Arama

Şiir Nedir? - Sayfa 2

Güncelleme: 2 Haziran 2017 Gösterim: 42.873 Cevap: 14
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
10 Eylül 2015       Mesaj #11
Safi - avatarı
SMD MiSiM
ŞİİR a (ar. şi'r)
1. Seslerin, ritimlerin, armonilerin yoğun bir biçimde birleştirilmesiyle, özellikle de dizelerle en canlı duyumları, izlenimleri, heyecanları uyandırmak ya da sezdirmek sanatı.
2. Şiir türü: Lirik, epik şiir Dramatik şiir
Sponsorlu Bağlantılar
3. Bir şaire, bir ülkeye, bir döneme özgü dize kurma sanatı: Orhan Veli'nin şiiri. Türk şiiri. Divan şiiri.
4. Dizelerden oluşan, fazla uzun olmayan yapıt: Tevfik Fikret'in şiirleri. Şiir derlemesi.
5. Ed. Özellikle insanın hayal gücüne, gönlüne seslenen, coşturan, duygulandıran, heyecanlandıran, büyüleyen bir şeyin özelliği: Gün batımındaki şiiri duymak.
6. Şiir gibi, bir şiir kadar güzel duygular uyandıran bir şey için kullanılır: Şiir gibi bir tablo, bir film.
—Müz. Bazı bestecilerin, edebi ve hatta duygusal etkiler uyandırmak amacıyla besteledikleri yapıtlara verdikleri ad (indy' nin piyano için Dağların şiiri, Chausson’ un keman ve orkestra için PoĞme'i; Skryabin’in orkestra için Vecd şiirleri ve Ateş şiiri). || Senfonik şiir, metni önceden yazılmış ya da yazılmamış müzikdışı bir konudan esinlenilerek orkestra için bestelenmiş serbest biçimli parça. (Senfonik şiir, dayandığı bu müzikdışı temel metnin gereklerine göre bestelendiğinden, anlaşılması bakımından sözkonusu metnin bilinmesinde yarar vardır.) [Bk. ansikl. böl ]

Ad:  vefasizlik-cahit-sitki-taranci.jpg
Gösterim: 240
Boyut:  60.8 KB
—ANSİKL. Şiirin yunanca karşılığı olan poless’in etimolojisinde bile, şiir olgusunun bir yorumu vardır: gerçekten de poiesis "yaratma’’ anlamına gelir Önceleri şarkıcı (aoidos) olarak bilinen şair, gerçek bir sanatçı, bir yaratıcı sayılıyordu, çünkü şair bir yandan değişmeceleri ve ritmiyle dili yaratırken, bir yandan da, şiirin mimarisinde yer alması gereken, dilin nesnesini de yaratıyordu. Böylece şiir kavramı başlanta vezin, prozodi kavramlarıyla bağlanrdı, bu da şiirle müziğin aynı kökten gelberini gösterir. Yalnızca biçimsel açıdan akılırsa, şiir, şarkıya yakın ritim ve sesujmu içinde bir dil olması bakımından üzyazıdan ayrılır. Ayrıca gerçek nesneiri adlandırmaya, onlar arasındaki belirgin bağlantıları ifade etmeye, eylemin amaçlarını ve yollarını belirlemeye yönelen mantıksal ve pratik söylemden de farklıdır. Ancak, bir dil olarak aynı zamanda bir söylem olduğundan şiirde her zaman düzyazıya doğru bir kayma olasılığı vardır; buna karşılık düzyazı da her zaman şiir düzeyine yükselebilir.

Böylece, düzyazı-şiir karşıtlığı az çok belirsiz kalır, çünkü uyaksız dizeden de anlaşıldığı gibi, dizenin ölçüsü şiir için her zaman ayırtedici bir özellik değildir, hatta düzyazıya dolaylı olarak şiirsel bir biçim verilebilir (düzyazı şiir). Nihayet, edebi düzyazının okunması, örneğin bir romanın okunması, gerçeğe göndermeler sistemi gevşemiş ya da terk edilmişse, şiirsel okumaya engel değildir.

Biçimsel bakımdan şiir, Platon'un görüşlerini sistemleştiren Diomedes'in sınıflamasından sonra, genellikle üç kategoriye ayrılır: tarihi ve efsaneyi konu alan ve yazara da, kişilere de aynı ölçüde söz hakkı tanıyan epik şiir; anlatıyı eyleme dönüştüren ve yalnızca kişilere söz hakkı tanıyan dramatik şiir; duyguları doğrudan dile getiren ve yalnızca yazara söz hakkı tanıyan lirik şiir. Buna karşılık Goethe, daha yalın bir biçimde, diyeceğini açıkça diyen taşkın heyecan şiiri ile öznele yönelik şiir arasında bir ayrım yapıyordu. Görüldüğü gibi, bu farklı sınıflamalarda aslında söylemin kişileri sözkonusudur: o (destan), ben (lirik şiir), sen (dram). Bu ayrınlar zamansal bölümlemelerle (lirik-şimdi, 3pik-geçmiş, dramatik-gelecek) ya da gerçeklik karşısında belli bir tutumla (heyecanlanma [lirik], toplubakış [epik], gerilim dramatik]) da birleştirilebilir. Aslında bu eşitli üçlemeler metnin yapısal verileriyi her zaman uyuşmayabilir. Lirizmin kesinlikle şiirin özü olduğunu öne sürmek, tir yandan, Vergilius’unAenels’ini, Dante' tin ilahi komedya'sini, Hugo’nun les 'Jomtemplations'unj ve Apollinaire’in Alcools'ünü aynı anlatım biçimine bağlayan bir okuma etkisini tanımlamak, öte yandan da, nazım biçiminde kaleme alındıkları ve şiir olarak adlandırdıkları halde Voltaire ve Pope’un felsefi şiirlerini şiir saymamak olur.

Bu duraksamalardan da anlaşıldığı gibi, şiirin özünde, söylem biçimleri arasındaki basit bir ayrımı aşan başka bir şey, dil ve dünya karşısında özgün bir tavır vardır. Her iki durumda da yorumların iki uç arasında gidip geldiği söylenebilir: şiir ya bir yapaylık olarak görülür ya da uzlaşmayı da, hesabı da dışlamayan bir ilk sözle özdeşleştirilir. Rimbaud’nun “betimleyici ya da öğretici özelliklerden yoksunluk” olarak tanımladığı şiirsel yaratıcılığın ayırtedici özelliği, Michel Deguy’nin de belirttiği gibi, “kendini özgün olarak duyurarak duymaya çalışan” insanın durumudur. Burada betimlemeye ya da herhangi bir öğretmeye yer yoktur, çünkü özgünlüğün sesi kendi başına bir anlama ve anlaşılma yoludur.

Platon'a göre şiirsel yaratıcılık coşkuya, Tanrı’yla bütünleşmeye bağlıdır: “Şair kanatlı ve kutsaldır, esinlenmeden, kendinden geçmeden ve aklını yitirmeden yaratamaz”. Şiir bir kehanete benzer: Tanrı’ nın sözüdür. Tektanrılı dinlerde de şair bir havaridir, Tanrı’nın sözcüsüdür. Hintli filozoflara göre şiir en yüce biçimini bulduğu zaman, bilge kişinin vecdiyle bütünleşir: şair, Sarasvati’nin inayetiyle yüce söze erişir ve onu anlar. Romantik dönemden başlayarak birçok şiir anlayışı bu sav üzerine kurulmuştur. Bu durumdaki bir şairin elbette sözleri de egemen olacaktır. Bu söylem şairin esinini Tanrıdan alması gerektiğini göstermez, şiirsel girişimin kendini ben ile dünya arasındaki temel bir söylem olarak ortaya koyduğunu gösterir. Lirizm, ben'in sözü, kendi ayrıcalığı içinde bir bütün insanlığa dönüştür. Bu da şiirin kendine özgü anlatımını ancak birtakım özellikler ve ölçülerle bulacağını gösterir; ne var ki bu özellikler ve ölçüler yalnızca birer kalıp, birer uzlaşma değil, bireysel ile evrenselin uyuşmasını yansıtan bir ritim düzenidir Aristoteles'e göreyse şiir, tersine, konusu (kahramanlıkla ya da yergiyle ilgili) ve biçimi (dramatik, lirik ya da epik) ne olursa olsun, taklit sanallarındandır. Şair de bir tarihçi gibi anlatsa bile, şairin konusu apayrıdır: tarihçi yaşanmış olanla ilgilenir, şu ya da bu insan ya da şu ya da bu olay gibi özel bir gerçekliği ele alır ve anlatır; buna karşılık şair, gerçeksiliği ve mantıksal zorunluluğu gözeterek, gerçeği taklit eden olasılık alanına yönelir: şiir, yalın tarihsel kesinlikten daha felsefi ve daha genel bir doğrunun alanıdır. Buna göre masal tarihin anlamlı bir taklididir; ve her şiirsel kurgu, gücünü, hem hayali, hem akla uygun bir yorumunu yaptığı doğadan alır. Aristotelesçi kuram, şiirsel güzelliği bir süs ve doğrunun bir genellemesi sayarak klasik estetikçilere esin kaynağı olmuştur: bu estetikçilerin şiirden bekledikleri, insana özgü olduğunda doğal diye adlandırdıkları seçkin ve ortalama bir doğayı akla yakın ve zarif bir biçimde yansıtmasıydı. Horatius şiiri resme yaklaştırır. Boileau ise şiirsel işlemi akılsal bir işlem olarak görür.

Platondan Aristoteles’e, şiir üzerine çeşitli karma öneriler vardır: Baudelaire bilinçliliği de yazarın çabasını da küçümsemez; Valöry esine de, bir hesap meselesi olan şiirsel yaratıya da yer verir. Aslında her zaman herhangi bir mutlakla bir ilişki sözkonusudur: doğrudan doğruya Tanrı’ ya ya da şairin yaşantısını aşan herhangi bir gerçekliğe bağlanan ya da söz üzerinde araştırma açısından ele alınan dilin mutlaklığı. Ama her durumda şiir var olan dildir ve bir çeşit kendi içinde var olmadır. Bu var olmaya inanmak çağdaş yaratıcılığın ayırtedici özelliğidir: herhangi bir kurama dayansa da dayanmasa da, vurguladığı tek şey, her şeyden önce, dünyanın ve varlığın özü saydığı sözcüğün kendi başına bir mutlak olduğudur. Apollinaire, Ungaretti, Montale gibi şairlerin hepsinde bu vardır. Şiir hem varlıktan hem addan, hem sözden hem yazıdan, hem anlatıdan hem şiirden yanadır. Bu bakımdan temel bir gramer sayılabilir; sözcüklerle sürdürülen bu alışveriş aynı zamanda sözcüğün kendi özüne bir dönüştür. Bu bakımdan da, nesnelere, sözcüklere bağımlılıktan kurtulmayı amaçlayan bir çabadır; bir anı yakalamak isteğidir. Platon ve Aristoteles’in şiir kuramlarında bile bunu görmek olanaklıdır: hakikat yapıttan hareketle ortaya konabiliyorsa, yaratılması ve kurallara bağlanması için başvurulan yollar ne olursa olsun, bu durum, yapıtın kendi içinde saydam ve dolaysız olduğunu gösterir.

Bir anın yakalanmak istendiği açık açık belirtilmiş olabilir: Larbaud dünyadan görüntüler vermenin, Whitman da yolun açık olduğunu söylemenin yeterli olduğuna inanırlar. Bu bir anın yakalanması kendi başına etken de olabilir: otomatik yazının dadanın kendiliğinden yaratıcılığı. Bir anın yakalanması şiiri, her zaman eylem halinde olan sese yaklaştırmak ve onu eylem halinde bir söylemde eritmek ister her söz eylemseldir ve her tasarım bir gösterimdir (Charles Olson). Böylece şiir söylem ve edebi anlatım türleri içinde, hepsini kateden, dolayısıyla onlardan herhangi birine dayanarak açıklanamayan bir değişken haline gelir Şiirin söze, dile gelmemesi edebiyatı aşma gücünü doğrular ve yazının temeldeki kapsamını vurgular: şiir varlığı ve temel grameri ortaya koyarak her şeyi düzenleyebilen bir güçtür.

Bu kapsam şiirin metafizik özelliğini belirler. Varoluşun temelinde varlığı oluşturan odur. Heidegger’in tezine göre, dili dünyanın konumuyla eşit düzeyde insanın konumuna dönüştürür. Sözcüğü ölçüyü de ölçüsüzlüğü de, yereli de evrenseli de belirlemeye yatkın kılan bu kaynaşma, şiirin taşıdığı mutlağı belirler.

Bu mutlak, anlatımını dolaylı bir biçimde, Nerval’den gerçeküstücülere sık sık kullanılmış olan metafizik ürpertide, kozmik gizemde bulabilir. Ama dolaylılık, pratik açıdan, bir retorik değişmecesidir. Dilin, bir araç dil olmaktan çıktığında her şeyin, hem her nesnenin hem de her varlığın özünü kavradığını belirtir. Şiir bir buluşsa, kendi ritim uzlaşmalarıyla bir ayrıcalığın, bir ayırtediciliğin gizli belirleniminden de kurtulamaz; şiirin bu ayırtedici yanı herhangi bir doğrulamaya gereksinim duymayan bir edebi anlatım yolu olmasındandır; çünkü şiir, dili kullanırken kendi başına bir tür dünyayı bilme yolu olan bir kaypaklığı, bir çokanlamlılığı seçmiştir. Şiir dilinin böylesine bir merkezde yer alması çeşitli tanımlara yol açar: simgecilik Baudelaire'in benzeşimleri, Mallarme’nin yalınlığı, Pound’un güncelden sıyrılması. Şiir dilinin tam anlamıyla dilbilimsel bir koşulu vardır: şiir ister Boileau'nun akılcılığına göre kurulsun, ister çağdaş akımların kurgudan kaçınma çabasını gütsün, sürekli bir anlamsal eşbiçimciliğe dayanır; bu anlamsal eşbiçimcilik ise iç ile dış ilintilerini yansıtan bir benzetmeler ve eğretilemeler düzeninden başka bir şey değildir.

• Türk şiirinin halk ağzından derlenmiş en eski ürünlerinden bazıları Divanu lügat it Türk'tedir (1074). Çuçu adlı bir türk şairinin adının da anıldığı bu kaynaktaki şiirler aşk, doğa, kahramanlık, ahlaksal öğütler gibi dünya şiirinin en eski ve yaygın konularını kapsar. Burada verilen örnekler hece vezniyle söylenmiş uyaklı dörtlüklerden oluşur. VIII-XIII. yy.’lardan kalan manici ve buddhacı Uygurlar’a ait şiirler koşuğ, küğ gibi adlar taşır. Bazılarının adları (Aprınçur Tigin, Sıngku Seli Tutung) da bilinen bu dönem şairlerinin ürünlerinde hece vezni ve uyak gibi öğeler yanında dize başındaki uyaklardan, dize yinelemelerinden, aliterasyondan da geniş biçimde yararlanılmıştır. Şölen, sığır, yuğ gibi dinsel törenlerde kopuz eşliğinde söylenen eski türk şiiri İslam dininin benimsenmesinden sonraki türk halk şairlerinin (âşık) ürünlerinin prototipidir.

Şiirin tanrısal bir esinle (ilham) meydana geldiğine uzun süre inanılmıştır. İslam uygarlığı çerçevesinde din, tasavvuf konularını ele alan şiir yanında aşk, şarap temalarını işleyen dindışı şiirin de esin sonucu oluştuğuna inanılmıştır Halk şiirinin heceyle söylenmiş dörtlüklerine karşılık aruz vezniyle beyit birimine dayanılarak oluşturulan divan şiirinde İran şiiri aracılığıyla alınan biçimler yanında yerli biçimler de (tuyug, şarkı) görülür. Şiirin kapalı olmaması, kolay anlaşılması daima istenmiştir ("Şiirde sözün ruşen ola, açık ola ve sakın ki gamız söylemeyesin, yani örtülü söylemeyesin" [Kâbusname, çev. Mercimek Ahmet]). Büyük ölçüde anlatım ustalığına dayanan eski şiirin bilgi kaynağından da beslenmesi gerektiği ileri sürülmüştür ("ilimsiz şiir esası [temel] yok duvar gibi olur ve esassız duvar gayette biitibar olur" [Fuzuli]). Bu yoldaki görüşlere karşın divan şiiri ve XVIII. yy.’dan itibaren ondan derin biçimde etkilenen halk şiiri gerçek yaşamdan, toplumdan alabildiğine uzaklaştı. (Divanlarımızdan biri okunurken insan onun içerdiği hayalleri zihninde canlandırsa, çevresini maden elli, deniz gönüllü, ayağını Zühal'ün tepesine basmış, hançerini Merih'in göğsüne saplamış övül enler; gökyüzünü tersine çevirmiş de kadeh diye önüne koymuş, cehennemi alevlendirmiş de dağ diye göğsüne yapıştırmış, bağırdıkça arşı âlâ sarsılır, ağladıkça dünya kan tufanlarına boğulur âşıklar; boyu serviden uzun, beli kıldan ince, ağzı zerreden ufak, kılıç kaşlı, kargı kirpikli, geyik gözlü, yılan saçlı sevgililerle dolu göreceğinden kendini devler, gulyabaniler âleminde sanır" [Namık Kemal]). Milli edebiyat akımı ve konuşma diline, günlük yaşama, sokaktaki adamın serüvenine yönelen Garip şiiri ve daha sonraki hareketler şiirde vezin, uyak, söz ve anlam sanatları gibi doğallığa aykırı anlatım öğelerini adım adım geride bıraktı.

