Arama

Köşe Yazısı ve Makaleler - Sayfa 5

Güncelleme: 5 Ağustos 2013 Gösterim: 194.183 Cevap: 212
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
7 Mayıs 2006       Mesaj #41
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
Meluncular Ve Bil

Sponsorlu Bağlantılar

Son bir kaç yıldır “Meluncan’ların” ismini duymayan kalmamıştır. Hani şu Amerika’da ki soydaşlarımız. Zaman zaman onlarla ilgili gazetelerde yayınlanan yazılar okumakta veya haber bültenlerinde seyretmekteyiz. Türkiye’ye ziyaretlere gelirler, Amerika’da her sene düzenlenen “Türk Gününde” aktiv olarak yer alırlar, hatta Meluncan’ların liderliğini yapan Dr. Brent Kenndy ismini atalarının ismi doğrultusunda “Nabi Bülen Egeli” olarak değiştirmeyi düşündüğünü belirtir. Yada Meluncanların Türk olduklarını ispat edebilmek için, dünyanın en büyük film şirketlerinden olan Van Der Kloot, 1995 senesinde “Unutulan Insanlar” isimli bir filmin çekimlerine başlar.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de yayınlanmakta olan günlük-siyasi gazete olan “Ortadoğu” da yer alan bir habere göre Meluncanların ve Amerikan Kızılderili Federasyonu’nun “Türk Asamblesine” üye olabilmek için müracaat ettikleri ve bu müracaatın kabul edildiği, buna görede Meluncanlar ve Amerikan Kızılderilileri Federasyonu’na mensup Kızılderili kabilelerinin bundan böyle Türk Halklarının birer mensubu olarak muamele görecekleri belirtilmişti.
Isterseniz bu güne kadar Meluncanlar hakkında bilgi edinememiş olanlar için kısaca onların tarihlerine bir göz atalım: Virginia Üniversitesi Rektör yardımcısı ve Kitle iletişim uzmanı Dr. Brent Kennedy’in önderlik ettiği, kendini Meluncanlar olarak tanıtan Amerikalıların köklerini araştırma öykülerinin tarihi 10 yıl öncesine dayanıyor. Dr. Kennedy’in 10 yıl önce hastalanması sonucu yapılan kan testlerinde Akdeniz Humması başta olmak üzere, Akdeniz bölgesine has bir çok hastalık taşıdığını öğrenir. Amerika dışına hiç çıkmamış olan Kennedy bu hususta ilmi araştırmalar yapmaya başlar ve yaptığı bu araştırmaların sonuçlarını “ Meluncanlar, Gururlu bir Milletin dirilişi ve Amerika’da Etnik bir temizliğin söylenmemiş hikayesi” kitabında toplar.
Sayıları yaklaşık 1 milyonu bulan Meluncan’ların “Osmanlı Levendlerinin torunları oldukları” tezlerinin tarihi dayanakları Ingiliz Tarihçi David Hukluyt’un araştırmalarına dayanıyor. Buna göre 1500-1600 yıllarında Portekizliler, Akdeniz’de bulunan Osmanlı donanmasında ki levendleri esir alırlar, Brezilya’daki kolonilerine gönderirler. Bir Ingiliz Amrali olan Sir Francis Drake onları kolonilerden kurtarır ve gemisine alır. Gemi Virginia açıklarındaki Roanake adasına uğrar. Buradaki Ingilizler gemiyle ülkelerine geri dönmek isteyince Amiral Drake, Ingilizlere yer açmak amacıyla onların sayısı kadar Osmanlı Levendini gemiden indirerek bu adada bırakır. Adada kalan Osnalı Levendleri Kuzey Carolina sahillerine çıkarlar. Oranın yerlisi olan “çeroki” ve Powhatan” adlı Kızılderili kabilelerinin kızlarıyla evlenirler. Böylece Meluncanların ilk kuşak nesilleri dünyay gelirler. Meluncanlar Amerika’nın güney doğu taraflarında Tenessee, Georgia, Güney ve Kuzey Caroline, Virginia, Kentucky, ve Appalachians dağlarının eteklerinde yaşarlar.
Meluncanlar’ın isminin kökü Melun-Can’dır. Kendilerini atalarının yurtlarından ayrı kaldıkları için lanetlenmiş kabul ederler. Melun Osmanlıca’da”Tanrının lanetlediği kişi” anlamına gelir. Buna göre Meluncanların isimlerinin kökeninin Osmanlıca olduğunu söylemek hiçde yanlış olmaz. 200’den fazla Meluncan üzerinde yapılan DNA testlerine göre, bunların Türk, ırak veya Kıbrıs kökenli olmaları çok yüksek bir ihtimaldir. Meluncan’lar erkek çocuklarını sünnet ediyorlar. Meluncan’ların folkloru’da Türke has özellikler içermektedir. Halk danslarında Türklerin’kine benzer figürler göze çarpmaktadır. Bunun yanısıra dokudukları battaniye, kilim ve halılarını süsleyen desenlerde bizimkilerle benzerlik arzetmektedir. Meluncanlar hiç bir kiliseye mensup değiller. Ancak geçmişlerinde günde beş vakit kıbleye dönerek ibadet ettikleri bilinmektedir.
Meluncanlar arasında en ünlülerinin başında köleliğe karşı mücadelesi ile tanınan; ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln gelir. Bunun yanısıra 1960’lı yılların en büyük müzik devlerinden Elvis Presley’in de bir Meluncan olduğu biliniyor... Amerika Birleşik Devletlerinin Senatosunda, her fırsatta Türk ve Türkiye aleyhtarı faaliyetlerde bulunan Rum ve Ermeni lobileri karşısında “Meluncanlar” da Türkiye lehine faaliyet gösteren bir doğal lobi olarak çalışabilecek kapasite, nüfüs ve etkinliğe sahiptirler. Ancak biraz yakın ilgi ve alaka gerekmektedir. Özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde yaşamakta olan Türk vatandaşlarımızla daha yakın irtibat halinde olmaları sağlanmalıdır.
Ya bizler, Avrupa Türkleri, bugün sayıları 5 milyona varan ve Avrupa’nın değişik ülkelerinde, değişik statülerde ikamet eden insanlar; bizler, Meluncanların ataları olan Osmanlı levend’lerinden kat kat şanslıyız. Içinde bulunduğumuz çağ’ın bilgisayar çağı olması, telekomunikasyon hizmetlerinin baş döndürücü bir süratle, sürekli yenilenmesi, bütün Avrupa ülkelerinden, Türkiye yani anavatanımızla, gerek Türk televizyonları, gerekse Türk gazeteleri vasıtasıyla diyaloğumuzun canlı olması, teknolojinin imkanları sayesinde Avrupa’nın en uç köşesinden Türkiye’nin hemen hemen her yerine hava yolu bağlantıları ile üç veya dört saat içerisinde ulaşabilme imkanı bizler için şüphesiz iyi bir avantajdır. Oysa bir düşünün bundan 500 yüzyıl önce bu tür imkanların hayal bile edilemediği çağlarda, vatan’ından uzak diyarlarda, gurbet ellerinde kalan veya kalmak zorunda olan insanlarımızın çektiği sıkıntılar ne derece büyüktü, mevcudiyetlerini devam ettirebilme mücadeleleri hemen hemen imkansızdı.
Bizler bugün onlarla kıyaslanamayacak ölçüde şanslı olmamıza rağmen ve Anavatandan ayrılalı daha 35 yılın geçmiş olmasına rağmen değişik bir takım sıkıntılar başgöstermiş durumdadır. Gereken önlemler alınmadığı takdirdede bu sıkıntılar katlanarak çoğalacaktır. Hepimizin çevremizden tanıdığı almanlaşmış, fransızlaşmış, ingilizleşmiş, bulgarlaşmış, yunanlaşmış gibi birçok “leşmiş”, laşmış” eki takabileceğimiz tanıdıklarımız vardır. Yada bir düşünün; Anadolu’nun bağrından Avrupa’nın üç değişik ülkesine çalışmak amacıyla baba ocağından ayrılan üç kardeşin çocukları; bu çocuklara aile gereken Türklük şuurunu ve Islam kültürünü vermemiş ise, en mühimi çocuklar Türkce’yi bilmiyorlarsa ve yıllar sonra köyde, büyükleri ile bir araya geldiklerinde ortaya çıkabilecek manzara ne kadar yürekler acısı olurdu... Üç tane birbirine yabancı amca çocuğu... Tarih, kendi öz benliğine sahip olamamış milletlerin hezimet öyküleri ile doludur. Bizler Avrupa Türklüğünü oluşturan, değişik ülkelerde, değişik zamanlardan beri ve değişik statülerde yaşayan Türkler olarak bu tarih vesikalarını - tıpkı “Meluncan” ların öyküsü gibi - ibretle okumalıyız. Okumalıyız ki, kendimize ve kendimizden sonra gelecek olan nesillere sahip çıkabilelim. Tarihin tozlu sayfalarında birer “Melun Can” olarak değilde “Mesud Can” olarak hayırla anılalım. Tanrı Türkü Korusun.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
7 Mayıs 2006       Mesaj #42
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Terörle mücadelenin bir sırrı var. Uzmanlar çok şey bilir, vurdulu kırdılı işlerle uğraşmanın özel eğitimini almışlardır, vs. Ama, her mücadele, sadece “masa başında” da değil, “hem masa başında, hem de başını iki elinin arasına alma konumunda” düşünebileceğiniz temel değerlendirmelerle kazanılır.

Sponsorlu Bağlantılar
Bir sırrı var, dedik. O sır şudur: Çıbanları neşterleyeceksiniz ama, vücudu mengeneye almayacaksınız. Meşruiyet şuuru pırıl pırıl ışıyacak. Halbuki hep tersi cazip ve kolay gelir. Sıkı disiplin, sıkı yönlendirme, genel daraltma; işleri kolaylaştıran bir metotmuş gibi görünür. Hiç doğru değildir.
Vücudu mengeneye alan tedbirler, vücuttaki çıbanların lehine işler. Direnç gücünü azaltır. Çıbanları oluşturan mikro organizmalara suç ortakları ve yardımcılar üretir. Normal hastalıklarda da öyle değil midir? Bir gripal enfeksiyon, zatürreye bile yol açabilir. Onu grip virüsü yapmaz yapamaz, direnç zayıfladığı için diğer mikroplar da aktif ve etkili hale gelir, başka hastalıklar da ortaya çıkabilir.
Vücudu hoş tutacaksınız. O çıbanların en büyük şikayetçisi o vücuttur zaten. Üstelik, o çıbanları ve enfeksiyon odaklarını da yok edecek olan da o vücuttur. “Plasebo” testini bilir misiniz? Bazı hastalara... Terörle mücadele, en etkili mahiyetiyle, demokrasi içinde gerçekleştirilebilir. Peki niçin öyle olamadı? Çünkü, mesela, 12 Mart’la sonuçlanan terör safhasında, “meşru iktidarın emrindeki ordu ile terörü tasfiye” fikri aydınların kafasına girmedi. Asker, “bu iktidarla bu olmaz” kanaatine varmakta haklıydı. Aydınların mesajı, görüşü, telkini öyleydi çünkü. Sadece darbeden yana olanları değil, asıl “bu iktidarla olmaz, ordu iktidardaki partiye alet edilmiş olur” diyen sözde demokratları kastediyorum.
Sonra ne oldu? 12 Mart yönetimi, devirdiği meşru iktidarın, kendini zaafa uğratması akıbetiyle karşılaştı. 12 Mart’ın başbakanı Nihat Erim “şerefli bir iş içinde değilim” demek zorunda kaldı. 12 Mart Yönetimi gibi bir yönetim, her yerde örfi idare uygulasa bile, aslen gevşek yönetim olarak kalma zaafından kurtulamaz. “Meşru iktidarı devirmek” gayr-i meşru bir iştir. Onun gölgesinde, onun hatırasına ve imajına rağmen; başka türlü gayr-i meşru işlerin önlenmesi çok zor bir haldir. Sadece 12 Mart’la değil, 12 Eylül’le sonuçlanan terör olaylarında da aynı durum geçerli olmuştur. Ve tedbirler, “vücudu mengeneye alma” tercihinin bütün zaaflarını daima taşımıştır.
... Dreyfus hikayelerini geçelim. Ben eylem aydıncılığını gülünç bulurum. Bildiriler, yürüyüşler, “aydın çocukluğu”dur. Sözü bugüne getirmeden bu husus açıklanamaz. Öyle yapacağım: Bugün, çok değil, benim seçeceğim 5-6 yazar yazılarında ortak aklın 5-6 cümlesine yer verse, 5-6 gün yer verse; inanın ki terörün beli kırılır. Bu bir türlü olmuyor, olamıyor. “Asker her şeye karışmasın” şikayeti çok dile getirilir. Ama, “her şey askere bırakılmasın, bütün sorumluluk askere havale edilmesin” diyen yoktur. Olmamıştır hiç. Demokratik şuur, demokratik kültür, demokratik sorumluluk, demokratik cesaret, demokratik sabır, demokratik ufuk, demokratik disiplin, demokratik tepki, demokratik itidal; bunların hiçbiri olmayacak, ama “demokratikleşme” lakırdılarından geçilmeyecek! 12 Eylül öncesinde bir müftü arkadaşımla konuşuyoruz... Aynen şöyle dediğini hatırlıyorum: “Polis bölünmüş Pol-Der Pol-Bir; öğretmenler bölünmüş TÖS-Töb-Der, yüksek yargı mensupları sokaklarda yürüyüş yapıyor; üniversite, üniversite olmaktan çıkmış; basın ateşe benzin döküyor, siyaset karşılıklı suçlamalarla, kavgalarla kokuşmuş, her gün 10-15 kişi öldürülüyor ve masanın üstünde işte bütün gazeteler var, açıp bakalım, bir tek insaflı yorum bulabilir miyiz? Bunu söyledim diye militarist diyecekler, ama ordu’dan başka ayakta durabilen kurum kaldı mı? Nereye gittiğimiz belli değil mi? Meclis bir cumhurbaşkanı seçemiyor. Hiç kimse kendi nefsinin hesabından vazgeçmiyor. Nefsimize dokunmasınlar da ne olursa olsun, inadı içindeler. Nereye gittiğimiz apaçık ortada. Ve tabii, böyle gecenin seherinden de hayır umulmaz. Sonrası da karanlık...” ... Meşruiyetçilik, bütün düşünceleri, bütün metotları bağlar. Altını çizin: Meşruiyet ihlali’nin zarureti yoktur; cevazların her türlüsü meşruiyete tabidir. Gayr-i meşru cevaz, meşruiyet ihlalinin en belalısıdır. (Canlı bomba gibi) ifrat sapmaları da tefrit sapmaları da gayr-i meşrudur. 12 Eylül’den önce siyasi iktidar meşruiyetini hukuken kaybetmemişti; ama uygulanan ve yaşanan demokrasi türü, meşruiyet sınırlarının içinde değildi. Terörü ve benzeri musibetleri, meşruiyet şuuruna ve sorumluluğuna sahip demokrasi’ler önler. Aydınlara duyurulur. Öncelikle onlara.

ahmetseydi - avatarı
ahmetseydi
VIP Je Taime
7 Mayıs 2006       Mesaj #43
ahmetseydi - avatarı
VIP Je Taime
Başarının vazgeçilmez şartı: ISRAR



Her başarı yolculuğunun, aynı anda korunması gereken iki temel boyutu vardır: İstemek ve eylem. İstersiniz ve yaparsınız; arzularsınız ve yapmanıza izin verilir. Başarmak istiyorsanız, hem arzuda, hem de eylemde ısrar etmeyi alışkanlık haline getirebilmelisiniz.


Gerçekten isteyen, istemekten bıkmaz ve Peygamberimizin(asm) “Acele etmediği sürece her birinizin duasına icabet olunur. Ancak şöyle diyerek acele edenler var: “Ben dua ettim, duam kabul olmadı”1, “Allah ısrarla dua edenleri sever”2 şeklindeki uyarılarını dikkate alır.


Bir gün istemekten bıktığınız şey, aslında istediğiniz şey değildir. Gerçekten yaşamak isteyen, tüm ümitlerini kaybettiğinde bile istemeye devam eder. Gerçekten aç olan insan yiyecek aramaktan bıkamaz.


İki türlü istersiniz: Birincisi inançla, heyecanla, içten ve zevkle; diğeri şüpheyle, güvensizlikle, bıkkınlık, çöküntü veya ilgisizlik halinde. İkinci yolda ilerleyiş yoktur; gerçekten istemediğinizi elde etmeye hazır değilsiniz. Sizin bile inanmadığınıza, kaderinizin Yaratıcının inanmasını nasıl beklersiniz? Almaya hazır olmadığınız, size verilmeye hazır değildir.


En coşku uyandırıcı vermek, en muhtaç olana vermektir. Kimse en içten isteyenden daha muhtaç olamaz. En çok muhtaç olanın isteği, ayda veya haftada bir aklına gelmez. Onu her an ruhunun bir köşesinde yanan ateş olarak canlı tutar. Öyle bir düzeye gelir ki, hayatı tamamen arzularının penceresinden görür. Çok susamışsanız, bir avuç toprağı bile sıkıp suyunu içmek istersiniz.


Sevmekten ve sevgi duygusuyla kalbinizi sürekli aydınlatmaktan usanmayın, ona ne kadar kötülük yaparsanız yapın, hala size iyilik yapmak isteyen bir Kudretin sanatısınız. Vermekten bıkmayandan istemekten bıkmak, insan vicdanını sızlatır. Size her sabah Güneşi veren, bazı özel isteklerinizi henüz vermemişse, üzerinize düşeni yeterince yapmamış olmalısınız.


En büyüğü verecek kadar cömert olan, en küçüğü hala vermemişse, vermek istemediğinden değildir. En zor işi başarmışsanız, en kolay işi başaramayacağınızı nasıl iddia edersiniz?


İstemekten bıkıyorsanız, istediğiniz değerli değildir veya değerinin ne kadar büyük olduğunun farkında değilsinizdir. Onu iyice araştırın, ona yüksek değerler bağlayın; isteklerinizin yeniden canlandığını göreceksiniz.

Israrı başarmak istiyorsak, şu anda yaptığımız işlere odaklanmalı, bilincimize içinde bulunduğu saniyeleri yaşatmalıyız.


Çabalarımızın sonucu bize çabalama heyecanı verir; ama şu anda yaptıklarımızdan kopup sonuçlara odaklandığımızda ilerleyişimiz durur. Zengin olma hayali zenginlik yolunda çalışmayı unutturabilir. Dikkat nereye saplanmışsa, eylem oraya yönelik olacaktır. Merdivenin bir sonraki basamağına adım atabilmeniz için oraya bakmalısınız, merdivenin zirvesine değil. Tırmanırken sadece zirveyi gören, ilk adımda yuvarlanacaktır.


Dünya, Cennet değil. “Elma” dediğinizde pencerenizden kırmızı bir elma uzatılmayacak. Eğer istiyorsanız size verilecek; ama, onun yokluktan varlığa uzanan bir yolu ve yolculuğu var. Bu yıl size yedireceği meyvelerin çekirdeğini, Yaratıcı yıllar önce toprağa ekmişti.


Nice insan kendilerine sunulacak başarılar yola çıkarıldıktan ve tam kapısının eşiğine geldikten sonra, “artık istemiyorum,” demiş ve o başarılar, getirenlerin hüzünlü olarak geri dönmelerine şahitlik etmiştir. Cumhurbaşkanı kapınıza gelmiş, dilenci sanıp geri göndermişsiniz. Dünyada hikmet hâkimdir ve hikmet sabretmektir: Yalnızca bir saniye daha fazla sabreden birinci olacaktır. Sonuçlar heyecanın dostu, ama sabrın düşmanıdır. Heyecana da, sabra da muhtaçsanız, şimdi yaptığınız her şeyi muhteşem geleceğinizle bir arada düşünmelisiniz.


Şu tuzağa hep düşüyoruz: Sevdiğimizi hayal etmenin zevkine dalarak, ona kavuşmanın çileli çırpınışından kaçıyoruz. Hayalde kavuşmanın zevkini, kavuşma yolculuğunun çilesine tercih edenler, kavuşamazlar. Sonra da, günahsız geceleri, ümitsizce ağlayan kırık kalplerle doldururlar.


Bir sınavı, seçimi veya yarışmayı kazanmak için çalışmak heyecan verir. Ama kazanacağınız şeyin büyüklüğünü hayal ettiğinizde aldığınız zevk, ona ulaşma sabrınızı taşıracaktır. Sabrın zorlanması zaferin, taşması ise yenilginin habercisidir. Eğer Cenneti görseydiniz, dünyadan nefret eder, hemen şimdi ölüp oraya gitmek isterdiniz; oysa oraya gitmenin yolu, yaşamak ve orayı kazandıracak işler yapmaktır.


Bazıları bugün bir şiir yazdıklarında, bir ay sonra mesajlarını dünyaya ulaştırabilmiş bir şair olmayı hayal ediyorlar. Ama, bunun için yarın ve ertesi gün de bir şiir yazmaları gerektiğini unutuyorlar.


İplik kadar ince ve bıçak kadar keskin bir dengeden söz ediyorum. Sonuçlarınız büyük olmayacaksa veya ne kadar büyük sonuçlar elde edeceğinizi hayal edemiyorsanız, çalışma heyecanı duymayacaksınız. Öte yandan, kazanacaklarınızın büyüklüğü sizi şimdiki işlerinizden ve arzularınızdan kopardığında, çabalamayı terk edersiniz. Cennet sevdası yüzünden, çalışmayı terk edip dağlara kaçan, mağaralara gizlenen insanlar yaşadı. Sınav heyecanı yüzünden çoğu öğrenci çalışamaz hale geldi.


Sonuçlarımızı bilelim ve onları beynimizde çok iyi canlandıralım, bizi heyecanlandırmalarına, sabrımızı zorlamalarına izin verelim; ama onların gerçekleşmesini yaratıcımıza bırakalım. Bize düşen buğdayı ekmek, çapalamak ve imkanımız varsa sulamaktır. Başakları biz yaratmayacağız. Her şeyi yaptığımız halde, bir kuraklık veya felaket, emeklerimizi heba edebilir. Çok iyi hazırlandığımız halde, sınav günü geçirdiğimiz bir hastalık yüzünden kaybedebiliriz.


İnsan acelecidir; şimdi bir milyar kazandıracak işi, on yıl sonra 1 trilyon kazandıracak işten daha değerli görüyor. Diktiğiniz ağacın bir yıl sonra meyve vermesini beklemeye hakkınız var; ama vermediğinde onu terk etmeye hakkınız yok. Daha geç gelen, daha değerlidir. Daha zor olan daha sevgilidir. Büyük aşklardan bu dersi almadınız mı?


Hedefe ulaştıran tek kural, ilerlemekte sürekliliktir. Kısa dinlenme aralıkları dışında duraklamayın; duraklamak durmanın ilk biçimidir. Karınca hızıyla bile yürüseniz, dünyayı dolaşmanız mümkündür.


Mikroskopla görebildiğimiz bakteriler o kadar hızlı çoğalırlar ki, Yaratıcının koyduğu düzen sayesinde toprağa dönüşmeselerdi, bir yıl içinde yer yüzündeki tüm karaları 5 metre yüksekliğinde bakteri kaplayacaktı. Küçümsediğiniz küçüklerin aslında tüm büyüklerin ta kendileri olduğunu keşfedin.


Peygamberimizin(asm) “Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olandır”3 sözü üzerinde düşünelim. Her gün bir saat çalışan insan, dün ve yarın 24 saat çalışıp, bugünü boş geçiren insandan çok daha kazançlıdır. Başarı, az da olsa devamlı yapılan işte gizlidir. Eğer ürettiğimiz bir sanat varsa, lütfen onunla ilgilenmediğimiz bir gün yaşamayalım.


Devamlılık, ihtiyaç duyulduğu kadar ve ihtiyaç duyulan aralıklarla yapmaktır. Gücünüzü toplayıp merdivenin zirvesine birden sıçrayamazsınız. Devamlılık, biriktirip birden harcamak değildir. Ağacınızın ihtiyaç duyduğu “yılda bir ton suyu” bir günde verip bir yıl boyu onu susuz bırakırsanız, kurutursunuz. Geleceğinizin akışı, bugününüzün akışı gibi istikrarlı ve adım adım olacak.


Eylemlerinizin eser üretmesini istiyorsanız, az da olsa devamlı yapın. Günde hiç olmazsa beş defa, neleri elde etmek istediğinizi hatırlayın; onlar için her gün bir milim de olsa ilerleyin. Günde bir defa bile istemeyen insanlar, istediklerini sanıyorlar. Dua edip etmediklerini sorduğunuzda, geçen yıl kurdukları hayallerini hatırlıyorlar. Bir gün yapmazsanız, bu bir hafta yapmamanıza, bu bir ay, bu bir yıl ve bu da bir ömür hatırlayamamanıza neden olacaktır. Hayat böyle değil midir? Bir gün televizyon seyrettiniz ve bu bir ömür seyrettirdi size. Bir ömür sigara içenler, bunu bir gün sigara içmelerine borçludurlar.


Merhum Zübeyir Gündüzalp’in “Nefis Muhasebesi” isimli kitabını bir yıl boyunca cebimde taşıdım ve yazdıklarını ruhumun bir parçası haline getirinceye kadar her gün okudum. Eyleme dönüşmeyen bilgi değersizdir; sürekli hatırladığı bilgi insanı şah damarından yakalar ve gerekirse zor kullanarak eyleme, harekete, çalışmaya sürükler.


Bir düşünce insanı coşku durumuna sokuyor. Fakat insan bu düşüncenin birkaç dakika sonra bilincinden çıkıp gitmesine izin veriyor. Üstelik yerine karamsarlığı, çöküntüyü koyuyor. Sizi coşturan bir düşünceyi papağan gibi içinizden tekrar etseniz ne olur?

Her başarımı, “odağımdan sapmamaya” borçluyum. Bir gün saparsam, ona geri dönmem günler alıyor. Geceleri uyumadan önce, yapmak istediklerim gözlerimin önünden geçer. Bazen öylesine heyecanlanırım ki, çöken göz kapaklarım açılıverir ve çalışmaya geri dönerim. Size heyecan veren bir söz, bir dua, vücudunuzu emanet edeceğiniz gecenin başında kalbinizden geçmezse, ruhunuzun elektriklenmesini beklemeyin.

ѕнσω мυѕт gσ ση ツ
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
8 Mayıs 2006       Mesaj #44
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Eski medya patronu Dinç Bilgin’in tarihî itiraflarını bir köşeye kaydetmek; arada bir de olsa bu ibretâmiz açıklamaları hatırlamak gerekiyor.

Kanal 7’de Nazlı Ilıcak’a konuk olan Bilgin, medyanın kamu ihalelerine haksız bir şekilde girmesinden bankacılık yapmalarına, medya savaşlarının perde arkasındaki yanlışlarından hükümet yıkmak için bir araya gelmelerine kadar pek çok konuda samimi itiraflarda bulundu. En çarpıcı kısım, medya-asker ilişkisinin deşifre edildiği 28 Şubat dönemine dairdi. Yakın tarihimize ‘Andıç Vak’ası’ diye geçen olayda bazı gazetecilerin nasıl suçlandığını, 28 Şubat’ın muktedir komutanlarına nasıl boyun eğildiğini anlattı Bilgin. Komutanlardan gelen haberlere bugün bile medyanın farklı gözle baktığını anlatan eski medya patronu “Gazeteyi kurarken cesur olan kadro daha sonra başka alanda faaliyete başlayınca bütün ayarı kaçtı ve çok farklı haberler yapılmaya başlandı.” diyor.
“28 Şubat’ın kalemleri zan altında”
Hafta boyunca Dinç Bilgin’in söyledikleri tartışıldı. Herkes bir şeyler yazdı, söyledi. Yeni Şafak Gazetesi, cumartesi nüshasında Bilgin’in açıklamalarını manşet yaptı. “28 Şubat’ın kalemleri zan altında” başlığıyla sunulan haberin spotunda “Sabah Grubu’nun eski sahibi Dinç Bilgin’in 28 Şubat sürecindeki asker-medya ilişkilerini açıklaması, ‘yalan haber ve yazıları’ ‘servise’ koyan dönemin yazar ve yöneticilerinin gazeteciliğinin sorgulanmasına neden oldu” deniyor. Haklılar. Bilgin’in açıklamaları doğrultusunda “kendini sorgulaması” gerekenler var. Bir dönem darbeci subaylardan emir alarak gazetecilik yapanların bir başka dönemde de benzer şeyleri yapmayacağını kim garanti edebilir?
Aslında Dinç Bey’in söyledikleri, 28 Şubat’ın askerî üssü haline gelen Sabah’tan yükselen ilk ciddi ve samimi itiraf değil. Daha önce de Sabah’ın eski Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan, Nuriye Akman’a röportaj vermiş, aydın dürüstlüğü içinde itiraflarda bulunmuştu. “Ölçü kaçtı 28 Şubat’ta. Öyle kaçtı ki, sonuçta biz kendi arkadaşlarımızı birinci sayfadan haber yaptık.” diyen Babahan, “Şimdi aynı dönemlerden bir daha geçmeyiz; ama geçersek bu hataları yapmam diye düşünüyorum.” cümlesini de sözlerine eklemiş; bir anlamda -kendi namına da olsa- demokrat bir söz vermişti.
Babahan’dan biraz daha geriye gidilince eski Sabah yazarı Can Ataklı’nın tarihî itirafı da çıkar karşımıza. “28 Şubat’ta birçok haberi paşalar yazdırdı” diyecek kadar yürekli konuşmuştu Ataklı. Üstelik somut olayları, o olaylarda aktif rol alan paşaları ve onların gazete yönetimine yaptığı baskıları nakletmişti. Herkes biliyor; 28 Şubat döneminde asker-medya yandaşlığı ile yapılan operasyonda sadece Sabah kullanılmadı; pek çok gazete ya itaat altına alındı veya korku havası verilerek sindirildi. Sonuçta herkes kaybetti; medya, siyaset, asker…
Dinç Bilgin’in itiraflarının düğüm noktası andıç hadisesi. Daha önceki itiraflarda da söz gelip hep andıca dayanmıştı. Cengiz Çandar, M. Ali Birand, Mehmet Altan gibi gazetecilerin alenen mağdur edildiği hadiseyi unutmak mümkün değil kuşkusuz. Çünkü düzmece belgeler ve yok edici baskılar sonunda gazetecilerin medyatik infazına karar verilmiş ve bilmecburiye bu iş gazete ve televizyon yayın yöneticilerine düşmüştü. Gerçekten de vahim bir olay. O günleri acı acı hatırlayan Dinç Bey nedense Ali Kırca’yı örnek veriyor. “Normaldir, o dönemin en etkili enkırmeni oydu” denebilir; ancak o kadar basit de değil. Çünkü Bilgin, komutanlardan gelen haberler karşısında gazete ve televizyonun durumunu anlatırken “Ali Kırca böyle bir haber geldiğinde bir anda ciddileşir ve farklı bir ifade ile bu haberleri sunar.” diyor.
Hatalardan çıkarılması gereken dersler
Gerçekten de öyle. Ali Kırca’nın “bastığı düğme” sadece meslektaşlarına yönelik değildi. Mesela o günlerde Fethullah Gülen’i linç kampanyasını da bazı askeri yetkililer tezgahlamıştı. Cımbızlanmış cümleler, anlam bütünlüğü ve muhataplarından koparılmış görüntüler psikolojik harp uzmanları tarafından hazırlanmıştı. Ve operasyon eski Sabah Gazetesi ile atv adlı kanal kullanılarak yapılmıştı. Yani Fethullah Gülen de andıçlanmıştı. Kaderin cilvesine bakın ki mahkemenin gecikmiş beraat kararı da geçen hafta açıklandı, atv ve Sabah’ın eski patronunun itirafı da.
Şimdi Yeni Şafak “zan altında” kalanlardan bahsediyor. A güzel kardeşim, şu ana kadar yapılan itiraflar daha buzdağının görünen kısmı. Daha neler var anlatılması gereken, daha neler... Çevik Bir’in başkanlık ettiği yayın toplantısını mı anlatsın birileri, orada eski tüfek devrimci bir gazelhanın o dönemde takındığı demokrasi havariliğini bir kenara iterek “Paşam” diye başlayıp “kurtarıcı”sını ayakta alkışlamasını mı... Belki de geriye doğru yapılan aşırı sondajların hiçbir faydası yok. Olan oldu bir kere. Hatalardan ders çıkarılsın yeter. Benzer bir durumda medya dimdik durabilsin kafi. Hükümet kurmak da, hükümet yıkmak da bizim (medyanın) görevi değil. Askerin de, bürokrasinin de, iş dünyasının da böyle bir görevi yok. Halk, en büyük hakemdir demokrasilerde. Hem halka, hem demokrasiye güvenmek varken kendimizi madara etmenin, tarih huzurunda rezil rüsva olmanın bir anlamı var mı? Dinç Bilgin’e kulak verirken biraz da bunları düşünmek gerekiyor galiba.


İrtica haberlerinde artışın bir sebebi olmalı irtica
Görünen o ki irtica kelimesi yeniden tedavüle girdi. Epey bir zamandır gündemden düşen, yerini AB kriterlerine, insan haklarına, ekonomik atılımlara, siyasî istikrara bırakan irtica kelimesi bir kere daha “hortlama” maharetini gösterdi. Hikaye uzun. Ne zaman sancılı bir döneme girilse, irtica kelimesi rücu’ eder aramıza.
Merak bu ya; son aylardaki irtica temasının gerçekten bir artış kaybedip etmediğini anlamak istedim. Bu konularda uzman bir şirkete başvurdum. “Bana 2005’in ilk günlerinden nisanın son gününe kadar yapılan irtica haber ve yorumlarını derleyebilir misiniz?” diye sordum. Maksadım belli. Belki de irtica haberlerindeki artış benim zihnî bir yanılgımdı. Bununla yüzleşmem gerekiyordu. Başvuru yaptığım şirket teklifime sıcak baktı ve hemen işe koyuldu. Bu çalışmanın özünü küçük bir istatistik ile kamuoyunun takdirlerine bırakıyorum. Ve soruyorum: Nasıl oluyor da ocakta 187 irtica haberi yapılmışken bu rakam şubatta 237’ye, martta 321’e, nisanda 858’e çıkıyor? Bu âmûdî yükselişi kim ayarlıyor? Gazete sütunlarına yansıyan bu yükseliş, sokaktaki insanın tansiyonunu mu yansıtıyor; yoksa zoraki bir durumla mı karşı karşıyayız? Sokaktaki vatandaşın “irtica kaygısı” dört ay içinde yaklaşık dört misli artmışsa, Türkiye’de yapılan gazetecilik de, bu gazetecilik doğrultusunda hazırlanan bu haberler de doğrudur. Ancak durum bu kadar vahim değilse, dört ayda dört kat artan irtica haberlerini medya bir kere daha düşünmeli. Bu gündemi gazetelere sakız yapan odaklar, bazı hezeyanlara cevap vermeyi de mecbur kılıyor. Geçmişte yapılan irtica kampanyaları Türkiye’ye büyük zarar verdi. Dinç Bilgin’in birkaç gün önce Nazlı Ilıcak’a söyledikleri bile yeterince ibret dersi veriyor. Gazeteci dediğin aynı hatayı elli kere yapmaz, geçmişten ders çıkarır. İrtica meselesine bir de bu açıdan bakmakta fayda var.
GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
8 Mayıs 2006       Mesaj #45
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi
Görüşü Anayasa ile bağdaşmıyor


Köşe Yazısı ve MakalelerYargıtay, emekli Tümgeneral Osman Özbek’in Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’e 4 bin YTL tazminat ödemesi kararını bozdu. Oybirliğiyle alınan Yargıtay kararında, Özbek’in de eleştirdiği Dinçer’in görüşlerinin Anayasa’daki ’değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ nitelikteki hükümleriyle bağdaşmadığı vurgulandı.
Yargıtay, emekli Tümgeneral Osman Özbek’in, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’e, ’kişilik haklarına saldırıda bulunduğu’ gerekçesiyle tazminat ödemesine ilişkin mahkeme kararını bozarken çarpıcı gerekçelere yer verdi. Yargıtay kararında, "Davacı, Anayasa ile bağdaşmayan görüşler savunduğuna göre eleştirilere de katlanmak durumundadır" denildi. Yargıtay’ın, Müsteşar Dinçer’e, "Devletin bir numaralı memuru Şeyhülislam gibi konuşuyor. Fetva veriyor" sözlerini suç olarak görmeyen kararını değerlendiren Emekli Tümgeneral Özbek, Hürriyet’e şunları söyledi: "Adalet yerini buldu. Bu sözleri söyleyen cumhuriyetimiz ve ülkemiz için bunları düşünen kim olursa olsun, böyle bir makamda oturamaz" diye konuştu.
4 BİN YTL TAZMİNAT
Dinçer, 1995’te bir sempozyumda cumhuriyet rejimine ilişkin yaptığı konuşmaya atfen, bir televizyon kanalında konuşan Özbek’e, 20 bin YTL’lik manevi tazminat davası açtı. Ankara 13. Asliye Hukuk Mahkemesi Dinçer’in davasını kısmen kabul etti ve Özbek’i yasal faizi ile birlikte 4 bin YTL manevi tazminat ödemeye mahkum etti.
OYBİRLİĞİYLE BOZULDU
Özbek’in temyiz başvurusunu görüşen Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, mahkeme kararını oybirliği ile bozdu. 2 sayfalık kararda, davalı Özbek’in delilleri arasında bulunan ’Bilgi ve Hikmet Dergisi’nin 1995’te basılan 12. sayısında Dinçer’in bir sempozyumda yaptığı konuşmanın yayımlandığı ve şu görüşleri savunduğu kaydedildi:
"Cumhuriyet ilkesinin zayıfladığı ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen cumhuriyet kavramının artık bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür. Türkiye’de cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam ile bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece TC’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerine daha çok katılımcı daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi sorumluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum."
SÖZLER ELEŞTİRİ
Dinçer’in yaptığı bu konuşmada ileri sürdüğü bu görüşlerinin, TC Anayasası’nda yer alan ’değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ nitelikteki hükümleri ile bağdaşmadığı vurgulandı. Kararda, "Davalının söylediği sözler eleştiri kapsamında, düşünce açıklaması niteliğindedir" denildi.
Dinçer, ’karar düzeltme’ isteminde bulunabilecek. Bu 4. Hukuk Dairesi’nce görülecek.
’Şeyhülislam gibi fetva veriyor’ demişti
ANKARA 13. Mahkemesi’nin kararına göre, Dinçer’in, Özbek’e, manevi tazminat davası açmasına neden olan ve 22 Ocak 2004’te bir televizyon kanalının ana haber bülteninde canlı yayında söylediği sözler şöyle: "...Bakınız Başbakanlık Müsteşarı devletin bir numaralı memuru, Şeyhülislam gibi konuşuyor. Benim bakışımla sizin bakışınızla T.C. vatandaşları onu Şeyhülislam gibi görüyor. Fetva veriyor. İlk verdiği fetva şudur; ’TC yavaş yavaş İslamlaşacaktır. Cumhuriyet devrini tamamlamıştır ve AKP iktidarı yeni başlayan bu mücadelenin ilk mücadelesini vermektedir’ diyor. Bu müsteşar veya bu Şeyhülislam orada oturabilir mi? Başbakan’ın kendisine danışman olarak seçtiği insan iki gündür gazetelerde diyor ki; ’Devlet önemli değildir. Ümmet önemlidir. Ne demek yani. Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkacak mısınız.?"
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
9 Mayıs 2006       Mesaj #46
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi
Sovyetler Birliği’nin Çöküşü ve Yeni Rusya Çeçen Mücadeles


Sovyetlerin YıkılışıDoğu Avrupa’da 1989 ve Rusya'da 1991 yılında komünizmin çöküşünün basit bir rejim değişikliğinin ötesinde kapsamlı ve çok önemli sonuçları olmuştur. 1985 yılında yönetime gelen Gorbaçov 70 yıl süren merkeziyetci idareye son vermek, Sovyetleri federasyon sistemine dönüştürmek ve birtakım reformlar yapmak için Glasnost ve Perestroyka'yı gündeme getirmişti. Bu içten içe bağımsızlık ateşiyle yanıp tutuşan fakat sovyet yönetimine karşı gelemeyeceğini gördüğü için sesini çıkartmayan halkların öfke ve huzursuzluklarının gün yüzüne çıkarttı. Gorbaçov'un amacı uzun vadede Sosyetler Birliği'nin dağılmasını önlemekti. Fakat sonuçhiç de öyle olmadı ve 1989'a gelindiğinde artık Sovyetler Birliği, birliği oluşturan devletler üzerindeki hakimiyetini kaybediyordu, bazı devletler bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardı. 6 yıl süren reformların ardından 1991 yılının sonunda Sovyetler Birliği resmen dağıldı.
Bağımsız Çeçenistan
Bu durum Çeçenler'i cesaretlendirdi. Kasım 1990'da Çeçen-Inguş Yüksek Meclisi Çeçenistan'ın egemenliğini ilan etti. 21 Ekim 1991 yılında Çeçenistan'da parlemento ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı ve oyların %85'ini alan Cevher Dudayev Cumhurbaşkanı oldu. Bu durum yeni bir mücadelenin başlaması demekti.
Ruslar kendi toprakları kabul ettikleri bu bölgede yeni bir devletin kurulmuş olmasını kabul etmemişlerdi. Dolayısıyla bu kararın ardından bölgede olağanüstü hal ilan edildi ve bölgeye asker gönderildi. Bir süre sonra bu askerleri geri çekmek zorunda kalsalar da Ruslar’ın, bölge üzerindeki hakimiyetlerinden vazgeçmeye niyetleri yoktu.
1994 yaz aylarında Çeçenistan'da Rusya'nın desteğini alan ya da bizzat onların örgütlediği muhalifler, Dudayev yönetimine karşı silahlı mücadeleye giriştiler. Muhaliflerin oluşturduğu geçici Yüksek Konsey, açıkça olmasa bile, Rusya tarafından Çeçenistan'ın yasal hükümeti kabul edilmişti.
Bu dönemde Dudayev Yönetimine karşı muhale-fetin giriştiği saldırılarda Rus askerleri de bulunuyordu. Bu, Rusya'nın Çeçenistan'a müdahale edeceğinin ilk önemli işaretiydi. Çalışmalar devam ederken Rus Hükümeti güya taraflar arasında ki mücadeleyi bitirmek için 26 Kasım 1994'de yaptığı açıklamayla tarafları 48 saat içinde silahlarını bırakmaya çağırdı. Aksi takdirde Çeçenistan'da olağanüstü hal ilan edilecek ve askerî operasyon başlatacaktı. 11 Aralık 1994 tarihinde de Rus askerleri Çeçenistan'a girdi.
Burada dikkati çeken önemli bir nokta; Rusya'nın 1991-1994 arasında Çeçenistan'ı unutmuş gözükmesiydi. Zira bu dönemde ne Çeçenlerin bağımsızlığınıkabul ettiler, ne de buna açıkça karşı çıktılar. Bağımsızlıklarına razı olamazdılar; çünkü bu durum Rusya'nın kendi toprağı olduğunu iddia ettiği diğer bölge halklarının da aynı yöndeki isteklerini kamçılayarak, açılan kapıdan diğerleri de geçecekti. Karşı koyma durumunda da değildiler. Zira iç dinamikler henüz sağlam zemine oturmamıştı ve adeta geçmişin artıklarını temizlemekle meşguldüler. Ayrıca böyle zayıf bir dönemde girişilecek askeri müdahele Batının tepkisini çekeçek, Batı Dudayev'i bir bağımsızlık savaşcısı olarak kabul edecekti. Bu ve benzeri nedenlerle Ruslar daha uygun bir zaman kollamayı tercih ettiler.
Bunu için de öncelikle Çeçen halkını birbirine düşürmeye çalıştılar ve nisbi de olsa bunda başarılı oldular.
Ikinci olarak; 1994 yılı boyunca sürdürdüğü siyasi ve diplomatik girişimlerde Rusya, Eski Sovyet coğrafyasının tek yönlendirici gücü olduğunu Batıya ve Amerika'ya kabul ettirdi. Batılı Devletler ve Amerika Rusya'daki reformların başarılı olmasını, serbest pazar ekonomisi ve demokrasinin oturmasını çok önemsiyorlardı. (Çünkü bu şekilde Batı ve Amerika bu bölgeye daha rahat girebilecek ve bu pazardan istifade edebilecekti.) Dolayısıyla reform yanlısı olarak ortaya çıkan Yeltsin'i sarsacak, siyasi otoritesini zayıflatacak hiçbir oluşuma Batının ve Amerika'nın izin vermesi mümkün değildi.
Rusya'nın Çeçenistan'ı Işgali (1994)
Böyle bir diplomatik başarıyla kendini sağlama alan Rusya artık unuttuklarını hatırlayabilirdi. Ve öylede oldu. Bağımsızlık ilanının üzerinden üç yıl geçtikten sonra Rusya Çeçenistan'ı bir bahaneyle işgal etti. Moskova Çeçenistan'a birkaç saat içinde geri dönebileceği hayaliyle saldırmıştı. Ancak hiçte bekledikleri gibi olmadı ve yüz yıllardır savaş meydanlarında destan yazmaya alışmış bu millet, onlara hiç de kolay yem olmayacağını gösterdi.
Çeçenler, Ruslar karşısında yılmadan direnirken Ruslar da savaş meydanında gösteremedikleri varlıklarını sivil halkı yok ederek ortaya koymaya çalıştılar. Tarih, 20. Asırda bir kez daha tekerrür ediyor ve bu mazlum halk yeniden Rusların acımasız, zalimane tavırlarına maruz kalıyordu. Yine başlarına bomba yağıyor, yine vatanlarını terk etmek zorunda kalıyorlardı. Yardımcıları ise herşeyin sahibi olan Allah'tı. Sonuçta bu bir avuç insan Rusya'yı,dünyanın bu süper gücünü, tankları, topları, uçakları, füzeleri ve daha bir çok maddi güç göstergesi aletleriyle mağrur Rusya'yı dize getirmeyi başardılar.
Yaklaşık iki yıl süren savaşın ardından Moskova kendine göre hazırlıksız giriştiği bu mücadeleyi birazda Rusya'daki başkanlık seçimleri nedeniyle bitirmek istedi. Çeçenler’le Mayıs 1996'da ateşkes antlaşması, Haziran 1996'da da barış antlaşması imzalandı. Fakat bu geçici idi. Rusya'nın maksadı hem bu savaştaki hatalarını düzetmek, hem de bir sonraki mücadeleye daha iyi hazırlanmaktı. Zaten yapılan antlaşmada da Çeçenistan'ın siyasi ve hukuki durumuna değinilmemeşti.
Ve Bugün (1999)
Ağustos ayı başlarında Kafkasya da yeni bir hareketlilik başladı. Çeçenistan'da savaşın ardından bir yıl başkanlık yapan, ardından istifa edip muhalefete geçen, aynı zamanda Çeçenistan Şurası'nın başı Şamil Basayev, Dağıstan'ın bağımsızlığı için mücadele etmek üzere kendine bağlı bir gurup Çeçen ve Dağıstanlı mücahitle Dağıstan'ın Rus yanlısı yönetimine karşı harekete geçti. Dağıstan'daki Rus askeri birlikleri bu harekete karşı koydu. 1996 yılından itibaren genel olarak sakin günler geçiren Kafkasya yeniden ısınmaya başlamıştı. Rusya Başbakanı Stapaşin, endişesi "Rusya Dağıstan'ı kaybedebilir" diyerek ortaya koyuyordu. Mücahitlerin oluşturduğu Çeçen-Dağıstan Islam Şurası 10 Ağustos'ta Bağımsız Dağıstan Islam Devletini ilan etti. Aynı gün Yeltsin Dağıstan’a müdahale kararını onaylıyor bu kararın ardından Ruslar önce Dağıstan'a ardından da Çeçenistan'a saldırıyorlardı. Eylül ayından itibaren savaş tamamen Çeçenistan'a kaydı.
Ruslar bu kez savaşa daha iyi hazırlandıkları düşüncesindeydiler. Yeltsin'in ifadesiyle "1994-1996 döneminde yapılan yanlışlıklar bu kez tekrarlanmayacaktı" , 100 binin üzerinde bir orduyla Çeçenistan'a giren Rus askerlerî uçaklarının havadan, füzelerin karadan sağladığı desteğe rağmen savaşçı Çeçenler karşısında çok önemli bir başarı kazandıklarını söylemek zordur. Dağlara ve ormanlık alanlara sığınan Çeçen askerler, Ruslarla birebir mücadeleye hazırlanmaktadırlar. Bu ara girişilen birebir mücadelerde de Çeçenler galip gelmektedir. Ruslar mücahitlere karşı önemli bir başarı elde edemeyince savunmasız halkı kendilerine hedef seçtiler. Kadın, çocuk, yaşlı demeden halkın üzerine ölüm kusmaktadırlar.
Işlerine geldiğinde insan haklarından gem vuran Batı ve Amerika ise Rusya ile olan çıkar ilişkileri nedeniyle bu acımasız saldırılara karşı hiçbir önemli girişimde bulunmamaktadır. Islam dünyasının kayıtsızlığı ise utanç verici boyutlardadır. Zira Devlet Başkanı Aslan Mashadov Islam Ülkeleri'nin bu vurdum duymazlığı nedeniyle Padan yardım isteme durumunda kalmış ve bunu da utanarak ancak mecburen yaptığını ifade etmişti. Çeçenler'le hem din hem de etnik bağı bulunan Türk Dünyası'nın ve özellikle de Türkiye'nin tavrı Çeçenleri daha fazla yaralamaktadır. Türkiye, Çeçenleri Rusya'nın isteğiyle terörist kabul etmiş ve onlarla terörizme karşı ortak mücadele antlaşması imzalamıştır. Yönetimlerin bu kayıtsızlığı yanında müslüman halklar da Çeçenlere Vahhabiler, Üsame b. Ladin yardım ediyor, Çeçenler Rusya içinde en önemli mafya hareketlerini kontrol ediyor gibi çeşitli kampanyalara aldanıp 1994'te ki tavrının aksine Çeçenistan'ı yalnız bırakmıştır.


Çeçenistan Işgalinin Sebepleri
Çeçenistan mücadelesi Ruslar için her bakımdan önem arz eden bir mücadeledir. Çeçenistan işgalinin Ruslar için ekonomik ve stratejik hedefleri mevcuttur:
a.)17 milyon kilometre karelik yüzölçümü ve 150 milyonluk nüfusuyla eski Sovyetlerin gerçek mirasçısı olan Rusya, ayrı milletlerden oluşan 16 muhtar cumhuriyet ve 6 özerk bölgeyi içerisinde barındırmaktadır. Bunlardan pek çoğu bağımsızlık için sıraya girmişler, adeta fırsat kollamaktadırlar. Çeçenistan bir anlamda bunlara öncülük etmektedir. Tataristan, Başkürdistan, Komi Cumhuriyeti ve Tunan Bölgesi içindeki Ruslar fırsat kollayanlardan birkaçıdır. Petrol vb. zengin yeraltı kaynaklarına sahip bu toprakların da bağımsızlık mücadelesine girişmesi Rusya'nın tamamen parçalanmasına neden olacaktır. Bu açıdan çeçenistan Rusya için önemli bir kale, önemli bir mevzidir. Burada yenik düşmesi diğer 16 cumhuriyeti ve 6 özerk bölgeyi yitirmesi anlamını taşır. Rusya için ölüm kalım mücadelesine denk olan bu durum onların tarihi, ayı fügürlerine, canavarca tavır ortaya koymalarına neden olmuştur.
b.)Çeçenistan'ın petrolün işlenmesi ve ticaretindeki rolü bu işgalin ikinci nedeniydi. Bu bölge geçmiş dönemlerde Avrupa'nın en önemli petrol üreticisi sayılıyordu. Moskova'nın bu hususla ilgili kızdığı bir başka nokta; Çeçen petrolünün Rus istatistiklerine girmeden diğer bölgelere ulaştırılmasıydı. Bu Moskova'nın kendine bağlı otonom bölgeler üzerinde kurmaya çalıştığı ekonomik otoritenin sarsılması anlamını taşıyordu.
c.)Bir başka ekonomik neden de Hazar petrollerinden Rusya'nın pay alma isteğiydi. Avrupa Orta Doğuya olan enerji bağımlılığını azaltmak için hazar petrollerinin bir boru hattıyla Batıya ulaştırılması arzusundaydı. Bu hattın geçeçeği güzergahı belirleyecek temel ölçü istikrardı. Rusya bu petrolden pay alabilmek için hattın Kafkasya'nın Kuzeyinden geçerek Karadeniz kıyısındaki Novorossik limanına ulaşmasını istiyordu. Belirtilen bu bölgede Çeçenler yaşıyordu.
d.)Çeçnistan önemli Tren ve karayolu bağlantıları üzerinde idi. Kafkasya'nın çeşitli bölgelerin, Trans-Kafkasya ve Güneydoğu Avrupa'ya bağlanan tek ulaşım hattı Çeçenistan üzerinden geçiyordu. Ayrıca yine bu hat bölgeyi Dağıstan, Azerbaycan ve Iran'a bağlıyordu. Rusya bu denli stratejik öneme sahip bölgenin kontrolünden çıkmasına razıolamazdı. Çünkü bu Rusya'nın hem bölge ülkeleri üzerindeki hakimiyetini azaltacak, hem de Avrupa'ya olan kapısını kapatıp onu kendi iç huzursuzluklarıyla ba başa bırakacaktı.
Bunların dışında Rusya'nın iki bahanesi vardır:
1.Çeçnistan güya çeşitli mafya ve suç örgütlerinin merkezi durumundadır. Çeçenler zaman zaman Moskova'nın merkezinde dahi önemli saldırılar gerçekleştirebil-mektedirler. Hatta Ruslar bunu bir propagandaya dönüştürerek bununla dünyayı ve daha ötesi Çeçenlerle kan ve din bağı olanları (Türk ve Müslümanları) ne yazık ki- oyalayabilmektedir.
2.Güya bu bölge fundamentalist akımların merkezi durumundadır. Aleyhlerine gördükleri her hareketi bir şekilde mahkum etme becerisine sahip olanların son iddialarından biri de budur. Kimine Şii, kimine Vahhabi, kimine de bir başka şey...Yeter ki Müslümanlar arasında farklılıklar meydana getirilebilsin ve birbirlerine destek çıkmaları engellensin. Bu günlerde devam eden savaşta geçmişe nazaran Müslümanların duyarsızlıklarını Ruslar, bu propagandalarına borçludurlar. Acı olan bu tür propagandaların Müslümanlar arasında makes bulmasıdır.
Bütün bunlar Rusya'nın bu bölgeden vazgeçmeyeceğini, bu gün sürdürdükleri acımasız savaşı kazanamayıp geri dönmek zorunda kalsalar bile:- inşaallah öyle de olacak- bölgeyi rahat bırakmayacaklarını göstermektedir.
Allah Çeçen Mücahitlerinin yardımcısı olsun, onlara Ruslar karşısında galip gelmeyi nasip eylesin diyoruz.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
9 Mayıs 2006       Mesaj #47
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Önceki gün eski kitaplar arasında dolaşırken Peyami Safa’nın şu cümlesine rastladım: “Türkiye’de irticanın ilmî tarifi yapılmamıştır.”

1959’da yazılan bu satırları hafif bir tebessümle karşılamak zorunda kaldım ve kendi kendime “İlahi Peyami! 45 yıl önce söylediğin bir cümleyi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı söyledi diye kıyametler kopuyor.”
Pazar günkü Yeni Şafak, Demirel ile ilgili büyükçe bir kupür kullanmıştı. 1987’de Cumhuriyet’e konuşan Süleyman Bey’in röportaj başlığı aynen şöyle: “Laikliği tarif etmek lazım”. Mülakat metnine dalınca karşınıza şu cümleler de çıkıyor: “Anayasa’nın hiçbir yerinde tarif edilmiyor. Laiklik sadece Ceza Kanunu’nun 163. maddesinde bir cümle ile geçiliyor. Her askerî müdahale öncesinde ‘laiklik çiğneniyor’ ve irtica gerekçeleri vardır.” Demirel’in bugün söylediği ile dün söylediği arasında ne kadar büyük fark var. Belki de bu yüzden yıllar geçiyor, bir arpa boyu mesafe alınamıyor.
Pazartesi günleri neşredilen Zamanüstü Yazılar’ı takip ediyorsunuzdur. Bundan kırk yıl, altmış yıl, seksen yıl öncesinde kaleme alınmış yazılar yayınlanıyor. Bu makaleleri okuyunca bazı konularda mesafe alınamadığını görüyor, üzülüyorsunuz. O kadar çok şey değişti ki dünyada. Fikirler eskidi, ideolojiler çürüdü, onların yerini yeni düşünceler aldı. Ne var ki bizde bazı problemler bir türlü çözülemiyor. Kördüğüm olmuş mevzulara bakıldığında ümitsizlik ve karamsarlık çöküyor ruhlarımıza. “Demek değişen bir şey yok” tespitinden “Demek hiç bir şey değişmeyecek” kehanetine ulaşmak da mümkün. Aslında kangren olmuş konulara yeniden dönüldükçe bambaşka bir duyguya kapılmak gerekiyor. Onca değişim ve oluşuma rağmen sembolik kavgaların ülkenin ufkunu karartması, aklı başında insanlar için bir ibret vesikasıdır; umutsuzluk vesilesi değil.
Türk insanının gayretini; himmetini, cesaretini takdir etmek; en azından hakkını teslim etmek gerekiyor. Çünkü o, olumsuz şartlara rağmen, kendi iç dinamizmiyle ayakta kalmıştır hep. Statüko her şeyi çekilmez hale getirdiği halde ticarette, siyasette, sanatta, kültürde o hep kendine mahsus bir sezgi ile yeni mecralar açmıştır. Basiret ve firasetiyle hep itidal yolunu seçmiş ve sosyal barışı korumayı onca tahrike rağmen başarmıştır insanımız. Halkın defalarca geçtiği çetin sınavdan aydınların geçememesi düşündürücü. Önyargı ve şartlanmışlık, Türk entelektüelinin iliklerine kadar işlemiş. Bazı kimseler, en olumlu icraatları bile mariz bir cepheleşme içgüdüsüyle göğüslemeyi düşünüyor. O yüzden mesafe alınamıyor.
Dün bir gazetede ilginç bir haber vardı: “Kutlu Doğum’dan sonra Mutlu Doğum” başlığıyla verilen habere göre Kadıköy Belediyesi, 15-21 Mayıs tarihleri arasını “Mutlu Doğum Haftası” olarak kutlayacakmış. Gazetenin verdiği bilgilere göre Atatürk’ün 1881’de doğduğu bilinse bile, doğum günü bilinmiyormuş. Bunun üzerine Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, 19 Mayıs’ı Atatürk’ün doğum günü ilan etmiş ve “Kutlu Doğum Haftası”ndan ilham almış.
Atatürk’ün doğum günü münasebetiyle etkinlik düzenlemeyi anlamak mümkün de, Atatürk’ü Hz. Muhammed’in karşısına alırcasına ya da nübüvvet gibi İlahi bir makamla eşdeğer görmeyi çağrıştırırcasına kutlama yapmayı anlamak mümkün değil. Eğer Sayın Başkan, Atatürk-Hz. Muhammed karşılaştırması ya da benzeştirmesi yapanların kendilerini ve Atatürkçülüğü ne kadar zor durumda bıraktığını bilseydi böyle bir hamle yapmanın riskini de görmüş olurdu. Halk irfanının topuklarına kadar erişebilseler, Atatürk’ün tarihî yerini de, Hz. Muhammed’in saygınlığını da halk vicdanında görecek ve yanlış anlamalara neden olacak bir işe girişmeyeceklerdi. Bir yandan halk kendini yeniliyor, değişiyor ve bütün bu değişim içinde kültürel kimliğini koruyor. Diğer yandan bazıları da kadim yanlışları daha da kördüğüm haline getirecek semboller üzerinden buyurgan yollar açmaya gayret ediyor. Bu ülkenin aydınları cepheleşme sendromundan kurtulamazsa bir gün görecekler ki halk kendilerini bir hayli geride bırakmış. Belki de bu şekilde çözülecek bazı temel sorunlar; yani pratik çözümler teorik kavgaları bitirecek, yeni bir sentez çıkacak ortaya.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
9 Mayıs 2006       Mesaj #48
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ne çok küskün insan var bu toplumda, ne kadar sık küsüyoruz birbirimize. Büyümemiş çocuklarız, sağ elimizin işaret ve orta parmakları dolanmış birbirine; ha bire bozuşuyoruz birileriyle.

Sadece duygusal dünyamızı değil, zihinsel dünyamızı da ikiye ayırıyoruz: “sevdiklerim” ve “sevmediklerim”. Futbol takımı tutar gibi tutuyoruz sanat ve fikir dünyasının simalarını: doğuştan fanatik olmaya ahdetmişiz bir kere. En “entelektüel meseleler”de dahi, temel ölçütümüz duygularımız. Eserden ziyade kişilere odaklanırız. Ya topyekûn sahiplenir, ya büsbütün reddederiz. Eleştirilerimizde de, beğenilerimizde de alabildiğine fanatik, her daim partizanız. Bu sebeptendir ki, bir yazarı şahsen sevmeyip gene de yazdıklarını büyük bir keyifle okuyabileceğimiz ihtimaline tamamen kapalı algılarımız. Yazısını beğenmek için illa da o insanı sevmek zorunda mıyız?
Yahut tam tersine. Belki de kişiliği böyle iyi, şöyle güzel de bir edebiyatçının, lakin yazdıkları hitap etmeyecek bize. Olamaz mı? Ya da hakikat belki de daha karmaşık. Belki de aynı yazarın bir kitabını çok çok beğenip de bir sonrakinden tad almamak mümkün, derken bir başka yapıtını tekrar beğenmek... Yazar ile yazıyı, sanat ile sanatçıyı birbirinden ayırt edebilmeli. Keza bir sanatçının farklı farklı ürünlerini de değişken ölçütlerle değerlendirebilmeli. % 100 beğeni ile % 100 reddiye arasında gidip gelmek zorunda değiliz. Şahıs ile eseri birbirinden ayıramadığımız için eleştiriyi şahsa yöneltilmiş bir hakaret gibi algılamaktayız. Bu edebiyatta da böyle, siyasette de böyle, akademide de böyle...
Boston’daki ilk günlerim. Üniversitede ilk bölüm toplantıma katılıyorum. Ellerimizde kova boyutunda kahve fincanları, önümüzde yığılı programlar; öğretim üyeleri bir sonraki dönem verilecek dersleri tartışıyorlar. Çok geçmeden çetin tartışmalar alevleniyor, alabildiğine keskin fikir ayrılıkları. Derken iki öğretim üyesi bariz biçimde ters düşüyor birbirine. Birinin vermek istediği dersi beriki tamamen gereksiz görüyor. Eleştiren akademisyen, söz konusu dersin niye açılmaması gerektiğini anlatabilmek için alıyor sazı eline, son beş yılda verilen benzer dersleri irdeleyip, meslektaşına başka bir ders açmasını öneriyor en nihayetinde. Öteki sinirleniyor. Açacağı dersin gerek öğrenciler gerekse kurum için önemini ispatlamaya girişiyor.
Tansiyon yükseledursun ben kenarda merakla bekliyorum. “Herhalde çıkışta kapıda birbirlerinin boğazına sarılır yumruklaşır bunlar, ardından aylarca birbirleriyle konuşmaz, diğer öğretim üyelerini, hatta öğrencileri ve asistanları da kendi kamplarına çekmeye çalışırlar. Vah yazık, amip gibi bölünür şimdi bu bölüm. Daha bir beş sene toparlanamaz artık...” Bunları geçiriyorum aklımdan; çünkü böyle yürür işler Türkiye’deki akademik toplantılarda. Ne var ki, toplantı tamamlandığında, daha az evvel kıran kırana tartışan iki akademisyenin şakalaşarak birbirlerinin kollarına girdiklerini görüyorum şaşkınlıkla. Hep beraber öğle yemeğine çıkıyoruz. Hayret, kimse kimseye küsmemiş. Fikirlerini beğenmemek ile şahsa saldırı bir tutulmamış. Bu Hıdrellez’de Hızır’dan dileğim: Kişi ile eseri birbirinden ayırabilen, eleştiriyi böylesine şahsileştirmeyen ve “yazar odaklı” değil “yazı odaklı” olabilen bir edebiyat ortamına kavuşmak...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
10 Mayıs 2006       Mesaj #49
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Çok iddialı bir havada ve insanlığın kadim problemlerine ebedî çözümler bulmuş ve tarihi noktalamış üslubuyla savunulan “demokrat zihniyet”in ne sağlam felsefî temellerinin ne de pratik işlerliği olan önermelerinin bulunduğu, üzerinde biraz düşününce kolayca anlaşılıyor.

Bir süredir tarafı olduğum “liberallik ve demokratlık” polemiğinin eski yazılarını topluca okuyanlar bunu hemen fark edecektir. “Demokrat zihniyet” denilen şeyin bir fikir omurgası olmadığı için, tahrip edici eleştiriler ya görmezden gelinerek geçiştirilmekte ve yeni tezler ileri sürülmekte veya çok sıkışınca dolaylı itiraflar yapılmaktadır. Bir ideoloji olmadığını gösterdiğim “demokrat zihniyet”in, şimdi, bir felsefî pozisyon teşkil ettiği ve bir ahlâk ve toplum teorisine sahip olduğu iddia edilmektedir. Başkalarına cömertçe yöneltilen “relativizm” suçlaması ise iflas etmiştir. “Demokrat zihniyet”in mutlak relativizme dayandığına işaret etmem üzerine, bu gerçek, mecburen, demokratik zihniyetin relativizminin epistemolojik değil “ontolojik relativizm” olduğunu söylemek suretiyle kabul ve itiraf edilmiştir.
Siyaset felsefesinde, bir pozisyon, bazı temel beşeri problemler ve durumlar hakkında söylenecek, iyi temellendirilmiş, öncülleri belli, açılımları tahmin edilebilir veya mantık yürütmeyle çıkarılabilir, hayatın testine tabi tutulmuş, tatmin edici derecede iç tutarlılığa sahip fikirler demetidir. Kimseyi üzmek istemem; ama ben, bu “demokrat zihniyet”te böyle bir öz görmedim, göremiyorum. Gördüğüm, bir felsefî pozisyon değil, yalnızca, çeşitli felsefî pozisyonlardan bir ölçüde etkilenmiş, zayıf spekülasyonlardır. Etkilenilen kaynaklar arasında kolektivizm, post-modernizm, kurucu rasyonalizm, nihilizme varan mutlak relativizm ve kimilerini dehşete düşürebilecek de olsa, geniş anlamda liberal düşünce geleneği bulunmaktadır. Söylemin üslubunun mağrur ve insanlığın felsefî birikimine kafa tutar olması, onu zayıflıktan kurtaramamaktadır.
Demokrat zihniyetin çelişkileri...
Şimdi, bu zihniyete itibar edersek, her şey özneldir, biz neyin doğru veya yanlış olduğunu bilemeyiz. Bütün insanlar ve bütün zamanlar için doğrular yoktur. Doğrular hem zamana ve mekana, hem toplumsal ortama, hem de kafamızdaki kategorilere bağlıdır. Bazı şeylerin varlığının kafamızdaki düşünce kategorilerine bağlı olduğu doğrudur. Mesela, bana göre artı-değer diye bir şeyin olmamasına karşılık Marksistler için artı-değer temel beşeri gerçekliklerden biridir. Hayek, The Sensory Order’da ve başka yerlerde bunun uzun açıklamalarını yapar. Bu yüzden, makul bir relativizm savunulabilir bir pozisyondur. Ancak, yukarıda özetlediğim görüş mutlak relativizmdir. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemezsek, her şey göreli ise, “demokrat zihniyet”in tek tutamağı olan konuşma, birbirini anlamaya çalışma ve müzakereye de ihtiyaç yoktur. Bunlarla uğraşmak, boşuna zaman öldürmek olacaktır. Zira, göreliliğin ortadan kalkma ihtimali yoktur.
Bereket versin, insanlar, hiçbir alanda hiçbir zaman doğruyu bulamama ve dolayısıyla değer yaratamama durumunda değildir. Hayat ve içinde yaşadığımız toplumlar bunun böyle olmadığını göstermektedir. İnsanlar, insan doğasından, insani hayattan, tecrübeden ve akıl ve mantıktan yararlanarak doğrulara ulaşabilirler ve bu doğrular bütün zamanlar ve mekanlar ve insanların tamamı veya büyük ekseriyeti için doğru olabilir. Başka türlü olsaydı hayat ya gayri mümkün olurdu veya bugünkü gibi olmazdı.
Örnek verelim: “Herkes kendi vücudunun sahibidir” şeklinde bir önerme geliştirsek ve bunun her zaman ve her insan için doğru olduğunu söylesek, bu hata mı olur? Herkes kendi vücudunun sahibi değil midir? Yahut, gelecekte bir zamanda, insanların, bir şahsın vücudunun o şahsın kendisinin değil başkası olduğunu kabul etmeleri mümkün müdür? Büyük liberal filozof Lord Acton, “İktidar yozlaşmaya meyillidir, mutlak iktidar mutlaka yozlaşır.” demiştir. Bunu genel bir düstur olarak kabul etsek yanlış mı yapmış oluruz? İktidarın mutlaka sınırlanması gerektiği her zaman ve dönem için doğru değil midir? Görüldüğü gibi, bazı ilkelerin-değerlerin doğru olduğuna inanmak, kendi başına yanlış ve zararlı olmak mecburiyetinde değildir.
“Demokrat zihniyet”, her şeyin öznel olduğunu söylerken, farkında olmadan, kendi altını oymaktadır. Bu, kimi post-modernistlerin ve daha eskilerde Alman Tarihçi Okulu’nun da düştüğü bir hatadır. Her şey öznelse, o zaman, “demokrat zihniyet”in, “her şeyin öznel olduğu, hiçbir şeyin doğru veya yanlış olduğunun söylenemeyeceği” önermesi de öznel olmak zorundadır. Bu durumda öznel olup olmamak bir fikir tartışmasında fazla bir şey ifade etmez. Yani, “demokrat zihniyet”in temel argümanı çöker.
“Demokrat zihniyet”in sayfalar dolusu spekülasyonunun biraz olsun somut, ele avuca gelir tek unsuru katılıma yapılan vurgudur. İnsanlar bilhassa kendilerini ilgilendiren kararların alımına katılma hakkına sahip olmalıdır. Eyvallah. Buna hangi aklı başında insanın itirazı olabilir? Ancak, katılımı yeni bir icatmış veya özgül bir felsefî pozisyona denk düşüyormuş gibi sununca iş değişir. Siyaset felsefesinde birçok akım, görüş, filozof, yönetimin rızaya dayanması, etkinlik vs. gibi gerekçelerle katılımı savunmuştur. Katılım, demokrasi teorisinin de esas parçalarındandır. Katılımı reddeden bir demokratik sistem taraftarı görülmemiştir. Yani, katılım ne tek bir felsefî pozisyona mahsus bir olgudur, ne de tarihte hiç gerçekleşmemiş, sadece gelecekte aramamız gereken bir şeydir.
“Demokrat zihniyet”in şark kurnazlığı, “demokrat zihniyet” denen şeyi savunmayan pek çok kişi ve akımın da benimsediği demokrat ve demokratlık kavramlarını adeta mülkiyeti altına almak istemesidir. Ancak, demokrasi, 2500 yıldır bildiğimiz, çeşitli yönleriyle tartıştığımız, uyguladığımız, övdüğümüz, eleştirdiğimiz bir yönetim biçimidir, bir kimsenin veya tek başına bir akımın malı değildir. Çağdaş demokrasiler liberal demokrasiler olmasına rağmen liberaller dahi demokrasinin her şeyinin liberalizmin icadı veya ürünü olduğunu ileri sürmemektedir.
Ayrıca, bir yöntemi bir öz zannetme hatası kaya gibi yerinde durmaktadır. Katılım bir yöntemdir; tek başına bize muhtevanın ne olması gerektiği veya ne olacağı hakkında bir şey söylemez. “Demokrat zihniyet”in katılımı -yani bir yöntemi, katılmamanın tersini- önemsediğini anladık ve de takdir ettik, ancak bu zihniyetin temel beşerî problemler konusunda nerede durduğunu öğrenme şerefine henüz nail olamadık.
Tartışmaya veda etmeli miyiz?
“Demokrat zihniyet”lilere şunu da söylemem lâzım: Sizin, katılım vurgusu yaparak tartışmayı bitirdiğiniz yer, bir klasik liberalin tam da tartışmanın başladığını düşüneceği yerdir. Bu katılım meselesi, hele de sizin kastettiğiniz anlamda, problemlerle doludur. Katılımın öznesi kimdir; bireyler mi, gruplar mı? Gruplarsa, onlar bireyi temsil hakkını nasıl almakta ve ne tür bir temsil yetkisine sahip olmaktadır? Grup katılımına dayanan bir sisteme ne kadar demokrasi denebilir? Bireylerse, siyaset ve iktisat teorisinin meşhur Arrow teoreminin işaret ettiği sorun nasıl halledilecektir? Arrow, bireysel tercihlerden anlamlı sosyal tercihler çıkmayabileceğini matematiksel olarak ispatlamıştır. Katıldık ve bireysel tercihler yaptık ama anlamlı, dolayısıyla operasyonel tercihler çıkmadı, ne olacak? Bu durumda, kararlar, mecburen, çoğunluk kararı olmayacak mı? Çoğunluğun yanlış ve azınlığa-azınlıklara zarar verici kararlarını ve bunlara dayanan pratikleri nasıl, hangi değerlere, ilkelere ve kurumlara dayanarak önleyeceğiz? Hangi kararlar katılımla alınacak? Bireyin hayatını ilgilendiren her şey katılıma konu yapılacak mı? Yapılırsa bireyin özel alanı başkalarınca işgal edilmiş olmayacak mı?
“Demokrat zihniyet”i açıklama çabaları yoğunlaştıkça çelişkiler ve çıkmazlar gözden kaçırılamaz hâle gelmektedir. “Demokrat zihniyet”in sözüm ona ahlâk ve toplum tasavvurları da, bazı kısmî doğrular taşımakla birlikte, ağırlıklı olarak, çelişkiler, yanılgılar ve çıkmazlarla doludur. Bunları da ayrıntılı bir tahlille sergilemek mümkündür. Mahçupyan’ın temelsiz eleştirilerinin klasik liberal düşünceyi savunan biri olarak beni cevap vermeye sevk etmesinde tuhaf bir taraf göremiyorum. Asıl tuhaflık kendisinin, mücadele edilmesi gereken ve her gün canımızı acıtan baskıcı fikirlerle ve bunların yansımalarıyla uğraşmak yerine liberalizmi hedef haline getirmesidir. Benim yaptığım, bir çeşit, fikir alanında nefsi müdafaadır. Tartışmada sinirlenmiş filan da değilim, sadece, ciddiye aldığım muhatabımın usulüne uygun bir tartışmaya yanaşmamasından üzüntü duymaktayım Liberal düşüncenin büyük bir çeşitlilik barındırdığı açıktır. Ben klasik liberal geleneğe yakın duran, metodolojik bireycilik, İskoç Aydınlanması ve Avusturya İktisat Okulu’ndan etkilenmiş bir liberalim. Başkaları başka kaynaklardan etkilenmiş olabilir ve buna bağlı olarak aynı konularda farklı fikirler savunabilir. Mesela, Amerikan liberalleri bu konularda çok daha farklı görüşlere sahiptir. Nitekim Mahçupyan’ın Şükrü Hanioğlu’nun bir yazısına atıfla yaptığı sekülerizm eleştirileri daha ziyade Amerikan liberallerini ilgilendirmektedir. Okuyucuların bu tartışmadan fayda sağladığı kanaatindeyim. Ben de bu vesileyle bazı fikirlerimi gözden geçirdim. Bu konuları gazete köşelerinde çözmek mümkün değil. Bu yüzden, belki de, tartışmayı akademik platformlara kaydırmalı ve yüz yüze tartışmalıyız. Usulüne uygun olduğu sürece tartışmadan dönenin kaşığı kırılsın...
ahmetseydi - avatarı
ahmetseydi
VIP Je Taime
10 Mayıs 2006       Mesaj #50
ahmetseydi - avatarı
VIP Je Taime
İnsanlık tarihinde doğruluk düz bir çizgi gibi seyretmemiş, sinüzoidal bir eğri çizmiştir. Doğruluğun yükseldiği dönemlerin arkasından eğrinin yükseldiği dönemler gelmiştir. Günümüzde modernizmin ahlâkın güncelliğini kaldırması sonucu yalan prim yapan bir konuma oturdu. Üçkağıtçılığa açıkgözlülük denildiği, rüşvet yemeyen memura enayi gözüyle bakıldığı toplumsal kabul toplum bilimcilerini düşündürmelidir.



Eski Yunan medeniyetinde Ispartalılar “Yakalanmadıkça hırsızlık yapabilirsin” kuralını benimsemişlerdi. Günümüzde böyle düşünen insanların gittikçe çoğalması toplumsal onay görmesi ilginçtir. “Sözünde durmak, yalan söylememek, başkasının hakkına saygı göstermek” gibi semavî değerler bütün kutsal kitapların öngörüleridir. Fareli Köyün Kavalcısı, Kırmızı Şapkalı Kız, Pamuk Prenses gibi çocuk hikayeleri bu değerleri topluma benimsetme çabasındadır. Batı dünyası bu değerlere doğu dünyasından daha çok sahip çıkmaktadır. İş hayatında, ticarî ahlâkta, aile içi yaşantıda kabul ve onay görmektedir. Ancak bu değerlerden uzaklaşma bizim toplumumuzda olduğu gibi batı toplumunda da göze çarpar nitelik kazandı. Ahlâkî yozlaşmanın durdurulmaması gelecek nesilleri tehdit etmektedir.



NORVEÇ ÖRNEĞİ


Norveç, nüfusu 4.5 milyon olan refah düzeyi çok yüksek bir ülke. İki kişiye bir otomobil düşüyor. 1996 yılında bütçesi %7 fazlalık vermiş. Yılda kitap satışı 4.5 milyon adet. Günlük toplam gazete tirajı 3 milyon gibi yüksek bir rakam. Yani Türkiye’ye eşit. Fakat insanlar mutlu değil. Her 100 aileden 50’si boşanma yaşamış. Doğan çocukların %52’si evlilik dışı. Adi suçlar artmış; cinayetler, uyuşturucu kullanımı gittikçe artıyor. İnsanlar zengin ama mutlu değil. Çare olarak Norveç Meclisi “Manevî Değerler Komitesi” kuruyor. Papaz kökenli bir başkan seçiyor.


Bu veriler sadece Norveç’te değil bütün Batıda dikkati çekiyor. Batı medeniyetleri bu noktaya nasıl geldi? Batılı insan maddî alanda büyük başarılar kazandı. Madde ve teknoloji imparatorluğu kuruldu. Madde ve teknoloji bir amaç gibi sunuldu. İnsanlar hayatlarında hedef ve menfaat olarak maddî zenginlikleri amaçladılar.



DESCARTES’IN ROLÜ


Batının bu noktaya gelmesinde Descartes’ın düşünceyi dogmalaştırması ve Pozitivizm’i ideoloji yapmasının önemli rolü vardır. Bu filozof, düşünce ile duygunun arasını açtı ve duygusal yaşantıyı akıl dışı ilân ederek reddedilmesini istedi. Düşüncenin ürünü olan maddî başarı ve teknoloji kutsallaştı.


Akıl insanoğluna has çok kıymetli bir âlettir. İnsanın daha az insan, daha çok insan olması daha az akıllı, daha çok akıllı olması ile paralel değildir. Madde ve teknolojinin bizatihi özelliği tarafsızlığıdır. İnsanı yüceltmeye veya canavarlaştırmaya hizmet edebilir. Yumurtasını pişirmek için kasabayı yakan Neron, kendi ırkını yüceltmek için diğer ırkları yutan Hitler, Batı medeniyetinin acı meyveleri değil midir? “Kuvvet istilânın haklı sebebidir” sözü Hitler’in inandığı bir yalandı.



DUYGUSAL ZEKA KAVRAMI


Son yıllarda EQ (Emotional Quation)’nun insan başarısında IQ (Intelligence Quation) kadar önemli olduğu üzerinde durulmaktadır. Daha doğrusu EQ kavramı yeni keşfedildi. Kişinin mantıkî zeka katsayısının yüksek olması, başarısında yeterli olmadığı, o kişinin duygusal zeka katsayısının da yüksek olmasının gerekli olduğu üzerinde durulmaktadır. Böylece o kişi, kişiler arası ilişkilerde insanları daha çok etkileyebilmekte, ikna gücü artmaktadır.


Kısaca, Batı medeniyeti deneme-yanılma metodu ile Amerika’yı yeniden keşfetti. Akıl gücü ve gönül gücünün beraberliğinde yürümeye yöneldi. “Doğruya sadece akılla gidilir” sözü koca bir yalan olarak önümüzde sırıtmaya başladı.



BENCİLLİK YALAN İLİŞKİSİ


Yalanın psikoloji kitaplarında bir tarifi vardır. “Bencil bir takım sonuçlar elde etmek için bilerek ve isteyerek karşısındakini aldatmak”. Günümüz medeniyetinde bencillikle bireysellik karıştırıldı. İnsanlar özgür ve bağımsız olmak isterken sadece kendisi için çalışan bireyler ortaya çıktı. Kendi çıkarını büyük topluluğun çıkarından önde tutan insan kendini dürüst olmak mecburiyetinde hissetmemeye başladı. Çünkü dürüst olmak ona bir şey kazandırmıyor, işini zorlaştırıyordu.



DÜRÜSTLÜK YARATILIŞTAN DEĞİLDİR


İnsanoğlu doğduğunda sonsuz iyi, sonsuz kötü olmaya açık olarak doğar. Ergenlik dönemi kadar ailesinin ve toplumun daha sonrada kendi tercihlerine göre doğrular ve eğriler arasında yolunu çizer. Dürüst bireyler için dürüstlüğün öğretilmesi gerekmektedir. Yaratılıştan melek gibi masum insan hayat karşısında kendi haline bırakılırsa, bilinç altındaki saldırganlık, bencillik, cinsellik gibi dürtülerin etkisi ile canavarlaşır. Bu nedenle anne ve babaya büyük sorumluluklar düşmektedir.



DÜRÜSTLÜĞÜN ÇEŞİTLERİ


Maddede dürüstlük: Başkasının hakkına saygı duymak. Duyguda Dürüstlük: Açık, samimi ve doğru olmak. Sözelde dürüstlük: Doğruyu söylemeyi başarmak. Davranışda dürüstlük: Başkalarını aldatmamak.



ÇOCUK NEDEN YALAN SÖYLER


7 yaşına kadar çocukta gerçeklik duygusu gelişmemiştir. Anne çocuğa “Bu senin değil, alma” dediğinde çocuk anlamaz, boş boş bakar. Çünkü mülkiyet duygusu gelişmemiştir. Her şeyin kendisine ait olacağını düşünür, doğuştan ben merkezcidir. Hatta hırsızlık her çocuğun geçtiği bir süreçtir. Kalem, silgi, para gibi herşeyi daha çok sahip olma duygusu ile toplar.


Anne ve babanın rolü burada önemlidir. Yalanın, hırsızlığın yanlış olduğu çocuğa öğretilmelidir. Vazoyu kıran çocuk elinde vazo parçaları varken ben kırmadım diyebilir. Annenin aşırı tepkisi veya ilgisizliği çocuğun bu konudaki değerlerini oluşturacaktır.


Çocuk taktir edilmek, ilgi ve şefkat beklentisi için yalan söyleyebilir. Cezadan kurtulmak veya suçu saklamak için, eleştiriden kaçmak için, olduğu gibi değil büyüklerin istediği gibi görünmek için yalan söyleyebilir. Bazı çocuklarda çocuksu düşmanlık, kıskançlık duygusu da yalan söyletebilir. Çocuğun yanlış ana-baba tutumlarına karşı tek silahı genelde yalan söyleme olmakta; yalan davranış kalıbı huy haline gelmektedir.


Bir gün büyük suç işleyen gencin idamına karar verilir. İdam sehpasında gence son isteği sorulur. O da annesinin dilini öpmek istediğini söyler. Anne çağırılır. Genç annesinin dilini öperken ısırır. Sonra şöyle der: “Bana küçükken yalan söylemeyi öğrettin, ben de böyle oldum”.


Çocuğuna işine yarayacağı zaman yalan söyleyebileceği düşüncesini öğreten ve gösteren anne-baba çocuğun geleceğini şekillendirmiş olmaktadır. Yalanı teşvik eden aile durumuna düşmemek amaç olmalıdır.



ÇOCUK TAKLİT-TEKRAR YÖNTEMİ İLE ÖĞRENİR:


Sinemaya giden ana-baba diş hekimine gidiyorum derse, kapı çaldığında evvela çocuğuna yok dedirtirse o çocuk doğru bir genç olamaz.


Ahmet Bey 6 ve 7 yaşlarında iki oğlu ile bir gişeden geçiyorlar. 6 yaşındaki çocuklar ücretsiz. Baba gişe memuruna çocuğunun birinin yedi yaşında olduğunu söyleyip ödemesini yapıyor. Gişe memuru “Siz söylemeseydiniz ben yaşlarını bilemezdim” diyor. Baba “Ama onlar zaten biliyorlar” cevabını veriyor.


Yukarıdaki örnek doğruluğun vaaz veya konferans şeklinde anlatılması değil, yaşayarak, örnek olma dili ile anlatılması gerektiği mesajını vermektedir.


Ayşe evde oynarken tabağı kırdı. Annesine karşı savunma olarak ben kırmadım diyordu. Ama kırdığı her halinden belliydi. Anne “Bak kızım bu tabağı sen kırmışsın, belli oluyor, ama şunu bil; doğru olmak, gerçekleri söylemek tabaktan daha önemlidir” der. Böylece çocuğa doğruluğun erdemi örnek dili ile anlatılmış olur.


“Doğrulardan aç, eğrilerden tok görmedim” gibi değerli sözler, yalancıya insanların güvenmemesi gibi kötü sonuçlar çocuğun bilinç altına işlenmelidir.

Görüldüğü gibi doğruluk, dürüstlük herkeste olması gereken özellikler ama öyle azaldı ki “Ne dürüst insan” diye parmakla göstermeye başladık.
ѕнσω мυѕт gσ ση ツ
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

9 Mayıs 2014 / Ziyaretçi Soru-Cevap
12 Nisan 2007 / kompetankedi Edebiyat
2 Aralık 2009 / Misafir Soru-Cevap
18 Kasım 2012 / Misafir Arşive Kaldırılan Konular