Arama

Tarikatlar - Mevlevilik

Güncelleme: 23 Aralık 2016 Gösterim: 32.020 Cevap: 7
kompetankedi - avatarı
kompetankedi
VIP Bir Dünyalı
10 Eylül 2006       Mesaj #1
kompetankedi - avatarı
VIP Bir Dünyalı

Mevlevilik

Ad:  Mevlevilik2.JPG
Gösterim: 1138
Boyut:  47.6 KB

Celaleddin Rumi’nin (Mevlânâ) düşüncelerini temel alan tarikat.
Sponsorlu Bağlantılar

15. yüzyılda Konya ve çevresinde yaygınlaşan Meylevilik 17. yüzyılda bütün Anadolu’ya ve İstanbul’a, da yayılmıştır. Celaleddin Rumi tarikat kurallarına uymadığı gibi kendisine bağlananlar içinde kurallar koymadı. Celaleddin Rumi’nin bilinen uygulamaları, müritliğe kabul edilenlerin bıyık, sakal, kaş ve saçlarından birkaç kıl kesmek, halifelik verilenlere fereci ve geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi giydirmek ve halkı aydınlatmayı simgeleyen bir çerağ vermekten oluşurdu. Tasavvufi eğitimin temeli olarak şeriata uymayı, aşk ve cezbeyi kabul eden Celaleddin Rumi, semayı da aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayıyordu. Oğlu Sultan Veled, onun düşüncelerini temel alarak Mevleviliği bir tarikat durumuna getirdi. Bu nedenle Mevleviler tarafından ikinci pir (pir-i sani) sayıldı.

Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin (sülük) amacı kişinin kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmanın asıl yolu zikir ve çile değil, aşk ve cezbedir. Bunun için de ad ve sözcüklerden geçip Tanrı’yı bulmak, varlıktan annmak gerekir. Var görünen şeyler gerçekte yoktur; görünen nesnelerle varlığını duyuran Tanrı’dır.

Celaleddin Rumi’ye göre mürit kendini mürşidinde yok etmeli, kendine baktığında mürşidini görmelidir. Mürşidinin bütün isteklerini tereddüt etmeden kabul etmeli, ona itaati Tanrı ve Hz. Muhammed’e itaat, ona muhalefeti de Tanrı ve peygambere muhalefet saymalıdır. Konuşmamalı, benliğini zayıflatmaya, riyazet ve mücahede yoluyla öldürmeye çalışmalıdır, kötülüğü buyuran nefsi (nefs-i emmare) ancak mürşit öldürebilir.

Mevlevilikte başlıca tarikat ayini semadır (ayin-i şerif). Belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılan semadan başka zikir telkini, tac ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş ve halifelik de belli kurallara bağlanmıştır. Zikir telkininde şeyh, müridi önüne oturtarak elini tutar, bütün günahlardan sakınacağına ilişkin söz ahr, kelime-i tevhidi üç kez yüksek sesle telkin eder, mürit de aynı sözü yineler. Telkin bittikten sonra şeyh, dünya ile ilgisini kestiğini simgelemek üzere müridin saçından birkaç kıl keser. Halvet, başka tarikatlarda olduğu gibi 40 gün süren kesintisiz riyazet ve ibadet biçiminde değil, tekkede hizmet biçiminde uygulanır. Halveti tamamlayan kişi derviş adıyla anılır.

Mevlevilikte tac ve hırka giydirme işi küçük bir törenle yapılır. Tac giyecek mürit başını açarak şeyhin önüne oturur, başını şeyhin dizlerine dayar. Şeyh, Mevlevi şeyhlerinin silsilesini okur, arkasından Tann’dan müridi fakirlik yolunda başarılı kılmasını, başına manevi bir tac ihsan etmesini diler, tacı giydirir, Fatiha Suresi’ni okuyarak dua eder. Hırka ise ayakta giydirilir. Mevlevi şeyhlerinin silsilesi ve Fatiha Suresi yeniden okunur, dua edilir, hırka giydirilir. Mevlevilikte, şeyh tarafından halvetten çıkmış derviş ve dedelere verilen halifeliğin üç türü vardır: Suret-i hilafet, herhangi bir kimseye bir tekkenin yönetimini üstlenmesi amacıyla verilir; bu tür halifeler irşatla yetkili değildir. Mana-yı hilafet, tasavvufi eğitimin aşamalarını bilenlere insanları aydınlatması amacıyla verilir. Hakikat-i hilafet, doğrudan insanlan aydınlatma ve şeyhlik yetkisi veren halifeliktir; şeyhliği boş olan tekkelere bu halifeler şeyh olarak atanır.

Mevleviliğin, kişinin tasavvufi yolculuktaki durumuna göre çeşitli aşamaları vardır. İlk sırada Mevlevilerin büyük çoğunluğunu oluşturan muhibler yer ahr. Muhib, Mevlevi geleneğince sikke (Mevlevi külahı) giyerek tekbir ettirip yola giren, ama dervişliğe ikrar vermemiş kişidir, ikinci aşamada bulunan dervişlere dede adı da verilir. Bir tekkeyi yönetmek, muhib ve derviş yetiştirmek yetkisi bulunan şeyhler üçüncü aşamada yer alır. En yüksek aşamada ise halifeler bulunur.

Mevleviliği merkezî olarak temsil eden tekke şeyhliğinin Sultan Veled’den sonra babadan oğula ya da ailenin büyüğüne geçmesi geleneği vardır. Bu gelenek gereğince şeyhlik makamına oturan kişiye çelebi denmiş, zamanla merkez tekke şeyhliği çelebilik olarak anılmaya başlamıştır. Başlangıçta şeyhlik makamında oturan kişinin atadığı çelebiler daha sonra dedelerin onayıyla, ardından da padişah iradesiyle atanmışlardır.

Türkiye’de en yaygın ve etkili tarikatlardan olan Mevlevilik, öbür tarikatlar gibi 13 Eylül 1925 tarihli bir yasayla yasaklandı. Ertesi yıl Celaleddin Rumi’nin Konya’daki türbe ve dergâhı müze olarak yeniden açıldı. Günümüzde her yıl aralık ayında Konya’daki dergâhta daha çok turistik amaçla Mevlevi ayini yapılır.

Kaynak: Ana Britannica

BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Baturalp; 23 Aralık 2016 21:33
DrAm3vLH - avatarı
DrAm3vLH
Ziyaretçi
10 Eylül 2006       Mesaj #2
DrAm3vLH - avatarı
Ziyaretçi

Mevlevîlik

Ad:  Mevlevilik4.JPG
Gösterim: 1251
Boyut:  39.9 KB

Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler.
Sponsorlu Bağlantılar

Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na, Asya ve Avrupa’ya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar (dilenci, yoksul, fakir) da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...