• Şiir sanatı. Şiir sanatını açıklayan incelemelerin en eskisi, özellikle trajediyi irdeleyen Aristoteles’inkidir. Horatius'un Şiir sanatı 'na ve Avrupa’da Rönesans'ta ve klasik çağ süresince yayımlanacak olan tüm “şiir sanatları"na örnek oluşturur. Kimi şiir okulları öğretilerini ünlü bildirilerle belirlemişlerdir: bunların arasında du Bellay'nın kaleme aldığı Defense et illustra- tion de la langue française, V. Hugo’nun Prâface de Cromwell'i, Moreas’ın Mani- feste du symbolismei, A. Breton’un Manifestes du surrealisme'leri sayılabilir. Yazınsal yaratıcılığın ve türlerin bilimi ve kuramı olarak anlaşılan şiir sanatı, günümüzde insan bilimlerinin, özellikle de dilbilimin gösterdikleri gelişmelerden etkilenmiştir.

• Türk edebiyatında zaman zaman divanlara yazılan önsözler (dibace), "söz”, "sühan" (söz), "kalem" redifli kasideler, gazeller eski şairlerin şiiri nasıl algıladığını, değerlendirdiğini ortaya koyar. Sayıları 40'ı aşan divan önsözleri Kuran'da ve hadislerde şiirle ilgili değerlendirmeleri aktarır; şiirin tanrısal esinle ilişkisine değinir; dinsel inanca karşı çıkan, haksız övgüde, haksız yergide bulunan, insanları ahlakdışı yollara iten ürünleri kınar. Tanzimat' tan sonra şiirin halk kaynağından, gerçeklerden beslenmesini, toplumsal içerik kazanmasını amaçlayan yazarlar şiirle ilgili yenilikçi görüşlerini makalelerinde, kitaplarının önsözünde, hatta konuyla ilgili kitaplarında dile getirdiler. (Namık Kemal; Lisan-ı osmaninin edebiyatı hakkında bazı mülahazatı şamildir, Bahar-ı danış mukad- demesi, Mukaddeme-i Celal; Ziya Paşa; Şiir ve inşa; Abdülhak Hamit Tarhan: Mak ber mukaddemesi; Ahmet Haşim; Şiir hakkında bazı mülahazalar; Orhan Veli Kanık: Garip önsözü; Salah Birsel: Şiirin ilkeleri vd .)

—Müz. Senfonik şiir, "program" müziği alanına girer ve şiir, edebiyat, felsefe, resim ya da davranışla ilgili bir fikirden hareket eder. Genellikle, birkaç bölüme ayrılan tek bir parça halinde bestelenir. Senfonik şiir betimsel (birbirini izleyen tablolar); hikâye edici, olayları canlandırıcı (savaşlar, av partileri, fırtınalar); psikolojik (duygular, simgeler ve kişilerle ilgili) olabilir. Senfonik şiirin kökleri, ilkesi, en az barok çağına kadar uzanmakla birlikte (Kuh- nau’nun Musicalische Vorstellung einiger biblischer Historien'i, Marais’nin Opera- tion de lataille'ı, J. S. Bach'ın Capriccio sopra la lontananza del suo fratello dilet- tissimo'su), asıl gelişme dönemi XIXJ„yy.’a rastlar ve XX. yy. başlarına kadar gelir. Senfoni türünün evriminden (Beethoven’in "Pastoral" senfonisi, Berlioz’un "Fantastik” senfonisi), bir dramı özetleyen uvertürden ve birlikte icra edilen dans demek olan baleden hız alan senfonik şiir, ayrıca orkestra çalgılarının kişilik kazanmasından da teşvik gördü. Liszt bütün bu çabaları, türünün en yetkin örnekleri sayılan 13 senfonik şiirlik bir dizide billurlaştırdı. (Prometheus, Orpheus, Prelüdler, Hunların savaşı, Die ideale). Liszt'in girişimini, ondan esinlenerek, Rusya’da Musorgskiy (Çıplak dağda bir gece), Borodin (Orta Asya steplerinde), Rimskiy-Korsakov (Antar, Şehrazat), Çaykovskiy (Hamlet, Romeo ve Juliet); Fransa'da C. Franck (le Chasseur maudit, Psyche), Saint-Saens (Omphale’in çıkrığı, iskeletlerin dansı), Dukas (Büyücünün çırağı); Orta Avrupa'da Smetana (Ma Vlast, 5 senfonik şiirden oluşan dizi); Almanya'da, R. Strauss (Don Juan, Tod und Verklârung, Till Eulenspiegels lustige Streiche, AlsoSprach Zarathustra); Finlandiya’da Sibelius (Finlandia, Tapiola) sürdürdüler.

Şiir ve hakikat (Dichtung und Wahrheit), Goethe'nin özyaşamöyküsel yapıtı. Dört kitaptan (ilk üçü 1809 ve 1814 arasında yazılmış ve 1811 ve 1814 arasında yayımlanmış, dördüncü kitap ise 1816 ve 1831 arasında kaleme alınmış ve 1833'te yayımlanmıştır) oluşan yapıtta şair gençlik yıllarını ve 1775'e kadar olan başarılarını sıralarken bir yandan kişisel gelişiminin öyküsünü, bir yandan da çağdaşlarını ve onların düşüncelerini anlatır.

Kaynak: Büyük Larousse

Son düzenleyen perlina; 23 Şubat 2017 15:18
perlina - avatarı
perlina
Ziyaretçi
23 Şubat 2017       Mesaj #12
perlina - avatarı
Ziyaretçi
“Şiirin yerini düzyazı aldı
Ad:  şiir.gif
Gösterim: 1741
Boyut:  1.04 MB

Şiirden geriye acep ne kaldı”
Sponsorlu Bağlantılar

Gerçek şiir ne bir düzyazıdır ne de kelimelerin hafızamızdan kalemimize öylesine yansımasıdır. Şiir yazmak bu kadar kolay bir iş olsaydı; herkes şair olurdu.

Peki nedir o zaman şiir? Nasıl ve niye yazılır? İncelikleri nelerdir? Şair olmak neden çok zordur?

İlk önce şunu bilmek lazım; şiir mefhûmunun her gönülde farklı bir yere, manaya ve tarife sahip olması şiirin doğasından kaynaklanır; çünkü şiir, bir bilim dalı değil, sanat dalıdır.

Herkesin estetiği, zevki ve kabulü birbirini tutmaz. Şiirin tezahüründe rol oynayan en önemli faktör duygudur. Ne karşısında duygulanırsak duygulanalım, işte bu şiirin başlangıç halidir; adına da ilham denir. Kanaatimce ilhamın şiirle yüzde olarak ilgisi ancak yüzde ondur; ilham sadece şiire başlamamıza yardımcı olur. Şiirin başlangıç haliyle bitişi arasındaki yüzde doksanlık kısım ise düzeltmelerle, arayışlarla ve sabırla şiirin tekamül edeceği ya da demleneceği andır ki, şiiri şiir yapan da budur. İlhamdan sonra şiirin bitiş aşamasını belirleyen, şairin bilgi, birikim ve kültürüyle beraber şiire bakış açısıdır.

Şiir, kelimelerle oynanan bir ses oyunudur. Peki, kulağımıza ses olarak güzel gelen mısralardaki ses güzelliğini sağlayan nedir? Bunu, şu iki mısradaki ses güzelliğini açıklayarak anlatayım:

“Bir büyük boşlukta bozuldu büyü” ( C. Sıtkı Tarancı)

“Bilinmeyen gemilerden biriyle gel be güzel” ( M. N. Parmaksız)

Birinci mısrada, her kelimenin ilk harfinin “b” ile başlaması ve “u” ile “ü” seslerinin mısra içersinde çokça kullanımı, şiiri ses olarak desteklemiştir. İkinci mısrada ise, ilk kelimenin “b” ile sonraki kelimenin “g” ile başlaması ve bu düzenin diğer kelimelerde de devamı ile mısra içindeki bütün ünlü seslerin ince seslilerden kurulması bir ses güzelliği oluşturmuştur. Şimdi soruyorum size, bunlar tesadüfen mi yoksa bilinçli bir gayret ve azmin neticesinde ortaya çıkan mısralardır? Ben söyleyeyim: Muvaffakiyeti tesadüflere bağlayanlar her zaman kaybetmeye mahkumdurlar.

Şiiri zor bir sanat dalı olarak kabul etmeyenlerin ve şiiri ciddi bir iş olarak görmeyenlerin yazdıkları, uyuyan bir insanın sayıklamalarına benzer. Aslolan, yapılan iş ne olursa olsun, ortaya konulanın bilinçli olarak üretilmesidir. Şiirde önemli olan söylenen değil, söylenenin nasıl söylendiğidir. Yazmayı ve konuşmayı bilen herkes isterse şiir yazabilir ya da kendi çapında bir şeyler söyleyebilir; ama yazdıkları gerçekten şiir olur mu? Söylenilenin bir formu, bir derinliği ve etkileyiciliği yoksa ona şiir denmez. Çağımızda sanat adına çıkan dergilere baktığımız zaman, şiiri bir deşarj olma hali sayan insanlarla; aslında şiir yazmaya çalışan ama bilgi ve kültür eksikliğinden dolayı, şiiri düzyazıya yaklaştıran insanları dergi sayfalarında görmemiz, şiire gönül bağlayan insanların şiiri ne kadar anladığının göstergesidir. Şiirde aslolan sanattır; didaktik tarzda oluşturulacak şiirlerde bile bu kural değişmez.

“ Söz az ve öz gerektirir vesselâm” diyen Mevlâna, haklıdır. Şiiri meydana getiren en küçük birim mısradır; ama küçüklüğüne bakmayın, iyi bir şairin elinde bir mısra hem ses hem de mana itibariyle içine bir dünya sığdırılacak büyüklüğe erişebilir. Şiirde söylenilenler ile şekil arasında bir uygunluk olması lazımdır. Şair, şiirinde kullanacağı şekli seçme serbestliğine sahip olsa da, gerçekten şair olanlar hangi formun hangi şiirde daha güzel bir estetik meydana getireceğini bilenlerdir. Beyitlerle yazılması gereken bir şiiri, dörtlüklerle yazarsak ya da serbest tarzda kurulması gereken bir şiiri tutarda aruzla yazarsak hem söyleyeceklerimizin büyüsü bozulur, hem de mana yönünden şiiri zayıflatmış oluruz. Şiirde kullanacağımız şeklin doğruluğunu sezebilmek için, şiirin doğasını, değişik şiir örneklerini okuyarak öğrenmeli, her devirde okunan şiirlerin nasıl kurulduğu üzerinde düşünmeli ve ilhamla yakaladığımız şiir üzerinde mutlaka çalışmalı; ses oyunlarını şiirde manayı bozmayacak düzeyde kullanmalı, kafiye ve söylemdeki orjinalliğimizi şair olmak için gerekli olan, geniş bir kültürle desteklemeliyiz.

Bülbülün sesi güzeldir fakat bu sesi birkaç saniyeliğine değil de, devamlı olarak uzun bir süre duyarsak, bu ses, bütün güzelliğini kaybeder; insana da zamanla bıkkınlık verir. Dilin bütün incelikleri ile tanınması şair için en elzem olandır. Dilini tanımayan ve kelime hazinesi düşük olan şairler, gelenek içersinde tekrara düşerler. İyi bir şair, şiirin ne için yazılacağını, hangi metodlarla ve düzenle, hangi ritimle, hangi kafiyelerle ve hangi uzunlukta olacağını iyi hesap edebilendir.

İnsan olarak dünyada dikkatimizi çeken öğelerin başında tabiat gelir. Aslında sanatkâr bir anlamda tabiatın taklitçisi gibidir. Doğayı hem ses hem de objeleri ile taklit ederiz. Müşahade yeteneği olmadan şair doğayı çözemez ve onu kullanamaz. Şiirde ilhama yol açan ve kullanılan sadece doğa değildir. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz ve hissettiklerimiz de şiire katkı sağlar; ama yazdıklarımızı şiir haline sokan, bunları anlatırken kullandığımız teknikler, kelimeler arasında oluşturduğumuz oyunlar ve edebi dile hakimiyetimizdir.

Şiirdeki öğeleri önem durumuna göre sıralarsak, ilk sırayı “ses”, ikinci sırayı “mana” alır. İkisinin uygun bir form içinde bir araya gelişi şiirde, güzel nağmeler ve derin bir anlam oluşmasını sağlar. Manası güzel olan bir şiirin sesi de güzel olmalıdır. Yalnız, bu sesin varolan ses oyunlarından hangisiyle yakalanacağı veya hangi kelimeler yan yana gelirse, hem ses hem de mana olarak oluşan güzelliğin, insanın hem zeka, hem de ruhuna nasıl hitap edeceğinin bilinen bir kuralı yoktur. İşte bunu bulanlar,dilimizden şiirlerini düşürmediğimiz ve hafızamızda yer etmiş gerçek şairlerdir. Teknikleri bilmeden, kültürümüzü hem evrensel hem de milli boyutta geliştirmeden, gerçek şiiri bulmamız tatlı bir hülyadan başka bir şey değildir.

Şiiri, kelimelerden mürekkep bir ses oyunu haline koyan güç onun musiki ile benzerliğinden kaynaklanır. Müzikte nota neyse, şiirde de hece odur. Hecelerin belli bir düzen içinde tekrarı, musikideki melodiye tekabül eder. Fakat şiir, sadece duyulmak için vucûd bulmaz; çünkü mana şiirdeki olmazsa olmazlardan birisidir. Yalnız, şiirde mana sadece şairin anlatmak istediği değildir. Şair, şiiri belli bir olay, belli bir felsefi düşünce ya da etkilenme ile yazmış olsa da, o şiiri okuyan kadar yeni mana ve şiir vardır. Şiir okuyucu ile buluştuğu andan itibaren ses olarak değil ama olarak okuyucu tarafından yeniden yazılır. Nice şiirler bilirim ki, hikayesini öğrendiğim hatta şairini tanıdığım zaman, şiir ve şair hakkında düşündüklerim yıkıma uğramıştır.

Şiirin ortaya çıkışı bir vecd hâlidir. Bu hâlin belli bir zamanı-özellikle gece- belli bir saati yoktur. Yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin, hafızamızda biriken görüntü ya da şekillerin, bilinçaltından ya da gönülden dışa vurumu, kişinin psikolojisiyle ilgili olduğu kadar, bir sara nöbeti gibi ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan bir haldir. A.Haşim`in şiirlerini güneşin batışına yakın saatlerde ve hep bir su kenarında yazdığı görüşü tamamiyle olmasa da bir safsatadır. Acaba Haşim şiir yazmak için hep güneşin batış anını mı beklemiştir? Bu anı yakalasa bile, su kenarında olmadığı anlar da şiir yazmamış mıdır? Hayır, asıl mesele, her şairi çeken bir ortamın oluşu ve şiirin tamamiyle ilhamdan oluşmadığı ile bağlantılıdır. Gerçi bu görüş şairden şaire değişse de, mesele şiirin uzun bir çalışma sonucunda hatta teşbihte hata olmaz, bir kadının doğum anında çektiği acıyla eş değer bir zorlukla ortaya çıkmasında yatar. Akşam saatinde şiire başlayan Haşim, acaba şiirini ne zaman bitirmiştir.

Şiirde anlatılanların bizi kendine çekmesi manadan daha çok ses güzelliği ile açıklanabilir. Kafiye sistemi, bu ses güzelliğini sağlayan öğelerden sadece biridir. Tatlı içinde şekerin önemi neyse, şiirde de ses güzelliğini sağlayan ses unsurları (Asonans,Aliterasyon, Redif, Mısra tekrarı...vs.) aynı öneme haizdir. Şairler, şiirlerinde kullanacakları formu kendileri belirler; ancak şiirde formu seçebilmek için, Türk şiirinde varolan tüm formları( Hece,Aruz, Serbest) en iyi şekilde tanımak lazımdır. Bunları bilmeden hangi formu kullanacağımızı ayırt edemeyiz;o zamanda, günümüzdeki müteşâirlerin yaptığı gibi, en kolay sanılan ama en zor şekil olan serbest tarzı benimseriz. Serbest şiirin zorluğu kafiye ve ritim oluşturacak bilindik öğelerden yoksun olmasıdır; fakat bu bir handikap değildir. Serbest şiir yazan şairler bahsettiğim ses unsurlarını ve hece ile aruzda bulunan bazı özellikleri şiirleri içine başarı ile koyamazlarsa, yazdıkları şiirlerin düzyazıya yaklaşması söz konusudur. Serbest şiirin en sevilen şairi olan O. Veli`nin, hece ve aruzu çok iyi bildiği, hatta bu şekillerin bazı özelliklerini şiirleri içine gizlediği müteşâirler tarafından bilinmese de gerçek şairler tarafından bilinir. Serbest tarzda, gereğinden uzun şekilde kurulan şiirlerin düzyazıya yaklaştığı bir vakıadır. O. Veli`nin yazdığı şiirlerin çoğunun kısa oluşu ise dikkate şayandır.

Şiir, zor olduğu kadar, dinleyenin ruhunu başka bir âleme götürecek kadar kuvvetli bir sanat dalıdır. Gerçek şairlerin arzuladığı tek şey,çok şiir yazmak değil, hafızalarda yer edebilecek birkaç şiir yazabilmektir. "
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 3 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 23 Şubat 2017 10:41
perlina - avatarı
perlina
Ziyaretçi
23 Şubat 2017       Mesaj #13
perlina - avatarı
Ziyaretçi

Can Yücel >>>> Bağlanmayacaksın



BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
perlina - avatarı
perlina
Ziyaretçi
23 Şubat 2017       Mesaj #14
perlina - avatarı
Ziyaretçi

Son Yüzyılın Ünlü 10 Türk Şairi



BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
perlina - avatarı
perlina
Ziyaretçi
2 Haziran 2017       Mesaj #15
perlina - avatarı
Ziyaretçi

Şiirde Zihniyet



Her edebî metin sanatkârın dünya görüşünü, her sanatkâr da içinde yaşadığı çevrenin ve dönemin sanat anlayışını, sosyal, siyasî, dinî, ekonomik, askerî ve kültürel hayatının özelliklerini ve etkisi altında kaldığı geleneği yansıtır. İşte, sanatçının eserine yansıttığı, bir dönemdeki dinî, siyasî, sosyal, ekonomik, sivil ve askerî hayatın duygu, anlayış ve zevk bütününe zihniyet denir.
Bu bakımdan bir şiir incelenirken sanatçının yetiştiği dönem, o dönemin sosyal, kültürel ve sanatsal özellikleri de göz önünde bulundurulmalıdır.

  • Meselâ Mehmet Emin Yurdakul şiirlerinde millî duygulara yer vermiştir. Bu duyguları işlemesinde; içinde yaşadığı dönemin şartları, fikirleri ve sanat anlayışı etkili olmuştur.
  • Yine Ahmet Haşim, bütün şiirlerinde ferdî konuları ve duyguları işlemiş, toplumsal konulara hiç yer vermemiştir. Çünkü Ahmet Haşim'in bağlı olduğu sanat anlayışı bunu gerektirmektedir.
  • Göçer- konar bir medeniyetin içinde doğup yaşayan Karacaoğlan'ın şiirlerinde çok sık yer değiştirdiği ve memleketinden uzaklara gittiği için ayrılık teması önemli bir yer tutar.
  • Âşık Veysel, şiirlerini daima dörtlüklerle ve hece vezniyle yazmıştır. Çünkü Âşık Veysel halk şiiri geleneğine bağlı bir sanatçıdır ve geleneği sürdürmektedir.
  • Yunus Emre, tasavvuf eğitiminin verildiği tekkelerde yetişmiş bir şairdir. Tasavvufa göre dünya bir gurbettir. Can, Mutlak Varlık olan Allah'a dönecektir. Gerçek vatan Allah katı, gerçek sevgili de Allah'tır. Yunus Emre ve daha birçok şair, tasavvuf felsefesinin oluşturduğu zihniyetin etkisiyle şiirler yazmıştır. Dolayısıyla şiirler bu zihniyetin izlerini taşımaktadır.
  • Buna karşılık Lale Devrinde yaşamış olan ünlü divan şairi Nedim'in şiirlerinde, o dönemin Osmanlı Türkçesiyle Lale döneminin eğlenceye düşkün toplum hayatının izleri görülür.
  • Orhan Veli Kanık, sanatlı anlatıma karşı çıkan Garip Akımının temsilcisidir. Onun şiirlerinde söz sanatlarının görülmeyişi, yalın ve günlük dili tercih edişi, şekil, kafiye ve vezin kullanmayışı mensup olduğu akımın zihniyetiyle izah edilebilir.
Sanat, insanın zihniyet dünyasının yansımasıdır. Yani sanat, bir zihniyetin bir duygunun, sosyo-kültürel yaşantının çeşitli sembollerle yansıtılmasıdır. Bu nedenle sanat eserleri az veya çok sosyo-kültürel tarihin birer belgesi olarak değerlendirilmelidirler. Bir eser hangi dönemde ortaya konmuşsa, o dönemin izlerini taşır.

Şiirlerin hangi döneme ait olduklarını, dil özelliklerinden, şiirin şekil özelliklerinden, anlatım biçiminden, benzetmelerden, zevk ve sanat anlayışından hareketle tespit edebiliriz.

Şiirimizin beş hececilerinden biri olan Faruk Nafiz Çamlıbel, Millî Edebiyat Akımının etkisiyle millî bir şiir oluşturmak için çalışmıştır. Bunun için de şiirlerinin konularını daha çok Türk hayatından ve özellikle Anadolu'dan almaya gayret etmiştir. Millî bir edebiyatın oluşması için millî dili ve hece veznini ustalıkla kullanarak öncülük yapmıştır.

Şair, "Sanat" adlı şiirde de Batı sanat anlayışıyla yerli ve millî sanat zevkini karşılaştırarak millî sanatın üstünlüğünü vurgulamaktadır. Dolayısıyla bu şiirde memleket edebiyatının ilkelerinin oluşturduğu zihniyetin etkileri görülmektedir.

Özetle, bir şiiri incelerken, şiiri ve şiirin bize iletmek istediği mesajı tam olarak anlayabilmemiz için dönemin zihniyetini iyi bilmemiz gerekir.

Şairin şiirini yazdığı dönemde hâkim olan düşünce sistemine zlhniyet denir. Her şair az çok dönemlndeki zihni yapıdan etkilenir ve bunu eserlerine yansıtır. Bu bakımdan şiirin yazıldığı dönemdeki, kültürün, insanlar arasındaki ilişkilerin, sosyal ve siyasal olayların, inanç sisteminin, sürdürülen yaşam blçiminin, dönemin sanat zevkinin, geleneğin vb. şiir üzerinde etkisi vardır. Bu nedenle her dönemin şiiri kendi içinde bir bütünlük gösterir. Çünkü yazılan şiirler döneminde hâkim olan ahlâk ve estetik değerlerle aynı çizgide yazılır, dönemin sanat zevkine hitap eder. Yazılan şiirlerdeki dil ve dil bilgisi kuralları da döneminden izler taşır.
Bütün bu sayılan özellikler de gösteriyor ki: bir şiiri incelerken, şiirin bize iletmek istediği mesajı ve şairini tam olarak anlayabilmek için dönemin zihniyetini iyi bilmeliyiz.

Aşağıda Türk edebiyatının farklı dönemlerinden alınmış şiirlerdeki zihniyetle ilgili unsurları göreceksiniz:
Cânlar cânını buldum
Bu cânum yağma olsun
Assı ziyadan geçdüm
Dükkânum yağma oldun
(Yunus Emre)
(Canlar canını buldum, bu camım yağma olsun. Kârdan ziyandan geçtim, dükkânım yağma olsun.)

İlahi
Doğru yola gittin ise
Er eteğin tuttun ise
Bir hayır da ettin ise
Birine bindir az değil (Yunus Emre)

Yunus Emre 13.yy'da Anadolu'da yaşamıştır.
Şiirlerinde Allah aşkını işlemiştir.
Yukarıdaki şiirinde bize o dönemin zihniyetini yansıtan söz ve söz grupları şunlardır:
Doğru yola gitmek (yaşama biçimi, inanç sistemi),
Er eteğin tutmak (ermiş kişiden eğitim almak, eğitim anlayışı),
Hayır etmek (insanlar arası ilişki),
Birine bin (inanç sistemi).

Gazel

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem'i yanmaz mı
Gül-i ruhsarına karşu gözümden kanlı akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulunmaz mı (Fuzuli)

Günümüz Türkçesi
Sevgili beni candan usandırdı, cefa etmekten usanmaz mı?
Ahımdan gökler yandı, dileğim, arzum gerçekleşmez mi?
Gül yanağına karşı gözümden kanlı su akar.
Ey sevgilim bu gül mevsimidir, akar sular bulunmaz mı?
Yukarıdaki gazelde dönemin izlerini taşıyan söz ve söz grupları;
Âh etmek,candan usanmak,cefâ etmek(yaşama biçimi,sevginin çok güçlü olması)
Felekler(dokuz kat gök anlayışı)
Mum yakmak(bilim-teknik seviyesi)
Gül yanak(benzetme-sanat zevki)

Garibim
Ne bir güzel var avutacak gönlümü,
Bu şehirde
Ne de bir tanıdık çehre;
Bir tren sesi duymaya göreyim,
İki gözüm iki çeşme. (Orhan Veli Kanık)

Yukarıdaki şiirde dönemin zihniyetini yansıtan söz ve söz grupları şöyledir;
Gönlünü avutmak (yaşam biçimi)
Tanıdık çehrenin olmaması (insanlar arası ilişkiler)
Tren sesi (bilim-teknik düzeyi)
İki gözüm iki çeşme (benzetme-sanat zevki)

Dönemlerin sanat anlayışlarının şiirlerdeki izleri:

İlahi:
  • Dörtlüklerle yazılmıştır.
  • Düzenli ve kulağa hoş gelen bir söyleyişi vardır.
  • Tasavvuf konusunu işler.
  • Dili oldukça sadedir.
  • Halk söyleyişleri vardır.
  • Halkı yakından ilgilendiren konular işlenmiştir.
  • Amaç, halka öğüt vermektir.
  • Bu şiir; işlediği konu, dili ve yazılış biçimiyle değerlendirildiğinde şiirin tasavvuf geleneğine bağlı olarak yazıldığı görülür.
Gazel
  • Beyitlerle yazılmıştır,
  • Mısraları ilahiye göre uzundur,
  • Biçim ve dil yönüyle ilahiden farklıdır,
  • Arapça-Farsça sözcük ve tamlamalar yoğunluktadır,
  • Kişisel duygular işlenmiştir,
  • Yoğun olarak benzetmelere başvurulmuştur,
  • Şiir bu özelliğiyle klasik şiir geleneğine bağlı olarak yazılmıştır.
Garibim
  • Mısra sayısı ve mısraların uzunluğu farklıdır,
  • Teknoloji şiire girmiştir,
  • Duygusal bir şiirdir,
  • Şair kalabalığın içindedir,
  • Günlük konuşma dili kullanılmıştır,
  • Bu özelliğiyle serbest nazım geleneğine bağlıdır,
Her üç şiirde de şairler, içinde bulundukları sosyal-kültürel yaşamı yansıtmışlardır.
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

24 Şubat 2017 / Ziyaretçi Cevaplanmış
26 Şubat 2017 / Ziyaretçi Cevaplanmış
23 Kasım 2009 / Misafir Soru-Cevap
22 Mart 2016 / darkkis79 Soru-Cevap
Etiketler: Şiir Nedir?