Arama

Türkiye'de Kadın Olmak

Güncelleme: 17 Temmuz 2016 Gösterim: 7.477 Cevap: 11
_Yağmur_ - avatarı
_Yağmur_
VIP VIP Üye
8 Haziran 2010       Mesaj #1
_Yağmur_ - avatarı
VIP VIP Üye

Türkiye’de kadın olmak


MsXLabs.org
Sponsorlu Bağlantılar

Dünyanın neresine giderseniz gidin kadın, sorumlu olmak, korumak, beslemek, güven vermek, eğitmek gibi kavramların merkezine oturtulur. Kadın, her ne kadar ‘aile reisi’ misyonu erkeğe verilmişse de ailenin koruyucusudur en başta.

Çocuklarının karşılaşabileceği en küçük tehdidi fark ederek uzaklaştırmak, onları oluşabilecek tehlikelere karşı hazırlamak ve ailesinin çevresine bir savunma kalkanı oluşturmak kadının sorumluluk kapsamında. Aile bütünlüğünü koruma adına dünyanın her yerinde kadınlar bir şekilde omuzlarına aldıkları ağır yüklerle boğuşuyorlar.

Bu devirde kadın olmak demek ekonomik sorumluluklar, iş stresi, çocukların eğitimi, sağlığı, bakımı ve beslenmesi gibi ailenin yaşam kalitesini yükseltmek adına yapılması gereken her şeyi düşünmek ve yapmak demek aslında. Tüm dünyada zor, zor da, Türkiye’de başka bir muamma kadın olmak. Çok kimlikli olmak demek daha doğru geliyor bir bakıma.

Kadının bir yandan erkekler gibi çalışarak, erkeklerin paylaştığı koltuklarda kendine yer açmaya çabalarken diğer yandan mantıklı, yırtıcı, kararlı olması gerekiyor. İşinde böylesine güçlü karakter sergilerken yorulan bedenini ve beynini iş dönüşü eve dönerken geçirdiği zaman diliminde yeniden formatlaması ve evinde şefkatli, anlayışlı ve uyumlu bir kimlikle ailesinin karşısına çıkması gerekiyor her şeyden öte.

Bunca telaş koşuşturmanın arasında güzel olması da gerekiyor kadının. Bitmek bilmeyen güzelleşme çabaları, ince kalmak, genç görünmek için yapılan diyetler, kürler, güzellik seansları arasında koşuştururken bir yandan işinde güzelliğini giydiği takım elbisenin arkasına saklamak, diğer yandan evinde olabildiğince ön plana çıkarmak yine kadının marifetine kalıyor.

Kadının rolleri bu kadarla da kalmıyor: Saygıdeğer eş, anlayışlı anne, muhteşem ev sahibi, müşfik kadın, en iyi dost, kariyer sahibi, uyumlu, sebatkar, mülayim, iyilik sever, özverili olmak hep kadına düşüyor.

Günümüzde olduğu kadar geçmişte de sıkıntılar ve sorumluluklar getirmiştir Türkiye’de kadın olmak. Hele de üstlendiği misyonu tamamlamaya kararlı kadınlara. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle Cumhuriyet'le birlikte pek çok hakka sahip olan Türk kadınlarının, bu kazanımlarla beraber edindikleri mesleklerinde gösterdiği başarılara birkaç örnek vermek adına ilklere imza atmış Türk kadınlarından bazılarını sizlerle paylaşmak isterdik:

Mesleklerinde ilklere imza atmış Türk kadınları

1892: İlk kadın gazeteci Selma Rıza Fransızca olarak Paris'te yayınlanan Meşveret Gazetesi'nde ve Türkçe olarak yayınlanan Şura-yı İmmet gazetesinde çalıştı.

1919: Afife Jale, Hüseyin Suat'ın "Yamalar" adlı oyununda, Emel rolü, Eliza Binemeciyan'ın Paris'e gitmesiyle ortada kalınca Kadıköy'deki Apollon Sineması'nda (sonraki Hale, şimdiki Reks) Emel rolünü oynayarak sahneye çıkan ilk müslüman Türk kadını oldu.

1935: Türkiye Büyük Millet Meclisi 5. Dönem seçimleri sonucunda başta Hatı Çırpan olmak üzere 17 kadın milletvekili ilk kez meclise girdi, ara seçimlerde bu sayı 18'e ulaştı.

1935: İlk kadın doğum uzmanı Dr. Pakize İzzet Tarzi kadın hastalıkları ve doğum alanında uzmanlık eğitimini tamamladı. Tarzi, İstanbul Boğazı'nı yüzerek geçen ilk kadın unvanını da taşıyor.

1936: Eskişehir Askeri Hava Okulu'ndan mezun olan Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen dünyanın ilk kadın savaş pilotu oldu. Gökçen ertesi yıl Dersim'in havadan bombalanmasına katılarak, dünyada sivil halkı bombalayan ilk kadın pilot ünvanını da kazandı.

1950: İlk kadın belediye başkanı (Müfide İlhan) Mersin'den seçildi.

1954: Prof. Dr. Nüzhet Toydemir Gökdoğan İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi dekanlığına seçilerek ilk kadın dekan oldu.

1957: Türk ordusunun ilk kadın doktor subayı Dr. Sema Aran teğmen rütbesiyle göreve başladı.

1971: İlk kadın bakan Dr. Türkan Akyol atandı. Akyol aynı zamanda ilk kadın rektördü.

1993: Türkiye'nin ilk kadın başbakanı Tansu Çiller hükümeti kurdu.

2001: Denizli Belediye Başkanı Ali Aygören tarafından işe alınan Fatma Kasapoğlu Türkiye'nin ilk kadın belediye otobüsü şoförü oldu.

2006: Dünyanın en yüksek noktası Everest'te zirveye tırmanan ilk Türk kadın dağcı Eylem Elif Maviş oldu.

2007: Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği'nin (TÜSİAD) ilk kadın başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ seçildi.

2008: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ilk Türk kadın yargıç Prof. Dr. Ayşe Işıl Karakaş seçildi.


BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 17 Temmuz 2016 11:31
"İnşallah"derse Yakaran..."İnşa" eder YARADAN.
_Yağmur_ - avatarı
_Yağmur_
VIP VIP Üye
18 Ağustos 2010       Mesaj #2
_Yağmur_ - avatarı
VIP VIP Üye

Türkiye`de kadın olmak zor


MsXLabs.org
Sponsorlu Bağlantılar

Türkiye`de hala 5 kadından biri okuma yazma bilmiyor. Şiddetin bir numaralı hedefi olan kadınlar, iş hayatında da `şans` bulamıyor. Ağır ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkum edilen kadınlar, düşük statülü ve ücretli işlerde çalışmak zorunda bırakılıyor.

Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü`nün (KSGM) hazırladığı `Türkiye`de Kadının Durumu` raporu, Türkiye`de kadın olarak yaşamanın zor olduğunu ortaya koyuyor.

Düşük ücretle
Türkiye`de kadın istihdam oranı 2007 verilerine göre yüzde 22.2 olarak gerçekleşti. Bu oran AB`ye üye ilk 15 ülkede yüzde 59.7, AB üyesi 27 ülkede 58.3. Köyden kente göçün yoğun olarak yaşandığı İş gücüne katılmayan 100 kadından 63`ü neden olarak `ev kadını` olmalarını gösteriyor. Gelir azlığı nedeniyle çalışmak zorunda olanlar ise sosyal güvencesiz düşük statülü-gelirli işlerde istihdam ediliyor. Belli iş ve mesleklerin kadınlara uygun görülmemesi, ekonomik kriz dönemlerinde önce kadınların işten çıkarılması gibi ayrımcılık örnekleriyle karşılaşan kadınlar, daha düşük statülü ve ücretli işlerde çalışmaya razı oluyor. Çocuk, yaşlı ve hasta bakımı gibi yükümlülüklerle de baş etmek durumunda kalan kadın, kreş, gündüz bakımevi gibi sosyal destek kurumlarının da yeterli sayıda olmaması nedeniyle sıkıntı yaşıyor.

Türkiye`de kadınların;
Yüzde 21.5`i okur yazar, ama herhangi bir eğitim kurumundan mezun değil.

Yüzde 37.2`si ilkokul, yüzde 7.4`ü ortaokul ve dengi okul, yüzde 10.6`sı lise ve dengi okul mezunu

Yüzde 3.9`u yüksek okul ve fakülte mezunu.

İlköğretim zorunlu olmasına rağmen, okul terki oranı yüzde 13.5. Okul terkleri kızlarda erkeklere göre daha yüksek oranda yaşanıyor.

Yönetici yok

Eğitim düzeyine göre iş gücüne katılım oranı yükseköğretim mezunu kadınlarda yüzde 70

Lise altı eğitimlilerde ise yüzde 22.

İlköğretimde çalışan kadın öğretmenlerin oranı yüzde 49

Orta öğretimdeki kadın öğretmenlerin oranı yüzde 41

Okul müdürlerinin sadece yüzde 8.8`i, müdür yardımcılarının ise yüzde 11 kadın. Bu oran kırsal kesimde daha da düşük.

Karar alma mekanizmalarında kadın yönetici oranı Türkiye`de yüzde 6 iken, bu oran ABD`de yüzde 46, Rusya`da yüzde 39, Almanya`da yüzde 36, İngiltere`de yüzde 33.

Genç kadınlar daha çok şiddet görüyor.
Aile mahremiyetinin bir unsuru olarak görülerek gizlenen aile içi şiddete daha çok genç kadınlar maruz kalıyor. Kadınlara yönelik şiddetin en belirgin nedeni, toplumda kabul gören genel ahlak ve namus anlayışı. Bu anlayışa uymadığı ileri sürülen kadınlar, şiddetle cezalandırılıyor. Yaralama ve öldürme gibi ağır şiddet eylemleri toplumsallaştırılıyor.

Kadınların yüzde 39`u `yemeği yakma`, `kocasına karşılık verme`, `parayı lüzumsuz yere harcama`, `çocukların bakımını ihmal etme` ve `cinsel ilişkide bulunmayı reddetme`yi erkeklerin kadınları dövmesi için haklı bir neden olarak görüyor.

Araştırmalarda doğum öncesi bakım alma oranı artmasına rağmen, hala 5 hamile kadından 1`i doğum öncesi bakım almıyor. (İstanbulEVRENSEL)


BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 17 Temmuz 2016 11:19
"İnşallah"derse Yakaran..."İnşa" eder YARADAN.
_Yağmur_ - avatarı
_Yağmur_
VIP VIP Üye
18 Ağustos 2010       Mesaj #3
_Yağmur_ - avatarı
VIP VIP Üye

Türkiye'de Kadın Olmak


MsXLabs.org

Türkiye’de kadın olmak en yorucu en zorlu meslektir oysa.Ve bu mesleği istemedende olsa seçmektir aslında…

Türkiye’de kadın olmak toplumdan ayrıştırılmak gereksiz bir eşya gibi köşeye atılmaktır.

Türkiye’de kadın olmak bir yokoluş,bir yer edinemeyiştir.Kadın olmak zordur dünyada ama Türkiye’deyseniz emin olmalısınız ki bu çok başka!!!

Türkiye’de kadın olmak katı, değişmez kuralların belki de tek mağduru olmaktır

Türkiye de kadın olmak okumak isterken okutulmamaktır.

Eğitimde fırsat eşitliği derken kızlarını okula göndermeyen ailelerin cezalandırılmasından çok ödüllendirilmesini görmektir istemeden de olsa...

Türkiye’de kadın olmak fikirlerine saygı duyulmayı bırakın dinlenmemektir bile!

Türkiye’de kadın olmak namus diye çarşafla kapatılmak,üç çocukla köşeye sıkıştırılmak,şiddet görürken bile haykıramamak , okumak isterken okutulmamak,elinin hamuruyla erkek işine (yani hiçbir işe) karıştırılmamak, toplumun çok ötesinde bile yer edinememektir.

Türkiye’de kadın olmak Atatürk’ten güç alıp mahalle baskısına boyun eğmektir.

Kurtuluş Savaşı’nda erkeğiyle omuz omuza çarpışan kadınların bile günümüzde askeri liselere erkeklerden sonra alınmasıdır.

Türkiye’de kadın olmak doğuştan zordur babaların erkek çocuk isteyişi bile çoktur.

Türkiye’de kadın olmak hakkını arayınca susturulmak demokrasi isteyince sen ne anlarsın diye başından savılmaktır.

550 milletvekili bulunan meclise kadın elinin değmemesidir

Sonuç olarak Türkiyede kadın olmak (sözde) laik bir ülkede kıyafetinle oynanması,başına türban takılmasıdır.(sözde) Demokratik bir ülkede meclise giren kadının nerdeyse hiç olmamasıdır.(sözde) sosyal bir devlette zor durumda kalan kadınlara bir bütçe bile ayrılmamasıdır.

O bir kadındı. Evladı 1919'da Kurtuluş Şavaşı'nda iken oğlunu ancak 1922'de Adapazarı'nda Kazan köyünde görebilen bir anaydı.

O bir kadındı. Sadece oğlunun değil; milletinin de anasıydı.

O bir kadındı. Bir oğula sahip değil; aynı zamanda bin ecdada da sahipti.

İşte tüm bunlara rağmen Türkiye’de kadın olmak Atatürk’ü doğuran anadan bir farkı bulunmamaktır!

ŞİMDİ DÜŞÜNÜN BAKALIM ???

ERKEKLERDEN NEYİMİZ EKSİK?

GÜÇSÜZ MÜYÜZ?

ACİZ MİYİZ?

YETENEKSİZ MİYİZ?

YOKSA ZEKİ DEĞİL MİYİZ ?

CAHİL OLABİLİR MİYİZ?

GÜÇSÜZSEK

NE İŞİMİZ VARDI KURTULUŞ ŞAVAŞINDA

ACİZSEK

NASIL TÜRK OLABİLİYORUZ Kİ BU KONUMDA

YETENEKSİZSEK

NASIL VAR OLUYORSUN BU DÜNYADA?

ZEKİ DEĞİLSEK EĞER

ATATÜRKÜ NASIL ANLIYORUZ SİZCE?

CAHİL MİYİZ PEKİ?

BUNUN NEDENİ SİZSİNİZ.BİZE BİR KERECİK ŞANS VERSEYDİNİZ?

[/SIZE]
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 17 Temmuz 2016 11:20
"İnşallah"derse Yakaran..."İnşa" eder YARADAN.
DirtyNigga - avatarı
DirtyNigga
Ziyaretçi
19 Ağustos 2010       Mesaj #4
DirtyNigga - avatarı
Ziyaretçi
Türkiye'de bayanlara açıkçası pek değer verilmiyor. Bayanlara sadece cinsel ihtiyaç gideren varlık olarak bakılıyor ve bu çok yanlış...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
2 Eylül 2010       Mesaj #5
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
dünyada nasıldır bilemem ama gerçektende güzel yurdum Türkiyede kadın olmak zorun ötesinde de zordur..kadın kısmı konuşmaz,kadın kısmı istemez,kadın susar,kadın dövülür hakaret edilir ama sesini çıkarmamalıdır..hiç bir hakkı gözetilmez..özgür değildir kendi kararını veremez..sadece erkeğe cinsel duygularını bastırması için yardımcı olur oda sadece erkeği istediği zaman..kadına verilmeyen değerinin altında hep ezilir..çığlıklar atar ama duyulmaz..duyulmaması için sesi kesilir kadının..kadın hep baskı altında tutulmalıdır..
asla sevilmemelidir kadın..sayılmamalıdır..sadece ezilmelidir mağdur edilmelidir...

bütün bu karanlıkların altında ezilmiş bir kadın..
Valeria - avatarı
Valeria
VIP Çilekli
17 Şubat 2012       Mesaj #6
Valeria - avatarı
VIP Çilekli

Kadın Olmak.


Çok güzel bir kızdı Aysel. Kocaman siyah gözleri, anlamlı bakışları vardı. Uzun siyah saçları teninin beyazlığını daha da ortaya çıkartıyordu.

“Hiç kimse yapmadı benim bana yaptığım kötülüğü” diyerek ağlıyordu. Bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordu ama ne olduğunu anlayamamıştı. Babasından tut da evde çalışan hizmetçiye kadar herkesi suçluyordu. “ Zaten şansım olsa anamdan erkek doğardım” diyordu. Diyordu da kadın olmayı da başaramamıştı adam akıllı. Hem kadınlığını yaşamak istiyor, hem de bunun kötü olduğuna inanıyordu. “Aynada kendimi gördüğümde nefret ediyorum, parçalayasım geliyor” diyordu ağlarken. “Sanki içimde iki kişi var kavga eden” diyordu. “Biri mutlu olmaya kalksa öteki hep bozuyor!”
Çok güzel bir kızdı Aysel. Kocaman siyah gözleri, anlamlı bakışları vardı. Uzun siyah saçları teninin beyazlığını daha da ortaya çıkartıyordu. Gülüşü de en az bakışları kadar güzel ve çekiciydi. Uzun boylu, alımlı bir kızdı ama o bunun farkında bile değildi. Kendisini hiç beğenmiyor, çevresindeki her kadını çok güzel buluyordu. Hareketleri sert ve keskindi. Yüksek sesle konuşuyor, elini kolunu çok kullanıyordu. Çekingenliğini saklamaya, abartılı rahat davranmaya çalışıyordu. Yanımda dikkatli konuşmaya gayret etse de, zaman zaman küfür kaçıyordu ağzından. “Bi adam gibi adam çatmadı bana. Nerede odun var, öküz var gelir beni bulur” dedi yüzüme bakmadan. Konuşurken kimsenin yüzüne bakmıyordu. “Her şey beni bulur zaten bu *** dünyasında!”
Birkaç sorudan ve ne kadar şanssız, bahtsız olduğundan şikayet ettikten sonra, asıl derdini anlatmaya başladı. “Dört yıldır birlikteyiz Serdar’la. Defalarca ayrıldık yine barıştık. Artık kimse inanmıyor bize. Ne ayrıldığımıza, ne barıştığımıza inanıyorlar. Ama bu defa galiba cidden ayrıldık. Bir ay olacak neredeyse”. “Aramıyor mu sizi?” diye sordum. “ Ne araması telefonlarıma çıkmıyor, mesajlarıma cevap vermiyor” dedi. “ Ortak arkadaşlarımızdan bile kaçıyor”. “ En son ne zaman aradınız?” dedim. “Buraya gelirken üç kere aradım ama hiç umuru değil adamın. Adam olsa, birazcık değer verirdi ama öküz işte!” “Peki bir aydır hiçbir aramanıza cevap vermediyse neden arıyorsunuz hala?” Cevap çok netti. “Çünkü seviyorum”

Hem kendinden, hem sevgilisinden sürekli şikâyet ediyordu ama neden sorusuna çok ulvi bir cevabı vardı. “Seviyorum”. Neyi, kimi ve neden seviyordu? Neydi sevgi? Nesini seviyordu bu adamın?“Serdar tam istediğim gibi bir erkek. Biraz maço ama ben maço severim” derken gülümsedi.” “Yani bana pek yüz vermeyecek, gülmeyecek, sert olacak”
Hikâyenin bundan sonrası çok tipikti. Sevgilisi sık sık ona “defol git” diyor, hatta küfredip aşağılıyordu. Ama sanki bu yetmiyordu Aysel’e. Onu daha çok arıyor, özürler diliyor, yalvarıyordu. Birçok defa dayak da yemişti sevgilisinden. “Anlamıyorum bu nasıl sevgi. Hem tekme tokat dövüyor, hem de pişman olup özür diliyor. Hep daha çok öper ya da hediye alır dövdükten sonra. Odun işte!Dövmeden sevmeyi bilmiyor ki!” Şikayetleri daha da küfürlü bir şekilde devam etse de, Aysel’i bu ilişkiye zorlayan neydi? Ya da zorlayan mı vardı? “Beni başka kim beğenir ki!” diyordu, güzelliğini hiçe sayarak. O çirkin, aptal, salak, psikopatın tekiydi kendi zihninde. Başka adam beğenmezdi ki onu. “Psikopatım evet!” dedi. “ Baksanıza adam ağzıma ediyor ben hâlâ peşinden koşuyorum!” Gözleri dolu dolu oldu sonra. “ Bana bu müstehak, hak ediyorum bunu ben!”
Evin iki kızından büyük olanıydı Aysel. Ondan önce bir erkek çocukları olmuştu annesiyle babasının ama iki yaşındayken ölmüştü. Babası onun da erkek olmasını beklemişti. O üç aylık olana kadar almamıştı kucağına. Hayatı, kendini babasına sevdirip kabul ettirmekle geçmişti. Babası otoriter bir adamdı. Her şeye bağırır, hiçbir şeye izin vermezdi. Erkeklerle konuşmasını istemez hatta oğlu olan komşularla görüştürmezdi karısını. Mimar olmak istediği halde, babasının işinde çalışabilmek için işletme okumuştu. Annesi kocasına karşı pasif ama temizlik konusunda yırtıcı bir kuş gibiydi. “Ev annemin cumhuriyetiydi” diyordu. “ Babam gittiğimize geldiğimize, giydiğimize karışır; annem evde nefes aldırmazdı”. Ama o evin asi kızıydı. Kadınca her şeye karşı çıktığı için annesiyle de anlaşamazdı. “Ev işinden nefret ederim, annem ne yaptıysa bana dantel, örgü öğretemedi. Ben çok zekiydim. Dereceyle bitirdim okullarımı ama yine de babama yaranamadım. ‘O kadar para veriyorum okuyacaksın tabi’ derdi. Bir aferin çıkmadı ağzından. İçer içer Allah’a ‘neden oğlumu aldın elimden’ der dertlenirdi. Koca kız olduk hâlâ aklı ölen ve bir daha olmayan oğlunda!”
İşte Türkiye’deki milyonlarca Aysellerden, Ayşelerden, Fatmalardan biri daha. İçindeki kadını bastırmış. Sevilmek ve kabul görmek için erkek gibi olmayı bilmeden seçmiş onca kadından biri. Sadece aileleri tarafından değil, kendileri tarafından bile kabul görmemişlerden. Bilinçaltında kadın olmayı reddetmiş, hep bir erkek gibi olmaya çabalamış. Ne yazık ki ne kadın, ne erkek olabilmiş.Ne yaptıysa babasının gözünde hep istenmeyen kız çocuk olmuş. Kız çocuk olduğu için hiçbir hakkı olmamış ama annesi de var gücüyle onu bir kadın yapmaya uğraşmış. “Ev işiydi, yemekti, danteldi kadının bilmesi lazım ama makyaj yapmaya izin yoktu! O ne peki? Hem kadın ol diyorlar hem izin vermiyorlar!” diyordu.
Bilinçaltımız hayatımızı yönlendirir. İnançlarımız, korkularımız, bağımlılıklarımız hep bilinçaltımızdadır. Hatta bedenimizi bile yönetir. Aysel’in de bedeni, kadınlığını reddetmeye uyum sağlamıştı. Ülkemizde birçok kadında bulunan “polikistikover” hastasıydı Aysel. Polikistikover, yumurtalıklarda fazla sayıda kistin oluşması ve bunun sebep olduğu hormanal bozukluktur kısaca. Kadında erkeklik hormonu salgılanır. Yüzde ve vücutta tüylenme, erkek tipi kilo alma (göbek, mide ve bedenin üst kısmı, omuzlar) seste kalınlaşma ve hamile kalamama. Kadının bu kadar baskı gördüğü ve kadınlığından dolayı kendini suçlu hissettiği bir toplumda bu hastalığın bu kadar yaygın olması pek şaşırtıcı olmasa gerek.
Aysel’in hayat senaryosu nasıl da tıkır tıkır işliyordu. Erkekleşen ama asla erkek olamayan bir kadın. Kadınlığından nefret eden, suçluluk duyan. Güzel olmaktan bile nefret ediyordu. Zekasını ön plana çıkartıp, başarılı bir öğrenci, çok iyi bir iş kadını olmuştu. Kadınsal tepkileri olmamasıyla övünüyordu ama içinde bir yerlerde haykıran bir kadın vardı. Bir erkek tarafından beğenilen, sevilen istenen biri.
Oysa hayatındaki ilk ve en kutsal erkek olan babası bile istememiş, asla kabullenmemişti onu. Annesi gibi bir kadın olmayı reddetmiş, kadınları hep aptal bulmuştu. Ancak asla babasının takdirini ve onayını kazanacak kadar da erkekleşememişti. İçindeki kadından nefret ediyor ve erkek olamadığı için suçlu hissediyordu. Bunun için de en uygun ilişkiyi seçmişti. Onu cezalandıracak, aşağılayacak bir erkek. Daha fazlasını hak etmiyordu çünkü. “Ne zaman aramız biraz iyi olsa, biraz mutlu olsam, içimdeki öteki ben bir şey bulup olay çıkartıyor. Sanki Serdar bana iyi davranınca rahat etmiyor. “ diyordu. Hakarete ve dayağa maruz kalıyor ama hep özür dileyen yine kendisi oluyordu. Sevgilisi onu her affedişinde, her barışmada, belki de gizlice kabul görme isteğini de tatmin etmiş oluyordu.
Hayatta hepimizin karşısına, belki de bütün yaşantımızı etkileyecek olaylar çıkar. Bizler farkında olmadan bir inanç geliştirir ve buna uygun tutum oluştururuz. Hepimizin en büyük isteği “sevilmek, onay görmek ve güvende olmak” tır. Kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı ne olursak olalım hepimiz sevilmek isteriz. Ve bilinçaltımızda bu üç isteğe ulaşmak için bir yol, bir inanç oluştururuz. Tıpkı Aysel gibi… Sevilmek için kadınlığını reddetmek gibi. Aysel, bir şeylerin yanlış olduğunu, içinde kadın ve erkeğin çatıştığını fark etmişti. Bilmediği tek şey, kendini Serdar gibi biriyle cezalandırarak bunu çözemeyeceğiydi. Çözümün yine kendi zihninde olacağını, bakış açısını ve olumsuz inançlarını değiştirerek hayatını değiştirebileceğini bilmiyordu. Önce kendi kendini sevmesi gerektiğini, bu şekilde gerçekten hak ettiği seçimleri yapacağını. Çünkü bizler, seçimlerimizle nasıl hayatımızı yönlendirdiğimizi bilmek istemeyiz. Senaryoyu değiştirebileceğimize inanmayız. Kendi zihnimizde yorumlar ve ona göre yaşarız. Buna da “gerçek” der ve gerçekleri suçlarız. İnandığımız şeyi gerçek sanır, gerçek yaparız. Kendimizi nasıl görür, nasıl anlarsak hayatın bizi öyle göreceğini bilmeyiz. Oysa biz neye inanıyorsak hayat bize onu verir.

Fatoş Cömert
İlişki Terapisti/Bireysel ve Kurumsal Gelişim Danışmanı
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 17 Temmuz 2016 11:20 Sebep: kırık link
OnlinePowerTime - avatarı
OnlinePowerTime
Ziyaretçi
7 Mart 2012       Mesaj #7
OnlinePowerTime - avatarı
Ziyaretçi
Yapılan bir araştırma, Türkiye’deki kadınların yüzde 20’sinin okuma yazma bilmediğini, aile içi suçların çoğunun kadınlara karşı işlendiğini ortaya çıkardı.

Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü”nce yapılan araştırma hepimizin bildiği gerçekleri sayısal karşılıklarıyla ortaya çıkardı. Türkiye”de kadınların yoğun şekilde şiddete maruz kaldığı ve şiddetin çoğunlukla kadına eşi, erkek arkadaşı ya da diğer aile bireyleri tarafından uygulandığı kaydedilen araştırma raporunda, şu bulgulara yer veriliyor:

-Aile içi suçların yüzde 87’si, kadınlara karşı işlenmiş
-Varoş olarak nitelenen gecekondu semtlerindeki kadınlar arasında yapılan araştırmada, kadınların yüzde 97’sinin aile içi şiddete maruz kaldığı belirlendi.
-Ailelerin yüzde 34”ünde fiziksel, yüzde 53”ünde ise sözlü şiddet görülüyor.
-Lise ve daha üstü eğitimli 15-24 yaş grubunda bulunan kadınların yüzde 39.6′’sı işsiz, kentli kadınlarda bu oran yüzde 37.4 iken kırsal alandaki kadınlar için bu oran yüzde 45.3”e ulaşıyor.
-Kadınları yüzde 20′’si okuma yazma bilmiyor.
-Üniversite ve diğer yüksek eğitim kurumlarında görev yapan toplam 53 bin 805 öğretim elemanının 17 bin 828”i kadın. Yani kadın öğretim elemanlarının tüm öğretim elemanlarına oranı yüzde 33.1 oranında.
-Türkiye”de kadınların yüzde 40”ı görücü usulüyle evleniyor, yüzde 20′’si ise nikahsız yaşıyor.
-Eğitim gören 100 kadından sadece 2 tanesi yüksek öğrenim görüyor.
-Kadınların yüzde 55”i doğum kontrolü uygularken, yüzde 64”ü hamilelik döneminde doktora gitmiyor.
-Yılda 2 bin 500 kadın anne olmak isterken yaşamını yitiriyor.
Son düzenleyen _Yağmur_; 21 Mart 2016 15:27 Sebep: kırık link
_Yağmur_ - avatarı
_Yağmur_
VIP VIP Üye
15 Kasım 2012       Mesaj #8
_Yağmur_ - avatarı
VIP VIP Üye

Türkiye’de Kadın Olmak


Türk toplumunda kadının saygın bir yeri vardır. Orta Asya’da kurulan ilk Türk devletlerinde kadın ve erkek eşit haklara sahipti. Devlet yönetiminde, hakanların yanında hatun adı verilen eşleri de söz sahibiydi. Kadınlar ata binip ok atar, top oynar, güreş gibi ağır sporlar yapar ve savaşlara katılırlardı. Toplumda tek eşlilik prensibine bağlı kalınır, ev eşlerin ortak malı sayılırdı. Namus ve iffete büyük bir önem verilirdi.

Osmanlı Devleti Dönemi’nde kadın haklarında gerileme oldu. Kadınlar evlenme, boşanma, miras ve eğitim işlerinde pek çok haklarını kaybettiler. Bununla birlikte köylerde ve kasabalarda yaşayan kadınlar, her alanda eşlerine destek oluyordu. Kurtuluş Savaşı yıllarında, erkeği cepheye giden Türk Kadını, çocuğunu yetiştirmiş ve evinin geçimini sağlamıştır. Hatta silâh ve cephane taşıyarak savaşa katılmıştır. Bu davranışı ile Türk Kadını, Türk toplumundaki önemli yerini bir defa daha ispat etmiştir.

Atatürk, kadınlarımızın medenî, siyasal ve sosyal haklarına kavuşması gerektiğine inanıyordu. Türk kadınının bu durumunu Atatürk şu sözü en güzel şekilde ifade eder: “… Dünyada hiçbir milletin kadını, ben, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu Kadını kadar gayret gösterdim diyemez”.

Türk toplumunda ailenin, ailenin içinde de kadının yeri ve önemi büyüktür.
Türkiye’de aile çağdaş hukuk anlayışına uygun olarak medenî kanun esaslarına göre kurulmuştur. Kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Kadın erkek eşitliğinin sağlanması, toplumsal uzlaşmanın en önemli şartlarından birisidir.

Ailenin toplumdaki yerini ve önemini Atatürk şu sözü ile açıklar: “Medeniyetin esası, ilerlemenin ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta yozlaşma, muhakkak sosyal, ekonomik ve siyasî bozulmaya sebep olur.

KADININ SOSYAL VE SİYASÎ HAKLARINI KAZANMASI
Atatürk, kadının erkekle birlikte öğrenim yapması, sosyal, kültürel ve ekonomik hayatta onlarla birlikte görev alması görüşünü benimsemiş ve savunmuştur. Atatürk Dönemi’nde Türk kadını aile kurma, eğitim yapma ve istediği mesleği seçme hak ve özgürlüğü gibi sosyal haklar kazanmıştır.

Türk ailesinin kuruluşunu yeniden düzenleyen Türk Medenî Kanunu’nun kabul edilmesiyle, toplumsal ve ekonomik hayatta kadın erkek eşitliği sağlanmıştı. Burada kadınların siyasî haklarından söz edilmemekteydi. Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşebilmesi için, kadınlarımıza siyasî hakların verilmesi gerekiyordu. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında görevini fazlasıyla yapmış olan Türk kadını, ülke yönetimine de katılmalıydı.

Medenî kanun ile kazanılan haklardan sonra Türk kadınına yönetimde görev alabilmesini sağlayan siyasî haklar 1930′dan itibaren verilmeye başlandı. Önce 1930′da kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanındı. Türk kadını, 1933′te muhtarlık seçimlerine katılma hakkına kavuştu. Türk kadını, 1934′te yapılan anayasa değişikliği ile Avrupa ülkelerinin birçoğundan önce, milletvekili seçme ve seçilme hakkını kazandı.

Atatürk bir konuşmasında; “Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır.” demiştir. Atatürk “Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey, erkek ve kadının beraber olarak ilim ve bilgiyi kazanmasıdır.” sözü ile toplum hayatında kadının önemini belirtmiştir.Böylece, Türk kadını, modern Türk toplumunda lâyık olduğu yeri tam olarak aldı.

TÜRKİYE’DE KADIN VE BİLİM
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye’de kadınların bilim dünyası içinde var olmaları karşı çıkılmayan, tam tersine devletçe ideolojik olan desteklenen bir olgudur. Kadınların yüksek eğitim görmesi, meslek sahibi olması, kamu alanına açılması ve bunu özellikle toplumda prestiji yüksek kabul edilen dallarda gerçekleştirmeleri daima önemsenmiştir; çünkü böylesi başarılar hep Cumhuriyetin Türkiye’yi modern ve batılı bir ülke yapma ülküsünün göstergeleri olarak algılanmıştır.

Bu yaklaşımın sonucu olarak da kadınlar ülkemizde Batı’da pek çok yerde olanın tersine üniversitelere ve bilim dünyasına salt girebilmek; hele, toplumsal değerlerce “erkeğe daha uygun” diye tanımlanan temel bilim, mühendislik vb. alanlarda var olabilmek için ciddi mücadeleler vermek zorunda kalmamışlardır. Tam tersine, genç kız ve kadınların üniversite yapıları içinde öğrenci ve öğretim elemanı olarak hep artan sayılarda yer almaları teşvik edilmiştir. Üniversite giriş sınavı gibi uygulamalar da ataerkil toplumsal değerlerin kadınların bilim dünyasına adım atmalarında olumsuz sonuçlar doğurabilecek açık cinsiyete dayalı ayırımcılığı büyük ölçüde engelleyen sonuçlar doğurmuştur.

Ancak, ne bilim dünyası ve üniversitelerin yapıları toplumun genelinden soyutlanabilecek sosyolojik anlamda “özerk” olan kurumlardır; ne de bu kurumların iç yapıları ve kültürleri toplumun başka kesitlerinde görülen cinsiyete dayalı tabakalaşmanın olmadığı ya da erkek-egemen değerlerin denetleyici etkisinin bulunmadığı ortamlardır.

Cumhuriyet reformlarının getirdiği yasal ve kamusal alana ilişkin çarpıcı iyileşmelere karşın, Türk toplumunda, kadın erkek rollerinin, özellikle “özel alana” ilişkin olarak, yeniden tanımlanmasını sağlayacak sosyal yapısal dönüşümler yaygınlaşmamıştır. Öte yandan, erkek-egemen değerlerin “kadına bakış açısı” içeren merceklerden sorgulanması ancak son on yılda gündeme gelmeğe başlamıştır. Hal böyle olunca, bir yandan akademik yaşam içinde öğrenci ya da öğretim elemanı olarak yer alan genç kız ve kadınların toplumdaki konumu, hemcinslerinin çoğunun toplum içindeki yeri ile kıyaslandığında paradoksal bir görüntü olarak kalmaya devam etmiş; diğer yandan Cumhuriyet reformlarının kadına bilim dünyasında açtığı olanaklar güdük kalmıştır.

Ayrıca, bugün kadınların bilim dünyası içindeki durumu çağdaş ve eşitlikçi ölçütlerle değerlendirildiğinde zaman içinde artan bazı olumsuzlukların da Türkiye’de durumu etkilediği görülmektedir. Diğer bir deyişle, kadınların daha “kadınca” diye düşünülen alanlara toplanmaları, üniversitelerde alt düzey ve önü kapalı, destek personeli nitelikli konumlarda bulunmaları, buna karşın karar verici idari yetki kullanan pozisyonlarda sayılarından çok daha az bir oranda temsil edilmeleri bilim kurumları açısından üzerinde durulması gereken olumsuz gerçeklerdir. Daha da önemlisi son yıllarda Cumhuriyet politikalarının kadına biçtiği rol toplumda daha çok sorgulanır hale geldiğinden özellikle yeni oluşan bilim kurumlarında (Anadolu Üniversitelerinde) kadınların konumuna özellikle dikkat etmek gereği vardır.

Ancak, zaman içinde ortaya çıkan tüm eksikliklere ve gelişen çeşitli olumsuz sapmalara karşın, Türkiye’de kadınların bilim dünyasında varlığı özünde sorgulanamayacak sağlam bir alt yapıya oturmuştur. Nitekim son yıllarda bu konumdan güç alan bilim kadınları ülkemizde de yalnızca kadınların toplumdaki yerini eleştirel olarak inceleyip değerlendiren çalışmalara yoğunluk vermekle kalmamışlar, geleneksel bilim algılamasını ve pek çok “bilimsel” varsayımı ve bilim kurumlarının kendine özgü kural ve değerlerini de ‘kadın bakış açısından’ sorgulayan kadın çalışmaları ve toplumsal cinsiyet çalışmaları gibi yeni yaklaşımları üniversitelerimiz bünyesinde kurumsallaştırmayı başarmışlardır.

KADINLAR VE ŞİDDET
Şiddet iyiliği önlemek ve zarar vermekten öte insan haklarını, temel özgürlüklerini ihlal etmesinin yanı sıra, insan sağlığını olumsuz etkileyerek toplumların sağlık sistemleri üzerine extra bir yük getirir. Toplumları incelediğimizde tarih boyunca şiddetle en çok karşılaşan ve mağruz kalanların kadınlar olduklarını görmekteyiz. Bu şiddetin ilk görüldüğü yer olarak kadının üyesi olduğu aile kurumu karşımıza çıkmaktadır. Kadınlar cinsiyetin belirlendiği andan itibaren erkek egemen toplum yasaların geçerli olduğu bir dünyada, erkeklerin dayattıkları cinsiyetçi bir düzen içinde özel yaşamlarında ya da kamusal alanda çeşitli şiddet olayları ile karşılaşmaktadır. Tarih boyunca kadına şiddet uygulama erkek otoritesinin dışa vurumunun yasal yollarından biri olarak görülmekte ve bu nedenledir ki yazılı ve yazısız toplumsal kurallarla kadına yönelik şiddet hoş görülmekte, hatta desteklenmektedir. Erkeğe güçlü ve yönetici imajı çizilirken, kadın baskı altında tutulur ve kadın çevresindeki olumsuz giden her şeyden kendini sorumlu tutmaya başlar. Böylece kendi içinde huzuru ve uyumu yakalayamaz, hedefleri ve kendince önemliler için savaşacak gücü kendinde bulamaz ve her şeye evet der. Kadının çaresiz tavrı erkeğin şiddet uygulamasına katkıda bulunur. Buna tanık olan ailenin diğer küçük üyeleri ilk önce inanmama ve inkar, ardından kayıp ve kaygı yaşayarak ebeveynlerin davranışlarını model olarak alırlar ve bu kuşaklar arasında aktarılır. Ve ilerde şiddet uygulayan veya uygulanan bireyler olmak için risk oluştururlar.

Kız çocuklarının istenilmemesi, önemsenmemesi erkek çocuk oluncaya kadar çocuk yapma şeklinde cinsiyet seçimi yapılarak başlatılan kadına yönelik şiddet, kız çocuklarının okul çağında okula gönderilmeyerek eğitim hakkının elinden alınması, adölesan döneminde kendi fiziksel gelişimini tamamlamadan evlendirilmesi ve gebe kalması, evlendikten sonra da eş tarafından fiziksel, psikolojik, cinsel boyutta aile içi şiddet olarak da her yaş ve her dönemde farklı şekilde görülebilmektedir. Daha okul döneminde ‘Kız çocuğu okur mu? Okuyup da ne olacak’ gibi ayrımcı anlayışlarla okula gönderilmeyip erkek çocuklarının okutulması ya da en fazla kız çocuklarının ilkokula kadar gönderilip sonra okuma hakkının elinden alınması ile kadınlar şiddete açık hale gelmektedir. Çalışma hayatında da kadın çoğu kez kadın işi denilen ve uzmanlık gerektirmeyen maddi gücü az olan işlerde çalıştırılmaktadır. İşe almada önceliğin erkeğe, işten çıkarılmada önceliğin kadına verilmesi, terfilerdeki eşitsizlikler kadının ekonomik olarak güçlenmesi engellenmeye çalışılarak yapılan şiddet tipleridir. Buda kadını ekonomik olarak erkeğe bağımlı hale gelmesine neden olmuştur.

Her gün yaşanan binlercesinden sadece kadının ölümü ve sakatlanmasıyla sonuçlananlar basına yansımasına rağmen, yine de gazetelerde kadına yönelik şiddet haberlerinin yer almadığı gün yoktur. Basında bu kadar çok yer almasına rağmen medyadaki haberlerin yer alma biçimi genellikle şiddeti körükleyecek ve kadınları bir kez daha mağdur edecek niteliktedir. Yine ülkemizde medya organları kadına yönelik şiddeti yansıtırken genellikle taraflı davranmakta, şiddet olayını şiddet uygulayan kişilerin anlattıklarına göre yorumlanmakta adeta şiddete uğrayan kadını suçlu duruma sokmaktadır. Böylece medya şiddetin olumsuzluğunu ifade etmek yerine kadınların geleneksel bakış açısına uymayan davranışları karşısında şiddete maruz kalmasının normal bir sonucu olduğu mesajını vermektedir. Her ne şekilde şiddet görürse görsün kadının yaşadığı bu şiddet onunzihinsel, cinsel, fiziksel, duygusal sağlık sorunları yaşamasına neden olmaktadır. Sağlıklı olmayan kadın sağlıklı nesiller yetiştiremez ve aynı zamanda da çocukluk döneminde şiddete tanık olan ya da yaşayan çocuksa bu şiddeti hayatının her alanında ümitsizlik, depresyon, suçluluk, ambivalan duygularla yaşamaya devam eder.

BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 17 Temmuz 2016 11:24
"İnşallah"derse Yakaran..."İnşa" eder YARADAN.
taklım - avatarı
taklım
Ziyaretçi
29 Kasım 2012       Mesaj #9
taklım - avatarı
Ziyaretçi
kadın olmanın türkiye ile bir ilgisi olmadığına, hayatı zorlaştıranın erkek egemen toplum mantalitesi olduğuna inandığım kavram.
Son düzenleyen perlina; 17 Temmuz 2016 11:24
_İrem_ - avatarı
_İrem_
Ziyaretçi
6 Mart 2013       Mesaj #10
_İrem_ - avatarı
Ziyaretçi
Türkiyede kadın olmak çok zor.Bir kadın sokağa çıksa başına gelmeyen kalmıyor.Kapkaçsından,tecevüze,el vatarüeline herşey biz kadınların bu ülkelerde çalışmaları çok zor.Bana göre...
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

23 Mart 2011 / Misafir Taslak Konular
14 Ağustos 2009 / ThinkerBeLL Hukuk