Cevap Yaz Yazdır
Gösterim: 21.130|Cevap: 9|Güncelleme: 3 Kasım 2016

Osmanlı Kurumları - Divan-ı Hümayun (Dîvân-ı Hümâyûn)

Mesaja atla
2 Nisan 2010 15:41   |   Mesaj #1   |   
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

Divan-ı Hümayun

Ad:  Divan-ı_Hümayun.JPG
Gösterim: 28
Boyut:  33.8 KB

MsXLabs.org & Temel Britannica

Sponsorlu Bağlantılar
Divan, İslam devletlerinde yönetimle ilgili önemli konuların görüşülüp karara bağlandığı kuruldur. Başlangıçta bir devlet dairesi niteli­ği taşıyan divanlar sonraları İran devlet gele­neğinin de etkisiyle kurul biçimine dönüşmüş­tür. Zamanla sayıları artan, görev ve yetkileri farklılaşan divanlar uzun süre İslam devletle­rinin en önemli yönetim organı olma nitelikle­rini korumuşlardır.

İslam tarihinde ilk divan ikinci halife Hz. Ömer döneminde (634–644) kuruldu. Devlet gelirlerinin ve giderlerinin kaydedilmesi işle­rini yürüten bu divan daha sonra bütün mali işleri yöneten bir daire durumuna geldi. Emeviler döneminde (661–750) divanların sayısı artmaya başladı. Devlet merkezi Şam'da bu­lunan ve ekonomik işleri yönetmekle görevli olan "Divanü'l-Harac" giderek ana divan du­rumuna geldi ve "el-Divan" adıyla anılmaya başlandı. Merkezde çeşitli devlet işlerini yü­rüten divanların yanında eyaletlerde de di­vanlar kuruldu. Abbasiler dönemi (750–1258) ise divanların yetki ve görevlerinin kesin ola­rak birbirinden ayrılarak belirlendiği, büyük bir imparatorluk durumuna gelen devletin artan gereksinmelerine göre birçok yeni divanın kurulduğu, eskimiş olanların da kaldırıldığı bir dönemdir. Abbasiler'deki başlıca divan­lar, ekonomik işlerle uğraşan "Divanü'l-Harac", zekât gelirini toplayan "Divanü's-Sadaka", askeri işlere bakan "Divanü'l-Ceyş", devlet görevlilerinin ücretlerini düzenleyen "Divanü'n-Nafaka", saray giderlerini yöneten "Divanü'l-Hazine", posta ve gizli haberalma işlerine bakan "Divanü'l-Beridi" ile mali de­netimle görevli "Divanü'z-Zimem"di. "Divanü's-Sır" ise devletin önemli iç ve dış sorunla­rıyla ilgili kararları alan üst kuruldu. Abbasiler'de halkın çeşitli konulardaki yakınmaları­nı dinleyen ve bunları halifeye ileten "Divanü'l-Mezalim" adlı bir kurul daha vardı. Hali­feler divan toplantılarına katılmazlar, isterler­se toplantının yapıldığı salona bakan yüksek bir yerde oturup görüşmeleri pencere arkasın­dan izlerlerdi.

Abbasiler döneminde ve sonrasında kuru­lan İslam devletleri büyük ölçüde Abbasi di­van geleneğini sürdürmüşlerdir. Büyük Sel­çuklularda devletin en yüksek yönetsel kuru­luna "Divanı Âlâ" denirdi. "Divan-ı Âlâ"nın altında resmi yazışmaları yürüten "Divan-ı İn­şa" ve "Divan-ı Tuğra" adlı iki divan bulunur­du. Mali kayıtları "Divan-ı İşraf-ı Memalik" tutar, mali denetimi de "Divan-ı Nazar-ı Me­malik" yapardı. Askerlik işlerini "Divan-ı Arz" ya da "Divan-ı Ceyş" denilen kurul yü­rütürdü. Anadolu Selçukluları da Büyük Sel­çuklulardan aldıkları bu kurulları bazı ad değişiklikleriyle aynı biçimde korumuşlardır. Anadolu Beylikleri ile Akkoyunlular ve Karakoyunlular'da da benzeri kurumların varlığı bilinmektedir.

Osmanlı Devleti'nde küçük bir beylik ola­rak kurulduğu yıllarda divana benzer bir ku­rul yoktu. 15. yüzyılın ortalarına doğru mer­kezi devlet örgütü oluşunca divan da ortaya çıkmıştır. Osmanlılar'da önceki İslam devletlerinden farklı olarak bütün yönetim görevle­rini tek bir divan üstlenmişti. "Divan-ı Hümayun" adı verilen bu kurulun asıl üyeleri sadra­zam, kubbealtı vezirleri, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, Nişancı, Anadolu ve Rumeli defterdarları ile Rumeli Beylerbeyi idi. Yeni­çeri Ağası ile Kaptan-ı Derya ancak vezir rüt-besindeyseler Divan-ı Hümayun üyesi olabi­lirlerdi. Divan-ı Hümayun'un ayrıca kendi ör­gütü ve Reisülküttab'ın başkanlığında çalışan birçok görevlisi vardı. Yönetimle, yargıyla, maliyeyle ve ekonomiyle ilgili konularda dev­letin en üst karar organı olan Divan-ı Hüma­yun aynı zamanda halkın yakınma ve dilekle­rini de dinlerdi. Verdiği kararlar padişahın onayıyla kesinleşir ve yürürlüğe girerdi.

Divan-ı Hümayun Topkapı Sarayı'nda Kubbealtı denilen yerde toplanırdı. Kanuni Sultan Süleyman dönemine (1520–66) kadar Divan-ı Hümayun toplantılarına padişahlar başkanlık etmiş, ondan sonra bu görevi sadra­zamlar yürütmüşlerdir. Padişahlar ise toplan­tıya katılmayıp görüşmeleri kafes arkasından izlemekle yetinmişlerdir.

Divan-ı Hümayun genellikle haftada dört gün (cumartesi, pazar, pazartesi, salı) topla­nır, kararlar da padişahın onayına pazar ve salı günleri sunulurdu. Osmanlı Devleti'nde Divan-ı Hümayun'dan başka sadrazamın baş­kanlık ettiği divanlar da vardı. Sadrazam ko­nağında toplanan bu divanlardan "İkindi Di­vanında Divan-ı Hümayun'da görüşülmesine gerek duyulmayan daha önemsiz işler karara bağlanırdı. Sadrazam "Çarşamba Divanı"nda başkent İstanbul'un çeşitli sorunlarıyla uğra­şır, "Cuma Divanf'nda ise yalnızca davalar dinlenir, önemli görülenler Divan-ı Hüma-yun'a götürülürdü. Eyaletlerde beylerbeyleri­nin başkanlığında toplanan ve "Eyalet Diva­nı" denilen kurullar Divan-ı Hümayun'un kü­çük birer örneği gibiydiler. Eyalet Divam'nda alınan kararlar Divan-ı Hümayun'a bildirilir­di. Ayrıca bu kurulun kararını beğenmeyen­ler Divan-ı Hümayun'a başvurabilirlerdi.

17. yüzyılın ortalarından sonra Divan-ı Hü­mayun'un önemi azalmaya başlamış, buna karşılık sadrazamın yetkileri ve yönetimdeki gücü artmıştır. 18. yüzyılda giderek törensel bir kurul durumunu alan Divan-ı Hümayun çok seyrek toplanmaya başlamıştır. II. Mahmud'un (1808–39) merkezi devlet örgütünü yeniden düzenleme çalışmaları sırasında önce sadrazam divanları kaldırılmış, Divan-ı Hü­mayun'un yetki ve görevleri de başka kurumlara devredilmiştir. Divan-ı Hümayun bundan sonra işlerliği olmamakla birlikte varlığını ge­leneksel bir kurum olarak devletin sona erme­sine kadar sürdürmüştür.
Son düzenleyen Baturalp; 3 Kasım 2016 00:00 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
9 Nisan 2010 14:50   |   Mesaj #2   |   
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın

Divan-ı Hümayun


İslâm dünyasinda, Hz. Ömer ile baslayan divan teskilati, daha sonra degisIk sekil ve isimlerle gelisip devam etti. Osmanli döneminde bizzat padisahin baskanliginda önemli devlet islerini görüsmek üzere toplanan Divan'a, "Divan-i Humâyun" denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yillarinda nasil gelistigine dair kesin bir bilgiye sahip degiliz. Ancak Ibn Kemâl, (Defter I, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamaninda ortaya çiktigini kayd eder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çikan divanin bir benzeri olmalidir ki, pek fazla bir gelisme göstermemistir. Babasinin yerine geçip Bey ünvanini alan Orhan döneminde, divanin varligi artik kesinlik kazanmis görünmektedir. Hatta ÂsIkpasazâde'nin, bu bey zamaninda, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarinin (divan üyeleri) burmali tülbent, yani bir çesit sarik sarmalarini emr ettigini söylemesi, onun divan erkâni için bir kiyafet tesbit ettigini göstermektedir. Osmanli divani, daha sonra gelen hükümdarlar vâsitasiyle bir hayli gelistirilerek devletin en önemli organlari arasinda yer alacaktir.

Sponsorlu Bağlantılar
Ilk dönem Osmanli divaninin çok sade ve basit oldugu tahmin edilebilir. Öyle anlasiliyor ki bu ilk divan, uç beyligi zamanindaki seklini az çok muhafaza etmisti. Divan heyetinde, Osmanli beyinin kendisinden baska bir veziri, muhtemelen hükümet merkezi olan sehrin kadisi, beyligin malî islerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayida üye vardi. Zaman zaman, bey yerine icabinda orduya kumanda eden sahis olarak sahnede Osmanli beyinin oglu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kurulusunun uç beyligi divaninin modeline göre oldugu hakkinda bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yikilip Mogol nüfuzu da sarsilmaya baslayinca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanli Beyligi'nde, divanin gittikçe Selçuklu divani modeline benzer bir mahiyet kazandigi görülür.

Orhan Bey zamaninda müesseselestigi görülen divanin üyeleri için, artik resmî bir kiyafetin tesbit edildigi görülür. Divan toplantilari, Sultan I. Murad, Yildirim Bâyezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmisti. Yildirim Bâyezid, halkin sIkâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çikardi. Herhangi bir derdi ve sIkIntisi olanlar orada kendisine sIkayette bulunurlardi. O da bunlarin problemlerini derhal çözerdi.

Divan, Orhan Bey zamanindan, Fâtih'in ilk devirlerine kadar her gün toplanirdi. Toplantilar sabah namazindan sonra baslar ve ögleye kadar devam ederdi. XV. asrin ortalarindan sonra (Fâtih dönemi) toplantilar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Sali) inmis, Pazar ve Sali günleri de arz günleri olarak tesbit edilmisti.

Divan, hangi din ve millete mensub olursa olsun, hangi sinif ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadin erkek herkese açikti. Idarî, siyasî ve örfî isler re'sen, digerleri de müracaat, sIkâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksizliga ugrayan, zulüm gören veya mahalli kadilarca haklarinda yanlis hüküm verilmis olanlar, vali ve askerî siniftan sIkâyeti bulunanlar, vakif mütevellilerinin haksiz muamelelerine ugrayanlar vs. gibi davacilar için divan kapisi daima açikti. Divanda önce halkin dilek ve sIkâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet isleri görüsülüp karara baglanirdi.

Divanda idarî ve örfî isler vezir-i azam, ser'î ve hukuki isler kadiasker, malî isler defterdar, arazi isleri de nisanci tarafindan görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündem) göre yapilirdi. Toplanti bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a'zamin mührü ile mühürlenip kapandiktan sonra çavusbasi, elindeki asasini yere vurarak divanin sona erdigini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri agasi padisah tarafindan kabul olunarak ocak hakkinda bilgi alinirdi. Ondan sonra kadiaskerler huzura girip kendileri ile ilgili isleri arzederlerdi. Bundan sonra da vezir-i a'zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padisahlar, vezir-i a'zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl, Fâtih Sultan Mehmed döneminde kaldirilmisti. Divan erkânindan baska o gün isleri için divana gelmis bulunan halka da din ve milliyet farki gözetilmeksizin yemek verilirdi.

Öyle anlasiliyor ki Osmanli Devleti divani, devletin en yüksek organi özelligini tasimaktaydi. Devlet baskani olarak hükümdar, sIk sIk divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacini hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kisinin degil, bir kurulu teskil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanilarak en mükemmel sekilde yapilabileceginin açik bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle timar tevcihleri ve önemli mevkilere yapilacak atamalar da görüsülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teskil eden üyelerin fikirlerinin alinarak atamalar yapildigina isarettir. Bir kurulun yapacagi atamalarin ise bir tek kisinin yapacagi atamalardan daha isabetli olacagi bir gerçektir. Divanda son söz süphesiz ki sultanindir. Ancak gördügümüz gibi hükümdarin, vezirlerin mütalaalarini almasi, daha dogrusu böyle bir ihtiyaci hissetmesi, devlet idaresinde is birligi ve koordinasyonun ön planda tutuldugunu göstermektedir.

Divan Üyeleri


Kurulus dönemi Osmanli divani, her gün sabah namazindan sonra padisahin huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdigi isleri yapardi. Divan toplantilarinda üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardi. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile mesgul olurdu. Padisahi bir tarafa birakacak olursak kurulus döneminde divanda vezir-i a'zam, kadiasker, defterdar ve nisanci gibi asil üyeler bulunuyordu.
Son düzenleyen Baturalp; 2 Kasım 2016 23:32 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
Daisy-BT
22 Haziran 2011 16:17   |   Mesaj #3   |   
Daisy-BT - avatarı
Ziyaretçi

Divan-ı Hümayun



Osmanlı Devleti'nde merkezi idarede önemli politik, yönetimsel, askerî, dinî ve ekonomik işlerin ve şikâyetlerin görüşülüp karara bağlandığı organ.