Çile Sistemi


Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren “çile” denilen bir eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:

Mevlevî olmaya karar veren kişi gençse, ailesinin rızası alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri anlatılır, ısrar eder ve kabul olunursa “matbah” denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, zorunlu olmadıkça konuşmaz, zorunlu kalmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzura çıkar, kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.

Çile esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema’ meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş “dede” ler nezâret ederdi. anime

Semazenler


Mevlevilik (Mevleviyye, Osmanlıca: ﻪﻴﻮﻠﻮﻣ) en büyük ve ünlü sufi tarikatlarından biri. Adını kurucusu Sultan Veled'in babası ve tarikatın ilkelerini oluşturan Mevlana Celaleddin Rumi'den (Mevlana) alır.

Tarih


Mevlana bir tarikat kurmamış olsa da bunun temellerini attı. Dostlarıyla birlikte sohbet toplantıları düzenler, bu toplantılarda dini konuşmalar yapılır, müzik dinlenir ve sema yapılır ve zikredilirdi. Zamanla Mevlana'nın fikirleri yayıldı ve toplantılarına katılmak isteyenlerin sayısı arttı. Bu kişilerin bazıları İran ve Arabistan gibi yabancı ülkelerden geliyorlardı. Mevlana, toplantılara düzen vermek için bazı kurallar koydu. Bu düzen, Mevlevilik tarikatı ritüellerinin kökenini oluşturacaktı.

Mevlana'nın oğlu Sultan Veled postnişin (şeyh) olduktan sonra bir tarikat merkezi (tekke) inşa edildi. Bu tekkede Kur'an ve Mesnevi okunuyor, sema yapılıyordu. Zamanla tarikat diğer illere, hatta komşu İslam ülkelerine de yayıldı. Böylece Mevlevilik en yaygın sünni tarikatlardan biri haline geldi. Mevlana'nın, yakınları ve dostlarının defnedilmiş olduğu Konya'daki Yeşilkubbe (Kubbei Hadre), tarikatın manevi merkezi halini aldı. Bugün de pek çok müslüman bu türbeyi ve yanındaki tekkeyi ziyaret etmektedir.

Mevleviliğin başlangıcında, sema ayini dervişlerin vecde gelmesiyle başlıyordu. Ulu Arif Çelebi zamanında semadan önce Kur'an ve gazeller okunmaya başladı. Sema ayini Mukabele denilen günümüzdeki şeklini 15.yy'da Pir Adil Çelebi zamanında aldı.

Şeb-i Aruz nedir?
17 Aralık 1273 Pazar günü güneş batarken Mevlânâ bu âlemden göçer.

Ten fanidir can ölmez, çün gitti geri gelmez
Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil
Yunus Emre

İşte bu yüzden Mevlânâ'nın ölüm gecesine ayrılık gecesi denilmez, dostuna kavuştuğunu ve ebedî vuslata erdiğini belirtmek için düğün gecesi anlamında "şeb-i aruz" denilir.

Gene gel, gene
İster kafir ol,
İster ateşe tap, ister puta
İster yüz kere tövbe etmiş ol,
İster yüz kere bozmuş ol tövbeni
Umutsuzluk kapısı değil bu kapı
Nasılsan öyle gel..

Mevlana Kimdir?


Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı.

Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu. Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"
Son düzenleyen Baturalp; 23 Aralık 2016 21:40 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
ThinkerBeLL - avatarı
ThinkerBeLL
VIP VIP Üye
1 Haziran 2009       Mesaj #3
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

Mevlevilik


MsXLabs.org & Temel Britannica

Özünü Mevlana'nın düşünce­lerinden alan Mevlevilik Anadolu'da doğmuş en eski tarikatlardandır. Mevlana sağlığında kendisine bağlı olanları bir tarikat içinde örgütlememiş, yalnızca be­lirli kurallar koymuş, davranış biçimleri öğütlemişti. Mevlevilik'in kurucusu sayılan Mev­lana'nın oğlu Sultan Veled (1226–1312) baba­sına bağlı olanların dağılmasını önlemek ama­cıyla türbesinin yanında bir dergâh kurmuş, çeşitli yerlere halifeler göndererek, kitaplar yazarak Mevlana'nın düşüncelerini açıklama­ya ve yaymaya çalışmıştır. Sultan Veled'den sonra Konya'daki dergâhın başına Mevlana soyundan gelen birinin geçmeye başlamasıyla da tarikat geleneği oluşmuştur. Ama Mevlevi­lik'in öbür tarikatlar gibi tekkeler biçiminde örgütlenmesi, ayrı bir giyim kuşam tarzına, törene sahip olması 15. yüzyılda gerçekleş­miştir.

Genellikle mevlevihane denen Mevlevi tek­keleri şeyhlerin ve dervişlerin birlikte yaşa­dıkları, her birinin ayrı ayrı işlevi olan çeşitli bölümlerden oluşur. En önemli bölüm tarika­ta özgü törenin yapıldığı semahanedir. Mevle­vilik'in dinsel töreni olan sema, müzik eşliğin­de yapılan bir tür danstır. Mevlana'nın sağlı­ğında hiçbir kuralı olmayan sema, sonradan özel giysilerle yapılan, ayrıntılı kuralları olan bir tören biçimini almıştır. Semaya eşlik eden ve mevlevi ayini denen sözlü müzik yapıtları da Mevlana'nın Mesnevisinden seçilmiş bö­lümlerin bestelenmesiyle oluşturulmuştur.

Mevlevilik'e giren kişi belli bir süre tekke­de hizmet ettikten sonra derviş olur. Derviş­likten sonraki aşama dedeliktir. Onun üstün­de de şeyhlik bulunur. Şeyhler başında bulun­dukları tekkeyi çelebi olarak anılan Konya' daki merkez dergâhın şeyhine bağlı olarak yönetirlerdi. Tekkelerin giderleri de öbür tarikatlarda olduğu gibi vakıflar yoluyla karşı­lanırdı.

Osmanlı döneminde Anadolu'da, Rumeli' de ve Suriye, Irak, Mısır gibi Arap ülkelerin­de yaygınlık kazanan Mevlevilik, Türkiye'de öbür tarikatlarla birlikte 1925'te yasaklandı. Ama ertesi yıl Konya'daki Mevlana Türbesi ve Dergâhı müze olarak ziyarete açıldı. İstan­bul'daki Galata Mevlevihanesi de onarılarak 1975'te Divan Edebiyatı Müzesi yapıldı. Gü­nümüzde Mevlana'nın ölüm yıldönümünde bir hafta süreyle (7-14 Aralık) Konya'da ve çeşitli yerlerdeki festivallerde sema gösterileri de sunulmaktadır.
Son düzenleyen Baturalp; 23 Aralık 2016 20:47 Sebep: başlık düzenlendi
Tanrı varsa eğer, ruhumu kutsasın... Ruhum varsa eğer!
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
20 Mart 2011       Mesaj #4
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

MEVLEVİLİĞİN ÖZÜ VE ANLAMI


Sünni tarikatların en büyüklerinden biri sayılan Mevlevilik, Tanrı ile evrenin birliği görüşüne dayanır. Tanrı, yarattığı evrende görünüş (tecelli) alanına çıkar. Evrende var olmak, Tanrı‘nın bir görünüşü’dür. Gerçek varlık Tanrı‘dır. Her şey Tanrı‘dan gelir, sonunda gene Tanrı‘ya dönecektir. Tanrı, bir bütünlük içinde evreni kuşatır. Tanrı‘dan başka varlık yoktur.

Mevleviliğin benimsediği ve Mevlânâ’nın eserlerinde dile gelen bu anlayış, yeni değildir; varlık birliği (vahdeti Vücut) görüşüne dayanır. İnsanda, ruh denen, Tanrısal bir öz vardır. Evren yaratıldıktan sonra bu öz, insan varlığının ortaya çıkışı sonucu, bedene girdi. Öz yurdundan, Tanrısal ülkeden ayrıldı. Şimdi, geldiği yere kavuşmanın derin özlemi içinde çırpınır durur. Ruh, insan varlığının en yüce özüdür.

İnsana insanlık değeri kazandıran bir cevher’dir. insanı gerçeğe ulaştıran, Tanrısal özün sırlarına erdiren, akıl değil aşktır. Aşk, insanın özünde, Tanrı‘ya karşı duyulan en derin bir özlem niteliğini taşır. Aşkın özünde dile gelen, sezgidir. Aşk ile sezgi birbirini bütünleyen iki manevi güçtür. Onlar birbirinden ayrılmaz, biri ötekini gerekli kılar. Sezgi ile aşk, insan ruhunun kavrayış, anlayış gücüdür; bilme, öğrenme yeteneğidir.

İnsan, yalnız aşk ile olgunlaşır, gerçekleri, Tanrısal sırları kavrayabilecek olgunluğa (kemale) ulaşır. Bütün yaratıklar, gök katları (felekler) bu aşk ile dönerler (sema ederler), kendi dillerince (hal diliyle) Tanrı‘yı anarlar (zikrederler). Tanrı, sürekli yaratış eylemi içinde olan, daima kendini yenileyen, bütün varlık evrenini bir yüce bütünlük içinde kuşatan som iradedir, som sevgidir, nurdur.

Her türlü tanımın, açıklamanın, anlatımın üstündedir. Onun varlığı, insan aklının sınırlarını, kavrayış yeteneklerini aşar. insan, gönlünü aşk ile, Tanrısevgisi ile doldurursa, Tanrı‘yı gönlünde duyar, gönül gözüyle görür, gönül diliyle konuşur. Tanrı aşkı insanın içine dolunca, insan, Tanrı‘dan başka bir varlık görmez olur. Her an kendinin Tanrı katında olduğunu, her anının, her yanının Tanrı ile dolduğunu sezer, gönlünde duyar. İnsan, Tanrı‘nın dile geldiği, söz ve ses olarak tecelli ettiği bir varlıktır, kelâmullahı nâtık’tır. Tanrı‘nın, konuşan, söyleyen kelâm’ıdır.

Tanrı, değişik biçimler içinde, ayrı ayrı niteliklerle görünüş alanı’na çıkar. Bu yüzden insanın evrende gördüğü değişik varlık türleri, renk, ses, uyum (ahenk), düzen, güzellik gibi nitelikler Tanrı‘nın görünüşünden başka bir şey değildir. İnsan, aşk ile basamak basamak Tanrı‘ya yükselir, belli kemal aşamalarına (mertebelerine) ulaşır. Ulaştığı her aşamada, Tanrı‘yı ayrı bir görünüş niteliği’nde sezer. Bu bakımdan aşk ile yükselmek, kemal ve irfan sahibi olmak, Tanrı‘ya yaklaşmak anlamına gelir. Bütün insanlar, yeryüzünde edindikleri bilgi (aşk ile kazanılan bilgi) derecesine göre Tanrı‘yı yansıtan birer varlık oldukları için, insanı sevmek, Tanrı‘yı sevmektir.

Mevleviliğin sevgiye dayanan insan anlayışı, insana varlık türleri içinde ayrı bir değer ve önem vermesinden dolayıdır. İnsan, evrenin özü (zübdei âlem), varlık bütününün söyleyen dili, gören gözüdür. Mevlevi tarikatına göre, bütün evren ve insan, toprak, ateş, hava ve su gibi dört ana ilkeden kuruludur. Göklerle insanın özü, yapısını Kuran ilkeler birdir, eştir. Ancak, felekleri yöneten yasalar ayrıdır. Çünkü onlar, bir bakıma manevi aşamalardır.

Yaratılmışlar içinde en yücesi insandır. İnsanın yüceliği, Tanrı‘ya yakınlığından, gönlünün bir Tanrısal görünüş (tecelli) alanı olmasından ileri gelir. Tanrı, insanı birtakım ilâhi özlerle, yüce nitelik ve yeteneklerle donattı. Varlıklar içinde onu yüce kıldı. İşte bunu anlama ve bu yüceliği kavramaya irfan denir. İrfan, aşk ve sezgi ile kazanılır. Gönlünde aşk ateşi, ruhunda Tanrı sevgisi bulunmayan, bunu, derin anlamı kavrayamaz; insanın özünde saklı ilâhi sır’a eremez. Bu sıra ermenin yolu «aşk ile yanmak, aşk ile pişmek»tir.

Mevleviliğin anladığı aşk, insanın insana karşı duyduğu geçici, beşeri muhabbet değildir, Tanrı‘ya duyulan sınırsız, derin ve karşılıksız bağlılığı gerektiren sevgidir, sonsuz coşkunluktur. Mevleviliğin düşünce ve görüş bakımından Yeni-Eflatun’cu felsefe akımının dolaylı olarak etkisi altında kaldığı, hem Mevlana’nın hem de onun ardından gelenlerin eserlerinde geçen tasavvuf kavramlarından açıkça anlaşılır. Mesnevi’de. Divanı Kebir’de, Sultan Veled’in, Ulu Arif Çelebi’nin eserlerinde görülen bütün tasavvuf kavramları Plotinos’un geliştirdiği Yeni-Eflatun’cu felsefe akımının düşünce ürünleridir.

İslâm dünyasında dinle musikiyi, dar bir alanda resmi bağdaştıran, ibadette musikiye yer veren ilk tarikat Mevleviliktir denebilir. Ney, kudüm, nısfiye, rebap, daha sonraları tambur ve başka sazlarla dini nitelikte tören düzenleyen, zikreden, sema meclisine giren, ilâhiler okuyan, şeriatın katılıklarına yumuşaklık katan Mevleviliktir. Bu niteliği yüzünden Mevlevilik bazı noktalarda şeriatla çatışır. Birçok devlet büyüğü ve sultanın Mevlevi oluşu, tekkelere gidişi, şeriatın, her alanda Mevleviliğe baskı yapılmasını önlemiştir
Son düzenleyen Baturalp; 23 Aralık 2016 22:17 Sebep: başlık düzenlendi
ThinkerBeLL - avatarı
ThinkerBeLL
VIP VIP Üye
13 Mayıs 2011       Mesaj #5
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

Mevlevilik


MsXLabs.org & İslam Ansiklopedisi

Anadolu'da teşekkül eden tarikat­ların en büyüğü Mevlevîliktir dense aksini idda etmek kolay değildir. Ger­çekten Mevlevilik kadar geniş kitleleri etkilemiş yalnız Müslümanları değil, gayrimüslimleri bile Mevlevîlik ölçüsünde tutmuş bir başka tarikat daha yoktur. Kurucusııyla adı âdeta özdeşleşmiştir. Mevlânâ deyince Mevlevî­lik, Mevlevîlik deyince Mevlânâ'nın akla gelmemesi mümkün değildir. Birçokları Mevlevîyi Mevlânâ'nın kurduğunu, usûl ve erkânını onun te­spit ettiğini sanır ki bu yanlıştır. Şüphesiz temelleri Mevlânâ zamanında atılmış, bir tarikatın ortaya çıkması için gerekli ortam onun zamanında sağlanmıştır. Ama kurumlaşma daha sonra olmuş, bunda da Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled'in gayretleri rol oynamıştır.

Mevlevîlik, etkisi Anadolu'yla sı­nırlı kalmayan bir tarikattır. Mevle­vilik Anadolu dışında birçok Müslü­man olan ve olmayan ülkede tanın­mış, taraftar toplamış, hükmetmiş bir tarikattır. Bugünkü Türkiye'nin 25 ka­tı büyüklüğe sahip Osmanlı İmpara­torluğu'nun hemen her yerine yayıl­mıştır. Üstelik buralarda yalnızca Müslümanları değil gayrimüslimleri de kendine çekmiş, Rumlardan, Ermeni­lerden vb. Mevleviler çıkmış, bu vesileyle İslamı benimseyenler görülmüştür. Daha da önemlisi başta İngilizler olmak üzere Amerikalılar, Al­manlar, Hollandalılar ve diğer Batılılar arasında Mevlânâ ve Mevlevîlik derin yankılar uyandırmış, sayısız Batılı aydın Mevlânâ'yı ve yazdıklarını daha iyi anlayabilmek için Farsça öğrenmeye kalkışmıştır.

Mevlevilikte bu çok geniş ve çok çeşitli unsurları etkileme geleneği Mevlânâ'nın bizzat kendisiyle başlamıştır. Mevlânâ, en yüksek aristokrattan en alt tabakada­ki halka, Müslimden Hıristiyan ve Musevî gibi gayrimüslimlere kadar birçok müridi, muhibbi, sempatizanı etrafına toplamayı başarmıştır. Mev­leviliğin kurumlaşmasından sonra Mevlevi önderleri geniş çevreleri etki­leme geleneğini sürdürmüşlerdir. Mevlânâ'nın manevî gücü nice yolunu sa­pıtmış, imansız, Allahsız kimseye di­ne ve Allah'a dönme konusunda il­ham kaynağı olmuştur.

Mevlevîlik, sanat ve edebiyat ala­nında da çok değerli sanatkârlara il­ham kaynağı olmuştur. Nef'î ve Şeyh Galib gibi iki büyük divan sâri bun­lara örnektir.

Mevlevîlikte Sema ve Mukabele


Lügatte, işitmek, duymak, iyi şöhret, anılmak anlamlarına gelen semâ' ve simâ' sözü, terim olarak güzel sesle, bazı kere de müzik aletiyle söylenip çalınan bir neşîde yüzünden coşup ritmik, yahut rastgele harekette bulun­mak, dönmek, oynamak karşılığı kullanılır.

İslâm'da müzik âleti, camiye gir­memiş, fakat tasavvuf, zilsiz defi, usul tutulan kudümü, inleyen rebâbı, feryad eden neyi tekkeye almıştır. İn­sanlık tekâmül ettikçe mûsiki de iki yöne yönelmiştir: Birincisi, insanın şe­hevî duygularını ifadeye yarayan, şe­hevî özlemleri dile getiren ve kamçılayan ladini bir mûsikidir; ikincisi ise manevî özlemleri, insanî duyguları, ilâhî aşkı dile getiren dînî mûsikidir.

İslâm fakihler, mûsikinin ve dînî raksın caiz olup olmayacağında iki­ye ayrılmışlardır. Büyük bir çoğun­luk, ne suretle ve ne niyetle olursa ol­sun, mûsikinin haram olduğunu söy­lemiştir. Bir kısmıysa bâtılı tervîc et­memek şartıyla mûsikiyi caiz saymış, Şâfî'î de bunlara katılmış, düğünlerde, deve haydamadaysa, caiz bilin­miştir.

Bilhassa Şems'le buluştuktan son­ra kendisini semâ'a veren, semâi bir vecit olarak kabul eden Mevlânâ, in­sanın, semâ' ederken beşerî küçüklük­lerden, dünyevî ve ferdi ihtiraslardan kurtulacağını söyler.

Mevlevî mukabelesi, yâni önce na­maz kılınıp Mesnevi şerhi dinlendik­ten sonra naat, Mevlânâ'nm şiirlerin­den birinin, özel bestesiyle ve tek kişi tarafından okunması, sonra âyin denen Mevlevî neşîdeleri hangi makam­dan okunacaksa o makamda karar et­mek üzere bir ney taksimi, ondan son­ra semâ'hane denen ve mukaabele ya­pılan yerin çevresinde, çevresinde, kapıya karşı serilmiş olan postun önün­de karşılıklı baş kesilerek (sağ ayağın baş parmağı, sol ayağın baş parmağı üstüne konup, sağ el kalb üstünde olarak karşıdakinin yüzüne bakılıp baş, göğse doğru indirilerek) niyaz edilmek üzere üç kere, çalınan peşre­ve ayak uydurarak dövülmesi (devr-i Veledî), ondan sonra da hırkalar atı­lıp bürünerek şeyhe niyaz edilip se­mâ'a başlanması, muayyen yerlere üç kere, hep birden durulup tekrar se­mâ'a girilmesi, dördüncü devrin Kur'­an tilâvetiyle bitmesi ve semâ'hâneden şeyhin çektiği gülbangden sonra birer birer niyaz edilerek çıkılması, ancak hicrî IX. (XV) yüzyılda kabul edil­miştir.

Mevlevîlerde, semâ' için çeşitli makamlardan beslenmiş olan ve ço­ğu Mevlânâ'nm şiirlerinden seçilmiş bulunan ilâhilere "âyin", bunları meşk edip okuyanlara "âyîn han", şeyhe karşı yüksek bir mehfelde top­lu bir halde bulunan mûsıkıye heyeti­ne "mutrıb", buraya "mutrıb-hâne" neyleri idare edene "ney-zenbaşı", yahut "ser-nâyî", usulü kudümle ida­re edene "kudüm-zenbâşı" denir.

İtbtidâî toplumlarda disiplinsiz, gürültülü bir tezahür hâlinde olan ve sihri bir hüviyet de taşıyan, ibâdet te­lâkki edilen semâ, Alevî ve Bektâşîlerde ritme daha uygun, vezinü, fakat muttarit bir şekil almış, Mevlevîlikteyse tamamiyle ideal ve Lâhûtî bir şek­le bürünmüş, ulvî ve ilâhi son merhalesini bulmuştur. (Abdülbaki Gölpınarlı '80 Soruda Mezhepler ve Tarikatlar').
Son düzenleyen Baturalp; 23 Aralık 2016 20:53 Sebep: başlık düzenlendi
Tanrı varsa eğer, ruhumu kutsasın... Ruhum varsa eğer!
nicely - avatarı
nicely
VIP VIP Üye
8 Haziran 2011       Mesaj #6
nicely - avatarı
VIP VIP Üye

MEVLEVİLİK NEDİR?


Mevlana Celaleddin-i Rumi'ye (ö 672/ 1273 ) nispet edilen tarikatın adıdır Mevlana Celaleddin-i Rumi, Horasan'ın Belh şehrinde dünyaya geldi Babası, ilk tasavvuf eğitimini kendisinden aldığı "sultânü'l-ulemâ" lakabıyla tanınan Bahâeddin Veled'dir Bahâeddin Veled'in Kübreviyye tarikatının kurucusu olan Necmeddin-i Kübrâ'nın halifesi olduğu söylendiği gibi, Ahmed el-Gazzâli'den gelen tarikat silsilesinden hilafet aldığı da belirtilmektedir.

Mevlana, henüz küçük yaşta iken babası Bahâeddin Veled'in Belh'ten ayrılması üzerine onunla birlikte İslâm dünyasının çeşitli yerlerini dolaştıktan sonra Konya'ya geldi Bahâeddin Veled Konya'da Altınapa medresesinde iki yıl müderrislik yaptıktan sonra 628/1231 tarihinde vefat etti Mevlana babasının yerine geçip müderrislik yapmaya başladı Bu arada babasının bir müridi olan Seyyid Burhâneddin'e mürid olup dokuz yıl hizmetinde bulundu Bu arada Şam'a gidip orada Muhyiddin İbnü'l-Arabi, Sa'deddîn-i Hammûye, Osmân-ı Rûmî ve Sadreddin Konevî ile uzun müddet sohbette bulundu Daha sonra tekrar Konya'ya döndü.

Mevlana'nın şiirleri ve mektupları arasında Arapça olanlar varsa da eserlerini Farsça yazmıştır Meşhur eserleri şunlardır: "Dîvân-ı Kebîr", "Mesnevî", "Fîhi Mâ Fîh", "Mecâlis-i Seb'a" ve "Mektûbât"

Şems-i Tebrîzî'nin Konya'ya gelmesi, Mevlana için bir dönüm noktası olmuştur Onunla yaptığı sohbetler Mevlana'nın üzerinde derin tesirler bırakmış, ilâhi aşk ve vecdi terennüm eden asıl Mevlana bu dönemde doğmuştur Mevlana 17 Aralık 1273'te vefat etti, yerine halifesi olan Hüsâmeddin Çelebi geçti Onun vefatı üzerine de Mevlana'nın oğlu Sultan Veled geçti. Kâmil manada âlim, sûfi ve şairlik özelliklerine sahip olan Mevlana, Mevlevi silsilenamesinde tarikatın pîri olarak sayılırMevlana'nın dini tasavvufi düşüncesinin kaynağı Kur'an ve sünnettir.

"Canım tenimde oldukça Kur'an'ın kölesiyim ben Seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım" beytiyle bu gerçeği dile getiren Mevlana, "Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum" diyerek bir müslümanın bütün insanlığı kucaklayabilecek büyüklüğü göstermesi gerektiğini ifade eder.

Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır Gerçeğe ulaşmak için insan fıtratına aykırı yöntemlere başvurmaktan kaçınmalıdır Esasen gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi olarak görülmemelidir Zikir ancak düşünceyi harekete geçirebildiği ölçüde yarar sağlar Cenabı Hakk'ı gerçek anlamda tanımayanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar Bu kölelikten kurtulmanın yegane yolu da Allah aşkıdır.

Mevlevilik başlangıçta Anadolu'daki diğer tasavvuf akımları gibi âdâp ve erkanı belirlenmiş ve tekke düzeni kurulmuş klasik bir tarikat niteliğinde değildi Çünkü Mevlana tarikatlara özgü birtakım kurallar koymamıştır Örneğin, kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü Mevlevilik'te tarikatın esası aşk, marifet ve hizmettir Bunun içindir ki Mevlana, her Mevlevinin bilmesi gerekli hafi ve devrâni zikir olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı.

Sultan Veled (ö712/1312), babasının düşüncelerini sistemli bir hale getirerek Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi Bu sebeple Sultan Veled, Mevleviliğin asıl kurucusu ve ikinci pîri sayılırAnadolu'da siyasal ve sosyal sıkıntıların had safhada olduğu bu dönemde yetiştirdiği halifeleri Amasya, Kırşehir ve Erzincan'a yollayarak buralarda zaviyeler kurdurmak suretiyle Mevleviliği yaymaya başlamıştır Sultan Veled'in, yerine oğlu Ulu Ârif Çelebi'yi bırakması tarikatın tarihinde bir dönüm noktası olmuş ve böylece Mevlevilik "Çelebi" unvanlarıyla anılan Mevlana soyuna mensup şeyhler tarafından temsil edilmeye başlamıştır Mevleviliğin Türk düşünce ve sanat hayatına oldukça önemli etki ve katkıları olmuştur.

Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanında bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışarak birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkez işlevini görmüştür Osmanlılar döneminde imparatorluğun en yaygın tarikatlardan birisi olan Mevleviliğin faaliyetlerine, diğer tarikatlarla birlikte, tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılmasıyla birlikte son verilmiş, ancak 1926'da çıkarılan bir kanunla Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlana türbeleri müze olarak ziyarete açılmıştır (MC)
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Baturalp; 23 Aralık 2016 22:03 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
Birbirimize tutundukça ;Bıçakların ucu kapanacak.. ~Smiley9TenderMsn Inlove
HANDSOME - avatarı
HANDSOME
VIP ☪ ɴє мυтŁυ тürĸüм đἶყєɴє
14 Ocak 2012       Mesaj #7
HANDSOME - avatarı
VIP ☪ ɴє мυтŁυ тürĸüм đἶყєɴє
Ad:  Mevlevilik.JPG
Gösterim: 965
Boyut:  63.2 KB
İlk kadın semazen 18 yıl önce erkeklerle beraber semaya durduğunda çok tartışılmıştı. Şimdi sayıları giderek artıyor. Semazen kadınlar hikâyelerini ve semada ne bulduklarını anlattılar.

Yıl 1993... İlk kadın semazenler toplum önünde sema ayinine katıldıkları zaman büyük bir gürültü kopmuştu. Kimileri buna karşı çıkmış, kimileriyse desteklemişti. Aradan geçen zaman içinde bu konu hakkında neredeyse söylenmedik görüş kalmadı gibi. Ancak kadın semazenler hâlâ sema etmeye, ayinlere katılmaya, her ortamda olmasa da rengârenk tennureleri içinde erkeklerle beraber devran etmeye devam ediyorlar. Bugün sayıları çığ gibi artmasa da ilk semaya duran Didem Edman’dan sonra bu yola devam eden kadınların sayısı 10’ları geçmiş durumda. İşte kadın semazenler, hikâyeleri, duyguları ve düşünceleri.

“Gösteri değil, ibadet” Bir Ramazan akşamı Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi’ndeyiz. Yerli ve yabancı ziyaretçilerin doldurduğu bu mekânda her perşembe gecesi kadın ve erkeklerin beraber gerçekleştirdikleri sema ayinleri düzenleniyor. Ancak burası daha ilk andan itibaren sadece bir kültür merkezi olmadığını da gösteriyor. Burası bir anlamda modern bir Mevlevi dergâhı aslında. Ancak burada katılacağımız sadece bir sema ayini olmuyor. Her perşembe yapılan sorulu cevaplı sohbete katılıyor, iftarla beraber lokma yiyor ve Mevlevi Dedesi Hasan Çıkar mahiyetinde Çağdaş Mevlana Âşıkları Topluluğu mensupları ve kalabalık bir yerli-yabancı ziyaretçi grubu ile beraber sema ayinini izliyoruz. Üstelik bugün topluluğun deyişiyle Birlik Semaı’na yani Alevi Semahı ile beraber Mevlevi Semaı’nın dönülmesine şahit oluyoruz.

Ancak sema etsin etmesin burada konuştuğumuz tüm Mevlevilerin dikkatimizi çektiği bir şey var. O da burada yapılan sema ayinini bir gösteriden ibaret olmadığı. Hepsi 1989’da kendi sema grubunu kurup, 1993’te ilk defa kadın semazenleri de bu gruba dâhil eden “Dede”leri Hasan Çıkar gibi düşünüyor: “Burada folklorik hiçbir şey yok. Yapılan tamamen bir ibadet.”

“Hz. Muhammed Kâbe açılışını erkeklerin yanında kadınlarla beraber yaptı. Hac’da kadın-erkek beraber Kâbe’yi tavaf ediyor. Beraber el açıp Allah’a yakarıyor” diyen Hasan Dede bize semayı açıklıyor: “Semada esnasında semazenler sağ ayaklarını yere vururken kalpleriyle Allah’ı zikrediyorlar. Sema Mevlevilikte bir zikirdir. Mevlana’nın felsefesine baktığımız zaman kadın erkek ayrımı yoktur. Çünkü Tanrı katında ikisi de birdir.”

NİLÜFER ÖZÇİÇEK AKÇIN

“SEMA MEVLEVİLERİN CEZBESİDİR”
Semazenlik nasıl bir seyir?Aslında bu herkesin kendi kişisel yolculuğu. Bu macera herkeste farklı oluyor. Tabii ki bir uğraşı ve zorluk aşaması da var. Ancak her sema ayini sırasında ve sonrasında başka bir enerji yükleniyorsunuz, farklı şeyler hissediyorsunuz?

Sema etmeye başladıktan önce ve sonrası arasında ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?
Sema etmek bir ibadet... Ancak onun öncesinde dedemizden öğrendiğimiz insan olmak, insanlığa yakışır vasıfları temsil ediyor olmak yönünde bir eğitimimiz söz konusu. Sema bizim için Allah’la rabıta kurduğumuz, Hakk’ın sevgisini derunumuzda hissettiğimiz, kendisini onun huzurunda bulduğumuz bir an. Sema ederken neler hissettiğimi ne kadar anlatmaya çalışsam mümkün değil.

DİDEM EDMAN
(Erkeklerle beraber semaya çıkan ilk kadın semazen)

“HUZUR, MUTLULUK, RUH HAFİFLİĞİ”
Sema ve beraberinde aldığınız manevi eğitim sizde bir dönüşüme sebep oldu mu? Hayatınızda ya da hayat algınızda nasıl bir değişiklik oldu? Tabii ki oldu. Hz. Mevlana’ya bağlanmadan önce dinin gereği olduğu için sorgulamadan ibadetlerimi yaparken, şimdi daha bilinçli ve aşkla ibadet ediyorum. Önce kendimi ve sonra da insanları anlamaya başladım ve daha hoşgörülü oldum.

Yıllardır sema yapıyorsunuz, bu sürecin size neler kattığını, neler kazandırdığını anlatabilir misiniz?
Sema etmek kişisel olarak insana hem huzur hem de sağlık verir. Toplumsal olarak da sorumluluk verir. Cumhuriyet tarihinde erkeklerle meydana çıkan ilk kadın semazen olduğum için ilk günden beri hep ilgi odağı oldum. Yerli yabancı medyada birçok röportajlarım çıktı. Bu sayede de birçok insanın ilgisini çekti ve Hz. Mevlana ile ilgili araştırma yapmaya ve ilgilenmeye başladılar. Böyle bir görev üstlenmek çok sorumluluk gerektiriyor, her zaman örnek olmak zorundasınız.

ZEYNEP İNCEOĞLU

“BULUTLARIN ARASINDA”
Hiç bilmeyen ve tatmayanlar için sema ederken hissettiklerinizi nasıl tarif edebilirsiniz?Semaya çıkarken başımıza sikkemizi geçirip kulaklarımıza kadar çektiğimizde dünyaya kulaklarımızı tıkamış oluyoruz. Allah’la baş başa olduğumuzu hissediyoruz. Ben sema ederken kendimi gökyüzünde, bulutların arasında hissediyorum. Dünyaya ait herhangi bir duygudan sıyrılıyorum. Kısacası dünyadan kopuyoruz. Anlatılabilir bir şey değil. Benim için sema dünya ile bağımı koparan bir ibadet. Semadan sonra bütün sıkıntı ve günahlarım üzerimden alınmış, kelebek hafifliğine bürünmüş hissediyorum.

Kadınların sema yapmasını uygun görmeyen görüşler konusunda ne düşünüyorsunuz?
Mevlana döneminde de hanımlar sema yapmış ama erkeklerden ayrı olarak dönmüşler. Buraya gelip de başlarına sikkelerini geçirdikleri zaman artık semazenler erkek ya da kadınlıktan sıyrılmış olurlar. Sema sırasında kadınerkek diye bir şey kalmıyor.

SİBEL AVCI

“SEYRETMEK BİLE RUHANİYETİ HİSSETTİRİYOR”
Sema hakkında başladıktan önce ve sonra ne düşünüyordunuz?
Zannetmiyorum ki bir insan sema ayinine katıldıktan sonra o ruhaniyeti hissetmesin. Sadece seyretmesi bile size bir ruhaniyeti hissettiriyor. Burada yaptığımız sema ayini ne bir gösteri ne de folklorik bir şey. Erkek ve kadınların birlikte sema etmelerine birçok kimse karşı çıkıyor fakat dedemizin buna cevabı Hz. Muhammed’in Kâbe’yi erkek ve kadın müminlerle beraber açması ve Hac’da tavafın kadınerkek karışık yapılması şeklinde. Zaten tarihte de hanım semazenlerin sema ettikleri devirler olmuştur.

Size neler kazandırdı, neleri değiştirdi?
Mevlana’nın öğretisi aşk, hoşgörü ve tevazuya dayanıyor. İnsanı sevmeye, insanı kendi içinde bulmaya dayanıyor. Buraya gelmeden önce hepimiz dünyanın karmaşası içinde koşuşturan kişilerdik. Ama buraya geldikten sonra nefsimizi terbiye etmeye başladık. İnsanlara karşı daha hoşgörülü ve mütevazı olmaya başladık. Pirimizi ve dedemizi örnek almaya başladık. Bunu çevremizdeki insanlara da yansıtmaya çalışıyoruz.

“SEMA EDERKEN RUHİ BİR BANYO YAPIYORUZ”
Her bir kadın semazenin semaya başlama hikâyesi var. 79 doğumlu bir bankacı olan Nilüfer Akçın, 1999’dan beri semazenlik yapıyor. Ama duyguları hâlâ çok taze: “Bu yolla tanışmış ve devam ediyor olmamı kendim için bir lütuf olarak görüyorum” diyor. Daha önceleri bir arayış içerisine girip “Dünyaya gelişimizin amacı nedir?” diye sorgularken Üsküdar Numan Dede Dergâhı’nda Mevlevilerin sohbetlerine katılmaya başlamış. Kafasındaki sorulara cevap bulurken, zamanla sema etmeye de yönelmiş. O da semaya diğerleri gibi yaklaşıyor: “Sema kesinlikle bir gösteri ya da dans değildir. Bir ibadet şeklidir. Biz semayı ibadet şekillerimizden biri olarak yapıyoruz.”

Burada sema etmenin yanında sohbetle manevi bir eğitim de görüyorlar. İnsanın nasıl olması gerektiğinden, buna örnek olarak peygamberlerden ve velilerden örnekler dinliyor; onların örneklerini huy edinmeye çalışıyorlar. Misal olarak iki yıldır semazenlik yapan 33 yaşındaki Sibel Avcı’yı Mevleviliğe götüren süreç ise Mevlana ve Şems arasındaki aşkı konu alan bir kitapla başlamış. Babasını kaybettikten sonra manevi arayışları güçlenmiş. Önce ney üflemeye yönelmiş. İnternette araştırırken bu topluluğa rastlamış. Topluluğun onu çekme sebeplerinden birisi de kadınların da sema etmeleri olmuş. Sohbetlere katıldıktan sonra ise “ikrar” vermiş ve bir süre sonra da semazen olmaya karar vermiş.

Semazenler diğer talimlerinin yanında her perşembe gerçekleştirdikleri sema ayinine şartları ne olursa olsun katılmamazlık etmiyorlar. Hatta yıllardır her perşembe Ankara’dan İstanbul’a ayin için gelen Zeynep İnceoğlu gibi semazenler de var. Topluluğa altı yıl önce katılan İnceoğlu, sadece semazenlikle kalmamış aynı şekilde mutrib heyetinde rebab da çalıyor. Bir zamanlar semayı sadece bir gösteri olarak görmekteyken şimdi bunu bizzat ibadet olarak yapıyor: “Buraya gelene kadar sema ayinlerinin maneviyatına inanmıyordum. Folklorik bir şey ya da dans olarak görüyordum. Ancak bu toplulukla tanıştıktan sonra bu düşüncemin çok yanlış olduğunu anladım” diyor. Şimdi o da diğerleri gibi bir ibadet, bir zikir olarak semaya yaklaşıyor.

Hissettikleri ise aşağı yukarı diğerleri gibi: “Sema ederken ruhi bir banyo yapıyoruz adeta. Semadan sonra bütün sıkıntı ve günahlarım üzerimden alınmış, kelebek hafifliğine bürünmüş hissediyorum.” Onlara göre sema sırasında kadın-erkek diye bir şey kalmıyor. Seyretmeye gelenler de erkek-kadın olarak bakmıyorlar. “Başımıza sikkemizi geçirip kulaklarımıza kadar çektiğimizde dünyaya kulaklarımızı tıkamış oluyoruz” dedikleri gibi eleştirilere de kulaklarını kapatıyorlar.
Son düzenleyen Baturalp; 23 Aralık 2016 21:18 Sebep: sayfa düzenlendi
Adam Olmak; Cinsiyet Meselesi DeğiL.! Şahsiyet Meselesidir!..
Baturalp - avatarı
Baturalp
Ziyaretçi
23 Aralık 2016       Mesaj #8
Baturalp - avatarı
Ziyaretçi

Mevlevilik

Ad:  Mevlevilik3.JPG
Gösterim: 1479
Boyut:  11.9 KB

Mevlana Celaleddin Rumi'nin (d. 1184 Belh, Horasan-ö. 1273 Konya) düşünceleri çevresinde kurulan tarikat. Babasının düşüncelerini sistemleştirdiği ve tarikat biçiminde örgütlendirdiği için Mevlana'nın oğlu Sultan Veled (ö. 1312) Mevlevilik'in asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır.

Mevlana'nın hayatı boyunca tarikatlara özgü birtakım kurallara uymadığı, kendisine bağlananlar için özel kurallar koymadığı bilinmektedir. Sözgelimi kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Diğer tarikatlar gibi özel giysilerle ayrılma yoluna da gitmemişti. Bilinen başlıca uygulaması müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine halifelik verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. Mevlevilik'in başlıca kurallarından birisi olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Ancak oğlu Sultan Veled, halifeliği döneminde Mevlana'nın düşüncelerini temel olarak Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi.

Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmak için insan tabiatına aykırı yöntemlere başvurulmamalıdır. Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi değildir. Zikir ancak düşünceyi harekete geçirdiği ölçüde yararlıdır. Gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir. Bunun için de isimlerden ve kelimelerden geçip Allah'ı bulmak Allah dışındaki varlıklardan (masiva) arınmak gerekir. Bütün varlığı kuşatan Allah'ın varlığı tek gerçektir. Varmış gibi görülen varlıklar gerçekte yoktur; varolan, bu varlıklar aracılığı ile kendini gösteren Allah'tır. Evren her an yeniden yaratılmaktadır. Zıdlar alemi olan bu dünyada herşey izafidir. Allah'ı gerçek anlamda tanımayan insanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar. Bu kölelikten kurtulmanın tek yolu da Allah aşkıdır.

Mevleviliğe göre mürid kendini mürşidinde yok etmeli, kendine baktığında mürşidini görmelidir. Mürşidinin tüm isteklerini tereddüt etmeden kabul etmeli, ona itaatı Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e itaat, muhalefeti de Allah ve Peygamber (s.a.s)'e muhalefet bilmelidir. Kendisini şeyhinden uzaklaştıracak hiçbir sözü dinlememeli, onun iyiliğin mutlak temsilcisi olduğuna inanmalı, hakkında kötü düşünmemeli, yanında çok konuşmamalıdır. Nefsini zayıflatmaya, riyazet ve mücahede ile öldürmeye çalışmalıdır. Kötülüğü buyuran nefsi (nefs-i emmare) ancak mürşid öldürebilir. Bu nedenle mürid mürşidinin irşadına sıkı biçimde sarılmalıdır.

Mevlevilikte başlıca tarikat ayini, âyin-i şerif de denilen semadır. Belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılan semadan başka zikir telkini, tac ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş, halifelik verme de belli kurallara bağlanmıştır. Sözgelimi zikir telkininde şeyh müridi önüne oturtarak elini tutar, bütün günahlardan sakınacağına, iyilik ve takva üzere bulunacağına dair söz alır, kelime-i tevhidi üç kez telkin eder, sonra da onun için dua eder. Duanın arkasından şeyh, dünya ile ilgisini kestiğini simgelemek üzere müridin saçından birkaç kıl keser. Halvet, diğer tarikatlarda olduğu gibi kırk gün süren bir ibadet, riyazet biçiminde değil, tekkede hizmet biçiminde uygulanır. Binbir gün süren bu halveti (çile) tamamlayan kişiye derviş adı verilir.

Tac ve hırka giydirme de küçük bir törenle yapılır. Tac giyecek mürid başını açarak şeyhin önüne oturur, başını şeyhin dizine koyar. Mevlevi silsilesini okuyan şeyh Allah'tan müridi fakirlik yolunda (tasavvuf) başarılı kılmasını, başına manevi bir tac ihsan etmesini dileyerek tacı giydirir. Fatiha sûresini okuyarak dua eder. Hırka ise ayakta giydirilir. Yine mevlevi şeyhleri silsilesi ve Fatiha okunur, dua edilir. Duanın arkasından hırkası giydirilen mürid şeyhin ve orada bulunan büyüklerin ellerini öper.

Halvetten çıkmış, eğitimini tamamlamış ve gerekli olgunluğa ulaşmış dervişlere verilen üç tür halifelik vardır. Bunlar suret-i hilafet, mana-yı hilafet ve hakikat-ı hilafet olarak anılır. Suret-i hilafet, bir dervişe bir tekkenin yönetimini yürütmesi amacıyla verilen halifeliktir. Bu tür halifeler irşad yetkisine sahip değildir. Mana-yı hilafet, seyr-ü süluk denilen tasavvufi yolculuğun makam ve mertebelerini iyi bilen, Allah'ı tam anlamıyla tanıyan dervişe halkı irşad etmesi amacıyla verilen halifeliktir. Hakikat-ı hilafet de doğrudan irşad ve şeyhlik yetkisiyle verilen halifeliktir. Şeyhlik makamı boş olan tekkelere atanacak şeyhler bu halifeler arasından seçilir.

Mevleviliğe mensup kişiler seyrü sülukteki durumlarına göre çeşitli derecelere ayrılır. İlk dereceyi mevlevilerin büyük çoğunluğunu temsil eden muhibler oluşturur. Seven kişi demek olan muhib, mevlevi kurallarına göre sikke tekbirletip tarikata giren, ancak dervişliğe ikrar vermeyen müriddir. İkinci derecede dede de denilen dervişler yeralır. Derviş ikrar verip tekke mutfağında (matbah) üç gün saka postunda oturan, kararından dönmezse arakiye ve hizmet tennuresi giyinip çeşitli hizmetlerle binbir gün halvet (çile) çıkaran, onsekiz gün süren hücre çilesini de tamamlayan mevleviye verilen addır. Şeyhler üçüncü dereceyi oluşturur. Şeyh, bir tekkeyi yönetmek, muhib ve dervişlerin yetiştirme yetkisine sahip olan mevlevidir. Mevlevilikte son dereceyi halifeler meydana getirir. Halifeler, başkasına halifelik verme yetkisine sahip şeyhlerdir.

Sultan Veled'ten sonra bütün Mevleviliği temsil eden Konya'daki merkez tekke şeyhliğinin babadan oğula ya da ailenin büyüğüne geçmesi gelenekleşti. Bu geleneğe bağlı olarak şeyhlik makamına oturan kişiye Çelebi adı verildi ve zamanla merkez tekke şeyhliği Çelebilik makamı olarak anılmaya başladı. Çelebiler, başlangıçta, şeyhlik makamında oturan kişi tarafından önceden belirlenirdi. Sonraları çelebiler dedelerin onayıyla atanmaya başladı. Daha sonra da, adaylar arasındaki çekişmeler nedeniyle çelebiler padişah iradesiyle atanır oldular.

Mevlevilik Türk düşünce ve sanat hayatına önemli etki ve katkıları olan bir tarikattır. Mevlana'nın vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışına dayanan düşünceleri yüzyıllar boyunca etkisini sürdürmüş, günümüze kadar canlılığını koruyabilmiştir. Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanısıra bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışmış, baştan beri birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkezler olmuştur.

Osmanlılar döneminde Türkiye'de en yaygın tarikatlardan birisi olan Mevleviliğin faaliyetine, diğer tarikatlarla birlikte, 13 Eylül 1925 tarihli bir kanunla son verildi. Faaliyetini bir süre Şam'da sürdürmeyi denediyse de başarılı olamadı. Ancak 1926 yılında Konya'daki merkez tekke ve Mevlana türbesi müze olarak yeniden açıldı. Günümüzde de her yılın Aralık ayında Konya'da turistik amaçlı mevlevi ayinleri icra edilmektedir.
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen Baturalp; 23 Aralık 2016 21:44

Benzer Konular

23 Aralık 2016 / Misafir Cevaplanmış
23 Aralık 2016 / (((prenses))) Cevaplanmış
19 Temmuz 2012 / ThinkerBeLL Müslümanlık/İslamiyet
6 Haziran 2013 / Bachata Müslümanlık/İslamiyet
18 Ağustos 2013 / Valeria Müslümanlık/İslamiyet