Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 4 Aralık 2016  Gösterim: 60.385  Cevap: 9

İslam Dininde Ahiret İnancı

P.u.S.u
5 Haziran 2007 20:04       Mesaj #1
P.u.S.u - avatarı
Ziyaretçi
İslam'da Ahiret İnancı
MsXLabs.org

Sponsorlu Bağlantılar
Ahiret Nedir?
Ahiret, bu dünyadan sonraki nihayetsiz (sonsuz) alemdir. Yüce Allah, içinde yaşadığımız bu dünyayı ve üzerinde olan bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. Bir gün gelecek, bu dünyadan ve üzerinde bulunanlardan hiç bir eser kalmayacaktır. Allah'ın takdir ettiği gün gelince, insanlarla beraber bütün canlı ve cansız varlıklar yok olacaktır. Bütün dağlar-taşlar, yerler-gökler parçalanacaklardır. Böylece bu alem bambaşka bir alem olacaktır. Bu, kıyamettir. Bundan sonra yine Yüce Allah'ın takdir ettiği zaman gelince, bütün insanlar yeniden dirileceklerdir. İnsanların hepsi "Mahşer" denilen çok geniş ve düz bir sahada toplanmış olacaklar ve yeni bir hayat başlayacaktır. Buna "Umumi Haşr" denilir. Bu yeni hayatın başlayacağı günden itibaren, bitmez ve tükenmez, sonu gelmez bir halde devam edecek olan aleme, ahiret alemi denir. Buna inanmak da, müslümanlıkta bir esastır.
Kıyametin kopması ve ahiretin meydana gelmesi, Kur'an'ın ayetleriyle, Peygamberin hadisleriyle ve ümmetin birliği ile sabittir. Diğer bütün peygamberler de kendi ümmetlerine bu gerçeği bildirmişlerdir. Onun için ahirete iman etmek büyük bir görevdir ve her din için önemli bir inançtır.

Kudretine nihayet bulunmayan Yüce Allah için, gelecekte ahiret hayatını meydana getirmek pek kolay şeydir. Alemleri yoktan var eden, hele insanları birçok güç ve meziyetlerle yaratıp kendilerine hayat veren büyük Yaratıcımız için, bütün bu alemleri yok ettikten sonra tekrar yaratmak zor bir şey midir? Bir şeyi önce var eden, sonra tekrar onu var edemez mi? Bunları tekrar var edemeyen yaratıcı olur mu? Hayır, Yüce Allah öyle bir büyük yaratıcıdır ki, nice alemleri de yaratmaya kadirdir. Bir kere astronomi ilmine bakalım: Ucu bucağı olmayan bir boşlukta dolaşıp duran ve zaman zaman parlayıp sönen yüz binlerce nur ve ışık alemini bu ihtişamları ile yaratmış olan Allah, ahiret alemini de yaratmaya kadirdir.
Allah'a hamdolsun ki, biz müslümanlar, ahiret gününe, ahiretin sonsuz hayatına, Cennet ve Cehennem'in daha önceden yaratılmış olduğuna inanıyoruz. İşte bu iman bizi kurtuluşa götürür, ruhumuzu yükseltir ve bizi mutluluğa kavuşturur. Bu imandan yoksun olmak, insanı şaşırtıp sapıklığa düşürür, hertürlü fenalığa sürükler ve hem dünyada ve hem de ahirette yüzü kara eder.




Misafir
13 Aralık 2008 15:00       Mesaj #2
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ahirete İman

Ahiret inancı, Kuran'da imanın temel şartları arasında sayılan son derece önemli bir konudur. Allah, Fatiha Suresi'nin başında Kendi sıfatlarını bildirirken, Rahman ve Rahim isimlerinin hemen ardından Kendisi'nin "Din gününün Maliki" (Fatiha Suresi, 3) olduğunu haber verir. Bir sonraki sure olan Bakara Suresi'nin hemen üçüncü ayetinde de müminlerin "gayba", yani görmediklerine, duyularıyla algılayamadıklarına iman ettiklerini bildirir:
Sponsorlu Bağlantılar

"Onlar, gayba inanırlar." (Bakara Suresi, 3)

Ölümden sonra dirilme, kıyamet, cennet, cehennem gibi olaylar, kısaca ahiret hep bu "gayb"ın içerisinde yer alır. Nitekim Bakara Suresi'nin 4. ayetinde de, "... ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar" ifadesiyle Rabbimiz "ahirete iman" konusunun önemini tekrar hatırlatır.

Kuran'da bildirilen şekilde bir ahiret inancı, insanın samimi ve gerçek bir mümin olduğunun çok büyük bir kanıtıdır. Çünkü ahirete iman eden bir kişi zaten Allah'a, O'nun kitabına ve Resulüne de kayıtsız şartsız iman etmişdemektir. Bu kişi Allah'ın herşeye gücünün yettiğini, sözünün doğru, vaadinin de hak olduğunu bilir, dolayısıyla ahiretten hiçbir şüphe duymaz. Henüz bu gerçekleri görmediği, bunlara bizzat şahit olmadığı halde Allah'a olan imanının, O'na duyduğu güvenin ve kendisine verilmişolan aklın doğal bir sonucu olarak, adeta görüyormuşgibi bunlara iman eder. Ahirete karşı şüphelerden arınmış, kesin bir iman, Allah'ın varlığına ve O'nun Kuran'da bildirdiği tüm sıfatlarına iman ettiğini, Allah'a tam bir güven ve teslimiyeti olduğunu ve O'nu gereği gibi tanıyıp takdir ettiğini de gösterir.

Gerçek bir imana sahip olmak kesin bilgiye dayanan bir ahiret inancı ile mümkündür. Allah Kuran'ın birçok ayetinde inkarcıların ahireti tanımadığını, onun gerçekleşeceğine inanmadıklarını bildirir. Aslında bunları söyleyenlerin pek çoğu Allah'ın varlığına inanan kimselerdir. Ancak inkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah'ın varlığı değil, Allah'ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah'ın herşeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini; kimisi Allah'ın insanı yarattığını fakat insanın kendi kaderini kendisinin belirlediğini; kimisi Allah'tan gizli olan fiiller, düşünceler yapabileceğini; kimisi de Allah'ın var olduğunu, ancak dinin gerekli olmadığını savunur… Allah bu sapkın düşünceyi savunanlarla ilgili olarak Kuran'da şöyle haber verir:
"Onlar: "Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler." (Enam Suresi, 91)

Ayetten anlaşıldığı gibi bazı insanların imansızlığının temelinde Allah'ın varlığını kesin bir reddetme değil, Allah'ı gereği gibi takdir edememe, dolayısıyla da ahireti inkar etme vardır. Yoksa inkarcılar arasında, bir Yaratıcıyı kesin bir yargıyla reddedenlerin oranı oldukça düşüktür. Bunların bile çoğu içlerinde sürekli bir şüphe duygusuyla yaşar. Allah'a şirk koşan ve ölümden sonra dirilmeyi, hesap gününü, cenneti, cehennemi inkar edenlerin durumu birçok ayette haber verilir ve ahirete iman konusu özlü olarak açıklanır.

Ahiret, her ne kadar bu dünyada beşduyumuzla idrak edemeyeceğimiz bir gerçekse de Allah bu gerçeği aklımızla kavramamız için sayısız delil yaratmıştır. Zaten dünyadaki imtihan ortamının bir gereği olarak, önemli olan bu gerçeklerin duyular vasıtasıyla değil, akıl ve vicdan yoluyla kavranmasıdır. Normal bir insan biraz düşündüğünde kendisi dahil, etrafındaki hiçbir şeyin tesadüf eseri olmadığını, herşeyin, Yaratıcımız'ın sonsuz gücü, bilgisi, isteği ve kontrolünde gerçekleştiğini rahatlıkla görür. Bunun sonucu olarak ahiretin yaratılmasının da Allah için çok kolay olduğunu ve bunun Allah'ın hikmetli ve adaletli yaratması olduğunu kavrar.

Ancak durum bu kadar açıkken, tüm hayatını kendi heva ve hevesi, nefsani arzuları peşinde, Allah'ın emirlerine isyan içinde geçiren bir insan, ölümden sonra dirilmek, hesap günüyle karşılaşmak ve yaptıklarının karşılığını görmek istemez. Bu nedenle her ne kadar ahiretin varlığına ihtimal verse bile vicdanını örtme ve kendini kandırma yolunu seçer. Bu gafil ruh halindeki bir inkarcı artık ölümden sonra dirilmeyi ve ahireti reddedebilmek için akıl ve mantıktan uzak, tutarsız ve tek aşamalı örnekler vermeye başlar. Kuran'da böyle kişilerin inkar edebilmek için verdiği bir örnek şöyle bildirilmektedir:

Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki:

"Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" (Yasin Suresi, 78)

Oysa, yalnızca bir kaçıştan ve kendini kandırmaktan öte bir amacı olmayan bu sorunun cevabı aslında çok açıktır. Allah şöyle buyurmuştur:
"De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."" (Yasin Suresi, 79)

Allah, bu şekilde tutarsız örnekler vermenin ahireti inkar edenlere özgü bir özellik olduğunu da Kuran'da bildirmektedir:
"Ahirete inanmayanların kötü örnekleri vardır, en yüce örnekler ise Allah'a aittir. O, güç sahibi olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Nahl Suresi, 60)

Bazıları da örneklerini geliştirip detaylandırarak iddialarını daha mantıklı hale getirdiklerini sanırlar. Oysa her söyledikleri akılsızlıklarını daha da açığa çıkarır. Allah ayetlerinde bu kişilerle ilgili şöyle buyurmuştur:
"Derler ki: "Biz çukurda iken, gerçekten biz mi yeniden (diriltilip) döndürüleceğiz? Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı?" Derler ki: "Şu durumda, zararına bir dönüştür bu."" (Naziat Suresi, 10-12)

Nahl Suresi'nde ise iman etmeyenlerin ahireti inkar etmelerindeki ısrar şöyle haber verilir:
"Olanca yeminleriyle: "Öleni Allah diriltmez" diye yemin ettiler. Hayır; bu, O'nun üzerinde hak olan bir vaaddir, ancak insanların çoğu bilmezler." (Nahl Suresi, 38)

Heva ve heveslerini ilah edinerek, vicdanlarını örten ve böyle örneklerle kendilerini de kandıran insanların konumlarını Allah Kuran'da şöyle bildirir:
"Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır." (Araf Suresi, 179)

Kuran'ın bir başka ayetinde de bu kişilerin durumu şöyle tarif edilir:
"Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?
Dediler ki: "(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi "kesintisi olmayan zaman (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor." Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar." (Casiye Suresi, 23-24)

Misafir
13 Aralık 2008 15:02       Mesaj #3
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ahiret, bu dünyadan sonraki nihayetsiz (sonsuz) alemdir. Yüce Allah, içinde yaşadığımız bu dünyayı ve üzerinde olan bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. Bir gün gelecek, bu dünyadan ve üzerinde bulunanlardan hiç bir eser kalmayacaktır. Allah'ın takdir ettiği gün gelince, insanlarla beraber bütün canlı ve cansız varlıklar yok olacaktır. Bütün dağlar-taşlar, yerler-gökler parçalanacaklardır. Böylece bu alem bambaşka bir alem olacaktır. Bu, kıyamettir. Bundan sonra yine Yüce Allah'ın takdir ettiği zaman gelince, bütün insanlar yeniden dirileceklerdir. İnsanların hepsi "Mahşer" denilen çok geniş ve düz bir sahada toplanmış olacaklar ve yeni bir hayat başlayacaktır. Buna "Umumi Haşr" denilir. Bu yeni hayatın başlayacağı günden itibaren, bitmez ve tükenmez, sonu gelmez bir halde devam edecek olan aleme, ahiret alemi denir. Buna inanmak da, müslümanlıkta bir esastır.
Kıyametin kopması ve ahiretin meydana gelmesi, Kur'an'ın ayetleriyle, Peygamberin hadisleriyle ve ümmetin birliği ile sabittir. Diğer bütün peygamberler de kendi ümmetlerine bu gerçeği bildirmişlerdir. Onun için ahirete iman etmek büyük bir görevdir ve her din için önemli bir inançtır.
Kudretine nihayet bulunmayan Yüce Allah için, gelecekte ahiret hayatını meydana getirmek pek kolay şeydir. Alemleri yoktan var eden, hele insanları birçok güç ve meziyetlerle yaratıp kendilerine hayat veren büyük Yaratıcımız için, bütün bu alemleri yok ettikten sonra tekrar yaratmak zor bir şey midir? Bir şeyi önce var eden, sonra tekrar onu var edemez mi? Bunları tekrar var edemeyen yaratıcı olur mu? Hayır, Yüce Allah öyle bir büyük yaratıcıdır ki, nice alemleri de yaratmaya kadirdir. Bir kere astronomi ilmine bakalım: Ucu bucağı olmayan bir boşlukta dolaşıp duran ve zaman zaman parlayıp sönen yüz binlerce nur ve ışık alemini bu ihtişamları ile yaratmış olan Allah, ahiret alemini de yaratmaya kadirdir.
Allah'a hamdolsun ki, biz müslümanlar, ahiret gününe, ahiretin sonsuz hayatına, Cennet ve Cehennem'in daha önceden yaratılmış olduğuna inanıyoruz. İşte bu iman bizi kurtuluşa götürür, ruhumuzu yükseltir ve bizi mutluluğa kavuşturur. Bu imandan yoksun olmak, insanı şaşırtıp sapıklığa düşürür, hertürlü fenalığa sürükler ve hem dünyada ve hem de ahirette yüzü kara eder.

Ahirete İman
Ahiret inancı, Kuran'da imanın temel şartları arasında sayılan son derece önemli bir konudur. Allah, Fatiha Suresi'nin başında Kendi sıfatlarını bildirirken, Rahman ve Rahim isimlerinin hemen ardından Kendisi'nin "Din gününün Maliki" (Fatiha Suresi, 3) olduğunu haber verir. Bir sonraki sure olan Bakara Suresi'nin hemen üçüncü ayetinde de müminlerin "gayba", yani görmediklerine, duyularıyla algılayamadıklarına iman ettiklerini bildirir:

Onlar, gayba inanırlar... (Bakara Suresi, 3)

Ölümden sonra dirilme, kıyamet, cennet, cehennem gibi olaylar, kısaca ahiret hep bu "gayb"ın içerisinde yer alır. Nitekim Bakara Suresi'nin 4. ayetinde de, "... ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar" ifadesiyle Rabbimiz "ahirete iman" konusunun önemini tekrar hatırlatır.

Kuran'da bildirilen şekilde bir ahiret inancı, insanın samimi ve gerçek bir mümin olduğunun çok büyük bir kanıtıdır. Çünkü ahirete iman eden bir kişi zaten Allah'a, O'nun kitabına ve Resulüne de kayıtsız şartsız iman etmişdemektir. Bu kişi Allah'ın herşeye gücünün yettiğini, sözünün doğru, vaadinin de hak olduğunu bilir, dolayısıyla ahiretten hiçbir şüphe duymaz. Henüz bu gerçekleri görmediği, bunlara bizzat şahit olmadığı halde Allah'a olan imanının, O'na duyduğu güvenin ve kendisine verilmişolan aklın doğal bir sonucu olarak, adeta görüyormuşgibi bunlara iman eder. Ahirete karşı şüphelerden arınmış, kesin bir iman, Allah'ın varlığına ve O'nun Kuran'da bildirdiği tüm sıfatlarına iman ettiğini, Allah'a tam bir güven ve teslimiyeti olduğunu ve O'nu gereği gibi tanıyıp takdir ettiğini de gösterir.

Gerçek bir imana sahip olmak kesin bilgiye dayanan bir ahiret inancı ile mümkündür. Allah Kuran'ın birçok ayetinde inkarcıların ahireti tanımadığını, onun gerçekleşeceğine inanmadıklarını bildirir. Aslında bunları söyleyenlerin pek çoğu Allah'ın varlığına inanan kimselerdir. Ancak inkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah'ın varlığı değil, Allah'ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah'ın herşeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini; kimisi Allah'ın insanı yarattığını fakat insanın kendi kaderini kendisinin belirlediğini; kimisi Allah'tan gizli olan fiiller, düşünceler yapabileceğini; kimisi de Allah'ın var olduğunu, ancak dinin gerekli olmadığını savunur… Allah bu sapkın düşünceyi savunanlarla ilgili olarak Kuran'da şöyle haber verir: Onlar: "Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir" demekle Allah'ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler... (Enam Suresi, 91)

Ayetten anlaşıldığı gibi bazı insanların imansızlığının temelinde Allah'ın varlığını kesin bir reddetme değil, Allah'ı gereği gibi takdir edememe, dolayısıyla da ahireti inkar etme vardır. Yoksa inkarcılar arasında, bir Yaratıcıyı kesin bir yargıyla reddedenlerin oranı oldukça düşüktür. Bunların bile çoğu içlerinde sürekli bir şüphe duygusuyla yaşar. Allah'a şirk koşan ve ölümden sonra dirilmeyi, hesap gününü, cenneti, cehennemi inkar edenlerin durumu birçok ayette haber verilir ve ahirete iman konusu özlü olarak açıklanır.

Ahiret, her ne kadar bu dünyada beşduyumuzla idrak edemeyeceğimiz bir gerçekse de Allah bu gerçeği aklımızla kavramamız için sayısız delil yaratmıştır. Zaten dünyadaki imtihan ortamının bir gereği olarak, önemli olan bu gerçeklerin duyular vasıtasıyla değil, akıl ve vicdan yoluyla kavranmasıdır. Normal bir insan biraz düşündüğünde kendisi dahil, etrafındaki hiçbir şeyin tesadüf eseri olmadığını, herşeyin, Yaratıcımız'ın sonsuz gücü, bilgisi, isteği ve kontrolünde gerçekleştiğini rahatlıkla görür. Bunun sonucu olarak ahiretin yaratılmasının da Allah için çok kolay olduğunu ve bunun Allah'ın hikmetli ve adaletli yaratması olduğunu kavrar.

Ancak durum bu kadar açıkken, tüm hayatını kendi heva ve hevesi, nefsani arzuları peşinde, Allah'ın emirlerine isyan içinde geçiren bir insan, ölümden sonra dirilmek, hesap günüyle karşılaşmak ve yaptıklarının karşılığını görmek istemez. Bu nedenle her ne kadar ahiretin varlığına ihtimal verse bile vicdanını örtme ve kendini kandırma yolunu seçer. Bu gafil ruh halindeki bir inkarcı artık ölümden sonra dirilmeyi ve ahireti reddedebilmek için akıl ve mantıktan uzak, tutarsız ve tek aşamalı örnekler vermeye başlar. Kuran'da böyle kişilerin inkar edebilmek için verdiği bir örnek şöyle bildirilmektedir:

Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki:

"Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" (Yasin Suresi, 78)

Oysa, yalnızca bir kaçıştan ve kendini kandırmaktan öte bir amacı olmayan bu sorunun cevabı aslında çok açıktır. Allah şöyle buyurmuştur:

De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 79)

Allah, bu şekilde tutarsız örnekler vermenin ahireti inkar edenlere özgü bir özellik olduğunu da Kuran'da bildirmektedir:

Ahirete inanmayanların kötü örnekleri vardır, en yüce örnekler ise Allah'a aittir. O, güç sahibi olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nahl Suresi, 60)

Bazıları da örneklerini geliştirip detaylandırarak iddialarını daha mantıklı hale getirdiklerini sanırlar. Oysa her söyledikleri akılsızlıklarını daha da açığa çıkarır. Allah ayetlerinde bu kişilerle ilgili şöyle buyurmuştur:

Derler ki: "Biz çukurda iken, gerçekten biz mi yeniden (diriltilip) döndürüleceğiz? Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı?" Derler ki: "Şu durumda, zararına bir dönüştür bu." (Naziat Suresi, 10-12)

Nahl Suresi'nde ise iman etmeyenlerin ahireti inkar etmelerindeki ısrar şöyle haber verilir:

Olanca yeminleriyle: "Öleni Allah diriltmez" diye yemin ettiler. Hayır; bu, O'nun üzerinde hak olan bir vaaddir, ancak insanların çoğu bilmezler. (Nahl Suresi, 38)

Heva ve heveslerini ilah edinerek, vicdanlarını örten ve böyle örneklerle kendilerini de kandıran insanların konumlarını Allah Kuran'da şöyle bildirir:

Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)

Kuran'ın bir başka ayetinde de bu kişilerin durumu şöyle tarif edilir:

Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?Dediler ki: "(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi "kesintisi olmayan zaman (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor." Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar. (Casiye Suresi, 23-24)
Son düzenleyen perlina; 18 Aralık 2016 19:11
18 Kasım 2010 00:31       Mesaj #4
The Unique - avatarı
Üye
Ahiret Nedir?

Kelime anlamı, sonra, sonradan gelen, daha sonra olacak olan demek­tir. Kur'an'da en çok geçen kavram­lardan biridir. Kur'an'da ve genel ola­rak dindeki anlamı öteki dünya, ölümden sonra gidilecek ebedî hayat demektir. Ahirete iman, imanın altı esasından biridir.

Ahirete iman den­diğinde:

1- Şu içinde yaşadığımız dünya ve içindekiler de dahil olak üzere tüm ev­renin bir sonu bulunduğuna ve buna kıyamet dendiğine.
2- Ba'sü ba'del mevte, yani insa­nın öldükten sonra tekrar diriltilece-ğine, dünya yaşayışındaki söz, iş ve davranışından sorumlu tutulacağına, iyilik ve kötülüklerinin hesabını vere­ceğine,
3- Bunun sonunda sonsuz ve ölümsüz öbür dünya hayatının başlayacağına, iyilerin cennetle ödüllendirileceğine, kötülerin ise Allah'ın bağışlamasına mazhar olamadıkları takdirde cehennemde cezalandırılacağına inanmayı içerdiğini bilmek gerekir.

Görüldüğü gibi ahirete iman ge­niş kapsamlı bir kavramdır.
Ahirete inanmak sonsuzluğa inan­mak demektir. İslam, insan hayatının ölümle noktalanmadığını, ölümle her şeyin bitmediğini ilan ediyor. Allah katında insan farklı ve seçkin bir ya­ratıktır. İnsana herhangi bir hayvan gibi mesela bir böcek yok olup gitmek şeklinde bir son layık görülmemiştir, ölüm son değil, yepyeni ve sonsuz bir hayatın başlangıcıdır. Ayrıca ahiret, dünyadaki bütün haksızlıkların, ada­letsizliklerin düzeltileceği, kimsenin kimsede maddi manevi bir alacağının bırakılmayacağı, Peygamberimiz'in ifadesiyle, "Boynuzsuz koyunun boy­nuzlu koyundan hakkının tahsil edileceği" bir gündür.

Filozof Kant (1724-1804)
"Dün­yada öyle haksızlıklar yapılıyor ki, bunların dünya hayatında düzeltilme­si mümkün olmuyor. Yapılan haksizlik, adaletsizlik sonradan farkedilse bile iş işten geçmiş, sözgelişi haksız­lığa uğrayan kişi ölmüş oluyor. Bu nedenle tüm haksızlıkların düzeltilece­ği bir günün (ahiret günü) bulunma­sı; hiç ve anılmayan bir hâkimin (Allah C.C.) kabulü akıl ve mantığın doğal gereğidir."
derken farkında olmadan lslamî bir gerçeği ifade etmiş oluyor.

Ahirete inanmak, insanlara dün­ya hayatı açısından da sayısız yarar­lar sağlar. Ahirete inanmak demek, dünya hayatındaki söz, iş ve davra­nışlarından sorumlu tutulacağını, on­ların hesabını vereceğini de kabul et­mek demektir. Bu algılama içindeki insan ise dünya hayatını buna göre düzenler. Zulüm ve haksızlıktan ka­çınmaya, doğru yoldan ayrılmamaya, dürüst ve namuslu olmaya gayret eder. Böylece daha huzurlu ve güvenli bir toplum oluşmasına katkı sağlamış olur.
Misafir
10 Nisan 2011 21:28       Mesaj #5
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
AHİRETE İMAN VE İNSAN HAYATINA ETKİSİ
• Ölüm denen gerçek her gün yaklaşıyor. Her geçen gün, yaşlı olsun, genç olsun bütün insanların ömür takviminden bir yaprak daha düşürüyor ve herkes kaçınılmaz biçimde hayatının sonuna doğru yol alıyor. Bunu, her gün yaşadığımız sayısız örneği ile görüp duruyoruz. Her canlının hayatı son bulacak. Ancak ömrü sınırlı olan yalnız insan değil, insanı omuzlarında taşıyan dünya; onun, içinde yer aldığı sistem ve bütün kainatın da tıpkı canlılar gibi belli bir ömrü var. Bir gün gelecek kainatın da ömrü tükenecek ve her şey yerle bir olacak ve düzen bozulacaktır. Bu yer yüzünün ve bütün kainatın “ömrünün” sonu olacaktır. Kainatın, bu müthiş olayı yaşayacağı güne “kıyamet günü” diyoruz.
• Ancak insanın ölümü, kainat düzeninin bozulması ile kıyametin kopması her şeyin sonu değildir. Aksine, kıyametin ardından, bozulan düzen yeniden kurulacak, ölen herkes tekrar diriltilecek, ikinci ve sonsuz bir hayat başlayacaktır. Yüce Allah'ın kudreti ile gerçekleşecek olan bu ikinci hayata da "Ahiret hayatı" diyoruz.
• Bütün semavi dinlerin inanç esasları içinde ahiret hayatına iman esası vardır. En son semavi din olan İslam, Ahiret hayatının varlığı üzerinde önemle durur. Tıpkı geçmiş semavi dinlerde olduğu gibi, bizim dinimizde de, her şeyin son bulmasından sonra ikinci ve sonsuz bir hayatın varlığına inanmak, nihai kurtuluşun temel şartları yani iman esasları arasında yer almaktadır.
• Ahiret hayatı, kıyametin kopmasından sonra, Allah’ın, gelmiş geçmiş bütün insanları ve diğer canlıları tekrar diriltmesi ile başlayacaktır. İnsanın ölüp kabre konması ile kıyametin kopup insanların tekrar diriltilmesi arasında geçen zaman kabir hayatı, bu ara zamana da “berzah alemi” denmektedir.
• “Ahiret” kelimesi; sözlük anlamı ile “evvel” kelimesinin zıddını ifade eder. İslami bir terim olarak, “öbür dünya”, “ölümden sonraki hayat” anlamında kullanılır. Buna göre dünya, canlıların yaşadığı ilk alem, ahiret ise son alemdir.
• Ahiret hayatının yaşanacağı ortam Kur'ân'da “ed-dâru’l-âhira” (Ankebut, 29/ 64) “ikinci yurt”, “ahiret yurdu” şeklinde de kullanılmaktadır.
• Ahiret gününe iman , Allah'a iman esasından ayrı düşünülemez. Çünkü Allah'a iman etmek onun bildirdiği hakikatlere de iman etmeyi gerektirir. İnandığımız Allah bize ahiret gününün varlığını, orada müminlerin ulaşacağı nimetleri, kafirlerin göreceği azabı haber vermiştir. Bu sebeple ahiret gününe inanmamız da kaçınılmaz olur. Bundan dolayı müslüman, inancının bir gereği olarak daima ahiret gününe iman ettiğini, Kuran ve sahih sünnette bildirilen ahiret ahvaline inandığı da söyler. İşte şu ayeti kerime bize, ahirete imanın İslam inanç temellerinden biri olduğunu bildirmektedir.
8 Kasım 2013 01:54       Mesaj #6
nicely - avatarı
VIP VIP Üye
Âhiret inancının önemi nedir?



İslâm’da âhiret gününe inanmak, imânın bir rüknü, inancın bir parçasıdır. Âhirete imân etmeyen, gerçek mü’min olamaz. Kur’ân’da mü’minin özellikleri sayılırken “(Onlar) namaz kılan, zekât veren ve Âhirete de kesinlikle inanan (mü’minlerdir)”(Bakara, 2/4; Neml, 27/3) buyrulur. Âhirete inanmanın insan için önemi büyüktür. Bu sebeple Kur’ân’da Âhiret hayatı çokça zikredilmekte, bazan delil ve hüccetlerle, bazan de misaller verilmek ve tasvirler yapılmak sûretiyle, âhiret, insan zihnine iyice yerleştirilmeye çalışılmaktadır. “Ben neyim? Nereden, niçin geldim? Ne olacağım?” gibi sorulara âhirete imân sayesinde cevap bulunabilmektedir. Nereden gelip nereye gideceğini bilen insan, gelecek hakkındaki endişelerden kurtulur, gayesini belirler. Dünya hayatı anlam kazanır. “Sizi boş yere yarattığımız ve bize döndürülme-yeceğinizi mi sandınız?” (Müminun, 23/115), “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölü idiniz sizi O diriltti. Sonra öldürecek, sonra tekrar (haşir için) diriltecek ve sonunda O’na döneceksiniz.” (Bakara, 2/8), “Kim Allah’ı, meleklerini, Kitaplarını, Peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, mutlaka haktan çok uzak, derin bir sapıklığa sapmıştır.”(Nisa, 4/136), “Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalan sayan kimselerin işleri boşa gitmiştir.” (A’raf, 7/147)

Âhirete inanmayan, bu inanca sahip olmayan huzursuz olur; dünyasını Cennet yapar ama mutlu olamaz, hem dün-yasını hem âhiretini berbat eder. Dünya ve Âhiret birbirine bağlıdır. Dünya, âhiretin tarlası yani âhiret için olduğu gibi âhiret de bu dünyanın nizam ve düzeni içindir. Âhirete imân, dünya ve dünya üzerindeki muamelelerin ıslahı ile âhiretin kazanılmasını içine alan bir esastır. Denebilir ki, İslâm dini bu dünya için gelmiştir. Bu dünyada mutlu olamayan âhiretini de berbat etmiş demektir.

Âhirette kâinatın yaratıcısı önünde hesap verme duygusu, toplumda; fenalıkları, fitne ve fesadı, zulüm, cinâyet ve haksız-lıkları önleyen âmildir. Âhirete imânı olanın ölüm korkusu yoktur. Çünkü o, insanın bu dünyaya, geçici zevkler peşinde koşarak ebedî hayat hazırlığını unutmak için değil, ebedî saa-deti kazanmak için geldiğini bilmektedir.

Bu dünyada, uyuduğumuzda gördüğümüz rüyâlar, bir çeşit bizi âhiret hayatına götürür. Kur’ân-ı Kerîm birçok âyetlerinde, görülen rüyâları anlatmakta, sahih hadis kitaplarında, görülen rüyâlar, bazen bizzat Hz. Peygamber tarafından da yorumlanmaktadır. Hatta âlemleri çınlatan Ezân-ı Muhammedî, rüya ile olmuştur. Bir-iki saniyede gördüğümüz rüyâyı, akşam yattığımızdan beri gördüğümüzü sanırız. Korkulu rüya gördüğümüzde, uyanır uyanmaz, “İyi ki rüyâ imiş!” deriz. Ve gördüğümüz rüyâyı birkaç saat sonra unuturuz. Ayrıntıları çok az hatırlayabiliriz. İşte ölüm de dünya rüyâsından bir nevi uyanıştır. Rüyâyı hatırlayamadığımız gibi, ölünce de dünyamızı hatırlayamayız. Kirâmen Kâtibin melekleri bize dünya hayatını hatırlatmaya çalışır.

Cehennemlikler, ebedî olarak Ateş’in lezzeti içindedirler. Esasen ızdıraplarla ve yoksullukla hırpalandığı halde, rüyasında mutluluk içinde ve zengin olduğunu gören bir insanın durumu bununla kıyaslanabilir. Sert yatak, hastalık, ağrılar, fakirlik ve yaralar içinde uyuyan bir kimseyi değerlendirirsen “O azâptadır” dersin.(Bkz. Salih, Subhî, Ölümden Sonra Diriliş, s. 9).

Cehenneme girenlerin durumu da böyledir. Çünkü zaman kavramı, dünya hayatına âit bir mahlûktur. Zaman, mü’min için ayrı, kâfir için ayrıdır. (Bkz. Hac, 22/47); Mü’min için bir gün bin yıl gibi uzarken, kâfir için elli bin yıl gibi uzayacaktır. (Bkz. Secde, 32/5)

Âhirete inanan kimse, iyi amellerle ebedî saadete kavuşacağını bildiğinden ibadetlerinden haz duyar. Âhiret inancı gençlere şu telkini vererek aklını başlarına getirir: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak.” Âhirete inanan yaşlı Müslümanlara; Merak etmeyiniz, sizin ebedî bir gençliğiniz var; gelecek ve sizi bekliyor, iyilikleriniz muhafaza edilmiş, mükâfatlarını görecek-siniz. Kaybettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz, diye teselli verir.

jackdaniels
19 Kasım 2013 19:51       Mesaj #7
jackdaniels - avatarı
Ziyaretçi
Ahiret

1. Dinî inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı'ya hesap vereceği yer, öbür dünya.

2. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi alem.

Ahiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Ahirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kur'an ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kur'anın pek çok cevaplarından biri mealen şudur:
"Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecek." (Bak: Haşir)
Dünya dar-ül hikmet ve ahiret dar-ül kudret olduğundan; dünyada Hakim, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya, bir derece tedrici ve zaman ile olması, hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş. Ahirette ise; hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, ahirette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan ferman eder. Ş.

Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual:
Rivayette gelmiş ki, Cennette bir adama beşyüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevinin havsalasında nasıl yerleşir?
Elcevap:
Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zahiri ve batıni duygularıyla o dünyasından istifade eder. Güneş bir lambam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve ziruhlar bulunmaları, o adamın malikiyetine mani olmadıkları gibi, bilakis onun hususi dünyasını şenlendiriyorlar, zinetlendiriyorlar. Aynen öyle de, fakat binler derece yüksek, her bir mü'min için binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka, umumi cennetten beşyüz sene genişliğinde birer hususi cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete layık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun malikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususi ve geniş cennetini zinetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangahtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregahta seyahatından; ağzıyla, kulağıyla, gözleriyle, zevkiyle, zaikasıyla, sair duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen öyle de fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fani memleketteki kuvve-i şamme ve kuvve-i zaika, o baki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregahtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i basıra ve kuvve-i samia orada, beşyüz senelik mesiregahındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa zinetli memlekete layık bir tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır.
6 Aralık 2013 18:14       Mesaj #8
_VICTORY_ - avatarı
VIP Silent storM

Hıristiyanlıkta Ahiret İnancı


Kur'an-ı Kerim'in bildirdiğine göre, Hz. İsa daha beşikteki bir bebek iken, yeniden dirilişi haber vermiştir: "Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabrimden çıkarılacağım gün bana selâm olsun" (Meryem, 33). Öldükten sonra dirilişin Hz. İsa tarafından daha beşikte iken bildirilmesi, bu inancın önemini ve Hz. İsa'nın tebliğatında önemli bir yer tutacağını göstermektedir. Ayrıca böyle bir hakikate daha beşikte iken işaret edilmesinde, o devirdekiler arasında âhireti inkâr fikrinin yaygın olduğu ve Hz. İsâ'nın bu inkârcılarla mücadele edeceğine dâir bir imâ hissedilmektedir. Nitekim, Hz. İsâ'ya ölüleri diriltme mucizesinin verilmesi ve âhireti inkâr eden yahudi fırkası Sadukîlerle mücadele ederek onların iddiâlarını cevaplandırması, o dönemde âhireti inkâr etmenin yaygın olduğunu gösterdiği gibi, bu inancın tebliğinin Hz. İsa'nın hayatında önemli bir yer işgal ettiğini de göstermektedir. "İman edenler, yahûdi, hristiyan ve sabiilerden Allah'a ve âhiret gününe imân edenler... için Rableri katında mükâfatları vardır..." (Bakara, 62) gibi âyetlerde, asr-ı saadetteki hıristiyanların bir kısmının âhirete imân ettikleri bildirilmektedir. Hatta bu âyetin başlangıçta hıristiyan olan Selman-ı Farisî ve arkadaşları hakkında nâzil olduğu rivâyet olunmuştur. Arkadaşları ona Peygamber Efendimiz'in gönderilme vaktinin yaklaştığını, kendilerinin de ona ulaşırlarsa imân edeceklerini haber vermişlerdir.

Bazı rivâyetler de, o dönemde hristiyanlar arasında bu inancın mevcud olduğunu göstermektedir: Cabir (r.a) şöyle demiştir: "Habeşistan'a hicret edenler geri döndüğünde Rasulullah (s.a.v): Bana Habeş ülkesinde gördüğünüz en garip şeyi anlatır mısınız? deyince, ordakilerden biri şöyle der: Yâ Rasulalah, biz otururken, hristiyan rûhbanlarından yaşlı bir kadın yanımızdan geçiyordu. Kadın başının üzerinde bir testi su taşıyordu. Bir gencin yanından geçerken, genç bir elini kadının omuzları arasına koyarak itti. Bunun üzerine kadın dizlerinin üstüne yere çöktü, testisi kırıldı. Kalktıktan sonra o gence döndü ve şöyle dedi: Ey zâlim, ilerde bileceksin! Yüce Allah nihaî mahkeme için Kürsi'yi kurup öncekileri ve sonrakileri topladığında, el ve ayaklar yaptıklarını haber verdiğinde benimle senin durumun nasıl olacak bileceksin!
Cabir (r.a) diyor ki, bu olay kendisine haber verildiğinde, Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: Kadın doğru söylemiş, çok doğru söylemiş. Yüce Allah, güçlülerinden zayıflarının hakkı alınmayan bir kavme nasıl değer versin!?

Bu hâdise, gerçek Hıristiyanlıkta âhiret ve cismanî haşre inanmanın bulunduğunu gösterdiği gibi, ilahî adaletin mazlûmun hakkını zalimden mutlaka alacağını ve âhirete imân etmenin insan için ne derece önemli bir teselli ve güç kaynağı olduğunu göstermesi açısından da önemlidir.
Yine, Habeşistan'a hicret eden müslümanların, Necaşî'nin huzurunda Meryem sûresinin baş taraflarını okumalarından sonra, Necaşî'nin ağlayarak, "bu kelâm şüphesiz, İsâ'nın haber getirdiği aynı kaynaktan çıkıyor" demesi ve Kur'ân'ın Hz. İsâ hakkında bildirdiklerini dinledikten sonra tasdik etmesi, tahriften önce, Hristiyanlığın bildirdiği gerçeklerin İslâm'a ne derece yakın olduğunu göstermektedir.
Yahudilik'te bu mevzudaki en garip husus, Tevrat’ta âhiret inancının yer almadığı görüşü olduğu gibi, Hıristiyanlıkta da, insanları hesaba çekecek olan Zât'ın onların yaratıcısı olan Allah değil de, diğer insanlar gibi Allah tarafından yaratılmış biri olan Mesih olmasıdır. Bu garip durum hiç şüphesiz bir tahrif eseridir.

İncillere göre, cehennem azabı ebedîdir, ancak bazı hristiyan fırkalar, Allah'ın va'dinden dönmeyeceğini fakat, vaîdinden vazgeçebileceğini, dolayısıyla inkârcıları cezalandırmayıp, herkesi cennete koyacağını, ebedî azabın Allah'a yakışmadığını iddiâ etmişlerdir. Bazı din bilginlerine göre ise, kendilerine ait bir sebep olmaksızın cennetten mahrum olanlar, sonunda oraya gireceklerdir. İncillerde her ne kadar rûhla beraber bedenin diriltilmesi, cennet ve cehennemin maddî yönlerine de yer verilmişse de, geçmişten günümüze kadar hristiyanlarda hakim olan görüş, cennette yeme içme ve evlilik gibi cismanî zevklerin, olmadığı görüşüdür. Çünkü İncil müfessirleri, cennette cismanî lezzetlere delâlet eden ifâdeleri, mutluluk gibi manevî manalara hamledip, tevîl ederek, asıl manalarından uzaklaştırmışlardır. Hatta, tâ asr-ı saadetten günümüzü değin, hristiyanlar İslâmiyette cennet hayatındaki yeme, içme, evlilik hayatı, cennet hûrileri, cennettte köşk ve sarayların, nehirlerinin, yakut, inci v.s. nin bulunması gibi hususları yadırgamış, çok defa hafife almış ve İslâm'a bir saldırı malzemesi olarak kullanmışlardır.

Hıristiyanları böyle bir inanca iten sebeplerden birisinin de, yeniden dirilişteki bedenlerin farklı olup, insanın bu bedeni içinde insanüstü bir keyfiyet kazanacağına ve âdetâ melekleşeceğine dâir inançları olduğunu söyleyebiliriz.
Hıristiyanlıkta her ne kadar bir berzah âlemi inancı varsa da, bu hususta bütün mezhepler müttefik değildir. Katoliklerde kabir azabına benzetilebilecek bir mathar (purgatoir) inancı vardır. Buna göre, Mathar'a günahlarından tam arınmamış olarak ölen kimseler girer, temizleninceye kadar orada kalır ve daha sonra semâya yükselirler. Ancak matharda meleklerin suâl sorması yoktur. Ölünün rûhunun muhakemesi husûsu da, açık bir şekilde belirtilmemiştir. Buna karşılık, Ortodoks ve Protestanlarda ise kabir azabı ve nimetleri yoktur.