Diğer İslâm devletlerindeki divanlardan ayrı olarak, tüm devlet kuruluşlarının üstünde ve özel bir yer kazanmıştı. Divanıhümayuna sadrazam, kubbe vezirleri, kaptanpaşa, Rumeli ve Anadolu kazaskeri, defterdar, nişancı, yeniçeri ağası ve kaptanı derya olanlar katılırlardı. Fatih'e kadar divanıhümayun toplantılarına padişahlar başkanlık ederken, Fatih bu işi sadrazamlara bıraktı. Divanıhümayun, II. Mahmut zamanına kadar varlığını sürdürdü; bu dönemde yerini bugünkü kabine aldı.

MsXLabs.org & Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi
Son düzenleyen Baturalp; 2 Kasım 2016 23:33 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
Misafir
23 Ekim 2011 19:15   |   Mesaj #4   |   
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Divan-ı Hümayun Üyeleri



Sadrazam (Veziriazam)


  • Padişahtan sonra en yetkili devlet adamı, padişahın vekilidir.
  • Büyük devlet memurlarını atama, ilerletme, görevden alma yetkisine sahiptir.
  • Padişah sefere çıkmadığı zamanlarda orduya komuta ederdi.
  • Padişahın mührünü taşırdı.
  • Padişah adına sözlü ve yazılı emirler verirdi.
  • Sadrazam bugünkü “başbakan”ın görevini yürütürdü.

Vezirler


  • Bilgili ve değerli devlet adamlarıyla komutanlar arasından seçilirdi.
  • Sadrazamın verdiği görevleri yerine getirirlerdi.
  • Sadrazamdan sonra en yetkili kişilerdi.
  • Bugünkü “milletvekilleri” nin (Devlet Bakanı) görevini yürütürlerdi.

Kazaskerler


  • Adalet işlerine bakarlar, kadıların ve müderrislerin atama, ilerletme ve görevden alma işlerini yaparlardı.
  • Adalet, eğitim, kültür ve din işlerinden sorumlu Divan üyesiydi. Askeri davalara bakarlardı.
  • Anadolu ve Rumeli olmak üzere iki kazasker bulunuyordu. Rumeli Kazaskeri yetki bakımından daha üstündü.
  • Bugünkü “yargı” görevini yürütürlerdi.
  • Günümüzde “Adalet, Milli Eğitim ve Kültür Bakanı” karşılığındadır.

Defterdarlar


  • Maliye işlerine bakar, bütçeyi hazırlarlardı, devletin gelir ve giderlerini denetlerdi.
  • Anadolu ve Rumeli Defterdarı olmak üzere iki defterdar vardı. Rumeli’deki defterdar baş defterdardı.
  • Bugünkü “Maliye Bakanı” görevini yürütürlerdi.

Nişancı


  • Kanunları iyi bilir, gerektiğinde Divan’da açıklamalarda bulunurdu, eski ve yeni yasaların farklarını incelerdi.
  • Fethedilen toprakları gelirlerine göre ilgili defterlere kaydederdi.
  • Devletlerarası yazışmaları sağlardı.
  • Dirlikleri kaydeder ve dağıtımını yapardı.
  • Tapu ve kadastro işlerine bakardı, ele geçirilen toprakları tapu defterine geçerdi.
  • Yazışmalarda, ayrıca padişah ferman ve beratlarına padişahın “Tuğra” sını (imzasını) çekerdi.

Şeyhülislam


  • Ülkedeki din adamlarının, din işlerinin, medresenin ve ulemanın (bilim adamlarının) başı kabul edilirdi.
  • Devlet işlerinin, Divan’da verilen savaş, barış ve idam kararlarının, İslam dinine uygun olup olmadığına karar verirdi. Verdiği bu karara “fetva” denirdi.
  • Padişahlar ve sadrazamlar yapacakları işler için şeyhülislamdan fetva alırlardı.
  • Kuruluş döneminde Divan’ın asli üyesi olmayan şeyhülislam, Kanuni Dönemi’nde Divan’ın asli üyesi haline geldi. I. Mahmut dönemine kadar, müftü diye anılmıştır.

Kaptan-ı Derya


  • Deniz kuvvetlerinin başkomutanı idi.
  • Donanma ve denizcilikle ilgili işlerden sorumluydu.
  • Yükselme döneminde Divan’ın asli üyesi oldu.
  • İstanbul’da kaldığı zamanlarda Divan toplantılarına katılırdı.
  • Günümüzde “Deniz Kuvvetleri Komutanı” karşılığıdır.

Yeniçeri Ağası


  • Yeniçerilerin komutanıydı. Divan’ın doğal üyesi sayılır ve görüşmelere katılırdı.
  • Yeniçeri Ağası, arz günü padişahın huzuruna çıkar ve yeniçeri ocağı hakkında bilgi verirdi.
  • İstanbul’un güvenliğinden sorumlu idi.

Reisü’l Küttap


  • Dışişlerinden sorumlu divan üyesidir.
  • Önceleri Nişancı’ya bağlı devlet memuru idi.
  • Günümüzde “Dışişleri Bakanı” karşılığıdır.
Son düzenleyen Baturalp; 3 Kasım 2016 01:13 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
Misafir
23 Aralık 2011 17:44   |   Mesaj #5   |   
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Divan-ı Hümayun Üyeleri


Devletin siyasi, ekonomik, askeri, mali sorunlarının tartışıldığı ve karara bağlandığı bir meclistir. Bu meclise Veziriazam, Kazasker, Nişancı, Kaptanı Derya, Defterdar, Yeniçeri ağası, Rumeli Beylerbeyi ve Şeyhülislam katılırdı. Bu kişilerin Görevlerini sıralarsak, Veziriazam; Padişahtan sonraki en yetkili kişi ve Padişahın vekilidir. Osmanlıdaki örfi hukuk Veviriazam sayesinde düzenlenirdi. Padişah sefere çıktığında yetkisi genişlerdi ve Divan-ı Hümayuna başkanlık yapardı.( Günümüzde Başbakana benzetebiliriz.)

Sponsorlu Bağlantılar

Nişancı


Tapu Kadastro kayıtlarını tutardı. Emrindeki kalemlerle yazışmaları düzenlerdi. ( Günümüzdeki İç işleri Bakanına benzetebiliriz. ) Kubbealtı Vezirleri: Bunlar tecrübeli ve yaşlı Devlet adamları arasından seçilirlerdi. Merkezde yedek kuvvet olarak bulunurlar.Acil durumlarda kullanılırlardı. Bilgi ve tecrübelerinden divan toplantılarında yararlanılırdı. (Bunları bu günküBakanlara benzetebiliriz.) Defterdar; Anadolu ve Rumeli defterdarı olmak üzere iki defterdar vardı. Hazine ve malların kayıtları onun tarafından yapılırdı.( Günümüzdeki Maliye Bakanlığına benzetebiliriz.)

Kazasker


Divandaki davalara bakardı. Kadı ve müderrisleri atardı.Şeyhülislam divana direkt üye olmadığından İlmiye sınıfından olması sebebiyle divanda ilmiye sınıfının temsilcisiydi.( Günümüzde Adalet bakanına benzetebiliriz. ) Şeyhülislam; Dini konularda yüksek yetkilere sahip olan kişiydi. Bir işin dine uygun olup olmadığını belirleyen fetva yı verirdi.Örneğin Osmanlı ordusu için savaştan önce Fetva çıkarırdı. ( Günümüzdeki Diyanet işleri’ne benzetebiliriz. )Divana direkt katılmaz ,çağrılırsa giderdi. Kaptanı Derya; Denizcilikte atamaları yapardı, hüküm yazma ve tuğra çekme yetkisi vardı. Derya kalemine bağlı tımarların dağıtımını yapardı. ( Günümüzde amirale benzetebiliriz. ) Vezirse ve İstanbul da ise divana katılabilirdi. Yeniçeri Ağası; İstanbulun güvenliğinden sorumluydu. Yeniçerilere emir verirdi. Divan toplantılarına katılabilme yetkisi vardı. ( Günümüzde İstanbul Genel Müdürlüğüne benzetebiliriz. )Vezirse ve İstanbul da ise divana katılabilirdi. Rumeli Beylerbeyi: Osmanlı Fetih sahası olan Rumeli nin en yüksek rütbeli komutanıydı. Bu nedenle vezirse ve İstanbul da ise divana katılabilirdi.

Divan-ı Hümayun Üyeleri (Detay)


PADİŞAH VEZİR-İ ÂZAM (SADRAZAM)
1-Kubbealtı
2-Kadıaskerler
3-Defterdarlar
4-Nişancı Vezirleri

Rumeli Anadolu Rumeli Anadolu Kadıaskeri Kadıaskeri Defterdarı Defterdarı (baş defterdar) Kuruluş dönemi Osmanlı divanı her gün sabah namazından sonra padişahın huzurunda toplanarak görevinin gerektirdiği işleri yapardı. Divan toplantılarında üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardı. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile meşgul olurdu. Padişahı bir tarafa bırakacak olursak kuruluş döneminde divanda vezir-i âzam kadıasker defterdar ve nişancı gibi asil üyeler bulunuyordu.Bunların yanında vezir rütbesinde bulunmak şartıyla kaptan-ı derya ve yeniçeri ağası yine merkezde bulundukları taktirde vezir rütbesi olan Rumeli Beylerbeyi de divan üyeleri arasında yer alabilmekteydiler. Şeyhülislam Divân-ı Hümâyun üyesi değildi; ancak kendisinden bilgi alınmak üzere divana çağrılabilirdi.
Şimdi Divân-ı Hümâyun üyelerini kısaca tanıtalım.

VEZIR-I ÂZAM VE VEZIRLER (Kubbealtı Vezirleri)


Osmanlıların ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sınıfına mensuptu. Daha sonra vezir sayısı artınca birinci vezire "Vezir-i Âzam" denildi. Vezir-i âzam (bugünkü başbakan konumunda) padişahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarın mutlak vekili olduğundan sözü ve yazısı padişahın iradesi ve fermanı demekti. Ayrıca bütün işlerde birinci merci vezir-i âzamdı.

Vezir-i âzam padişah fermanıyla atanır ve hükümdarın mutlak vekilidir. İcabında padişah adına Divân-ı Hümâyuna başkanlık ederdi.. O gelmeden divan toplantısı yapılamazdı. Herhangi bir sebeple divan toplantısına katılamayacaksa veya serdar-ı ekrem olarak ordunun başında bulunuyorsa vekili olan "sadaret kaymakamı" Divân-ı Hümâyun toplantısına başkanlık ederdi.Pâdişahın elips şeklindeki altın bir mührü vezir-i âzamlığın alameti olarak yanlarında bulunurdu. Vezir devlet işlerinde bütün salahiyet ve mesûliyetlere sahip olduğu gibi bütün azil ve tayin işleri de onun isteği ve yetkisi ile olurdu. Bu dönemlerde hükümdarlarca hiç bir taleplerinin reddedilmemesi âdet haline gelmişti.

Kanunnâme metinleri incelendiğinde vezir-i âzamlar padişahın vekili olarak büyük ve geniş yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o padişahı temsil etmekteydi. Vezir-i âzam (Kanunî döneminden itibaren) sadrazamlar padişahın yüzük şeklindeki tuğralı altın mührünü taşırlardı. Vezir-i âzamların diğer vezirlerden farkları "mühr-i hümâyun" denilen bu mühür ile olup hükümdarlık salâhiyetinin icrasına ve padişahın kendisini vekil ettiğine dâir bir delil olduğu için onlar bu mührü örülmüş bir kese içinde koyunlarında taşırlardı. Vezir-i âzamın görevden alınması veya ölümü halinde "mühr-i hümâyun" ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i âzam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi sûretiyle verilirdi.

Osmanlı Devleti'nde XVIII. asrın ilk yarılarına kadar yalnız devlet merkezinde bulunup divân-ı hümâyuna katılmakla görevli (bugünkü devlet bakanları konumunda)"kubbealtı veziri" veya "kubbenişîn" denilen vezirler vardı. Bunların sayıları(en fazla 7) pek fazla değildi. Kubbealtı vezirleri divanda kıdem sırasına göre otururlardı.

Fâtih Sultan Mehmet'ten itibaren hükümdarlar Divân-ı Hümâyun toplantılarına katılmayı terk edip divan başkanlığını sadrazama bıraktıktan ve XVI. asrın ikinci yarısında bu toplantılar haftada dört güne düşürüldükten sonra hükümdarlar kafesli bir pencerenin ardından divanı izler; arz odasında sadrazamın verdiği bilgi ve açıklamaları dinleyerek görüşmelerden haberdar olurdu.

KADIASKER (Kazasker)


Osmanlı Devleti'nde askerî ve hukukî işlerden sorumlu olan(bugünkü adalet bağanlığı gibi) kadıaskerlik teşkilâtı gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Hz. Ömer tarafından ordugâh şehirlerine tayin edilen kadılar sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet taşıyorlardı. Bu sebeple kadıaskerliğin Hz. Ömer tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Abbasîlerde de görülen bu mansıb (makam rütbe) Harzemşahlarda Anadolu Selçukluları’ nda Eyyûbîler'de Memlûklülerde ve hatta Karamanlılarda da vardı.

Kadıaskerlik Osmanlı ilmiye teşkilâtı içinde önemli bir mevki idi. Kadıasker terkibindeki "asker" kelimesi müessesenin özelliği açısından önem taşır. Zira Şeyhülislâmlıktan takriben bir asır kadar önce (80 sene) kurulmuş olan müessesenin kuruluşunda devletin asker ve onların ihtiyaçlarını karşılamada titizlikle hareket ettiğini göstermektedir. Bununla beraber Divân-ı Hümâyun âzâsı olan kadıaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sınırlı değildi. Kadıaskerler aynı zamanda bütün sivil ve adlî işlere de bakıyorlardı. Onlar belli seviyedeki bazı kadı ve nâiblerin tayinlerini de yapıyorlardı. Divan toplantılarında vezir-i âzamın sağında vezirler solunda da kadıaskerler yer alırdı.

Fâtih Sultan Mehmet’in son senelerine kadar yalnız bir kadıaskerlik vardı. Hududların genişlemesi ve işlerin çoğalması yüzünden 1481 yılında biri Rumeli diğeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı ve Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti.

Protokole göre daha üstün addedilen Rumeli kadıaskerleri ile daha aşağı bir mevkide bulunan Anadolu kadıaskerinin vazifeleri kanunnâmelerle belirlenmişti. Buna göre Anadolu'da bulunan müderris ve kadıların tayini Anadolu kadıaskerinin Rumeli'de bulunan müderris ve kadıların tayini de Rumeli kadıaskeri tarafından yapılmaktaydı. Görüldüğü gibi müessesenin görevleri eğitim ve yargı teşkilatının idaresi ordu ve askerî zümrenin gerek barış gerekse savaş sırasında hukûkî ihtilaflarının (ayrılık) giderilmesi ve davalarının görülmesi şeklinde iki ana grupta toplanabilir.

Divân'daki davaları dinleyen kadıaskerler Salı ve Çarşamba hariç olmak üzere her gün kendi konaklarında divân kurup kendilerini ilgilendiren şer'î ve hukukî işlere bakarlardı. Kadıaskerlerden her birinin tezkireci rûznamçeci matlabçi tatbikçi mektupçu ve kethüda olmak üzere yardımcıları bulunurdu. Ayrıca her birinin davalı ve davacıyı divâna getiren yirmişer yardımcısı bulunmaktaydı.

Padişah sefere çıktığı zaman kadıaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padişah sefere gitmediği takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda şer'î muameleleri görmek üzere onların yerine "ordu kadısı" tayin edilip gönderilirdi. Aynı şekilde padişahlar Edirne'ye gittikleri zaman onlar da padişahla birlikte gider ve akdedilen divân oturumlarına iştirak ederlerdi. Bu müessese Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiş Osmanlı hükümeti ile birlikte o da tarihe mâl olmuştur.

DEFTERDÂR


Defter ile dâr kelimelerinin birleşmesiyle oluşan "defterdâr" "defter tutan" demektir. Doğudaki Müslüman devletlerin "müstevfi" dedikleri görevliye Osmanlılar defterdâr diyorlardı.Defterdâr Divan-ı Hümayun'un aslî üyelerinden birisiydi ve Osmanlı Devleti'nin malî işleriyle ilgilenirdi. Defterdârlık bir bakıma günümüzdeki Maliye bakanlığı mânâsını gelir. Osmanlılar XIV. asrın son yarısında ve Sultan I. Murat zamanında maliye teşkilâtının temelini atıp onu tedricen(aşama aşama) geliştirmişlerdir. Buna bakarak Osmanlıların daha kuruluş yıllarından itibaren maliye işleri üzerinde önemle durdukları söylenebilir.

Fâtih Sultan Mehmet tarafından ilan ettirilmiş olan Kanunnâme-i Âl-i Osman ile diğer kanunnâmelere göre defterdâr padişah malının (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dış hazine ile maliye kayıtlarını ihtiva eden devlet hazinesinin açılıp kapanması defterdârın huzurunda olurdu. Başka bir ifade ile hazinenin açılmasında hazır bulunmak defterdârın vazifeleri arasında bulunuyordu. Divân’ın aslî üyelerinden olan defterdâr sadece salı günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber padişahın huzurunda okuyacağı telhîs(özet) hakkında daha önce vezir-i âzamla görüşür ve onun görüşünü ve onayını alırdı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı.

Genel olarak devlet gelirlerini çoğaltmak gerekli yerlere harcamak ve fazla olanı da muhafaza altında bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdâr Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kuruluş yıllarında bir defterdâr varken daha sonra yeni yeni yerlerin fethedilmesi ve ihtiyaçların çoğalması sebebiyle sayıları artırıldı. Bunlar II. Bayezid dönemine kadar Rumeli'de hazineye ait işlere bakan Rumeli defterdârı veya baş defterdâr ile Anadolu'nun malî işlerine bakan Anadolu defterdârı olmak üzere iki kişi idi. Sefer esnasında baş defterdâr(Rumeli Defterdârı) ordu ile gittiği zaman Anadolu defterdârı onun yerine vekâleten bakardı.

Defterdârlar kendilerini ilgilendiren malî işlerdeki şikâyetleri Defterdâr Kapısı’nda kurulan divanda dinler ve gerek görülürse "tuğralı ahkâm" verirlerdi. Zaten kanunnâmeye göre kendilerine bu salahiyet verilmiştir. Her defterdâr kendi dairesinden çıkan evrakın arkasını imzalardı. On yedinci asrın ortalarından itibaren bütün maliye hükümlerinin (tuğralı ahkâm) arkalarına kuyruklu imza koyma hakkı baş defterdâra verildi. Bundan başka baş defterdâr divan kararı ile malî tayinlere ait kuyruklu imzası ile "buyruldu" yazmakla birlikte bunun üst kenarı sadrazamın buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdâr sadrazama müstakil olarak yazdığı veya havale edilmiş bir muameleli kağıt üzerine cevap verdiği zaman kuyruklu imza koymaz topluca bir imza koyardı.

Baş defterdâr rütbe ve itibarda "nişancı" gibidir.Padişahın malının vekili odur. Vezir-i âzam ise onun denetleyicisidir.Maliyeye ait davaları dinler. Maliye tarafından hüküm verirdi. Kanunnâmede belirtildiği üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdârların vazifeleri sadece devlet hazinesini zenginleştirmek değildir. Onlar devlet hazinesine haram malın girmesine engel olmak zorunda oldukları gibi yetim malı dahi sokmayacaklardır.

İcraat ve tahsilatta defterdârın icra memuru olarak emri altında farklı vazifeleri bulunan beş görevli bulunurdu. Bunlardan ilki başbakıkulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdârlıkta bunun bir dairesi olup emri altında bakıkulu ismiyle altmış kadar mübaşir vardır. Bunlar hazineye borcu olup vermeyenleri hapis ve sıkıştırma ile tahsilat yaparlardı. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar başbakıkulu hapishanesinde tutuklanırlardı.

İkinci icra memuru cizye başbakıkuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanları takip eder. İltizama verilen cizyelerin mültezimlerinden henüz borcunu ödememiş veya yatırmamış olanları takip ederdi. Defterdârın üçüncü icra memuru tahsilat ve ödemelere ilgilenen veznedar başıdır. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardı. Baş defterdârın icra memurlarından dördüncüsü sergi nâzırı beşincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine ile ilgili işlerin defterini tutuyorlardı.
Defterdâr tabiri 1838 senesinde ilân edilen Hatt-ı Hümâyun gereğince terk edilerek yerine "Mâliye Nezâreti" tabiri kullanılmıştır.

NİŞANCI


Osmanlı devlet teşkilâtında Divan-ı Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanılan bir tabirdir. Nişan kelimesinden türetilmiş olan "Nişancı" ferman berat mensûr nâme mektup ahidnâme (sözleşme) hüküm gibi devletin resmî evrakının baş tarafına padişahın imzası demek olan nişanı koyardı. Bu görevliye nişancı muvakkî tevkiî ve tuğraî gibi isimler de verilirdi. Nişancı ayrıca yardımcıları vasıtasıyla Divanda yapılan görüşmelerin kayıtlarını tutarak Mühimme Defteri’ne (Divan Defteri) kaydetmek Ferman berat gibi belgeleri hazırlamak Sadrazam ve padişah arasındaki ve dış ülkelerle olan yazışmaları hazırlamak Tapu kayıt defterlerini tutmak gibi görevleri de üstlenmişti. Osmanlı devlet teşkilâtında XVIII. yy. başlarına kadar önemli bir makam olan nişancılık daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardı.

Bunun için Osmanlı Devleti'nin merkez teşkilâtı içinde önemli bir yeri bulunan divanın azalarından biri de "Nişancı" adını taşıyan görevli idi. Divan-ı Hümayun çalışmalarının hazırlanması ve yürütülmesi ile ilgili çok önemli bir görevi yerine getiren nişancı bizzat padişah tarafından atanırdı. Önemli hizmeti bulunmasına rağmen nişancılığın Osmanlılar'da hangi tarihlerde kurulduğu kesin olarak tespit edilebilmiş değildir. Bununla beraber bazı araştırıcılar bu kuruluşu Osmanlı Devleti'nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi dönemine kadar çıkarırlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tuğra bulunmaktadır. Kısaca nişancılığın Fâtih'ten önce mevcut olduğu fakat Fatih zamanında tam anlamıyla geliştiği bilinmektedir.

Divan-ı Hümâyunda vezir-i âzamın sağında ve vezirlerin alt tarafında oturan nişancı önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nişancılar görevleri icabı bazı özellikleri taşıyan kimseler arasından seçiliyorlardı. Nişancı olacak kimselerin inşa(güzel yazı yazma) konusunda maharetli olmaları gerekirdi. Görevleri icabı olarak inşa konusunda maharetli olmaları devlet kanunlarını iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasında bağ kurup onları telif etme kabiliyetine sahip bulunmaları gereken nişancıların ilmiye sınıfına dahil ve sahn-ı semân(üniversite) müderrisleri(hocaları)nden seçilmesi kanundu.

Nişancılar XVI. asrın başlarından itibaren Divân-ı Hümâyunun kalem heyeti arasında bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü'l-küttâblardan seçilmeye başlanmıştır. Fâtih döneminde müesseseleşerek kurulduğunu gördüğümüz nişancılık Osmanlı Divân-ı Hümâyunun dört temel rüknünden(gereğinden) birini oluşturuyordu. Fâtih kanunnâmesinde de belirtildiği gibi bu dönemde vezirlik kadıaskerlik ve defterdarlıktan sonra en önemli vazife nişancılıktı.

Nişancı Divân-ı Hümâyun üyesi olmasına rağmen vezir rütbesine sahip ve hâiz değilse kanun gereği arz günlerinde padişahın huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nişancılığa tayin edildiği zaman bir defa padişahın huzuruna girip tayinlerinden dolayı teşekkür ederdi.

Nişancılık XVI. asrin sonlarından itibaren yavaş yavaş önemini kaybetmeye başladı. XVII. asrın ortalarında nişancılık adeta kuru bir ünvan haline geldi. XIX. yüzyılın başlarına kadar ismen de olsa varlıklarını devam ettiren nişancılar eski önemlerini tamamen kaybettiler. Bu sebeple nişancılık 1836 yılında tamamen kaldırılarak vazifeleri "Defter eminine" verilmiştir. Bu tarihten sonra önemli işlere dair fermanların üzerlerine Bâbıâlî diğerlerine de defter eminleri tarafından tayin edilen ve tuğranüvis denilen memurlar tarafından tuğra çekilirdi. 1838'de tuğra-nüvislik görevi de kaldırılıp Bâbıâlî ile defter eminliği tuğracılığı birleştirildi. Böylece bu hizmetin Bâbıâlî’de görülmesi kararlaştırıldı. Divân-ı Hümâyunda yukarıdaki asil üyelerin dışında şunlar da zaman zaman divan üyeliği yapmışlar divan toplantılarına katılmışlardır:

Rumeli Beylerbeyi


Beylerbeyi hem askeri hem de idarî amir olarak bulunduğu eyalette padişahın temsilcisidir.

İlk beylerbeylik Orhan Bey zamanında ortaya çıkmış Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi olarak ikiye ayrılışının Çelebi Mehmet zamanında gerçekleştiği tahmin edilmekle beraber kesin tarihi bilinmemektedir . Rumeli Beylerbeyi daha kıdemlidir. Rütbeleri yükselince kubbealtı vezirliğine atanıyorlar ve Divan-ı Hümayun'un üyesi oluyorlardı. 1536 tarihinden itibaren vezirlik rütbesi olan Rumeli Beylerbeyi Divan-ı Hümayun üyesi olarak merkezde bulunduğu zamanlarda divan toplantılarına katılmıştır. Bu tarihten önce Rumeli Beylerbeyi Divan-ı Hümayun üyesi değildi.

Kaptan-ı Derya


Osmanlı Devleti'nde bahriye(deniz Kuvvetleri) teşkilatının en büyük amiri ve donanmanın başkumandanıdır. Denizciliğin gelişmesi ile vezirlik verilen kaptan-ı derya Divan-ı Hümayun üyesi olarak merkezde bulunduğu zamanlarda divan toplantılarına katılmıştır. Divan-ı Hümayun'da kendisine havale olunan bahriye teşkilatı ile ilgili meselelerle ilgilenirdi.Bahriye teşkilatındaki tayinler kaptan-ı derya tarafından yapılırdı. Önemli işleri vezir-i âzama arz ederdi. Bahriye ile ilgili işler için hüküm yazmaya ve tuğra çekmeye yetkisi vardı.

Yeniçeri Ağası


Yeniçeri ağası yeniçeri ocağı ve acemi ocaklarından sorumlu tek kişidir. Yine divanda görevli olan rikâb-ı hümayun ve özengi ağaları denen ağaların reisidir. Böylece Divan-ı Hümayun toplantılarının teşrifatında çok önemli bir rolleri vardır. Yeniçeri ağası vezirlik rütbesi olursa Divan-ı Hümayun üyesi olarak toplantılara katılabilmekteydi. Yeniçeri ağasının arza çıkma yetkisi vardı. Eğer vezirlik rütbesi varsa divan üyeleri arasında arza iki kez çıkma imkanına sahip tek kişi oluyordu. Divan toplantılarında ocağa ait işlerle ve İstanbul'un asayişi ile ilgili konularla ilgilenirdi.

DİVÂN-I HÜMÂYUNUN GÖREVLERİ / İŞLEVİ


Divân-ı Hümâyun devlete ait siyasî idarî malî ve zamanla askerî işlerin görüşüldüğü incelenerek karara bağlandığı devletin en yüksek mercidir.

Divân-ı Hümâyunda yetkiler şu şekilde temsil edilmektedir: Vezir-i âzamın padişahın vekili olarak devletin egemenlik hakkını kadıaskerlerin yargıyı defterdarların maliyeyi nişancının ise örfî hukuku temsil ettiğini görmekteyiz. Yine yürütme gücünün diğer temsilcileri kubbealtı vezirleri Rumeli beylerbeyi kaptan-ı derya ve yeniçeri ağasıdır. Devletin merkez örgütündeki ana bölümleri temsil eden en yetkili kişilerin toplandığı bir kurul olarak Divan-ı Hümayun padişahın bütün yetkilerinin bir arada bulunduğu üstün bir organdır. Böyle bir gücü bünyesinde bulunduran Divan-ı Hümayun devletin iç ve dış siyasetinin belirlendiği bir kuruldur.

Osmanlı tebaasının emniyet ve asayişini yöneten ve yönetilen kesim arasında işlerin dengeli bir şekilde yürütülmesini merkez ile taşra arasındaki ilişkilerde dengeleri bozmadan çalışmayı sağlamak Divan-ı Hümayun'un görevidir. Devletin dış siyasetinin belirlenmesi ve dış ilişkilerin takibi; savaş ve barış şartlarının belirlenmesi divanın işidir.

Divân-ı Hümâyun aynı zamanda adlî ve idarî yüksek bir mahkemedir. Fertlerin divana yapılan müracaatlarını inceleme hukukî anlaşmazlıkları çözüme kavuşturma yargılamalar sonucu cezaların uygulanması ve infazı divanın görevleri arasındadır.

İktisadî-malî alanda oldukça geniş görevleri vardır. Devletin vergi politikasının belirlenmesi mirî vakıf ve mülk toprakların statülerinin belirlenip korunması para politikasının belirlenmesi vb. birçok görev Divân-ı Hümâyunun işlevleri ve görevleri arasındadır..
Son düzenleyen Baturalp; 3 Kasım 2016 00:30 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
Misafir
28 Aralık 2011 15:43   |   Mesaj #6   |   
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Divan-ı Hümayun



İslam dünyasında Hz. Ömer ile başlayan divan teşkilatı daha sonra değişik şekil ve isimlerle gelişip devam etti. Osmanlı döneminde bizzat padişahın başkanlığında önemli devlet işlerini görüşmek üzere toplanan divana “Divân-ı Hümâyun” denirdi.

Osmanlı Devleti’nin kurulmasından kısa bir süre sonra doğmuş olan Divan-ı Hümayun, 15. yüzyıl ortalarından 17. yüzyılın ilk yarısına kadar Osmanlı Devleti’nin yönetimine damgasını vurmuş, yüzyılın sonlarına doğru ise önemini yitirmeye başlayarak bir sembol haline gelmiştir. Osmanlılardan önceki ve Osmanlıların çağdaşı İslam devletlerinde var olan benzeri kurumlardan farklı olan Divan-ı Hümayun’da, siyasal, yargısal, yönetsel tüm işlerin görülebilir olması, Osmanlı Devleti’nin merkezci karakterinin kesinliğini ve devlet adamlarının pratik çalışma, çabuk ve doğru karara varma duygularının gelişmişliğini göstermektedir. Padişahın divanı, üstün yetkileri ve çalışma biçimiyle devletin en saygın organı durumuna gelmiş, Divan’da çalışmak, bir şeref simgesi olmuştur. Divan-ı Hümayun, padişahın divanı olsa da burada çalışanların padişahın değil, Divan’ın hizmetinde oldukları görüşü yerleşmiş, kadılar bile burada yargılanabilmiştir. Fakat padişahların kişiliği zayıfladıkça, vezir-i azamlar güçlerini artırmışlar ve Divan-ı Hümayun etkinliğini yitirmiştir. Ayrıca yargısal kararların infazı sırasında acele verilen hükümler, kimi zaman adalet duygusuna aykırı olmuş ve büyük haksızlıklar doğurmuştur. Gücü nispetinde sağduyudan yoksun vezir-i azamlar ise Divan’da büyük otorite kurarak, devlet düzenini bozucu kararlara varmış ve kimi zaman bu kararlarıyla ayaklanmalara yol açmışlardır.

Divân-ı Hümâyun deyimi Fatih döneminde kullanılmaya başlanmıştır.


XV. yy sonlarından itibaren Divân-ı Hümayun bürokrasisi daha da gelişmiş XVI. yüzyıldan itibaren klâsik yapısına kavuşmuştur. Divan-ı Hümayun II. Bayezid ve I. Selim dönemlerinde gelişimini sürdürmüş Kanuni Sultan Süleyman döneminde tam kurumsal yapısına kavuşmuştur. Bu dönemden sonra bir müddet durumunu korumuş olan Divan-ı Hümayun XVII. yy ortalarından itibaren fonksiyonları azalmaya başlamış XVII. yy sonlarına doğru devlet işleri vezir-i azam divanında görüşülmeye başlanmıştır.

Sultan II. Mahmut döneminde ve 1826 yılında Yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine “Divan-ı Hümayun” tabiri de kaldırılarak yerine “Meclis-i Vükel┠veya “Meclis-i Has” denmeye başlamıştır. İşlevlerini kaybeden Divân-ı Hümâyun sembolik olarak da olsa devletin yıkılışına kadar devam etmiştir.

Orhan Bey zamanında müesseseleştiği görülen divanın üyeleri için artık resmî bir kıyafetin tespit edildiği görülür. Divan toplantıları Sultan I. Murat Yıldırım Bayezid Çelebi Sultan Mehmet ve II. Murat devirlerinde de devam etmişti. Yıldırım Bayezid halkın şikâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çıkardı. Herhangi bir derdi ve sıkıntısı olanlar orada kendisine şikayette bulunurlardı. O da bunların problemlerini derhal çözerdi.

Divan Orhan Bey zamanından Fatih’in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Toplantılar sabah namazından sonra başlar ve öğleye kadar devam ederdi. XV. asrın ortalarından sonra (Fâtih dönemi) toplantılar haftada dört güne (Cumartesi Pazar Pazartesi Salı) inmiş Pazar ve Salı günleri de arz günleri olarak tespit edilmişti.

Divan hangi din ve millete mensup olursa olsun hangi sınıf ve tabakadan bulunursa bulunsun kadın erkek herkese açıktı. Memleketin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan zulüm gören veya mahalli kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar vali ve askerî sınıftan şikâyeti bulunanlar vakıf mütevellilerinin haksız muamelelerine uğrayanlar vs. gibi davacılar için divan kapısı daima açıktı. Divanda önce halkın dilek ve şikâyetleri dinlenir ondan sonra devlet işleri görüşülüp karara bağlanırdı.

Divân-ı Hümâyundan çıkan kararlara “hüküm” adı verilirdi.Hükümler ahkâm defterlerine sıra ile yazılırlardı.
Divanda idari askeri ve örfi işler vezir-i azam şer’i ve hukuki işler kadıasker mali işler defterdar arazi işleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan müzakereleri o günkü ruznameye (gündeme) göre yapılırdı. Toplantı bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane vezir-i azamın mührü ile mühürlenip kapandıktan sonra çavuşbaşı elindeki asasını yere vurarak divanın sona erdiğini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri ağası padişah tarafından kabul olunarak ocak hakkında bilgi alınırdı. Ondan sonra kadı askerler huzura girip kendileri ile ilgili işleri arz ederlerdi. Bundan sonra da vezir-i azam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padişahlar vezir-i azam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usul Fâtih Sultan Mehmet döneminde kaldırılmıştı. Divan erkanından (üyeleri) başka o gün işleri için divana gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin yemek verilirdi.

Osmanlı Devleti Öncesi


Osmanlı Devleti’ne divan geleneği, kendinden önceki Türk-İslam devletlerinden gelmiştir. Sasanilerden İslam devletine geçtiği sanılan “divan” kavramına, İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren rastlamaktayız. Abbasiler döneminde divanlar, büyük bir gelişme kaydetti ve devletin çeşitli yönetim birimleri için birçok divan oluşturuldu. Bu divanlardan biri olan ve devletin önemli işlerini inceleyen ve karara bağlayan “Divan üs-Sırr” (ki daha sonra büyük divan-saray divanı olarak anılmıştır), Osmanlılardaki Divan-ı Hümayunun ilk kaynağı olarak kabul edilmiştir. Divan-ı Hümayunun, Abbasi Devleti’ndeki kaynaklarından biri de “Divan-ı Mezalim”dir. Zulümden yakınanların işlerine bakan bu divan, bir nevi bugünkü Yargıtay ve Danıştay yerindedir. Yani, yargıçlardan ve diğer büyük görevlilerden yakınanlar bu divana başvururlardı.

Büyük Selçuklulardaki “Divan-ı Al┠ile, Anadolu Selçuklulardaki “Divan-ı Saltanat”ın da, Divan-ı Hümayuna kaynaklık ettiğini söyleyebiliriz. Zira Divan-ı Hümayun’da olduğu gibi bu divanlarda da devletin çeşitli işleri görüşülür ve bu arada yakınmalar da dinlenir ve bir karara varılırdı. Osmanlı Devleti kurumlarını oluştururken, en çok Anadolu Selçuklu Devleti’nden etkilendiğini söyleyebiliriz. Zira Osmanlılar, bir şiire bu devletin çağdaşı olmuş, hatta bu devletin bir uç beyliği olarak, bir parçası olmuştur.

Divan Üyeleri


Divan-ı Hümayun’a Veziriazam, Kazasker, Nişancı, Kaptanı Derya, Defterdar, Yeniçeri ağası ve Şeyhülislam katılırdı. Bu kişilerin görevlerini sıralarsak, Vezir-i azam ve Vezirler (Kubbealtı Vezirleri):
Vezir-i azam padişahtan sonraki en yetkili kişi ve Padişahın vekilidir. Osmanlıdaki örfi hukuk Vezir-i azam sayesinde düzenlenirdi. Padişah sefere çıktığında yetkisi genişlerdi ve Divan-ı Hümayun’a başkanlık yapardı (bugünkü başbakan konumunda). Osmanlıların ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sınıfına mensuptu. Daha sonra vezir sayısı artınca birinci vezire “Vezir-i Âzam” denildi. Vezir-i azam padişahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarın mutlak vekili olduğu Kanunname metinleri incelendiğinde vezir-i azamlar padişahın vekili olarak büyük ve geniş yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o padişahı temsil etmekteydi. Vezir-i azam (Kanunî döneminden itibaren) sadrazamlar padişahın yüzük şeklindeki tuğralı altın mührünü taşırlardı. Vezir-i azamların diğer vezirlerden farkları “mühr-i hümâyun” denilen bu mühür ile olup hükümdarlık salâhiyetinin icrasına ve padişahın kendisini vekil ettiğine dâir bir delil olduğu için onlar bu mührü örülmüş bir kese içinde koyunlarında taşırlardı. Vezir-i azamın görevden alınması veya ölümü halinde “mühr-i hümâyun” ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i azam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi.ndan sözü ve yazısı padişahın iradesi ve fermanı demekti. Ayrıca bütün işlerde birinci merci vezir-i azamdı.

Osmanlı Devleti’nde XVIII. asrın ilk yarılarına kadar yalnız devlet merkezinde bulunup divan-ı hümayuna katılmakla görevli (bugünkü devlet bakanları konumunda) “kubbealtı veziri” veya “kubbenişin” denilen vezirler vardı. Bunların sayıları (en fazla 7) pek fazla değildi. Kubbealtı vezirleri divanda kıdem sırasına göre otururlardı.

Fâtih Sultan Mehmet’ten itibaren hükümdarlar Divân-ı Hümâyun toplantılarına katılmayı terk edip divan başkanlığını sadrazama bıraktıktan ve XVI. asrın ikinci yarısında bu toplantılar haftada dört güne düşürüldükten sonra hükümdarlar kafesli bir pencerenin ardından divanı izler; arz odasında sadrazamın verdiği bilgi ve açıklamaları dinleyerek görüşmelerden haberdar olurdu.
Nişancı: Tapu Kadastro kayıtlarını tutardı. Emrindeki kalemlerle yazışmaları düzenlerdi. (Günümüzdeki İç İşleri Bakanına benzetebiliriz.)

Osmanlı devlet teşkilâtında Divan-ı Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanılan bir tabirdir. Nişan kelimesinden türetilmiş olan “Nişancı” ferman berat mensûr nâme mektup ahidnâme (sözleşme) hüküm gibi devletin resmî evrakının baş tarafına padişahın imzası demek olan nişanı koyardı. Bu görevliye nişancı muvakkî tevkiî ve tuğraî gibi isimler de verilirdi. Nişancı ayrıca yardımcıları vasıtasıyla Divanda yapılan görüşmelerin kayıtlarını tutarak Mühimme Defteri’ne (Divan Defteri) kaydetmek Ferman berat gibi belgeleri hazırlamak Sadrazam ve padişah arasındaki ve dış ülkelerle olan yazışmaları hazırlamak Tapu kayıt defterlerini tutmak gibi görevleri de üstlenmişti. Osmanlı devlet teşkilâtında XVIII. yy. başlarına kadar önemli bir makam olan nişancılık daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardı.

Bunun için Osmanlı Devleti’nin merkez teşkilâtı içinde önemli bir yeri bulunan divanın azalarından biri de “Nişancı” adını taşıyan görevli idi. Divan-ı Hümayun çalışmalarının hazırlanması ve yürütülmesi ile ilgili çok önemli bir görevi yerine getiren nişancı bizzat padişah tarafından atanırdı. Önemli hizmeti bulunmasına rağmen nişancılığın Osmanlılar’da hangi tarihlerde kurulduğu kesin olarak tespit edilebilmiş değildir. Bununla beraber bazı araştırıcılar bu kuruluşu Osmanlı Devleti’nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi dönemine kadar çıkarırlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tuğra bulunmaktadır. Kısaca nişancılığın Fatih’ten önce mevcut olduğu fakat Fatih zamanında tam anlamıyla geliştiği bilinmektedir.

Divan-ı Hümâyunda vezir-i azamın sağında ve vezirlerin alt tarafında oturan nişancı önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nişancılar görevleri icabı bazı özellikleri taşıyan kimseler arasından seçiliyorlardı. Nişancı olacak kimselerin inşa(güzel yazı yazma) konusunda maharetli olmaları gerekirdi. Görevleri icabı olarak inşa konusunda maharetli olmaları devlet kanunlarını iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasında bağ kurup onları telif etme kabiliyetine sahip bulunmaları gereken nişancıların ilmiye sınıfına dahil ve sahn-ı semân (üniversite) müderrislerinden (hocalarından) seçilmesi kanundu.

Nişancılar XVI. asrın başlarından itibaren Divân-ı Hümâyunun kalem heyeti arasında bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü’l-küttâblardan seçilmeye başlanmıştır. Fâtih döneminde müesseseleşerek kurulduğunu gördüğümüz nişancılık Osmanlı Divân-ı Hümâyunun dört temel rüknünden(gereğinden) birini oluşturuyordu. Fâtih kanunnamesinde de belirtildiği gibi bu dönemde vezirlik kadıaskerlik ve defterdarlıktan sonra en önemli vazife nişancılıktı.

Nişancı Divân-ı Hümâyun üyesi olmasına rağmen vezir rütbesine sahip ve haiz değilse kanun gereği arz günlerinde padişahın huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nişancılığa tayin edildiği zaman bir defa padişahın huzuruna girip tayinlerinden dolayı teşekkür ederdi.

Nişancılık XVI. asrin sonlarından itibaren yavaş yavaş önemini kaybetmeye başladı. XVII. asrın ortalarında nişancılık adeta kuru bir unvan haline geldi. XIX. yüzyılın başlarına kadar ismen de olsa varlıklarını devam ettiren nişancılar eski önemlerini tamamen kaybettiler. Bu sebeple nişancılık 1836 yılında tamamen kaldırılarak vazifeleri “Defter eminine” verilmiştir. Bu tarihten sonra önemli işlere dair fermanların üzerlerine Babıali diğerlerine de defter eminleri tarafından tayin edilen ve tuğranüvis denilen memurlar tarafından tuğra çekilirdi. 1838′de tuğra-nüvislik görevi de kaldırılıp Babıali ile defter eminliği tuğracılığı birleştirildi. Böylece bu hizmetin Babıali’de görülmesi kararlaştırıldı.

Defterdar: Anadolu ve Rumeli defterdarı olmak üzere iki defterdar vardı. Hazine ve malların kayıtları onun tarafından yapılırdı. ( Günümüzdeki Maliye Bakanlığına benzetebiliriz.)
Defter ile dâr kelimelerinin birleşmesiyle oluşan “defterdâr” “defter tutan” demektir. Doğudaki Müslüman devletlerin “müstevfi” dedikleri görevliye Osmanlılar defterdar diyorlardı. Defterdar Divan-ı Hümayun’un aslî üyelerinden birisiydi ve Osmanlı Devleti’nin malî işleriyle ilgilenirdi. Defterdarlık bir bakıma günümüzdeki Maliye bakanlığı manasını gelir. Osmanlılar XIV. asrın son yarısında ve Sultan I. Murat zamanında maliye teşkilâtının temelini atıp onu tedricen (aşama aşama) geliştirmişlerdir. Buna bakarak Osmanlıların daha kuruluş yıllarından itibaren maliye işleri üzerinde önemle durdukları söylenebilir.

Fâtih Sultan Mehmet tarafından ilan ettirilmiş olan Kanunnâme-i Âl-i Osman ile diğer kanunnamelere göre defterdar padişah malının (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dış hazine ile maliye kayıtlarını ihtiva eden devlet hazinesinin açılıp kapanması defterdarın huzurunda olurdu. Başka bir ifade ile hazinenin açılmasında hazır bulunmak defterdarın vazifeleri arasında bulunuyordu. Divân’ın aslî üyelerinden olan defterdar sadece salı günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber padişahın huzurunda okuyacağı telhis (özet) hakkında daha önce vezir-i azamla görüşür ve onun görüşünü ve onayını alırdı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı.
Genel olarak devlet gelirlerini çoğaltmak gerekli yerlere harcamak ve fazla olanı da muhafaza altında bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdar Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kuruluş yıllarında bir defterdar varken daha sonra yeni yeni yerlerin fethedilmesi ve ihtiyaçların çoğalması sebebiyle sayıları artırıldı. Bunlar II. Bayezid dönemine kadar Rumeli’de hazineye ait işlere bakan Rumeli defterdarı veya baş defterdar ile Anadolu’nun malî işlerine bakan Anadolu defterdarı olmak üzere iki kişi idi. Sefer esnasında baş defterdar (Rumeli Defterdarı) ordu ile gittiği zaman Anadolu defterdarı onun yerine vekâleten bakardı.

Defterdarlar kendilerini ilgilendiren malî işlerdeki şikâyetleri Defterdar Kapısı’nda kurulan divanda dinler ve gerek görülürse “tuğralı ahkâm” verirlerdi. Zaten kanunnameye göre kendilerine bu salahiyet verilmiştir. Her defterdar kendi dairesinden çıkan evrakın arkasını imzalardı. On yedinci asrın ortalarından itibaren bütün maliye hükümlerinin (tuğralı ahkâm) arkalarına kuyruklu imza koyma hakkı baş defterdara verildi. Bundan başka baş defterdar divan kararı ile mali tayinlere ait kuyruklu imzası ile “buyruldu” yazmakla birlikte bunun üst kenarı sadrazamın buyrultusuyla tasdik olunurdu. Defterdar sadrazama müstakil olarak yazdığı veya havale edilmiş bir muameleli kağıt üzerine cevap verdiği zaman kuyruklu imza koymaz topluca bir imza koyardı.
Baş defterdar rütbe ve itibarda “nişancı” gibidir. Padişahın malının vekili odur. Vezir-i azam ise onun denetleyicisidir. Maliyeye ait davaları dinler. Maliye tarafından hüküm verirdi. Kanunnamede belirtildiği üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdarların vazifeleri sadece devlet hazinesini zenginleştirmek değildir. Onlar devlet hazinesine haram malın girmesine engel olmak zorunda oldukları gibi yetim malı dahi sokmayacaklardır.

İcraat ve tahsilatta defterdarın icra memuru olarak emri altında farklı vazifeleri bulunan beş görevli bulunurdu. Bunlardan ilki başbakıkulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdarlıkta bunun bir dairesi olup emri altında bakıkulu ismiyle altmış kadar mübaşir vardır. Bunlar hazineye borcu olup vermeyenleri hapis ve sıkıştırma ile tahsilat yaparlardı. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar başbakıkulu hapishanesinde tutuklanırlardı.

İkinci icra memuru cizye başbakıkuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanları takip eder. İltizama verilen cizyelerin mültezimlerinden henüz borcunu ödememiş veya yatırmamış olanları takip ederdi. Defterdarın üçüncü icra memuru tahsilat ve ödemelere ilgilenen veznedar başıdır. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardı. Baş defterdarın icra memurlarından dördüncüsü sergi nâzırı beşincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine ile ilgili işlerin defterini tutuyorlardı.
Defterdar tabiri 1838 senesinde ilân edilen Hatt-ı Hümâyun gereğince terk edilerek yerine “Mâliye Nezâreti” tabiri kullanılmıştır.

Kazasker (Kadıasker): Divandaki davalara bakardı. Kadı ve müderrisleri atardı. Şeyhülislam divana direkt üye olmadığından İlmiye sınıfından olması sebebiyle divanda ilmiye sınıfının temsilcisiydi. Osmanlı Devleti’nde askerî ve hukukî işlerden sorumlu olan (bugünkü adalet bakanlığı gibi) kadıaskerlik teşkilâtı gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Hz. Ömer tarafından ordugâh şehirlerine tayin edilen kadılar sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet taşıyorlardı. Bu sebeple kadıaskerliğin Hz. Ömer tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Abbasîlerde de görülen bu mansıb (makam rütbe) Harzemşahlarda Anadolu Selçukluları’ nda Eyyubilerde Memlûklülerde ve hatta Karamanlılarda da vardı.

Kadıaskerlik Osmanlı ilmiye teşkilâtı içinde önemli bir mevki idi. Kadıasker terkibindeki “asker” kelimesi müessesenin özelliği açısından önem taşır. Zira Şeyhülislâmlıktan takriben bir asır kadar önce (80 sene) kurulmuş olan müessesenin kuruluşunda devletin asker ve onların ihtiyaçlarını karşılamada titizlikle hareket ettiğini göstermektedir. Bununla beraber Divân-ı Hümâyun azası olan kadıaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sınırlı değildi. Kadıaskerler aynı zamanda bütün sivil ve adlî işlere de bakıyorlardı. Onlar belli seviyedeki bazı kadı ve nâiblerin tayinlerini de yapıyorlardı. Divan toplantılarında vezir-i âzamın sağında vezirler solunda da kadıaskerler yer alırdı.

Fâtih Sultan Mehmet’in son senelerine kadar yalnız bir kadıaskerlik vardı. Hudutların genişlemesi ve işlerin çoğalması yüzünden 1481 yılında biri Rumeli diğeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı ve Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti.

Protokole göre daha üstün addedilen Rumeli kadıaskerleri ile daha aşağı bir mevkide bulunan Anadolu kadıaskerinin vazifeleri kanunnamelerle belirlenmişti. Buna göre Anadolu’da bulunan müderris ve kadıların tayini Anadolu kadıaskerinin Rumeli’de bulunan müderris ve kadıların tayini de Rumeli kadıaskeri tarafından yapılmaktaydı. Görüldüğü gibi müessesenin görevleri eğitim ve yargı teşkilatının idaresi ordu ve askerî zümrenin gerek barış gerekse savaş sırasında hukuki ihtilaflarının (ayrılık) giderilmesi ve davalarının görülmesi şeklinde iki ana grupta toplanabilir.

Divân’daki davaları dinleyen kadıaskerler Salı ve Çarşamba hariç olmak üzere her gün kendi konaklarında divân kurup kendilerini ilgilendiren şer’î ve hukukî işlere bakarlardı. Kadıaskerlerden her birinin tezkireci ruznamçeci matlabçi tatbikçi mektupçu ve kethüda olmak üzere yardımcıları bulunurdu. Ayrıca her birinin davalı ve davacıyı divâna getiren yirmişer yardımcısı bulunmaktaydı.

Padişah sefere çıktığı zaman kadıaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padişah sefere gitmediği takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda şer’î muameleleri görmek üzere onların yerine “ordu kadısı” tayin edilip gönderilirdi. Aynı şekilde padişahlar Edirne’ye gittikleri zaman onlar da padişahla birlikte gider ve akdedilen divân oturumlarına iştirak ederlerdi. Bu müessese Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etmiş Osmanlı hükümeti ile birlikte o da tarihe mâl olmuştur.

Şeyhülislam: Şeyhülislam Divân-ı Hümâyun üyesi değildi; ancak kendisinden bilgi alınmak üzere divana çağrılabilirdi. Dini konularda yüksek yetkilere sahip olan kişiydi. Bir işin dine uygun olup olmadığını belirleyen fetvayı verirdi. Örneğin Osmanlı ordusu için savaştan önce Fetva çıkarırdı. (Günümüzdeki Diyanet İşlerine benzetebiliriz.) Divana direkt katılmaz, çağrılırsa giderdi.

Kaptan-ı Derya; Denizcilikte atamaları yapardı, hüküm yazma ve tuğra çekme yetkisi vardı. Derya kalemine bağlı tımarların dağıtımını yapardı. (Günümüzde amirale benzetebiliriz.) Vezirse ve İstanbul da ise divana katılabilirdi. Osmanlı Devleti’nde bahriye(deniz Kuvvetleri) teşkilatının en büyük amiri ve donanmanın başkumandanıdır. Denizciliğin gelişmesi ile vezirlik verilen kaptan-ı derya Divan-ı Hümayun üyesi olarak merkezde bulunduğu zamanlarda divan toplantılarına katılmıştır. Divan-ı Hümayun’da kendisine havale olunan bahriye teşkilatı ile ilgili meselelerle ilgilenirdi. Bahriye teşkilatındaki tayinler kaptan-ı derya tarafından yapılırdı. Önemli işleri vezir-i âzama arz ederdi. Bahriye ile ilgili işler için hüküm yazmaya ve tuğra çekmeye yetkisi vardı.

Yeniçeri Ağası; İstanbul’un güvenliğinden sorumluydu. Yeniçerilere emir verirdi. Divan toplantılarına katılabilme yetkisi vardı. (Günümüzde İstanbul Genel Müdürlüğüne benzetebiliriz.) Vezirse ve İstanbul da ise divana katılabilirdi. Yeniçeri ağası yeniçeri ocağı ve acemi ocaklarından sorumlu tek kişidir. Yine divanda görevli olan rikâb-ı hümayun ve özengi ağaları denen ağaların reisidir. Böylece Divan-ı Hümayun toplantılarının teşrifatında çok önemli bir rolleri vardır. Yeniçeri ağası vezirlik rütbesi olursa Divan-ı Hümayun üyesi olarak toplantılara katılabilmekteydi. Yeniçeri ağasının arza çıkma yetkisi vardı. Eğer vezirlik rütbesi varsa divan üyeleri arasında arza iki kez çıkma imkanına sahip tek kişi oluyordu. Divan toplantılarında ocağa ait işlerle ve İstanbul’un asayişi ile ilgili konularla ilgilenirdi.

Rumeli Beylerbeyi: Osmanlı Fetih sahası olan Rumeli’nin en yüksek rütbeli komutanıydı. Bu nedenle vezirse ve İstanbul da ise divana katılabilirdi.Beylerbeyi hem askeri hem de idarî amir olarak bulunduğu eyalette padişahın temsilcisidir. İlk beylerbeylik Orhan Bey zamanında ortaya çıkmış Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi olarak ikiye ayrılışının Çelebi Mehmet zamanında gerçekleştiği tahmin edilmekle beraber kesin tarihi bilinmemektedir . Rumeli Beylerbeyi daha kıdemlidir. Rütbeleri yükselince kubbealtı vezirliğine atanıyorlar ve Divan-ı Hümayun’un üyesi oluyorlardı. 1536 tarihinden itibaren vezirlik rütbesi olan Rumeli Beylerbeyi Divan-ı Hümayun üyesi olarak merkezde bulunduğu zamanlarda divan toplantılarına katılmıştır. Bu tarihten önce Rumeli Beylerbeyi Divan-ı Hümayun üyesi değildi .Divan-ı Hümayun’un başlıca üyelerine ilaveten,

Divan-ı Hümayun Tercümanları: İslam’dan kaynaklanan Osmanlı geleneğinde Avrupa dillerini öğrenmek söz konusu bile değildi. Çünkü İslam devletleri ile Hristiyan devletleri eşit sayılmazlar, Avrupa ülkeleri “Dar ül-cihad” veya “Diyar-ı küfr” olarak nitelendirilir, hatta bir Müslüman’ın buralarda uzun süre oturması bile hoş karşılanmazdı. Ayrıca üstünlük duygusuyla padişahlar ve sadrazamlar yabancı elçileri küçümserlerdi. Osmanlılarla Batılılar arasındaki ilişkiyi Divan-ı Hümayun Tercümanları sağlardı.
Son düzenleyen Baturalp; 2 Kasım 2016 23:19 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
Misafir
25 Şubat 2012 17:52   |   Mesaj #7   |   
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Divan-ı Hümayun Üyelerinin Görevleri


Divan-ı Hümayun, devletin siyasi, ekonomik, askeri, mali sorunlarının tartışıldığı ve karara bağlandığı bir meclistir. Bu meclise Veziriazam, Kazasker, Nişancı, Kaptanı Derya, Defterdar, Yeniçeri ağası ve Şeyhülislam katılırdı. Bu kişilerin Görevlerini sıralarsak,

Veziriazam; Padişahtan sonraki en yetkili kişi ve Padişahın vekilidir. Osmanlıdaki örfi hukuk Veviriazam sayesinde düzenlenirdi. Padişah sefere çıktığında yetkisi genişlerdi ve Divan-ı Hümayuna başkanlık yapardı. ( Günümüzde Başbakana benzetebiliriz. ) Padişahın mührünü taşırdı.

Nişancı; Tapu Kadastro ve tımar toprakları kayıtlarını tutardı. Emrindeki kalemlerle yazışmaları düzenlerdi. ( Günümüzdeki İç işleri Bakanına benzetebiliriz. )

Kubbealtı Vezirleri: Bunlar tecrübeli ve yaşlı Devlet adamları arasından seçilirlerdi. Merkezde yedek kuvvet olarak bulunurlar.Acil durumlarda kullanılırlardı. Bilgi ve tecrübelerinden divan toplantılarında yararlanılırdı. (Bunları bu günkü Bakanlara yada danışman olan müsteşarlara benzetebiliriz.)

Defterdar; Anadolu ve Rumeli defterdarı olmak üzere iki defterdar vardı. Hazine ve malların kayıtları ,bütçe ,gelir gider hesabı işleri onun tarafından yapılırdı. ( Günümüzdeki Maliye Bakanlığına benzetebiliriz. )

Kazasker; Divandaki yüksek davalara bakardı. Kadı ve müderrisleri atardı.Şeyhülislam divana direkt üye olmadığından İlmiye sınıfından olması sebebiyle divanda ilmiye sınıfının temsilcisiydi.( Günümüzde Adalet bakanına benzetebiliriz. )

Şeyhülislam; Dini konularda yüksek yetkilere sahip olan kişiydi. Bir işin dine uygun olup olmadığını belirleyen fetva yı verirdi. Örneğin Osmanlı ordusu için savaştan önce veya hükümdar değişikliklerinde Fetva çıkarırdı. ( Günümüzdeki Diyanet işleri’ne benzetebiliriz. )Divana direkt katılmaz ,çağrılırsa giderdi.

Kaptanı Derya; Denizcilikte atamaları yapardı, hüküm yazma ve tuğra çekme yetkisi vardı. Derya kalemine bağlı tımarların dağıtımını yapardı. ( Günümüzde amirale benzetebiliriz. ) Vezirse ve İstanbul da ise divana katılabilirdi.

Yeniçeri Ağası; İstanbulun güvenliğinden sorumluydu. Yeniçerilere emir verirdi. Divan toplantılarına katılabilme yetkisi vardı. ( Günümüzde İstanbul Emniyet Müdürlüğüne benzetebiliriz. )Vezirse ve İstanbul da ise divana katılabilirdi.

Rumeli Beylerbeyi: Osmanlı Fetih sahası olan Rumeli nin en yüksek rütbeli ordu komutanıydı. Bu nedenle vezirse ve İstanbul da ise divana katılabilirdi.
Son düzenleyen Baturalp; 3 Kasım 2016 01:00
Revenger
9 Nisan 2012 18:51   |   Mesaj #8   |   
Revenger - avatarı
Ziyaretçi

Veziriazamın(Sadrazam)


I.Murad döneminden itibaren vezir sayısı artmış ve ilk veziriazam Çandarlı Halil Paşadır.
Bütün tayinler ve aziller,terfiler veziriazamın elindeydi.
Seferlerde idam hükmünü verebilirdi.
Divanın ehl-i seyf (ehl-i kılıç)sınıfını temsil eder.
Sefer zamanında padişahın emri gibi geçerlidir.
Seferde olduğu zaman yerlerine merkezde sadaret kaymakamı bakardı.
Sadece padişahın emri ile katledilebilirdi.
Divan-ı hümayunda neticelenemeyen konuları kendi konaklarında İkindi Divanında görürdü.
Fatihten itibaren devşirmeler ön plana çıkmıştır.
Padişahın altın mührünü taşırdı.
Veziriazam konaklarına Paşa kapusu veye Babıali denirdi.

Kubbealtı vezirleri


Kıdem olarak başta gelen veziriazamın yardımcılığını yapardı.
I.Murat döneminde sayısı 2 yıldırım dönerminde 3 kanuni döneminde 7 olmuştur.
Vezir olmak için sancak beyliği,beylerbeylik ve Rumeli beylerbeyliğinde görev yapmak gerekirdi.

Kadıasker(Kazasker):


Ehl-i Şer-i (ilmiye)sınıfındandır.
1362’de Imurat döneminde kurulmuştur.
Kadıların ve halkın divana getirdiği davaları inceler ve kara verirdi
Kadı,müderris ve müftülerin tayin ve terfilerine yapardı.
Medreseleri yeni bitirenlerin görevlendirmesini yapardı.
Rumeli ve Anadolu kazaskeri olmak üzere ikiye ayrılırdı.
Kendi bölgelerindeki ulemanın işlerini ruznamçe adı verilen kayıt defterine kayderdi.
XVI.yy’dan itibaren önemi azalmış ve şeyhülislamın önemi artarak müderris ve müftülerin tayinini yapmıştır.
Padişah sefere çıktığı zaman o da sefere çıkardı, padişah sefere çıkmazsa sefere yerine ordu kadısı tayin ederdi.

Defterdar:


Ehl-i kalem(kalemiye)sınıfındandır.
Padişahın malının mutlak vekili ve temsilcisidir.
Defterhanenin ve hazinenin açılması görevidir.
Devletin gelir ve giderlerini tespit eder.
Bütçeyi hazırlayıp padişahın onayına sunar.
Kendisine yardımcı olanlara dirlik ve rütbe verilmesini padişaha önerebilirdi.
Anadolu ve Rumeli olmak üzere ikiye ayrılmış daha sonra merkezde şıkkısani adıyla üçüncü bir defterdarlık kurulmuştur.
Emrinde kalabalık bir memur sınıfı vardır ve işlerini bu memurlar ve bağlı bulundukları kalemler vasıtasıyla yürütür.

Bu kalemler
Ruznamçe Kalemi: Devletin tüm gelir ve giderlerini kaydeder, ayrıntılı olarak hazinenin günlük kayıtlarını tutardı.
Maliye Emirleri Kalemi: Maliye ile ilgili emirleri yazar ve bunları ilgili yerlere gönderirdi.
Tarihçi Kalemi: Diğer kalemlerin hazırladığı belgelere tarih koyardı

Bunlardan başka devlet gelirlerinin tahsil edilmesine bakan başbakı kulu,tahsilat işine yardımcı olan veznedarbaşı,hazine işlerine ait defterleri tutan sergi nazırı adı verilen memurlar vardı.

Nişancı:


Ehl-i kalem(kalemiye)sınıfındandır.
Dış ülke hükümdarlarına yazılacak nameleri, vezirlerin menşur ve beratlerini yazar ve incelerdi.
padişahın fermanlarına tuğra basardı
Ülke topraklarının kayıtlarını tutar ve bunları tahrir defterlerine kaydederdi.
Bütün bu işlerinde reisülküttap ve reisülküttaba bağlı kalemler aracılığı ile yürütürdü.bu kalemler şunlardır:

Beylikçi Kalemi (Divan kalemi):
Divanda alınan kararları mühimme adı verilen divan defterine kaydetmek, diğer devletlerle yapılan yazışmaları yazmak ve korumak görevidir.

Tahvil Kalemi(Nişancı Kalemi) : Devlet topraklarının,tımar ve zeametlerin kayıtlarını tutan kalemdir.üst düzey görevlililerin tayin ve terfilerinin kayıtlarını tutardı.

Ruus Kalemi: rütbesi küçük olan devlet görevlililerinin atama ve maaş durumları ile özlük işlerini bakan kalemdir.

Amedi Kalem:Veziriazamın,padişaha ve yabancı ülkelere göndereceği yazılarını ve müsveddelerini hazırlardı.

XVII.yy.dan itibaren diplomasinin önemi artmasıyla birlikte reisülküttap nişancının emrinden ayrılmış ve önemi artmıştır.dış işlerden sorumlu hale gelmiştir.

Kaptan-ı Derya:
Ehl-i seyf sınıfındandır.İstanbul’da olduğu zaman denizcilikle ilgili konularda görüş bildirmek için katılırdı.

Şeyhülislam:
Ehl-i Şeri sınıfındandır.
Divan üyelerinden değildir.çünkü divanda alınan kararlarda fetva verme yetkisine sahip olduğundan siyasi iradenin dışında tutulmuştur.
İlk Şeyhülislam II.Murat döneminde Molla Fenari’dir
Alınan kararların Şer’i hukuka uygunluğunu inceler ve kara verirdi.
Protokolde veziriazama eşitti.
XVI.yy.dan itibaren önemi artmış ve kadı ve müderrislerin tayin ve azil işlemlerini yapmıştır.

Yeniçeri Ağası:


Ehl-i Seyf sınıfındandır.
Divanın daimi üyesi değildir.
Gerektiği zaman toplantılara katılırdı.
Yeniçeri ocağı hakkında bilgi ve düşüncelerini arz ederdi.
Padişahın ve sarayın ve İstanbul’un güvenliğinden sorumludur.
Doğrudan padişaha bağlıdır.
Son düzenleyen Baturalp; 3 Kasım 2016 00:48
22 Ağustos 2012 17:45   |   Mesaj #9   |   
mhmmdcngz - avatarı
VIP **_ŔoąđŚŢąŔ_**

Divan-ı Hümayun

Ad:  Divan-ı_Hümayun.JPG
Gösterim: 20
Boyut:  31.7 KB


Dîvân-ı Hümâyûn, bugünkü Bakanlar Kuruluna benzetilebilir. Dîvân-ı Hümâyûn Osmanlı İmparatorluğu'nda önemli devlet işlerinin görüşüldüğü ve karara bağlandığı yüksek merci.

Diğer Türk ve İslam devletlerinde olduğu gibi, Osmanlılarda da Divan-ı hümayun adı ile bütün mühim devlet işlerinin görüldüğü ve karara bağlandığı bir merci olmak üzere, büyük divan vardı. Osmanlı Devleti'nin merkez teşkilatının üç büyük temel unsurundan biri de, Divan-ı hümayun ve kalemleridir. Diğerleri Bab-ı asafi ve kalemleri ile Bab-ı defteri ve kalemlerinden meydana gelmektedir. Divan-ı hümayunda, imparatorluğa ait siyasi, idari, askeri, örfi, şer’i, adli ve mali işler, şikayet ve davalar görüşülüp, ilgililer tarafından tetkik edildikten sonra, bir karara bağlanırdı. Divan, hangi dil ve millete mensup olursa olsun, her sınıf halka, kadın erkek herkese açıktı.

Devletin idari, siyasi ve örfi işleri doğrudan doğruya; diğerleri, bir müracaat, bir itiraz veya bir lüzum üzerine tetkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan, zulüm gören veya mahalli kadılarca haklarında yanlış hüküm verildiğini iddia edenler, vakıf mütevellilerinin haksız muamelelerine uğrayanlar, idari veya askeri amirlerden şikayeti olan herkes ve diğer davacılar Divan-ı hümayuna bizzat başvururlardı. Bütün davalar burada tarafsızlıkla görülürdü. Ayrıca, harp ve sulh gibi kararlar divanca verildiği gibi, bütün mühim devlet işleri de burada müzakere edilir ve neticelendirilirdi.

Divanda bitmeyen veya padişaha arza muhtaç olmayan gerek resmi ve gerek hususi işler, padişahın mutlak vekili olan Divan-ı hümayun, mutat toplantılarından başka, kapıkulu askerlerine ulufe dağıtımı için üç ayda bir fevkalade olarak toplanırdı. Gelen yabancı elçiler de, bu vesile ile sadrazamla görüşürler ve daha sonra padişahın huzuruna çıkarlardı. Buna, Galebe Divanı denirdi. Padişahın, tebaasıyla ve bilhassa askeri sınıflarla vasıtasız olarak görüşmesi gayesiyle, tahtın, Babüssaade denilen, sarayın üçüncü kapısı önünde kurulması suretiyle akdedilen olağanüstü toplantılara ise, Ayak Divanı denirdi. Ayak divanları, ekseriya ihtilal veya karışıklık zamanlarında olurdu. Hükümdar, burada halkla veya askerle doğrudan doğruya temas eder, dertlerini dinlerdi. Ayak Divanının, mühim ve acele işleri müzakeresi ve derhal bir karara varılması için, hükümdarın veya serdar-ı ekremin başkanlığında, saray dışında ve mesela sefer zamanlarında ordunun bulunduğu yerde toplandığı da olurdu. Bu sırada müzakerelere, yalnız devlet adamları ve tecrübeli komutanlar katılırdı.
Osmanlı Devleti'nde acil ve öenmli durumlarda, padişahında katıldığı divan, toplantılarına verilen isim. Padişah hariç, divanda bulunanlarin hepsinin ayakta durarak karar almalari sebebiyle bu tür toplantilara ayak divani denilmistir.

Bu divanda üzerinde durulan is derhal bir karara baglanirdi. Eger bu divanin padisahin bulun madigi bir yerde, mesela seferde toplanmasi gerekirse; o zaman sadrazam ve serdar-i ekrem dîvana baskanlik yapardi. Saray daki ayak dîvanlarinda padisahin oturmasina padişahlar başkanlık ederlerdi. Daha sonra padişah adına veziriazamlar başkanlık etmişlerdir. Padişah nerede bulunursa, divan orada toplanırdı. Yalnız veziriazam seferde bulunurken, büyük divan onun başkanlığında toplanırdı. Fatih zamanında da divan her gün toplanmakta olup, haftada dört gün padişahın huzaruna arza girilirdi. Divan-ı hümayun toplantıları, 16. yüzyıldan sonra haftada dört güne inmiştir. Tarihçi Gelibolulu Mustafa Ali’nin yazdığına göre, Mihr-ü Mah adlı eserini şehzade İkinci Selim’e takdim ederek divan katibliği vazifesine atandı. Daha sonra Şam beylerbeyi Lala Mustafa Paşanın divan katipliğine tayin edildi. Mustafa Paşanın Mısır beylerbeyi olması ile birlikte Mısır’a gitti. Bir süre sonra Üçüncü Murad zamanına kadar, haftada dört gün divan toplanır ve bu divan toplantılarından sonra dört defa da arza girilirken, dört defa arza girmek çok görüldüğünden, arz günleri, ikiye indirilmiştir.

Toplantı, Cumartesi, Pazar, Pazartesi ve Salı günleri yapılırdı. Bu dört günde, Divan-ı hümayun üyeleri, saraya gelip işlere bakarlardı. Pazar ve Salı günleri müzakerelerden sonra veziriazam ile diğer vezirler, kazaskerler ve defterdarlar, Arz Odası'nda padişahın huzuruna kabul olunarak, divan işleri hakkında her biri ayrı ayrı izahat verirdi. Divan heyetine, vezir rütbesinde olmadıkça, Yeniçeri Ağası katılamazdı. Vezir olmayan Yeniçeri Ağası, arz günlerinde divan üyelerinden önce arza girip, Yeniçeri Ocağına dair söyleyeceğini söyler, sonra maiyetiyle beraber, ağa kapısına girerdi. Yeniçeri, Hıristiyan çocuklarından devşirme yöntemi ile yetiştirilen askerdir. I. Murat'ın veziri Çandar Hayrettin Paşa'nın yardımıyla kurduğu bu sistem de, devlet kendi Hırıstiyan tebasından ve bazen eline düşen harp esirlerinden bazı çocuklara el koyuyordu. Acemi Oğlanı denilen bu çocuklar, önce bir tür köylü ailesinin yanına veriliyordu.

Dördüncü Mehmed’in padişahlığı ve Fazıl Ahmed Paşanın sadrazamlığı zamanında, evvela Avusturya ve sonra Leh seferleri dolayısıyla padişah Edirne’de bulunduğundan, divan müzakerelerini, yalnız arz günlerine inhisar ettirerek, haftada iki gün, yani Pazar ve Salı günleri toplanması kararlaştırılmıştı. Padişah, 1677’de İstanbul’a gelince, yine aynı surette haftada iki gün olarak devamı emredilmişti. Bu durumda devlet işleri, yavaş yavaş sadrazamların İkindi Divanı'na yükletilmiş oluyordu. İkinci Ahmed’in saltanatının son senelerinde, haftada iki gün toplanan divanın azlığı ve iş sahiplerinin mağduriyeti göz önüne alınarak, bu hükümdarın emriyle, divan toplantıları yine haftada dört gün olmuştu.

Divan toplantılarının, 18. yüzyıl başlarında, Üçüncü Ahmed Han zamanında, haftada ikiye ve sonra bire indiği görülmektedir. Daha sonraki devirlerde divan toplantıları, büsbütün terk edilerek işlerin halli sadrazam divanına bırakılıp, padişahların iradeleri alınmak için, hükümdara telhisçi gönderilmek suretiyle, Paşa Kapısı'nda görülür olmuş ve divan akdi üç ayda bir, kapıkulu ocaklarına maaş verme ve yabancı elçi kabulü şekline dönüşmüştür.

Divan-ı hümayunun Topkapı Sarayı'nda Kubbealtı denilen binasını, Kanuni Sultan Süleyman zamanında veziriazam Damad İbrahim Paşa yaptırmıştır. Bundan evvel, sonradan Eski Divanhane denilen başka bir divan toplantısı yeri bulunmaktaydı. Divan-ı Hümayun binası, ikinci yer veya alay meydanı denilen orta kapı ile Babüssaade arasındaki sahada sol kısımdadır. Kubbealtı veya Divan-ı hümayun binası, esas itibariyle, üç kubbe altındadır. Bu üç kubbeden birisi, divan üyelerinin toplandığı müzakere salonudur. Burada, üyelerin oturacağı yerler bellidir. Bu salonda veziriazam ile diğer vezirlerin oturdukları yerin üstünde, padişahların divan toplantılarını gizlice dinledikleri “Kasr-ı Adl” denilen kafes pencereli yer bulunmaktadır. Divan-ı hümayun, 18. yüzyıldan sonra önemini kaybetmesine rağmen, büsbütün ortadan kaldırılmayarak, imparatorluğun sonuna kadar muhafaza edilmiştir.

Divan-ı Hümayun Üyeleri


Veziriazam (Sadrazam)
Osmanlıların ilk devirlerinde, veziriazamlar, ilmiye sınıfından gelmişlerdir. Padişahın mutlak vekilidirler. Kanunnamelerde yazıldığına göre veziriazamlar, imparatorluktaki ilmiye tevcihleri (görev, rütbe veya makam verme) de dahil olmak üzere, bütün tayin ve aziller, katiller, terfi ve ilerlemelerde, birinci derecede merci olup, her iş onun emir ve müsaadesiyle olurdu. Sefer dışındaki zamanlarda vezir, kazasker ve şeyhülislam gibiler hakkındaki muamelelerde, padişahın muvafakati alınırdı. Sadrazamlar sefere gittikleri zaman, devlet merkezindeki işleri görmeleri için, vekil olarak bir veziri kaymakam bırakırlardı. Buna “Rikab-ı Hümayun” veya “Sadaret Kaymakamı” denilirdi. Sadaret kaymakamı da, gerek Divan-ı hümayunda, gerekse Paşa Kapısı'nda divan toplandığı zamanlarda görülen işleri, müstakil defterlere yazdırır, buna da Rikab Defteri ismi verilirdi. Divan-ı hümayun üyelerinin seferde bulunması halinde, bu divanlara vekilleri gelirdi.

Kubbe vezirleri


Veziriazamdan sonra gelen diğer vezirler ikinci vezir, üçüncü vezir, dördüncü vezir vb. şekilde adlandırılırdı ve sayıları yediye kadar çıkabilirdi. Divan müzakerelerinde ve siyasi herhangi bir işin hallinde de tecrübeli devlet adamları olan bu kubbe vezirlerinin fikirlerinden istifade edilirdi.
On yedinci yüzyılın başlarından itibaren defterdar, nişancı ve kaptan paşaların vezirlikleriyle beraber, vezirlerin adedi artmıştır. Hatta bazı beylerbeyliklere tayin edilen kişilere de vezirlik rütbesi verilmiştir.

Kazasker (Kadıasker)


1480 tarihine kadar bir adetken bu tarihten sonra Rumeli ve Anadolu kazaskerlikleri ismiyle iki olmuştur. Yavuz Sultan Selim zamanında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun fethi üzerine, 1516’da Arap ve Acem Kazaskerliği ismiyle, üçüncü bir kazaskerlik kurulmuş, Diyarbekir de bu kazaskerliğe merkez olmuştur. Daha sonra Suriye ve Mısır’ın da ilhakıyla, Arap ve Acem kazaskerliği, merkeze nakledilmiştir. 1518’den sonra da lağvedilmiş ve kazaskerlik tekrar ikiye inmiştir. Kazaskerler, divanda, şer’i meselelere bakarlardı.

Nişancı veya Tevkıi


Devlet kanunlarını iyi bildiğinden, gerektiğinde bu meseleler hakkında fikri alınırdı. Divandan padişah adına sadır olan (çıkan) fermanlara tuğra çekmek de, bunların göreviydi. Divan üyesi olmasına rağmen, vezir rütbesinde olmadıkça, arz günlerinde padişahın huzuruna giremezlerdi. Defterhane'deki tahrir defterine, bizzat nişancılar yazı yazabilirdi.

Defterdarlar


Osmanlı devlet teşkilatında, Dîvân-ı Hümâyûn üyelerinden olup, pâdişâh adına yazılacak fermanlara, beratlara, nâmelere, hükümdârın imzâsı demek olan tuğrayı çekmekle görevli memur. Bâzı târihî kaynaklarda “muvakkî, tevkıî ve tuğrâî” isimleriyle de anılır. Pâdişâhın emrini ihtivâ eden ve baş tarafına tuğra çekilmiş vesikalar, Osmanlı teşkilât dilinde “Nişan-ı şerîf-i sultânî, nişan-ı hümâyûn, tuğra-i garrâ-i hakânî, tevki-i hümâyûn, tevki-i refî” gibi isimlerle anılırdı.

Fatih Kanunnamesi’ne göre defterdar, padişahın malının vekilidir. Defterdarlık teşkilatına “Bab-ı Defteri” de denilir. Başdefterdardan sonra Anadolu mali işlerini görmek için Anadolu Defterdarı geliyordu. Yavuz Sultan Selim devrinde, buraların mali işlerini görmek üzere, Halep’te bir defterdarlık daha kuruldu. Fakat bu, devlet merkezinde değildi. On altıncı yüzyıl ortalarında, devlet merkezinde, Şıkk-ı Sani adı ile bir defterdarlık daha kurulmuştur. Bu şekilde Başdefterdar, Anadolu Defterdarı ve Şıkk-ı Sani isimlerinde üç defterdarlık olmuştur.
Divan-ı hümayun, sabah erkenden toplanır ve kuşluk zamanına ve bazen de öğleye kadar devam ederdi.

Divan-ı hümayuna gelecek olan devlet adamları, sabah namazını çoğu zaman Ayasofya Camii'nde kılar, Yeniçeri ocağı ile süvari bölük ağaları ve bir miktar yeniçeri, sarayın Bab-ı Hümayun denilen ve Ayasofya Camii'ne bakan kapısı önünde iki sıra üzerine dizilirler, divan erkanı, namazdan sonra buradaki yerlerini alırlardı. Bu sırada duacı dua ettikten sonra Bab-ı Hümayun kapıcıları, kapıları açarlardı. Divan-ı hümayunda, divan üyelerinden başka reisülküttab, çavuşbaşı, kapıcılar kethüdası, büyük ve küçük tezkireciler ve tercümanlar hizmet görürlerdi. Divanda nişancı, tuğra çekilmesi lazım gelen ferman, berat, menşur gibi evraka tuğra çekerdi. Örfi işleri ise, veziriazam kararlaştırırdı.

On sekizinci yüzyılın son çeyreğinden itibaren,Osmanlı kabinesi şu şekilde teşekkül ettirilmiştir.


  • Sadrazam
  • Sadaret Kethüdalığı: 1835 yılında, Umur-ı Mülkiye Nezareti ve 1837 yılında Dahiliye Nezareti olmuştur.
  • Reisülküttaplık: 1836 yılında, Umur-ı Hariciye Nezareti olmuştur.
  • Defterdarlık: 1838 yılında, Maliye Nezareti olmuştur.
  • Çavuşbaşılık: 1836 yılında, Deavi Nezareti ve 1870 yılında Adliye Nezareti olmuştur.
  • Yeniçeri Ağalığı: 1826 yılında Seraskerlik, 1908 yılında Harbiye Nezareti olmuştur.
  • Kapdan-ı Deryalık: 1878’den sonra, Bahriye Nezareti olmuştur.
  • Daha sonraları kabineye, Şeyhülislam da dahil edilmiştir.

Divan-ı Hümayun Kalemleri


Divan-ı hümayunda Reisülküttaplık ile onun maiyeti olan beylikçinin nezaretleri altında, Divan-ı hümayun kalemleri bulunmaktaydı.

Amedi Kalemi: Reisülküttabın hususi kalemi olup, aynı zamanda, bütün dış işleriyle meşgul olur ve sadrazamlıkla sarayın irtibatını sağlardı. Padişahın kendisine sadrazam tarafından yazılacak tahrir, telhis ile yabancı devletlerle yapılacak antlaşmalara dair ahidname ve musalahaname (antlaşma, sözleşme, vb.) suretleri, sadrazam tarafından yabancı devletlere gönderilen mektup müsveddeleri ve protokoller, elçi, konsolos, tercüman ve yabancı tüccarlara ait yazışmalar, burada yazılır ve bu kalemde saklanırdı.

Beylikçi veya Divan Kalemi: Divanda müzakere olunup karara bağlanan işlerin, gereken yerlere havalesi ve divan sicillerinin tutulmasıyla vazifeliydi. Ferman ve beratlar burada yazılırdı. Beylikçi, yazı işlerinden dolayı Reisülküttabın emri altında bulunurdu.

Tahvil Kalemi: Bu kaleme, Nişan Kalemi veya Kese Kalemi de denilmektedir. Vezir, beylerbeyi, sancakbeyi beratlarıyla, vilayet kadılarının beratları, zeamet ve timarların kayıtları hep burada tutulurdu.

Rüus Kalemi: Genellikle küçük berat olarak tarif edilir. Vezir, beylerbeyi, sancakbeyi ve vilayet kadısı derecesine çıkmış, ilmiye sınıfı hariç olmak üzere, bütün devlet memuriyetlerine intisab edenlerin (girenlerin) veya kendilerine evkaftan vazife verilenlerin muameleleriyle meşgul olur ve kayıtlarını tutardı. Tahvil ve Rüus kalemleri, bugünkü özlük işlerinin görevini yaparlardı.

Teşrifatçılık Kalemi: Divan-ı hümayundaki mühim vazifelerden biri de teşrifatçılık idi. Gerek sarayda ve Divan-ı hümayunda, gerekse sadrazam konağında yapılan merasimlerde, elindeki defter gereğince protokolü tatbik ederdi.

Vakanüvislik Kalemi: Osmanlılarda vakanüvislik ismiyle resmi bir memuriyet ve kalemin kuruluşu, 18. yüzyıl başında ortaya çıkar. Bu kalem, devlet işlerine ait, verilen vesikaları tetkik ve kaydederdi. İlk meşhur vakanüvis tarihçi, Mustafa Naima Efendidir.

Mühimme Odası Kalemi: 1797 tarihinde çıkan nizamnameyle, divan veya beylikçi kalemlerindeki Mühimme Nüvislerin (yazanların), bir yerde çalışmaları için Mühimme Odası veya Mühimme Kalemi kurulmuştur.

Divan-ı hümayun kalemlerinin şeflerine Hacegan ve bir kalemin en kıdemli memuruna Halife denirdi.

Divan-ı Hümayun Defterleri


Divan-ı hümayunda çeşitli işler hakkında tutulmuş pek çok defter bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemlileri; mühimme, ahkam, tahvil, rüus, name, ahidname defterleridir.

Mühimme Defterleri: Divan-ı hümayunun muntazaman toplandığı zamanlarda her divan toplantısında görüşülen siyasi, içtimai, mali, idari ve örfi kararların kayıtlarını ihtiva eden defterlere “mühimme defterleri” denirdi. Divan toplantılarında zabıt tutma usulü olmayıp, görüşülen işin neticesi, yani karar sureti, divan katipleri tarafından kaleme alınırdı. Bu karar suretini daha sonra reisülküttab gözden geçirip tashih eder ve daha sonra icab eden yere yazılır ve en son olarak nişancı tarafından, hüküm veya fermanın tuğrası çekilirdi. Divan-ı hümayun işlerinin Babıali’ye nakli sırasında, mühimme defterleri de, oraya taşınmıştır. Elde mevcut mühimme defterleri, 16. yüzyıl ortalarından başlamaktadır.

Mühimme defterleri de birkaç çeşittir. Biri normal divan görüşmelerine ait olan defterlerdir. Diğer bir mühimme defteri de “Mektum Mühimme Defteri” olup, adından da anlaşılacağı üzere, gizli yazılan hüküm ve fermanları havidir (içerir). Bunlardan elde mevcut olanlar, 18. yüzyıldan başlamaktadır. Savaş zamanlarında lazım olan defterler, sadrazam ve serdar-ı ekremle (başkomutan) beraber sefere gönderildiğinden, seferdeki görüşmelere ait tutulan mühimme defterlerine “Ordu Mühimmesi” denilmektedir. Sadrazamın seferde bulunması dolayısıyla, devlet merkezinde Rikab-ı Hümayun (Sadaret) Kaymakamının başkanlığı altında toplanan divan veya meclisteki görüşmelere ait tutulan defterlere, “Rikab Mühimmesi” ismi verilmiştir.

Ahkam defterleri: Bazen bir eyalete ve bazen muhtelif eyaletlere ait olarak tutulmuşlardır. Bu defterlerde valilere, kadılara ve saireye hitaben yazılan hükümler bulunmaktadır.

Tahvil defterleri: Bu defterlerin pek çok çeşitleri vardır. Tahvil muameleleri, sadrazamın emrini müteakip en son olarak yapılırdı.

Rüus defterleri: Rüus, genellikle, küçük memuriyet, vazife veya mültezimlere o işin verildiğini gösteren tayin vesikası olarak, küçük berat şeklinde tarif edilmektedir. On altıncı yüzyıl rüus defterlerinde, büyük memuriyetlere ait beratlar da bulunmaktadır. Rüus defterlerinin kadı, mukataat, rikab, vakıf, müderrislik ve zeamet rüusu gibi çeşitleri bulunmaktadır.

Bu belli başlı defterlerin dışında, pek çok Divan-ı hümayun defteri de bulunmaktadır.
Son düzenleyen Baturalp; 3 Kasım 2016 01:09 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
Misafir
9 Ocak 2013 14:24   |   Mesaj #10   |   
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Divan-ı Hümayun



Osmanlı împaratorluğu'nda, padişah sarayında toplanan ve şimdiki Bakanlar kurulu gibi memleketin önemli işlerini gören, bu arada müracaat dilekçelerini de kabul ederek bir çeşit yüksek mahkeme vazifesi de gören kurumdur. Dîvân-ı Hümâyûn , Topkapı SarayındakiKubbealtı dairesinde toplanırdı. Kuruluşu, Orhan Gazi dönemindedir. Devletin ilk zamanlarında devlet işleri ya doğrudan doğruya padişahlar tarafından ya da sadrazamlar tarafından görülürdü. İstanbul'un alınmasından sonra, devlet işlerinin çoğalması, böyle bir divanın kurulmasını gerekli kılmıştır.
Sponsorlu Bağlantılar

Osmanlı Devletinin merkez teşkilâtının üç büyük temel unsurundan biri de, Dîvân-ı hümâyûn ve kalemleridir. Diğerleri Bâb-ı âsafî ve kalemleri ile Bâb-ı defterî ve kalemlerinden meydana gelmektedir. Dîvân-ı hümâyûnda, imparatorluğa ait siyasî, idarî, askerî, örfî, şer’î, adlî ve malî işler, şikâyet ve davalar görüşülüp, ilgililer tarafından tetkik edildikten sonra, bir karara bağlanırdı. Dîvân, hangi dil ve millete mensup olursa olsun, her sınıf halka, kadın erkek herkese açıktı. Devletin idarî, siyasî ve örfî işleri doğrudan doğruya; diğerleri, bir müracaat, bir itiraz veya bir lüzum üzerine tetkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksızlığa uğrayan, zulüm gören veya mahallî kadılarca haklarında yanlış hüküm verildiğini iddia edenler, vakıf mütevellîlerinin haksız muamelelerine uğrayanlar, idarî veya askerî âmirlerden şikâyeti olan herkes ve diğer davacılar Dîvân-ı hümâyûna bizzat başvururlardı. Bütün davalar burada tarafsızlıkla görülürdü. Ayrıca, harp ve sulh gibi kararlar dîvânca verildiği gibi, bütün mühim devlet işleri de burada müzakere edilir ve neticelendirilirdi. Dîvânda bitmeyen veya padişaha arza muhtaç olmayan gerek resmî ve gerek hususî işler, padişahın mutlak vekili olan veziriâzamın İkindi Dîvânı'nda müzâkere edilir ve karara bağlanırdı.

Dîvân-ı hümâyûn, mutad toplantılarından başka, kapıkulu askerlerine ulûfe dağıtımı için üç ayda bir fevkalâde olarak toplanırdı. Gelen yabancı elçiler de, bu vesile ile sadrazamla görüşürler ve daha sonra padişahın huzuruna çıkarlardı. Buna, Galebe Dîvânı denirdi. Padişahın, teb'asıyla ve bilhassa askerî sınıflarla aracısız olarak görüşmesi gayesiyle, tahtın, Bâbüssaâde denilen, sarayın üçüncü kapısı önünde kurulması suretiyle akdedilen olağanüstü toplantılara ise, Ayak Dîvânı denirdi. Ayak dîvânları, ekseriya ihtilal veya karışıklık zamanlarında olurdu. Hükümdar, burada halkla veya askerle doğrudan doğruya temas eder, dertlerini dinlerdi. Ayak Dîvânının, mühim ve acele işleri müzakeresi ve derhal bir karara varılması için, hükümdarın veya serdâr-ı ekremin başkanlığında, saray dışında ve meselâ sefer zamanlarında ordunun bulunduğu yerde toplandığı da olurdu. Bu sırada müzakerelere, yalnız devlet adamları ve tecrübeli komutanlar katılırdı.

Fatih devrine kadar, dîvâna bizzat padişahlar başkanlık ederlerdi. Daha sonra padişah adına veziriâzamlar (Baş Sadrazamlar) başkanlık etmişlerdir. Padişah nerede bulunursa, dîvân orada toplanırdı. Yalnız veziriâzam seferde bulunurken, büyük dîvân onun başkanlığında toplanırdı. Fatih zamanında da dîvân her gün toplanmakta olup, haftada dört gün padişahın huzaruna arza girilirdi. Dîvân-ı hümâyûn toplantıları, 16. yüzyıldan sonra haftada dört güne inmiştir. Tarihçi Gelibolulu Mustafa Âli’nin yazdığına göre, Üçüncü Murad Han zamanına kadar, haftada dört gün dîvân toplanır ve bu dîvân toplantılarından sonra dört defâ da arza girilirken, dört defa arza girmek çok görüldüğünden, arz günleri, ikiye indirilmiştir.

Toplantı, Cumartesi, Pazar, Pazartesi ve Salı günleri yapılırdı. Bu dört günde, Dîvân-ı hümâyûn üyeleri, saraya gelip işlere bakarlardı. Pazar ve Salı günleri müzakerelerden sonra veziriâzam ile diğer vezirler, kazaskerler ve defterdarlar, Arz Odası'nda padişahın huzuruna kabul olunarak, dîvân işleri hakkında her biri ayrı ayrı izahat verirdi. Dîvân heyetine, vezir rütbesinde olmadıkça, Yeniçeri Ağası katılamazdı. Vezir olmayan Yeniçeri Ağası, arz günlerinde dîvân üyelerinden önce arza girip, Yeniçeri Ocağına dair söyleyeceğini söyler, sonra maiyetiyle beraber, ağa kapısına girerdi. Dördüncü Mehmed’in padişahlığı ve Fazıl Ahmed PaşanınAvusturya(II. Viyana Kuşatması) ve sonra Leh seferleriEdirne’de bulunduğundan, dîvân müzakerelerini, yalnız arz günlerine inhisar ettirerek, haftada iki gün, yani Pazar ve Salı günleri toplanması kararlaştırılmıştı. Padişah, 1677’de İstanbul’a gelince, yine aynı surette haftada iki gün olarak devamı emredilmişti. Bu durumda devlet işleri, yavaş yavaş sadrazamların İkindi Dîvânı'na yükletilmiş oluyordu. İkinci Ahmed’in saltanatının son senelerinde, haftada iki gün toplanan dîvânın azlığı ve iş sahiplerinin mağduriyeti göz önüne alınarak, bu hükümdarın emriyle, dîvân toplantıları yine haftada dört gün olmuştu.

Dîvân toplantılarının, 18. yüzyıl başlarında, Üçüncü Ahmed Han zamanında, haftada ikiye ve sonra bire indiği görülmektedir. Daha sonraki devirlerde dîvân toplantıları, büsbütün terk edilerek işlerin halli sadrazam dîvânına bırakılıp, padişahların iradeleri alınmak için, hükümdara telhisçi gönderilmek suretiyle, Paşa Kapısı'nda görülür olmuş ve dîvân akdi üç ayda bir, kapıkulu ocaklarına maaş verme ve yabancı elçi kabulü şekline dönüşmüştür.

Dîvân-ı hümâyûnun Topkapı Sarayı'nda Kubbealtı denilen binasını, Kanunî Sultan SüleymanDamat İbrahim Paşa yaptırmıştır. Bundan evvel, sonradan Eski Dîvânhâne denilen başka bir dîvân toplantısı yeri bulunmaktaydı.Dîvân-ı Hümâyûn binası, ikinci yer veya alay meydanı denilen orta kapı ile Bâbüssaâde arasındaki sahada sol kısımdadır. Kubbealtı veya Dîvân-ı hümâyûn binası, esas itibariyle, üç kubbe altındadır. Bu üç kubbeden birisi, dîvân üyelerinin toplandığı müzakere salonudur. Burada, üyelerin oturacağı yerler bellidir. Bu salonda veziriâzam ile diğer vezirlerin oturdukları yerin üstünde, padişahların dîvân toplantılarını gizlice dinledikleri “Kasr-ı Adl” denilen kafes pencereli yer bulunmaktadır.

Dîvân-ı hümâyûn, 18. yüzyıldan sonra önemini kaybetmesine rağmen, büsbütün ortadan kaldırılmayarak, imparatorluğun sonuna kadar muhafaza edilmiştir.
Son düzenleyen perlina; 3 Kasım 2016 00:42 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
Hızlı Cevap
Mesaj:



Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç