Arama

Medya Etiği

Güncelleme: 31 Ekim 2008 Gösterim: 52.004 Cevap: 5
karayel - avatarı
karayel
Ziyaretçi
22 Temmuz 2008       Mesaj #1
karayel - avatarı
Ziyaretçi
MEDYA ETİĞİ


Sponsorlu Bağlantılar
Medya etiği toplumun bütünü ve tek tek bireyler için yaşamsal önem taşıyan kurallar ve bireylerin kişisel varlıklarıyla kitle iletişim araçlarının karşılıklı konumlarını, ilişkilerini, uzlaşmalarını ve çatışmalarını ve medyanın çalışmalarının toplumun beğenileri ile ilgili boyutunu kapsamaktadır.

Medya etiği kapsamında çoğunlukla, kitle iletişim araçlarının yayınlarının toplum etiği ile örtüşüp ötüşmediği; toplumsal değerlerle çelişen noktaların hangi biçimde ortaya çıktığı, ortaya çıkan sorunların medyadan mı yoksa toplumdan mı kaynaklandığı; kimin sorumluluklarını yerine getirmediği konuları işlenmektedir.


Yaşamın içindeki her konu kitle iletişim araçlarının kullanabileceği bir hammadde olduğu için dünyanın gündeminde yer alan bütün toplumsal olaylar, savaşlar, insanlık suçları, başarılar, gösteriler v.b. medya etiği kapsamına girmektedir. Medya etiği kuramsal olarak, toplum ahlakının, toplumu düzenleyip, uyumlu bir düzen içinde yaşamasını sağlamakta gördüğü işlevi kitle iletişim araçları üzerinde sağlamaya çalışmaktadır.


ETİK NEDEN GEREKLİDİR, NEDEN ÖNEMLİDİR?

Teknolojinin, iş dünyasının medyanın yaşamı belirleme gücü günden güne küreselleşiyor. Bu alanlarda çalışanların aldıkları kararlar toplumu yönlendiriyor, biçimlendiriyor. Doğru kararların milyonlarca insanı olumlu yönde etkileyebildiğini, yanlış kararlarınsa geleceğimizi tehdit ettiğini görüyoruz. Bunun yanısıra, özellikle medya etiği ile uğraşılırken medyanın üçlü yapısı göz önüne alınmalıdır.

Medyanın hem bir sanayi, hem bir kamu hizmeti, hem de siyasi bir kuruluş olması ona muğlak bir statü vermektedir ki pek çok sorun bu muğlak statüden kaynaklanmaktadır.

Kitle iletişim araçlarının; medyanın hem mesleki hem de ahlaki rolü, bilgi ve haber vermektir. Ne zaman ki bu işlev, bilgi ve haber vermekten (enforme etmekten), biçimlendirme ve yönlendirme amacına kayar, o zaman kitle iletişim araçları hem mesleki hem de ahlaki kurallardan sapmış olur.


Kitle iletişim araçları ile ilgili olarak sahiplik ve kontrol konusu çok önemli iki konudur. Bu iki temel faktör, yani mülkiyet ve kontrol faktörleri, medyada ki kültürel üretimin ideolojisini de ciddi boyutlarda etkileyen çok önemli etkenlerdir. İşin ekonomik boyutu ilk planda ele alındığında, bu konu bir başka çok önemli konuyu da çağrıştırmaktadır: Bu da, medyada tekelleşme gerçeğidir.
Son düzenleyen karayel; 31 Ekim 2008 20:19 Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi
LaDymm - avatarı
LaDymm
Ziyaretçi
21 Ağustos 2008       Mesaj #2
LaDymm - avatarı
Ziyaretçi
Türkiye'de toplumun genelinin üzerinde mutabık kalacağı değerlerin oluşması ve herkesin kavramlara farklı anlamlar yüklemesi, çatışma ve zorlukları beraberinde getirmektedir. Öncelikle bu kavram kargaşasının son bulması ve toplumun üzerinde uzlaşabileceği bir değerler sisteminin meydana getirilmesi gerekmektedir. Genel olarak etik, özelde ise meslek etiği ya da ahlakı alanında da ortak değerlerin teşekkülü zaruridir.

Sponsorlu Bağlantılar
Medya etiği, hem iletişim özgürlüğünün korunması, hem de medya mensuplarının sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi açısından vazgeçilmezdir. Küresellişmenin sunduğu fırsatların yanı sıra getirdiği sorunları ve medyanın günümüzde oynadığı önemli rol göz önüne alındığında, medya etiği ve meslek ilkelerinin ne kadar hayati öneme sahip olduğu daha açık görülmektedir.

karayel - avatarı
karayel
Ziyaretçi
22 Ağustos 2008       Mesaj #3
karayel - avatarı
Ziyaretçi
MEDYA ETİĞİ” NASIL BİR ŞEYDİR?




Etik kavramı neyin “iyi” ve neyin “kötü” olduğunu tanımlamaya çalışan ve olan ile olması gereken arasındaki ilişkiyi sorgulayan “ahlak felsefesi” anlamına gelir. Bu alanda çalışan ve evrensel ahlak kurallarının var olabileceğini savunan felsefeciler, kimi özel ya da nesnel kuralları tanımlamaya çalışır. Bunlar arasında da yaklaşım farklılıkları dikkati çeker. Öte yandan “iyi” ya da “kötü” adına belirli evrensel kurallar getirilemeyeceğini savunanlar da vardır. Konunun bu karmaşıklığı, medya dünyasındaki davranışları yorumlamada da kendisini hissettirir. En çarpıcı yanlış ise medya etiği konusundaki farklı görüşleri bir bütünün parçaları gibi algılamaktan kaynaklanır.

Konuyu açılmamak için ilk önce “ahlak” kavramını tanımlamak yerinde olabilir. Ahlak, en temelde, toplumsal ve kişisel vicdanla ilgili bir olgudur. Yanlış ve doğru, iyi ve kötü, erdem ve kusur ile yapılanları ve yapılanların sonuçlarını değerlendirme ile ilgilidir. Ahlak, insanın manevi özellikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünüdür.


Etik ise, insan davranışlarını ahlak koşulları içinde araştıran, savunan ya da eleştiren felsefe dalıdır. Etiğin konusu ahlaktır ve sorunsalı da ahlakın açıklanması ve buna bağlı olarak ilkelerin saptanmasıdır.

ANTİK YUNAN’DAN GÜNÜMÜZE

Tarih boyunca ahlak konusundaki anlayış ya da yaklaşımların farklılık gösterdiği dikkati çeker. Örneğin Antik Yunan çağının ahlak anlayışı, bireyci bir yapıya sahiptir. Bu anlayış içinde, bireysel eylemlerin amacı “mutlu olmak” şeklinde tanımlanmıştır. Sokrates bilginin ahlaksal eylemlerin kaynağı olduğunu savunur ve ona göre yanlış eylemlerin kaynağı bilgisizliktir. Bilgisizlik, iyiyi kötüden ayıramamaktır. Kimse kötüyü isteyerek yapmaz ve insan her zaman iyiyi ister.
Birey ile birlikte toplumun mutluluğunu temel alan toplumcu ahlak anlayışı ise insanı merkeze alır. Bu mutluluğa eksiksiz olan ideal devlette erişilir. İnsanların ahlak bakımından olgunlaştırılması devletin asıl amacı olarak görülür.

Aristo’ya göre insan aklı, bireyin ahlaki tutum ve davranışlarında doğrudan ve işlevsel bir öneme sahiptir. Comte’a göre ahlakın temel ilkesi başkaları için yaşamaktır. Ona göre insanın başlıca kusuru bencilliktir. Ahlak ise bu bencilliği dizginler. Durkhaim, ahlak kurallarının amacının kişileri uyumlu olarak birbirlerine bağlamasını, başkasını düşünerek yapılan her hareketin ahlaklı olduğunu savunur. Ahlak anlayışının toplumdan topluma değiştiğine fark eden sofistler ise göreceli anlayışı benimsemiş, bunun için genel geçer kuralları reddetmiş, hatta bilimsel bilginin de asıl olmadığını savunmuştur.

ÖDEVCİ YAKLAŞIM

Bu eski ahlak yaklaşımları dışında günümüzde üzerinde durulan en önemli iki yaklaşım, ödevci ve yararcı ahlak anlayışlarıdır. Felsefeye “ödev” ya da “görev” ahlakı kavramını Immanuel Kant (1724-1804) kazandırmıştır. Akıl ve ahlak arasında bağ kurarak ahlakı insana özgü temellere oturtmaya çalışan Kant, her zaman, her yerde, herkes için geçerli, asla zıtlık oluşturmayan ahlaki değerlerin ne olduğunu bulmaya çalışmıştır. Kant’a göre, salt akıl yolu ile iyinin hedeflenmesi ve bu doğrultuda davranılması insanı ahlak yolundan ayırmayacaktır.
Ödevci ahlak anlayışına göre, ahlaki eylemde önemli olan amaçlanandır. Bu nedenle hiçbir amaç kullanılan etik dışı bir aracı haklılaştıramaz. Kişi salt olarak iyiyi hedeflemekle yükümlüdür. Eylem, ancak iyinin istenmesi ile oraya konulmalıdır. Bu anlamda en önemli formül şöyle tanımlanmaktadır: “Öyle davran ki, davranışının evrensel bir yasa (kural) haline gelmesini arzula”.

Gazetecilik ya da habercilik mesleği açısından ise ödevci ahlak anlayışı; bir haberin ortaya çıkaracağı sonuçlarla değil, haberin yapılma amacı ile ilgilenmesi açısından dikkati çeker. Gazeteci eğer aklının emrettiği doğrulara her zaman uyarsa ve eğer bu doğrular her yerde ve zamanda geçerli olursa, ödevci anlayışa göre etik davranış gerçekleşmiş olur. Ayrıca gazeteci, hiçbir koşulda hiçbir amacın aracı haklılaştırmayacağı için her koşulda doğruları yazmak ve doğru araçları kullanmak yükümlülüğündedir. Örneğin gizli kamera kullanmak bu anlamda “sakıncalı” olarak yorumlanabilir.

YARARCI YAKLAŞIM

Yararcı felsefe ise 18’inci yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Maddeci yaklaşım bu felsefe sisteminin temel hareket noktasını oluşturduğu için, yararcı felsefe, nesneleri sağladıkları yarar temelinde ele almıştır. J. Bentham’ın (1748-1832) temellerini atıp, John Stuart Mill’in (1806-1873) geliştirdiği yararcılık öğretisine göre tek ölçüt yarardır. Bunun da anlamı olabildiği kadar çok insanın, olabildiği kadar çok mutluluk sağlamasıdır.

Ahlakı bencillik ve kişisellikten uzaklaştırarak toplumcu ve sonuçların toplum içindeki çoğunluğa bakılarak değerlendirilmesini savunan yararcı anlayış, en üstün iyinin yarar olduğunu savunur. İyi ile kötüyü ayırmada yarar ilkesini ön plana çıkartır ve ölçüyü, yarar ölçüsü olarak tanımlar. Toplumsal duyguların sürekli geliştiğini savunan yararcı anlayış, ahlak anlayışının da bu gelişime ayak uydurması gerektiği, sürekli yenilenerek ve güçlenerek kalıcı bir niteliğe ulaştığını iddia eder.

Ödevci yaklaşımın aksine yararcı yaklaşım; amacın değil, sonucun önemli olduğunu vurgular. Önceden belirlenmiş kural ve ilkelerden çok sonuçlarla ilgilenir. Doğru ile yanlışı belirleyen şeyin amaçtan çok, sonuç olduğunu kabul eder. Yararcı anlayışın en önemli davranış formülü şudur: “En çok insan için en büyük mutluluğu sağlayan davranış etik davranıştır.”

Gazetecilik mesleği anlamında da yararcı yaklaşım, haber yaparken haberin doğurabileceği sonuçların önceden düşünülüp, kararın bu çerçevede verilmesi gerektiği anlamına gelir. En çok bireyi, en çok mutlu edecek haber, gazetecilikte etik davranışın ölçütüdür. Buna göre kamu yararı, bireysel yarardan önce gelir. Saklanması gereken bilgi, kamu yararı ciddi biçimde gerektirmedikçe yayımlanmaz. Ancak kamu yararı büyükse her tür bilgi kaynağının rızası dışında da yayınlanabilir. Bu durumda kaynağın hakları, kamu haklarına göre ikincil plandadır. Bu anlamda da örneğin gizli kamera kullanılması “kamu yararı” ölçütü çerçevesinde “kabul edilebilir” görülür.

AHLAK, DİN VE HUKUK

Öte yandan ahlak kurallarının din ve hukuk kurallarıyla yakın ilişkisinden de söz etmeden geçmek olmaz. Ahlak ve din arasındaki ilişkide temel farklılık bireysel vicdan serbestliği noktasında ortaya çıkar. Kişinin iradesi dışında oluşturulmuş olan din kuralları değişmez ve itaat zorunluluğu içerir. Dinin ilahi yaptırımına karşın, ahlakın yaptırımı tamamen vicdanidir. Hukuk kuralları açısından ise bu ilişki bir görüşe göre şu şekilde özetlenebilir: “Hukuk kuralları, yaptırıma bağlanmış ahlak kurallarıdır”. Dolayısıyla ahlak kurallarına birtakım yaptırımlar getirilmeye başlandığında bunların hukuk kurallarına dönüşmeye başladığı da söylenebilir. Çünkü etik kurallar, emretmekten çok öneri getirir ve rehberlik etme amacı güder.
Ayrıca etik konusunu siyasal, ekonomik ve toplumsal boyutları ile de irdeleyerek daha geniş bir pencereden bakmak da gereklidir. Örneğin medya etiği tartışmasında, farklı siyasal ya da ideolojik yaklaşımlar mevcuttur. Farklı medya rejimleri arasında medya etiği olgusuna en yakın duran yaklaşım, 1947’de Hutchins Komisyonunca “Özgür ve Sorumlu Basın” raporuyla ilan edilen ve kamunun bilme hakkına odaklanan “Toplumsal Sorumluluk” yaklaşımıdır. Medyanın sorumluluğu bağlamında özdenetim mekanizmaları gündeme gelmiştir. Diğer taraftan da basın özgürlüğü tartışmaları bütün bu tartışmaların beraberinde kendisini hissettirmektedir.

Konuyu daha iyi aydınlatmak adına, ülkemizde hem felsefe, hem de iletişim bilimi alanında yazılmış pek çok eser kaynak gösterilebilir. Örneğin medya etiği bağlamında; piyasada bulunabilecek çalışmalar olarak, Atilla Girgin’in “Yazılı Basında Haber ve Habercilik Etik’i”, Bülent Çaplı’nın “Medya ve Etik”, Murat Özgen’in “Gazetecinin Etik Kimliği”, Rıdvan Bülbül’ün “İletişim ve Etik” adlı kitapları ile Sevda Alankuş’un editörlüğünde yayımlanan “Habercinin El Kitabı Medya, Etik ve Hukuk” adlı kitapta farklı bilgi ve tartışmalara ulaşılabilir. Ayrıca dilimize çevrilmiş kimi yabancı yayınlar da mevcuttur. Bunlar dışında genel gazetecilik konusundaki kimi kitaplarda da etik konusuna değinilmektedir. Örneğin, Halil İbrahim Gürcan ile birlikte yazdığımız “Haber Toplama ve Yazma” adlı kitapta bu konular daha ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır.

ANAYASA YA DA CEZA YASASI DEĞİL

Sonuç olarak etik konusundaki farklı yaklaşımlardan hareketle; medya ve etik üzerine gerçekleştirilen tartışmalarda dikkati çeken kimi yanlış anlamaların aksine, “medya etiği” denildiğinde akla gelebilecek herkesçe kabul edilen, ortak ve tek bir metin ya da kurallar listesinin varlığından söz etmek pek de mümkün değildir. Bu nedenle, örneğin, etik kurallar Anayasa’nın maddeleri değildir. Örneğin Ceza Hukuku’nun, her bölümü birbirinden ayrı konuları ele alan ve bir bütünün parçaları şeklinde algılanabilecek ayrı kanun maddeleri de değildir. Kanun maddeleri gibi sıralı, herkesçe kabul edilmesi gereken, uyulmadığı takdirde hukuksal yaptırımlar içeren, kesin ve değiştirilemez kurallar ise hiç değildir.

“Medya etiği” ya da “basın ahlakı” kavramları çerçevesinde incelendiğinde dünyanın farklı ülkelerinde çok farklı uygulamalar dikkati çeker. Türkiye’de de aynı alanda birden çok çalışmanın varlığı söz konusudur. Örneğin günümüzde, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin birkaç sayfayı bulan ve çeşitli ara başlıklara sahip “Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” ve Basın Konseyi’nin 16 maddelik “Basın Meslek İlkeleri” dışında kimi yayın kuruluşlarının da kamuoyuna ilan ettiği “kendine özgü” kimi “yönetim ve yayın ilkeleri” mevcuttur. Kimi ortak noktalar bulunsa da “ayrıntıda” ve kimi noktalarda bunlar arasındaki farklılıklar önemli sayıdadır. Öte yandan kaç maddeden oluşursa oluşsun, sınırlı sayıdaki ilkelerle sınırsız sayıdaki insan davranışını değerlendirmek ve bu değerlendirmeyi “yeterli” bulmak ve böylece “vicdanları rahatlatmak” da kimi yönleriyle eleştirilebilir bulunabilmektedir. Dolayısıyla, genel anlamda “medya etiği” denildiğinde, bu kabullerden hangisinin anlaşılması gerektiği üzerinde herkesçe kabul edilmiş bir görüş birliği “henüz” mevcut değildir. Başka bir deyişle, birbirinden farklı noktaları bulunan tüm yaklaşımları “medya etiği” başlığı altında ve sanki birbirlerinin eksik yönlerini tamamlayan “ilkeler bütünü” gibi tanımlamak; kanımca, “doğru” bir yaklaşım değildir.

Doç. Dr. Erkan Yüksel
karayel - avatarı
karayel
Ziyaretçi
22 Ağustos 2008       Mesaj #4
karayel - avatarı
Ziyaretçi
MEDYANIN ETİK SORUNLARINA BÜTÜNSEL BAKIŞ



“Ahlaksız bir birey, ahlaklı bir gazeteci olabilir mi?” İnsan ilişkilerinde dürüst olmayan, başkalarına karşı kötü muamelede bulunan, “yanlış” davranışlar sergileyen birinin, acaba “iyi bir gazeteci” olduğu söylenebilir mi? Soru farklı bir boyutu ile ele alınırsa, acaba iyi bir toplum ile iyi bir gazete arasında nasıl bir ilişki kurulabilir? İyi gazete, iyi toplumda mı yayımlanır? İyi toplumda kötü gazete yayımlanırsa ne olur? Yoksa, toplum nasılsa gazetesi de gazetecisi de aynı mıdır? Birleşik kaplar ilkesinden burada da söz edilebilir mi?



Medyanın etik sorunlarına bütünsel bakış ya da bütünsel yaklaşım, toplumun birbirini etkileyen bileşik kaplar gibi düşünülmesini gerekli kılar. Hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir ve her şey yaşam evreni içinde büyük bir bütünün küçük bir parçası olarak ve birbirini etkileyerek var olmaktadır. O halde medya etiği tartışmasını da çevresel bileşenlerden soyutlamak pek de doğru değildir. Bütünsel yaklaşım, medya ortamını ve bu ortamın tüm bileşenlerini de dikkate alarak yapılacak toptan bir çözümlemeyi gerekli kılmaktadır.

BÜTÜNSEL YAKLAŞIM NE DEMEK?

Literatürdeki tanımıyla “ahlak” insanların, bir toplum içinde uyumlu yaşamaları için kendilerine göre belirledikleri ilkelerin tümü; bir topluluğun nasıl davranacağını belirleyen davranış kuralları sistemidir. “Ahlak felsefesi” ise ahlaklı olmanın ne anlama geldiğini araştırır, temel değer ve ilkelerin ne olduğu üzerinde durarak insanlar için neyin “iyi” ve neyin “kötü” olduğunu tanımlamaya çalışarak, olan ve olması gerekeni belirler.

Ahlak felsefecileri arasında evrensel ahlak yasasının var olduğunu sürenler özel ya da nesnel özelliklerin belirleyiciliğinden söz eder. Evrensel ahlak yasasının olmadığını öne sürenler de genel bir biçimde, ahlaki davranışın sonucunda oluşan hazdan, elde edilen yarardan, bireysel istek ve çıkarlardan, devlet ve yasaların olmadığı durumlarda insanların daha mutlu olacakları inancından hareket eden düşüncelerle birbirinden ayrılırlar.

Bunlar dışında etik sorumluluğun merkezine bireyin, aklının ya da mutluluğunun koyulduğuna dikkati çekerek, azınlıkta kalanların hak ve özgürlüklerinin ihmal edildiğini savunanlar ve diğer bakış açılarını eleştirenler de vardır. Çünkü genel olarak medya etiğine yönelik tartışmalarda “daha çok medya mensupları ya da habercilerin sorumluluk ve rolleri” ele alınmakta, bu kişilerin uymaları gereken etik kodlar tanımlanmaktadır.

Medya ortamı ve bu ortamı etkileyen unsurlar çoğunlukla birkaç madde ile sınırlı kalmaktadır. Oysa bütünsel yaklaşım bireyin neyi neden yaptığı ya da yapmadığını anlayabilmek için medya ortamını oluşturan diğer düzeylerin ve bu düzeyleri etkileyen diğer unsurların da bir bütün olarak değerlendirilmesini öngörmektedir.

Benim önerdiğim medyanın etik sorunlarına bütünsel yaklaşım, hiçbir unsuru dışarıda bırakmayacak biçimde, öncelikle medyanın yaşam ortamının tanımlanmasını gerekli kılmaktadır. Ahmet Taner Kışlalı’nın da belirttiği gibi “yaşam ortamı, yaşamın gelişimine yön veren nedenleri içinde barındırır. Nasıl ki güneş, hava ve su bulunmayan yerde bitki olmazsa, belirli koşullar bütününden soyutlandığında da yaşam düşülemez.” O halde medya ortamı içindeki unsurlar üzerine de odaklanmak ve medya davranışını bu ortam içinde açıklamak anlamlı bir yaklaşım olacaktır.

HASTA NASIL İYİLEŞİR?

Başka bir açıdan bakıldığında medya etiğine yönelik literatürdeki genel yaklaşım, daha çok hastalıklı bir bedenin hastalıklı bir organını iyileştirme çabası olarak da tanımlanabilir. Oysa ki hastalıklı bir organının iyileştirilmesi çabası hastanın içinde bulunduğu ortam değişmedikçe anlamlı olmayacaktır.

Medya tartışmalarının üzerine odaklandığı hangi örnek olay ele alınırsa alınsın, medya ortamı tanımı ortaya konulmadan yapılacak değerlendirmeler çoğunlukla “bir bütünün parçalarını iyileştirmek” olarak yorumlanacaktır.

Medya içeriklerini etkileyen unsurlar bağlamında düşünüldüğünde “medya ortamı” tanımı içerisinde bireysel farklılıklar, çalışma düzeninden kaynaklanan unsurlar, kurumsal amaçlardan kaynaklanan unsurlar, kurum dışından gelen baskılar ve hepsinin üzerinde de ideolojik eğilimlerin etkilerinden söz edilebilir.

Muhabirinden yayın yönetmenine kadar tüm aşamada medya içeriğini doğrudan şekillendiren tüm çalışanların bireysel nitelikleri, medya kuruluşunun kurumsal amaçları, bu amaçlar doğrultusunda kurulmuş iş düzeni, ekonomik politik yaklaşımla bakıldığında medyanın gücü ve bu gücün ardındaki ekonomik çıkar ve mülkiyet yapısı, kurum dışından gelen etkiler bağlamında hükümetlerin, baskı gruplarının, haber kaynaklarının ya da reklam verenlerin baskıları ve daha ötede de ideolojinin doğrudan ya da dolaylı olarak etkisi bir şekilde medyanın davranışı ile ilişkilendirilebilir.

O halde eğer ortada yoğun bir medya etiği tartışması varsa, medya içeriklerinde ve gazetecilerin davranışlarında kimi sorunlardan yoğun bir biçimde söz ediliyorsa, bunların yalnızca “münferit olaylar” görülmeyip daha etraflıca sorgulanması daha anlamlı olacaktır.

SORUMSUZ MEDYA, SORUNSUZ TOPLUM MU?

Bir başka bakış açısına göre ise medya etiğine bütünsel yaklaşım “tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan” sorusu ile ilişkilendirilebilir. Etik açıdan sorunlu bir medya, sorunsuz bir toplumda var olabilir mi ya da etik açıdan hiçbir sorunu bulunmayan bir medyanın var olduğu toplum, etik açıdan sorunlu olabilir mi?

Medyanın etik sorunları ile toplumun etik sorunları birbirinden ne kadar ayrı değerlendirilebilir? Medyanın sorunlu olduğu bir toplumda siyasetin, ekonominin, kişisel ilişkilerin ya da toplumun genelinin etik açıdan sorunsuzluğu düşünülebilir mi? Tek suçlu olarak medya gösterilebilir?

Toplumdaki ahlaksızlığın tek kaynağı da medya mıdır? Yoksa medya etik açıdan sorunsuz hale getirildiğinde bütün toplumun etik ölçütlerinin yükselebileceği savunulabilir mi? Görülen kötü gazetecilik örnekleri birer “münferit vaka” mıdır? Yoksa toplumsal bir takım hastalıkların “toplum aynasına” yansıyan yüzü müdür?

Daha da ötede ise belki de şu soru akla getirilmelidir: Acaba ahlaksız bir birey, ahlaklı gazetecilik yapabilir mi? Ahlaksız gazetecilik yapılıyorsa, bunun anlamı ne olabilir? İşte bütün bu sorular çerçevesinde yanıtların eksiksiz olarak bulunabileceği adresin bütünsel yaklaşımla bulunabileceğini düşünmekteyim.

Sonuç olarak şu soruyu da yanıtlamadan bu tartışmayı tamamlamayayım. Her şeye rağmen, medyadaki etik ölçütleri yükseltmek toplumun diğer kesimlerindeki etik ölçütleri yükseltmek için bir başlangıç ya da örnek olabilir mi? Kuşkusuz evet. Ancak bir rol modeli olarak “evet”. Kötünün yanına en iyi koymak adına “evet”.
Sepetteki çürük elmalardan birini ya da vücuttaki hastalıklı bölümlerden birini iyileştirmek ne kadar işe yararsa o kadar “evet”. Kalp hastasının tıkalı damarını açmak, onun yaşadığı ortamı, yaşam biçimini ve en başta da beslenme alışkanlıklarını değiştirmeden ne kadar işe yararsa, o kadar “evet” ve belki de medyanın gücü ne kadarına yetebiliyorsa, o kadar “evet”…

Doç. Dr. Erkan Yüksel
karayel - avatarı
karayel
Ziyaretçi
22 Ağustos 2008       Mesaj #5
karayel - avatarı
Ziyaretçi
MEDYA ETİĞİNE GEÇMEDEN ÖNCE, “EVET” DİYEBİLİYOR MUSUNUZ?



Medya etiği tartışmalarında çoğunlukla medyanın yaptığı yanlışlardan yola çıkarak neyin nasıl yapılması gerektiği üzerinde durulur. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin dört sayfayı bulan “Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi” dışında, Basın Konseyi’nin de 16 maddelik “Basın Meslek İlkeleri” habercilik mesleğinde çalışanlara her şeyi olmasa bile mesleğin temel doğrularını söylemeye çalışır.



Bu doğrular ışığında medya davranışının ahlaki boyutları irdelenir. Ancak her şeyden önce aslında yanıtlanması gereken üç önemli soru vardır ki, o sorulara “evet” yanıtı almadan “medyada etik” tartışmasına başlamak pek de anlamlı değildir.

NEDİR BU ÜÇ SORU?

Literatürdeki tanımıyla ahlak kavramı insanların, bir toplum içinde uyumlu yaşamaları için kendilerine göre belirledikleri ilkelerin tümü; bir topluluğun nasıl davranacağını belirleyen davranış kuralları sistemidir.

Ahlak felsefesi ise ahlaklı olmanın ne anlama geldiğini araştırır, temel değer ve ilkelerin ne olduğu üzerinde durarak insanlar için neyin iyi ve neyin kötü olduğunu tanımlamaya çalışarak, olan ve olması gerekeni belirler. Bir davranışın ahlaki olup olmadığına karar verebilmek için bu davranışın üç temel koşulu sağlaması gerekir. Öncelikle bu davranış istemli olmalıdır. İkinci olarak, bilinçli olmalıdır. Üçüncü olarak ise bu davranış özgür bir biçimde gerçekleştirilmiş olmalıdır. Dolayısıyla istem dışı, bilinç dışı ya da herhangi bir baskı altında gerçekleştirilmiş bir davranışın etik boyutlarını tartışmak da “etik” değildir.

Aslında hukuki de değildir. Çünkü bireyin bilinç ve eylem özgürlüğü içinde olayları kavrayıp onlardan sağlıklı sonuçlara varabilme ve bilinçli, özgür seçime dayalı, çıkarları doğrultusunda tek başına karar alıp, kararlarını özgür iradesi ile eyleme dönüştürebilme yeteneği hukuki sorumluluk olarak tanımlanmaktadır.

Hukuki sorumluluk, kişilerin herhangi bir toplumsal sözleşmeyi gerçekleştirebilecek sorumluluklarının ya da ehliyetlerinin varlığının değerlendirilmesine dayanmaktadır. Ancak, akıl sağlığı yerinde erişkin kişilerin hukuki sorumluluklarının tam olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla hukuki sorumluluk da bilinçli ve özgür davranışı gerekli kılmaktadır.

Medyada etik tartışmasına başlamadan önce de bu üç soruya “evet” yanıtını vermek önemli bir zorunluluktur. Medya mensubunun bu davranışı istemli midir? Başka bir deyişle medya sorumlusu bu davranışı bilerek ve isteyerek mi gerçekleştirmiştir? İkinci olarak bu davranış, bilinçli bir şekilde mi gerçekleştirilmiştir? Eş deyişle bu davranışı gerçekleştirirken bilinci yerinde, ne yaptığını bilir bir halde midir? Üçüncü olarak bu davranış özgür bir iradenin ürünü müdür?
Hiçbir baskı ya da etki altında kalmadan kişinin isteyerek ve bilerek gerçekleştirdiği bir davranış mıdır? Bu sorulara “evet” yanıtı verebiliyorsak, davranışın ahlaklı olup olmadığına yönelik tartışmaya da başlayabiliriz demektir.

“EVET” DEMEK KOLAY MI?

Ancak bu sorulara kurumsal bazda yapacağımız genel bir değerlendirmenin ardından, “evet” yanıtı veremiyorsak; yani bu davranışın bilerek ve isteyerek, özgür iradenin ürünü olup olmadığı konusunda şüphelerimiz varsa, biraz durup “bu şüphenin peşine takılmakta” yarar olduğunu düşünüyorum.

Çünkü medya sorumlularının davranışlarını gerek medya içerikleri bağlamında, gerekse haber kaynakları ya da meslekleri gereği ilişkide bulunmaları gereken kişilerle ile ilişkiler bağlamında ve gerekse de mesleğin gereklerini yerine getirirken takındıkları tavır, izledikleri yol ya da yöntem adına gözden geçirmekte yarar var.

Birkaç “özel” konu ya da kişiye takılmadan eğer “medya davranışını” kesinlikle habercilik mesleğinin hak ve sorumluluklarının son derece bilincinde olarak gerçekleştirilmiş, kesinlikle herhangi bir baskı ya da etki altında kalmadan uygulanmış bulamıyorsak, medya etiğinden çok bu konuları tartışmak “daha öncelikli bir konu” haline gelmektedir.
Kişisel olarak da düşüncem odur ki; “ne yazık ki”, günül rahatlığı ile medyanın “yaşam ortamında” gerçekleştirilen ve medya etiği tartışmalarına konu olan pek çok davranış için “istemli, bilinçli ve özgür” koşullarının sağlanabildiğini söyleyebilmem mümkün değil.
O halde medya davranışının doğru ya da yanlışlığından önce medya ortamının ve medya sorumlusunun istemli davranışta bulunma, bilinçli olma ve özgür koşullar altında çalışabilme koşullarının tartışılması daha yararlı olacaktır. Haberci kişiliği, medyanın patronluk yapısı, rekabetçi medya ortamının getirdiği sorunlar ve medya kurumlarının kurum dışı ilişkileri bağlamında birbiri ile iç içe geçmiş bir çok konunun en başından masaya yatırılmasında yarar olduğunu düşünüyorum. Bu unsurlardan her birini ayrı düşünmenin de “doğru” sonucu ulaşmak anlamında sorunlu olacağı kanaatindeyim. Çünkü uzun süredir savunduğum “bütünsel bakış” sepetin içindeki çürük elmaların ayıklanması kadar, elmaları çürüten unsurların da ortadan kaldırılmasını öneriyor. Bu konuya daha sonra geniş bir biçimde bir başka yazıda değineceğim. Ancak şimdilik söyleyeceğim şey, günümüz medya ortamında “medyada etik” konulu geniş çaplı bir tartışmaya başlamadan önce yanıtlanması gereken sorulara “evet” yanıtını vermenin hiç de kolay olmadığıdır.

Doç. Dr. Erkan Yüksel

karayel - avatarı
karayel
Ziyaretçi
14 Eylül 2008       Mesaj #6
karayel - avatarı
Ziyaretçi
Uluslararası Medya Etiği

Medyanın yaşamı belirleme gücü günden güne küreselleşiyor. Bu alanlarda çalışanların aldıkları kararlar toplumu yönlendiriyor, biçimlendiriyor. Doğru kararların milyonlarca insanı olumlu yönde etkileyebildiğini, yanlış kararlarınsa geleceğimizi tehdit ettiğini görüyoruz. Medya etiği; toplumun bütünü ve tek tek bireyler için yaşamsal önem taşıyan kural dizgeleri ve bireylerin kişisel varlıklarıyla kitle iletişim araçlarının karşılıklı konumlarını, ilişkilerini kapsıyor. Medya ile birlikte, bir taraftan her geçen gün kendisini hissettiren ‘olağanüstü etkileme gücü’ ve diğer yandan da bu güçten, bu güce sahip olanlardan ve yararlanmak isteyenlerden kaynaklanan sorunlar ‘basın özgürlüğü’ kavramı etrafında bir meslek etiğinin gelişmesinin yolunu da açmıştır. Medya kuruluşlarının ve üst meslek organlarının izleyici nezdinde saygınlıklarını ve güvenilirliklerini korumak ve geliştirmek için ortaya koyduğu ve artık ‘klasikleşmiş olan’ etik ilkeler ve de yazılı olmayan kurallar: -En başta; hayata saygı, insanlar arasında dayanışmayı desteklemek ve diğerleri; öz güvenli ve hataları kabul etme yeteneğine sahip olmak, siyasi, ekonomik, entellektüel güçlerden bağımsız olmak, halkın medyaya güvenini azaltabilecek hiç bir şey yapmamak, bilgi (enformasyon), haber hakkında geniş ve derin bir tanıma sahip olmak, haberi, tam, eksiksiz, adil, anlaşılabilir şekilde vermek, tutucu-liberal, beyaz-siyah, genç-yaşlı, zengin-fakir, vb. bütün gruplara hizmet etmek, insan hakları ve demokrasiyi savunmak ve tanıtmak, toplumun gelişmesi için çalışmak. Bunlar çoğu zaman yazılı olanlardan daha önemli ve yaptırım gücü daha yüksek olup, net çizgiler ile çizilemeyen, toplumdan topluma, kişiden kişiye değişebilen kavramlar üzerine oturduğundan kolayca tanımlanamamaktadırlar. Çoğu zaman olması gerektiği hissedilir ama nasıl dile getirileceği bilinemez. Yazıldığı zaman uygulanıp uygulanmadığını denetleyecek mekanizmalar güvenlik güçleri değil, bizzat bunları yaşayanlardır.

Etik kuralların birçok amacının olduğu unutulmamalıdır. Bu amaçlar medyanın kamuya yönelik hizmetini geliştirmek, halk nazarında medyanın prestijini yeniden sağlamak, basın ve konuşma özgürlüğünü korumak, demokrasinin yayılması ve insanoğlunun geleceğinin daha da iyileştirilmesi için kendi çapında oynamak zorunda olduğu rol gereği profesyoneller için özerkliği sağlamaktır. Medya etiği özgür irade ve oybirliğine dayanmalıdır. Tarafların kuralların tam olarak ne olacağı ve nasıl yürürlüğe gireceği konusunu tartışmaları gerekmektedir. Bu çabalar hem yöneticilere hem de yönetilenlere yönelik olmalıdır. Etik kurallara ilgi geliştiği zaman, dünyanın her yerinde aynı zamanda profesyonelleri kurallara saygı göstermeye teşvik etmenin yollarını bulma endişesi de ortaya çıkmıştır.

Medyanın kitle iletişim araçları üzerinde kurduğu etkinlik, denetim ile kamuoyunun oluşturulması, biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesi ciddi bir rol oynuyor. Uluslararası medya dendiğinde, aklımıza bir zamanların çok uluslu şirketlerini, günümüzde ise uluslar üstü olarak adlandırılan şirketlerin ekonomik güçlerin kontrolünde olan bir sektör geliyor. Günümüzde uluslar üstü olarak adlandırılan bu uluslararası tekeller, küreselleşmenin profesyonel işleyişini çizen ve bunu gerçekleştiren dev kuruluşlardır. Uluslararası medya kuruluşları da bunların belli bir sektördeki uzantılarıdır. Uluslararası medyanın kamuoyu yaratmada ve yönlendirmede ne denli rol oynadığına örnek olarak Körfez Savaşı verilebilir.

Bazı Ülkelere Özgü Kurallar - Bunlar, bir ülkenin çevresine, miras aldığı kültür ya da ekonomik gelişmeye ve medya sistemine dayanırlar. Soğuk Savaş sırasındaki Avusturya kural dizisi, totaliter ülkelerde yaşayan insanlardan söz ederken ihtiyat önermiştir.48 İskandinav ülkesi insan haklarına çok önem verirler; halkın çıkarları tarafından haklı gösterilen istisnalarla beraber medya insanların adını veren bir başlık olmadan fotoğraf yayınlamamalıdır, bir mahkeme bir karara varmadan önce suçlanan kişinin adını bile açıklamamalıdır. Bağnaz olan Anglo-Sakson ülkeleri, cinsellikle ilgili konular hakkında bir saplantıya sahiptir. Japonya’da, Konfüçyüs geleneği, sosyal uyumu, gruba sadakati, hiyerarşilere ve büyüklere saygıyı vurgular. Gazetecilik ABD’ye göre çok daha az saldırgandır. Müslüman ülkelerde etik, din ile yakından ilgilidir. Belirli elit tabaka, Batılı “modernizm”den etkilenmiştir. Fakat otoriter olan, bu yüzden basın özgürlüğüne düşman olan birçok rejimde, medya etiğine ilgi yoktur. Eğer bir “kural” varsa bu resmidir.
Çeşitli ülkelerdeki kurallar arasındaki bu farklılıklardan fazla şey çıkarılmamalıdır. Bunların çoğu derece bakımından farklılıklardır ve önemsiz konular ile ilgilidirler. Bu farklılıkları, mesleği medya etiği hakkında uluslararası bir anlaşma arayışından vazgeçirmemelidir. Çünkü bu gazetecilerin haklarını savunmalarına yardımcı olur.

Benzer Konular

28 Ekim 2016 / ThinkerBeLL İletişim Bilimleri
3 Kasım 2009 / Ziyaretçi Soru-Cevap
1 Mart 2009 / ThinkerBeLL Taslak Konular
22 Ağustos 2008 / Mystic@L İletişim Bilimleri