Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 20 Temmuz 2017  Gösterim: 22.349  Cevap: 5

Mısır Sanatı

17 Mart 2009 21:59       Mesaj #1
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

SANAT ve ARKEOLOJİ

Ad:  10.jpg
Gösterim: 5
Boyut:  22.1 KB

Firavunlar döneminde Mısır


Mısır üslubu, İ.Ö. 3000 yılına doğru ortaya çıktı. Mısır sanatının bakış açısı gelenekseldir ve burada, tanrısal kökenli kutsal bir gelenek, en temel toplumsal ve sanatsal değer olarak kabul edilmiştir. Her Mısır sanat yaratıcısı, kendinden öncekilerden daha iyi yapıtlar verdiğini ileri sürer, ama aynı zamanda, güneş-tanrı Ra’nin çağındaki yetkinliği bulmaya da çalışır. Demek ki, kutsal bir sanatı tanımlayan kurallar vardır, ama bunlar bireysel dehaları yok etmez. Nitekim en büyük yapıtlar, zanaatçıların kurallara en fazla boyun eğdikleri parlak çağlarda gerçekleştirilmiştir. Kutsal geometrinin çok önemli bir rol oynadığı mısır sanatı, sanatsal yaratışı yüreklendiren yasalar üzerinde temellenmiştir.
Sponsorlu Bağlantılar

Maddesel yanı bakımından firavunların sanatı, tanrısal yaşamı dile getirmeye yönelir. Kozmik bir anlam taşıyan inek, süt veren ve iyilik saçan bir hayvandır; aynı zamanda da gökyüzüdür, kralları emziren sütannedir. Demek ki, gerçekliğin düzeyleri, birbirinden ayrı değildir. Bundan ötürü, mısır sanatı, yararcı bir sanat olmak ister. Nitekim, güzel bir yapıttan değil, etkili ve işe yarar bir yapıttan söz edilir. Zanaatçı, kendisine hayranlık duyulsun diye yaratmaz; yaptığı iş dünyanın dengesini korumak açısından çok önemli diye düşünüldüğü için yaratır. Bir heykel yapmak, ona can vermektir. Özel bir rahip, sihirli formüller aracılığıyla, heykelcinin üzerinde çalıştığı maddeye can vermekle görevlidir. Mısır eşyasının çoğu üzerinde görülen hiyeroglifler, bir süsleme öğesi değildir. Yapıtın derin anlamını veren, üzerindeki kutsal sözler ya da tanrı sözleridir. Tapınaklar, heykeller ve steller aracılığıyla, tanrılar, yeryüzünde gerçek ve somut varlıklarını bulmaktadırlar ve sonsuz zaman, bildiğimiz zamanı doğurgan kılmaktadır. Burada sözkonusu olan, ülkenin refahı ve insanların ayakta kalabilmesidir.

Zanaatçı, bir devlet görevlisi olduğu için, resmi sanat ile özel ya da bireysel sanat arasında karşıtlık yoktur. Mimar, marangoz, duvarcı ustası, ressam, desenci ya da kuyumcu olsun, her zanaatçı bir meslek topluluğuna bağlıdır. Mısır’da, tüm zanaatçıların piri, Memfis’teki büyük Ptah rahibiydi. En yetkin yapıtlar, ülkenin en iyi zanaatçılarını bir aya getirmiş olan krallık atölyelerinden çıkıyordu. Mısır’da, bireyin yüceltilmesi diye bir şey yoktu, ama buna karşılık zanaatçıya ve yapıtına büyük saygı duyuluyordu; kimi zaman zanaatçı, toplumun yüksek sınıflarına kabul ediliyordu. ister bir tapınağın, ister bir heykelin yapımı sözkonusu olsun, sanatçılar, yaşam öykülerinde, yapıtlarının adını anmaktan onur duyuyorlardı. Bazıları, mezarlarına kendi tasvirlerini koydurttular. incelemeler için yararlı olan geleneksel sınıflandırmalar (mimarlık, heykelcilik, resim vb.), bütün bu yaratma çeşitlerinin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu mısır sanatının "tekleştirici” özelliğini unutturmamalıdır.
Ad:  4.jpg
Gösterim: 5
Boyut:  23.6 KB

Arkeoloji


Champollion’un buluşundan bu yana Mısır’da gerçekleştirilen kazılar, mısır sanatı konusundaki bilgimizi büyük ölçüde genişletti. Bu kazılar, Mısır hükümetinin denetiminde yapılıyordu. Nitekim Mısır'da XIX. yy.'ın başında konsolosluklara bağlı görevliler (bunlar Drovetti, Salt, Anastasi vb. gibi hükümetin resmen tanıdığı kimselerdi), daha sonra Avrupa’nın mısır sanatı konusunda uzmanlaşmış büyük müzelerinin satın aldığı koleksiyonları, Mehmet-Ali’nin verdiği izinle toplayabilmişlerdi. Sistemli bir biçimde yürütülen ve belli bir dereceye kadar bilimsellik niteliği taşıyan kazıların ilk örneğini veren kimse ise, 1858’de Mısır Eski eserler müdürlüğüne atanan Mariette’ti. Mısır anıtlarının korunmasını sağlayan iki resmi daireyi de Mariette örgütlemişti. Bunlar, Eski eserler dairesi ve Müze’ydi. Mariette Memfis'teki Apis boğaları mezarını, yani Serapeum’u ortaya çıkardı, Abydos, Denderah, Karnak ve Tanis'teki kazıları yönetti. Mariette'in 1881 'de ölümünden sonra Gaston Maspero, V.-VI. hanedan firavunlarının yazıtlı piramitlerini incelemeye girişti. 1881'de Deyrül-Bahri'de kral mumyalarının saklandığı gizli bölmeyi buldu. 1882'de, Egypt Exploration Fund'ın (1920'de, Egypt Exploration Society adını almıştır) kurulmasına ön ayak oldu. Bu dernek de, Archae- ological Survey of Egypt, Egyptian Research Account and British School of Arc- haeology gibi, o tarihten bu yana Mısır' da kazı çalışmalarını sürdürdü. 1898’de ise, Institut français d’archöologie orien- tale kuruldu. ABD, Almanya ve İtalya'da kendi kurumlarını kurdular. XIX. yy. sonunda başlayan bu etkinlikler günümüze kadar sürüp geldi.

Mimarlık


Tarihöncesi dönemde idoller, kulübelerde saklanıyor; ölüler, kil levhalarla donatılmış mezar çukurlarına gömülüyordu. İ.Ö. 3200'e doğru gereç olarak kerpici kullanan bir mimarlık ortaya çıktı. Önemli kişiler, bazı bölümleri (mezar odaları, duvarlar, kapılar) taşlarla örülmüş görkemli tuğla yapılara gömülüyordu. Mısır mimarları, başlangıçta gereç olarak kamış, kerpiç, ağaç ve tuğlayı kullanıyorlardı. Taş kullanımının yaygınlaştığı dönemde bile, sanatsal yaratışın kökenlerini belirten bitkisel öğeler anımsanacaktı. Nitekim, kapıların ve pitonların tepelerinde görülen mısır mimarlığına özgü boyunlu korniş, şeritlerle tutturulmuş bir kamış demetinin taş gerece uygulanmış geometrik ve üsluplaştırılmış taklididir. Tuğla ve ağaç, mısır tarihi boyunca, saraylarda, kalelerde, soylu konutlarında ve sıradan mezarlarda kullanıldı. Hafif gereçlerin kullanıldığı bu yapılardan, geriye pek az şey kalmıştır Tapınaklar, kralların ve önemli kişilerin mezarları ise, zamana karşı dayanıklı olduğu düşünülen taştan yapılmıştı. Daha Eski İmparatorluk döneminde, olağanüstü bir mimarlık tekniği ortaya çıktı. Mimarlar, dev boyutlu anıtlar kurmalarını sağlayan büyük taş bloklar kullandılar. Basit araçlardan (çakmaktaşı, sert taş, bakır, bronz aletler; tahta kızaklar, halatlar vb.) yararlanan zanaatçılar, henüz iyice anlaşılmamış kaldırma yöntemleri uygulayorlardı.
Ad:  5.jpg
Gösterim: 5
Boyut:  21.7 KB

Taş duvarlarda harç kullanılmıyor, bloklar mükemmel bir biçimde birbirine uyduruluyordu. Tonoz biliniyor, ancak taş yapılarda yer almıyordu" Bu yapıların boyalı bir süslemeye sahip olduğunu da söylemeliyiz. Tapınaklar ve mezarlardaki "süslemeler” (resimler, yazıtlar, dinsel tören görüntüleri), estetikle olmadığı gibi sanatçının hayal gücüyle de ilintili değildir. Burada sözkonusu olan, ayin kurallarının taşa geçirilmiş gerçek bir örneği ya da ölümsüzlüğe ulaşmış yaşamı yüceltmenin bir aracıdır. Örneğin, piramitlerin içlerinde taşa kazınmış metinlerde, yılanlar, krala zarar vermesinler diye iki parçaya bölünmüştür. Kullanılan gerecin, simgesel bir değeri vardır: altın, kralların tenidir, türkuvaz ise göksel neşeyi dile getirir.
Mısır mimarlığında iki ana yapı türünden çok sayıda örnek vardır: mezarlar ve tapınaklar. Tapınak ile özet konut kavramlarının bir sentezi olan mezar iki temel öğeden oluşur: mezar odası ve tapınma yeri.

Bunlar, Eski ve Orta imparatorluk anıtlarında birbiriyle sıkı bir ilinti içindeydi; ancak mezarı korumak amacıyla yeri gizli tutulmak istenince bu bölümler Yeni İmparatorluk döneminde birbirlerinden ayrıldılar. Petrie, J. de Morgan, Barsanti ve Maspero’nun yaptığı kazılar, Nagada, Kumu’l-ahmer, Beyt-Hallaf ve Sakkare'de, erken dönem mezarlarının ortaya çıkarılmasını sağladı, ilk iki tinit hanedanının mastabaları da Abydos’ta ortaya çıkarıldı (1895'te ve 1903'te, Amelineau'nun ve Petrie'nin kazıları). Sakkare’de ise (1905’te öuibell’in, 1921’den sonra da Firth ve Lauer'in kazıları), büyük kral mezarlarının ilk örneği olan kral Coser’in yedi basamaklı piramidi bulundu. Dâhi mimar imhotep, üst üste inşa edilmiş birçok mastabadan oluşan bu olağanüstü anıtı, I.Ö. 2800'e doğru gerçekleştirmişti. Basamaktı piramit tek başına bir yapı değildir; bir mezar yapıları topluluğunun esas anıtıdır. Bu toplulukta, bir çevre duvarı, çeşitli tapınma yapıları ve bir heb-sed (kralın yeniden canlanması bayramı) avlusu vardır. Bütün bu mimari, ölüler için yapıldığından, bir göz aldatmacasıdır. Piramidi yalnızca bir mezar olarak düşünmemek gerekir.

Piramit, kralın, maddi ölümden sonra ortadan kalkmayan yaşam enerjisi, yani fca’sı için de yapılmıştır. Dünyanın ilk çağlarında okyanustan yükselen tepenin simgesi oan piramit (özellikle Sakkare piramidi), aynı zamanda, gökyüzüne uzanan bir merdivendir. Coser ve imhotep'in ortaya koydukları bu yapıt, dev boyutlu yapılara yer veren bir mimarlık geleneğinin başlangıcıdır Bu gelenek düz piramit tipini yaratan Snefru'nun (IV. hanedan) üç piramidiyle devam eder. Dahşur'daki garip biçimli piramidin yüzleri çift eğimlidir Devasa oran anlayışı ve çok büyük taş bloklann kullanımı, Keops döneminde yapılan ünlü "büyük piramit"te doruk noktasına ulaşır. "Büyük piramit” bu tür anıtların en büyüğü ve en mükemmelidir İlk yapıldığında yüksekliği 146, 60 m’ydi ve perdahlanmış kireçtaşıyfa kaplanmıştı.

Piramitte, biri yeraltında, ikisi yapının içinde üç oda vardır. “Büyük piramit”, Gize’deki üç piramitten biridir; diğer ikisi ise Kefren ve Mikerinos piramitleridir. Bu anıtlar, Kefren piramidinin doğusundaki tapınağa bir rampayla bağlanan vadideki bir tapınağı da kapsayan bir yapı kümesi içinde.yer alıyorlardı. Yapılann bulunduğu alan bir duvarla çevrilmişti; alana firavunun öte-dünyada yolculuk yapmasını sağlayacak büyük kayıklar gömülmüştü. Büyük bir olasılıkla Kefren dönemine tarihilenen ünlü Sfenks de Gize’dedir. Orta imparatorluk döneminde firavunlar, piramitlere gömülmeye devam edildi. Ancak çok daha küçük boyutları olan bu piramitler tuğladan örülmüş ve taşla kaplanmışlardı. Tutmosis I, kendine değişik tipte bir mezar yaptırmaya karar verince, Yeni imparatorluk döneminde önemli bir değişiklik gerçekleşti. Ondan sonra gelen Yeni imparatorluk firavunları da, Libya dağlarında, Teb'de Nil’in sol kıyısında, kurumuş bir akarsu yatağı olan Krallar vadisi’nde (Bi- ban ül-Mulük), yeraltı mezarları yaptırdılar. Mezar odaları, yatağın üstünde yükselen büyük bir doğal piramit biçiminde doruğun eteğinde sıralanmıştı.

Ancak, senyörler ve oradan pek uzak olmayan bir yerde zanaatçılar, kral Mentuhotep'ih Deyr ül-Bahri'deki mezar-tapınağının üzerindeki taş piramitten esinlenerek, kendi küçük mezarlarına da kireçtaşından birer küçük piramit yerleştirmekte gecikmediler; böylece göğe yükselişin simgesini kullanmayı sürdürüyorlardı. Krallar vadisi mezarları iki temel öğeden oluşur; aşağı doğru meyilli dar bir geçit ve bir mezar odası. Bu sonuncusu, sabah yeniden doğmadan önce güneşin çeşitli sınamalardan geçtiği cehennem dünyasına inmesini sağlayan giriş bölümünü simgeliyordu. Bu kral mezarlarının duvarlarında, yeni bir esinin ürünü olan ve yalnızca firavunların kullanabileceği ölülere ait kitaplardan metinler yazılmıştı. Geç dönemde, kimi zaman tapınakların içinde yer alan kral mezarları, hazineler barındırsalar bile (Psusennes'in Tanis'teki mezarı), daha az gösterişliydiler.

Tarihin başlangıcında, sıradan kişilerin mezarları, kimi zaman üzerinde bir tümsek bulunan basit çukurlardı. Daha sonra taş kullanılmaya başlandı. Mezarlar, ölünün yeryüzünde yaşadığı ortamı canlandıran birer sonsuzluk konutu haline geldiler. Eski İmparatorluk'un mastabaları, büyük boyutlara ulaşan önemli anıtlardır. V. hanedan dönemine ait Mereruka mastabası'nda zengin bir biçimde süslenmiş seksen oda vardı. Ölünün canlı bir varlık olarak kabul edilen heykelinin bulunduğu serdap ve ölüler dünyası ile canlılar dünyası arasında iletişim noktası olan yalancı kapı biçimindeki stel mastabaların iki temel öğesini oluşturur. Ölü için burada dua ediliyor, onun daha sonra yaşamasını sağlayan sunular da bu stelin önüne konuyordu. Eski İmparatorluk’un sonundan, Örta imparatorluk'un sonuna kadar, Beni Haşan, el-Berşe, Meir ya da Asuan’da görüldüğü gibi, büyük yeraltı mezarlıkları yapıldığını biliyoruz. Yeni İmparatorluk döneminin Teb mezarları, çoğunlukla ters çevrilmiş T şeklindeydi; bunlar, vezir Rehmere gibi önemli kişilerin mezarları dışında, daha küçük boyutluydu. Daha sonradan bir gerileme görüldü. Bu arada, Geç dönemde, Sait döneminde Teb’de yapılan sayısız odalı büyük el-Assassif mezarlarını unutmamak gerekir. Bunlar, eski mezarlardaki dingin ve aydınlık ortamdan iyice farklı olan tedirgin edici ve marazi görünüm sunar.
Ad:  8.jpg
Gösterim: 5
Boyut:  33.4 KB

Mısır tapınağı halka açık değildir ve her isteyen bu tapınaklarda dua edemez. Kalın çevre duvarlarının ardında sırlarını saklayan tapınak, daha çok, uzmanların yararlandığı büyük bir laboratuvara benzemektedir. Tapınak, tanrının yeryüzündeki evidir. Rahipler de, bu tanrısal gücün tükenmemesini sağlamakla görevli kişilerdir. Böylece tapınak varlığıyla, mimarisiyle, duvarlarındaki yazıtlarla içindeki heykellerle, Mısır'ı her felaketten ve kötülükten korur. Tapınağın taşlarında hayat bulan ayin düzeni ve tanrıbilim, her yönüyle yaşamı korur ve sürdürür. Bir metinden, tapınağın, bütün parçalarıyla evrenin benzeri olduğunu öğreniyoruz. Demek ki bu tür yapılar Mısır'ı, kozmosla uyum haline sokan temel bir öğedir.

Zaten tapınak, dünyanın bir taklididir: zemini yeryüzüdür; sütunları ağaçlardır; etekduvarı üzerindeki lotus, ilk bataklığı belirtir; tavan yıldızlı gökyüzüdür; tapınağın en kutsal yeri ise, ışığın yükseldiği ufuktur. Bir tapınak yapmak, karmaşık dinsel törenlerin yerine getirilmesini gerekli kılar. Şantiye şefi rolünü üstlenen kralın yanında rahipler yer alır. Tapınağın yapılacağı yeri, yönü, gereçleri seçmek gerekir, lamellere simgesel nesler konur, tannya sunulan armağanlar gömülür ve başka anıtlarda kullanılmış taşlardan yararlanılır. Bu, anıtın görünen yanı kadar önemli olan görünmeyen yanıdır. Mısır tapınaklarının hiçbiri tümüyle bitirilmemiştir. Bu yapılar sürekli olarak büyütülmüş, süslenmiş ve yeniden düzenlenmiştir. Örneğin Karnak, devamlı çalışılan geniş bir şantiye özelliğini taşımıştır.

Tapınak, aynı zamanda, mısır ekonomisinin önemli bir öğesidir. Dış avlusunda, dinsel nitelik taşıyan yapılann yanı sıra, rahiplerin konutları, depolar, atölyeler, ambarlar, okullar ve yönetim binaları da yer alır. Tapınaklar, rahiplerin yönettikleri arazilerin de sahipleridir; rahipler, depoladıkları erzakın dağıtımından sorumludur. Tanrılara ve krallara ait tapınaklar arasında klasik bir ayırım yapılmasına rağmen, mısır tapınağının, Yukarı Mısır’da Ptolemaioslar dönemine ait Edfu tapınağı'nda görüldüğü gibi, örnek bir planı (bu planın birçok çeşitlenmeleri vardır) olduğu kabul edilmiştir: tapınağa doğru giden geniş bir yol (çoğunlukla bir dromos); ilk iç avluya (revaklı ya da revaksız) açılan kapının iki yanında yer alan ve tapınağın cephesini oluşturan yüksek pilonlar; sütunlu bir salon; pronaos; kayık odası (törenlerde tanrının heykeli bu kayıkla taşınıyordu); tanrının heykelinin bulunduğu yekpare taş bir naos.

Tapınağın bu en kutsal yerinin çevresinde tapınma odacıkları bulunabilir. Orta imparatorluk döneminde ortaya çıkan bu örnek plan büyük bir olasılıkla daha erken devirlerde de uygulanmıştır. Ancak, bu konuda kesin bir şey söylemek için elimizde yeterince belge yoktur. En eski tapınaklar arasında, Kefren vadisi tapınağı'nı saymak gerekir; bu yapının, T biçiminde bir plana sahip olan sütunlu salonu, geometrik şaşmazlığı ve çok büyük taş bloklann kullanımı bakımından etkileyicidir. V. hanedanla birlikte kraliyet güneş tapınakları ortaya çıktı. Bunlar, hiç kuşkusuz, güneşin kutsal kenti He liopolis’teki büyük tapınağı örnek alırlar.

Ancak, çok harap durumda bulunmaları, incelenmelerini zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte, bu yapıların ortasında, önünde tapınma törenlerinin yapıldığı büyük bir dikilitaş bulunduğu bilinmektedir. Orta İmparatorluk tapınakları konusunda da çok az bilgimiz vardır. Bunun nedeni, XVIII. hanedan firavunlarının genişletmek ya da onarmak amacıyla bu yapıları yıkmış olmalarıdır. Bir tek istisna, hayranlık verici çizgileriyle dikkati çeken, Karnak'taki Sesostris sunak-tapınağı'dır. Bu yapı, fransız mimar Henri Chevrier tarafından, Karnak'ın üçüncü pilonunun temellerindeki devşirme taş bloklar kullanılarak yeniden inşa edilmiştir, Naville ve Winlock'un Deyr ül-Bahri'deki kazıları ve polonyalı bilginlerin çalışmaları, Mentuhotep III tapınağı'nın daha iyi tanınmasını sağlamıştır.

Yeni İmparatorluk döneminde çok sayıda tapınak inşa edildi. Bunların en özgünü, mimar Senmut'un yaptığı Deyr ûl-Bahri’deki kraliçe Hatşepsut (XVIII. hane dan) tapınağıdır. Revaklarla çevrili taraçalarıyla, sunağa doğru yükselen ve ana eksen üzerinde yer alan rampasıyla, yanında bulunduğu yarın düşey eksenini vurgulayan genel çizgileriyle, bu tapınak benzersiz bir yapıttır. Bu dönemin başyapıtlan, Karnak (ilk yapı Orta İmparatorluk ile Tutmosis I dönemi arasında gerçekleştirilmiş ve tapınak daha sonra güneye doğru genişletilmiştir), Luksor, Abydos, Ramesseum (Ramses ll'nin mezar tapınağı; depolar ve ambarlar hâlâ görülmektedir) ve Medinet Habu'dur (Ramses lll'ün mezar tapınağı). Mısır’da bulunan sütunlu salonların en büyüğü, Karnak’ta yer alır (103 m x 50 m; 134 sütun). Hapu’nun oğlu mimar Amenhotep’in yaptığı büyük Amenofis III tapınağı’nın günümüze ulaşmaması büyük bir kayıptır (geriye yalnızca Memnon kolosları kalmıştır). Kral Akhenaton tarafından tanrı Aton onuruna yaptırılmış olan büyük Amama tapınağı ise, çok değişik bir yapıdır Tanrısal ışığın önünde hiçbir engel bulunmaması gerektiğinden bu tapınak bir dizi açık avludan (sütunlu salonun dışında) oluşur. XIX. hanedan döneminde, Nübye’de birçok tapınak yapıldı (özellikle kayalara oyulmuş speolar). Bunların en ünlüleri, Ebu-Simbel'deki iki tapınaktır; "büyük tapınak”, Harahtis, Amon, Ptah ve tanrılaştırılmış Ramses H'ye, küçüğü ise karısı Nefertari'ye adanmıştır.

Günümüze en iyi durumda ulaşan mısır tapınakları, Ptolemaioslar döneminde yapılmış olanlardır. Bunların çoğunun yapımına, XXX. hanedan zamanında, Nektanebo’nun hükümdarlığı sırasında başlanmıştı. Bu büyük yapılar arasında, Kom -Ombo, Edfu, Esneh ve Denderah tapınaklarını saymak gerekir. Yapıların duvarları, büyük önem taşıyan dinsel ve mitolojik metinlerle kaplıdır. Bu tapınakların çevre duvarlarının içinde özellik taşıyan bir yapı, çocuk-tanrının doğuş törenlerinin yapıldığı mammisi de yer alır.


Son düzenleyen Safi; 20 Temmuz 2017 01:29


27 Nisan 2009 17:02       Mesaj #2
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın
Ad:  2.jpg
Gösterim: 5
Boyut:  4.8 KB

Heykel


Mısır heykellerinin çoğu mezar anıtlarından kaynaklanır. Çağlara göre önemli çeşitlenmeler göstermesine rağmen, bu heykel sanatının temel özelliği, temalardaki ve üsluptaki sürekliliktir. Mısır heykelcisi, cansız bir biçime can veren kişidir. Ölünün heykeli üzerinde, ağız açma törenleri uygulanır. Heykel, ölüye ölümsüz bir yaşam sağlayacak olan ikinci bir beden gibidir. Yaratıcı güçlerin dayanağı olan heykel zaten, "altının yeri” adıyla anılan atölyelerde gerçekten dünyaya getirilmiştir.

Heykel ve heykelciklerin yapımında, ağaç, taş, bronz, altın ve fayans kullanılır. Zamana dayanmaları gereken canlı tasvirlere en elverişli gereç ise taştır. Mısır heykellerinin çoğu, soylu görünümleriyle, dingin yüzlerin kıpırtısızlığıyla dikkati çeker. İleriye atılmış sol ayak, ağır bir yürüyüşü belirtir. Bu heykellerde, kasılmış gövdeler, düzensiz hareketler yoktur. Tanrı heykelleri, yaratıcı güçlerin yeryüzündeki Giraudon barınaklarıdır. Mikerinos üçlüsünde görüldüğü gibi, krallar, tanrılarla bir aradadır; heykelleriyle de, tapınaklarda yaşarlar. Sıradan kişilerin de pek çok heykeli vardır, ama bunların hepsi, aynı nitelikte değildir. Bu heykeller tapınaklarda kutsandığı zaman birey, onların aracılığıyla, tanrıya yapılan sunulara katılmış olur. Eski İmparatorluk dönemi heykellerinde, görkemli bir gerçekçilik göze çarpar. Kral heykelleri, firavunların yüceliğini, ağırbaşlı saygınlığını, şaşılacak biçimde dile getirir. Sıradan kişilerin heykellerinde de buna öykünülmüştür. Coser'in (III. hanedan) heykeli bu alanda görülen ilk başyapıttır. Tahtına oturmuş olan ve bir şahin tarafından korunan Keops’un heykeli ise, bu sanatın doruğunu oluşturur. Bu arada, Kahire ve Paris'teki kâtip heykellerini, Anhaf'ın büstünü, Şeyhül-Beled ağaç heykelini, Rahotep çiftini ve Pepi l'in bakır heykelini de (Kahire müzesi) saymak gerekir. Firavun tasvirlerinin insani bir görünüm kazandığı Orta İmparatorluk döneminde de aynı soylu üslup kaygısı sürüp gitmiştir.

Örneğin, Sesostris III ya da Amenemhat IH' ün ciddi ve trajik yüzlerinde, hükümdarların karakterleri çok daha iyi belirir. Yeni imparatorluk döneminde özellikle sfenksler ve dev heykeller güçlü ve incelikli bir görünüm kazanır. Amenofis III döneminde incelik klasikleşir. Amarna heykelciliğinde ise, geleneksel kurallardan bir ölçüde ayrılma görülür. Burada sözkonusu olan üslubun klasik kurallarından uzaklaşma değil, gövdelerin çarpıtılması ve dışavurumcu eğilimlerin kendini göstermesidir. Ramsesler döneminde de başyapıtlar ortaya konmuş, ancak heykelcilik yavanlaşma ve hantallaşma eğilimi göstermiştir. Arkaizme düşkün olan Sais dönemi heykelciliği, gerçekçilik ile idealizm arasında kararsızdır. Burada, sadelik arayışına, sert taş işleme hüneri eşlik eder. Bronz heykeller gittikçe daha fazla sayıda yapılır ve Louvre'daki kraliçe Karamama ile doruğa ulaşır. Ptolemaioslar döneminde, Mısır ve yunan etkileri birbirine karışır İ.S. III. yy.'da mısır heykelciliği kesin olarak ortadan kalkar.

Desen, alçakkabarima ve resim


Desen, tam anlamıyla bir mısır sanatıdır. Desen sanatı, yetişecek sanatçının, "kareleme" denen ve uyumlu şekiller çizmeyi sağlayan oranlar sistemi konusunda bilgi edindiği okulda öğreniliyordu. Öğrenciye ayrıca, yüzyıllar boyunca pek az değişikliğe uğramış olan ve kurallara dayanan bir repertuvar da (din, savaş ya da günlük yaşam sahneleri) öğretiliyordu. Mısır desen sanatı, değişmez kurallarıyla ün kazanmıştır: düşey eksenlilik yasası, önden ve yandan görünümün bir arada bulunması (baş profilden, göz ve omuzlar önden, beden profilden görülür), perspektifin kullanılmaması. Bunlar rasgele benimsenmiş kurallar değildir; deseni yapan sanatçı canlandırdığı varlığı en ayrıntılı biçimde vermek zorundadır. Görünüş önemli değildir. Önemli olan, desenle canlandırılacak konuyu çok iyi tanımak ve onu diğer varlıklardan ayıran temel özellikleri vermektir. Göreliyi ve aldatıcı yanları göz önüne almayan desen sanatçısı, ölümsüzleştirmek için gerçeği yeniden yaratır. Bu konuda inanılmaz bir başarı gösterir; çünkü, sayılıp döküldüğünde gerçekten şaşırtıcı görünen kurallar, yapıtlar seyredildiğinde gözü hiçbir zaman rahatsız etmez. Sanatçı, toplumsal düzen içinde, efendiyi her zaman büyük boyutlarda, ona bağlı hizmetkârları da daha küçük olarak betimler. Öte yandan mısır yazısı, kimi zaman gerçek sanat yapıtları olarak ortaya konmuş hiyerogliflerden oluşmuştur. Bu hiyerogliflerin büyülü bir özelliği vardır; şeritler ya da sütunlar halinde düzenlenmeleri, rastlantıya bırakılmamıştır. Eski Mısırlılar’dan kalan nesnelerin çoğunun üzerinde yer alan bu hiyeroglifler, onlara bir anlam kazandırır ve işlevlerini belirtir.
Ad:  9.JPG
Gösterim: 5
Boyut:  26.4 KB

Mısır desen sanatçıları, hayvan resmi çizme konusunda çok ustaydılar. Örneğin balık avı resimlerinde görülen balıkların cinsleri kolayca saptanabilmektedir. Böylece, şaşırtıcı bir canlılığı ve şaşmazlığı olan bu desenler sayesinde, firavunların topraklarında yaşayan hayvanların ve bitkilerin hangileri olduğu öğrenilebilmiştir. Yeni imparatorluk döneminin av ve savaş sahnelerinde görüldüğü gibi, ayrıntıya verilen önemin, büyük kompozisyonların yapılmasına zararı dokunmamıştır. Desen "kuralları" da, çeşitli anlatım biçimlerini benimseyebilmiş olan sanatçıların yaratıcı dehasını sınırlandırmamıştır. Ayrıca çömlek parçaları üzerine çizilmiş çok serbest desenlerin de gösterdiği gibi, mısır desen sanatçıları, perspektif ya da hareket düşüncesini eserlerinde çok iyi yansıtabiliyorlardı.

Duvar kabartması, mısır sanatında büyük yer tutar. Kabartmalara, tapınaklarda, mezar odalarında, stellerde rastlanır. Genelde çokrenkli olmalarına karşın kabartmalar, resim ve heykelden çok desene yakındır. Genel bir kurala göre (istis-, naları vardır), anıtların dışının çukur şekillerle. içinin de kabarık şekillerle süslenmesi gerekir Papirüs üzerine çizilmiş yapıtı duvara uyguladıktan sonra, sanatçı, ayrıntıları belirlemeye çalışıyordu. Daha sonra, yontma kalemi kullananlar deseni kabartmaya dönüştürüyorlardı. Bu kabartmalar, çoğunlukla ince işlerdi ve kalınlıkları birkaç milimetreyi geçmiyordu. Duvarlar, mekân düzenlemesini sağlayan yatay "kademeler"e ayrılıyordu. Eski imparatorluk döneminde, hayranlık verici kabartmalar yapıldı. Kas hareketlerinin çok iyi canlandırıldığı ve her hiyeroglifin bir başyapıt olduğu III. hanedan dönemi yapıtı Hesire ağaç panoları (Kahire müzesi) bunun bir örneğidir. Mastabalardaki alçakkabartmalarda, tarım ve zanaat dünyası, av ve balıkçılık manzaraları canlandırılmıştır. "Günlük yaşam" sahneleri olarak kabul edilen bu yapıtların çoğunlukla simgesel bir özelliği vardır. Örneğin, suaygırı avlamak, yalnızca bir spor etkinliği değil ama aynı zamanda, ekinleri mahveden bu iri hayvanda somutlaşmış olan kötülük ilkesine karşı girişilen gerekli bir mücadeledir. Çok sayıda ve göz kamaştırıcı yemeklerle donatılmış sungu masaları, yalnızca ağız tadı düşkünlüğü belirtmez. Bu besinler, öteki dünyada yaşamak için gereklidir. Büyülü formülle canlanarak, gerçekliğe kavuşacaklardır.

Orta imparatorluk döneminde (XI. ve XII. hanedanlar), kabartma, kimi zaman oldukça katı bir nitelik alan bir yetkinliğe ulaşır; aynı zamanda da aşırı çizgiselliği ve ayrıntılardaki titizlikle hayranlık uyandırır. Hatşepsut döneminde (XVII. hanedan), zanaatçılar, sanatlarına belli bir incelik katarak figürlere belli ölçüde "kadınsı" bir görünüm vermek zorunda kaldılar. Ramose ve Heruef'in (XVIII. hanedan) mezarları, güç ile zarafetin şaşılacak biçimde birleştiği doruk yapıtlardır. Buradaki saydam giysili kadın dansçılar ve prensesler, anlatıma güç kazandıran biçimlere sahiptir. Bir yemek masasında oturan ölü ve karısı, cenaze töreni sahneleri, ağlayan kadınlar dizisi, sunuları taşıyan kadın ve erkekler, ölünün tanrıçalar tarafından kabul edilmesi, ailece avlanma ve balık tutma sahneleri, Yeni imparatorluk döneminin alçakkabartma- larında benzersiz bir dehayla işlenmiş temalardır.

Eski imparatorlumun geleneksel değerlerine dönmek isteyen Sais dönemi (XXVI. hanedan), özellikle sahnelerin değişik bir biçimde düzenlenmesiyle eski klasikçilikten ayrılan özel bir üslup yaratmıştır. Bu üslupta, örneğin giysilerin kıvrımları gibi ayrıntılar üzerinde durulur; pitoreske, fanteziye, öyküye, tavırların çeşitliliğine önem verilir ve arıcılık görünümleri gibi yeni temalar ortaya atılır. Çoğunlukla küçümsenen Ptolemaioslar dönemi kabartmaları arasında, hacimlerin kimi zaman dolgunlaşmasına ve sanatçıların akademizme kapılmalarına rağmen, hiç kuşkusuz başyapıtlar vardır.

Resim, mimari öğeler, alçakkabartmalar, heykeller, mezar duvarları, papirüsler ve mobilyalar üzerinde yer alır. Renkler. kireç beyazı, kömür karası, toprak kırmızısı, beyaz, yeşil ve mavidir. Boyamalarda genellikle düz renk yüzeyleri kullanılır ve renk açmaya pek az rastlanır. Eski ve Orta imparatorluk dönemlerinde Meydum'daki kaz (Kahire müzesi). Beni Hasan'daki kuş resimleri gibi başyapıtların gerçekleştirilmesine rağmen, mısır resminin altın çağı. Yeni imparatorluk dönemidir. Naht, Menna ya da Ramose’nin mezarlarında, büyüleyici etkilerini hâlâ koruyan olağanüstü şölen, konser ve günlük yaşam sahneleri yer alır. Deyr ül-Medine’deki Ramsesler dönemi mezarlarında da, çok güzel resimler vardır.

Süsleme sanatları


“Küçük” diye adlandırılan sanatlarda, kullanılan gerecin niteliğini ortaya çıkarma amacı güden bir çizgi yalınlığı ve biçim netliği dikkati çeker. Eski çağların ağırbaşlılığına, Yeni İmparatorluk döneminde, süslemelerde belli bir taşkınlık ve incelik eklenmiştir. Bu, hiç kuşkusuz, Mısır'ın o zaman ilişki içinde bulunduğu Yakındoğu'daki çeşitli sanat geleneklerinin yaptığı etkilerin sonucudur. Yapıtlar, günlük yaşama ilişkin ve dindışı nitelik taşıyor gibi görünseler de, süsleme sanatı dinsel nitelikli, bir sanat olmaktan tamamen kurtulamaz.

Pişmiş toprak kapların, Hanedanönce- si dönemden beri büyük titizlikle üretilmelerine karşın, en özgün ve dikkate değer mısır kapları taştan olanlardır. Biçimler en basitten en karmaşığa kadar büyük bir çeşitliliktedir. En katı taşlar da dahil olmak üzere her çeşit taş (kaymaktaşı, şist, granit, diorit, porfir) kullanılmıştır. Madeni (bakır, gümüş,altın) kaplar günümüze daha az sayıda kalmıştır. Seramik alanında, Mısırlılar'ın en özgün yapıtları sırlı pişmiş toprak ürünlerdir (pandantifler, nazarlıklar, kupalar, yanları su bitkileriyle süslenmiş mavi renkli suaygırları). Erit diye adlandırılan ve yalnızca kuvars kullanımına dayanan bir fayans tekniği de dikkati çeker. Mısır camları (natron ve kül ile karıştırılarak eritilmiş kuvars) saydam değildir ve çeşitli renktedir. Mısır zanaatçılarının, belki de Asya kökenli tekniklerden esinlenerek sıradan cam işlerini aşıp nitelikli yapıtlar ortaya koydukları dönem, birinci ara dönemdir. Gerileme döneminde "çam hamuru" ndan figürler yapılmıştır. Üfleme tekniğiyle gerçekleştirilen cam kaplar ise Roma döneminde görülmeye başlandı.

Mobilyaların sayısı ve niteliği, konutların boyutuna ve zenginliğine göre değişir. Bunlar arasında, döşekleri, tabureleri, tahta sandıkları, hasırları ve renkli duvar kaplamalarını saymak gerekir. Yukarı Mısır’ın kuru iklimi, bu güzel parçaların günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Akasya, yalancıçınar, ılgın gibi ülkede yetişen ağaçlar, gösterişsiz mobilyaların yapımında kullanıldı. Değerli mobilyaların üretiminde ise; Lübnan'dan getirilen köknar ve meşe; güney ülkelerinden getirilen abanoz ağacından yararlanıldı. Mısırlı marangozlar çivi kullanmamışlardır; parçalar, geçme ve zıvanalarla birbirine tutturulmuş ya da yapıştırılmıştır. Mısır mobilyalarının dikkate değer bir türü de uykuyu koruyan cinlerle süslenmiş baş dayayacak- larıdır Eski imparatorluk döneminden kalma en güzel mobilyalar, Keops'un annesi kraliçe Hetepheres'in mezarında bulurdu (Kahire müzesi). Koyu renkli ağaçtan yapılmış eşyalar altın yaldızlı hiyerogliflerle süslenmiştir. Tutankhamon'un mobilyaları (Kahire müzesi), Yeni imparatorluk döneminde süslemenin ne ölçüde görkemli hale geldiğini gösterir.
Ad:  1.jpg
Gösterim: 5
Boyut:  8.3 KB

İslamiyet döneminde Mısır


Mısır İslam sanatının tarihi, olağanüstü zenginlikteki Kahire üzerinde durularak, ancak Asuan mezarlığı, el-Fayyum'daki kalıntılar, Kus’taki anıtlar, Reşit'teki ev ve camiler göz önünde tutulmadan açıklana gelmiştir. Doğu'dan alınan İslam sanatı, Mısır’da hızla gelişti; yerel etkiler altında kalmasına karşın 1000 yılına kadar Suriye-Irak sanatının bir taşra kolu olmaktan kurtulamadı (Amr ve Tolunoğlu camileri). Bu sanat, Fatımiler'le birlikte kendi yolunu izlemeye başladı. Yabancı sanat anlayışlarının hâlâ etkisindeydi (el-Ezher'de Tunus, Kahire kapılarında bizans etkisi görülür). Buna karşılık, ağaç, maden, kumaş, kristal işleri, ulusal süsleme sanatını açıkça ortaya koyuyordu. Memluklar döneminde belirginleşen formlar da (üst üste yerleştirilmiş değişik bölümlerden oluşan minareler; yüksek kubbeler) bu sırada ortaya çıkmıştı. Türbe-camiler ve medrese-camiler gibi yeni yapı türleri de bu dönemde görülmeye başlandı. Bütün dünyada satılan mineli cam işlerinde de (cami kandilleri) büyük ustalık gösteren Memluklar, nitelikli, pitoresk, güçlü ve çok verimli bir mimari yarattılar (Baybars, 1267 -1269; Kalavun, 1283; el-Müeyyet, 1415 . -1420; Kayıtbay, 1474 camileri ve Sultan Haşan medresesi, 1356-1363). OsmanlI fethiyle, Mısır yeniden bağımlı hale geldi. Eski gelenekleri kimi yapılarda kendini göstermeye devam ettiyse de, kimilerinde de Bursa ve İstanbul yapılarının örnek alındığı görüldü (Mehmet-Ali camisi, 1824-1857).

Kuyumculuk ve mücevher yapımı alanında, zamanın etkisinden ve mezar hırsızlarından, günümüze ancak birkaç örnek kalmıştır. Mısırlı kuyumcular, gerçek başyapıtlar ortaya koymuş olan büyük ustalardı. Eski imparatorluk döneminden, geniş gerdanlıklar, bilezikler, taçlar, altın ya da yarı-kıymetli taşlardan yapılmış mücevherler (Abydos’ta Cer, Sakkare’de Sihimhet ve Hetepheres’in mezarları) bilinmektedir. Ama klasik dönemi, Dahşur ve İllahun’da ortaya çıkarılan hayranlık verici hâzinelerle, Orta İmparatorluk temsil eder. Kraliçe Ahhotep'in, Tutankhamon’un hâzineleri, Serapeion ve kraliçe Tausert'in mücevherleri ve Tanis kral mezarlarında ele geçirilen mücevherler arasında da güzel parçalar bulunur (Kahire müzesi).

Mısır makyaj ve tuvalet eşyaları, özellikle dikkate değer. Bunlar arasında, hayvan biçiminde düzgün kutularını ve önlerindeki bir ördeği iten genç yüzücü kadınlar biçimindeki düzgün kaşıklarını saymak gerekir. Mısır'ın sıcak havası, kalın elbiseler giyilmesini gereksiz kılmıştır. En fazla kullanılan malzeme, ketendir. Geleneksel erkek giysisi, belden yukarısını açık bırakan ve dizlere kadar inen kısa peştamaldır. Eski imparatorluk dönemi kadınları, iki askıyla tutturulmuş olan ve ayak bileklerine kadar inen çok dar bir elbise giyiyorlardı. Lüks ve incelik düşkünlüğü ancak Yeni imparatorluk döneminde ortaya çıktı ve kimi zaman karmaşık bir modanın doğmasına neden oldu. Gerileme döneminde ise, eskiye yöneliş eğilimi ve sadeliğe dönüş dikkati çeker.

Kaynak: Büyük Larousse

Son düzenleyen Safi; 20 Temmuz 2017 01:32
14 Temmuz 2017 17:50       Mesaj #3
Safi - avatarı
SMD MiSiM
Ad:  3.jpg
Gösterim: 5
Boyut:  10.7 KB

MÜZİK


Mısır müziğine ilişkin bilgilerimiz, birçok arkeolojik kalıntı sayesinde, Tarihöncesi döneme değin uzanmaktadır. Dans konusunda da durum aynıdır. Ne var ki, günümüze ulaşan müzikle ilgili kalıntılar hemen hemen yalnızca çalgılar üzerine bilgi vermektedir ve bugüne değin hiçbir kuramsal yazı ya da nota bulunamamıştır. Belki de eski Mısırlılar hiç nota kullanmamış, melodiler kulaktan kulağa aktarılmıştır. En eski çalgılar idyofonlar sınıfındandır: birbirine vurulan değnekler, çalparalar, çıngıraklar, simballer, XII. hanedandan (I.Ö. 2000-1085) başlayarak Orta ve Yeni imparatorluk dönemine ilişkin kabartmalarda ya da resimlerde görülen ve bir tür simballi ilkel krotalon olan menat. Kabartmalarda ya da resimlerde, XII. hanedan döneminde kullanılmaya başladığı sanılan derili çalgılara ender rastlanmaktadır. Kimileri tek, kimileri de çift derili olan bu çalgıların ya silindirik bir gövdesi ya da bir kasnağı vardır.

Bu sınıftan çalgılar arasında pişmiş toprak gövdeli dümbelekler de vardır. Üflemeli (ya da havalı) çalgılar, daha hanedanlar öncesi dönemin kalıntılarında bile görülmektedir. Bunlar dilsiz ve tek ya da çift dilli kavallardır. Çift dilli olanların bazıları, paralel olarak birbirine bağlı ya da bir açı oluşturacak biçimde ayrık iki borudan yapılmıştır. Lagoslar hanedanı döneminin (I.Ö. 305-30) kalıntılarındâ yan aulos, syrinks ve orgun atası olan Ktesibios'un hydraulis'i betimlenmiştir. Ağızlıktı çalgılardan, yalnızca trompet (askeri müzikte) ve boynuzun kullanıldığı anlaşılıyor. Çeşitli türleriyle arp, en sevilen telli çalgı konumundadır (IV. hanedandan başlayarak). İ.Ö. XIX. yy’da (XII. hanedan) kithara ve İ.Ö. 1490’a doğru lavta türü çalgılar kullanılmaya başladı. Ölülere ve tanrılara ilişkin inançlarla ya da toplumsal işlevlerle birleşen müzik uygulamalarının başlıcaları, çalgı ve dans eşliğinde solo ya da koro halinde ilahilerin ve yalın ya da süslü ezgilerle kutsal metinlerin okunmasıydı.

1930’da Kahire’de bir Doğu müziği enstitüsünün kurulması, Kahire ve İskenderiye konservatuvarlarının etkinlikleri ve radyo yayınları sonucu Batı müziğinden etkilenen ve geleneksel melismalarla armoni ya da kontrapuntoyu birleştirmeye çalışan bir besteciler kuşağının yetişmesi bakımından büyük önem taşır.

SİNEMA


ilk film gösterimi İskenderiye'nin kibar bir kahvesinde 1896'da yapıldı. Bu, bir Lumiâre filmiydi. Ama seyirciler, çok geçmeden, yerel aktüalite filmleri görmek istediler. İskenderiye'nin kozmopolit toplumundan yetişen yapımcılar, belli bir sinemanın temellerini (aktüaliteler ve dramlar) attılar. 1927'de, Azize Emir’in gerçekleştirdiği ve oynadığı Leyla filmi, Yakındoğu'nun en önemli ve en eski sineması olan mısır sinemasının gerçek başlangıcı oldu. Azize Emir, daha sonra, Bint ûn-Nil'in (1929) yönetmenliğini, lübnanlı Bedr ve İbrahim Lama, Togo Mizrahi ve İtalyan Alvise Orfanelli'nin yanı sıra en verimli öncülerden biri olan Ahmet Celal'e verdi. 1930'a doğru, film üretimi Kahire'de, İskenderiye stüdyolarının aleyhine büyük bir gelişme gösterdi. Mısır bankası, kendi şirketini, platolarını ve laboratuvarlarını kurdu.

Ama ilk mısır "sesli film”i, Paris’te Eclair stüdyolarında çevrildi ve 14 Nisan 1932'de Kahire'de gösterildi ama başarısızlığa uğradı. Filmde söylenilen şarkılar seyirci tarafından benimsenmedi. Bununla birlikte, dans ve şarkı, genel olarak niteliksiz denebilecek, ama halkın eri hoşuna giden türden yapıtlar veren bu sinemanın büyük kazançlar sağlamasına yol açtı. Sevilen aktörler (Yusuf Vehbi) ve şarkıcılar (Abdulvahhab) daha o zaman star sistemi’ni kabul ettirdiler ve yapımcı olarak önemli bir rol oynadılar. Alman Fritz Kramp ve Cemal Medhur'un yönettiği ilk Ümmü Gülsüm filmi Vedat (1936), çarpıcı görüntüsel nitelikleriyle dikkati çekti. Muhammet Kerim (Zeynep, 1929) gibi yönetmenler, müzikal ve melodram gibi türlerde belli bir üslup yarattılar. Ahmet Bedrehan (Neşid ül-amel, 1936), Niyazi Mustafa baş oyuncusu Kuka İbrahim, mısır filmlerinin yaygınlaşmasına bugün de katkıda bulunan "sentetik" arapçanın yaratıcısıdır ve irade (1939) adlı filmiyle gerçekçiliğe yol açmış olan Kemal Selim, 1930’ların önemli yönetmenleri oldu.
Ad:  7.jpg
Gösterim: 5
Boyut:  20.2 KB

Plak yapımcılarının desteklediği müzikal ve komedi türü filmler (Fatin Abdülvah- hab, 1913-1972) karşısında Salah Ebuseyf'in (doğm. 1915) yapıtları, gerçekçilik alanında dikkate değer denemelerdir: Babayiğit (1957), ikinci zevce (1967). Bu yöneliş, Nasır'ın sinemayı kalkındırmak için yapmaya çalıştığı reformlar dönemine rastlar. Tarım, politika sorunlarıyla, kadınların sosyal durumuyla yakından ilgilenen birçolf sinemacı (Henry Bereket'in el-Haram'ı [doğm. 1964]), ülkelerinin gerçeklerini yansıtmakla biüikte seyircilerin diyalog (genellikle güldürücü) ve şarkı merakını tatmin etmek için çeşitli ödünler vermek zorunda kaldılar, ya da ister istemez yıldızların kaprislerine boyun eğdiler Ama oyuncular, hem sette hem de prodüksiyonda, neyin kazanılacağının ya da yitirileceğinin bilincindedirler: Emine Rızk, Fatin Hammame, Şükri Zehran... Çoğunlukla yabancı ya da yerli roman ve dram yapıtlarına (Taha Hüseyin, Necip Mahfuz) bağımlı kalsalar da senaryolar, 1960'lı yılların en iyi filmlerinin ayırtedici yanlarıdır.

Bu yapıtlar arasında şunları sayabiliriz: Ebu Seyf'in ilginç melodramı Başlangıç ve son (1960), Kemal eş-Şeyh’in siyasal parabolü Gölgesini kaybeden adam (er-Reculu'llezi gaha zillahu) ve Tevfik Salah’ın Başkaldıranlar (el-Mütemerridin) [1966] ile Yevmiyyat u na'ib fi'l-eryai (1968). 1926'da doğmuş olan Tevfik Salah, ödünsüz bir kurguya dayanan tedirgin edici bir toplumsal ve eleştirel bakış getirdi ama 1969'da ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Ömer Şerifi Sire fi'l-vadi (1954) ile keşfedip tanıtan Yusuf Şahin (doğm. 1926) ise yeni bir tarz getirdi ve yapıtlarında gerçeğin görünmeyen yanlarını dile getirmeye yöneldi (önemli bir film olan BabCılhadid'den [1957] sonra, el-Ard [1969], el-Usfur [1973] ve Niçin İskenderiye? [İskenderiye liz, 1978] gibi yapıtlarında yoğun bir lirizm görüldü). Deneysel film merkezi, 1968'den sonra, önemli bir yapıt olan Mumya'yı çeviren Şadi Abdusselam tarafından yönetildi.

Son filmler arasında, Ebu Seyf’in Saka öldü'sünü (1977) saymak gerekir.
Mısır'da, arap dünyasının en iyi sinema eğitimi verilmekle birlikte Başkan Sedat’ın hükümeti tarafından kamu sektörünün bir yana bırakılmasından sonra film üretim koşulları, genç yönetmenlerin ya televizyona ya da Niyazi Mustafa ve Haşan el-imam gibi kazanç getiren çalışmalara yönelmelerine neden oldu. Unutulmaz bir filmin (Postacı, 1968) yönetmeni olan Hüseyin Kemal’in bu tutumu benimseyerek kaybolup gittiğim söyleyebiliriz. En ilginç yeni yönetmenler arasında, kişisel bir üslubu olan Sait Mazuk'u (Hayatii-hasa, 1974) saymak gerekir. Siyasal olaylar, son yıllarda, dış ülkelere satımında düşüş görülen film üretiminin azalmasına yol açtı. (Oysa, bu dışsatımın sağladığı dövizler, devlet gelirlerinin başlıca kaynaklarından biriydi.)

ESKİ MISIR'DA BİLİM


gökbilim


Tapınakların ve mezarların tavanlarına çizilmiş gök haritaları, gökbilim incelemeleri, gece takımyıldızlarının dizilişim belirten tarıhlendirilmiş çizelgeler bulundu.
Mısırlılar ın takvimi, gökcisimlerinin devinimlerini bildiklerini göstermektedir. 365 günden oluşan bir yıl 30 günlük 12 aya bölünmüştü (bunlara, 5 artık gün ekleniyordu) ve her gün, 12 saat gündüz 12 saat gece olarak hesap ediliyordu.
Mısırlılar, “durup dinlenmek bilmeyen" 5 gezegeni biliyorlardı; yıldızlar için yaptıkları gruplamalar (bunu Babil den almışlardı), kimi kez bizimkilerden farklıdır: bu nunla birlikte Büyük Ayı’yı, Kuğu'yu, Orion’u ve özellikle takvimlerinde önemli bir rol oynayan ve Sothis dedikleri Sirius'u biliyorlardı. Tutulmaları (onlara göre Güneş'in Ay ile karşılaşmasının sonucuydu), göktaşlarının geçişini saptıyorlardı.
Ad:  11.jpg
Gösterim: 5
Boyut:  20.6 KB

matematik


Eski Mısır'da matematik konusundaki bilgilerimizi, yazıcı Ahmes'ın hyeratikos yazısıyla İ.Ö. 1650'de kaleme aldığı. 85 problemi kapsayan ve bugün British Mu- seum'da bulunan Rhind papirüsünden, Moskova papirüsünden, özellikle aritmetiğin yapısını aydınlatan ve Mısır'da matematiğin durumu üstüne bilgiler içeren deri rulodan ediniyoruz.
Daha tarih döneminin başlangıcında (İ.Ö. III. binyıl) Mısır'da, onlu bir sayı sistemi (hiyeroglif) vardı, ilk dokuz sayı, her birim için bir tane olmak üzere, düşey çizgilerle belirtiliyordu; onun kuvvetlerinden her birinin (onluk, yüzlük, binlik, vb.) farklı bir simgesi vardı. Örneğin mısır dilinde bine, ka deniyordu ve bu lotus anlamına geliyordu. Böylece lotus resmi bini gösteriyordu. Simgeler, toplama ilkesine göre sıralanıyordu. yanı her simge, gerektiği ka dar tekrarlanıyor ve bütünün değerini bulmak için bu simgelerin değerleri toplanıyordu.

Hiyeroglif sisteminin yanı sıra Mısırlılar, daha başlangıçta, sayıları kendine özgü bir biçimde gösteren ve işlek bir yazı olan hieratikos sistemini kullandılar. Bu sistem de onluydu, ama hiyeroglif sistemdeki aşırı tekrarlardan kaçınmak için özel işaretler kullanıyordu.

Firavunlar krallığı'nda örgütlenmenin oldukça merkezileşmiş olması, ülke kaynaklarının kralın ve din adamlarının elinde toplanmış olması ve para kullanılmadığı için ekonominin değiş tokuşa dayanması, geniş kapsamlı bir muhasebeyi gerektiriyordu; bu işi de yazıcılar üstlenmişti. Mısır aritmetiği, bu maddi gereksinimlere sıkı sıkıya bağlıydı. Toplamaya dayandığından, bellek çabası gereksizdi. Çarpma ve bölme, iki katını almaya ve toplama serilerine indirgenmişti.

Papirüslerde, bugün birinci ve hatta ikinci dereceden denklemlerle ifade edilebilecek problemler vardır, ancak eğreti çözüm kuralından yararlanan çözüm yöntemlerinin, aritmetik yöntemler olduğu anlaşılmaktadır.
Mısır geometrisinin kökeni de. tıpkı aritmetiğin kökeni gibi maddi gereksinimlere dayanır. Heredotos bu geometrinin, Nil ırmağının her taşkınından sonra toprağı, topluluk üyelerine hakça dağıtma zorunluluğundan kaynaklandığını ileri sürer. Mısırlılar karenin, dikdörtgenin, üçgenin, yamuğun alanını doğru olarak hesaplayabiliyorlardı ve dairenin alanını da görece iyi bir yaklaşıklıkla bulmuşlardı.

Tarihçilernin bu değerinin kökenini açıklamakta güçlük çekiyorlar ve çeşitli yorumlar ileri sürüyorlar. Yapıların inşasında kullanılan malzemenin hacmini hesaplamak, ambarlarda bulunan ürünü belirlemek, küpün, prizmanın, silindirin, vb., hacmini veren formüllerin ortaya konmasını gerektiyordu. Yazıcılar, bir piramidin hacmini ve kenarlarının eğimini, yatay tabanın yüksekliğe oranını (seki) hesaplamayı biliyorlardı. Moskova papirüsünde, tabanı kare olan bir kesik piramidin hacmi somut sayılarla veriliyor, ancak hiçbir açıklama yapılmıyordu [V = A(3ü+bü+ab)].
Ramses li nin babasının mezar odasında bulunan tamamlanmamış dekorlar Mısırlıların benzerlik ve orantılığın temel özelliklerini çok iyi kavradıklarını ortaya koymaktadır.

tıp ve cerrahlık


Bazı papirüs belgelerde, anatomi ve fizyoloji konularının incelendiği (Ebers Kalp incelemesi papirüsü gibi), bazılarında da hastalıklar için reçeteler verildiği görülür: özellikle solunum yolları hastalıkları (bal, kaymak, süt, buğular ve çok iyi beslenmeyle tedavi ediliyordu), sindirim sistemi hastalıkları (lavmanlarla, bitkisel tamponlarla, keneotu ile tedavi ediliyordu), idrar yolu enfeksiyonları, baş (özellikle migrenler) ve göz hastalıkları. Metinler ve mumyalar incelendiğinde Mısır'da dış hekimliğinin düzeyi üstüne bilgi edinilebilmektedir; Mısırlılar, dolgu yapıyor (mineral bir dolgu maddesiyle), sallanan dişleri altın bir telle birbirine tutturuyor çene kemiğini delerek abseyi çekiyorlardı. Edwin Smith papirüsündeki inceleme, Mısırlılar'ın kemik cerrahlığı üstüne yarı bilimsel çalışmalarına (omurga kayması, çeşitli kırıklar, çene kemiği çıkıkları) tanıklık etmektedir; bu papirüste belirtilen 48 olayın hepsinde sağlam bir yöntemin kullanıldığı ve hekimin ad, inceleme, teşhis ve tedaviyi sırasıyla açıkladığı görülmektedir.

Kaynak: Büyük Larousse
Son düzenleyen Safi; 20 Temmuz 2017 01:34
14 Temmuz 2017 17:51       Mesaj #4
Safi - avatarı
SMD MiSiM

MISIR SANATI

Ad:  6.jpg
Gösterim: 5
Boyut:  22.0 KB

Eski Krallık (M.Ö. 3000-2100)
Orta Krallık (M.Ö. 2100-1560)
Yeni Krallık (M.Ö. 1560-715)
Geç Dönem (M.Ö. 715-332)

Eski Krallık döneminde mezarlar basit odalar şeklindedir. Tuğla duvarlar ahşap ile kaplıdır. Bunların üzerinde asıl lahdin bulunduğu yer kirişlerle örtülür. Mezar odası ve tören yeri toprağın oldukça altındadır. Buraya genellikle ölü heykelleri konulur. Bu gelenek ölünün mumyalanması kadar önemlidir. Mezar odasının ve tören yerinin toprak altında olmasına rağmen, toprak üzerinde, kenarları eğimli dikdörtgen planlı bir yapı yer almaktadır. ‘Mastaba’ adı verilen bu düzenleme ile birlikte piramitlere geçişin ilk adımı atılmış olur.

Mısır Mimarisi’nde Piramitler:
Keops, Kefren, Mikerinos piramitleri ile görkemli sfenks aynı döneme aittir. Bu eserler Gize Ovası üzerindedir ve Mısır’ın sembolü olarak kabul edilir.

Resim Sanatı :
Konu olarak, cenaze törenleri ve diğer dini gelenekler işlenmiştir. Bunların dışında hükümdara hediye sunuşlar, tarlalarda çalışan insanlar gibi değişik ve güncel konulara yer verilmiştir. Boya olarak, topraktan elde edilen doğal renkler; fırça olarakda ucundan püsküller çıkana kadar çiğnenmiş kamış kullanılırdı. Figürlerde, yüz profilden, gözler önden görülürmüşcesine yapılırdı. Vücutta, omuzlar kalçaya kadar cepheden, bacaklar ise profilden verilirdi.
Son düzenleyen Safi; 20 Temmuz 2017 01:34
20 Temmuz 2017 02:07       Mesaj #5
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Mısır sanatı


Eski Mısır’da temelde İÖ yaklaşık 3000’den başlayarak gelişen uygarlığın mimarlık, heykel, resim ve küçük el sanatları dallarındaki ürünleri. Nil Vadisinin Mısır ve Nübye bölgelerinde üretilen yapıtları kapsar. Tanım açısından Eski Mısır genellikle firavunlar ya da sülaleler dönemiyle eşanlamlı kabul edilir. Sülaleler dönemi de kendi içinde ilk sülaleler (ÎÖ y. 3100-2613), Eşki Krallık (İÖ y. 2613-2160), birinci ara (İÖ y. 2160-1991), Orta Krallık (İÖ y. 1991-1633), ikinci ara (İÖ 1633- 1570), Yeni Krallık (İÖ y. 1570-935), üçüncü ara (İÖ y. 935-525) ve son sülaleler (İÖ y. 404-343) dönemlerine ayrılır. İÖ yaklaşık 3000’e değin sülaleler öncesi, İÖ 332’den sonrası ise Yunan-Roma etkisindeki dönem olarak bilinir.

Mısır sanatı siyasal tarihteki gelişmeleri izlemiş, ama ülkenin konumu da sanatını büyük ölçüde etkilemiştir. Nil Irmağı çok eski çağlardan beri düzenli bir tarımsal toplumun oluşmasına yol açmış, ülkenin doğal sınırlarını oluşturan denizler ve çöl yaklaşık 2 bin yıl süreyle dış saldırılara karşı doğal bir engel olmuştur. Hiyerarşik toplum yapısında ise istikrar büyük ölçüde resmî din aracılığıyla sağlanmıştır. Taş ve mineral kaynakları açısından zengin olan, ormanların bulunmaması yüzünden iyi ahşap gereksinimini Lübnan ve Somali gibi başka ülkelerden karşılayan Eski Mısır’da sanat toplumsal ve dinsel yapıyla iç içedir.

SÜLALELER ÖNCESİ DÖNEM


Mısır’da 1. sülale yönetimi kurulmadan önce, İÖ yaklaşık 5. binyılın sonlarından başlayarak Mısır’a özgü denebilecek uygarlık izlerinin ortaya çıktığı görülür. Amratien kültür, Gerze kültürü ve Badarien kültür hep bu dönemin sanatını temsil eder. En önemli yapıtlar bezemeli çanak çömleklerdir. Bakır, küçük süs eşyası biçiminde işlenmekte, heykelde insandan çok, hayvan figürlerine rastlanmaktadır. Kabartmalar ve duvar resimleri de bulunmuştur.

SÜLALELER DÖNEMİ


Aşağı ve Yukarı Mısır’ın birleşmesiyle başlayan sülaleler dönemi ülkede büyük bir sanatsal üretkenlik yaratmıştır. Yapıtlarda, birleşme konusunu işleyen sahnelere yer verilmiştir. Birleşmeyi gerçekleştirdiği kabul edilen ve daha çok Menes adıyla bilinen ilk Firavun Narmer, Narmer tabletinde (Mısır Müzesi, Kahire) zafer kazanmış kral olarak gösterilmektedir. Bu tablet Mısır sanatının çoğu özelliğini taşır. İnsan figürleri yüzün yandan görülecek biçimde yapılmasına karşılık gözler ve omuzlar karşıdan, belden aşağısı dörtte üç dönük, ayaklar ise yandan görülecek biçimde yapılmıştır. Sağ sol ayrımı gözetilmeden her iki el ve ayağın gösterilmesi, figürlerin bir yer çizgisi üstüne yerleştirilmesi, olayın sağdan sola doğru giden sahnelere bölünmesi gibi ilkelerin ise aşağı yukarı 4. sülale döneminde yerleştiği görülür. İnsan figürlerinin büyüklüğü önemiyle orantılı olarak artar ya da azalır. Bir uygulama da duvar resimlerinin yapılacağı yüzeyin kırmızı kılavuz çizgileri çizilerek hazırlanmasıdır; önceleri kullanılan yatay çizgilere daha sonra düşeyleri de eklenmiş, 26. sülaleye değin ayakta bir insan figürü 18, daha sonra da 21 sıra kareye yerleştirilmiştir. Sanat geleneksel kalıplara çok bağlıdır, ama dönemler arasında ayrıntı değişikliklerine rastlanır.

Mimarlık


Eski Mısır’da kullanılan en önemli iki yapı malzemesi kerpiç ile taştır. Taş daha çok mezarlarda ve tapınaklarda, kerpiç ise ev, hatta saray gibi konut mimarlığında ve savunma yapılarında kullanılmıştır. Mezar, içine yalnızca ölü yerleştirilen bir yer değil, ölümden sonraki yaşamın sürdürüleceği kutsal mekândır. Bu nedenle ölülerin yanma, işlerine yarayacağı düşünülen eşya da yerleştirilir; duvarlara dünyadaki yaşamlarını anlatan resimler yapılır.

İlk sülaleler döneminde firavun mezarlarıyla soylular için yapılanları ayırt etmek zordur. Günümüzde genellikle Abydos’takilerin firavun, Sakkara’dakilerin soylu mezarları olduğu düşünülür. Daha iyi korunmuş olan Sakkara’daki mastabalar yeraltı mezar odaları üstüne kurulmuş yapılardır. 3. sülalenin ikinci firavunu Coser’in basamaklı piramidi mastaba'dan türemiştir. Burada yukarıya doğru gittikçe küçülen altı tane çok büyük mastaba üst üste yerleştirilmiş gibidir. Sakkara’daki bu piramit, taşın kullanıldığı ilk anıtsal yapı olması nedeniyle de önem taşır. 544 m x 277 m’lik alan kaplayan bir ölüler kenti görünümündeki bu yapılar kümesinin mimarının İmhotep olduğu kabul edilir.

Eski Krallık döneminin mezar yapısı olan piramitlerin en iyi örneği Firavun Keops’un (Hufu) el-Gize’de yaptırdığıdır. Keops’un oğlu Kefren de (Hafre), babasınınkinin yanına bir başka piramit yaptırmıştır. Daha sonraları, özellikle de Orta Krallık döneminde yapılan piramitler daha küçük tutulmuştur. Yeni Krallık döneminde ise yağmadan korunmak amacıyla kaya mezarları yapımına geçilmiştir. Bunlar Teb’de Bibanü’l-Mülûk adı verilen yerdedir. En iyi örneklerinden biri 19. sülalenin ikinci firavunu olan I. Seti’ninkidir. 100 m derindeki mezar odasının tavanı, Cennet’in göğünü simgelemek üzere tonoz biçiminde oyulmuştur. Bibanü’l-Mülûk’un 20. sülale tarafından terk edilmesinden sonraki iki sülale döneminde firavunlar bir delta kenti olan Tanis’te bulunan gösterişsiz yapılara gömülmüşler, bunlardan başka kral mezarı da bulunmamıştır.

Mısır’da dinsel yapılar günlük tapmaklar ve mezar tapınakları olarak ikiye ayrılır. Eski Krallık döneminden kalan az sayıdaki tapmaktan biri 5. sülaleye ait Ebu Cirab’daki tapınaktır. Günümüze en iyi biçimde kalmış, aynı zamanda en güzel tapmaklardan biri ise Luksor’dadır. Yapımını 18. sülale firavunlarından III. Amenofis’in (Amenhotep) başlattığı tapınak Tutanhamon ve Horemheb dönemlerinde tamamlanmıştır. Son olarak II. Ramses önüne geniş bir avlu yaptırmıştır.

Karnak’ta bulunan büyük tapmağa da 18. sülale döneminde başlanmıştır. Alışılmışın dışındaki bir tapmak da 19. sülale firavunlarından I. Seti’nin Abydos’ta Osiris’e adadığı tapınaktır. II. Ramses’in Abu Simbel’de yaptırdığı tapmak kayadan oyulmuş olmasına karşın, Mısır tapınaklarının yerleşim düzenini korur. Önünde firavunu simgeleyen, kayadan oyulmuş dört büyük heykel vardır.

Yeni Krallık döneminde yapılan mezar tapınaklarının çoğu Teb’in batısında, çöl sınırındadır. Yalnızca Kraliçe Hatşepsut’un ki bunlardan ayrılır. Kraliçenin hizmetindeki Senenmut tarafından tasarlanıp uygulanan bu tapmak, Deyrü’l-Bahri’de Firavun II. Mentuhotep’in mezarı yanındadır. Mezar tapınaklarının en büyüklerinden birini de III. Amenofis yaptırmıştır. Bu yapının taşlarının bir bölümü daha sonra II. Ramses’in yaptırdığı tapmakta kullanılmıştır. III. Ramses’in Medinet Habu’da bulunan mezar tapmağı, çevresindeki yapılarla birlikte en iyi korunmuş olanlardan biridir.

Mısır sivil mimarlığında daha çok kerpiç ve ahşap kullanılmış, sütun altlığı, lento gibi yerlerde uygulanan taşa çok az yer verilmiştir. En iyi korunmuş konutlar Deyrü’l- Medine’deki işçi evleridir. Taştan yapılmış olmalarıyla da kuraldışı olan bu evlerde bir yatak odası, bir konuk ağırlama odası, erzak depoları ve üstü açık mutfak vardır. Yüksek düzeydeki görevlilerin evleri daha büyüktür. Firavun Ahenaton’un kurduğu Tel el-Amarna kentindeki konutlar arasında 30 odalı olanlar vardır. Duvarları resimlerle süslü bu evlerde ayrıca banyo ve tuvalet de bulunmaktadır. Büyük odaların tavanını taşıtmak için ahşap dikmeler kullanılmıştır. Bir bölümünün üst katının da bulunduğu sanılmaktadır. Oldukça küçük olan pencereler aydınlatmadan çok, hava akımı sağlamaya yararlar.

Heykel


Günümüze ulaşan heykellerin büyük bölümü mezarlara, geri kalanların çoğu da tapmaklara konmak üzere hazırlanmıştır. Firavunların büyük boy heykelini yapmak, onların gücünü simgelemek açısından önem taşımıştır. Bunların hangi firavuna ait olduğu üstlerindeki hiyeroglif yazılardan anlaşılır. Mısır heykellerinde bir adımı ileri atıp ayakta durmak ya da kolları dizler üstüne koyup oturmak gibi sürekli kullanılan duruşlar vardır. En eski oturan firavun heykelleri 2. sülaleden Hasekhemui’ninkilerdir (Mısır Müzesi, Kahire ve Ashmolean Müzesi, Oxford). Bunlar küçük olmalarına karşın daha ilerideki anıtsallığın ilk belirtilerini taşır.

Mısır heykeli çok hızlı gelişmiştir. Firavun Coser’in gerçek boydaki ilkel, ama çok etkileyici heykeli (Mısır Müzesi) 4. sülalenin el-Gize piramitlerindeki anıtsal heykellerinin habercisi olmuştur. Firavun Kefren’in diyoritten yapılmış heykeli (Mısır Müzesi) ince işçiliği ve ağırbaşlı havasıyla en başarılı örneklerden biridir. Mikerinos ile karısını gösteren heykel ise (Boston Güzel Sanatlar Müzesi) Mısırlıların arduvaz gibi sert taşları işlemedeki büyük ustalıklarını gösteren bir başka örnektir. Eski Krallık döneminde firavun heykellerinde ulaşılan bu düzey, o dönemde başka kişilerin heykellerinde ve ahşap ya da kireçtaşından yapılıp üstlerinin boyandığı heykel örneklerinde de sürmüştür. Prens Rahotep ile kansı Nofret’in oturan heykelleri (Mısır Müzesi) ve yönetici Kaaper’in Şeyhü’l-Beled adıyla bilinen heykeli (Mısır Müzesi) bunlar arasındadır. Louvre ya da öteki müzelerde örnekleri bulunan kâtip heykelleri de bir elinde fırça, ötekinde bir yaprak papirüs tutarak söylenenleri dikkatle izleyen bürokrat tipini canlandırır. Bunlar portre olmamakla birlikte, belli bir kişilik taşıyan heykellerdir. Orta Krallık döneminden kalan III. Sesostris ve III. Amenemhet heykelleri (British Museum, Londra) neredeyse portre sayılacak kadar gerçekçi biçimde işlenmiştir. El-Gize’deki Sfenks sayılmazsa, tapmaklarda firavunların büyük boyutlu heykellerine ilk kez 12. sülale döneminde rastlanır.

İnsan figürünü elden geldiğince yalın bir biçime indirme çalışmaları tümüyle Mısır’a özgü bir oturan insan heykelinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dizlerini göğsüne doğru çekmiş ve kollarıyla da onları sarmış olan bu heykellerde insan figürü, başı dışında neredeyse bir küp biçimini alır. 12. sülale döneminden kalan Sihathor heykeli (British Museum) bu türün tarihlenmiş en eski örneğidir. Yeni Krallık, özellikle de 18. sülale döneminde heykel sanatının yeniden canlandığı gözlenir. Kraliçe Hatşepsut ile Firavun III. Tutmosis’in son derece duyumsal heykelleri vardır. II. Ramses’le yeniden canlanan büyük boyutlu heykel geleneği III. Amenofis zamanında en yetkin düzeyine ulaşmıştır. II. Amenofis’in mezar tapmağı için yapılan dev heykeller aynı adı taşıyan yapı ustası tarafından tasarlanmıştır.

Çok olağandışı bir uygulamayla önemli, ama halktan biri olan bu ustanın da bir mezar tapmağı ve onu bazen otoriter bir yönetici, bazen de uysal bir kâtip olarak gösteren heykelleri vardır. III. Amenofis’in heykellerinde gözlenen gerçekçi yaklaşım onu izleyen Ahenaton döneminde geliştirilmiş ve onun Orta Mısır’da kurduğu yeni başkentin adıyla “Amarna üslubu” diye anılmıştır. Mısır Müzesi’ndeki bazı heykellerde Ahenaton uzun yüzlü, iri göğüslü, yuvarlak kalçalı olarak gösterilir. Karısı Nefertiti’nin heykelleri de, Louvre Müzesi’ndeki bir örneğinde olduğu gibi, büyük bir duyumsallık taşır. Nefertiti’nin üstü boyalı ünlü büstü ise Kahire’deki Mısır Müzesi’ndedir. II. Ramses döneminden sonra heykelde sürekli denebilecek bir gerileme yaşanmıştır. Bununla birlikte 25. sülale heykelde bir yenilenme dönemi olmuştur.

kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen Safi; 20 Temmuz 2017 15:08
20 Temmuz 2017 15:08       Mesaj #6
Safi - avatarı
SMD MiSiM
Kabartma ve resim. Mısır’da mezar ya da tapmak duvarlarının resimlerle, kabartmalarla bezenmesi törelerin ve dinsel törenlerin sonsuza değin yaşaması amacıyla yapılan bir uygulamadır. Sülaleler döneminden en eski örnekler 3. sülaleye değin iner. Sakka- ra’daki Hesire mezarında duvar resimleri ile ahşap üstüne yapılmış alçak kabartmalar (Mısır Müzesi) bulunmuştur. Bu tür süslemeler, kerpiç ya da niteliksiz bir taştan yapılmış duvarlarda resim, nitelikli taştan yapılmış duvarlarda kabartma olarak işlenirdi. Kabartmalar önce çizilir, sonra boyanır, ondan sonra da alçak ya da yüksek kabartma biçimine getirilirdi. Mezarlarda bu tür işlerin bitirilmediği de olurdu. Böyle yarım kalmış çalışmalar yöntem konusunda bilgi verir. Bu tür çalışmalardan, önce duvarın üstüne kırmızı kılavuz çizgileri çekildiği, önemli kişileri anlatacak figürler için kareler hazırlandığı, resimlere dış çizgi

lerden başlanıp düzeltmelerin de boyama sırasında yapıldığı öğrenilmiştir. Genellikle toprak boyalar suda eritilerek kullanılmıştır.
Eski Krallık döneminin en iyi resimleri 4. sülale zamanından kalan ve Meydum’da, Nefermaat ile Atet’in mezarında bulunan Kazlı sahnedir. 5. ve 6. sülale dönemlerinden de çok başarılı alçak kabartmalar kalmıştır. Ebu Cirab’da Firavun Neuserre’ nin yaptırdığı Güneş Tapınağındaki kabartmalar ile (Mısır Müzesi, Doğu ve Batı Berlin) Sakkara’da Ptahhotep ve Ti’nin mezarlarında günlük yaşamı konu alan kabartmalar en iyi örnekler arasındadır. Orta Krallık döneminde de iyi resim yapma geleneği sürmüştür. Beni Haşan mezar odalarında pek çok duvar resmi bulunmuştur. Teb’de Deyrü’l-Bahri’deki II. Mentu- hotep mezarında, Karnak’ta I. Sesostris’in yaptırdığı sunakta yüksek düzeyli kabartmalar vardır.
18. sülale döneminde Teb’de yeniden canlanan kabartma geleneğinin en iyi örnekleri Deyrü’l-Bahri’deki Hatşepsut Tapınağı’nda görülür. Bu dönemde Mısır resim sanatı da doruğuna ulaşmıştır. Menna ile Naht’ınki- lerde olduğu gibi bunlara daha çok soylu mezarlarının duvarlarında rastlanır. Teb ve Tel el-Amarna saray ve konaklarında döşemeler üstünde resim kalıntıları bulunmuştur. Daha ileriki dönemlerden kalan resim ve kabartmaların Teb ve Abu Simbel’de olanları II. Ramses’in Kadeş’te kazandığı söylenen zaferi, Medinet Habu’da bulunanları da III. Ramses’in LibyalIlara ve Deniz Halklarına karşı yaptığı savaşları işlemektedir. Mısırlıların, dinsel törenlere ve günlük yaşama ilişin olarak papirüs yaprakları üstüne yazdıkları metinleri resimle süsleme geleneği de 18. sülale zamanında başlamış, IÖ 1300 dolaylarında doruğa ulaşmıştır. Bunun günümüze kalan en iyi örneklerinden biri Ani adlı bir kâtibin hazırladığı Ölüler Kitabı’dırMsn Star (British Museum). 25. ve 26. sülaleler döneminde güzel sanatlarda yaşanan yeniden doğuştan resim ve kabartmanın heykel kadar etkilenmediği anlaşılmaktadır.
Öteki sanatlar. Mısır çanak çömlekleri arasında sanat değeri yüksek olanlar azdır. Tutankamon’un mezarında bulunanların çoğu yalın şarap testileridir. Buna karşılık 18. ve 19. sülaleler döneminde daha ince işlerin yapıldığı, çanak çömleklerin parlak


bitkisel örgelerle süslendiği bilinmektedir. İçlerinde hayvan ya da insan biçiminde olanlara da rastlanır, ama bunların sayısı azdır. Bunlardan 18. sülale döneminden kalma kadın biçiminde, kırmızı cilalı vazolar ayrı bir küme oluşturur.
Çanak çömleklerde görülmeyen figürlü biçimlendirmeye fayanslarda rastlanır. Kil hamuruna toz kuvarz katılarak oluşturulan bu malzemeyle yeşil ya da mavi renkli insan ve hayvan figürcükleri yapılmıştır. Bunların en ilginçleri Orta Krallık döneminden kalma suaygırı figürleridir. Daha sonraki dönemlerde mezarlara yerleştirilen uşabti (hizmetkâr heykelciği) figürleri de bu malzemedendir. Fayanstan, boncuk yapımında da yararlanılmıştır. Ayrıca daha büyük ve düz parçalar birleştirilerek duvar süslemelerinde kullanılmıştır. Basamaklı piramidin yeraltında kalan bölümünün duvarlarında bu tür süslemelere rastlanır. III. Amenofis’ in sarayında bitkisel örgeli fayans süslemeler bulunmuştur. 19. ve 20. sülaleler döneminden Per Ramessu (bugün Kantir), Tel el-Yahudiye ve Medinet Habu gibi yerlerde üstü resimli fayans süslemeler kalmıştır.
Cam, Mısır’da çok eski çağlardan beri bilinmekteyse de, 18. sülale dönemine değin bağımsız bir malzeme olarak kullanılmamıştır. Cama daha çok takı, nazarlık, boncuk, biblo, içine değerli sıvıların konduğu küçük şişe gibi eşyada rastlanır. Camda, başka renkler elde edilmişse de daha çok mavi kullanılmıştır. Cam, kakmacılıkta da işlenmiştir. Firavun Tutanhamon’un altından ölü maskesi (Mısır Müzesi) lapis lazuli (laciverttaşı) ve renkli cam kakmalarla bezelidir.
Mısır kuyumculuğunda en çok rastlanan malzeme altındır. Değerli taşların az kullanılmasına karşın ametist, turkuvaz, akik, lapis lazuli gibi yarı değerli taşlar çok işlenmiştir. Bunlara ek olarak renkli cam ve fayanstan da yararlanılmıştır. Mısırlı kuyumcuların çok gelişmiş biçim ve renk duygulan olduğu görülmektedir. Bütün dönemlerden kolye, bilezik, zincir, boncuk

gibi çok güzel işlenmiş takılar kalmıştır. Özellikle 18. sülale dönemi yapıdan çok başarılıdır. Ama Firavun Tutanhamon’un mezanndan çıkarılanlar (Mısır Müzesi) hem

nicelik, hem de nitelik açısından hepsinden üstündür.
Mısır’da altın, gümüşten çok olması, daha kolay işlenmesi ve çevre koşullarından etkilenmemesi gibi nitelikleriyle kuyumculuktan başka yerlerde de kullanılmıştır. Yaprak ve levha biçimindeki altın kap kacak, mezar ve günlük eşya yapımında ya da kaplanmasında kullanılmıştır. 4. sülale kraliçelerinden Hetepheres’in altın kakmalı mobilyaları bu altın işleme geleneğinin ne kadar eskiye dayandığını gösterir. Küçük boyutlu altın heykel örnekleri az olmakla birlikte, 6. sülale döneminden kalma bir şahin başı ile 22. sülale döneminden kalma bir Osiris-İsis-Horus üçlüsü (Louvre Müzesi) erken ve geç dönemlerin başarılı yapıtlarına örnektir. Altının biçimlendirilişine ve kullanılışına en iyi örnekler gene Tutanhamon’un mezarındaki buluntulardır. Mezar buluntuları Mısırlıların gümüş, fildişi, kemik gibi başka malzemeleri de büyük bir beceriyle işleyebildiklerini gösterir. Bunlardan daha çok küçük takılar ile mezarlara konan türden eşya yapılmıştır.
Mısırlılar metal işlemesini büyük olasılıkla çok eski çağlarda Ortadoğu ülkelerinden öğrenmişlerdir. Önceleri yalnız bakır kullanmışlar, İÖ yaklaşık 3. binde buna kalay karıştırarak tunç elde etmişlerdir. Bu madenlerin işlenişindeki yüksek düzey, hemen her dönemden kalan kap kacaktan anlaşılır. Ayrıca tanrıların, fjravunlann küçük heykelleri de yapılmıştır. Kazan, tencere gibi daha büyük kaplar külçe bakırın örs üstünde ahşap çekiçle dövülmesiyle elde edilmiştir. Daha geç dönemlerde döküm de yapılmıştır. Kutsal sıvıları taşımak için törenlerde kullanılan büyük kazanların üstüne törene ilişkin resim ve yazılar işlenmiştir. En eski ve büyük maden heykel I. Pepi’ninkidir (Mısır Müzesi). Doğal büyüklükteki bu heykel ahşaptan bir altlığın, dövme bakır levhalarla kaplanmasıyla yapılmıştır. Geç dönem ürünü olan ve Gayer-Anderson Kedisi (British Museum) adıyla bilinen dökme tunç heykel ise hem yapım

tekniği, hem de sanat gücü açısından kusursuzdur.
Eski Krallık döneminden kalma ahşap

heykeller bu malzemenin de ne kadar iyi kullanıldığını gösterir. Ahşap yalnız heykel


de değil, eşya yapımında da kullanılmıştır. Mısırlı marangozların hem güzel, hem de kullanışlı mobilyalar ürettiği görülür. Ayrıca kakma, kaplama, cilalama gibi tekniklerin de bilinip kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bir sandığın üstünde 33 bin tane fildişi ve abanoz kakma parçası sayılmıştır. Tutanka- mon’un mezarından çıkan sandalyeler, masalar, tabureler, yataklar, sandıklar Mısır mobilyalarının hem türü, hem de işlenişi konusunda bilgi verir.
YUNAN-ROMA DÖNEMİ. İskender’in (Büyük) Mısır’ı alması ile firavunların yönetimi sona ermiş, izleyen Ptolemaios yönetimi sırasında Mısır sanatları önemli değişikliğe uğrayarak önce Yunan, sonra da Roma sanatının etkisine girmiştir. Gene de İS yaklaşık 3. yüzyıla değin eski el işçiliği gelenekleri sürdürülebilmiştir. Bu tarihten sonra ülkede yayılan Hıristiyanlığın etkisiyle bunlar terk edilmeye ve yok olmaya başlamış, Mısır sanatı da başka esin kaynaklarına yönelmiştir.
Ptolemaioslar döneminde yapılan tapmak sayısında önemli bir artış gözlenir. Dende- ra, Esna, İdfu, Kavm Umbu ve Philai gibi yerlerdeki tapmaklar buna örnektir. Heykel ve kabartmalarda da Mısırlıların stilize insan figürlerinin yerini daha gerçekçi anlatımlar almaya başlamıştır. Özel kişileri canlandıran portre büstlerin Eski Mısır heykel geleneğinin bir devamı mı, yoksa Yunan- Roma etkisi altında bir gelişme mi olduğunu söylemek güçtür. Mısır’a özgü ölü gömme törenlerinin terk edilmesi, mezar sanatlarının yanı sıra mumyacılığm da tarihe karışmasına yol açmıştır.


Daha fazla sonuç:
Mısır Sanatı

Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç