Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 6 Temmuz 2016  Gösterim: 45.702  Cevap: 15

Kutsal Emanetler

30 Eylül 2005 14:50       Mesaj #1
kompetankedi - avatarı
SMD Bir Dünyalı

Kutsal Emanetler

Ad:  kutsal emanetler.jpg
Gösterim: 409
Boyut:  23.8 KB

emanatı mukaddese


Hz. Muhammed ve sahabilerine ait kabul edilerek toplanan ve korunan eşyalara verilen ad.
Sponsorlu Bağlantılar

Bu eşyaların büyük bölümü I. Selim’in (Yavuz) Mısır seferinde (1517) ele geçirilerek İstanbul’a getirilmiş, bazıları da daha sonra çeşitli İslam ülkelerinden derlenmiştir. Bugün Topkapı Sarayı’nda korunan emanat-ı mukaddese önce iç hâzineye konmuş, sonra has odaya alınmış, daha sonra da sırf bu iş için hazırlanan Hırka-i Saadet Dairesi’ne aktarılmıştır.

Emanat-ı mukaddesenin en önemli bölümünü Hz. Muhammed’in eşyaları oluşturmaktadır. Bunlar onun Ka’b bin Züheyr’e armağan ettiği hırkası, Uhud Savaşı’nda kırılan dişinin parçası, sakalı, siyah renkli sancağı, mührü, nalınının teki, Mısır hükümdarı Mukavkas’ı İslama davet eden mektubu, iki kılıcı, yayı, asası, teyemmüm için kullandığı öne sürülen taşı ve ayak izlerini taşıyan altı (dördü taş, ikisi tuğla) kalıptır. Bunlar üzerinde yapılan incelemeler mühür ve nalının sonraki bir dönemde yapılmış olduğunu, teyemmüm taşının da bir Asur tableti olduğunu ortaya çıkarmıştır. Emanat-ı mukaddese içinde başka peygamberlere ait olduğu kabul edilen eşyalar da bulunmaktadır. Hz. Musa’nın asası, Hz. İbrahim’in tenceresi, Hz. Yusuf’un sarığı ve Hz. Davud’un kılıcı bunlar arasındadır.

Osmanlı padişahlarının yaptırdıkları onarmalar sırasında değiştirilen Kâbe eşyaları da emanat-ı mukaddese arasında saklanmaktadır. Kâbe’nln altın su oluğu, Hacer-i Esved’in altın ve gümüş çerçeveleri, Ma- kam-ı İbrahim’in gümüş kapağı, Kâbe kilit ve anahtarları bunların en önemlileridir. Emanat-ı mukaddese içinde Hz. Osman ve Hz. Ali’ye ait olduğu kabul edilen yazma Kuran’lar, Hz. Fâtıma ve Hz. Hüseyin’e ait olduğu kabul edilen seccadeler ile başta dört halife olmak üzere çeşitli sahabilere ait olduğu varsayılan kılıçlar da bulunmaktadır. Yapılan incelemeler sonunda Kuran ve seccadelerin sonraki dönemlerden kalma olduğu saptanmıştır. Kabza ve kınları sonradan yenilenerek değerli taş ve madenlerle süslenmiş kılıçların büyük çoğunluğunun demirlerinin o dönemlerden kaldığı anlaşılmıştır; dolayısıyla bunlar ilgili kişilere ait olabilir.

kaynak: Ana Britannica
Bir kısım emanetler
Hırkai Saadet, Sancak-ı Şerif, Nalın-ı Saadet, Kadeh-i Şerif, Kadem-i Şerifler, Sakal-ı Şerifler, kılıçları, yay, Uhud'da kırılan diş, teyemmüm edilen toprak, Mühr-i Şerif vs. gibi Hazreti Peygamber'e (s.a.v ) ait eşyalar. Hz. İbrahim'in (as) tenceresi, Hz. Yusuf'un (as) sarığı, Hz. Musa'nın (as) âsâsı, Hz. Davut'un kılıcı, Hz. Ebubekir'e ait sakal teli, Hz. Osman'ın okuduğu esnada şehit edildiğine inanılan Kur'an-ı Kerim, sahabe kılıçları, Hz. Fatıma'nın gömleği, duvağı, hırkası, Hz. Hüseyin'in cübbesi, hırka parçası, sarığı, İmam-ı Azam'ın cübbesi, Veysel Karani'nin külâhı, Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin, İmam-ı Şarani'nin tâcları, Hz. Mevlânâ'nın kâseleri. Kâbe-i Muazzama'nın altın olukları, Hacerü'l Esved'in altın ve gümüş mahfazaları, Tevbe Kapısı kanadı, Kâbe kilidi ve anahtarları, Kâbe örtüleri, Kâbe'de ve Mescid-i Nebevi'de kullanılmış askı ve kandil, buhurdan, gülabdan gibi objeler, buraların tamirlerinden getirilmiş tahta, taş, cam, çini vb. parçaları, Hz. Peygamber'in kabrine ait örtüler, kabir toprakları, Kabri Saadet'in temizliğinden getirilmiş Cevher-i Saadet denilen tozlar, vs. gibi Kâbe-i Muazzama ve Mescid-i Nebevî'ye ait hatıralarla yukarıda bahsedilen Emânetlerin Kâbe'den veya Mısır'dan naklinde ve zaman içinde muhafazasında kullanılmış olan sandık, çekmece, yazılı ve yazısız örtüler, bohçalar, kılıç kılıfları, Kur'an mahfazaları ile Has Oda'nın hizmetinde kullanılan süpürgeler, faraşlar, mumlar, öd ağaçları, ünlü hattatlara ait ya da padişah ketebeli levhalar, hilye-i saadetler, seccadeler, tesbihler, bakır ve gümüş taslar, kandiller, tarikat başlıkları, zemzem sürahileri, destimaller ve destimal kalıpları...

Son düzenleyen Safi; 6 Temmuz 2016 00:47


NihLe
30 Eylül 2005 15:33       Mesaj #2
NihLe - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  Hacerü’l-Esved.jpg
Gösterim: 1518
Boyut:  77.0 KB

Hacerü’l-Esved


Kâbe’nin doğu köşesinde, Müslümanlarca kutsal sayılan kara taş.

Yerden 1,5 metre yükseklikte, 30 cm çapında bir yumurta biçimindedir; üzerinde kırmızı ve sarı damarlar vardır. İslam öncesinde putperest Arapların da tapındığı taşın dış yüzü hacıların el sürmesi nedeniyle aşınmış, parlak bir görünüm almıştır.
Bir göktaşı parçası ya da volkanik bir kaya olduğu sanılan Hacerü’l-Esved yaygın İslam inanışına göre Cennet’ten kovulduğunda Hz. Âdem’e verilmiştir. Hz. İbrahim’in Hacerü’l-Esved’i Mekke yakınlarındaki Ebu Kubays Dağından getirip tavafın başlama noktasını gösteren işaret olarak buraya yerleştirdiğine inanılır.

Hz. Muhammed’in bu taşı öptüğü, elini sürdüğü ve uzaktan sağ elini kaldırarak selamladığı söylenir. Bu nedenle hacıların Hacerü’l-Esved’i öpmeleri, buna olanak yoksa ellerini sürmeleri, en azından uzaktan selamlamaları sünnettir.

İslam geleneğinin aktardığına göre Hz. Muhammed Hacerü’l-Esved’in Tann’mn yeryüzündeki sağ eli olduğunu, onu öpen ya da elini sürenin Tanrı’nm elini öpmüş, tokalaşmış gibi olacağını, bu taşın kıyamet günü kendisine gerektiği gibi el sürenler lehinde tanıklık edeceğini söylemiştir. Öte yandan Hz. Ömer’in Hacerü’l-Esved’e seslenerek, “Senin bir taş olduğunu, ne bir yarar, ne de zarar verebileceğini biliyorum. Tanrı elçisinin yüz sürdüğünü görmeseydim sana yüzümü sürmezdim” dediği, bunun üzerine Hz. Ali’nin onu, “Hem yararı, hem zararı vardır. Sözlerinde duran müminlerin lehlerinde, kâfirlerin de aleyhlerinde tanıklık edecektir” biçiminde uyardığı anlatılır.

Hacerü’l-Esved, ilk kez Emevi hanedanından Yezid bin Muaviye dönemindeki Mekke Kuşatması (683) sırasında olmak üzere çeşitli olaylarda kırılıp parçalandı. İlk kırılışında üç parçaya ayrılan taşı Abdullah bin Zübeyr birleştirerek gümüş bir çerçeve içine aldırdı. Karmatiler taşı 930’da Kâbe’ den alıp Ahsa’ya götürdüler, karşılığında fidye almak amacıyla yaklaşık 20 yıl burada tuttular. Sonraki olaylarda toplam 12 parçaya bölünen taşın gümüş çerçevesini son kez Osmanlı padişahı Abdülmecid (hd 1839-61) yeniletti. Çeşitli zamanlarda kopan küçük parçacıklardan bir bölümü İstanbul’a getirilerek bazı cami ve türbelere konmuştur.

Bunlardan üçünün İstanbul’da Kadırga’daki Sokollu Mehmed Paşa Camisi’nde, birinin de I. Süleyman’ın (Kanuni) türbesinde bulunduğu bilinmektedir.

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 5 Temmuz 2016 22:47
NihLe
30 Eylül 2005 15:57       Mesaj #3
NihLe - avatarı
Ziyaretçi

Kutsal emanetler'e aynı anlamda Mukaddes emanetler


Emanat-ı mübareke, Emanat-ı müteharrike de denir.

Bu tür eşyaya daha Peygamber hayattayken rastlanır. O dönemde Hz. Muhammet'in tıraş olduktan sonra arta kalan sakal kılları, halk tarafından kutsal bir eşya gibi saklanırdı. Hz. Muhammet'in ölümünden sonra geriye kalan hırkası, mührü ve sakal kılları, halife Ebubekir tarafından koruma altına alınarak saklandı. Emevi ve abbasi halifeleri dönemlerinde bu iş daha da önem kazandı; yalnızca Peygamberin eşyası değil, eşlerinin ve sahabenin eşyası da koruma altına alındı. Daha sonraları bunlar arasında İslam öncesi peygamberlerle ilgili olduğu söylenen eşyaya da yer verildi. Bir süre sonra da bunlara Kâbe’nin altın oluğu, Haceriesvet'i koruyan örtü, Tevbe kapısı’nın (Babı tevbe) bir kanadı, halife Ali ve öteki din büyüklerine ait oldukları öne sürülen kılıç, ok, yay vb. eşya da eklendi. Bütün bu eşyanın gerçekten ilgili kişilerin olup olmadığı kanıtlanmamıştır.

Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı osmanlı topraklarına katarak hilafeti üstlenmesinden (1517) sonra Kutsal emanetler İstanbul'a getirilerek Topkapı sarayı'nın Hırkai saadet dairesi diye anılan özel bölümünde koruma altına alındı. Osmanlı hanedanının son bulmasından sonra Kutsal emanetler Suudi Arabistan tarafından istendiyse de bu istek kabul edilmedi.

Sakal-ı Şerif

Ad:  Efendimizin (s.a.v) sakal-ı Şerif-leri.jpg
Gösterim: 355
Boyut:  32.3 KB

Cenab-ı Peygamber Aleyhisselâm traş olduğu zaman saç ve sakal telleri ashab tarafından toplanır, hatıra olarak saklanırdı. Veda Haccı'nda traş olurken de Resûlullah'ın (sas) saç telleri çevresindeki ashabı tarafından kapışılmıştı. Bunlardan biri de alnına düşen saçları almak için Allah Resûlü'ne (sas) rica eden Halid bin Velid'di. Halid bin Velid, bu saç tellerini ölünceye kadar sarığının arasında taşıdı. Yemame Savaşı devam ederken başından sarığı düştü. Hazreti Halid, yere düşen sarığını almak için canını düşünmeden düşmanlar arasına daldı. Etrafındakiler bu hali garipseyerek ikaz ettiklerinde "Ben bunu başlığımın kıymetinden dolayı yapmıyorum. Fakat onun içinde Peygamber Aleyhisselâm'ın saçı bulunduğu için müşriklerin eline düşmesini istemiyorum. Ben onu hangi tarafa yönelttimse orası fetholundu." dedi.

Bugün birçok tarihi camide, hatta aileler, şahıslar elinde Sakal-ı Şerif bulunmaktadır. Hırka-i Saadet Dairesi'nde de ellinin üzerinde Sakal-ı Şerif vardı. Cam mahfazalardaki Sakal-ı Şerifler kırk kat bohçaya sarılarak saklanır. Mübarek gün ve gecelerde salâvat-ı şerifeler okunarak ziyarete açılır, gönüllerdeki Peygamber (sas) sevgisi tazelenir, dünya gözüyle görmeden kendisine iman edenler bir nebze olsun hasret giderirler.

Son düzenleyen Safi; 5 Temmuz 2016 23:00
Misafir
8 Ekim 2005 10:47       Mesaj #4
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Hırka-i Saadet Dairesi

Ad:  hırka-i saadet dairesi.jpg
Gösterim: 784
Boyut:  118.9 KB

MUKADDES EMANETLER DAİRESİ olarak da bilinir,
Topkapı Sarayı’nda emanat-ı mukaddesenin korunduğu daire. Bu kutsal emanetler arasında Hz. Muhammed’in, “Bürde Kasidesi”ni beğendiği için Ka’b bin Züheyr’e giydirdiği hırkası (Hırka-i Saadet), Hz. Muhammed ile ilk üç halifenin kılıçları da vardır. Bu eşyanın çoğu 1517’de Mısır’dan getirilmiştir. I. Selim’in (hd 1512-20) yaptırdığı Hırka-i Saadet Dairesi’ni IV. Murad (hd 1623-40) yeniden inşa ettirdi.

Dairenin bakımı, temizliği ve hizmetleri has odaklarca yürütülürdü. Buradaki en önemli gelenek olan sürekli Kuran okunması 1924’e değin sürdü. Her yıl ramazan ayının 12. günü bütün kutsal eşya özel çekmeceleri ve mahfazaları ile çıkarılarak Revan Köşkü’ne taşınır, daire temizlenip gülsuyu ile yıkandıktan sonra tekbirlerle yeniden yerlerine konurdu. Ramazanın 15. günü sadrazam ve şeyhülislam başta olmak üzere bütün görevliler Ayasofya’da öğle namazı kıldıktan sonra alay düzeni içinde saraya girerlerdi. Arz Odası önünde padişah da bu alaya katıldıktan sonra Hırka-i Saadet Dairesi’ne gidilerek Has Oda ağalarının gümüş sandıktan çıkardıkları Hırka-i Saadet’e yüz sürülürdü. Bu sırada hünkâr imamı ve müezzinleri Kuran okurlardı.

Ziyaret sırasmda padişah, Hırka-i Saadet’e sürülen üstü yazılı tülbentleri ve hırkanın eteğinin batırıldığı su ile doldurulmuş şişeleri törene katılanlara armağan ederdi. Bu törenden sonra valide sultanın öncülüğünde harem halkı da Hırka-i Saadet’i ziyaret ederdi. Padişahın bu ziyarete nezaret etmesi de bir gelenekti. 19. yüzyılda Topkapı Sarayı’ndan yeni saraylara taşınıldıktan sonra, padişahların Hırka-i Saadet ziyareti için alaylar düzenlenmeye başladı. Tahta çıkan veliaht, darü’s-saade ağası ile silahdar ağanın eşliğinde Hırka-i Saadet’i ziyaret eder, cülus töreni bundan sonra başlardı.

Son düzenleyen Safi; 5 Temmuz 2016 23:35
Misafir
8 Ekim 2005 10:56       Mesaj #5
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  Hırka-i Saadet.jpg
Gösterim: 1326
Boyut:  102.8 KB

Hırka-i Saadet


Peygamberimiz Hz. Muhammed'in hırkası. En son hırkası olup vefa­tından sonra üzerinden çıkarılan hır­ka olduğu rivayeti yaygındır. Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır'ın fethedilmesiyle birlikte diğer kutsal ema­netlerle birlikte Osmanlılara geçmiş­tir. İstanbul'a getirilen bu emanetler Topkapı Sarayı'nda özel bir dairede muhafaza altına alınmıştır. Burada söz konusu olan Hırka-i Saadet'in, peygamberimizin sağlığında kendisiy­le ilgili olarak yazdığı bir kasideden dolayı şair Kâab İbn-i Züheyr'e ver­diği hırka olduğu da söylenmektedir.

Hırka-i Saadet'in daha önceden korunduğu iç mahfaza.


(Sultan 3. Murad tarafından yaptırılmıştır.)
Emânât-ı Mübâreke, Osmanlı Sarayı'nda devamlı imtiyazlı bir mevkide bulunduruldu. Hepsi kıymetli kumaşlardan som sırma işlemeli bohçalara sarılıp altından, gümüşten, sedef kakmalı ahşaptan sandıklara konulurdu. Sandıklar padişahın mührüyle mühürlenir, altın/gümüş anahtarları padişah namına silahdar ağada bulunurdu. Padişahlar Rida-i Cenab-ı Peygamberî'nin (Hırka-i Saadet'in) muhafızı olmakla iftihar ederler, gece gündüz tazim ve hürmette kusur etmezlerdi. Sarayda yanıbaşlarında bulundurdukları gibi gittikleri seferlere de beraber götürürlerdi. Her yıl Ramazan ayının on beşinde gerçekleştirilen Hırka-i Saadet ziyareti Osmanlı protokolünün en önemli törenlerindendi.





Son düzenleyen Safi; 5 Temmuz 2016 23:32
2 Nisan 2006 12:21       Mesaj #6
ahmetseydi - avatarı
SMD Je Taime

Hırka-i Şerif Camisi

Ad:  Hırka-i Şerif Camisi.jpg
Gösterim: 723
Boyut:  145.9 KB

İstanbul’da, Fatih semtinde Hz. Muhammed’e ait kutsal hırkanın saklanması için 1850/51’de yapılan cami.

Mimarı bilinmemekle birlikte, üslup özelliklerine bakarak, Balyan ailesinin elinden çıkmış olabileceğini düşünen sanat tarihçileri vardır. Hz. Muhammed’in Veysel Karani’ ye armağan ettiği ve Hırka-i Şerif diye anılan kutsal hırka daha önce, bugünkü caminin avlusunda bulunan ve II. Mahmud tarafından yaptırılmış olan bir yapıda saklanıyordu.

Dönemin öbür camileri gibi Hırka-i Şerif Camisi’nin de bütün kuzey cephesini enine genişleyen iki katlı hünkâr dairesi kaplar, iki kat arasında bulunan, saçak hizasındaki iyice çıkıntılı iki yatay silme, bu cephenin enine etkisini daha da artırır. Zemin katta tam ortada yer alan cümle kapısının hizasına, üst katta büyük bir yuvarlak pencere getirilmiştir. Yalın bir dikdörtgen biçimindeki cümle kapısı gibi bu yuvarlak pencere de alışılmamış bir öğedir. Bunların iki yanında, zemin katta önünde iki sütun bulunan loggia benzeri birer girinti, üst katta ise üçer tane pencere vardır. Cephenin iki ucunda, şerefe altlarındaki bezemeleriyle Dolmabahçe Camisi’ninkileri andıran iki minare yükselir. Cümle kapısının arkasındaki küçük holün iki yanında çeşitli hacimler ve hünkâr dairesinin üst katma çıkan merdivenler vardır; dipteki kapıdan ise asıl cami mekânına geçilir.

Büyük pencerelerin aydınlattığı sekizgen planlı cami mekânı tek bir kubbeyle örtülüdür. Hünkâr dairesinden geçilen hünkâr mahfeli, giriş kapısının üstünden içeriye taşar. Çeşitli renklerde mermer mozaikle bezeli mihrap, minber ve vaaz kürsüsünde rokoko üslubundan izler görülür.

Caminin kıble yönünde, mihrap duvarına bitişik olarak, gene sekizgen planlı Hırka-i Şerif Dairesi yer alır. Buraya üst kattan, kadınlar mahfelinin iki yanındaki camekânlı geçitten ulaşılır.
Hırka-i Şerif Çamisi’ndeki yazıları ünlü hattat Mustafa İzzet yazmıştır. Ayrıca, bir tanesi minber kapısı üstünde olmak üzere, Abdülmecid’in elinden çıkmış hat örnekleri de vardır.
Son düzenleyen Safi; 5 Temmuz 2016 23:42
KafKasKarTaLi
17 Mayıs 2006 04:03       Mesaj #7
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi

Mescid-i Aksa
Mescidi Kudus


"Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir."

21 Ağustos tarihi, Denis Ruhan adlı bir fanatik yahudinin Mescidi Aksa'yı yıkma teşebbüsünün yıldönümüydü. Bu münasebetle Filistin'de büyük bir kalabalık Mescidi Aksa ve çevresini doldurarak cemaatle namaz kıldı ve kutsal Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırma çalışmalarını protesto ettiler. Siyonist işgalciler bu olayda da Müslümanlara saldırdı ve bazı kişilerin yaralanmasına sebep oldular.
Ad:  Mescidi Kudus.jpg
Gösterim: 315
Boyut:  77.4 KB

Bugün Kudüs çevresinde oynanan oyunlar sebebiyle Kudüs ve Mescidi Aksa davası daha bir ehemmiyet kazanmıştır. Ancak bu oyunlar karşısında sadece Filistin halkının duyarlılığını beklememek, tüm Müslümanların aynı derecede duyarlılık göstermeleri gerekir. ABD ve siyonist işgal yönetimi Kudüs üzerindeki gayri meşru işgali meşrulaştırmak için muhtelif hile yollarına başvuruyor. Ama ne yazık ki İslam aleminde özellikle de Türkiye'de bütün bu oyunlar karşısında söze gelir bir duyarlılık göremiyoruz. Oysa Mescidi Aksa tüm dünya Müslümanlarının koruması gereken kutsal bir emanettir. Biz de Mescidi Aksa'yı yıkma teşebbüsünün yıldönümü münasebetiyle bu kutsal mabedin İslam'daki yeri, siyonistlerin bu mabedi ortadan kaldırma çabaları ve Müslümanların bu mabede karşı sorumlulukları hakkında bilgiler içeren aşağıdaki dosyayı ilginize sunuyoruz.

Üç Harem Mescidden Biri: Mescidi Aksa


Tanınmış tefsir alimlerinden Kasımi, Mescidi Aksâ'nın ismi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: "Aksa kelimesi "en uzak" anlamındadır. Mescidi Aksa da Mekke'ye olan uzaklığından dolayı böyle adlandırılmıştır."
Tefsir kitaplarında yer alan rivayetlere ve tarihi kayıtlara göre Mescidi Aksa ilk olarak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiştir. Buhari ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir rivayete göre sahabeden Ebu Zer (r.a.) şöyle demiştir: "Resulullah (a.s.)'a, yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. "Mescidi Haram" diye buyurdu. "Sonra hangisi?" dedim. "Mescidi Aksa" diye buyurdu."
Mescidi Aksa vahye dayalı diğer dinlerde olduğu gibi İslâm'da da büyük bir öneme sahiptir. Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: "Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram'a ve Mescidi Aksa'ya." (Müslim, Kitâbu'l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla Mescidi Aksa harem mescitlerin üçüncüsü sayılmıştır.

Mescidi Aksa'nın İslâm'daki müstesna yerinin bir sebebi de Resulullah (s.a.s.)'in isrâ ve mirac mekânı olmasıdır. Yüce Allah, İsrâ suresinin birinci âyetinde Mescidi Aksa'yı adıyla anarak şöyle buyurur: "Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir. Şüphesiz o duyandır, görendir." Burada dikkat edilirse Mescidi Aksa'dan "çevresini mübarek kıldığımız" şeklinde söz edilmektedir. Mescidi Aksa'nın çevresi ise başta Kudüs sonra diğer Filistin topraklarıdır.

Resulullah (s.a.s.)'ın miraca yükseltildiği sırada Kudüs'te bugünkü şekliyle bir cami yoktu. Ancak Hz. Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilmiş ve daha sonra yıkıma maruz kalıp yenilenmiş olan Mescidi Aksa'nın kalıntıları vardı ve burası da Beyti Makdis olarak adlandırılırdı. Resulullah (s.a.s.)'ın ziyaret ettiği mekan da işte burasıydı. Beyti Makdis ibaresi bazı tarihi kaynaklarda Kudüs şehri için de kullanılmıştır.
Kadı Beyzavi tefsirinde "Mescidi Aksa" ibaresi açıklanırken: "Burada kastedilen, Beyti Makdis'tir. Çünkü o zaman orada bir mescid mevcut değildi" denmektedir. Aynı ibarenin Nesefi ve Hazin tefsirinde de aynen geçtiğini görüyoruz. İbnu Abbas'tan rivayet edilen tefsir de bu şekildedir. Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirinde de ayette geçen "Mescidi Aksa" ibaresiyle ilgili olarak şu açıklama yapılmaktadır: "Mescidi Aksa: Kudüs'teki Beytu'l-Makdis'tir. Nitekim İsra hadisinde de: "Burak'a bindim. Beytu'l-Makdis'e vardım" diye geçmiştir. Bunun etrafı da Kudüs ve civarı demek olur." (Burada kastedilen İsra hadisini, Buhari, Bed'u'l-Halk, 6; Müslim, İman, 259, 264; Nesai, Salat, 10; Tirmizi, Tefsir, İsra suresi tefsiri, 2, 17; Ahmed ibnu Hanbel, III/148, IV/208, V/387,392,394'te rivayet etmiştir.)

Fi Zilali'l-Kur'an'da İsra suresinin birinci ayetinin tefsirinde şöyle denmektedir: "... İki belli yer arasındaki bu yolculuğun bir tarafını Mescidi Aksa teşkil ediyor. Mescidi Aksa ise mukaddes toprakların kalbi sayılan bir yerdir. Allahu teala İsrail oğullarını bir müddet buraya yerleştirmiş sonra çıkarmıştı."

Konyalı Mehmed Vehbi Efendi'nin Hulasatu'l-Beyan tefsirinde de şöyle denmektedir: "Ayette Mescidi Aksa'dan murad, Beyti Mukaddes'tir. Mekke-i Mükerreme'ye uzak olduğundan aksa denilmiştir. Mescidi Aksa'nın etrafı bağlar, bahçeler ve her nev'i nimetlerle dolu olduğu cihetle dünya nimetleri hususunda mübarek olduğu gibi din hususunda dahi mübarektir. Zira Beyti Mukaddes, makarrı enbiya ve mahalli vahyi ilahi ve sulehanın mabedidir. Ekseri enbiyanın mucizeleri ve asarı garibe orada zuhur ettiğinden Cenabı Hak mübarek olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh maddi ve manevi mahalli mübarek denmeye şayandır."

Mevdudi de, Tefhimu'l-Kur'an adlı tefsirinde burada kastedilen mabedin Kudüs'teki Mescidi Aksa olduğunu ifade etmektedir.

Sabuni'nin Safvetu't-Tefasir adlı eserinde de ilgili ibarenin tefsirinde şöyle denmektedir: "Yani Mekke-i Mükerreme'den Kudüs'e götüren Allah'ın şanı pek yücedir. Mescidi Aksa ile Mescidi Haram'ın arasındaki mesafe uzak olduğu için Kudüs'teki mescide Mescidi Aksa denilmiştir." Yine bu tefsirde de Mescidi Aksa'nın çevresinin maddi ve manevi yönden bereketli kılındığı ifade edilir.

Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerinde de Mescidi Aksa'dan adı anılmaksızın söz edilmektedir. Örneğin Meryem suresinin 11. âyetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bunun üzerine (Zekeriya a.s.) mescidden kavminin karşısına çıkıp onlara: "Sabah ve akşam tesbih edin" diye işaret etti."

Burada kastedilen mescid, Mescidi Aksa yani Beyti Makdis'dir. Ali İmrân suresinin 37. âyetinde de şöyle buyuruluyor: "Rabbi onu (Meryem'i) güzel bir kabulle kabul etti; güzel bir şekilde yetiştirip büyüttü ve onun bakımını Zekeriyya'nın yükümlülüğüne verdi. Zekeriyya ne zaman onun bulunduğu mabede girse yanında yiyecek bulurdu.

"Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?" derdi. O da: "Allah'ın katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir" derdi."

Burada sözü edilen ma'bed de aynı mesciddir. Yine aynı surenin 39. âyetinde de şöyle buyuruluyor:
"Onun (Zekeriyya (a.s.)'ın) mihrabda namaz kılmakta olduğu sırada melekler kendisine, "Allah sana, Allah katından olan Kelime'yi doğrulayıcı, efendi, kendine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdelemektedir" diye seslendiler."

Bu âyeti kerimede mihrab denirken kastedilen mekân da Mescidi Aksa'dır.

Bütün bu ayetler, Hz. Zekeriyya ve onun oğlu Hz. Yahya, Hz. Meryem ve onun oğlu Hz. İsa (a.s.) döneminde orada bir mabedin yani Mescidi Aksa'nın eski şeklinin mevcut olduğunu ortaya koymaktadır. İşte Beyti Makdis denilen mabed de bu mabeddir.

Mescidi Aksa'nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında birçok hadisi şerif de bulunmaktadır. Bunlardan en meşhur olanını yukarıda verdik. Ahmed ibnu Hanbel, Nesâi ve Hakim'in Abdullah ibnu Ömer (r.a.)'den rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
"Süleymân (a.s.) Mescidi Aksa'yı yaptığında Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescid'de -yani Mescidi Aksa'da- namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa anasından doğmuş gibi günâhlarından sıyrılsın istedi. Biz Allah'ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz."

Bir hadisi şerifte bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s)'ın câriyesi Meymune (r. anhâ): "Ey Resulullah! Bize Mescidi Aksa hakkındaki hükmün ne olduğunu bildir" dedi. Resulullah (s.a.s.) da şöyle buyurdu: "Oraya (Mescidi Aksa'ya) gidin ve içinde namaz kılın." -Hadisin râvisi dedi ki: "O zaman burası Dâru'l-Harb'di (yani Müslüman olmayanların hâkimiyeti altındaydı)."- (Resulullah (s.a.s) sözlerine daha sonra şöyle devam etti): "Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin.

" (Ebu Davud, Kitâbu's-Salât, 14) Burada zeytinyağı bir semboldür. Yapılması istenen ise Kudüs'e ve Mescidi Aksa'ya önem verilmesi, oranın Hz. İbrahim (a.s.)'ın hanif dininin gerçek sahipleri olan mü'minlerin eline geçmesi için çalışılması ve o kutsal mekânların tevhid dinine uygun kimliğinin korunması amacıyla yapılan çalışmalara herhangi bir şekilde destek olunmasıdır.

Yeryüzünün en faziletli mekânları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa'dır. Bu üç camide kılınan namazların diğer camilerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğu hadisi şeriflerde bildirilmiştir. Hatta İbnu Mace'nin nakletmiş olduğu bir hadiste: "Bir adamın kendi evinde kıldığı namaza bir namaz sevabı verilir. Oturduğu beldenin sakinlerinin devam ettikleri camide kıldığı namaza yirmi beş kat sevap verilir. Cuma namazının kılındığı camide kıldığı namaza beş yüz kat sevap verilir.
Mescidi Aksa'da kıldığı namaza elli bin kat sevap verilir. Benim camimde kıldığı namaza da elli bin kat sevap verilir. Mescidi Haram'da kıldığı namaza ise yüz bin kat sevap verilir" denmektedir.

(İbnu Mâce, İkâmetu's-Sala ve's-Sunne fihâ, 5/198) Ancak ez-Zevâid'de bu hadisin isnadının zayıf olduğu söylenmektedir. İbnu Hibban da bu hadisin delil olarak alınabilmesi için bunu te'yid eden bir rivayetin bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Burada verilen rakamları te'yid eden başka herhangi bir rivayet bilmiyorsak da, sayılan üç mescidde kılınan namazların diğer mescidlerde kılınan namazlardan çok daha fazla sevaplı olduğunu bildiren başka hadisler mevcuttur. Bu itibarla verilen rakamlar belki sevabın katını ifade etmek için değil de arada çok büyük bir sevap farkı olduğuna dikkat çekmek için söylenmiş olabilir.

Bilindiği üzere Mescidi Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslâm'da ayrı bir öneme sahiptir. Buhari ve Müslim'in rivayet ettiklerine göre el-Bera ibnu Azib (r.a.) şöyle söylemiştir:

"Resulullah (a.s.) Beyti Makdis (Mescidi Aksa) tarafına on altı ya da on yedi ay namaz kıldı. Resulullah (a.s.) Ka'be tarafına namaz kılmayı arzuluyordu.

Yüce Allah da şu ayeti kerimeyi indirdi: "Yüzünü göğe doğru çevirip durmanı görüyoruz. Seni hoşnut kalacağın kıbleye doğru yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ve her nerede olursanız olun yüzünüzü onun tarafına çevirin." (Bakara, 2/144) Bunu te'yid eden daha birçok hadisi şerif rivayet edilmiştir.

Mescidi Aksa aynı zamanda Yüce Allah'ın yeryüzündeki ilâhi âyetlerinden bir âyettir. Yukarıda verdiğimiz mirac olayıyla ilgili ayette, Resulullah (s.a.s.)'ın Mescidi Aksa'ya getirilmesiyle bağlantılı olarak: "Kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için..." denmesi buna delalet eder. Allah dileseydi Resulullah (s.a.s.)'ı Mescidi Haram'dan da miraca yükseltebilirdi. Ancak kendisine birtakım ilâhi âyetlerin gösterilmesi amacıyla önce Mescidi Aksa'ya getirilmiş ve oradan miraca yükseltilmiştir. Demek ki, burası da Allah'ın yeryüzündeki ilâhi âyetlerinden bir âyettir. Dolayısıyla buraya asıl sahip çıkmaları gerekenler Müslümanlardır.

Mescidi Aksa'nın Tarihi


Tarihi kaynaklardan anlaşıldığına göre Mescidi Aksa'yı ilk inşa eden kişi Hz. Süleyman (a.s.)'dır. Kur'an-ı Kerim'in Sebe suresinin 14. ayeti kerimesinin tefsiriyle ilgili olarak verilen bilgiler de buna delalet etmektedir.
Bu ayeti kerime de şöyle buyurulur: "Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde, onun ölümünü, bastonunu yiyen ağaç kurdundan başka onlara gösteren olmadı. Böylece o yere yıkılınca, anlaşıldı ki cinler eğer gaybı biliyor olsalardı aşağılayıcı azabın içinde kalmazlardı." Bu ayetin tefsirinde şu bilgiler verilir:

Süleyman (a.s.) Mescidi Aksa'nın inşasında cinlerden de yararlandı. Bu inşaat işinde insanların yapmaya güç yetiremeyecekleri zor işleri cinler yapıyorlardı. Ancak Süleyman (a.s.) bir gün mihrabında asasına dayanmış halde ibadet ederken öldü. Cinler onun ibadet ettiğini sanarak işlerini yapmaya devam ettiler. Sonuçta Süleyman (a.s.)'ın asasını içten güve yedi ve asa kırılınca onun cesedi de yere düştü. Böylece öldüğü anlaşıldı.

Bazı tarihi kaynaklarda Kudüs'ün M. S. 70 yılında yıkıma uğratıldığı Beyti Makdis'in de bu olayda yıkıldığı ifade edilmektedir. Ancak bu mekan yine bir mabed olarak biliniyor ve Beyti Makdis'in kalıntıları da korunuyordu. Şu an yahudilerin "Ağlama Duvarı" Müslümanların ise "Burak Duvarı" olarak adlandırdıkları duvar eski mabedin bir kalıntısıdır. M. S. 638 yılında Hz. Ömer (r.a.) döneminde Kudüs fethedildikten sonra Beyti Makdis'in yerinde Mescidi Aksa inşa edildi. Hz. Ömer (r.a.)'ın burayı mabed ittihaz etmesi de o mekanın kudsiyet ve ehemmiyetinden ileri geliyordu. Mescidi Aksa daha sonra Emevi halifelerinden Abdülmelik bin Mervan zamanında genişletildi. Mescidi Aksa'nın hemen yakınında bulunan ve bugün Türkiye Müslümanları tarafından Mescidi Aksa zannedilen sekiz köşeli Kubbetu's-Sahra adlı mabed de Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa ettirilmiştir.

Siyonistlerin "Siyon Mabedi" Masalları


Yahudiler bugünkü Mescidi Aksa'nın yerinde daha önce, Süleyman Heykeli diğer adıyla Siyon Mabedi adını verdikleri bir mabedin bulunduğunu ve bu mabedden bugün geriye kalan tek şeyin Ağlama Duvarı adını verdikleri duvar olduğunu ileri sürmektedirler. (Bu duvarın Müslümanlar tarafından Burak duvarı olarak adlandırıldığını yukarıda belirtmiştik.) Bu yüzden yahudiler Mescidi Aksa'nın mevcut şeklini yıkarak daha önce yerinde bulunduğunu ileri sürdükleri Siyon Mabedi'ni inşa etmeyi amaçlamaktadırlar. Siyonistler bu konudaki niyetlerini gizlemiyorlar. Örneğin hahambaşı Mordohay Elyahu bu konudaki niyetlerini şu şekilde dile getirmişti: "Biz bu camiyi yıkmak, onu buradan tamamen silmek ve yerine Süleyman Heykeli'ni inşa etmek istiyoruz." Ünlü terörist ve haham Meir Kahane de İsrail parlamentosu üyeliğine seçildiğinde, Süleyman Heykeli tepesinde yahudilerin ibadetlerine başlık etmek ve Mescidi Aksa ile Kubbetu's-Sahra'nın yıkılması için mümkün olan her yola başvuracağı üzere yemin etmişti. Haham Şalom Harokohin de: "Diasporadaki yahudilerin bir araya gelmelerinin en önemli sebebi Siyon mabedinin yeniden inşasıdır" demişti. İşgal yönetiminin eski başbakanı Benyamin Netanyahu da başbakanlığı kazanmadan önce aşırı siyonist hareketlerden birinin liderlerinden olan Yehuda Atsayon'a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:
"Yahudilere Süleyman Heykeli tepesinde (yani Mescidi Aksa'nın kurulu olduğu mekânda) ibadet imkânı sağlamak ve bu imkânı garantilemek için çalışmak gerekir... Bu konunun gerekli duyarlılıkla ele alınıp çözümlenmesi gerekir. Likud Partisi'nin yeniden iktidara geldikten sonra bu konuyu uygun bir şekilde sonuca bağlamak için çalışacağını da özellikle vurguluyorum... Yahudi halkının kutsal mekânıyla ilgili hakkı tartışma kabul etmez bir haktır."

Mescidi Aksa'yı Ortadan Kaldırma Çabaları


Siyonistler bu iddialarından yola çıkarak Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırabilmek için yıllardan beri çalışmaktadırlar. Siyonistlerin Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırma girişimleri 1967 Haziran'ında Doğu Kudüs'ü işgal etmelerinden kısa bir süre sonra başladı. 21 Ağustos 1969'da Denis Ruhan adlı fanatik bir yahudi Mescidi Aksa'yı yakma girişiminde bulundu. Nisan 1980'de ünlü yahudi terörist Meir Kahane, Mescidi Aksa'nın bir yerine bol miktarda patlayıcı madde doldurarak bunu patlatmaya teşebbüs etti. 8 Nisan 1982'de fanatik bir siyonist terör örgütünün mensupları Kâh diye bilinen diğer bir siyonist terör örgütüyle işbirliği yaparak Mescidi Aksa'nın ana girişine bol miktarda patlayıcı madde yerleştirdiler. Ancak bu patlayıcı madde cami görevlileri tarafından patlamadan ortaya çıkarıldı. 10 Nisan 1982'de Meir Kahane taraftarlarından bir grup yahudi terörist zorla Mescidi Aksa'ya girmek istedi. Cemaatin ve cami görevlilerinin engel olması üzerine çıkan çatışmada cami korumalarından iki kişi öldürüldü. 21 Mart 1983'te Mescidi Aksa'ya gizli bir yoldan girmek için tünel açıldığı tespit edildi. Ancak tünel tamamlanamadan ortaya çıkarıldığı için teşebbüs başarılı olamadı. 27 Şubat 1984'te bir grup silahlı yahudi, caminin doğu tarafından Rahmet kapısının yakınından içeri girmek istedi. Ancak cami koruma görevlileri onların içeri girip bir katliam gerçekleştirmelerini önlediler. 14 Ocak 1986'da Knesset üyesi bazı parlamenterler askerlerin koruması altında Mescidi Aksa'ya girmek istediler. Ancak İslâmi Hareket mensubu gençler cami kapılarında barikatlar oluşturarak onların içeri girmelerini önlediler. Birkaç kez girişimde bulunan parlamenterler Mescidi Aksa'nın içine girmeyi başaramayınca geri dönmek zorunda kaldılar. Fakat bu olaydan sonra cami dışında işgalci askerlerin Müslüman gençlere saldırmasıyla başlayan çatışmalarda çok sayıda genç yaralandı. 8 Ekim 1990 tarihinde yine Mescidi Aksa'ya yönelik olarak gerçekleştirilen saldırıda 30 Müslüman şehid oldu, 800 Müslüman da yaralandı. Tarihe "Kudüs katliamı" olarak geçen bu saldırı, siyonist İsrail yönetiminin bazı fanatik yahudi gruplarını kışkırtması sonucu gerçekleştirildi. Bu saldırının asıl amacı ise Mescidi Aksa'nın bazı bölümlerini yıkmak ve zaman içinde tamamını yıkabilmek için ilk adımı atmaktı.

"Arkeolojik Kazı" Kılıfı


Siyonist işgalciler son birkaç yıldır Mescidi Aksa'yı yıkabilmek için farklı bir metot izliyorlar. Eski yahudi eserlerini ortaya çıkarmaya çalıştıkları gerekçesiyle Mescidi Aksa çevresinde ve altında kazılar yapıyorlar. Bu kazıların asıl amacı ise mescidin temellerinin altında boşluklar oluşturulması, temellerinin dayandığı kayaların tahrip edilmesi ve böylece mescidin kendiliğinden yıkılmasına yol açılmasıdır. Kudüs İslâmi Vakıflar Meclisi Kasım 1994 sonlarına doğru yaptığı açıklamada, Yasir Arafat'ın liderliğindeki özerk yönetimin işbaşına getirilmesinden sonra Mescidi Aksa çevresindeki kazıların daha da yoğunlaştığını ifade etmişti. Adı geçen meclisin açıklamasında Mescidi Aksa'nın bitişiğindeki Burak Duvarı çevresinde yapılan kazıların mescidin bazı duvarlarını tehlikeye soktuğu vurgulanıyordu. İslâmi Vakıflar Konseyi yetkililerinin verdiği bilgilere göre siyonist arkeoloji uzmanları Mescidi Aksa'nın dayandığı kayaları parçalamak amacıyla kazılarda kimyasal madde de kullanıyorlar ve bunu kayaları parçalama işlemlerinin dışarıdan duyulmamasını sağlamak amacıyla yapıyorlar. Kazılarda kimyasal maddelerin kullanıldığı bizzat siyonist yetkililer tarafından da itiraf edilmiştir. Bu arada şimdiye kadar yapılan kazıların, Mescidi Aksa'nın dış kısmındaki bazı duvarlarının yıkılmasına yol açtığını hatırlatalım.

Tünel Olayı


Likud Partisi lideri Netanyahu'nun Mescidi Aksa'yla ilgili bir mektubundan yukarıda söz etmiştik. Nitekim Netanyahu iktidara gelmesinden sonra bu mukaddes mabedi yıkma amacına yönelik çalışmalarını açıktan yürütmeye başladı. Ancak doğrudan bu mescidi yıkma amacı taşıdığını söyleyerek değil daha başka kılıflar uydurarak. Bu çerçevede, Mescidi Aksa ile Hz. Ömer Camisi'nin içinde bulunduğu haremi şerif bölgesinin altından geçen tünelin açılışını yaptı. İşgal yönetiminin iddiasına göre tünel ulaşım amacıyla kullanılacaktı. Oysa 600 bin nüfuslu Kudüs şehrinde yer altından ulaşım yolları açılması için ihtiyaç olmadığı ortadadır. Üstelik nüfus ve trafik yoğunluğunun daha fazla olduğu Batı Kudüs'te yer altından ulaşım yolları açılmasına ihtiyaç duyulmazken haremi şerif altından böyle bir tünel kazılmasına sadece ulaşım amacıyla ihtiyaç duyulduğu iddiası hiç de inandırıcı değildir. Olayın çelişki oluşturan bir diğer yanı ise kazıların önce arkeolojik araştırmalar amacıyla yapıldığı ileri sürülürken herhangi bir arkeolojik esere rastlanamayınca "ulaşım" kılıfına başvurulmasıdır.

İşin gerçeğinde bu tünelin açılmasındaki amaç Mescidi Aksa'nın altında bir oyuk oluşturarak bu mukaddes mabedin kendiliğinden yıkılmasına sebep olmak, yahut fanatik yahudilerin tünele bomba yerleştirmelerine fırsat vererek mescidi alttan yıkmaktır. Yukarıda sözünü ettiğimiz olaylarda fanatik yahudilerin girişimlerinin Müslümanların direnişleri ve mücadeleleri dolayısıyla başarısız kaldığını dile getirmiştik. İşgal rejiminin de bizzat bu mescidin içine girerek amaçlarını gerçekleştirme imkânı bulamayan fanatiklere, yer altından tünel kazarak bu imkânı sağlamak istemiş olması kuvvetli bir ihtimaldir.

Bunun yanı sıra Netanyahu hükümetindeki iki bakanının haremi şerif bölgesinin altından iki tünel daha açmak için yirmi milyon dolarlık bir finans kaynağı bulduklarını açıklamaları da bu yöndeki tereddütleri artırmıştı. Bu açıklama tünelin ulaşım amacıyla kullanılacağı iddiasının tutarsızlığını da ortaya koyuyordu. Nüfus yoğunluğunun çok daha fazla olduğu Batı Kudüs'te yeraltı ulaşımı için bir tek tünel kazılmasına bile ihtiyaç duyulmazken sadece 141 dönümlük bir alanı kapsayan ve yerleşime kapalı bir bölgede ulaşımın kolaylaştırılması için yeraltında karınca yolları gibi yollar açılmasına ihtiyaç duyulacağı iddiası kadar saçma bir iddia olamaz. Üstelik Kudüs belediyesi ve İsrail yönetimi Müslümanların yaşadığı bölgeleri her türlü altyapı hizmetinden mahrum bırakırken haremi şerif bölgesinde ulaşımı kolaylaştırmak için bu kadar gayretkeşlik göstereceğine inanmak mümkün değildir.

Tünel olayını bütün bu bilgilerin ışığında değerlendirdiğimizde siyonist işgalcilerin böyle bir tünel kazmadaki asıl amaçlarını çok daha net bir şekilde anlamamız mümkün olur. Nitekim olayı yakından takip edenlerin yaptıkları açıklamalarda ve verdikleri bilgilerde de haremi şerifin altına tünel kazılmasındaki asıl amacın Mescidi Aksa'yı ve Hz. Ömer Camisi'ni yıkmak olduğu dile getirilmiştir.
İşgal Yönetimi İnadını Sürdürüyor

Yukarıda sözünü ettiğimiz tünelin açılması Müslümanların günler süren büyük çaplı direnişlerine sebep olmuştu. Bu direnişe öncülük eden de Filistin'deki İslami Hareket oldu. Siyonist işgal yönetimi Filistin halkının geniş çaplı bir direnişiyle karşı karşıya gelince haremi şerifin altına açtığı tüneli geçici bir süre için kapatmasına rağmen 29 Eylül 1996 tarihinde yeniden açtı. Bu onun Mescidi Aksa'yı yıkma hedefine yönelik sinsi oyunlarından vazgeçme niyetinde olmadığını gösteriyordu. Hatta yahudilerin içinden bile tepki gösterenlerin olmasına rağmen siyonist işgal rejiminin bu inatçılığı onunla "barış (!)"a gitmenin ve Filistin halkının gasp edilen haklarını bu şekilde geri almanın mümkün olmadığını ortaya koymaktadır.

Siyonist rejim bu birinci tüneli kabul ettirmek için inat ederken aslında Müslüman kamuoyunu buna alıştırmayı amaçlamaktadır. Bunu başarabildiği takdirde niyeti ikinci ve üçüncü temelleri açmak ve sonunda fanatik yahudilerin buralara bombalar yerleştirerek Mescidi Aksa'yı alttan yıkmalarına fırsat vermektir. Dolayısıyla bütün Müslümanların bu konuda oldukça dikkatli olmaları ve siyonist işgal rejimine karşı tepkilerini sürdürmeleri gerekir. Çünkü siyonistler amaçlarına ulaşabilmek için "adım adım" metodunu çok sinsice uygulamaktadırlar. Bugün Hz. İbrahim Camisi'nin üçte ikiden fazlasının yahudiler tarafından işgal edildiği, kalan üçte birlik kısmına da sadece yaşlı Müslümanların girmesine izin verildiği onların da bir sürü elektronik cihazdan geçtikten sonra ancak içeri girebildikleri düşünülürse Mescidi Aksa'ya yönelik politikalarını daha iyi anlamak mümkün olur.

Bütün Müslümanlar Destek Vermeli


Mescidi Aksa davası bütün Müslümanların ortak davalarıdır. Allah korusun, bu mescide herhangi bir zarar gelmesi halinde bundan sadece Filistinli Müslümanlar değil bütün dünya Müslümanları sorumlu olacaklardır. Mescidi Aksa bütün Müslümanların ortak değerleri ve şerefleridir. Buna hep birlikte sahip çıkmaları ve siyonistlerin burayı kirletmelerine fırsat vermemeleri gerekir.

Bunun için dünya Müslümanlarının her şeyden önce Mescidi Aksa ve Kudüs konusunda duyarlı olduklarını ve siyonistlerin buraya zarar vermelerine fırsat vermeyeceklerini bütün dünyaya göstermeleri zorunludur. Ayrıca bu mücadelede Müslümanların Filistin'deki kardeşlerini yalnız bırakmamaları gerekir. Onlara destekten söz edilince de tabii ki ilk akla gelecek şey, orada Müslümanların mukaddes varlıkları için her türlü fedakârlığı gösteren insanlara bu yolda şehid olanların geride bıraktıkları ailelerine maddi yönden yardımcı olunmasıdır. Onlara maddi yardım kendilerine aynı zamanda moral destek de verecektir. Fakat bilindiği üzere Türkiye'den Filistin'e yardım konusunda resmi engellerle karşılaşılmaktadır. Bunun en önemli sebebi Filistin davasının Türkiye'deki kamuoyuna tam olarak mal edilememiş olmasıdır. Çünkü Bosna - Hersek, Kosova ve Çeçenistan konusunda geniş bir kamuoyu desteği olduğundan bu meselelerde halkın tavırları çok fazla göz ardı edilememiştir. Ancak Filistin meselesi hâlâ bir Arap - İsrail meselesi olarak görülmektedir. Oysa bu mesele gerçekte İslâm ümmetinin en önemli meselesidir. Çünkü orada bütün Müslümanların ortak mukaddes değerleri çiğnenmektedir. Orada Müslümanların ilk kıbleleri ve harem mescitlerinin üçüncüsü olan Mescidi Aksa'ları ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyadır.

Artık bu olaylar karşısında gözlerini açarak geniş çaplı bir kamuoyu desteği oluşturmaları gerekir.
Bu konuda da İslâmi kurumlara büyük görevler düşmektedir
Son düzenleyen Safi; 5 Temmuz 2016 23:35
TheGrudge
29 Temmuz 2006 07:09       Mesaj #8
TheGrudge - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  hz.jpg
Gösterim: 292
Boyut:  16.8 KB

Hz. İbrahim'in (as) tenceresi


Hazreti İbrahim'e nispet edilen tencere, silindir bir kutu içerisinde olup kutunun üzerindeki etikette "Padişahımız Sultan Mehmet Hazretleri huzur-ı hümayunlarında Hasodabaşı Mustafa Ağa Kethüda'ya teslim eylediği İbrahim'in mermer kazganlarının mahfazasıdır. Sene 1058" yazılıdır. Tencere, genellikle Suriye Bölgesi'nde bulunan silisli (kumlu) granitten oyularak imal edilmiştir.

Hz. Yusuf'un (as) amâmesi/sarığı


Peygamber Efendimiz'den ve ashabdan yadigâr olan Süyûf-ı Mübareke, Mukaddes Emânetler içinde önemli bir grubu teşkil eder. Tabanları çelik olan kılıçların üzerlerine daha sonraki dönemlerde kıymetli madenler ve taşlarla işlemeler yapılmış, her bir yanı zamanla birer sanat şaheseri haline getirilmiştir. Osmanlı padişahları tahta geçtikten sonra Eyüp Sultan Türbesi'nde merasimle bu kılıçlardan birini kuşanırlardı. Kılıç alayı, Batılı yazarlarca kralların taç giyme törenlerine benzetilmiştir.
Son düzenleyen Safi; 6 Temmuz 2016 00:03
9 Ağustos 2008 21:47       Mesaj #9
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın

Resulullah'in (sav) yalancı peygambere gonderdiği mektup.


Ad:  mektubb.jpg
Gösterim: 826
Boyut:  227.0 KB
İki Cihan Sultanı (sas), çeşitli devlet büyükleriyle birlikte Bizans İmparatoru Herakliyus'a da bir elçi ile İslam'a davet mektubu göndermişti. Herakliyus, gerçeği bildiği halde adamlarının kendisine inanmayacağından ve saltanatı kaybedebileceğinden korktuğu için iman etmedi. Fakat Resulullah'ın (sas) mektubunu altın bir mahfazanın içine yerleştirip sakladı. Peygamber Efendimiz (sas) Herakliyus'un inanmamakla kendisine yazık ettiğini söyleyip, mektubunu muhafaza ettikleri müddetçe evlatlarının saltanatının devam edeceğini bildirmişti. Tarihçiler hicretten 7 asır sonra bile aynı ailenin bu mektuba gösterdikleri saygı sebebiyle saltanatta bulunduklarını kaydeder. Ecdadımız da Allah'ın Habibi'nin (sas) izinde, gül kokusunu taşıyan hatıralarının gölgesinde iken rahmet-i ilahiyyenin rüzgarından istifade edecekleri itikadında idiler.
Son düzenleyen Safi; 5 Temmuz 2016 23:44
Daisy-BT
20 Kasım 2010 19:51       Mesaj #10
Daisy-BT - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  Hz.Fatima.jpg
Gösterim: 297
Boyut:  35.7 KB

Hazreti Fatıma'nın (ra) Sandığı


İngilizler, emanetler konusunu Lozan'da masaya getirmek istediler. Filizlenmekte olan yeni Türk devleti böyle bir konuyu hiçbir şekilde tartışmaya açmadı. Mukaddes Emanetlerin, milletimize tevdi edilmiş bir vedia olarak muhafazasına devam edildi. 1960'lı yıllarda bir kısmı Topkapı Sarayı Müzesi'ne bağlı olarak ziyaretçilere açıldı. Birçoğu ise eskiden olduğu gibi kıymetli muhafazaları içinde kamuoyundan gizli kaldı. Mukaddes Emanetler ilk kez bir kitap ile günyüzüne çıkıyor. Topkapı Sarayı müdür yardımcılarından Hilmi Aydın tarafından yazılan ve Işık Yayınları'nca basılan "Hırka-i Saadet Dairesi ve Mukaddes Emanetler" isimli kitap Mukaddes Emanetler'i arkalarındaki Asr-ı Saadet'e kadar ulaşan hikayeleriyle birlikte anlatıyor. Hazırlanışında araştırmacı Ahmet Doğru'nun da önemli katkısı olduğu belirtilen eserde emanetlerin birçoğunun ilk kez çekilmiş fotoğraları da yer alıyor.



Hz. Fatıma'nın (r. anhâ) hırkası


Yeşil atlas üzerine sarı sırma ile kelime-i tevhid ve çehar yâr-ı güzînin isimleri işli bohça içinde muhafaza edilen hırka, deve tüyü renginde yünlü kumaştan ve geniş kolludur. Model olarak bol ve düz bir feraceyi andırmaktadır. Birçok yerleri erimiş, harap haldeki hırkanın içinin bazı kısımlarında mavi astar, göğüs kısmında ise örme düğmeler vardır. "Kırım Hanı sülalesinden Fatıma Sultan'ın terekesinden zuhur edip Hazine-i Hümâyûn'a gelen eşya" ile birlikte Topkapı Sarayı'na gelmiştir.
Son düzenleyen Safi; 5 Temmuz 2016 23:56



Daha fazla sonuç:
Kutsal Emanetler

Cevap Yaz
Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç