Arama

İslam Dininde Evlilik ve Aile Hayatı

Güncelleme: 17 Temmuz 2017 Gösterim: 43.388 Cevap: 23
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
27 Kasım 2006       Mesaj #1
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

Hıtbe (Nişan) Terimi ve Kapsamı

Ad:  İslam Dininde Evlilik ve Aile Hayatı.jpg
Gösterim: 3026
Boyut:  41.5 KB

Hıtbe; belirli bir kadınla evlenme isteğini açıklayarak bunu kadına veya ailesine bildirmektir. Bu bildirme doğrudan doğruya evlenecek erkek tarafından yapılabileceği gibi, bu kişinin ailesi veya "dünürcü" denilen üçüncü bir kişi tarafından da yapılabilir. Kızın veya ailesinin olumlu cevap vermesi durumunda "nişanlanma" meydana gelmiş olur.
Sponsorlu Bağlantılar
Evlilik öncesi kız görme, isteme ve nişanlılık gibi bir takım işlemlerin yapılması evlenecek kişilerin ve ailelerinin birbirlerini tanımalarını sağlar. Bir ömür boyu sürmesi hedeflenen bir evlilik öncesinde böyle bir araştırma ve tanışma devresine tarih boyunca ihtiyaç duyulmuştur.

Nitekim eski Roma, Cermen ve kilise hukuklarında nişana yer verilmiştir. Hindistan'da Brahman geleneğine göre, evlenecek erkekle kızın aileleri, çocuklar henüz küçük yaşta iken nişan yaparlardı.
Eski Türklerde, İslam'a girmezden önce de nişan merasimi görülür. Kız tarafına bir elçi göndererek kız istenir, cevap olumlu olursa, kız tarafı görüş ve isteklerini, yine bu elçi aracılığı ile erkek tarafına bildirirdi.
İslam'da da, evleneceklerin nikahtan önce birbirini görmesi ve tanıması için "nişanlılık" devresi caiz görülmüş ve bununla ilgili düzenleme yapılmıştır. Çünkü evlilikten gaye huzurlu bir yuva kurmak ve bu huzur ortamında yeni nesilleri yetiştirmektir. Allahü Teala şöyle buyurur: "Size nefislerinizden, kendilerine ısınmanız için, eşler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ve merhamet yapması da O'nun ayetlerindendir." (er-Rum, 30/21.)
Evlenme teklifi "falanla evlenmek istiyorum" şeklinde açıkça yapılabilceği gibi, üstü kapalı ve ima yoluyla konuşarak da olabilir. Kıza karşı; "Seninle evlenilir", "Şanslı olan seninle mutlu olur" veya "Senin gibi uygun bir kız arıyorum" gibi sözlerin söylenmesi kapalı evlenme teklifi niteliğindedir.
Nişan, bir evlilik akdi olmayıp, bir evlilik va'dinden ibarettir. Bu yüzde nikah akdi yapılmadıkça nişanlanmakla kız ve erkek birbirine helal olmaz ve mahremlik devam eder. Nitekim 1917 tarihli Osmanlı Hukuki Aile Kararnamesi'nin 1. maddesinde; "Nişanlanmakla veya va'd ile nikah meydana gelmiş olmaz" denilerek bu durum açıkça belirtilmiştir. Bu yüzden kimi çevrelerde konuşulan; söz kesilip fatiha okununca, artık kızla erkek birbirine helal olur" gibi sözlerin İslam'la bir ilişkisi yoktur.

Eş Seçiminde Müstehab Olan Nitelikler


İslam evliliğin uzun ömürlü olması için eş seçiminde gerekli titizliğin gösterilmesini ister. Bu konuda da özellikle "dindar" ve "ahlaklı oluş"a dikkat çeker. Bunun yanında "zenginlik, güzellik ve soy-sop" gibi insanların çoğunun peşinde koştukları değerlere ikinci sırada yer verilir. Hatta bunların yol açabileceği sıkıntılara işaret eder.
Evlenilecek kadında aşağıdaki niteliklerin bulunması müstehap sayılmıştır:
1) Dindar olması. Hadiste şöyle buyurulur: "Kadın dört şeyi için nikah edilir; malı, soyu, güzelliği ve dini. Sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun." (Buharî, Nikah, 15; Ebu Davud, Nikah, 2; Nesaî, Nikah, 13; ibn Mace, Nikah, 6; Darimi, Nikah, 4; Malik, Nikah, 21; A.b. Hanbel, III, 428.)
Başka bir rivayette "soy" dışındaki diğer üç nitelik belirtilmiştir. (Ahmed. b. Hanbel, III, 80; Müslim, Rada, 53; Tirmizî, Nikah, 4.) Genellikle bir kıza talip olan erkek bu özellikleri göz önünde bulundurur fakat bu arada dindarlık arka planda kalabilir. İşte Allah'ın Rasulü dindar olanını bulunca, onun kaçırılmaması gerektiğini belirtmiştir.
Kadınla, yalnız güzelliği veya zenginliği için evlenilmesinin yol açabileceği sakıncaları Allah elçisi şöyle belirtmiştir: "Kadınlarla yalnız güzellikleri için evlenmeyiniz, olur ki, güzellikleri ahlakça düşmelerine neden olur. Onlarla yanlız malları için de evlenmeyin, çünkü malları azgınlıklarına yol açabilir. Onları dindarlıklarından ötürü nikahlayın. Şüphesiz dindar olan, eski giysili bir cariye (dindar olmayan ötekilerinden) daha üstündür." (İbn Mace, Nikah, 6. Bu hadisin senedinde bulunan Abdullah bin Ziyad bin En'am zayıf bir ravidir. Hadisi İbn Hıbban, Sahîhinde başka bir senetle nakletmiştir. bk. İbn Mace, Sünen, l, 597.)
2) Kadının doğurgan olması. Hadiste şöyle buyurulur: "Kocasını sevebilen doğurgan kadınla evlenin. Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim." (Ebu Davud, Nikah, 3; İbn Mace, Nikah, 1. Bu hadis, senedinde bulunan İsa bin Meymun el-Medînî nedeniyle zayıf sayılmıştır. Ancak aynı anlamı destekleyen başka rivayet vardır. bk. İn Mace, Sünen, l, 592.) İlk olarak evlenecek olan kadının doğurgan olup olmayacağı, ailesindeki kadınların çoğunluğunun doğurgan olup olmamasına göre değerlendirilir.
3) Evlilikte bakireyi tercih etmek. Hadiste şöyle buyurulur: "Evlenmek için bakire kızları tercih ediniz. Çünkü onlar daha tatlı dilli, kocayı daha fazla tatmin edici ve daha aza kanaat edicidir." (İbn Mace, Nikah, 7. Hadis, senedindeki iki ravi nedeniyle tenkide uğramıştır, bk. ibn Mace, Sünen, l, 597.) Hz. Peygamber, Cabir bin Abdillah (r.a.)'ın dul bir kadınla evlendiğini öğrenince; "Keşke bakire ile evlenseydin. Sen onunla, o da seninle oynaşırdınız" (Buharî, Büyû', 34, Vekale, 8, Cihad, 113, Megazî, 18, Nikah, 10,121,122, Nafakat, 12, Deavat, 53; Müslim, Rada, 54-56, 58; Ebü Davud, Nikah, 3; Nesaî, Nikah, 10; ibn Mace, Nikah, 7.) buyurmuştur.
Bu deliller İslam'ın bakireliğe verdiği önemi gösterir. Diğer yandan İslam ergin kızların haya perdesi zorlanmasın diye onların örtünmesini istemekte, ırza saldırı durumunda erkeğe zina cezası yanında, diyetin üçte biri kadar tazminat cezası öngörmektedir. (bk. Ömer Nasuhî Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1968, III. 221, 222.)
Buna karşılık günümüzde çeşitli batı ülkelerinin bakireliğe önem vermediği, hatta belli yaştan sonra bakire kalan genç kızların alay konusu yapıldığı bilinmektedir. İslam'ın bu konuda aldığı önlemlerin daha sağlıklı ve aile yuvasını daha fazla koruyucu nitelikte olduğunda şüphe yoktur.
İslam'ın bakire üzerinde bu derece durması, dul kadınla evlenmek caiz değildir, anlamına gelmez. Çünkü Hz. Peygamber. Hz. Aişe dışındaki bütün eşlerini dul olarak nikahlamıştır. Nitekim Abdullah İbn Abbas (r.a.)'ın, Hz. Aişe'ye; "Nebî (s.a.s) senden başka bakire bir kadınla evlenmedi" dediği nakledilmiştir. (Buharî, Nikah, 9, Tefsîru Sure 24/8)
4) Dindarlığı ve kanaatkarlığı ile tanınan bir ailede yetişmiş olması. Bu durum, çocuğun da bu değerlere sahip olduğunun belirtisi sayılır.
5) Soylu bir aileye dayanması. Doğacak çocukların asaletli olması için bu noktaya da dikkat edilmelidir. Çünkü çocuk ana tarafından birisine çekebilir. Hz. Peygamberin "soyu için" buyurması bunu gösterir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi dindarlık ve ahlak bütün bu özelliklerden önceliklidir. Bu yüzden babası bilinmeyen ya da zinadan doğmuş veya kötü yola düşmüş kadınlarla evlenmek mekruhtur. Çünkü ayette şöyle buyurulur: "Zina eden erkek ancak zina eden veya Allah'a ortak koşan kadınla evlenir, zina eden kadın da ancak zina eden veya Allah'a ortak koşan bir erkekle evlenir." (en-Nur, 24/3.)
Ashab-ı Kiramdan Mersed b. Ebî Mersed el-Ganevî Mekke'ye esir naklediyordu. Orada ****** bir kadınla arkadaş olmuştu. Allah'ın Rasülüne gelerek onunla evlenmek istediğini söyledi. Hz. Peygamber sustu. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi. Allah'ın elçisi, Mersed'i çağırdı, ayeti okudu ve "o kadınla evlenme" buyurdu. (Ebü Davud, Nikah, 4) Başka bir hadiste; "Zina cezası (celde) uygulanan erkek, ancak kendi benzeri olan kadınla evlenebilir." (Ebü Davud, Nikah, 4; A. b. Hanbel, II, 324.) buyurulmuştur.
Ancak burada sözü edilen evlilikler daha çok kadının zinadan elde edeceği kazançtan yararlanmak gayesi ile evlenmeyi kapsamaktadır. Böyle bir durum söz konusu olmaksızın, çeşitli hile ve tuzaklarla kötü yola düşürülmüş ne mazlum kadınlar vardır ki, kurtuluş için çırpınmakta, fakat sesini topluma duyuramamaktadır. İşte böyle bir kadını bataklıktan kurtararak, ona aile yuvası sıcaklığını yaşatmak yukarıdaki ayetin kapsamı dışında kalsa gerektir. Çünkü ameller niyetlere göre değer kazanır.
6) Kadının güzel olması. Evlenilecek kadının dindarlığı yanında güzel oluşu da tercih nedeni olmalıdır. Çünkü güzel kadın kocasının gönlünü daha fazla hoş eder ve gözünü haramdan korur. Bu yüzden evlenmeden önce kadına bakmak caiz görülmüştür. Hadiste şöyle buyurulur: "Hz. Peygamber'e;" Hangi kadın daha hayırlıdır" diye sordular. Şöyle buyurdu: "Kocası kendisine bakınca, ona neşe ve sevinç verir, emrederse itaat eder. Kendi malı ve özel yaşantısı konusunda, kocasının sevmediği şeyleri yapmaz." (Ahmed b. Hanbel II, 251, 432, 438; bk. Ebü Davud, Zekat, 38; İbn Mace, Nikah, 5.)
Ancak Şafiîler çok güzel kadınla evlenmeyi mekruh saymışlardır.
Diğer yandan Allah'ın Rasülünün, kötü çevrede yetişen güzel kadından (hadrau'd-dimen) sakındırdığı nakledilir. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslamî ve Edilletuh, 2. baskı, Dımaşk 1405/1985, VII, 13. Darekutnî ve Deylemî'den naklen.)
7) Kadının yakın hısımlardan değil, yabancılardan tercih edilmesi. Bu yolla çocukların daha sağlıklı olması umulur. Diğer yandan amca, dayı, hala veya teyze kızı ile evlenmek caiz ise de, geçimsizlik ve boşanma durumu bu hısımların arasında sıla-ı rahmin kesilmesine yol açabilir. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 14)
8) Erkeğin iffetini koruyabildiği sürece tek evliliği tercih etmesi. Çok evlilikte, eşler arasında adalet ve eşitliğin sağlanması çok güç olduğu için aile içi problemlerin ortaya çıkması kolaylaşır. Nitekim Kur'an'da bu noktaya şöyle dikkat çekilmiştir: "Ne kadar gayret gösterseniz de, eşleriniz arasında adalet ve eşit sağlamaya güç yetiremezsiniz. Bu yüzden hiç değilse birine tamamen meylidip, diğerini askıda bırakmayın." (en-Nisa, 4/129) Nitekim dört kadınla evlenmeye cevaz veren ayette, eşler arasında adaleti sağlayamama korkusu olan için, tek kadın ya da sahip olduğu cariye ile yetinmesi bildirilmiştir. (bk. en-Nisa, 4/3)
Diğer yandan Allah'ın Rasulü; "İki eşi olup da, bunlardan birisine meyleden kimse, kıyamet gününde bedeninin yarısı eğik olarak gelir." (Ebu Davud, Nikah, 38; Tirmizî, Nikah, 42; Darimî, Nikah, 24; bk. Nesaî, İşretu'n-Nisa', 2 İbn Mace, Nikah, 47; İbn Hanbel, II, 295, 347.) buyurmuştur.

Nişanlanılması Mübah Olan Kadınlar


Nişan, evliliğe götüren bir yol olduğu için, dünür gönderilecek kızla, dünür gönderen erkek arasında bir evlenme engelinin bulunmaması gerekir. Bu yüzden aralarında sürekli evlenme engeli bulunan kızkardeş, hala ve teyze gibi kan hısımları ile veya geçici evlenme engeli bulunan baldız ve evli kadın gibi kimselerle nişanlanmak da caiz değildir. Çünkü evliliğe götürmeyen bir nişanın pratik bir değeri bulunmaz. (el-Kasanî, Bedayiu's-Sanayi', II, 256, 268.)
Geçici evlenme engellerinden birisi de, kadının daha önceki evliliğinde ötürü iddet beklemekte oluşudur. Boşanma veya kocasının ölümü nedeniyle iddet bekleyen kadına dünür gönderip nişanlanmanın caiz olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Ancak böyle bir kadına iddet sonrasına yönelik üstü kapa teklif yapılabilir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "İddet bekleyen kadınlara üstü kapalı bir şekilde evlenme teklif etmenizde veya bu isteği içinizden geçirmenizde, sizin için bir sakınca yoktur. Allah onları anacağınızı bilir. Sakın -meşru sözler dışında- onlarla gizlice sözleşmeyin. İddet sona erinceye kadar da nikah akdine kalkışmayın." (el-Bakara, 2/235)
Üstü kapalı veya dolaylı yoldan evlenme teklifi (ta'rîz), açıkça söylenmeyen ve sözün gelişinden anlaşılan bir tekliftir. "Çok güzelsin", "Senin gibi kadir kim bulabilir?", "Allah'tan senin gibi saliha bir kadını bana da nasip etmesini dilerim" gibi sözler, üstü kapalı evlenme teklifi niteliğindedir.

Kocasının ölümü yüzünden iddet beklemekte olan kadına, bu süre içinde üstü kapalı evlenme teklifi yapılabileceği konusunda müctehitler arasında görüş birliği vardır. Çünkü kocanın ölümü nedeniyle karı-kocalık ilişkisi sona ermiş olacağından artık üstü kapalı evlenme teklifi, eski kocanın hakkına saldırı sayılmaz. Boşanma, cayılabilir (rıc'î) talakla olmuşsa, iddet süresi içinde üstü kapalı teklifin caiz olmadığı konusunda görüş birliği vardır. Çünkü bu durumda, boşayan kocanın yeniden eşi ile barışma ve evliliği sürdürme hakkı bulunduğu için, kadına bu sırada yapılabilecek evlenme teklifi onun hakkına saldırı sayılır.
Eğer boşama bain (kesin) talakla olmuşsa, Hanefîlere göre, iddet süresinde üstü kapalı da olsa evlenme teklifi caiz olmaz. Çünkü birinci ve ikinci boşamalarda, talak bain de olsa boşayan erkeğin iddet içinde veya sonunda, yeni bir evlilik akdi ile bu kadınla yeniden evlenme hakkı vardır. Araya başka bir erkeğin girmesi onun bu hakkına saldırı sayılır. Üçüncü boşama (beynünet-i kübra) halinde de üstü kapalı teklif caiz olmamaktadır. Çünkü burada her ne kadar artık hülleden önce eski koca bu kadınla evlenemezse de, başka bir erkeğin erken evlenme teklifi halinde, kadının iddet konusunda yalana sapması veya ona bu süre içinde talip olan erkeğin "karı-koca arasını bozan kişi" durumuna düşmesi muhtemeldir. Kısaca, yukarıdaki ayet yalnız rıc'î boşama durumunu kapsar.

Çoğunluk müctehitlere göre ise, ric'î boşamada olduğu gibi bain boşama durumunda da, kadına iddet süresi içinde üstü kapalı evlenme teklifi yapılması caizdir. Dayandıkları delil, Bakara Süresi 234 ncü ayetin genel anlamıdır. Bu ayetteki "İyi sözler (meşru sözler) dışında" ifadesi onlara açıkça olmaksızın, dolaylı yoldan talip olabilirsiniz, anlamına gelmektedir. (Ayrıntı için bk. el-Kasanî, a.g.e., II, 268; el-Cassas, Ahkamu'l-Kur'an, Kahire, t.y., l, 422; eş-Şirazî, el-Mühezzeb, II, 47; eş-Şirbinî, Muğnî'l-Muhtac, Mısır, t.y. III, 135.)
İddet beklemekte olan bir kadın başka bir erkekle nişanlanır ve evlenirse Hanefî ve Şafiîlere göre nikah akdi feshedilir. Ancak tarafların iddet bitince yeniden evlenmesi mümkün ve caizdir. Çünkü Kur'an, sünnet ve icmada iddetten sonraki evliliği yasaklayan bir delil yoktur. İmam Malik, (ö. 179/795), Ahmed bin Hanbel (ö. 241/855) ve eş-Şa'bî'ye (ö. 103/712) göre ise, bu durumda evlilik feshedilir ve bu erkekle kadın sonsuza kadar birbirine haram olur. Delil, Hz. Ömer'in (ö. 23/643) uygulamasıdır. Çünkü bu kimse helal olmayan bir şeyi kendisine helal kılmış olup, bu durum katilin, öldürdüğü hısımının mirasından mahrum kalmasına benzer. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 17.)

Nişanlı Kıza Evlenme Teklifinde Bulunma


Başkasının nişanlısı olan bir kadına evlenme teklif etmek caiz değildir. Buna göre, önceki nişan bozulmadan, yeniden başka bir erkekle nişanlanıp evlenen kadın ve bu evliliğe bilerek razı olan erkek günahkar olur. Hadiste şöyle buyurulur: "Sizden biriniz kardeşinin satışı üstüne satış yapmasın. Kardeşinin nişanı üstüne izni olmadıkça nişan da yapmasın." (Buharî, Büyû', 58, Şurüt, 8; Müslim, Büyü, 8; Nikah, 49; Ebü Davud, Nikah, 17; Tirmizî, Nikah, 38; Nesaî, Büyü, 19; İbn Mace, Nikah, 10; Darimi, Nikah, 7.) Buharî'nin naklettiği rivayet ise şöyledir: "Hz. Peygamber, bir kimsenin, mü'min kardeşinin satışı üstüne kardeşinin nişanlısına talip olmasını yasakladı." (Buhari, Nikah, 45) Ancak, açık arttırma yoluyla satış, bu kapsama girmez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) açık arttırma yoluyla satışa (müzayede) izin vermiştir. (bk. Buharî, Büyû, 59; İbn Mace, Ticarat, 25.)
Dünürcüye olumlu veya olumsuz henüz cevap verilmezden önce, araya başka bir dünürcünün girmesi Hanefîlere göre mekruhtur. Çünkü bu durum, satış üstüne satış veya nişan üstüne nişan niteliğinde olur.
Çoğunluk müctehitlere göre, kız belli bir erkeğe sözlenmedikçe, araya başka dünürcülerin girmesi caizdir. Delil; Fatıma binti Kays (r. anha)'yı, kocası boşayıp, iddetini tamamladıktan sonra üç kişi istemiştir. Bunlar; Muaviye (ö. 60/679), Ebü Cehm b. Huzafe ve Usame b. Zeyd idi. Fatıma (r. anha), Allah'ın elçisine istişare için başvurmuş ve kendisine Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Ebu Cehm sopasını omuzundan indirmez. Muaviye malı olmayan bir fakirdir. Sen Usame ile evlen." (Müslim, Fiten, 119; İbn Hanbel, VI, 373, 417) Bu hadis, bir kadının, evlenme kararı vermezden önce birden çok erkek tarafından istenmesinin caiz olduğunu gösterir.

Ancak burada kadını isteyen birden çok kimselerin birbirinden habersiz olmaları muhtemeldir. İslam dostluk ve sevgi bağlarının devamım ister, aynı kadını isteyen birden fazla mü'min erkeğin arasına, kadın yüzünden kin ve fesadın girmesini uygun bulmaz. Bu nedenle, bir erkek tarafından dünürcü gönderildiği bilinen bir kadına, bu dünürcülüğün sonucu belli oluncaya kadar, başka bir erkeğin araya girmesi fitneye yol açabilir. Mü'minlerin böyle bir durumdan sakınması gerekir. Durum böyle olunca, nişanlı kızın nişanını bozdurarak veya evli kadının yuvasını yıkarak evlenmeye çalışmanın mü'mini daha ağır bir sorumluluk altına soktuğunda şüphe yoktur.

Evlenmek Niyetiyle Kadına Bakmak


1) Nişandan önce:
a) Genel olarak kadına bakmak:
Ergin bir erkeğin, mahremi olmayan yabancı kadının şer'an örtülmesi farz olan avret yerlerine bakması caiz değildir. Bu bakışın şehvetli veya şehvetsiz olması yahut fitneye neden olacak nitelikte bulunup bulunmaması sonucu değiştirmez. Kadının avret yeri el ve yüz dışındaki bütün bedenidir. Ebu Hanîfe buna topuktan aşağı ayakları da ekler.
Bunun delili; erkeklere ve kadınlara gözlerini haramdan sakınmalarını bildiren ayetlerle (en-Nur, 24/30, 31) kadınların örtünme esaslarını belirleyen ayetler (en-Nur, 24/31, 60; el-Ahzab, 33/33,53,59.) ve Hz. Peygamber'in sünnetidir. Yukarıda erkekle kadının birbirine bakması ile ilgili geniş bilgi vermiştik. Oraya bakılabilir. Burada bir iki hadise yer vereceğiz.
Allah'ın elçisi, Hz. Ali (r.a)'ye şöyle buyurmuştur: "Ey Ali! bakış bakışı izlemesin. İlk bakış sana ait (mubah), sonraki ise sana ait değildir." (Ebu Davud, Nikah, 43; Tirmizî, Edeb, 28; Darimî, Rikak, 3; A. b. Hanbel, V, 351, 353,357) Başka bir hadiste şöyle buyurulur:
"Bir müslüman erkeğin gözü (mahremi veya nikahlısı olmayan) bir kadının güzelliklerine takılır da, sonra (Allah'tan korkarak) gözünü ondan sakınırsa, Allahü Teala ona ibadet ecri verir. Ve o kimse kalbinde ibadetin tadını bulur." (Ahmed b. Hanbel, V, 24.)
Diğer yandan İslam yabancı kadına bakmayı yasakladığı gibi, onunla yalnız başbaşa kalmayı da yasaklamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizden kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa, yanında mahremi olmayan bir kadınla başbaşa kalmasın. Çünkü bunu yaparsa üçüncüleri şeytan olur." (Buharî, Nikah, 111, 112; Müslim, Hacc, 424; Tirmizî, Rada; 16, Fiten, 7; A. b. Hanbel, l, 222, III, 339, 446.) "Sakın yabancı kadınların yanına girmeyin. Ensar'dan bir adam; "Ey Allah'ın Rasülü! Yanına girecek kimse kocasının (kardeşi veya amcaoğlu gibi) yakınları olursa ne buyurursunuz?" diye sorunca; Hz. Peygamber "Kocanın yakınları ölümdür (felakettir)" (Buhari, Müslim, Tirmizi, Darimi, A.b.Hanbel) buyurdular.
b) Evlenme düşüncesiyle kadına bakmak:
İslam'da, erkeğin yabancı kadına bakma yasağının bir takım istisnaları vardır. İhtiyaç ve zaruret durumları bulununca veya evlenme düşüncesi olunca bakma yasağı kalkar. İhtiyaç ve zaruret konusunda "zaruretler sakıncalı olan şeyleri mubah kılar" prensibi uygulanır. Diğer yandan zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur.
İhtiyacın meşru kıldığı bakmaya şunları örnek verebiliriz: Evlenme niyetiyle bakma; alış-veriş, kira, borç alıp-verme, şahitlik, eğitim ve öğretim. Zaruret nedeniyle meşru sayılan bakmaya ise hastalık, boğulma veya yangın gibi felaketlerle karşılaşan erkek veya kadının durumunu örnek verebiliriz. Böyle bir durumda hasta kadın, uzman kadın doktor bulunmayınca erkek doktora muayene ve tedavi olabilir.
Diğer yandan hangi sebeple olursa olsun yabancı bir erkeğin büro, muayenehane, ev vb. yerlerde yanında bulunmak durumunda olan kadın, yanında imkan varsa bir mahremini veya üçüncü bir kişiyi bulundurmalıdır. Çünkü yalnız başbaşa kalmalarda, fitneden güvende olunmaz.
Evlenecek eşlerin birbirini görmesi: Bu görme iki türlü olabilir.
aa) Erkek adına, bir yakınının kızı görmesi. Burada, aracı kadın, dönüşte dünür gönderilmesi düşünülen kızın niteliklerini damat adayına anlatır. Bu caizdir. Delil, Enes b. Malik (ö. 91/717)'in naklettiği şu hadistir: "Hz. Peygamber Ümmü Süleym (r. anha)'yı, bir kadına görücü olarak göndermiş ve onun bacaklarına bakmasını ayrıca ağız kokusunun olup olmadığını anlamaya çalışmasını bildirmiştir." (Ahmed b. Hanbel, III, 231; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VI, 110. Bu hadis için bazı eleştiriler yapılmıştır. İbn Hanbel hadise «münker» derken, yaygın olan «mürsel» oluşudur.)
Kadın da, kendisine talip olacak erkeğe bakması için birisini gönderebileceği gibi, bizzat erkeği kendisinin görme hakkı da vardır.
bb) Erkeğin bir aracı koymaksızın, evlenmek istediği kızı bizzat görmesi. Onun, yüz ve beden güzelliğini anlaması için yüz, eller ve boya bakması yeterlidir. Yüz güzelliğe, eller de bedenin zarafetine delalet eder.
Cabir b. Abdillah (r.a)'ın naklettiği bir hadiste şöyle buyurular: "Sizden biriniz bir kadınla evlenmek istediği zaman, onun evlenmesini teşvik edecek niteliklerine bakabilirse baksın." Cabir şöyle diyor: "Bir cariye ile evlenmek istiyordum. Gizlice onu gözetledim ve evlenmemi teşvik eden bazı özelliklerini gördüm. Sonra da onunla evlendim." (Ebu Davud, Nikah, 18; Tirmizî, Nikah, 5; A.b. Hanbel, III, 334, 360, II 286, 299, V, 324. Hadisin ravileri sika (güvenilir) olup, Hakim, hadisin sahih olduğunu ortaya koymuştur.)
Mugîre b. Şu'be (r.a) bir kadınla evlenmek istiyordu. Hz. Peygamber ona; "Git ve onu gör. Çünkü görmek, birbirine ısınmanız için daha iyidir" (Müslim, Nikah, 74,75; Tirmizî, Nikah, 5; İbn Mace, Nikah, 9; Darimî, Nikah, 5; A.b. Hanbel, IV,245,246.) buyurdu.
Ebu Humeyd (r.a.)'in naklettiği bir hadiste, evlenme niyetiyle kadına bakılabileceği ve kadının durumu bilmemesinin de sonucu değiştirmeyeceği belirtilmiştir. (bk. Ebu Davud, Nikah, 18; eş-Şevkanî, a.g.e., VI, 110.)
Diğer yandan Hz. Ömer, devlet başkanlığı sırasında Hz. Ali'den kızı Ümmü Gülsüm'ü istemişti. Hz. Ali kızının küçük olduğunu hatırlatarak; "Onu sana göndereyim, eğer razı olursan eşin olsun" dedi. Hz. Ali kızını Ömer (r.a)'e gönderdi. Hz. Ömer kızı (Ümmü Gülsüm'ü) gördü ve onunla konuştu. (bk. Ebu Davud, Nikah, 18; eş-Şevkani, a.g.e., VI, 110) Bu durum ashab-ı kiram'ın evlilik konusunda birbirine ne kadar samimi davrandıklarını göstermektedir. Diğer yandan Ümmü Gülsüm'ün, babası Hz. Ali'nin sözüyle Hz. Ömer'in nikahlısı sayıldığı, bu yüzden de Hz. Ömer'in ona bu şekilde bakmasının caiz olduğu söylenmiştir.
c) Bakmanın ölçüsü ve sınırı:
Çoğunluk müctehitlere göre, erkek evlenmek istediği kadının yalnız yüz ve ellerine bakabilir. Çünkü yüz ve ellerin görülmesi kadının güzelliğini ve bedeninin arzu edilene uygun olup olmadığını anlamak için yeterlidir. Ebü Hanîfe ayakları da görülebilecek yerler kapsamında saymıştır.
Hanbelîlere göre, evlenilmek istenen kadının günlük işleri yaparken açık kalabilen yerlerine bakmak caizdir. Bunlar altı tane uzuv olup şunlardır: Yüz, boyun, baş, el, ayak ve bacaktan (topuk diz kapağı arası) ibarettir. Çünkü bir kadının fizik yönünün bilinmesi için belirtilen bu yerlerin görülmesine ihtiyaç vardır. Delil; yukarıda zikrettiğimiz Cabir ve Mugîre'nin naklettiği hadislerdeki "ona bak veya ona baksın" ifadelerinin genel anlamı ile Hz. Ömer'in ve Cabir'in bu konudaki uygulamalarıdır.
Diğer yandan el-Evzaî "bedenin etli kısımlarına bakar" derken Davud ez-Zahirî (ö. 270/883) "ona bak." hadisinin açık anlamını dikkate alarak "vücudunun tamamına bakmak caizdir" demiştir. (ez-Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslamîye Edilletüh, Dimaşk 1305/1985, VII, 23)
Evlendikten sonra ise eşler birbirinin vücudunun tamamına bakabilir. Bununla birlikte karı-kocanın birbirinin cinsel organına bakması mekruh sayılmıştır.
Şafiîlere göre, bakmanın, kızın ve ailesinin haberi olmaksızın yapılması gerekir. Aksi durumda, kız tercih edilmezse ailesi incinmiş olur. Delil; kızın izni olsun veya olmasın, bakmanın caiz olduğunu bildiren hadislerin açık anlamıdır.
Malikîlere göre ise, erkeğin bakışından kızın ve ailesinin haberli olması gerekir. Çünkü kızın, kendisine bakıldığından haberli olmaması mekruhtur. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 24)
Sonuç olarak, bir erkek evlenmek istediği kıza, istemeden önce İslami ölçüler içinde bakabilir. Aynı şekilde kız da erkeğe bakabilir. Yanlarında üçüncü bir kişi bulunmak veya herkese açık bir yerde olmak şartıyla evlilik tasarlayan müstakbel eşlerin karşılıklı konuşmaları da mümkün ve caizdir. Ancak kimsenin olmadığı yerlerde başbaşa kalmayı haya ve iffet bakımından riskli gören İslam bu konuda bazı önlemler almıştır.
2) Nişanlılık süresinde:
Yukarıda da belirttiğimiz gibi nişan bir akit değil, bir evlilik sözü vermekten (va'd) ibarettir. Bu yüzden evlilikle ilgili yükümlülük ve sorumluluklar nişanla ortaya çıkmaz. Nişanlı erkekle kadın birbirine yabancı sayılır ve yanlarında mahrem birisi bulunmadıkça nişanlı kızla kimsenin olmadığı bir yerde başbaşa kalmak caiz olmaz.
Delil hadistir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir kimse kendisine helal olmayan bir kadınla başbaşa kalmasın. Aksi durumda üçüncüleri şeytan olur. Ancak yanlarında bir mahremlerinin bulunması durumu müstesnadır." (Buhari, Nikah, 111,112; Müslim, Hacc, 424; Tırmizî, Rada; 16, Fiten, 7;A. b. Hanbel, l, 222.)
Evlilikten önce birlikte gezip dolaşmak ve yanında anne, baba, kardeş, amca veya hala gibi bir mahrem olmaksızın erkekle başbaşa kalmak caiz değildir. Diğer yandan bu gibi birlikteliklerden bir yarar da sağlanmaz. Çünkü nişanlılar bu dönemde gerçek yüzlerini ortaya koymazlar. Kendilerini olduklarından başka türlü göstermeye çalışabilirler. Erkek duygularına yenilerek aceleci olabilir ve bundan da en büyük zararı kadın görür. Nişanın bozulması ya da bir gebelik durumunun ortaya çıkması özellikle kadını sarsan bir sonuç olur. Bu durumda kadının şerefi ve saygınlığı lekelenmiş bulunur.

Nişanın Bozulması ve Sonuçları


Nişanın bozulması:
Nişan bir akit olmayıp, yalnız bir evlilik va'dinden ibaret olduğu için, çoğunluk müctehitlere göre nişanlı erkek veya kızın nişandan vazgeçmesi caizdir. Bunun için karşılıklı rıza da gerekmez. Tek yanlı irade beyanı ile nişan sona ermiş olur.
Ancak mü'min, önemli bir neden olmaksızın verdiği sözden dönmemelidir. Bu İslam ahlakının gereğidir. Çünkü özellikle bir kızın onuru ve ailesinin mahremliği ile oynamaya kimsenin hakkı yoktur. Bu yüzden nişandan önce evlenecek erkek, kadın ve aileleri iyi düşünerek, danışarak ve gerekli araştırma ve soruşturmaları yaparak, böyle bir evliliğin yürüyeceğine kanaat getirirlerse söz ve nişan işine yönelmelidir. Bir defa söz verince de çok önemli bir neden olmadıkça verilen sözden caymamalıdır.
Allahü Teala şöyle buyurur: "Ahdi yerine getirin, çünkü (insana) ahd (in) den de sorulacaktır." (el-İsra, 17/34) Hadiste şöyle buyurulur: "Bana kendinizle ilgili altı şey konusunda güvence verin, ben de size cennet için güvence vereyim. Konuştuğunuz zaman doğruyu söyleyin, söz verdiğiniz zaman yerine getirin, emanete hıyanet etmeyin, cinsel organlarınızı (haramdan) koruyun, gözlerinizi (haramdan) koruyun ve ellerinize sahip olun." (Ahmed b. Hanbel, V, 323)
Nişanın bozulmasının sonuçları:
Nişanlılar birbirini evlenmeye zorlayamaz ve nişanın bozulmasından ötürü evliliğe ait bir sonuç da meydana gelmez. Ancak, peşin verilmiş olan mehrin veya tarafların birbirine verdiği hediyelerin durumu bir problem olarak ortaya çıkar.
a) Mehrin durumu: Erkek kıza mehir olarak bir şey vermişse, nişan bozulunca bunu geri alabilir. Verilen mehrin durması veya tüketilmiş olması da sonucu etkilemez. Mehir mevcutsa aynen, tüketilmişse bedel olarak geri verilmesi gerekir. Nişanı şu veya bu tarafın bozması yahut nişanı bozmanın şu veya bu nedene dayanması mehrin durumunu etkilemez. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 25,26; Ömer Nasuhî Bilmen, İstilahat-ı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul, 1967, II, 12 vd.)
1917 Tarihli Hukuki Aile Kararnamesi 8. madde şöyledir: "Nişanlılardan birisi vazgeçer veya evlenme isteğine olumlu cevap verdikten sonra ölürse, erkeğin vermiş olduğu mehrin durması halinde, ailesi onu geri alma hakkına sahiptir. Eğer mehir telef olmuşsa, kız tarafı bedelini aynen tazmin eder".
b) Hediyelerin durumu: Hanefilere göre, nişanlıların ve ailelerinin birbirine verdiği hediyeler hibe (bağış) hükmündedir. Bu yüzden bağışlanan şeyin telef olması veya tüketilmesi ya da başkasına temlik edilmesi gibi bağıştan geri dönmeyi engelleyen bir durum söz konusu olmadıkça, bağıştan dönmek caizdir. Bu yüzden erkek verdiği hediyelerin durması halinde onları geri alabilir. Fakat nişan yüzüğünün kaybolması, kurbanda götürülen koçun kesilerek tüketilmesi, nişan giysilerinin giyilip eskitilmesi gibi durumlarda hibe edilen şey elde bulunmadığı için, bedel olarak tazmin edilmeleri gerekmez.
Malikilere göre, hediyelerin durumu, nişanı bozanın erkek veya kız oluşuna göre değişiklik göstermektedir. Eğer nişanı erkek bozmuşsa hiçbir hediyeyi geri alamaz. Hatta hediyenin mevcut oluşu veya tüketilmiş bulunması da sonucu etkilemez. Eğer vazgeçen kızsa, erkeğin hediyeleri geri alması caizdir. Hediyeler tüketilmişse kadın bunların bedelini tazmin eder.
Şafiî ve Hanbelîlere göre ise, nişanın bozulması durumunda artık hediyeler geri alınamaz. Çünkü hediye hibe hükmünde olup, hibeden dönme teslimden sonra artık caiz değildir. Babanın oğluna yaptığı hibe bunun dışındadır.
Hadiste şöyle buyurulur: "Bir kadın nikah akdinin sorumluluğunu üstlenmezden önce, kendisine verilen mehir, hediye veya verilmesi va'dedilen şeylerin tümü bu kadına aittir. Nikah akdi sorumluluğunu üstlendikten sonra verilenler ise, kime verilmişse ona ait olur." (eş-Şevkani, Neylû'l-Evtar, VI, 174; Nesai, Nikah, 67.)
3) Nişanın bozulmasında zararın tazmini:
İslam haklı bir neden olmaksızın da nişanın bozulabileceğini kabul etmiş, fakat kusursuz tarafın uğrayabileceği maddî ve manevi zararın tazmini üzerinde durulmamıştır. Halbuki evlenme umudu ile taraflar bir takım giysi ve ev eşyası satın almakta, kadın işten ayrılmakta ya da uzun nişanlılık devresi sonunda, nişanın bozulması özellikle kadının toplum içindeki itibarını sarsmaktadır. Kimi zaman nişanın bozulması kusursuz tarafın beden veya ruh sağlığını bozmaktadır. İşte bütün bu karşı tarata verilen zararları acaba kusurlu taraftan istemek mümkün müdür?

İslam müctehitlerinin bu konuda tazminat üzerinde durmamasının nedenleri şunlar olabilir:
1. Nişan bir akit olmayıp, bir söz vermeden ibarettir. Bu yüzden haksız olarak sözünden dönen kimse günahkar olursa da tazminatla yükümlü tutulamaz.
2. Nişanlılık devresi evliliği daha sağlam temeller üzerine oturtmak için alınmış bir ön tedbirdir. Ağır tazminat konulması tarafları evlenmeye zorlayabilir. Evlendikten sonra geçinemeyip ayrılma nişanın bozulmasından daha ağır bir olaydır.
3. İslam toplumunda nişanlıların yalnız başbaşa kalması veya birlikte yaşaması meşru sayılmadığı için kadının büyük ölçüde zarar göreceği, prensip olarak düşünülmemiştir. (bk. es-Sibaî, Şerhu Kanüni'l-Ahvali'ş-Sahsiyye, Dimaşk 1958, l, 44; Ebu Zehra, el-Ahvalü'ş-Şahsiyye, S: 40, 41; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, İstanbul 1983, S. 174, 175.)
Ancak toplumun yeni değer yargılarına kapılan ve birlikte gezip dolaşan, hatta birlikte yaşayan nişanlıların ayrılmasından tarafların önemli bir maddi veya manevî zarara uğradıkları da bir gerçektir. Bu yeni yaklaşıma göre konuyu araştıran günümüz bazı fakihleri İslam'ın hileli alış-verişi yasaklamasını ve "zarar verme de zarar görme de yoktur" prensibini dikkate alarak nişanın bozulmasından zarar görenin de bu zararını mahkeme yolu ile isteyebileceğini söylemişlerdir. Diğer yandan nişanlıların yaptığı harcamalar evlenme ümidi ile olmaktadır. Maliki mezhebine göre sebebe dayalı va'd borç doğurur.
Günümüz fakihlerinden Ebü Zehra, es-Sibaî ve Mahmud Şeltut gibi bilginler nişanın bozulması durumunda kusursuz tarafın uğradığı zararı isteyebileceği görüşündedir.
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 05:27
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
27 Kasım 2006       Mesaj #2
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

Evliliğin Dayandığı Deliller ve Nikah


A) Nikah Terimi Ve Kapsamı:


Sponsorlu Bağlantılar
Nikah sözcüğü arapça "nekeha" fiilinden bir mastar olup, erkeğin kadınla evlenmesi ve onunla cinsel temasta bulunması anlamına gelir. Bu sözcüğün "evlilik akdi" anlamı mecaz, "cinsel temas" anlamı ise gerçek anlamdır.
Bir fıkıh terimi olarak nikah; şer'an evlenme engeli bulunmayan bir kadının, cinsel yönlerinden yararlanmayı erkeğe mubah kılan rizaî bir akittir. Müteahhirün (12. M. yüzyıldan sonraki) fakihlerinin tarifi ise şöyledir; nikah kasten mülk-i mut'ayı ifade eden bir akittir. Yani erkeğe kadının cinsel yönlerinden yararlanma mülkiyeti hakkı veren bir sözleşmedir. Evlilik, nitelikleri dikkate alınarak aşağıdaki şekilde tarif edilebilir: Evlenmeleri yasak olmayan bir erkekle bir kadın arasında yapılan, birbirinin cinsel yönlerinden yararlanmayı meşru kılan, ortak hayat ve nesli sürdürmek için bir bağ meydana getiren akittir. (bk. İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadîr, II, 339, vd.; el-Meydani, el-lübab, III, 3; İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar II, 335-357; eş-Şirbinî, Muğnî'l-Muhtac, III, 123.) İslam'da nikah akdi hem medenî bir muamele ve hem de bir ibadettir. Çünkü nikahın rükün ve şartlarını İslam belirler ve eşlerin evlilik nedeniyle pek büyük ecirlere ulaşacağını haber verir. Evliliğin niteliğini İbnü'l-Hümam (ö. 861/1457) şöyle belirtir: "Nikah ibadetlere daha yakındır. Hatta evlenmek, sırf ibadet niyetiyle bekar kalmaktan daha üstündür." (İbnû'l Hümam, a.g.e., II, 340) Son devir fakihlerinden İbn Abidîn (ö. 1252/1836) ünlü Reddü'l-Muhtar adlı eserinde nikah konusuna şu cümlelerle başlar: "Bizim için Hz. Adem devrinden günümüze kadar meşru olmuş, sonra cennette de devam edecek, nikah ile imandan başka ibadet yoktur." (İbn Abidin, a.g.e., II, 258)

Nikahın mescid içinde aktedilmesi ve uygun olursa cuma gününe rastlatılması müstehaptır. Bu durum da onun ibadet yönünü güçlendirir. (el-Askalanî, Bulugu'l-Meram, terc. Davudoğlu, İstanbul, 1967, II, 228 vd.)
Şafiîlere göre evlilik, alış-veriş gibi dünyaya ait alelade işlerden olup, ibadet niteliğinde değildir. Dayandıkları delil, gayri müslimlerin nikahının da İslam nazarında geçerli sayılmasıdır. Eğer ibadet olsaydı, onların nikahlarının geçersiz olması gerekirdi. Evlilikten gaye, kişinin cinsel isteklerini teskinden ibarettir. İbadet ise yüce Allah için bir iş ve bir amel yapmaktır. Bu yüzden Allah için iş yapmak kendi nefsi için iş yapmaktan daha faziletlidir. Şafiîlerin bu görüşüne çoğunluk mezhep müctehitleri karşı çıkmıştır. Şöyleki:
Çoğunluk müctehitlere göre evlilik akdinin müslim veya gayri müslim için geçerli olması dünyada toplum düzeni ile ilgilidir. Nitekim mescit, yol yapımı ve benzeri hayır işleri müslüman için bir ibadet olduğu halde, gayri müslim için bir ibadet sayılmaz. Genel anlamda Allahü Teala'nın hoşnut ve razı olduğu her iş ve davranış mü'min için bir ibadettir. Bu yüzden İslam'ın belirlediği esaslara göre kurulan ve buna göre yürütülen evlilik de ibadet niteliğindedir. Çünkü evlenmekle, nefsi haramlardan korumak ve nesli sürdürmek gibi bir çok toplum maslahatları gerçekleşir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır." (Müslim, Zekat, 53; Ebu Davud, Tatavvu', 12, Edeb, 160; A. b. Hanbel, V, 167, 168.) "Bir kimsenin sarfedeceği en faziletli para (dinar), kendi aile fertlerine harcayacağı para ile, Allah yolunda hayvanına ve yine Allah yolunda cihad edecek olan arkadaşlarına harcayacağı paradır." (Müslim, Zekat, 38; Tirmizî, Birr, 42; ibn Mace, 4; A. b. Hanbel, V, 279, 284.) "Çocuklarına, eşine ve hizmetçine yedirdiğin senin için bir sadakadır." (A.b. Hanbel, IV, 121,122.)
Diğer yandan kocaları yoksul olan iki varlıklı kadın, Allah'ın elçisine gelerek, kocalarına sadaka verip veremeyeceklerini sormuşlardı. Hz. Peygamber onlara şu cevabı verdi: "Kocalarınıza yardım ederseniz size iki ecir vardır. Hısımlık ecri ve sadaka ecri." (Müslim, Zekat, 45)

İslam'da nikah akdi sırasında bir din adamının veya resmi bir devlet memurunun hazır bulunması zorunlu değildir. Evlenecek erkekle kadının veya bunların veli ve vekil gibi temsilcilerinin ve şahitlerin hazır bulunması yeterlidir. İslamî hükümleri bilen bir din adamının nikah akdini yönetmesi, evliliğin İslam'a uygun olarak yapılmasına yardımcı olmaktan ibarettir. Çünkü bir İslam bilgininin nikah akdini yönetmesi, gerekli soruları sorup, cevap alması nikahın rükün ve şartlarından değildir. Bu durum onun dinî niteliği ve ibadet yönü için bir engel teşkil etmez.
Batı ülkeleri hıristiyan toplumlarında nikahın dinî veya medeni niteliği uzun süre tartışılmış, kimi ülkelerde nikah yalnız kiliselerde akdedilirken, kimi ülkelerde de medeni nikah esası benimsenmiştir. Resmi devlet memuru önünde akdedilen nikaha "medenî nikah" denir.

B) Evliliğin Meşru Olduğunu Gösteren Deliller:


Evliliğin meşru oluşu Kitap, Sünnet ve İcma delillerine dayanır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"Sizden bekarları ve kölelerinizle cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer onlar fakir iseler, Allah onları fazlu kereminden zenginletir. Allah her şeye gücü yeten ve her şeyi bilendir." (en-Nur, 24/32.)
"Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder tane nikahlayın. Bu kadınlar arasında adalet yapamayacağınızdan korkarsanız, o zaman tek kadınla evlenin veya ellerinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Bu, haksızlığa yol açmamanız için daha uygundur." (en-Nisa, 4/3; Nikahla ilgili diğer ayetler için bk. el-Bakara, 2/102, 221, 228, 230, 232, 235; en-Nisa, 4/4, 5, 19, 22-26; el-A'raf, 7/189, 190; en-Nur, 24/3, 32, 33; er-Rûm, 30/21; el-Ahzab, 33/37; el-Mümtehine, 60/10-12.)
Evlilik konusunda pek çok hadis nakledilmiştir. Allah elçisi, gençlere hitap ederek şöyle buyurmuştur: "Ey gençler topluluğu! Sizden kimin evlilik yükümlülüklerine gücü yeterse evlensin. Çünkü evlilik gözü ve ırzı harama karşı daha fazla koruyucudur: Kimin evlenmeye gücü yetmezse oruca devam etsin. Çünkü oruç onun için bir kalkandır." (Buharî, Savm, 10, Nikah, 2,3; Müslim, Nikah, 1, 3; Ebu Davud, Nikah, 1; Tirmizî, Nikah, 1; Nesaî, Sıyam, 43; Nikah, 3; ibn Mace, Nikah, 1; Darimî, Nikah, 2; A.b. Hanbel, l, 378, 424,425.)

Ashab-ı kiramdan üç kişi Hz. Peygamber (s.a.s)'in eşlerine onun gece ibadetini sormuşlar, belki azımsayarak birincisi "sürekli olarak gece namazı kılmaya", ikincisi "sürekli oruç tutmaya", üçüncüsü ise "kadınlardan sürekli ayrı kalmaya ve hiç evlenmemeye" karar verir. Onların bu konuşmalarını haber alan Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Bazı kimselere ne oluyor ki, şöyle şöyle demişler. Fakat ben hem namaz kılıyorum, hem uyuyorum; oruç tutuyorum, tutmadığım da oluyor; kadınlarla da evleniyorum. Kim benim sünnetimi terkederse benden değildir." (Müslim, Nikah, 5; Nesaî, Nikah, 4; Darimî, Nikah, 3; A. b. Hanbel, II, 158, III, 341,359, V, 409.)

Hz. Aişe'nin naklettiği bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
"Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimle amel etmezse, benden değildir. Evleniniz, çünkü ben (kıyamet gününde) diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim. Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Evlenme gücü bulamayan da oruca devam etsin. Çünkü oruç, onun için (harama karşı) bir kalkandır." (İbn Mace, Nikah, 1. Bu hadisin senedi, rivayet zincirinde bulunan İsa b. Meymun el-Medini yüzünden zayıf sayılmışsa da, hadisi destekleyen başka rivayetler de vardır.)
Ebu Umame (r.a.)'ın naklettiği başka bir hadiste ise şöyle buyurular:
"Mü'min, Allah korkusundan ve O'na itaattan sonra, iyi bir kadından yararlandığı kadar hiçbir şeyden yararlanmamıştır. Çünkü eşine emretse sözünü dinler, yüzüne baksa sevinç duyar, üzerine yemin etse, yeminini doğru çıkarır, dışa gitse, kendisinin bulunmadığı sırada iffetini ve kocasının malını korur." (İbn Mace,Nikah,5.)
Diğer yandan evlenmenin meşruluğu üzerinde, bütün ümmet görüş birliği içindedir. Ancak evlenmenin hükmü evlenecek kişinin özel durumu dikkate alınarak değerlendirilir. Aşağıda çeşitli durumlara göre konuyu açıklayacağız.

C) Evlenmenin Hükmü:


Evleneceklerin durumuna göre nikahın hükmü farz, vacip, sünnet, haram, mekruh veya mubah kısımlarına ayrılır.
1) Evlenmediği takdirde zinaya düşeceği kesin olan kimsenin evlenmesi farzdır. Ancak bunun için erkeğin mehri verecek ve eşinin geçimini sağlayacak güce sahip olması da gereklidir.
2) Yine evlenmezse zinaya düşme tehlikesi bulunan kimsenin - mehir ve nafakayı sağlayacak durumda ise - evlenmesi vaciptir. Hanefiler dışındaki çoğunluk fakihlere göre farz ile vacip arasında bir fark bulunmaz. (el-Kasanî, a.g.e., ll, 260 vd.; İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 342.)
3) Evlenince, eşine zulüm ve işkence yapacağı kesin olan kimsenin evlenmesi haramdır. Hem zinaya düşme ve hem de eşine zulüm yapma korkusu bulunan kimsede haramlık yönü tercih edilir. Çünkü bir konuda helal ve haram birleşince, prensip olarak haram üstün tutulur ve ondan kaçınmak gerekir. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de; "Evlenmeye güç yetiremeyenler, Allah kendilerini fazlu kereminden zenginletinceye kadar iffetlerini korusunlar." (en-Nur,24/33.) buyurulur.
4) Eşine zulüm yapma ihtimali bulunan kimsenin evlenmesi mekruhtur. (el-Mevsili, el-ihtiyar, III, 82)
5) Cinsel bakımdan itidal halde bulunanların evlenmesi sünnettir. İtidal; evlenmezse zinaya düşeceğinden korkulmayan, evlenirse de eşine zulüm yapacağından endişe duyulmayan kimsenin durumunu ifade eder. Bir toplumda çoğunluğun bu durumda olması asıldır. Yukarıda zikrettiğimiz, evlenemeyen gençlere oruç tutmayı tavsiye eden ve evlilik konusunda aşırı çekimser kalmaya karar veren üç sahabeyi uyaran hadisler bunun delilidir.
Diğer yandan Hz. Peygamber ve ashabı kiram evlenmişler ve onlara uyanlar da bu sünneti sürdürmüşlerdir. Tercih edilen görüş budur. (el-Fetava'l-Hindiyye, l, 267.)
İmam Şafiî'ye (ö. 204/819) göre yukarıda belirttiğimiz itidal durumunda evlenmek mubah olup, mü'min evlenme veya, evlenmeme arasında serbest bırakılır. O'na göre, boş vakitleri ibadete ayırmak ve ilimle uğraşmak evlilikten daha üstündür. Dayandığı deliller şunlardır: Allahü Teala, Yahya Peygamberi överken "...efendi, nefsine hakim ve iffetli." (Al-i İmran,3/39.) buyurarak, onun evlenmeye gücü yettiği halde kadınlardan uzak durduğuna işaret etmiştir. Eğer evlilik daha üstün olsaydı, bunu terketmek övülmezdi. Çoğunluk müctehitler ise bu örneğin daha önceki şeriat uygulaması olduğunu, İslam ümmetini bağlamadığını söylemişlerdir.
Şafiî'nin başka bir delili şu ayettir: "Haram olanlar dışındaki kadınlar, onları mallarınızdan harcayarak almak, onlarla evlenmek ve zina etmemek şartıyla size helal kılındı." (en-Nisa, 4/24.) Bir şeyin helal olması mubah olması demektir. Çünkü helal ve mubah sözcükleri eş anlamlıdır. Buna göre evlilik; yeme, içme, alış-veriş gibi mubah olan fiillerdendir. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 33,34; el-Askalanî, a.g.e., III, 228 vd.: Döndüren a.g.e.. s: 183-184)

Evliliğin Meydana Gelme Şartları


İslam'a uygun bir evlenme akdinin oluşması için, tarafların evlenme ehliyetine sahip olması, icap ve kabul iradelerinin usülüne uygun olarak açıklanmış bulunması gereklidir.

A) Tarafların Evlenme Ehliyeti:


Evlenecek erkekle kadının tasarruf ehliyetine sahip olmaları gerekir. Bu da yedi yaşına ulaşıp iyi ile kötüyü ayırt etme (temyiz) gücünü elde etmekle gerçekleşir. Bu yüzden temyiz gücüne sahip olmayan küçüklerle akıl hastalarının iradesinden söz edilemez. Bunların bizzat akdedeceği nikahın batıl olduğunda şüphe yoktur.
Hanefîlere göre erginlik çağına ulaşma nikahın meydana gelme veya sıhhat şartlarından olmayıp, yürürlük (nefaz) şartlarındandır. Ancak evlenme ehliyeti başkasının izin ve icazetine ihtiyaç olmaksızın evlenebilme ehliyetini ifade ettiği için, bu tam ehliyetli olmayı, yani akıllı, ergin ve hür olmayı gerektirir. Bu şartlara sahip olmayan mümeyyiz küçük ve bunak (ma'tuh) gibi eksik ehliyetliler ileride açıklayacağımız gibi ancak velilerinin izin veya sonradan verecekleri icazetleriyle evlenebilirler,
Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre kadın tam ehliyetli de olsa ancak velisi aracılığı ile evlenebilir.
Ergin sayılmada alt yaş sınırı kızlarda 9, erkeklerde 12; üst sınırı ise Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre her iki cins için 15, Ebu Hanîfe'ye göre ise kızlarda 17, erkeklerde ise 18 yaşdır.

B) Kadında Aranan Şartlar:


Evlilikten söz edebilmek için evlenen taraflardan birisinin dişiliği tam olan bir kadın olması gerekir. Bu yüzden erkeğin erkekle veya erkeğin, cinsiyeti belirsiz olan kişi (hunsa-i müşkil) ile evlenmesi caiz değildir. Böyle bir evlilik batıldır.
Kadınla, erkek arasında sürekli veya geçici bir evlenme engelinin bulunmaması da gerekir. Bu yüzden bir kimse kız, kız kardeş, hala ve teyze gibi evlenilmesi haram olan ve başka bir erkekle evli bulunan iddet bekleyen kadınla evlenemez. Ayrıca müslüman kadın, gayri müslim erkekle de evlenemez.

C) Nikahın Rükünleri:


Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden ana unsura "rükün" denir. Evlilik akdi için "icap ve kabul" bir rükündür. Çünkü evlenme akdinin varlığı tarafların bu evliliği karşılıklı olarak kabul etmesine bağlıdır. Bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olmakla birlikte, onun yapısından bir parça teşkil etmeyen unsura ise "şart" denir. Mesela; namaz için abdest bir şarttır. Abdestsiz namazın varlığından söz edilemez, fakat bununla birlikte abdest, namazın niteliğinden bir parça değildir. Evlilik akdinde şahitlerin bulunması, akdin şartıdır.
Hanefîlere göre, evlilik akdinin rükünleri icap ve kabulden ibarettir. Çoğunluk mezhep imamlarına göre ise evliliğin rükünleri dört tane olup; siyga (icap ve kabul), kadın, koca ve evlenecek kadının velisidir.
Evlilik akdinin konusu, yani eşlerin bu evlilikten gayeleri, birbirinin cinsel yönlerinden yararlanmadır. Bu yüzden yalnız ev hizmetlerini görmek üzere yapılacak bir akit bir "iş sözleşmesi" olabilir. Nikah akdinde karı koca hayatının yaşanması asıldır. Mehir, evliliğin kendisine bağlı olduğu bir rükün değil; nafaka gibi evliliğin hükümlerindendir.
İcap, evlenme akdi taraflarından birisinin ilk olarak yaptığı tekliftir. "Benimle evlenmeyi kabul et" teklifine, karşı tarafın "kabul ettim" şeklindeki cevabı "kabul" niteliğindedir. Burada ilk teklifin karı veya koca tarafından yapılması sonucu etkilemez. İlk teklif icap, ikincisi kabul niteliğindedir.
Çoğunluk İslam fakihlerine göre icap, kadının velisi veya vekili tarafından erkeğe yapılan evlendirme teklifidir. Kabul ise, kocanın bu teklife verdiği olumlu cevaptan ibarettir. (el-Kasanî, a.g.e., II, 229 vd. V, 133; Döndüren, a.g.e., s 187,188.)

D) Nikahta İcap Ve Kabulde Bulunurken Uyulacak Şartlar:


1) Taraflar evlenme iradelerini nikah meclisinde açıklamalı ve icapla kabul hemen birbirini izlemelidir. Taraflardan birisi normal konuşma işitilemeyecek şekilde diğerinden uzaklaşmışsa, nikah meclisi terkedilmiş sayılır, Ebu Yusuf'a göre bir taraf nikah meclisinde hazır değilken, diğer taraf şahitlerin önünde icapta bulunsa, akit, bulunmayan tarafın icazetine bağlı olarak meydana gelir. Karşı taraf bunu öğrenince olumlu cevap verirse akit kesinleşir; aksi halde ortadan kalkar. (el-Kasanî, a.g.e., II, 232, 233, el-Cezîrî, el-Fıkıh ale'l-Mezahib'l-Erbaa, Mısır 1969, IV, 14 vd.)
2) İcap ve kabul her bakımdan birbirine uygun bulunmalıdır. İcap ve kabul arasında yanılma, hile yüzünden bir ayrılık varsa evlenme meydana gelmez.
3) İcap ve kabul taraflarca işitilmeli ve anlaşılmalıdır. Ancak sağır ve dilsizler özel işaretleriyle irade beyanında bulunabilecekleri gibi, İslam hukukunda mektupla evlilik akdi yapma kolaylığı da getirilmiştir. Mektup diğer taraf ve şahitler huzurunda okunur, bu tarafın da kabulü ile nikah akdi tamamlanır. Burada nikah meclisi hükmen bir sayılır. (el-Kasani, a.g.e., II, 231; el-Ceziri, a.g.e., IV, 16)
4) İcap ve kabul için kullanılan sözler açık veya kinayeli olur. Yalnız evlilik akdi meydana getirmede kullanılan "nikah" ve "tezvîc" sözcükleri ile bunların başka dildeki karşılıkları açık sözlerdir. "Tezevvüc ettim, nikahladım, nikah ettim, nikahla aldım, nikahla verdim, tezvic ettim, evlendim, evlendirdim" sözcükleri gibi (en-Nisa, 4/22; el-Ahzab, 33/37). Buna karşılık mülkiyetin nakli sonucunu doğuran satış, hibe, sadaka ve temlîk gibi sözler de, nikah konusunda mecaz olarak icap ve kabul için kullanılabilir. "Kendimi sana şu kadar mehir karşılığında hibe ettim" diye icapta bulunmak gibi. Burada mehrin zikredilmesi, şahitlerin hazır bulunması, meclisin bir nikah meclisi olması tarafların gayelerinin evlenmek olduğunu açıkça gösterir. Buna karşılık kira, rehin, ibra, vedîa gibi deyimler evlenmede icap ve kabul için kullanılmaya elverişli değildir. Çünkü bunlar mülkiyetin nakli sonucunu doğurmayan terimlerdir. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 39; ibn Abidîn, a.g.e., II, 364, 365, 369 vd)
Şafiî ve Hanbelîlere göre ise evlilik akdi yalnız nikah ve tezvic sözcükleri ile meydana gelir. Delil, Kur'an-ı Kerîm'de bu akit için yalnız belirtilen sözcüklerin kullanılmasıdır. (bk. en-Nisa, 4/22; el-Ahzab, 33/37; İbn Rüşd, a.g.e., II, IV, 5)
5) İcap ve kabulün şarta bağlanması ve kullanılan siyganın da "gelecek zaman" olmaması gerekir.
Evlilik akdinin geçmiş zaman siygasiyle oluşması konusunda görüş birliği vardır. Kadının "şu kadar mehirle kendimi sana nikahladım" icabına, kocanın; "Kabul ettim" diye cevap vermesi gibi. Çünkü bu siyganın anlamı, akdi o anda meydana getirmektir Bununla akit bir niyet ve karîneye ihtiyaç olmaksızın o anda meydana gelir.
Şimdiki zaman siygası ise Hanefî ve Malikîlere göre akdi o anda meydana getirmeye delalet eden bir karinenin bulunması halinde evlilik akdi meydana getirmeye elverişli sayılır. Erkek kadına, "Şu kadar mehirle seni kendime nikahlıyorum" dese, kadın da, "Kabul ediyorum" veya "Razı oluyorum" diye cevap verse, bu geleceğe ait bir va'd olmaması ve bir nikah meclisi bulunması şartıyla akit meydana gelir. Ancak nikah meclisi olmaz ve akdin o anda yapıldığını gösteren bir karîne de bulunmazsa bu bir nikah değil, geleceğe ait bir "söz verme" niteliğindedir.
Evlilik akdinde emir siygası da kullanılabilir. Erkek kadına "Beni kendine nikahla" dese ve bununla o anda evlilik akdi yapmayı kasdetse; kadın "Sana kendimi nikahladım" diye cevap verince akit tamam olur. Hanefîlere göre buradaki emir siygası ile erkek kadına evlenme için vekalet vermiş olur. Böylece kadın kendisinden asîl, erkekten vekil sıfatıyla icap ve kabulde bulunmuş olur. Malikîlere göre ise burada emir siygası icap niteliğindedir.
Soru siygası icap sayılmaz, belki icaba çağrı niteliğindedir. (el-Kasani, a.g.e., II, 231; İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 344, 345.)

E) Nikah Akdinde Öne Sürülüp Sürülemeyen Özel Şartlar:


Nikah akdi sırasında eşlerden birisi, diğerini maddî veya manevî bir yük altına sokacak bir şart öne sürse böyle bir şart bağlayıcı olur mu? Bunu, öne sürülebilecek şartları dikkate alarak çözümlemek gerekir.
İslam'da, bir sözleşme yapılırken öne sürülebilen şartlar genel olarak "sahih", "fasit" "boş veya batıl olan şartlar" olmak üzere üçe ayrılır. Ayet ve hadislerle çelişmeyen ve akdin taraflarından birisine tek yanlı yarar sağlamaya yönelik bulunmayan, anlamlı olan ve sıkıcı da bulunmayan şartlar "sahih şart" niteliğindedir. Akdin niteliği ile bağdaşmayan veya şer'î hükümlerle çelişen şartlara ise "fasit şart" denir. Bir tarata yararı bulunmayan veya anlamsız ya da sıkıcı bulunan şartlar da "boş ve batıl şart" kapsamına girer. (bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Ticaret ve iktisat ilmihali. İstanbul 1993, S: 189-196)
Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisi, akitlerde öne sürülebilen şartlarla ilgili ölçüyü belirler. "Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar. Ancak helali haram veya haramı helal kılan şart müstesnadır." (Buhari, İcare, 14; Tirmizi, Ahkam, 17.)

Evlilikte öne sürülebilen şartları yukarıdaki ölçülere göre şu şekilde değerlendirebiliriz:
1) Şart sahih olur, yani nikah akdinin niteliği ile bağdaşır ve şer'î hükümlerle de çelişmezse karşı tarafı bağlar. Mesela, bir kadın, ailedeki kızların mehri yüz gram altın iken, kendisi elli gram altın mehre razı olsa fakat buna karşılık, kocasının ikinci bir eş almamasını veya kendisini başka beldeye götürmemesini şart koşsa, bu şartlar kocayı bağlar. Ancak kocası bu şartlara uymazsa kadın yüz gram altın mehri almaya hak kazanır. Diğer yandan kadın, kocasının hısımları veya ikinci eşi ile birlikte oturmamayı şart koşsa, bu şart da geçerli olur. Çünkü evlilik akdi bu gibi şartlarla bağdaşır niteliktedir.
Kadına boşama yetkisi veren şartlar da geçerlidir. İlerde "tefvîz-i talak' konuşu içinde bunu açıklayacağız.
2) Akdin niteliği ile bağdaşmayan veya ayet ya da hadislerle çelişen şartlar fasit şart olup, nikah akdinde bu gibi şartlar geçersizdir. Evlilik akdi ise geçerliliğini sürdürür. Eşlerden birisi veya her ikisi için belli bir süre içinde, nikahı feshetme hakkını öne sürmek gibi.
Kimi zaman öne sürülen şart şer'î delillerle çeliştiği için geçersiz olur. Mesela; evli olan bir erkekle, ilk eşini boşamak şartıyla evlenme durumunda bu şart geçersizdir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir kadın için kumasının boşanmasını istemesi helal değildir." (Ebu Davud, Talak, 2.) Böyle bir şarta uymak mekruh olur.
Evliliğin gereklerinden olan; eşlerin birbirinin cinsel yönlerinden yararlanması veya kadının nafaka yahut eşler arasında eşit muamele isteme gibi vazgeçilmez özlük haklarına aykırı olan şartlar da geçersizdir. Mesela; kadının yalnız evde hizmetçilik yapması veya kadının geçimini kendisi sağlaması şartı ile evlenmek gibi şartlar bu niteliktedir.
Kadının hısımları ile ömür boyu ilişkiyi kesmek şartında da "sıla-ı rahmin" kesilmesi söz konusu olacağı için nass'larla çelişki meydana gelir ve kadının evlilikten sonra bu şarta uyması gerekmez. (bk. İbnü'l-Hümam, a.g.e., III, 107 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînü'l-Hakaik, II, 148; İbn Abidin, a.g.e, II, 405; Mezhep görüşlerini karşılaştırmak için bk. ez-Zühayli, a.g.e., VII, 54 vd.; İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, II, 57 vd.)

Evliliğin Sıhhat Şartları


Rükünlerine uyularak akdedilen bir nikahın, sonuçlarını meydana getirebilmesi için "sahih" olması gerekir. Bu da, İslam'ın belirlediği sıhhat şartlarının bulunması ile gerçekleşir. Aksi halde, eksikliğin durumuna göre nikah "batıl" veya "fasid" olur.
Evliliğin geçerli olması için bulunması gereken sıhhat şartları şunlardır:

A) Evlenecek Eşler Arasında Sürekli Veya Geçici Bir Evlenme Engelinin Bulunmaması:
Eşlerin, nikah akdi sırasında evliliğe mahal olması gerekir. Bu yüzden kadının nesep, süt veya sıhrî hısımlık gibi bir nedenle erkeğe haram olması durumunda, nikah batıl olur. Bir mümin erkeğin kız, kız kardeş, anne, kardeşin kızı, hala, teyze gibi nesep hısımları veya süt anne, süt kardeş gibi süt hısımları yahut esinin annesi veya kızı gibi sıhrî hısımları ile evlenmesi ebedî olarak caiz değildir.
Diğer yandan kadının başka birisi ile evli olması veya iddetli bulunması gibi durumlarda evlenme engeli geçici olur. Kadın boşanıp iddetini bitirince onunla evlenmek mümkün ve caiz olur. Evlilik bir dış etkenden dolayı sahih olmazsa "fasit" adını alır. Cinsel birleşme olursa bazı sonuçlar meydana gelir. Fasit ve batıl evlilikler üzerinde ayrıca duracağımız için kısa geçiyoruz.

B) icap Ve Kabulün Süreklilik Bildiren Bir Üslupla İfade Edilmesi:

Evlilik sırasında icap ve kabul geçici değil, süreklilik bildiren bir üslupla ifade edilmelidir. Evlilik "bir ay" veya "bir yıl" gibi belirli bir süre ile yapılmışsa nikah akdi batıl olur. Erkeğin kadına, "Bir ay süre ile senin cinsel yönlerinden yararlanayım" veya "Seni bir ay veya bir yıl süreyle yahut bu beldede oturduğum sürece kendime nikahladım" dese, kadın bu teklifi kabul edince, birincisine "mut'a nikahı", ikincisine ise "geçici (muvakkat) nikah" denir.

C) Evlilik Akdi Sırasında İki Şahidin Bulunması:

Evlilik geleceğe ait hak ve sorumluluklar doğuran bir müessese olduğu ve haramı helalden ayırdığı için, bunun topluma açıklanması, gizli kalmaması ve belirli şahitlerle belgelenmesi gerekli görülmüştür. Bu yüzden veli dışında iki şahit bulunmadıkça nikah akdi sahih olmaz. Delil ayet ve hadislerdir.
Allahü Teala şöyle buyurur: "Erkeklerinizden iki şahit tutun. Eğer iki erkek olmazsa, o durumda razı olacağınız şahitlerden bir erkekle iki kadın yeter." (el-Bakara, 2/282) Ayet, ticaretle ilgili olmakla birlikte evlilik akdini de kapsamına alır. Akitlerde şahit, genellikle anlaşmazlık durumunda tarafların haklarını korumada ispat kolaylığı sağlar. Evlenme akdi de eşlerin lehine ve aleyhine hukukî sonuçlar meydana getiren bir akittir. Mehir, nafaka yükümlülüğü, nesebin sabit olması, sıhrî hısımlığın doğması bunlar arasındadır. Diğer yandan evlilik akdinin topluma ilan edilerek yapılması ve şahitlerin bulunması evlileri zina töhmetinden korur.

1) Evlenme şahidinde aranan nitelikler:


Evlenmede şahidin fonksiyonu, evlenmeye ilişkin icap ve kabulü işitmek ve anlamaktan ibarettir. Bunun için şahitlerin aynı yerde ve birlikte bulunmaları gerekir. Ayrı ayrı yerlerde veya aynı yerde olmakla birlikte, birbiri ardından evlenme iradelerine şahit olan kimselerin şahitlikleri geçerli sayılmaz.
Şahitte aranan nitelikler şunlardır:
a. Şahit akıllı ve ergin olmalıdır.
Akıl hastası veya küçük çocukların şahitliği yeterli değildir.
b. Şahitlerin iki erkek veya bir erkek iki kadın olması gerekir.
Tek şahitle nikah geçerli olmaz. Çünkü hadiste "Bir velî ve iki adaletli şahit olmadıkça nikah olmaz" buyurulmuştur. (Ebu Davud, Nikah, 19; bk. el-Bakara, 2/282)
İmam Şafiîye göre bu ayet nikah akdini kapsamaz. Kısasta ve diğer serî cezalarda olduğu gibi, nikahta her iki şahidin erkek olması şarttır. Hanbelî ve Malikîler de aynı görüştedir.
Hanefîlere göre, kadınlar nikahta taraf oldukları gibi, bir erkek için iki kadın olmak üzere şahitlik yapabilirler. Bunların şahitlikleri yalnız had ve kısas davalarında unutma ve gaflet sebebiyle kabul edilmez. Çünkü hadler şüphe ile düşer. (es-Serahsî, a.g.e., V, 32, 33; ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 74, 75; Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, S: 208, 209.)
c. Şahit hür olmalıdır.
Hanbeliler dışındaki çoğunluk, şahitlerin hür olması gerektiğini söyler. Hanbelîlere göre ise, köle diğer haklar konusunda şahitlik yapabildiği gibi nikahta da şahit olabilir. Çünkü bunu yasaklayan bir ayet, hadis veya icma yoktur. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 75.)
d. Müslüman olmalıdır.
İki tarafın müslüman olduğu bir evlenmede her iki şahidin de müslüman olması gerektiğinde görüş birliği vardır. Çünkü gayri müslimin müslüman üzerinde velayet hakkı yoktur. (en-Nisa', 4/141; el-Kasanî, a.g.e., II, 253.)
Ebu Hanîfe ve Ebu Yusuf'a göre, iki taraf veya yalnız kadın ehl-i kitaptan olursa şahitler de ehl-i kitaptan olabilir.
e. Çoğunluk fakihlere göre, görme yeteneği şart olmayıp, işitme ve anlama yeteneğinin bulunması şarttır.
Bu nedenle şahidin nikah akdinde konuşulan sözleri anlaması gerekir. Çünkü şahitliğin amacı budur. Aksi halde şahit, bir söz kesme veya nişan merasimini nikah akdi sanabilir. Bu da toplumda yanlış anlamalara neden olur.
f. Şahitler evlenecek kimselerin usul, fürû veya diğer hısımlarından olabilir.
Buna göre, ana, baba, dede ve nine ile, eşlerin oğul veya kızları nikahta -yukarıda belirtilen niteliklere sahip iseler-şahit olabilirler. Çoğunluğa göre bu hısımlardan birisi veli olarak akde katılıyorsa şahit sayılmaz. (el-Kasani, a.g.e., II, 253, 254; el-Fetava'l-Hindiyye, I, 267, 268)
g. Hanefîlere göre, şahitlerin adaletli olması şart değildir.
İki fasık şahidin şahitliği de yeterlidir. Çünkü fasık veli olmaya ehildir. İmamiyye Şiası da bu görüştedir. Hatta İmamiyye mezhebine göre, nikahta şahit bulundurma, akdin sıhhat şartı değil, menduptur. Onlar sürekli nikahta şahit bulundurma, ilan ve açığa vurmayı müstehap sayarlar. En sağlam görüşe göre, kadın reşid, ergin olunca iki şahit ve velinin hazır bulunması şart değildir. (el-Muhtasaru'n-Nafi' fî Fıkhı'l-İmamiyye, Mısır, t.y., s. 194)
Hanefîler dışındaki çoğunluğa göre, fasığın şahitliği ile evlilik akdi sahih olmaz. Çünkü, Hz. Peygamber "Bir veli ve iki adaletli şahit bulunmadıkça evlilik olmaz" (Ebu Davud, Nikah, 19.) buyurmuştur. Ancak İmam Maiik'e göre, adaletli şahit bulunmazsa ahlakî durumu bilinmeyen kimse nikahta şahitlik yapabilir. (el-Kasanî, a.g.e., II, 255; el-Cezîrî, a.g.e., IV, 25.)

2) Gizli nikahın hükmü:


Dışarıda açıklanmamak üzere gizlice yapılan nikah akdi caiz değildir. Ancak nikah akdi şahitlerin önünde yapılıp da, sonradan şahitlere bunu gizlemeleri ve dışarıda açıklamamaları tavsiye edilse, bu evlilik gizli yapılmış sayılır mı?
Ebu Hanîfe ve İmam Şafiî'ye göre böyle bir evlilik gizli yapılmış sayılmaz. Çünkü şahitlere sonradan yapılacak gizli tutma tavsiyeleri nikah akdine zarar vermez. (es-Serahsî, a.g.e., V, 31; İbn Rüşd, a.g.e., II, 15.)
İmam Malik ise evliliğin topluma ilanını bir şart olarak kabul ettiği için, gizli yapılan veya şahitlerden gizlemeleri istenen bir nikahı geçerli saymaz.
İmam Malik gizli nikahı şöyle tarif eder: Kocanın şahitlerden nikah akdini, daha önce evli ise önceki karısından veya ev halkı bile olsa diğer insanlardan gizlemelerini istediği nikahtır. Böyle bir evlilikte cinsel birleşme olmuşsa, şahitsiz evlilikle birleşmede olduğu gibi nikah akdi feshedilir ve bu bir bain talak (kesin boşama) sayılır. Eğer eşler cinsel birleşmeyi ikrar eder veya bu durum, zinadaki gibi dört şahitle sabit olursa her iki eşe de değnek (celde) veya recm cezası uygulanır. Ancak def çalmak veya düğün yemeği vermek yahut veli dışında tek şahitle de olsa nikah ilan edilmiş olursa, şüphe bulunduğu için had cezası düşer. Nitekim Allah'ın Rasülü; "Gücünüzün yettiği kadar, şüphe bulununca had cezalarını düşürünüz" (Tirmizî, Hudüd, 2.) buyurmuştur.
Hanbelîlere göre ise gizli tutma tavsiyesi nikahı geçersiz kılmaz. Evliliği veli, şahitler ve eşler gizlese de bu geçerli olur, fakat böyle bir gizleme mekruhtur. (Mer'a, b. Yusuf, Gayetü'l-Muntehî, 1. baskı, Dimşak, III, 27.)
Diğer yandan İbn Ebî Leyla, Ebu Sevr ve Ebü Bekr el-Esamm'a göre evlilikte şahit bulundurmak şart değildir. Bu fakihlerin dayandığı delil; "Kadınlardan hoşunuza gidenleri nikahlayın... " (en-Nisa, 4/3) ve "İçinizden bekar olanları evlendirin" (en-Nur, 24/32) ayetlerinin genel anlamıdır. Onlar bu konudaki hadisleri, ayetlerin mutlak anlamını sınırlayacak güçte görmemişlerdir.
Ancak çoğunluk müctehitler bu görüşü reddetmiş ve nikahta şahitten söz eden hadislerin meşhur olduğunu ve ayetlerin mutlak anlamını sınırlayacak güçte bulunduğunu söylemişlerdir. (ez-Zühaylî,a.g.e.,VII,71, 72.)

D) Evlilikte Rıza Ve İhtiyarın Bulunması:


Evlilik bir erkekle kadının ömür boyu birlikte yaşama ve hayatın iyi ve kötü yanlarını birlikte omuzlama ilkesine dayandığı için, başlangıçta karşılıklı rızanın bulunması asıldır. Evlenecek olanların rızasının bulunmadığı bir nikah geçerli olmaz. Bu yüzden eşlerden birisi ölüm, şiddetli dayak veya uzun süreli hapis korkusu altında evliliğe zorlansa böyle bir nikah fasit olur.
Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allahu Teala, ümmetimden yanılma, unutma ve zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır." (İbn Mace, Talak, 16.)
Hz. Aişe, zorla evlendirilen bir kızla ilgili olarak Allah'ın Rasülünün uygulamasını şöyle anlatır: "Ensar'dan Hıdam'ın kızı el-Hansa (r. anha) Hz. Aişe'ye gelip; "Babam aile şerefini artırmak için, beni kardeşinin oğlu ile evlendirdi. Ben ise bu evliliği istemiyorum" dedi. Aişe de ona; "Rasulullah (s.a.s) gelinceye kadar bekle" dedi. Hz. Peygamber gelince Aişe ona durumu anlattı. O da kızın babasını çağırdı ve kadına seçme hakkı verdi. Bunun üzerine kadın şöyle dedi: Ey Allah elçisi! Babamın aktettiği nikahı kabul ettim. Fakat bu davranışımla kadınlara, babalarının evlilikte böyle bir yetkisi bulunmadığını bildirmek istemiştim." (Ahmed b. Hanbel, VI, 368; es-San'anî, Sübülü's-Selam, 2. baskı, III, 122 vd.; Ayrıntı için bk. Buharî, Nikah, 42; Tirmizî, Nikah, 14.)
Hanefîlere göre zorlanan kimsenin nikahı ve boşaması geçerli sayılmıştır. Çünkü zorlananın her ne kadar rızası yoksa da kasıt ve tercihi vardır. Bu da, şaka ile bir muamele yapana benzer.
Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Üç şeyin ciddisi de ciddi, şakası da ciddidir. Nikah, talak ve cayılabilir boşamada eşine dönme." (Ebu Davud, Talak, 9; Tirmizi, Talak, 9; İbn Mace, Talak, 13)
1917 tarihli Osmanlı Hukuki Aile Kararnamesi, Şafiî mezhebinin görüşünü esas alarak, zorlanan kişinin nikahını fasit saymıştır. (H.A.K., mad. 57; Cin, a.g.e., 167 vd.)

Evliliğin Yürürlük Şartları


Bir evlilik akdi sahih olarak meydana geldiği halde, bazı durumlarda hemen yürürlük kazanamaz. Evliliğin bir ehliyet eksikliğinden dolayı, başkasının icazetine bağlı olarak meydana gelmesi gibi. Yapıldığı zaman, hemen yürürlük kazanamayan evlilik şekillerini şu şekilde belirleyebiliriz. (bk. el-Kasani, a.g.e., II, 233 vd.; İbn Abidin, a.g.e., II, 379; ez-Zühayli, a.g.e., VII, 84 vd.)
1) Hür, akıllı ve ergin erkek ve kadının aktedeceği nikah Hanefîlere göre derhal yürürlük kazanır. Cinsel birleşme helal olur, mehir gerekir ve diğer sonuçlar doğar. Ancak İmam Muhammed'e, göre böyle bir evlilik kadının velisi izin verinceye kadar askıda kalır.
Diğer yandan mümeyyiz küçüğün bizzat akdedeceği nikah da, velisi izin verinceye kadar askıda kalır. Şafiî ve Hanbelilere göre ise mümeyyiz küçüğün tasarrufları geçerli değildir.
2) Yakın veli varken uzak velinin evlendirmesi halinde, asıl yetkili olan yakın veli icazet verinceye kadar nikah akdi yürürlük kazanamaz.
Şafiî ve Hanbelîlere göre ise bu bir sıhhat şartı olup, yakın veli varken uzak veli nikah akdi yapamaz, aksi durumda evlilik geçerli olmaz. Ancak yakın velinin; akıl hastalığı, küçüklük veya kısıtlı bulunma gibi bir özrü olursa, uzak veli akdi yapabilir. (eş-Şirbini, Muğni'l-Muhtaç, II, 171; el-Meydani, el-lübab, II, 70)
3) Nikah vekilinin yetki sınırını aşması durumunda nikah akdi vekalet verenin iznine kadar askıda kalır. Mesela; bir erkek belirli bir kızla ve miktarını belirttiği mehirle evlendirmesi için birisine yetki verse, vekil onu başka bir kızla veya belirlenenden yüksek bir mehirle evlendirmiş olsa, kocanın durumu öğrenince bu evliliği kabul etme veya feshetme hakkı söz konusu olur.
4) Nikah akdini yapanın fuzulî birisi olmaması gerekir. Nikah sırasında evlendirme yetkisi bulunmayan kişiye yetkisiz temsilci (fuzulî) denir. Fuzulün akdedeceği nikahı, yetkisiz olarak temsil olunan erkek veya kadın kabul ederse, akit geçerli olur, aksi durumda ortadan kalkar.
Şafiî ve Hanbelîlere göre ise fuzülün yapacağı evlilik veya alış-veriş gibi tasarruflar geçersizdir. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 86)
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 04:15
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
27 Kasım 2006       Mesaj #3
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

Evliliğin Bağlayıcılık Şartları


Bir evlilik akdinin bağlayıcı olması, artık akdi yapanların veya veli ya da vekil gibi temsilcilerin bu akdi bozma yetkisine sahip olmaması demektir. Akdin bağlayıcı olması için dört şart koşulur:

A) Ehliyetsiz (akıl hastası veya bunak gibi) veya eksik ehliyetli (küçük çocuk ve kız gibi) kimseyi baba veya dedenin evlendirmesi durumunda nikah bağlayıcı olur. Eğer bunları evlendiren veli amca veya erkek kardeş gibi baba ve dede dışındaki veli grubundan olursa, bunların akdedeceği nikaha küçük çocuk ergin olunca, akıl hastası da şifa bulunca itiraz etme hakkına sahiptir. Bu haklardan birincisine "buluğ muhayyerliği", ikincisine ise "hıyaru'l-ifaka (şifa bulma muhayyerliği)" denir. Burada evliliğin denk birisi ile ve emsal mehirle yapılmış olması da evlendirilenden bu hakkı düşürmez. (el-Kasani, a.g.e., II, 315, 322; eş-Şirazî, a.g.e., II, 39.)
Yukarıdaki görüş Ebü Hanife ve İmam Muhammed'e ait olup, dayandıkları delil şudur: Ashab-ı Kiram'dan Kudame bin Maz'un (ö. 36/656), kardeşi Osman b. Maz'unun kızını Abdullah bin Ömer (ö. 73/692) ile evlendirmişti. Rasülullah (s.a.s) erginlik çağına girdikten sonra kızı tercihte serbest bıraktı. O da ayrılmayı seçti. Hatta, İbn Ömer(r.a.)'in; "Ona sahip olduktan sonra, benden çekip alındı" dediği nakledilmiştir. (A. b. Hanbel, II, 130; ez-Zühayli, a.g.e., VII, 87)
Ebu Yusuf'a göre ise baba ve dede dışındaki velilerin akdedeceği nikah da küçük ve akıl hastası hakkında bağlayıcı olur ve bunların ileride seçme serbestliği bulunmaz. Çünkü veli gerekli araştırmayı yapar ve maslahata en uygun olanı seçer.
1917 tarihli HAK. ise 9 yaşından küçük kız çocukları île 12 yaşından küçük erkek çocuklarının hiçbir kimse tarafından evlendirilemeyeceği, erginlik çağından itibaren kızda 17 ve erkekte 18 yaşa kadar ise hakimin velilerin iznini alarak evlendirebileceği esasını getirmiştir. (bk. H.A.K. mad. 7, 10.)

B) Akıllı ve ergin kadın emsal mehirle fakat dengi (küfüv) olmayan bir erkekle velisinin iznini almadan evlenmiş olursa, asabeden olan yakın velisi hakime baş vurarak evliliğin feshini isteyebilir.
Çoğunluk müctehitlere göre, kocanın denk olmaması durumunda kadının, yakın ve uzak velilerden herbirinin bu evliliği feshettirme hakkı bulunur. Bu, satım akdinin malın ayıbından dolayı feshedilmesine benzer.
Denkliğin bir sıhhat şartı değil, bağlayıcılık şartı olduğunu gösteren uygulamalar vardır. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Hz. Peygamber, Fatıma binti Kays'a, azatlı kölesi Zeyd'in oğlu Üsame ile evlenmesini emretti. Üsame de Rasülullah'ın emri ile onu nikahladı." (Tirmizî, Nikah, 38.) Diğer yandan yine azatlı bir köle olan Bilal el-Habeşî (r.a.)'ın Abdurrahman b. Avf (r.a.)'ın kız kardeşi ile evlendiği nakledilmiştir. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 888) Buradan eşler arasındaki denkliğin evliliğin sıhhat şartı olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü o günkü hicaz toplumunda azatlı köle ile hür bir kadın denk sayılmıyordu. Ancak buna rağmen evlenmişlerdi

C)
Velisinin izni olmaksızın evlenen akıllı ve ergin kadının dengi olan erkekle ve emsal mehirle evlenmiş olması da gerekir. Aksi durumda velilerin nikahı feshettirme hakkı doğar. Ancak koca, mehirden eksik olan bölümü tamamlamayı kabul ederse evlilik kesinleşir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise mehrin azlığı evliliği etkilemez.

D)
Kadının razı olmaması durumunda, kocanın iktidarsızlık vb. ayıplarının olması da bir fesih nedenidir

Evlenme Engelleri


Çeşitli hukuk sistemleri arasında evlenme engelleri konusunda benzerlikler vardır. Mesela kilise hukuku ile İslam hukukunun evlenme engeli saydığı haller arasında esaslı benzerlik olduğu gibi, dinî hukukla beşerî hukuklar arasında da bu konuda önemli yaklaşımlar vardır.
Evlenme engelleri sürekli veya geçici olmak üzere ikiye ayrılır. Sürekli olanlar, hiç bir zaman ortadan kalkmayan ve ölünceye kadar süren engellerdir. Kan, süt ve evlilikten doğan sıhrî hısımlıkta bu nitelik görülür.

SÜREKLİ EVLENME ENGELLERİ


Bu engeller Kur'an-ı Kerîm'in şu ayetinde topluca zikredilmiştir: "Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kız kardeşin kızları, sizi emziren süt analarınız, süt kardeşleriniz, karılarınızın anaları, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup, himayenizde bulunan üvey kızlarınızla evlenmeniz size haram kılındı." (en-Nisa, 4/23) Bu ayet-i kerîmede üç grup hısımlığın sürekli evlenme engeli doğurduğu belirtilmektedir.

1) Kan hısımlığı:
Buna göre, bir kimse usulü, fürüu, kardeşleri ve bunların çocukları, hala veya teyzesi ile evlenemez. Dedelerin kız kardeşleri olan büyük hala ve büyük teyzeler de yasak kapsamına girer. Kadını esas aldığımız zaman, aynı hısımların erkek olanı ile evlenmesi caiz olmaz. Baba, dede, oğul, torun, erkek kardeş ve bunların erkek çocukları, dayı veya amca ile evlenememesi gibi.
Bu hısımlardan usul, fürû, kardeşler ve kardeşlerin fürüu île evlenmenin yasak oluşunda eski ve yeni hemen bütün hukuk sistemleri ittifak halindedir.
Ancak amca, hala, dayı ve teyze île yeğenler arasındaki evlenme konusunda değişik hal tarzları vardır. Alman hukuku ile Kuzey Avrupa devletleri hukukuna böyle bir evlenme engeli girmemiştir. Katolik kilise hukukunda eskiden yedinci dereceye kadar kan hısımları arasındaki evlenme yasak idi. Sonradan bu da dördüncü dereceye kadar indirildi. Bu; usul, fürü ve kardeşlerle bunların füruu arasında cereyan eden yasaktır. Müsevîlerde bir kimsenin yeğeni ve yeğeninin çocukları ile evlenmesi de serbesttir. (H.A.K. mad. 20-32; Döndüren, a.g.e. 212, 213.)

2) Sıhrî hısımlık:
Evlenme ile oluşan bazı hısımlıklara "sıhrî hısımlık" denir. Boşanma veya ölüm bu çeşit hısımlığı sona erdirmediği için sürekli bir evlenme engelidir. Bunları dört grupta toplayabiliriz.
a. Üvey kızlar: Bir erkek, eşiyle cinsel ilişkide bulunduktan sonra artık bu eşinin başka erkekten olma kızı veya torunları ile evlenemez.
b. Kayın valideler: Burada eşle cinsel birleşme şartı aranmaz. Mücerret nikah akdi ile, kayın valide ve onun annesi ile evlenme engeli doğar.
c. Baba ve dedenin karıları:
Bir kimse babasının veya dedelerinin karısı ile evlenemez.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin. Ancak daha önce geçen geçmiştir. Şüphe yok ki o, bir hayasızlıktı, Allah'ın hışmına bir sebepti. O, ne kötü bir yoldu." (en-Nisa',4/23.)
d. Fürûun hanımları: Bir kimse oğlunun veya torunlarının eşi ile evlenemez. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Kendi sulbünüzden gelmiş oğullarınızın eşi... (ile evlenmeniz size haram kılındı)" (en-Nisa', 4/23.)
Evlatlık alınan çocukla bunu alan kimse ve diğer hısımları arasında bir evlenme engeli doğmaz. İslam hukuku evlatlık müessesesini kaldırmıştır. Hz. Peygamberin evlatlığı Zeyd (r.a.) eşi Zeynep binti Cahş (r. anha)'dan boşanınca, cahiliyye örfüne göre Zeynep, Allah Elçisinin gelini olarak kabul edildiği için bu durum Rasulullah ile aralarında evlenme engeli sayılıyordu. Ancak bu anlayış şu ayetle kaldırılmıştır: "Şimdi mademki (Zeyd) o kadından ilişiğini kesti, biz onu sana zevce yaptık. Ta ki evlatlıklarının kendilerinden ilişiğini kestikleri eşlerini almakta mü'minler üzerine bir güçlük olmasın" (el-Ahzab, 33/37)
Hz. Peygamber, evlatlığı Zeyd, eşi Zeyneb'i boşayıp iddeti bittikten sonra onunla evlenmiş ve bir cahiliyye örfü bu şekilde sona ermiştir. Bu ve aşağıdaki ayet inmeden önce Zeyd b. Harise'yi toplum "Zeyd b. Muhammed (Muhammed'in oğlu Zeyd)" diye çağırırlardı.
"Allah, evlatlıklarınızı öz oğullarınız gibi tanımadı. Bu sizin kendi ağzınızdaki lafınızdır. Allah hakkı söyler ve O doğru yolu gösterir. Onları babalarına nisbet ederek çağırın. Bu Allah nezdinde daha doğrudur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, onlar sizin dinde kardeşleriniz ve dostlarınızdır." (el-Ahzab, 33/4,5)

3) Süt hısımlığı:
Süt hısımlığının başlangıcı cahiliyye devrine kadar uzanır. Eski Araplar, çocuklarını genellikle iki yaşına kadar süt anneye bırakırlardı.
Kilise hukukunda da manevî hısımlık diyebileceğimiz buna bezer bir hısımlık vardır. Hristiyanların "vaftiz" adeti, vaftiz baba ve vaftiz ana île vaftiz edilen çocuk arasında manevî bir hısımlık doğurur ve bunlar birbiriyle evlenemezler. Bu konudaki ilk yasağı Jüstinyen getirmiş, daha sonra vaftiz ana ve baba ile çocuğun asıl ana-babası arasında da hısımlık ve dolayısıyla evlenme yasağı doğacağı kabul edilmiştir. (bk. Halil Cin, a.g.e., S: 105; H.A.K. mad. 29.)
İslam'da süt yoluyla bir takım evlenme engelleri doğacağı esası getirilmiştir.
Allah Teala şöyle buyurur "... Sizi emziren süt analarınız ve süt kardeşleriniz (size haram kılındı)" (en-Nisa',4/23.) Ayette başka süt hısımlarına yer verilmemiş, Hz. Peygamber'in şu hadisi bu konudaki genel prensibi belirlemiştir: "Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar." (Buharî, Şehadat, 7; Müslim, Rada', 1.)
Süt hısımlığının doğması için sütün emme süresi içinde emilmesi şarttır. Bu süre Ebu Hanîfe'ye göre iki buçuk yıl, Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve diğer mezhep imamlarının içinde bulunduğu çoğunluğa göre ise iki yıldır. Bu konuda Ebü Hanîfe'nin delili "...Çocuğun ana karnında taşınması ile sütten kesilmesinin süresi otuz aydır" (el-Ahkaf,46/15.) ayetidir. Ona göre, otuz ay, hem gebeliğin hem de sütten ayrılmanın ayrı ayrı süresidir.
Çoğunluk ise "Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler." (el-Bakara, 2/233) ayeti ile, Buhari'de rivayet edilen şu hadise göre hükme varırlar: "Süt hısımlığı, ancak iki yaş içinde emzirilen sütle teşekkül eder." (Buhari, Nikah, 21)
Emme miktarının az veya çok olması mümkündür. Çoğunluğa göre azı için sınır yoktur. İmam Şafî'ye göre ise, beş doyurucu ve fasılalı emiş şarttır. Bundan azı hısımlık doğurmaz. (İbn Rüşd, a.g.e., II, 31; Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Terc., VII, 368-370.)
Süt hısımlığında evlenme engeline giren hısımları belirlerken şu prensipten hareket edilebilir: Süt emen çocuğu süt emziren kadının öz çocuğu gibi kabul ettiğimizde, öz çocuk o aileden kimlerle evlenemezse; süt emen çocuk da evlenemez. Çünkü öz çocuğun nesep hısımları süt çocuk bakımından süt hısımı olur. Süt anne, süt baba, süt dede, süt nine, süt kardeş, süt hala, süt teyze gibi.

GEÇİCİ EVLENME ENGELLERİ


Sürekli veya mutlak evlenme engelleri hiç bir şekilde ortadan kalkmadığı halde, geçici evlenme engelleri belirli hallerde ortadan kalkabilir. Din ayrılığı, dört kadınla evli olma, üçlü boşama, iki hısımla birlikte evlenme bunlar arasındadır.

1) Din ayrılığı:

Müslüman kadın veya erkek, müşriklerle evlenemez. Müşrik kapsamına Allah'tan başka şeylere, yani aya, güneşe, tabiat güçlerine tapanlar girdiği gibi; ateistler, Bahailer ve Kadiyaniler de girer. Allah'ın şerîatından başka sistemlere inanıp İslamî bir devlet ve toplum düzeni kabul etmeyenler de aynı hükme bağlıdır.
Allah Teala şöyle buyurur: "(Ey iman edenler!) Allah'a eş tanıyan kadınlarla onlar imana gelinceye kadar evlenmeyin. İman eden bir cariye, müşrik bir kadından -bu sizin hoşunuza gitse de- elbet daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, onlar iman edinceye kadar (mü'min kadınları) nikahlamayın. Mü'min bir köle, müşrik erkekten -o sizin hoşunuza gitse de- daha hayırlıdır". (el-Bakara, 2/221) Bu yasağa uymadan yapılacak bir evlilik batıl olur.
Müslüman bir erkeğin hristiyan veya yahudi bir kadınla evlenmesine ise cevaz verilmiştir. Çünkü ailenin reisi kocadır ve doğacak çocuklar babanın dininden sayılır. Diğer yandan ehl-i kitap kadınlarla evlenmek İslam'ın yayılmasına yardımcı olur.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: ".... Kendilerine sizden önce kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınlar dahi, siz onların mehirlerini verip nikah edince (size helaldir)" (el-Maide, 5/5) Hz. Ömer, yukarıdaki ayetin açık müsadesine rağmen, Medayin valisi Huzeyfe (r.a.)'e evli bulunduğu yahudi kadını boşamasını yazmıştır. Bunun sebebi, ehl-i kitap kadınlarla evlenmenin kötüye kullanılması ve müslüman kadınlara rağbetin azalmasıdır. Bu, hükmü kaldırma değil, geçici bir uygulamadır.
Ashab-ı kiramdan yalnız İbn Ömer ehl-i kitap kadınla evlenmeyi caiz görmemiştir. Ona bunun sebebi sorulduğunda "Allah müşrik kadınları mü'min erkeklere haram kılmıştır. Ben bir kadının "Rabbim İsa'dır" demesinden daha büyük şirk bilmiyorum" demiştir. Ancak İbn Ömer'in bu sözü haramlığa değil, kerahete hamledilmiştir. (es-Sabunî,Tefsîru Ayati'l-Ahkam, 2. baskı, Dımaşk, 1977, II, 564.)
İslam toplumuna düşman olan harbî ve ehli kitap kadınla evlenmek ise mekruhtur. Bu konuda görüş birliği vardır. (İbnü'l-Hümam, a.g.e., II, 372.)
Bugünkü Hristiyanlar ve Yahudiler ehl-i kitap mıdır? Kur'an-ı Kerim'de aşağıdaki ayetler bu konuda tereddütlere yol açmıştır.
"Yahudiler "Uzeyr Allah'ın oğludur", Hristiyanlar da "İsa Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri cahilce sözlerdir." (et-Tevbe, 9/30.)
"Gerçekten, "Allah, Meryem'in oğlu İsa'dır" diyenler kafir olmuşlardır." (el-Maide, 5/72.)
"Şüphesiz, "Allah üçün üçüncüsüdür" diyenler (Allahü Teala'ya Meryem ve İsa'yı da ortak koşanlar) kafir olmuşlardır. Halbuki bir tek ilahtan başka hiçbir ilah yoktur." (el-Maide, 5/73.)
Bu ayetlerin açık hükümlerine göre, bugünkü hristiyan ve yahudilerin Allah'a ortak koşmaları sebebiyle müşrik sayılmaları ve müslümanlarla evlenmemeleri gerektiği öne sürülebilirse de, ehl-i kitap kadınlarla evlenmeyi serbest bırakan Maide Süresi 5. ayet bu hükmü tahsis etmiştir. İslam fakihlerinin çoğunluğu bu görüştedir. (Cassas, Ahkamu'l-Kur'an, II, 15-20; el-Kasanî, a.g.e., II, 270; İbn Rüşd, a.g.e., ll, 37 vd.)
Şafiî ve Malikîlere göre ehl-i kitap kadınla evlenmek mekruhtur.
Ehl-i kitap kadınla evli bulunan müslüman bir erkek onu kilise ve havraya gitmekten ve evde içki içmekten alıkoyabilir; hayız, nifas ve cünüplük sebebiyle onu yıkanmaya zorlayamaz. (el-Fetava'ı-Hindiyye, I, 281)
Müslüman kadının müşrik veya ehli kitap bir erkekle evlenmesi caiz değildir. Çünkü bu yasak ayetle belirlenmiştir. (el-Bakara, 2/221) 20 nci yüzyılda çıkarılan İslam aile hukuku kanunlarının hemen hepsinde bu hüküm açıkça ifade edilmiştir. (H.A.K. mad, 58)

2) Üçlü boşamadan doğan evlenme engeli:

a) Hülle ve dayandığı deliller:
İslam'da kocaya, eşini üçe kadar boşama yetkisi verilmiştir. Karısını üç defa boşamışsa artık kadının bir başka erkekle geçerli bir şekilde evlenmesi ve bu ikinci evliliğin talak, fesîh veya ölümle sona ermiş olması gerekir. Koca ile eski karısı arasında mevcut bu geçici yasağı ortadan kaldırmaya yönelik muameleye "tahlil (helal kılma)" veya kısaca "Hülle" adı verilir.
Allah Teala şöyle buyurur: "Yine erkek, karısını (üçüncü defa olarak) boşarsa, ondan sonra kadın kendinden başka bir erkeğe nikahlanıp varıncaya kadar ona helal olmaz. Bununla birlikte, eğer bu yeni koca da onu boşarsa, onlar Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanırlarsa, birbirlerine dönmelerinde her ikisi hakkında bir sakınca yoktur" (el-Bakara, 2/230)
Üç talakla boşanan kadın, ikinci bir erkekle evlenince, bununla cinsel birleşmenin meydana gelmesi şarttır. Aksi halde bu ikinci evlilik herhangi bir şekilde sona erse de kadın eski kocasına dönemez. Useyle hadisi bunun delilidir. Hz. Aişe (r. anha)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rifaa el-Kurezî (r.a.)'ın karısı Nebî (s.a.s)'e geldi ve şöyle dedi: "Ben Rifaa'nın eşi idim, beni üç talakla boşadı. Ondan sonra Abdurrahman b. Zübeyr ile evlendim. Ancak o benimle cinsel birleşmede bulunacak durumda değildi". Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Rifaa'ya dönmek istiyor musun? Sen Abdurrahman'ın, o da senin balcığından tatmadıkça bu olmaz." (Buhari, Talak, 7,37; Ebu Davud, Talak, 49; Nesai, Talak, 9; İbn Mace, Nikah, 32)
Geçerli bir hüllenin şartları şunlardır:
a. Bir defada veya ayrı ayrı zamanlarda üç kere boşanan kadın, iddetini tamamlayacak;
b. Kadın bundan sonra başka bir erkekle sahih nikahla evlenecek;
c. Evlendiği ikinci erkekte cinsel birleşme meydana gelecek;
d. Ölüm veya normal bir boşanma yahut nikah feshi yoluyla bu evlilik sona ermiş bulunacak;
e. Kadın, ikinci kocadan olan iddetini tamamlamış olacak.

b) Anlaşmalı hülle ve hükmü:


Üçlü boşama ile karısını boşayan koca, başka bir erkekle anlaşır ve o da ikinci evlilikten hemen sonra kadını boşayacağını taahhüt ederse, bu şekilde anlaşmalı bir evlilik kadını ilk kocasına helal kılar mı?
Hanefilere ve bazı Şafiîlere göre, tahrîmen mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Hülle için konuşulan şart yok sayılır. Hadis-i şerifte; "Anlaşmalı nikah yapana ve kendisi için böyle bir nikah yapılana Allah'ın Rasülü lanet etti." (Ebu Davud, Nikah, 15; Tirmizî, Nikah, 27; İbn Mace, Nikah, 33.)
Bu hadiste, anlaşmalı nikah yapana "muhallil (helal kılıcı)" deyiminin kullanılması akdin geçerli olduğunu gösterir. el-Evzaî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Anlaşmalı nikah yapan ne kötü yapmıştır, ancak bu nikah geçerlidir." (es-Sabunî, a.g.e., l, 341.)
Diğer yandan anlaşmalı evlilik ilk kocaya gerekli teminatı sağlamaz. Çünkü ikinci erkek fikir değiştirerek evliliği sürdürmek isterse boşamaya zorlanamaz. Ancak böyle bir evlilik durumunda kadın nikah akdi sırasında talak yetkisi alırsa, istediği takdirde onun da bu evliliği sona erdirme hakkı doğabilir.
İmam Şafiî, İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre anlaşmalı evlilik batıldır. Karı bununla önceki kocasına helal olmaz. Dayandıkları delil, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, anlaşmalı evlilik yapana ve yaptırana lanet etmesi ve birincisine "kiralık teke" ifadesini kullanmasıdır. (bk. Ebu Davud, Nikah, 15; Tirmizî, Nikah, 27; İbn Mace, Nikah, 33.)

3) İddete bağlı evlenme engeli:


Evliliğin ölüm, boşanma veya fesih sebeplerinden biriyle sona ermesi halinde kadının yeniden evlenebilmek için beklemek zorunda olduğu süreye "iddet" denir. Bütün hukuk sistemlerinde olduğu gibi İslam hukukunda da evliliğin sona ermesi halinde doğacak çocuğun nesebini belirleme ve kadına yeniden evlenebilmek için bir düşünme süresi sağlama gibi nedenlerle iddet şartı ve prensibi getirilmiştir.
İslam'da iddet, evliliğin sona erme nedenine göre değişik sürelere bağlanmıştır.
Evliliğin kocanın ölümü île sona ermesi halinde kadının bekleyeceği iddet süresi dört ay on gündür. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi kendilerine dört ay on gün beklerler." (el-Bakara, 2/234)
Evlilik hangi nedenle sona ererse ersin, kadın gebe ise iddetin süresi doğuma kadardır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Gebe kadınların iddetlerinin sonu, çocuklarını doğurmalarıdır.'' (et-Talak, 65/4) Ashab-ı Kiram'dan Sübey'atü'1-Eslemi (r. anha) gebe iken doğum yaptı, ancak dört ay on gün geçmemişti. Durumu Rasülullah (s.a.s)'e sordu: Rasul-i Ekrem doğumla iddetinin bittiğini ve dilerse yeniden evlenebileceğini kendisine bildirdi. (el-Cassas, a.g.e., Berut, t.y.,I,3)
Hz. Ali ve İbn Abbas'a göre, kocası ölen hamile kadın iki iddetten uzun olanı uygular.
Kadın evlilik dışı cinsel birleşme sonucu hamile kalmışsa, eğer kadın suç ortağı olan erkekle evlenecekse iddete tabi olmayıp hemen evlenebilir. Altı ay geçtikten sonra çocuk dünyaya gelirse nesebi bu erkekten sabit olur. Altı aydan önce doğum olduğunda, koca zinadan söz etmeyerek çocuğun kendisinden olduğunu söylerse, yine neseb bu ikrar nedeniyle sabit olur. Burada daha önceki bir nikah akdinin varlığı veya şüpheye dayalı bir cinsel birleşmenin vuku bulduğu düşünülür. Çünkü müslümanın prensip olarak iyi olduğu kabul edilir ve kötü olabilecek hali örtülür.

Zina eden kadın zina etmeyen bir erkekle evlenirse, Hasan el-Basrî gibi bir grup bilgine göre, nikah akdi münfesih olur. Ancak çoğunluk müctehitlere göre böyle bir evlilik caizdir. Bu konuda delil şu ayettir: "Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan kadından başkasını nikahlamaz. Zina eden kadını da zina eden veya müşrik olan bir erkekten başkası nikahlamaz. Bu mü'minler üzerine haram kılınmıştır." (en-Nûr, 23/3.) İlk grup bilginler ayetin açık anlamını esas alarak haramlık anlamı verdiler. Çoğunluk fakihler ise ayetin bu işin çirkinliğini anlattığını, dolayısıyle "zem" anlamı taşıdığını söylediler. Dayandıkları delil şu hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s)'e bir adam geldi ve şöyle dedi: Benim karım kendisine dokunan yabancı erkek elini geri çevirmez, yani zina eder. Hz. Peygamber: "Onu kendinden uzaklaştır" buyurdu. Adam dedi: "Nefsimin onun ardına düşmesinden korkarım". Rasulullah (s.a.s) bunun üzerine şöyle buyurdu: "Öyleyse onun cinsel yönünden, yararlan." (Nesaî, Nikah, 12, Talak, 34.) Diğer yandan Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Haram, helali haram kılmaz." (İbn Mace, Nikah, 63.)

Hanefilere göre, zina etmemiş bir erkek, zina eden, fakat hamile olmayan bir kadınla evlense, nikah akdi sahih olur. Eğer kadın hamile ise, Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre, yine nikah geçerli olur, fakat cinsel birleşme doğuma kadar geciktirilir. (ez-Zühaylî, a.g.e., VII, 149: Döndüren, a.g.e.,s: 232.) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, suyunu, başkasının çocuğu üzerine akıtmasın." (Tirmizi, Nikah, 35; Ebu Davud, Nikah, 44; A. b. Hanbel, IV, 108, 109) İmam Züfer'e göre ise, zinadan hamile olan kadınla evlilik akdi geçerli değildir. Çünkü bu gebelik cinsel temasa engel olup, akde de engeldir. Nitekim hamilelik zina yoluyla olmasa da evlilik akdine engeldir.
Boşanan kadının iddeti üç defa hayız görüp temizlenmesidir. Ayette şöyle buyurulur: "Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme süresi beklerler." (el-Bakara, 2/228) Buna göre, kadın temizlik günlerinde boşanmışsa, üçüncü hayızın bitiminde iddet tamam olur. Hayızlı iken boşanmışsa; içinde boşandığı ilk hayız dışındaki üç hayız sonunda iddet bitmiş olur. Ancak hayızlı iken boşama bid'attır.

Hayız görmeyen küçüklerle, hayızdan ümit kesen yaşlıların iddeti üç aydır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Kadınlarınızdan artık hayızdan ümit kesmiş olanlarla, henüz hayız görmeyecek kadar küçük olan kadınların iddeti, şüphelenirseniz biliniz ki üç aydır." (et-Talak, 65/4.) Buna göre, ergin olmayan veya 55 yaşını geçen kadının iddet süresi üç aydır.
Diğer üç mezhebin aksine Malikîler henüz cinsel birleşmeye tahammül edemeyecek kadar küçük olan veya kocası cinsel organdan yoksun bulunan kadını bekleme mecburiteyine tabi tutmazlar.

4) Çok eşliliğe bağlı evlenme engeli:


İslam'dan önce Arabistan'da çok karılılığın sınırsız bir şekilde uygulandığı bilinen bir husustur. Ancak çok eşlilik daha çok kabile reisleri için söz konusu idi. Halktan erkeklerin çoğunluğu ise tek eşli idi. (bk. Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1967, II, 112 vd.)
İslam'da çok evliliğe bazı şartlarla izin verilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Eğer yetim kızlar hakkında (adaleti yerine getiremeyeceğinizden) korkarsanız sizin için helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikah edin. Şayet bu suretle de adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz o zaman bir tane ile yahut malik olduğunuz cariye île yetininiz." (en-Nisa, 4/3)
Buna göre, aralarında eşitliği sağlamak şartıyla erkeğin aynı zamanda dört kadınla evli bulunması İslam'a göre mümkündür. Artık bir beşincisi ile evlenemez. Ancak Hz. Peygamber bu yasağın dışındadır. (bk. el-Ahzab, 33/52; el-Cassas, a.g.e., III, 368, 369; İbn Kesir, el-Muhtasar, III, 107)

5) Sıhrî civar hısımlığından doğan evlenme engeli:


İki kız kardeşle veya eşinin teyzesi veya halası ile aynı zamanda evlenilemez. Aksi halde sonraki tarihli evlilik geçerli olmaz. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "iki kız kardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı), ancak cahiliyye devrinde geçen geçmiştir." (en-Nisa', 4/23.) Bu yasak, hadis-i şeriflerle genişletilerek, karının halası ve teyzesi de yasak kapsamına alınmıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Karı ile hala ve teyzesi bir nikah altında toplanamaz." (Buharî, Nikah, 27; Müslim, Nikah, 33, 34, 36, 40.)
Birbirine çok yakın olan kadınlarla aynı anda evlenmenin yasaklanmasının sebebi, daha çok ahlakîdir. Gönüllerinde karşılıklı sevgi ve saygı bulunması gereken iki kız kardeşi veya yeğen ile teyze veya halayı aynı zamanda nikahlamak, onlar arasında bir kıskançlık ve rekabete yol açar ve sila-i rahim kesilir. Süt kız kardeş, süt hala ve süt teyzelerin durumu da böyledir.
Yahudilikte, iki kız kardeşle aynı zamanda evlenmek önceleri meşru iken sonradan neshedilmiştir. (bk. Ahd-i Atik,Tekvin, XXIX, Levililer, XVII, 18.)

6) Başkası ile evli olmaktan doğan engel:


İslam, kadın için tek evlilik prensibini benimsemiştir. Bu nedenle kadın için evli bulunmak aynı anda bir başka evlenmeye engel teşkil eder. Ayet-i Kerîme'de şöyle buyurulur: "Savaş esiri olarak sağ ellerinizin malik olduğu kadınlar müstesna olmak üzere, diğer bütün kocalı kadınlarla (evlenmeniz de size haram kılındı)" (en-Nisa, 4/24)
Evli kadın kocasından boşanır veya kocası ölürse, iddetini tamamladıktan sonra, başka bir erkekle evlenme yasağı ortadan kalkar. Bu bakımdan evlilik kadın açısından geçici evlenme engeli teşkil eder.
Bulaşıcı ve bir takım ağır hastalıklar İslam'da evlenme engeli sayılmamıştır. İmam Ebü Hanife ve İmam Şafiî'ye göre hastanın evlenmesi caizdir. Ancak erkekteki bazı hastalık ve kusurlar nedeniyle kadının mahkemeye başvurarak evliliği sona erdirmesi mümkündür.
Hac'da iken ihramlı olmaktan doğan evlenme engelini Hanefî mezhebi kabul etmemiştir. Ancak böyle bir durumda zifaf, ihramdan çıktıktan sonraya geciktirilir. Diğer üç mezhep imamına göre ise ihramlı iken evlenen kimsenin nikahı batıldır. Mülkiyet ilişkisinden doğan engelin ise bu gün uygulama alanı kalmamıştır. (İbn Rüşd, a.g.e., II, 36, 39; el-Kasani, a.g.e., 264, 272)
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 04:20
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
27 Kasım 2006       Mesaj #4
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

Nikah ve Düğün Merasimi


Nikah Akdinin Yapılış Şekli


Aralarında evlenme engeli bulunmayan akıllı ve ergin bir erkekle kadın, iki erkek veya bir erkek iki kadın şahidin bulunduğu bir mecliste evlenme iradelerini açıklayarak bizzat evlenebilirler. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bunların velilerinden izin alarak veya velilerinin de katılmasıyla böyle bir evlilik akdini yapmaları Hanefî mezhebinde müstehap sayılmıştır. Evlilik gibi en önemli akitlerden olan bir muamelede velilerin haberli olması ve onların rızasının alınması İslamî edep, ahlak ve faziletin de gereğidir. Ancak veli izninin bulunmaması Ebu Hanîfe ve Ebü Yusuf'a göre nikahın sıhhat şartlarından olmayıp gereklilik (lüzum) şartlarındandır. Sadece kızın dengi olmayan bir erkekle veya emsal kızların mehrinden az bir mehirle evlenmesi durumunda, velinin bu evliliği feshettirme hakkı doğar. Eğer koca, denk durumda olur ve mehir emsal mehir miktarında bulunur veya koca eksik olan mehri tamamlamayı kabul etmiş olursa artık evlilik kesinleşir.
Diğer yandan evlenecek erkek veya kadını nikah sırasında bizzat velilerinin veya vekillerinin temsil etmesi de mümkün ve caizdir. Ancak bu durumda evlenecek olan eşler hazır bulunmazsa veli veya vekillerin onlardan izin ve yetki almış olması gerekir.

Hanefiler dışındaki üç mezhep imamına göre ise kadın akıllı ve ergin de olsa nikah akdinde bizzat irade beyanında bulunamaz. Onu nikahta velisi temsil eder. Aksi halde nikah geçerli olmaz. Bu konuda Hanefi mezhebinin kadına irade serbestliği tanıdığını görmekteyiz. Ancak veliye, gerekli durumlarda evliliği feshettirme yetkisi tanınarak kadının karşılaşabileceği bazı sıkıntılı durumlara karşı onu koruma esası getirilmiştir.
Evlenecek kadın bakire olunca, evlenme teklifine karşı susması, sessiz ağlaması veya alaysız gülmesi kabul sayılmıştır. Böylece kadının haya perdesi zorlanmak istenmemiştir.
Diğer yandan sağır-dilsizler, özel işaretlerle ve yazı biliyorlarsa bunu yazıları île ifade ederek evlenirler.
Evlenecek erkek veya kadından birisi uzakta bulunursa, evlenme teklifini mektupla yapabilir. Bu yazılı teklif, nikah meclisinde şahitlerin yanında okunur ve karşı taraf da kabul ettiğini açıklayınca nikah akdi meydana gelir. (el-Kasani, a.g.e., II, 241 vd; Döndüren Delilleriyle İslam Hukuku, s. 245, 246.)

Nikahta Din Görevlisinin Veya Resmi Bir Memurun Hazır Bulunması
Nikahın evlenecek eşler ve iki şahit arasında, ya da eşleri temsil edecek olan veli ya da vekillerin huzurunda yapılabileceğini yukarıda belirtmiştik. Bu duruma göre, dışarıdan bir din görevlisinin veya bir nikah memurunun katılması nikahın sıhhat veya gereklilik ya da yürürlük (nefaz) şartlarından değildir.
Ancak evlilik işinin bir düzene sokulması, evlenecek olanların gerekli şartları taşıyıp taşımadığını denetleme bakımından Hz. Peygamber döneminden bu yana nikahlarda aile büyüklerinin hazır olması, bir hutbe irad edilmesi, dua yapılması ve bu arada bir düğün yemeği (velime) verilmesi evliliğin müstehapları olarak uygulanmıştır.

Nikah Merasiminde Konuşma (Hutbe) ve Dua

Çoğunluk müctehitlere göre evlenecek erkeğin veya velisinin nikahtan önce bir konuşma yapması müstehaptır.
Bu konuşmanın Allah'a hamd ile başlaması, şehadet kelimelerini, Hz. Peygamber'e salat ve selamı, takva ile ilgili ve evliliğe ait bazı ayetleri kapsaması asıldır. Günümüzde böyle bir konuşmayı cemiyet sahibi adına dinî nikahta hazır bulunan din görevlisi yapabilir.
Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'ın (ö. 32/652) Hz. Peygamber (s.a.s)'den naklettiği dua niteliğindeki hutbe metni şöyledir:
"Allahü Teala'ya hamdeder, O'ndan yardım dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah kime hidayet verirse, onu saptıracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa da onu doğru yola iletecek yoktur. Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim." (Ebu Davud, Nikah, 32; Nesaî, Cum'a, 24; İbn Mace, Nikah, 19; Darimi, Nikah, 20; A. b. Hanbel, l, 392, 393, 432. Tirmizî ile Hakim bu hadise «hasen» demişlerdir.)
Bundan sonra takva ile ilgili şu üç ayetin okunması tavsiye edilmiştir.

"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan Rabbinizden korkun. Yine kendisinin adını öne sürerek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve hısımlarınızla akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde sürekli gözetleyicidir." (en-Nisa, 4/1.)
"Ey iman edenler! Allah'tan hakkıyla korkun ve ancak müslüman olarak ölün." (Al-i İmran, 3/102)
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, (Allah) işlerinizi düzeltip sizi başarıya ulaştırsın ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Rasulüne itaat ederse, şüphesiz o, en büyük kurtuluşa ermiş olur." (el-Ahzab, 33/70,71.)
Bundan sonra yüce Allah'ın nikah emrettiğini ve zinayı yasakladığını hatırlatarak şu ayet okunur.
"İçinizden bekarları, köle ve cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah onları fazlu keremiyle zengin kılar. Allah geniş lütuf sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir." (en-Nur, 24/32)
Nikahtan önce yalnız Allah'a hamd ve Hz. Peygamber'e salatü selam getirmekle yetinmek de mümkündür. Nitekim Abdullah bin Ömer (ö. 73/692) bir nikah akdi yapmaya çağrıldığı zaman şöyle derdi: "Yüce Allah'a hamd ve efendimiz Muhammed'e salatü selam olsun. Filan sizden filanca kızı istiyor. Eğer onu nikahlarsanız, Allah'a hamd olsun, reddederseniz, Allah'ı bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim." (bk. ez-Zühayli, a.g.e., VII, 123)
Nikah sırasında bir konuşma yapılmaması ve doğrudan nikah akdine geçilmesi de yeterli olur. Çünkü konuşma vacip değil müstehaptır. Delil Sehi İbn Sa'd'ın (ö. 88-91/706-709) naklettiği şu hadistir: Hz. Peygamber kendisi île evlenmek isteyen bir kadını, onunla evlendirdiği zaman; "Seni onunla Kur'an'dan bildiğin sureler karşılığında nikahladım" demiş ve bir ön konuşma ya da dua yapmamıştır. (Buhari, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Darimi) Diğer yandan Nebî (s.a-s)'in, Abdulmuttalib'in kızı Umame'yi yine hutbesiz evlendirdiği nakledilmiştir. (Ebu Davud, Nikah, 32) Evlilik alış-verişe kıyas edilerek, ön konuşma veya dua olmaksızın doğrudan yapılabileceği söylenmiştir.
Eşlerin nikahtan sonra tebrik edilmesi sünnettir. Ebü Hüreyre (r.a.), Nebî (s.a.s)'in evlenen birisini şu şekilde tebrik ettiğini nakletmiştir:
"Allah bu evliliği sana bereketli kılsın ve ikinizi de hayırda birleştir." (Ebu Davud, Nikah, 36; Tirmizi, Nikah, 7; İbn Mace, Ezan, 2; Nikah, 23.) Hayırlı ve mübarek olsun, bu gününüz İnşaallah mübarek bir gün olur, gibi ifadelerle de tebrik yapılabilir.
Diğer yandan nikahın cuma günü akşamı yapılması da Allah Rasülünün tavsiyeleri arasındadır. Çünkü cum'a günü mü'minler için şerefli bir gün olup, onda duaların geri çevrilmediği bir saatin bulunduğu da bildirilmiştir. Diğer yandan bu icabet saatının günün sonlarında olduğu umulur. Ayrıca nikahın mescidlerde yapılmasının tavsiye edilmesi de bu gayeye yöneliktir.

Düğün Yemeği (Velîme)
İslam, nikahın ilan edilmesini, neşe ve sevincin bir belirtisi olarak def'e vurulmasını istemiş, bununla evli olanla bekar olanı, helal ile haramı birbirinden ayırmayı hedeflemiştir. Çünkü bakire veya dul kadının, şahitlerin önünde nikah akdi yapılmış olsa bile sessizce bir erkekle birlikte yaşamaya başlaması çevreyi kötü zanna düşürür ve bu iki kişi zina töhmeti altında kalır. İşte İslam, mü'minlerin evliliğinin yapılacak bir düğün merasimi ve bu arada davetlilere verilecek bir yemekle (velime) çevreye duyurulmasını istemiştir,
Düğün dolayısıyla verilen yemeğe "velîme" denir. Velîmede müsafir, eş-dost ve yöredeki fakirlere yemek ikramı esastır. Düğün yemeği uygulaması cahiliyye dönemine kadar uzanır. Hz. Peygamber, ilk eşi Hz. Hatice ile evlenirken iki deve kestirerek davetlilere yemek ikram etmiştir. Amcası Ebu Talib de bu münasebetle evinde bir ziyafet düzenleyerek Hz. Peygamber'i ve Hz. Hatice'yi davet etmişti.

Önceden yalnız örf olan velîme Hz. Peygamber'in uygulaması ile sünnete dönüşmüştür. Hz. Peygamber, Hz. Zeynep'le evlendiğinde bir koyun kesmiş, Safiyye (r. anha) ile evliliğinde ise hurma ve kavut (sevik) ikram etmiştir. Düğün yemeğinin miktarı ve kalitesi düğün sahibinin mali gücüne ve cömertlik durumuna göre değişir. Nitekim Allah'ın elçisi insanların en cömerdi olduğu halde bazı düğünlerde et ve ekmek ikramı yerine daha basit ikramlarda da bulunmuştur. (İbn Mace, Sünen, H.No: 1908-1910)
Hz. Peygamber ashabı kirama da düğün yemeği vermelerini tavsiye etmiştir. Nitekim Abdurrahman b. Avf'ın (ö. 32/652) evlendiğini duyunca, kendisine; "Bir koyun keserek de olsa, düğün yemeği ver" (İbn Mace, H. No: 1907, Nikah, 24; Buhari, 67, 68; Darimi, At'ime, 28, Nikah, 22) buyurmuştur.
Hz. Ali (ö. 40/660) Hz. Fatıma (ö. 11/632) ile evlenirken yarım ölçek arpa almak üzere zırhını bir yahudiye bırakmış; bir miktar çekirdeği çıkarılmış kuru hurma, un, yağ ve yoğurt karıştırılarak hazırlanan bir yemek ve arpa ekmeği ikram edilmiştir. O günün şartlarında bu, iyi bir ziyafet sayılıyordu. (Asım Köksal, İslam Tarihi, İstanbul 1981, s: 259; Ali Rıza Temel "Velime" mad. Şamil İslam Ansik. VI, 339)

Şafiîlere ve Zahiri mezhebine göre düğün yemeği vermek vacip hükmündedir.
Hanefilere göre bu yemeği vermek sünnet olduğu gibi, velime davetine katılmak da sünnettir.
Çoğunluk mezhep müctehitlerine göre ise velime davetine katılmak vaciptir. Dayandıkları delil şu hadislerdir: «Kim düğün yemeğine çağrılır ve icabet etmezse Allah'a ve Rasulüne asî olmuş bulunur» (Buhari, Nikah, 72; Müslim, Nikah, 107-110; Ebu Davud, At'ime, 1.) "Sizden biriniz düğün yemeğine çağrılınca gitsin." (Buhari, Nikah, 71, Müslim, Nikah, 96-98)
Düğün yemeklerinde haram olan şeylerin ikram edilmemesi, riya ve gösterişten sakınılması gerekir. Nitekim hadiste şöyle buyurulmuştur: «Velime'yi ilk gün vermek bir haktır, ikinci gün vermek güzeldir, üçüncü günde yemek vermekte ise şöhret ve gösteriş (kokusu) vardır.» (Ebu Davud, At'ıma, 3; İbn Mace, Nikah, 25; Darimi, At'ime, 28)
Diğer yandan bu davetlere zenginlerle birlikte fakirlerin de çağrılması gerekir. Hadiste şöyle buyurulur: «Davetlerin en kötüsü, zenginlerin çağrılıp, fakirlerin mahrum edildiği düğün yemeğidir.» (Buhari, Müslim, Ebu Davud, İbn Mace)

Düğün Eğlencesi ve Müzik Dinlenmesi


İslam'ın evrensel mesajı, insan hayatının bütün devrelerini kapsar. Doğum öncesi, çocukluk, gençlik, evlenme, aile yuvası içinde sevinçli veya üzüntülü bütün yaşama devreleri için İslam'ın öğretimi ve getirdiği hayat tarzı vardır.
Üzüntülü ve sıkıntılı günlerinde kadere teslim olmakla teselli ve sükunet bulan mü'min, sevinç ve neş'e günlerinde de bunun dışa yansıması olan nezih eğlenceye meyillidir. İnsan hayatında sevincin sembolü olan iki vakit önemlidir. Evlenme merasimi ve bayramlar. Sahabe devrinde de bu iki sevinç zamanında sevinç belirtisi olarak genç kızların şarkı söylediği ve deflere vurulduğu görülür.

Hz. Peygamber ve ashab-ı kiramın bu düğün ve bayram eğlencesi île ilgili uygulama örnekleri vardır. Biz aşağıda bu örnekleri vererek İslam'ın eğlencede gösterdiği ölçü ve sınırı belirlemeye çalışacağız.
Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Nikahı ilan edin. Onu mescitlerde kıyın ve onun üzerine def çalınız." (Tirmizî, Nikah, 6.)
Hz. Aişe, Es'ad İbn Zürare'nin (ö. 1/622) yetim kalmış kızı Fariga (r. anha)'yı himayesine alıp büyütmüştü. Evlenme çağına gelince onu Ensar'dan Nebît İbn Cabir (r.a) ile evlendirdi. Gelini, koca evine götürenler arasında bulunan Hz. Aişe şöyle der: "Döndüğümüzde, Allah'ın Rasulü bize; erkek tarafının bizi nasıl karşıladığını ve neler konuşulduğunu sordu. Ben de "selam verdik, hayır ve bereket diledik" dedim. Allah elçisi; "Ey Aişe sizin eğlenceniz yok mu? Çünkü Ensar eğlenceden (oyundan) hoşlanır" buyurdu. Şurayk'ın rivayeti şöyedir: "Ey Aişe! Gelinle birlikte def çalıp şarkı söyleyecek bir cariye göndermediniz mi?" Ben, "Cariye ne diyecek" diye sorunca şöyle buyurdu:
Şöyle diyecek: Size geldik, size geldik. Allah bize de size de hayat versin. Kızıl altın olmasaydı, badiyenize konaklamazdı. Sarı buğday olmasaydı, bakireleriniz semirmezdi".
İbn Mace'deki rivayette, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ensar, gönlü sevgi dolu olan bir kavimdir. Onlara; "Size geldik, size geldik, Allah bize de size de hayat versin" sarkısını söyleyecek birisini gönderseydi-iz." (İbn, Mace, Nikah, 21; A. İbn Hanbel, IV, 78.)

Rubeyye binti Muavviz (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben evlendiğim zaman, Rasulullah (s.a.s) geldi ve yatağımın üzerine oturdu. Bu sırada cariyelerimiz def çalıp, Bedir günü şehit düşen atalarımız hakkında mersiyeler söylemeye başladılar. İçlerinden birisi; "Bizim aramızda yarın olacakları bilen Peygamber var" anlamında bir mısra okudu. Bunun üzerine Hz. Peygamber; "Bunu bırak (böyle söyleme), söylemekte olduğun diğer şeyleri söyle" buyurdu. (Tirmizî, Nikah, 6; İbn Mace, Nikah, 21; bk. İbn Hacer, Fethu'l-Barî, XI, 108; Tirmizi, Şerhu Tuhfeti'l-Ahvazi, Kahire, 1967, IV, 211, 212) İbn Mace'deki rivayet şöyledir: "Hayır, bunu söylemeyiniz. Çünkü yarın olacakları bilen Allah'tır." (İbn Mace, Nikah, 21; Buhari, Tefsiru Sure-i Ra'd, 1; İbn Hanbel, II, 52)

Yukarıdaki hadisler nikahın def ve ifadeleri meşru olan bazı şarkılarla ilanının mubah olduğunu gösterir.
Hz. Peygamber (s.a.s)'ın düğün cemiyetinde olduğu gibi, bayram günlerinde veya bazı sportif gösteriler sırasında da nezih eğlenceyi müsamaha ile karşıladıklarını görüyoruz. Aşağıdaki uygulamalar bunu gösterir.
Hz. Aişe (r. anha) anlatıyor: "Bir gün Allah'ın Rasülü benim yanıma girdi. Yanımda iki de cariye vardı. Buas günü sarkısını söylüyorlardı. Rasulullah (s.a.s) yatağa uzandı ve yüzünü öbür yana çevirdi. Bu arada babam Ebü Bekir de yanımıza girdi ve beni azarlayarak; "Rasulullah'ın yanında şeytan çalgısını mı çalıyorsunuz?" dedi. Rasulullah (s.a.s) ona dönerek; "onları bırak" buyurdu. Başka bir rivayette Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Ey Ebu Bekir, her toplumun bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır." (Buharî, ideyn, 3; ibn Mace, Nikah, 21; ibn Hanbel, VI, 187.)
Hz. Aişe'nin, Hz. Peygamber'le birlikte seyrettiği bir spor oyunu da şudur, Hz. Aişe şöyle anlatır: "Bir bayram günüydü. Sudanlılar Mescid-i Nebevî'de kılıç kalkan oyunu oynuyorlardı. Ben istedim, ya da Rasulullah (s.a.s); "Bakmayı arzu ediyor musun?" buyurdu. Ben de, "Evet isterim" dedim.
Beni arkasında durdurdu, yanağım yanağı üzerinde idi. Oyuncuları; "Haydin Erfide oğulları, göreyim sizi" diyerek teşvik ediyordu. Ben usanıncaya kadar baktım. Bana "Yeter mi?" buyurdu. "Evet" dedim. "O halde içeriye git" buyurdu " (Buharî, îdeyn, 2. Cihad. 81: Müslim, îdeyn, 19.)

Yukarıdaki ilk hadise göre, şarkı söylemek caiz olmasaydı, Rasulullah'ın evinde söylenmez, ya da Allah'ın Rasulü'nün bunu açıkça menetmesi gerekirdi. Hz. Ebü Bekr'in karşı çıkması, Hz. Peygamber'in dinlenme saatinde rahatsız edilmesi ve bunu edebe aykırı görmesinden dolayı olmalıdır.
Ancak hadiste bayramdan söz edilmesi nezih şarkının yalnız sevinç günlerinde caiz olabileceğini gösterir. (İbnü'l-Arabi, Ahkamü'l-Kur'an, III, 9)

İslamda Şarkı, Türkü Ve Çalgı Sesinin Hükmü:
İslam fıkhında, şarkı söylemek ve insanı duygulandıran veya insana hüzün veren bazı sözleri belirli bir makama uygun biçimde okumak anlamını ifade etmek üzere "tegannî" terimi kullanılır. Bazı sözleri makamlı söylemede esas olan tabiattaki tabiî seslerdir. İnsanın da yaratılıştan bu seslere meyli vardır. İnsanoğlu fıtratı gereği güzel sesten hoşlanır, sevinç, keder, sıkıntı ve şaşkınlık sı-asında ona yönelir. Nitekim, küçük çocuk annesinin güzel sesle söylediği ninni ile sükunet bulur ve uykuya dalar. Hayvanların kendi cinsleriyle iletişimi teganniye benzer seslerle olur. Bir çok kuşun sesi gerçek musiki gibidir.
Evrensel bir din olan İslam'ın musikiye ve tegannili sözlere mutlak olarak karşı çıkması söz konusu olamazdı. Bu yüzden İslam musiki ve tegannî için bir takım sınırlar belirlemiş, meşru olanla olmayanın arasını ayırmıştır.
Biz yukarıda Hz. Peygamber'in ve ashab-ı kiramın meşru sözlerle ve makamlı biçimde söylenen bazı şarkı ve mersiyelere karşı tutumlarına ait çeşitli örnekler vermiştik.
Kitap ve sünnette nefsi azdıran ve beraberinde haramı getiren şarkı ve çalgı aletleri ile ilgili kınayıcı ifadeler yer alır. Bu delillere kısaca yer vereceğiz.

Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "insanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözleri satın alırlar. İşte onlara küçük düşürücü bir azap vardır." (Lokman, 31/6) Abdullah İbn Mes'ud (r.a.) bu ayetteki "lehve'l-hadîs (eğlence sözleri)" ifadesine "şarkı", Hasan el-Basrî (ö. 110/728) ise "şarkı ve çalgı" anlamı vermiştir. Bu tefsir tarzını Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî Hasen'den, İbn Cübeyr'den, Katade ve İbrahim en-Nehaî'den nakletmiştir. (bk. el-Kurtubî, el-Cami', XIV, 251; İbn Kesîr, Tefsîr, V, 377.)
Allahü Teala şeytana hitap ederek şöyle buyurur: "Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat." (el-İsra, 17/64.) Bu ayetteki "ses (savt)" ten maksat Abdullah İbn Abbas ve Mücahid'e göre; şarkı, çalgı ve oyundur. (el-Kurtubî, a.g.e, l, 288.)
Şarkı ve eğlenceye dalma ile bağlantılı görülen başka ayet de şudur: "Siz bu söze (Kur'an) şaşıyor musunuz? Gülüyor ve ağlamıyorsunuz. Şarkıcılık ve gaflet içinde oyalanıyorsunuz." (en-Necm, 53/59-61)

Ayetteki "samidûn" ifadesinin kökü olan "semed" Himyer lehçesinde "şarkı" anlamına gelir. Nitekim Mekke'de Kureyş müşrikleri Kur'an-ı Kerîm'in okunduğunu duyunca, işitilmesin diye şarkı söyler ve oynarlardı. (el-Kurtubi, a.g.e., XVII, 123)
Şarkıya ve çalgı aletlerine düşkünlüğü kötüleyen çeşitli hadisler nakledilmiştir. Ancak bu hadislerin insanı fuhuş, içki ve zinaya düşürebilen nitelikteki şarkı, türkü ve eğlenceleri kasdetmesi yanında, bir bölümünün de zayıf hadisler olduğunu görmekteyiz.
Hz. Ali'nin naklettiği bir hadiste; Ümmet işleyince başlarına belanın çökeceği bildirilen on hasletten bir tanesi de "şarkıcı kadınların ve çalgı aletlerinin türemesidir." (Tirmizî, Fiten, 31. Bu hadis için Tirmizî «garîb» Darekutnî «batıl» ve Zehebî ise «münker» demiştir.)

Ebu Umame (r.a-)'ten şöyle dediği nakledilmiştir: "Hz. Peygamber, şarkıcı kadının alacağı parayı yasakladı ve bu konu ile ilgili olarak şu ayetin indiğini bildirdi: "İnsanlardan kimileri var ki, bilgisizce (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence sözleri satın alırlar" (Lokman, 31/6. Bu hadis; Tirmizi, İbn Hanbel ve İbn Mace rivayet etmiş yalnız Tirmizî «garib hadis» demiştir. el-Askalani, Fethu'l-Barî, XIII, 335.)
Ebu Davud'un Nafi'den rivayet ettiğine göre Abdullah b. Ömer bir çalgı sesi işitmişti. Parmaklarını kulaklarına tıkadı ve oradan uzaklaştı. Bana da "Ey Nafi, bir ses işitiyor musun?" dedi. Ben "Hayır" deyince parmaklarını kulaklarından çekerek "Rasulullah (s.a.s) ile birlikte idim. Bu ses gibi bir ses işitti ve benim yaptığım gibi yaptı" dedi. (Ebu Davud, Edeb 52. Ebu Davud buna «münker hadis» demiştir.) Yine İbn Ömer'in naklettiği bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Şüphe yok ki, Allah şarabı, kumarı, darbukayı, tanbur ve ud'u yasaklamıştır. Her sarhoşluk veren şey de haramdır." (eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VII, 260, Hadisin senedindeki Velîd, b. Abde durumu meçhul olan bir ravidir.)

Hanefîlerin Müzikli Eğlence İle İlgili Görüşleri
Hanefîlere göre fuhşu ve günahı beraberinde getiren teganni caiz değildir. Son devir fakihlerinden İbn Abidîn (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle demiştir:
"Haram olan tegannî bir erkeğin veya diri olan bir kadının yahut şarabın heyecan uyandıran niteliklerini anlatan şarkı türü sözcüklerle, müslüman veya zimmiyi (ehl-i kitap tebea) hicveden sözlerdir. Ancak bu gibi sözleri sırf şiir söylemek veya fesahat ve belagatını göstermek için okursa caiz olur. Mevcut olmayan bir kadının niteliklerini dile getiren tegannî de caizdir. Ancak bu sözleri bir takım müzik aletleri eşliğinde söylerse, yine kaçınmak gerekir. Bazı bilginler de eğer kafiyeleri dizmek ve fasih konuşmak gayesiyle makamlı okursa bir sakıncası yoktur demiştir. Yalnızlığını gidermek için tegannîde bulunmanın da bir sakıncası olmadığı söylenmiştir. (İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, V, 305; Terc. a.g.e., XV, 344; İbnü'l-Humam, Fethu'l-Kadir, VI, 35, 36)

Büyük müfessir el-Kurtubî (ö. 971/1273) musikinin lehinde ve aleyhinde olan bazı hadisleri zikrettikten sonra şöyle demiştir: "Bu ve benzeri hadisler yüzünden İslam bilginleri teganninin haram olduğunu söylemişlerdir. Bu çeşit tegannî nefisleri fuhşa tahrik eder ve arzuları tatmine teşvik eder. Sükunet halindekini harekete getiren ve gizliyi açığa çıkaran laubaliliğe yol açar. Bu çeşit şarkıda kadının anılması ve güzelliğinin tasvir edilmesinde ve şarabın anılmasında insanı heyecana götüren bir yön vardır. İşte böyle bir tegannî ve eğlencenin yasaklandığı konusunda görüş birliği vardır. (el-Kurtubi, a.g.e., XVI, 54) Diğer yandan el-Kurtubî haram olan kazançları şöyle sıralamıştır: "Haram olduğu konusunda görüş birliği bulunan kazançlar şunlardır: Faiz, zina ücreti, rüşvet, ağıtçı kadının aldığı ücret, şarkıcının ücreti, hıyanet (zimmet) yoluyla mal almak, gayptan ve göklerden haber vermek üzere alınan ücret; çalgı çalmak, oynamak ve benzeri bütün batıl yollarla alınan ücret." (el-Kurtubi, a.g.e., II, 3)

Haramın İşlendiği Düğün Cemiyetine Katılmak
Düğünlerdeki ikram ve eğlencelerin İslam'a uygun olarak yapılması asıldır. Haramların işlendiği düğün merasimine gelince, eğer davetlinin bulunduğu bölümde münkerat yoksa oturabilir. Ancak mü'min davetlinin sofrasında ya da bulunduğu bölümde münkerat varsa, buna engel olması gerekir, eğer gücü yetmiyorsa orayı terketmesi gerekir. Çünkü her mü'minin genel anlamda iyiliği emir ve kötülükten nehiy görevi vardır. Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: «Sizden kim münkeri (haram veya mekruhun işlendiğini) görürse onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse dili ile değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin. Fakat bu sonuncusu imanın en zayıf durumunu ifade eder.» (Müslim, Tirmizi, Nesai, Ebu Davud, İbn Mace)
Allah'ın Rasülü mü'minin içki içilen sofrada oturmaması gerektiğini açıkça ifade buyurmuştur. «Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse, içki içilen sofraya oturmasın.» (eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, II, 203.)
Davete katılan kişi, düğünde münker fiillerin işleneceğini önceden bilmeden girmişse ve münkeri engelleme gücü de yoksa sabredip oturabilir. Ancak bu kimse müfti, vaiz, imam, ilahiyatçı, ilim adamı gibi toplumda örnek alınan kişilerden ise, bu haram veya mekruhları engelleme gücü yoksa, oturmadan çıkması gerekir. Çünkü onun oturması dinin küçük düşürülmesine yol açabilir.

Düğün cemiyetinde İslam'ın yasakladığı birtakım fiillerin işleneceğini önceden bilen davetli ise ister halktan birisi, isterse önder sayılan kişilerden olsun, bu davete katılamaz. (İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, Terc. A. Davudoğlu, İst. 1987, II, 336; el-Merginanî, el-Hidaye, IV, 80.)
Birkaç yere davetli olan kimse yakın hısımını veya yakın komşusunu tercih etmelidir. Davetlerden birisi daha önce yapılmışsa, onun tercihte de öncelik hakkı vardır.
Oruçlu kimse bir yemeğe çağrıldığı zaman, oruçlu olduğunu söylemelidir. (bk. Ebu Davud, Savm, 76.) Ancak oruçlu olmasına rağmen davete katılabileceği ve oradaki davranışı hadiste şöyle belirlenir: «Sizden biriniz düğün yemeğine çağrılınca, katılsın. Eğer oruçsuz ise yemek yesin, oruçlu ise dua etsin.» (Ebu Davud, Savm, 75.)

Sonuç olarak İslam bir fıtrat dini olduğu için insanın bütün ihtiyaç ve meyillerini dikkate almış, belki müzik ve eğlenceyi mutlak olarak yasaklamamış, fakat bunların meşruluk sınırlarını belirlemiştir. Bu da terennüm edilen sözcüklerin fuhşa özendirici veya insan vakar ve haysiyetini kırıcı yahut İslam'ı ve mü'minleri küçük düşürücü ifadeleri kapsamamasıdır. Bu arada eğlence her iki cinsin kendi arasında olmalıdır. Ancak bununla birlikte mü'minler haramı beraberinde getiren çalgı aletlerinden ve bu gibi eğlence yerlerinden uzak kalmayı tercih etmelidir. Çünkü insanın kalbini huzur ve rahata kavuşturan en etkili araç, yüce Allah ile manevî iletişim kurmak ve O'nun yüce ismini zikretmektir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulmuştur: "Onlar inanan ve Allah'ı anmakla gönülleri huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki gönüller ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (er-Ra'd, 13/28) Başka bir ayette namaz, insanları kötülüklerden koruyan en büyük zikir olarak belirlenmiştir. "O kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, kötü ve çirkin olan şeylerden meneder. Şüphesiz Allah'ı anmak en büyük (ibadet) tir. Allah ne yaptığınızı bilir." (Ankebut, 29/45)

Muteberlik Bakımından Evliliğin Çeşitleri


Evlenme akdi rükün ve şartlannın bulunup bulunmamasına göre sahih, fasit, batıl, mevkuf ve gayri lazım çeşitlerine ayrılır.
Hanefîler dışındaki üç mezhebe göre fasit ve batıl evlilik arasında bir fark yoktur.
Aşağıda bu evlilik çeşitlerini ve sonuçlarım açıklayacağız.

I- SAHİH EVLİLİK


A) Sahih Evliliğin Tanımı:
Rükün ve şartları tam olarak bulunan evlilik akdi, taraflar için bağlayıcı olur. Akıllı ve ergin müslüman bir erkekle, yine akıllı ve ergin müslüman bir kadının, aralarında bir evlenme engeli bulunmaksızın iki şahit huzurunda yaptıkları evlenme akdi geçerli olur ve sonuçlarını meydana getirir. (el-Kasani, Bedayiu's-Sanayi, Beyrut, 1328/1910, II, 331-334) Başkasının icazetine bağlı olan mevkuf evlenme, bu icazet verilince ve bir tarafın fesih hakkının bulunması yüzünden bağlayıcı olmayan (gayri lazım olan) evlilik ise bu fesih hakkının kullanılmaması durumunda sahih hale gelir. Böyle bir evlenme akdi karı-koca ilişkisi, mehir, nafaka, sıhrî hısımlık, nesep ve karşılıklı mirasçılık gibi evliliğin bütün sonuçlarını doğurur.

B) Sahih Evliliğin Sonuçları:
1) Eşlerin İslami ölçüler içinde birbirinin cinsel yönlerinden faydalanması caiz olur.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Kadınlarınız sizin tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz biçimde varın." (el-Bakara, 2/223.) "Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz." (el-Bakara, 2/187.) "(Savaş esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler dışında, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helal kılındı. Onlardan yararlanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin." (en-Nisa', 4/24.) "(Kurtuluşa eren mü'minler) iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu cariyeleri bunun dışındadır. (Bunlarla cinsel ilişkilerinden dolayı) kınanmış değillerdir." (el-Mü'minun, 23/5, 6.)
Hz. Peygamber (s.a.s) de bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Kadınlarınız hakkında Allah'tan korkun. Şüphesiz onlar sizin yanınızda yardımcılarınızdır. Onları Allah'ın emaneti olarak aldınız ve cinsiyet uzuvlarını Allah'ın kelimesi île helal edindiniz." (Ebu Davud, Menasik, 56; İbn Mace, Menasik, 84; Darimî, Menasik, 34.)
Nikah, eşe ancak önden yaklaşmayı helal kılar. Eşine arkadan yaklaşmak, aybaşı, lohusalık veya hacda ihramlı hallerinde onunla cinsel temasta bulunmak caiz değildir.
Allahü Teala şöyle buyurur: "Onlar cinsel uzuvlarını eşleri veya sağ ellerinin malik olduğu cariyeleri dışında korurlar." (el-Mü'minun.)
"Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O bir ezadır. Onun için aybaşı halindeki kadınlarınızla cinsel temastan uzak durun. Temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlenince Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin." (el-Bakara, 2/222.) Lohusalık da aybaşı halinin benzeridir. (Aybaşı ve lohusalık için bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, İstanbul, 1991, s:178vd.)
Nebi (s.a.s) eşine arkadan yaklaşan kimse için şöyle buyurmuştur; "Eşine arkadan yaklaşan lanetlenmiştir." (Ebu Davud, Nikah, 45) Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Aybaşı halindeki bir kadına yaklaşan veya bir kadına arkadan yaklaşan yahut gelecekten haber veren kimseye (kahin) gidip onu doğrulayan kimse Muhammed'e indirileni yalanlamış olur." (Tirmizi, Tahare, 102; İbn Mace, Tahare, 122)
Aybaşı veya lohusa olan kadına eşinin cinsel temasta bulunması halinde ona eziyet ve sıkıntı vermiş, ayrıca sağlığını da tehlikeye sokmuş olur. Eğer bunun haramlığını bilerek yapmışsa, bir veya yarım dinar (1 dinar, yaklaşık 4 gr. 22 ayar altın paradır.) altın parayı bir fakire tasadduk etmesi gerekir. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Bir erkek eşine aybaşı halinde yaklaştığında, eğer aybaşı kanı kırmızı ise bir dinar, sarı ise yarım dinar altın parayı sadaka olarak versin." (Tirmizî, Tahare, 102, Ebu Davud, Nikah, 47; Nesaî, Tahare, 181, Hayz, 9.)
Kocanın, eşinin bütün vücuduna çıplak olarak bakması ve dokunması caizdir. Çünkü cinsel ilişki bile helal olunca, bunun altında kalan bakma ve dokunma öncelikle helal olur. Ancak edep bakımından eşlerin birbirinin cinsel uzuvlarına bakmaması tavsiye edilmiştir. Nitekim Hz. Aişe (r. anha)'nın "Ben Rasülullah (s.a.s)'in cinsel uzvundan bir şey görmedim, O da benden bir şey görmedi" (bk. ibn Hanbel, Müsned, VI, 63, 90; el-Kurtubî, el-Cami', XII, 154.) dediği nakledilmiştir.
Hanefîlere göre kocanın ölümden sonra eşinin bedenine bakması ve dokunması helal olmaz. Şafiîler aksi görüştedir.
2) Evlilikle, kadın belirlenen mehre hak kazanır. Evlilik akdi sırasında mehirden hiç söz edilmemişse kadın emsalleri kadar bir mehir alma hakkına sahip olur.
3) Kadının koca evinde kalması gerekir. Peşin konuşulan mehrini alan kadının, kocasının belirlediği, İslam'ın öngördüğü özelliklere sahip olan meskende oturması asıldır. Bu kalış, boşandıktan sonra da iddet süresince devam edebilir.
Allahü Teala şöyle buyurur: "Evlerinizde oturun, eski cahiliyye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın." (el-Ahzab, 33/33) "(Boşanan) o kadınları, gücünüzün yettiği kadar oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun." (et-Talak, 65/6) "Onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Meğer ki, açıkça bir kötülük yapmış olsunlar" (et-Talak, 65/1)
Diğer yandan kadın, peşin konuşulan mehri almadıkça ortak ikametgaha gitmeye zorlanamaz. Koca, önceden eşinin sürekli olarak kendi babasının evinde oturacağını kabul etse, bu şart yok sayılır. Bu duruma göre, toplumda iç güveyi denilen ve erkeğin, kadının ailesi ile birlikte oturma esasına dayanan anlaşmanın kocayı bağlamadığında açıklık vardır. Erkek eşiyle birlikte istediği zaman kendisine ait başka bir eve geçme hakkına sahiptir.
Kocanın belirleyeceği mesken sağlığa elverişli olmalı, meskun alanda bulunmalı, gerekli eşyaya sahip olmalı, kötü komşulu olmamalı ve kocanın hısımları aynı meskende oturmamalıdır. Ancak kadın, kocasının hısımları ile birlikte oturmayı kabul eder ve hizmetlerini de görürse, bu onun ahlakinin güzelliğindendir.
4) Kadın nafaka hakkına sahip olur. Bu da yeme, içme, giyim ve mesken ihtiyacını kapsar. Kadın haksız yere kocasının itaatından dışarı çıkarsa nafaka hakkı düşer. Kocanın nafaka yükümlülüğü şu delillere dayanır: Allahü Teala şöyle buyurur: "...Onların (annelerin) toplumda iyi bilinen örfe göre (ma'ruf) yiyeceği ve giyeceği çocuk kendinin olan babaya aittir." (el-Bakara, 2/233.) "Malî imkanları geniş olan, nafakayı genişliğine göre versin, rızkı kendisine daraltılmış bulunan da nafakayı, Allah'ın ona verdiğinden versin. Allah hiç bir kimseye ona verdiğinden başkasını yüklemez. Allah güçlüğün arkasından kolaylık ihsan eder." (et-Talak, 65/7.) Şu ayette de mesken ihtiyacından söz edilir: "Boşanan kadınları gücünüzün yettiği kadar, oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun." (et-Talak, 65/6.)
5) Eşlerden her birinin, diğerinin usul ve furuu ile kendi arasında "sıhrî hısımlık" meydana gelir. Buna göre, bir kadınla evlenen erkek, artık bu kadının annesi veya nineleri ile yahut kızı ya da torunları ile evlenemez. Kadın da kocasının babası, dedeleri yahut oğul ya da torunları ile evlenemez. Bu yasak evlilik; boşanma veya ölümle sona erse bile devam eder (bk. "Evlenme engelleri" konusu).
6) Çocukların baba bakımından nesebi sabit olur. Bir çocuğun ana tarafından nesebinde şüphe bulunmaz. Çünkü onun nesebi doğuran kadına bağlanır. Erkeğe bağlanması ise nikah bağını gerektirir. Hadiste şöyle buyurulmuştur:
"Doğan çocuk yatağın sahibi olan erkeğe aittir. Zina edene ise taşlama vardır." (eş-Şevkani, Neylü'l-Evtar, VI, 276.)
7) Eşlerin arasında miras cereyan eder. Eşlerden birisi evlilik devam ederken veya rıc'i (cayılabilen) boşamada iddet beklerken veya ölüm hastası olan kocanın bain (kesin) talakla boşadığı eşi iddet beklerken ölürse Şafiîler dışındaki çoğunluğa göre diğer eş mirasçı olur.
Allah Teala şöyle buyurur: "Eşlerinizin çocuğu yoksa, mirasının yansı sizindir. Eğer onların çocuğu varsa, size mirasından düşecek pay dörtte birdir. Eğer çocuğunuz yoksa, bıraktığınızdan dörtte biri onların (karılarınızın) dır; eğer çocuğunuz varsa, mirasınızdan sekizde biri yine onlarındır." (en-Nisa, 4/12)
8) Birden çok eş varsa, aralarında adaletin gözetilmesi gerekir. Bu adalet geceleme, nafaka, giyecek ve mesken bakımından eşitliği gerektirir. (ez-Zühayli, el-Fıkhu'l-İslami ve Edilletüh, Dimaşk, 1405/1985, VII, 100 vd.)
9) Peşin mehrini alan kadının, kocasının meşru emirlerine itaat etmesi gerekir. Kocası eşine ahlak ve edebe aykırı veya İslam'ın kendisine tanıdığı hakları ihlal edici emirler verirse, kadının bunlara uyması gerekmez. Aybaşı veya lohusalık günlerinde cinsel ilişki isteği, tesettürü veya namaz, oruç, zekat gibi farzları terketmesini istemesi durumlarında kadın kocasına itaat etmez ve farzları yerine getirir.
Ancak kadının aybaşı veya lohusalık günleri dışında kocasının cinsel isteklerine cevap vermesi de bu itaat kapsamına girer.
10) Koca, karısının şahsı üzerinde geniş yetkilere sahip olmakla birlikte, ona iyi davranmak ve insanca muamele yapmak zorundadır. Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulmuştur: "Onlarla iyi geçinin, Eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa; olabilir ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda bir çok hayır takdir eder." (en-Nisa, 4/19)
Ancak kocasının iyi muamelesine rağmen kadın söz dinlemez ve hayasızca davranışlarını ve serkeşliklerini sürdürürse, kocanın onu te'dip hakkı doğar. Yüce Allah bu hakkın kullanılma şekil ve şartlarını şöyle belirlemiştir: "Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara gelince, onlara önce öğüt verin, vazgeçmezlerse yataktarında yalnız bırakın, bu da yarar sağlamazsa (hafifçe) dövün." (en-Nisa',4/34.)
Şunu belirtelim ki, kocanın eşi üzerindeki te'dip hakkı İslam'a özgü bir özellik değildir. Klasik kilise görüşü de, haklı bir neden varsa kocanın hafifçe eşini dövebileceğini kabul etmiştir. XII ve XIII. yüzyıllarda Fransa'da koca, karısını yaralamamak şartıyla dövebilirdi.

II- FASİT EVLİLİK


A) Fasit Evliliğin Tanımı:


Meydana gelme (in'ikad) şartları tam olmakla birlikte sıhhat şartlarında eksiklik bulunan evliliğe "fasit evlilik." denir. Evlenme ehliyeti, icap ve kabul gibi ana unsurlardan birisi olmaksızın yapılan evlilik ise "batıl evlilik" adını alır.
İbadetler konusunda fasit ve batıl terimleri eş anlamda kullanılır. Namazın fasit veya batıl olması aynı anlamı ifade eder. Burada ibadetin, ibadet olmaktan çıkması ve bozulması kasdedilir. Bu konuda mezhepler arasında bir görüş ayrılığı yoktur. Evliliğin ise özel bir durumu vardır. Çünkü nikah akdi bir yönüyle ibadetlere benzer. Yukarıda da belirttiğimiz gibi nikah nafile ibadetlerden daha faziletli olup, insan türünün sürekliliğine, nesep temizliğine ve ahlakın güzelliğine hizmet eder. Bu yüzden de nikah ibadetlerden sayılır. Evlilik başka bir yönüyle de muamelelere benzer. Çünkü, başka bir takım sözleşmelerde olduğu gibi nikah da icap ve kabul île yapılır, şahit bulundurmak gerekir ve kadın mehir adı verilen bir bedel alır. Bu nitelikler ibadetlerde bulunmadığı için, nikah muamelattan sayılır. (İbadet ve muamelelerde fesat ve butlan için bk. es-Serahsî, el-Mebsut, XIII, 23 vd.; el-Kasanî, a.g.e., V, 304; ibnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadir, V, 227 vd.; İbn Abidin, reddü'l-Muhtar, IV, 136; Ömer Nasuhi Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, II, 22 vd.; Döndüren, a.g.e., s. 57, 58, Delil, Ticaret ve ikt. İlmihali, s. 124 vd.)
Hanefiler diğer ticarî ve medeni muamelelerde olduğu gibi nikah akdinde de fasit ve batıl ayırımı ilkesini benimsemişlerdir. Fasit nikah, özellikle kadın ve doğacak çocuklar lehine bir takım kolaylık ve haklar getirdiği için müctehitler arasında durumu ihtilaflı olan birtakım evlilikler fasit çeşidine sokulmuştur. Bununla birlikte nikah çeşitlerinin hangisinin fasit, hangisinin de batıl kapsamına girdiği kesin çizgilerle ayrılmış değildir. Bu konuda Hanefi müctehitleri arasında da görüş ayrılıkları vardır. Biz aşağıda başlıca fasit nikah kapsamına giren evlilikleri maddeler halinde vereceğiz ve bu arada görüş ayrılıklarına da işaret edeceğiz.

B) Fasit Sayılan Evlilikler:


1) Şahitsiz olarak akdedilen evlenme fasittir.
2) Karısının kız kardeşini, hala veya teyzesini bir nikah altında toplamak, sıla-i rahmin kesilmesine yol açabileceğinden nass'la yasaklanmıştır. (bk. en-Nisa, 4/23; Buhari, Nikah, 27; Müslim, Nikah, 33, 34, 36, 40.) İşte bir kimse iki kız kardeşi veya eşi ile birlikte bu eşinin hala veya teyzesini bir nikah altında toplarsa, sonraki tarihli evlilik fasit olur.
3) Evli bir kadınla, evli olduğunu bilmeksizin yapılacak evlenme fasittir. Çünkü evli bir kadının boşanıp veya kocası vefat edip de iddetini tamamlamadıkça evlenmesi caiz değildir. (bk. en-Nisa, 4/24; el-Kasani, a.g.e., II, 268, 269) Mesela; kocası uzun süredir kayıp olan bir kadın onun vefat ettiğini veya kendisini boşadığını haber alıp da, başka bir erkekle evlense, ancak daha sonra eski kocasının sağ olduğu ve kendisini boşamadığı sabit olsa, ikinci erkek bu durumu bilmeden evlenmişse ikinci evlilik fasit olur.
4) Bir kimsenin üç talakla boşadığı karısı ile hulle'den önce yeniden evlenmesi fasittir (bk. "Hülle" konusu). Ebü Hanîfe'ye göre burada tarafların evlenme yasağını bilip bilmemeleri sonucu değiştirmez. Ebü Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, evlenme yasağını bildikleri takdirde nikah batıl olur.
5) Evlenmeleri ebedi olarak yasak bulunan kan, sıhrî veya süt hısımlarından birisi ile bilerek veya bilmeyerek akdedilecek nikah, Ebü Hanife'ye göre fasit; Ebü Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise batıldır. Ancak böyle bir evlilik yanlışlıkla yapılmışsa taraflara şüpheden dolayı had cezası uygulanmaz. Küçük yaşta ayrılıp birbirinden habersiz yaşayan iki öz veya süt kardeşin bir gün karşılaşıp, akraba olduklarını bilmeksizin evlenmesi gibi. Böyle bir durumda hısımlık ortaya çıkınca derhal ayrılmaları gerekir.
6) Süresi sınırlı (muvakkat) nikah fasittir. Ebü Hanife, Ebü Yusuf ve İmam Muhammed'e göre süresi belirlenen nikah akdi fasit olur. Bu üç müctehid geçici nikahı, mut'a nikahına kıyas etmiştir. Bir erkeğin evlenme engeli bulunmayan bir kadına şahitlerin huzurunda; "Seni şu kadar mehir karşılığında bir ay süreyle veya hac yolculuğu sonuna kadar kendime eş olarak aldım" dese, kadın da kabul etse, geçici (muvakkat) nikah söz konusu olur. Diğer yandan sürenin sözle ifade edilmesi gerekir. Kocanın süreyi niyetinden geçirmesi nikahı etkilemez. Diğer yandan bir kimse yalnız gündüzleri birlikte olmak üzere bir kadınla evlense nikahları caiz olur. Böyle bir evlilik muvakkat nikah kapsamına girmez. Böyle bir kadına "gündüzcü (nehariye)" denir.
Ebu Hanife'nin müctehit öğrencilerinden Züfer İbn el-Huzeyl (ö. 158/775)'e göre geçici (muvakkat) nikah geçerli olup, süre şartı geçersizdir. Çünkü bu fasit bir şart olup, böyle bir şarttan dolayı nikah akdi iptal edilemez ve sürekli olarak meydana gelmiş olur. (bk. el-Kasanî, a.g.e., II, 256 vd.; İbn Abidin, a.g.e., II, 481, 484, 825; el-Mevsılî, el-ihtiyar, III, 86, 87.)
Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre de geçici nikahlar geçerli değildir. Ancak böyle bir nikahın caiz oluşu Abdullah İbn Abbas (r. anhüma)'dan nakledilmiş ve Ata ile Tavus'un da aynı görüşte oldukları belirtilmiştir. Bununla birlikte İbn Abbas'ın bu görüşten döndüğü de nakledilmiştir. (bk. el-Cezîrî, el-Fıkh ale'l-Mezahibi'l-Erbaa, IV, 116, 117; Bilmen, a.g.e., II, 25.)

C) Fasit Evliliğin Sonuçları:


1) Fasit evlilikte, eşlerin evliliği sürdürmeleri caiz değildir. Derhal ayrılmaları gerekir. Aksi halde hakim tarafından zorla ayrılırlar. Hakim ayırdıktan sonra cinsel birleşme olursa zina cezası uygulanır.
Diğer yandan kimi fasit evlilik çeşitlerinde yeniden geçerli nikah akdetmek suretiyle eksikliği gidermek mümkündür. Mesela; şahitsiz nikah akdinde, yeniden şahitlerin önünde nikah akdedilebilir. Yine geçici nikah, yeniden süresiz olarak kıyılabilir. Ancak kan, sıhrî veya süt hısımlığı gibi mutlak evlenme engeli olan durumlarda eksikliği tamamlama imkanı bulunmaz. (el-Kasanî, a.g.e., II, 335; el-Fetava'ı-Hindiyye, I, 330, 331; Döndüren, «Nikah» mad. Şamil İslam Ansik., V, 101, 102.)
2) Fasit evlilik, cinsel birleşmeden önce hiçbir sonuç doğurmaz. Burada gerçek bir evlilik söz konusu olmadığı için "halvet-i sahîha" cinsel birleşme hükmünde değildir. Eşlerin kimsenin göremeyeceği ve ansızın gelemeyeceği bir yerde başbaşa kalmalarına "halvet-i sahîha" denir. Eşi muhsan kılma (zina durumunda recm cezasına ehil hale gelme) veya üçlü boşamada anlaşmalı evlilik (hülle) gibi istisnalar dışında sahih evlilikte fiilî birleşme ile sahih halvet aynı sonuçları doğurur.
3) Cinsel birleşme olmuşsa şu sonuçlar doğar: Kadın emsal mehirle, miktarı belirlenmiş olan mehirden az olanına hak kazanır. Mehir miktarı önceden belirlenmemişse emsal mehir alır. (el-Kasani, a.g.e., II, 335; el-Feteva'ı-Hindiyye, I, 330)
Doğacak çocuğun, baba bakımından nesebi sabit olur. Ancak bunun için çocuk, evlilikten en az altı ay sonra ve en geç bir yılın içinde doğmuş bulunmalıdır,
Sıhrî hısımlık doğar, iddet ve iddet süresince nafaka gerekir, iddet dışında nafaka ile miras sahih nikaha ait olup, fasit nikah bunlara hak kazandırmaz. (Bilmen, a.g.e., II, 22 vd.)
Bu ayrılık boşama sayılmaz ve bu nedenle boşama sayısında bir eksilme olmaz.
Malikilere göre evlenme engeli bulunan yakın hısımı ile bilmeyerek evlenme durumunda, şüphe yüzünden had cezası düşer, nesep sabit olur, doğacak çocuğun malı yoksa bakımını baba üstlenir ve aralarında babalık - çocukluk yönüyle miras da cereyan eder. (Bilmen, a.g.e., II, 24)
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 04:24
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
27 Kasım 2006       Mesaj #5
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

III- BATIL EVLİLİK


A) Batıl Evliliğin Tanımı Ve Kapsamı:


Rükünlerinde veya meydana gelme şartlarında bir eksiklik bulunan evliliğe "batıl evlilik" denir. Temyiz gücüne sahip olmayan çocuğun veya akıl hastası bulunan kimsenin bizzat evlenmesi, gelecek zaman siygası ile evlilik akdi yapmak, tercih edilen görüşe göre kız kardeş, hala, veya teyze gibi mahrem hısımlarla evlenmek, başkası ile evli olan bir kadınla bu evliliği bilerek evlenmek, müslüman bir kadının gayri müslim bir erkekle evlenmesi, müslüman erkeğin Allah'a ortak koşan bir kadınla evlenmesi ve mut'a nikahı ile evlilik batıl nikah niteliğindedir.

B) Batıl Evliliğin Sonuçları:


Batıl sayılan evlilik birleşme olsun veya olmasın evliliğe ait bir sonuç doğurmaz, burada cinsel birleşme helal olmaz; kadına mehir, nafaka gerekmez, eşler arasında miras cereyan etmez, sıhrî hısımlık doğmaz, tarafların cinsel birleşmeden kaçınmaları gerekir; eşler kendiliğinden ayrılmazlarsa, hakim zorla ayırır. Kadına iddet gerekmez. Ancak kadının bir hayız süresince beklemesi uygun olur. Buna "istibra" denir.
Ebu Hanîfe doğacak çocuğun babasız kalmaması için evlenme yasağı bulunan bir kadınla evlenmeyi, cinsel birleşme olmuşsa, batıl değil, fasit olarak nitelendirmektedir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ise evlenme yasağı bulunan kadınlarla evlenmeyi de batıl saymıştır.
Osmanlı Devleti uygulamasında bu görüş tercih edilmekle birlikte 1917 tarihli HAK Ebu Hanîfe'nin görüşünü esas alarak bu çeşit evlilikleri fasit saymıştır.
H.A. Kararnamesi fasit-batıl nikah ayırımı konusunda Ebü Hanife'nin görüşünü tercih etmişse de, bu ayırımı yaparken Hanefi mezhebinin kriterlerine uymamıştır. Nitekim müslüman bir kadının gayri müslim erkekle olan evliliği dışındaki, meydana gelme veya sıhhat şartlarında eksiklik bulunan bütün nikahları fasit olarak niteleyen kararname, fasit ile batıl terimlerini birbirine karıştırmıştır. (bk. H.A.K. mad, 52-58; Akgündüz, Osmanlı Hukuk Külliyatı, D.Ü.H.F. Yayını Diyarbakır, 1986, s: 324, 325; Halil Cin, İslam ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Konya, 1988, s.303, 304; Cin - Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Konya, 1989, s: 80-81.)
Biz batıl nikah çeşitleri arasında yer alan ve günümüz Ca'ferî mezhebi mensupları arasında meşru sayılan "mut'a nikahı" üzerinde duracağız. Mut'a nikahı nedir? Şartları nelerdir? Dayandığı deliller nelerdir? Neshedilmiş midir? Aşağıda bu soruların cevabını bulmaya çalışacağız.

C) Mut'a Nikahı:


1) Mut'a evliliği ve geçici (muvakkat) evlilik:
Bir kimse, aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadına; "Şu kadar para karşılığında şu kadar süre senin cinsel yönlerinden yararlanayım" veya "şu kadar para karşılığında beni cinsel yönlerinden yararlandır" diyerek teklifte bulunsa, kadın da kabul etse "mut'a nikahı" söz konusu olur.
Bazı fıkıh kaynaklarında süresi belirlenen "muvakkat nikah" mut'a nikahlının bir çeşidi olarak nitelendirilmiş ise de bu iki çeşit nikah arasında bazı ayrılıklar vardır. Ezcümle; geçici nikah şahitlerin önünde, belli bir süre zikredilerek evlilik ifade eden sözcükler kullanılmak suretiyle yapılır. Mut'a nikahı ise mut'a sözcüğü veya bu anlamda "kadının cinsel yönlerinden yararlanma" gibi ifadeler kullanılarak akdedilir. Bunda sürenin zikredilmesi gerekmediği gibi, şahit bulunması da şart değildir.
Dört mezhep imamına ve sahabe çoğunluğuna göre mut'a nikahı ve bunun benzerleri haramdır ve batıldır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi yalnız İmam Züfer (ö. 158/775) geçici evlilikte süre şartını geçersiz sayar ve böyle bir nikah akdini süresiz olarak meydana gelmiş kabul eder. Çünkü nikah fasit olan şartlarla batıl olmaz. Çoğunluk müctehitler ise geçici evliliği de mut'a evliliğine kıyas ederek bu konuda "akitlerde itibar lafza değil manayadır" prensibini esas almışlardır. (bk. el-Kasani, a.g.e., II, 272, 273; el-Meydani, el-Lübab, İstanbul, t.y., tıpkı basım, neşr. Dersaadet, III, 20, 21; Bilmen, a.g.e., II, 25)
İmamiyye Şiası ise müslüman veya ehl-i kitap kadınla yapılacak mut'a veya geçici evliliği caiz görmüştür. Ancak bu evlilik zina eden kadınla yapılırsa mekruh olur.

2) İmamiyye ekolüne göre mut'a evliliğinin esasları:

a) Süre ile birlikte mehrin zikredilmesi gerekir. Aksi durumda akit batıl olur. Süre zikredilmeyip, mehir miktarı belirtilse sürekli nikah akdi meydana gelir.
b) Akitten önce konuşulacak şartlar geçersizdir. Akit sırasında belirlenen ve nasslarla çelişmeyen şartlar bağlayıcı olur.
c) Gece veya gündüz cinsel birleşmeyi yahut kadından izinsiz doğum kontrolünü şart koşmak; erkek korunsa da doğacak çocuğun nesebini bu erkeğe bağlamak; bununla birlikte erkek, çocuğun nesebini reddederse mulaane yoluna gidilmeyeceğini şart koşmak mümkün ve caizdir.
d) Mut'a da talak (boşama) söz konusu olmaz. Konuşulan süre sona erince nikah kendiliğinden ortadan kalkar. Bu konuda Şia'nın görüş birliği vardır. Açık görüşe göre mut'a da mulaane yoluna da gidilemez (bk. "Mulaane (lian)" konusu).
e) Mut'a evliliği yapanlar arasında miras cereyan etmez. Ancak doğacak çocuk her ikisine mirasçı olur ve her ikisi de çocuğa mirasçı olur.
f) Mut'a nikahının süresi sona erince, meşhur görüşe göre kadın iki hayız süresince iddet bekler. Aybaşı hali olmayan kadın için bu süre 45 gündür.
g) Sürenin bitiminden önce akdi yenilemek geçerli olmaz. Eğer erkek süreyi uzatmak isterse, önce süreden geri kalan bölümü bağışlar ve yeni baştan akit yaparlar. (el-Muhtasar'un-Nafi' fî Fıkhi'l-İmamiyye, Nşr. Daru'l-Kitabi'l-Arabî, Mısır, t.y., S: 205-207; er-Ravdatü'1-Behiyye Şerhu'l-lem'ati'd-Dimaşkıyye, Daru'l-Kitabi'l-Arabî, Mısır, t.y.. s:2. 103 vd.: ez-Zühavlî. a.g.e.. VII. 64. 65.)
İmamiyye ekolü mut'a evliliğinin meşru olduğunu öne sürerken bazı ayet, hadis ve sahabe uygulamalarına dayanmışlardır. Biz aşağıda önce mut'a ile ilgili delilleri vereceğiz ve daha sonra bunların eleştirisini yapacağız. Böylece mut'anın lehinde ve aleyhinde olan delilleri bir arada değerlendirmek mümkün olacaktır.

3) İmamiyye'nin mut'a konusunda dayandığı deliller:
a) Kur'an'da şöyle buyurulur: "(Kadınlardan) hangisinden yararlandı iseniz, kararlaştırılmış olan ücretlerini verin." (en-Nisa, 4/24) Bu ayette kadınla evlenmek "zivac" değil, onun cinsel yönlerinden yararlanmak anlamına gelen "istimta" sözcüğü ile ifade edilmiştir. "Ücret'de mehir anlamında değildir. İstimta ve temettü' aynı anlamdadır. Yararlanma karşılığında bedel ödemek kira akdinde söz konusu olur. Bu yüzden mut'a da kadının cinsel yönlerinden yararlanma üzerine yapılmış bir çeşit "kira sözleşmesi" dir.
b) Bazı gazvelerde mut'a uygulamasına Allah'ın Rasülü tarafından ruhsat verilmiştir. Evtas, Umretü'l-Kaza, Hayber, Mekke Fethi ve Tebük bunlar arasındadır. (bk. eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VI, 136,137.)
Abdullah İbn Mes'ud (ö. 32/653) r.a. şöyle demiştir: "Biz Rasulullah (s.a.s) île birlikte gazalara katılıyorduk. Yanımızda kadınlarımız yoktu. Dedik ki: "Kendimizi iğdiş (cinsel gücü giderme) yapabilir miyiz?" Allah elçisi bizi bundan nehyetti. Sonra bize bir elbise vb. karşılığında belli bir süre için kadınlarla nikahlanmamıza ruhsat verdi. Abdullah İbn Mes'ud (r.a.) sonra şu ayeti okudu: "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz ve güzel şeyleri kendinize haram kılmayın." (el-Maide, 5/87; hadis için bk. Tefsîru Sure, 5/6, Nikah, 8; Tirmizî, Nikah, 2; Nesaî, Nikah, 4; İbn Mace, Nikah, 2; Darimî, Nikah, 1,3; Ahrned b. Hanbel, l, 175,176,183, II, 173.)
c) Cabir (r.a.)'ten şöyle dediği nakledilmiştir: "Biz Rasulullah ve Ebü Bekir devrinde bir miktar hurma veya un karşılığında mut'a nikahı yapıyorduk. Ömer (r.a.) bunu Amr b. Hureys olayında yasaklayıncaya kadar devam etti." (Müslim, Nikah, 16; Ebü Davud, Nikah, 29; Zeylaî, Nusbu'r-Raye, III, 181.)
d) İbn Abbas ve seleften bir topluluk mut'a'nın caiz olduğunu söylüyordu. Ashab-ı Kiramdan Esma binti Ebî Bekr, Cabir, İbn Mes'ud, Muaviye, Amr b. Hureys, Ebü Said (r. anhüm) de bu görüşte idiler. Tabiîlerden Tavus, Ata, Said b. Cübeyr ve İbn Cüreyc gibi diğer Mekke fakihleri de mut'a'yı caiz görenlerdendir.
e) İmam el-Mehdîde mut'a'yı caiz görmüş ve bunu Muhammed el-Bakır, Cafer es-Sadık ve İmamiyye'den nakletmiştir. (eş-Şevkani, a.g.e., VI, 135 vd.)
f) Zeydîler, çoğunluğun görüşüne uyarak mut'a nikahını meşru görmemişlerdir. Onlar ehl-i sünnet gibi İbn Abbas'ın önceki görüşünden döndüğünü söylemiştir. (İbnü'l-Murteza, el-Bahru'z-Zıhar, 1. baskı, III, 22)

4) Dört mezhebin mut'a aleyhinde dayandığı deliller:
a) "... Onların hangisinden yararlandıysanız" (en-Nisa, 4/24) ayetindeki "istimta"dan maksat "nikah akdi"dir. Ayetin baş tarafı ile önceki ve sonraki ayetler bir bütün olarak değerlendirilince bu anlam çıkar. "Ücret" ifadesine gelince, nikah konusunda mehir "ecr ve ücret" olarak ifade edilir. Şu ayetlerde bunu görmek mümkündür:"... Onları sahiplerinin izniyle kendinize nikahlayın. Ücretlerini de güzellikle onlara verin" (en-Nisa, 4/25). "Ey Peygamber! Biz, ücretlerini verdiğin kadınları sana helal kıldık" (el-Ahzab, 33/50). Bu ayetlerde "ücretten "mehir" anlamı kastedildiği açıktır.
İstimta ayetinde ücretin yararlanmadan sonra, peşin mehrin ise yararlanmadan önce verilmesi sözcükteki bir takdim ve te'hîr üslubundan ibarettir. "Kadınları boşadığınız zaman, onları... boşayın" (et-Talak, 65/1). "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi... yıkayın" (el-Maide, 5/6), ayetlerinde bu üslubu görmek mümkündür.
b) Bazı gazvelerde Allah Rasülünün mut'a nikahına izin vermesi zaruret nedeniyle olmuştur. Sonra Rasulullah (s.a.s) bunu kıyamete kadar ebedî olarak yasaklamıştır. Bu yasağı bildiren çeşitli hadisler nakledilmiştir. Bazıları şunlardır:
"Ey insanlar! Ben size kadınlarla mut'a nikahı yapmanız konusunda izin vermiştim. Şüphesiz Allah bunu kıyamete kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mut'a nikahlı kadın varsa, onu serbest bıraksın. Onlara verdiğiniz hiç bir şeyi almayın." (Müslim, Nikah, 22; İbn Mace, Nikah. 44; Darimî, Nikah, 16; İbn Hanbel, III, 406.)
Seleme b. el-Ekva' (r.a.)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Rasulullah (s.a.s) bize Evtas yılında üç gün süreyle mut'a nikahına ruhsat verdi, sonra bunu yasakladı." (Müslim, Nikah, 18; A.b. Hanbel, l, 142, IV 55.)
Sebre b. Ma'bed (r.a.)'den nakledilmiştir: "Allah Rasulü, Veda Haccı'nda mut'a nikahını yasaklamıştır." (Buhari, Megazî, 38; A.b. Hanbel, l, 79, III, 404, 405)
İmam Malik Zuhrî'den, onun da senediyle Hz. Ali'den naklettiğine göre şöyle demiştir: "Rasulullah (s.a.s) Hayber gazvesinde, mut'a nikahını ve evcil eşek etini yasaklamıştır." (Müslim, Nikah, 25-30, 32, Sayd, 23; eş-Şevkanî, a.g.e., VI, 20; Zeylaî, a.g.e., III, 177)

Diğer yandan Abdullah b. Abbas'ın yalnız zaruret halinde mut'ayı caiz gördüğü rivayet edilir. Ancak onun daha sonra bu görüşünden döndüğü de nakledilir. Saîd b. Cübeyr, İbn Abbas'tan şunu nakleder: "Sübhanallah! Ben neye fetva vermişim. Mut'a nikahı, murdar ölmüş hayvan eti gibi yalnız darda kalan için helal olur. Şiîlere gelince, onlar bunu genişlettiler, hükmü zaruret olana olmayana, mukîm veya yolcu herkese teşmil ettiler." (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 67, 68)
Tirmizî, İbn Abbas (r.a.)'ın görüşünden rücuunu şöyle nakleder: İbn Abbas şöyle demiştir: "Mut'a ancak İslam'ın ilk dönemlerinde vardı. Bir erkek bilmediği bir beldeye gider, orada bir kadınla ikamet edeceği süreye göre evlenir, kadın onun eşyasını korur, onun durumuyla ilgilenirdi. Sonra şu ayet indi: "O mü'minler ırzlarını koruyanlardır. Ancak karıları ve sağ ellerinin sahip olduğu cariyeleri bundan müstesnadır" (el- Müminun, 23/5, 6). İbn Abbas şöyle demiştir: "Bu ikisi dışında kalan her cinsel temas haramdır." (Tirmizi, Nikah, 28; eş-Şevkani, a.g.e., VI, 135)
Ümmet, ihtiyaç duyulmasına rağmen mut'a'yı menetmiştir. el-Hattabî'ye göre Şiîler bu konuda Hz. Ali'ye de muhalefet etmişlerdir. Çünkü Hz. Ali mut'a ruhsatının neshedildiğini söylemiştir. (el-Kasanî, a.g.e., II, 273; es-Sabünî, Tefsîru Ayati'l-Ahkam, 2. baskı. Dımaşk 1977, l, 457; ez-Zuhayli, a.g.e., VII, 68)
Şafiî, Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre geçici nikah ile mut'a nikahı aynı nitelikte olup her ikisi de batıldır. Ancak kimi kaynaklarda batıl yerine fasit terimi kullanılarak nikah şüphesi yüzünden tarafların doğrudan zina töhmetine karşı korundukları görülür.
Nitekim Malikî fakihlerinden İbn Rüşd (ö. 520/1126)'e göre mut'a nikahı şahitlerin önünde, mehir belirlenerek ve veli aracılığı ile, belli bir süre için yapılır. Akit süreli olduğu için fasit olur. Bu yüzden boşama gerekmeksizin feshedilir. Böyle bir evliliğe cür'et eden erkek ve kadına ise ta'zîr cezası (İslam devleti'nin belirleyeceği bir ceza türü) uygulanır. Bununla, doğacak çocuğun nesebi sabit olur ve kadına iddet gerekir. Ancak mut'a evliliği cinsel temastan önce feshedilmiş olursa mehir vermek gerekmez. Cinsel temastan sonra feshedilirse, tercih edilen görüşe göre, miktarı belirlenmiş olsun veya olmasın mehir gerekli olur.

İbn Rüşd daha sonra mut'a nikahının Hz. Peygamber tarafından haram kılınmış olduğunu bildiren haberlerin tevatür derecesine ulaştığını, ashab-ı kiramın çoğunluğunun ve ensar fakihlerinin tamamının da bu haramlığı benimsediğini belirtir. Son yasaklamanın ne zaman yapıldığı konusundaki görüş ayrılığını şöyle açıklar: Yasaklamanın Hayber gününde, Mekke Fethi veya Tebük Gazvesi yahut Veda Haccı veyahut Kaza Umresi yahut da Evtas vak'ası sırasında yapıldığına dair rivayetler vardır. (İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 49-50; Bilmen, a.g.e., II, 26)
Diğer yandan Hz. Ömer (ö. 23/643)'in Devlet başkanlığı sırasında minbere çıkarak mut'a'nın haram olduğunu ilan etmek ihtiyacını duyduğu dikkate alınırsa, ashab-ı kiramın bu konuda o güne kadar görüş birliği içinde olmadığı anlışılır. (es-Sabuni, a.g.e., I, 273)
Sonuç olarak mü'min, kitap ve sünnette esasları belirlenen meşru evlilik yolunu tercih etmelidir. Mut'a'ya Allah'ın Rasülü bazı zaruret durumlarında ru-sat vermişse de, daha sonra bunun yasaklandığı anlaşılmaktadır. Ancak bu bir nesih midir? Yoksa şarap ve domuz eti gibi bir yasaklama mıdır? şarap ve domuz etine kıyas edilirse zinaya düşme tehlikesi karşısında bu yola başvurulabileceği anlamına gelir. Ancak Hz. Peygamberin evlenemeyen gençlerden, zinaya karşı nafile oruç tutarak korunmalarını istediği dikkate alınırsa, İslam'ın ömür boyu süren sıcak aile yuvası müessesesini korumayı hedeflediği sonucuna varılır.

Vekil Aracılığı ile Evlenme


A) Evlilikte Vekalet Ve Kapsamı:


Akıllı ve ergin erkek ve kadın bizzat evlenebileceği gibi vekil aracılığı ile de evlenebilir. Ancak Hanefîler dışındaki üç mezhep, kadının nikahta taraf olmasını kabul etmedikleri için, onun vekil aracılığı ile nikah akdi yapmasını da kabul etmemişlerdir.
Nikahta vekaletin caiz oluşu şu delile dayanır. Ümmü Habîbe (ö. 20/640) Habeşistan'a hicret etmişti. Orada kocası vefat etmiş, kendisi desteksiz kalmıştı. Durumu öğrenen Hz. Peygamber, Habeş Necaşî'sine bir mektup yazarak Ümmü Habîbe'nin kendisine nikahlanmasını istedi. Burada Necaşî'nin evlendirmesinin vekil sıfatı ile olduğu açıktır. Ümmü Habîbe, Ebu Süfyan'ın kızı olup, Mekke'de müşriklerin işkencelerini artırması üzerine, Habeşistan'a göç eden heyete katılmıştı. (es-Serahsi, a.g.e., V, 15, 16; el-Kasani, a.g.e., II, 231; İbn Sa'd, Tabakat, VIII, 97, 98; Mecelle, mad. 1449,-1450; bk. Ebu Davud, Nikah, 28; A. b. Hanbel, VI, 427)

Temyiz gücüne sahip müslüman erkek veya kadın nikahta vekil olabilir. Vekil sözlü veya yazılı olarak bu görevi üstlenebilir. Vekaleti verme sırasında şahit bulunması şart değildir. Ancak şahid bulunması inkar durumunda isbat için gerekli olabilir.
Vekilin nikahta belli bir erkek veya kadını temsil ederek irade beyanında bulunması asıldır. Ancak bir kimse diğerine evlenme konusunda "umumî vekil" yetkisi de vermiş olabilir. Burada evlenilecek kişinin niteliklerini belirlemekle yetinilir: Ancak bu durumda vekil, özel izin bulunmadıkça temsil ettiği kimseyi kendisi, usul veya fürüundan birisi ile evlendiremez. Çünkü bu durumda, vekilin temsil yetkisini kötüye kullanması mümkündür. Diğer yandan velide nikah sırasında hazır bulunmayarak kendisini bir vekile temsil ettirebilir. (es-Serahsî, a.g.e., V, 21, 22; Döndüren, a.g.e., s: 203, 204)

B) Evlilikte iki Tarafın Birlikte Temsili:


Evlilik sırasında tek kişinin asîl, veli veya vekil sıfatı ile iki tarafı birlikte temsil ederek, şahitlerin önünde nikah akdini meydana getirmesi mümkün ve caizdir. Şu durumlarda temsil tek kişide toplanır:
1. Her iki tarafın velisi olan kimse, iki tarafı birden temsil ederek nikah akdedebilir. Mesela; bir dede, daha önce vefat eden iki oğlunun, oğul ve kızını veli sıfatı ile evlendirebilir.
2. Asil ve veli sıfatının tek kişide toplanması. Veli durumunda olan amca oğlunun, amcasının kızım kendisine nikahlaması gibi.
3. Bir kimse iki tarafın birlikte vekili olabilir. Ukbe bin Amir (ö. 58/677) r.a.'ten rivayete göre, Hz. Peygamber bir adama; "Seni filanca kadınla eviendirmeme razı mısın?" diye sormuş, adamın "evet" demesi üzerine, kadına da "Seni filanca erkekle evlendirmeme razı mısın?" diye sormuştur. Kadın da "evet" deyince, onları birbiriyle evlendirmiştir. (Ebu Davud, Nikah, 31.)
4. Asil ve vekil sıfatlarının tek kişide toplanması da mümkündür. Nitekim Abdurrahman bin Avf (ö. 31/651), Ümmü Hakîm binti Karız (r. anha)'ya ; "Evlenmen konusunda bana yetki veriyor musun." diye sordu. Kadın "evet" deyince de; "Seni kendime nikahladım" dedi. (Buharî, Nikah, 37.)
Şafiîlere göre, nikahta bir kişinin iki tarafı temsil etmesi, ancak bu kişinin iki tarafın da velisi olması durumunda mümkündür. (es-Şirbînî Muğnî'l-Muhtac. Mısır, t.y. II. 147 vd.)
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 04:26
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
27 Kasım 2006       Mesaj #6
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

Mehir Terimi ve Kapsamı


Mehir; evlenme sırasında kadına bu adla verilen veya daha sonra verilmesi kararlaştırılan mal veya paradır. Bir fıkıh terimi olarak mehir yerine eş anlamlısı olan; "ecr", "ukr", "nıhle", "saduka", "farîza", "hibe", "tavi" veya "nikah" sözcükleri de kullanılır.
Eski çağlardan beri aile yuvası içinde erkekle kadın arasında kendiliğinden bir görev bölümü anlayışı görülmüştür. Buna göre, erkek dışarıda geçim için kazanç sağlamaya çalışırken, kadın da daha çok evin iç yönetimi, yemeğin hazırlanması ve çocuğun eğitim ve bakımı gibi ev içi hizmetlere yönelmiştir. Bu fıtrî yöneliş sonunda ailenin malî yükümlülüklerini daha çok evin erkeği üstlenmiştir. Mehir, nafaka, evin gerekli eşyasını temin etmek bunlar arasındadır.
Aile yuvası içinde erkeğe malî sorumluluk verilmesinin nedeni Kur'an-ı Kerîm'de şöyle açıklanmıştır: "Erkekler kadınlardan daha güçlü kuvvetlidirler. Bunun nedeni şudur: Allah onlardan kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkek, mallarından evin geçimin! sağlamaktadır." (en-Nisa, 4/34)

Evlilikte doğan ilk haklardan olan mehir kitap ve sünnet delillerine dayanır.
Allahü Teala şöyle buyurur: "Aldığınız kadınların mehirlerini yürekten isteyerek ve Allah'ın bir atıyyesi olarak verin. Eğer onlar size gönül rızasıyla bir şey bağışlarsa onu afiyetle yeyin." (en-Nisa, 4/4) Çoğunluk fakihlere göre burada hitap kocalaradır. Kimi bilginler ise hitabın velilere olduğunu söylemişlerdir. Çünkü cahiliyye devrinde mehri kızın velisi alır ve adına da "nihle" denilirdi. Yukarıdaki ayetin, mehrin kadına ait bir hak olduğunu belirlemek için indiği nakledilmiştir. (İbn Kesîr, Muhtasar Tefsir, Beyrut 1402/1981, l, 357; Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, y.ve t.y., II, 512, 513.) Başka bir ayette ise mehirden şöyle söz edilir: "Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız bile ondan hiç birşey geri almayın." (en-Nisa', 4/20)

Mehrin evlilikte gerekli bir hak olduğu şöyle belirlenir: "Haram olanlar dışındaki kadınlarla evlenmeniz, iffetli olarak ve zina etmeksizin yaşamak ve mallarınızdan onlara mehir vermek şartıyla size helal kılındı. Onlardan yararlanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir miktarını belirledikten sonra karşılıklı rıza ile indirim yapmanızda bir sakınca yoktur." (en-Nisa', 4/24.)
Abdullah b. Abbas (r. anhüma)'dan nakledildiğine göre Hz. Ali, Allah elçisinin kızı Hz. Fatıma ile evlenirken "hutamî zırhı" denilen değerli bir zırhını mehir olarak vermiştir. (Nesaî, Nikah, 76; Ebü Davud, Nikah, 24, 25.)
Diğer yandan bir kadınla evlenmek isteyen bir sahabiye Allah'ın Rasulü mehir olarak bir şeyler vermesini bildirmiş, ancak erkeğin fakir olduğunu görünce, "demirden bir yüzük bile olsa evde araştır ve getir" buyurmuş, erkek bunu da temin edemeyince, onu bildiği Kur'an karşılığında bu kadınla evlendirmiştir. (Nesaî, Nikah, 62; eş Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VI, 170)
Mehirle ilgili ayet ve hadislerin topluca incelenmesinden şu sonuca ulaşılmıştır. Hz. Peygamber herhangi bir evliliğin mehirsiz olarak akdeditmesine ruhsat vermemiştir. Eğer mehir vacip olmasaydı, bunu göstermek için arada bir onu terkederdi.
Öbür yandan mehrin kadına ait bir hak olduğu konusunda görüş birliği vardır. Ancak mehrin hükmü, miktarı ve niteliği üzerinde bazı görüş ayrılıkları bulunmaktadır. (bk. es-Sarihsi, el-Mebsut, V, 62; el-Kasani, el-Bedayi,II, 274 vd.; İbnü'l Humam, Fethu'l-Kadir, II, 434 vd.; el-Cassas, Ahkamü'l-Kur'an, III, 86)

Kimi gayri müslim topluluklarda, özellikle Musevîlerde drahoma denilen mehir benzeri bir meblağ evlenen eşler arasında cereyan etmektedir. Ancak drahoma evlenen kadının kocasına verdiği veya vermeyi üstlendiği bir meblağ veya maldır. Mehir ise bunun aksine erkeğin kadına önem ve değer verdiğinin bir sembolü olmak üzere verilir. Bir İslam toplumunda mü'min bir kadınla cinsel temas ya nikahsızlık nedeniyle had cezasını gerektirir, ya da evliler arasında olmuşsa mehri gerekli kılar. Bu, kadına duyulan saygının bir sonucudur.

Mehir, nikah akdinin rükün veya şartlarından olmayıp, evlilik sonunda ya önceden belirlenmekle ya da hiç konuşulmaması durumunda kendiliğinden meydana gelen haklardandır. Bu, yüzden mehirsiz akdedilecek nikah geçerli olur ve kadın emsal mehre hak kazanır. Allahü Teala şöyle buyurur: "Kendileriyle cinsel temasta bulunmadığınız veya kendilerine mehir tayin etmediğiniz eşlerinizi boşamışsanız, bunda size bir sakınca yoktur." (el-Bakara, 2/236.) Bu ayette cinsel birleşmeden veya mehir tesbitinden önce kadını boşamanın geçerli olduğu belirlenmektedir. Boşama ancak sahih evlilikte söz konusu olduğuna göre, ayet nikah sırasında mehrin konuşulmasının bir rükün veya bir şart olmadığını gösterir.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in bir mehir belirlenmeden evlendirdiği sahabiler de olmuştur. Nitekim Ukbe b. Amir (r.a.)'ten nakledildiğine göre Allah'ın elçisi bir sahabiye "Seni filanca kadınla evlendireyim mi?" diye sormuş, erkeğin "evet" demesi üzerine aynı soruyu kadına da sormuş, kadının da kabul etmesi üzerine onları evlendirmiştir. Burada evlilik akdi yapılırken mehirden hiç söz edilmediği görülür. Ancak bu sahabinin, sonradan vefatından önce eşine, Hayber gazvesinden kendisine ganimet olarak isabet eden payını mehir olmak üzere verdiği nakledilmiştir. (Ebu Davud, Nikah, 30, 31)
Malikî mezhebine göre ise mehir nikahın bir rüknü olup, onsuz nikah akdi geçersiz olur. Bu duruma göre, Malikiler dışında çoğunluk fakihlere göre mehir konuşulmaksızın yapılacak evlilik akdi geçerli olur ve kadın zifaftan sonra emsal mehre hak kazanır.

Mehir Olabilen Şeyler


İslam'da satışı veya kullanılması yasaklanmayan her şey mehir olarak verilebilir. Menkul ve gayri menkul mallar, zinet eşyası, standart (mislî) olan şeyler ve hatta menkul veya gayri menkul bir maldan yararlanma hakkı bunlar arasında sayılabilir. Ancak İslam'ın yasakladığı içki, domuz eti veya murdar ölmüş hayvan eti gibi şeyler mehir olamaz. Bu gibi şeyler mehir olarak belirlense, evlilik akdi mehirsiz yapılmış sayılır ve kadın emsal mehre hak kazanır. (el-Kasani, a.g.e., II, 227 vd; İbn Abidin, A.g.e., Mısır, t.y., II, 252, 458-461; el-Cassas, Ahkamu'l-Kur'an, II, 143)

Bir erkeğin, evleneceği kadına Kur'an-ı Kerîm okumayı veya bir takım dinî hükümleri öğretmesinin mehir sayılıp sayılmaması müctehitler arasında tartışılmıştır. İlk Hanefî müctehitlerine göre Kur'an ve fıkıh öğretimi mehir yerine geçmez. Çünkü Kur'an öğretimi ve benzeri ameller taat niteliğinde olup, kişi bunları Allah'a yaklaşmak için yapar. Diğer yandan, mehirden söz eden ayetteki "... mallarınızla istemeniz..." (en-Nisa, 4/24) ifadesi mehrin "mal" niteliğinde olmasını gerektirir.
Sonraki Hanefî fakihleri ise Kur'an öğretimi ve diğer dinî hizmetlerin; -şart- ların değişmesi ve insanların geçim için çok meşgul olması gibi nedenlerle- bir ücret karşılığında yapılabileceğine fetva verdiler. Delil; Hz. Peygamber'in bildiği Kur'an'ı eşine öğretmesi karşılığında bir erkeği evlendirmesidir. (bk. Buharî, Nikah, 14, 35,44, Fadailü'l-Kur'an, 22. Libas, 49; Müslim, Nikah, 76.) İlk Hanefî müctehitleri, bu hadisi te'vil ederek, mehirsiz evlendirmenin Hz. Peygamber'e mahsus bir muamele olduğunu söylemişlerdir. (eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VI, 170; el-Askalanî, Buluğu'l-Meram, terc. A. Davudoğlu, İst. 1967, III, 247 vd.; Bilmen a.g.e., VI, 173.)

Mehrin Üst ve Alt Sınırı


Mehrin en çok miktarı için bir sınır getirilmemiştir. Ayette şöyle buyurulur: "Onlardan birisine yüklerle mehir vermiş olsanız bile, içinden bir şey almayın." (en-Nisa', 4/20.)
Hz. Ömer, Hz. Peygamber'in eşi ve kızları için en çok 480 dirhem gümüş para mehir uyguladığını dikkate alarak kendi hilafeti sırasında mehri 400 dirhemle sınırlamak istemişti. O devirde beş dirhem yaklaşık bir kurbanlık koyun bedelidir. Hz. Ömer minberden indikten sonra Kureyş'li bir kadın, yukarıdaki ayeti (en-Nisa, 4/24) okuyarak, Allahü Teala'nın mehir için bir sınır getirmediğini, aksine kadınları yükler, dolusu mehre layık gördüğünü söyledi. Bunun üzerine yeniden minbere çıkan Hz. Ömer şöyle demiştir: "Size kadınlarınız için 400 dirhemden fazla mehir vermenizi yasaklamıştım. İsteyen malından dilediği kadar verebilir." (eş-Şevkanî, a.g.e., VI, 168; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, Mısır, t.y., IV, 283 vd.)
Mehrin en az miktarı ise Ebu Hanîfe'ye göre on dirhem gümüş veya bunun karşılığıdır. Delil; hırsızlıkta had cezasının uygulanmasını gerektiren en az miktar bir dinar (yaklaşık dört gram 22 ayar altın para) olup bu da Hz. Peygamber döneminde on dirhem gümüş para değerindedir.
İmam Malik'e göre mehrin en az miktarı üç dirhem gümüştür. Bu mezhep de kendi hırsızlık nisabını ölçü almıştır. İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel en az miktar için bir sınır koymamışlardır. Delilleri; mehir ayetinde malın azına bir sınır konulmamasıdır. (bk. Nisa 4/4, 24; Buhari, Nikah, 34-51; ez-Zühayli, a.g.e., VII, 256; Bilmen, a.g.e., IV, 121-123; Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, İstanbul, 1983, s: 279, 280)

Mehrin Çeşitleri


Mehir genel olarak miktarı taraflarca belirlenen (mehr-i müsemma) veya miktarı örfe bırakılan mehir olmak üzere ikiye ayrılır. Miktarı taraflarca belirlenen mehir ise peşin (muaccel) ve ödemesi geri bırakılan (müeccel) mehir diye ikiye ayrılır. Aşağıda bu çeşitleri açıklayacağız.
1) Miktarı taraflarca belirlenen (müsemma) mehir:
Bu, nikah akdi sırasında veya daha sonra eşlerin karşılıklı rıza ile belirledikleri mehirdir. Ayette bu çeşit mehirden şöyle söz edilir: "Eğer siz, onları kendileriyle cinsel temasta bulunmazdan önce boşar, fakat daha önce onlara bir mehir tayin etmiş bulunursanız, bu tayin ettiğiniz mehrin yarısı onlarındır." (el-Bakara. 2/237.)
Miktarı belirlenmiş olan mehir de peşin verilip verilmemesi durumuna göre ikiye ayrılır. Peşin veya vadeli mehir.

a) Peşin (muaccel) mehir:
Eşlerin daha önce miktarını belirledikleri mehir, nikah akdi sırasında verilebileceği gibi, sonraki bir tarihte de ödenebilir. İşte akit sırasında peşin olarak verilen mehre "peşin mehir" denir. Eşler mehrin miktarını belirlemekle birlikte, ödeme, şeklini tesbit etmemiş olurlarsa, peşin ödenecek miktar örfe göre belirlenir. Örf, tamamının veya bir bölümünün peşin, geri kalanın ileri bir tarihte verilmesi şeklinde meydana gelmişse, buna göre amel edilir. Çünkü mehrin ödeme şekli üzerindeki örf, aksi kararlaştırılmadıkça eşler arasında şart koşulmuş gibidir. Hadiste şöyle buyurulur: "Müslümanların güzel gördüğü şeyler Allah nezdinde de güzeldir." (Ahmed b. Hanbel, l, 379.)
Diğer yandan kimi fakihler, kadına zifaftan önce mehrin bir bölümünü vermeyi müstehap sayarlar. Delil; Hz. Ali'nin evlilik sırasında Hz. Fatıma'ya zırhıNI mehir olarak vermesidir. Bu evlilik Medîne'de, Hicretin ikinci yılında vuku bulmuş ve mehrin ödenmesi konusunda Medîne örfüne uyulmuştur. (M. Muhyiddîn Abdülhamîd, el-Ahvalü'ş-Şahsiyye, s: 140, 141.)
Günümüzde Mısır'da geçerli olan örfe göre, genel olarak mehrin üçte ikisi, Fas Devleti'nde ise yarısı peşin olarak alınır. (Halil Cin, İslam ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara, 1974, s: 128)

b) Ödemesi sonraya bırakılan (müeccel) mehir:
Mehrin tamamını peşin olarak değil de, evlenmenin sona ermesi beş veya on yıl sonunda yahut kocanın ölümü halinde ödenmesi kararlaştırılabilir. İşte bu şekilde, ödenmesi belirli vadeye bağlanmış olan mehir "vadeli (müeccel) mehir" adını alır. Bu durumda kadın, belirlenen va'de gelmeden önce mehri isteyemez. Miktarı belirlendiği halde, ödeme durumundan söz edilmeyen ve bu konuda örf de bulunmayan mehir; boşanma veya eşlerden birisinin ölümü halinde peşine dönüşür. Boşamanın kesin (bain) veya cayılabilir (ric'î) nitelikte olması, sonucu değiştirmez. Ancak ric'î boşama durumunda mehir, iddetin sonunda peşine dönüşür. (Mehmed Zihni, Ni'met-i İslam, istanbul, s: 641 vd.)

2) Miktarı örfe bırakılan mehir (mehr-i misil-emsal mehir):
Kadının emsali dikkate alınarak belirlenen mehir. Kadın şu durumlarda emsal mehre hak kazanır:
a) Nikah akdi sırasında mehrin konuşulmaması durumunda kadın daha sonra emsal mehre hak kazanır. Evlilik sırasında mehrin bilerek veya bilmeyerek konuşulmaması nikah akdine zarar vermez. Çünkü nikah akdi evlenecek eşlerin icap ve kabulü ve gerekiyorsa velilerin icazeti ile tamam olur. Mehir ise nikahın rüknü olmayıp, mali sonuçlarındandır. Bu yüzden nafaka hakkı gibi kendiliğinden meydana gelir. Mehir konuşulmadığı halde koca vefat ederse, karışı emsal mehrini miras malından alır. Kadın vefat ettiği takdirde ise onun mirasçıları emsal mehri kocadan alırlar.
b) Mehir belirlenmiş olmakla birlikte, mehir hakkında aşırı bilinmezliğin bulunması veya mütekavvim olmayan (alım-satımı caiz olmayan) bir malın mehir olarak belirlenmesi durumlarında kadına emsal mehir gerekir. Mesela; mehrin ev, otomobil, hayvan gibi mutlak şekilde belirlenmesi durumunda, bunların nitelikleri belirsiz olduğu için "aşırı bilinmezlik"ten söz edilir ve bu durumda emsal mehir gerekir. Yine Şarap, domuz eti gibi İslam'ın yasakladığı mütekavvim olmayan şeylerin mehir olarak tesbit edilmesi de geçersiz olup, kadın emsal mehre hak kazanır.
c) Tarafların mehirsiz evlenmeyi kararlaştırması durumunda böyle bir şart geçersiz olup kadın emsal mehire hak kazanır. Şıgar adı verilen trampa evliliğinde iki aile karşılıklı olarak kızlarını mehirsiz evlendirmeyi kararlaştırırlar. Böyle bir anlaşma hadisle yasaklanmıştır. Allah'ın elçisi "İslam'da şigar evliliği yoktur." (Nesaî, Nikah, 60, Hıyel, 15, 16; Müslim, Nikah, 60; ibn Mace, Nikah, 16; bk. Buharî, Nikah, 28; Müslim, Nikah, 57, 59, 61.) buyurmuştur. Hanefîlere göre evlilikte şigar anlaşması geçersiz olup, nikah sahih olarak meydana gelir ve kadın emsal mehre hak kazanır. Şigar evliliği İmam Şafiî, Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre fasittir. (el-Kasanî, a.g.e., II, 282, 283; el-Fetava'l-Hindiyye, l, 309-311; Bilmen, a.g.e., II, 6, 119-120, 140, 142)
d) Mehrin konuşulup konuşulmadığı veya miktarı konusunda eşler arasında anlaşmazlık çıkarsa kadın emsal mehir alır. Ancak bu konuda hangisi delil getirirse kabul olunur. Delil getiremezlerse "mehir konuşulmadı" diyenden (inkar eden) yemin istenir. O, yeminden kaçınırsa, diğer eşin iddiası sabit olur. Yemin ederse, kadın emsal mehir alır. (Molla Hüsrev, Duraru'l-Hukkam, I, 342)
Emsal mehrin belirlenmesinde şu kriterler dikkate alınır. Bunun için evlenecek olan kadının babası tarafından en yakın hısımı olan kız kardeş, yeğen veya hala gibi kadınlardan; yaş, güzellik, servet, takva, akıl, dine bağlılık, bekarlık, iffet, ilim, edep, güzel ahlak gibi niteliklerde benzeri olan kadınların daha önce evlenirken aldıkları mehir miktarı ölçü alınarak "emsal mehir" belirlenir. Kadının bu niteliklerde dengi olan bir hısımı bulunmazsa iki tane adaletli erkek veya bir erkek iki kadının şahitliği ile emsal mehir belirlenir. Bu da mümkün olmazsa mehr-i misli belirlemesi için hakime başvurulur. (el-Kasani, a.g.e., II, 287; Bilmen, a.g.e., II, 119)

Mehir ve Başlık Parası İlişkisi


Mehir, evlenecek olan kadının hakkıdır. Babası veya dedesi mehri kadın adına teslim alabilir, fakat ona sahip olamaz. Ancak kadın razı olmadığı takdirde veliye yapılacak mehir ödemesi geçerli değildir. Kadın; küçük, akıl hastası veya bunamış olursa mehir onun adına velisine verilir.
Günümüzde "başlık parası" adıyla velinin koca tarafından aldığı para ile çeyiz alınmış veya evlenecek kadına harcanmış olursa bunun mehir olarak nitelendirilmesi mümkündür. Ancak böyle bir parayı kızın babası alır ve kendi özel işleri için harcamış olursa bunun mehir ile ilgisi bulunmaz. Acaba kızın babasının mehir dışında damattan böyle bir parayı alma hakkı var mıdır? Aşağıda, başlık parası denilen bu paranın hükmünü belirlemeye çalışacağız.

Ebu Hanîfe ve diğer kimi fakihlere göre, kızın babasının evlenecek erkekten mehir dışında bir şey alması caiz değildir. Osmanlı Devleti uygulamasında başlık parası için "cebrî hibe (zor altında kalanın yaptığı bağış)" hükümleri uygulanmıştır. Buna göre koca, uygun bulduğu takdirde başlık parasını daha sonra rucû yoluyla kayın pederinden geri isteyebilecektir. Ancak böyle bir rücû, aile içinde huzursuzluklara yol açabileceği için belki evliliğin yürümemesi durumunda başlık parasının geri istenmesi düşünülebilir. Nitekim 1917 tarihli Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi'nde başlık parası şu şekilde düzenlenmiştir: "Mehir, evlenen kadının hakkı olup onunla çeyiz yapmaya zorlanamaz. Bir kızı evlendirmek veya teslim etmek için ana-baba veya diğer hısımların, kocadan akçe veya benzeri şeyleri almaları memnudur" (H.A.K. mad. 89, 90).

Ahmed b. Hanbel'e göre baba, kızını evlendirirken mehir yanında başka bir meblağ alabilir. Delil; Hz. Musa'nın Şuayb (a.s)'ın kızı ile evlenmek için sekiz yıl çobanlık yapmasıdır. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Şuayb (a.s), Musa'ya dedi ki; bu iki kızımdan birini, sen bana sekiz yıl işçilik yapman şartıyla, sana nikahlamak istiyorum. Eğer işçiliğini on yıla tamamlarsan o da kendinden." (el-Kasas, 28/27) Bu ayet-i kerime, karşılığında ücret alınabilen yararlanmanın mehir olabileceğini gösterir. Hanbelîler dışındaki diğer mezheplere göre, burada başlık parasından çok babanın kızı adına almış olduğu mehir söz konusudur. Nitekim, Hz. Musa'nın, Şuayb (a.s)'ın yurdunda evlendirilmesi ve daha sonra mal-mülk sahibi olarak yeniden Mısır'a dönmesi bunu gösterir.
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 04:28
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
27 Kasım 2006       Mesaj #7
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

Kadının Mehrin Tamamına Hak Kazandığı Durumlar


Kadın mücerred evlilik akdi ile mehir üzerinde hak sahibi olamaz. Cinsel temas, sahih halvet veya eşlerden birisinin ölümü kadını, mehir üzerinde hak sahibi kılar. Aşağıda bunları kısaca açıklayacağız.

1) Cinsel temas (zifaf):


Evlilikte ilk cinsel birleşme ile kadın mehrin tamamı üzerinde hak sahibi olur. Mehir peşin konuşulmuşsa bunu teslim alma hakkı doğar. Hatta bu durumda kadın mehri teslim almadıkça cinsel temastan kaçınma hakkına sahiptir. Mehir sonraki bir vadeye bağlanmışsa, vadesi gelmedikçe istenemez. Evlilikte cinsel temas veya sahih halvet sonucunda kadının mehrin tamamma hak kazanması şu ayete dayanır: "Bir eş yerine başka bir eş alırsanız, onlardan birine yükler dolusu mal vermiş olsanız bile, ondan bir şey geri almayın." (en-Nisa', 4/20)
Burada evliliğin sahih veya fasit olması sonucu değiştirmez. Hatta kadınla cinsel temasın hayız, nifas, ihram, oruç veya itikat durumlarında olması da sonucu etkilemez. Çünkü koca cinsel temasla hakkını aldığı için, buna karşılık kadının da mehir üzerindeki hakkı kesinleşir. Mehir miktarı daha önce evlilik sırasında belirlenmemiş ise, ya sonradan karşılıklı rıza ile belirlenir ya da emsal mehir gerekir. Ayette şöyle buyurulur: "Birbirinize kaynaşıp başbaşa kalmışken ve onlar sizden kuvvetli bir ahit almışken, verdiğinizi nasıl geri alabilirsiniz." (en-Nisa', 4/21.) Bu ayetteki, "kaynaşıp başbaşa kalmak" anlamına gelen "ifda" cinsel temas olarak tefsir edilmiştir. İşte cinsel temasla bir hak halini alan mehir, artık ödenmedikçe veya hak sahibi olan kadın tarafından borçlu koca bu konuda ibra edilmedikçe düşmez. (bk. el-Kasanî, a.g.e., II, 291 vd.; eş-Şirazî, el-Mühezzeb, II, 57 vd.; İbn Kudame, el-Muğni, VI, 716; ez-Zühayli, el-Fıkhu'l-İslami ve Edilletüh, VII, 289)

2) Sahih halvet (eşlerin başbaşa kalması):


Sahih bir nikahla evli bulunan eşlerin, kimsenin görmediği ve istekleri dışında kimsenin giremeyeceği kapalı veya kapalı sayılan bir yerde yalnız olarak kalmalarına "sahih halvet" denir. Başbaşa kalmaya engel sayılan durumların da bulunmaması gerekir. Eşlerin yanında üçüncü bir kişinin bulunması, karı-kocada cinsel birleşmeye engel bir durumun olması, hastalık, küçüklük, ay hali, farz oruçlu olmak, farz veya nafile hac için ihramda bulunmak başba'şa kalsa bile eşler için cinsel temas engeli sayılan haller arasındadır. (İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, II, 465) Eşlerin bu engellerle birlikte başbaşa kalmasına ise "fasit halvet" denir. Mesela; düğünden önce trafikkazası geçiren nikahlısının başında hizmet için hastanede kalan kadının bu başbaşa kalışı fasit halvet niteliğinde olup mehre hak kazandırmaz.

Sahih halvetin sonuçları şunlardır:
a) Bu halvetten sonra eşler boşanırsa kadın mehrin tamamına hak kazanır. Eğer mehrin miktarı konuşulmamışsa emsal mehir gerekir. Burada kadın evlenmeyi istediği bir erkekle, cinsel temas engeli olmayan bir ortamda başbaşa kaldığı için, daha sonra boşanma olunca kadının yeniden evlenmede, önceki şartlarla eş bulması güç olabilecektir. İşte bu eksikliğin mehirle giderilmesi hedeflemiş olmalıdır (bk. en-Nisa, 4/21).
b) Yine bu şekilde boşanan kadın iddet bekler. İddet süresince nafaka ve halvetten en az altı ay sonra doğacak çocuğun nesebinin babaya bağlanması gibi haklardan yararlanır. (ez-Zühayihi, a.g.e., VII, 292; Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, s: 287. Ş.İ.A. "Mehir" mad., IV, 110)

3) Eşlerden birisinin ölümü:


Sahih evlilikte, cinsel temastan önce eşlerden birisinin ölümü durumunda, kadının önceden miktarı belirlenen mehrin tamamına hak kazandığı konusunda görüş birliği vardır. Çünkü ölümle nikah akdi feshedilmiş olmaz, belki mali sonuçlarını doğrurarak sona erer. Mehir de bunlar arasındadır. Ancak vefat eden kadın olursa, mehri mirasçıları isteyebileceği için bunlar arasında kocası da vardır. Bu yüzden koca mehirden kendi miras payı olan dörtte bir veya ikide bir miktarı düşebilir.
Çoğunluk müctehitlere göre cinsel temastan önce eşlerden birisi ölür ve daha önce mehir miktarı belirlenmiş olmazsa kadın mehr-i misle hak kazanır. Delil Abdullah b. Mes'ud (ö. 32/652)'un naklettiği şu hadistir. "Cinsel temastan önce kendisi veya kocası vefat eden kadın için daha önceden bir mehir konuşulmamışsa emsal mehir gerekir. Bunda ne aldatma ve ne de hile olmaz. Kadın iddet bekler, miras hakkına sahip olur". Ashab-ı kiramdan Ma'kıl İbn Sinan, ibn Mes'ud'a şöyle dedi: Hz. Peygamber Vaşık kızı Berva' hakkında senin naklettiğin gibi hüküm vermişti." (Ebu Davud, Nikah, 31; Nesai, Talak, 57; İbn Mace, Nikah, 18; Darimi, Nikah, 47)

4) Kadının kocasının evinde bir yıldan çok kalması:


Malikîlere göre, kocasının evinde cinsel temas olmaksızın en az bir yıl kalan kadın mehrin tamamına hak kazanır. Hanefi ve Hanbelilere göre ise bu süre içinde eşler herhangi bir tarihte yalnız başbaşa kalmışlarsa (sahih halvet) kadın mehre hak kazanır. Aksi durumda mehir gerekmez. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 292, bk. İbn Rüşd, a.g.e., II, 20)

Kadının Mehrin Yarısına Hak Kazandığı Durumlar


Sahih evlilik cinsel temas veya sahih halvetten önce kocanın fiili ile sona ermişse, kadın daha önceden miktarı belirlenmiş olan mehrin yarısını alabilir. Eğer mehrin tamamı daha önceden peşin olarak ödenmişse, kadın bunun yarısını kocasına geri vermek zorunda bulunur. Delil şu ayettir: "Eğer siz onları, kendileriyle cinsel temasta bulunmazdan önce boşar, fakat daha önce mehir tesbit etmiş olursanız, bu mehrin yarısı onlarındır." (el-Bakara, 2/237.)
Bu ayetin hükmüne göre, kadının yarı mehir almasının şartları üç maddede toplanabilir, a) Mehir daha önceden tesbit edilmiş olacak, b) Koca, karısını cinsel temastan önce boşamış bulunacak, c) Kadın mehir hakkından vazgeçmemiş olacak.
Burada evlilik boşama ile sona erebileceği gibi fesih, ila, mulaane, kocanın iktidarsızlığı, İslam dinini terketmesi, karısı müslüman olduğu halde kendisinin İslam'a girmekten kaçınması, kadının usul ve füruuna hurmet-i müsahareyi (sıhrî hısımlık) gerektiren bir fiil işlemesiyle de sona erebilir. Bütün bu durumlarda evliliğin sona ermesi kocanın fiili ile olmuş bulunur ve kadın bu yüzden yarı mehre hak kazanır. Yeter ki bu ayrılık cinsel birleşmeden önce meydana gelsin. Bu çeşit ayrılıkta kadına iddet gerekmez. (el-Kasanî, a.g.e., II, 296 vd.; İbnü'l-Humam, Fethu'l-Kadîr, II, 438-439)

Mehir miktarı nikah akdi sırasında belirlenmemiş olur veya eşler mehirsiz evlenme konusunda anlaşmış bulunur yahut belirleme geçerli sayılmaz veyahut ayrılık eşlerin rızası veya hakimin kararıyla gerçekleşmişse ve bu ayrılma cinsel temastan yahut sahih halvetten önce olmuşsa Hanefi ve Hanbelilere göre kadına mehir gerekmez. Ancak böyle bir kadın mut'a denilen bir mala hak kazanır. Delil şu ayettir: "Kendileriyle temas etmediğiniz veya kendilerine bir mehir tayin etmediğiniz kadınları boşamışsanız, bunda size bir günah yoktur. Ancak onları ma'ruf bir yararlandırma (mut'a) ile yararlandırın." (el-Bakara, 2/236)
Mut'a; kocanın; mal, giysi veya yiyecek olarak boşanmış eşine verdiği şeyler demektir. Ayette mut'a'nın miktarı belirlenmemiş ve bu husus içtihada bırakılmıştır. Ebu Hanife'ye göre, mut'a'nın en azı bir giysi, baş örtüsü ve bir yorgan olup mehr-i mislin yarısından çok olamaz. (es-Serahsi, el-Mebsut, V, 82, 83; es-Sabuni, Tefsiru Ayati'l-Ahkam, I, 379-380)

Kadına Mehir Verilmesi Gerekmeyen Durumlar


İki durumda kadına mehir vermek gerekmez.
1) Evlenme akdi fasit olur ve koca karısını cinsel temastan önce boşarsa, erkeğin mehir veya mut'a vermesi gerekmez. Burada evliliğin karşılıklı rıza ile veya hakimin hükmü ile sona ermesi sonucu değiştirmez.
2) Evlilik akdi sahih olur, fakat cinsel temas veya sahih halvetten önce kadının fiili ile sona ermiş bulunursa kadın yine bir şey alamaz. Kadının küçük yaşta nikah akdinin velisi tarafından yapılması, dinden çıkması veya kocası İslam'a giren ve ehli kitaptan olmayan kadının, müslüman olmaktan kaçınması durumlarında evlilik akdi kadın tarafından veya kadın sebebiyle sona ermiş sayılır. Kadının kocasının usul veya fürüundan birisiyle hurmet-i musahareyi gerektiren bir fiil işlemesi mesela; zina etmesi veya bunlardan birisiyle yasak aşk yapması durumlarında da evlilik kadın tarafından sona erdirilmiş sayılır. (el-Kasani, a.g.e., II, 336, 337)

Sonuç olarak mehir evlilik süresinde kadın için bir yedek akçe niteliğindedir. Çünkü onun beklenmedik bir zamanda kocasını kaybetmesi veya boşanmaları durumunda kendisine yeni bir hayat programı hazırlayıncaya kadar mehir ona destek sağlar. En az mehir miktarının iki kurbanlık koyun parası kadar olduğu, üst sınırının ise yaklaşık 80 koyun (400 dirhem gümüş) alacak kadar bulunduğu dikkate alınırsa, mehrin gerçekte kadın için önemli bir yedek akçe niteliğinde olduğu söylenebilir

Çeyiz ve Ev Eşyası


A) Çeyiz Terimi Ve Kapsamı:


Çeyiz sözcüğü arapça "cihaz'"dan gelmiştir. Cehiz yerine çeyiz şeklinde kullanımı yaygındır. Arapça "tef'îl" vezninde "techîz"; hazırlamak, donatmak, geline çeyiz hazırlamak demektir. Kur'an-ı Kerîm'de kullanımı şöyledir: "Yusuf kardeşlerinin zahire yüklerini hazırlayınca, su tasını öz kardeşinin yükünün içine koydu." (Yusuf, 12/70)
Bir fıkıh terimi olarak çeyiz; evlenecek kız çocukları için hazırlanan her türlü şahsî eşya veya ev eşyasını ifade eder. Günümüzde özellikle kadının evlenirken koca evine götürdüğü eşyaya bu ad verilmektedir.
Çeyiz eski çağ toplumlarında, Yunanlılarda ve doğu ülkelerinde kocanın, evleneceği genç kızın babasına ödediği bir bedeli ifade etmek üzere kullanılmıştır. Ancak zamanla toplum örflerinde değişiklikler olmuş, kimi toplumlarda bu bedeli erkek değil de kadın, daha doğrusu evlenecek kadının babası ödemeye başlamıştır. Bu uygulama ile günümüz hristiyan ve yahudi toplumlarında görülen "drahoma" arasında benzerlik vardır.

Eski Türklerde çeyize "kalım" adı verilirdi. Kalım, kız ailesine verilen ve miktarı ailelerin malî durumuna göre değişen belirli miktar eşya veya hayvandan ibarettir. Bu, zengin ailelerde yüz at veya iki yüz koyuna kadar çıkar. En azı için bir sınır yoktur.
İslam'da evlenecek kıza ana-baba veya koca tarafından çeyiz hazırlanması, aile yuvasının kurulmasında önemli mali haklar arasındadır. Ancak çeyizi kim hazırlayacaktır? Kızın ana-babası mı, koca mı? Kocanın hazırlayacağı çeyiz mehir niteliğinde midir? Kadın alacağı mehirle çeyiz hazırlamak zorunda mıdır? Bütün bu sorular ve evlilik sona erdikten sonra ev eşyasının ayrılması konusundaki anlaşmazlıklar çeyiz eşyasının kime ait olduğunun bilinmesini gerektirmektedir. Aşağıda bu soruları cevaplamaya çalışacağız.

Hanefilere göre kadın kendisine verilen mehirle veya şahsına ait malla çeyiz yapmaya zorlanamaz. Kadının babası da kendi malından çeyiz yapmak zorunda değildir. Kadının koca evine hiç çeyizsiz veya kocanın verdiği mehre uygun olmayan bir çeyizle gönderilmesi mümkün ve caizdir. Çünkü bir kadın evlendikten sonra onun geçimini sağlamak kocasının üzerine vaciptir. Ev temin etmek ve bu eve gerekli olan eşyayı almak da bu görev kapsamına girer. Ancak koca çeyiz için başlık vb. adla para vermişse kız tarafının buna uygun çeyiz hazırlaması gerekir. Diğer yandan mehir, hazırlanacak çeyizin karşılığı değildir. O, kocanın eşine bir armağanı (atıyye) veya kadının cinsel yönlerinden yararlanmasının helal olmasının karşılığıdır.
Bununla birlikte kızın ana-babası örfen böyle bir çeyiz hazırlamışlarsa, bunlar kızlarına ait şahsi mülk sayılır. (bk. en-Nisa, 4/4; İbn Abidin, a.g.e., II, 505 vd, 898. ez-Zühayli, a.g.e., VII, 312; Bilmen, a.g.e., II, 148; Döndüren, a.g.e., S: 330, 331)
Malikilere göre kadının, teslim aldığı mehir karşılığı kadar çeyiz hazırlaması gerekir. Evlilikten önce mehri teslim almamış olursa, o ancak iki durumda çeyiz hazırlamakla yükümlü tutulabilir. Kocanın nikah sırasında şart koşması veya bu konuda örf bulunması. Dayandıkları delil örftür. Çünkü toplum örfünde çeyizi hazırlamak kadın tarafına gerektiği gibi, erkek de mehri bu gayeyle vermektedir.

Çeyiz eşyası ister kızın ana-babası tarafından isterse mehir karşılığı olarak koca tarafından yapılmış olsun, bu eşya kadının hakkı ve malı sayılır. Bu yüzden kocanın kadına ait çeyiz eşyasından yararlanması hanımının iznine bağlıdır. Babanın erginlik çağına gelmemiş kızı için hazırladığı çeyiz eşyası, teslim edilmemiş olsa bile bu, kızın malı sayılır. Erginlik çağına girdikten sonra hazırlananlar ise kıza teslim edilmedikçe onun mülkiyetine geçmiş olmaz.
Çeyiz eşyasının hazırlanmasında gerçek ihtiyaçlar dikkate alınmalı bu konuda israf ve savurganlıktan sakınılmalıdır. Günümüzde pek çok müslüman aile, daha küçük yaştaki çocuklarına büyük masraflarla çeyiz hazırlamakta, bu konuda israf ve ifrata düşmektedir. Çocuğun en büyük çeyiz ve süsünün ona öğretilen ilim, edep, ahlak ve fazilet olduğu unutulmamalıdır. Genç bir kızın evleneceği erkeğin evine götüreceği en değerli şey iffeti, edebi ve salih amelleridir. Ev eşyasında olan eksikliklerin giderilmesi mümkün ve kolaydır. Fakat ahlak ve mürüvvet eksikliğini gidermek, haya perdesi yırtılan kişiyi yeniden hayalı ve edepli hale getirmek güçtür.

Çoğu zaman yapılan çeyiz eşyasını kullanmak için bir ömür yetmemektedir. Bunların çoğu sandıklarda yarım yüzyılın üzerinde kalışı yüzünden modası geçmekte, demode olmakta, rutubetten ya da haşeratın etkisinden dolayı telef olup gitmektedir. Bu kadar el emeği ve göz nuru dökülen eşyada israfın manevî bir hesabı olmalıdır.
Allahü'Teala şöyle buyurur: "Malını israf ile saçıp savurma. Çünkü malını saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuştur. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür." (el-isra.17/26-27.)
"Yiyin için, israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (el-A'raf, 7/31)
Burada Hz. Peygamber'in, kızı Hz. Fatıma (ö. 11/632) için hazırlanan çeyizi örnek olarak vereceğiz. Zamanın değişmesiyle örfe dayalı hükümlerin değişmesi İslam'ın benimsediği bir ilke olmakla birlikte bu çeyiz eşyası bize onların nelere önem verdiğin! göstermektedir.
Hz. Peygamber, kızı Fatıma'nın düğününde, Hz. Ebü Bekr'i (ö. 13/634) çağırarak şöyle demiştir: "Ey Ebu Bekir! Şu parayı al, çarşıya giderek Fatıma'ya gerekli olan çeyiz eşyasını satın al. Sana yardımcı olması için Selman el-Farisî (ö. 36/656) ile Bilal el-Habeşî'yi (ö. 20/641) de birlikte götür". Hz. Peygamber ona, Hz. Ali'nin (ö. 40/660) mehir olarak verdiği paradan 63 dirhemini (o devirde beş dirhem yaklaşık bir koyun bedelidir) vermişti. Çarşıdan alınan çeyiz eşyası şunlardan ibaretti: 3 adet minder, 1 adet seccade, 1 adet içi hurma lifiyle dolu yüz yastığı, 2 adet el değirmeni, 1 adet su tulumu, 1 adet su teslisi, 1 adet meşin su bardağı, 1 adet elek, 1 adet havlu, 1 adet koç postu, 1 adet alaca kilim, 1 adet divan, 2 adet yemen işi alaca elbise, 1 adet kadife yorgan. (Asım Köksal, Hz. Muhammed ve İslamiyet, Medine Devri, II, 216)

İslam'da evli eşler arasında mal ayrılığı esası benimsenmiştir. Kadın, evlilik süresince veya boşama ya da ölüm gibi bir nedenle evliliğin sona ermesi durumunda kendisine ait malların maliki olur ve bunları alma hakkına sahip bulunur. Bu yüzden çeyiz eşyasının veya düğün hediyelerinin eşlerden hangisine ait olduğunu ayrılık ve ölüm durumunda belirlemek önemli bir problem olarak ortaya çıkar.

B) Boşanma Durumunda Ev Eşyasının Ayrılması:


Ebu Hanîfe, Muhammed eş-Şeybanî ve Malikîlere göre evlilik süresince veya boşanma durumda ev eşyasını ayırırken şu esaslara uyulur. Önce eşlerin bir delille isbat ettikleri eşya kendilerine ait olur. Mesela; buzdolabı veya çamaşır makinesini kadının satın aldığı; fatura, garanti belgesi, şahit vb. yollarla sabit olursa bu kadına ait olur. Zinetler ve öbür ev eşyası için de önce delille isbat yolu uygulanır.
Eğer eşyanın kime ait olduğu delille isbat edilemezse, eşyanın çeşit ve niteliğine bakılır. Erkek giysisi, kitap, silah, otomobil gibi erkeğe ait sayılan eşya konusunda yemin verilerek erkeğin sözü geçerli olur. Kadın eşyası sayılan giysiler, örtüler, örgü ve süs eşyaları konusunda ise yeminiyle birlikte kadının sözü geçerlidir. Çünkü örf ve dış görünüş bu konuda onu doğrular niteliktedir. Altın, gümüş, Türk parası, döviz, mal, halı, mobilya, tarım ürünü gibi iki eşe de ait olabilen şeyler konusunda yemini ile, birlikte erkeğin sözü üstün tutulur. Çünkü evde bulunan eşyada aksi sabit olmadıkça erkeğin eli, kadının elinden daha üstündür. Bu eşyada erkeğin eli tasarruf eli kadının eli, ise koruma elidir. Bu yüzden tasarruf yetkisine sahip olan el, yalnız koruma yetkisine sahip olan elden daha üstün sayılmıştır.

Ebu Yusuf'a göre ise, beldenin örfü dikkate alınarak kadına ait çeyiz sayılabilen miktarda yemini ile birlikte kadının sözü, geri kalan bölümde ise yeminiyle birlikte erkeğin sözü geçerlidir. Çünkü yaygın örfe göre kadın kendi emsali kızlar kadar çeyiz yapmadan evlenmez. Böylece dış görünüş, emsali kadar çeyiz eşyasının ona ait olmasını gerektirir.
el-Kasanî (ö. 587/1191); Şafiî ve Malik'den; ayrılma veya ölüm durumunda bütün eşyanın eşler arasında ikiye bölüneceği görüşünü nakletmiştir.

Her iki eşin ölümü durumunda, onların yerine mirasçıları geçer ve eşlerin sahip olduğu isbat yollarına onlar da sahip olurlar. Yani Ebü Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre delille isbat edilemeyen ev eşyası konusunda bu durumda kocanın mirasçılarının sözü; Ebü Yusuf'a göre ise benzerinin çeyizinin kadarı olanda kadının mirasçılarının sözü, geri kalanda ise erkeğin mirasçılarının sözü geçerlidir. Çünkü mirasçı, miras bırakanın yerine geçer.
Eşlerden birisi ölür hayatta kalan eşle, diğerinin mirasçıları ev eşyasının bölüşülmesi konusunda anlaşamazlarsa, Ebü Hanife'ye göre yemini ile birlikte sağ kalan eşin sözü geçerlidir. Eşyanın ölen eşe ait olduğunu iddia eden mirasçıların bunu isbat etmesi gerekir. Sağ kalan eşin, erkek veya kadın olması sonucu değiştirmez. İmam Muhammed ve Malik'e göre hayatta kalan koca ise söz yeminiyle birlikte onun, koca ölmüşse yeminiyle birlikte mirasçılarınındır. Ebü Yusuf'a göre hayatta kalan kadınsa, emsalinin çeyiz miktarı kadarında söz onun, ölen kadınsa söz mirasçılarınındır. (bk. el-Kasani, a.g.e., II, 208 vd.; İbn Abidin, a.g.e, II, 504; ez-Zühayli, a.g.e., VII, 313, 314; Döndüren, a.g.e., s: 333, 334)
Sonuç olarak aile yuvası ilk olarak kurulurken ihtiyaç olan ev eşyasını günümüzde kız ve erkek tarafı birlikte hazırlamaktadır. Bu konuda kız tarafı bir katkıda bulunmazsa evin ma'ruf olan eşyasını sağlamak kocanın görevidir. Bu takdirde çeyiz ve ev eşyası nafaka kapsamına girer.

Nafaka


Nafaka, sözlükte, azık, yiyecek, infak edilen şey ve ev reisinin sağlamak zorunda olduğu yiyecek, giyecek, mesken ve benzeri şeyleri ifade eder. Bir fıkıh terimi olarak; yiyecek, giyecek ve meskenden kişiye yetecek miktarı ifade etmek üzere kullanılır. Çoğulu "nafakât" tır. Türçeden nafaka yerine "geçim masrafı" veya "geçim harcamaları" gibi ifadeler kullanılır.

Nafaka genel olarak ikiye ayrılır:

1) Kişinin kendisine gerekli olan geçim harcaması. Bu başkasına vereceği nafakadan önde gelir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Önce kendi nefsine, sonra nafakası sana gerekli olan kimselere tasadduk et." (Müslim, Zekat, 95, 97, 106; Ebu Davud, Zekat, 39, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 94)
2) Kişinin, başkasının geçim harcamalarını karşılaması. Bu çeşit nafaka üç nedenden birisine dayanır. Evlilik, nesep hısımlığı veya mülkiyet bağı.

Evli Kadının Nafakası


Bir kadın evlenip kocasının evine yerleştikten sonra onun yiyecek, içecek, giysi ve mesken masrafları kocaya aittir. Bunlar israfa kaçmadan ve cimrilik de etmeden eşlerin sosyal seviyelerine göre sağlanır. Eşlerin her ikisi de zenginse buna uygun harcama yapılır, ikisi de fakirse, kadın kocasından, zenginler seviyesinde bir harcama isteyemez. Birisi zengin diğeri fakirse, ortalama yol izlenir. Diğer yandan bazı bilginler nafakanın miktarı konusunda yalnız kocanın durumunun dikkate alınacağını söylemişlerdir.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Annelerin yiyecek ve giyeceği gücünün yettiği ölçüde çocuğun babasına aittir." (el-Bakara, 2/233.) "Hali vakti geniş olan, nafakayı genişliğine göre versin. Rızkı kendisine daraltılan fakir de nafakayı Allah'ın ona verdiğinden versin. Allah hiçbir kimseye, ona verdiğinden başkasını yüklemez. Allah güçlüğün arkasından kolaylık ihsan eder."(et-Talak, 65/7.)

Koca, hanımın giyim masraflarını da karşılamak zorundadır. Burada da sosyal seviye ve İslam'a uygun olan örf ve adetler ölçü alınır. Ayetteki "ma'ruf" terimi bunu ifade eder, her devir ve toplumdaki değer yargılarını ve çevre şartlarını dikkate almaya elverişli bulunur. (bk. el-Bakara, 2/233) Kadının biri yazlık, diğeri kışlık olmak üzere yılda en az iki kat giysi hakkı vardır. Giyim kapsamına yorgan, döşek, çarşaf ve yastık gibi evin normal eşyası girdiği gibi, vefattan sonra kefen de bu kapsama girer. Çünkü kefen tesettürün devamı niteliğindedir.

Koca hanımına bağımsız ve içinde sosyal durumuna uygun mefruşatı bulunan, kötü komşulu olmayan bir mesken sağlamak zorundadır. Bu yer kadının malı, canı ve ırzı hakkında güvenli olmalı ve karı-koca hayatı yaşamaya elverişli bulunmalıdır.
Ayet-i Kerîme'de şöyle buyurulur: "Boşanan o kadınları, gücünüzün yettiği kadar ikamet ettiğiniz yerin bir bölümünde oturtun. Evleri başlarına dar etmek için kendilerine zarar vermeyin." (et-Talak, 65/6)
Şer'î bir meskende, koca fakir de olsa en az, kadına ait kilitli bir oda ile diğer gerekli bölmeler bulunmalıdır.
Kadın kocasının hısımları ile birlikte oturmaya zorlanamaz. Ancak koca, bir başka evliliğinden olan ve henüz erginlik çağına ulaşmamış bulunan küçük çocuklarını karısı ile birlikte oturtmak hakkına sahiptir. Buna karşılık kadın, kendi hısımlarından hiçbirini, hatta başka kocadan olma kendi küçük çocuklarını kocasının izni olmadan onun evinde barındıramaz. Çünkü bir erkeğin, eşinin hısımlarına karşı bakım ve nafaka yükümlülüğü bulunmaz. Eşinin hısımlarına yardımcı olursa bu, onun güzel ahlakındandır.

Kadın kendi evini, kendisinin ikametine tahsis etmesi için kocasına kiraya verebilir. Bu takdirde koca, kira bedelini vermekten kaçınamaz. (bk. ibnü'l-Hümam, a.g.e., III, 321 vd.; el-Fetava'l-Hindiyye, l, 544 vd.: Bilmen, a.g.e., II, 450; Döndüren, a.g.e., s: 298, 299.)
Kadın, sosyal seviye bakımından emsali kadınların hizmetçisi bulunduğu veya kendisi bakıma muhtaç olduğu takdirde hizmetçi tutmak da nafaka kapsamına girer.
Kadın, kocasının davetine rağmen, onun evine gelmez veya itaatsiz olarak evden çıkıp gider yahut dinden çıkarsa erkeğin nafaka yükümlülüğü kalkar.

Erkeğin fakirlik yüzünden eşinin geçimini sağlayamaması Hanefîlere göre bir boşanma nedeni sayılmamıştır. Delil şu ayettir: "Eğer evlenecek kişiler fakir iseler Allah onları fazlu keremiyle zengin yapar." (en-Nur.24/32.) Burada, fakirlik bir evlenme engeli sayılmadığı gibi, evliliğin teşvik edildiği de görülür. Diğer yandan Allah elçisinin fakir bir sahabeyi, bildiği Kur'an'ı bu kadına öğretmesi şartıyla evlendirdiğini belirtmiştik. (Buhari, Nikah, 14, 35; Fadailü'l-Kur'an, 22; Libas, 49; Müslim, Nikah, 76)
Malikî ve Hanbelî mezhepleri ile Şafiî'den bir kavle göre, kocasının fakirliği, başka bir deyimle erkeğin hanımının geçimini sağlamaması yüzünden kadın evliliği feshettirebilir. Kadının boşama hakkı sınırlı olduğu için bu görüş uygulamada kadına bazı kolaylıklar sağlayabilir. Nitekim, eşini Türkiye'de bırakarak yıllarca yurt dışında kalan, eşi ve çocukları ile ilgilenmeyen nice kocalar vardır. Kadın kendi başına geçimini, sağlamak hatta çocuklarının eğitimini yaptırmak için ömrünü vermektedir. İşte eviyle hiç ilgilenmeyen, çalışıp kazanma imkanları olduğu halde yıllarca aile fertlerini fakirlik içinde bırakan ve belki onların kötü yollara düşmesine sebep olan bir kocaya karşı kadının çoğunluk fakihlerin bu görüşünden yararlanması mümkündür. (Döndüren, a.g.e., s: 298)

İddet Bekleyen Kadının Nafakası


İddet kocanın ölümü veya eşini boşaması halinde söz konusu olur.
Vefat iddeti bekleyen kadına nafaka gerekmez. Çünkü koca vefat edince tüm malı mirasçılara geçer. Karısı da dörtte bir veya sekizde bir oranında mirasçı olur. İslam'ın iik dönemlerinde koca, eşi için ölümünden sonra bir yıl süreyle nafaka verilmesini vasiyet etmek zorundaydı.
Ayette şöyle buyurulur: "Sizden karısını geride bırakıp ölecek olanlar eşlerinin kendi evlerinden çıkarılmayarak bir yıl süreyle yararlanmasını vasiyet etsinler." (el-Bakara, 2/240)
Ancak bu ayette belirtilen bir yıl süreli nafaka ve mesken île ilgili vasiyet hükmü kadına miras hakkı tanıyan Nisa Süresi 12. ayetin inmesiyle neshedilmiş, bir yıllık iddet süresi de şu ayetle kısaltılmıştır: "İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları karıları kendi kendilerine dört ay on gün beklerler." (el-Bakara, 2/234)
Ric'î olsun, bain olsun boşanma halinde iddet süresince kocanın nafaka yükümlülüğü devam eder. Boşamanın iki veya üç defa olması sonucu değiştirmez. Ancak üçlü boşamada Şafiî, Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre yalnız mesken temin edilir; diğer giyim, yiyecek vb. gerekmez.

Çocukların Geçim Masrafları


Kız ve erkek çocukların nafakaları babalarına aittir. Nafakanın kapsamına bu çocukların yiyecek, giyecek ve mesken ihtiyaçları girer.
Talak suresi 6. ayette şöyle buyrulur: "Eğer (çocuklarınızı) sizin için, onlar (anneleri) emzirirlerse, onlara emzirme ücretlerini tam olarak veriniz". Burada, boşanmış bir kadının iddetini tamamladıktan sonra, çocuğunu emzirmesi halinde ücrete hak kazanacağı hükmü yer almaktadır. Bu da, çocuğun nafakasının babaya ait olduğunu gösterir.
Evli kadın çocuğunu emzirmek istemezse, eğer çocuk başka kadının sütünü alırsa, annesi emzirmeye zorlanamaz.
Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir. Ebu Süfyan'ın karısı Hind b. Utbe Rasülullah'ın huzuruna girdi ve "Ey Allah'ın elçisi, gerçekten Ebü Süfyan çok cimri bir adamdır. Bana kendime ve çocuklarına yetecek kadar nafaka vermiyor. Onun malından haberi olmaksızın birşey alırsam, bana günah var mıdır?" dedi. Rasülullah (s.a.s); "Onun malından sana ve çocuklarına yetecek kadarını ma'ruf şekilde al" (Buhari, Büyû, 95; Nesai, Kudat, 31; İbn Mace, Ticarat, 65) buyurdu.
Bu hadis-i şerif, karısı ile çocuklarının nafakasını vermenin erkek üzerine vacib olduğunu gösterir.

Babanın erkek çocuğuna bakma yükümlülüğünün şartları

a) Erkek çocuk buluğ çağına gelmemiş olmalıdır. Ancak çocuk buluğ çağına geldiği halde sakat, kötürüm, felçli ve müzmin şekilde hasta olur ve kazanmaktan aciz bulunursa yine babanın nafaka yükümlülüğü devam eder.
b) Fakir olmalıdır. Çocuğun kendine ait malı varsa, masraflar ondan yapılabilir.
c) Baba, çocuklarına bakmaya muktedir olmalıdır. Bu, babanın ya zengin ya da çalışabilecek durumda olmasıyla gerçekleşir.
d) Babanın ve çocuğun hür olmaları gerekir.

Babanın kız çocuğuna bakma yükümlülüğünün şartları
a) Kızda buluğ ve yaş aranmaz. Evleninceye kadar kız çocuklarının geçimi babaya aittir. Evlendikten sonra bu yükümlülük kocasına geçer. Kocası ölür veya boşanırlarsa kadın yine babasının evine döner. Kadın çalışıp kazanmaya zorlanamaz. Fakat İslamî ölçüler içinde bir iş veya meslekte çalışıp kazanmak isterse bu da caizdir.
b) Fakir olmalıdır. Eğer kızın malı varsa, geçimi ondan sağlanır.
c) Baba, çalışıp kazanmaya muktedir veya zengin olmalıdır.
d) Babanın ve kızın hür olmaları gerekir.
Bir kimsenin yakınlarının geçimini sağlarken öncelik vereceği kimseler hadis-i şerifte şöyle belirlenmiştir: Ebü Hüreyre (r.a.) nakleder: "Bir adam Rasülullah (s.a.s)'a gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın elçisi! Benim yanımda bir dinar para var, nereye sarfedeyim? Hz. Peygamber; "kendi ihtiyacın için sarfet" buyurdu. Adam: "Yanımda başka bir dinar daha var" dedi. Hz. Peygamber; "Eşine sarfet" buyurdu. Adam dedi: "Başka bir dinar daha var". Hz. Peygamber; "Çocuklarına sarfet" buyurdu. Adam: "Bir dinar daha var" dedi. Hz. Peygamber, onu da hizmetçisine harcamasını söyledi. Son bir dinar daha olduğunu söyleyince de; "Sen onu nereye harcayacağını daha iyi bilirsin" buyurarak, bu konuda onu serbest bıraktı. (Ahmed b. Hanbel, II, 251, 471; Nesaî, Zekat, 5)

Ana-Baba Ve Diğer Usûlün Geçim Masrafları


Ana-baba fakir düşer veya yaşlanıp çalışamaz olursa, ilgi ve bakım yükümlülüğü çocuklara aittir.
Ayet-i kerimelerde şöyle buyurulur: "Rabbin ancak kendisine ibadet etmenizi, birde ana-babaya ihsanda bulunmanızı emretti" (el-İsra, 17/23). "Bana ve ana-babana şükret" (Lukman, 31/14) "Ana-babana İslam'a aykırı emirlerinde itaat etme. Onlara dünyada ma'ruf şekilde dostluk göster." (Lukman, 31/15)

Cabir b. Abdillah'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.s)'e babası ile birlikte bir adam geldi ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın elçisi! Benim kendime ait malım var; bir de malı olan babam var. Babam benim malımı almak istiyor." Rasul-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyurdu: "Sen ve malın babana aittir." (İbn Mace, Ticarat, 64; Ahmed b. Hanbel, II, 179, 204, 214)
Ancak ana-babaların çocukların malı üzerindeki bu mülkiyet hakkı, yorumlanarak, onların fakir ve muhtaç olmalarıyla sınırlandırılmıştır. Çünkü miras ayetleri nazil olunca ana ve babanın, ölen çocuklarının malı üzerindeki hakları belirlenmiştir.
Ana-babanın çocuktan nafaka almalarının şartları şunlardır: Bunların fakir olması gerekir. Aksi halde ihtiyaçları kendi mallarından karşılanır. Nafaka yükümlüsü olan çocuk ve torunun, bunu vermeğe muktedir olması gerekir. Bu kudret ya zengin olmakla, ya da çalışıp kazanmaya gücü yetmekle gerçekleşir.
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 04:32
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
27 Kasım 2006       Mesaj #8
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

Müslüman Bir Ailenin Nitelikleri


1) Aile meşru nikah temeline dayanır.
Nikah müessesesi bütün semavî dinlerde korunmuş ve evlilikle ilgili birtakım prensipler konulmuştur. İbn Abidîn (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle demiştir. "Bizim için Hz. Adem döneminden günümüze kadar meşru olmuş, daha sonra ve cennette de devam edecek nikah ile imandan daha sürekli ibadet yoktur." (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar, II, 258.)
İslam nikahsız olarak bir arada yaşayanların topluluğunu, aile yuvası saymamış ve mensuplarını evlenmeye teşvik etmiştir. Bu arada velilere ve İslam toplumunun yöneticilerine aralarındaki bekarları evlendirme görevi verilmiştir. (en-Nûr, 24/32.) Nikah gözü ve beli haramdan korur ve mü'minin üzerinden zina töhmetini kaldırır. Diğer yandan zinanın yayılmasının yol açtığı frengi, bel soğukluğu veya aids gibi hastalıklardan mü'minler, meşru evlilik yoluyla korunmuş olurlar. Çocukların neseplerinin karışması da yine evlilikle önlenir.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir. Utanma, kokulanma, diş temizleme (misvak) ve evlenme" (Tirmizî, Nikah, 1; A.b. Hanbel, V, 421.) "Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetim! işlemezse, benden değildir. Evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm. Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Evlenmeye gücü yetmeyen ise oruca devam etsin. Çünkü oruç, kendisi için haramlara karşı koruyan bir kalkandır." (İbn Mace, Nikah, 1, Hadisin ravilerinden, İsa b. Meymün el-Medînî zayıf bir ravidir. Ancak bu hadisi destekleyen başka sağlam nakil de vardır.)

2) Aile fertlerinin sağlam bir inanca ve günlük hayatta güzel amellere sahip olmaları hedeflenir.
İslam bu konuda aile reisine sorumluluk yüklemiştir. Allah Teala şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlardan ateşten koruyun." (et-Tahrîm, 66/6.) Allah'ın Rasulü de şöyle buyurmuştur: "Sizden her biriniz birer çobansınız ve her biriniz güttüğünüzden sorumlusunuz. İslam devlet başkanı (imam) bir çobandır ve yönettiği kişilerden sorumludur. Evin erkeği bir çobandır ve aile bireylerinden sorumludur. Kadın, kocasının evi içinde bir çobandır ve güttüğünden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malı üzerinde bir çobandır ve bunun yönetiminden sorumludur." (bk. Buharî, Cum'a, 11, Cenaiz, 32, İstikraz, 20, Vesaya, 9, itk, 17,19; Nikah, 81,90, Ahkam, 1; Müslim, İmare, 20; Ebu Davud, İmare, I, 13; Tirmizi, Cihad, 27)
İslam'da aileyi birbirine bağlayan asıl bağ iman birliğidir. Kan bağı bundan sonra gelir. Bu yüzden imandan yoksun olan hısımlar aile bütünlüğü dışına çıkmış olur. Nitekim, kendisine iman etmemiş olan oğlunu tufan'dan kurtarmak için dua eden Nuh peygambere Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Ey Nuh! O, asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme." (Hûd, 11/46.)
Burada, Nuh (a.s)'ın kendi soyundan olan oğlu, imansızlık nedeniyle aile dışında bırakılmıştır. Halbuki Hz. Muhammed (s.a.s), aralarında hiçbir nesep bağı olmayan Selman el-Farisî'yi (ö. 36/656) kendi ailesinden saymıştır. Diğer yandan özellikle Bedir savaşında birçok sahabi, en yakınları olan babalarına veya oğullarına karşı savaşmışlardır.

3) Anne-baba ve çocuklar arasındaki ilişkiler karşılıklı sevgi ve saygı esasına dayanır.

Hz. Peygamber kendi çocuklarına, torunlarına ve ashabının çocuklarına karşı son derece şefkatli ve merhametli idiler. Ashabını da böyle davranmaya teşvik etmiştir. Ebü Hureyre (r.a.)'den nakledildiğine göre bir gün Allah'ın Rasülü, torunu Hz. Hasan'ı (ö. 50/670) öpmüştü: Orada hazır bulunan el-Akra' b. Habis (r.a.) şöyle dedi: "Benim on tane çocuğum var, fakat onlardan hiçbirisini öpmem". Hz. Peygamber ona baktı ve şöyle buyurdu: "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz."(Buharî, Edeb, 18, 27; Müslim, Fadail, 65; Ebü Davud, Edeb, 145; Tirmizî, Birr, 12.) Hz. Aişe'nin naklettiğine göre bir arabî Allah'ın elçisine gelerek; "Siz küçük çocukları sevip öpüyorsunuz, biz onları öpmeyiz" dedi. Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu: "Allahü Teala senin kalbinden merhameti çekip çıkarmışsa ben ne yapabilirim?" (Buharî, Edeb, 18.)
Ebeveynin, çocuklarına acıyarak onları doğuştan gelen İslam fıtratı üzere yetiştirmesi ve ebedî hayata hazırlaması gerekir. Hadiste şöyle buyurulur: "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Daha sonra ana-babası onu yahudi, hıristiyan veya ateşperest yapar." (Buharî. Cenaiz. 80., Kader, 22,23,24; İbn Hanbel, II, 315, 346.) Ebü Hureyre yukarıdaki hadisi naklettikten sonra şu ayeti okumuştur: "Ey Muhammedi Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında hiç bir değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (er-Rum, 30/30; bk. Buhari, Tefsiru Sure: 30/1) Hanîf; eğriliğe sapmaksızın doğru yoldan giden demektir. Hz. İbrahim'in tevhîd yani "Allah'ı bir tanıma dini" anlamında da kullanılır.

Diğer yandan çocukların da ana-babaya gerekli sevgi, saygı ve itaati göstermesi gerekir. Özellikle yaşlılık devrelerinde bu daha çok önem kazanır. Allahü Teala şöyle buyurur: "Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "öf" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerterine kanat ger ve; "Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et" diyerek dua et." (el-İsra, 17/23, 24; bk. Lok'man, 31/14,15.)
Abdullah b. Mes'ud (r.a), Rasülullah (s.a.s)'e hangi amelin daha faziletli olduğunu sormuş ve Allah'ın Rasulü şu cevabı vermiştir: "Vaktinde kılınan namaz"; Sonra hangisi sorusuna ise "ana-babaya iyilik (birr)" diye cevap vermiştir. (Müslim, İman, 137.) Birr (iyilik) terimi hadislerde; kişinin göğsüne genişlik veren (A. b. Hanbel, IV, 227) ruhun kendisi ile huzur bulduğu (Darimî, Büyû', 2; A. b. Hanbel, IV, 194) ve İslam'ın güzel ahlak olarak kabul ettiği (Tirmizî, Zühd, 53; Müslim, Birr, 14, 15; Darimî, Rikak, 73.) davranış ve hizmetleri kapsar.

Allah'ın Rasulü çeşitli hadislerde, ana-baba ile ilişiği kesmenin büyük günahlardan olduğunu belirtmiştir. (bk. Buharî, Edeb, 6, isti'zan, 35, Eyman, 16, istitabe, 1, Diyat, 2; Müslim, İman 143, 144; Ebu Davud, Vesaya, 10; Tirmizî, Birr, 4, Büyü') Haklı durumlar dışında ana-babayı üzen, onlara eza veren her fiil "ilişik kesme" sayılmıştır. Bu duruma göre, masiyet (Allah'a isyan) sayılmayan konularda ana-babaya itaat etmek vaciptir. Bu durumda onların emrine karşı gelmek ise "ilişik kesme (ukük)" kapsamına girer.
İnsanların vereceği emirlere uymak, Allah'ın emir ve yasakları ile çelişmemesi ön şartına bağlıdır. Ana-babaya itaat da bu prensiple sınırlıdır.
Enes b. Malik (r.a.), Rasülullah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir "Başı siyah üzüm gibi olan Habeşli bir köle bile size vali tayin olunsa onu dinleyiniz ve itaat ediniz" Başka bir rivayette şöyle buyurulur: "Ma'siyetle emredilmediği sürece, hoşuna gitse de gitmese de, müslümanın (İslam devlet başkanını dinleyip itaat etmesi gerekir. Eğer ma'siyet (Allah'a isyanı kapsayan) bir emir verilirse, dinleme ve itaat yoktur." (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmare, 39)

Nitekim Hz. Ali'nin naklettiği seriyye (askeri müfreze) olayı da yukarıdaki ilkeyi desteklemektedir. Nebî (s.a.s) askeri bir birlik (seriyye) çıkarmış ve başlarına da Ensar'dan birisini komutan tayin ederek, kendisine itaat edilmesini emretmişti. Gidilen yerde komutan bir konuda askerlere kızarak odun toplatmış ve ateş yaktırarak içine girmelerini istemişti. Bir bölüm sahabiler ateşe girmeye karar verip, ayakta, birbirine bakarak beklemeye başladılar ve ateş sönünceye kadar o durumda kaldılar. Diğerleri, ise; "Biz Nebî (s.a.s)'e ateşten kurtulmak için tabi olduk, şimdi nasıl ateşe girebiliriz?" dediler. Durum, Allah'ın Rasülüne anlatılınca şöyle buyurdular:
"Eğer onlar ateşe girselerdi, bir daha sonsuza kadar çıkamazlardı. Emirlere itaat ancak ma'ruf olan yani iyi ve güzel bilinen, İslam'a uygun bulunan şeylerdedir." (Buharî, Ahkam, 4, Cihad, 108; Müslim imare, 38; Ebü Davud, Cihad, 87; Tirmizî, Cihad, 29; Nesaî, Bîa, 34; ibn Mace, Cihad, 40.)

Sonuç olarak oğul ve kızlar anne babaların İslam'a uygun olmayan İslamî emir ve yasaklarla çelişen emir ve isteklerine uymak zorunda değildi Ebeveyn'in çocuklarına namaz, oruç, hac, zekat gibi açık farzları işlememe veya faizli muamele yapması, tesettürü bırakması gibi istekleri bunlar arasına sayılabilir. Çocuğun, bu ve benzeri konularda ebeveynine itaat etmemesi sorumluluk doğurmaz. Çocuğun inancını sarsacak konular da bu kapsama girer. Nitekim ayette şöyle buyurulur: "Biz, insana, ana-babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme." (el-Ankebut, 29/8; bk. lokman, 31/14,15.)

4) Karı-koca arasındaki ilişkiler de karşılıklı sevgi, saygı ve güzel muaşeret esasına dayanmalıdır.

Allahü Teala, aile yuvasının "iyi geçim" esasına dayanması gerektiğini şöyle belirtir: "Eşlerinizle iyi geçininiz. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki), Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz." (en-Nisa',4/19.)
Muaşeret; söz ve davranışların güç yettiği kadar güzel olmasıdır. Allahın Rasülü şöyle buyurmuştur: "Sizin en hayırlıınız, ailesine karşı en hayırlı olandır. Ben de aileme karşı hayırlı olanım." (İbn Mace, Nikah, 50; Darimî, Nikah, 55.) Hz. Peygamber eşleriyle en güzel geçim halinde idi. Daima güler yüzlü ve tatlı dilli idi. Aile fertlerine iltifat eder ve onların maişetini geniş tutardı. Hz. Aişe, Allah elçisinin kendisi ile yaptığı bir yarışı şöyle anlatır: "Rasülullah (s.a.s) benimle yarış yapmış ve ben onu geçmiştim. Bu, benim bedence zayıf olduğum bir sırada olmuştu. Daha sonra ben kilo alınca yeniden yarıştık, fakat bu kere o beni geçti." (İbn Mace, Nikah, 50; A. b. Hanbel, VI, 129,182, 261, 280; bk. Ebu Davud, Cihad, 61; A. b. Hanbel, VI, 264; İbn Kesîr, Tefsir, l, 369.)

Kadının kocasının meşru olan isteklerine uyması gerekir. Örfe ve toplum değerlerine göre ev içinde kadına ait olması gereken iş ve hizmetler "iyi geçim"in bir sonucu olarak kadın tarafından yapılmalıdır. Dengi aileler hizmetçi çalıştırmıyorsa temizlik, çamaşır ve mutfak işleri kadına ait işler arasında sayılabilir. Çocuklarının bakımı da bu kapsama girer. Kadın ma'siyet sayılan emirlere uymaya zorlanamaz. (bk. Buhari, Nikah, 94)
Allah'ın Rasülüne hangi kadının daha hayırlı olduğu sorulunca, şu cevabı vermiştir: "Kocası kendisine bakınca, ona neşe ve sevinç verir, emrederse itaat eder, kendi malı ve özel yaşantısı konusunda, kocasının sevmediği şeyleri yapmaz." (A.b. Hanbel, II, 251, 432, 438; bk. Ebu Davud, Zekat, 32; ibn Mace, Nikah, 5.)
Sonuç olarak, dünya hayatını ömür boyu birlikte yaşamaya karar veren eşler birbirinin değerini bilmeli, karşılıklı anlayış ve fedakarlık içinde İslam'ın belirlediği ilkelere uyarak Yüce Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır. Ne kadının ve ne de erkeğin hayatı çekilmez hale getirmeye hakkı yoktur. Eşlerin geçimsizliğinden özellikle aile içindeki dinî yaşantı zarar görmeye başlamışsa, tarafların İslam'ın bu konuda getirdiği önlemleri alma hakkı doğar. Öğüt, hafifçe dövme, yatakta yalnız bırakma, hakeme başvurma ve boşama bunlar arasında sayılabilir. İleride bu önlemler üzerinde ayrıca duracağımız için kısa geçiyoruz.

5) Aile içinde eve giriş ve çıkışlarda aşağıdaki edeplerin gözetilmesi gerekir.
Eve girerken zile basmak, girince selam vermek, hal-hatır sormak, çocukların ana-babalarına ait yatak odasına izinsiz girmemesi gibi edepler bunlar arasında sayılabilir.
Kur'an-ı Kerîm'de başkasının evine giriş edebi şöyle belirlenmiştir: "Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, kendinizi tanıtıp ünsiyet kurmadan ve ev halkına selam vermeden girmeyin. Herhalde bunun, sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız." (en-Nûr, 24/27.) Devamı olan ayetlerde ise; evde kimse yoksa, izinsiz girilmemesi ve "geri dönün" denilirse, hemen dönülmesi, ancak bu gidilen evde kendimize ait eşya bulunur, fakat o sırada evde kimse oturmuyorsa buraya girmekte bir sakınca olmadığı belirtilir. (en-Nûr, 24/28, 29.)
Diğer yandan evin içinde birlikte yaşanan erginlik çağına girmeyen çocukların, günün üç vaktinde, yatak odasına veya dinlenme yerine girerken üç defa izin istemeleri esası getirilir. Bu üç vakit; sabah namazından önce, öğleyin dinlenmek üzere yatıldığında veya yatsı namazından sonraki vakitlerdir. Çünkü bu vakitlerde, kişinin giysilerini çıkarmış olması mümkündür. Evin ergin çocuklarının da aynı şekilde izin isteyerek bu yerlere girebileceği ayrıca vurgulanmıştır. (en-Nûr, 24/58, 59.)
Ailede evlenme ümidi kalmamış yaşlı kadınların, zinetlerini açmamak şartıyla, yabancı erkeklerin yanında bazı giysilerini çıkarmalarının mümkün ve caiz olduğu belirtilmiştir. (en-Nur, 24/60)

Ev içinde karı-kocanın yanına belli saatlerde izinsiz girmeyi yasaklayan yukarıdaki ayetlerin inme sebebi şudur.
Mukatil bin Hayyan'a göre, ashab-ı kiramdan Esma binti Mürsed ile kocası, Nebî (s.a.s)'e yemek hazırlamışlardı. Bu arada bir takım insanlar izinsiz olarak içeri girmeye başlamıştı. Esma (r.anha) şöyle dedi: "Ey Allahın Rasulü! Bu ne çirkin bir durum. Bir kadınla erkeğin yanına, ikisi bir örtü altında iken çocukları izinsiz giriyor". Bunun üzerine yukarıdaki ayetler inmiştir. (bk. ibn Kesîr, Muhtasar, Tefsîr, İhtisar ve Tahk. M. Ali, es-Sabünî, 7. baskı, Beyrut, 1402/1981, II, 618.)
Sonuç olarak İslam'ın getirdiği bu ev içi veya dışardan gelenlerin görüşme edebi, insanların tecrübelerle ulaşabileceği en yararlı ve en güvenli kurallardır. Günümüzde uygulanan kilit, kapı zili, diyafon hatta görüntülü kamera sistemi vb. önlemler, görüşmelerde güveni sağlama gayesine yöneliktir. İslam 15 asır önce görüşmelerdeki bu güvenlik sistemini kurmuştur. Aynı sistem, dükkan, mağaza, depo, büro, fabrika vb. iş yerlerini de kapsamına alır. Belki kapısı herkese açık olan yerler için "giriş izni" verilmiş sayılır. İş yeri temsilcisi ile selam verilerek ünsiyet kurulmuş olur.

6) Aile fertleri, günün gerektirdiği bilgi, görgü, edep ve tecrübe ile sürekli bir gelişmenin içinde bulunmalıdır.
İslam pratik ve dinamik bir dindir. Bu yüzden mü'minlerin sürekli maddi ve manevî bir gelişmenin içinde olmalarını ister. Önce anne-baba çeşitli konulardaki bilgi ve amel eksikliğini gidermeye çalışmalıdır. Çocuklar da günün şartlarına göre en az lise düzeyinde bir eğitim görmeli, mümkün olursa yüksek öğrenim de yaptırılmalıdır. Ancak yüksek öğrenim gören gençler yalnız devlet kapısına güvenmemeli, kendi mesleğine uygun iş alanlarını kendi çabası ile meydana getirmeye çalışmalıdır. Mesela; ziraat fakültesinin tarım bölümünü bitiren çiftlik kurmanın, hayvancılık bölümünü bitiren hayvan çiftliği oluşturmanın yollarını aramalıdır. Madencilik sektöründe uzmanlaşanın da, maden işletmesini bizzat kurarak veya organize ederek işin başına geçmeyi hedeflemesi gerekir. Bir İslam toplumunda bu gibi yatırımların yapılmasında sermaye önemli bir rol oynamaz. Kişinin güvenilir, müteşebbis ve dürüst olması ve ufuklarının geniş bulunması yeterlidir. İslam'ın ekonomik sistemi içindeki "Mudarebe (emek-sermaye ortaklığı)", "Muzaraa (ziraat ortakçılığı)" ve "Muşarake (sermaye ortaklığı)" gibi yöntemler işletmeciye gerekli olan sermayeyi sağlamak için yeterlidir. (bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, İstanbul 1993, s: 409-450, 606, 607,622-628.)

İslam, mü'minleri sürekli ilim talebine teşvik etmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri düşünüp fikir üretir." ( ez-Zümmer, 39/9) "De ki: Rabbim! Benim ilmimi artır." (Taha,20/114.)"Kulları içinden ancak alim olanlar, Allah'tan (gereği gibi) korkarlar." (Fatır, 35/28.) "Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derece bakımından yükseltir." (el-Mücadele, 58/11.) Bu ayetin baş tarafında bir muaşeret kaidesine dikkat çekilir. Bir mecliste, başkalarına yer açmak ve "kalkın" denilince, yeni gelenlere yer vererek kalkmak, mü'mini edepli ve tevazu sahibi yapar. Böylece iman ve ilimle tamamlanan edep ve tevazu mü'mini dünya ve ahirette yüksek derecelere ulaştırır.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in ilme teşvik eden pekçok hadisleri vardır. Bir kaçını zikredeceğiz: "İlim edinmek için çalışmak her müslümana farzdır." (İbn, Mace, Mukaddime, 17, en-Nevevî, bu hadis için; anlam bakımından doğru ise de sened yönünden zayıftır, demiştir.) "Bir topluluk Allah'ın evlerinden bir evde toplanır, Allah'ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere ederlerse, melekler onları kuşatır, üzerlerine sekînet iner ve kendilerini ilahî rahmet kaplar. Yüce Allah onları nezdindeki kimselerin yanında anar." (Ebü Davud, Vitr, 14; İbn Mace, Mukaddime, 17.)"Allah, hakkında hayır murad ettiği kimseyi dinde fakih kılar."(Buharî, İlm, 10,13; İbn Mace, Mukaddime, 17.)

İlimle uğraşan mü'min, ihtisas alanının zirvesine çıkmayı, ticaret veya sanatla uğraşan da kendi alanında söz sahibi olmayı hedeflemelidir. Çünkü mü'min "iki günü eşit olan zarardadır" prensibine uyar ve Allahü Teala'nın; rnesleğinde derinleşen sanatkarı sevdiğini bilir. Diğer yandan ilim edinmenin gayesi onunla amel etmektir. Bu yüzden çocukları pratik değeri olmayan ve günlük yaşayışta amel yönü bulunmayan teorik ilimler yerine pratik ilimlere yöneltmelidir.
Sonuç olarak bir ailede herkes kendi iş, çalışma ve meslek alanı ne ise, öncelikle kendisine her gün gerekli olan İslamî bilgileri öğrenmesi gerekir. Çiftci bununla, tüccar ticaretle, sarraf kendi mesleği ile ilgili esasları öğrenmelidir. Hz. Ömer'in devlet başkanı olunca valilerine şu genelgeyi yayınladığı nakledilir: "Bizim çarşı ve pazarlarımızda, ticaretin dini esaslarını bilmeyen alış-veriş yapmasın." (Tirmizi, Vitr, 21)

Günümüzde ileri ülkeler bilim, teknoloji ve tıp alanlarında başdöndürücü bir gelişmenin içine girmişlerdir. İslam toplumları da bu yarışın dışında kalamaz. Avrupa Ortaçağ karanlıklarını yaşarken İslam alemi kültür ve medeniyette üstün durumda idi. Ancak günümüzde bilim ve teknoloji üstünlüğünü ele geçiren batı ülkeleri, bu üstünlüğü, geri kalmış ülkeler ve özellikle de İslam ülkeleri aleyhine kullanmaktadır. Bu yüzden İslam toplumları tarihteki bu kültür ve medeniyet değerleri ile bağlarını koparmadan bunları yeni bilgi, teknik, sanat ve becerilerle geliştirerek, yüzyılın medeniyetlerini aşmanın yollarını bulmalıdır. Bu da ciddi çalışmakla, sabırla ve kendisine rakip olarak aldığı, batılı firma ve kuruluşu aşmayı bir gaye ve ideal haline getirmekle olabilir. Cenab-ı Hak isteyene istediğini, çalışana da çalıştığının karşılığını verir. Hadiste; "İslam yücedir, onun üzerine yücelinmez." (Buhari, Cenaiz, 79) buyurulmuştur.

7) Aile bireylerinin İslam ahlakı ile ahlaklanması hedeflenmelidir.
İslam en son ve mükemmel bir din olduğu için en yüce ahlak değerleri de onda toplanmıştır. Ahlak, arapça "huluk" sözcüğünün çoğulu olup, sözlükte; huylar, seciyeler ve karakterler anlamına gelir. İslam ahlakının esaslarını vahiy ve sünnet belirlemiştir. İslamı en güzel yaşayan ve İslam ahlakının en iyi örneklerini veren Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Sen en yüce bir ahlak üzeresin." (el-Kalem, 68/4.) "Şüphesiz, Allah'ın Rasülünde, sizin için, Allah'ın rahmetini ve ahiretin nimetlerini arzulayanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnek vardır." (el-Ahzab.33/21.)
Hz. Peygamber (s.a.s) hem ahlaklı yaşamış ve hem de ashabını ahlaklı olmaya çağırmıştır. Hadislerde şöyle buyurulur: "Ben ahlakın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim." (A.b. Hanbel, II, 381; Malik, Muvatta', Hüsnü'l-Hulk, 8.) "İnsanlara verilen şeylerin en hayırlısı güzel ahlaktır." (A.b. Hanbel, IV, 278.) "Müminlerin iman bakımından en olgunu güzel ahlak sahibi olanıdır." (Ebu Davud, Sünne, 14; A. b. Hanbel, II, 250, 472, 527, V, 89, 99.) "Nebî (s.a.s) insanlar arasında ahlakı en güzel olanı idi." (Buharî, Edeb, 112; Müslim, Edeb, 30; Ebu Davud, Edeb, 1.) Hz. Aişe'den;

"Allah'ın Nebîsinin ahlakı Kur'an idi" dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste ahlakın özü şöyle belirlenmiştir: "Her dinin bir ahlakı vardır. İslam'ın ahlakı ise utanmadan (haya) ibarettir." (İbn Mace, Zühd, 17; Malik, Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 9)
Sonuç olarak aile içinde çocukların yetişmesi ve eğitilmesi sırasında İslam'ın bu yüce değerlerinin onlara telkin edilmesi veya bu değerleri alabileceği kurs, okul, sohbet, seminer, kamp, konferans vb. yerleri tercihte aile reislerinin gerekli istişare ve feraseti göstermesi beklenir. Çünkü çeşitli eğitim kurumlarında yalnız pozitif ve tabiat bilimlerini okuyan gençlik, manevî ilim ve değerlerden habersiz yetişirse, belki diploma sahibi olmakta, fakat "emanete ehil" duruma gelememektedir. Allah korkusu ve ahiret inancı olmayan bir kimse, hayatta ele geçirdiği makamları ve maddi imkanları kendi kişisel çıkarları için kullanabilmekte ve toplum bundan ciddi yaralar almaktadır. Bu yüzden günün gerektirdiği bilgi ve tecrübeleri kazanan imanlı gençlik, aynı zamanda sabır, tevekkül, haya, tevazu, edep gibi güzel huyları alır ve kibir, ucub, hased, kin ve yalancılık gibi kötü huyları da bırakırsa İslam toplumunun özlediği ve ihtiyaç duyduğu emanet ehilleri yetişmiş olur. İşte mü'min bir ailenin, çocuklarını böyle bir eğitimden geçirmesi ve ömür boyu güzel ahlak üzere bulunmayı hedeflemesi gerekir. Bu yolda gösterilecek gayretin, sonuç versin veya vermesin, sahibine ecir kazandıracağında şüphe yoktur.
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 04:35
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
27 Kasım 2006       Mesaj #9
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

Kadının Şahsi Hak ve Sorumlulukları


A) Kadının Koca Evine Yerleşmesi:


Peşin konuşulan mehrini teslim alan ve geçim masrafları karşılanan kadının, kocası ile oturması gerekir. Peşin mehrini alamayan kadın cinsel temastan kaçınabilir.
İkametgahı belirleme hakkı kocaya aittir. Ancak eşlerin oturacağı mesken sağlığa elverişli olmalı, oturulan bir yörede bulunmalı, iyi komşulu olmalı, bir ev için gerekli mutat eşyaya sahip bulunmalı, diğer yandan kocanın hısımları aynı meskende oturmamalıdır. Ancak kadın, onlarla birlikte oturmayı kabul eder ve hizmetlerini görürse, bu onun ahlakının güzelliğindendir.
Evli kadının, kendi babasının evinde oturma şartının öne sürülmesi geçersizdir. Koca, böyle bir şartı kabul etse bile, buna uymak zorunda değildir. Eşini alıp, kendi belirleyeceği meskene yerleşebilir.

B) Kadının Başka Beldeye Götürülmesi:


Bir erkek eşini sefer mesafesinden (90 km) yakın olan bir beldeye, şehirden köye veya köyden şehire götürebilir. Çünkü yakın yerlerde kadın yabancılık çekmez. Ancak bunun için koca güvenilir olmalıdır.
Kadının sefer mesafesinden uzak olan beldelere yerleşmek gayesiyle götürülmesi konusunda görüş ayrılıkları vardır. Hanefilerin temel görüşüne göre; kadın kocasına bağlı olarak, onun gittiği beldeye gider ve onu izlemek zorundadır. Ancak bu hak kötüye kullanılırsa, sonraki (müteahhirün) fakihler, kadının evlendiği beldeden başka yere, rızası olmaksızın götürülemeyeceğini söylemişlerdir. Dayandıkları delil maslahattır. Çünkü, uzak beldeler kadın için riskli olabilir. Eskiden erkeklerde güzel ahlak ve iyi huylar galip olduğu için, kadının hakları gözetilirdi, şimdi ise durum değişmiştir. Kadın uzakta garib olur ve gerektiğinde sığınacak bir yer bulamaz. (Ömer Nasuhi Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, II, 165)
Günümüzde gerek devlet sektöründe ve gerekse özel sektörde çalışanların, başka şehirlere iş gereği gitmesi ve uzun yıllar orada kalması olağan duruma gelmiştir. Bu yüzden, nikah akdi sırasında şart koşulmadıkça, kadının kocasına bağlı olarak, onun gittiği yere gitmesi daha uygundur. Ancak bunun için kocanın güvenilir olması ve eşini haramlardan koruyacak kişiliğe sahip bulunması da dikkate alınmalıdır.

C) Kadının Kocasından İzinsiz Olarak Evden Çıkabileceği Durumlar


Bir koca, eşine izinsiz olarak evden çıkmayı yasaklayabilir. Ancak şu durumlarda kadın izinsiz çıkabilir.
1) Kadın, yanında mahrem bir hısımı olunca farz hacca gidebilir. Kocasının izin vermemesi sonucu değiştirmez. Çünkü burada kocanın hakkı aynî farzın önüne geçemez.
2) Kadın, başkalarında olan hak ve alacaklarını gidip alabilir.
3) Koca, dini meseleleri öğrenme ve fetva alma konusunda eşine yardımcı olmazsa, kadın izinsiz olarak ara-sıra ilim meclislerine katılabileceği gibi, ehlinden fetva da sorabilir.
4) Koca, eşinin en az haftada bir kere ana-babasını, yılda bir kere de kardeş, dayı, amca, hala ve teyze gibi mahrem hısımlarını ziyaret etmesine engel olamaz. Ancak kadın, kocasından izinsiz geceyi dışarıda geçiremez. Hısımları ziyaret etmeyi engellemek "sıla-i rahm" in kesilmesine yol açabileceğinden caiz görülmemiştir.
Diğer yandan kadının ana-babası ağır hastalığa yakalanmış olur ve bakacak kimseleri de bulunmazsa, kadın kocası izin vermese bile, babasının evinde kalıp, onlara hizmet edebilir. Ancak bu durumda kocanın nafaka yükümlülüğü düşer. Koca, karısının ana-babasını, gece yatıya kalmamak üzere haftada bir gelmekten ve yine önceki kocasından olan çocuklarını gidip ziyaret etmekten men edemez. (bk. el-Fetava-l-Hindiyye, 2. baskı, Bulak 1310 H., I, 556 vd; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, İstanbul, 1983 s: 327)

D) Eşlerin Karşılıklı Olarak İyi Geçim Esaslarına Uyması:


İyi geçim (muaşeret), eşlerin karşılıklı sevgi, saygı, sadakat ve samimi davranışları ile gerçekleşir.
Allahü Teala şöyle buyurur: "Kadınlarınızla iyi geçinin." (en-Nisa, 4/9) "Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler." (el-Bakara, 2/228)
Hz. Peygamber çeşitli hadislerde, kadınlara iyi muamelede bulunulmasını istemiş ve eşine karşı iyi davranan koca, "hayırlı kişi" olarak nitelendirilmiştir. Hadislerde şöyle buyurulmuştur: "Kadınlarınızın iyi olması için çaba harcayınız. Çünkü onlar sizin yanınızda yardımcılarınızdır. Siz onlar hakkında, apaçık bir günah işlemedikleri sürece bundan başka bir hakka sahip değilsiniz. Eğer açık isyanları olursa, onları yataklarında yalnız bırakın ve onları hafifçe dövün. Eğer size itaat ederlerse, onların aleyhine bir yol aramayın." (Buharî, Enbiya, 1, Nikah, 80; Müslim, Rada, 62; Tirmizî, Rada, II.)
"Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlarınız üzerindeki hakkınız; yatağınızı başkasına çiğnetmemeleri ve sizin hoşlanmadığınız kimselerin evinize girmesine izin vermemeleridir. Dikkat ediniz! Onların sizin üzerinizdeki hakları; yiyecek ve giyecek konusunda onlara ihsan ve ikramda bulunmanızdır." (Müslim, Hacc, 147: Ebu Davud, Menasik, 56; Tirmizî, Rada, 11.)
Hz. Peygamber en hayırlı erkeğin eşiyle en iyi geçinen kimse olduğunu belirtmiştir. Hadislerde şöyle buyurulur: "Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım." (İbn Mace, Nikah, 50; Darimi, Nikah, 55) "Mü'minlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlak bakımından en iyi olanıdır. Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır." (Ebu Davud, Sünne, 14; Tirmizî, Rada, 11, iman, 6; Darimî, Rikak, 74.)

E) Eşlerin Birbirinin Cinsel Yönlerinden Yararlanması:


Eşlerin meşru şekilde birbirinin cinsel yönlerinden yararlanma hakları vardır. Allahü Teala şöyle buyurur: "Kadınlarınız ay halinden temizlenince, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın." (el-Bakara, 2/222.) "Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz." (el-Bakara.2/187.)
Hanefî ve Şafiilere göre kocanın evlilik süresince eşiyle bir defa cinsel temasta bulunması kaza bakımından yeterlidir. Kocanın iktidarsızlığı durumunda, kadının belli bir süre sonra evliliği feshettirme hakkı doğar. Evlilik süresince eşlerin cinsel hayatı, evliliğin devamını sağlayacağı ve iyi geçime yardımcı olacağı için, dinî bakımdan vacip görülmüştür.
Hanbelîlere göre, eşlerin sağlıklı oldukları sürece en az dört ayda bir defa cinsel teması olmalıdır. Delil; boşama yöntemlerinden birisi olan "ila" da sürenin dört ayla sınırlandırılmasıdır. (bk. el-Bakara, 2/226, 227) Îla; dört ay veya daha uzun süre eşine yaklaşmayacağına dair kocanın yemin etmesi veya bunu ağır bir şarta bağlaması demektir.
Nitekim Hz. Ömer'in hilafeti sırasında, savaşa katılan mücahidlerin eşlerinden altı aydan fazla ayrı kalmamaları için emir verdiği nakledilir. Bu sürenin bir ayı gidiş, bir ayı dönüş ve dört ayı da savaşta geçirilecek süredir. Diğer yandan Hz. Ömer'in, kızı Hafsa'ya (ö. 41/244) genç bir kadının kocasından ne kadar süreyle ayrı kalmasının uygun olacağını sorduğu ve Hafsa (r. anha)'ın "beş veya altı ay" diye cevap verdiği nakledilmiştir. (ez-Zühayli, a.g.e., VII; 330)
Sonuç olarak ilim tahsili, savaş, hac veya rızık temini için çalışmak gibi bir özür bulunmadıkça, koca uzun süre eşinden ayrı kalmamalıdır. Bir İslam toplumunda yıllarca evden ayrılan ve önemli bir neden olmaksızın eve dönmeyen kocaya, hakim dönmesi için çağrı yapar, eğer yine dönmezse evliliği feshedebilir.

F) Eşler Arasında Cinsel Temasın Yasak Olduğu Durumlar:


İslam homoseksüelliği yasakladığı gibi, kocanın eşine ayhali veya lohusalık süresince de cinsel birleşmesini yasaklamıştır. Bunun nedeni, eşlerin cinsel sağlığını korumak ve neslin devamını sağlamaktır.
Homoseksüelliğe, Hz. Lût Peygamberin kavmi arasında yaygın olarak görüldüğü için, onun adına izafetle "livata" denilmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Lüt'un bu konuda kavmi ile mücadelesi ve sonunda kavminin nasıl helak edildiği açıklanır. ( bk. el-A'raf, 7/80, 81; eş-Şuara, 26/160-167; el-Ankebüt, 29/29)
Hz. Peygamber'den, eşine arkadan yaklaşanı kınayan ve lanetleyen çeşitli hadisler nakledilmiştir. Bir kaçını zikredeceğiz. "Allah, eşiyle arkadan ilişkide bulunan kimsenin yüzüne bakmaz." (İbn Mace, Nikah, 29; İbn Hanbel, II, 244.) "Şüphesiz Allah, doğruyu açıklamaktan çekinmez. Karılarılarınıza arkadan yaklaşmayınız." (Tirmizî, Rada, 12, 90; Darîmî, Nikah, 30; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VI, 200.)
"Eşiyle, ayhalinde iken veya arkadan ilişkide bulunan yahut gelecekten haber veren kahine inanan kimse, Muhammed (s.a.s)'e indirileni inkar etmiş olur." (Tirmizî, Tahare, 102, Rada, 12; İbn Mace, Nikah, 29; Darîmî, Vudü', 114; İbn Hanbel, l, 86, VI, 205.) "Eşine arkasından temas eden kimse lanetlenmiştir." (Ebu Davud, Nikah, 45)
Hayızlı kadınla cinsel temas haram kılınmıştır. Ayette; "Aybaşı günlerinde kadınlarınızdan ayrı durun " (el-Bakara, 2/222) buyurulur. Allah'ın elçisi, ay halindeki eşi ile temas eden kimsenin, bu temas ilk günlerde olmuşsa bir dinar (yaklaşık 4 gr. 22 ayar altın), sonuna doğru olmuşsa yarım dinar altın parayı tasadduk etmesini bildirmiştir. Bu ceza hadiste şöyle belirlenir: "Bir kimse hayızlı eşiyle cinsel temasta bulunursa, eğer kan kırmızı renkte ise bir dinar, sarı renkte ise yarım dinar tasadduk etsin." (Tirmizi, Tahare, 102)
Eşiyle sapık ilişkiye giren kimseye had cezası değil, İslam devleti'nin koyacağı uygun bir ceza (ta'zîr) uygulanır.
Hanbelilere göre sapık ilişkiye giren eşlerin arası ayrılır.

G) Doğum Kontrolü (Azil):


1) Azil terimi ve kapsamı:
Arapça bir sözcük olan "azil"; uzaklaştırmak, ayırmak demektir. Bir fıkıh terimi olarak; kadının gebe kalmaması için, erkeğin menisini dışarı atmasıdır. Azil, gerek İslam'dan önce ve gerekse İslamî devirlerde iki nedenle yapılıyordu. Ya cariye gebe kalmasın diye bu yola başvurulur, ya da hür olan kadın gebe kalmasın veya süt emen çocuğa bir zarar gelmesin diye yapılırdı.
Hz. Peygamber'in, azil konusunda çeşitli hadisleri vardır. Kendisine azlin hükmü sorulduğunda; "O, gizli ve'd'dir" buyurmuştur. (Müslim, Nikah, 141; İbn Mace, Nikah, 61.) Burada "ve'd"; kız çocuğunu diri diri toprağa gömmek anlamına gelir. Bununla Kur'an'daki şu ayete işaret edilmiş oluyordu: "O, diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah yüzünden öldürüldüğü sorulduğu zaman." (et-Tekvîr, 81/8-9.)
Ancak daha sonra Hz. Peygamber'in, azil konusunda müsamahalı davrandığı görülür. Cabir (r.a)'ten şöyle dediği nakledilmiştir: "Bizim cariyelerimiz vardı ve onlardan azil yapıyorduk. Yahudiler, bunun küçük "mev'ûde" yani çocuğu diri diri toprağa gömme anlamına geldiğini söylediler. Bu durum Allah'ın Rasülüne iletilince şöyle buyurdu: "Yahudiler yalan söylemiş, eğer Allah onu yaratmak istese, sen engel olamazdın." (Ebü Davud, Nikah, 48; Nesaî, Nikah, 55; Ahmed b. Hanbel, III, 22, 49, 51.) Ebu Saîd el-Hudri ve Enes b. Malikten de aynı nitelikte hadisler nakledilmiştir. Yine Cabir (r.a) şöyle demiştir: "Biz Hz. Peygamber devrinde Kur'an inerken azil yapıyorduk. Eğer ondan bir şey yasak edilecek olsa bunu bize Kur'an yasaklardı." (Buhari, Kader, 4; Tirmizî, Nikah, 39.) Müslim'in rivayetinde; "Bu, Rasülullah'ın kulağına gitti, fakat bize bunu yasaklamadı" (bk. Müslim, Talak, 26-28.) denilir."

Ebü Said el-Hudrî'nin naklettiği şu hadis de azlin caiz oluşunu ifade etmektedir. Ebu Said şöyle demiştir: "Biz kadınlarımızla cinsel temasta bulunuyoruz, bu hoşumuza da gidiyor. Azil konusunda ne dersiniz?, sorusuna Allah'ın Rasülü şu cevabı vermiştir: "Siz istediğinizi yapın. Allah'ın yaratmak istediği şey meydana gelecektir. Bununla birlikte suyun hepsinden çocuk olmaz." (Ahmed b. Hanbel, III, 26.)
Yukarıdaki ilk hadis'e ve on çirkin hasletten birisinin de azil olduğunu belirten Ahmed b. Hanbel'in (ö. 241/855) naklettiği (Nesaî, Zîne, 17; Ebü Davud, Hatem, 3; İbn Hanbel, l, 280, 297, 429.) başka bir hadis'e göre azil çirkin bir fiildir, İbn Hazm (ö. 456/1063) bu hadisleri delil alarak azlin caiz olmadığını söylemiştir.
İslam fakihlerinin büyük çoğunluğu ise, yukarıdaki diğer hadislere dayanarak; bir erkeğin hür olan eşinin izni ile, azil yapmasının caiz olduğunu söylemiştir.

Doğum kontrolünün caiz olup olmaması da azlin hükmü ile yakından ilgilidir. Azli kabul etmeyenler bunun kadere karşı çıkmak anlamına geldiğini, bunda ayrıca müslümanların sayısını azaltma gayesi bulunduğunu öne sürerler. Bu konuda ayrıca çocukların yoksulluk korkusu ile öldürülmesini yasaklayan ayetle (el-İsra, 17/31) Hz. Peygamber'in şu hadisine dayanırlar: "Evlenin, çünkü ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla övüneceğim." (İbn Mace, I, 592, H.No: 1846)
Sonuç olarak cenin teşekkül etmeden önceki dönemde erkeğin veya kadının gebeliği engelleyen yöntemlere başvurması mümkün ve caizdir. Bu korunma, doğum kontrol tableti kullanma yoluyla olabileceği gibi, meninin rahme ulaşmasını engelleyen diğer yöntemlerle de olabilir. Ancak bunun için eşlerin rızasının bulunması, sağlığa zarar vermemesi ve başvurulan yöntemin boy abdestini engelleyici nitelikte olmaması gerekir.

2) Kürtaj ve İslamî açıdan kritiği:
Kürtaj sözlükte "kazımak" demektir. Bir tıp terimi olarak ise gebeliğin ilk üç ayında ceninin, rahim iç zarı kazınarak alınmasını ifade eder.
Çocuğun anne karnında teşekkül ettikten sonra düşürülmesi, azilden ayrı bir işlemdir. Azilde, meniyi kadından uzaklaştırma söz konusudur. Kürtajda ise teşekkül eden ve ileride insan varlığını oluşturacak olan biyolojik bir varlığı dış etkilerle anneden ayırma işlemi vardır.
Avrupa'da henüz doğum kontrolü konusu söz konusu değilken, İslam'da istenmeyen gebeliğin önlenmesinde "azl" yöntemi biliniyordu ve Hz. Peygamber de buna müsamaha ile bakmıştı. Hristiyan, Yahudi ve doğu dinlerinde de bu metot uygulanıyordu.
Yukarıda, henüz çocuk teşekkül etmezden önce, gerek azil ve gerekse bu kapsama giren gebeliği önleyici nitelikteki yöntemlere İslam'ın müsamaha ile baktığını belirtmiştik. Ancak bu konuda iki noktaya dikkat edilmesi de gereklidir.
1) Eşlerin karşılıklı rızası,
2) Uygulanacak yöntemin erkeğin veya kadının fizik ya da ruh sağlığına zarar vermeyecek nitelikte olması gerekir.

Çocuk teşekkül ettikten sonra, başka bir deyimle gebelik başladıktan sonraki korunmaya gelince; bu konuyu Malthus'un dediği gibi yalnız "aç kalma", dünya üzerindeki rızkın insanlara yeterli olmaması gibi teorik bir düşünceye bağlamak, İslamî açıdan bir anlam taşımaz. Çünkü mü'min rızkı verenin Allah olduğuna inanır. Yüce Allah'ın "Razık" ve "Rezzak" sıfatları ile "Rahman" ve "Kerîm" sıfatları dünya üzerinde her canlıya rızkı verenin O olduğunu gösterir. Ayetlerde şöyle buyurulur: "Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük bir suçtur" (el-isra', 17/31; bk.el-En'am, 6/151; et-Tekvîr, 81/8-9; el-Mümtehine, 60/12.) "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Allah onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitapta (levh-ı mahfuz)dır." (Hûd, 11/6.)
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizden birinizin ana karnında yaratılışı kırk günde toplanır. Sonra bir o kadar günde kan pıhtısı, sonra bir o kadar günde et parçası olur. Sonra Allah bir melek göndererek şu dört kader proğramını yazması emredilir: İşleyeceği ameller, rızkı, eceli ve bedbaht veya mes'ud olacağı. Sonra ona ruh üflenir." (Buharî, Bed'ü'l-Halk, 6; Müslim, Kader, 1,2.)
İslamî açıdan ceninin sağ olarak doğma ihtimali bulunduğu için, onun anne karnındaki varlığı korunmuş ve onun bir takım haklardan yararlanması sağlanmış, bu arada dış etkilerle onun düşürülmesi bazı şartlara bağlanmıştır.
Cenin sağ doğmak şartıyla miras, lehine vasiyet ve nesep ikrarı tasarruflarından yararlanır. Cenin için sabit olan bu haklar koruma altına alınır, o sağ olarak doğarsa bunlardan veli aracılığı ile yararlanmaya başlar. (es-Serahsi, el-Mebsut, XXVI, 86, 87; İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadir, VIII, 328 vd.; Ebu Zehra, Usulu'l-Fıkh, s. 331 vd.)

3) İslam'da cenini koruyan hükümler şöylece özetlenebilir:
a) Hz. Peygamber çocuk doğumunu arzu etmeyen eşler için azl'e, yani gebeliğe önceden engel olabilecek yöntemlere izin vermiştir. Buna kadının da rıza göstermesi gerekir. Çünkü kadının çocuk doğurma hakkı olduğu gibi, kendisine cinsel yönden rahatsızlık verecek veya ruhsal strese yol açabilecek korunma yöntemlerine rıza göstermeme hakkı da vardır. Bu yüzden kadının rızası dışında azil (korunma) mekruh olur. (bk. Ahmed b. Hanbel, l, 31, III, 26; el-Kasanî, a.g.e., II 334, 335.)

b) Anne karnındaki ceninin düşürülmesini yasaklayan, doğrudan bir ayet veya hadis yoktur. Ancak gebe kadının dövülmesi veya öldürülmesi durumunda, ölü olarak düşen cenin için "gurre" denilen bir ceza sünnetle sabittir. Ebü Hüreyre (ö. 58/677)'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Huzeyl kabilesinden iki kadın kavga ettiler. Bunlardan birisi diğerine taş atarak, kendisinin ve karnındaki çocuğun ölümüne neden oldu. Taraflar Hz. Muhammed (s.a.s)'in huzurunda mahkemeleştiler. Allah'ın Rasülü cenin için "gurre", ölen kadın için ise akilesinin üzerine "diyet" cezası ile hükmetti." (Müslim, Kasame, 36; Buharî, Tıbb, 468; Ebu Davud, Diyat, 19; Nesaî, Kasame, 39.) Ebu Hüreyre'den nakledilen başka rivayette ise yalnız cenin için "gurre" den söz edilmiş, annesinin ölümü yer almamıştır. Gurre; diyetin yirmide biri kadar bir tazminat olup, bunun miktarı Hanefilere göre 50 dinar (200 gr. altın para) veya 500 dirhem (1400 gr. gümüş para)dır. Çoğunluk fakihlere göre ise, 600 dirhem gümüşten ibarettir. Cenin annesinden ölü olarak ayrılınca, onun düşmesine suç işleme yoluyla neden olan kimse bu gurre cezası ile yükümlü olur. Burada ceninin erkek veya kız olması, suçun kasten veya yanlışlıkla işlenmiş bulunması sonucu değiştirmez. (el-Kasanî, a.g.e., V, 325; İbn Kudame, el-Muğnî, V, 799; İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctenid, II, 407; Döndüren, "Gurre" mad. Ş.İ.A., II, 237.)
Diğer yandan cenini anne, kocasının izni olmaksızın ilaçla veya başka bir yöntemle yahut kürtaj yaptırarak düşürürse, gurre tazminatını onun akilesinin (mirasçı olabilen yakın asabe hısımları) ödemesi gerekir. Eğer koca çocuğu düşürmesi için izin vermiş olur veya kadının bir kasdi bulunmazsa, haddi tecavüz olmadığı için gurre gerekmez. Ancak şunu da belirtelim ki, bir fiile gurre gerekmemesi onun haramlık yönünü kaldırmaz. (bk. İbn Kudame, a.g.e., VII, 716; ez-Zühayli, a.g.e., VI, 364)

c) Cenin, anne karnında uzuvları teşekkül edinceye kadar (müstebinu'l-hılka) bir kan pıhtısı hükmündedir. Bu dönem ceninin 1,5-2 aylık oluşuna kadar sürer. Bu, bir insan varlığını temsil ettiği için ona sebepsiz yere müdahale edilemez. Hz. Peygamber yavru çıkarma sırasında kuş yumurtalarına zarar vermeyi yasaklamıştır. İnsanı temsil eden cenin, hayvan yumurtasından daha fazla korunmaya layıktır. Ancak annenin sağlığı, süt emen başka bir çocuğun korunması gibi nedenlerle, bu dönemde çocuğun düşürülmesi caiz olur. Özürsüz düşürme ise haram sayılmıştır.

d) Uzuvların teşekkül etmesinden ruh üfleninceye kadar olan sürede (120 günlük) bir sebep olmaksızın, cenin düşürülürse suç işleme yolu ile düşürene yukarıda açıkladığımız "gurre" cezası gerekir. Gurre bir yıl içinde, ceninin mirasçılarına ödenir. Hz. Ömer'in uygulaması da böyle olmuştur.
Ancak kadının frengi, kanser, felç veya kalb infarktüsü gibi önemli bir hastalığı olur yahut küçük yaştaki başka bir çocuğun sütunun kesilmesi gibi bir korku bulunursa, bu dönemde de çocuğun düşürülmesi caiz görülmüştür. (el-Fetava'l-Hindiyye, Terceme, XII, 126,)

e) Cenin suç işleme yoluyla canlı olarak düşer ve doğumdan sonra ölürse suçlunun tam diyet ödemesi gerekir. Burada diyet, üç yıl içinde eşit taksitlerle ödenir. Sebepsiz müdahale veya dövme gibi bir haksız fiil sonucu kadın ölür ve cenin de düşmüş bulunursa, anne için tam diyet, cenin için ise gurre cezası gerekir. Yukarıda Huzeyl kabilesinden iki kadının kavgası olayında, Hz. Peygamber'in böyle bir tazminat cezasına hükmettiğini belirtmiştik. (bk. Buharî, Tıbb, 468; Müslim, Kasame, 36; es-Serahsî, a.g.e., XXV, 87 vd.; İbnü'l-Humam, a.g.e., VIII, 324 vd. Bilmen, a.g.e., III, 803)

H) Kadının Eşinden Adaletli Davranmasını İsteme Hakkı:


1) Eşler arasında adalet ve kapsamı:
Adalet her şeyi yerli yerinde yapmak ve hakkı olana hakkını vermek demektir. Evlilik hayatında kocanın adaletli davranması özellikle eşini diğer hısımları karşısında ezdirmeme, yeme, içme, giyim ve barınmada, ailenin sosyal seviyesine uygun bir standarda (ma'ruf) göre davranma ve özellikle birden çok evlilikte, eşler arasında karı-koca hayatının gerektirdiği tüm haklarda eşitliği gözetme adalet kapsamına girer.
Kur'an-ı Kerîm'de birden çok eşle evli olan erkeğin, eşleri arasında adaleti sağlamasının güçlüğüne şöyle işaret edilir: "Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adaleti sağlamaya gücünüz yetmez. Öyleyse birisine tam olarak meyledip de diğerini (ne evli ne de bekar gibi) askıda bırakmayın." (en-Nisa, 4/129) Koca belki yeme, içme, giyim ve barındırma gibi konularda tam eşitlik sağlayabilir. Çünkü onun buna gücü yeter. Ayette sözü edilen güçlük daha çok sevgi konusu ile ilgili olabilir. Çünkü sevgi iç duygularla ilgili olup, davranışlara yansımadıkça dışarıdan belli olmaz. İşte koca, çok evli olup, eşlerinden birisini üstün tuttuğunu hissettirirse aile düzenini sürdürmesi zorlaşır. Bu yüzden İslam fıkhında "kasm" adı verilen "gecelerin eşler arasında paylaşımı" konusuna özel önem verilmiştir.
Şafiîler dışında çoğunluk mezhep müctehitlerine göre erkeğin eşleri arasında gece paylaşımında da adaletli davranması vaciptir. Eşler arasında yaş, güzellik, zenginlik-yoksulluk, önce veya sonra evlenme, hasta, hayızlı veya nifaslı olma, ihramlı veya ehl-i kitaptan bulunma gibi durumlar dikkate alınmaksızın kocanın gün ve geceleri adaletli bir tarzda paylaştırması gerekir.
Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s) eşleri arasında süre paylaşımı (kasm) yapar ve her bir eşi için belli bir gün ve bir gece belirlerdi." (Buharî, Hibe, 15, Şehadet, 30; Ebü Davud, Nikah, 38; İbn Hanbel, VI, 117.) "Hz. Peygamber, eşleri arasında süre paylaşımı yapar, bu konuda adaletli davranır ve şöyle dua ederdi: Allahım! Bu, gücümün yettiği paylaşımdır. Gücümü aşan hususlarda beni kınama" (Ebü Davud, Nikah, 38; Tirmizî, Nikah, 42; Nesaî, Nisa', 2; İbn Mace, Nikah, 47; Darimî, Nikah, 25; İbn Hanbel, VI, 144)

Hanefîler dışındaki çoğunluk müctehitlere göre ilk evlenmede bakire için yedi gün, dul olan eş için ise üç gün ek süre hakkı vardır. Normal süre paylaşımı bundan sonra yapılır.
Delil şu hadistir: "Bir erkek dul evlendiği eşinin üzerine bakire ile evlenirse, onun yanında yedi gün kalır, sonra süre paylaşımı yapar. Eğer bakire olarak evlendiği eşinin üzerine dul kadınla evlenirse, onun yanında üç gün kalır ve sonra süre paylaşımı yapar." (Buharî, Nikah, 101.)
Eşlerin geçici veya sürekli olarak kendilerine ait nöbet süresini, diğer eşe bırakmaları mümkündür. Koca hasta olunca hangi eşin yanında kalacağı, ya karşılıklı rıza ile ya da kur'a ile belirlenir. Bununla birlikte hasta koca, eşlerinden ayrı bir mekanda da kalabilir. Çünkü hastalık bir özür olup, bu durumda kocadan adaletli davranması beklenemez.
Adaletli davranma en çok süre paylaşımında kendisini göstereceği için bu konudaki bir dengesizlik, onu ağır bir manevî sorumluluk altına sokar. Hadiste şöyle buyurulur: "İki eşi olan bir koca, bunlardan birisine yönelir, diğerini ihmal ederse, kıyamet gününde bir yanı çarpılmış olarak kalkar." (Ebu Davud, Nikah, 38; Nisai, 2; İbn Mace, Nikah, 47; Darimi, Nikah, 24)

2) Çok evliliğe yol açan durumlar:
İslam, bir erkeğin dörde kadar kadınla evlenmesi kapısını açık tutmuş, fakat bunu ağır şartlara bağlayarak tek evliliği teşvik etmiştir. Nitekim çok evliliğe cevaz veren ayetin devamında bu noktaya da işaret edilir: "Kendileriyle evlendiğiniz takdirde yetim kızların haklarını gözetememekten korkarsanız, beğendiğiniz diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın veya sahip olduğunuz cariyelerle yetinin. Bu adaletten ayrılmamanız için daha uygundur." (en-Nisa, 4/3)
Birden çok evliliğin serbest bırakıldığı ülkelerde, çok kadınla evlilerin tek kadınla evli olanlara oranla çok az olduğu görülür. Bazı İslam ülkelerinde yapılan istatistiklere göre iki kadınla evli erkeklerin sayısı yüzde bir, Suriye'de ise çok kadınla evlilerin sayısı, bütün evli erkeklere oranla yüzde beş'dir. (Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, s: 239.)
Çok evliliğe izin verilen yukarıdaki ayetin iniş nedeni, Hz. Aişe'den nakledildiğine göre şudur: Savaş baskınlarında ve savaş gibi nedenlerle bir çok kız ve kadın yetim veya dul kalıyordu. Bazı erkeklerin korunmaya muhtaç olan bu yetimleri yanlarına alarak, onlara velilik yapması adettendi. Bu veliler malları için bu yetim kızlarla evleniyor, fakat mehirlerini vermede haksızlık ediyorlardı. Ayet, bu haksızlıklara engel olmak için inmiştir. (Taberî, Tefsir, Kahire 1969, VII, 531, 533; ez-Zemahşerî, Keşşaf, Beyrut 1947, l, 467; Miras, Tecrid-i Sarih Tere. İst. 1945, XI, 326, 327.) Ayetin inme nedeni ile ilgili başka rivayetler de vardır. Sonuçta; özellikle savaş sonrası korumasız kalan ve erkek sayısından çok olan yetim ve dul kadınların haklarını korumak ve onlara yapılan haksızlıkları önlemek, ayetin iniş sebepleri arasındadır.
Çok kadınla evlilik, ilk eşin nikah sırasında kendi üzerine evlenilmemesirıi, evlenildiği takdirde kendisinin veya sonradan evlenilen eşin boşanmış kabul edilmesini şart koşması durumunda bu eşin rızasını gerektirir. Aksi durumda ikinci evlilik geçerli olmaz. (Bîlmen, a.g.e., istanbul 1956, II, 120; Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, ist. 1974, s: 231,232.) Şu ayet de ilk eşin rızasının gereğine işaret etmektedir. "Bir kadın eğer kocasının geçimsizliğinden veya kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, karı-kocanın aralarında anlaşarak sulh olmalarında bir sakınca yoktur. Sulh daha hayırlıdır." (en-Nisa, 4/128)

Adalet ve eşitlik şartını yerine getirebileceğine güvenen bir erkek için çok eşle evlenme prensibi, aşağıdaki durumlarda başvurulacak bir ruhsat olarak değerlendirilebilir: Savaş sonrası erkek nüfusun önemli ölçüde azalması, kocaları ölen kadınların toplumda bir problem olarak ortaya çıkması, kadının tedavi edilemeyen bir hastalığa yakalanması, erkeğin işi gereği uzun süre esinden uzakta bulunması, kadının kısırlığı, evlenmediği takdirde erkeğin zinaya düşme korkusunun bulunması bunlar arasında sayılabilir.

Çok evlilik İslam'a mahsus veya İslam'la ortaya çıkan bir uygulama değildir. Tarihte hemen tüm toplumlarda ve önceki semavî dinlerde de vardır. (Sabri Şakir Ansay, Hukuk Tarihinde İslam Tarihi, İstanbul, 1958, s: 195; Halil Cin, İslam ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara, 1978, s:70) İslam'dan önceki Arap toplumlarında da bir erkek malî gücü oranında dilediği kadar kadınla evlenebiliyor ve dilediği sayıda cariye edinebiliyordu. (Cin, a.g.e., s: 31-32)
Sonuç olarak çok kadınla evlilik farz, vacip veya sünnet kabilinden bir emir olmayıp, bazı durumlarda başvrulabilecek bir ruhsattan ibarettir. Eşler arasında adalet ve eşitlik ön şartının getirilmesi İslam devletinin bu konuda denetleme yapmasına imkan sağlamıştır.
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 04:39
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
27 Kasım 2006       Mesaj #10
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

Kocanın Hak ve Sorumlulukları


A) Kadının Kocasına İtaat Etmesi Ve Bunun Sınırı:


Evli kadının kocasının evinde oturması, mutat ev işlerini yapması ve çocuklarının eğitim ve bakımıyla uğraşması, itaat kapsamına girer. Diğer yandan peşin konuşulan mehrini teslim eden koca, eşinin cinsel yönlerinden yararlanma hakkına sahip olur. Kadın önemli bir özrü bulunmadıkça, kocasının cinsel isteklerini geri çeviremez.
Kadının kocasına itaat yükümlülüğünün delili şu ayettir: "Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır." (el-Bakara, 2/228.)
Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur: "Eğer bir kimsenin başka bir kimseye secde etmesini isteyecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim." (Ebü Davud, Nikah, 40; Tirmizî, Rada, 10; İbn Mace, Nikah, 4; A. b. Hanbel, IV, 381, VI, 76, V, 228. Tirmizi bu hadise «hasen» demiştir.) "Bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse, cennete girer." (İbn Mace, Nikah, 4; Tirmizi, Rada, 10, Tirmizi bu hadise "hasen, garib" demiştir.)"Erkek, eşini yatağına çağırınca, gelmekten kaçınır ve bu yüzden erkek ona kızgın olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar bu kadına lanet eder." (Buhari, Bed'ü'l-Halk, 7; Ebu Davud, Nikah, 40; Tirmizi, Rada, 10)

Koca, eşinin görüşüp görüşemeyeceği kişi veya aileleri belirleme hakkına sahiptir. Yukarıda belirttiğimiz, kocasından izinsiz çıkabileceği durumlar dışında kadın izinsiz olarak evden çıkmamalıdır. Ancak eşlerin birbirine güveni tam olur ve aile çevresi güvenilir durumda bulunursa, koca bu konuda eşine serbestlik de verebilir. Koca, haklı bir nedene dayanarak karısının mescide veya başka yere çıkmasını yasaklarsa, kadının buna uyması gerekir.
Abdullah İbn Ömer (r.a)'ten şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir kadın Allah'ın elçisine gelerek; Ey Allah'ın Rasülü! Kocanın karısı üzerindeki hakkı nedir? diye sordu. O da; kadının, kocasının evinden ondan izinsiz çıkmamasıdır, dedi. Çıkarsa ne olur? sorusuna Hz. Peygamber; "Allah, rahmet ve gazap melekleri, bu kadına tövbe edinceye veya evine dönünceye kadar lanet eder" dedi. "Eşine zulüm yapan bir koca olması halinde de mi durum aynıdır?" sorusuna Hz. Peygamber; "Zalim bile olsa" cevabını vermiştir. (Ebü, Davud, Nikah, 40; İbn Mace, Nikah, 4; Darimî, Nikah, 38.)
Kadının eve bağlı olması onun oraya hapsedildiği ya da kafes arkasına, dar bir alana sıkıştığı anlamına gelmez. Kadın için evi, en hayırlı yerdir. Evi onun mescidi, huzur ve mutluluk yuvasıdır. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kadın örtülmesi gerekli olan bir varlıktır. Evden dışarı çıkınca şeytan gözünü ona diker. Kadın için Rabbının rahmetine en yakın olduğu yer evinin içidir." (Tirmizî, Rada', 18.)

Bu durum kadının evden dışarı çıkınca tesettüre riayet etmesini gerektirir. Çünkü örtünme kadın için koruyucu bir perde vazifesi görür. Kötü niyetli bakışları kırar ve kadın kendisini güvende hisseder.
Kadın nafile oruç için kocasından izin almalıdır. Çünkü kocanın eşi üzerindeki cinsel hakları nafile oruçtan önde gelir. Nitekim Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Bir kadın için, kocası yanında iken ondan izinsiz nafile oruç tutması ve evine ondan izinsiz bir yabancının girmesine izin vermesi helal değildir." (Buharî, Nikah, 86; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evlar, VI, 211.)

B) Kadının Evlilikle Üstlendiği Emanetleri Koruması:


Kadın kendi iffetini koruduğu gibi, kocasının bulunmadığı zamanda onun şeref ve namusunu, evini, malını ve çocuklarını da koruması gerekir. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Sizin kadınlarınız üzerindeki haklarınız; hoşlanmadığınız kimselere yataklarınızı çiğnetmemeleri ve onları evinize sokmamalarıdır." (Ebu Davud, Menasik, 56; Tirmizî, Rada', 11; İbn Mace, Nikah, 3, Menasik, 84; Darimî, Menasik, 34.)
Bir İslam toplumunda her mü'minin yönetimi altında olanlardan sorumlu olduğunu bildiren şu hadis, bu konudaki genel ölçü ve prensibi belirlemektedir:
"Sizin herbiriniz bir çobansınız ve herbiriniz güttüğünden sorumludur. İslam devlet başkanı bir çobandır, bir erkek aile fertlerinin başında bir çobandır. Kadın kocasının evi ve çocukları üzerinde bir çobandır. Kısaca sizin herbiriniz bir çobandır ve her çoban da güttüğünden sorumludur" (Buhari, Cum'a, 11, Ahkam, 1, Cenaiz, 32, İstikraz, 20, Vesaya, 9; Müslim, İmare, 20; Ebu Davud, İmare, 1, 13)

C) Eşlerin Birbiriyle İyi Geçinmesi:


Kadın kocası ile iyi geçinmeli, koca da eşine karşı daima iyi muamele etmelidir. Eşlerin birbirine eziyet etme ve zulüm yapma hakları yoktur. Muaz b. Cebel (r.a)'ten nakledildiğine göre Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur. "Dünyada bir kadın kocasına eziyet ederse, o erkeğin kıyamet gününde eşi olacak olan Huri, eziyet eden kadına şöyle seslenir: "Allah seni helak etsin, bu adama eziyet etme. O, dünyada senin yanında bir misafirdir, yakında senden ayrılıp, bize kavuşacak." (Tirmizî, Rada', 19; ibn Mace, Nikah, 62; A. b. Hanbel, V, 242.)

Başka bir hadiste en hayırlı kadının nitelikleri şöyle belirlenir: "Kadınların en hayırlısı, kendisine baktığın zaman seni sevindiren, emrettiğin zaman sana itaat eden ve senin yokluğunda kendisini ve senin malını koruyan kadındır" (Ebu Davud, Zekat, 32; İbn Mace, Nikah 5; İbn Kesir, Muhtasar Tefsir, I, 385) Bundan sonra Allah'ın Rasulü şu ayeti okumuştur: "Erkekler kadınlar üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün kılmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar itaatkar olanlar ve Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince; önce onlara öğüt verin, yataklarında yalnız bırakın. Bunlar yarar sağlamazsa dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür." (en-Nisa, 4/34)

D) Kadını Te'dip Etme Hakkı:


Hayırlı ve İslam'a uygun olan bir işte, kadın kocasına karşı gelirse, kocanın onu eğitme ve cezalandırma hakkı söz konusu olur. Eşler sürekli olarak bir arada yaşarken, her birinin çeşitli problemleri olabilir. Koca, evin dışında, günlük iş ve mesleği gereği çeşitli sıkıntılarla karşılaşabilir. Kadın da gerek kendi ve gerekse çevresi ile ilgili sıkıntı ve streslere girebilir. Böyle bir durumda onların birbirine anlayışla davranması ve kırıcı olmaktan kaçınması gerekir. Ancak kimi zaman da önemli bir neden olmaksızın, kadın çeşitli kaprislerin etkisi altında kocasına manevî eziyet yapma yoluna gidebilir. Onun meşru istek, emir ve tekliflerine sürekli karşı çıkması kocayı da çileden çıkarır. Bu durum ciddî geçimsizliklere yol açar.
Kadın böyle bir ortamda yeniden anlayışlı bir tutum içine girerse koca ona karşı olan te'dip uygulamasını bırakmalıdır. Çünkü ayette; "Eğer size itaat ederlerse, kendilerini incitmek için başka bahane aramayın" (en-Nisa, 4/4) buyurulur. Diğer yandan iyi huylu ve saliha kadınların te'dibe ihtiyaçları yoktur. Ayette şöyle buyurulur: "İyi kadınlar itaatkar olanlar ve Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri, kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır" (en-Nisa, 4/4). Ancak geçimsiz olan ve sürekli olarak kocasının meşru isteklerine karşı gelen kadın da te'diple yola getirilir.

Kur'an-ı Kerim'de kadının itaatsizliği "nüşûz" terimi ile ifade edilir. Nüşûz arapça mastar olup sözlükte; geçimsizlik çıkarma, serkeşlik yapma, kocaya karşı itaatsizlik etme, kocanın karısına karşı buğz edip asi olması gibi anlamlara gelir. İtaatsiz kadına "naşize" denir. Nüşûz teriminde kadının kocasına kafa tutup baş kaldırması ve kendisini üstün sayıp itaatini ortadan kaldırması anlamı vardır. Müfessirlerin tesbit ettiklerine göre; kadının kocasına isyan etmesi, koku sürünmemesi, kocasını cinsel birleşmekten men etmesi, kocasına daha önceleri yaptığı güzel muameleyi değiştirmesi, kocasından hoşlanmaması, kocasının şer'î mesken olarak belirlediği evde onunla birlikte oturmayıp, onun istemediği bir yerde oturması kadının itaatsiz halleri arasında sayılabilir. (bk. en-Nisa, 4/4; el-Mücadele, 58/11; el-Kurtubî, el-Cami li Ahkami'l-Kur'an, 1. baskı, Beyrut 1408/1988, V, 112; Elmalılı Hamdı Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İst.t.y., II, 558.)
Kadının kocasına itaatsizliği durumunda izlenecek yol Kur'an-ı Kerîm'de şöyle belirlenir: "Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara gelince; önce onlara öğüt verin, vazgeçmezlerse yataktarında yalnız bırakın, yine yarar sağlamazsa dövün." (en-Nisa, 4/4.)
Bu ayet kocaya aşağıdaki sıraya göre te'dip hakkı vermektedir.
1) Öğüt verme: İtaatsiz olan kadına önce yumuşak bir dille ayet ve hadislerdeki hak ve sorumluluklar hatırlatılır. Yüce Allah'ın iyi geçim istediği ve kocanın meşru istekleri konusunda üstün bir hakka sahip olduğu bildirilir. (bk. el-Bakara, 2/228; en-Nisa, 4/19.) Yine Hz. Peygamber'in şu hadisleri hatırlatılır: "Eğer bir insanın başka birisine secde etmesini emretseydim, kadının kocasına secde etmesini emrederdim." (Ebü Davud, Nikah, 40; Tirmizî, Rada, 10; İbn Mace, Nikah, 4.) "Bir kadın kocasının yatağını terkederek geceyi geçirirse sabaha kadar melekler ona lanet eder." Başka bir rivayette "kocasının yanına dönüp elini onun elinin üzerine koyuncaya kadar" ilavesi vardır. (Müslim, Nikah, 120, Talak, 10; Darimi, Nikah, 38; İbn Hanbel, II, 255, 348, 386.) Eğer güzellikle söyleme ve uyarma bir sonuç vermezse, ikinci tedbire başvurulabilir. Bu da kadını yatağında yalnız bırakmadır.

2) Yatağında yalnız bırakma: Kadın kocasına itaat etmez olur veya evden izinsiz ve habersiz çıkıp giderse kocası istediği süre kadar onu yatağında yalnız bırakabilir. Ayette; "İsyandan vazgeçmezlerse onları yataklarında yalnız bırakın" (en-Nisa, 4/4) buyurulmuştur. İbn Abbas, bunu; "Eşinle birlikte yatağında yatma" şeklinde tefsir etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), eşlerinin fazla dünyalık istemeleri üzerine onlardan ayrı kalmış ve bir ay süreyle yanlarına girmemiştir. (bk. el-Bakara, 2/226, 227; Buharî, Savm, 11, Salat, 18; Nikah, 91, 92, Talak, 21; Tirmizî, Talak, 21, Nesaî, Talak, 32; İbn Hanbel, l, 235, II, 31, 56, 298.) Ancak eşler arasındaki konuşma ve selamlaşmanın kesilmesi üç günü aşmamalıdır. Nitekim Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Hiçbir mü'min için üç günden fazla süreyle kardeşini terketmesi helal olmaz" (Buharî, Edeb, 57, 62; Müslim, Birr, 23, 25, 26; Ebu Davud, Edeb, 47.)
Yatakta yalnız bırakmanın kapsamına; kocanın eşiyle birlikte yatmaması veya eşine sırtını dönüp yatması ve onunla cinsel temasta bulunmaktan kaçınması gibi davranışlar da girer. (el-Kurtubî, a.g.e., V, 112.)

3) Kocanın eşini te'dip gayesiyle dövmesi: Kadının yatakta yalnız bırakılması da bir yarar sağlamazsa o, bir çeşit disiplin ve eğitim amacıyla, bedeninde iz bırakmayacak biçimde dövülebilecektir.
İslam'da prensip olarak insanın dövülmesi yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s)'in dövmeyi yasaklayan çeşitli hadisleri nakledilmiştir. "Allah'ın kullarını dövmeyiniz" (Ebu Davud, Nikah, 42; İbn Mace, Nikah, 51; Darimî, Nikah, 34) "Müslümanları dövmeyin" (İbn Hanbel, l, 404) "Kadınları dövmeyin" (Ebu Davud, Nikah, 41.) hadisleri bunlar arasındadır. Hz. Aişe'den (Ö. 58/677) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s) kendi ailesinden hiçbir kadını dövmediği gibi hiç bir hizmetçiyi de dövmemiştir. Yine O, Allah yolunda olma veya Allah'ın yasaklarına saygısızlık gösterilme yahut Allah için intikam alma dışında hiçbir şeye eliyle vurmamıştır." (Müslim, Fadail, 79; İbn Mace, Nikah, 51; Darimî, Nikah, 34; İbn Hanbel, VI, 229; eş-Şevkani, Neylü'l-Eyty, 211.)
Kadına vurmanın çirkinliğini göstermek üzere Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz eşini köleye vurur gibi dövüp de, sonra akşam olunca da onunla cinsel temasta bulunmasın." ( Buharî Nikah, 93, Tefsîru Sure, 91/1'; Müslim, Cenne. 49; Tirmizî, Tefsîru Süre, 91; İbn Mace, Nikah, 51; İbn Hanbel, IV, 17.)
Diğer yandan İslam'da kimi suçların cezası değnek vurma (celde) olarak belirlenmiştir. Bekarların zinasında yüz, (en- Nur, 24/3.) namuslu kadına zina iftirası atana seksen, (en-Nur, 24/3.) ve içki içene seksen (es-Serahsi, el-Mebsut; XXIV, 30; İbnü'l-Humam, Fethu'l-Kadir, IV, 185) değnek cezası örnek olarak verilebilir. Suçu işleyen köle olursa bu cezalar yarı sayıda uygulanır. (Cevat Akşit, İslam Ceza Hukuku ve İnsani Esasları, İstanbul, 1976, s. 53, 54) Buna göre vahiy ve sünnette öldürücü olmayan, yara ve iz bırakmayan ölçüde celde cezası yer almış, Allah'ın elçisi ve dört halife tarafından da uygulanmıştır. Kocasına karşı isyan durumunda bulunan kadını te'dip hakkı da bu nitelikte bir müeyyide olmalıdır.

Ünlü müfessir el-Kurtubî (ö. 671/1273) kadını dövmeden söz eden ayeti şöyle tefsir etmiştir: "Allahü Teala ilk olarak kadınlara güzel öğüt verilmesini, sonra yatağın ayrılmasını, bu iki müeyyideden bir sonuç alınamazsa dövmeyi emretmektedir. Bu sonuncusu eşlerin barışmasına ve kadının aile içinde yeniden kendine düşeni yapmasına yardımcı olur. Ayetteki darb, iz bırakmayan hafif bir darptan ibarettir. Bu yüzden bununla kemik kırılmaz ve cariyede bir kusur söz konusu olmaz. Bundan kastedilen iyilik (salah) olup, başka bir şey değildir. Dövme, kadının fizik varlığına zarar verirse tazminat söz konusu olur. Nitekim hocanın okuttuğu öğrenciyi dövmesinde de durum aynıdır. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kadınlarınız konusunda Allah'tan korkun. Şüphesiz siz onları Allah'ın bir emaneti olarak aldınız ve onların cinsel uzuvlarını Allah'ın kelimesi (nikah akdi) ile kendinize helal kıldınız. Sizin onların üzerindeki hakkınız; yataklarınızı sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer bunu yaparlarsa onları hafifçe dövebilirsiniz" (Müslim, Hacc, 47; Ebü Davud, Menasik, 56; İbn Mace, Menasik, 84; Darimî, Menasik, 34.) Amr b. el-Ahvas, Veda haccı sırasında Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Dikkat ediniz! Kadınlara hayrı tavsiye edin. Onlar sizin yanınızda yardımcılarınız olup, apaçık bir kötülük işlemedikçe, onlar üzerinde hayırdan başka bir şeye sahip değilsiniz. Eğer açık kötülük işlerlerse, onları yataklarında yalnız bırakın ve iz bırakmayacak şekilde hafifçe dövün. Eğer size itaat ederlerse, onların aleyhine başka bir bahane aramayın." (Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Mace. Tirmizi bu hadise "hasen-sahih" demiştir.) en-Nisa suresi 19. ayette yer alan "açık bir kötülük (bi ******tin mübeyyine)" ifadesinden kastedilen; kadının, kocasının hoşlanmadığı kimseleri eve alması ve kocasını kızdırmasıdır. Bununla zina kastedilmemiştir. Çünkü zina haram kılınmış olup, ona had cezası konulmuştur. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ma'rufi (iyi ve meşru) olan konularda size asi oldukları zaman bırakmayacak şekilde karılarınızı dövebilirsiniz" (bk. Müslim, Hacc, 147; Tirmizî, Rada', 11; Ebü Davud, Menasik, 56; İbn Mace, Nikah, 2, Menasik, 84; İbn Hanbel, V, 73) Ata b. Ebî Rabah, İbn Abbas'a "iz bırakmayan dövme (darb gayru'l-Muberrih)"nin ne olduğunu sorunca o, "kadına misvak gibi bir şeyle vurmak"tan ibaret olduğunu söylemiştir. Diğer yandan Hz. Ömer eşine vurunca bu konuda kınanmış ve şöyle demiştir: "Rasulullah (s.a.s)'den eşini döven kimsenin bu konuda sorumlu olmadığını işittim." (bk. Ebu Davud, Nikah, 42; İbn Mace, Nikah, 51; el-Kurtubi, a.g.e., V, 113)
Sonuç olarak, günümüz feminizm görüşünü savunanların karşı çıktıkları ve İslam'ı çağın dışında göstermeye çalışırken dayandıkları delillerden birisi de, İslam'ın kimi durumlarda kadının te'dip edilmesine cevaz kapısını açmasıdır.
Yukarıdaki üçlü tedbir dikkatlice incelendiğinde önce güzel öğüt verme, bundan sonuç alınamazsa, yatağında yalnız bırakma ve sonunda kadın isyanına devam ederse korkutma ve eğitme gayesiyle hafifçe dövme esasının getirildiği görülür. Bütün bu tedbirler kendisini kocasından üstün tutan ve onun otoritesini hiçe sayarak isyan eden kadınlara karşı alınmıştır. Özellikle üçüncü aşamada, kadına vurma bir kalemle veya eldeki bir misvak çubuğu ile vurarak onu uyarmayı da kapsamına almaktadır.
Diğer yandan eşler arasında bir geçimsizlik bulunduğuna göre, saldırgan durumunda olan kadına karşı kocası gerektiğinde kendisini savunacak ve yine ona te'dip gayesiyle karşılık verebilecektir.
Ancak Hz. Peygamber'in günlük hayatta hiçbir kadına eliyle vurmadığı, suçlu kadınlar dışında insanlara dayak atılmasını yasakladığı dikkate alınırsa, mü'minin eşini güzel öğütle ve gerekirse yatağında yalnız bırakarak eğitme yoluna gitmesi gerekir.
Diğer yandan yukarıdaki tedbirlerin "nüşüz" durumundaki kadınla ilgili olduğunda şüphe yoktur. Naşize kadın ise, kocasına isyan durumunda olan ve ona itaat dışına çıkan kadındır. Hatta üçüncü ve son aşama olan "dövme" kapsamına, kocasına fiilen saldıran, onu dövmek veya yaralamak üzere harekete geçen bir kadına karşı, erkeğin kendini savunması eylemleri de girer. Bu yüzden hiç bir neden olmaksızın eşine keyfi olarak dayak atan bir kocanın buradaki tedbirlerle bir ilgisi düşünülemez. Böyle bir durumda kadının ilgili yerlere şikayet ederek, zulme engel olma hakkı vardır. Bunun yanında geçinemeyen eşlerin "hakeme" başvurarak bu yolla sulh olma veya evliliği sona erdirme imkanları da söz konusu olur. Aşağıda hakem üzerinde duracağız.
E) Eşlerin Hakeme Başvurması:
Eşler arasında geçimsizlik uzar ve yukarıda sözünü ettiğimiz tedbirlerden bir sonuç alınamamış bulunursa bir sonraki ayette "hakeme başvurma" yöntemi öngörülür. "Eğer karı île kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse, Allah karı-koca arasındaki dargınlık yerine geçim verir." (en-Nisa', 4/35.)
Bu ayette hitap hakimleredir. Koca geçimi ve aile içinde disiplini sağlamada muvaffak olamamışsa, eşlerden birinin hakime başvurarak hakem tayini isteme hakkı vardır. Hakemlerin eşlerin hısımlarından müslüman, erkek, yükümlü, evlenme ve boşanmanın esaslarını bilen kimseler arasından seçilmesi daha uygundur.
Hakemlerin görevi yalnız arabuluculuk mudur? Yoksa boşama yetkileri var mıdır? Ebu Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel'e göre, eşler özel yetki vermedikçe hakemlerin boşama hakkı yoktur. Çünkü onlar vekil durumunda olup, verilen yetki dışına çıkamazlar. Ayette hakemlerin yetkisi ise "lslah"tan ibarettir. Ancak eşler hakemlere özel yetki vermişse bu takdirde boşamaları mümkündür.
İmam Şafiî'den bir görüşe göre, hakem yalnız arabulucu olup, vekil yetkilerini kullanır. Başka bir görüşüne göre ise hakem "hakim" demektir. Bu yüzden tarafların rızası olmasa bile hakemler gerekli görürlerse boşamaya da karar verebilirler. (es-Sabunî, Tefsîru Ayati'l-Ahkam, Dımaşk 1397/1977, l, 472.)

F) Kadından, Aybaşı Veya Lohusalık Sonunda Boy Abdesti Almasını İsteme Hakkı:


Bir koca eşinin ay hali veya lohusalık sonunda yahut cünüplük durumunda boy abdesti almasını isteme hakkına sahiptir. Çünkü ay hali ve lohusalıktan temizlenmeyen eşiyle koca cinsel temasta bulunamaz. Cünüplükten temizlenmeyen kadın da ibadet yapamaz. Buna göre dinî emirleri yerine getirmeyen veya yasaklardan kaçınmayan kadına, kocası İslamı tebliğ etme ve gerektiğinde velayet-i te'dip hakkını kullanma ve Allah'ın namaz, oruç gibi emirlerini ısrarla yerine getirmeyen eşini boşama hakkına sahip olur. Benzer durumlarda boşama yetkisi almış olan kadının da evliliği sona erdirme hakkı söz konusu olur.
Koca İslam ülkesinde zimmet ehli olan hristiyan veya yahudi bulunan esini, ay hali veya lohusalık sonrasında yıkanmasını isteyebilirse de onu cünüplükten dolayı yıkanmaya zorlayamaz. Çünkü bu durum erkeğin onun cinsel yönlerinden yararlanmasına engel değildir. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 341, 342; Döndüren, Delillerilyel İslam Hukuku, s: 329)
Son düzenleyen Safi; 2 Temmuz 2016 04:41

Benzer Konular

24 Ekim 2017 / yezulu Cevaplanmış
29 Kasım 2012 / Misafir Sağlıklı Yaşam
10 Nisan 2012 / asla_asla_deme Müslümanlık/İslamiyet
28 Temmuz 2013 / _VICTORY_ Müslümanlık/İslamiyet