Hristiyanlar'ın Hz. İsa'ya uluhiyet nisbet etmelerinin yanında, onun kıyamet saatini bilmediğini söylemeleri garip bir durumdur. Hatta İncil müfessirlerinden birisinin ifâdesiyle, Mesih ilâh olması hasebiyle kıyamet vaktini tayin etmiş fakat, insan olması itibariyle de vaktini bilmemektedir (!)
Hıristiyanlara göre şefaat bu dünyada gerçekleşir. Bu durum hıristiyan rûhanilerine büyük bir hükümranlık getirmiştir. Onlara göre Allah rûhbanların fiillerine tabi'dir, onların yeryüzünde aldıkları kararlar semada da makbûl ve geçerlidir.

Allah'ın emir ve yasaklarına mukabil, gerçekleşecek olan ilahî müeyyide, mükâfat ve mücâzatın yeri Tevrat'ta devamlı olarak dünya, İnciller'de ise, tam aksine devamlı olarak âhiret gösterilmiştir. Böylece Tevrat insanın yüzünü devamlı olarak dünya hayatına, İnciller ise, âhiret hayatına çevirmiştir. Her konuda sırat-ı mustakim yolunu gösteren Kur'ân'ı Kerîm ise, bu ifrat ve tefritten uzak olarak, bu iki ucu mutlu bir sentezde uzlaştırmıştır.
Şimdi, günümüzdeki İnciller'den uhrevî meselelerle alakalı örnekler verelim:
Kıyametin kopması Kur'an da ifâde edilenlere benzer tarzda şöyle anlatılıyor: "... Güneş kararıp, Ay kendi ışığını vermeyecek ve yıldızlar gökten düşüp, göklerin kuvvetleri sarsılacaktır",
İnciller'de, Hz. İsa'nın Allah'ın izniyle ölüleri diriltmesinin örneklerini de görüyoruz: "... Ve yanaşıp tabuta dokununca onu götürenler durdular. O da, ey genç sana kalk diyorum! deyince ölü kalkıp oturdu ve söylemeğe başladı. Ve onu annesine teslim etti".

Kıyamet gününde Mesih'in insanları hesaba çekeceği şöyle anlatılıyor: "Zira Mesih'in mahkemesine hepimizin çıkması lazımdır ki, her birimiz kendi amellerine göre - gerek hayır, gerek şer- cesedde yaptığı şeylere nâil ola"
Tevhid akidesini savunan Barnabas İncil'inde ise, diğer akidevî meselelerde olduğu gibi âhiret, cennet ve cehennemle alakalı hususlarda da, Kur'ân'ın naklettiklerine yakın pek çok ifâdelere raslamak mümkündür. Bu incilde âhiretle alakalı teferruât meselelere dahi yer verilmiştir. Cennette farklı dereceler olup olmadığına dâir sorulan bir soruya verilen cevap bunun bir örneğidir: "Bartelemus dedi: Ey Muallim! cennetin ihtişamı herkes için eşit mi olacak? Eğer eşitse bu adaletli olmayacaktır. Eğer eşit değilse daha az olan daha çok olanı kıskanacaktır. İsa cevap verdi: Eşit olmayacaktır. Çünkü Allah adildir. Ve herkes de razı olacaktır. Çünkü orada kıskançlık yoktur. Söyle bana Bartelemus, pek çok hizmetçileri olan bir efendi var ve hizmetçilerin hepsine aynı elbiseleri giydiriyor. O zaman kendilerine çocuk elbiseleri giydirilen çocuklar yetişkinlerin kıyafetinde olmadıkları için üzülürler mi?"

Yahudilikte Ahiret İnancı


Tarih boyunca gelmiş geçmiş, devrini tamamlamış veya yaşamakta olan bütün dinlerde, âhiret inancının zayıf veya kuvvetli, bir izi bulunmaktadır. Şüphesiz ilahî dinlerde âhiret inancı çok daha köklü ve tafsilatlı olmalıdır. Ancak, Yahudiliğe bu nazarla bakıldığında durumun hiç te öyle olmadığı hayretle görülecektir. Gerçekten de, Yahidilik temelde Hz. Musa'nın tebliğlerine ve Tevrat gibi büyük bir ilahî kitaba dayanmasına rağmen, âhiret hayatına çok az yer vermiş, hatta bu durum bazı âlimleri Yahudilikte âhiret inancının bulunmadığı kanaatine götürmüştür.

Bazı muasır âlimler, aslı Allah tarafından inzâl olunmuş, Tevrat diye isimlendirilen Ahd-i Kadîm'in, âhiret hayatından, diriliş ve mücazattan, âhirete terğib ve teşvikten tamamen tecrid edildiğini, semavî bir kitabın bu vaziyete düşmesinin insanı hayrete düşüren bir durum olduğunu belirtmişlerdir.
Addison, Yahudiliğin böyle bir duruma düşmesinde, millî bir esasa dayanan dinî gelenek ve göreneklerinin önemli bir rol oynadığını söylemekte ve bu durumun, onları, ölümden sonra her birerlerini bekleyen geleceği değil de, İsrail'in geleceğini düşünmeye yönelttiğini, ölümden sonrasını umursamaz duruma soktuğunu ifâde etmektedir.

Ancak, Yahudilik hakkında geniş çaplı ve derinlemesine yapılan araştırmalar, yukarda söylenenlerin ancak Tevrat'ın Hz. Musa'ya nisbet edilen ilk beş sifri için geçerli olabileceğini, Tevrat'ın diğer sifirlerinde az da olsa yeniden diriliş ve âhirete yer verildiğini, ayrıca Yahudiliğin Talmud gibi diğer dinî kaynaklarında da âhiret inancına dâir işaretlerin yer aldığını göstermiştir. Burada şunu da belirtelim ki, Yahudiler sadece ilk beş sifre Tevrat ismini veriyorlar. Onlara göre Talmud ise, şifahî veya bir başka ifâdeyle menkûl Tevrat'tır. Ahiretle alakalı meseleleri nakil yoluyla şifahî olarak birbirlerinden tevarüs ederek öğrendikleri de söylenmektedir.

Bazı yahudi âlimleri ve edebiyatçılar da, eserlerinde âhiret inancına değinmişlerdir. Bunlardan Sa'diyâ el-Feyûmî şöyle diyor: "Rabbimizin bize ta'lim ettiği, âhiret yurdunda mücazat için ölülerin diriltilmesi, ümmetimizin, hakkında icma ettiği şeylerdendir"[7]. Ünlü yahudi âlimi, Musa b. Meymun da şöyle diyor: "Ben kâmil bir imânla, Allah'ın iradesinin gerçekleşeceği vakitte ölülerin diriltilip kaldırılacağına ve ebede kadar devam edeceğine inanıyorum".

Şunu da belirtmek gerekir ki, Yahudiler Babil dönüşünde Samiriyye ve İbraniyye diye iki taifeye ayrılmış, bu taifelerin her biri ayrı bir Tevrat'a inanarak, karşılıklı olarak diğerinin elinde bulunan Tevrat'ı muharref olarak tavsif etmişlerdir. Bu iki Tevrat'tan Samiriyye fırkasının elinde bulunan Tevrat, icmalî bir tarzda da olsa, diğerine nazaran âhiret hayatına daha çok yer vermiştir.
Bazı Yahudi âlimleri, müdafaa sadedinde, Tevrat'ın ilk beş sifrinin diriliş ve âhiret inancından hâli olmasının, Hz. Mûsa devrinde âhiret inancının sağlam olmasından, dolayısıyla âhiret üzerinde durmaya ihtiyaç bulunmadığından kaynaklandığını ve daha çok ihtiyaç duyulan Allah'ın birliği gibi meselelere ağırlık verildiğini, çünkü o günkü Yahudilerin şirk içinde olduklarını ifâde etmişlerdir. Yahudi âlimlerinden İbn Kemûne şöyle diyor: "Bu hususta tasrih olmaması, Hz. Musa ve Benî İsrail'e bu gerçeklerin bildirilmesine mani değildir... Eğer, o halde Tevrat'ta neden yazılmadı? denilirse, şöyle cevap verilir:
İlahî meselelerde muaraza ve suâl caiz değildir. Belki bunda sebebini bilmediğimiz bir hikmet olabilir". Daha sonra, Tevrat'ın ba's ve mücazattan hâli olmasını şöyle izah ediyor: "Peygamberler Allah'ın irşadiyle rûhların tabipleridirler. Nasıl ki, tabip, zamanında bulabildiği şeylerle insanları tedavi etmeye çalışırsa, Musa (a.s) zamanındaki insanlar da, âhiret sevab ve ikabını inkâr etmiyorlardı. Bilakis, onların hastalığı putlara, yıldızlara ve başka şeylere ibadet etmek idi. Yani Allah 'dan başka şeylere ibadet ediyorlardı". Böylece İbn Kemune Tevrat'ın ba's ve mücazattan hâli olmasını Benî İsrail'in bu akideyi bilmesine bağlıyor. Şöyle devam ediyor: "Eğer Benî İsrail'in hastalığı sevap ve ikabı inkâr etmek olsaydı, Tevrat'ta bunlar çokça zikrolunurdu. Durum böyle olmayınca, ümmet içinde yayılması ve âhirete tarizde bulunulmasıyla yetinildi. Bu yüzden Yahudiler ölülerin diriltilmesine, ölümden sonra rûhun bekâsına inanıyor ve ikrar ediyorlardı. Bu inançlarını seleften halefe naklederek yaşattılar. Ölülerine dua ettiler, ecellerinin yaklaştığını hissettiklerinde tevbe ettiler".
Ancak, bu iddiâlara ve izahlara katılmak çok güçtür. Çünkü, İlahî bir dinin gönderiliş gayelerinin başında Allah'ın birliğinden sonra, âhiret'e imân gelir.

Hevâ ve arzuların teşvikiyle devamlı olarak yüzünü dünyaya yönelten insanoğlunun sık sık âhiretin, cennet ve cehennemin varlığıyla ikaz edilmesi gerekir. Hele bu millet dünyaya harîsliğiyle meşhûr olan Yahudî milleti ise, daha da çok ikâz ve ihtara muhtaçtır. Bu yüzdendir ki, Kur'an-ı Kerim'de sık sık âhiret hayatı, cennet ve cehennemden bahsedilir, dünya hayatının geçiciliği üzerinde durulur. Öyle ki, hemen her sûrede âhiret hakkında icmalî veya tafsilî bir bilgiye raslamak mümkündür. Yahudi âlimlerinin iddiâlarının aksine, Allah tarafından indirilen bir kitapta ilahî tebliğin asıllarından olan uhrevî mükâfat ve cezadan bahsedilmemesi, Tevrat'ın tahrif edildiğinin açık bir delilidir. Bununla beraber bu izahlar Yahudiler'in âhirete inandıklarını göstermesi açısından önemli sayılabilir.

Günümüzdeki Tevrat'ın ilk beş sifrinde âhirete dâir hemen hemen hiç bir işaret bulunmazken, daha sonraki, diğer peygamberlere nisbet edilen sifirlerde âhiret hayatına cennet ve cehenneme icmalen de olsa yer verilmesi değişik şekillerde yorumlanmıştır.
Bu hususta araştırma yapanların bazılarına göre, bu değişikliğin sebebi bilinmemektedir. Bazı Kitab-ı Mukaddes teologları ise, Zerdüştlük'le Yahudilik'teki âhiret inancındaki benzerliklerden hareketle, bu inancın Yahudiliğe Babil esaretinin sonuna doğru, Zerdüştlüğün etkisiyle girdiğini ve tedricî olarak geliştiğini söylemişlerdir. Yine bazılarına göre ise, bu hususta muhtemel dış tesirler coğrafî ve kültürel olarak üç tanedir: Mezopotamya, Ken'an ve İran.
Will Durant şöyle diyor: "Yahudilerde diriliş fikri ancak, yeryüzünde hakimiyetlerinin olmasından ümitlerini kaybettikten sonra yerleşmiştir. Herhalde Yahudiler bu fikri Farslılar'dan almışlardır. Ya da Mısırlılardan bazı şeyler almışlardır. Bu rûhî neticeden de Mesihîlik doğmuştur". Yahudiliğe dâir eserleri olan Zaza da, bu iddiâya iştirak ederek şöyle diyor: "Yahudiler gaybî meseleleri ancak Babil esaretine maruz kaldıktan ve Romalılar'ın eliyle dağınıklığa uğradıktan sonra düşünmeye başlamışlardır".

Bu ifâdedelerde, Yahudilikteki âhiret inancının bir takım rûhî sebepler sonucu, şartların zorlamasıyla, bir nevi kendi kendilerini teselli etmek, bu dünyada elde edemedikleri saadet ve saltanatı başka bir âlemde aramanın sonucu olarak ortaya çıktığı iddiâ ediliyor ki, böyle bir iddiâ, dinlerin kaynağını vahye değil de başka arzî sebeplere dayandıranların iddiâsıdır.
Böyle bir anlayış, dinlerin kaynağını tekamülcü bakış açısından değerlendirmek olur ki, bu ise Kur'ân'ın bildirdiği insanların tek ümmet iken daha sonra ihtilafa düştükleri gerçeğine aykırıdır. İnsanlar nasıl, fizik olarak tek menşe'den neş'et etmişlerse, inanç bakımından da tek bir kaynaktan içirilmişlerdir. İnsanların fıtratlarında dalgalanmalar ve ihtilaflar baş gösterince de, peygamberler vasıtasıyla tekrar düzeltme ve durultma yoluna gidilmiştir...

Yahudilikteki âhiru'l-eyyam manasındaki çeşitli ifâdelerin ise, mücazat ve hesab için diriltilecekleri gün için mi, yoksa yahudilerin sıkıntılardan kurtulup, harplerden istirahat edecekleri ve düşmanlarına karşı galip gelecekleri gün için mi kullanıldığı hususunda ihtilaf vardır.
Bazı araştırmacılar ise, Yahudilik'te bir nevi âhiret inancı olduğunu kabul etmekle beraber, bu âhiret inancının İslamiyet'in takrir ettiği manada bir âhiret inancı olmadığını, Ahd-i Kadim'in diğer peygamberlere nisbet edilen sifirlerinde, her ne kadar cennet ve cehennem'e atf-ı nazar edilmişse de, bunun sathî kaldığını, yahudileri dünya hırsından koparacak seviyede olmadığını, ifâde etmişlerdir. Hatta bazılarına göre, bu inanç tamamen farklıdır. Zira, Yahudilik hakkında araştırma yapanlara göre, yahudi halkı iki kısımdır. Bir kısmı dünya hayatını hür ve mutlu olarak yaşamışlardır. Bunlar maddî refah yanında Allah'ın rızasını da kazanmışlardır. İkinci kısım ise, öncekilerin aksine esaret ve sürgün hayatı yaşamışlardır. Yahudi fikriyatına göre bunlar tekrar dünyaya dönüp, dünya nimetlerinden nasiplerini alıp faydalanacaklardır.
Âhiret tabiri hakkında olduğu gibi, Ahd-i Kadim'de geçen diriliş tabirinin de, ölümden sonra diriliş mi, yoksa yahudi milletinin dünyevî ve siyasî istikrar sağlaması ve canlanışı mı olduğu, tartışmalıdır. Meselâ, "Ölülerin dirilecek, cesetler kalkacak, ey toprak sakinleri uyanınız!" ifâdesi bazı hıristiyan Ahd-i Kadim müfessirleri tarafından, kıyametteki dirilişe delâlet etmediği, yahudilerin esaretlerinden sonraki dünyevî dirilişlerine delâlet ettiği şeklinde yorumlanmıştır. Âhiretteki dirilişe açıkça delâlet eden bu tür ifâdeleri bu tarzda tevil etmek, bir nevi tahriftir.

Bununla beraber, Ahd-i Kadim'de kavmî dirilişe delâlet eden âyetlerin bulunduğu da bir gerçektir. Meselâ, "Arz toprağında uyuyanlardan çoğu, bazısı ebedi hayata, bazısı ise ebedî âr ve hakirliğe uyanacaklardır." ifâdelerinde kasdolunanın, hıristiyan âlimlerinin de ifâde ettikleri gibi, uhrevî diriliş olmayıp, yahudilerin kavmî dirilişleri olduğu söylenebilir. Çünkü, bu âyette, uyuyanların hepsinin değil de, çoğunun uyanmasından bahsedilmektedir. Uhrevî diriliş ise, bütün insanların diriltilmesiyle olacaktır. Ancak,"Arz toprağında uyuyanlar", "Ebedî hayat ve ebedî âr ve hakirlik" gibi ifâdeler ise aksi görüşte olanların iddiâlarını destekler mahiyettedir. Nitekim bazılarınca bu âyet âhiret fikrini açıkça ifâde etmektedir.

Asr-ı saadet'teki yahudilerin ise, âhirete hatta kabir azabına inandıkları anlaşılmaktadır: Yahudi âlimlerinden birisi Resûlullah (s.a.v)'in yanına gelerek şöyle der: Yâ Muhammed, Allah Teala Kıyamet Günü'nde semavatı bir parmak üzerinde, arzları bir parmak üzerinde, dağları ve ağaçları bir parmak, suyu bir parmak, sair mahlukatı bir parmak üzerinde tutacak, sonra onları depreterek şöyle diyecek: Ben Melik'im! Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) yahudi âliminin söylediklerini hem hayret hem de tasdikle karşılayarak güler. Sonra şu âyeti okur: "Allah'ı hakkıyla bilemediler, kıyamet gününde bütün yeryüzü O'nun tasarrufunda, gökler de elinde dürülü vaziyettedir..." (Zümer, 67).

Bazı rivâyetlerden asr-ı saadetteki yahudiler'in kabir azabına da inandıkları anlaşılmaktadır. Bir rivâyete göre, Hz. Aişe'nin yanına gelen bir yahudi kadın, "Allah seni kabir azabından korusun" diye dua etmiştir.
Nitekim, ilk dönemlerdeki Ahd-i Atik'de, ölümle geriye sadece insanın bir nevi gölgesinin kaldığı ve bu gölgenin İbranice şeol diye ifâde olunan, Arapça'ya makarru'l-mevta şeklinde tercüme edilen, adil olsun veya olmasın herkesin toplandığı yer altındaki bir çukura indiğinden bahsedilmiştir ki, bu kelimeyle kasdolunanın kabir âlemi olma ihtimali vardır. Ancak, yukarda zikrettiklerimize dayanarak, Yahudilik'te kabir âleminin olduğunu söylesek bile, iptidaî dinlerdeki gibi bir görünüm arzeden böyle bir kabir âlemi, İslamiyettekinden farklıdır. Yahudilik'te kabirdeki nimet ve azap sadece rûh içindir, kabirde sual soran meleklerden de bahsedilmez.

Günümüz yahudi kaynaklarında, cennette maddî şeyler, yeme, içme, izdivac, tenasülün; dağ, bahçe ve nehirlerin olmadığı ifâde edilmektedir. Ancak, rivâyetlerden anlaşıldığına göre, asr-ı saadetteki yahudiler günümüzdeki inancın aksine cennette maddî şeylerin ve lezzetlerin bulunduğuna inanıyorlardı. Bir yahudi âlimi Resûlullah (s.a.v)'e cennette müminlerin ilk yiyecekleri ve onun peşinden gıdalanacakları ve içecekleri şeyleri sormuş, Resûlullah (s.a.v) cevap verince de, doğru söyledin diyerek tasdik etmiştir. Bu durum Yahudilikteki tahrifin tarih boyunca devam ettiğinin delillerindendir.
Sifirler, cehennemi, yer altında, korkunç, dönüşü olmayan ve Allah'ın huzurunda toplanılan bir mekân olarak tavsif etmiştir. Yahudiler'e göre, cehennemde kalış, Kur'an-ı Kerim'de de yahudîlerin lisânından ifâde edildiği gibi, kısa bir müddet içindir. İyiler ve kötüler, neticede ebedî nimetlere mazhar olacaklardır. İntihar ve ümmeti dalâlete düşürme gibi suçların dışında hiç kimse cehennemde devamlı kalmayacaktır.
Yahudilikte, Ahd-i Kadim'de kıyamet alametlerine dâir bir şeye rastlanmamaktadır. Ancak Yahudi âlimlerinden Sa'diya el-Feyumî'nin sözlerinden zımnen böyle bir emâre çıkarılabilir. Şöyle diyor: "Biz muvahhidler, Yüce Yaratıcı'nın, mücazat için âhiret yurdunda bütün ölüleri dirilteceğine inanmıyor muyuz? O halde bu ümmet için bir müddet ziyadesiyle, ölülerimizin âhiret gününden önce diriltilmek suretiyle, bu hayatlarının âhiret hayatına bitiştirilerek ihsanda bulunulması inkâr edilebilir mi? Bu, her mihnet ve meşakkate düçar olana karşılık bir adalet değil midir? Nitekim, bizim ümmetimiz büyük şeylerle imtihan olunmuştur. Dolayısıyla âhiretten önce böyle bir müddetin ziyade kılınmasına layıktır. Böylece onlar sabır ve mihnette en efdal ümmet oldukları gibi, ihsanda da öyle olacaklardır".
Yahudilerin farklı fırkalarında farklı âhiret telakkilerinin olduğunu görüyoruz. Meselâ, sonraki fırkalardan Kostaniyye âhireti, sevab ve ikabı ikrar ederken, Dustaniyye ise bu sevab ve ikabın dünyada vuku bulacağına inanmaktadır. En eski Yahudi fırkalarından olan Esseniler rûhun ölümsüzlüğüne inanıyor, Sadukiler ise, âhireti tamamen inkâr ediyorlardı.
Yahudilikteki âhiret hayatının genel hatlarını şu üç maddede sıralayabiliriz:

1. Günümüzdeki Tevrat'ın yani, Hz. Musa'ya nisbet edilen ilk beş sifrin âhiret hayatı, diriliş ve mücazattan hâli olması.
2. Diğer peygamberlere nisbet edilen sifirlerde bu hususta bazı işaretlerin bulunması.
3. Talmud ve Yahudi akaidi şârihlerinin ifâdelerinde âhiret hayatına yer verilmiş olması.

Ahd-i Atik'i baştan sona taramamız neticesinde diriliş ve âhiret hayatıyla ilgili olarak tesbit ettiğimiz ifâdeleri sırasıyla burada zikretmeyi uygun görüyoruz. Böylece gerek Hz. Musa'ya, gerekse diğer peygamberlere nisbet edilen sifirlerde bu mevzuya ne derece yer verildiği daha yakından görülmüş olacaktır.
Ahd-i Atik'de diriliş ve âhiret hayatıyla ilgili olarak tesbit ettiğimiz ifâdeler:
"Rab Allah onu alındığı toprağı tımar etmesi için Adn bahçesinden çıkardı".
"Ben öldürürüm ve diriltirim".
"O adamı Elyeşa'nın kabrine attılar. O adam Elyeşa'nın kemiklerine dokunduğu gibi, dirilip ayağa kalktı".
"Allah zulmetten derin şeyler çıkarır. Ölüm gölgesini nura çıkarır.", "Derimden sonra bu tenim dahi fena bulursa da, bilâ cesed Allah'ı göreceğim.", "Fasık helâk günü için saklanır, gadab gününe sevkolunur".
"Canımı haviyede terketmeyeceksin, mukaddesini çürüklük görmeye bırakmayacaksın, bana hayat tarikini bildireceksin. Huzurunda kemal-i meserret ve senin sağında daimî nimetler vardır"
"Çocuğu te'dib etmekten imtina etme! Zira, onu değnekle döğersen ölmez. Sen onu değnekle döğersin fakat canını haviyeden kurtarırsın", "Her gün Rab korkusunda ol! Zira, hakikaten âhiret var. Ümidin dahi boşa çıkmayacaktır".
"Senin ölülerin dirilecek, ölülerin cesetleri kıyam edecekler... Zemin ölülerini dışarı atacaktır".

"Ve o vakitte kavminin oğulları için duran büyük reis Mihail duracak ve millet ölelidenberi tâ o vakte kadar vuku bulmamış bir sıkışma vakti vuku bulacaktır. Ve o vakitte senin kavmin yani, Kitap'ta yazılı olanların tümü kurtulacaktır. Ve yerin toprağında uyuyanlardan çokları bazısı ebedî hayata ve bazısı ebedî rezalete uyanacaklar ve âkıllar semanın nuru gibi ve çokları salaha irşad edenler yıldızlar gibi, ebedu'l-âbâd ziyadar olacaklardır. Ve sen ey Danyal! nihâyet vaktine değin kelamları kapa ve kitabı mühürle. Çoklar mütaâlâ edecek ve ilim artacaktır".
Keza, bir ovada ölü durumda olan Benî İsrailliler'in kemiklerinin ete büründürülüp diriltilmesi anlatılmaktadır ki, bu kıssa Kur'an’da nakledilen Ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenlerinve Hz. Uzeyr'in kıssasını hatırlatmaktadır.
Ahd-i Kadim'de âhiretle alakalı ifâdelerin bu derece az oluşu tahrif edildiğinin en büyük delilidir. Hele, Tevrat'ı teşkil eden ilk beş sifirde pek çok araştırmacının da dediği gibi, âhiret hayatının hiç yer almaması ilahî bir kitap için kabûlü mümkün olmayan bir durumdur. Buna rağmen bir de, bazı hristiyan Ahd-i Kadim müfessirleri tarafından bu âyetlerin tekrar tahrif edilerek, uhrevî dirilişe delâlet eden ifâdelerin kavmî diriliş olarak tevil edilmesi, Ahd-i Kadim'i iyice âhiretten tecrid ederek dünyevî bir kitap haline getirmiştir. Böylece, Kur'an'ın ifâdesiyle zaten dünyaya aşırı derecede meftûn ve insanlar içinde dünya hayatına en çok haris olan yahidiler, dünyaya daha da bağlı bir duruma gelmişlerdir. Çünkü insanoğlu sık sık uhrevî ceza ve mükâfat ikazlarına rağmen, dünya muhabbetinden ve nefisperestlikten kendini zorla muhafaza edebilirken, yahudiler'in kitabında bu nevi ikazların çok ender yer alması, onları sadece dünyayı düşünen, âhireti düşünmeyen ve ölümden korkan varlıklar durumuna getirmiştir.

Buraya kadar Yahudiliğe kendi taraftarları ve yahudi kaynaklara dayanarak Yahudiliği tavsif eden âlimlerin görüş ve değerlendirmelerine yer verdik. Bir de, Yahudiliğe ve Tevrat'a Kur'an açısından bakalım:
Kur'an-ı Kerim'e göre, Tevrat Allah tarafından Hz. Musa'ya indirilmiş, kendisinde hidâyet ve nûr bulunan bir kitaptır.
Tevrat'ın muhtevasından bahseden âyetlere müracaat ettiğimizde, Tevrat'ın Her şey'i tafsil eden bir kitap olarak tavsif edildiğini görüyoruz: "Sonra, iyilikte bulunanlara nimetimizi tamamlamak, her şeyi tafsîl etmek (açıklamak), hidâyet ve rahmet maksadıyla Musa'ya Kitab'ı verdik. Umulur ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına imân ederler"(En'am,154), "Nasihat ve her şeyin açıklamasına dâir ne varsa Musâ için levhalarda yazdık. Onları kuvvetle tut, kavmine de en güzel bir şekilde almalarını emret. Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim" (Araf,145).
Hiç şüphesiz bu tafsil edilen şeylerin başlıcalarından biri de âhiretle alakalı meselelerdir. Nitekim, birinci âyetin sonundaki, "Umulur ki, rablerinin huzuruna varacaklarına imân ederler" ifâdesiyle Hz. Mûsâ'ya Tevrât'ın verilişinin en önemli gâyesinin âhirete imân olduğu bildirildiği gibi, ikinci âyetin sonundaki "Yakında size fasıkların yurdunu göstereceğim" ifâdesiyle de kâfirlerin akibetinin cehennem olduğu bildirilmiştir. Başka âyetlerde, Hz. Musa'ya vahyolunan şeyler arasında kıyamet ve âhiretle alakalı meselelerin de bulunduğunu görüyoruz. Bir âyette Hz. Mûsâ'ya hitaben şöyle buyruluyor: "Kıyamet günü mutlaka gelecektir, neredeyse onu gizleyeceğim, tâ ki, her nefis peşine koştuğu şeyin karşılığını görsün" (Tâ-hâ, 15). Bir başkasında ise, Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn şöyle diyorlar: "Şüphesiz, bize vahyolundu ki, azap, peygamberleri yalanlayanlara ve onlardan yüz çevirenleredir" (Tâ-hâ, 48).
A'la sûresinde, şakilerin büyük bir ateşe gireceğinden, nefsini tezkiye edenlerin kurtuluşa ereceğinden, âhiret hayatının dünya hayatından daha hayırlı olduğundan bahsedildikten sonra, bu bilgilerin ilk sahifelerde, Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın sahifelerinde bulunduğu bildirilmiştir: "Bunlar ilk sahifelerde, İbrahim ve Mûsâ'nın sahifelerindedir" (A'lâ, 18-19).
Hz. Musa'ya imân eden kimselerde de bu inancın yerleşmiş olduğunu görüyoruz. Hz. Musa'ya imân eden sihirbazların söyledikleri bunun en güzel örneğidir. Sihirbazlar imân ettikten sonra, Firavun'un kendilerini korkunç bir şekilde öldürmekle tehdit etmisine mukabil, hiç aldırmayarak şöyle demişlerdir: "Seni asla bize gelen mucizelere ve Yaratanımız'a tercih etmeyeceğiz. Yapacağını yap! Sen ancak bu dünya hayatında hükmünü gerçekleştirirsin. Hatalarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın şeyleri affetmesi için biz Rabbimize imân ettik. Allah daha hayırlı ve daha bâki olandır. Kim Rabbine mücrim olarak varırsa onun için cehennem vardır. Orada ne ölür ne de yaşar. Kim de mümin olarak sâlih amellerle gelirse, onlara da yüksek dereceler vardır, içlerinde ebedî kalacakları, altlarından ırmaklar akan Adn Cennetleri! İşte nefsini tezkiye edenlerin mükâfatı budur" (Tâ-hâ, 72-76).

Bu âyetlerde Hz. Musa'ya imân eden sihirbazların kuvvetli, sarsılmaz imânları ve Hz. Musa'nın âhiretle alakalı meseleleri kavmine geniş bir şekilde anlattığı açıkça görülmektedir.
Daha sonraki dönemlerde Tevrat'ın tahrif edildiği ise, pek çok âyetlerle ifâde edilmiştir: "Yahudilerden bir kısmı ifâdeleri yerlerinden değiştiriyorlar ..." (Nisâ,46), "Kendi elleriyle Kitap yazıp sonra da az bir menfaat sağlamak için, bu Allah katındandır diyenlere yazıklar olsun!.." (Bakara, 79) gibi âyetlerde bu gerçek açık bir şekilde belirtilerek, Allah'ın kitabını tahrif edenler şiddetle kınanmıştır.
Hiç şüphesiz bu tahriften âhiret, cennet ve cehennemle alakalı ifâdeler de nasibini fazlasıyla almıştır. Bugünkü Tevrat bu gerçeğin açık bir şahididir. Ancak, asr-ı saadetteki yahudiler'in cennet ve cehennemle alakalı ifâdelerini nakleden âyetlere dikkat edilirse, o dönemdeki yahudilerde bazı yanlışları olsa da, bir âhiret inancının bulunduğu görülmektedir. Zikri geçen hadislerde de bu durum görülmektedir.

"Bize sayılı bir kaç günün dışında cehennem ateşi dokunmayacaktır" (Bakara, 80), "Cennete ancak yahudî veya hristiyan olanlar girecektir" (Bakara, 111), "De ki, Allah katında âhiret yurdu insanlar içinde sadece size âit ise, o halde eğer doğru iseniz ölümü temennî ediniz!" (Bakara, 94) gibi âyetler onların âhirete, cennet ve cehenneme inandıklarını, fakat bu inaçlarında bazı yanlış ve tahriflerin bulunduğunu göstermektedir.

Bazı âyetlerde, yahudilerin dünya hayatına şiddetli bağlılıkları ve aşırı sevgilerinin ifâde edilmiş olması da, onların âhiret inançlarının zayıf olduğuna işâret etmektedir: "Onları mutlaka insanların dünya hayatına en düşkünleri olarak bulacaksın..." (Bakara, 96)
Bu izahlar sadedinde görüyoruz ki, Kur'ân-ı Kerim'de Tevrat ve Yahudilik ele alınırken değişik noktalar üzerinde durulmuştur:
1. Tevrat'ta âhiret hayatı Kur'an-ı Kerim'de ele alındığı kadar geniş olmasa da tafsilî bir şekilde anlatılmış, Hz. Musa da bu inancı kavmine tebliğ etmiş ve o dönemde Hz. Musa'ya yürekten inanan müminler de kesin olarak âhiretin, cennet ve cehennemin varlığına inanmışlardır.
2. Asr-ı saadet'teki yahudiler âhirete, cennet ve cehenneme imân etmişlerse de Tevrattaki tahriflerin ve nefislerindeki dünyaperestliğin bir neticesi olarak bu inanç zayıf kalmış ve yanlışlarla dolu bir duruma gelmiştir.
3. Kur'an-ı Kerim'de yahudilerin dünya hayatına aşırı bağlılıkları ve sevgileri, ölümden korkmaları gibi vasıfları zikrolunarak onların her devirde sadece dünyaya önem veren, âhireti, cennet ve cehennemi fazla düşünmeyen bir millet olacağına gaybî bir sûrette işaret edilmiştir.
Son düzenleyen perlina; 18 Aralık 2016 19:20
Misafir
12 Kasım 2014 18:50       Mesaj #9
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
AHİRET NEDEN GEREKLİDİR?

Ahiret sözlükte “son, sonra olan, son gün” anlamlarına gelir. Dini terim olarak ahiret: “Ölümden sonra insanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve sonsuz olarak devam edecek olan hayata” denir. Kuran ise ahiret hayatına “toplanma günü, hesap günü, din günü, hüküm günü” gibi isimler vermiştir.

İnsan akıllı, bilinçli, düşünen ve bilen bir varlıktır. Var olduğu sürece anlama, bilme, merak etme duygusu gereği kendi kendine bazı sorular sormuştur. ‘Nereden geldik, yok olacak mıyız, bu dünya bir gün yok olacak mı’ gibi. Gözlem ve deneye dayanan pozitif bilim bu sorulara cevap veremez. İnsan her ne kadar deney ve gözlem yoluyla varlığı kavramaya çalışırsa çalışsın, insanın hayatını anlamlandırma isteğine engel olamayacağından dine yönelir ve bu sorulara cevabı ancak din verebilir.

Hayatı anlamlandırma isteğinin engellenmesi durumunda insan var oluş boşluğuna düşebilir, hiçlik ve yoklukla yüz yüze kalır ki bu insanın doğasına aykırıdır. Çünkü tüm canlıların ortak ve değişmez amacı hayatta kalma ve neslin devamıdır esasına dayanır. Hayatta kalma isteği sonsuz/sınırsız olabilen canlının hayatını anlamlandırma yolunda düşünce ve sorgulama üretmemesi ise neredeyse imkansızdır. İlgilendikleri konular her ne kadar birbirinden farklı da olsa, hemen her insan, dünya hayatında kendince bir başarı elde etmeye çalışır. Tüm bu insanların ortak amacı “gösterdikleri çaba ve emeğin karşılığını” alabilmektir.

“Neden varız” sorusunu gereksiz gören insanın; “neden iyi bir eğitim alır, neden en güzle kızla ya da en yakışıklı erkekle evlenmek ister, neden en iyi mahallede oturmak ister, neden iyi arabaya sahip olmak ister’ gibi insanın amacına dair sorulara ise vereceği mantıklı/tutarlı bir cevabı yoktur diyebiliriz.

Bize göre Tanrı insanı madde ve bilinçten/ruhtan yaratmıştır. Madde kısmı bilinç kısmına nazaran zayıf ve kusurludur. Lakin insanın eylemlerini belirleyen bilinç/ruh kısmı ise kusursuzdur. İnsanın yeryüzünde madde kısmının ihtiyaçlarının karşılanmasına izin verilmiş, ancak maddi kısmın ihtiyaçları karşılanırken maddi bedene en uygun ve en yararlı şekilde davranılması şart koşulmuştur. Bilinç/ruh kısmında ise ona hayatta kaldığı sürece iyiyi - kötüden ayırt edebilecek akıl/zeka dediğimiz bir derin kavrayış yetisi verilerek insan bu yeti ile donatılmıştır. Ancak aklını kullanmayı şart koşmamış olup, aklını iyilik ve adaletten yana kullanmadığı zaman haksızlık ve kötülük yapacağı konusunda kendisini vicdan dediğimiz kavramla uyararak seçiminde özgür bırakmıştır. Çünkü bu akıl dediğimiz yeti ile beraber insana birde nefis/ego denen dürtü verilmiş ve ego/akıl çatışmasında insandan yeryüzü sahnesinde daima adaletten, iyilikten ve eşitlikten yana tavır göstermesi tavsiye edilmiştir. Bu tavsiyeye riayet edilmediği takdirde insanın yeryüzünde haksızlık ve zulüm yaptığı tarihle beraber birçok örnekle insana yine sunulmuştur. Lakin hiçbir zaman başıboş bırakılacağı söylenmemiş ve hissettirilmemiştir. Başıboş olmadığının delili de insandaki vicdan dediğimiz olgudur.

Diyebiliriz ki; ‘Evren/doğa kendiliğinden ve kendi başına, naturalistik, açıklanabilir olup; doğaüstü yani supernaturalistik açıklamalara ihtiyacı yoktur. Çünkü tabiatüstü açıklamalar nedensel yasaları bypass yapar. Bunun sebebi de onun, tabiatüstü bir varlığın –eğer varsa- evrene müdahalesini gerekli görmesidir’ denilerek, nedensel kanunların bilinebileceği, kullanılabileceği ve böylece evrene hakim olunabileceği ifade edilmek istenir.

Ancak Tanrı’yı devre dışı bıraktığımızda eksik ve anlamsız pek çok şeyle karşı karşıya kalırız ve bunların en başında gelenlerden biri de adalet kavramıdır. Şöyle ki: Var ettiği insanlar için değerler sistemi oluşturmayan bir Tanrı, hiçlikten daha beterdir ve ölmesi daha iyidir denmelidir.

Her ne suretle olursa olsun, herhangi bir sistemin temel ilkesi bir kez belirlenip tesis edildiği zaman, bu ilkenin söz konusu sistemle mutlaka uyumlu, sonuçları bakımından da kaçınılmaz olarak tutarlı olması zorunludur. Bu bir (bilimsel) sistemin gerek kendine özgü, içe dönük değerini, gerekse diğerlerine karşı taşıdığı izafi değeri belirlemenin ve yargılamanın tek bilimsel yoludur.

Habil/Kabil çatışması yani akıl/ego çatışması bize şunu gösteriyor ki insanlık var olduğundan beri zulüm/kan/gözyaşı dinmemiştir, dinmeyecektir. Ama bununla beraber insan bu dünyada sonlu olduğunun da farkındadır ve bu kaçınılmaz gerçektir. Evrene/insanlığa kıyasla çok az bir zaman diliminde yeryüzü sahnesinde boy gösteren insandan kendi iradesi ile iyilikten ve adaletten yana tavır alması beklenmiştir ama insan buna uymamıştır. Eğer insanda bu irade olmasa idi insanlarda diğer canlılar gibi sadece yetileri kadar hareket eder ve onlardan beklenen tavrın yani onlara verilenin dışına çıkmaları söz konusu olmayacağından ikincil bir hayat fikride otomatikman geçersiz olurdu.

Biraz tarih sayfalarında gezinelim.
Sanayi Devrimi ile birlikte, emek ve sermaye arasında oluşan çelişki ve sonrasında köylü-burjuva çelişkisinin gelişimi ile birlikte ortaya çıkan sınıfsal ayrımların en temelinde yer alan iki sınıfı iyi görmek gerekmektedir:
1. Sömürenler
2. Sömürülenler

Piyasacılık (Kapitalizm), bildiğiniz gibi DEREBEYLİKlerden sonra ortaya çıkmış bir ekonomik sistemdir. Sanayi Devriminden önce tarıma dayanan ekonominin dinamiklerini oluşturan köylü, derebeyleri tarafından sömürülmekte iken, sanayi devrimi sonrası oluşan konjonktürel koşullar dahilinde, egemenleşen burjuvazi tarafından sömürülmeye başlanmıştı. Buna neden olan temel faktörler ise ; derebeylikler sürecinde, ekonominin temelini oluşturan tarımda, özel mülkiyet yollu (tımarcılık) toprak sahiplerinin, sanayi devrimi ile birlikte SERMAYE SAHİBİ sıfatıyla meydana çıkıp, FABRİKATÖRE evrilmesi ve feodalizmin modernize edilmesi neticesinde, KAPİTALin çok daha önem ve değer kazanmasıdır.

Fransız Devrimine zemin hazırlayan bu yaklaşım ve toplumsal sınıflar arasındaki uçurumun ciddi boyutlara ulaşması neticesinde oluşan ihtilal ve sonrasında ortaya çıkan modernizm gibi yaklaşımlar da farklı süreçlerin, kapitalist sistemin kalıp ve kılıf değiştirmesinin nedeni olmuştur.

Fransız İhtilali öncesinde toplum, çeşitli sınıflardan oluşmakta idi:
Soylular, Ruhbanlar, Burjuvalar ve Köylüler. Bu sınıflar arasında vergi yükümlülüğü bulunan 2 sınıf mevcuttu. Köylüler ve Burjuvalar.

Soylular ve Ruhbanlar ise vergi ödemiyor; köylüler üzerinde yoğun bir tahakküm üretiyorlardı. Ve bu süreç bir takım aydınlardan oluşan bir ilerici jenerasyonun başlattığı ‘’özgürlük ve demokrasi’’ odaklı çıkış hararetlendiği dönem dahilinde, ihtilal tohumları ekilmiş; Egemenliğin Halka ait olduğu ‘’Cumhuriyet’’ yöntemine geçiş için çalışmalar başlatılmıştı.

Kapitalizmin baş gösterdiği-ki derebeylik/feodalizm sürecide esasen buna dahildir- süreçte, ruhban sınıfının SOYLULAR ve BURJUVALAR tarafından desteklenmesinin temel nedenleri;
- Sömürülmeye müsait bölgeleri işgal etmek için gerekli konjonktürel ortamın hazırlanması sürecedir. Özellikle Haçlı Seferleri incelendiğinde burası daha net ve anlaşılır olacaktır.
- Köylüler üzerinde yapılacak pasivizasyon çalışması ile sermaye tröstlerinin karşısında muhalif kanat oluşmamasını sağlamak
- Totaliter rejimi güçlendirmek
- Manevi istismar yolu ile, karşıtları imha etmek

2. madde yani totaliter rejimi güçlendirmek amaçlı oluşum ise, tarihin en acı, en vahim, en haysiyetsiz katliamıdır ki, ortaçağ engizisyonlarının ardı sıra koşan ‘’Dindar Kesim’’ bu pasivizasyonun en büyük örneğidir. Ayrıca; günümüz coğrafyasında mevcut konjonktürel koşullar dahilinde yaşanan bunalımlara hiçbir şekilde muhalif olmayan halkın içinde bulunduğu durum da bu gerçeğe çok açık bir örnektir.

2. madde bağlamında, Ortaçağ Avrupa’sında ‘’Ahiretçilik’’ kavramının öne çıktığını görmekteyiz. Pavlus uydurmalarını dinleştiren ve PAPA gibi büyük bir RUHBAN merkezi üreten SOYLULAR ve KRALLAR, ‘’ARTI DEĞER’’ elde ettikleri yoksul halkın; tüm bu olanları kabul etmesi, hiçbir suretle mecbur olmamasına rağmen sömürülmesine tepkisiz kalmasını sağlamak adına, ‘’Ahiretten ARSA SATIŞI’’ dahi yapmışlardır.

Anti-sekülerleştirilen DİN üzerinden yozlaştırılan toplum değerleri ve halk, adeta tüm bu olanları kabullenmiş ve dünya’yı çile hane, ahireti zevk hane haline çevirmiştir.

Bunu, Osmanlı ve Arap toplumlarının genelinde de net biçimde görmekteyiz.
Sıkıntının odağında yer alan; Sermaye ile Emek arasındaki temel çelişki ve ‘’Artı Değer’’ sorunu, her türlü fikir ve inanışın yozlaştırılmasında en temel faktör olmuştur.

Sömürenler ile Sömürülenler arasındaki bu ciddi uçurum büyüdükçe oluşan tepkiler, ‘’Diyalektik Materyalizm’i’’ doğurmuş, adeta Kapitalizmin aracı haline getirilen DİN olgusuna karşıt alelacele üretilen diyalektik ile ‘’YOK SAYMA’’ ve ‘’YOK ETME’’ taktiği uygulanmıştır. Marksist perspektiften bakıldığında ; DİN en tehlikeli olgudur. Çünkü tarihsel süreçte, hiçbir zaman KAPİTALİZM’in buyruğundan çıkmamıştır.

Savaşlar, Darbeler, ihtilaller, Devrimler, Feodalizm….vs. Tamamında DİN Başrol oyunculuğunu hiçbir olguya teslim etmemiştir.

Haçlı Emperyalizminden, 1. Dünya Savaşına kadar, halkın SÜRÜ haline gelmesi adına, ‘’Dini Motifler’’ en çok rağbet gören unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özellikle, tepkisel çıkışı ile göze çarpan ‘’Hegel’’, tinsel unsurların özünde yer alan ‘’ruh’’ kavramı için ; ‘’tüm ineklerin siyah göründüğü bir geceden ibarettir’’, şeklinde bir açılım yaparak, esasen ‘’bilimsel sosyalizmin’’ temelini teşkil eden bu açılımı ile ‘’Dinleri DOGMA’’ olarak tanımlamıştır. Dialektik Materyalizmin referans olarak gösterdiği ‘’STOACILAR’’ da Kozmik-Evrensel bir Tekliğin Tanrısallığına atıflarda bulunmuş, fakat hiçbir zaman TANRI kavramını kabul etmemişlerdir. (Deizm’in çıkışı için stoacıları anlamak gerekir).

Esasen, EVRİM fikrine karşı ortaya koyulan ‘’Genesis merkezli yaratılışçılık’’ fikri de, aynı şekilde SOYLU-KRAL ve RUHBAN işbirliği ile hazırlanmış, büyük bir çelişkidir. Bu çelişki ve güçlenen KİLİSE ile birlikte, halk içinde bulunduğu sefil duruma karşı hiçbir çıkış yolu bulamayacak kadar ciddi bir acziyete itilmiştir. Tıpkı günümüzde MODERATE(uysallaştırılmış) İSLAM yoluyla, Türkiye ve Ortadoğu üzerinde geliştirilen senaryo gibi…

Fabrikalar kurulmuş, zanaatkar değersizleşmiş, eski toprak ağaları fabrikatör olmuş ve zanaatkar kesim ise işçi olmanın ötesine geçememiştir. ‘’Artı Değer’’ dediğimiz, işçi sırtından kazanma felsefesine ve serbest piyasa ekonomisine dayanan SİSTEM dahilinde, PARA; insan öznesinin ötesine geçmiş, insanlık değerleri ve kozmik hakikatler bertaraf edilmiştir.

Öyle ki; bu sermaye tröstleri; her yerden çöreklenmek sureti ile saltanatlarını meşrulaştırmışlardır. Mesela; Fransız Devrimi ile birlikte gelişen ‘’milliyetçilik’’ akımını dahi kullanarak, egemenlik kurmak istedikleri coğrafyalarda kaosu egemen kılmışlardır.

Emperyalizm bu sistemin BİR ÜST AŞAMASIDIR.
Coğrafyamızda ise, bu çalışmalar Ortaçağ Avrupa’sı ile eş zamanlı olarak farklı üsluplarla yürütülmüştür. Ben gibi inanırların tek avantajı ise, yozlaştırılan ve Ruhbanlarca KAPİTALİZMİN SİLAHI haline getirilen DİNİ anlayışımızı vahyin özünün dışına çıkmadan algılayışıdır.

Bir toplumun ‘’Sadaka Kültürüne’’ entegrasyonu neticesinde, hiçbir suretle ‘’Gerçek anlamıyla kullanılmayan’’ sadaka’nın araç haline getirilmesi neticesinde, SÖMÜRENLERİN, EZİLENLERE verdiği sus payına şahit olmak ve en vahimi; sus payını alanların adeta bayram yaparcasına sevinişini görmek, toplumsal yozlaşmanın geldiği noktaya işaret edici ehemmiyette bir durumdur.

Bu nedenlerden ötürü insan birey olarak adil ve eşitlikçi bir yönteme yani dine ihtiyaç duyduğu gibi toplum olarak da ona muhtaçtır. Çünkü o, yaratılış itibariyle toplu yaşayacak şekilde programlanmıştır, hayatını devam ettirmek için başkalarına muhtaçtır. Hiçbir insan tek başına bütün ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip değildir. Bir arada yaşama birtakım kuralları ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını gerektirir. Toplumun düzeni ancak bu şekilde sağlanabilir. İnsanlar dünya hayatında karşılıklı bazı hak ve ödevlerle birbirlerine bağlanmış durumdadır. Böyle olmadıkça toplumun devamı mümkün değildir. Bize göre tabiat Tanrının tekvini(doğal) kanunu olduğu gibi, din/yöntemde Tanrının teşrii (hukuki) kanunudur ve her ikisi de vazgeçilmezdir. Yerçekimi kanununun tabiat için ifade ettiği anlamın bir benzerini toplumun huzur ve mutluluğunu esas alarak adalet ve eşitlikten yana uygulanan kurallar ifade etmektedir. Biz bu kurallar bütününe ahlak diyeceğiz.

Geçmişten bugüne uzanan tüm hukuk sistemleri suç-ceza ilişkisi üzerine kuruludur. Ancak bu salt ceza sistemi insanın maddi ve manevi/ruhi kavramlardan oluştuğu gerçeğine uygun değildir. Bugüne kadar toplumların belirlediği hiçbir hukuki normda kurallara uyana şu şu ödüller verilecektir denmemiştir. Aksine kuralı ihlal edene şu şu cezalar uygulanacaktır esası hakimdir. Bu kısım elbet insanın madde kısmı ile ilgilidir. Peki, insanın manevi/ruhi/mana kısmının ödülü nerededir? İnsanın maddi kısmının cezası zaten hapis ile özgürlüğünün kısıtlanması ise veriliyorsa peki bu vicdan dediğimiz, direk insanın mana kısmına isabet eden ceza da neyin nesidir? Yaptığı hiçbir eylemin arkasına ilahi bir gücü oturtmayan bir insan bile kimsesiz bir çocuğun başını okşadığında bir haz alır. Peki, bu hazzın yeri neresidir? Bu haz insandaki manevi/ruhi kısmın ödülü değildir de nedir?

Gözlemleyebildiğimiz dünya soğuk-sıcak, aydınlık-karanlık, küçük-büyük, erkek-dişi gibi zıtlar dengesi üzerine kuruludur. Bu zıtlar dengesi üzerine gözlemlediğimiz gerçek/var dediğimiz dünyada kendini salt maddeye endeksleyen insanın iyilik-kötülük, doğru-yanlış, mutluluk-mutsuzluk gibi kavramları, insanın ruhi/manevi kısmına giydirmekte neden zorlanıyoruz? Bu ruhi/manevi kavramları insanın içsel dünyasında uygun yere koymak yerine, bunlar göreceli kavramlardır ve kişiden kişiye, toplumdan topluma değişir demek insanın kendine ve kendiyle buluşturduğu ve barıştırdığı bu kavramlara yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

Birazda ahiret fikrinin mantıksal delillerine bakalım.
Ahiret fikrinin esası adalet kavramına dayanır. Kısaca her yapılanın karşılığını bulacağı bir hayat sistemi diyebiliriz. Bu nedenle ahiret hayatının en önemli mantıklı delillerinden biri de bu adalet kavramıdır diyebiliriz.

Bilim bize bugün gösteriyor ki doğada asla bir yok olma söz konusu değil. Gözlemlenebilen tek gerçek değişim. Bu; objektif bir bakışla ve insanın gözlemlediği dünyada yukarıda anlattığımız gibi mana boyutunu da görmezden gelmeden dürüst bir yaklaşımla irdelendiği zaman insanın ikincil bir hayatı kaçınılmazdır. Şöyle ki; Bilimsel veriler insanın ölünce azot olarak toprağa karıştığını yani bir şekilde yok olmadığını ve farklı maddi bileşenlerle var olduğunu gösteriyor. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere akıl/ego çatışması yüzünden tam bir adalet ve eşitliğin insan eliyle sağlanamayacağı gerçeğinden hareketle ikincil bir hayat ve bunun bir uygulayıcısı mantıksal olarak zorunlu hale geliyor.

Bilim diyor ki; evrenin oluşmasında Tanrı’ya gerek yoktur, her şey eşyanın tabiatıyla alakalıdır ve bu döngüyü sağlayan madde ve kendi yapısıdır. Canlılığın tek amacı neslini devam ettirme ve hayatta kalma çabası olduğundan canlılar bu yönde eğilim gösterirler. İnsan dışındaki varlıklara baktığımız zaman onlarında kendilerince sosyal bir hayat tarzı benimsediğini görürüz. Çoğunluğun faydasına aykırı davranış sergileyen canlının ise gruptan soyutlandığını/dışlandığını biliyoruz. Ama durum insan denen canlıya gelince farklılaşıyor. İnsan da diğer canlılar gibi hayatta kalma ve neslini devam ettirmekle beraber gücü sayesinde eşitlik ve adaletten yana bir toplum oluşturmasının aksine gücü elinde bulunduranın her şey hakkıdır zihniyetini ön plana çıkarmıştır ve bunun adına da en bencil dürtüsünü saklarcasına ilericilik demiştir.

Ahiretin gaye ve hedefinin ahiret hayatı değilde bu dünya hayatı olduğu gerçeğini kavrayamadığımız sürece ahiret gereksiz ve anlamsız bir olgu olacaktır. Ahiret varlığının nedeni bu dünyadır. Dünyaya nizam vermek içindir ve insan kendine verilen yetileri bu nizam için kullanmalıdır. İnsanın sorumluluğu da bu esasa dayanır.

Daha iyi ve kaliteli yaşam adı altında sömürü ve adaletsizlik ilke edinildi, desteklendi ve palazlandı. Mülkiyet kavramı ile her canlının eşit miktarda ve eşit hakka sahip olduğu yeryüzü parsel parsel bölüşüldü. Bu sistemin insanlığı birbirine kırdıran sistem olduğunu savunanlar hep kavga etti ve bu kavga edenler ya kaybetti ya da kaybettirildi. Binlerce yıl önce söğüt gölgesinde serinleyen bedende huzur bulan yüreğimize bugün koca evren az gelmeye başladı. Söğüt gölgesi yeter dediğimiz aklımıza maldiv adaları, hawaide tatil yetmez oldu. Ve böylece ‘içimizdeki kendi’mizden koparılıp ‘dışımızdaki başkalarının beğenilerine göre hareket etmeye başladık.

Okullarımızda okuma-yazma öğretilirken ilk aşamada Lafonten’in “Cırcır Böceği ile Karınca”sı ezberletilir. Yaz boyu çalışmayıp saz çalan Ağustos Böceği, kış gelince mutlu yuvasında keyif çatan, çalışkan karıncanın kapısından kovulur. Dışarısı tipi-ayaz. Lakin karınca tembel diye cırcır böceğine el uzatmaz. Çünkü kendisi yaz boyu çalışmıştır. İşte aşağılık çocuk hikayesinin özü budur. Tam da bireyci, egoist zihniyete yaraşır cinsten.

Çalışkan karınca tembel böceğe yardım etmiyor. Peki yardım nedir? Yardım: “Çalışıp kazananın değil, çalışabilme ve kazanabilme imkanlarına sahip kişilerin varlıklarını yoksunlarla paylaşabilme erdemidir. Ben çalıştım, sende çalış kazan felsefesi biriktiren cimrilerin cimriliklerini örtmek için kurdukları mantık kurmacasıdır. Kahrolası karınca, hatalarıyla kapısına gelen cırcır böceğine ahlak dersi veriyor. Ahlak dersle olmuyor, ahlak ceptedir ve avuçla dağıtılır. Fakirin ahlakı olmuyor ve zaten olunca da inanmıyorlar.

Ayrıca larvaları toprağın altında yıllarca kalan Ağustos Böcekleri, sadece Ağustos ayında hayatta olabiliyorlar. Bir aylık ömürlerinde niçin çalışsınlar? Çoğalıp evlenmeleri gerekiyor. Zira çiftleşebilmeleri en güzel sesi çıkarabilmelerine endeksliyken! Şu halde cırcır böceğinin kışın ortasında pinti karıncanın kapısına gitmesi imkansız! Çocuk masalı yazdınız diye çocuk mu kandırıyorsunuz.

Bir lokma, bir hırka ile doyurduğumuz bedeni önce patlayana kadar şişirdik, sonra bu şişkinlikten rahatsız olduk diye kelepçe taktırdık. Hırkaların yerini en az biz kadar yaşam hakkına sahip canlıların elbiseleri aldı.

Halbuki Tanrının lütufları, nimetleri, arz ve talepleri, mükafatları ve cezaları da ortadadır. Akıl dediğimiz yeti bunu görmek ve kavramak için yeterlidir. Halen kendisine yönelmek istemeyen bizlere “Dinde Zorlama Yoktur” derken bağlarını bizden kopartıp hidayetini bizden esirgediğini anlatıyor. Din vardır, zorlama yoktur. Varı yokla yok edemeyiz ama yokun ilacı varlıktır.

Günümüz hukuku haksız yere insan öldüren katile hapis cezası veriyor ve bunun arkasındaki esas amacında katilin topluma kazandırılma süreci olduğunu savunuyor. Öncelikle bana yapılan zulüm için benim adıma bir başkasının ceza sunması her şeyden önce hak ve adalet sistemine tamamen aykırıdır. Tanrının ise bu konuda tavrı şudur: Cana can diyerek insana kısas hakkı vermekle beraber, bağışlama sizin için daha hayırlıdır öğüdü ile, zulme aynısı ile karşılık verme hakkını verirken ana gayenin zulme karşılık verme değil de, zalim bağışlanarak zalime bir kez daha fırsat verilmek suretiyle hem topluma kazandırma anlamında öncü bir adım atmış, hem de katilin karşılaştığı iyilik tavrı ile hayatını devam ettirmekle beraber tercihini iyi ve doğrudan yana devam ettirebileceğinin de önü açılmıştır.

Tarihe ve bugüne baktığımızda tam bir adalet ve eşitliğin tesisi insanın egosu yüzünden mümkün olmamıştır. Toplumların hukuk kuralları bazen öyle esnek yerleştirilmiştir ki zalim ile mazlum adeta yer değiştirmiştir. Peki, böyle bir dünya düzeninde zalim kendi eliyle var ettiği hukuk sisteminde daima haklı ve güçlü görünecek, mazlum ise zulme uğramaya devam ederken zalim ilan edilecektir. Mazluma yapılan bu haksızlığa da insanın kendi eliyle var ettiği hukuk sistemi çözüm bulamayacak olduğundan son bir mahkeme ve son bir yargılayıcı olarak Tanrı gerekli değil midir?

Bilinçli bir şekilde iyilik ve adaletten yana tavır alanlar ahirette misli misli ödüllendirilir, kötülük yapanlar ise sadece yaptıkları kötülük kadar ceza alırlar diyen Tanrı mı adil ve cömert, yoksa biz mi?

Bu sebeple kaçınılmaz olan ikincil hayat ve Tanrı zorunlu olarak karşımıza çıkmaktadır. İnanca göre kıyamet ile son bulacak canlı yaşamdan sonra ikincil bir hayat başlayacaktır ve yaratıcı için zorunlu olarak olmak zorunda olan 2. var etme Tanrı için zor olmayacaktır, zira 2. yaratmanın ilk yaratmadan hiçbir farkı yoktur hatta daha da kolaydır diyebiliriz. İşte bu ikincil hayata dini terminoloji ahiret der.

Şimdi de olayı biraz inananlar ve inanmayanlar açısından irdeleyelim:
İnanan için durum şudur:
İman – vahiy = Önbilgi
Bu önbilgiyi kabul için insanı, eşyayı tanıma, objektif bakış ve dürüst yaklaşım yeterlidir.

İnanmayan için ise durum şudur:
İnkar için önşart yoktur. Önyargı yeterlidir. Her şeyin sebepsiz ve nedensiz bir ortamda canlılığın hayat bulduğu düşüncesinden hareketle kişi hiçbir yaptığına neden/sebep gösterme gibi bir eğilime girmek zorunda değildir. Nasıl eşyanın tabiatı öyle ve öyle hareket ediyor diyorsa, insanın tabiatı da bu gibi bir önyargıya hayatını bağlayarak kendinden başkasına iyilik ve yaşam hakkı tanımama üzere tercih gösterebilir. Ahiret inancı olmayan ya da zayıf olan insan SABIR yeteneğinden mahrum olabileceğinden BEKLEMEK onun için ızdıraba dönüşebilir. Ve hedefine giden yolda kendinden başka bir canlıya yaşam hakkı tanımadan ilerler. Bu bilinçli inkardır.

Bilinçsiz inkâr için ise şu söylenebilir:
Nasıl ki çok kuvvetli bir ışık karşısında bu ışığa sürekli bir müddet bakma sonucu gözlerimiz kamaşır ve bir müddet göremez/algılayamaz oluruz, bilinçsiz inkarı ise buna benzetebiliriz.

İkincil hayatta muhatap alınacak kişiler işe şunlardır:

Bilinçli bir şekilde eylemde bulunan insanlar muhatap alınacaklardır. Bana göre ahiret bazı kişilerce bu dünyanın birebir yansıması, bazı kişilerce de çapraz yansımasıdır.

Bilinçli bir şekilde iyilik ve adaletten yana tavır alanlar iyilik ile karşılık bulacaklar, bilinçli bir şekilde kötülük ve haksızlıktan yana tavır alanlar ise kötülük olarak karşılık bulacaklardır.

Peki, bugünkü yetersiz/haksız/çapraşık hukuk sistemine göre haksızlığa ve zulme uğrayan ve zulüm içinde hayatını sonlandıran kişinin durumu ne olacaktır? İnsanın akıl ile kavrama yetisi hiç kimseye sinerek/susarak/mücadele etmeden beleş bir ikincil dünyayı sunmaz. Bu kavrama yetisi kişiye çabalamadan, haksızlığa başkaldırmadan bedava bir cennet vaat etmez. Tüm çabalarına rağmen zulme uğrayanın hakkı iyilik olarak kendisine geri dönecektir. Ve canlılığın amacının nesli devam ve hayatta kalma çabası savıyla her türlü zulmü yapanın ve bu dünyada her türlü refaha ve mutluluğa sahip olanın ikincil hayatta karşılığı da zulüm ve ızdırap olarak kendisine geri dönecektir.

Peki sakat doğanlar, zeka geriliği olanların durumu ne olacak?
Zeka geriliği demek yeter seviyede kavrama kabiliyeti yoksunluğu olduğundan bu kişiler yaptıkları eylemlerden sorumlu tutulmayacaklar/tutulamazlar.

Peki ya sakat doğanlar. Bize göre bütün uzuvları tam dünyaya gelen ile eksik gelen arasında pek bir fark yok. Ayrıca bu gibi durumlar Tanrı’nın sisteminde sebep-sonuç ilişkisi olarak da değerlendirilebilir. İnsan kendi egosu yüzünden kendine benzeyeni, kendi gibi düşüneni kabul eder ve benimser, diğerini ise dışlar. Bu tür ayrımcılık bireyler/toplumlar arasında haksızlık ve adaletsizliğe yol açar. İnsan şöyle düşünmelidir: ‘Benim neye hakkım varsa onunda vardır. Bize göre eksiklik/kusur olarak algılanan verilerle bile bizden tam bir adalet ve eşitlik ilkesi ile tavır bekleniyor’ demelidir. Yani insana pinti karınca olmaması, pinti kimliğinden sıyrılıp imkan bulabildiği için edindiği edinimleri çeşitlik imkansızlıklar yüzünden sahip olamamış yoksunlarla paylaşması önerilmiştir.

Hayatı yanlış ya da eksik algılayanlar ölümü hatırlamayı arzu etmezler. Çünkü bu hatırlama, onlara yaşadıkları bu hayatın akla ve vicdana uygun düşmediğini gösterir. Ölüm düşüncesinin dehşet ve korku doğurması, insanın maddi varlığının ortadan kalkması ile son bulacağı endişesinden kaynaklıdır. Hayatı bir bütün olarak kavrayanlar için ‘hayatını kaybetme/yok olma korkusu’ söz konusu değildir. Çünkü bir kere var olduk ve varlıktan yokluk çıkmayacağına göre bizler için artık bir yok olma söz konusu değildir diye düşünürler. Bu nedenle akıl/ego çatışmasında aklı zafere götürecek eylemlerde bulunurlar.

Özetle şunu görüyoruz ki:
Hiçbir dini öğretinin ulaşmamış olduğu ilkel diye nitelendirdiğimiz bir kabilede bile biri diğerine haksız yere bir taş attığında illaki bunun kötü bir eylem olduğunun farkındadır. Bu farkındalığı ona akıl ile verilen derin kavrayış yetisi sunar. Akıl-vicdan işleyişi insan tarafından amacına uygun kullanılmadığından tam ve eksiksiz bir adalet ve eşitliğin tesisi için ikincil bir hayat ve bu ikincil hayatta bunu uygulayıcı adil/tarafsız/objektif bir Tanrı şarttır.

Güzellik şu ki; ellerindekini dağıtarak dünyadaki topraklarını azaltan yürekten inanırların öbür dünyadaki arazileri katlanarak çoğalır. İçimizdeki Freud’lar bu dediklerimi şizofrenik bulacaklardır. Diyelim ki öyledir ve bu inanç yumağı deliliktir. Şimdi soruyorum: Böyle bir deliliğin hangi insana zararı dokunur? Herkes böyle düşündüğünde yeryüzü cennet olmaz mı? Yada ölümlü insan için başka cennete gerek var mıdır?

Bir varlığı gerçekten seviyor olmanın en temel ölçüsü, sevdiğinizin isteklerinin size ağır gelmemesidir. Yürekten inanırlar Tanrıya sevgi bağı ile bağlıdır, korku ile değil. Onların Tanrıyla ilişkili tek korkuları ölmekten değil ADAM olamadan ölmekten korkmalarıdır. .
4 Aralık 2016 19:17       Mesaj #10
Finn and Jake - avatarı
VIP Antika adam

Ahiret

, ukba ya da dari beka da denir, kıyamet ile başlayarak sonsuza kadar sürecek olan dünya ötesi yaşamı. İslamın altı inanç temelinden biridir. Kuran, ahirete iman konusunu önemle ve Allah’a iman ile birlikte anar. Müminlerden söz ederken “Ahirete yakini de bunlar edinirler” (Bakara: 4) der. Aynı surenin başka bir ayetinde de “Her kim Allah’a ve ahiret gününe hakikaten iman' eder ve salih amel işlerse, elbette bunların rableri yanında ecirleri vardır. Bunlara bir korku yoktur ve bunlar mahzun da olmazlar” (Bakara: 62) denir.

İslama göre yaşam üç evreden oluşmaktadır. Birinci evre, kısa süreli olan ve ruhun bedenden ayrılması ile sona eren, bu dünyadaki yaşamdır. Ölümle birlikte yaşamın ikinci evresi, tam olarak ne dünya yaşamına, ne de ahiret yaşamına benzeyen “Berzah” yaşamı başlar. Berzah kıyamete, bütün evrenin, Allah’tan başka her şeyin yok oluşuna ve arkasından sonsuz ahiret yaşamının başlangıcı olan yeniden dirilişe kadar sürer. Kuran’a göre bu dünya fanidir, mutlaka son bulacaktır.

İnsan bu dünyadaki bütün yaptıklarından, bütün davranışlarından sorumlu olduğu ve ahirette bunların hesabını vereceği için dünya yaşamı ahiret için bir hazırlık ve sınanma dönemidir. Ahirette Allah’ın haklarında iyi hüküm verdiği insanlar Cennet’e, kötü hüküm verdiği insanlar da Cehennem’e gideceklerdir. Kelâm bilginlerine göre, ahiret yaşamının varlığı duyular ve deneylerle bilinemez. Akıl da bu konuları kavrayamaz, kanıtlayamaz. Bununla birlikte, akılla ahiret yaşamının olmadığı da kanıtlanamaz. Ahiret konusunda kabul edilebilecek tek bilgi kaynağı Kuran ve hadislerdir.

Kaynak: MsXlabs.org & AnaBritannica


Daha fazla sonuç:
ahiret inancı

Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç