Arama

İslam Dininde Evlilik ve Aile Hayatı - Sayfa 3

Güncelleme: 17 Temmuz 2017 Gösterim: 43.389 Cevap: 23
TwiLighT - avatarı
TwiLighT
Ziyaretçi
20 Ekim 2011       Mesaj #21
TwiLighT - avatarı
Ziyaretçi

Görücü usûlü mü, flört evliliği mi?


“Sevgi ve saygımı kaybettim!”
Sponsorlu Bağlantılar
“Mutsuzum!”
“Geçimsizlik canıma tak etti!”
“Zaten istememiştim, beni mecbur ettiler…”

Evliliğin bu feci akıbetlere dayanmaması için bütün gücümüzle isabetli bir eş seçimi yapmalıyız.
Görücü usûlü mü, yoksa, flört usûlsüzlüğü veya kendi başına karar vererek mi gerçekleştirilmeli.

İşte, Aileden Sorumlu Devlet eski Bakanı Nimet Çubukçu’nun açıkladığı Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğünce yapılan ‘’Boşanma Nedenleri’’ mevzulu araştırmanın mevzumuzla ilgili sonucu:

Türkiye’deki boşanma oranı binde
En önemli faktör geçimsizlik.

Geçimsizliğin sebepleri:
Uyumsuzluk, ilgisizlik, sorumsuzluk, eşler arasında kopukluk, kıskançlıklardan doğan anlaşmazlıklar ve ekonomik sıkıntılar…

Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından birisi :
“Boşananların büyük bölümünün, tanıştırılarak veya bir süre flört ettikten sonra evlenenlerde görülmesi. Yani, boşananların yüzde 90’ı evlilik kararını kendileri vermiş. Boşanmış kadın ve erkeklerin evlenmelerinde birinci sebep olarak da ‘aşık olmak’ şeklinde belirtilmiş.’’
(Evlenirken bir düşünmek, bin araştırmak gerekirken; “bin düşünmek, bir araştırmak” olarak gerçekleşiyor. Çabuk evlilikler, çabuk boşanmalara sebep oluyor

Geçimsizlik, ekonomik değil, sosyal. Zira, boşanmaların birinci sebebi ekonomik değil, eşlerin biribirinin beklentilerine cevap vermemesi.
Geçimsizliğin temel sebebi, uyumsuzluk, küfüvsüzlük, dengesizlik.
Uyumsuzluğun ana sebebi ise, egoizm ve hedonizm.

Peki, uyumlu, ilgili, sorumlu, hak, görev ve mesuliyetlerini bilen bir eşi genç duyguların hakim olduğu, akıl ve mantığın geri plana itildiği bir devrede yalnız başına tesbit edebilir mi?

Oysa, flörtte, mahremiyet sınırları yoktur, nefsânî yönden biribirinden istifade ettikten sonra, bıkıp-usanmak veya herhangi bir sebepten dolayı ayrılmak mümkündür...
Bunun ise detaylarına girmiyoruz. Çünkü, mahzurları ortadadır, herkesin idrâk edeceği kadar açıktır.

Kaldı ki, flört dönemi-diğer mahzurlarını bir tarafa bırakırsak-maskelerin takınıldığı veya duyguların önplana çıktığı bir devredir.
Bir insandan hoşlanmak başka, tanımak başka bir şeydir.

Şöyle düşünün:
“Sizden hoşlanan birisi sizi ne kadar tanıyor?”
Bilgi düzeyinizi, olumlu hasletlerinizi, olumsuz duygularınızı, zaaflarınızı, eksiklerinizi, kısaca kişiliğinizi…
Demek, yapacağınız şey danışmak, yani, meşveret etmek ve detaylı bir araştırma yapmaktır.
Öncelikle de ailenize danışmalısınız. Çünkü, herkesten ziyade onlar sizi sever, korur, tanır, bilir. Hatta, en ziyade sevdikleri hayatlarını sizin için feda eder. Sizi kıskanmayan yegâne varlık, “anne-babanız”dır.

Evet, flörte dayalı araştırmalar, duygusal ve hissidir.
Duygusul evlilikler de hissi sebeplerden dolayı yıkılır. Çünkü, insanın duyguları aynı kararda devam etmez.
Olaylar, problemler, zaman, duyguları aşındırır, yok eder. O zaman, sevgi de, aşk da kaybolur.

Şu halde, duygunun yanında, “akıl ve mantık” da olmalıdır. Bu da ancak ailece alınan “ortak akıl”dır.
Kimi zaman sosyetik çevreler veya zengin kesimler görücü usûlü evlilikleri tenkit eder. Halbuki, fabrika, şirket, holding sahibi iş adamlarının veya çocuklarının evliliklerine bakınız; çoğu görücü usûlüyle ve ailenin tasvibiyle gerçekleşmiyor mu?

Gayet tabiî ki, onların bu tavırları bizim örneğimiz olamaz. Aileler ve gençler şuna karar vermeli:
Evlilik gibi, bir hayatı, hatta, sonsuz hayatı, aileleri ilgilendiren bir meselede karar kimin olmalı?
Gençlerin mi; ailelerin mi?

Eş seçiminde aileler gençleri yalnız başına bırakamaz, mutlaka onlara destekçi olmalı. Tecrübelerini aktarmalı, maddî ve manevî yardımlarını esirgememeli.
Tabiî ki, nihaî kararı çocuklara bırakmalı.
Çünkü, bu hayat onların…

Eğer, genç; “sevgi, şefkat ve hamiyet”ten kaynaklanan ailenin ortak akıl sonucunda vardığı sonuca aykırı hareket ederse, o zaman da şu kaide geçerli olur artık:

“Kendi rızasıyla zarara girenin lehinde bakılıp acınmaz!”

10. Eş adaylarını değerlendirmede de âdil olmalı

En önemli meselelerden birisi de, eş aramada adayların, muhatapların, danışmanların ve meşveret edilenlerin (aracıların) dosdoğru hareket etmesidir.
Adaylar kendilerini tanıtırken veya yakınları tanıtırken, asla mübalâğaya kaçmamalı ve zaaflarını da dile getirmelidir.

Aksi halde, karşıdaki aldanmışlık psikolojisine girer. Ve bunun intikamını nasıl alacağı hiç belli olmaz! Kendisini aldatanlara hayatı zindan edebilir!
Adalet yalnızca mahkemelerde tecellî etmez, etmemeli. Hayatın bütün katmanlarında âdil olmalıyız. İnsanları değerlendirirken, hak ve hürriyetlerine riâyet ederken…
Dolayısıyla aday tanıtımında da İlâhî adalet prensibi işletilirse, sonuç, her iki taraf için de hayırlı olur.
Takip edelim:

“Ey imân edenler! Adalet üzere olun ve Allah için şahitlik edin. Kendi aleyhinize veya anne ve babanızla akrabalarınızın aleyhine olsa bile. Hakkında şahitlik ettiğiniz kişi, zengin de olsa, fakir de olsa doğruluktan ayrılmayın. Çünkü ikisini de Allah sizden daha iyi gözetir.”

Zaafları saklayarak, kusur ve hataları örterek, yalanlar üzerine binâ edilen bir evliliğin ne hayrı, ne feyzi, ne bereketi olur!
“Mübalâğa ihtilâlcidir.”
Eş adaylarında olmayan vasıfları varmış gibi göstermek, olumsuz sonuç doğuracağı, aile hayatını zedeleyeceği açıktır.
Dolayısıyla her şeyi ve herkesi olduğu gibi vasıflandırmak gerekir. Bu zaten hakperestliğin gereğidir. Olmayan vasıflarla tavsif etmek, ayrıca yalancılıktır. Mübalâğa ve yalanlarla kurulan bir yuva huzur ve mutluluk getirir mi?

Ancak, eş adayı arayışında insan hâl ve davranışları, yâni, hatâ-sevaplarının değerlendirilmesinde âdil olunurken, insaflı da olmalıyız.
Unutmuyoruz ki, insanız ve hatâdan hâli değiliz. Hepimizin zaafları var. Öyle ise şu prensipleri nazara almalıyız:

Bir insanın bütün halleri yüzde yüz doğru olması mümkün değil. İnsan tamamıyla olumlu duygulardan örülmüş bir varlık değil. O takdirde melek olurdu!

Eğer bir adayın, iyi yönleri, olumlu duyguları olumsuz yönleri ve duygularına kemiyeten/sayı veya keyfiyeten ziyade gelse, o muhabbete ve hürmete müstehaktır.
Kimi zaman çok iyi bir haslet, diğer olumsuzlukları kapatabilir.

Bir adayın gerçekten bir sıfatı çok olumsuz da olsa, o sıfat sahibi tamamen olumsuz olarak değerlendirilemez.
Güzel hasletleri çirkin hasletlerine, iyi yönleri kötü yönlerine üstün gelenler, iyi olarak değerlendirilmelidir.

Hepimiz zaman zaman hata yaparız. Ancak, özür dilemesini bilmeliyiz.
Nefsini itham eden kusurunu görür.
Kusurunu itiraf eden istiğfar eder.
İstiğfar eden istiâze eder.
İstiâze eden şeytanın şerrinden kurtulur.

Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur.Ve kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse affa müstehak olur.

***
Meşhur bir dokumacı, dokuduğu kumaşı satmış.
Daha sonra o kumaş parçasında bir kusur görülmüş ve geri çevrilerek bedeli istenmiş. Dokumacı parayı vermiş, fakat gözlerinden yaş gelmiş. Sormuşlar:
“Niçin ağlıyorsun? Kumaşı geri verdik diye ise, üzülme. Alıp gidelim ve paranı geri verelim.”

Dokumacı:
“Hayır, kumaş için ağlamıyorum” demiş. “Onun bir kusuru görüldü ve geri çevrildi. Fakat ya ömür boyu yaptıklarım Allah’a arz olunduğu zaman, böyle bir kusur yüzünden geri çevrilecek olursam, ne olur benim hâlim? Ben bunu düşündüm de ağladım. Hayat, kumaş gibi değil ki, düzeltilsin ya da tekrar dokunsun. O, sadece bir kere gelir geçer.”

Dipnotlar:
1- Kur’ân, Nisâ, 135.
2- Lem’alar, s. 91.

10. Eş adaylarını değerlendirmede de âdil olmalı
En önemli meselelerden birisi de, eş aramada adayların, muhatapların, danışmanların ve meşveret edilenlerin (aracıların) dosdoğru hareket etmesidir.
Adaylar kendilerini tanıtırken veya yakınları tanıtırken, asla mübalâğaya kaçmamalı ve zaaflarını da dile getirmelidir.

Aksi halde, karşıdaki aldanmışlık psikolojisine girer. Ve bunun intikamını nasıl alacağı hiç belli olmaz! Kendisini aldatanlara hayatı zindan edebilir!
Adalet yalnızca mahkemelerde tecellî etmez, etmemeli. Hayatın bütün katmanlarında âdil olmalıyız. İnsanları değerlendirirken, hak ve hürriyetlerine riâyet ederken…
Dolayısıyla aday tanıtımında da İlâhî adalet prensibi işletilirse, sonuç, her iki taraf için de hayırlı olur.
Takip edelim:

“Ey imân edenler! Adalet üzere olun ve Allah için şahitlik edin. Kendi aleyhinize veya anne ve babanızla akrabalarınızın aleyhine olsa bile. Hakkında şahitlik ettiğiniz kişi, zengin de olsa, fakir de olsa doğruluktan ayrılmayın. Çünkü ikisini de Allah sizden daha iyi gözetir.”

Zaafları saklayarak, kusur ve hataları örterek, yalanlar üzerine binâ edilen bir evliliğin ne hayrı, ne feyzi, ne bereketi olur!

“Mübalâğa ihtilâlcidir.”
Eş adaylarında olmayan vasıfları varmış gibi göstermek, olumsuz sonuç doğuracağı, aile hayatını zedeleyeceği açıktır.
Dolayısıyla her şeyi ve herkesi olduğu gibi vasıflandırmak gerekir. Bu zaten hakperestliğin gereğidir. Olmayan vasıflarla tavsif etmek, ayrıca yalancılıktır. Mübalâğa ve yalanlarla kurulan bir yuva huzur ve mutluluk getirir mi?

Ancak, eş adayı arayışında insan hâl ve davranışları, yâni, hatâ-sevaplarının değerlendirilmesinde âdil olunurken, insaflı da olmalıyız.
Unutmuyoruz ki, insanız ve hatâdan hâli değiliz. Hepimizin zaafları var. Öyle ise şu prensipleri nazara almalıyız:

Bir insanın bütün halleri yüzde yüz doğru olması mümkün değil. İnsan tamamıyla olumlu duygulardan örülmüş bir varlık değil. O takdirde melek olurdu!

Eğer bir adayın, iyi yönleri, olumlu duyguları olumsuz yönleri ve duygularına kemiyeten/sayı veya keyfiyeten ziyade gelse, o muhabbete ve hürmete müstehaktır.
Kimi zaman çok iyi bir haslet, diğer olumsuzlukları kapatabilir.

Bir adayın gerçekten bir sıfatı çok olumsuz da olsa, o sıfat sahibi tamamen olumsuz olarak değerlendirilemez.
Güzel hasletleri çirkin hasletlerine, iyi yönleri kötü yönlerine üstün gelenler, iyi olarak değerlendirilmelidir.

Hepimiz zaman zaman hata yaparız. Ancak, özür dilemesini bilmeliyiz.
Nefsini itham eden kusurunu görür.
Kusurunu itiraf eden istiğfar eder.
İstiğfar eden istiâze eder.
İstiâze eden şeytanın şerrinden kurtulur.

Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur.Ve kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse affa müstehak olur.

***
Meşhur bir dokumacı, dokuduğu kumaşı satmış.
Daha sonra o kumaş parçasında bir kusur görülmüş ve geri çevrilerek bedeli istenmiş. Dokumacı parayı vermiş, fakat gözlerinden yaş gelmiş. Sormuşlar:
“Niçin ağlıyorsun? Kumaşı geri verdik diye ise, üzülme. Alıp gidelim ve paranı geri verelim.”

Dokumacı:
“Hayır, kumaş için ağlamıyorum” demiş. “Onun bir kusuru görüldü ve geri çevrildi. Fakat ya ömür boyu yaptıklarım Allah’a arz olunduğu zaman, böyle bir kusur yüzünden geri çevrilecek olursam, ne olur benim hâlim? Ben bunu düşündüm de ağladım. Hayat, kumaş gibi değil ki, düzeltilsin ya da tekrar dokunsun. O, sadece bir kere gelir geçer.”

Dipnotlar:
1- Kur’ân, Nisâ, 135.
2- Lem’alar, s. 91.

11. Evlenecek adayların birbirini tanıma ve görme adâbı
Kimi zaman, kimi gençler, hayatının dönüm noktasını teşkil edecek eşini tanıma ve görmek için haya ve hicap perdeleri aralayamıyor, veya tamamen perdeleri yırtıyor!
Bu, diğerleri gibi, hâyâ duygusunun da sapmasındandır.

Hâyâ, meşrû işlere, meşrû çerçevede kullanılmalı.
Ne var ki, birçok gencimiz, hicap perdelerine sarılıp boğuluyor! Şüphesiz ki bu “dinin” değil, çarpık eğitimle terbiyenin, örf ve geleneklerin baskısından kaynaklanıyor.

Dinimiz, her meselenin meşrû çerçevede, meşrû zeminlerde, meşrûiyet içinde tartışılmasını, konuşulmasını, öğrenilmesini, öğretilmesini emreder, öğütler.
Evlenmek, âile müessesesini ihya etmek, dinimizce mukaddes sayılmış; teşvik edilmiştir.

Öyle ise bu konuda çekingen değil, bilâkis cesaretli davranmak gerekir.
Çevrenin bâtıl ve yanlış baskılarını da aşmak için, müsbet bir şekilde mücâdele vermek, zaten herkesin vazifesi. Çünkü burada “emr-i bil-ma’rûf veya nehy-i anil-münker” söz konusu.

Evlenmek için adayların biribirini görmeleri, fikir sahibi olmaları, İslâmın “Eş seçme hürriyetinin” bir gereğidir.
Görmeden, tanımadan gerçekleştirilecek evlilikleri Kur’ân ve Sünnet zorbalık olarak değerlendirir ve buna asla cevaz vermez!
Bazı çevre ve bölgelerde kıza veya erkeğe sormadan böyle bir davranış içine girmeleri, İslâmiyet’i bağlamaz. O hareket, yanlış bir gelenek ve anlayıştır.
Gelenek ve cehâletten kaynaklanan yanlışlıkları, İslâmiyete fatura etmek, cinâyettir. Tıpkı, yanlış teşhis koyan ve yanlış ameliyat yapan doktorun hatasını, tıp ilmine mal etmek gibi...

Hiçbir erkek ve kız, istemediği kişi ile zorla evlendirilemez.Kişi, hayatını birleştireceği insanı görmeli.
Sadece görmek yetmez. Mutlaka biribirinin huyu, suyu, beklentileri, düşünceleri, hayata bakış açıları, hatta aileleri hakkında teferruatlı bilgiye sahip olmalı.
Ta ki, hayalî bir evlilik olmasın ve sonradan hayal kırıklıkları yaşanmasın.

Cemiyetin, sosyal yapının ana direği âiledir.
Dünyevî ve uhrevî saadetin kazanılması, sağlam bir âile yuvası kurmaya bağlıdır.
Muhkem bir yuvanın da kurulabilmesi için, tarafların denk olması gerekir. Bunun tesbiti için de, tarafların biribirini görmesi, araştırması lâzım değil, elzemdir!

Evlilik, âhiret âleminde de sürecek ebedî bir akittir. Elbette, evlenecek olan insanların biribirini görüp, gönüllerinin ısınıp, ısınmadığının tesbitini yapmaları şart.

Kur’ân ahlâkını yaşayan haya ve edep timsali Peygamberimiz (asm)
“Allah bir kişinin kalbine bir kadınla evlenme isteği koyduğunda ona bakmasında bir sakınca yoktur” 1 tavsiyesinde bulunmuştur.

Hatta, yüzüne, boynuna ve ayaklarına bakmasına da izin verilmiştir.
Hz. Enes’in (ra) rivayetine göre, Hz. Peygamber (a.s.m Ümmü Süleym’i, bakması için bir kadına göndermiş ve '‘ Ökçe üstü ayak kirişlerine bak boynunu kokla” 2 Bir başka rivayette, “dişlerini kokla” buyurmuştur.

Âlimlerin ekserisi, “yalnız el ve yüze bakılabilir” derken, Evzâî ve Ahmed bin Hanbel, “baş, kollar, dize kadar ayakların da görülebileceğini” ifâde eder.

Bir başka hadis-i şerîfte, rehber-i ekmel olan Peygamberimiz (a.s.m şöyle buyurduğunu Ebu Hureyre (r.a şöyle nakleder:
“Rasulullahın (asm) yanında bulunuyordum. Birisi gelerek, Ensar’dan bir kadınla evlenmek istediğini ona iletti. ona:
“O kadını gördün mü?” diye sordu. O zât:
“Hayır; görmedim” cevabını verdi. Bunun üzerine:
“Öyle ise git onu yakından gör. Çünkü Ensar’ın gözlerinde biraz kusur olabilir.”

Kız, erkek her iki taraf da biribirine mahrem sınırlar, yâni meşrû çerçevede bakabilir, konuşabilir, meseleleri müzakere edebilir, hatta etmelidirler.
Yüz, el ve boya bakmak zaten kâfi miktarda fikir verir.
Her iki taraf da araya aracı koyabilir, biribirleri hakkında malûmat sahibi olabilirler.
Erkeğin erkeğe, kadının da kadına diz ve göbek arasındaki kısım hariç, biribirine bakması caizdir.
Gizli ve habersiz (başka fitnelere kapı açılmaması durumunda) bakış da, “evlenmek kastı” ile olursa meşrû kabul edilmiştir. Hattâ, Peygamber Efendimizin (asm) ifâdesiyle, “Bu anlaşıp mutlu olmanız için daha uygundur” zarûrîdir.

Siz bu konularda hassas olduğunuz gibi, başkaları da hassastır. Nihayet, bu meseleler hayatın bir zaruretidir ve hepimizin uyması gereken meselelerdir.
Yalnız, İslâmiyetin çizdiği çerçeve içinde kalınırsa, “görme, nişan ve evlilik” meselelerinden herhangi bir fitne çıkmaz, yanlış anlaşılma olmaz ve hicap duyulmaz.
Aksi halde, fitne-fesat karışabilir.

Burada asıl olan husus, dindarlık, siret, ahlâk, iç güzelliğinin yanında; suretin; yani, boy-pos, endam, fizikî yapının da önem arz ettiği ve denkliğidir.

Dipnotlar:
1- İbn-i Mâce, Nikâh: 9.
2- İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, s. 22.
3- Müslim, Nikâh: 74.
4- Nesâî, K, Nikâh 17; Tirmizi, Nikâh, 5.

12. Nişanlıların birbirini tanıma prensipleri
Adamın birisi, zenginliği ile övünüyordu:
“Şurada bir villam var, filân şehirde bir çiftliğim var, falan yerde de bir apartmanım!”
Ona: “Öbür taraftaki köşk ve çiftliklerden haber ver!” denildiğinde suspus olur.

***
Kendimizi tanıtırken kimi zaman güzelliğimiz, yakışıklılığımız, kimi zaman malımız, mülkümüz, arabamız, kimi zaman zenginliğimizle övünürüz.
Oysa, buna hiç hakkımız yoktur. Çünkü, ne bunlar, ne bunları elde ettiğimiz akıl, zekâ ve gücümüz bizim eserimiz değildir.
İnsan kendisinin yapmadığı bir şeyle nasıl övünür? Öyle ise bütün övgü onları bize ihsan edene olmalı değil mi?
Özellikle şu vecizeyi her zaman görebileceğimiz bir köşeye çerçeveletip asmalıyız
“Ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme!” (Mesnevi-î Nûriye, s. 122)

Nişanlılar birbirini tanımak için nasıl bir metot takip etmeli?
Kız-erkek, nişanlı, sözlüler; yakın akrabaları ve arkadaşları olmadan, erkek veya bayanın yalnız başına, kapalı yerlerde bir arada bulunmaları oldukça riskli!
Erkek-kadın münâsebetleri meşrû sınırlar içinde olmazsa, vahim sonuçlar doğurduğunu, problemler yumağına sebebiyet verdiğini hemen her gün kitle iletişim vasıtaları ilân ediyor.
İşte bu ve benzeri muhtemel tehlikeleri nazara alan İslâmiyet, yalnız başına birlikteliği izin vermemiş.
Şu hâlde, nişanlı, sözlü veya bayan-erkek arkadaşlığı, “zarûret” sınırları içinde ve “meşrû” çerçevede olmalıdır.

Tanıma ve tanıtma aşamalarında dikkat etmemiz gereken prensipler nelerdir?

  • Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın.
  • Kendinizi abartmayın, her şeyi olduğu gibi tavsif edin; sınırlarınızı bilin.
  • Sakın kendinizi gerçek dışı vasıflarla tanıtmayın.
  • Maske takmayın! Olduğunuz gibi görünün, göründüğünüz gibi olun.
  • Muhatabınızı ihmâl edip, kendinizi çok ciddiye almayın. Bilâkis onu ciddiye alın.
  • Kıymetli zamanınızı ve enerjinizi gevezelikle, dedikoduyla boşa harcamayın.
  • Hayâl kurun, ama, hayâlperest olmayın. Nişanlınıza hayâllerinizden bahsedin, ama, arzu ve hayâllerinizi fikir diye sunmayın.
  • Aşırı, yersiz ve dayanaksız kıskançlıklara girmeyin.
  • Hatasız, kusursuz eş aramayın. Çünkü, siz de öyle değilsiniz.
  • Nişanlınıza geçmişteki hatalarını hatırlatmayın, hatta unutun.
  • Muhatabınızı problemlerin tek kaynağı olarak görmeyin, sizin de payınız var.
  • Bu dünyaya ilim ve duâ vasıtasıyla gelişmeye, olgunlaşmaya geldiğinizi; dolayısıyla hayatın bir okul olduğunu biribirinize hatırlatın.
  • Problemsiz, sıkıntısız bir aile yuvası kuracağınızı düşünmeyin.
  • Kahkahalarla gülmeyin, ama, devamlı gülümseyin, mütebessim olun.
  • Her konuda aynı şeyleri düşünmek zorunda değilsiniz. Her tartışmayı kazanmak durumunda da değilsiniz. Aynı fikirde olmamak için anlaşabilirsiniz.
  • Her şeyin en güzelini, en iyisini arayın. Ama, iyi ile ve güzelle yetinin.
  • Nişanlınızı ara sıra, ailenizi sık arayın.
  • Unutmayın ki, hiç kimse mutluluk veya mutsuzluğunuzdan sorumlu değildir.
  • Eşsiz eş arayan eşsiz kalır.
  • Araştırarak, prensiplere uyarak bulduğunuz eşin, dünyada bir eşi yok, buna inanın.
13. Nişan, nihaî karar değildir!
Birbirini görüp, tanıdıktan ve sağduyularıyla “Evlenebilirim!” kararını verdikten sonra, sıra nişanda.

Nişan, sünnet ile de sabit.
Bütün hayatı, iffet ve ahlâkın zirvelerinde olan yüce Nebî’nin (asm) Hz. Aişe vâlidemizle üç yıl nişanlı kaldığını1 temel kaynaklar naklediyor.

Nişan, aynı zamanda yerleşmiş örfî ve güzel bir uygulama.
Hukûkî bir bağlayıcılığı olmamakla birlikte, ahlâkî ve dinî bir noktada kabul görmüş bir müessesedir.

Nişanlılık, “Kesin evleneceğiz!” demek değil. Nişanlılık, gençlerin ve ailelerin birbirini daha iyi tanıma devresidir. Yani, “Evlenip evlenmeyeceğimize sonra karar vereceğiz!” demektir.

Nişan, adaylara, birbirini, ailelerini ve çevrelerini daha iyi tanıma fırsatı verir.
Ne kısa, ne uzun tutulmalıdır.
Önemli olan, adayların hiçbir şüphe ve vesveselere meydan vermeyecek şekilde birbirini tanımaları ve hür irade ile karar verebilmeleridir.

Evlenecek adayların birbirini ve aile çevrelerini tanımaları son derece önemlidir. Zira evlilik, basit bir alışveriş veya kısa bir birliktelik değildir. Hem dünya, hem de sonsuz hayatın huzur ve mutluluğuyla veya şekavet ve mutsuzluğuyla ilgilidir.

Kılı kırk yararcasına bir tanıma devresi olmalıdır nişanlılık. Nişanlılıkta adaylar birbirini yakînen görür. Duyguları, düşünceleri, hayat felsefeleri, meselelere bakış açıları, hedefleri hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olabilirler.

Aileler de, birbirini tanır ve kaynaşıp kaynaşmayacaklarını test ederler.
Burada en önemli husus, tarafların açıklık, şeffaflık prensibini işletmeleridir.
Herkes düşüncelerini, eksiklerini, zaaflarını rahatlıkla ortaya koymalı.

Tâ ki, aldatılmışlık ve aldanılmışlık duygusu ortaya çıkmasın. Zirâ, bunun nasıl sonuçlar doğuracağını kestirmek zor. Evlendikten sonra, nasıl olsa her şey ortaya çıkacaktır.

Evet nişanlandık, ama, bu nihâî bir karar değil, bu bir tanıma ve karar verme sürecidir. Nişanlılık devresinde, adayların, âilelerin birbirini daha iyi tanımalarına iyi bir fırsattır. Nikâh kıyarak, bu fırsatı büyük mahzurlar getiren bir duruma düşürmemek gerekir.

Zirâ, adaylardan birisi herhangi bir sebepten dolayı evlenmek istemeyebilir, kanı ısınmayabilir veya karşı tarafın aile hayatını, eğitim ve terbiye metodunu uygun bulmayabilir.

Nişanlılık merasimi için ve bu sürede birbirine çok ağır şartlar ve hediyeler vermekten de sakının.

“Mutlu Çağın” en mutlu, en bahtiyar aile reisi ve muallimi, rehberi Peygamberimiz (asm), “En hayırlı evlilik, en kolay olanıdır” buyurdu.
Öyle ise, nişanlılık çok daha kolay olmalı. Unutmayın, nişanlılık nihaî bir karar değil ve bozulma riski de taşır. Dolayısıyla, ağır şartlar ve hediyeleşmeler, ağır sonuçlar doğurabilir.

Dipnot:
1- Ebû Dâvud, Nikâh: 31.
14. Nişanlılık bozulunca…

Evlilikte de nasip ve kısmet cephesini asla unutmayalım. Çünkü, her şey Allah’ın dilemesiyle olur.
Zira, yegâne Mürid ve sonsuz kudret sahibi O’dur. Biz ise, sonsuz derecede âciziz.
Mikroskopla on binlerce defa büyütülüp ancak görülebilen bir mikrop bizi yerden yere seriyor.
Yediğimiz yemekten bile haberimiz yoktur. Lokmaları atıştırıp, gerisine karışmıyoruz.
Her şey yerli yerinde hareket ettiğine göre; birisinin dilemesi ve kudretiyle olduğu apaçıktır.

Öyle ise, her işimizin Allah’ın dilemesine bağlı olduğunu bilip “İnşallah” demelidir. Kur’ân da bunu emrediyor:

“Hiçbir şey hakkında ‘Yarın bunu muhakkak yapacağım’ deme. Ancak, ‘İnşaallah’ deyip Allah’ın dilemesi şartına bağlarsan müstesnadır. Unuttuğun zaman da yine, Rabbini an ve ‘Umulur ki Rabbim beni bundan daha hayırlı ve doğru yola eriştirir’ de.”

***
Adamın birisinin dindar bir hanımı varmış. Her meselede “İnşaallah” dermiş. Başkasının da söylemesini istermiş. Çünkü, “İnşaallah!” demek farz. Kocası ise buna fenâ halde sinirleniyormuş.

Bir gün hanımına, “Ben tarlaya gidiyorum, iki saat sonra geleceğim!” demiş. Hanımı:
“‘İnşaallah’ de, bey!” demiş.
“Ne İnşaallah diyeyim. Hava gün güneşlik, gider gelirim!”

Gitmiş. Az sonra hava kararmaya, müthiş bir rüzgâr esmeye ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlamış. Kendisini kulübeye zor atmış. Sicim gibi yağmur akşama kadar devam etmiş.

Geç vakitler eve dönen adam, “Güm, güm, güm!” diye kapıyı çalmış. İçeriden hanımı seslenmiş:
“Kim o?”
“Aç hanım aç, inşaallah ben geldim, inşaallah ben geldim!”
***
"Nişanlılık, nihâî bir anlaşma değildir" demiştik.
Şu halde, adaylar biribirini tanıdıktan sonra, ister duygusal, ister başka haklı gerekçelerle evlenemeyecekleri kanaatine varırlarsa, başta taraflar olmak üzere herkes bu karara saygı duymalı.

Yapay, sun’î girişimler ve gerekçelerle nişanlılığı devam ettirmenin vahim sonuçlar doğuracağı unutulmamalıdır.
Hem şunu düşünmeli:

Nişanlılık devresinde ciddî problemler, bakış açıları, yaklaşım tarzları ortaya çıkmışsa; evlilikte bunu katlarcası sökün edecektir. Zira, o zaman “nikâh bağının” verdiği güçle, çok daha ağır beklenti ve davranışlara girilebilir.

Burada nişan bozulunca, bu meseleyi de İslâm hukukuna göre halletmeli.
Hâkim, İslâm olmalı.
Zira, insanlar nefsi, indi, hissi, duygusal yaklaşır, adalet edemez.

Acaba, nişan bozulunca nasıl yaklaşılmalıdır? Nasıl bir tavır, ahlâk, huy sergilemelidir?
  • Tarafların birbirini incitmesine gerek yok.
  • Evlilik, bir nasip ve kısmet işidir. Bunun için atalarımız, düğünü tamamlanmış, atına binmiş gelin adayı kız için, “Ya kısmet!” derlermiş.
  • Hiç şüphesiz, bu meselelerde kaderin de bir tesiri vardır.
Birbirine verilen hediyeler ne olacaktır?
  • Erkeğin, mehre dahil olarak sözlü veya nişanlısına vermiş olduğu şeyler, isterse kullanma ile değişmiş olsun, mevcut ise aynen, değilse bedeli geri alınabilir ve iâde edilmeli.
  • Erkeğin vefatı hâlinde iâdeler vârislerine intikal eder. Yâni, bu durumda da hediyeler geriye verilmeli. Erkeğin varisleri onları alır.
  • Kızın vefatı halinde iâdeler, terekesinden alınır.
  • Kızın sözlü veya nişanlısına verilen hediyeler, bağış hükmüne girerler.
  • Bir kimse, evlenmek istediği kadına nişan nâmına bir miktar eşya verip de, sonra nikâhtan vazgeçerse ve eşya mevcut ise geri alabilir. Kadın da bunlara karşılık olarak gönderdiği şeyleri mevcutsa geri alabilir.
  • Adaylardan birinin diğerine hediye olarak verdiği şey, yok olsa veya kullanılmış ise veyahut hediye alınan tarafın mülkünden çıksa, artık hediye eden tarafın geri almaya hakkı kalmaz.
Dipnot:
1- Kur’ân, Kehf, 23-24.
15. Nişanlılıkta dinî nikâhtan sakının !
Bazı aileler, nişanlıların daha sık görüşebilmeleri ve haram işlemelerini önlemeye yönelik, güya “imam nikâhı” tedbirini alıyor. Oysa, resmî bir bağlayıcılığı olmayan bu nikâhtan sonra, fecî sonuçlar doğabilir.

Terazilerin bozulduğu, ölçülerin yitirildiği, nefsi arzu ve isteklerin, olumsuz duygu ve hasletlerin tamamen başıboş kaldığı, ahlâksızlık bombardımanının yaşandığı bu zeminde, nişanlılık münâsebetleri de ince bir çizgiyi takip ister.

İki şahit huzurunda (şahitler bunu ilân edecek, kamuya mal edecek mahiyette olmalı) tarafların kabul-icap şartlarını yerine getirdikleri nikâh, meşrû nikâhtır.
Bunun dinisi, imamlısı, imamsızı olmaz.

Nişanlılık devresinde, yalnızca “dini nikâh, imam nikâhı” son derece sosyal, hukukî birçok mahzurlar taşır.
İmam nikâhının / dinî nikâhın devam etmesinin sebebi şudur:

Cumhuriyet öncesinde, nikâhı belediye memurları yerine, resmen imamlar kıyardı. Dolayısıyla onun bir kaydı-kuyudu vardı ve hukukî işlemler, muâmeleler onun üzerine binâ edilirdi. Bugün, imam veya dinî nikâhın resmî ve hukukî hiçbir bağlayıcılığı yoktur.

Hatta, belediye memurunun kıydığı nikâh, imamın kıydığı ve adına “dinî nikâh” denen akitten çok daha güçlü ve makbuldür.
Peygamberimiz (asm)
“Bu evlenmeyi duyurun! Evlenme işlerini mescidlerde yapın! Üzerine de defler çalın! Çünkü, helâl ile haramı ayıran şey, onu duyurmaktır” buyurmuştur.

Evlenmek isteyen kişiler, teferruâtlı bir araştırma yaptıktan, küfüvünü, yâni dengini bulduktan, sözleştikten veya nişanlandıktan sonra, artık birbirini, âile ferdlerini iyice tanırlar.

Nişanlılık ile de aralarında bir akrabalık bağı kuracaklarına dair bir kısım bağlayıcı ve resmî olmayan muamelelerde bulunurlar.
Böylece, hem evlenecek olanlar, hem de onların âile efradı, tanışarak sosyal yapılarını daha iyi tanıma fırsatı yakalarlar.

Nikâh, bir arada yaşamayı, bazı mükellefiyetleri yerine getirmeyi ve cimâyı, yani cinsi münâsebeti meşrû kılan ve şer’î ölçüler dahilinde yapılan bir akit, antlaşmadır.
Diğer bir ifadeyle evlenmek, yuva kurmak, bir arada yaşamak ve neslin devamı için yapılan sözleşmedir.

Sakın, sakın!
Nişanlılık döneminde “dinî veya imam nikâhı” yapmayınız, yaptırmayınız.
Zira, yaptırılırsa, artık dinen, örfen ve ahlâken karı-kocadırlar. Mahremiyet sınırları kalkmıştır...

Ve bir zaman sonra, taraflardan birisi veya her ikisi, evlenmemeye karar verirlerse; mahremiyet sınırlarının ortadan kalkmasından dolayı doğan sonuçlar, hukuken nasıl çözülecektir?
Resmî nikâh olmadığından nasıl sonuçlar doğuracaktır?

Sakın, sakın!
Resmen evli olanlar bile birçok problemle cedelleşip, haksızlıklara maruz kalırken, nişanlıların nikâhlanması intihardan farksızdır!

Veya aileler şu dayatmalarda bulunacaktır:
Madem karı-koca münasebetleri gibi ‘vahim sonuçlar’ ortaya çıktı; öyle ise evlenmelidirler! Peki, bu evliliğin ileride taraflara getireceği vahim sonuçları hesap edebilmek mümkün mü?

Bu arada, vefat, tedâvisi imkânsız bir hastalık da arız olabilir.
Bunlar zamanla ortaya çıkan hususlardır. Nikâh kıyarak, hem nişanlılık devresini, hem evlenecek olanları zor durumlara sokmanın anlamı yok!

Dipnot:
1- Aişe (ra) Rezîn.

16. Dönüşü olmayan yol hazırlıkları
Nişanlılık devresinde de bütün araştırmaları yaptınız. Başta anne-babanız ve itimat ettiğiniz evli dostlarınızla da istişare ettiniz. Nişanlınızı, ailesini, çevresini tanıdınız. Ve kalbinize karşılık bir kalp bulduğunuza emin oldunuz. Evlenme kararınızı kesin olarak verdiniz. Ve bu sizin son kararınızdır.
Eğer yazılı anlaşmayı yapmadıysanız, geç kalmış sayılmazsınız. Karşılıklı beklentilerinizi, düşüncelerinizi, hedeflerinizi yazın ve altına imzayı atın.

Bir hatırlatma: Mutlu olmak için değil, mutluluğu paylaşmak için evleniyorsunuz.
Mutluluk, evlenir evlenmez hazır bulunan bir olgu değil. Onun hammaddesi sizin istidatlarınıza konmuş. Onu işlemek ve ortaya koymak sizin maharetinize bırakılmış.

Ayrıca evlilik, bütün problemlerin yok olduğu, toz pembe bir hayat değildir.
İnsan olan yerde problem var. Önemli olan bu problemleri kime göre ve nasıl çözeceğinizdir.
Artık, “bence”lerin devri bitmiş, “bizce” başlamıştır. Meselelerinizi birlikte halledeceksiniz.

Problemleri, nikâh ve düğün hazırlıklarına başladığınızdan itibaren çözmeye başlayabilirsiniz.
Birinci problem, düğünden önceki alış veriş. Mutlaka hileye kaçan veya işlerinde hile yapanlar çıkacak. Özellikle hilebazların mebzul olduğu günümüzde… Duygusallığın ve heyecanın önplanda olduğu bu hazırlık devresinde aldanmanız mümkündür ve sizi aldatmak kolaydır. Alacağınız ürünün fiyatı yüksek fiyat çekilebilir. Veya ucuza alayım, derken kalitesini kaybetmiş bir malı alabilirsiniz.
Unutmayın: Alış veriş de bir san'attır. Bu mevzuda mâhir olmayabilirsiniz. Zira, işiniz bu değil! Bir şeyi daha hatırdan çıkarmamalısınız: Esnaf bile, yıllardır bu işi yaptığı halde, o bile malı alırken aldanabilir! Siz haydi haydi aldanırsınız. O zaman ne yapmalısınız? Bir bilene danışın ve onunla birlikte çıkın…

Dikkat edin: Bazı kampanyalar, indirim ayaklarına, çeşitli tuzaklarla dolu...
“İndirim!” değil, adeta “bindirim!”
Ev eşyalarından düğün salonuna, verilecek diğer hizmetlere kadar tuzak.

Meselâ, düğün salonu kiralayacaksınız. Öncelikle mekân işletmecisinin imkânlarını öğrenin. Size ne hizmetler verip vermeyeceklerini tesbit edin. İsteklerinizi sıralayın. Fiyat listesi alın ve diğer yerlerdeki fiyatlarla karşılaştırma yapın. Ve mutlaka, nişan, düğün yapan ailelerle görüşün. Ardından isteklerinizi mutlaka yazılı hâle getirin, sözleşmeye dökün. Aksi halde, size verilen sözlerin bir çoğu yerine getirilmeyebilir.
Sözleşmek, yazmak ve şahit tutmak Kur’ân’ın emri, Peygamberimizin (asm) hararetle tavsiyesidir. “Söz uçar, yazı kalır” denmiştir…

Hazırlık safhasında her şeyden de mühim mesele şu: Evinizi eşya mezarlığına çevirmeyin! Japonlar son derece sade, basit, yalın, mütevazi yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar, Japonlara göre ruhen tekâmül edememiş, hayatın mânâsını anlayamamış, zavallı kimselerdir. Böyleleriyle; ‘Evini mezat salonuna çevirmiş zavallı’ diye eğlenirler.

17. Çeyizin en hayırlısı
Çeyiz, bir bakıma hayata hazırlık malzemelerini toplamaktır. Yani, evlilik ve aile hayatının malzemelerini.
Çeyiz işine nereden başlayacaksınız?
Önce şu soruyu kendinize sorun:

Bu hususta kimi örnek almalıyız?
Hz. Peygamber (asm), kızı Fatıma (ra) ile Hz. Ali’nin (ra) evliliklerini, aile yapılarını bir prototip olarak Müslümanlara örnek olarak sundu.
O (asm), kızını evlendirmekle ondan kopmadı. Daima onları gözetledi, yardımcı oldu.
Yine her sabah onları namaza kaldırdı.
Bir yola veya sefere çıkacağı zaman en son Hz. Fatıma (ra) ile vedalaşırdı. Dönüşte de hanımlarından önce ona uğrardı.

Evet, Hz. Peygamber (asm) bu yeni yuvaya çok önem veriyor; İslâm ümmetinin geleceğini bu yuvanın etkileyeceğini bilerek onları yönlendiriyor, eğitiyordu.
Hz. Ali (ra) ve Hz. Fâtıma (ra) arasında işbölümünü bizzat kendisi yapmıştı.

Babasından ayrılıp Hz. Peygamber (asm) mescidine bitişik, zemini toprak eve yerleşirken çeyiz ve ev eşyası olarak şunları götürmüştü:
Üç adet minder, bir halı. bir yastık, iki eldeğirmeni, bir su tulumu, bir su testisi, meşinden bir su bardağı, bir elek, bir havlu, bir koç postu, eski bir kilim, hurma yaprağından örülmüş bir sedir, iki elbise, uzunlamasına örttüklerinde ayakları enlemesine örttüklerinde başlarını açıkta bırakan bir küçük yorgan.

Çeyizlere her türlü eşyayı koyuyoruz.Kitap neden yok?
Oysa çeyiz sandıklarının yarısı kitaplardan oluşmalı. Hayat kitapla başlar!

Sonra şunu kesinlikle uygulayın:
Önce kendiniz kitap okuyun.
Okuma alışkanlığınız yoksa bile, kitabı açın, bakın ve kapatın. Zira, gözleriniz fotokopi makinesi gibi, sayfalardakileri zihninize, beyninize yerleştirecektir.
Ardından da çocuklarınıza, kızlarınıza kitap okumalarını tavsiye edin. Bunu fiilen yapın. Ki, en etkili bir metot budur.

Hediyeleşmelerinizi kitaba çevirin.
Alacağınız bir kilo pasta, baklava ağzımızı tatlandırıp bir iki dakika içinde bitiyor. Ama, kitap öyle mi? Ömür boyu bizi tatlandırır, zevklendirir.

Gençler; evlenmeyi düşünüyorsunuz; ne yapacaksınız?
Önce iki açıdan şanslı olduğunuzu düşünün:

Bir: Eskiden bu konular pek konuşulmaz, biraz da ayıp sayılırdı. Bazıları da başkalarına sormaya cesaret edemezdi.
İki: Eskiden doğru dürüst istifade edilecek kitaplar, eserler yoktu. Var idiyse de herkes ulaşamıyordu.

Şimdi, kitaplar, dergiler, bazı tv programları oldukça faydalı bilgiler ihtivâ etmekte, aydınlatıcı tavsiyeler yapmaktadır.
Bence yemek yemeyi, uyumayı, bir meslek öğrenmeyi öğrendiğimiz; bunların eğitimini aldığımız gibi; evlenmenin de eğitimini almalıyız.
Çünkü, hayatımızın en önemli kararlarından biridir. Üstelik bu, sadece dünya huzûr ve mutluluğumuzu değil, ebedî hayatımızı da ilgilendirmektedir.

Öyle ise, çeyiz sandığımıza kitap koymalı.
Tuhaf değil mi? Basit işler öğrenmek için zamanımızı, mesaimizi, paramızı harcıyoruz da; hayatımızın en önemli dönüm noktası, en mühim meselesi için pek kafa yormuyoruz. Gençlerin de kafa yormalarına zemin hazırlamıyoruz!

***
Hz. Ali (ra), Fatımatü'z-Zehrâ’yı nikâh edeceği zaman, satılması için zırhını pazara gönderdi. Zırhın parası ile düğün masrafı yapacaktı. Hz. Osman (ra) pazardan geçerken, Hz. Ali’nin zırhını tanıdı. Dellâlı çağırdı:
“Bu zırhın sahibi buna ne kadar istiyor, gel parasını vereyim” buyurdu.

Evine gittiler. Zırhı dellâldan alıp parasını verdi. Sonra bu zırhı yanında dört yüz dirhem daha ilâve ederek Hz. Ali’ye (ra) gönderdi.
“Bu zırh, İslâma hizmet edecek senden başkasına lâyık değildir. Bu dört yüz dirhemi de düğününe harca ve bizi mazur gör” buyurdu.

18. Kader, kısmet ve evlilik
Kız gelin olmuş, ata binmiş, “Ya kısmet!” denmiş.
Gerçekten de öyle değil mi?
Taraflar görüşmüş, konuşmuş, araştırmış, evlenmeye karar vermiş, bütün hazırlıkları tamamlamış, ama bir vesileyle sonuç olumsuz çıkabiliyor!
Dolayısıyla yanlış anlaşılan meselelerden birisi de “evliliğin kaderle” ilgisidir.

Evlenme çağına gelen kimi gençler ve aileleri, “Allah kimi yazdıysa o olur!” diyor ve ciddî girişimlerde bulunmuyor.
Veya, “Bunca araştırmama ve titiz davranmama rağmen, istediğimle evlenemedim, kısmetime başkası çıktı!” diyerek kadere itiraz oklarını yöneltiyor.

Burada dikkate alınmayan husus, evliliğin de büyük çapta “hür irade” çerçevesinde olmasıdır.
Evet, her şey yazılmıştır. Ama, bu yazmak, emir ve cebir tarzında değildir. “Olmuş, olacak her şeyin levh-i mahfuzda yazılması” demek olan kader, Allah’ın “ilim sıfatı”na bağlıdır, yoksa irade sıfatına değil…
Yani bilmek ve yazmak, yaptırımı gerektirmiyor.
Diğer bir ifadeyle, Allah hangi eşi seçeceğimizi bilip yazdığından dolayı seçmiyoruz; Allah onu seçeceğimizi bildiği için yazıyor!
Onun için, “Kader, ilim nev'îndendir. Yani nasıl olacaksa, öyle bilinmesidir. Yoksa malûm, ilme tabi değildir” denmiştir. Yani, bilmek ve önceden yazmak, “yapma”yı gerektirmez.

Meselâ astronomi âlimleri, seneler önce, güneş ve ay tutulmasını bilip dakikası dakikasına yazarlar. Ve gerçekten de, aynı saatlerde tutulurlar! 100 bin astronomi uzmanı bir araya gelse, “Filan zamanda ay ve güneş tutulacak!” diye yazsa, elbette onlar yazdı diye ay veya güneş tutulmaz!
Güneş ve ay, ilim adamları bilip yazdı diye tutulmuyor, bunların tutulacağını bildikleri için ilim adamları yazıyor! Güneşin tutulacağının önceden bilinmesi “ilim”dir, tutulması ise “malûm”dur.

Aynen öyle de, Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle, kiminle evleneceğimizi bilir ve yazar. O yazdığı için evlenmiyoruz, kiminle evleneceğimizi bildiği için yazıyor.

Evlilik de hür irademiz dahilinde olduğundan Peygamberimiz (asm),
“Nutfeleriniz (spermleriniz) için dikkat ediniz, onu nereye koyduğunuza dikkat ediniz.” 1
“Kadınlarla dört haslet için evlenilir. Malı, asaleti, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanı tercih et ki, mutlu olasın.” 2
“Kadınların en hayırlılarıyla evlenmeye bakın” 3 diyerek eş seçiminde dikkatli olmayı, derinlemesine araştırmayı tavsiye etmiştir.

“Kader ve evlilik” mevzuunda dikkate almamız gereken diğer bir nokta da şudur: Yukarıdaki hüküm geneldir. Ama herşeyde olduğu gibi, bu hususta da istisnalar vardır.

Rahim, Âdil ve Hakim-i Mutlak olan Allah, bilemediğimiz pek çok hikmete binâen, sevdiği ve razı olduğu kullarının birbirleriyle evlenmelerine bir sebep yaratır.

Meselenin diğer boyutu da şudur:
İmtihan için yaratıldığımıza, “Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir imtihandır” 4 buyurulduğuna göre, dindar veya geçimsiz, huysuz bir eşle de imtihan edilebiliriz.

Gayet tabiî ki, öğrencinin, bir işe girmek isteyenin, “Bana niçin böyle sorular soruyorsunuz?” deme hakkı olmadığı gibi; bizim de kısmetimize itiraz hakkımız yoktur. Vazifemiz, bizi yaratıp, kendine kul ve muhatap kabul eden; sayısız dahili ve harici nimetler veren Rabbimize teşekkür etmektir.
Ayrıca, bizim vazifemiz; imtihan gereği, elimizden gelen çalışma, araştırma, incelemeyi yapmak; takdir-i İlâhiyeye karışmamaktır.
Zira, biz, kişi ve olaylara anlık hazır zaman kareleri ile dar açıdan bakarız. Arkalarındaki hikmetleri ve güzellikleri göremeyebiliriz.
Bunun için Kur’ân’da, “Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır” 5 diye beyan edilir.

Dipnotlar:
1- Keşfü’l-Hafa, 1: 302.; Camiü’s-Sağir, 3:237.
2- İbn-i Mace, Nikâh, 6.
3- Age, 48.
4- Kur’ân, Tegabün, 15.
5- Kur’ân, Bakara, 216.

19. Rahmet Evi
İçlerinde oturduğumuz, ailemizle beraber yaşadığımız evlerin, biz müslümanlar için birer rahmet evi olması gerekmektedir.
Eskiden beri söylenen “Yuvayı dişi kuş yapar!” ifadesi, müslümanlar için de doğru sayılabilecek bir ifadedir.
Müslüman erkekler, yuvanın yapılması, şekle ve şemale sokulması, düzenlenmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması hususunda, kadınlar için sadece bir yardımcı durumundadırlar.
Müslüman ailelerin yaşadıkları ve ömürlerinin büyük bir kısmını geçirdikleri evler, genel olarak kadınların idaresine, kadınların insiyatifine bırakılmıştır. Dolayısıyla evlerimizin birer rahmet evi durumuna gelmesi ve getirilmesi, öncelikle kadınlarımızın önemsemesi ve dikkate alması gereken bir husustur.

“Kendi insiyatiflerinde olan evleri”, birer rahmet evi durumuna getirmekle mükellef olan kadınlarımız, belki de bakışlannı sağa sola çevirerek, “Nasıl bir ev, nasıl bir rahmet evi” diyeceklerdir.

Bu kadınlarımıza örnek bir ev göstermek için, Efendimiz (s.a.v'in hanımları olan annelerimizin yaşadığı küçücük odaları gösterip “İşte tamı tamına böyle!” demiyeceğiz. Muhtelif hadis-i şeriflerde geniş evlerin de tavsiye edildiğini dikkate alarak evlerin şeklinden ziyade, özellikleri ve keyfiyeti üzerinde duracağız.
Çünkü önemli olan, müslümanların yaşadıklan evlerin küçüklüğü veya büyüklüğü değil, bu evlerin keyfiyeti ve yüklendikleri misyondur.
Dolayısıyla “Evlerimizin keyfiyeti ve yükleneceği misyon ne olmalıdır?” sorusunu sormaları gereken ve bu soruyu soran tüm kadınlarımıza, Kabe-i Muazzama'dan örnek vermek istiyoruz.
İşte Kabe-i Muazzama...
İşte Beytullah...
İşte Allah 'ın evi!..

Lütfen bakışlarınızı Ka'beye çevirin, bakın Ka'beye, bakın bu kutlu beyte!..
Ve okuyun ve anlamaya çalışın ve anlayın Ka'benin misyonunu!.
Ka'benin kutlu misyonu ne ise, bu kutlu misyonu kendi evlerinizde de gerçekleştirmeye çalışın.
Çünkü Kabe-i Muazzama hem İslam'ın mescidlerine ve hem de müslümanların evlerine önemli mesajlar vermektedir.

Şeklen ve şemalen kendisine benzemeseler de, müslümanların yaşadığı bütün evlere bazı misyonlar vermekte ve bu misyonlar konusunda örnek olmaktadır.
Zamandan ve mekandan münezzeh olan Allah (c.c), kendi Zatı'na temsilen nisbet edilen evin nasıl olmasını dilemiş ve bu kutlu beyte hangi misyonu yüklemiş ise, yaşadıkları evlere şeytan aleyhillaneyi değil, Allah (c.c'ı konuk etmek isteyen kadınlarımızın da bu misyonu dikkate almaları ve Beytullah'ın bazı misyonlarını, kendi evlerinde de gerçekleştirmeleri gerekir.

İşte kendi evlerimizde de gerçekleştirebileceğimiz bu kutlu misyonlardan bazıları şunlardır.
1- Temiz, Tertemiz Bir Ev
Kabe-i muazzama'nın şekli veya zahiri diyebileceğimiz ilk görünür özelliği temizliği ve müslümanlar tarafından temiz tutulmasıdır.
“Hani evi (Ka'beyi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kıldık. İbrahim 'in makamını namaz yeri edinin, İbrahim ve İsmail'e de, Evimi tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin diye ahid verdik.”

“Hani biz İbrahim'e Ev'in (Ka'be'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (söyle emretmiştik) Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sucuda varanlar için evimi tertemiz tut.”

Müslümanların yaşadıkları evlerin de bu temizlik vasfına sahip olması, özellikle kadınlarımız tarafından temiz, tertemiz bir ev durumuna getirilmesi gerekmektedir.

2- Güven Ve Huzur Duyulacak Bir Mekan
Müslümanların insiyatif indeki Kabe-i Muazzama, müslümanlar için nasıl ki güven ve huzur duyulan bir yer ise, müslümanların yaşadıkları evler'de, müslümanlar için bir huzur ve güven mekanı olmalıdır.
Nitekim aşağıdaki ayet-i kerime'de, müslümanların yaşadıkları evlerle ilgili olarak bu vasıf zikredilmektedir.

“Allah, size evlerinizden (içinde) güvenlik ve huzur bulacağınız yerler aldı.”
Müslümanların yaşadıkları evlerin, genel bir düzlemde huzur ve güvenlik mekanı olabilmesi, hiç şüphesiz ki bu evlerin bulunduğu beldelerle ve bu beldelerdeki hakim otoritelerle de ilgili bir meseledir.

Nitekim Hz. İbrahim (a.s duasında “Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıldandır diyerek”, Kabe'nin güvenliği ile Kabe'nin bulunduğu şehrin güvenliğini birlikte ele alması, meselenin toplumsal boyutuna da işaret etmektedir.
Netice olarak bu toplumsal boyutu dikkate almakla ve meselenin bu boyutunda mücadele etmekle beraber, evlerimiz üzerindeki şu an ki tasarruflarımız ile, evlerimizi sınırlı bir çerçevede de olsa birer huzur ve güvenlik mekanı durumuna getirebilmeliyiz.

Herhangi bir evin, o evde yaşayan insanlara huzur vermesi, evde yaşayan insanların birbirlerine olan davranışlarıyla ilgili olduğu gibi, evin sadeliği ve temizliği ile de ilgili bir hadisedir.
Geçmiş tarihimizdeki birçok müslüman aile, bir göz odada rahat ve huzur içersinde ömürlerini geçirmelerine karşılık, üç oda bir salon gibi geniş evlerde yaşayan günümüzdeki birçok aile, geçmiş ailelerin yaşadıklan rahat ve huzurdan oldukça uzaktırlar.
Çünkü günümüzdeki cahili ihtiyaç ve tüketim kültürünün etkisinde kalarak oturmak için koltuk takımına, yemek için yemek odası takımına, yatmak için yatak odası takımına sahip olmayı birer farz telakki eden ve bütün bunlarla beraber evlerini gereksiz birçok eşya ile dolduran bu kimseler, kendilerini bu gibi eşyaların esiri durumuna getirmişlerdir.

Mekke dönemindeki müşrik kadınlar, evlerinin en mümtaz köşesini ağaç oyma putlarla dolduruyorlar ve hergün saygı ile bu putların tozlarını siliyorlardı!
Peki, evlerinin en güzel ve en geniş olan odasını koltuk takımı, vitrin, yemek takımı gibi şeylerle doldurularak ev hal*kının kullanımına kapatan ve faydalarından çok zararları olan bu eşyaları hergün büyük bir Özenle, silen günümüzdeki bazı kadınlar, evlerinin bir bölümünü puthane yapan ve buradaki ağaç oyma putların hergün tozunu alan cahiliye dönemi kadınlarına hiç benzemiyor mu?

Bir ev için zaruri olan ihtiyaçlara elbetteki bir şey demiyoruz. Buzdolabı, fırın, çamaşır makinası gibi eşyalar, güç nisbetince alınabilecek olan eşyalardır. Fakat kullanımdan ziyade teşhir için alınan eşyalara ne demeli?
Niye alınıyor bunlar ve neden teşhir ediliyor ki?
Hayırlarda yarışmakla mükellef olan müslüman hanımlarımız, hayırları bırakıp, bu gibi fuzuli eşyalara sahip olmak için mi birbirleriyle yarışacaklar?
Kocalarını hayırlara davet edecekleri yerde, “Fatma hanımlar kristal vazo almış. Biz ne zaman alacağız!.” diyerek dırdır mı edecekler?
Günümüzdeki böylesi Fatma hanımları bırakıp, Hz. Fatıma validemizi örnek almaları gerekmez mi?
Hem kristal vazo da ne olacak?
Evin içini kristal bardak, kristal vazo gibi eşyalarla doldurmak, evin içini musibetlerle doldurmak değil midir?
Bu gibi eşyaların kırılmaması, zarara uğramaması için evlerinin içinde rahat hareket edemeyen, çocuklarını bu konularda ikaz etmekten, İslami meselelerde ikaz etmeye fırsat bulamayan bu şaşkınlara mı özeneceğiz?
“Şuraya dokunma, buna elleme, oraya girme!” buyruklarının hükümferman olduğu evler, değil bizlerin, dünyaya en iyimser gözle bakan çocuklarımızın bile huzur duyacağı evler değildir.
Oysa bizler, evlerimizde rahat etmek, huzur ve güven duymak isteyen müslümanlarız.
Müslümanlara huzur ve güven verecek olan evler ise ev halkının tutumlarıyla birlikte sadeliği ve temizliği esas alan evlerdir.

3- Birer İbadet Yeri
Kabe'nin ve Kabe'yi örnek alan müslüman evlerinin temizliğine önem veren İlahi vahiy, bunun öncelikli gerekçesini şöyle beyan etmektedir.
“Hani Biz İbrahim'e Ev'in (Ka'be'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyte emretmiştik) Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sucuda varanlar için evimi tertemiz tut.”

Müslümanların evleri, müslümanlar için Allah'a ibadet etmeleri gereken ve Allah'a ibadet ettikleri temiz, tertemiz mekanlardır.
Özellikle küfri kanunların yürürlükte olduğu cahili toplumlarda, müslümanların içinde yaşadıkları evler, bu müslümanlar için bir mescid, bir ibadet mekanıdır.
Nitekim Hz. Musa (a.s'a yapacakları evlerle ilgili beyan edilen İlahi buyrukta, müslümanların evlerine bu misyon yüklenmektedir.

“Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettikle Mısır'da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü'minleri de müjdele.”

Müslümanlann insiyatifindeki Kabe, müslümanlar için açık bir örnek olurken, müşriklerin insiyatifindeki Kabe'de müşriklerin yaptıkları ise birer ibret niteliğindedir.
Kur'an-ı Kerim, müşriklerin ve kafirlerin Kabe-i Muazzama önündeki bu cahili durumlarını şu şekilde beyan ediyor.

“Onların, Beyt(-i Şerif) önündeki duaları, ıslık çalmaktan ve el çırpmaktan başkası değildir. Artık küfretmekte olduklarınız dolayısıyla tadın azabı.”
Kabe-i Muazzama ile ilgili olarak bu iki ayrı durumu dikkate aldıktan sonra, müslümanların hangi durumdan sakınıp, hangi durumu örnek alacakları bellidir.

Bu açık örneklere rağmen Allah'a kulluk edilmesi gereken evlerini, alkışlarla, ıslıklarla şarkı söylenen, göbek atılan, birer pavyon, birer gece kulübü durumuna getiren kimseler ile yukarıdaki ayet-i kerimede zikredilen müşrikler arasında ne yazık ki önemli bir fark yoktur.

Efendimiz {s.a.v'e nisbet edilen bir zaman gelecek insanlar mü'min olarak geceleyip, kafir olarak sabahlayacaklar buyruğunu uzun zaman anlayamamıştık.
Kendi kendimize “Müslüman bir ailenin fertleri, birbirlerini küfre, birbirlerini şirke davet ermeyeceklerine göre bu nasıl olacak, insanlar uykularında mı, rüyalarındamı kafir olacaklar?” diye düşünmüştük!.
Ve anlayamamış, anlayamamıştık bu Nebevi buyruğun hikmetini!.
Ancak, yabancıların girmemesi için evlerine kapı yaptırmalarına rağmen televizyon vasıtasıyla binlerce yabancıyı evlerinin baş köşesine oturtan, küfrün ve fuhşiyatın yüzlerce örneğini sergileyen iğrenç filmlere gözlerini ve gönüllerini açan ve yukarıda belirttiğimiz gibi evlerini bir pavyon, bir gece kulübü durumuna getiren kimseleri gördüğümüz zaman, önceleri anlıyamadığımız hadisi şerifin manası açılı verdi gözlerimizin önüne!.

Sık sık Euzübillahimineşeytaniracim diyerek şeytandan ve şeytan aleyhillanenin renksiz ve görüntüsüz vesvesesinden Allah'a sığınan bu şaşkınlar, baş köşeye koydukları televizyonlar ve seyrettikleri küfri programlar ile şeytan ve dostlannın renkli ve görüntülü vesvesesine gözlerini, kulaklarını açıyorlardı!.
Bu gibi şaşkın müslümanların yaşadığı böylesi evler, ne yazık ki apaçık birer küfür mekanı durumuna gelmişti. Nitekim böylesi evlerde geçirilecek geceler, müslümanların imanını tehlikeye sokacak, müslümanlan küfre götürebilecek gecelerdi!.
Oysa şeytan ve dostlarından Allah'a sığınması gereken müslümanların yaşadıkları evler, birer küfür değil, birer hidayet mekanı olmahdır.
Nitekim aşağıdaki ayet-i kerime, Kabe-i Muazzama'nın bu vasfını şöyle zikretmektedir.

“Gerçek su ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve bütün insanlar (alemler) için hidayet olan Ka'be)dir.”
Bir hidayet istikameti, bir hidayet, kıblesi olan Kabe-i Şerifi örnek almak, evlerimize aynı rahmetli istikameti vermemizle ve bu rahmetli istikameti yaşamamızla mümkündür.

5- Kıyam Yeri
Kabe-i Muazzama'nın misyonuyla ilgili olarak yukarıda zikrettiğimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyordu.
“Hani Biz İbrahim'e Ev'in (Ka'be'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik) Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sucuda varanlar için evimi tertemiz tut.”

Bu ayet-i kerimedeki kıyamı, sadece Allah'ın huzurunda kıyama durmak şeklinde anlamamamız gerekir. Nitekim böylesi bir kısır anlayışa sahip olanlar, Allah'ın huzurunda kıyama durarak namazlarını kılmakta fakat sokağa çıktıkları zaman karşılaştıkları birçok münker karşısında boyunları bükük bir tavır sergilemektedirler.
Oysa müslümanların kıyamı, bütün bir yaşantılarını kuşatan bir kıyamdır.

Allah'ın huzurunda kulluk onuru ve kulluk izzetiyle kıyama durdukları gibi, bütün münkerler karşısında da aynı onur ve izzetle kıyama kalkmaları, kıyama durmaları gerekmektedir. Çünkü tüm müslümanlar, toplumsal içeriği olan böylesi bir kıyam ile de mükelleftirler.
Nitekim Kabe-i Muazzama'nın müslümanlar için en önemli vasıflarından birisi de, dünya müslümanlar için bir kıyam, şeytan ve dostlarına karşı bir ayaklanma yeri oluşudur.

“Allah, Beyt-i Haram (olan) Ka'beyi insanlar için bir ayaklanma (hyam evi) kıldı; Haram ay'ı, kurbanı ve boyunlardaki gerdanlıkları da. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah'ın gerçekten her şeyi bilen olduğunu sizin bilmeniz içindir.”

Kabe-i Muazzama'nın bu misyonu, hiç şüphesiz ki evlerimize taşımamız gereken çok önemli misyonlardan birisidir.
Kıyam etmekle mükellef olan müslümanların, bu kıyama öncelikle evlerinden başlamaları ve öncelikle evlerinden kıyam etmeleri gerekmektedir.

Cahiliye toplumlarında yaşayan müslümanlar için, bu müslümanların yaşadıkları evler birer kıyam merkezi durumundadır.
Genel kıyamın kalkış merkezi Kabe-i Muazzama olduğu gibi, ferdi kıyamın kalkış merkezi de, bu müslümanların yaşadıkları ve İslam'a göre şekillendirdikleri, İslami vasıflarla bezendirdikleri evleri olacaktır.

Evet, müslümanların yaşadıkları evlerin misyonuyla ilgili olarak Kabe-i Muazzama'dan kısaca beş örnek verdik.
Şimdi düşünün, düşünün ey bacılar!.
Oturduğunuz, yemek yediğiniz, yattığınız, kalktığınız evlerinizde, Kabe-i Muazzama ile ilgili olarak sadece beş tanesini zikrettiğimiz bu misyonlan gerçekleştirdiğiniz zaman, evleriniz birer rahmet evi olmayacak mı? Ve sizler, rahmet evinin, rahmet dolu sakinleri olmayacak mısınız?
Lütfen cevap veriniz!.
Herkesin duyacağı, herkesin anlayacağı açıklıkta bir cevap veriniz.
İstenmeyecek veya istemediğiniz bir şey mi bu?

Not:
Mehmed Alagaş'ın '' Kadının Onuru '' adlı kitabı , adı itibariyle her ne kadar bayanlara yönelikmiş gibi görünse de , evlenecek olan ya da evli olan tüm kardeşlerimize birer rehber niteliğindedir.
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 05:17
_İrem_ - avatarı
_İrem_
Ziyaretçi
4 Mart 2013       Mesaj #22
_İrem_ - avatarı
Ziyaretçi

İSLAMDA EVLENMENİN HÜKMÜ


İslamda evlenmenin hükmü üç kısımdır: Vacip, sünnet ve mübahtır.
Sponsorlu Bağlantılar
1- Bir kimsenin şehveti galebe çalıp günaha girmekten endişe ederse evlenmesi vaciptir.
2- Bir kimse şehvet hissine sahip olur, fakat iradesi kuvvetli olduğundan günaha girmesi söz konusu olmazsa maddi durumu müsaid olduğu takdirde evlenmesi sünnettir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Ey gençler cemaatı! Sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek gözü haramdan en çok çevirici ve ırzı en ziyade koruyucudur. Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun. Çünkü oruç onun için şehvet kırıcıdır" (Buhari, Müslim). İmam-ı Şafii (ra) şöyle diyor: "İradesi kuvvetli olduğundan harama girmekten endişesi olmayan kimsenin evlenmeyip ibadetle meşgul olması daha iyidir. Çünkü Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yahya'yı "Hasun" –kadınlara karışmayan- kelimesiyle meth ve sena ediyor."
3- Bir kimse yaşlı veya cinsi iktidarı zayıf olursa evlenmesi mübah ise de, evlenmemesi daha iyidir. Çünkü evlenme gereği olmadığı halde ağır bir yük altına girmiş olur (al-Müğni li ibn Kudame).
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 03:57
Avatarı yok
insomnia42
Yasaklı
2 Temmuz 2016       Mesaj #23
Avatarı yok
Yasaklı
Nikah eşlerin bir arada olmalarını meşru kılan bir akittir ve belli şekillerde sona erer. Nikahın sona erme şekilleri ise boşanma ve hakimin ayırması gibi açık ve kesin hükümdedir.
Nikaha bu şekilde sona ermişse daha sonra belirli şartlar yerine gelmiş taraflar tekrar kendi iradeleriyle karar vermişlerse, nikah belli şartlarda yeniden kıyılır ve evlilik yaşamına başlanır. Kocanın boşama haklarından birisi eksilmiş olur.
Kişiler ya evlidir yada boşanmışlardır. Eğer evli iseler, zaten nikahları var olduğundan nikah tazeleme gibi bir uygulama gereksiz ve anlamsızdır. Eğer boşanmış iseler tek tarafın iradesiyle nikah yenilenmiş olmaz.

Buna göre varolan nikahı yenilemek gereksiz olduğundan, eşler boşanmış ise de bugünkü nikah tazeleme uygulaması ile yeni bir nikah akdedilmiş olmayacağından nikah tazeleme yararsız bir uygulamadır.

Derlemedir
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 3 üye beğendi.
Son düzenleyen perlina; 2 Temmuz 2016 09:49
halukgta - avatarı
halukgta
Kayıtlı Üye
17 Temmuz 2017       Mesaj #24
halukgta - avatarı
Kayıtlı Üye
Kur’an evlenme, nikâh konusunda belirli kurallar koymuş ve aileyi koruma altına almıştır. Evlenme yaşı olarak da, kadın ya da erkeğin aile içinde görevlerini yapabilecek olgunluğa ermesini şart koşmuştur. Evlenirken koyduğu kuralların benzerlerini, çiftler boşanmak istediğinde de koyarak, boşanmanın evlenirken takip edilen bazı yollardan geçmesini özellikle istemiştir. Çünkü evlilik, eşler arasında nikâh, Allah katında çok ciddiye alınmıştır. Allah bu konuda, bakın bizlerin nasıl dikkatini çekiyor.

Nisa 1: Ey insanlar! SİZİ BİR TEK NEFİSTEN YARATAN VE ONDAN DA EŞİNİ YARATAN; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının…….(Diyanet meali)

Buradan da şunu anlıyoruz, kadında erkekte aynı özelliklerle yaratılmış ki anlaşabilsinler. Evlenmenin, Allah ın bir kanunu olduğunu görüyoruz. Bundan kaçmak, ertelemek bizleri yanlışa sürükleyecektir. Yaratılmışlığımızın kanununa asla karşı koyamayız. Kur’an her konuda olduğu gibi evlilik, nikâh konusunda da elbette kurallar koyuyor ve bu işin çok ciddiye alınması gerektiği örneklerini veriyor. Evlenme, yuva kurma konusunda ilk devreye girenlerin aile büyükleri, anne- baba olduğunu görüyoruz. Bu kişilerin evlenecek çiftlere hem evlenirken, hem de aile içinde bir sorun çıktığında, boşanmaya niyetlendiklerinde, ara bulucu olarak yardımcı olmaları uyarısında bulunuyor. Evlilikte anne babanın rızası önemlidir, bunun örneğini Kur’an da görüyoruz.

Bakara 237. ayette, NİKÂH DÜĞÜMÜNÜ ELİNDE BULUNDURANLARDAN bahsedilir. Bu sözlerden, Allah ayette söylemediği halde, evlilikte nikâh düğümü erkeğin elindedir diyerek, Allah bu yetkiyi erkeğe vermiştir, onun için kadın erkeği boşayamaz, erkek isterse boşanma iznini kadına verebilir, hükmünü çıkarmışlardır. Hâlbuki yeni evlenmeye niyet eden gençlerin, evlenmeye ilk adımını atarken, evlilik iznini veren ailedir, anne-babadır. Onun içinde NİKÂHIN DÜĞÜMÜNÜ SAĞLAYAN, DÜĞÜMLEYENDE AİLEDİR, ANNE-BABADIR. Onun için evlilikte, anne babanın rızası çok önemlidir. Evli iken sorunlarından dolayı ayrılmak üzere olan çiftler, eğer barışmak isterse, ailelerin buna engel olmaması konusunda, Allah ayetinde velileri uyarır. Ayetleri kendi nefislerimizde, beşeri FIKIH inancının etkisiyle anlamaya çalışırsak, hata yaparız.

Her şeyden önce evlilik gizli değil, toplum huzurunda ve şahitlerle yapılması gerektiği, böylece bu çiftlerin toplum tarafından evliliklerinin bilinmesi önemlidir. Evlilik, nikâh kişiler arasında, biz evlendik demekle olmayacağı, bunun kurallara bağlanması, kayıtlara alınması gerektiğini, boşanmaya niyetlenen bir çiftin, hangi yollara başvurması gerektiğini anlatan ayetlerden çok açık anlıyoruz.

Evlilikte erkek boşanmayı, kadına karşı bir tehdit haline getirmesin diye, Allah ın bu konuda çok önemli kurallar getirdiğini de görüyoruz. Hatta iki kez aynı kadından boşanan bir erkeğin, artık üçüncüsünde tekrar aynı kadınla evlenebilmesinin önüne büyük bir engel koyarak, neredeyse hiçbir erkeğin kabul edemeyeceği bir kural koyuyor ve diyor ki; Aynı kadınla üçüncü kez evlenebilmen için, o kadın başka bir erkekle evlenip, boşanırsa ancak evlenebilirsin diyerek, erkeğin boşanma silahını adeta elinden alıyor. Kur’an da başka bir örnekte, kendisinden başka hiçbir şahidi olmadığı halde, eşim zina yapmıştır diye mahkemeye başvurduğunda, mahkeme kadının, eşim yalan söylüyor ben zina yapmadım diye yemin ettiğinde, Allah ın koyduğu kanun gereği, kadının yemini kabul görüyor ve kadına zina suçu yüklenemediği için bu sebeple erkek eşini de boşayamıyor. Çünkü zina Kur’an a göre suçtur ve böyle bir kadınla da evli kalınmaz, boşanma nedenidir.

Demek ki evlenme, nikâhlanma konusunu Kur’an, kanun ve kurallarla güvence altına almıştır. Kesin bir sınırlama koymamış, geleneklere bırakmıştır detayını. Evlenirken takip ettiğimiz o ince hassas yol ve yöntem, boşanmak isteyen çiftler içinde geçerlidir. Hiç birimiz biz evlendik diyerek ortaya çıkamıyor, bazı yollardan geçerek kayıt altına alınıyorsa, BOŞANIRKEN DE BİR ERKEK EŞİNE ÜÇ KEZ SENİ BOŞADIM, BOŞ OL DEMEKLE DE, BOŞANILMAYACAĞINI BİLMELİYİZ. Bu sözler Kur’ an ın öğretisi değil, uslanmaz nefislerimizin oluşturduğu, FIKIH inancının öğretisidir. Onun için Allah bu konularda hükümlerini açıkça bildirmiş ve özellikle kadının haklarını koruma altına almıştır. Çiftlerin aileleri, yakınları gençler üzerinde bir hakem ve uzlaştırıcı olarak her zaman görev yapmalıdır. Bu Allah ın emridir.

Bir erkek gerçek bir neden olmadan, nefislerinin etkisiyle eşini Kur’an a göre boşayamaz. Bunun örneklerini Kur’an da görüyoruz. Arap gelenekleri gereği, eşine ZIHAR eden yani artık eşimi, anam gibi görüyorum diyen bir erkek, eşini boşayabilirmiş. Allah bununda yolunu kapatıyor ve bu yöntemle boşanmanın yolunu da kapatıyor.

KUR’AN BİRDEN FAZLA EVLİLİĞİ YASAKLAMAMIŞ AMA ASLA TAVSİYE ETMEMİŞTİR. HATTA ADALETLİ BİR EVLİLİK İSTEYEN, TEK EŞLİ OLSUN DİYE DE, TAVSİYESİNİ BİZLERE BİLDİRMİŞTİR. ALLAH IN TAVSİYESİNE UYAN, TEK EŞLİ OLUR. Nefisinin etkisinde adaletsiz bir evliliği seçenlerde, birden fazla eş alır. Tabi böyle bir evlilikte huzuru da bulamaz.

Gelelim günümüzde bahsedilen, İMAM/HOCA NİKÂHI kıyarak evlenme konusuna. KUR’AN DA BÖYLE BİR TABİR, EVLENME ŞEKLİ YOKTUR. Daha doğrusu imam, hoca diye bir meslek yoktur İslam dininde. Allah Kur’an da, kadının ve erkeğin haklarının korunduğu bir sistem koymuştur. BU KORUMANIN KABUL EDİLMEDİĞİ HİÇBİR EVLENME, NİKÂH ALLAH HUZURUNDA ASLA KABUL EDİLEMEZ.

Günümüzde devletin kıydığı nikâhı kıymayıp, hoca/imam nikâhı kıydık, bu bizim için yeterlidir diyenler, lütfen unutmasınlar, BUNLAR ALLAH IN KOYDUĞU EVLENME KONUSUNDAKİ KURALLARI, KANUNLARI KARŞILAMAMAKTADIR. Kayıt altına alınmayan, özellikle kadının haklarını kanunlarla korumayan bir nikâh, Allah katında geçerli değildir. İki eşinizin olduğunuzu düşünün ülkemizde, birisi resmikabul gören ve her hakkının korunduğu bir nikâh, diğer eşin hiçbir hakkı yoksa kanun karşısında, hatta onu istediğin zaman seni boşadım dediğinde, hiçbir hak iddia edemiyorsa, bunun Allah katında kabul gören bir nikâh olduğunu, nasıl söyleriz ve kabul ederiz?

Ne yazık ki bizler Allah ın ayetlerini, işte böyle nefsimizde şekillendirdik ve kendimize uydurduk. Medeni kanunlarımız, evlilik konusunda Allah ın tavsiyesi üzerine oluşturulmuştur. Birden fazla evlilik kanunlarımızda kabul edilmediği ve evlenen tüm eşlerin kanun karşısında eşit haklara sahip olmadığı sürece, geleneğin ve fıkıh inancının öğretisi olan imam/hoca nikâh ı diye adlandırılan nikâh, Allah katında geçerli olamaz. Çünkü bu nikâh, Allah ın evlilikte koyduğu kural ve kanunları, kadının haklarını koruma altına almıyor. LÜTFEN KENDİMİZİ KANDIRMAYALIM, NEFSİMİZİN ESİRİ OLMAYALIM, inanın bunun hesabını veremeyiz.

Kanunlarımız nikâh kıyabilecek makamları açıkça belirlemiştir. Belediyeler, gemi kaptanları ve konsoloslar. Bunların dışında hiç kimse nikâh kıyamaz evlendiremez. KANUNLARIMIZA, MÜFTÜLÜKLERDE NİKÂH KIYABİLİR DİYE BİR MADDE EKLENMEDİĞİ SÜRECE, BU MAKAMLAR EVLENME AKDİ OLAN NİKÂHI ASLA KIYAMAZ. Yapanlarda gösterişten öteye gidemez, kendisini kandırır. Lütfen bu gerçeği görelim ve Allah ile aldatıcıların tuzağına düşmeyelim, hesabını veremeyiz.

Fıkıh inancı bazı mezheplerde, nikâh konusunu öyle sapkın bir hale sokmuştur ki, adeta ZİNAYI MEŞRULAŞTIRMIŞTR. Muta yani bedeli verilip, kısa süreli cinsel arzularımızı tatmin için, nikâh kıymak şekline dönüştürülüp, adeta beğendiğimiz, hoşumuza giden kadınlarla saatle, ya da birkaç günlüğüne nikâh kıyılmaya kadar ileriye götürülmüştür. Bu anlayış, Kur’an ın tavsiye ettiği nikâhlanma şekline tamamen ters düşer. Allah Evliliği, yalnız cinsel arzular için bizlere önermemiştir. Ne yazık ki bizler yalnız bu konuda değil, birçok konuda Allah ın ayetlerini nefsimize uydurmuş, bununda kaynağı olarak, FIKIH İNANCIMIZ BUNA İZİN VERİYOR DİYEBİLİYORUZ. ALLAH BU KONUDA NE DİYOR DİYEN YOK. Allah bizleri affetsin, demekten başka elimden başka bir şey gelmiyor. NE YAZIK Kİ BİZLER, SORUMLU OLDUĞUMUZ KUR’AN I TERK ETTİK.

Kur’an ın apaçık hükümlerini görmezden gelip, ellerimizle yarattığımız beşeri FIKIH inancıyla yaşamaya devam ettiğimiz sürece, inanın huzuru ve mutluluğu bulamayacağız, huzura vardığımızda da, şaşkınlığımızdan köşe bucak kaçmaya çalışanların safında olacağız. Bunu yaşamak istemiyorsak, GELİN EL BİRLİĞİYLE DİNDE BÖLÜNMEDEN, YALNIZ KUR’AN IN ÇEVRESİNDE TOPLANALIM. ONUN VERDİĞİ HÜKÜMLERİN ASLA DIŞINA ÇIKMAYALIM, ALLAH IN ÖNERDİĞİ GİBİ, YALNIZ KUR’AN IN İPİNE SARILALIM. ÇÜNKÜ ALLAH NE DİYORDU, HATIRLAYALIM.

Zuhruf 44: Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ONDAN HESABA ÇEKİLECEKSİNİZ.(Diyanet meali)

Saygılarımla
Haluk Gümüştabak


https://www.facebook.com/Kuranadavet1/?ref=aymt_homepage_panel
HALUK GÜMÜŞTABAK/ KUR'AN A DAVET.
BATILDAN UZAK, İSLAMI YAŞAYABİLMEK.
hakyolkuran

Benzer Konular

24 Ekim 2017 / yezulu Cevaplanmış
29 Kasım 2012 / Misafir Sağlıklı Yaşam
10 Nisan 2012 / asla_asla_deme Müslümanlık/İslamiyet
28 Temmuz 2013 / _VICTORY_ Müslümanlık/İslamiyet