak yayınlayan yazar, hayvanlarla ilgili birçok hikâye de yazmıştır.
Son düzenleyen Safi; 30 Temmuz 2016 02:48
10 Mart 2010 17:59   |   Mesaj #6   |   
Tykhe - avatarı
VIP Tinky Winky

Fabl


Kişileri hayvanlardan seçilen ve öğretici bir amaç taşıyan öykücük.

Başlangıçta Türkçede masal, efsane, kıssa sözleriyle karşılanmış, Türk Dil Kurumu'nca öykünce sözcüğü önerilmiştir. Dünya edebiyatında ilkçağlardan başlayarak bir ahlâk dersi vermeyi amaçlayan, bu amaçla eğitim-öğretimde de yararlanılan fabl türünün ilk temsilcileri Doğu'da Beydeba (Kelile ve Dimne), Batı'da ise Aisopos (Ezop), Phaedrus (Lâtin edebiyatı) ve daha sonra La Fontaine'dir. Fabllerin ana özelliği bir ahlâk kavramından, ilkesinden kaynaklanmalarıdır. Anlatılan kısa olayın ya da konunun kahramanları genellikle hayvanlardan seçilerek canlılaştırma yoluyla ders vermek amaçlanır. Bitkilerin, cansız varlıkların, kimi zaman da insanların karıştığı olayın sonunda ya kahramanlardan biri ya da yazarın kendisi, bu öyküden alınması gereken dersi açıklar. Buna eskiden "kıssadan hisse" denilirdi.

Fabl Özellikleri


İnsanlar arasında cereyan eden olayları hayvanlar bitkiler ya da cansız varlıklar arasında geçiyormuş gibi göstererek bu yolla insanlara ahlak ve ibret dersi vermek örnek göstermek ya da bir düşünceye güç kazandırmak isteyen bir çeşit masaldır.
  • Teşhis ve intak sanatları üzerine kurulmuştur.
  • En önemli bilinen kişileri Beydeba, Ezop ve La Fontaine'dir.
  • Türkiye'de ise Ahmet Mithat Efendi ve Şinasi'dir..
  • Dünya edebiyatında ilk ve önemli fabllar Hint yazarı Beydeba'ya aittir. Beydeba'nın fablları Kelile ve Dimne adlı bir eserde toplanmıştır.
  • Türkçedeki ilk örneği 'Harname' (Şeyhi)dir.
  • Fabllar manzum(şiir) veya nesir(düz yazı) biçiminde yazılabilirler.

TAVŞAN İLE KAMLUMBAĞA


Tavşan ikide bir böbürleniyor:
-Kimse benden hızlı koşamaz, diyormuş. Sonunda kaplumbağa dayanamamış:
-İstersen yarışalım, demiş.
Koşuya başlamışlar. Tavşan epeyce yol aldıktan sonra, "Hıh, o sırtı kabuklu hayvancık sürüne sürüne kim bilir ne zaman sonra bana yetişir?" diye düşünmüş.
-Şu ağacın altına biraz uzanıp dinleneyim, demiş. Uyuyakalmış.
Kaplumbağa ağır yürüyüşü ile yürümüş yürümüş, hiç dinlenmeden yol almış.
Tavşan bir ara gözünü açmış. Bir de ne görse beğenirsiniz, kaplumbağa neredeyse yarışı bitirmek üzereymiş. Hemen fırlamış, rüzgar gibi koşmaya başlamış. Ama ne çare, kaplumbağaya yetişememiş.
Böylece tavşan yarışı kaybetmiş. Aldırış etmemenin cezasını çekmiş. Kaplumbağa ise düzgün adımlarla, durmadan yürüdüğü için yarışı kazanmış.

KARGA ile TİLKİ


Bir dala konmuştu karga cenapları;
Ağzında bir parça peynir vardı.
Sayın tilki kokuyu almış olmalı,
Ona nağme yapmaya başladı:
“-Ooo! Karga cenapları,merhaba!
Ne kadar güzelsiniz,ne kadar şirinsiniz!
Gözüm kör olsun yalanım varsa.
Tüyleriniz gibiyse sesiniz,
Sultanı sayılırsınız bütün bu ormanın.”
Keyfinden aklı başından gitti bay karganın.
Göstermek için güzel sesini
Açınca ağzını,düşürdü nevalesini.
Tilki kapıp onu dedi ki: “Efendiciğim,
Size güzel bir ders vereceğim:
Her dalkavuk bir alığın sırtından geçinir,
Bu derse de fazla olmasa gerek bir peynir.”
Karga şaşkın,mahcup,biraz da geç ama,
Yemin etti gayrı faka basmayacağına.
La Fontaine

KÖLE ve ASLAN


Vaktiyle bir köle kaçıp ormana sığınmış.Etrafta gezinirken,iniltiler içinde ızdırap çeken bir aslan görmüş.önce korkup kaçmaya yeltenmiş.Fakat aslanın yerinden hiç kıpırdamadığını,yalvaran gözlerle kendisine baktığını görüp durmuş.Aslan kanayan pençesini uzatıyormuş ona.Köle dikkatlice bakınca, aslanın pençesine büyük bir dikenin saplandığını görmüş.Dikeni çıkarıp yarayı temizleyen köle,gömleğinden kopardığı bezle de iyice sarmış.
Rahatlayan aslan ayağa kalkıp kölenin ellerini yalamaya başlamış.Sonra da önüne düşüp yaşadığı inine götürmüş.Her gün yakaladığı avları ine taşıyıp,köleye yardım ediyormuş.
Bu beraberlikleri uzun sürmemiş.Ormana gelen avcılar ikisini de yakalamışlar.Ayrı kafeslere kapatıp günlerce aç bırakmışlar onları.
Kralın da hazır bulunduğu bir gün kafesin ağzı açılmış.Aslanın köleyi nasıl parçalayacağını herkes merakla bekliyormuş.Büyük bir iştahla saldıran aslan,kölenin yanına gelince onu tanımış.Önünde bir köpek sadakatiyle durup ellerini yalamaya başlamış.
Kral bu duruma çok şaşırmış.Köleyi yanına çağırıp bütün hikayeyi dilemiş ondan.Anlatılanlardan çok etkilenen kral,kölenin affedilmesini,aslanın da ormana salıverilmesini emretmiş
Son düzenleyen Safi; 30 Temmuz 2016 02:27
Misafir
1 Aralık 2011 22:00   |   Mesaj #7   |   
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

küçük fidan


ekim ayıydı.sokağın yanındaki bahçede küçük fidan çok sıkılmıştı.kendi kendine mırıldanıyordu " portakalı soydum,başucuma koydum... " O sırada okuldan kaçmış iki çocuk gördü.çocuklar beraber fidanın yanına gelip yapraklarını yolmaya başladılar.küçük fidanın canı çok yanmıştı.çocuklar farklı yerlerinden çekiştiriyor ve yapraklarını koparıyorlardı.kendini çok çaresiz hissetti.aklına geçen gün yine okuldan kaçan çocukların büyük bir söğüt ağacının yapraklarını kopardıkları geldi.o zaman söğüt ağacı ile dalga geçmişti küçük fidan.halbuki söğüt ağacı yalvarıyordu:"lütfen yardım edin canım çok yanıyor."

Rüzgar ile Güneş


Güneş ve rüzgâr kimin daha güçlü olduğunu tartışıyorlarmış. Rüzgâr-Ben daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım. Şu karşıdaki paltolu yaşlı adamı görüyor musun ? Paltosunu senden daha hızlı çıkaracağıma bahse girerim
Demiş. Güneş bir bulutun arkasına çekilmiş ve rüzgâr kasırga şiddetinde esmeye başlamış. O kuvvetle estikçe ihtiyar adam paltosuna daha sıkı sarılıyormuş.
Sonunda rüzgâr pes edip durmuş. Güneş bulutların arkasından çıkıp yaşlı adama nazikçe gülümsemiş. Çok geçmeden adam alnındaki teri silip paltosunu çıkarmış.
Sonra , rüzgâra dönmüş nazik ve dostça davranışın, şiddet ve güç gösterisinden daha etkili olduğunu söylemiş.

Dört Kelebek


Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:-Bu ateş aydınlatıcı bir şey!, demiş..
İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş Demiş ki:
-Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!
Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş… Şöyle demiş:
-Ve bu ateş yakıcı bir şey!
Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş.
ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek “poff !” diye ortadan kayboluvermiş…
Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş. Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!
Son düzenleyen Safi; 30 Temmuz 2016 02:28
Misafir
13 Aralık 2011 17:40   |   Mesaj #8   |   
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

ŞEYTAN ve HANCI


Bir zamanlar şeytan bir handa konaklamaya başladı. Eğitimleri epeyce ihmal edilmiş insanlarla doluydu han, kimse onu tanımadı. Haşarılığı aklına koymuştu bir kere, bir süre herkesi yıldırdı. Ama sonunda hancı resti çekip, şeytanı karşısına aldı.
Elinde uzunca bir halat vardı.
"Şimdi dayağı hak ettin," dedi hancı.
"Bana sinirlenmeye hiç hakkınız yok ," dedi şeytan. "Ben buyum ve yanlış davranmak benim tabiatım”
"Gerçekten mi?" diye sordu hancı.
"Sizi temin ederim, gerçek bu," dedi şeytan.
"Gerçekten kendini alıkoyamıyor musun kötülükten?" diye sordu hancı.
"Bir an bile," dedi şeytan; "benim gibi birini dövmek yararsız bir zalimlikten öteye gitmez inanın."
"Hakikaten öyle galiba," dedi hancı.
Bir ilmek attı elindeki halata, boynundan geçirip şeytanı astı.
Ve geriye çekilip mırıldandı, "Böylesi daha iyi!"

İNSAN VE YILAN


Bir yılan görmüş, insanlardan bir insan:
— Dur, hain, demiş; geberteyim de seni,
Kurtulsun şerrinden dünya.
Bu sözler üzerine kötü hayvan,
- Kötü hayvan dediğim, yılan:
İnsan da olabilirdi pekâlâ.
-Evet, bu sözler üzerine yılan
Neye uğradığını bilemeden
Bir çuval içinde bulmuş kendini,
Anlamış idam kararı giydiğini
İdamlık suçu olsun olmasın.
Haklı olduğunu belirtmek için
İnsanoğlu bir nutuk çekmiş yılana:
— Sen, demiş, nankörlüğün ta kendisisin.
Kötülere iyilik etmek budalalıktır.
Geber ki öfken ve zehirli dişlerin
Kimsenin canına kıyamaz olsun.
Yılan savunmak istemiş kendini
Dilinin döndüğü kadar:
— Öldürmek gerekseydi, demiş;
Dünyadaki bütün nankörleri,
Kimler sağ kalırdı acaba?
Kendi ağzınla kendini suçluyorsun;
Doğruysa bütün söylediklerin
Çevir gözlerini kendine bak biraz da:
Canım elinde:
Asarsın da kesersin de,
Adalet dediğin nedir?
Senin çıkarın, keyfin, esintin değil mi?
Bu yasana dayanıp öldür beni;
Ama ölürken bırak da hiç olmazsa
Ben de şunu söyleleyim sana:
İnsandır, insan, yılan değil
Nankörlüğün ta kendisi, bunu böylece bil.
— Bu laflar saçma olmasına saçma,
Haklı olmak yalnız bana özgüdür, ama
Başkalarına da soralım istersen.
— Soralım, demiş yılan.
Bir inek varmış orada, çağırmışlar;
Anlatmışlar durumu, inek şaşakalmış:
— Bunun için mi çağırdınız beni, demiş;
Yılan haklı elbet, sorulacak şey mi bu?
Yıllardır beslerim şu insanoğlunu
Her gün türlü iyilikler görür benden;
Her şeyim onun, yalnız onun içindir:
Sütümü, çocuklarımı yer içer satar,
Sayemde kesesi dolu döner pazardan.
Yaşlandıkça bozulan sağlığını
Hekimler değil, benim düzelten.
Benim bütün emeklerim, çektiklerim
Yalnız ona kâr ve keyif sağlar.
Hizmetinde ihtiyarladım, tükendim,
Ne ot verir, ne otlakta rahat bırakır
Bağlar unutur beni bir köşede.
Bir yılan olsaydı efendim,
Bundan daha nankör olabilir miydi?
Daha fazla söyletmeyin beni.
— Bunun lafına bakılır mı? demiş insan;
Bilmiyor ne dediğini, bunamış.
Şu öküze soralım.
— Soralım, demiş yılan.
Ağır adımlarla yaklaşmış öküz
Sorunu geviştirdikten sonra kafasında
Anlatmış bütün yıl gördüğü işlerin
Ne kadar ağır olduğunu;
Her yıl yeniden ekip üretmek için
Toprağın insanlara bol bol
Hayvanlara cimrice verdiği nimetleri,
Nasıl çiftten çifte koşulduğunu;
Bunlara karşılık ne sopalar yediğini;
Yaşlanınca da nasıl kurban edildiğini
İnsan günahlarının kanlarıyla yıkanmasını
Öküzlerin şeref sayması gerektiğini
İnsanoğlu bu sözleri de beğenmemiş:
— Susturalım, demiş
Bu asık suratlı nutukçuyu.
Büyük büyük laflar!
Biz yargıç ol dedik.
Savcı olup suçlamaya kalkıyor beni.
Reddediyorum onu da.
Ağaç yargıç olsun.
Ağaç hepsinden dertliymiş meğer.
Sıcağa, yağmura, rüzgârlara karşı
O değil miymiş koruyan insanları?
Bağları, bahçeleri bizim için donatır,
Ne gölgeler, ne meyveler sunarmış bize.
Bunlara karşılık hödüğün biri gelir
Vurur baltayı yıkarmış ağacı yere.
O ağaç ki bütün yıl nasıl cömertçe
İlkbaharda çiçek, sonbaharda meyve,
Yazın gölge, kışın ocak şenliğidir!
Devirecek yerde budasalar olmaz mı?
Dallarını yeniden büyütebilir.
Haksız çıkmak insanın işine gelir mi?
Zorla da olsa kazanması gerek davayı:
— Benimkisi enayilik, demiş;
Ne diye dinlerim sanki bunları!
Kapmış torbayı çalmış duvardan duvara,
İçindeki yılanın canı çıkasıya
Böyledir işte büyükler:
Akıl, mantık güçlerine gider.
Kafalarına koymuşlardır bir kez
Hayvan, yılan, her şey, herkes
Onların keyfi için yaratılmıştır
Buna karşı ağzını açan
Sersemdir, aklını kaçırmıştır.
Orası öyle; ama ne yapmalı:
Ya uzaktan konuşmalı, ya susmalı.
Fabl örneklerinden bir diğeri ise çoban ve sürüsüdür.

ÇOBAN VE SÜRÜSÜ


Nedir çektiğim, demiş çoban;
Bu sersem koyun milletinden?
Kurt geldi mi hepsi kuzu,
İstediğin kadar say, boşuna,
Sürü eksiliyor boyuna.
Dün saydım, bin koyundular,
Bir tek kurdun hakkından gelemediler.
Bir mor koyunum vardı,
Hep peşimde gezerdi;
Bir parçacık ekmekle,
Cehenneme gitsem gelirdi.
Kaval çaldım mı hele,
Karşı dağdan gelir, beni bulurdu.
Canım, mor koyunum nerede şimdi?
Zavallıyı kurt geldi yedi,
Koca sürü ne yaptı kurda? Hiç!
Bu ağıttan sonra çoban,
Sürüye bir nutuk çekmiş;
Büyüğüne, küçüğüne, topuna birden
Güzel öğütler vermiş:
— Birlik olur, sıkı durursanız, demiş.
Kurt giremez aranıza!
Koyun milleti yeminler etmiş çobana:
— Kurdu yanaştırırsak, demişler.
Yuf olsun bize.
Kahrolsun sırtımızdan geçinen,
Mor koyunu çiy çiy yiyen!
Ölmek var, kurda koyun yok!
Çoban inanmış, aferin demiş sürüye.
Ama daha o gece,
Uzaktan bir kurt görününce,
Darmadağın olmuş koca sürü.
Üstelik de gördükleri
Kurdun gölgesiymiş sadece.
Kötü askere istediğin kadar nutuk çek,
Yemin ettir ölürüz de dönmeyiz diye,
İlk ateşte hepsi kaçar yel yepelek,
Ağzınla kuş tutsan nafile

ÇAYLAKLA BÜLBÜL


Bir çaylak varmış,
Hırsızlığı dillere destan;
Köyün üstünden geçtiği zaman
Çocuklar bağırırlarmış
Eşkıya geliyor diye.
Günün birinde bir bülbül
Düşmüş bu çaylağın pençesine.
Baharın müjdecisi kuş
Çaylaktan aman dileyecek olmuş:
— Seni doyurmaz ki, demiş, benim etim:
Bütün servetim sesimdir benim.
Beni yemektense türkümü dinlesenize:
Bırakın da Tereus’un başına gelenleri
Anlatayım size!
— Kimmiş o Tereus? diye sormuş çaylak;
Eti budu seninkinden daha mı toparlak?
— Hayır, demiş bülbül; tam tersine,
Bir deri bir kemik kaldı aşkı yüzünden.
Bir türküsünü söyleyeyim de dinleyin:
Kim dinlese doyamıyor dinlemeye.
— Ya öyle mi? demiş çaylak;
Benim derdim sadece karnımı doyurmak.
Senin müziğin benim neme gerek?
— Ama beni krallar dinliyor, demiş bülbül.
— Derdini krallara anlat demiş çaylak;
Karnım zil çalarken benim
Umurumda mı senin türkülerin!
Fabl örnekleri 2 bu fabl örnedği tam olarak fabl anlatımına yeterlidir.

MUM


Anlar tanrı ülkesinden gelmiş derler.
İlk arılar gökten inince
Hymetos Dağı’na yerleşmişler.
Orada seher yelleri gizlice
Görülmedik hazineler biriktirmişler.
Göğün kızları arılar, toplayıp bunları
Kendi saraylarına getirmişler,
Küçük küçük odalara gizlemişler.
Tanrılar duymuş,
Odalarda ne var, ne yok aldırmışlar,
Ki tanrıların yediği ambrosia buymuş işte;
Odalar boşalınca
Arıların sarayında…
Ama durun, böyle anlatmayalım;
Kendi dilimizle konuşalım:
Arılar bal doldurmuş peteğe,
Bal gidince petek boşalmış,
Petekse mumdanmış.
İşte o zaman
Bu mumdan
Bir sürü mum yapmışlar
Kimi küçük, kimi kocaman.
İşte bu koca mumlardan biri
Sert olmaya imrenmiş tuğla gibi:
Madem, demiş kendi kendine,
Çamur taş kesiliyor ateşe girince
Yıllar yılı da yaşıyor, keyfince,
Ben de girer, onun gibi olurum.
Ve tıpkı Empedokles gibi, mum,
Kendi çılgın düşüncesiyle
Atmış kendini ateşe.
Mum düşünmesine düşünmüş, filozofça;
Ama yanlış düşünmüş, kötü filozofça.
Her şey, her durumda başka başkadır:
Seni eriten başkasını katılaştırır.
Mum sertleşirim diye fırına girmiş;
Girince de eriyivermiş…
Ya Empedokles ne yapmış?
Volkanın içine girince
Volkanı anlarım sanmış.
Mum da deli, Empedokles de deli,
İkisini de dinlememeli.
Son düzenleyen Safi; 30 Temmuz 2016 02:31
20 Aralık 2011 18:36   |   Mesaj #9   |   
HANDSOME - avatarı
VIP ☪ ɴє мυтŁυ тürĸüм đἶყєɴє

BALIKLAR VE KAVAL ÇALAN ÇOBAN


Anet kıza vurgunTirsis çoban
Öyle yanık türküler söyler
Öyle sesler çıkarırmış ki kavalından
Mezarlarında ürperirmiş ölüler.
Bir gün yine türküleri, kavalıyla
Yürüyormuş bir dere boyunca.
Kırlarda türlü çiçekler açmış
Tatlı yeller esiyormuş çayırda.
Tirsis çoban bir de bakmış
Sevgilisi balık avlıyor oltasıyla.
Ama şu sersem balıklara bak ki sen
Tutulmuyorlar hiçbiri çoban kızına.
İnsan, hayvan, yüreği taştan
Her yaratığı duygulandıran çoban
Balıkları da büyülerim sanmış,
Ama aldanmış;
Şöyle bir türkü döktürmüş onlara:
— Ey bu akarsuların yurttaşları;
Bırakın sizin o ünlü su perisi
Bekleye dursun derin mağarasında da
Bin kez daha güzelini gelin görün;
Tutsağı olmaktan korkmayın bu güzelin.
Onun zulmü bizleredir yalnız;
Sizler güler yüzlü karşılanırsınız.
Korkmayın, canınıza kıymak istemiyor ki,
Billur gibi bir havuzda besleyecek sizi.
Bir kaçınız bu arada can verirse de
Ne mutlu ölene Anet’in ellerinde.
Hiçbir etkisi olmamış bu söylevin.
Sağır ve dilsizmiş hepsi dinleyenlerin.
Tirsis çoban ne diller dökse nafile;
Ya, demiş, demek tatlı söz kâr etmiyor size.
Gitmiş upuzun bir ağ getirmiş
Balıklar sürüyle dolmuş içine;
Hepsini Anet’in ayakucuna sermiş.
Ey krallar, koyun değil insan güdenler,
Kimi zaman beyinsiz bir sürüye
Akıl vermek için boşuna nefes tüketenler:
Tatlılıkla getiremezsiniz onları yola.
Laf anlamazlara başka türlü davranmak gerek
Gücünüzü kullanıp ağlarınızı gererek.

KULAKLARI KESİLEN KÖPEK


— Ben ne yaptım, ne kusur işledim ki
Kendi efendim budadı böyle beni?
Şu maskara halime bakın:
Ben böyle nasıl çıkarım
Öteki köpeklerin karşısına?
Ah hayvanların kralları,
Daha doğrusu baş belaları,
Size yapsalar ne derdiniz buna?
Genç çoban köpeği Karabaş
Böyle yakınıp duruyormuş.
Herkes kılı kıpırdamadan seyretmiş
Kulaklarının kesilmesini insafsızca.
Karabaş çok şey yitirdiğini sanmış,
Ama çok şey kazandığını görmüş zamanla.
Dalaşmayı seven cinsten olduğu için
Kim bilir kaç kez kırlardan
Kulakları paramparça dönecekmiş eve.
Kavgacı köpek yırttırır kulağı her zaman.
Ne kadar az tutamak verirse o kadar iyi
Başka azılıların dişlerine.
Savunulacak bir tek yerin kaldı mı
Saldırıya karşı beslerler orasını,
Karabaşın boynundaki gibi bir gerdanlıkla.
Dibinden kesik de oldu mu kulakların
Kurt, kapacak yerini bulsun da kapsın.

KEKLİKLE HOROZLAR


Bir kekliği getirmiş adamın biri,
Horozlarla bir kümese koymuş.
Kekliği düşünün, hanım hanımcık;
Bir de o edepsiz, o saygısız herifleri.
Car car bağırıp çıngar çıkarmak
Bütün marifetleri.
Ama keklik sevinmiş önce
Kümeste tavuk görmeyince:
— Yaşadık, demiş; bunlar kadına düşkündür;
Âşık oldular mı bana
Kraliçe olduğum gündür.
Gel gelelim azgın ibikliler
Hiç de saygı göstermemişler
Güzelim yabancı bayana.
Bütün gün gagalayan gagalayana.
Fena alınmış kınalı keklik,
Bu ne biçim erkeklik, kadınseverlik!
Ama bakmış işin rengi başka,
Yalnız kendine değil bu kaba şaka;
Horozun horoza ettiği bin yeter;
Nerdeyse birbirlerini yiyecekler.
— Demek âdetleri bövle, demiş;
Bunlara kızmak değil acımak gerek.
Tanrı herkesi bir örnek yaratmıyor ki
Kimini horozca yaşatıyor,
Kimini keklikçe.
Elimde olsa durur muyum içlerinde?
Gider doğru dürüst,
Uslu akıllı erkekler bulurum kendime.
Bırakıyor mu buraların zorbası?
Tuzaklara düşürüyor bizi kör olası,
Atıyor horozların içine,
Kanatlarımızı da kesiyor üstelik.
İbiklilerin bunda suçu ne?
İnsanda bütün kötülük.

ÖRÜMCEKLE KIRLANGIÇ


— Ey Zeus, beyninden çıkartıverdiğin,
Dltimaslı yarattığın Pallas Athena
Kıskanıp Lidya’da dokuduğum kilimleri
Örümceğe çevirdi bıraktı beni.
Ne olur, bir kez de benim derdimi dinle.
Bülbülün bacısı kırlangıç
Yiyecek bırakmıyor bana hiç.
Fırıl fırıl dönüp,
Havadan, su üstünden süzülüverip
Kapıyor sineklerimi ben kapmadan.
Sineklere benim diyebilirim,
Ağlarımı özene bezene
Onlar için germişim;
Dolacaklar sürüyle içine
Bu kör olası kuş olmasa
Böyle saygısızca yakınmış örümcek,
Eskiden dokumacı, şimdi örücü Arahne:
İstediği de ne?
Bütün uçan böcekleri o avlayacak.
Bülbülün kız kardeşi, inadına,
Gösterip en ince marifetlerini
Kapmadık sinek bırakmıyormuş havada,
Hem kendisi, hem yavruları için,
İnsafsız, amansız bir av sevinciyle
Obur yavruları yuvada, ağızlan açık,
Yarım yamalak seslerle ciyak ciyak,
Sinek bekliyorlar çünkü ille de sinek.
Bir deri bir kemik kalmış zavallı örümcek,
Ve kendisi de gitmiş gürültüye:
Kırlangıç bir saldırısında,
Yürütmüş ağları mağları
Örümceğin kendisiyle birlikte
Zeus’un iki sofrası var her yerde:
Birinde usta, uyanık, güçlü olanlar yer;
Ötekinde küçükler artıkları bekler.

BAYAN KAPLUMBAĞA İLE İKİ ÖRDEK


Kaplumbağanın biri,
Doğuştan biraz serseri,
Bıkmış yaşadığı delikten
Başka dünyalar görmek istemiş.
Yabancı ülkelere can atan çoktur:
Hele topallar arasında
Yurdunu seven pek yoktur.
Bizim kaplumbağa iki ördeğe
Dünyaya açılmak istediğini söyleyince:
— Sen bize bırak, demiş ördekler;
Bizim yolumuz şu gördüğün gökler;
Hiç üzme kendini,
Aldık mı yanımıza
Ta Amerikalara uçururuz seni.
Neler görürsün, neler!
Ne krallıklar, ne cumhuriyetler,
Ne görülmedik milletler!
Görgünü, bilgini arttırırsın.
Odysseus da öyle yapmamış mı?
Kaplumbağa Homeros’u okumamış ama
Peki, demiş ördeklere kahramanca.
İki kuş bir uçak uydurmuş:
Bir değnek almışlar, ağızlarına
Hacı bayan futunsun diye:
— Haydi, demişler, bu değneği dişle;
Ama yolda sakın,
Ağzını açmaya kalkmayasın!
Üçü birden havalanmış böylece:
İki uçta ördekler, ortada kaplumbağa.
Görenlerdeki şaşkınlığı seyret:
Mucize diye bağırmış millet.
— İster misin, demişler, bir yerde;
Bu sırtı kabuklu kraliçe olsun,
Gezdirtsin kendini göklerde!
Kraliçe! Evet! demiş bizimki;
Kraliçe ya! Siz ne sandınız beni!
Mübarek hayvan, konuşmasan olmaz mı?
Bırak söylesinler, sen yoluna git.
Dişleri kurtulunca değnekten,
Kraliçe inmiş baş aşağı gökten.
Seyircilerin önüne düşmüş:
Dili yüzünden canından olmuş!
Son düzenleyen Safi; 30 Temmuz 2016 02:31
Misafir
26 Aralık 2011 18:40   |   Mesaj #10   |   
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

ODYSSEUS'UN YOLDAŞLARI


Odysseus'la yoldaşları,
Uyup rüzgârların keyfine,
Sponsorlu Bağlantılar
Her gün ölümle burun buruna,
On yıl dolaşmışlar en uzak denizleri.
Bir kıyıya varmışlar günün birinde.
Gün Tanrı'nın kızı Kirke
Kraliçeymiş orada.
Gemiden çıkan yiğitleri
Sarayına buyur etmiş;
Bir içki vermiş hepsine, yaman bir içki:
İçenin aklı başından gitmiş.
Sonra başlamış her biri
Yüz ve beden değiştirmeye:
Türlü hayvanlara benzemeye.
Kimi ayı olmuş, kimi aslan,
Kimi fil, kimi ceylan
Kimi büyüdükçe büyümüş,
Kimi ufaldıkça ufalmış.
Kiminin boynuz gelmiş başına;
Kiminin hörgüç sırtına;
Ne çıkarsa bahtına...
Yalnız Odysseus kurtarmış paçayı,
İçmeyip tatlı zehiri.
Cin fikirli kahraman
Güler yüz tatlı sözle Kraliçeyi çıkarmış baştan:
Büyücüyü büyülemiş göz göre göre.
Tanrı kızı bu, içini gizler mi?
Hemen belli etmiş tutulduğunu.
Odysseus fırsatı kaçırmamış,
Kraliçeyi razı edivermiş
Adamlarını yeniden adam etmeye.
- Ama git sor bakalım, demiş kraliçe;
Kendileri değişmek isterse, peki
Odysseus hemen koşmuş:
- Dostlar, demiş; gözünüz aydın!
İçtiğiniz zehirin panzehiri varmış,
İnsan olmak istiyoruz deyin,
Hemen getireceklermiş.
- İstemem, diye kükremiş aslan;
Deli miyim? Vazgeçer miyim artık.
Bu pençeler, bu dişlerden?
Astığım astık, kestiğim kestik.
Bir kralım bugüne bugün,
İnsanken köylünün biriydim,
Dönüp asker mi olayım yeniden?
Odysseus aslanı bırakmış,
Ayıya koşmuş:
- Aman kardeş, demiş; şu haline bak.
- Ha? demiş ayı homurdanarak;
Ne var halimde?
Ne kusur gördün?
Ayı dediğin böyle olur işte,
Her varlığın güzelliği kendine göre.
Neden kendinle ölçüyorsun beni?
Ayı çirkin olur sana benzedi mi:
Beni dişi ayı beğensin yeter.
Sen beğenmiyorsan çek git yoluna.
Hür ve mutlu yaşarken, hangi ayı döner
İnsanların kulluğuna?
Ne varsa ayılıkta var;
İşte benden bu kadar.
Odysseus, şaşkın, kurda gitmiş:
- Ahbap, demiş; bu nasıl iş?
Sen nasıl koyunlarını yersin
O fidan boylu çoban kızının?
Ağlayıp dert yanıyor zavallı;
Kana boyamışsın ortalığı.
Sen ki eskiden bir kahramandın
Böyle mi olacaktın?
Bırak ormanları, kan dökmeyi de
İnsan ol yine,
Namuslu, iyi yürekli bir insan
- Var mı öyle şey, demiş kurt;
Ben görmedim doğrusu, bunca zaman.
Gelmiş canavar diyorsun bana.
Peki, ya sen? Sen nesin? Kuzu mu?
Hiç koyun yediğin olmuyor mu?
Bütün köy yas içindeymiş
Birkaç koyun yedim diye.
Ya kendi boğazladıkları?
Allah için söyle, insan olsaydım
Daha az mı kan dökerdim?
Siz değil misiniz, zaman zaman,
Bir söz için ortalığı kana boğan?
İnsan insanın kurdudur, diyen sizsiniz.
Doğrusunu isterseniz:
İnsan olup kurtluk etmektense,
Kurt olup kurtluk etmek daha temiz:
Utanmam hiç değilse.
Odysseus kime ne söylese boşuna,
Büyük küçük seviniyormuş her biri
Hayvan oluşuna.
Özgürlük varmış, ormanlar cennet gibiymiş;
Canın ne isterse yapmak ne güzel şeymiş...
Ne diye sıkıntıya girsinlermiş
İyi adam, büyük adam olacağız diye?
Keyifleri ardından gitmekle
Kölelikten kurtulduk sanıyorlarmış.
Oysa köleliğin beteri Kendinin kölesi olmak değil mi?

BİR KEDİ İKİ SERÇE


Bir kediyle bir serçe
Bir arada büyümüşler kardeşçe.
Sepet, kafes bir arada,
İçtikleri su ayrı gitmezmiş.
Gerçi kedi ara sıra,
Serçeye sinirlenirmiş,
Suratında gagasıyla süngü talimi yapıyor diye,
Ama o da zaman zaman
Bir pençecik atarmış serçeye,
Fazla canını yakmadan,
Tırnaklarını tutarak
Yumuşak yumuşak.
Serçeyse boyuna bakmaz
Gagalarmış kediyi düpedüz.
Kedi ne de olsa daha akıllı,
Hoş görürmüş bu oyunları.
- Böyle şeyler olur, dermiş,
Dostlar arasında;
Dostun dosta kızması saçma.
Uzatmayalım, kediyle serçe
Şakayı kaka etmiyorlarmış,
Barış içinde yaşayıp gidiyorlarmış.
Derken bir başka serçe
Görmeye gelmiş bizimkileri.
Bakmış filozof bir kedi,
Cıvıl cıvıl da bir serçe
Dost oluvermiş ikisiyle.
Ama bir gün barış bozulmuş,
İki kuş arasında kavga çıkmış.
Kedi ne yapsın bu durumda?
Taraf tutmak zorunda kalmış:
- Bu serseri kim oluyor da, demiş:
Kafa tutuyor benim dostuma?
Dağdan gelip bağdakini kovacak ha?
Yoo, demiş kedi, öyle yağma yok.
Kedilik adına çıkıp ortaya,
Girmiş iki kuş arasındaki kavgaya.
Bir pençede yakalayıp yemiş
Yabancı serçeyi.
Bir de ne baksın kedi,
Serçe eti tatlı mı tatlı,
- Dayanamam doğrusu, demiş;
Ötekini de yemiş.
Son düzenleyen Safi; 30 Temmuz 2016 02:34
Cevap Yaz
Hızlı Cevap
Mesaj:



Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç