Arama

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve ABD Tarihi

Güncelleme: 12 Ekim 2016 Gösterim: 56.242 Cevap: 20
GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
24 Mart 2006       Mesaj #1
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD)

Ad:  Amerika Birleşik Devletleri (ABD)1.jpg
Gösterim: 2648
Boyut:  69.6 KB

İngilizce UNİTED STATES OF AMERİCA (USA), 50 eyaletten oluşan federal cumhuriyet.
Sponsorlu Bağlantılar
Başkenti Washington, D.C.’dir. Nüfus ve ekonomik gelişkinlik bakımından batı yarıküresinin en önde gelen ülkesi olan ABD, 9.529.063 km2 yüzölçümü ile Kanada ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin ardından dünyanın üçüncü büyük ülkesidir. ABD’nin, kuzeyde Kanada, batıda Büyük Okyanus, güneyde Meksika ve Meksika Körfezi, doğuda Atlas Okyanusuyla çevrili ana topraklarında yer alan birbirlerine bitişik 48 eyaleti, Kuzey Amerika topraklarının üçte birini kaplar. Birliğe en son katılan iki eyaletten Alaska, Kanada’nın kuzeybatısında, Hawaii ise Büyük Okyanusun ortasındadır. Bu 50 eyalete ek olarak, Pasifik Adaları gibi Birleşmiş Milletler’ce ABD’nin himayesi altına verilmiş ya da Porto Riko gibi siyasal ve yönetsel açıdan ABD’ye bağlı topraklar da vardır. 1991 tahminlerine göre nüfusu 252.177.000, nüfus yoğunluğu km2’de 26,5 kişidir. ABD’nin en büyük özelliği, hemen her bakımdan, özellikle fiziksel çevre, doğal kaynaklar ve nüfusu açısından, tüm dünya ülkeleri arasında eşine az rastlanır bir çeşitlilik göstermesidir.

DOĞAL YAPI


ABD’nin fiziksel çevresi, yeryüzü biçimlerini, su sistemlerini ve doğal kaynaklarını belirleyen jeolojik etkenler ile iklimini, toprak yapısını, bitki örtüsünü ve hayvan varlığını belirleyen atmosferik etkenlerce biçimlenmiştir. Jeolojik ve atmosferik süreçler birbirlerinden bağımsız olmamakla birlikte, ABD için birbirleriyle örtüşmeyen iki ayrı coğrafya oluştururlar.

YÜZEY ŞEKİLLERİ.


ABD, yüzey şekilleri bakımından beş ana bölgeye ayrılabilir: Atlas Okyanusu kıyısındaki Kıyı Düzlüğü, doğuda ve güneydoğudaki Apalaş Dağlan, orta ABD’deki İç Alçak Bölge, batıdaki Cordillera ve Cordillera’nın doğu ve batı bölümleri arasında kalan Dağlararası Bölge. Bu bölgeler de toplam 24 alt bölgeye ayrılır.

ABD’nin orta bölgesinde, kuzeyde orta Kanada’dan güneyde Meksika Körfezine kadar uzanan İç Alçak Bölge yer alır. Ülkenin jeolojik ve coğrafi merkezini oluşturan bu bölge aşınmaya uğramış bir kristalleşmiş kaya platformunun üzerindedir. Bu platform 600 milyon yıldan bu yana hiçbir dağoluşum hareketinden etkilenmeyerek düzlüğünü korumuştur. Kuzeyde Kanada’ nın orta kesiminde kıtanın tek büyük topografik bölgesini oluşturarak yükselen bu kaya tabanının ABD’de kalan bölümü derin bir tortul kaya tabakasının altında gizlidir. Bu platform ABD’de yalnızca kuzeyde iki yörede yükselerek New York’un kuzeyindeki Adirondack Dağları ile Minnesota’nm kuzeyi, Wisconsin ve Michigan’daki daha alçak ama daha sarp Superior Yükseltilerini oluşturur. Tarıma elverişli olmayan bu dağlık yöreler doğal güzellikleri, Superior Yükseltilerindeki maden kaynakları, özellikle Minnesota’daki ve Büyük Göller yöresindeki demir yatakları ile ünlüdür.

İç Alçak Bölge,


Büyük Ovalar ve Orta Alçak Bölge olarak iki bölgeye ayrılır. ABD’nin kalbi sayılan Orta Alçak Bölge, New York’tan orta Texas’a kadar 2.400 km uzanır. Bölgede 600 m’yi aşan yüksekliğe rastlamak zordur. Her yanından yavaş yavaş yükselen bir çanağı andıran bu bölgenin güney ve doğusunda kenar yükseltileri üç büyük platoya tırmanır: Ozark Platosu, tç Alçak Platolar ve

Apalaş Platosu.


Bu platoların üçü de dik eğimli ve çorak topraklardır. Apalaş Platosu, İç Alçak Bölge ile Apalaş Dağları arasında bir geçiş bölgesidir.

İç Alçak Bölgenin batısını Büyük Ovalar oluşturur. Bu düzlükler Kanada ile Meksika arasındaki alanı tümüyle kaplar. Yer yer 600 m’den (Omaha, Nevada) 1.800 m’ye (Cheyenne, Wyoming) yükselen bu bölge gerçek bir düzlük sayılmaz. Ama yükseliş o denli yumuşaktır ki yöre bir düzlük görünümü kazanır.

İç Alçak Bölge doğuda ve batıda önce yavaş yavaş sonra da birdenbire yükselen dağ sıralan ile denizden ayrılır. Doğu ve batıdaki bu iki dağ sistemi birbirlerinden tümüyle farklı özellikler taşır. Doğudaki Apalaşlar yaşlı, alçak ve kesintisiz dağlardır. Alabama’dan New Hampshire’a kadar uzanan bir metamorfik ve volkanik kaya kuşağı, Apalaşlar’ın jeolojik ve coğrafi merkezini oluşturur. Bu kuşağın batı kesimindeki Blue Ridge Dağlarında, Apalaşlar’m en yüksek noktası, Kuzey Carolina’ daki Mitchell Dağı (2.037 m) bulunur. Apalaşlar’ın denize bakan doğu yanının eteklerindeki Piedmont’ta, ABD’nin en verimli tarım alanları vardır. Blue Ridge Dağlarının batısında yan yana sıralanmış dağ ve vadiler yer alır. Bu vadilerin en büyüğü olan Büyük Vadi, Apalaşlar boyunca uzanır. Apalaşlar’da özellikle zengin antrasit yatakları vardır.

ABD’nin kuzeydoğu ucunda Atlas Okyanusu ile birleşen Apalaşlar, Massachusetts’teki Cod Burnunda başlayan Kıyı Düzlüğü (Atlantik Düzlüğü) ile okyanustan ayrılırlar. Bu düzlüğün büyük bölümü deniz altında devam ederek yer yer 450 km’ye ulaşan doğudaki sığ kıta sahanlığını oluşturur. Bu sahanlık Atlas Okyanusu ve Meksika Körfezi kıyıları boyunca kıyıya paralel uzanır. Bu devamlılıktan dolayı Kıyı Düzlüğü çamurlu ve bataklık topraklardır.

New York’un güneyinde düzlük genişlemeye başlar ve Meksika sınırının ötesine kadar genişleyerek uzanır. Kıyı Düzlüğü, Georgia ve Alabama’da Apalaşlar’ın güney uzantıları boyunca İç Alçak Bölgeyi Meksika Körfezinden ayırarak batıya doğru bir yay çizer. Kıyı Düzlüğü güneye ve güneybatıya doğru genişler, ama Atlas Okyanusunun kıyı ırmaklarının aşağı vadilerini su altında bırakmasıyla bu yörede aynı zamanda haliçler de oluşmuştur. Bunların en büyüğü Susquehanna ve kollarının sular altında kalmış bir aşağı vadisi olan Chesapeake Körfezidir. Toprak genellikle verimsizdir ama, bu Kıyı Düzlüğü üzerindeki bazı yörelerde ABD’nin en verimli tarım alanları yer alır (örn. eski Güney’in Pamuk Kuşağı ve Orta Florida narenciye bölgesi). Kıyı Düzlüğünün en önemli doğal zenginliği ise özellikle Texas ve Louisiana’da bulunan petrol ve doğal gazdır.

Alçak Bölgenin batısında, Pasifik Havzasını bütünüyle çevreleyen Cordillera dağ sisteminin bir parçası olan Batı Cordillera yer alır. ABD topraklarının yaklaşık üçte birini kaplayan Batı Cordillera bu büyüklüğünün doğal bir uzantısı olarak çok çeşitli dağlardan oluşmuştur. Batı Cordillera’nın doğu bölümünde çeşitli dağların oluşturduğu, genellikle yüksek ve kesintili bir dağ sırası olan Kayalık Dağlar bulunur. Kayalık Dağlar, Güney, Orta ve Kuzey Kayalık Dağlar olarak üç bölüme ayrılır. Güney Kayalık Dağlar volkanik ve renkli tortul kaya oluşumlarıdır. Orta Kayalık Dağlar doğu-batı ulaşımını engellemeyen alçak dağlardır. Tüm Cordillera sistemi içinde alçaklığı ile en büyük kesintiyi yaratan bu orta dağlar aslında, dağlık olmaktan çok dağlararası bir bölge sayılır. Kuzey Kayalık Dağlar ise jeolojik ve görüntüsel açıdan tüm Cordillera sisteminin en çok çeşitlilik gösteren dağlarından oluşur.

Cordillera’nın batı kesiminde ise, aralarında iç vadilerin yer aldığı engebeli dağlardan oluşan ve Büyük Okyanus ile arasında hiçbir kıyı düzlüğü bulunmayan Kıyı Sıradağları (Coast Ranges) vardır. Buradaki vadiler, tarıma elverişli verimli topraklan, denize yakınlıkları ve ulaşım kolaylıklarından dolayı yüzyılı aşkın bir süredir ABD’nin en canlı yerleşim merkezleri olmuşlardır.
Büyük Okyanus kıyısındaki bu dağların doğusunda iki ayrı grup dağ kümesi daha vardır. Bunlardan Sierra Nevada granit dağlardır. ABD’nin ana topraklarındaki en yüksek tepesi olan Whitney Dağı (4.418 m) Sierra Nevada’dadır. Whitney Dağını ortaya çıkaran toprak hareketine eşlik eden alçalma hareketi de Kuzey Amerika’nın en alçak noktası olan ve deniz düzeyinden 846 m aşağıda bulunan Ölüm Vadisini (Death Valley) oluşturmuştur. Sierra Nevada’da, 1849’daki “altına hücum”un nedeni olan zengin altın yatakları vardır. Cascade Sıradağları ise volkanik dağlardır. Kuzey bölümündekiler granit kayaçlardan, öbürleri ise görece yakın zamanda, lavlarla yeryüzüne çıkmış bazalt ve andezit kayaçlardan oluşur. Aslında iki ayrı dağ sırasından meydana gelen bu dağlarda uzun bir aradan sonra 1980’de püsküren St. Helens Yanardağı da bulunur. En yüksek noktası ise Rainier Dağıdır (4.392 m).

Kayalık Dağlar ile Büyük Okyanus kıyısındaki Kıyı Sıradağları arasında bir dizi havza, plato ve tek tek dağların yer aldığı Dağlararası Bölge bulunur. Doğu-batı doğrultusunda genişliği 1.000 km’ye yakın olan bu bölge güneyde Meksika sınırından kuzeyde Kanada’ya kadar uzanır. Bu geniş bölge kendi içinde üç büyük alt bölgeye ayrılır. Bunlardan Colorado Platosu, aralarında Büyük Kanyonun da bulunduğu doğal güzellikleri ile ünlüdür. Colorado Platosunun batısında uzanan Havzalar ve Dağlar Bölgesi kurak ve kayalık bir bölgedir; Havzalar alüvyon ve tuzla kaplıdır. Kuzeybatıdaki Columbia Platosu ise dağlar arasındaki üçüncü ve son bölgeyi oluşturur. Plato genellikle düz olmakla birlikte çoğu yerde ırmaklarla ve buzulların açmış olduğu kanyonlarla yarılmıştır. Bütün dağ sistemleri gibi Batı Cordillera’da da zengin maden yatakları bulunur. Sierra Nevada’daki altına ek olarak, Nevada’da zengin gümüş yatakları vardır. Ayrıca bakır, kurşun, molibden, vanadyum ve kadmiyum yatakları da önemlidir. En önemlisi, bölgedeki havzalarda petrol ve doğal gaz, Colorado Platosunda ise uranyum ve şistli petrol yatakları bulunmuştur.

AKARSULAR VE GÖLLER.


ABD, Ülkenin genişliğiyle orantılı olarak, olağanüstü bir ırmaklar ve göller ağma sahiptir. Bu sistem, doğuda ülkenin iç bölgelerine ucuz ulaşım olanağı sağlar. Batıdaki ırmakların çoğu ulaşıma elverişli değildir ama, bu ırmaklardan da sulama ve enerji elde etmede yararlanılır. Hem doğuda, hem batıda göller ve ırmaklar zehirli sanayi, tarım ve insan atıklarıyla büyük ölçüde kirlenmiş durumdadır.

Doğu su sistemi.


Nemli doğu bölgesinin en büyük ırmağı, ABD’nin de en büyük ırmağı olan Mississippi’dir. Mississippi, kolları Ohio ve Missouri ile birlikte orta ABD’nin büyük bir bölümünün sularını toplar. Akaçlama alanı 3.221.000 km2 ya da tüm kıtanın sekizde biridir. Dünyanın en büyük su yollarından biri olan Mississippi, kuzeyde Minneapolis’ten Meksika Körfezine kadar ulaşıma elverişlidir. Kendisine batıdan katılan kollarının çoğu ise ulaşıma elverişli değildir. Örneğin, Mississippi’den daha uzun olan Missouri Irmağı, ancak 20. yüzyılın ortalarında ulaşıma açılabilmiştir.

Doğu su sistemlerinin İkincisi, kanallarla Mississippi-Ohio sistemine bağlanmış olan Büyük Göller St. Lawrence sistemidir. Büyük Göller, 4’ü Kanada ile paylaşılan 5 büyük gölden (Superior, Michigan, Huron, Erie, Ontario gölleri) oluşur ve dünyanın en büyük tatlı su rezervine sahiptir. Bu göller, aynı zamanda dünyada ticari trafiğin en fazla olduğu iç su sistemidir. Doğudaki bu iki su sistemi, birlikte alındığında dünyanın en büyük iç su yolları ağını oluştururlar.

Doğu ırmaklarının bir üçüncü grubu Atlas Okyanusu ve Meksika Körfezinin kıyı şeridinin sularını toplar. Kayalık Dağların batısından doğan Rio Grande dışındaki ırmakların hemen hiçbirinin uzunluğu 500 km’yi aşmaz ve çoğu denize dik bir çizgi halinde iner. Bu kıyı sularının büyükleri çoğu yerde ulaşıma elverişlidir.

Büyük Okyanus su sistemi.


Kayalık Dağların batısındaki ırmakların hemen hemen tümü kuraklıktan etkilenir. Dağlararası havzaların step ve çöllerinde yalnızca Büyük Tuz Gölü önemli miktarda su tutar. Kıyıdaki birkaç küçük akarsu dışında yalnızca üç büyük ırmak sistemi denize ulaşabilir: Columbia, Colorado ve California’nın Orta Vadisindeki San Joaquin-Sacramento sistemi. Her üç ırmak sistemi de geçtikleri yerlerde yarattıkları koyak ve vadilerle hem yörenin doğal güzelliğine hem de kuraklığın etkisinin bir ölçüde azaltılmasına katkıda bulunurlar. Ayrıca, Columbia’dan yararlanarak dünyanın en büyük hidroelektrik enerji üretim ağlarından biri oluşturulmuştur.

İKLİM.


İklim doğrudan ya da dolaylı olarak insanların yaşadığı çevreyi etkiler. ABD’de ise doğal çevre binlerce yıl Yerlilerce, dört yüz yıl da Avrupa’dan Yenidünya’ya yerleşenlerce köklü bir biçimde değiştirilmiş, Amerikalılar kıta çapında yapay çevreler yaratmıştır. Ama, insanların çekilmeleri halinde toprak, bitki örtüsü ve iklim özgün durumlarına dönebilir ve ABD’de hâlâ belirli iklim bölgelerinden söz edilebilir. Bu genelleme bir tek hayvan varlığı için geçerli değildir. Ülkenin hayvan varlığı insanlarca o denli değiştirilmiştir ki, insanlar çekilse bile ne tür bir hayvan coğrafyasının ortaya çıkacağı bilinmemektedir.

ABD’nin ana toprakları Yengeç Dönencesi ile 50° kuzey enlemi arasında yer alır. Bu konum nedeniyle, ABD’de kutup iklimi yalnızca yüksek dağların tepelerinde, gerçek tropik iklim de Güney Florida’nın küçük bir bölümünde görülür. Ama, orta enlemlerde aşırı sıcaklık ve yağış değişmeleri olduğu için iklim ılıman sayılmaz. Kuzey Amerika kara kütlesinin büyüklüğü de çeşitli bölge iklimleri arasındaki farklılıkları artırır.

ABD’nin büyük kesiminde kara iklimi egemendir. Bunun bir nedeni, Cordillera sisteminin Büyük Okyanusun ılımanlaştırıcı etkisini azaltmasıdır. Kara ikliminin en fazla egemen olduğu bölge Orta ABD’dir. Örneğin, Kuzey Dakota’da sıcaklık yazın 49°C, kışın ise —51°C olabilmektedir. ABD üzerinden geçen doğu yönündeki hava akımı da kara ikliminin etkisini Atlas Okyanusu kıyısına kadar sürükler. Bu yüzden her ikisi de kıyı kenti olan Boston ve San Francisco’da iki ayrı iklim egemendir. Atlas Okyanusu kıyısındaki Boston’da kara ikliminin etkisi görülürken, Büyük Okyanus kıyısındaki San Francisco’da iklim ılımandır. Ama batıdaki ılıman ve nemli iklim bölgesi de Cordillera dağ sisteminin, özellikle Sierra Nevada ve Cascade Sıradağlarının doğusunda sona erer. İç Alçak Bölge ise kasırga ve hortum gibi şiddetli ve zaman zaman tehlikeli olabilen, değişik yönlerden gelen hava akımlarının buluşma alanıdır.

Mevsimler.


ABD’nin büyük bölümünde yaz ve kış arasında belirgin farklar vardır. Kış mevsiminde Kanada’dan gelen soğuk ve kuru hava kütlesi iç bölgeleri etkileyerek büyük siklon fırtınaları doğurur. Doğu eyaletlerine kış boyu yağış getiren bu kütle güneyde, Meksika Körfezinden gelen sıcak hava kütlesiyle karşılaşır. Dolayısıyla kuzeyde çoğu zaman sert rüzgârlarla birlikte kar yağışı görülürken güneyde yağmurlar ve sulusepken kar birbirini izler; kar yağışı enderdir. Doğu eyaletlerinde sıcaklık enleme göre değişir. 30° kuzey enlemindeki Ne w Orleans ile 49° kuzey enlemindeki Minnesota’da ocak ayı sıcaklık ortalamaları sırasıyla 13°C ve — 16°C’dir.

Batı kıyısında ise kış oldukça farklı geçer. Alaska’daki Aleut Adalarından gelen görece sıcak ve nemli hava kütlesi güneye yayılarak bulutlu bir hava ve çisenti yaratır. Büyük Okyanusun kuzeybatı kıyısında kalan hava nedeniyle, kış tüm kıyıda ılıman geçer. Washington eyaletinde ocak ortalaması 1-7°C, Los Angeles’ta ise 7-18°C’dir.

Yaz mevsiminde Meksika Körfezinden gelen sıcak, nemli hava kütlesi, Kanada’dan gelen soğuk kütleyi iterek iç bölgelerin ısınmasına yol açar. Mevsim değişimi sırasında Kayalık Dağların doğusunda iklim, Güneydoğu Asya’daki musonları andırır. Gene bu bölgede, körfezden gelen havanın dengesiz ve nemli olması nedeniyle fırtınalar görülür. Sıcaklık ve nem güneyde daha fazla olmakla birlikte, kuzey eyaletleri de yazın pek farklı değildir. Texas’ta ortalama bir temmuz günü sıcaklık 33°C’ye, bağıl nem ise yaklaşık yüzde 75’e ulaşırken; 1.612 km kuzeyde bulunan Minnesota yalnızca biraz daha serin ve kurudur.
Çoğu kara ikliminde görüldüğü gibi ABD’nin büyük bölümünde de ilkbahar ve sonbahar güzel ama çabuk geçer. Sonbaharda doğu bölgeleri, günlerin ılık geçtiği, geceleri ise kırağı görülen bir pastırma yazı yaşar. Ama, denizden ve karadan gelen hava kütleleri birbirinin yerini alırken kimi bölgelerde hava sertleşir.
Ad:  abd5.jpg
Gösterim: 1622
Boyut:  69.1 KB

İklim bölgeleri.


ABD’nin Alaska ve Hawaii dışındaki toprakları, beş iklim bölgesine ayrılır: Nemli doğu, nemli Büyük Okyanus kıyısı, nemli-kurak geçiş bölgesi, kurak batı ve batı dağ iklimi. Kendi içlerinde de alt bölgelere ayrılan bu ana bölgeler arasında aslında kesin sınırlar yoktur. Bunun en önemli nedenleri yüzey şekillerinin aynı kalmasına karşılık, iklimin yıldan yıla değişmesi ve iklim, toprak ve bitki örtüsünün her zaman bütünüyle örtüş- memesidir.

Nemli doğu bölgesi.


Kuzey Amerika’daki iklim bölgelerinin en büyüğü olan nemli doğu bölgesinde, kışların uzunluğuna ve sertliğine bağlı olarak toprak ve ormanlar büyük farklılık gösterir. Geçmişte bölgenin çoğunu kaplayan ormanlar hem toprak yapısını, hem de yabanıl yaşamı önemli ölçüde etkilemiştir. Bölge, toprak yapısı ve bitki örtüsü bakımından doğu-batı yönünde dört büyük kuşağa ayrılır.
En kuzeyde yer alan alt-kuzey orman bölgesi Kanada’daki tayganın güney sınırını oluşturur. Burası herdemyeşil, iğneyapraklı türleri kapsayan bodur bir orman bölgesidir. Asit oranı yüksek, geçirgen podzol toprakları sık sık geniş bataklıklarla kesintiye uğrar.
Daha güneydeki nemli mikrotermal kuşakta kışlar daha ılımandır, yazlarsa uzun sürer. Genişyapraklı ağaçların herdemyeşil türlerin yerini aldığı karma bitki örtüsü ekonomik değer taşır. Bitki türleri arttıkça gri-kahverengi podzol toprakları verimsiz podzolun yerini alır. Kışın çoğunlukla don görülür ve toprak aylarca karla kaplı kalır.

Bunun altında yer alan nemli astropik bölgede yıllık büyüme dönemi yaklaşık 180-200 gün sürer. Ama eskiden orta derecede verimli olan kırmızı-kahverengi podzol toprakları bitki örtüsünün aşırı ölçüde kesilip yakılmasıyla zarara uğramıştır. Bir zamanlar genişyapraklı ağaçlardan oluşan zengin bir florayı barındıran bölgede bugün seyrek çam ormanları bulunur.
Florida’nın güney kıyılarında ABD’deki tek gerçek tropik bölge bulunur. Sıcak, yağmurlu yazları, ılıman, biraz daha kuru kışlar izler. Sonbahardaki kasırga döneminde görülen sağanaklarla birlikte bu tipik bir muson rejimidir. Florida deniz düzeyinden çok az yukarıda bulunduğu için Everglades gibi kimi bölgeler bataklıklarla kaplıdır. Bitki örtüsünün çoğunu, tuzlu ortamları seven mangrov ve Amerika’ya özgü bazı çayır otları oluşturur.

Nemli Büyük Okyanus kıyısı.


Büyük Okyanustan gelen ılıman havanın etkisindeki bölgede iklim ve yaşam ortamları karmaşık bir mozaik oluşturur. Yağış çoğunlukla kışın görülür, yazları ise kuru geçer. Bölgenin batı kıyısında görülen kasvetli kışlar Avrupa’nın kuzeybatısını andırır; sıcaklığın sıfırın altında olduğu dağlık bölgelerde Alp tipi buzullar oluşur. Yazlar serin, bulutsuz ve çoğu zaman sislidir. Burada yetişen düz gövdeli, herdemyeşil ağaçların kerestesinden yararlanılır. Gri-kahverengi, geçirgen podzol, toprak yapısına egemendir. Güneye indikçe Akdeniz iklimi görülür.

Kurak batı bölgesi.


Nemli okyanus havasının ulaşamadığı bu bölge, Kanada’dan Meksika’ya kadar Büyük Ovaların batısında yer alır. Havanın aşırı derecede kuru olduğu yerler çöl, yarıkurak bölgeler ise bozkırla kaplıdır. Daha çok tuz çökelleri ve kum yığınlarından oluşan çöllerde bazen hiçbir bitki görülmez; kimi zaman da fundalıklar ve yağmurun ardından çiçek açan biryıllık bitkiler yetişir. Batının büyük bölümü yarı- kurak bölgede yer alır. Yağışlar ender olmakla birlikte kıtaya özgü kimi yem bitkileri ve kokulu çalıların yetişmesi için yeterlidir. Kestane rengi bozkır topraklan ise iyi işlendiklerinde çok verimli olabilir.

Nemli-kurak geçiş bölgesi.


Nemli doğu ve kurak batı bölgelerini ayıran bu belirsiz sınır kuşağı Texas’tan Kuzey Dakota’ya uzanır. Toprakları çoğunlukla lösten türemiştir; kuzeyde verimli çernozem, güneyde kırmızı çayır toprağı yaygın olarak bulunur. Genellikle kara iklimi egemendir. Çayırlar batıda kısa otlarla kaplı bozkıra karışır, doğuda ise Illinois ve Indiana yörelerinde ormanlarla birleşir.

Batı dağ iklimi.


Burada iklim yükseltiye göre değişir. Ovalar çoğunlukla kuru olmakla birlikte, yükseklik arttıkça sıcaklık düşer, buharlaşma azalır ve rüzgârlar bir yamaçla karşılaştığında yağış artar. Çöl ve bozkırlardan, bunları çevreleyen dağlara doğru çıktıkça önce savanlar, ardından nemli kuzey ormanları görülür. Dağlar yeterince yüksek olduğunda bu bitki örtüsü orman sınırına ve Kuzey Kutbu tundra kuşağına kavuşur. Büyük Okyanusun kuzeybatı kıyısında yer alan dağlık bölgeler dışında buzullara çok az rastlansa da, yüksek dorukların çoğu karla kaplıdır.

BİTKİ ÖRTÜSÜ

.
ABD’nin bitki örtüsüne Alp tipi tundralar ile orman, çayır ve çöller egemendir. Veymut çamı {Pinus strobus), Amerika kızıl çamı (Pinus resinosa), Pinus banksiana, suga, ladin ve balsam göknan (Abies balsamea) gibi ağaçlardan oluşan iğneyapraklı bir orman, Kanada sının boyunca Maine ve Minnesota arasında uzanır. Daha güneyde, Apalaş Dağları yakınında ise iğneyapraklı ve yaprakdöken ağaçlar, yerini genişyapraklı ve sertodunlu ağaçlara bırakır. Buradaki ağaç türleri arasında akça- ağaç, meşe, dişbudak, yalancıakasya, ıhlamur, sığla ağacı, ceviz, Carya cinsinden ağaçlar, Batı çınarı (Platanus occidentalis), kayın ve daha güneyde laleağacı bulunur. Atlas Okyanusu ve Meksika Körfezi kıyılarındaki ova ve dağlık bölgelerde ise çam yoğundur. Daha çok Büyük Ovalar bölgesinde görülen çayırlar, batıda, dağlar arasında kalan havzalara ve Kayalık Dağların eteklerine kadar uzanır. Bu bölgenin bitki örtüsü büyük ölçüde bizonotu (Bulbilis dactyloides), gramotu (Bouteloua gracilis), sorguçotu (Stipa) ve aynkotu (Agropyron) gibi otlardan oluşur. Kayalık Dağlar, Cascade Sıradağları ve Sierra Nevada’daki alçak dağlar ve yüksek platoların çoğu gene iğne- yapraklı ormanlarla kaplıdır. Çam, palmiye ve Virjinya meşesi (Quercus virginiana) gibi ağaçların yerini Florida’nın güney ucunda, Thrinax, Sabal ve Inodes cinsinden palmiyeler, incir, mangrov ve Zanthoxylum coriaceum gibi daha tropik bitkiler alır. En sık ormanlar Cascade ve Kıyı sıradağlarının batısındaki Washington, Oregon ve Kuzey California’da bulunur. Buradaki ağaçların çoğu 30 m’den yüksektir.

ABD’nin ana topraklarında yalnızca ağaç sınırının yukarısındaki dağlarda görülen Alp tipi tundralar, kısa bir mevsim için çiçek açan küçük bitkilerden oluşur. Kayalık Dağların batısına düşen kurak ve yarıçöl bölgede en sık görülen bitki çalımsı bir yavşan türüdür. California’nın güneydoğusundan Texas’a uzanan çölde bazıları ağaç boyunda olan kaktüs türleri dışında, avize- ağacı türleri, akasya ve çeşitli çalılar yetişir.

ABD, yerli ağaçlar bakımından da zengindir. Aralarında en çok tanınanı sekoya olan bu türlerin dışında ülkeye özgü çiçekli bitkiler de 20-25 bin türü kapsar. Ayrıca başta Avrupa olmak üzere Asya ve tropik Amerika gibi başka bölgelerden buraya getirilmiş yüzlerce tür kimi yerlerde toplam bitki türlerinin en az yüzde 50’sini oluşturur.

HAYVAN VARLIĞI.


Kuzey Amerika kıtasının büyük bölümü gibi ABD de, Amerika kıtasında Kuzey Kutbu ve kuzey bölümü ile Grönland’ı içine alan Nearktik zoocoğrafya bölgesinde yer alır. Bu kuşakta Avrasya ve Kuzey Afrika’dakilere benzeyen hayvan türleri bulunur. Hayvanların bölgelere göre dağılımı, iklim ve bitki örtüsü kuşaklarıyla benzerlikler gösterir. Dolayısıyla, örneğin kurak batı bölgesinin hayvanları nemli doğu bölgesi ya da Büyük Okyanus kıyısının hayvanlarından farklıdır. Ama bitki kuşaklarından daha geniş olan hayvan kuşaklarını kesin çizgilerle ayırmak güçtür.

ABD’nin hayvan coğrafyası Avrupa’dan göç nedeniyle doğal durumunu yitirmiştir. Hayvan dağılımının değişime uğramasındaki ilk neden avlanmadır. Bizon gibi aşırı avlanan hayvanların soyu tükenmiş ya da tükenmek üzeredir. Ormanların kesilmesi, yeni yollar açılması, toprakların çitlerle çevrilmesi göç yollarının önünü kapatarak birçok hayvan türünün doğal yaşam alanını etkilemiştir. Ayrıca, kıtaya sonradan getirilen hayvan türleri geniş alanlara yayılarak yerli hayvanların yaşam alanlarını sınırlamıştır. Öte yandan, DDT gibi kimyasal böcek ilaçları besin zincirini bozarak özellikle memelilerde ve kuşlarda ölüm oranlarının yükselmesine yol açmıştır. Ancak ender durumlarda, yaşam alanlarının yapay değişime uğraması bazı hayvan türleri için olumlu etki yapmıştır. Örneğin, kır kurdu ve çeşitli geyik türlerinin dağılım alanları doğal çevrenin değişmesiyle genişlemiştir.

ABD’nin tüm yörelerinde yaygın bulunan başlıca hayvan türleri arasında ak kuyruklu geyik, kara ayı, puma, doru vaşak, susamuru, mink, kunduz, kır kurdu, misk sıçanı ve kapan kaplumbağa en önemlileridir. Kuzeydeki iğneyapraklı orman bölgesinde yaşayan kunduz, tilki, kurt, sığın, tavşan, volverin ve susamuru Avrasya hayvanlarıyla yakın akrabadır. Balıklardan, Coregonidae familyasından tatlı su balıkları, sarı tatlı su levreği ve turnabalığı aynı akrabalık ilişkisini temsil eder. Kuzey hayvanları arasında tümüyle Kuzey Amerika’ya özgü sayılabilecek az sayıdaki türlerden biri de Kanada oklukirpisidir.
Doğu ve güneydoğudaki ormanlık arazi, hayvan varlığı açısından ABD’nin en önemli bölgesini oluşturur. Bu bölgede yaşayan çeşitli balıklar, amfibyumlar ve sürüngenler Doğu Asya hayvanları ile akrabadır. Mississippi’nin aşağı kesiminde yaşayan bir mersinbalığı türü buradan başka yalnızca Çin’ deki Yangtze İrmağında görülür. Apalaşlar’da ise dünyadaki semender çeşitlerinin çoğuna rastlanabilir. Başka hiçbir kıtada üçten fazla semender familyası bulunmazken Apalaşlar’da bu büyük amfibyum grubunu oluşturan sekiz familyadan yedisine rastlanır. Bölgede ak kuyruklu geyik, kara ayı, opossum, boz tilki, rakun, yabani hindi ve çeşitli ağaçkakanlara da rastlanır. Güney Amerika’daki familyalardan tangara, ame- rikasarıasması, kolibri gibi türlerin de bulunduğu kuşlar, Avrasya’dakilerden farklılık gösterir.

Atlas Okyanusu ve Büyük Okyanus kıyılarının hayvanları birbirlerinden çok farklıdır. Doğu kıyısına özgü manati Florida’nın büyük ırmaklarında yaşar. Batıdaki Büyük Okyanus kıyısında ise denizaslanı ve öbür kulaklı fok türleri bulunur. Körfez foku ve Grönland fokunu da kapsayan bazı kulaksız fok türlerine isç her iki kıyıda da rastlanır.

Batıdaki çayırlarda yaşayan başlıca hayvanlar Amerika bizonu, Amerika antilopu, kemirgenlerden avurdukeseli, Orta Asya’da akrabalarına rastlanan gelengi ve Eskidünya’dakilerden oldukça farklı olan Amerika porsuğudur. Başka bölgelerden gelen pek çok kuş türünün yaşadığı bu çayırlara özgü kuşların en iyi bilineni çayırtavuğudur.

California, Nevada, Arizona, Utah, New Mexico ve Texas’ın bazı bölgelerini içine alan Sonora Çölü başta çıngıraklı yılan olmak üzere bir sürüngenler cennetidir. Zehirli Gila boncuklu keleri ise yalnızca burada görülür. Kanguru faresi, rakunla akraba olan miskkedisi ve domuzu andıran pekari de çölde yaşayan memelilerdir.

Kayalık Dağlar ve batıdaki öbür dağ sıraları kayalıklarda yaşayan pek çok toynaklı hayvanı ve kemiriciyi barındırır. Adatavşanıın akrabası olan küçük pika, Alpler’de de görülen marmot, çeşitli koyun, keçi ve antilop türleri buralarda yaşar. Suda yaşamaya da uyum sağlamış bir kuş olan subakalı ise Asya ve Avrupa’da akrabaları olan, Kayalık Dağlara özgü bir türdür.

kaynak: Ana Britannica

BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 12 Ekim 2016 00:44
KafKasKarTaLi - avatarı
KafKasKarTaLi
Ziyaretçi
16 Nisan 2006       Mesaj #2
KafKasKarTaLi - avatarı
Ziyaretçi

YERLEŞME DOKUSU.


Binlerce yıllık Yerli geçmişine karşın, bugün New Mexico’nun bazı bölgeleri dışında, ABD’de AvrupalIların gelmesinden önceki yerleşim biçimlerinin etkisine pek rastlanmaz. Toprakların genişliği ve işgücünün azlığı nedeniyle, benzeri görülmemiş bir nüfus hareketliliği, geçici toprak kullanım ve yerleşim biçimleri ortaya çıkmıştır. Ülkenin doğal kaynaklarının zenginliğine bağlı olarak artan göç olanakları da bu hareketliliğe katkıda bulunmuştur. Arazi, insanların çabalarıyla büyük ölçüde değişmiş, ama bu değişme genellikle olumsuz yönde olmuştur. ABD’ nin kentsel ve kırsal yerleşim bölgelerinde egemen olan görünüm, düzensizlik ve dağınıklıktır. Tek tek yerleşim birimleri ne kadar usta işi bir mimariye ve sağlam yapıya sahip olursa olsun, komşu birimle ender olarak uyum gösterir. Bu durum, Amerikalıların aşırı bireyciliği, toprak ve başka mallar üzerindeki yoğun spekülasyon, toprağa ve doğal zenginliklere karşı yararcı yaklaşım, hükümet politikaları ve yasalar tarafından pekiştirilmektedir. Zengin ulaşım olanakları da ülkenin görüntüsünün değişmesine katkıda bulunmaktadır.
Sponsorlu Bağlantılar

ÂBD’deki yerleşim birimlerinde 20. yüzyılın ortalarında görülmeye başlayan bir başka özellik, kırsal ve kentsel yaşam biçimlerinin birbirine yaklaşmasıdır. Kırsal kesim insanı hızla kentlileşmekte, tarım makineleşmekte, kırsal yerleşimler kentlere benzemektedir. Metropoller de dağınık, esnek ve düzensiz bir biçimde genişlemektedir.

Kırsal yerleşme.


Kırsal yerleşim biçimleri, ülkenin tarihi, ekonomisi, toplum yapısı, insanların düşünme biçimleri ve toprağın kendisiyle ilgili birçok ipucu verir. ABD’de kırsal etkinliklerin temel yapısı, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Arjantin, Güney Afrika ve Çarlık Sibiryası gibi AvrupalIların sonradan yerleşime açtıkları ülkelerdekine çok benzer. Kısa dönemde kalkınıp zengin olmak isteyen göçmenler buraları hızla işgal etmiş ve işletmeye başlamıştır. Toprağın ve fiziksel kaynakların bol olduğu bu ülkelerde, ortaçağ ve yeniçağ Avrupa’sının görece istikrarlı düşünce ve kurumlan, yem toplumsal ve siyasal koşullar altında büyük değişikliklere uğramıştır. Köylü olmayan bu kırsal topluluklar, toprağa bağlı, durgun ve nüfus bakımından yoğun Asya, Afrika, Avrupa ve Latin Amerika toplumlarınm temel özelliği olan insanla çevre arasındaki uyumlu ortak yaşamı da gerçekleştirememiştir.
1763-76 arasındaki dönem dışında, İngiltere’nin ve ABD hükümetlerinin resmî politikası, sınırı ekonomik ve doğal koşulların elverdiği ölçüde batıya doğru ilerletmek için tarımsal ve öbür tür yerleşimleri desteklemekti.

İngiltere Krallığı’nın kişilere ve şirketlere sınırları iyi tanımlanmamış geniş toprak parçaları dağıtması, bu toprakları alanların uygun fiyatlardan arazi satarak, kiraya vererek ya da bağışlayarak göçmenleri buralara çekmelerine olanak sağladı. Grup kolonileri kurma yolundaki çabaların en tanınmışı, yerleşimlerin ilk yüzyılında New England bölgesinde görülen teokratik ve kolektivist yerleşim birimidir. Alan bakımından başka eyaletlerdeki kasabalara benzeyen New England kasabası temel yönetim birimidir. Kasaba içindeki ve çevresindeki topraklar grup kararıyla ailelere dağıtılırdı. Çiftçilerin ve başka meslek sahiplerinin evleri merkezî bir köyde toplanmıştı. Bu yarı komünal sistem koloni döneminin sonuna doğru bozuldu, ama kasaba varlığını sürdürdü. Daha sonraki dönemlerde başarılı olan başka bir örnek, Utah ve çevresindeki eyaletlerin Büyük Havza bölgesindeki Mormon yerleşimleridir.

Bağımsızlıktan sonra ilk 13 eyalet, sınırlarının ötesindeki batı toprakları üzerindeki bütün haklarını uzun pazarlıklar sonucunda yeni ulusal hükümete devretti. Bazı toprak parçaları ise özel gruplar için ayrıldı. Örneğin, Ohio’nun kuzeydoğusunda Connecticut Yerlilerine öncelik verildi; Ohio ve Indiana’da bazı topraklar Bağımsızlık Savaşı gazilerine ödül olarak dağıtıldı. Federal yönetim altında ulusal bir alan yaratıldı. Bu alana, 1803’te Louisiana, daha sonra Mississippi ötesindeki topraklar ve 1819’da Florida katıldı. Texas’ta eyalet yönetimine bırakılmış olan kamu arazisi, önceki dönemde Fransız ve İspanyollar tarafından bağışlanmış olan topraklar ve Yerlilerin topraklarının bir bölümü bu düzenlemenin dışında tutuldu. Federal görevliler 1780’lerden başlayarak Ohio’nun batısındaki toprakların kadastrosunu, numaralanmasını ve değerlendirmesini gerçekleştirdiler. Daha sonra bölgesel toprak büroları bu topraklan çok elverişli koşullarla buraya yerleşecek olanlara sattı.
Uygulanan yeni kadastro sistemine göre basit, dörtgen planlar hazırlandı. Yönetim birimleri (township) her biri 9,65x9,65 km boyutlarında, pusula yönlerinde uzanan bloklar halinde düzenlendi. Her birim 260 hektarlık 36 bölüme ayrıldı. Bölümlerin ayrım çizgileri üzerinde kamu yolları yapıldı.

Kongre, kuruluşundan başlayarak, ulusal alanlardaki toprakların dağıtımı için bir dizi karmaşık düzenleme getirdi. Bunların en önemlisi, 1862’de kabul edilen Çiftlik (Home- stead) Yasası7ydı. Bu yasaya göre, belirli bir dönem oturmak ve toprağı iyileştirmek koşuluyla her göçmene 65 ha toprak verilecekti. Bu tür yasaların hükümleri tarım teknolojisindeki değişmelere ve dağıtılacak toprakların niteliğine bağlı olarak farklılık gösterdi. Toprak dağıtım programı, nitelikli toprakları özel mülkiyete aktarma açısından başarılı oldu. Ama ulusal toprakların üçte birinden çoğu hâlâ eyalet yönetimleri ile federal hükümetin tasarrufundadır.

Amerikan kırsal yaşamının 20. yüzyılın başına rastlayan klasik döneminde tipik Amerikalı ya bir çiftlikte yaşıyordu ya da ekonomik açıdan çiftçilere bağımlı idi. Dünyanın başka ülkelerindeki benzerlerinden farklı olarak, çiftçi ailesi kentten ve komşularından belirli bir uzaklıkta, tek başına yaşıyordu. Çiftlikler yerel geleneklere ve etkinlik türlerine göre farklılaşmıştı. Örneğin, ambar türleri ve çitleme yöntemleri farklıydı. Toplumsal etkinlik kırsal alandaki çok sayıda kilise ve okula dağılmıştı. Yılın en önemli olayları, panayır ile siyasal ya da dinsel toplantılardı. Mekân dağınıklığının bir başka göstergesi, kırsal kesime yayılmış olan aile ya da topluluk mezarlıklarıdır.

Küçük kasaba ve köyler de bölgeden bölgeye farklılık gösteriyordu. En çok bilinen tür olan New England kasabası, aralarında kilise, yönetim binası, dükkânlar, ortadaki yeşil alanın çevresine dizilmiş yüksek ağaçlarla gösterişli evler bulunan, seyrek dizilmiş binalardan oluşur. Daha az bilinen ama aynı derecede tipik bir başka yerleşim türüne, özellikle Güneydoğu ve Orta Pennsylvania’da rastlanır. Pennsylvaniya kasabası, yoğunluk, yapı malzemesi ve genel görünüm bakımından New England modelinden farklıdır. Sık ve genellikle birbirine bitişik, çoğunlukla tuğla, bazen de taş ya da ahşap binalardan oluşur. Binaların önündeki kaldırımlar daha çok tuğlayla döşenmiş ve buralara gölgeli ağaçlar dikilmiştir. Doğrusal planlı bu kasaba türünde ticari ve yönetsel yapıların bulunduğu bir meydandan çevreye yönelen bir ya da iki ana cadde vardır. ABD’de en çok rastlanan kasaba türü Ortabatıda geliştirilmiş olandır. Bu tür kasaba genellikle basit bir ızgara plan üzerine kurulmuş, işlevler mekânsal olarak birbirinden ayrılmıştır. İş ve yönetim etkinlikleri kasabanın merkezinde yer alır. Evler, fabrikalar, demiryolları ve depolar kasabanın çevresinde, geniş bir alana yayılmıştır.

Küçük kasabanın kente dönüşmesi Güney’de oldukça geç gerçekleşti. Birçok kentsel işlev ya mekânsal olarak dağınıktı ya da bölgenin ekonomik yaşamına egemen olan geniş tarım işletmeleri (plantasyonlar) tarafından yerine getirilmekteydi. 19. ve 20. yüzyıllarda kentler ve kasabalar oluşmaya başladığında Güney, Ortabatı modelini izledi.

Sınırlı bir alanı kaplamakla birlikte, Mormon ve İspanyol asıllı Amerikalıların yerleşimleri de ilginç özellikler gösterir. Dinsel gereklerin belirlediği Mormon yerleşimleri, kare bloklardan ve bunları çevreleyen geniş caddelerden oluşan bir ızgara plana göre kurulmuştur. Nüfus ve kültür bakımından Meksika’ya dayanan New Mexico’daki kasabalar ise genellikle standart Latin Amerikan modeline göre düzenlenmiştir. Bu modelin ayırıcı özelliği, ortada Katolik Kilisesinin yer aldığı, kerpiç ya da taş evlerle çevrili bir meydanın bulunmasıdır.

ABD’de, “aile çiftliği” modelini gerçekleştirmede ve korumada başarılı olunamadı. Bir bölümünün yasal mülkiyeti belirsiz olan küçük mülkler, satış, miras ve kiralama gibi yollarla büyük mülkler içinde eritildi. Genel eğilim tarım işletmelerinin sayıca azalması ve ortalama işletme büyüklüğünün artması yönünde oldu. 1980’lerin sonlarında ortalama çiftlik büyüklüğü 186 hektarın üzerindeydi. Tanma elverişli toprakların yaklaşık yüzde 50’si, ekilen toprakların ise yüzde 20’si bütün çiftliklerin yüzde 3’ünden azını oluşturan 800 hektardan büyük toprağa sahip çiftliklerin denetimindeydi. Çiftliklerin yüzde 60’ı ise 73 ha ya da daha az toprağa sahipti ve ekili alanın yüzde 15’ine yakın bir bölümünü elinde tutuyordu.

Yoğun sermaye kullanan dev boyutlu “neoplantasyon” aslında, tarımsal alanda kurulmuş bir fabrikadır. Bu yeni tür tarım birimlerine özellikle California ve Arizona’da ve Mississippi Deltasında rastlanır. Neoplantasyonların dışında, daha küçük boyutlarda ama büyük yatırım ve gelişmiş işletme tekniklerini gerektirecek derecede yoğun biçimde işletilen tarım birimleri de vardır. Geniş ölçekli sermaye-yoğun tarım işletmelerinin artışına koşut olarak, kırsal tarım nüfusu hızla düştü. 20. yüzyılın başında 32 milyon olan kırsal tarım nüfusu. 1940’ta 30 milyona, 1980’lerin sonlarında 5 milyona indi.

Tarımsal nüfus azalırken, ekonomik ve siyasal alandaki etkisi de gittikçe zayıfladı. ABD ileri derecede kentleşmiş, teknolojik bakımdan ilerlemiş bir topluma, dönüştü. Ama Amerikalılar gittikçe artan ölçüde ve kimi kez istemeden kentlere yönelirken, hızla yok olan kırsal Amerika’nın anısı, toplumsal ve siyasal kararları yönlendiren özlemlerde ve varsayımlarda etkisini sürdürmektedir. Bu durum yalnız romancı, şair ve ressamların yapıtlarında değil, sanatın çeşitli dallarında, filmlerde, televizyon programlarında, folklorda, country ve wes- tern müziğinde, siyasal konuşmalarda ve boş zamanın değerlendirilmesinde de görülür.

1920 sonrasında, Amerikan kırsal yaşamında, AvrupalIların yerleşmesinden o güne değin geçen üç yüzyıl boyunca görülenden daha köklü bir değişiklik ortaya çıktı. Bu değişikliğin kökeninde, bütün dünyayı etkilemiş olan büyük toplumsal ve ekonomik dönüşümler yatıyordu. Ama bu değişmenin başlıca aracı içten yanmalı motor olmuştu. Bu buluşun sonucu olan otomobil, otobüs ve kamyon, demiryolu sisteminin yerini aldı; kırsal ve kentli nüfusun hareketliliği önemli ölçüde arttı. Ulaşım sistemindeki bu değişiklik küçük kasabaların da değişmesine yol açtı. Karayollarına ya da kent merkezlerine yakın olan kasabalar 1970’ten önce zenginleşmeye başladı; bir bölüm kasaba ise çökmeye yüz tuttu. 1970 sonrasında ise kırsal kesim ve küçük kasaba nüfusu metropoliten alanlardaki nüfustan daha hızlı artarak, yüz yıllık kentleşme eğilimi tersine çevrildi.
Amerikalılar gittikçe daha fazla hareketlilik kazanırken kırsal Amerika’nın görüntüsü de temelden değişti. Karayolları ülkenin ana damarları haline geldi. Bir zamanlar yerel kasabada ya da kentte yoğunlaşmış olan işlevler, ana yolların kenarında kilometrelerce uzanan şeritlere taşındı. Günümüzde, ABD’deki metropolitenleşme eğilimi yalnız kentleri ve çevrelerini değil, kırsal kesimi ve kırsal nüfusun geniş bir bölümünü de içine almaktadır. Yöresel el sanatları ve bölgesel özelliklerdeki gerileme, çiftlik evleri ve araçları, çitler, ambarlar ve giysilerde açıkça gözlemlenmektedir.

Kentlerde yaşayan Amerikalı, kırsal kesimde çalışana oranla çok daha fazla tüketmektedir. Kırsal ekonominin nasıl bir biçim alacağını belirleyen de kentlerdir. Kentli nüfus hafta sonlarında ve tatillerde kırsal kesime ve buradaki ikinci evlerine akın eder. Boş zamanları değerlendirme ve eğlence turizmi ise birçok kırsal yörenin en önemli gelir kaynağıdır. Büyük kentler su ve enerji gereksinimlerini karşılayabilmek için kırsal alanlara gittikçe daha fazla sokulmaktadır. Kırsal nüfusun çoğunluğu da artık yakındaki bir kente kolayca ulaşabilmektedir. Böylece, kırsal kesimde yaşayan birçok insan kentlerdeki işlerde tam ya da yarım gün çalışma olanağına kavuştuğundan kırsal nüfusun daha fazla azalması önlenmiştir.
Ad:  USA_Territorial_Growth_small.gif
Gösterim: 1919
Boyut:  456.2 KB

Kentsel yerleşme.


ABD kırsal ağırlıklı bir yerleşim modelinden kentsel topluma geçiş sürecinde, öbür gelişmiş ülkelerinkine benzer bir yol izlemiştir. Günümüzde, ABD nüfusunun dörtte üçü, kent alanları ya da “kentleşmiş bölgeler” diye nitelenen ve ülke yüzölçümünün yüzde ikisinden az bir alanı kaplayan yerlerde toplanmıştır. Ayrıca, nüfusun en az yüzde 15’i ekonomik ve toplumsal açıdan kentsel sayılabilecek dağınık yerleşim birimlerinde oturmaktadır.
Koloni döneminde ve bağımsızlığın ilk yıllarında, nüfusun yüzde 95’inden fazlası kırsal kesimde yaşıyordu. Ama, daha baştan beri kentler de yerleşim sisteminin temel öğeleriydi. Boston, New Amsterdam (New York), Jamestown, Charleston ve Philadelphia, bulundukları kolonilerle aynı zamanda kurulmuştu. Bunlar, Kuzey Amerika’nın öteki önemli koloni kentleri gibi, okyanusa açılan birer limandı. En azından 20. yüzyılın başına değin, Amerikan kentlerinin tarihsel coğrafyası, art arda gelişen ulaşım sistemleriyle yakından ilişkilidir. Başarılı olmuş kentlerin yerleri ve iç yapıları geniş ölçüde ulaşım sistemleri tarafından belirlenmiştir.

Koloni döneminin kentleri, çiftlik ve orman ürünlerinin ve öbür hammaddelerin ülkenin iç bölümlerinden toplanıp Antiller’e, Afrika’ya ya da Avrupa’ya gönderildiği noktalardı. Mamul mallar, Amerika’da az bulunan maddeler ve göçmenler de gene bu kentlerden giriyordu. Söz konusu kentler, temel olarak, pazar yeri ve antrepo görevi üstlenmişti. Toplumsal, askeri, dinsel ve eğitsel işlevlere buralarda pek az yer verilmişti. İç bölümlere ulaşımın yetersiz ve pahalı oluşu yüzünden kentler ya okyanusa bakan körfezlerin kıyısında, ya da ırmakların ağzında kurulurdu. 1800’ler öncesinde liman olmayan kentler arasında yalnız Lancaster, York (Pennsylvania) ve Williamsburg (Virginia) önemlidir. Iç bölgelerin kalabalıklaşması, kanallar ve düzgün yollar ağının genişlemesiyle, çeşitli yolların kavşak noktalarında ya da iki farklı ulaşım sisteminin birleştiği yerlerde Buffalo, Pittsburgh, Cincinnati ve St. Louis gibi kentler kuruldu. Konumları nedeniyle hinterlanda hizmet veremez duruma gelen New Castle (Delaware), Newport (Rhode Island), Charleston (Güney Carolina), Savannah (Georgia) ve Portland (Maine) gibi eski limanlar durgunluk dönemine girdi.

1850’lerden 1920’lere değin yeni kentlerin başarısı ve eski kentlerin daha da gelişmesi, bunların yeni demiryolu sistemi üzerindeki yeriyle ve kendilerine bağımlı geniş topraklar üzerindeki etkileriyle yakından ilişkiliydi. Suyollarının kenarındaki demiryolu kentlerinin nüfusu ve zenginliği kısa sürede arttı. Demiryolu çağının ürünü olan kentler de önemli ölçüde gelişti. 19. ve 20. yüzyıllardaki hızlı sanayileşmenin büyük bölümü su ve demiryolu ulaşım sistemlerinin geliştirilmiş olduğu yerlerde gerçekleşti. Ayrıca, Pennsylvania’nm kuzeydoğusundaki maden kömürü bölgesi, New England’daki fabrika kentleri, Carolina ve Virginia Piedmont’taki tekstil merkezlerinde imalat sanayisinin gelişimi, beraberinde hızlı kentleşmeyi, bunun sonucunda ise ulaşım kolaylıklarını getirdi. Altın, gümüş, bakır, kömür ve demir gibi madenlerin, 20. yüzyılda ise doğal gaz ve petrol kaynaklarının işletilmesi geçici kent merkezlerinin kurulmasına yol açtı. Ekonomik temeli ne olursa olsun, erken ve sağlam bir başlangıç kentler arası rekabette belirleyici bir rol oynadı. Kentsel sermaye ve nüfus, yeterli bir ilk hareket verildiğinde, kendiliğinden genişleme eğilimi gösteriyordu. Çevrelerindeki doğal kaynaklar kıt olsa bile, iyi bir ticari başlangıç, uzak yerlerle kara ve deniz bağlantısı ve zengin bir yerel beceri, sermaye ve girişimcilik birikimi, büyük kentlerde dünyanın en geniş sanayi, ticaret ve nüfus yoğunlaşmasını yarattı.

Amerikan kentlerinin 1900 öncesindeki gelişimini coğrafi konumları belirliyordu; kentlerin gelişimi, malların ve hizmetlerin üretimi, toplanması ve dağıtımıyla yakından ilişkiliydi. Zamanla bu modelden sapmalar oldu ve fiziksel etkenler yerini toplumsal etkenlere bıraktı. En başarılı kentler, gittikçe artan ölçüde, daha ileri hizmet üretim ve tüketim biçimlerine, özellikle bilgi üretme ve yayma, işletmecilik ve boş zamanları değerlendirme etkinliklerine yöneldiler. Washington hükümetin ve onu destekleyen etkinliklerin güçlü bir kalkınmaya yol açtığı bir metropol olarak, bu yeni durumun en çarpıcı örneğidir. Hemen bütün eyalet başkentleri benzer bir demografik ve ekonomik gelişme gösterdi. Büyük bir yüksekokulun (college) ya da üniversitenin bulunduğu kentler de hızla gelişti.

Halkın göreli refahının ve boş zamanının artması ve sanayi üretiminde emek girdisinin azalmasıyla birlikte, yalnızca zevk için gezenlere, tatile çıkanlara ve emeklilere hizmet veren yeni kentler ortaya çıktı. Florida, Nevada, California, Arizona ve Colorado’daki pek çok kent bu türdendir. I. Dünya Savaşı sıralarında otomobilin özel ulaşım aracı olarak gelişmesiyle birlikte Amerikan kentleri de nicelik ve nitelik yönünden yeni bir döneme girdi. Daha önceleri, kentlerin büyüklüğü, yoğunluğu ve iç yapısını yayaların ve toplu taşıma sistemlerinin kısıtlamaları belirliyordu. Kent görece derli topluydu; iyi belirlenmiş bir tek merkezi vardı ve dış mahallelere yapılan eklemelerle büyüyordu. Otomobilin yaygınlaşması, çeşitli hizmetlerin ve karayollarının gelişmesi, Amerikan kentlerini parçaladı ve daha dağınık birimlere dönüştürdü. Kentler çevrelerindeki kırsal alanlara yayıldı. Pek çok küçük kasaba uydukent haline geldi ya da kent tarafından yutuldu. Her kentin çevresinde yarı kentleşmiş bir kuşak oluştu. Dairesel biçimde gelişen geleneksel kent yerini görece biçimsiz, çok merkezli ve yaygın bir metropole bıraktı.

Amerikan kentleri bulundukları yerden çok, belirli bir dönemin ürünleridir; o dönemin düşünce biçimlerini ve teknolojik gelişmelerini yansıtırlar. Bir bütün olarak alındığında, Amerikan kentlerinin başka iilkelerdekilerden farklı olduğu görülür. Ulusal siyasal yapı, halkın toplumsal eğilimleri ve kentleşmenin güçlü bir biçimde dışa doğru yayılması, toplumsal ve ekonomik açıdan birleştirici birimler olan metropollerin siyasal açıdan parçalanmasına yol açmıştır. Bir tek metropoliten alanın birçok kenti ve kasabayı içine alması, hem görünümde hem de işlevlerde değişiklik yaratmıştır. Modem Amerikan kentleri keskin karşıtlıkların görüldüğü yerlerdir. Tarihsel yapıların ve anıtların korunması yolundaki gittikçe güçlenen akıma karşılık, yıkımlar ve inşaat hiç durmadan sürmektedir. Kentlerde tarihin ve sürekliliğin izlerine pek rastlanmaz. Bugünkü görünümüne bakarak, New York kentinin 1620’de, Detroit’in 1701’de kurulduğuna inanmak güçtür. Kent merkezlerinde mühendislik anlayışı ve kentin işlevinin “iş yapmak” olduğu görüşü egemendir; ticari ve yönetsel etkinlikler ağırlıktadır ve kilise, park gibi kâr getirmeyen bina ve alanlara pek yer yoktur. Ortaçağ Avrupa kentlerinde temel bir işleve sahip olan katedralin yerini, Amerikan buluşu gökdelenler almış, bazı kentlerde dinsel olmayan büyük anıtlar yapılmıştır. Büyük bir olasılıkla, geleceğin arkeologları yapacakları kazılar sonunda, Amerikan toplumunun mühendisler, mimarlar ve buldozer operatörlerinden oluşan bir oligarşi tarafından yönetildiği sonucuna varacaklardır.

ABD’de kentsel yerleşimin dışa doğru benzeri görülmedik bir biçimde yayılması ortaya yeni yerleşim türleri çıkarmıştır. Aslında iki ya da daha çok kentin gelişme alanlarının örtüşmesi ilk kez 19. yüzyılda Avrupa’da görülen bir olaydır. Ama bugün Atlas Okyanusu kıyısında, Boston’dan Richmond’a (Virginia) kadar uzanan megalopoliste (süper kent) bu gelişme görülmedik boyutlara ulaşmıştır. Büyük Göller yöresindeki Chicago çevresinde oluşan megalopolis Illinois ve Wisconsin’ın, Detroit çevresindeki ise Michigan ve Ohio’nun büyük bölümlerini kapsar. California’da Santa Barbara’dan San Diego’ya, Florida’da ise Jacksonville’den Miami’ye kadar uzanan megalopolislerden söz edilebilir. Toprak kullanımı sıkı ve ciddi bir biçimde denetlenmezse, kentsel yerleşmenin gittikçe megalopoliten bir nitelik kazanacağı söylenebilir. Bu model, her biri komşularıyla yakın ilişki içinde olan çok merkezli kentsel alan kümelerinden oluşacaktır.

KÜLTÜR BÖLGELERİ.


ABD’nin ‘kültür alanları” ya da “geleneksel bölgeleri” arasındaki farklar, daha eski ve istikrarlı ülkelerdekine oranla daha hızlı bir biçimde yok olma eğilimindedir. Ama düşünce ve davranışların ülke ölçeğinde standartlaşmasına karşın, eski kültür alanlarının etkisi günümüzde de görülmektedir. Örneğin, ABD tarihinin en ciddi siyasal krizi ve en kanlı silahlı çatışması İç Savaş’ta Güney’in farklılığı önemli rol oynamıştır. İç Savaş’tan bu yana bir yüzyıldan fazla zaman geçmesine karşın, Güney siyasal, ekonomik ve toplumsal açıdan güçlü bütünlüğünü korumakta, onun özel durumu din, eğitim, spor ve edebiyat çevrelerinde kabul görmektedir.

Daha da ilginci, 20. yüzyılın ürünü bir dizi yeni kültür alanının ortaya çıkmasıdır. En iyi örnek, kendine özgü kültürü nedeniyle eyalete çok sayıda göçmenin gelmesine yol açan Güney California’dır. Benzer eğilimlere Florida’nın güneyinde, Texas’ta, New Mexico ve Arizona’da da rastlanır. Büyük kentler ayırıcı özelliklerini yitirmiş gibi görünseler de, ayrıntılı bir inceleme buralarda dil, din, beslenme, folklor, halk mimarisi, el sanatları, siyasal davranış ve görgü kuralları bakımından önemli bölgesel farklılıkların var olduğunu gösterir. Aslında, kıta üzerinde yer alan 48 eyaletin yönetsel bölünümü bugünkü toplumsal, ekonomik ve kültürel ayırımlarla uyum içinde değildir. Eyaletler genellikle birden çok kültürel ve siyasal alanı ya da bunların parçalarını kapsar ya da geniş bir kültür alanının bir bölümünü oluşturur. Örneğin California, Missouri, Illinois, Indi- ana ve Florida’nın kuzeyiyle güneyi arasında keskin ayrılıklar görülür. Tennesseelilere bakılırsa, gerçekte üç ayrı Tennessee vardır. Virginia’da karşıt kültürel öğeler öylesine güçlüdür ki, 1863’te Batı Virginia’nın Birlik’e kabulüyle gerçek bir bölünme meydana gelmiştir. Genellikle kültürel sistemler, ekonomik ve kentsel sistemlere oranla daha yavaş değişmektedir. İmalat sanayisi etkinliklerinin yoğunlaştığı kuşak dört geleneksel kültür alanının belirli bölgelerini kapsar.

Maine’nin güneyinden Virginia’nm ortalarına kadar uzanan kentsel yayılma kültürel farklılıklardan etkilenmemektedir. ABD’nin kültür alanlarının kökenleri Avrupa’ya uzanır ve Avrupa’dan gelenlerin ve getirdikleri yaşam biçimlerinin yeni çevreyle etkileşiminin bir sonucudur. Yerli kültürler Amerika’nın çağdaş kültürünün oluşmasına pek az katkıda bulunmuştur. Yalnız Güneybatı’da ve Oklahoma’nın bazı yörelerinde, Yerli öğesinin dikkate değer bir etkisi olmuştur. Amerika’daki kültür alanları başlıca 5 başlık altında incelenebilir: New England. Bağımsızlık Savaşı’nı izleyen hızlı yayılma yüzyılında, New England ülkenin en ağırlıklı bölgesiydi. Eğitim, siyaset, ilahiyat, edebiyat, bilim, mimari ve teknoloji açısından bu bölge önde gelmekteydi. New England, 1780-1880 arasında ülkede egemen olan düşüncelerin ve üslupların temel kaynağıydı, tik iki yüzyıl boyunca New England’ın nüfusu şaşılacak derecede türdeşti. İngiltere’den gelmiş olan göçmenler, birkaç istisna dışında, aynı dini, aynı dili, aynı toplumsal örgütlenmeyi ve bakış açısını paylaşıyordu. Burada, özellikle lehçede, kent yapısında ve halk mimarisinde belirgin olan bir bölgesel kültür biçimlendi. Halkın kişiliği de bölgesel olarak farklılaştı. New Englandlı “Yankee”, kendine güvenen, tutumlu, yaratıcı ve girişimci bir insan olarak görülmeye başladı. 1830’larda başlayan yabancı göçmen akını New England kişiliğini etkileyip değiştirdiyse de başlangıçta oluşan kişiliğin bazı özellikleri varlığını sürdürdü.

Güney.


Başlangıçtaki üç İngiliz-Amerikan kültür bölgesi arasında en genişi, ulusal normlar bakımından en kendine özgü olanı ve bu normları en geç kabul edeni Güney’ dir. Önceleri öbür bölgelerden o denli farklıydı ve bu farklılıktan o kadar gurur duyuluyordu ki, başka bölgelerle siyasal birliği sürdürüp sürdüremeyeceği kuşkuluydu. Bu farklılıklar kırsal ekonomi, lehçe, beslenme, giysi, folklor, siyaset, mimarlık, toplumsal âdetler ve boş zamanların değerlendirilmesi gibi, insan etkinliğinin hemen her alanında bugün de varlığını sürdürmektedir. Bununla birlikte, 20. yüzyılda Güney ile ülkenin geri kalan bölümü arasında, en azından ekonomik davranışlar ve maddi kültür açısından bir yakınlaşma meydana gelmiştir. Ulusal çizgiden ısrarlı bir sapmanın Güney’de daha ilk yerleşim yıllarında başladığı söylenebilir. Güney’e gelenler hemen hemen tümüyle İngilizdi ve bu yönden New England’a gelenlerden pek farklı değildiler. Ama Güney’e yerleşenler amaçları ve toplumsal değerlen bakımından farklı, kırsal niteliklerini ve Avrupa’dan getirdikleri aile ve toplum yapısını koruma konusunda daha tutucuydular. Afrika’dan çok sayıda köle getirilmesi ve Yerlilerle Kuzey’e oranla daha yoğun bir ilişki içine girmeleri de bu açıdan etkili oldu. Ayrıca, alışkın olmadıkları ekonomi, yerleşme ve toplumsal örgütlenme de Güney’in öbür kültür alanlarından farklılaşmasına katkıda bulundu.

Gerek köken, gerek mekânsal yapı bakımından dağınıklık gösteren Güney’de çeşitli etnik öğelerin yoğunlaştığı alt bölgeler görülür. Gene de, Güney kültür bölgesi, farklı yollar izleyen çeşitli öğelerin tek bir bölgesel bilinç ve yaşam tarzı içinde kaynaşmasının bir örneği olarak görülebilir. Teknolojinin ülke çapındaki ana gelişme çizgisine katılmadaki yavaşlığı nedeniyle Güney, öbür geleneksel kültür bölgelerinden daha fazla alt bölgeye ayrılabilir.

Orta Bölge.


Bu bölge New England ve Güney kadar önemli olmakla birlikte, çok çarpıcı özelliklerle öbür bölgelerden ayrılmaz. Bunun nedeni, bölgenin ABD’nin gelişimi içinde merkezî bir yere sahip olmasından kaynaklanabilir. Orta Bölge, Orta Atlantik ve Yukarı Güney eyaletlerini içine alır: Pennsylvania, New Jersey, Delaware ve Maryland. AvrupalIların bu bölgeye ciddi göçü, ana kültür merkezlerine göçten birkaç kuşak sonra başladı. Felemenklilerin, İsveçlilerin, Fin- lerin ve İngilizlerin etkisiz ve başarısız göç girişimlerinin ardından 17. yüzyılda William Penn ve arkadaşları tarafından başlatılan göç başarılı oldu. Güneydoğu Pennsylvania’da, bu kültür bölgesinin ayırıcı özellikleri daha başlarda belirginlik kazandı ve önce ticaretin sonra da sanayinin gelişmesine hızla ayak uyduran çalışkan, dengeli ve zengin bir tarım toplumu oluştu. Bölgenin büyük bölümü 18. yüzyılın ortasında kentsel bir nitelik kazandı ve en azından bu bakımdan kuzey ve güneydeki komşularının önüne geçti.
Orta Bölge, etnik açıdan çoğulcu yapısıyla da öbürlerinden ayrılır. Bu bölgeye İngiltere’den gelen farklı etnik ve dinsel gruplar daha başlangıçta Avrupa kıtasından gelenlerle karıştılar. Böylece ortaya çıkan çeşitlilik zamanla arttı. Oluşan etnik gruplar mozaiği New York, New Jersey ve Mary- land’ın büyük kesiminde varlığını sürdürmektedir. Benzer bir çoğulcu etnik yapı New England ve Ortabatı’da da görülür, ama çeşitliliğin en çok olduğu kesim Orta Bölge’dir.

Düzensiz dağılmış olmakla birlikte, Alman öğesi bu bölgede her zaman güçlü olmuştur. Alman asıllılar birçok kentte nüfusun yüzde 70’ini aşar. İngiliz-Amerikan kültürü üstün gelmeseydi bölgeye Alman Pennsylvaniası adı verilebilirdi.
Coğrafi özellikler ve göçler Orta Bölge’yi Maryland Piedmont’a, Virginia ve Batı Virginia’ya kadar uzatmıştır. Bölgenin bazı özellikleri Apalaş yöresinde ve giderek Güney’de bile görülebilir. Kuzeyde ise, Orta Bölge ile New England kolayca birbirinden ayrılamaz. Burada hemen hemen eşit güçte iki bölgesel akımın özellikleri bir araya gelmiştir. Batıya doğru Orta Bölge ancak Doğu Ohio’ya kadar uzanır ve bu yörede Ortabatı ile birleşir.

Ortabatı.


Varlığı herkesçe bilinen bu büyük üçgen alanın nerede başlayıp nerede bittiği konusunda kimse emin değildir. Üçgenin bir köşesi Pittsburgh dolaylarında, batıdaki iki köşesinden güneydeki Kansas’ta, kuzeydeki ise Güney Manitoba’dadır. Ortabatının tarihsel coğrafyası pek incelenmemiştir. Ama bu kültür bölgesi koloni döneminin üç kültür bölgesinin bir bileşimi niteliğindedir ve bu bileşim ilk olarak Ohio Vadisinin kuzeyinde ortaya çıkmıştır. İlk yollar Ohio’ya yöneliyordu. Orta Bölge’den, New England’dan ve Güney’den gelen halklar ve kültürler bu yollardan Ohio’ya aktı. Burada oluşan melez kültür ise Batı’ya göçlerle bir yelpaze gibi yeni açılan topraklara yayıldı.

Aşağı ve Yukarı Ortabatı diye adlandırılan ve 41. enlemle birbirinden ayrılan iki alt bölgeden söz edilebilir. Yukarı Ortabatı’da New England ve Orta Bölge etkileri görülür. Alman, İskandinavyalI, Slav ve öteki WASP (White, Anglo-Saxon, Protestant: “Beyaz, Anglosakson, Protestan”) olmayan öğeler, İngiliz öğesinin ağır bastığı bu bölgeyi çeşitlendirmiştir. Siyahların azlığı dışında, Aşağı Ortabatı Protestan ve İngiliz öğelerin ağırlıkta olduğu yapısıyla Güney’e benzer. Burada, Katoliklerin ya da WASP olmayan öğelerin çoğunlukta olduğu yöreler olmakla birlikte, bir bütün olarak ele alındığında bölgedeki WASP öğelerin önemi, ülkenin çoğu yöresinden daha fazladır.

Batı.


Buraya kadar anlatılan kültür bölgeleri ülkenin doğu yarısını kapsar. Geriye kalan yarıyı bölümlere ayırmakta ise bir ikilemle karşılaşılır. İnsanların zihnindeki “Amerika’nın Batısı” kavramı, romantik sinema ve televizyon görüntüleriyle sürekli olarak güçlendirilmiştir. Yaygın sığır yetiştiriciliğinin Batı’daki yaşamın bütün yönlerini özetlediğini kabul etmek kolaydır. Bir dönemde Batı’daki toprakların yarıdan fazlasında hayvancılık yapılmış, ama toplam nüfusun ancak küçük bir bölümü bu etkinlikle uğraşmıştır. Bu nedenle hayvancılık bir alt kültür olarak ele alınabilir, ama bölgesel kültürü tek başına temsil edemez.
Özgün, geniş ve tek bir Batı kültür bölgesinin varlığı tartışmalıdır. Bütün toprakların değerlendirildiği ve farklı kültürlerin birbiri içine geçtiği Doğu’dan farklı olarak, Batı’daki nüfus yoğunlaşma merkezleri, neredeyse ıssız, geniş dağ ve kurak çöl parçalarıyla birbirinden ayrılmış vahalara benzer.
Bu birbirinden kopuk merkezlerin ortak özellikleri şunlardır:
1) Temelde ülkenin doğusundan ve ayrıca Avrupa, Meksika ve Doğu Asya’dan kaynaklanan kültürlerin iç içe geçmiş olması;
2) bir alt bölge dışında, 1840’larda yerleşilmeye başlandığı için ortaya çıkan, modern yaşamın yaygınlığı.
Bazı yöreler henüz gelişmemiş ya da kısmen oluşmuş kültürel birimler olarak görülebilir. Belirli bir kişilik kazanmış olan öteki yöreleri ise birincil ya da ikincil kültür bölgeleri olarak sınıflamak güçtür.
Batı’da, Yukarı Rio Grande, Mormon, Güney California ve Kuzey California gibi, özgün kültürel özellikler gösteren birkaç alt bölgeden söz edilebilir. Bunlara, hem Güney’den, hem de Batı’dan belirli özellikler almış olan Texas ve Oklahoma alt bölgeleri de eklenebilir.
Ad:  abd7.png
Gösterim: 1247
Boyut:  137.5 KB

NÜFUS


1991’de 252.177.000 olan ABD nüfusunun yaklaşık yüzde 85’i beyazlardan, yüzde 12’si Siyahlardan oluşur. İspanyol asıllıların oranı yüzde 6,4, Asya ve Büyük Okyanus adalarından gelmiş olanların oranı yüzde 1,5, Yerlilerin ve Eskimoların oranı ise yüzde 0,6 dolayındadır. Etnik açıdan büyük çeşitlilik gösteren ülkede, 1979’da yapılan bir araştırmaya göre, halkın yüzde 44’ü “Amerikalı”dan farklı bir kökenden geldiğini belirtmiştir. Bunların yüzde 29’u Alman, yüzde 24’ü İrlandalI, yüzde 22’si ise İngiliz kökenli olduğunu ileri sürmüştür. Bunları sırasıyla, Afro-Amerikan ya da Afrika, İskoç, Fransız, MeksikalI? Porto Rikolu ve Kübalı dahil İspanyol, İtalyan, Amerika Yerlisi, Polonya ve Felemenk asıllı olduğunu söyleyenler izlemiştir.

1991 verileriyle, doğum oranı binde 16,4, ölüm oranı ise binde 8,5’tir. Genellikle ailenin geliri ve eğitim düzeyi arttıkça çocuk sayısı azalır. 1980-85 döneminde yıllık nüfus artış oranı yüzde 1 düzeyinde olmuştur. Ortalama yaşam süresi erkekler için 72 yıl, kadınlar için 78,8 yıldır. Ama bu süreler Siyahlar için ortalama 5 yıl daha azdır ve ölüm oranları beyaz olmayan gruplarda daha yüksektir. Kalp hastalıkları, kanser gibi kronik hastalıklar en önemli ölüm nedenlerini oluşturur.

ABD nüfusunun çoğunluğu bugün göreli olarak yüksek düzeyde maddi rahatlığa, zenginliğe ve güvenliğe sahiptir. Bununla birlikte Amerikalılar arasında bir karamsarlık ve bölünmüşlükten söz edilebilir. Artan suç oranları, ırklar arasındaki eşitsizlik ve adaletsizlikler, kentlerdeki çöküntü, nükleer tehlike, çevre kirliliği, uyuşturucu kullanımı, işsizlik ve yaşam pahalılığı gibi sorunlar Amerikalıları kaygılandırmaktadır. Ekonomik belirsizlik, toplumsal gerginlik ve bölünmeler, birçok kamuoyu araştırmasına göre Amerikan yurttaşlarının hoşnutsuzluğunun temel kaynaklarıdır. Birçok Amerikalı bu sorunların “Amerikan rüyası” diye bilinen idealin bütün nüfusa, özellikle azınlık gruplarına eşit biçimde yaygınlaştırılmamış olmasından kaynaklandığına inanmaktadır. Amerikan toplumunun geleneksel idealine göre, ülke toplumsal, siyasal, ekonomik ve dinsel özgürlüğün egemen olduğu, insanlann birbirlerine iyi davrandıkları ve bireylerin ancak yeterince çalıştıkları takdirde amaçlarını gerçekleştirebildikleri bir “fırsatlar ülkesi”dir. Bu eşitlikçi ideallere olan inancın paylaşılması, Amerikalılar arasındaki belki de en güçlü bağdır. Ama etnik grupların henüz eşitlik elde edememiş olması birçok Amerikalıyı rahatsız etmektedir.

ETNİK BİLEŞİM


Amerikan toplumu türdeş değil, çeşitli gruplardan oluşmuş çoğulcu bir nitelik taşır. ABD’nin, bütün uluslardan ve kültürlerden gelen insanların bir araya gelerek “Amerikalılar”ın oluşmasını sağlayan büyük bir “eritme potası” olduğu inancı, birçok yönüyle gerçeği yansıtmaktan uzaktır. 20. yüzyılın ikinci yarısında azınlıklar, özellikle de Siyahlar ve öteki etnik gruplar toplumsal değişimi zorlamak amacıyla örgütlenmeye başlayınca, Amerikan toplumu ulusal nüfusu oluşturan çeşitli etnik ve ırksal grupların özelliklerinin farkına varmaya başlamıştır.

İlk Amerikalılar.


Yaklaşık 1860’a değin ABD nüfusu göreli olarak türdeşti. Büyük çoğunluğu “Beyaz, Anglosakson, Protestan” idi (WASP) ve bunların da çoğu İngiltere’ den gelmişti. 1820-60 arasında Amerika’ya ayak basan 5 milyon Avrupalı göçmenin onda dokuzu İngiliz, İrlandalI ya da Alınandı. Bazı Katolik İrlandalIlar dışında, bu ilk göçmenlerin çoğu İngiliz Protestanlığı tarafından kolayca özümlendi. Ne var ki, İç Savaş’tan sonra İtalya, Balkanlar, Polonya ve Rusya gibi Orta ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinden de çok sayıda göçmen Amerika’ya gelmeye başladı. 1860’tan 1920’ye değin 30 milyon yeni göçmen Amerikan kentlerini istila etti. Göçmenler kendi mahallelerini kurdular, kendi etnik derneklerini, kulüplerini, gazetelerini ve tiyatrolarını hızla geliştirdiler. Bu grupların yaşadıkları yerlerde belirgin kültürel ve toplumsal farklılıklar gösteren bölgeler ortaya çıktı. Göçmenler ayrı mahallelerde yaşamakla birlikte Amerikan yaşamının dışında kalmadılar; aralarından zekâ ve yetenekleri ile sivrilenler başarıya ulaştı. Ama Amerikan toplumsal düzenine her zaman “Yankee”ler egemen oldu.

Beyaz etnik gruplar.


Bu deyim, 1970’lerin başında Polonya, İtalya, Litvanya, Bohemya, Slovakya asıllılar gibi, çoğunluğu ABD’nin Ortabatı ve Kuzey kentlerinde yaşayan Amerikalılar için kullanılmaya başlandı. Genellikle orta sınıftan olan bu grupların çoğu Katoliktir. Çalışanların çoğunluğunu sanayi işçileri; önemsiz bir bölümünü ise büro işlerinde çalışanlar oluşturur. Beyaz etnik gruplardan birçoğunun yaşadığı mahallelerin kökeni, göçmenler tarafından kurulmuş olan ve “Küçük İtalya”, “Polonya Tepeleri” gibi adlarla anılan yerlere dayanır. Aralarındaki güçlü etnik bağlar yaşam biçimlerinde de kendini gösterir. Ama etnik grupların özellikleri yalnızca toplu göç döneminden kalma değildir. Ortak kültürel miras yanında, Amerika’daki yaşamlarında karşı karşıya kaldıkları sorunlara, ortak çıkarlara ve gereksinimlere göre de biçimlenmiştir. Bu gruplar kentlerin iç bölümlerinde yaşamakta, yüksek suç oranlarından, kötüleşen belediye hizmetlerinden, eğitimin niteliğinin düşmesinden ve kentlerdeki huzursuzluklardan etkilenmekte, işlerinin ve mahallelerinin başka azınlık grupları tarafından ellerinden alınmasından da korkmaktadır. Ne zengin ne de yoksul sayılabilecek olan beyaz etnik nüfus, satınalma gücünün enflasyon ve artan vergilerle azalmasını kaygıyla izlemektedir.

20. yüzyılın ikinci yarısında beyaz etnik gruplar seslerini duyurmaya başlayınca, kamuoyu kentli etnik azınlıkların sorunlarının ve kaygılarının farkına vardı. Azınlıkların, “ırkçı” ya da “eğitilmemiş” insanlar olarak görülmesinden ve küçümsenmesinden vazgeçildi. Hükümetlerin ya da vakıfların toplumsal yardım programlarının planlanmasına ve yönetimine etnik gruplar da katılmaya başladı. Etnik kimliğin Amerika’ya yabancı ve giderek utanç verici olarak görülmesinden vazgeçildi. Bir etnik gruptan olmak, bir anlamda “meşrulaştı”.

Siyahlar.


1960’ların başında canlılık kazanan Medeni Haklar (Civil Rights) hareketi, Amerikalıların dikkatini tam yurttaş sayılmayan Siyah Amerikalıların üzerine çekti. Hükümetin yoksullara yönelik programlarına, eğitimde, konut edinmede ve iş bulmada ırk ayrımını yasaklayan fırsat eşitliği yasalarına karşın Siyahlar, 20. yüzyılın ikinci yarısında bile toplumun nimetlerinden eşit bir biçimde yararlanamıyordu. Beyazlarla karşılaştırıldığında ortalama gelirleri ve eğitimleri daha düşük, işsizlik oranları ise daha yüksekti. Bununla birlikte, son 20 yıl boyunca Siyah nüfus önemli gelişmeler kaydetti. Siyahların yüksek ücretli işlerdeki payı, gelir düzeyi ve üniversitelere kayıtlı Siyah öğrenci sayısı gözle görülür ölçüde yükseldi.

Medeni Haklar hareketi 1960’ların ortalarından önce, büyük ölçüde bütün ırkları kapsayan bir orta sınıf mücadelesiydi. Özellikle Güney’deki ayrımcı yasaların ve uygulamaların kaldırılması amacıyla, şiddete başvurmadan pasif direnişi savunuyordu. Siyahların ABD yaşamına tamamen katılmasını, toplumla bütünleşmesini sağlamayı amaçlıyordu. Sonradan Kuzey’deki ve Batı’daki kentlerin yoksul kesimlerinden çıkan militanlar için temel amaç ayrılıkçılık oldu. Bu militanlar, Amerikan kültürünü reddederek Afro-Amerikan tarih ve kültüründen, Siyahların gururundan ve ruhundan (soul) söz ettiler. Beyazların elindeki devlet organlarında ve kurulularında ikna yoluyla değişiklik sağlamak yerine, Siyahların özerkliğe kavuşturulmasını ve Siyah toplulukların kendi kendilerini kontrol edebilmesini amaçlıyorlardı. Siyahlara kendi toplulukları üzerinde siyasal denetim gücü verecek örgütleri geliştirmeye yöneldiler. Bu hareketin beyazlar için en ürkütücü yanı, militan Siyahların pasifizmi reddetmeleri ve kendi gettolarında polise karşı kendilerini savunma gereğini dile getirmeleri oldu. Siyahların çoğu şiddete karşı olmakla birlikte, yararlı ve meşru protesto biçimleri olarak gördükleri militan etkinlikleri desteklediler.

İspanyol asıllılar.


İspanyolca soyadı taşıyanlar ABD nüfusunun yüzde 6’sından fazlasını oluşturur. Bunların yarıdan fazlası bir zamanlar Meksika’nın parçası olan topraklarda yaşamış insanların torunlarıdır. Bunların önemli bir bölümü hâlâ Arizona, California, Colorado, New Mexico ve Texas’ta yaşar. İspanyol asıllıların yüzde 15’ini oluşturan Porto Rikolular New York kenti çevresinde toplanmıştır. Miami ve çevresine yerleşmiş olan Kübalı göçmenlerin İspanyol asıllılar içindeki oranı ise yüzde 6’ya yakındır.
İspanyol asıllılar ırk ayrımının olumsuzluklarından Siyahlardan daha az etkilenmiş olmakla birlikte, Siyahlar gibi, genel olarak ekonomik bakımdan ve eğitim düzeyi açısından toplumun gerisinde kalmışlardır. ABD’deki beş İspanyol asıllıdan dördünün bu ülkede ya da Porto Riko’da doğmuş olmasına karşılık, bunların evlerinin yarışında anadil olarak İspanyolca konuşulur. İspanyolca kullanımının sürmesi, İspanyol asıllıları birleştiren bağların güçlülüğünü gösterir. Kuşaklar boyu süren sessizlikten sonra, Meksika asıllı Amerikalılar da Siyahları izleyerek, 20. yüzyılın sonlarına doğru Los Angeles, Denver ve Texas’ın güneyindeki kentlerin çoğunluğu oluşturdukları yörelerinde örgütlenmeye başladılar. Temel amaçları, daha etkin siyasal katılım ve temsil yoluyla daha iyi sağlık, konut ve belediye hizmetlerine kavuşmak, çocukları için daha iyi eğitim olanakları sağlamaktı.

Yerliler.


Amerika’nın, Yerli nüfusu toplumla en az bütünleşmiş gruptur ve Okla- homa, Arizona, New Mexico, California ve Kuzey Carolina’da yoğunlaşmıştır. Bugün Yerlilerin yarıdan çoğunun yaşadığı yerleştirme kampları (reservation), genellikle derin bir yoksulluk ve toplumsal sıkıntı odağıdır. Bir Yerli ailesinin ortalama geliri, ulusal ortalamanın çok altındadır. Ayrıca, aileler daha kalabalık olduğundan Yerlilerin çoğu yaşamını yoksulluk düzeyinde sürdürmektedir. Yerli çocuklarının çoğu liseyi bitirememektedir. Bitirenlerin pek çoğu da ulusal ortalamadan büyük yaşlardadır. Standardın altındaki sağlıksız ve kalabalık evler, veremden ve dizanteriden ölüm oranlarının yüksek olmasına yol açmaktadır.

Yerlilerin veremden ölüm oranı ülke ortalamasının altı, dizanteriden ölüm oranı ise iki katıdır. Yerli nüfus içinde bebek ölüm oranı ulusal ortalamanın üzerindedir ve Yerliler nüfusun geri kalan bölümüne oranla daha genç yaşta ölmektedir. Kampların fiziksel ve toplumsal kopukluğu, Yerlilerin ABD yaşamına katılmalarını güçleştirir. Buralardaki yoksulluk ve çaresizlik nedeniyle pek çok Yerli büyük kentlere göç etmekte, ama böyle bir yaşam için hazırlıksız olduklarından, sonuçta aileler dağılmakta, alkolizm ve intiharlar artmaktadır.

Uzakdoğulular.


ABD’nin Uzakdoğulu nüfusu içinde ilk sıraları Japonlar, Çinliler ve Filipinliler alır. Bunların büyük çoğunluğu California ve Hawaii’deki kentlerde yaşar ve buralarda öbür etnik gruplar gibi kendi mahallelerini kurmuşlardır. Bunların en tanınmışı, San Francisco’daki Çin Mahallesidir. Uzakdoğulu etnik gruplar “sorunlu bir azınlık” değildir. Güçlü aile bağları, kültürleri, otoriteye saygı ve eğitime verdikleri önem bu grupların ABD’de başarılı olmalarını sağlamıştır. II. Dünya Savaşı sırasındaki ırk ayrımına ve toplamalara karşın pek çok Japon asıllı Amerikalı eğitim ve çalışma alanında beyazlara oranla daha yüksek düzeylere ulaşmıştır.

DİNSEL GRUPLAR.


ABD nüfusunun yaklaşık yüzde 53’ü Protestan, yüzde 26’sı Katolik, yüzde 8 kadarı da öbür Hıristiyan kiliselerine bağlıdır. Yahudiler gibi Müslümanlar da nüfusun yaklaşık yüzde 2’sini oluşturur; dindışı ya da tanrıtanımazların oranı ise yüzde 8 dolayındadır. Ülkedeki 10 kiliseden 9’u Protestanlara aittir. Baptistler, Metodistler, Lutherciler ve İsa’nın Kilisesi mensupları en büyük Protestan gruplardır. ABD’de 1.200’ün üzerinde cemaat vardır. Bunlardan bir bölümü tümüyle ABD’ye özgü dinsel gruplardır.

GÖÇ.


I. Dünya Savaşı’ndan sonra, 1924 yılında çıkarılan Göç Yasası’nın yıllık göç kotaları belirlemesi, ABD’ye toplu göç çağını kapattı. Yıllık kota 1929 yılında 150.000 olarak belirlendi. Göç Yasası, ulusal göç politikasını 1968’e değin yönlendirmiş olan “ulusal köken” sistemini kurdu. Buna göre, 1920 yılında ABD’de yaşamakta olan insanların ulusal kökenleri göz önüne alınarak her ülke için kotalar saptanıyordu. Getirilen kotalar, Güneydoğu Avrupa’dan göçmen akınım kesin bir biçimde azalttı ve göçü Kuzeybatı AvrupalIlar lehine düzenledi. Bu sistemde, Birleşik Krallık, İrlanda ve Almanya’ya göç kotasının yüzde 70’inden fazlası ayrılmıştı. Ama bu uluslara ayrılan göçmen kotaları pek dolmuyordu. Kota sistemi Aralık 1965’te liberalleştirildi. 1968’de ise “ilk gelen yerleşir” politikası bu sistemin yerini aldı.

Batı Yarıküre dışındaki ülkeler için yıllık 170.000 göçmen vizesi tavanı belirlendi. Her ulus en fazla 20.000 göçmenlik bir hakka sahipti. Batı Yarıküre’ den olanlar için ise 120.000 göçmenlik bir tavan kondu. Bu yeni politika göç kalıplarını tümüyle değiştirdi. 1965’te ABD’ye göçmen göndermede Meksika, Kanada ve Birleşik Krallık ilk üç sırayı alıyordu. Yeni düzenleme sonucunda son iki ülkenin yerini başkaları aldı. 1986’da çikarılan bir yasayla, kaçak olarak ABD’de bulunanlar için af getirildi. 1968’de “ulusal köken” sistemi sona erdiği ve artık ailelerin birleşmesine öncelik verildiği için, yakın dönemlerde gelen göçmenler, özellikle de Asya kökenliler yeni durumdan olumlu biçimde etkilendiler. Buna karşılık Avrupa kökenliler üzerindeki etki olumsuz oldu.

kaynak: Ana Britannica

BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 12 Ekim 2016 00:47
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
20 Nisan 2006       Mesaj #3
arwen - avatarı
Ziyaretçi

EKONOMİ


ABD gerek toplam, gerek kişi başına düşen GSMH açısından dünyanın en büyük ekonomik gücüdür. Ülkenin zenginliği bir ölçüde, zengin doğal kaynaklarının bir yansımasıdır. Dünya nüfusunun yüzde 5’ine sahip olmasına karşılık ABD, dünya kömür ve bakır üretiminin beşte birini, ham petrolünün beşte birine yakın bir bölümünü ve demir cevherinin yarısını üretir. Tarım sektörü, dünya mısırının yaklaşık yarısını, sığır, domuz, koyun ve kuzu etinin yaklaşık beşte birini ve buğdayının onda birinden fazlasını üretmektedir. ABD’nin 1990 GSMH’si cari fiyatlarla 5.465.100.000.000 ABD Doları’ dır ve 1980-89 döneminde ortalama yıllık büyüme oranı yüzde 3,2 olmuştur. 1989’da kişi başına GSMH ise 21.100 ABD Doları olarak gerçekleşmiştir.

Göreli olarak kendine yeterli olmasına karşılık ABD, ekonomisinin devasa ölçeği nedeniyle dünya ticaretindeki en önemli öğedir. İhracatı, toplam dünya ihracatının onda birine eşittir. ABD öbür ülkelerin ekonomilerini yalnızca ticarette bulunulan bir ülke olarak değil, bir yatırım sermayesi kaynağı olarak da etkiler. Amerikan firmalarının dışarıdaki doğrudan yatırımları özellikle Kanada’da ve birçok Latin Amerika ülkesinin ekonomisinde egemen öğedir; Avrupa’daki Amerikan yatırımları ise imalat sanayisinde yoğunlaşmıştır.

KAYNAKLAR.


Maden kaynakları.


ABD dünyanın ikinci büyük petrol üreticisidir ve dünya petrolünün yedide birini üretir. Bellibaşlı petrol rezervleri Texas, Alaska ve Louisiana ile California kıyılarında bulunur. Louisiana, Texas, New Mexico ve Alaska’ da önemli doğal gaz yatakları da bulunmuştur.

Kömür yatakları büyük ölçüde ülkenin doğusunda yer alır. Bitümlü kömürün ve linyitin yarıya yakın bölümü Batı Virginia, Kentucky ve Pennsylvania’da çıkarılır. Pennsylvania ayrıca, ülkede antrasit çıkartılan tek eyalettir. Illinois ve Ofeio’da da kömür yatakları vardır. Demir cevheri ise özellikle Büyük Göller bölgesinde çıkarılır.

ABD önemli bakır, kurşun ve çinko rezervlerine de sahiptir. Bakır üretimi Batı’nın dağlık eyaletlerinde, Arizona, Utah, Montana, Nevada ve New Mexico’da yoğunlaşmıştır. Çinko madenleri Tennessee, Missouri, Idaho ve New York’a dağılmıştır. Kurşun üretiminin odak noktası ise Missouri’ dir. ABD’de üretilen öbür madenler arasında altın, gümüş, molibden, manganez, tungsten, boksit, uranyum, vanadyum, nikel, fosfat, potas ve kükürt sayılabilir.

Biyolojik kaynaklar.


Toplam arazinin yarısından biraz azı tarıma ayrılmıştır ve ekilebilir alanların yüzde 1 Tinde sulama yapılır. Güneybatı’da tütün, güneyde ve güneybatıda pamuk üretilir. California’da üzüm, narenciye ve kavun karpuz yetiştirilir. Orta- batı mısır ve buğday merkezidir. Kuzey eyaletlerinde mandıracılık, güneybatıda ve Kayalık Dağlar bölgesinde hayvancılık yapılır. Geniş orman alanlarının üçte ikisinden fazlası sanayi için kereste üreten ya da üretebilecek olan ticari orman alanları olarak tanımlanır. Ormanların büyük bölümü Batı’da ve Alaska’dadır, ama ülkenin güneyinde ve kuzeyinde de geniş ormanlar yer alır. Ticari orman alanlarının yüzde 70’inden fazlası özel mülkiyettedir. Federal hükümet yüzde 20’lik bölüme, eyaletler ile yerel yönetimler geri kalana sahiptir.

Hidroelektrik enerji kaynakları.


Hidroelektrik enerji kaynakları daha çok Büyük Okyanus ve Cordillera bölgelerinde toplanmıştır. Bunlar ülkenin kurulu kapasitesinin yüzde 60’ını oluşturur. Ülkenin kullanılmayan hidroelektrik enerji üretim potansiyelinin yüzde 20’sine yakın bölümünün Alaska’da olduğu tahmin edilmektedir. 1990’da 2.805.0 milyon kW-sa olan elektrik üretiminin yüzde 73’ü termik, yüzde 9’u hidroelektrik, geri kalan bölümü ise nükleer santrallardan sağlanmıştır.

ULUSAL GELİR KAYNAKLARI.


GSYİH (1988) içinde imalat sanayisi ve inşaatın payı yüzde 24, tarımmki yüzde 2, madenciliğindi yüzde 2, ulaştırma ve haberleşmeninki yüzde 6, ticaretinki yüzde 16, hizmetlerin payı ise yüzde 50’dir. 1990’da 126.424.000 kişi olan iktisaden faal nüfus yüzde 50,8’lik bir etkinlik oranını gösterir. Bu oran erkekler için yüzde 57,4, kadınlar için yüzde 44,7’dir. 15-64 yaş grubundaki nüfusun işgücüne katılım oranı ise yüzde 75,5 (1989) gibi yüksek bir düzeydedir. 1990’da hizmetler sektörü yüzde 66,7 ile istihdam içinde en büyük paya sahipti. Onu, sırasıyla, imalat sanayisi ve inşaat (yüzde 24,5), ulaştırma ve haberleşme (yüzde 5,4) ve tarım (yüzde 2,8) izliyordu. Madenciliğin istihdam içindeki payı ise yüzde l’den azdı (0,6). 1970-82 döneminde işgücü yılda ortalama yüzde 1,7’lik bir hızla büyümüştür.

Tarım, ormancılık ve balıkçılık.


ABD tarımının dev boyutlu üretimine karşın tarım, ormancılık ve balıkçılık net ulusal gelir içinde yüzde 3’ten az bir paya sahiptir. Tarımda hızla artan verimlilik, daha küçük bir işgücünün, önceki dönemlere göre çok daha büyük bir üretimi gerçekleştirmesini sağladı. Tarım sektöründe çalışanların sayısı azalırken, tarım işletmelerinin makineleşme ve gittikçe daha az sayıda girişimcinin elinde toplanma süreçleri hızlandı. Mısır, buğday, yulaf, kocadan, pamuk, pirinç, soya-fasulyesi ve tütün başlıca ürünlerdir. Yapay gübre ve tarım zararlılarıyla mücadele ilaçlarının kullanımındaki büyük artış verimlilik artışıyla birlikte gelişmiştir.

ABD dünya kereste üretiminde ilk sırada yer alır. Üretimin yüzde 80’inden çoğunu yumuşak, geri kalan bölümünü sert kereste oluşturur. Duglasgöknarı ve Güney’in sarı çamı birinci, meşe ikinci gruba giren önemli türlerdir. Yurtiçi tüketimin üretimden daha hızlı artması sonucu kereste ithalatı büyük artış göstermiştir.
ABD, balıkçılık alanında Japonya, Çin Halk Cumhuriyeti ve Peru gibi dünyanın en büyük balık üreticisi ülkeleri arasında yer alır. Avlanan balıkların yarıdan fazlası insanlarca yiyecek olarak tüketilir. Balıkçılık sektöründe yıllık üretimin yarıya yakınını kabuklu deniz hayvanları oluşturur.

Madencilik.


ABD birçok maden, kömür ve petrolde dünyanın en büyük üreticilerinden biri olmasına karşın madencilik sektörünün ulusal gelirdeki payı 1988’de yüzde 2 olmuştur. Madencilik çok gelişmiş ve büyük ölçüde makineleşmiştir. Maden üretiminde kömür, demir cevheri, boksit, bakır, kurşun, çinko, molibden, cıva, tungsten, titanyum cevheri ve gümüş ilk sıraları alır. ABD mika, barit, sülfür ve feldispat üretiminde dünyanın önde gelen üreticileri arasındadır.

Sanayi, imalat sanayisi ulusal ekonomiyle hemen hemen aynı oranda büyümüştür. Zaman içinde verimlilikte meydana gelen artış bir ölçüde yatırımlardaki artışın bir sonucudur. İmalat sanayisinin net ulusal gelir içindeki payı yaklaşık yüzde 20’dir.
Katma değer bakımından en önemli sektörlerden biri binek otomobili, otobüs ve kamyon gibi ulaşım araçları üretimidir. Öbür önemli sektörler arasında makineler, elektrikli makineler, metal ürünleri, ana metal sanayisi ve motorlu araç parçaları gelir. Çelik sanayisi ürünleri geniş ölçüde otomotiv ve inşaat sektörlerinde kullanılır. Dokuma, gıda ve giyim sanayileri gibi kimya sanayisi de gelişme göstermiştir. Birçok sanayi kolunda, mülkiyet az sayıda elde toplanmıştır. Motorlu araçlar ve parçaları üretiminde en büyük dört firmanın katma değer içindeki payı çok yüksektir. Uçak üretiminde katma değerin üçte ikisi en büyük dört firma tarafından üretilmiştir. Uçak motorları ve parçaları, petrol arıtımı, kağıt, radyo ve televizyon alıcıları, sigara üretimi ve ilaç sanayisinde de benzer oranlar söz konusudur. Federal hükümet, antitröst yasalara dayanarak bazı sanayilerde yoğunlaşmanın fazla artmasını önlemiş olabilir. Ama, farklı sanayilerde etkinlik gösteren şirket gruplarının gelişmesi sanayideki yoğunlaşmayı artırmıştır. ABD sanayisi için askeri satın almalar son derece önemlidir. Birçok sanayi kolu ve coğrafi bölge, savunma harcamalarındaki azalmalara karşı özellikle duyarlıdır.

Maliye.


Federal Rezerv Sistemi’ne göre merkez bankası işlevlerini 12 Federal Rezerv Bankası yerine getirir. Bunlar, Washington, D.C.’deki Guvemörler Kurulu’nun denetimindedir ve her biri ülkenin belirli bir bölgesinde etkinlik gösterir. Guvemörler ABD başkanı tarafından atanır, ama Senato’nun da bu atamaları uygun bulması gerekir. Bu yöneticiler her zaman, hükümetin ekonomik politikaya ilişkin görüşleriyle uyum içinde hareket etmezler.
Federal Rezerv Sistemi, üye bankalara uyguladığı reeskont oranlarıyla, ticari bankaların tutmakla yükümlü olduğu rezervlerde yaptığı değişikliklerle ve açık piyasa işlemleriyle kredi ve para arzını düzenler. Hazine de para sisteminin işleyişi üzerinde etkilidir. Ulusal borç yöntemiyle piyasa faiz oranlarını, Federal Rezerv bankalarında bulunan mevduatını değiştirerek de kredi hacmini etkiler.

Bankaların şube açmasını zorlaştıran yasalar, ticari banka sayısının artmasına yol açmıştır. Bu bankaların, ticari bankalardaki toplam mevduatın yüzde 80’ini elinde bulu- duran üçte biri Federal Rezerv Sistemi’ne üyedir. Ülke çapında faaliyet gösteren bankalar bu sistemin üyesi olmak zorundadır. Eyalet çapında faaliyet gösteren bankaların sisteme üye olması ise kendi isteklerine bağlıdır. Uye banka, bir Federal Rezerv bankasında asgari yasal rezerv tutmak ve vadeli mevduatının belli bir miktarını bir Federal Rezerv bankasına yatırmak zorundadır.

Ticari bankaların yanında sayıları birkaç yüzü bulan sigortasız bankalar ve birkaç bin kadar tasarruf ve kredi birliği ya da yapı kooperatifi vardır. Başka mali aracı kuruluşlar arasında büyük varlıklara sahip sigorta şirketleri ve temelde tüketicilere kredi veren finans kuruluşları yer alır. Federal hükümet konut ve tarım alanında etkinlik gösteren başka kredi kuruluşlarını desteklemektedir. New York kentinde örgütlü iki menkul kıymetler borsası bulunur: New York Borsası ve Amerikan Borsası. Bu kentte daha başka, ikincil borsalar da vardır.

Dış ticaret.


Uluslararası ticaret ABD ekonomisinde gittikçe artan bir öneme sahiptir. Hem ithalatta, hem ihracatta ABD dünyada ön sırayı alır. ABD’nin 1990’da ihracatı 393.893.400.000, ithalatı ise 494.903.200.000 ABD Doları olarak gerçekleşmiştir. 1970’ lerin ortalarından beri dış ticareti açık vermektedir. 1914’ten beri de ilk kez 1985’te dış borçları dış alacaklarını aşmıştır. Motorlu araçlar ve parçaları, kimyasal ürünler, tahıl, uçak ve parçaları, sanayi ve elektrik makineleri bellibaşlı ihraç ürünleridir. İhracatın önemli bir bölümü Kanada, Japonya, Meksika, Birleşik Krallık ve AFC’ye yöneliktir. En önemli ithalat kalemleri ise ham petrol ve arıtılmış petrol ürünleri, motorlu araçlar ve parçaları, temel demir ve çelik ürünleri ve hammaddelerdir. İthalatın büyük bölümü Japonya, Kanada, Suudi Arabistan ve Meksika’dan yapılır.

EKONOMİNİN YÖNETİMİ.


Devlet ve özel girişim.


ABD’de devletin ekonomik etkinliklerdeki doğrudan rolü azdır. Devletin etkinliği ABD Posta Servisi, Nükleer Denetleme Komisyonu’nun uranyum zenginleştirme tesisleri ile piyasaya yönelik Tennessee Vadisi İdaresi gibi az sayıda girişimle sınırlıdır. Başka ülkelerde genellikle devletin elinde bulunan havayolları, telefon sistemleri gibi girişimler ABD’de özel sektör tarafından işletilir.

Devletin başlıca çabalarından biri, tröstleşmeyi önleyici yasaları uygulayarak rekabeti güçlendirmek olmuştur. Bu alanda, şirketlerin fiyat, pazar payları gibi konularda aralarında anlaşma yapmalarının ve rekabeti azaltacak nitelikteki şirket birleşmelerinin önlenmesi amaçlanmaktadır. Ama birbiriyle ilgisiz sanayi kollarındaki şirketlerin birleşmesi durumunda antitröst yasaları uygulanamamaktadır. Conglomerate denen bu tür birleşmelerin engellenmesi yolunda güçlü bir eğilim vardır. Bunun nedeni conglomerate’lenn bir sanayi kolundaki kârlarını kullanarak başka bir kolda fiyat savaşını sürdürme olanağına sahip olması ve böylece rekabeti azaltmasıdır. Ayrıca, bir conglome: rate’in içindeki şirketlerin birbirlerinden karşılıklı olarak mal satın alarak rakiplerini dışlamaları olanağı da vardır.

Devlet, maliye ve para politikasını kullanarak ekonomik etkinlikleri önemli ölçüde etkileyebilir. Uçak ve uzay araçları gibi sanayiler üzerinde de, mal satın almaları nedeniyle önemli etkiye sahiptir. Devletin etkisinin güçlü olduğu bir başka alan çiftçiliktir. Çiftçilere ödemeler, üretim sınırlamaları ve fiyat desteklemeleri, depolama ve pazarlama kolaylıkları sağlama yoluyla çiftçilerin gelirleri desteklenir. Bu destekleme sisteminin sakıncalı bir yanı, ödemelerin üretim hacmine bağlı olması nedeniyle, bunlardan asıl yararlananların büyük ticari çiftlikler oluşudur.

Vergilendirme.


Federal hükümet, gelirinin hemen hemen tümünü vergilerden elde eder. En önemli vergi kaynağı ise kişisel gelir vergisidir. Şirketlerden alınan vergilerin toplam federal vergi gelirleri içindeki payı daha azdır. Tüketimden alman vergiler, federal gelirin bir başka küçük payını oluşturur. Bunun asıl nedeni, eyaletlerin kendi tüketim ve satış vergilerini toplamasıdır. Alkol, benzin ve tütün üzerinde yüksek federal tüketim vergileri vardır. Bir başka önemli gelir kaynağı, sosyal sigorta vergi ve primleridir. Miras ve bağışlardan alınan vergiler, toplamın çok küçük bir bölümünü oluşturur. 1960’larda ve 1970’lerde askeri harcamalar ile sosyal amaçlı harcamaların hızla artması, büyük ölçekli bütçe açıklarına yol açtı. Buna ekonomik durgunluğun etkileri de eklenince, ulusal borç hızla büyüyerek 1991’de 3.598.900.000.000 ABD Doları’na ulaştı.

Sendikalar.


ABD’de işçilerin örgütlenme düzeyi yüksek değildir. Sendikalara üye olanların yüzde 80’inden fazlası, sendikaların ulusal federasyonu olan AFL-CIO’ya bağlı sendikalarda toplanmıştır. ABD’nin en büyük sendikaları, Amerika Sürücüler, Şoförler, Depocular ve Yardımcıları Sendikası, Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası ve Amerika Birleşik Çelik işçileri Sendikası’ dır. Sendikaların çoğu toplu pazarlığı ya bir işletme ya da firma düzeyinde sürdürür. Ama marangozların ya da elektrikçilerin sendikaları gibi daha eski sendikalar, işkolu düzeyinde toplu pazarlık yürütür. Sendikaların pazarlık sonucu elde ettikleri ücretler, genel ücret artışının belirlenmesinde etkisiz kalabilir. Ayrıca, bazı dönemlerde toplu pazarlık, ücret oranlarındaki genel artış eğiliminden daha düşük ücret artışları getirmiştir.

Grev hakkı, yasaların öngördüğü erteleme (cooling-off) dönemleriyle ve bazı durumlarda hakeme gitme zorunluluğuyla engellenmiştir. Ama büyük sendikalar uzun grevlere gidebilir ve bu tür grevleri yapabilecek güçtedir. Sendikalar üyelerinin iş bulmasında da yardımcı olabilir ve bazı sanayi kollarında işçi bulma sendikalar aracılığıyla gerçekleştirilir.
İşçi-işveren ilişkileri Çalışma Bakanlığı ve ilgili kuruluşlarca, Federal yasalar uyarınca düzenlenir. Anlaşmazlık durumunda tarafları uzlaştırmak, asgari ücreti belirlemek, iş güvenliği ve sağlığına ilişkin önlemlerin alınmasını sağlamak ve eyaletlerin işsizliğe karşı yürüttüğü programlara yardımcı olmak da bakanlığın görevleri arasındadır.

ULAŞIM.


ABD’deki yaşamın ekonomik ve toplumsal görüntüsü ülkedeki olağanüstü hareketliliği yansıtır. Her yere nüfuz eden bir ulaşım ağı, bu geniş ülkede şaşılacak derecede türdeş ve sıkı dokunmuş bir toplumsal ve ekonomik çevrenin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bu hareket özgürlüğü, ABD ekonomisinin dinamizmini büyük ölçüde açıklar. Hareketlilik, geniş metropollerin, banliyölerin büyüyerek yayılmasını, günübirlik gidiş geliş uzaklığının artmasını, dükkânların ve sanayinin çeşitli yerlere dağılmasını sağladı. Ayrıca, tarımla uğraşmayan ama kırsal kesimde yaşayan ve sayıları milyonları bulan nüfus yoğunlaşması ve güçlü bir merkeze sahip olmayan yeni tür bir kentleşme ortaya çıktı. Hareketliliğin olumsuz etkileri de oldu. Eski kentsel alanların çöküşü hızlandı, trafik sıkışıklığı arttı, toplu taşıma sistemlerinin gelişmesi engellendi ve otomobili olmayanların dünya ile ilişkisi azaldı.

Ulaşım ağının en görkemli bölümü yaklaşık 70.79b km’lik Eyaletlerarası Karayolu Sistemi’dir. Bu, çokşeritli, gidiş ve geliş yolları ayrı, 48 eyaleti ve 50 binden fazla nüfusa sahip kentlerin yüzde 90’ını birleştiren bir otoyol ağıdır. Sistem 1950’lerde kurulmaya başladı ve 20. yüzyılın sonuna yaklaşılırken, ülkenin motorlu araç trafiğinin yüzde 20’sini taşır hale geldi. ABD’nin toplam karayolu uzunluğu ise 6,2 milyon km'ye ulaşır ve bunun yüzde 90’ı asfaltlanmıştır. Ulusun hareketliliğinin en önemli öğesi, 1989’da sayısı 143.081.000’e ulaşan otomobillerdir. Ailelerin yaklaşık yüzde 90’ının en azından bir otomobili ya da kamyoneti vardır. İnsanlar otomobilden inmeden yemek yiyebilir, film izleyebilir ya da bankaya para yatırabilir. Otomobil kullanımının bu denli yoğunlaşması, trafik sıkışıklığı, kazaların artması ve hava kirliliği gibi olumsuzlukları da birlikte getirdi. ABD Kongresi 1965’te, ulaşım sorununun ulaştığı ciddi boyutları dikkate alarak Ulaştırma Bakanlığı’m kurdu.

Kentler arası uıaşım ve taşımacılık açısından demiryolları da önemini korumaktadır. ABD demiryollarının uzunluğu 278.245 km’ dir. Ayrıca, Saint Lawrence-Büyük Göller suyolunun dışında, 41 bin km’lik bir iç suyolu ağı vardır. Bu ağdaki 50 limandan en önemlileri New Orleans, New York ve Chicago’dur. ABD’de 4.800 kamusal hava alanı bulunur ve hava ulaşımı çok gelişmiştir. Bölgelerarası hava trafiğinin kavşak noktalarını oluşturan Atlanta ve Chicago’daki hava limanları, trafiğin en yoğun olduğu alanlardır.

YÖNETSEL VE TOPLUMSAL KOŞULLAR YÖNETİM.


Federal hükümet. ABD Anayasası, bazı yetkilerin federal hükümete, geri kalan bütün yetkilerin eyaletlere verildiği federal bir yönetim sistemi kurmuş ve tanımlamıştır. Federal hükümet, yürütme, yasama ve yargı organlarından oluşur. Bu organlar birbirinden ayrılmış olmakla birlikte birbiriyle ilişkilidir ve yetkileri zaman zaman çakışır. Yürütme, yasama ve yargı birbirini frenleyip dengeleyecek biçimde düzenlenmiştir.

Anayasaya, onaylandığı yıl olan 1788’den bu yana 26 madde eklendi. Bir dizi bireysel hakkı düzenleyen ilk on ek madde, Haklar Bildirisi olarak bilinir. Öbür ek maddeler arasında en ünlüleri, köleliği ortadan kaldıran ve eski kölelere oy hakkıyla birlikte yurttaşlık hakkı da veren 13., 14. ve 15. ek maddeler; kadınlara oy hakkı veren 19. ek madde ve ABD senatörlerinin doğrudan oyla seçilmesini öngören 17. ek maddedir. Anayasaya ek yapılabilmesi için Kongre’nin üçte ikisinin ya da bu amaçla toplanacak bir ulusal kurultayın önerisi, eyalet yasama organlarının ya da eyaletler düzeyinde toplanacak kurultayın dörtte üçünün onayı gereklidir.

Yürütme organının başında başkan bulunur. Başkan adaylarının ABD’de doğmuş Amerikan yurttaşları olması gerekir. En az 35 yaşında ve en az 14 yıldır ABD’de oturuyor olmalıdırlar. Başkanın sorumlulukları arasında yürütmenin başı olması, antlaşma yapması, başkomutanlık ve devlet başkanlığı vardır. Uygulamada bu sorumluluklar, yasa önerisi hazırlamayı, dış politikanın oluşturulmasını, kişisel diplomasiyi ve kendi siyasal partisinin liderliğini de içine alacak biçimde genişlemiştir. Başkanın kabinesinde bulunan üyeler şunlardır: Dışişleri, hazine, savunma, içişleri, tarım, ticaret, çalışma, ulaştırma, sağlık ve sosyal hizmetler, konut ve kentsel gelişme, eğitim, enerji ve adalet bakanları. Bakanlar, anayasanın 25. ek maddesinde “yürütmenin baş yetkilileri” olarak tanımlanmıştır, ama yetkinin önemlice bir bölümü başkanın kabine üyesi olmayan yardımcılarının elindedir. Kabine dışında başkana yardımcı olan kurullar Yönetim ve Bütçe Dairesi, Ekonomik Danışmanlar Konseyi ve Ulusal Güvenlik Konseyi’dir.

Yasama organı


Senato ve Temsilciler Meclisi olmak üzere iki bölümden oluşan Kongre’dir. Anayasanın Kongre’ye verdiği yetkiler, vergi toplamak, borçlanmak, eyaletler arasındaki ticareti düzenlemek, savaş ilan etmek, kendi üyelerinin disiplinini sağlamak ve kendi işleyiş kurallarını belirlemektir.

Temsilciler Meclisi üyeleri her eyaletin seçmenleri tarafından iki yıllık bir süre için ve doğrudan oyla seçilir. Meclis üyelerinin toplamı 435’i geçmeyecek biçimde, her eyalete nüfusuna göre belirli bir temsilci sayısı ayrılır. Temsilci adaylarının en az 25 yaşında, seçilecekleri eyalette oturuyor ve en az 7 yıldır Amerikan vatandaşı olmaları gereklidir. Anayasada öngörülmemiş olmasına karşın uygulamada adayların seçim bölgelerinde oturuyor olmaları da gerekli hale gelmiştir. Meclis başkanı çoğunluk partisi tarafından seçilir ve oturumlara başkanlık eder, komisyon üyelerini atar ve öteki başkanlık görevlerini yerine getirir. İki partinin parlamentodaki liderleri çoğunluk lideriyle azınlık lideridir. Parti liderliğiyle temsilciler arasındaki ilişkiyi sağlayan grup başkan vekili (whip), parti liderinin yardımcısıdır. Temsilciler Meclisi’ne üyeler tarafından verilen yasa tasarıları önce sürekli komisyonlarda ele alınır. Buralarda tasarı değiştirilebilir, hızlandırılır, geciktirilir ya da reddedilir. Komisyon başkanları, günümüzde tartışılmaya başlanmış olan kıdem ilkesine göre seçilir. En önemli komisyonlar, Ödenekler Komisyonu, Kaynaklar ve Araçlar Komisyonu ve Kurallar Komisyonu’dur. Geleneksel olarak tutucu olan Kurallar Komisyonu, Temsilciler Meclisi’ nin oturumlarında hangi yasa tasarılarının görüşüleceğinin belirlenmesinde büyük güce sahiptir.

Senato, her eyaletten seçilmiş ikişer senatörden oluşur. Senatör adayları en az 30 yaşında, seçilecekleri eyalette oturuyor ve en az 9 yıldır Amerikan vatandaşı olmak zorundadır. Senatörlük süresi altı yıldır. İki yılda bir Senato’nun üçte biri yenilenir. Senato’nun 16 sürekli komisyonu vardır. En önemlileri Dış İlişkiler, Maliye, Ödenekler ve Hükümet İşleri komisyonlarıdır. Sena- to’da tartışmaların süresine sınırlama getirilmemiştir. Konuşmak, bir yasa' tasarısını belirsiz bir süre engellemek için en etkili araçtır. Bu engelleme yöntemine filibuster adı verilir. Engellemeyi durdurmak için Senato’nun üçte iki oyu gerekir. Başkan’ın öbür devletlerle yaptığı antlaşmalar da Senato’nun üçte iki çoğunluğu tarafından onaylanmak zorundadır.

Yönetimin yargı organı olan ABD Yüksek Mahkemesi, anayasayı ve federal yasaları yorumlamakla görevlidir. Mahkeme, başyargıç dahil, başkan tarafından Senato’nun onayıyla yaşam boyu göreve atanan 9 yargıçtan kuruludur. Yüksek Mahkeme, daha alt düzeydeki federal mahkemeler ve eğer federal bir sorun söz konusuysa eyalet temyiz mahkemeleri için temyiz mahkemesi durumundadır. Yabancı büyükelçilerin, bakanların, konsolosların ya da bir eyaletin taraf olduğu davalarda da yetkilidir.

Yüksek Mahkeme’nin önüne genel olarak üç tür dava gelir: Eyaletler arasındaki davalar, federal yasaların yorumlanmasını gerektiren davalar ve anayasanın yorumlanmasını gerektiren davalar. Her dava altı yargıç tarafından ele alınır. Karar, bütün yargıçların çoğunluğunun oyuyla verilir. Oyların eşit bölünmesi durumunda alt mahkeme kararı geçerliğini korur. Azınlıkta kalan yargıçlar, genellikle bir muhalefet şerhi yazarak görüşlerini açıklarlar.

Yüksek Mahkeme, kararlarından ötürü sık sık eleştirilmiştir. 1930’larda tutucu nitelikte olan mahkeme, Başkan Roosevelt’in New Deal (Yeni Düzen) yasalarının çoğunu geri çevirmişti. Mahkemenin medeni haklara ilişkin kararlan da çeşitli dönemlerde farklı eleştirilere hedef oldu. Güneyli siyasal liderler, 1954’ten sonra mahkemenin, okullarda uygulanan ırk ayrımına karşı kararlarına şiddetle tepki gösterdiler. Kuzeyin tutucu politikacıları da sonradan Güneylilere katıldı. Yüksek Mahkeme’nin altında ABD Temyiz Mahkemesi vardır. Devlete karşı açılan mülkiyet ve sözleşmelerle ilgili davalara ABD Tazminat Mahkemesi, gümrük kurallarıyla ilgili sorunlara ABD Gümrük Mahkemesi bakar. Askeri Adalet Kanunu ile ilgili davalarda ABD Askeri Temyiz Mahkemesi yetkilidir. Her eyalette en az bir federal bölge mahkemesi ve en az bir federal yargıç görevlidir. Federal bölge yargıçları başkan tarafından Senato’nun onayıyla atanır. Federal bölge mahkemelerinin kararları için Temyiz Mahkemesi’ne başvurulabilir.

Eyalet ve belediye yönetimleri.


Eyaletlerin hükümet yapısı, federal hükümetinkine oldukça benzer. Her eyaletin bir valisi, bir yasama meclisi, bir de yargı organı bulunur ve kendi anayasası vardır. Nebraska dışında bütün eyaletlerin yasama organları iki meclislidir. Geleneksel olarak eyalet meclislerinde, kentsel yörelerin gereksinimlerine pek yakınlık duymayan kırsal kesim temsilcileri egemen olmuşlardır. Eyaletlerin yargı organlarında genellikle seçimle işbaşına gelen yargıçlar görev yapar.

Eyalet yönetimlerinin işlevleri, tarımdan çevre korumasına, karayolları ve motorlu taşıtların denetiminden kamu güvenliğinin sağlanmasına, cezaevlerinin işletilmesine, ruhsat verilmesine, eyalet içinde iş, sanayi ve eğitimin bazı yönlerinin düzenlenmesine, kamu sağlığının ve refahının korunmasına kadar uzanır. Bu işlevlerin yerine getirilmesi, valinin yönetiminde geniş bir örgüt ağını gerektirir. Eyaletlerin çoğunda, Senato’nun başkanı olan ve her zaman valiyle aynı partiden olması gerekmeyen bir vali yardımcısı bulunur. Seçimle göreve gelen öbür yüksek düzey yetkilileri arasında, eyalet hazine bakanı, hesap kontrolörü, adalet bakanı ve eğitim müfettişi bulunur.

Belediye yönetimlerinin yapıları eyaletlerinkinden daha değişiktir. Belediye yönetimlerinin üç ana türü bulunur: Başkan- konsey yönetimi, komisyon yönetimi ve konsey-yönetici yönetimi. İlk türde, belediye başkanı ve konsey seçimle işbaşına gelir. Konsey kent kurallarının oluşturulmasıyla görevlidir. Bunları başkan uygular. Başkan genellikle konseyin eylemlerini de denetler. Boston, New York, Philadelphia, Chicago ve Seattle’da bu tür belediyeler vardır. Komisyon tipinde, seçmenler her biri kent yönetiminin bir dairesine başkanlık edecek olan üyeleri seçer. Belediye başkanı genellikle bütün komisyonların başıdır. Des Moines (Iowa) ve New Orleans’daki belediyeler bu türdendir. Konsey-yönetici modelinde ise, seçimle göreve gelen bir konsey kent yönetiminin dairelerinin her birini yönetmek için bir yöneticiyi işe alır. Konsey tarafından seçilen belediye başkanı ise yalnızca protokol görevlerini yerine getirir ve konseye başkanlık eder.

Siyasal partiler.


ABD’de iki büyük siyasal parti vardır: Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti. Başka partiler bu iki partinin üstünlüğünü ender olarak tehdit etmiş, sürekli bir başarı da elde edememişlerdir. Küçük partilerin başarısızlığının bir nedeni, ulusal seçimleri kazanmak için bir partinin geniş bir seçmen kitlesine ve geniş bir çıkarlar yelpazesine hitap edebilmesinin gerekliliğidir. İki büyük partinin programları ılımlıdır ve aralarında pek az fark görülür. Her birinin biri tutucu, öbürü de liberal olmak üzere iki kanadı vardır. Demokratların tutucu kanadı, ırk sorunları konusunda genellikle tutucu Cumhuriyetçilerden daha aşırı olma eğilimindedir. Liberal Demokratlar ise ekonomik konularda liberal Cumhuriyetçilerden daha radikal düşüncelere sahiptir. Ulusal partiler bazen, yalnızca dört yılda bir, başkanlık seçimleri ve ulusal kurultayları için ortaya çıkıyormuş gibi görünür. İki seçim arasındaki dönemde, eyaletlerdeki ve yerel düzeydeki parti örgütlerinin gevşek bir ittifakı olmanın ötesinde bir varlık göstermezler.

Seçmenler başkanlık seçimlerinde, belirli bir adayı destekleyeceğini açıklamış olan ikinci seçmenleri seçerler. Her eyalet, Kongre’ye yolladığı senatör ve temsilci sayısı kadar oya sahiptir.
Eyaletler düzeyinde nüfus özelliklerinin farklılığı siyasal partilere yansır. Geniş kent merkezleri Demokrat Parti’ye, kırsal alanlar, banliyöler ve küçük kentler Camhuriyetçi Parti’ye oy verme eğilimindedir. Pek çok eyalette, kırsal alanlar ve küçük kentler eyalet mecilisinde egemendir. Oysa vergi gelirlerinin çok büyük bir bölümü, yüksek nüfuslu kentsel alanlardan sağlanır. Yüksek Mahkeme 1964’te, eyaletlerin yasama organlarını oluştururken, nüfusa göre temsile önem vermeleri gereğini karara bağlamıştır. Bazı eyaletlerde sürekli olarak aynı partinin çoğunluğu sağladığı görülür. Örneğin, Güney’deki 11 eyalette her zaman Demokrat Parti çoğunluğu alır.

Toplumun kentleşme düzeyi yükseldikçe, siyaset ve yönetim işleri daha karmaşık hale gelmektedir. Kentlerin sorunları artık yerel düzeyde çözülebilecek nitelikte değildir. Eyaletler yeterli kaynaklara sahip olmadığından kentler yardım için federal hükümete yönelmektedir.

Silahlı kuvvetler.


ABD Silahlı Kuvvetleri, kara, deniz (deniz piyadeleri dahil) ve hava kuvvetlerinden oluşur. Silahlı Kuvvetler, merkezi Arlington’daki (Virginia) Pentagon binasında bulunan Savunma Bakanlığı’na bağlıdır. Bir başka güvenlik gücü olan Sahil Koruma ise Ulaştırma Bakanlığı’na bağlıdır. Ayrıca, savaşta silah altına alınabilecek bir yedek güç de bulundurulur. Her eyaletin, istenildiğinde vali tarafından göreve çağrılabilecek yedeklerden oluşan bir Ulusal Muhafız Birliği vardır.
ABD’nin 1991’deki silahlı kuvvetler mevcudu 2.029.600 kişi, askeri harcamaları ise 272.950.000.000 dolardı. Askeri harcamalar GSYİH’nin yüzde 5,Tünü, federal bütçenin yüzde 25’ten biraz azını oluşturuyordu. Askeri bütçenin önemli bir bölümü malzeme alımı ile araştırma ve geliştirme harcamalarına ayrıldığından, askeri programların siyasal ve ekonomik etkisi büyüktür. ABD’nin çok gelişmiş bir nükleer gücü vardır. Bu güç, taktik füzeler yanında, bombardıman uçakları, denizaltıdan atılan balistik füzeler ve kıtalararası balistik füzelerden oluşur. Askerlerin etkisi, çeşitli ikili ya da çok taraflı karşılıklı savunma ve askeri yardım antlaşmalarıyla başka ülkelere de uzanır. ABD’nin Afrika, Avrupa, Asya ve Latin Amerika’da üsleri bulunur.

TOPLUMSAL HİZMETLER.


Eğitim.


ABD’de yerel, eyalet ve federal eğitim programlarının ve politikalarının etkileşimi önem taşır. Eğitim, tarihsel olarak eyaletlere ve yerel yönetimlere bırakılmıştır. Örneğin, sayıları 3 bini aşan üniversiteler arasında yalnız askeri akademiler önemli birer federal kuruluştur. Ama federal hükümet uzun bir süredir her düzeyde eğitimle ilgilenmektedir. Federal hükümet daha 1872’de tarım ve teknik okullarının kurulması amacıyla eyaletlere kamu toprakları bağışlamıştı. Günümüzde okullardaki yemek programlarını desteklemekte, Yerlilerin eğitimini yönetmekte, üniversitelere araştırma fonları, üniversite öğrencilerine burs vermekte, eğitimleri için mali destek sağlamakta ve eğitim malzemeleri hazırlamaktadır. Öte yandan hükümetin özel ve dinsel okullara yardımda bulunup bulunmayacağı konusu ise geniş ölçüde tartışılmış, Yüksek Mahkeme dinsel okullara doğrudan yardımı yasaklamıştır.

İlköğretim, temel olarak yerel yönetimlere bırakılmış olmakla birlikte, eyaletlerin ve federal hükümetin politikalarından gittikçe artan ölçüde etkilenmektedir. Örneğin 1964 tarihli Medeni Haklar Yasası, bütün federal kuruluşların, ırk ayrımına dayalı uygulamalara son vermeyen okul bölgelerine mali yardımı kesmelerini zorunlu kılmıştır. Eyaletlerin çoğunda 7-16 yaş arası için eğitim parasız ve zorunludur. Amerikalı öğrencilerin çoğu 17-18 yaşında liseyi bitirinceye değin okula devam eder. Dünyanın birçok önde gelen yükseköğretim kurumu ABD’ dedir. Bunların en önemlileri arasında Har- vard, Yale, Chicago, Stanford, Princeton ve Duke üniversiteleri sayılabilir. Okuryazar oranının yüzde 95,5 olduğu ABD’de 25 yaşın üstündeki nüfusun yaklaşık üçte biri yükseköğrenim görmüştür.

Eğitim alanında karmaşık bir toplumun gereksinimini karşılamaya yönelik gelişmeler görülmektedir: Okulöncesi programlar, çeşitli yaş ve eğitim düzeylerinden kişilerin birlikte eğitim gördüğü sınıflar, yaz ve gece okulları, özel eğitim gerektiren üstün zekâlı çocuklar için artan kolaylıklar ve geleneksel yöntemlerin kültürel bakımdan geri kalmış çocukların eğitimlerinin iyileştirilmesinde yararlanmak üzere yeniden ele alınması vb. Ama bu programların tam bir başarı sağladığı söylenemez.

Sağlık ve sosyal yardım.


Bütün zenginliğine karşın, ABD’de nüfusun yüzde 10’u için yoksulluk ortadan kalkmış değildir. Yoksul ailelerin yarıya yakın bölümünde, evi geçindirmekle yükümlü olan kişi yarım ya da tam günlük bir işte ücretli olarak çalışmaktadır. Öbür yoksulların çoğunu, çalışamayacak durumda olanlar ya da yaşlılar, onda birini de küçük çocuklu anneler oluşturur. Devlet yoksullara çeşitli biçimlerde yardım etmektedir. Federal Tarım Bakanlığı, eyaletler ve yerel yönetimler aracılığıyla yoksullara düşük fiyattan yiyecek ile yiyecek karneleri dağıtılmasını sağlamaktadır.

Yoksulluk ve sosyal yardım konusunda kamuoyunun artan kaygıları 1960’larda yeni federal yasaları ortaya çıkardı. 1962’de sosyal yardım alanlar için iş, eğitim ve yeniden yetiştirme programları düzenlendi. 1965-69 arasında Ekonomik Fırsatlar Dairesi, genellikle okulöncesi çocuklara ve işsizlere yönelik bir dizi yetiştirme programı başlattı.

Tıp ve sağlık hizmetleri ABD’de büyük bir işkolu haline gelmiştir. Ama sağlık hizmetleri konusunda özellikle kırsal ve yoksul kesimlerde birçok eksiklik vardır. Silahlı Kuvvetler mensupları ve aileleri dahil, ülke nüfusunun altıda biri giderleri tamamen ya da kısmen federal hükümetçe karşılanan sağlık sigortasından yararlanır. Halkın çoğunluğu ise herhangi bir sağlık sigortasından yararlanamamaktadır.

Sağlık koşulları kırsal ve kentsel alanların yoksul yöreleri dışında genellikle çok iyidir. 404 kişiye bir doktor düşen ülkede bebek ölüm oranı binde 12’dir. Siyahların sağlık koşulları genellikle ülke ortalamasının gerisindedir. Örneğin Siyahlarda bebek ölüm oranı beyazların iki katıdır. Sağlık koşulları açısından durumu en kötü olan etnik grup ise Yerlilerdir.

Konut.


ABD’deki konutların üçte ikisinden fazlası tek aile evleridir. Geri kalanların çoğu iki, üç ya da dört daireli yapılardır. Konut sorunu da, sağlık hizmetleri gibi bir kamu işi olarak değil, özel kesimin sorumluluğuna giren bir sorun olarak kabul edilir. Gecekonduların artması, pek çok belediyenin daha sıkı inşaat yasaları ve sağlık kuralları benimsemesine yol açtı. 1934’te, düşük kiralı konut yapmayı planlayan kuruluşlara kredi vermek amacıyla Federal Konut Yönetimi kuruldu. Bazı ırksal ya da dinsel grupları belirli mahallelerden uzak tutmak için ev sahiplerinin bunlara ev satmalarını ya da kiralamalarını sınırlayan sözleşmeler uzun yıllar yürürlükte kaldı. Yüksek Mahkeme 1948’de bu sözleşmelerin geçersiz olduğuna karar verdi. 1962’de de, Başkan Kennedy’nin çıkardığı bir yürütme emriyle, federal yardımla yapılmış evlerde din ve ırk ayrımı yasaklandı. Birçok eyalet bu alandaki ayrımcılığı yasaklayan yasalar çıkardı ve uygulama için komisyonlar kurdu. Ama bu çabalar büyük kentlerde Siyahların yaşadığı mahallelerdeki durumu fazla değiştirmedi.

kaynak: Ana Britannica
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 11 Ekim 2016 21:30
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
21 Nisan 2006       Mesaj #4
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi

KÜLTÜREL YAŞAM


20. yüzyılda ABD kültürel yaşamının egemen olgusu, nüfus artışı, teknolojik ilerleme, kentleşme ve basının dünya olaylarını yakından izlemesi gibi etkenlerin yol açtığı hızlı ve sürekli değişimdir. Değişimin birleşmiş, türdeş ve standartlaşmış bir kültürü mü, yoksa artan ölçüde bölünmüş, parçalanmış, birbiriyle çatışan öğelere ayrılmış bir kültürü mü doğuracağı günümüzde de tartışılan konulardan biridir.

Birörnekliğe doğru.


Amerikan kültürel yaşamının kitle kültürünü oluşturan kuruluşların istekleri ve tekniklerince biçimlen- dirileceği görüşü, 20. yüzyılın ortasında ticari televizyonun gelişmesiyle yaygınlık kazandı. Bu görüşe göre, televizyon, radyo, sinema, ulusal düzeydeki dergiler, plak şirketleri gibi bellibaşlı iletişim odakları halka sunulan eğlence ve bilgi ürünlerinin hemen hemen tümünü üretecekti. Bu kültürel üretim, olabildiğince geniş bir kitleye seslenebilmek ve reklamını yaptığı mal ve hizmetlerin satışını sağlamak için kaçınılmaz olarak ticari gereksinimler tarafından belirlenecek, denetlenecekti. Bunun sonucunda, bütün ülke çapında asgari ve ortalama bir ortak temel üzerinde bütün etnik ve bölgesel farklılıklar ortadan kalkacaktı. Edebiyat, güzel sanatlar, klasik müzik, opera, felsefe ve toplumsal düşünceyi içeren “yüksek kültür”ün yaratılması ve korunması, küçük ve eğitilmiş bir seçkinler grubunun eline bırakılacak, kültürel birörneklik egemen olacaktı.

Bu kötümser tahminlerin bir bölümü gerçekleşti. Hızlı iletişim çağında ve büyük şirketlerin ülke çapında örgütlendiği bir dönemde kültürel yaşamın mimarlık, dil, popüler eğlence, giyim biçimi gibi öğelerinin bölgesel özellikleri silinmeye yüz tuttu. Bu denli geniş topraklara ve kalabalık nüfusa sahip pek az ülke, kültürel yaşamda bu dereceye varan bir birliğe ulaşabilmiştir.

Karşı-küttürler.


Buna karşılık, kültürel yaşamın gittikçe standart hale geldiği bu dönemde, birleşme sürecine bir parçalama süreciyle karşı koyan karşıt akımlar ortaya çıktı. Kökenleri bakımından bu karşıt hareket, kitle kültürünün gelişmesine biçimsel olarak bilinçli bir karşı koyma değildi. Daha çok, çeşitli medeni haklar hareketleri de içinde olmak üzere, toplumsal değişme ve siyasal muhalefet akımlarından kaynaklanıyordu.

Kültürel yaşamın parçalanması yeni biçimlere büründü. Siyahların “siyah iktidar”ı Yerliler için “kızıl”, Latin asıllılar ve İspanyolca konuşanlar için “kahverengi” iktidara; yeni bir feminizm türü olarak “kadının kurtuluşu”na, eşcinseller için “eşcinsel kurtuluşu”na dönüştü. Bütün bu örneklerde süslü, “iktidar” ve “kurtuluş” sözcükleri, ırksal, etnik, cinsel ve nihayet kültürel farklılıkları ön plana çıkaran bir gururu ve özgüveni ifade ediyordu. Bu akımlar ABD siyasal yaşamında azınlık grupları arasında yeni bir tür bilincin, grup içi dayanışmadan kaynaklanan bir militanlığın ortaya çıkmasına yol açtı. Kültürel farklılaşma doğrultusundaki bu şaşırtıcı ve beklenmedik akımların kökeninde değişik nedenler yatar. Bir neden standartlaşmış tek bir kültüre varmanın olanaksızlığıdır. Bu açıklamaya göre, etnik ve ulusal geçmişin, cinsel ve kültürel deneyimlerin farklılığı önemlidir. Söz konusu grupların varlığının gözardı edilmesi onları kültürel çatışmaya ve kendilerini kanıtlamaya yönelterek toplumsal ve kültürel gerginliği artırmıştır. Bu görüşe göre, ABD’deki kültürel çoğulculuğun güçlendirilmesi ve bireylerin kendi deneyimlerine dayanan öz kültürel yaşamlarını yaratmak için desteklenmesi daha iyi olacak, böylece bu grupların ulusal yaşamın ortak etkinliklerine katılmaları da sağlanacaktır.

Bir başka açıklamaya göre, kültürel ayrılıkların temelinde birleşmiş bir kültüre yol açan teknolojilerin kendisi yatar. Bu görüşü savunanlar, bilgisayarların, yeni elektronik teknolojisinin, dünyanın çevresindeki yapay uyduların ve televizyonun iletişimde ve kültürde bir devrim yarattığını ileri sürer. Bu devrim, bilginin dünyanın her yanına anında iletilmesini olanaklı kılmıştır. Dünyanın bir ucundan öbürüne bilginin anında iletilebilmesi, geleneksel merkezî ve büyük ölçekli örgütler için ikili bir tehdit oluşturur. Halk, tek bir dünya sisteminin parçası olarak dünya ölçeğinde düşünmeyi öğrenmektedir. Öte yandan ulusları aşan teknolojiler, halkı kültürel kimliklerini gözden geçirmeye zorlamaktadır. Bunun bir sonucu, kültürel yaşamın daha küçük ve daha belirgin birimler halinde yeniden tanımlanması isteği olmaktadır.

ÇAĞDAŞ SANAT.


Amerika’daki kültürel değişimin altında yatan teknolojik, ekonomik, toplumsal ve düşünsel etkenler doğal olarak sanatçıların ortaya koydukları ürünleri de etkiler. Ama sanatın kültürel yapıyla ilişkisi her zaman belirsiz olmuştur. Sanatçılar bazen yapıtlarıyla kültürel değişimi haber verir ya da ona öncülük eder, bazen de bu tür değişimleri yansıtır ya da belgelerler. Her iki durumda da sanat, ABD’deki kültürel yaşamı biçimlendiren dönüşümlerde doğrudan rol oynamaktadır.

Edebiyat.


Sanatın kültürel yaşamı biçimlendirmede oynadığı rol, günümüz Amerikan edebiyatında kendini açıkça gösterir. Roman, öykü ve şiir, geleneksel olarak azınlık gruplarının Amerikan yaşamını nasıl algıladıklarının anlatılmasına aracılık etmiştir. İkili bir bilince sahip olan ve Amerikan kültürel yaşamına hem içinden hem de dışından bakabilen azınlık yazarı, ulusal kültürün başkalarının göremeyeceği yanlarını aydınlatabilecek özel bir bakış açısıyla donatılmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, bölgesel ve etnik azınlıklara mensup yazarlar, Amerikan yaşamını roman, öykü ve şiir yoluyla duyumsayıp yorumlamakta önemli roller üstlendiler. Güneyli yazarlar arasında William Faulkner, Eudora Welty, Robert Penn Warren, Katherine Ann Porter, Flannery O’Connor ve Walker Percy, Yahudi yazarlar arasında da 1950 sonrasında Saul Bellow, Norman Mailer, Bernard Malamud, Philip Roth ve Ailen Ginsberg ön plana çıkmışlardır.

James Baldwin, Ralph Ellison gibi Siyah yazarlar da kendilerini bu dönemde gösterdiler. Ellison’ın Invisible Man (1952; Görünmez Adam) adlı yapıtını birçok eleştirmen II. Dünya Savaşı’ndan sonraki 25 yılın en önemli Amerikan romanı olarak kabul eder. Medeni Haklar hareketi “Siyah iktidar” eylemine dönüşünce tartışma yazıları, deneme ve anı yazan militanlar Amerikan kültürü konusundaki Siyah görüşünü dile getirmeye başladılar. The Autobiography of Malcolm X (1965; Malcolm X’in Otobiyografisi), Eldridge Cleaver’in Soul on Ice (1968; Buzun Üzerindeki Ruh) ve George Jackson’ın Soledad Brother (1970; Soledad Kardeş) adlı yapıtları bu tür ürünlerin en önemlileridir. 20. yüzyılın sonlarındaki Siyah öykücülerin en önemlileri arasında, Know Why the Caged Bird Sings (1970; Kafesteki Kuşun Neden Öttüğünü Biliyorum) ile ün kazanan Maya Angelou ve Song of Solomon (1977; Solomon’un Şarkısı) adlı yapıtı ile Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü’nü kazanan Toni Morrison sayılabilir.

Roman, öykü, şiir dışındaki yazın türlerinin Siyah yazarlar arasında canlılık kazanması, Amerikan edebiyat çevrelerinde ortaya çıkan, edebiyat geleneklerinin ve geleceğinin yeniden değerlendirilmesi hareketinin bir parçasıydı. Feminist roman da bu dönemde ön plana çıktı. Erica Jong’un Fear of Flying (1973; Uçuş Korkusu, 1983), feminizmle cinsel serüvenciliği birleştirerek bir olay yarattı. John Irving’in The World Ac- cording to Garp (1978; Çılgın Bir Dünya, 1983) ve Leonard Michaels’ın The Men’s Club (1981; Erkekler Kulübü) ise feminizmin erkekler üzerindeki etkilerini ele alıyordu.

20. yüzyılın sonuna doğru edebiyatın bir tanımlama ve bilgi verme kaynağı olarak işlevleri, kitle iletişim araçları ve toplumsal bilimler tarafından devralınmış gibidir. Günümüzde şu soru sorulmaktadır: “Bir sanat biçimi olarak roman öldü mü?” Bazı yazarlar bu soruya, yeni bir biçim olan “kurmaca olmayan roman" yaratarak karşılık verdiler. Norman Mailer’in The Armies of the Night (1968; Gece Orduları) bu türün en güzel örneklerindendir. John Barth, Donald Barthelme gibi yazarlar, kurmacayı bir olaydan çok bir fantezi kaynağı gibi vurgulayarak yeni biçimler aradılar. Kurt Vonnegut, Jr.’ın bilimkurgu romanları yanında Joyce Carol Oates gibi yazarların toplumsal gerçekçiliği de çok okunan türler oldu.

Görsel sanatlar.


Azınlık gruplarının bakış açıları nasıl Amerikan edebiyatının gelişimini biçimlendirdiyse, teknolojinin ilerlemesi de resim ve heykel sanatları üzerinde benzer bir etkide bulundu. Amerikan resmi II. Dünya Savaşı’ndan sonra soyut dışavurumculuk akımıyla dünya sanat sahnesinde ilk kez egemen bir duruma geldi. Bu resim akımı, doğal biçimleri yansıtmak yerine çizgi ve renk, boyanın, taşın, tahtanın dokusu, saf geometrik biçim gibi, sanat araçlarının biçimsel özelliklerini ve sanatçının öznelliğini konu alır. Bununla aynı doğrultudaki pop sanat akımı, ABD’nin ticari, teknik ve halk kültürünün çizgi roman, reklam, gazoz şişesi, marka, ilan tabelası, hamburger, otomobil, telefon gibi sıradan nesnelerinden esinlenir. Bu akımın önde gelen temsilcileri Andy, Warhol, Roy Lichtenstein ve Claes Oldenburg, gündelik yaşama ve nesnelere yöneldiler ve çevrelerindeki nesneleri soyutlaştırıp neredeyse ikonlaştırdılar.

Soyut geleneğin doğrudan devamı olan, çıplak geometrik biçimlere ve renklere dayalı minimal sanat New York okulundan Barnett Newman ve Mark Rothko ile Frank Stella gibi genç sanatçılar tarafından uygulandı. Birçok sanatçı, konu olarak yalnızca modern teknolojinin ürünleriyle ilgilenmekle kalmayıp, teknolojiyle, sanatsal yaratının bir aracı olarak da uğraşmaya başladı.
Heykelciler, sanatı müzenin dışına çıkaran ve halkın sanata daha çok katılmasını sağlayan dış mekân çalışmaları yaptılar. Örneğin Alexander Liberman’ın “İçeri” (1973) adlı yapıtı, izleyiciyi geniş borulardan oluşan bir mekânın içine girmeye yöneltir. Tony Smith, Claes Oldenburg, Louise Nevelson, Alexander Calder ve Beverly Pepper büyük ölçekli, halka açık yapıtların yaratılmasında öncülük ettiler. Javacheff Christo’nun San Francisco’nun dışında, 24 mil boyunca gerilmiş bir naylondan oluşan “Koşan Çit” (1976) adlı yapıtı, belki de en çok bilinen dış mekân çalışmasıdır.

Tiyatro.


Resim ve heykelin dışında tutulan dışavurumculuk ve öznellik, zaman zaman oluşumlar ve birleştirme (assemblages) diye adlandırılan yeni tiyatro biçimlerinde kendini gösterdi. Bunlar, müzik, film, ses ve ışık efektleri, malzeme, canlı oyun, hatta seyircinin kendisi gibi birçok araçtan yararlanan oyunlardı. Besteci John Cage’in yapıtlarından ve öğretilerinden hareket eden yeni tiyatro, kimi zaman sanatla yaşam arasındaki ayrımları ortadan kaldırmayı amaçlayarak bir şans ve belirsizlik estetiği geliştirdi. Cage’in bir bestesi müzisyenlerin 4 dakika 33 saniye sessiz durmasını gerektirir. Böylece seyircilerin öksürükleri, dışardan gelen gürültüler gibi rasgele sesler “müzik” haline gelmektedir.

Benzer yenilikler, geleneksel biçimlerden aşırı bir kopma biçiminde olmasa da, tiyatroda kendini gösterdi. Broadway’in alışılmış dram, komedi, müzikal gibi sahne yapımlarındaki üstünlüğü, bölgesel tiyatronun ve New York’ta 1950’lerde Off-Broadway tiyatronun gelişmesine yol açtı. 1960’larda ise Off-Öff-Broadway diye anılan daha deneysel bir tiyatro ortaya çıktı. Yeni oyun yazarlarının birçoğu Pop resim sanatçılarının popüler kültürün ürünleri ve mitleriyle ABD’nin geçmişi karşısında duydukları hayranlığa benzer duyguları dile getirdiler ve bu öğeleri ikonvari bir nesnellik ve mistisizm içinde eritmeye çalıştılar. Aynı konuyu işleyen iki oyun, Arthur Kopit’in Indians (Yerliler) ve Howard Sackler’in The Great White Hope'u (Büyük Beyaz Umut), önce Washington’daki Arena sahnesinde oynandı, sonra Broadway’de sahnelendi. Jean-Claude van Italie’nin America Hurrah (Yaşasın Amerika) ve Sam Shepard’ın kısa oyunları, La Mama Deneysel Tiyatro Topluluğu’nun ve öbür küçük tiyatroların desteğinde Off-Off-Broadway tiyatroyu doğurdu. Yüksek kültürle popüler kültürün bir araya gelmesi, 1960’ların sonunda ilk rock müzikali Haifle yeni bir düzeye ulaştı; 197 T de de bir rock müzikali olan Jesus Christ Superstar’la devam etti.

Sinema

.
Sinema 1920’lerden II. Dünya Savaşı’nm hemen sonrasına değin popüler sanatlar ve eğlence alanında ağırlığını duyurdu. II. Dünya Savaşı’ııdan sonra televizyonun gelişmesi ve boş zamanların spor ve başka uğraşlarla değerlendirilmeye başlaması, sinemanın karşısına yeni rakipler çıkardı. Yapım maliyetlerinin hızla yükselmesi, star oyunculara dayanan stüdyo sisteminin çözülmesi, bu sistemin film yapım ve dağıtımındaki denetiminin ortadan kalkması ve önemli yaratıcıların emekli olmaları, 20. yüzyılın ikinci yarısında Hollywood film sanayisinin zayıflamasına yol açtı. Bu arada, yeni bir film yapımcıları kuşağı, sinemayı yüksek kültür biçimi olarak algılayan seyirci kitlesinin oluşmasına katkıda bulundu.

izleyiciler.


Sanat ve eğlence ürünleri, kültürel değişimin aldığı biçimlerle yakından ilişkilidir. Bunun en çok kendini gösterdiği nokta, kültürün halk kitlelerine yayılma biçimidir. 20. yüzyılın ikinci yarısında, ABD’de iletişim teknolojisinin gelişmesi bir kültürel devrime yol açtı. 1950’lerde televizyonla başlayan, ucuz, karton kaplı kitaplar, uzunçalar plaklar, önemli sanat yapıtlarının kopyaları, transistörlü radyolar, teypler ve daha başka yeniliklerle süren teknolojik gelişim, sanat ve eğlence ürünlerinin benzeri görülmemiş ölçülerde üretilip kitlelere mal edilmesini olanaklı kıldı. Bu dönemde üniversitelerdeki öğrenci sayısının artması, artan sayıda insanı sanat tarihi, eleştirisi ve tekniklerinin öğretimiyle ve ilk kez profesyonel müzik, dans, tiyatro gösterileri, resim ve heykel sergileriyle doğrudan ilişkiye geçirdi.

Kültürün bu denli demokratikleşmesinin sonuçları tartışmaya açıktır. Bazı eleştirmenler, “yüksek kültürün” ticarileşmesine, sanatçıların yalnızca “ünlü” kişiler olarak görülmeye başlamasına, sanat akımlarının modaya dönüşerek gelişmeye fırsat bulmadan ortadan kalkmasına, eğitim sisteminin süregelen zayıflıklarına ve birçok kültürel kurumun zorluklar içinde varlığını sürdürdüğüne dikkati çekerek, genellikle olumsuz sonuçları gündeme getirirler. Başkaları, bu tür eleştirilere karşın, kültürün demokratikleşmesinin, toplum ve sanat hakkındaki bilgiyi halkın geniş kesimlerine yayarak niteliğin düşmesine, türdeşliğe ve Amerikan toplumunun her yönünü etkileyen köklü bir tavır ve beklenti değişikliğine yol açacağı görüşünü reddederler. Tartışmalar bir yana, kitle kültürü birbiriyle çelişkili yanlarıyla, ABD’deki sanat yaşamını etkileyen en önemli güç olmayı sürdürmektedir.

KÜLTÜREL KURUMLAR.


ABD’de müzeler, senfoni orkestraları, tiyatrolar gibi kültürel kuruluların kurulması ve sürdürülmesi için öncülük ve destek geleneksel olarak kişilerden ve özel kaynaklardan gelmiştir. 20. yüzyılda yerel yönetimler, eyaletler ve federal hükümet kültürel kurumların planlanmasında ve finansmanında daha büyük bir rol oynamaya başladı. Bu yeni durum özellikle yükseköğretim kurulularının genişleme ve dönüşümünde çok belirgin olarak görülür. Büyüyen nitelikli işgücü gereksinimini karşılamak için, eyalet meclisleri ve federal hükümet ABD’de yükseköğretimin hızlı gelişmesine katkıda bulundu. Kamu üniversiteleri bölüm ve okul sayılarını artırdı; öğretmen yetiştirme okulları üniversiteye, iki yıllık yükseköğretim kurumlan dört yıllık kurumlara dönüştü. Yüzlerce yeni iki yıllık kurum ve lisansüstü eğitim birimleri kuruldu, öğrenci sayıları arttı.

Üniversiteler, kültürel mirasın korunduğu ve yeni kuşağa aktarıldığı kurumlar olmayı sürdürüyorlar. Ama bu büyüme döneminde, çok sayıda üniversite birer sanat merkezi olma işlevini de üstlendi. Özel ya da kamusal kaynaklardan desteklenen kültürel kurumlar gittikçe artan ölçüde toplumun kültürel ve toplumsal sorunlarıyla ilgilenmeye başladılar. Ama siyasal tartışmalar ve üniversite kampüslerindeki karışıklıklar, bu kurumlara yapılan eyalet yatırımlarının ve özel bağışların azalmasına yol açtı. Bunun sonucu olarak, yükseköğretimin finansmanı zorlaştı ve pek çok kültürel programın gelişmesi ve giderek varlığı tehlikeye düştü. Günümüzde kültürel kurumlar yeterli ve sürekli mali kaynak bulma sorunuyla karşı karşıyadır.

BASIN-YAYIN ORGANLARI.


Gerek eyaletler gerekse federal düzeyde anayasal güvence altına alınan basın özgürlüğü, basın ve yayın organlarını devletin eylemlerini denetleme açısından çok güçlü kılmıştır. Vietnam Savaşı sırasında basın ve yayın organlarının karşıt tutumu, sonunda hükümet politikasının değişmesine yol açtı. Basın ve yayın organları bazı politikacıların politika sahnesinden silinmesinde, Watergate olayında ise Başkan Richard Nixon’ın istifasında (1974) etkili oldular.

1990 verilerine göre ABD’de satışları toplam 63.000.000 olan 1.626 günlük gazete yayımlanmakta, 8.359 radyo istasyonu (1984) bulunmaktadır. Radyo alıcılarının sayısı 520 milyon, televizyon alıcılarınınki ise 215 milyondur. Haberleri, eğlence programlarını ve ticari reklamları veren yayın organlarının 20. yüzyılın ortalarından başlayarak gelişmesi, her şeyden önce çağdaş kültürel yaşamın iki temel etkeni tarafından belirlenmiştir: Teknolojik değişme ve azınlık kültürlerinin ortaya çıkması. Televizyon, gazete, dergi ve radyoyu geride bırakıp en önemli yayın organı haline gelmiş ve öbür yayın araçlarının yapılarını derinden etkilemiştir. Amerikan televizyonu, azınlık gruplarının çıkarları karşısında öteki yayın araçlarına oranla daha az duy arlıdır. Ama televizyon teknolojisindeki gelişmeler, azınlıkların ve küçük toplulukların seslerini duyurma olanaklarını artırmıştır.

Basın ve radyo.


Televizyonun etkisi gazeteler üzerinde kendini gösterirken, kentlerin çevrelerinin ve uydu kentlerin gelişmesi gazete okuyucusunun gereksinim ve isteklerini yeniden biçimlendirdi. Reklam gelirlerini televizyona, okuyucularını da çevre kent gazetelerine kaptıran büyük kent basını ciddi bir bunalıma girdi. 1950’lerden bu yana çok sayıda kent gazetesi kapandı. Birçok büyük kent bir sabah, bir de akşam gazetesiyle kaldı. Gazete sahipliğinin az sayıda elde toplanması nedeniyle, yazılarda görüş farklılıkları ya da tartışma genellikle görülmemektedir.

Televizyon, dergiler ve radyo üzerinde de aynı etkiyi gösterdi. Geniş bir okur kitlesine seslenen dergiler televizyonun rekabetinden zarar gördü. Bu tür dergilerden Colliers, The Saturday Evening Post ve Look yayımına son verdi. Öte yandan, belirli okuyucu grupları için hazırlanan daha küçük dergiler yayımlanmaya başladı.

Televizyonun radyo üzerindeki etkisi ise daha büyük oldu. Radyo istasyonları oyun ve eğlence programlarından hemen hemen tümüyle vazgeçerek gençlere seslenen müzik programlarına yöneldi. 1960’ların sonunda radyo programcılığında yeni bir akım gelişti. Dinleyicilerle ya da stüdyodaki konuklarla sunucular arasında “konuşma programları” (talk show) yapılmaya başlandı. Böylece, televizyonun gelişimi uzun dönemde öbür yayın araçlarının çözülmesine ve iletişimin çeşitliliğinin artmasına yol açtı.

Televizyon,


Televizyon alanında tam ters yönde bir gelişme görüldü. Televizyon yapımları hızla üç büyük şirketin elinde toplandı. 1970’lere gelindiğinde bu üç büyükler (CBS, NBC ve ABC) ülkedeki televizyon izleyicisinin yüzde 95’ini elinde tutuyordu. 1980’lerin sonunda ise kablolu yayınların ve bağımsız yayın kuruluşlarının yaygınlaşmasıyla toplam izleyici payları yüzde 68’e düştü. Bu üç büyüklerin programlarındaki birörneklik kitle kültüründeki standartlaşmayı eleştirenleri haklı çıkaracak boyutlardaydı.
Hemen her Amerikan evinde bir televizyon alıcısı vardır. Potansiyel izleyici kitlesinin boyutları (hemen hemen bütün ABD nüfusu) televizyona bambaşka bir özellik kazandırdı. Üreticiler ürettikleri malların akşam yayınlarında reklamının yapılması için büyük paralar ödemektedir. Yüksek yapım giderleri ve reklama ayrılan zaman, televizyon şirketlerinin programlarıyla ilgili kamuoyu yoklamalarına büyük önem vermelerine neden oldu. Yeterli oranda izlenmeyen programlar birkaç hafta ya da bir sezon içinde yayından kaldırılmakta, başarılı programlar ise tekrar tekrar üretilmektedir. Programların çeşitliliğini artırmak ve niteliğini yükseltmek için Kamu Yayımcılık Şirketi çaba harcamaktadır. Televizyon yayınlarının kablo ile evlere götürülmesi çeşitliliği artırdığı gibi küçük toplulukların denetiminde olan televizyon yapımcılığını da olanaklı kılmıştır.

kaynak: Ana Britannica
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 11 Ekim 2016 21:44
GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
23 Nisan 2006       Mesaj #5
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi

TARİH


ABD’nin üstünde yer aldığı topraklar kuşkusuz Kristof Kolomb’dan önce belki de birkaç kez bulunmuştu. Kolomb Yenidün- ya’da, Asya’dan gelmiş olabilecek insanlarla karşılaştı. Amerika’ya ilk yerleşenler büyük bir olasılıkla 10-30 bin yıl önce bir dizi göç dalgasıyla Bering Boğazını geçerek Asya’dan gelmişlerdi. Beyaz insan Amerika kıtası üzerinde belirdiğinde kıtanın yerlileri Yenidünya’nın her yanma yayılmış durumdaydılar. Tahminler birbirinden çok farklı olmakla birlikte, Kolomb Amerika’yı bulduğu sırada bugünkü ABD ana toprakları üzerinde kabaca 1,5 milyon Yerlinin yaşadığı sanılmaktadır.

1763’E KADAR KOLONİ AMERİKASI.


Kuzey Amerika’nın İngilizler tarafından kolonileştirilmesi, Avrupa’nın bütün dünyaya yayılmasının bir parçasını oluşturur. Portekizliler 1418’de Afrika’nın batı kıyılarına açılarak denizaşırı keşifleri ve sömürgeleştirmeyi başlatan ilk Avrupalı ulus olmuşlardı. Denizciliğe ve keşiflere Portekizlilerden daha geç başlayan İspanyollar, Kolomb’un yolculuğundan sonraki dönemde aradaki farkı hızla kapattılar. Önce Antiller, ardından Nueva Espana ve Peru İspanyolların eline geçti. Kendi toprak bütünlüğünü korumak için Avrupa’daki savaşlarla uğraşan Fransa, denizaşırı yayılmacılığa başlamakta oldukça geç kaldı. 16. yüzyıl başlarında Fransız balıkçıları Newfoundland’de bir üs kurdular. 1534’te Jacques Cartier, St. Lavvrence Körfezini keşfe başladı; 1543’te de Fransa Yenidünya’nın kuzeybatısını kolonileştirme çabalarına son verdi. 16. yüzyılın ikinci yarısında Florida ve Brezilya’da koloni kurmaya çalıştıysa da başarı sağlayamadı. 16. yüzyılın sonunda yalnızca iki Avrupa devleti, İspanya ve Portekiz Amerika’da başarılı koloniler kurmuş durumdaydı.

İspanyolların ve Portekizlilerin başarılarını tekrarlamak isteyen İngiltere de kolonileştirme çabalarında geri kalmıştı. John Ca- bot’ın 1497’de Nova Scotia’ya yapmış olduğu bir yolculuğa dayanarak İngiltere Kuzey Amerika üzerinde hak iddia ediyordu, ama 16. yüzyıl boyunca bu iddiasını destekleyecek olanağı ve isteği yoktu. Bu yüzden İngiltere, çıkarlarını koruyabilmek için, toprakları genişletmekten çok ticareti geliştirmeye ilgi duyan özel ticaret şirketlerine ağırlık verdi. Bu ticari girişimlerin ilki, 1554’te Moskova Kumpanyasının kurulmasıyla başlamıştı. 1576-78’de İngiliz denizci Martin Frobisher, doğuya açılan bir kuzeybatı geçidi bulabilmek için üç yolculuk yaptı. 1577’de Sir Francis Drake dünya çevresindeki ünlü yolculuğunu gerçekleştirdi. Dönüşünde Güney Amerika’nın batı kıyılarını yağmaladı. Elizabeth döneminin en başarılı emperyalistlerinden Sir Humphrey Gilbert 1578’de Kuzey Amerika’da sürekli koloniler kurmak amacıyla bir dizi girişimde bulundu, ama bütün çabalarının sonucu ancak sınırlı bir başarı oldu. Eylül 1583’teki son yolculuğunda Sir Gilbert 5 gemisi ve 260 adamıyla birlikte Atlas Okyanusunun kuzeyinde kayboldu. İngilizler, Gilbert’in bu başarısızlığının ardından Sir Walter Raleigh’ye ve Kuzey Amerika’ya okyanusun kuzeyinden değil, güneyinden bir yolla ulaşmak stratejisine ümit bağladılar. Raleigh’nin Virginia kıyısında süıekli bir koloni kurma çabası, 1587’de Roanoke Adası kolonisinin esrarengiz bir biçimde yıkılmasıyla başarısız kaldıysa da devamlı koloniler kurma konusunda halkın ilgisini uyandırdı.

Bu başarısızlıktan, 1607’de Jamestown’da bir İngiliz yerleşiminin kurulmasına değin geçen süre içinde İngiliz propagandacıları halkı, Amerika’daki kolonilerin kolay ve çabuk zenginlik getireceğine inandırmaya çalıştılar. Kolonileştirme hareketi başka etkenlere de dayanıyordu. Bazıları doğuya giden yolu Kuzey Amerika’da arıyor, bazıları ise, İspanya’nın yayılmasının durdurulması için Yenidünya’nın kolonileştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Amerika’nın yerleşime uygun olduğu anlaşıldıktan sonra ise bazı İngilizler, kendilerini dinsel baskılardan kurtaracak kolonilere kaçmaya başlayacaklardı.

Virginia.


Jamestown kolonisinden sorumlu bir anonim şirket olan Londra Virginia Kumpanyasının yöneticilerinin çoğu yeni yatırım alanları peşinde koşan, ticari ve askeri alanda macera arayan insanlardı. 1607 tarihli bir beratla kurulan Virginia kolonisi, ilk iki yılında son derece kötü bir yatırım olduğunu kanıtlamıştı. Başarısızlığın ana nedenleri, koloniyi kuranların yeterince çalışmamaları ve koloninin gereksinimi olan sermayenin bir türlü sağlanamamasıydı. 1609’da verilen yeni berat Virginia Kumpanyasının ortaklarını artırarak yöneticilerin ellerindeki sermayenin de artmasına yol açtı. Koloni girişimi gene de başarılı olamadı; kâr getirmedi ve yatırımcı sayısı azaldı.

Krallık 1612’de üçüncü bir beratla kumpanyaya sermaye bulabilmesi için piyango düzenleme yetkisi verdi. Aynı yıl kolonide ilk kez John Rolfe tarafından iyi kalite tütün yetiştirildi. Sir Thomas Dale’in 1611’de vali olarak koloniye gelmesiyle birlikte koloniciler yaşamlarını sürdürmek için gerekli disiplini uygulamaya başladılar. Dale’in katı ve acımasız yasaları Virginia deneyimine bir düzen getirdiyse de buraya yeni insanları çekmeyi başaramadı. Kumpanya özendiriciliği artırmak amacıyla 1618’den itibaren gelenlere toprak dağıtmaya başladı. Bunun ardından, Virginia’nın yeni valisi Sir George Yeardley Temmuz 1619’da Jamestown’da toplanacak olan temsilcilerin seçilmesi için çağrıda bulundu. Kasaba temsilcilerinin meclisi ilk biçimiyle Virginia Kumpanyası yönetim kurulunun bir organından başka bir şey değildi, ama zamanla gücünü ve yetkilerini artırdı ve koloninin kendi kendini yönetimi için önemli bir güç oluşturdu.

Bu reformlara karşın, 1619-24 arası Virginia Kumpanyasının geleceği açısından pek iç açıcı olmadı. Salgın hastalıklar, 1622’deki Yerli katliamı ve iç çatışmalar çok sayıda insanın ölümüne yol açtı. Sonunda krallık 1624’te koloniyi yeniden kendi denetimine aldı. Yeniden krallığa bağlanma, uzun dönemde önemli sonuçlara yol açmasına karşın, koloninin niteliğini hemen değiştirmedi; ekonomik ve siyasal yaşam eskiden olduğu gibi bozuk biçimde sürdü. Temsilciler gayriresmî olarak toplanmaya devam ettiler. Meclis 1629’da resmen yeniden kuruldu. Virginialıların çabalarının çoğunu tütün yetiştirme ve ihracatına yöneltmek kararını, krallık istemeden kabul etti. Virginia kolonisi, 1630’a gelindiğinde krallığın mali desteği olmadan ayakta durabileceğini göstermişti.

Maryland

.
Virginia’nın kuzey komşusu olan Maryland, bir anonim şirket değil, tek bir mülk sahibi tarafından kontrol edilen ilk İngiliz kolonisidir. George Calvert (Lord Baltimore), 1632’de kendisine krallık tarafından toprak verilmeden önce bir dizi koloni tasarısına katılmış bir yatırımcıydı. Lord Baltimore’a arazisi ile birlikte ticareti ve siyasal sistemi denetlemek yetkileri de verilmişti. Maryland’ın kolonicileri, Virginia’nın yardımı ve yetiştirdikleri mısır sayesinde kısa sürede zenginleştiler. Kendisi Katolik olan Lord Baltimore, Katoliklerin barış içinde yaşayabilecekleri bir koloni kurmak, ama aynı zamanda, bu koloniyi kârlı bir yatırım haline getirmek istiyordu. Bununla birlikte Protestanlar hep Katoliklerden fazla oldu.
William ile Mary’nin İngiltere tahtına çıkmalarından sonra koloninin yönetimi Calvert ailesinden alınıp kraliyet hükümetine verildi. Daha sonra, Anglikanlık koloninin resmî dini ilan edildi. Calvert ailesinin de Anglikanlığı kabul etmesinden sonra Maryland 1715’te yeniden mülk biçimine dönüştü.

New England kolonileri.


Massachusetts’teki Plymouth yerleşiminin kurucuları, bir berata sahip olmamalarına karşın, kolonilerine mali kaynak bulabilmek için Virginialılar gibi, kâr amacı güden özel yatırımcılara dayanmak zorundaydılar. Bu yerleşimin çekirdeğini Hollanda’nın Leiden kentinden gelen Ingiliz göçmenler oluşturdu. Bu dinsel “ayrılıkçılar” gerçek kilisenin, müminlerin bir rahibin rehberliğinde gönüllü olarak bir araya gelmeleriyle oluşacağına inanıyorlardı. Kilise doktrinine ilişkin konularda aşırı bireyciydiler. Massachusettş Koyuna yerleşenlerin tersine Pilgrimler, İngiltere Kilisesi içinde reform gerçekleştirmek yerine bu kiliseden “ayrılmayı” seçtiler.

Yerleşimin ilk yılı olan 1620’de göçmenlerin yarısına yakın bölümü öldü. Ama bu tarihten sonra, İngiliz yatırımcıların azalan desteğine karşın, kolonicilerin sağlıkları ve ekonomik durumları düzeldi. Pilgrimler kısa süre içinde çevrelerindeki Yerlilerle barış anlaşmaları imzaladılar. Bu onlara, zaman alıcı ve pahalı savunma çabalarını bırakıp güçlü ve kararlı bir ekonomik altyapı kurma olanağı sağladı. Pilgrimler Plymouth’da azınlıkta olmalarına karşın ilk kırk yıl içinde koloninin bütün yönetsel yapısını denetimleri altında tuttular. William Bradford’un önderliğindeki kurucu Pilgrimler, 1620’de “Mayflower” gemisinden inmeden önce gemidekilere bir anlaşma imzalattılar. Kırk bir yetişkin yolcu bu anlaşmayla, liderlerinin koyacakları yasa ve kurallara uymaya söz verdi. Mayflower Anlaşması Amerika’da demokratik hükümetin evriminde önemli bir adım olarak yorumlanır. Oysa, yerleşmeye gelenler bu anlaşmayla yalnızca kurallara uyma sözü vermişler, Pilgrimler ise fazla bir şey vaat etmemişlerdi. Anlaşma tek yanlı bir düzenlemeydi. Hemen bütün erkekler yerel meclis ve valilik seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip oldular, ama koloni daha en az kırk yıl kadar az sayıda insanın denetiminde kaldı. Plymouth halkı ancak 1660’tan sonra, hem kilise işlerinde, hem de yurttaşlık sorunlarında yavaş yavaş etkili olmaya başladı.

Massachusetts Koyu Püritenleri de Pilgrimler gibi dinsel baskılardan kurtulmak için Amerika’ya geldiler. İngiltere Kilisesi’nden ayrılmayarak reform yoluyla kiliseyi değiştirmeyi umuyorlardı. Otoriter eğilimlere karşın Massachusetts Koyu Kolonisinde belki başka kolonilerde görülmeyen bir topluluk ruhu gelişti. Massachusetts sakinleri Püriten ahlakın gerçek ilkelerinden sapan komşularını ihbar eden, ama komşularının gereksinimleri karşısında son derece duyarlı olmayı gerektiren bir inanca sahiptiler. Massachusetts’te yaşam, egemen olan ortodoks anlayıştan ayrılanlar için son derece güçtü. Buna karşılık New England’da oturan pek çok kişi, Massachusetts’in yönetici seçkinlerinin zorla uyguladıkları ortodoks anlayışa uymayı reddediyordu. Hem Connecticut, hem Rhode Island bu hoşnutsuzluğun sonucu olarak kuruldu. Massachusetts Koyuna 1633’te gelmiş olan Rahip Thomas Hooker, koloninin kilise mensuplarının koloniye kabulü konusundaki sınırlayıcı politikasıyla ve koloni liderlerinin oligarşik iktidarıyla kısa sürede ters düştü. Hooker ve izleyicileri 1635’te Connecticut Vadisine taşınmaya başladılar. 1636’ya değin burada Hartford, Windsor ve Wethersford kentlerini kurdular. 1638’de New Haven’de ayrı bir koloni kuruldu. 1662’de Connecticut ve Rhode Island tek bir berat altında birleştirildi. Adı Rhode Island’ın kuruluşuyla özdeşleşmiş olan Roger Williams da Massachusetts yönetiminin keyfiliğine karşı çıktığı için bu koloniden kaçtı. Ama Williams, dinsel yönetim biçimine yaklaşımında, eleştirdiği Püritenlerden daha katıydı.

Görüşleri fazla yandaş bulmayan Williams, 1636’da Providence’a geldi. Massachusettsli bir başka muhalif, William Coddington da 1639’da kendi cemaatini Newport’a yerleştirdi. Dört yıl sonra, Massachusetts’ten atılan bir başka din adamı Samuel Gorton, Şhavvomet’e (bugün Warwick) yerleşti. 1644’te bu üç topluluk, Portsmouth’daki bir dördüncü koloniyle tek bir berat altında birleştirildi. Yeni koloni, Narragansett Körfezinde Providence Plantasyonu adını aldı. New Hampshire ve Maine’e gelmiş olan ilk göçmenler başlangıçta Massachusetts Koyu hükümeti tarafından yönetiliyordu. New Hampshire 1692’de, Maine ise 1820’de Massachusetts yönetiminden ayrıldı.

Orta Koloniler.


Yeni Hollanda 1624’te Hollanda Batı Hindistan Kumpanyası tarafından bugün Albany’nin bulunduğu yerde kuruldu. Bu, 17. yüzyılın ilk yarısındaki Hollanda yayılmacılığının yalnızca bir parçasıydı. 1664’te Yeni Hollanda’yı İngilizler ele geçirdiler ve Kral II. Charles’ın kardeşi York dükü James’in adına New York diye adlandırdılar. New York, dükün mülkü olarak onun yönetimine verildi. Koloni dükün yönetimine bırakılırken, bir temsilciler meclisinden söz edilmişti, ama dük yasal olarak bu meclisi toplamak zorunda değildi; 1683’e değin de toplamadı. Dükün kolonideki çıkarları temelde siyasal değil ekonomikti. Ne var ki, New York’tan ekonomik kazanç elde etme çabaları sonuç getirmedi. York dükü 1685’te İngiltere tahtına çıkınca New York’un statüsü de mülk kolonisinden krallık kolonisine dönüştü. Koloni 1688’de başarısız New England Dominyonu’nun bir parçası olunca krallık denetiminin güçlenme süreci hız kazandı. Long Island’da yaşayan bir Alman tüccarı, Jacob Leisler 1691’de vali yardımcısı Francis Nicholson’un yönetimine karşı ayaklandı. Küçük bir seçkinler grubunun yönetimine karşı duyulan hoşnutsuzluğun dışavurumu olan bu ayaklanma dominyon planının sonunu çabuklaştırdı.

Bir ölçüde, kurucusu William Penn’in liberal politikaları nedeniyle Pennsylvania Kuzey Amerika’daki kolonilerin en değişiği, en canlısı ve en zengini olmaya adaydı. Penn liberaldi ama kesinlikle bir İngiliz Whig’i, bir radikal değildi. Onun Ouaker inancı, zamanın bazı Ouaker liderlerinin dinsel aşırılıklarından uzaktı. Penn daha çok, bu inancın vicdan özgürlüğü, barışçılık gibi bazı temel ilkelerine ve Whig öğretisinin ana düşüncelerine bağlıydı. Bu idealleri, Yenidünya’daki “kutsal deney”le uygulamaya koymak istiyordu. Penn, Delaware Irmağı kıyısındaki arazi parçasını 1681’de II. Charles’tan aldı. Penn’in 1682’de önerdiği “hükümetin ilk çerçevesi”, koloninin özgür mülk sahipleri tarafından seçilecek bir konsey ve bir meclis kurulmasını öngörüyordu. Yalnız konsey yasa çıkarma yetkisine sahip olacaktı. Meclis konseyin sunacağı yasa tasarılarını yalnızca onaylayabilecek ya da veto edebilecekti. Bu yönetim biçiminin “oligarşik” özelliğine yöneltilen eleştiriler üzerine Penn 1682’de ikinci, 1696’da da üçüncü bir “hükümet çerçevesi” önerdi. Koloni halkını bunlar da tam olarak tatmin etmedi. Bütün yasama gücünü meclise bırakan ve konseyi danışma yetkisine sahip atanmış bir organa dönüştüren Ayrıcalıklar Beratı 1701’de yurttaşlar tarafından onaylandı. Ayrıcalıklar Beratı, daha önceki hükümet çerçeveleri gibi bütün Protestanlar için dinsel hoşgörü güvencesi getiriyordu.

Pennsylvania kuruluşundan itibaren zenginleşmeye başladı. En iyi araziyi almış ve önemli ticari ayrıcalıklar elde etmiş olan ilk yerleşimlerle sonradan kurulanlar arasında belirli bir rekabet vardı. Ama Pennsylvania’ daki ekonomik olanaklar genelde öbür kolonilerdekinden daha genişti. 1683’ten başlayarak Almanların Delaware Vadisine göç etmeleri ve 1720-30’larda İrlandalIlarla Iskoç-İrlandalıların akını Pennsylvania’nm nüfusunu artırdı ve farklılaştırdı. Kırsal alandaki verimli topraklar, hükümetin cömert toprak bağışlama politikasıyla birlikte 18. yüzyıl boyunca göçü yüksek düzeyde tuttu. William Penn’in oğulları John, Ric- hard ve Thomas Anglikanlığa dönmüş olmalarına karşın babalarının 1718’de ölümünden sonra dinsel hoşgörü politikasına bağlı kaldılar.

New Jersey, koloni döneminin büyük bir bölümünde New York ve Pennsylvania’nm gölgesinde kaldı. 1664’te York düküne bırakılmış olan toprakların bir bölümü, sonradan New Jersey kolonisi olacak arazide yer alıyordu. York dükü topraklarının bu bölümünü, kralın iki yakın dostu ve müttefiki John Berkeley ve George Carteret’e verdi; onlar da 1665’te kendi yönetimleri altında bir hükümet kurdular. Ama New Jersey ve New York’un mal sahipleri arasında New Jersey’nin asıl statüsünün ne olduğu konusunda anlaşmazlık çıktı. Berkeley kendi hissesinin yarısını iki Quaker’a satınca New Jersey’nin yasal statüsü daha da karışık hale geldi. Bunun üzerine bölge, Carteret’in denetimindeki Doğu Jersey, Penn ve öbür Ouaker mütevellilerin denetimindeki Batı Jersey olarak ikiye ayrıldı. Mal sahiplerinin fazlalığı ve yönetimdeki belirsizlik koloni halkı ve koloni yöneticileri arasında mülkiyet düzenlemelerine karşı hoşnutsuzluğa yol açtı. Krallık 1702’de iki Jersey’i tek bir krallık eyaleti olarak birleştirdi. Ouaker’lar Doğu Jersey’yi satın aldıklarında, Pennsylvania’nm suyolunu korumak amacıyla, sonradan Delavvare eyaleti olacak bir toprak parçasını da elde etmişlerdi. Bu arazi, 1704’te kendi meclisine sahip oluncaya değin, Pennsylvania kolonisinin bir parçası olarak kaldı; Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na değin de Pennsylvania valisi tarafından yönetildi.

Carolina’lar ve Georgia.


İngiltere Krallığı daha 1629’da Carolina arazisinde toprak bağışlamaya başlamıştı. Ama ancak 1663’te, her biri son derece zengin ve güçlü sekiz mal sahibinin oluşturduğu bir grup bölgeyi gerçekten kolonileştirmeye başladı. Mal sahipleri Carolina’ların sıcak ikliminde ipek üretmek istiyorlardı, ama bu yoldaki çabaları sonuç getirmedi. Ayrıca Carolina’lara yerleşecek insan çekmenin de güç olduğu anlaşıldı. 1718’de Yerlilerle yapılan bir dizi şiddetli savaşın ardından nüfus artmaya başladı. Yerleşim biçimi iki ayrı yolda gelişti. Elverişsiz kıyı şeridi nedeniyle Avrupa ve Antiller ticaretinden soyutlanmış olan Kuzey Carolina’da küçük ve orta ölçekli çiftliklerden oluşan bir koloni gelişti. Antiller ve Avrupa’yla yakın ilişkiler kuran Güney Carolina’da ise pirinç ve 1742’den sonra dünya pazarı için çivitağacı yetiştirilmeye başlandı. Her iki koloniye de ilk göçmenler daha çok Batı Hint Adaları kolonilerinden gelmişti. Ama bu göç kalıbı Kuzey Carolina’da o denli belirgin değildi. Çünkü bu bölgedekilerin çoğu, Virginialıların güneye doğru yayılması sonucu buraya gelmişti.

Carolina’lar için ilk hükümet çerçevesi olan Temel Anayasalar 1669’da düşünür John Locke’un yardımıyla Anthony Ashley Cooper (Lord Shaftesbury) tarafından hazırlandı. Bu çerçeve sınırlayıcı ve feodal niteliği nedeniyle pek etkili olamadı. Temel Anayasalar 1693’te bırakıldı ve mal sahiplerinin gücünü azaltan, eyalet meclisinin yetkilerini artıran yeni bir düzenleme kabul edildi. Temelde, mülk sahiplerinin acil savunma sorunlarının altından kalkamamaları yüzünden Carolina’lar 1729’da, Kuzey ve Güney olmak üzere iki ayrı krallık kolonisi haline getirildi.

Georgia’daki zengin ve yardımsever İngiliz mülk sahiplerinin liderliğini James Oglethorpe üstlenmişti. Oglethorpe, borçlan yüzünden hapsedilmiş kişileri Georgia’ya getirtip burada çalışan ve mülk sahiplerine para kazandıran bir işgücüne dönüştürmeyi tasarladı. Georgia’ya yerleşenler fazlasıyla sınırlayıcı bir ekonomik ve toplumsal sistemle karşılaştılar. Oglethorpe ve ortakları, bireylerin sahip olabilecekleri toprak miktarını sınırladılar, köleliği, rom içmeyi yasakladılar ve geniş mülklerin oluşmasını engelleyen bir miras sistemi getirdiler. Bu düzenlemeler, daha girişimci bir ruha sahip olan göçmenlerle mal sahipleri arasında gerginin ğe yol açtı. Ayrıca ekonomi, koloninin kurucularının beklentilerini karşılayamaz hale geldi. Carolina’lardaki gibi Georgia’daki ipek sanayisi de kârlı bir sonuç vermedi. Göçmenler koloninin siyasal yapısından da hoşnut değillerdi. Bu ütopyacı deney üzerinde sıkı denetimi sürdürmek isteyen mal sahipleri, kendi kendini yönetim için gerekli yerel kurumlan oluşturmadılar. Mal sahiplerinin bu tutumlarını sürdürmeleri üzerine krallık 1753’te koloninin denetimine el koydu. Daha sonra, göçmenlerin şikâyetçi oldukları sınırlamaların birçoğu, özellikle köleliği yasaklayan düzenlemeler kaldırıldı.

İmparatorluğun örgütlenmesi.

Ad:  abd1.JPG
Gösterim: 1615
Boyut:  77.8 KB

İngiltere’nin Amerika’daki kolonilerine karşı politikası, iç politikasından kaçınılmaz olarak etkileniyordu. 17. ve 18. yüzyıllarda İngiltere’de siyasal ortam istikrarlı değildi. Bu nedenle İngiltere’nin koloniler politikasının bu dönemde açık ve tutarlı bir çizgide gelişmesi beklenemezdi. Kolonileştirmenin ilk 50 yılında kolonilerin iç karışıklıkları, İngiltere’ nin akıllı bir politika oluşturmasını daha da güçleştiriyordu. Ama 1660’ta İngiltere, imparatorluğunu daha fazla kâr getirecek biçimde yeniden düzenleme yolunda ilk adımları attı. 1651’de kabul edilmiş bir dizi yasanın genişletilmiş ve değiştirilmiş biçimi olan 1660 tarihli Denizcilik Yasası İngiltere’ ye ve İngiliz kolonilerine giden malların, nereden gelirse gelsin, yalnızca İngiliz gemileriyle taşınmasını öngörüyordu. Bu gemilerin mürettebatının dörtte üçü İngiliz olmak zorundaydı. Şeker, pamuk, tütün gibi bazı maddeler de yalnızca İngiltere’ye gönderilebilecekti. Bu son düzenleme özellikle Virginia ve Maryland için zararlı oldu. Her iki koloniye de İngiltere tütün pazarı üzerinde tekel hakkı tanınmakla birlikte, tütünlerini başka yerlerde pazarlamaları da yasaklanmıştı. 1660 Yasası, İngiltere’nin ticaret imparatorluğunun tümünün korunmasına yeterli olmadı. Sonraki yıllarda sistemi güçlendiren yeni denizcilik yasaları kabul edildi. Parlamento 1696’da İngiltere’ nin ticaret imparatorluğunu denetlemek üzere bir Ticaret Kurulu oluşturdu ve ticaret düzenlemelerine uyulmasını sağlamak amacıyla da ek önlemler aldı. İngiltere’nin koloni politikasının etkisinin ne olduğu bugün de tam olarak anlaşılmış değildir. Son incelemeler, denizcilik yasalarının 17. yüzyılın sonunda başarıyla uygulanmakta olduğunu, ama bu yasaların Amerikan kolonileri için ciddi bir ekonomik yük oluşturduğunu ortaya koymuştur.

İngiltere’deki krallık denetim organlarına ek olarak Amerika’da hem İngiltere’nin ticaret imparatorluğunun düzenlenmesine yardımcı olan, hem de kolonilerin içişlerini denetleyen bir dizi krallık görevlisi bulunuyordu. Amerika’nın kırsal kesimindeki politika sürecinde krallık otoritesinin etkisi çok zayıftı. Bazı kolonilerde, özellikle 17. yüzyılda New England’ın şirket kolonilerinde ve mülk kolonilerinin bütün dönemlerinde krallığa karşı sorumlu bir vali yoktu. Bu kolonilerde krallık valilerinin bulunmayışı, özellikle ticaret düzenlemelerinin uygulanmasını olumsuz yönde etkiliyordu.

Yerel gücün gelişmesi.


İngiltere’yle Amerika’yı birbirinden ayıran uzaklık, Amerikalıların krallık görevlileri üzerindeki baskıları ve her geniş bürokrasinin kaçınılmaz olarak içine düştüğü etkisizlik, krallık iktidarının zayıflamasına ve yerel liderlerin kolonilerin işleri üzerindeki etkilerini artırmalarına katkıda bulundu. Koloni meclisleri 18. yüzyıl boyunca kendi yetkileri üzerindeki denetimini artırdı, vergi ve savunma'konularında yasama yetkisini ele geçirdi. Bu meclisler sonunda, krallık görevlilerine ödenen ücretleri de denetler duruma geldi. Yerel liderler, valinin atama yetkilerine de el attılar. 18. yüzyıl ortasında Amerika’da siyasal iktidarın büyük bölümü krallık görevlilerinden çok yerel liderlerin elinde toplanmıştı.

Amerikan kolonilerinin siyasal özerkliğinin artması, bunların İngiliz İmparatorluğu içinde genişleyen boyutlarının doğal bir sonucuydu. 1650’de kolonilerin nüfusu 52.000’di; 1700’de tahminen 250.000’e, 1760’ta ise 1.700.000’e yaklaşıyordu. Virgin- ia’mn nüfusu 1700’de 54.000 iken, 1760’ta yaklaşık 340.000’e ulaşmıştı. Pennsylvania’da 1681’deki 500 göçmene karşılık 1760’ta en az 250.000 kişi bulunuyordu. Amerika’daki kentler de gelişmeye başlamıştı. 1765’te Boston’un nüfusu 15.000’e, New York’unki 16-17.000’e, kolonilerdeki en büyük kent olan Philadelphia’mnki ise 20.000’e ulaşmıştı. Bu nüfus artışının bir bölümü, Amerika’ ya Afrikalı kölelerin getirilmesinden ileri geliyordu. 17. yüzyıl boyunca Siyah köleler nüfusun pek küçük bir bölümünü oluşturuyordu. Güneyli kolonicilerin, plantasyonlardan büyük kârlar elde edebileceklerini görmelerinden sonra, 18. yüzyıl sonunda köle ticaretinin hacmi büyüdü. Köle nüfusu Virginia’da 1670’te 2.000 iken, 1715’te tahminen 23.000’e ve Bağımsızlık Savaşı öncesinde 150.000’e çıktı. Güney Carolina’da 1700’de yaklaşık 2.500 Siyah bulunmasına karşılık 1765’te Siyahların sayısı 80-90.000’e ulaştı. Bu dönemde Siyahların sayısı beyazların iki katıydı.

Göçmenlerin gönüllü olarak Amerika’ya gelmelerini sağlayan en temel etken ucuz ekilebilir toprakların varlığıydı. İngiliz Püri- tenleri 1629’dan başlayıp 1640’lar boyunca kalabalık gruplar halinde Amerika’ya gelen ilk topluluktu. 17. yüzyılda gelen göçmenlerin çoğu İngilizdi. Ancak 1820’lerden başlayarak kıtaya önemli sayıda Alman göçmen geldi. İskoç-İrlandalıların ve İrlandalIların 1713’te başlayan geniş boyutlu göçü bağımsızlık sonrasında da devam etti. Fransız Huguenot’lar ise öbür göçmen gruplarının tersine, becerili ve ülkeye geldikleri sırada bile varlıklıydılar.

Koloni Amerikası’nın geçimlik tarıma olan bağımlılığı azaldı ve birtakım ürünlerin dünya pazarları için yetiştirilmesi ya da imal edilmesine başlandı. Başlangıçta yalnızca bireysel gereksinimleri karşılayan toprak, ekonomik girişim için temel kaynak haline geldi. Bağımsız küçük çiftçi, özellikle New England’da ve Orta Koloniler’de varlığını sürdürdü, ama Kuzey Amerika’nın en kalabalık bölümleri 1750’de pazar için tarımsal üretime yönelmiş durumdaydı. Güney kolonilerinde pazar için üretim daha da önemliydi. İngiltere’nin özendirici önlemleriyle desteklenen Güney Carolina pirinç ve çivit üretimine yönelmişti. Kuzey Carolina, pazar ekonomisine Güney Carolina kadar girmiş olmamakla birlikte denizcilik malzemeleri alanında başlıca üreticilerden biriydi. Virginia ve Maryland’ın tütüne ve bu tütünü satın alan Londralı tüccarlara olan bağımlılığı düzenli olarak artıyordu. Dünya tütün fiyatına bu derece bağımlı olmak ve tek ürün sistemini sürdürmek sonunda yıkıma neden oldu.
Amerika geçimlik tarımdan ticari tarıma geçerken hemen hemen her kolonide etkili bir tüccar sınıfı gücünü artırdı. Boston, New England tüccar seçkinlerinin merkezi oldu. New Yorklu James De Lancey ve Philip Livingston, Philadelphialı Joseph Gallo- way, Robert Morris ve Thomas Wharton gibi tüccarların etkileri kendi uğraş alanlarının sınırlarını aşıyordu. Güçlü bir tüccar sınıfının bulunmadığı Virginia’da bile en çok ekonomik ve siyasal güce sahip olanlar, ticaretle çiftçiliği en iyi biçimde birleştirmiş olan ticari çiftçilerdi. Bu gelişmelere koşut olarak kolonilerin ticari önemi de artıyordu.

Kültürel ve dinsel gelişme.


Amerika’nın 17. ve 18. yüzyıllarda eriştiği düşünsel düzey Avrupa uluslarınınkinden aşağı olmamakla birlikte kesin olarak farklı bir niteliğe sahipti. Genellikle yabanıl olan bir araziye egemen olmaya çalışan Amerikalıları en çok heyecanlandıran, bilimsel tekniklerin uygulanmasıydı. Amerikalılar, kendilerini çevreleyen güçleri açıklamanın ve denetim altına almanın yolunu bilimde görüyorlardı. Ayrıca bilimsel düşünüş sivil toplumun sorunlarının çözümü için de kullanılabilirdi. Koloni dönemi Amerika’sında asıl ağırlık siyaset ya da metafizik üzerinde değil, bilim ve teknoloji üzerindeydi. Amerika’nın kendine özgü bilimsel dehasının en iyi örneği, Yenidünya’nın önemli botanik verilerini toplayıp sınıflandırmış olan Pennsylvanialı John Bartram’dır. 1744’te kurulan Amerikan Felsefe Derneği, Amerikan düşünsel yaşamının odak noktası olarak bilinir. Amerika’nın ilk planetaryumunu kuran astronom David Rittenhouse; botanik ve antropoloji alanındaki başarıları siyaset alanındaki başarılarını gölgede bırakan New York vali yardımcısı Cadwallader Çölden; Amerika’nın önde gelen hekimlerinden ve pek çok alanda toplumsal reformun öncülerinden Benjamin Rush gibi isimler bu derneğin etkin üyeleri arasındaydı. Amerikan Felsefe Derneği’nin en ünlü ismi, kurucularından Benjamin Franklin’di. Franklin, büyük bir kuramsal yenilik gerçekleştirmiş az sayıda Amerikalı bilim adamından biridir.

Amerika’nın bu dönemde öbür alanlardaki başarıları daha az önemlidir. Amerikan edebiyatı, geleneksel Avrupa türlerinde bile hemen hemen hiç gelişmemişti. Amerika’ nın edebiyata katkısı romanda, öyküde ya da metafizikte değil, tarih dalında olmuştur. Robert Beverley’nin History and Present State of Virginia'sı (1705 ; Virginia’nın Tarihi ve Şimdiki Durumu) ya da William Byrd’ün History of the Dividing Line’ı (1728- 29; Sınır Çizgisinin Tarihi) önemli tarih yapıtları arasında sayılabilir. Amerika’da en önemli kültür aracı kitap değil gazeteydi. Gazetelerin dışında almanaklar da yaygın bir şekilde okunuyordu. Benjamin Franklin’in Poor Richard’s Almanac’ı bu almanakların örneklerinden biridir.

Öbür sanat dalları ve tiyatronun Amerika’ da edebiyattan daha fazla gelişmesine karşın gerçek bir özgünlük kazanmaları yavaş oldu. Amerika, Benjamin West gibi iyi bir tarihsel ressam, John Copley ve Gilbert Stuart gibi iki yetkin portre ressamı yetiştirdi. Ama her üç sanatçının da yaşamlarının büyük bölümünü Londra’da geçirmiş olmaları, geçimlerini orada sağlayıp orada takdir görmeleri anlamlıdır. Güney kolonilerinde, özellikle Charleston’da iyi tiyatro kurma çabaları görülür. Ama hiçbir kolonide tiyatro Avrupa tiyatrosunun düzeyine yaklaşamadı. New England’da Püriten etkisi, Philadelphia’da da Guaker’lar tiyatronun gelişmesini engelledi.

New England kolonileri kamu eğitimi alanında öncülük etmişlerdir. New England dışında eğitim, çocuklarını özel okullara gönderebilecek kadar zengin olanların ayrıcalığı olarak kaldı. Özel kişilerin desteğindeki ücretsiz okullar ve bazı ucuz “akademi”ler orta sınıf çocuklarının belirli ölçüde eğitim görmesini sağladı. Başlıca yükseköğretim kurumlarmdan Harvard 1636’da, William ve Mary 1693’te, Yale 1701’de, Prince- ton 1747’de, Pennsylvania 1755’te, King’s College (bugün Columbia) 1754’te, Rhode Island College (bugün Brown) 1764’te, Queen’s College (bugün Rutgers) 1766’da ve Dartmouth 1769’da kuruldu. Bunlar hemen hemen tümüyle üst sınıfların hizmetindeydi.

Toplu olarak “Büyük Uyanış” diye bilinen bir dizi dinsel hareket 1730 ve 1740’larda kolonileri altüst etti. Büyük Uyanış, toplumun artan ölçüde laikleşmesine, Amerikan toplumunun bellibaşlı kiliselerinin maddeci özellikleri ağır basan kurumlara dönüşmesine karşı duyulan tepkiyi temsil ediyordu. Büyük Uyanış’ın din adamları, din değiştirmeyi selamet yolunda ilk adım sayarak ve din değiştirme olanağını kendi günahkarlıklarını kabul eden herkese tanıyarak Kalvenci ilahiyatı demokratikleştirdiler. Birçok Büyük Uyanış vaizinin tekniği, dinleyenlerin yüreklerine günahkâr yaşamlarının sonuçları hakkında korku salmaya ve Tanrı’ mn yüce gücüne saygı duymalarını sağlamaya yönelikti.

Amerika, İngiltere ve dış dünya. Birçok yönden Avrupa uluslarından soyutlanmış da olsa Amerikan kolonileri sürekli olarak dış diplomatik ve askeri baskılara hedef oluyordu. Özellikle İspanya ve Fransa, İngiltere’nin Amerika’da göstereceği herhangi bir zayıflıktan kendi ticaret ve toprak emellerini gerçekleştirmede yararlanmak üzere hazır beklemekteydi. Önce Kral William Savaşı’nda (1689-97), sonra Kraliçe Anne Savaşı (1702-13) ve Kral George Savaşı (1744-48; Avusturya Veraset Savaşları’nın Amerika’daki bölümü) sırasında İngilizler ve Fransızlar, Yerliler üzerinde denetim sağlamak, Kuzey Amerika kolonilerinin kuzeyindeki toprakları ele geçirmek, kuzeybatıda ticaret yapma fırsatı elde etmek ve Batı Hint Adalarında ticari üstünlük kurmak için birbiriyle mücadele ettiler. Bu olayların birçoğunda İspanya müttefiki Fransa’nın yanında yer aldı. Ingiliz kolonilerinin hemen güneyindeki ve batısındaki, ayrıca Antiller’deki sömürgeleri nedeniyle İspanya, çıkarını İngiltere’nin yayılmasını durdurmak için Fransa’yla birleşmekte gördü. Bu çatışmalar 1754’teki Fransız ve Yerli Savaşı’yla doruğa ulaştı.
Amerika’daki koloni nüfusu Fransızların 15 katıydı, ama Fransızlar da ellerinde tuttukları yerleri koruyacak kadar iyi donatılmışlardı. Fransızların Amerika’daki askeri örgütlenmesi İngilizlerinkinden daha genişti; askerleri daha iyi yetiştirilmişti. Ayrıca Fransızlar Yerlilerle askeri ittifak kurmakta İngilizlerden daha başarılıydılar. Savaşın başında Fransızlar peşpeşe zafer kazandılar.

Ama bu arada, İngiltere Amerika’daki asker ve malzeme varlığını artırmaktaydı. Sonunda, 1758’de Saint Lawren- ce’ın deniz ve kara kuvvetleri tarafından kontrolünü amaçlayan geniş bir strateji uygulamaya başladı. İngilizler 1759’da Quebec’i Fransızlardan aldı. Bu, savaşın dönüm noktası oldu. İngilizler 1760 sonbaharında Montreal’e girince bütün Kuzey Amerika fiilen İngiltere’nin denetimine geçmiş oldu. İngiltere 1763 Paris Antlaşmasıyla bütün Kanada’yı, Doğu ve Batı Florida’yı, Missis- sippi’nin doğusunda kalan bütün toprakları ve Antiller’deki St. Vincent, Tobago ve Dominika adalarını aldı. Ne var ki, İngiltere’nin bu kazancının maliyeti çok yüksekti. Savaş sırasında hükümetin harcamaları iyice artmıştı. Birçok İngiliz savaş giderlerine Amerika’daki kolonilerin katkıda bulunmaları gerektiğini düşünmeye başladı. Amerikan kolonileri, Fransız ve Yerli tehdidinden ilk kez 1763’te kurtulmuştu ve omuzlarına yük olan askeri örgütün harcamalarını karşılamak için vergi vermeye her zamankinden daha fazla karşı çıkıyordu. İngilizler ise Fransız ve Yerli Savaşı’nın giderlerinin hiç olmazsa bir bölümünü karşılamak için imparatorluğu yeniden düzenlemek ve bu yeniden düzenleme programını uygulayabilmek için de kolonilere yem vergiler koymak istiyordu. Amerikan kolonileri artık ekonomik olarak güçlü, kültürel bakımdan farklı ve siyasal olarak daha bağımsızdı. Sonunda İngiltere’nin imparatorluk planlarına karşı ayaklandılar.

kaynak: Ana Britannica
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 11 Ekim 2016 23:34
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
27 Nisan 2006       Mesaj #6
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

AMERİKAN DEVRİMİ.


Devrimin öncesi.


İngiltere ile Fransa arasındaki savaşın kısa dönemli sonucu, İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki imparatorluğunun daha da genişlemesi ve sağlamlaşması oldu. Uzun dönemli sonuçları ise bunun tam tersiydi. Çünkü İngiltere savaşı kazanarak imparatorluğu bir arada tutan en güçlü öğeyi ortadan kaldırdı. Savaş öncesinde, ortak çıkarlar, ortak düşmanlar, “İngilizlerin haklarına” ve bütün tarafların tanımlamaktan özenle kaçındıkları bir imparatorluk anayasasına duyulan ortak saygı imparatorluğu bir arada tutan en önemli öğelerdi. İngiltere’de olduğu gibi kolonilerde de uyruklar, geniş ve kapalı bir ortak pazarın korunmasından kazanç sağlamaktaydı. Koloni halkı imparatorluğun dışındaki dünyayla ticaret yapmak isteyince mevcut yasaların gevşekliği gizli ticareti olanaklı kılıyordu. Benzer biçimde, İngiliz kolonilerinin güneyinde, batısında ve kuzeyinde İspanyol ve Fransız kolonilerinin bulunması, İngiltere ve Amerika’nın askeri ve siyasal çıkarlarını birbirine bağımlı kılmıştı. Fransa’nın 1760’tan sonra aradan çekilmesi İngiliz-Amerikan stratejik bağımlılığını bozdu ve ekonomik çıkarların ortaklığına da son verdi. İngiltere’yle koloniler arasında çatışmalar belirdi. Bu çatışmalar arttıkça, her iki tarafın sözcüleri haklarını istemeye ve imparatorluk anayasasını kendi anladıkları gibi tanımlamaya başladılar. On üç yıl boyunca tanımlamalar çatışmaları, çatışmalar yeni tanımlamaları izledi. İmparatorluğun bütünlüğünü barışçı yollardan koruma olanağının kalmadığı açıkça ortaya çıktı.

Orta Koloniler’de (Pennsylvania, New York, New Jersey ve Delaware) genel bir ekonomik zenginlik, ama aynı zamanda İngiltere’yle toplumsal ve siyasal sürtüşme va anlaşmazlık vardı. Buğday ve un üretimi patlama düzeyine varmış, çiftçiler ve tüccarlar için güzel günler getirmişti. Bölgede önem bakımından ikinci sırayı alan demir ürünlerinin üretimi de düzenli olarak artıyordu. Ama yeni göçmen dalgaları bu kolonilerin her birinde toplumsal gerginliğe yol açtı. İngiltere Parlamentosu’nun 1760’ta kabul ettiği yasalar yeni ticari düzenlemeler getirerek kolonilerin ekonomik gelişmesini engellemeye başladı. Kolonilerde bu yasalara karşı tepki giderek artıyordu.

1760’ların ortalarında kolonilerde yaşayanlar kendi aralarında derin bir biçimde bölünmüşlerdi. Parlamento’nun çıkardığı yasalara karşı tepki güçlü ama dağınıktı. Parlamento 1765’te kolonilerden sağladığı gelirleri artırmayı ve İngiltere’deki ağır vergi yükünü hafifletmeyi amaçlayan Damga Yasası’m kabul etti. Pek çok İngiliz, ülkedeki ağır vergilerin geniş bir sömürge imparatorluğunu korumanın maliyetinden kaynaklandığına inanıyordu. Amerika’da, başta Boston olmak üzere birçok liman kentinde damga vergisinin toplanmasına karşı tepki şiddetli oldu. Koloni sakinleri birçok yerde bu vergi kaldırılıncaya değin İngiliz mallarını ithal etmeyi reddetti. Ekim 1765’te 9 koloni New York’ta toplanan bir kongreye temsilci yolladılar. Kongre, Damga Yasası’m, özellikle vergilerin halk tarafından krala gönüllü olarak verilen bir armağan olduğu ilkesini çiğnediği gerekçesiyle protesto etti. Parlamento, daha çok Amerikalıların boykotundan zarar gören Londralı tüccarların baskısıyla yasayı kaldırdı.

Kolonilerin sözcüleri Parlamento’nun geri adım atmasını coşkuyla karşılarken, aynı gün geçirilen Açıklayıcı Yasa’yı önemsemediler. OysaLu yasa, Parlamento’nun her durumda koloniler adına yasa çıkarma yetkisine sahip olduğunu tekrarlıyordu. Haziran 1767’de Parlamento, Amerika’nın ithal ettiği kurşun, cam, boya, kâğıt ve çaya vergi koyan Townshend Vergi Yasaları’nı kabul etti. Bunun üzerine John Dickinson, kolonilerdeki direnişi harekete geçiren bir dizi yazı yayımladı ve görüşleri Amerika’nın çoğunluğunca kabul edildi. Buna göre Parlamento, ticareti ve imparatorluk içindeki öbür ilişkileri düzenlemek amacıyla kolonileri vergilendirebilirdi, ama hiçbir zaman gelir elde etmek için kolonilerden vergi isteyemezdi. Yeni boykotlar ve İngiltere’deki siyasal baskılar karşısında çay vergisi dışındaki bütün Townshend Vergileri kısa bir süre sonra kaldırıldı. Bu, olayların bir süre yatışmasını sağladı.

1772’deki yapay ekonomik gelişmenin sona ermesiyle bozulan ekonomik durum olayların yeniden başlamasına yol açtı. Massachusetts’in iç kısımlarında, genellikle tutucu olan ağır borç yükü altındaki çiftçiler, Bostonlu radikalleri desteklemeye başladılar. Virginia’da iflasın eşiğindeki tütün yetiştiricileri New Englandlı çiftçilerden daha fazla borca girmişlerdi. Ote yandan Doğu Hindistan Kumpanyası da iflasa sürüklenmekteydi. Parlamento şirketi kurtarmak için 10 Mayıs 1773’te şirkete yeni ayrıcalıklar veren karmaşık bir yasayı kabul etti. Tanınan ayrıcalıklar arasında, Londra’da depolanmış olan çayın Amerika’ya sevkedilmesi durumunda, ödenmiş olan çay ithalat vergisinin iadesi de vardı. Dolayısıyla, Townshend Vergi Yasaları’na karşın, yüksek kaliteli İngiliz-Hint çayı, Amerika’ da ucuz ama düşük kaliteli Hollanda çayından daha ucuza satılacaktı.

Çay Yasası, Amerika’daki muhalif öğeleri yeniden birleştirdi. New York, Philadelphia ve New England limanlarındaki gizli çay ticaretinden kazanç sağlamaya alışmış olan tüccarlar, mali çöküntü tehlikesi karşısında yeni direnişi parasal olarak desteklediler. Bu yeni yasanın Amerikan özgürlüklerini rüşvet yoluyla yıkmaya yönelik olduğu propagandası yapılmaya başladı. Çünkü Amerikalılar daha ucuz olduğu için vergili çayı almaya yönelecekti. Radikaller Boston’da çayları denize dökerken Charleston’ da da gemilerin çay yüküne el koydular.

Öbür yerlerde ise çay siparişleri geri çevrildi. Amerikalıların bağımsızlık için komplo hazırlamasından korkan Parlamento 1774’te kabul ettiği bir dizi yasayla Boston limanı için boğucu ticari sınırlamalar getirdi.
Dayanılmaz Yasalar adı verilen kısıtlamalar karşısında Amerikalıların genel yanıtı, ekim ayında bir Kıta Kongresi toplamak oldu. New Englandlıların ve Virginialılarm radikalleşmelerine karşın, kongrede egemen ses tutucu John Dickinson’un sesiydi. Dickinson, yeni yasaların İngiliz anayasasını ortadan kaldıracak nitelikte olduğu görüşündeydi. Ona göre direniş tarih ve gelenek tarafından doğrulanmaktaydı.Orta Koloniler’in ve Güney’in temsilcileri Dickinson’u desteklediler. Kongrede radikal görüş sahipleri azınlıktaydı. İngilizlerin Nisan 1775’te şiddete başvurmalarına karşın hiç kimse imparatorluktan ayrılmayı ciddi bir biçimde savunmuyordu. Ama aralık ayında Thomas Paine, Common Sense (Sağduyu) adlı yapıtıyla krala bağlılık yolunda ileri sürülen her türlü iddiayı çürüttü. 1776’da direniş savaşa dönüşmek üzereyken bağımsızlıktan yana olanların sayısı da hızla artıyordu. Ancak Orta Koloniler’de ve Güney’de halkın çoğunluğu sonuna kadar bağımsızlığa karşı çıktı. Çünkü imparatorluk onlar için iyiydi ve ayaklanma, Yerlilerle, kölelerle ve sınırlarda yaşayan öğelerle yeni sorunlara yol açabilirdi, imparatorluğun meyvelerinden daha az yararlanan New England ve Virginia riskleri göze almaya hazırdı. Kongre 2 Temmuz 1776’da bağımsızlıktan yana bir oylama yaptı. İki gün sonra ise Jefferson tarafından kaleme alınmış olan ve “insanlığın düşüncelerine” seslenen Bağımsızlık Bildirgesi’ni ilan etti.

Bağımsızlık Savaşı.


Amerikan Devrimi diye de bilinen Bağımsızlık Savaşı, 1778 başına değin İngiliz imparatorluğu içinde bir iç savaş olarak sürdü. 1778’de Fransa’nın, 1779’da İspanya’nın ve 1780’de Hollanda’nın kolonilerin yanında yer almasıyla uluslararası bir savaşa dönüştü. Başlangıçtan itibaren deniz gücü savaşın gelişimini belirleyen önemli bir etken oldu. Deniz gücü sayesinde, İngiltere askerlerinin sayısının daha az olmasının doğurduğu açığı kapattı, Fransa da İngiltere’yi Yorktown’da kesin teslime zorladı.
Amerikalılar karadaki savaşları temel olarak iki ayrı örgütlenmeyle sürdürdüler: Kıta (ulusal) ordusu ve eyalet milisleri. Savaş boyunca ordunun toplam sayısı 231.771’e, milislerin sayısı ise 164.087’ye ulaştı. Ama herhangi bir belirli dönemde Amerikan güçleri genellikle 20 binin üzerine çıkmadı. Yeterli düzeyde kıta gücünün toplanamamış olmasının nedeni, kolonilerde düzenli ordulara karşı duyulan güvensizlik ve hoşnutsuzluktu. Buna karşılık, İngiltere profesyonellerden oluşmuş, güvenilir ve kararlı bir orduya sahipti. Asker sayısı 42 bini ancak bulduğundan yaygın askere alma programlarına başvuruldu. Asker sayısı gene yetersiz kalınca İngiltere Alman prenslerinden parayla 30 bin asker kiraladı.

Savaş Massachusetts’te, General Thomas Gage’in, koloni askerlerinin Boston yakınında Concord’da bulunan depolarını imha etmek için asker yollamasıyla 19 Nisan 1775’te başladı. General George Washington Kıta Kongresi tarafından Amerikan kuvvetlerinin başkomutanlığına getirildi. Washington hem Ingilizleri Boston’da durdurmak, hem de ulusal bir ordu toplamak zorundaydı.
Amerikalılar Kanada’daki Montreal’i alma girişimlerinde başarılı olamadılar. İngiliz hükümeti ayaklanmayı bastırmak için General Howe ve kardeşini 34 bin kişilik bir donanmayla New York’a yolladı. Howe kardeşlere ayrıca Kongre’yle uzlaşma görevi de verildi. Howe’lar barış elde edemeyince kuvvete başvurdular. General Howe 27 Ağustos 1776’da Long Island’a çıktı. Delaware Irmağının batı kıyısına kadar geri çekilmek zorunda kalan Washington, aralık sonunda karşı saldırıya geçti. Ocaktaki ’Trenton-Princeton çarpışmaları bağımsızlık mücadelesinin seyrini değiştirdi.

1777’de İngiltere’nin stratejisi, New England’la öbür koloniler arasında bir boşluk meydana getirmekti. Ama bunda başarılı olamadılar. Amerikalılara 1776’dan beri gizlice mali ve askeri yardımda bulunan Fransa, Haziran 1778’de resmen savaşa girdi. Amerikalılarla Fransızların ortak harekâtı savaşın sonucunu belirledi. İngiliz ordusu 19 Ekim 1781’de Yorktown’da teslim oldu. Bundan sonra kara savaşı durdu, ama açık denizde çarpışmalar sürdü. Son İngiliz askerlerinin 25 Kasım 1783’te New York’tan ayrılmasından sonra Washington kente girdi.
Ad:  abd2.JPG
Gösterim: 1552
Boyut:  66.1 KB

Koloni güçleri, çatışmaların başından itibaren İngiltere donanmasına birçok kez meydan okudu, ama deniz savaşları asıl İngiltere ile Amerika’nın Avrupalı müttefikleri arasında oldu. Amerikalıların rolü korsanlıkla sınırlı kaldı. Denizin önemi baştan anlaşılmıştı. Kıta Kongresi Ekim 1775’te bir Kıta Donanması, kasım ayında da Deniz Piyadeleri Birliği kurulmasını kararlaştırdı. Ama donanmanın etkisi sınırlıydı. Amerikalılar 1776’da İngiltere’nin 270 gemisine karşılık 27 gemiye sahipti. Savaşın sonunda da İngilizlerin gemi sayısı 500, Amerikalılarınki 20’ydi. Denizcilerin en iyileri korsanlığa yöneldiklerinden Kıta Donanması bir eğitim ve disiplin eksikliği sorunuyla karşı karşıyaydı.

Fransa’nın, Ispanya’nın ve Hollanda’nın savaşa girişi denizdeki çatışmanın yönünü değiştirdi. Ispanyollarla HollandalIlar etkin bir rol oynamadılar, ama İngiliz donanmasını Avrupa’ya bağlamakta başarılı oldular. İngiliz donanması hem Amerika kıyılarını, hem de düşman limanlarını aynı anda abluka altında tutamazdı. Ayrıca İngiltere’ nin gemileri, yılların ihmali ve tasarruf politikaları sonucunda günün koşullarının gerisinde kalmıştı, sayıları yetersizdi. Bu yüzden Fransa’nın Toulon filosu kolaylıkla Amerika’ya ulaşabildi. Fransızlar bazı deniz çatışmalarında Amerikalılara yardım ettiler.

1783 Paris Antlaşmasıyla İngiltere, batıda Mississippi Irmağını da içine alan geniş sınırlarla, Amerika’nın bağımsızlığını tanıdı. Kanada İngiltere’nin elinde kaldı, ama Doğu ve Batı Florida İspanya’ya verildi. Amerikalıların İngiliz yurttaşlarına olan özel borçlarını ödemeleri ve Newfoundland’m balık alanlarından yararlanmalan kararlaştırıldı. Kongre, eyaletlerden krala bağlı olanlara adil bir şekilde davranılmasını istedi.

KONFEDERASYON VE FEDERAL CUMHURİYETİN İLK DÖNEMİ.


Konfederasyon ve Anayasa Kurultayı.


1776’ya doğru bağımsızlık konusu gündeme gelince çeşitli kolonilerde bu konu üzerindeki iç siyasal kutuplaşmalar sertleşti. Bağımsızlıktan yana olanlar kısa sürede iki ana gruba ayrıldılar. Orta Koloni- ler’in ve Güney’in isteksiz olarak ayaklanan halkı, bağımsızlığın kazanılacağı anlaşıldığında, önceden güçlü bir hükümet kurulmasında ısrarlıydı. New England’ın ve Virginia’ nın ateşli bağımsızlıkçıları ise cumhuriyeti savunuyorlar, monarşiye, merkezî hükümete, yürütme gücüne ve yerel grupların iktidarı üzerinde her türlü sınırlamaya karşı çıkıyorlardı. Cumhuriyet yanlıları 1776’dan 1780’e değin ağır bastılar ve Konfederasyon Maddeleri’nin kabul edilmesini sağladılar. Bu sözleşme Dickinson’un önerdiği güçlü ulusal hükümet formülü yerine bir tür “dostluk birliği” kuruyordu.

Ne var ki cumhuriyet yanlılarının bu üstünlüğü pek az iç reform sağlayabildi. Rhode Island ve Connecticut dışındaki koloni yönetimleri yeni anayasalar kabul etmişti, ama Pennsylvania ve Georgia anayasaları dışında, bunların hiçbiri radikal sayılmazdı. Pennsylvania ve Georgia’da, yürütme ve yargı organlarının denetiminde olmayan tek meclisli birer yasama organı kurulmuştu. Öbür 9 koloni, siyasal iktidarı 1776 yazındaki haliyle dondurmak istiyordu. Hepsinde yürütmenin gücü azaltıldı ve yasama yetkisi genişletildi.

1783 Paris Antlaşmasından sonra Amerikalılar kendilerini dost olmayan bir dünyada buldular. İngiltere Batı Hint Adalarını Amerikan gemilerine kapamıştı. İspanya da kolonilerini ve bu arada New Orleans’ı da kapayarak Batı’nın gelişmesini engellemişti. Fransa bile New England’ın balığıyla Virginia’nın tütününü almaktan vazgeçti. Kısacası, bağımsızlıktan elde edilmesi beklenen sonuçlar gerçekleşmemişti.

İç gerginlikler de yeni cumhuriyetin içinde bulunduğu güçlükleri artırıyordu. Konfederasyon Maddeleri çerçevesinde hemen hemen hiçbir güce sahip olmayan Kongre, ulusal ve yerel sorunlarla başa çıkacak durumda değildi. Savaş sırasında biriken ulusal ve eyalet düzeyindeki kamu borçları 60 milyon doları buluyordu. Ulusal düzeyde bir şey yapılamaz hale gelince eyaletler kamu borçları sorununu kendi başlarına çözmeye çalıştılar. Savaş borçlarını ödeyebilmek için ağır yük altına giren ve bu nedenle ekonomik bunalım içinde bulunan Massachusetts’te 1786’da bir iç savaş bile çıktı (Shays Ayaklanması). New York eyalet meclisi, Kongre’ye ithalat vergilerinden bağımsız bir gelir kaynağı bulunması için Konfederasyon Maddeleri’nde değişiklik yapılmasını isteyen bir öneriyi reddetti. Çaresizlik içindeki Kongre ve Rhode Island dışındaki bütün eyaletler “Birliğin gereklerini gözden geçirmek” üzere Mayıs 1787’de Philadelphia’da bir genel kurultay toplanması için çağrıda bulundular.

Mayıs 1787’de toplanan Philadelphia Kurultayı, birçok değerli devlet adamını bir araya getiren bir toplantı olarak tanımlanır. Oysa Thomas Jefferson, Sam ve John Adams, Richard Henry Lee, John Hancock ve Patrick Henry gibi 1776 kahramanları toplantıda yoktu. Delegeler siyaset kuramından iyi anlıyorlardı, ama temelde iş ve kamu yönetimiyle ilgilenen pratik insanlardı. Amerika’nın ne tür bir ulusal hükümete sahip olması gerektiği sorusuyla değil, “ABD ulusal bir hükümete sahip olmalı mı?” sorusuyla ilgileniyorlardı. Elli beş delege bu sorun üzerinde dört gruba ayrılmıştı. Delegelerin çoğu koyu milliyetçiydi. Washington ve Franklin’in önderliğindeki 8-10 kişilik milliyetçiler grubu, güçler ayrılığı ilkesine dayanan sınırlı bir ulusal otoriteden yanaydı, ama öbür delegelerin onaylayabilecekleri bir hükümet biçimini kabule de hazırlardı. İki monarşi yanlısı, Dickinson ve Hamilton; Pennsylvania valisi Morris ve Güney Carolina’dan John Rutledge’in başını çektiği 7-8 aristokrat her türlü ulusal hükümeti kabul edebilecek durumdaydı. Pennsylvania’ dan James Wilson ve Virginia’dan James Madison’ın 7-8 kişilik “demokratik” milliyetçileri ise geniş bir halk tabanına dayanan güçlü bir ulusal hükümet istiyordu. Bunların dışında iki ayrı “koşullu” miliyetçiler grubu bulunuyordu. Bunlardan birincisi, ulusal hükümeti dar bir biçimde tanımlanmış cumhuriyetçi ilkeler üzerine kurulmuş haliyle kabul ediyordu. Öbür grup ise, toprakların bütün eyaletlerin ortak malı olması koşuluyla çok güçlü bir merkezî otoriteyi destekliyordu. Son olarak, birkaç delege, özellikle New York’tan bazı delegeler, ulusal yetkinin artırılmasına kesinlikle karşıydı.

Madison ve Wilson ideolojik ayrılıkları, Rutledge, Roger Sherman ve Oliver Ells- worth ise siyasal ve ekonomik görüş ayrılıklarını gidermeye çalıştılar. Kurultayda yürütme, yasama ve yargı güçlerine bölünmüş bir ulusal hükümetin kurulması görüşü hemen kabul edildi. En sert tartışmalar, yasama organında temsil sorunu üzerinde oldu. Nüfusla orantılı bir temsil mekanizmasını savunan eyaletlerin karşısında, küçük eyaletler eşit temsil istiyordu. Uzlaşma formülü olarak iki bölümlü bir meclis kabul edildi: Meclisin bir bölümünün üyeleri eyaletlerin nüfusların a göre seçilecek, öbüründe ise her eyalet eşit sayıda temsilci bulunduracaktı. Bu ikinci bölüm kamu arazileri üzerinde denetime de sahip olacaktı. Komitelerde son şeklini alan anayasa 17 Eylül 1787’de 42 delegeden 39’unun oyuyla kabul edildi. Anayasanın 9 eyalet tarafından onaylanarak yürürlüğe girmesi ise Mayıs 1790’da gerçekleşti.

Siyasal gelişmeler, 1789-1816.


Yeni anayasaya göre ilk seçimler 1789 başında yapıldı. Çoğunluğunu eski milliyetçilerin oluşturduğu Federalistler iktidara geldiler. Washing- ton bütün oyları alarak başkan, John Adams da başkan yardımcısı oldu. Kongre’ye bir avuç Antifederalist seçildi. Yeni hükümet 1789’da yoğun bir biçimde çalışmaya başladı.

Antifederalistler, anayasaya bir haklar bildirisi eklenmesi için ikinci bir kurultay toplanmasını istediler. Sonunda Kongre 12 Ek Madde’yi kabul ederek eyaletlerin onayına sundu. Bunlardan 10’u Aralık 1791’de Haklar Bildirisi olarak onaylandı. Bu ek maddeler, eyaletler ve bireyler karşısında ulusal hükümetin gücünü sınırlıyor, bir dizi hak konusunda güvence getiriyordu. Söz konusu sınırlamalar, eyalet yönetimleri için geçerli değildi. Kongre 1789’da vergi ve adalet mekanizmalarını düzenlemeye başladı. Yeni bakanlıklar kurmak yerine Konfederasyonun yönetim mekanizmasını değiştirerek kabul etti.
Ad:  abd3.JPG
Gösterim: 1495
Boyut:  88.8 KB

Kongre, Hazine Bakanı Hamilton’dan kamu borçları üzerine bir rapor hazırlamasını istedi. Hamilton, Ocak 1790’da sunduğu “Kamu Kredileri Hakkında İlk Rapor”da, İngiltere’de 1690-1730 arasında geliştirilmiş olan sisteme dayalı ayrıntılı bir plan önerdi. Hamilton, genç Amerikan ekonomisi üzerinde ağır bir yük olan borçları ödemek yerine, borçları paraya çevirmeyi düşünüyordu. Bu amaçla eski Konfederasyon’un bütün borçları ve eyaletlerin savaş borçları yeni ulusal hükümetin tahvilleriyle değiştirilecekti. Yeni tahviller, Hazine Bakanlığı tarafından desteklenecek ve düzenli faiz getirecekti. İngiltere Merkez Bankası’na benzer yan resmî bir ulusal bankada, kamu borçlarına dayanan kâğıt para çıkarabilecekti. Tütün yetiştiren eyaletlerin temsilcileri Hamilton’un plamna karşı çıktılar. Kongre plam 1790’da kabul etti. ABD Bankasfnı kuran yasa da Şubat 1791’de çıkarıldı. Jefferson, bankanın, dar anlamda yorumuyla anayasaya aykırı olduğunu iddia ederken Hamilton tersini savunuyordu. Hamilton planının yeni Amerikan sanayisini geliştirmeye yönelik koruyucu gümrük düzenlemeleri ise reddedildi. Büyük ölçüde bu tartışmaların sonucunda, siyasal partilere benzer gruplaşmalar 1792’de biçimlenmeye başladı. Madison ve Jefferson’un önderliğindeki Cumhuriyetçiler, yönetim karşıtı bir gazete çıkardılar, Demokratik-Cumhuriyetçi dernekler adı altında yerel düzeyde örgütlenmeyi gerçekleştirdiler ve seçim etkinliklerine giriştiler. Güney’in üst bölümlerinde, Batı sınırında ve Orta eyaletlerin eski Antifederalistleri arasında destek sağladılar. Hamilton’un önderliğindeki Federalistler de bir gazete çıkardılar, ama siyasal örgütleri temelde Hazine Bakanlığı memurlarından oluşuyordu. Federalistleri destekleyenler hızla arttı, ama “parti” özellikle New England, Güney Carolina, New York ve Philadelphia çevresinde yandaş buldu.

1793’te Amerikan siyasetini 22 yıl uğraştıracak yeni bir sorun ortaya çıktı: Napoleon Savaşları. Fransız elçisi Edmond Genet, Amerika’ya gelip 1778 Fransız-Amerikan İttifakı gereğince ABD’nin Fransa’nın yanında savaşa girmesi gerektiğini ileri sürdü. İngiltere ile savaşmanın gümrük gelirlerini azaltacağını ve ulusun birliğini sağlayan mali sistemin çökmesine yol açacağını savunan Hamilton, tarafsızlığın korunmasını istiyordu. Washington, Hamilton’un tavsiyelerine uyarak bir tarafsızlık bildirisi yayımladı. Bunun ardından Fransa’ya yakınlık duyan Jefferson Dışişleri Bakanlığından istifa etti.

İngiliz donanması 1793-94 kışında birçok Amerikan ticaret gemisine el koydu. Bu olaylar Amerika’da Cumhuriyetçilerin durumunu güçlendirdi. İngiltere ile ilişkileri koparmayı göze alamayan Washington, John Jay’i Londra’ya yolladı. Jay’in İngiltere ile imzaladığı antlaşma, İngiliz-Amerikan ilişkilerinin bozulmasını önledi. Bu antlaşmayla İngiltere, Amerika’nın kuzeybatısında elinde tuttuğu bazı noktaları bırakıyordu. Ayrıca antlaşma, tarafsız Amerika gemilerine savaşan devletlerin mallarını taşıma olanağı getirdi. Jay Londra’dayken Pennsylvania’nm batısında, içki üzerindeki federal vergiye karşı Viski Ayaklanması çıktı. Demokratik-Cumhuriyetçi dernekler bu ayaklanmayla ilişkili görüldüğü için büyük ölçüde gözden düştü. Cumhuriyetçiler buna karşın, Jay Antlaşması’na karşı canlı bir muhalefet örgütleyebildiler. Yalnız Fransa’daki Terör Dönemi (1793-94) bu muhalefeti zayıflattı ve antlaşma Senato’nun üçte iki onayını almayı başardı.

Washington, ikinci döneminin sonunda (3 Mart 1797) yeniden başkan seçilmek istemediğini açıklamıştı. Seçimlerde Federalist başkan yardımcısı John Adams başkanlığa, Cumhuriyetçi Jefferson da başkan yardımcılığına getirildi. Adams’m başkanlığı sırasında Jay Antlaşması yüzünden Fransa ile ilişkiler bozuldu. Fransa, Amerikan diplomatlarını tanımak için rüşvet ve haraç istedi. ABD savaşa hazırdı; 1798 ve 1799’da Fransa ile bazı deniz çatışmaları oldu. 1 Ekim 1800’de Napoleon, gizli San Ildefonso Antlaşmasıyla Ispanya’dan Louisiana’yı aldı. Ama Adams savaşa girmekten kaçındı. 1800 seçimlerinde Jefferson ve Aaron Burr eşit sayıda, oy aldı. Jefferson, Kongre kararıyla başkan oldu.

Jefferson’un sonradan “1800 Devrimi” diye adlandırdığı bu seçim aslında halk iradesini tam olarak yansıtmıyordu. İkinci seçmenlerin çoğu eyalet meclislerince seçilmişti. Bu yönetim değişikliği federal sistemde önemli değişiklikler de getirmedi. Jefferson ve hükümeti, Cumhuriyetçi ideologların düş kırıklığı pahasına ne hükümeti Federalist- lerden temizledi, ne de Hamilton’un kurduğu sistemi değiştirdi. Ayrıca anayasanın dar yorumu, zayıf yürütme gibi ilkeleri de bıraktı. Başkan ve çevresindekiler yargı gücü karşısında kuşku duymaktaydılar. Başkan Adams tarafından göreve getirilmiş olan Yüksek Mahkeme başyargıcı John Marshall, Kongre’nin kabul ettiği bir yasayı anayasaya aykırı bularak hukuki denetleme ilkesini ortaya atınca Jefferson öfkelendi ve 1805’e değin Yüksek Mahkeme’yi kendi görüşleri doğrultusunda değiştirmeye çalıştı, ama başarılı olamadı.

Jefferson’un asıl ilgilendiği, dış ilişkiler ve ülkenin genişletilmesiydi. 1803’te Fransa’dan 15 milyon dolar karşılığında Louisiana arazisi satın alındı. Jefferson, güneye denizden bir çıkış elde etmek için Ispanya’dan da Florida’yı almaya çalışıyordu. Öte yandan ABD, Avrupa savaşlarına karışmaya başlamıştı. İngiltere 1805’te, ABD’ye savaşan devletlerin mallarını taşıma izni veren kararını geri aldı. Ertesi yıl İngiltere ve Fransa, Amerika’nın Avrupa’yla ticaretini engellemeye yönelik önlemler aldılar ve yeni kuralları çiğnedikleri gerekçesiyle yüzlerce Amerikan gemisine el koydular. Buna karşılık Kongre, Jefferson’un isteği üzerine bütün Amerikan ihraç mallarına ambargo koydu. Bu, Jefferson’un başkanlığının en karanlık dönemi oldu. Çünkü ambargonun uygulanabilmesi için yurttaşlık hakları acımasızca çiğnendi. Jefferson başkanlığının ikinci dönemini tamamladıktan sonra bir daha devlet işlerinde görev almadı.

Jefferson’un dışişleri bakanı olan Madison 1809’da başkanlığa seçildi. Madison usta bir siyasetçiydi, ama Jefferson’un başkanlık kurumuna kazandırdığı liderlik özelliklerinden yoksundu. Madison, İngiltere ile Fransa’nın denizlerin serbestliği ilkesine saygı göstermelerini sağlamaya çalıştı. İngiltere ise Amerikan donanmasını rahatsız etmeye devam etti. Amerikan donanması, düzenli ordu karşısında duyulan kuşku nedeniyle küçülmüştü. Federal hükümet de, Cumhuriyetçilerin Kongre’de ABD Bankası’nın sona eren beratını yenilemeyi reddetmeleri yüzünden büyük ölçüde zayıflamıştı. 1812’ye doğru Amerika’nın hem İngiltere, hem de Fransa’yla ilişkileri bozulmuş ve savaş gücü zayıflamış durumdaydı. Ama ABD’de savaş isteyen güçler ağır bastı. Sonunda, 18 Haziran 1812’de İngiltere’ye savaş ilan edildi. Ama Delaware Irmağının doğusu ve kuzeyi tamamen barıştan yanaydı.

1812 Savaşı’nda Amerika’nın stratejisi, denizde çarpışmadan denizlerin serbest olması için mücadele etmekti. İngiltere ise Amerikan donanmasını limanlarda sıkıştırmayı ve kıyılan abluka altına almayı amaçlıyordu. Savaş sırasında Amerika’nın mali durumu iyice bozuldu. Cumhuriyetçi yönetim ABD Bankası’m ortadan kaldırmış, Kuzeyli tüccarları karşısına almıştı. New Englandlılar savaşa karşıydı ve düşmanla ticaret yapmayı sürdürüyordu. İngiltere’nin tarafına geçmeyi düşünenler bile vardı.

1814 çarpışmalarında Amerikalılar şaşılacak ölçüde başarılı oldular. İngiliz temsilciler, Amerikalılarla görüşmelerin aylardır sürmekte olduğu Belçika’nın Gent kentinde 24 Aralık 1814’te barış antlaşması imzalamayı kabul ettiler. Barış antlaşmasıyla savaştan önceki duruma dönüldü. Görüntüdeki bu zafer ve barışın yeniden kurulmuş olması Madison’un durumunu güçlendirdi. Madison’un kendi seçtiği aday, eski dışişleri ve savaş bakanı James Monroe 1816 başkanlık seçimlerini kolayca kazandı.

1816-50 ARASINDA ABD.


James Monroe’ nun başkanlığa seçildiği 1816 ile John Quincy Adams’ın başkan olduğu 1824 arasındaki dönem Amerikan tarihinde “İyi Niyet Dönemi” diye bilinir.

ABD’nin savaştan sonraki dış politikası milliyetçilik duygularını canlandırdı. Florida 1819’da İspanya’dan alındı. “Amerika Amerikalılarındır” diye özetlenebilecek olan Monroe Doktrini (1823) aslında uzun bir mesajın içine sıkıştırılmış birkaç cümleden ibaretti. Ülkeyi saran milliyetçilik akımının bir yansıması olan doktrinin öbür devletler üzerindeki kısa dönemli etkisi az oldu. Başkan Monroe, 2 Aralık 1823’te Kongre’ye sunduğu yıllık mesajında AvrupalI devletlere uyarıda bulundu. Ona göre, Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesi artık sona ermişti ve Arupalı devletler bu kıta üzerindeki isteklerinden vazgeçmek zorundaydı. Ayrıca AvrupalIlar, kendi monarşik sistemlerini de batı yarıküresinin dışında tutmalıydılar. Buna karşılık ABD de sürmekte olan Yunan Bağımsızlık Savaşı’na müdahale etmeyecekti.

Yargıç John Marshall’ın başkanlığındaki Yüksek Mahkeme, kararlarıyla Kongre’yi ve federal otoriteyi eyaletler aleyhine güçlendirerek milliyetçiliği körükledi. Kongre’nin ikinci kez bir ulusal banka kurulmasına karar vermesi (1816), bir ölçüde ülkenin 1812 Savaşı’ndan sonra içine düştüğü mali sıkıntıları gidermeye yönelikti. Ayrıca mali çevrelerin entrikaları da bu kararın alınmasını etkilemişti.

Ulusal birliğin güçlenmesi yolundaki tüm belirtilere karşın ters yönde de aynı derecede güçlü gelişmeler vardı. Yüksek Mahke- me’nin kararları güçlü federal hükümet yanlılarını sevindirirken buna karşı olanları da kızdırmıştı. Batı’nın gelişmesi de farklı duygulara yol açıyordu. Doğulu tutucular toprak fiyatlarını yüksek tutmaya çalışıyorlardı; spekülatif çıkarlar yoksulların yararı
na olabilecek politikalarla çatışıyordu. İşadamları, kendi çıkarlarının temsil edilmediği yeni bölgelerin gelişmesi karşısında tedirgindi. İyi Niyet Dönemi’nde bile Amerikan insanı, kendisiyle aynı konumda olmayanları küçük görme eğilimindeydi.
Siyasal partiler ulusal düzeyde uyum içinde görünüyordu, ama eyaletler içinde uyumsuzluk egemendi. 19. yüzyılın başında ABD’deki yerel ve eyalet düzeyindeki politikalar büyük sorunlarla değil, küçük çıkarlarla ilgiliydi. Ama bu durum, siyasal rekabetin yumuşak olduğu anlamına gelmiyordu.
Ad:  abd4.JPG
Gösterim: 1501
Boyut:  103.2 KB

Hemen her düzeyde, kurnaz politikacılar iktidara sahip olabilmek ya da iktidarlarını güçlendirebilmek için acımasız bir mücadele içindeydi. Ulusal bölünmenin en açık göstergesi, kölelik ve özellikle köleliğin yeni kazanılan topraklarda uygulanıp uygulanmayacağı konusu üzerindeki siyasal mücadeleydi. Missouri Toprakları 1819’da köleliğe izin veren bir eyalet olarak Birlik’e kabul edilmek için başvurdu. Temsilciler Meclisi Missouri’de köleliğin varlığına karşı çıktı. Uzun tartışmalar sonunda 1820’de bir uzlaşmaya varıldı: Missouri, köleliğe izin veren bir eyalet olarak Birlik’e kabul edildi, ama Maine de Massachusetts’ten ayrılıp, köleliğin bulunmadığı bir eyalet olarak Birlik’e katıldı. Böylece köleliğe izin veren ve vermeyen eyaletlerin sayısında 12’ye 12’lik bir denge korunmuş oldu. Buna ek olarak, Missouri’nin güney sınırını oluşturan 36° 30' enlemin kuzeyinde kölelik bundan böyle yasaklanıyordu. Missouri Uzlaşması ülkenin birliğini tehdit eden tehlikeleri en azından geçici olarak azalttı. Kölelik 36° 30' enlemin güneyiyle sınırlı tutuldu.

Ekonomi.


Amerikan ekonomisi, 1812 Savaşı’ndan sonraki yıllarda dikkate değer bir hızla genişleyerek olgunlaştı. Batı’nın hızla gelişmesi, tahıl ve domuz eti bakımından yeni bir merkez yaratırken, ülkenin öbür bölgelerinin başka ürünler üzerinde uzmanlaşmasına olanak verdi. Özellikle dokumacılık alanındaki yeni imalat teknikleri yalnızca kuzeydoğudaki “sanayi devrimi”ni hızlandırmakla kalmadı, Kuzey’in hammaddeye olan gereksinimini artırarak Güney’deki pamuk üretimi patlamasına katkıda bulundu. Sanayi işçileri ülkede ilk sendikaları, hatta ilk işçi partilerini örgütlediler. Sermayenin gereksinimlerinin dev boyutlara ulaştığı bu dönemde şirketler de biçim değiştirdi. Ticaret giderek uzmanlaştı, bankaların sayısı arttı, kâğıt para kullanımı yaygınlaştı. Ülkedeki en önemli değişiklik, insan ve yük taşıma sisteminde meydana geldi. Kara, su ve demir yollarında bu dönemde büyük atılımlar gerçekleştirildi. “Ulaşım devrimi” dönemin hemen bütün değişikliklerinde belirleyici rolü oynadı.

Bir etkinlik dalı olarak tarım, öbür kesimler karşısındaki önemini korudu. Kuzeydoğuda New York, Pennsylvania, güneyde Kentucky ve Tennessee, 1840’larda bile önemli ölçüde mısır ve buğday üreten, hayvan yetiştiren eyaletler olarak kaldı. Ama asıl eğilim üretimde uzmanlaşma yönündeydi. Pamuk yalnızca Güney’de değil bütün ülkede baş tacı edildi. Pamuk ihracatı, bütün öteki ihraç ürünlerinin sağladığı toplam gelirden daha fazla gelir getiriyordu. Köle fiyatlarının hızla yükselmesine karşın kölelik kurumu, pamuğun öneminin artmasına koşut olarak yerini sağlamlaştırdı.

Yüzyılın ortasına gelindiğinde fabrikalar daha çok kuzeydoğu eyaletlerindeki dokuma sektöründe etkinlik göstermekteydi. Ama fabrika sistemi, Ohio Vadisinde bulunan eyaletlere doğru da yayılıyordu. İşçi örgütlerinde nitelikli işçiler toplanmıştı. İşçi hareketi 1837 ve 1839 mali paniklerini izleyen bunahm döneminde ezildi. Bu panikler, 1819’daki bunahm gibi, Amerikan ekonomisinin söz konusu dönemdeki gelişmesinin eksikliklerini ve yanlışlarını gösterir. Büyüme kesintisiz değildi. Aşın spekülasyon, enflasyon, hükümetin bazı durumlarda yetersiz kalması, dönemin özelliği olan istikrarsızlık ortamını yaratmıştı. Yüzlerce fabrika ve işyeri iflas etti. İşsizlik geniş boyutlara ulaştı. Ekonominin yeniden canlandığı 1840’lara değin sıkıntılı günler devam etti.

Toplumsal Gelişmeler.


İç Savaş’tan (1861- 65) önceki yıllarda Avrupa’dan ABD’ye yüzlerce ziyaretçi geldi. Bunlar, geri döndüklerinde “dillere destan cumhuriyet”i bütün yanlarıyla anlattılar. Ziyaretçileri en çok şaşırtan, Amerika’nın kendine özgülüğüydü. Eskidünya’nın göreli olarak durgun ve düzenli uygarlığının tersine, Amerika hareketli, dinamik ve sürekli bir akış içindeydi. Amerikan halkı kaba ama canlı, hırslı, iyimser ve bağımsızdı.

Amerikan toplumu hızla değişiyordu. Savaş öncesinde nüfus, AvrupalIları şaşırtan bir hızla artmaktaydı. On yıllık artış oranları üçte bir dolayındaydı. 1820’den sonra nüfus artış hızı ülkenin her yanında aynı olmadı. New England’da ve Atlas Okyanusu kıyısındaki Güney eyaletlerinde nüfus azalırken, Batı’da artıyordu.
1830’larda ve 1840’lardaki nüfus artışında göçmenlerin önemli payı oldu. 19. yüzyılın ilk 30 yılında Amerika’ya gelen Avrupalı sayısı 250 bin iken, 1830-50 arasında bu sayı 10 katına ulaştı. Yeni gelenlerin çoğunluğunu İrlandalIlar ve Almanlar oluşturuyordu.

Kuzeyde yaşayan Siyahlar kâğıt üzerinde özgürlüğe sahipti. Bunlar daha çok kol emeğine dayalı işlerde çalışıyorlardı. Kuzeydoğu kentlerindeki konumlarını yeni gelen İrlandalIlara karşı koruma kaygısın- daydılar. Bu iki grup arasındaki mücadele zaman zaman sokak çatışmalarına dönüşüyordu. Genel olarak özgür Siyahlara karşı duyulan nefret şiddete pek dönüşmüyordu, ama etkiliydi. Siyaset, çalışma, eğitim, yerleşme ve din alanlarında, hatta mezarlıklarda ırk ayrımı acımasızca baskıcı bir sistem doğurmuştu.

Kuzeyli özgür Siyah, bir köleden farklı olarak, içinde bulunduğu durumu eleştirebilir, bu konuda dilekçe verebilirdi. Ama bu, durumunun giderek kötüleşmesine engel değildi. Amerikalıların çoğu kırsal alanda yaşamayı sürdürüyordu. Makineleşme tarım üretimini artırmış, tarımın ticarileşmesini hızlandırmıştı. Bununla birlikte bağımsız çiftçilerin durumu, yüzyılın ortasına gelindiğinde pek az değişmişti.

Bu dönemde kentler büyüdü; kentsel nüfustaki artış, toplumun genel büyüme hızını geride bıraktı. Kentlerdeki gelişme yalnızca New York, Philadelphia, Charleston ya da New Orleans gibi örneklerle sınırlı kalmadı. Syracuse, Natchez, St. Louis, Lexington, Pittsburgh, Chicago ve Cincinnati gibi daha küçük kentler de gelişti. Bunların önemleri ve etkileri, buralarda yaşayan küçük yurttaş topluluklarıyla oranlı değildi. Savaş öncesinde kurulmuş olan kentler, hinterlandlarının zenginliğini ve siyasal etkisini yansıtan merkezlerdi. New York yüzyılın ortalarında 500 bine yaklaşan nüfusuyla küçük kentlere göre çok daha değişik sorunlarla karşı karşıya geldi. Gene de doğu ve batıdaki, eski ve yeni, küçük ve büyük bütün kentlerde değişme biçimleri şaşılacak ölçüde benzer özellikler gösterdi. Hepsinde de yaşamsal güç ticaretti. Yeni sorunların altından kalkabilmek ve kent insanlarının yeni fırsatları değerlendirebilmelerini sağlamak için vergiler artırıldı. Limanlar, yollar düzeltildi, polis gücü profesyonelleştirildi, hizmetler yaygınlaştırıldı, çöplerin toplanması bir düzene bağlandı, yardım etkinlikleri genişletildi.
Amerika hakkında yazan Alexis de Tocqueville ve öteki gözlemciler Amerikan toplumunun eşitlikçi özelliğine dikkat çekmişlerdi. Görünüşte ülkede tam bir fırsat eşitliği vardı. Zenginlerin birçoğu servetlerini kendi çabalarıyla kazanmışlardı. Gelir dağılımında büyük dengesizlikler yoktu. Az sayıda zengin ve yoksulun dışında toplumun geniş kesimleri arasında mülkiyet oldukça eşit bir biçimde dağılmıştı.

Oysa gerçek durum farklıydı. Çok sayıda zengin yoktu, ama 1850’de Amerika’daki milyonerlerin sayısı bütün Avrupa’dakin- den daha çoktu. Kuzeydoğudaki kentsel nüfusun büyük çoğunluğunun hemen hiçbir varlığı yokken, yüzde l’i toplam servetin yarısına sahipti. 1830’dan sonra Batı’da da sınıf ayrımları keskinleşmeye başladı.

Jackson demokrasisi.


1820’lerde ve 1830’ larda Amerikan siyaset sahnesi giderek demokratikleşti. Önceleri atamaya bağlı olan yerel düzeydeki ve eyaletlerdeki resmî görevler için seçim esası getirildi. Mülkiyetin yaygınlaşmasıyla birlikte oy hakkı da genişletildi. Birçok eyalette oy hakkı üzerindeki sınırlamalar azaltıldı ya da bütünüyle kaldırıldı. Birçok eyalette de sözlü oylamanın yerini oy pusulası aldı. Gizli oylama yönündeki eğilim de giderek güçlendi. Başkanı seçmekle görevli ikinci seçmenler 1800’de yalnızca iki eyalette halk oyuyla belirleniyordu. 1832’de ise ikinci seçmenlerin yasama meclisince belirlendiği tek eyalet Güney Carolina idi. Parti adaylarının belirlenmesinde de parti kurullarının yerini seçilmiş delegelerden oluşan meclisler aldı. Adaylar, demokratik yoldan seçilmiş organlar tarafından açık bir sistemle belirlenmeye başladı. Bu demokratik değişmeler, bir zamanlar düşünüldüğü gibi Andrevv Jackson ve yandaşları tarafından tasarlanıp gerçekleştirilmiş değildi. Değişikliklerin çoğu Jackson’un Demokrat Parti’sinin kurulmasından önce oluşmuştu. Hatta New York, Mississippi ve daha başka yerlerde bazı reformlar Jacksoncuların muhalefetine karşın gerçekleştirildi. Siyasal demokrasinin yaygınlaşmasından korkanlar her iki kesimde de vardı, ama 1830’larda tutucu görüşlerini açıkça dile getirmeye cesaret edenlerin sayısı iyice azalmıştı. 19. yüzyıl başında gerçekleştirilen büyük siyasal reformlar aslında bir tek siyasal grup ya da partinin ürünü değildi.

Andrew Jackson, kendi yandaşları için halk demokrasisinin bir simgesiydi. Kendi kendisini yetiştirmiş, kararlı ve cesur biri olan Jackson, birçok Amerikalının gözünde bir yanda doğanın ve Tanrı’nın sonsuz gücünün, öte yanda halkın büyüklüğünün kişileşmiş simgesiydi. Zayıflıkları, örneğin duygularını denetleyememesi, siyasal yaşamında işine yaradı. Onu mülkiyetin ve düzenin düşmanı olarak suçlayanlar, zenginlere karşı yoksulların, özel çıkarlara karşı sade yurttaşın yanında yer aldığı yolundaki savları güçlendirmişlerdi. Jackson da rakiplerinin çoğu gibi aslında tutucu toplumsal inançlara sahip, zengin biriydi. Ciltler tutan mektuplarında emekten pek az söz etmiştir. Başkan seçilmeden önce Tennessee’de avukat ve işadamıydı. O zaman yoksulun değil güçlünün, borçlunun değil alacaklının hakkını savunuyordu. Jackson’a ün sağlayan, partisinin halkın partisi olduğuna ve politikalarının halkın çıkarlarına hizmet ettiğine ilişkin görüşlerini yayan becerikli propagandacılardı. Bazı zengin çevrelerin şiddetli eleştirileri, Jacksoncu hareketin hem radikal, hem de demokratik olduğu yolundaki inancı daha da güçlendirdi.

Jacksoncu ya da Demokrat Parti 1820’ lerin ortasında kurulduğunda pratik bir amaçla bir araya gelmiş çeşitli insanların ve görüşlerin oluşturduğu gevşek bir koalisyon niteliğindeydi. Partiyi oluşturan öğeler, Jackson’un kusursuz bir aday olduğuna ve başkan seçilmesinin kendi işlerine yarayacağına inanıyordu. O dönemde ulusal düzeyde belirli partiler yoktu. Başkanlığın önde gelen adaylarından J.Q. Adams, Henry Clay, John C. Calhoun, William H. Crawford ve Jackson kendilerini Cumhuriyetçi, yani Jefferson’un partisinin izleyicisi olarak tanıtıyorlardı. Ulusal Cumhuriyetçiler Adams ve Clay’in izleyicileriydiler. 1834’te ortaya çıkan Whig’ler ise her şeyden önce Jackson’un yenilgiye uğratılmasmı amaçlıyorlardı.
Dönemin büyük partileri belirli politikaların değil, belli kişilerin zaferini gerçekleştirmek amacıyla kurulmuştu. Partiler bir kez kurulduktan sonra ise önderler, seçmenleri ilkelerin önceliğine inandırmaya çalışıyordu. Zamanla partiler daha belirgin ve birbiriyle çatışan siyasal çizgiler üzerine oturdu.

1840’larda Whig ve Demokrat Kongre üyeleri rakip bloklar halinde oy kullandılar. Whig’ler zayıf bir yürütmeden, yeni bir ABD [Merkez] Bankası’ndan, yüksek gümrük oranlarından, toprak gelirlerinin eyaletler arasında paylaşılmasından, ekonomik bunalımın etkilerinin azaltılması için yasalar çıkarılmasından ve Temsilciler Meclisi’ndeki üye oranlarının yeniden belirlenmesinden yanaydılar. Demokratlar ise bütün bunlara karşıydı. Onlar bağımsız bir hazine, saldırgan bir dış politika ve yayılmacılık yanlışıydılar.

İlkelere dayalı siyaset bu dönemde büyük partiler kadar küçük partiler tarafından da temsil ediliyordu. Masonluk aleyhtan parti sözde bir aristokrat komplosunu bastırmayı amaçlamıştı. İşçilerin Partisi sosyal adalet istiyordu. Locofocos (adlarını ilk toplantıları sırasında rakipleri tarafından karanlıkta bırakılan salonu aydınlatmak için kullandıkları kibritlerin markasından almışlardı), Demokrat Parti içindeki ve dışındaki tekelcileri suçluyordu. Çeşitli adlar altında yerel kültürü savunan partiler, her türlü kötülükten Katolik Kilisesi’ni sorumlu tutmaktaydı. Liberal Parti ise köleliğin yayılmasına karşıydı. Geniş seçmen kitlelerine seslenebilme olanağından yoksun olan bütün bu partiler gelip geçiciydi.

“Reform Çağı”.


Tarihçiler 1830-50 arasını bir “reform çağı” olarak nitelemektedirler. Dolar peşinde koşmanın çılgınca bir tutku halini aldığı, hatta bazılarına göre ülkenin gerçek dini olduğu bu dönemde on binlerce Amerikalı ruhsal ve dünyevi yücelmeyi amaçlayan çeşitli hareketlere katılmaktaydı. Iç Savaş’tan önceki yıllarda böylesine bir reform tutkusunun ortalığı sarmış olmasının nedenleri üzerinde bir düşünce birliği sağlanmış değildir.

Getirilen açıklamalar, Protestan misyoner ruhunun (Evanjelik inancın) güçlü bir biçimde ortaya çıkması, reform ruhunun bütün Angloamerikan toplumunu sarması, Aydmlanma’mn kusursuzluk öğretilerine gecikmiş bir tepkinin doğması ve 19. yüzyıl kapitalizminin bir özelliği olan iletişim devrimi gibi etkenleri vurgulamaktadır.
Çeşitli reform hareketleri kuzey eyaletlerinde aynı sıralarda ortaya çıktı. Bunlar, kadın hakları, pasifizm, hapishane reformu, borç yüzünden hapis cezasına son verilmesi, ölüm cezasının kaldırılması, işçi sınıfının yaşam koşullarının düzeltilmesi, eğitimin genelleştirilmesi, özel mülkiyete karşı toplulukların örgütlenmesi gibi konuları gündeme getirdi.

Öte yandan kölelik aleyhtarı Köleliğin Kaldırılması Akımı benzeri görülmemiş bir reform hareketi oluşturdu. Bu harekette farklı öğeler yer aldı. Bir uçta William Lloyd Garrison gibi köleliğin hemen kaldırılmasını isteyen ve yalnız kölelik kurumunu değil, böyle bir kötülüğe izin verdiği için anayasayı da suçlayanlar vardı. Garrison’un gazetesi The Liberator köleliğe karşı mücadeleden geri dönmeyeceklerini ilan etmişti. Garrison’un bu radikal tavrı yalnız Güneylileri değil Kuzeylileri de kızdırdı. Öbür uçta Theodore Weld, James Birney, Gerrit Smith, Theodore Parker, Julia Ward Howe, Lewis Tappan, Salmon P. Chase ve Lydia Maria Child gibi adlar bulunuyordu. Farklı çizgileri temsil eden bu kişiler Garrison’dan daha ılımlı bir tutum içindeydiler.
Çok sayıda reform hareketinin varlığı, Amerikalıların bunları destekledikleri anlamına gelmiyordu. Köleliğe karşı olanlar seçimlerde başarı elde edemediler. Bazı reform hareketleri halkın daha çok ilgisini çekiyordu, ama hiçbiri büyük kitle desteğine sahip değildi.

Yüzyılın ortasındaki yayılmacılık ve siyasal bunalım. Doğulu göçmenler 19. yüzyıl boyunca sının batıya doğru iterek Mississippi Vadisine ve daha ötelere akın akm geldiler. (Tarihçi Frederick Jackson Turner 1893’te bu hareketli sınırın Amerikan uygarlığı ve değerleri üzerinde belirleyici bir etkisi olduğunu yazdı.) Louisiana Topraklarının satın alınması, öncülere ve arkadan gelenlere geniş bir alan sunmuş oldu. Ama Amerikalıların serüvenciliği bu alanla sınırlı kalmadı. Amerikalılar Louisiana Topraklan’mn güneyine, batısına ve kuzeyine yayıldılar. Meksika ve İngiltere bu topraklar üzerinde hak iddia ettiğinden ABD’nin bu devletlerle çatışması kaçınılmazdı.

Demokrat başkanlar Jackson ve James K. Polk (1845-49) ve yayılmacı Whig Başkan John Tyler (1841-45), “özgürlük imparatorluğumu genişletme amaçlarını gerçekleştirmek için Amerikan halkının yükselen milliyetçi duygularına öncülük ettiler. Her üç başkan da kurnazca davrandı. Jackson, Meksika’dan bir yıl önce ayrılmış olan bağımsız Texas Cumhuriyeti’yle resmî ilişki kurmak için görevdeki son gününe değin bekledi. Senato ilhak antlaşmasını büyük çoğunlukla reddedince Başkan Tyler ortak bir karar tasarısı hazırlattı. Kongre’nin her iki meclisinde de az farkla kabul edilen bu tasarıyla Texas, Birlik’e katıldı. Başkan Polk İngiltere ile, Oregon’un 49° enlemin güneyinde kalan bölümünü ABD’ye bırakan bir antlaşma yapmayı başardı (1846). New Mexico ve Yukarı California’daki Meksika topraklarını ele geçirmek için her türlü yola başvurmaya hazır olan Polk, bir sınır olayını bahane ederek Meksika’ya savaş açtı. Savaş geniş destek görmedi, ama pek az Kongre üyesi istenen ödeneklere karşı çıkabildi.

İÇ SAVAŞ.


ABD İç Savaş’tan önce uzun yıllar süren bir siyasal bunalım yaşadı. Bu bunalıma yol açan temel sorun, Amerika’da
19. yüzyılın başlarında henüz uluslaşma sürecinin tamamlanmamış olmasıydı. Hükümetin eğitim, ulaştırma, sağlık ve kamu düzeni gibi alanlardaki başlıca işlevleri eyalet düzeyinde ya da yerel düzeyde karşılanıyordu. Washington’daki federal hükümete duyulan zayıf bir bağlılık, kiliseler ve siyasal partiler gibi kurumlar ve kurucuların ortak anısı dışında ülkenin birliğini sağlayacak pek bir şey yoktu. Gevşek biçimde örgütlenmiş olan bu toplum içinde her kesim, her eyalet, her grup kendine göre bir yol izliyordu.

Ne var ki, teknolojideki ve ekonomideki gelişme ülkedeki çeşitli öğelerin zamanla birbiriyle yakın ilişkiye girmesine yol açtı. Ulaşım alanındaki gelişmeler (kanalların, paralı yolların, demiryollarının açılması) bölgeler arasındaki engelleri kaldırdı. Gazetecilikteki ve telgraf sistemindeki ilerleme düşünce yaşamındaki yerel sınırların aşılmasını sağladı. Herkes ülkede olan biteni izleyebilir duruma geldi. Demiryolu ağı geliştikçe, bu alandaki düzeni ve istikrarı sağlamak için ulusal demiryolu şirketleri kuruldu.

1800’lerin başındaki kırsal, ağır gelişen ve parçalanmış toplum düzeninden hareketli, bütünleşmiş ve ulusal bir toplumsal düzene geçiş birçok Amerikalı için sancılı bir süreç oldu. Bu geçişe genellikle karşı çıkıldı. Değişim karşısında duyulan öfke zaman zaman, değişimin sorumluları olarak görülen göçmenlere karşı sert saldırılara dönüştü.

Bölgecilik ve kölelik.


Uluslaşmaya yönelik eğilimlere duyulan düşmanlığın en kalıcı göstergesi, bölgesel bağlılıkların yeniden vurgulanması oldu. Örneğin New England’ lılar kendilerini Batı’nın tehdidi altında hissediyorlardı. Batı en yetenekli ve en güçlü işgücünü çekip almıştı. Demiryolları tamamlanınca da Batı’nın ucuz ürünleri, New England’ın ürünlerinin karşısına rakip olarak çıktı. Batıklarda da güçlü bir bölgecilik ruhu gelişmişti. Doğuluların onları küçümsediğini ve Doğulu işadamları tarafından sömürüldüklerini düşünüyorlardı.

Gene de belirgin bir biçimde farklılık gösteren bölge Güney’di. Burası iklimi, pamuk, tütün ve şeker üretiminin yapıldığı geniş tanm alanları, özellikle de ABD’nin başka yerlerinde kaldırılmış ya da sınırlanmış olan kölelik kurumuyla farklı bir bütün oluşturuyordu. Ama Güneyli beyazların çoğunun kölelik kurumuyla doğrudan bir ilişkisi yoktu. 1850’de köleci eyaletlerdeki 6 milyon beyazın yalnızca 347.525’i köle sahibiydi.

Gene de bütün Güney yaşamına belirgin özelliğini veren kölelikti. Toprak sahiplerinin sayısı azdı, ama bunlar zengin, saygın ve güçlüydü. Genellikle bölgelerinin siyasal ve ekonomik önderleri durumundaydılar. Benimsedikleri değerler tüm topluma egemen olmuştu. Küçük çiftçiler, köleliğe karşı çıkmak şöyle dursun, günün birinde büyük toprak sahipleri arasına girebilme düşüyle yaşıyorlardı. Kölelik kurumunun arkasındaki bu geniş desteğin temelinde, Siyahların doğuştan alt düzeyde insanlar oldukları ve uygar bir toplumda ancak köle olarak disiplin altına alınabilecekleri yolundaki genel inanç yatıyordu. 1860’ta Güney’de 250 bin kadar özgür Siyah vardı. Ama Güneyli beyazların çoğu, kölelerin özgürlüklerine kavuştuklarında eski efendileriyle barış içinde bir arada yaşayamayacakları görüşündeydi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında da bölgesel farklılıklar vardı, ama o zamanlar bunları uzlaştırmak ya da görmezlikten gelmek olanaklıydı. Çünkü mesafeler uzun, iletişim güçtü. Zayıf ulusal hükümetin yapacak hiçbir şeyi yoktu. 1854’te Stephen A. Douglas’ın Kansas-Nebraska Yasası tasarısını Kongre’ye sunmasıyla kölelik kurumu çevresindeki çatışmanın gerçek boyutları belirginleşmeye başladı. Douglas köleliğin ahlaki yanıyla ilgilenmiyordu. Onun istediği, Batı’nın yerleşime açılması ve ülkeyi bir uçtan bir uca kat edecek bir demiryolunun yapılmasıydı. Douglas Missouri Uzlaşmasında öngörüldüğü biçimde köleci olmayan Kansas Toprakları’nm kurulmasına Güneyli senatörlerin karşı çıkacaklarını biliyordu. Çatışmadan kaçınmak için Meksika’dan alınan topraklarda uygulanan halk egemenliği ilkesi, Batı’da yeni kurulacak eyaletlerde köleliğe izin verilmesinin yasal dayanağı olarak kullanılabilirdi. Douglas’ın yasa tasarısı, Missouri Irmağıyla Kayalık Dağlar arasında geniş Kansas ve Nebraska topraklarının kurulmasını ve bu topraklarda kölelik sorunu dahil bütün iç sorunlarda kendi kendini yönetim ilkesinin uygulanmasını öngörüyordu. Böylece yeni yerel yasama meclisleri, Missouri Uzlaşması’yla bağlı olmadan kölelik kurumuna izin verilmesi yolunda karar alabilecekti. Başkan Franklin Pierce’in de (1853-57) yardımıyla Douglas, tasarısının kabul edilmesi için her türlü yola başvurdu.

Kölelik sorunu üzerinde kutuplaşma.


Kölelikten hoşlanmamalarına karşın Kuzeyliler, Birlik’in gevşek bir biçimde örgütlenmiş hali sürdükçe Güney’in bu kendine özgü kurumunu değiştirmek için çok çaba göstermediler. Ama bölgeler birbirine yaklaştıkça artık soruna ilgisiz kalamadılar. Kölelik konusundaki bölgesel ayrılıklar Amerika’nın bütün kurulularını etkiledi. Ülke çapındaki dinsel mezhepler de (Metodistler ve Presbiteryenler) 1840’larda kölelik yüzünden bölündü. Kuzeyli işadamlarıyla Güneyli toprak sahiplerinin koalisyonu olan Whig Partisi ikiye bölündü ve 1852 seçimlerinden sonra silindi. Douglas yasası Kansas ve Nebraska’yı köleliğe açınca Kuzeyliler köleliğe karşı olan bir siyasal parti kurdular. Bu partinin bazı eyaletlerde adı Anti-Nebraska Demokratik Parti, bazılarında Halk Partisi, çoğunda da Cumhuriyetçi Parti’ydi.
Ad:  abd5.JPG
Gösterim: 1813
Boyut:  86.0 KB

1855-56’daki olaylar bölgeler arası ilişkileri daha da bozdu ve yeni partiyi güçlendirdi. Birbirine rakip köleci ve özgür eyaletler karşılıklı olarak meşruluk iddialarında bulundular. Görünürde bir iç savaş başlamıştı. 1857’de Yüksek Mahkeme bölgesel çatışmaları gidermeye çalıştı. Sahibinin kendisini özgür bir eyalete götürdüğünü ileri sürerek özgürlük isteyen Missourili köle

Dred Scott’un davasında Yargıç Roger B. Taney’in başkanlığındaki Yüksek Mahkeme, Siyahların ABD yurttaşı olmadıklarına ve dolayısıyla Scott’un mahkemeye başvurma hakkı bulunmadığına karar verdi. Taney ayrıca köleliği yasaklayan yasaların anayasaya aykırı olduğunu ileri sürdü. Bu karar Güney’de coşkuyla karşılanırken Kuzey’de şiddetle eleştirildi.
Artık birçok Amerikalı, ABD’de özgürlükle köleliğin bir arada bulunamayacağı kanısına varmıştı. Güneyliler için çözüm, haklarını ve çıkarlarını koruyamayan Birlik’ten ayrılmaktı. Kuzeyliler ise çareyi Güney’in toplumsal kurumlarım değiştirmekte görüyorlardı. Kuzeylilerin pek azı kölelerin hemen özgürlüklerine kavuşturulmalarını istiyordu, ama hepsi Güney’in “kendine özgü kurumu”nun sınırlanmasından yanaydı. 1860 seçimleri gergin bir ortamda yapıldı. Güneyliler, köleliği korumaya kararlı Demokrat bir aday istiyorlardı. Cumhuriyetçiler, Illinois’lu, köleliğe karşı bir politikacı olan Abraham Lincoln’ı aday gösterdiler. Lincoln seçimi kazandı.

Ayrılık ve İç Savaş (1860-65).


Lincoln’ın başkan seçilmesi Güney’de Birlik’ten ayrılmak için bir işaret olarak kabul edildi. 20 Aralık 1860’ta Güney Carolina Birlik’ten ayrılan ilk eyalet oldu. Onu başka eyaletler izledi. Başkan Buchanan’ın zayıf yönetimi ayrılmaları önleyemedi ve Güney’deki federal kalelerin çoğu teker teker ayrılıkçıların eline geçti. Washington’da yeni bir uzlaşma sağlama çabaları sonuç getirmedi.

4 Şubat 1861’de, Lincoln göreve başlamadan bir ay önce altı Güney eyaleti (Güney Carolina, Georgia, Alabama, Florida, Missouri ve Louisiana) Alabama’daki Montgomery kentine temsilciler yollayarak burada bağımsız bir hükümet oluşturdular. Texas da bir süre sonra bunlara katıldı. Amerika Konfedere Devletleri adını alan yeni hükümet kendi parasını çıkardı, vergi topladı, bayrağını açtı. Mayıs 1861’de Virginia da Birlik’ten ayrıldı. Konfederasyon askerlerinin 12 Nisan 1861’de Charleşton’da Birlik gemilerine ateş açmalarıyla İç Savaş başladı.

İç Savaş Kuzey’in zaferiyle sonuçlandı. Kuzey’in zaferinde, deniz gücünün, sınai ve mali kaynaklarının üstünlüğünün yanı sıra Lincoln’ın başarılı önderliğinin büyük payı oldu. Öte yandan Konfederasyon’un ulaştırma güçlükleri, malzeme sıkıntısı ve siyasal önderlerin etkisiz kalması Kuzey’in zaferine katkıda bulundu.

kaynak: Ana Britannica
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 11 Ekim 2016 23:39
Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
1 Mayıs 2006       Mesaj #7
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi

YENİDEN İNŞA VE YENİ GÜNEY, 1865-1900.


Abraham Lincoln dönemi.

Ad:  Abraham Lincoln.jpg
Gösterim: 1439
Boyut:  23.0 KB

İç Savaş’ın başında Kuzeylilerin amacı, Birlik’i korumaktı. Çarpışmalar ilerledikçe Lincoln, askeri zaferin kazanılması için kölelerin de özgürlüklerine kavuşturulmaları gerektiğine inanmaya başladı ve Eylül 1862’de ilk Özgürlük Bildirgesi’ni ilan etti. Kölelerin kurtarılması, Cumhuriyetçi Parti’nin ikinci bir savaş amacı haline geldi. Partinin radikal üyeleri özgürleştirilecek kölelere yurttaşlık haklan ve siyasal haklar verilmedikçe özgürleştirmenin bir işe yaramayacağını düşünüyorlardı. Onlar için bütün yurttaşların yasalar önünde eşitliğinin sağlanması üçüncü bir savaş amacıydı. Yeniden İnşa döneminin tartışmaları bu noktalar üzerinde oldu.

Lincoln pragmatik ve esnek bir yaklaşımla Güneylilerin, yenildikleri takdirde yalnızca Birlik’e bağlılık yemini etmelerini ve kölelerini serbest bırakmalarını istiyordu. Güney eyaletleri teslim olunca buralara, düzenin yeniden sağlanmasını gözetmek için askeri valiler atandı. Bunlardan en güçlüsü Andrew Johnson’du, Johnson Tennessee’de Birlik’e bağlı bir yönetim kurmadaki başarısından ötürü 1864 seçimlerinde Cumhuriyetçilerin başkan yardımcısı adayı seçildi. Lincoln Aralık 1863’te Güney eyaletlerinin düzenli bir biçimde yeniden inşası için genel bir plan önerdi. Anayasanın ve Birlik’in tanınmasına ve 1860 seçimlerine katılan seçmenlerin en az yüzde 10’u tarafından desteklenmesi halinde kölelerin serbest bırakılmasına söz verecek her yönetimi tanımaya hazırdı. Bu plan uyarınca Arkansas ve Tennessee’de Birlik’e bağlı hükümetler kuruldu. Bu hükümetler Birlik’e yeniden alınmak için başvurdu.

Radikal Cumhuriyetçiler, Güney’in toplumsal sisteminde pek az değişiklik öngören ve Güney eyaletlerinde iktidarı yeniden, Birlik’ten ayrılmanın sorumlularına bırakan bu planı yetersiz buldular. Radikaller yeniden inşa için kendi planlarını açıkladılar. Bu planı içeren Wade-Davis Yasası Kongre’de 2 Temmuz 1864’te kabul edildi. Önerileri sert ve katı bulan Lincoln planı veto etti. Bu konuda Lincoln’la Kongre üyeleri arasında bir anlaşmazlık çıktı.

Ad:  Andrew Johnson.jpg
Gösterim: 1191
Boyut:  23.0 KB

Andrew Johnson dönemi.


Lincoln’ın Nisan 1865’te öldürülmesi üzerine başkan olan Andrew Johnson’un yeniden inşa sürecinde Kongre’yle daha uyumlu bir biçimde çalışacağı sanılıyordu. Radikallerin Johnson’a olan güvenleri zamanla boşa çıktı. Her şeyden önce başkanın kendisi bir Güneyliydi. Johnson Demokrattı ve eski partisinin canlandırılmasını 1868 seçimlerinde yeniden seçilmesinin yolu olarak görüyordu. Daha da önemlisi, Güneylilerin Siyahlara ilişkin görüşlerini paylaşmaktaydı. 29 Mayıs 1865’te birçok Konfederasyon üyesi için af çıkarıp Kuzey Carolına’nın geçici valisine eyaleti yeniden düzenleme yetkisi verince asıl politikası açıklık kazandı. Kısa süre sonra Konfederasyon’un öbür eyaletleri için de benzer kararlar aldı. Her eyalette seçimle birer kurucu meclis oluşturulacak ve bu meclis ABD Anayasası’na bağlılık yemini edecekti. Bu meclislerin, köleliğe son veren Anayasa’nın 13. Ek Maddesi’ni de kabul etmesi bekleniyordu. Ama başkan, Güney eyaletlerinden Siyahlara özgürlük verilmesini istememişti.

“Siyah Yasaları”.


Güneyli beyazlar, yönetimlerini yeniden kurabilmek için geleneksel siyasal önderlere bel bağladılar. Güney eyaletlerinde kurulan yeni rejimler İç Savaş’tan önceki yönetimlere benzemeye başladı. Kölelik kaldırıldı, ama Güney’deki her eyalet, özgürlüğe kavuşturulan Siyahların hak ve ayrıcalıklarını düzenleyen “Siyah Yasaları”nı kabul etti. Eyaletten eyalete değişen bu yasalar, Siyahları ikinci sınıf ve bağımlı yurttaşlar olarak kabul ediyordu. Siyahların toprak edinme hakları sınırlanmıştı; silah taşlamıyorlardı ve işledikleri suçlardan ötürü zorunlu çalışmaya zorlanabilirlerdi. Güney’deki rejimler, Siyahların haklarını korumaya niyetli olmadıklarını göstermişti. Memphis (Mayıs 1866) ve New Orleans (Temmuz 1866) ayaklanmalarında Siyahlar acımasızca öldürüldü.

Medeni Haklar Yasaları.


Bu gelişmeleri izleyen Kuzeyli Cumhuriyetçiler kaçınılmaz olarak başkanla çatışma içine girdiler. Kongre, Özgür Siyahlar Dairesi’nin görev süresini uzatarak Siyahların haklarını korumaya çalıştı. Johnson bu konuyla ilgili yasayı veto etti. Siyahların temel medeni haklarını güvence altına almayı amaçlayan bir başka yasa da aynı biçimde veto edildi. Başkan Cumhuriyetçi Parti önderlerini hainlikle suçladı. Cumhuriyetçiler Güney’in yeniden düzenlenmesi için kendi planlarını ortaya koymaya çalıştılar. Bu amaçla, renk farkı gözetmeksizin bütün yurttaşların temel haklarını güvence altına alan Anayasa’nın 14. Ek Maddesi hazırlandı.

Başkan, Kuzeyli Demokratlar ve Güneyli Beyazlar Cumhuriyetçilerin yeniden inşa planını reddettiler. Johnson, Ağustos 1866’da Philadelphia’da toplanan Ulusal Birlik Kongresi’nde kendi siyasal partisini örgütlemeye çalıştı. Kendi politikasını Cumhuriyetçi liderlere karşı savunmak için ağustos ve eylül aylarında Kuzey ve Batı kentlerini dolaştı. Başkanın isteği üzerine Tennessee dışındaki bütün Güney eyaletleri 14. Ek Madde’yi reddetti. Sonbahar seçimlerinden zaferle çıkan Cumhuriyetçiler 1866-67 döneminde Güney eyaletleri için ikinci bir yeniden inşa programı hazırladılar. Radikal ve ılımlı Cumhuriyetçiler arasındaki uzun tartışmalardan sonra 1867’de, Birinci Yeniden inşa Yasası üzerinde uzlaşmaya varıldı. Bu düzenleme, Johnson’un Güney’de kurduğu rejimleri ortadan kaldırdı. Eski Konfederasyon eyaletlerini yeniden askeri denetim altına soktu. Yeni eyalet meclislerinin oluşturulması için seçimlere gidildi.

Bu meclislerin kabul edecekleri anayasaların Siyahların oy hakkını tanıması ve eski Konfederasyon önderlerini devlet görevlerinden yasaklaması hükme bağlandı. Buna uygun olarak, Birlik’e önceden kabul edilmiş olan Tennessee dışındaki bütün Konfederasyon eyaletlerinde yeni hükümetler kuruldu. Temmuz 1868’de bu eyaletlerin temsilcileri Federal Kongre’ye kabul edildi. Temmuz 1870’te de hâlâ Birlik’in dışında bulunan Güney eyaletleri yeniden örgütlenip Birlik’e alındı. Kongre’deki Cumhuriyetçiler, Başkan Johnson’un yeniden inşa yasalarını uygulayacağına inanmıyorlardı. Bu yüzden başkanın ordu üzerindeki denetimini sınırladılar. Johnson Güney’e yönelik radikal yasaların uygulanmasını engellemeyi sürdürdü. Cumhuriyetçiler başkanın görevden alınması için yargılanmasını istediler. Bu istek Temsilciler Meclisi’nde kabul edildi. Uzun süren bir yargılamanın sonunda Senato bir oy farkla Johnson hakkında beraat kararı verdi.

Ulysses S. Grant dönemi, 1869-77.

Ad:  Ulysses S. Grant.jpg
Gösterim: 1150
Boyut:  24.4 KB

Başkan Grant’in iki dönemlik yönetimi sırasında Cumhuriyetçilerin gücü giderek azaldı. Grant silik bir politikacıydı. Yardımcılarının dürüst sayılamayacak davranışları iktidarına gölge düşürdü. Grant onları sadakatle savundu. Öte yandan, Kuzeyliler yeniden inşa sorunlarıyla uğraşmaktan yorulmuş, Güney’de sık sık federal askerlerin kullanılmasını gerektiren şiddet olaylarından bıkmışlardı. Radikallerin Güney’e çekidüzen verme çabaları gittikçe daha başarısız oluyordu. 1870’te kabul edilen ve oy hakkının ırk ölçütüyle sınırlanmasını yasaklayan 15. Ek Madde ve buna benzer yasalar Güney’de pek az etkili oldu.

AMERİKAN TOPLUMUNUN DÖNÜŞÜMÜ, 1865-1900.


Nüfus artışı.


ABD ana topraklarının nüfusu 1880’de 50 milyonun biraz üzerindeydi. 1900’de ise 76 milyona yaklaşmıştı. Nüfus 20 yılda yüzde 50 oranında artmıştı. 1880-1900 arasında ülkeye 9 milyondan fazla göçmenin gelmesine karşın bu dönemin nüfus artış hızı, 19. yüzyılın öbür dönemlerininkinden daha düşüktü. Ayrıca nüfus artış hızı bütün bölgelerde aynı değildi. Nüfus New England’ın kuzey bölümünde yüzde 10 oranında, Uzakbatı’da ise yüzde 125’in üzerinde artmıştı.

Yüzyılın son 20 yılında ABD’ye gelen 9 milyon göçmen, o zamana değin gelen göçmen dalgalarının en büyüğünü oluşturuyordu. 1895’e değin göçmenler hep Kuzey ve Batı Avrupa’dan gelmişti. 1896’dan sonra gelenlerin çoğunluğu ise Güney ve Doğu Avrupa’dandı. Yeni gelen göçmenlerin Amerikan toplumu tarafından özümleneme- yeceğinden korkulmaya başlamıştı.

1880’de Amerikan nüfusunun yüzde 22’si Mississippi’nin batısında yaşıyordu. 1900’de bu oran yüzde 27’ye çıktı. Batı’nın gelişmesiyle Birük’e yeni eyaletler eklendi. Nebraska 1867’de, Colorado 1876’da, Kuzey ve Güney Dakota, Washington ve Montana 1889’da, Wyoming ve Idaho 1890’da, Utah 1896’da eyalet oldu. 1900’e gelindiğinde eyalet olmayı bekleyen yalnızca Oklahoma, Arizona ve New Mexico toprakları kalmıştı.

Nüfus Sayım Dairesi 1890’da, yerleşimin en Batı’daki sınırını belirlemek için artık kesintisiz bir çizginin çizilemeyeceğini gördü. Nüfusun sürekli olarak Batı’ya akmasıyla birlikte, kentsel alanların gelişmesi de hız kazandı. Amerikalıların kırsal kesimden kentlere göçü, geleceğin gelişmelerini daha kolay öngörülebilir hale getirdi. 1880’de Amerikan halkının yüzde 28’i “kentsel” sayılan alanlarda yaşıyordu. Bu oran 1900’de yüzde 40’a çıktı.

Batı.


California’da altın bulunmasından 30 yıl sonra Uzakbatı’nın bütün eyaletlerinde ve topraklarında altın ve gümüş bulunmuş durumdaydı. Her yeni bulunan altın ya da gümüş yatağı maden arayıcılarının gereksinim ve beğenisine yanıt veren bir kentin kurulmasına yol açıyordu. Maden yatağının toprak yüzeyine yakın olduğu durumlarda madenciler bu yeraltı zenginliğini kısa sürede tüketip arkalarında hayalet bir kent bırakarak başka yerlere gidiyorlardı. Damarların derinde olduğu durumlarda, gerekli makineleri satın alabilecek sermayeye sahip olan iş grupları kente geliyor ve maden kenti yerel bir sanayi merkezi olarak belirli bir istikrar kazanıyordu. Bu kentlerden bazıları ise, çevredeki tarım bölgelerinin ticari merkezleri haline gelmeyi başarıyordu.

İç Savaş’ı izleyen yıllarda Kuzey eyaletlerinde et fiyatları çok yüksekti. Texas ovalarında ise milyonlarca başıboş sığır vardı. Bu elverişli durum, hemen hiç sermaye gerektirmeyen sığırcılığın gelişmesine yol açtı. Demiryolunun 1867’de Kansas’taki Abilene’ye ulaşması taşımacılık sorununu da önemli ölçüde çözdü. 1880’lerde büyük bir gelişme gösteren sığırcılık 1886-87 kışının çok sert geçmesiyle önemli bir darbe yedi. Sonraki yıllarda Uzakbatı’da sığır çiftlikleri kuruldu. Batı eyaletlerini Chicago ve Büyük Okyanus kıyılarına bağlayan demiryollarının kurulmasıyla sığırcılık yeniden canlandı.

Demiryolu ağının genişlemesi.


Kongre 1862’de Mississippi Vadisini Büyük Okyanus kıyısına bağlayacak iki demiryolu hattının yapımına izin verdi. Bunlardan biri Iowa’daki Council Bluffs’dan batıya gidecek olan Union Pacific, öteki ise California’ daki Sacramento kentinden doğuya uzanacak olan Central Pacific demiryoluydu. Demiryollarının bir an önce tamamlanması için Kongre toprak bağışı ve kredi gibi desteklerde bulundu. İki demiryolu 10 Mayıs 1869’da Utah’da, Promontory Point’te törenle birleştirildi.

Bu sıralarda Batı’ya giden başka demiryollarının yapımına da başlanmıştı. Ne var ki, 1873’te yaşanan panik ve onu izleyen bunalım, inşaatların yavaşlamasına ve durmasına yol açtı. 1877’de ekonomik durumun düzelmesiyle demiryolu yapımına yeniden başlandı. Ortabatı’yı Büyük Okyanus kıyısına bağlayan demiryolları, demiryolu yapımcılarının İç Savaş’ı izleyen 25 yıl içindeki en büyük başarılarıydı. Ulusal ekonomi için bunun kadar önemli olan bir başka gelişme, Güney eyaletlerinin de demiryolu ağıyla donatılması ve Mississippi’nin batısında bulunan önemli merkezlerin demiryoluyla Chicago’ya bağlanması oldu.

Yerli politikası.


Batı’da geniş toprak parçaları yasayla Yerli kabilelerinin kullanımına ayrıldı. Ama 1870’te sınırın zorlanması ve Yerlilerle yapılan bir dizi savaş hükümetin Yerli politikası üzerinde ciddi sorular doğurdu. Yerli Dairesi’nin doğrudan kabilelerle ilgilenmekle görevli birçok yetkilisi gevşek bir tutum içindeydi; dairenin görevlilerinden bir bölümü de yozlaşmıştı. Batıkların çoğu ve ordudaki bazı subaylar Yerli sorununa en iyi çözümün, onları beyazların istedikleri topraklardan sürmek olduğunu düşünüyorlardı.

İç Savaş’tan hemen sonraki yıllarda reformcular Yerlilerin Amerikan toplumu içinde bütünüyle özümlenmesini sağlayacak programların kabulü için çalıştılar. 1869’da Başkan Grant’i ve Kongre’yi siyasal nitelik taşımayan, hükümetle Yerliler arasındaki ilişkilerin yürütülmesini denetleyecek bir Yerli Komisyonu kurulmasına razı ettiler. Ama komisyon, güçlü bir muhalefetle karşılaştı. Bunun üzerine reform yanlıları, çiftçi olarak yerleşik düzene geçmeye hazır durumdaki Yerli kabilelerine aile başına belirli miktarda toprak dağıtılmasını önerdiler. Kongre 1887’de başkana, her Yerli aileye 65 ha toprak verme yetkisi tanıyan Dawes Yasası’m kabul etti. Toprak bağışıyla birlikte Yerlilere Amerikan yurttaşlığı da verilmiş olacaktı.

Sanayinin büyümesi.


ABD 1870’lerin ortalarındaki uzun bir bunalımın ardından 1878’de yeniden refah dönemine girdi. Bundan sonraki 20 yıl içinde sanayi üretiminin hacmi, bu kesimde çalışan işçilerin ve imalat yerlerinin sayısı iki katından fazla arttı. Sanayideki büyümenin daha anlamlı bir göstergesi, mamul maddelerin 1879’da 5 milyar 400 milyon dolardan 1899’da 13 milyar dolara yükselen yıllık toplam değeriydi. Sanayi ekonomisinin belkemiği olan demir-çelik sanayisinin gelişmesi daha da çarpıcı oldu. 1880- 1900 arasında ABD’nin yıllık çelik üretimi 1 milyon 400 bin tondan 11 milyon tona ulaştı. ABD 19. yüzyıl sona ermeden demir-çelik üretiminde İngiltere’yi geride bıraktı ve dünya pik demir üretiminin dörtte birini karşılar hale geldi. Sanayi etkinliklerindeki bu patlama birçok etkenin bir araya gelmesiyle gerçekleşti. Amerika’nın batısındaki kaynakların, madenlerin ve kerestenin işletilmeye başlaması, daha iyi bir ulaşım sistemine olan talebi körükledi. Altın ve gümüş madenleri doğudaki yatırımlar için sermaye oluşturdu. Demiryollarının yapımı çelik raya gereksinimi artırarak çelik sanayisinin gelişmesindeki en önemli etkenlerden biri oldu.

Teknolojik ilerleme, örneğin çelik üretiminde Bessemer ve açık fırın yöntemlerinin kullanılmaya başlaması, daha ucuza daha iyi ürün elde edilmesini sağladı. Telefon, daktilo, linotip, fonograf, elektrik ampulü, yazarkasa, havalı fren, buzdolabı, otomobil gibi bir dizi yeni buluş yeni sanayilerin temelini oluştururken işlerin yürütülmesini kolaylaştırdı. Sanayide, evlerin ısıtılmasında ve aydınlanmada petrol ürünleri kullanılmaya başladı. İş örgütlenmesinde holdinglerin gelişmesi, işletmelerin geniş boyutlu yeni mali olanaklar elde etmesini sağladı, büyük bölümü Avrupalı yatırımcılara ait yeni sermayeyi iş alanlarına çekti. Bütün bu sanayi etkinliği ABD’de yeni önder tabakayı temsil eden enerjik bir girişimciler grubunca yönlendiriliyordu. Petrol alanında John D. Rockefeller, çelikte Andrew Carnegie, demiryollarında Cornelius Vanderbilt, Leland Stanford, Collis P. Huntington, Henry Willard ve James J. Hill gibi adlar bunlar arasında en çok bilinenlerden bazılarıdır.

Sanayinin yaygınlaşması.


Bu dönemin bir başka önemli gelişmesi, sanayinin coğrafi olarak geniş alanlara yayılmasıdır. Massa- chusetts’ten Pennsylvania’ya kadar Doğu kıyısı hâlâ ABD’nin en yoğun biçimde sanayileşmiş bölgesiydi. Ama Büyük Göller çevresindeki eyaletlerde ve Güney’in bazı bölümlerinde de imalat sanayisi gözle görülür ölçüde gelişmişti.
Çelik sanayisinin geçirdiği evrim bu yeni yayılmanın biçimini örneklemektedir. Demir-çelik sanayisinin üçte ikisi Pennsylvania’nın batısıyla Ohio’nun doğusunda yoğunlaşmış durumdaydı. Ama 1880’den sonra Tennessee’de, Alabama’nın ve Minnesota’nın kuzeyinde demir madenleri işletilmeye başladı. Bunu, demir-çelik sanayisinin Chicago bölgesine yayılması, Alabama’nın kuzeyinde ve Tennessee’de çelik fırınlarının kurulması izledi.

Ortabatı’daki imalat sanayisinin büyük bölümü tarımla ilişkili işletmelerden oluşuyordu ve 1860’tan önce kurulmuş olan sanayilerin devamı niteliğindeydi. Et paketleme sanayisi, ürünlerinin değeri bakımından ülkedeki en büyük sanayi dallarından biri haline gelmiş ve daha çok Chicago’da toplanmıştı. Öbür önemli dallar un, bira, tarım araçları ve orman ürünleri sanayileriydi.

Güney’deki sanayileşmeye dokumacılık öncülük etti. Pamuklu dokuma tezgâhlan yeni Güney’in simgesi haline gelmişti. Dokuma tezgâhlan ve dokumacılık merkezleri Virginia’dan Alabama’ya kadar her yeri kapladı. Daha az bilinmekle birlikte, Güney’de keresteciliğin gelişimi de dikkat çekiciydi. Yüzyılın sonunda Güney, yıllık ülke üretiminin üçte birini karşılayarak kereste üretiminde ön sıraya geçti.

Sanayide birleşmeler.


Sanayinin yaygınlaşması ABD’nin bir sanayi toplumu olma yolundaki gelişmesinin bir parçasıydı. Birbirine rakip firmaların bütün sanayiyi denetim altına alabilecek geniş birimler halinde birleşmesi daha da dikkat çekici bir olguydu. 1882’de John D. Rockefeller ve ortakları, Ohio yasalarına göre Standard Oil Trust’ı kurdular. Bu olay, dikkatleri birleşme hareketi üzerinde topladı. Tröst, sanayide yeni bir örgütlenme türüydü. Küçük bir mütevelli heyetinin üyeleri ellerinde tuttukları hisselerle, yani oy haklarıyla, denetimleri altındaki şirketlerin rekabetini önleyebiliyordu. Tröstler tekellerin oluşmasının aracı durumuna geldi. 1890’da viski, kurşun, pamukyağı ve tuzda tekeller ortaya çıkmıştı.

Ohio mahkemeleri 1892’de tröstün, eyaletin tekellere karşı olan yasalarını çiğnediğine karar verdi. Bunun üzerine Standard Oil, daha uygun olan New Jersey yasalarına göre, holding biçiminde yeniden kuruldu. Holding örgütlenmesi ya da doğrudan birleşmeler, tekellerin kurulabilmesi için en çok başvurulan yollar haline geldi. O dönemdeki en ünlü birleşmeler, American Tobacco Company (1890) ile American Sugar Refining Company’nin (1891) kurulmasıyla sonuçlananlardır.

Dış ticaret.


İhracatın değeriyle ölçüldüğünde ABD’nin dış ticareti, sanayinin gelişmesiyle atbaşı gidiyordu. Daha düşük bir oranda olmakla birlikte ithalat da değer olarak arttı. ABD ihraç mallarının büyük bölümünü tarım ürünleri oluşturuyordu. Pamuk, buğday, un ve et ürünleri ihraç kalemleri arasında birinciydi. Ülke dışına satılan tarım dışı ürünlerin en önemlisi petroldü, ama yüzyılın sonlarına doğru makine ihracatı da giderek önem kazandı. Dış ticaretteki büyümeye karşın ABD ticaret filosunun durumu kötüydü. Amerikan bandıralı gemilerin toplam tonajı değişmeden kalırken dış ticaret filosunun payı çarpıcı bir biçimde azalmıştı. 1900’de Amerikan ihraç ürünlerinin yalnızca yüzde 10’u Amerikan gemileriyle taşınmaktaydı.

Sendikaların kurulması.


Sanayideki gelişmeyle birlikte işverenlerle işçiler arasındaki gerginlikler artmış, ABD’de ilk kez ulusal işçi sendikaları kurulmuştu. Etkisi ve üye sayısı bakımından yerel ölçeğin ötesine geçen ilk işçi örgütlenmesi 1869’da kurulan Knights of Labor’dı. Sendika bütün üretici grupların çıkarlarının birliğine inanıyor ve yalnız işçileri değil, üretici olarak nitelenebilecek herkesi kuruluşun bünyesine almaya çalışıyordu. 1873-78 ekonomik bunalımı sırasında işçilerin karşılaştığı zor yaşam koşulları ve Başkan Rutherford B. Hayes’in gönderdiği federal askerler tarafından bastırılan ülke çapındaki bir demiryolu grevinin başarısızlığı, kuruluş içinde büyük hoşnutsuzluk yarattı. Knights of Labor ülke çapındaki üye sayısının 700 bini bulduğu 1885’te etkisinin doruk noktasına ulaştı.

Aynı yıl üç demiryolu şirketine karşı düzenlenen grev, önemli bir kamuoyu desteği sağladığı gibi, ücretlerin azaltılmasını önlemeyi de başardı. Gene aynı yıl Kongre işçilerin artan gücü karşısında sendika isteklerine uyarak belirli bir işverenle sözleşme imzalamış olan göçmenlerin ülkeye girmesini yasakladı. 1886’da 600 bin işçiyi kapsayan yaklaşık 1.600 grev yapıldı. Bu grevlerin yarısı 1 Mayıs nedeniyle düzenlendi. İşçilerin başlıca talebi 8 saatlik işgünüydü. Sendikalara en büyük darbe, onların doğrudan karışmadığı bir olay yüzünden geldi. 1886’da 1 Mayıs nedeniyle yapılan grevlerden biri Chicago’da McCormick Harvesting Machine Company’ye karşı düzenlenmişti. Grev gözcülerinin oluşturduğu hatta çatışma çıktı ve polisin müdahalesi sırasında birkaç grevci yaralandı. Sendika önderleri, 4 Mayıs akşamı için Haymarket Meydanı’nda bir protesto mitingi çağrısında bulundu. Ne var ki miting dağılmak üzereyken bir grup anarşist kontrolü eline geçirerek kışkırtıcı konuşmalar yapmaya başladı. Polis olaya müdahale etti. Bu arada patlayan bir bomba yedi polisin ölümüne, birçok kişinin de yaralanmasına yol açtı. Anarşistlerden sekizi yakalanıp yargılandı ve adam öldürmek suçundan tutuklandı. Dördü idam edildi, biri intihar etti. Öteki üçü ise 1893’te Vali John P. Altgeld tarafından affedildi.

Kamuoyu, Haymarket olayından işçi örgütlerini sorumlu tutma eğilimindeydi. Sendikaların etkinliğinin şiddet doğuracağına inanılıyordu. Knights of Labor 1886’da yitirdiği konuma bir daha gelemedi. İşçi örgütlenmesi de yüzyılın sonuna değin kamuoyunun yakınlığını kazanamadı. Ama sendikalar etkinliklerini sürdürdü; 1889’dan yüzyılın sonuna değin her yıl en az 1.000 grev düzenlendi.

Knights of Labor’ın gücü azalırken, sendika hareketinin önderliği Amerikan İşçi Federasyonu’nun (AFL) eline geçti. 1881’de kurulan ve 1886’da yeniden düzenlenen örgüt, yerel sendikaların ve zanaatçı birliklerinin oluşturduğu gevşek bir federasyondu. AFL, Knights of Labor’la birkaç yıl işbirliği yaptı. Ama temel örgütlenme ve anlayış farklılıkları bu işbirliğini güçleştiriyordu. AFL yalnız vasıflı işçilere sesleniyordu ve hedefleri üyelerinin iş saatleri, ücretler, çalışma koşulları ve sendikalarının tanınması gibi en temel kaygılarına ilişkindi. Grev ve boykot gibi ekonomik silahları kullanan AFL, yerel seçimler ve eyalet seçimleri dışında siyasal etkinliklere katılmaktan kaçınıyordu. AFL’dekf en etkili kişi, New Yorklu bir puro üreticisi olan ve 1886’dan 1924’te ölümüne değin federasyonun başkanlığını yapan Samuel Gompers’dı.

Ulusal politika.


19. yüzyılın son çeyreğinde Amerikan yaşamına egemen olan güçler siyasal değil ekonomikti. Bunun göstergesi, siyasal önderlerin etkisizliği ve siyaset alanında derin ayrılıklara yol açan sorunların bulunmayışıydı. Renkli siyasal kişilikler vardı, ama bunlar belirli bir siyasal programın sözcüsü olmaktan çok kişisel bir temelde taraftar kazanıyorlardı. Bu dönemde hiçbir başkan partisinin gerçek önderi olmadığı gibi Grover Cleveland dışında hiçbiri böyle bir statüyü istemedi. Woodrow Wilson ve James Bryce gibi gözlemciler, ABD’ de büyük adamların başkan olamadıkları sonucuna vardılar. Gerçekten her iki parti de düşmanı az olan “uygun” kişileri başkan adayı olarak gösteriyordu. Gerçek liderliğin Beyaz Saray’da temsil edilmemesi yüzünden kamu politikaları büyük ölçüde Kongre’de belirleniyordu. Dolayısıyla kamu politikası, Kongre önderlerinin uzlaşması sonucu oluşuyordu.

Ad:  Rutherford B. Hayes.jpg
Gösterim: 1111
Boyut:  18.6 KB
Rutherford B. Hayes başkanlığı sırasında (1877-81), seçimden önce Güneylilere verdiği sözleri tuttu. Güney’de bulunan federal birlikleri geri çekti ve Tennesseeli eski bir senatörü kabinesine aldı. Hayes, böylelikle Güneyli muhafazakârların gelecekte Cumhuriyetçi Parti’yi destekleyeceğini umuyordu. Ama Güneylilerin temel kaygısı beyazların üstünlüğünü sürdürmekti. Bunun için de Demokrat Parti’nin Güney’deki siyasal tekelinin gerekliliğine inanıyorlardı. Sonuç olarak, Hayes’in politikası Cumhuriyetçi Parti’nin Güney’de güçlenmesi yerine silinmesine yol açtı.

1880 başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçi Parti’den Ohiolu Kongre üyesi James A. Garfield kazandı. Garfield göreve başladıktan kısa bir süre sonra, 2 Temmuz 1881’de Washington’da vuruldu. Bir süre sonra da (19 Eylül’de) öldü. Yerine Başkan Yardımcısı Chester A. Arthur geçti.

Demokratların adayı, New York valisi Grover Cleveland 1884 seçimlerinde başkan seçildi. Cleveland, Buchanan’dan sonra, 25 yıldır başkanlığı kazanan ilk Demokrattı. Aldığı oyların üçte ikisinden çoğu Güney ya da sınır eyaletlerinden geldi. Güney için ulusal politikada söz sahibi olma umudu yeniden belirdi.
Ad:  Grover Cleveland.jpg
Gösterim: 1171
Boyut:  27.3 KB


Cleveland para politikasına ilişkin her konuda muhafazakârdı. Kamu fonlarının gelişigüzel harcanmasına kesinlikle karşıydı. Kongre’den geçen özel yasa tasarılarının büyük bir çoğunluğunu araştırdı ve bu tür özel yasaların yürürlüğe girmesini önlemek için veto hakkını kullanan ilk ABD başkanı oldu.
Demiryollarının ülke ekonomisi için yaşamsal bir önemi vardı. Ama birçok bölgede tek bir şirket, demiryolu taşımacılığı tekelini elinde bulundurduğundan ayrımcı ve adaletsiz bir politika benimseyebiliyordu. Batı’nın tarım örgütleriyle Doğu’nun etkili işadamları demiryollarının bu politikası karşısında birleştiler. Bu güçlü ittifak her iki siyasal partiyi demiryolları konusunu 1884 seçim programlarına almaya ve Kongre’yi de 1887’de Eyaletlerarası Ticaret Yasası’m çıkarmaya yöneltti.

Demiryolu taşımacılığında adaletsiz ayrımcılığı önlemek üzere tasarlanan bu yasa, belli hatlarda sefer yapıp kârı paylaşmayı, kısa mesafeler için uzun mesafelerden daha fazla ücret alınmasını ydsakladı ve denetimin sağlanması için Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu’nu (ICC) kurdu. Komisyonun kararları federal mahkemelerin denetimine tabiydi. Komisyon umulduğu kadar etkili olamadı, ama yasanın kendisi günün ekonomik sorunlarıyla ancak federal hükümetin baş edebileceğini gösterdi.
1888 seçimlerini Cumhuriyetçilerin adayı Benjamin Harrison kazandı. Cumhuriyetçiler ayrıca Kongremin her iki bölümünde de çoğunluğu ellerine geçirdiler. Temsilciler Meclisi başkanı Thomas B. Reed’in demir yumruklu yönetimi sayesinde Cumuriyetçiler 1890’da üç önemli yasa çıkardılar.

Bu yasaların ilki eyaletler arasında ya da yabancı ülkelerle ticareti sınırlayan her türlü düzenlemeyi yasadışı sayan Sherman Antitröst Yasası’ydı. Yasa sanayi kesiminde tekellerin gelişmesi karşısında kamuoyunun duyduğu tepkiyi dile getiriyordu. Yasa ilk kez 1894’de grevdeki bir demiryolu işçi sendikasına karşı kullanıldı. Ama yasanın tekellerin büyümesini durduracağını bekleyenler için sonuç hayal kırıcı oldu. Gene de yasanın Eyaletlerarası Ticaret Yasası’ndan hemen üç yıl sonra kabul edilmiş olması, kamuoyunun sanayi devlerine karşı etkili düzenlemeler için eyalet merkezlerinden çok Washington’a umut bağladığını gösteriyordu.

Kongre’nin Antitröst Yasası’m kabul etmesinden sonra iki hafta geçmeden Sherman Gümüş Alımı Yasası çıkarıldı. Bu yasa hâzinenin her ay piyasa fiyatı üzerinden 130.000 kg gümüş satın almasını öngörüyordu. Yasa, gümüş fiyatlarındaki düşüş karşısında telaşa kapılan maden sahiplerinin ve her zaman enflasyoncu önlemlerden yana olan Batılı çiftçilerin baskılarının bir sonucuydu.
Hükümetin gümüş satın almasını öngören düzenleme birçok Cumhuriyetçi önderin hoşuna gitmemişti. Ne var ki Cumhuriyetçiler, kendi istedikleri bir başka yasanın kabul edilmesi için Batıkların oylarını sağlamak amacıyla bu yasaya razı olmuşlardı. Cumhuriyetçilerin istedikleri yasa, koruyucu gümrük tarifelerinin yükseltilmesine ilişkindi. McKinley Tarife Yasası Ekim 1890’da kabul edildi. Bazı tarım ürünlerini koruma listesine alan yasa, çiftçilere seslenmeyi amaçlıyordu. Ama McKinley Yasası tarım ürünlerinin fiyatlarındaki düşüşü durduramazken, çiftçilerin satın aldığı birçok malın fiyatlarında ani artışlara yol açtı. Batı’nm ve Güney’in tarımsal kesimlerindeki hoşnutsuzluğu daha da tırmandıran tarife yasası seçim kampanyasının en önemli konusu haline geldi ve Cumhuriyetçilerin büyük bir yenilgi alması sonucunu doğurdu.

McKinley Yasası’nm doğurduğu tepki ve Batı’da Cumhuriyetçilere duyulan kızgınlık Demokratların adayı Cleveland’ın işine yaradı. Cleveland ikinci kez başkan seçildi (1892). Mart 1893’te Cleveland göreve başladığında ülke bir mali paniğin eşiğindeydi. Mississippi’nin batısında altı yıldır süren durgunluk, McKinley Yasası’nın kabulünden sonra dış ticarette görülen azalma ve özel borçların ağır yükü bunalımın etkenleri arasındaydı. Federal hâzinedeki altın stoklarının belirlenmiş en alt sınırın altına inmesinin psikolojik etkisi de büyük oldu. Yatırımcılar altına hücum etti; bankalar baskı altında kaldı; birçok işyeri ve mali kuruluş iflas etti. Fiyatlar düştü, çalıştırılan işçi sayısı azaltıldı ve ülke üç yıl sürecek bir ekonomik bunalıma girdi. Cleveland 1893 yazında durumu görüşmek üzere Kongre’yi özel oturuma çağırdı. Kongre Sherman Gümüş Alımı Yasası’m kaldırdı.
1894 ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler Kongre’de çoğunluğu yeniden ele geçirdiler.

Başkanın Demokrat olması yüzünden ortaya çıkan siyasal açmaz yeni seçimlere değin sürdü. 1896 seçimlerinde başkan seçilen Ohio valisi, Cumhuriyetçi William McKinley Mart 1897’de göreve başlar başlamaz, tarifeleri gözden geçirmek üzere Kongre’yi özel oturuma çağırdı. Kongre, birçok malı serbest listeden silen ve genelde ithalat gümrüklerini o güne kadarki en yüksek düzeyine çıkaran Dingley Tarife Yasası’m çıkardı. Mart 1900’de Altın Standardı Yasası yürürlüğe kondu. Bu yasa, hâzinenin en az 150 milyon dolarlık altın rezervi bulundurmasını ve bu miktarı korumak için gerektiğinde tahvil çıkarmasını öngörüyordu. Bunalımın etkisi 1898’den sonra azaldı. Tarım ürünleri fiyatları ve tarım ürünleri ihracat hacmi düzenli olarak yükseldi. Sanayi kesiminde ise Antitröst Yasası’na karşın birleşmeler hızlandı.

AMERİKAN EMPERYALİZMİ.


İspanyol- Amerikarı Savaşı.

Ad:  İspanyol- Amerikarı Savaşı..jpg
Gösterim: 1155
Boyut:  48.0 KB

Askeri açıdan pek önem taşımayan İspanyol-Amerikan Savaşı’nın siyasal ve diplomatik sonuçları çok büyük oldu. Savaş, ABD’yi dünya siyaset sahnesine çıkardı ve yeni emperyalizm yoluna soktu. Aslında ülkenin misyonu ve kaderi ile ilgili daha savaştan önceki yıllarda ortaya konan görüşler, emperyalizme giden yolu zaten hazırlamıştı. 1890’lardan önce Amerikalıların çoğu Bağımsızlık Savaşı günlerinden kalma bir görüşü inatla savunuyordu: ABD, Avrupa sorunlarının dışında kalmalı ve dünyaya bir demokrasi ve barış örneği sunmalıydı. 1880’lerde ve 1890’larda yeni düşünceler bu tarihsel inancı sarstı. ABD, İç Savaş’tan beri süren ekonomik büyümesi sayesinde büyük bir güç haline gelmişti.

Birçok yazar, ABD’ırin artık bu gücüne yakışır biçimde hareket etmesini istiyordu. Deniz gücünün önemini savunanlar, ulusal güvenliğin ve büyüklüğün gelecekte, dünyanın her yerindeki deniz üsleriyle desteklenen büyük bir donanmayla sağlanabileceği kanısındaydı. 1890’larda Batı’da doğal sınırlara ulaşıldıktan sonra, artan nüfus ile tanm ve sanayi ürünleri için yeni çıkış alanları bulunması gerektiği düşünülüyordu. Sosyal Darvrinciler dünyanın vahşi bir orman olduğunu ve uluslararası çekişmeler içinde ancak güçlü ulusların varlıklarını sürdürebileceğini söylüyorlardı. Bunlardan başka idealistler ve dinsel önderler Amerikalıların görevinin “beyaz insanın yükünü üstlenmek”, üstün kültürlerini ve Hıristiyanlığı dünyanın geri halklarına götürmek olduğunu ileri sürüyorlardı.

ABD’yi savaş ve emperyalizm yoluna iten 1898 olaylarının gerisinde böyle bir ortam vardı. Kübalılar 1895’te İspanyol yönetimine karşı şiddetli bir ayaklanma başlatmışlardı. Ayaklanmanın nedeni, ABD’nin Küba’ dan yaptığı şeker ithalatını durdurmasının yol açtığı bunalımdı. İspanyollar ayaklanma karşısında baskıcı önlemler aldılar. ABD’ye sığınan Kübalılar, adadaki İspanyol vahşeti üzerine abartılı öyküler yaydılar. Bu öyküler Amerika’nın büyük basın organlarında yer aldı. Başkan Cleveland artan müdahale isteklerine karşı direndi.

15 Şubat 1898’de Amerika’ya ait “Maine” gemisi Havana limanında bir patlama sonucu batınca olaylar Başkan McKinley’nin denetleyemeyeceği bir noktaya geldi. İspanya, savaşı önlemek için ödün vermeye hazırdı, ama ABD’nin isteği doğrultusunda Kübadan çekilmeyi ve adanın bağımsızlığını tanımayı kabul etmedi. Nisan ortasında Kongre başkana, İspanyolların Küba’dan çıkarılması için silahlı kuvvetleri kullanma yetkisi verdi. Ispanya ile Amerika arasındaki çatışmalar, 12 Ağustos’ta Washington’da imzalanan bir ön barış antlaşmasıyla sona erdi. Görüşmelere ekim ayında Paris’te devam edildi. İspanya Küba’nın bağımsızlığını tanıdı ve Porto Riko’yu ABD’ye bıraktı. İş çevreleri, Manila’nın Uzakdoğu ticareti için kusursuz bir üs olabileceği umuduyla İspanya’nm Filipinler’in tamamını da ABD’ye bırakmasını istiyordu. McKinley İspanya’yı Filipinler’i 20 milyon dolara ABD’ye “satmaya” zorladı.

Oysa daha 1898 Paris Antlaşması imzalandığında, Filipinler’in ABD’ye katılmasına karşı tepkiler gündeme gelmişti. ABD’li antiemperyalistler uzak ve yabancı halklar üzerinde sağlanan egemenliğin, “kendi kaderini tayin” doğrultusundaki tüm Amerikan geleneklerini yıktığını savunuyorlar ve bunun doğrudan doğruya cumhuriyetin kendi dokusunu tehdit edebileceğini iddia ediyorlardı. McKinley’nin 1900’de yeniden seçilmesi, halkın emperyalizm isteklerini gösternliyordu. Amerikalılar denizaşırı bir imparatorluk kurmuş, ama aynı zamanda bu imparatorluğun tasfiye sürecini de başlatmışlardı. Kongre, savaş kararını alırken Küba’nın ABD tarafından ilhak edilmeyeceğini de karara bağlamıştı. 1903’te Küba kendisini fiilen ABD’nin bir protektorası haline getiren bir antlaşma imzalamaya zorlandı. 1898’de ilhak edilen Hawaii Adaları 1900’de federal hükümetin denetimi altındaki topraklar statüsüne getirildi. Porto Riko’ya sınırlı bir özyönetim tanındı. Adaya 1917’de federal hükümetin denetimine bağlı topraklar statüsü verildi; burada yaşayanlar ABD yurttaşı sayıldı ve özyönetim üzerindeki tek denetim ABD başkanmm atadığı valinin veto hakkıyla sınırlandı.
Filipinler Hükümet Yasası, 1902’de bu ülkeye sınırlı bir özyönetim, 1916’da da tam özyönetim verdi.

Uzakdoğu'da “açık kapı” politikası.


Amerikalıların isteksiz bir emperyalist politika izlemelerine karşın ABD 1898’den sonra Büyük Okyanusta önemli bir güç haline gelmişti. Amerikan işadamları, uçsuz bucaksız görünen Çin pazarı hakkında büyük umutlar besliyorlardı. Ne var ki 1890’larda İngiltere, Fransa, Rusya ve Japonya, Mançurya’dan Çin’in güney kesimlerine kadar uzanan bölgeyi aralarında nüfuz alanlarına ayırmıştı. ABD dışişleri bakanı John Hay, 6 Eylül 1899’da Çin’de çıkarı olan büyük güçlere ilk Açık Kapı notasını verdi. Notayla ABD, bütün bu güçlerin nüfuz alanları içindeki bütün uyruklara eşit ticaret ve yatırım olanakları tanınmasını istiyordu. Çin’de yabancıları hedef alan Boxer Ayaklanması’nın ardından 3 Temmuz 1900’de de, ikinci bir Açık Kapı notası ile, Çin’in siyasal ve toprak bütünlüğünü korumaya niyetli olduğunu açıkladı.

Bu açıklamalar fazla etkili olmadı, çünkü ABD açık kapı politikasını kuvvet yoluyla destekleyecek durumda değildi. Ama ABD hükümetleri, 1940’lara değin bu ilkeyi Uzakdoğu politikalarının temeli kabul ettiler. Başkan Theodore Roosevelt 1905 Rus-Japon Savaşı’nda isteksizce arabuluculuk yaparken, Uzakdoğu’daki güç dengesinin yanı sıra açık kapı ilkesini de korumayı amaçlıyordu. ABD politikası, 1922’de dokuz devlet arasında imzalanan Washington Antlaşmasıyla taraf devletlerin Çin’de açık kapı ilkesine uymayı kabul etmeleriyle başarıya ulaştı.

Panama Kanalının açılması ve Antiller de ABD üstünlüğü. Stratejik zorunluluklar ve Doğu eyaletleri işadamlarının Büyük Okyanustaki pazarlara kolay ulaşım istekleri, 1890’larm sonunda başkanı ve Kongre’yi iki okyanus arasında bir kanalın açılması gereğine inandırdı. Ama Panama’yı elinde bulunduran Kolombiya hükümeti, kanalın gerçekleştirilmesinin önünde bir engel oluşturuyordu. Kolombiya’nın projeye karşı çıkması üzerine 1903’te Roosevelt, Kolombiya’ ya karşı Panama’da başlayan bağımsızlık hareketine gizli destek verdi. ABD ile yeni kurulan Panama Cumhuriyeti arasında hemen bir antlaşma imzalandı ve kanalın yapımına başlandı. 15 Ağustos 1914’te kanal trafiğe açıldı.

Ad:  theodore roosevelt.jpg
Gösterim: 1227
Boyut:  21.2 KB
Başkan Theodore Roosevelt 1904’te Kongre’ye sunduğu yıllık mesajında, Monroe Doktrini çerçevesinde geliştirdiği yeni Latin Amerika politikasını açıkladı. Monroe Doktrini AvrupalIların Yenidünya’da güç kullanmasını yasakladığından, ABD, Latin Amerika devletlerinin bir Avrupa müdahalesine yol açmalarını önlemek için her türlü yola başvurabilecekti. Monroe Doktrini’nin bu yorumu 1928’e değin Amerika’nın Antiller politikasının temel taşı oldu.

Roosevelt’ten sonra başkan olan William Howard Taft, ABD’nin Panama Kanalı çevresindeki hegemonyasını korumak için Roosevelt’ten daha kararlı bir politika güttü. Dolar Diplomasisi adı verilen bir politikayla, ABD’li bankerleri, Antiller bölgesinde AvrupalI bankerlerin yerini almaya ikna etmek istiyordu. Böylece bölgede ABD etkisi artacak ve ayaklanma olasılığı bulunan ülkelerde istikrar sağlanacaktı. Dolar Diplomasisi tam bir başarısızlıkla sonuçlandı; bu politikanın bir sonucu, ABD’nin Nikaragua’daki iç savaşa müdahale etmesi oldu.

1913’te Woodrow Wilson’ın başkan olmasıyla ABD-Latin Amerika ilişkilerinde yeni bir dönem başladı. Wilson ve onun dışişleri bakanı William J. Bryan, Dolar Diplomasisine ve müdahale politikasına şiddetle karşıydılar. Wilson, Amerika kıtasındaki bütün devletler arasında bir saldırmazlık paktı imzalanması için çaba harcadıysa da bu tasarı bazı Latin Amerika devletlerinin karşı çıkması yüzünden gerçekleştirilemedi.

Antiller bölgesindeki istikrar tehlikeye düşünce Başkan Wilson, ABD’nin çıkarlarını korumaya Roosevelt ve Taft kadar kararlı olduğunu gösterdi. Hatta güç kullanmaya onlardan çok daha hazırdı. 1915’te Haiti’de bir kukla hükümet kurulmasını sağladı. 1916’da Dominik Cumhuriyetini işgal etti ve Nikaragua’yı ABDnin protektorası haline getirdi. Aynı yıl Virgin Adalarının Almanya’nın eline geçmesini önlemek için bu adaları Danimarka’dan satın aldı.

Ad:  William McKinley.jpg
Gösterim: 1170
Boyut:  17.6 KB

İlerici dönem.


Başkan William McKinley’ nin 1897’de göreve başlaması, ülke içindeki karışıklıkların sona erdiği yeni bir huzur döneminin başlangıcı olarak karşılandı. 1893 bunalımının ardından ekonomik refah yeniden sağlanmıştı.
ABD, tarihçilerin “ilerici hareket” adını verdikleri dönemin ilk evrelerini yaşıyordu. Genel olarak ilerici hareket, İç Savaş’tan sonraki hızlı sanayileşme ve kentleşmenin doğurduğu sorunlara bir yanıttı. Birçok Amerikalı, ekonomik ve siyasal gücün dev boyutlara ulaşmış olmasının, sorumlu bir demokratik hükümeti ve herkes için serbest ekonomik fırsat eşitliğini içeren tarihsel Amerikan geleneklerini bozmasından korkuyordu.

Aslında 1890’larda ya da daha sonra tek bir ilerici hareket olmadı. Kent, eyalet ve ülke çapında farklı, zaman zaman birbiriyle çatışan çeşitli reform ve yeniden örgütlenme hareketleri vardı. Ama bunların hepsi bazı ortak amaçlarla harekete geçmişti. Bireyciliği ve “bırakınız yapsınlar” politikasını reddediyorlardı. Ekonomik durumları bozuk olanların sorunlarıyla ilgileniyor, hükümet hiyerarşisinin yeniden kurulması ve sanayinin ve mali çevrelerin yeniden halkın denetimine sokulması amacıyla hükümet gücünün artırılması için mücadele veriyorlardı. İlerici hareketin ortaya çıkmasında iki etken katalizör görevi gördü: 1890’larm başında tarım kesiminde baş gösteren bunalım ve 1893'te başlayan mali ve sınai durgunluk. Fiyatlardaki düşüş, 1892’de yüz- binlerce çiftçinin radikal Halk Partisi’ne akın etmesine neden oldu. 1893’ten başlayarak kentlerin yoksullaşması, birçok toplumsal hizmetin aksamasına ve zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun derinleşmesine yol açtı. Bu durum kent yönetimlerinde bazı reformların yapılmasını gerektirdi. Yozlaşmış kent yöneticileri görevden uzaklaştırıldılar.

Kent düzeyinde başlayan reform hareketleri çok geçmeden eyalet düzeyine sıçradı, çünkü kentleri etkileyen önemli kararlar eyalet merkezlerinde alınıyordu. 1890’larm sonlarında birçok eyalet yönetimi özel çıkarlar peşindeki işadamlarının mali desteğindeki güçlü profesyonel siyasal örgütlerin denetimindeydi. Yeni yetişen, iktidarı ele geçirmeye hevesli, genç ve idealist önderler giderek bu örgütlerin gücünü sarsmaya başladı. Wisconsin’de Robert M. La Follette, New York’ta Charles Evans Hughes, New Jersey’de Woodrow Wilson, Virginia’da Andrew J. Montague ve California’da Hiram W. Johnson bunların en tanınmışlarıydı.

Bu genç önderler, yalnızca güçlü önderlik yetenekleriyle değil, senatör adaylarının doğrudan seçimle belirlenmesi gibi kurumsal yeniliklerle de Amerikan siyasal yaşamında köklü değişiklikler yaptılar. Daha da önemlisi, ilerici hareket yanlıları, ekonomik ve toplumsal hedeflerini büyük ölçüde gerçekleştirdiler. Bunlar arasında eyalet kamu mallarının ve demiryollarının sıkı bir biçimde denetlenmesi, çocuk işçi çalıştırmayı yasaklayan ve kadın işçileri koruyan yasaların çıkarılması, ceza sisteminde reform yapılması, yoksullara yönelik hizmetlerin yaygınlaştırılması ile işçilere ve ailelerine kaza tazminatı güvencesinin getirilmesi gibi reformlar vardı.

Reform hareketi, 1901’e gelindiğinde eyalet sınırlarının dışına taşmıştı. Öte yandan bazı sorunlar yalnızca federal hükümet tarafından çözülebilecek nitelikteydi. Başkan McKinley bir suikast sonucu Eylül 1901’de ölünce, ondan oldukça farklı bir önder olan 42 yaşındaki Theodore Roosevelt, Amerikan tarihinin en genç başkanı olarak Beyaz Saray’a girdi. Roosevelt kapsamlı bir demokrasi yanlısıydı; ayrıca New York’ta polis müdürlüğü ve New York eyalet valiliği yaptığı için zamanın kent sorunlarını yakından biliyordu. 1904 seçimlerinden de zaferle çıkan Roosevelt, 1906’ya gelindiğinde ilericiliğin ulusal düzeydeki tartışmasız sözcüsü ve en iyi propagandacısı haline gelmişti. Kamuoyuna egemen olması ve Kongre’yi harekete geçirmesi sayesinde başkanlık kurumunu yeniden canlandırdı ve ulusal politikada en güçlü kurum haline getirdi.

Sanayide giderek artan tekelleşme, 1901’de Amerikan halkını kaygılandırmıştı. Sürekli fiyat artışlarından büyük şirketler sorumlu görülüyordu. Bunun üzerine Roosevelt, 1890 Sherman Antitröst Yasası’ m yeniden yürürlüğe koydu. 1902’de kuzeybatıdaki demiryolu tekelini kırmaya yönelik bir davayla işe başlayan Roosevelt, sığır tröstüne, daha sonra da petrol, tütün ve öbür malların tekellerine karşı savaş açtı. Yüksek Mahkeme tüm davalarda yönetimi destekledi. Sanayi kesiminde federal hükümetin üstünlüğünü kuran Roosevelt, ayrıca Amerika Maden İşçileri’nin Pennsylvania’ daki madenkömürü işletmelerinde başlattığı grevde hakemlik yoluyla bir uzlaşmayı zorla kabul ettirmek için işçiler adına müdahalede bulundu. Roosevelt, 1904 seçimlerinden sonra daha atak bir politika izledi. Demiryollarını yeniden federal denetim altına sokmak için Kongre’de yoğun çaba harcadı. Sonuçta, 1906’da çıkarılan Hepburn Yasası, Roosevelt’in kişisel zaferiydi. Yasa, Eyalet- lerarası Ticaret Kpmisyonu’nun yetkilerini genişletti ve demiryollarının komisyonun izni olmadan ücret artırmasını yasakladı. Roosevelt aynı biçimde, Et Denetleme Yasası’m ve Saf Gıda ve İlaç Yasası’m da 1906’da Kongre’den geçirdi.

Kitlelerin sevgisini kazanan Roosevelt, 1908’de rahatlıkla yeniden Cumhuriyetçilerin adayı olabilirdi. Ama 1904 seçimlerinden sonra, yeniden aday olmayacağını açıklamıştı. Sözünde durarak, kendi savaş bakanı Ohiolu William Howard Taft’ın aday olmasını sağladı ve Taft seçimi kolaylıkla kazandı. Taft sakin bir dönemde ideal bir başkan olabilirdi, ama onun Beyaz Saray’da bulunduğu dönem oldukça karışık geçti. Ulusal ilericilik hareketi doruk noktasındaydı ve Kongre’nin her iki meclisinde de “asiler” denen ilerici Cumhuriyetçiler bulunuyordu. Roosevelt’in politikalarının şiddetli bir destekçisi olan Taft, kendisini bir ilerici olarak görse de, aslında kişiliği ve düşünce yapısıyla tutucuydu. Ayrıca dinamik bir halk önderi olmasını sağlayacak özelliklerden yoksundu.

Taft Kongre’deki ilerici Cumhuriyetçilerle çatıştı. Bunlar, gümrük vergilerinin indirilmesi, senatörlerin doğrudan seçilmesi, gelir vergisi konması, şirketlerin ve demiryollarının daha sıkı denetlenmesi gibi reformlardan yanaydılar ve Taft’in 1912’de yeniden aday olmasını engellemeye kararlıydılar. Giderek Taft’tan uzaklaşan Roosevelt, bu grubun lideri oldu. Başkanlık önseçimlerinde başarı kazandı, ama Taft ve tutucu Cumhuriyetçiler eyalet örgütlerinde ve Cumhuriyetçi Ulusal Komite içinde üstün durumdaydılar. Taft az farkla yeniden aday oldu. Ağustos 1912’de Roosevelt ve ilericiler Cumhuriyetçi Kurultayı’nı terkederek Chicago’da İlerici Parti adıyla kendi partilerini kurdular ve Roosevelt bu üçüncü partinin başkan adayı oldu. Ancak 1912 seçimlerini Demokratların adayı, Princeton Üni- versitesi’nin eski rektörü ve New Jersey valisi Woodrow Wilson kazandı.
Bir siyasetbilimci ve tarihçi olan Wilson, başkanın, kamuoyunun önderi, yasama politikasının baş düzenleyicisi ve dış ilişkilerin yürütülmesinde tek yetkili olması gerektiğine inanıyordu. Wilson, kamuoyunun ve Kongre’deki Demokrat çoğunluğun desteğiyle önderlik kuramlarını başarıyla uygulamaya koydu. Wilson’ın programının ilk maddesi gümrük tarifeleri reformuydu. 1913 Underwood Tarife Yasası’yla gümrük oranları yüzde 40’tan yüzde 25’e indirildi, ithali serbest mallar listesi genişletildi. Bundan sonra sıra banka ve para reformuna geldi. 1913 Federal Rezerv Yasası’yla banka rezervlerini harekete geçirmek için Federal Rezerv Sistemi kuruldu; altın ve tahvile dayalı esnek yeni bir para çıkarıldı.

Wilson’m “Yeni Özgürlük” programının üçüncü maddesi antitröst reformuydu. 1914’teki Federal Ticaret Komisyonu Yasası’nı destekledi. Bu yasa, tekelleşmeye yol açacak iş uygulamalarını engelleyecek yetkiyle donatılmış bir Federal Ticaret Komisyonu kuruyordu. Aynı yıl Clayton Antitröst Yasası da çıkarıldı.

kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen Safi; 12 Ekim 2016 00:03
Tigin - avatarı
Tigin
Ziyaretçi
1 Mayıs 2006       Mesaj #8
Tigin - avatarı
Ziyaretçi

ABD’nin dünya gücü haline gelmesi.


Wilson’m asıl ilgi alanı iç politikaydı, ama görev süresi içinde daha çok dış sorunlarla ilgilenmek zorunda kaldı. Başkanlık süresi dolmadan usta bir diplomat ve dünya politikasının ünlü adlarından biri oldu. Dış politikanın yürütülmesinde, diplomatik yazışmaların çoğunu kendisi yapan, önemli kararları kendisi alan “güçlü” bir başkandı.
Genellikle dışişleri bakanları Bryan ve Lansing’le çalıştı; yakın danışmanı Albay Edward M. House’ın düşüncelerinden yararlandı.

Meksika’da Victoriano Huerta, liberal Devlet Başkanı Francisco Madero’yu öldürerek Şubat 1913’te iktidarı ele geçirmişti. ABD’nin bu duruma kayıtsız kalması güçtü, çünkü Meksika’da büyük yatırımları ve 40 bin yurttaşı bulunuyordu. Wilson, Huerta’ nın kanlı darbesini hoş karşılamadı; Huerta’nın yönetimini tanımadı ve ondan iktidarı serbest seçimlerle yeni bir demokratik hükümete devretmesini istedi. Huerta, Wilson’ın bu isteğini reddetti. Wilson, Venusti- ano Carranza’nın önderliğindeki “anayasacılar”ı açıkça destekliyordu. Ama “anayasacılar”ın Huerta’yı deviremeyecekleri anlaşılınca Amerikan ordusu Nisan 1914’te Veracruz’u işgal ederek Huerta’nm gelir ve ikmal yolunu kesti. Bu taktik başarılı oldu. Ağustos ayında Mexico kentini işgal eden Carranza, rakibi General Pancho Villa’yla yaptığı mücadeleyi de 1915 yazında kazandı. Ekim ayında Wilson, Carranza yönetimini fiilen tanıdı. Bu arada Pancho Villa, New Mexico eyaletine girip Columbia kentini yaktı ve geri çekildi. Wilson, General Pershing komutasında bir birliği Villa’nm peşinden yolladı. Amerikan güçleri Meksika’nın içlerine kadar inince burada Carranza’nın askerleriyle çatıştı. ABD ile Meksika arasında savaşın çıkması Wilson’ın askerlerini geri çekmesiyle önlendi. Başkan Wilson Nisan 1917’de Carranza’nm yeni anayasal rejimini resmen tanıyınca ABD-Meksika ilişkileri düzeldi.

Ad:  Thomas Woodrow Wilson.jpg
Gösterim: 1158
Boyut:  35.7 KB
Ağustos 1914’te Avrupa’da I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla Başkan Woodrow Wilson’ın dış politikadaki ustalığı ve önderliği için ciddi bir sınama dönemi başladı. Amerikalıların büyük çoğunluğu tarafsızlıktan yanaydı. Amerika’nın hak ve çıkarlarına dokunulmadığı sürece savaşa müdahale edilmesini istemiyorlardı. Wilson da aynı görüşteydi. Ağustos ayında resmî bir tarafsızlık bildirisi yayınladı. Bundan iki hafta sonra da, Amerikalıların “düşüncede ve eylemde tarafsız” kalmalarını istedi.

Ama kısa bir süre sonra ABD, İngiltere’yle arasındaki üstü kapalı bir anlaşmanın sonucu olarak İngiliz ve Fransız ordularına yiyecek, hammadde ve askeri malzeme sağlayan en önemli dış kaynak haline geldi. Ayrıca Wilson yönetimi, İtilaf Devletleri’ nin savaş giderlerini karşılayabilmeleri için ABD’den 2 milyar dolardan fazla borç almalarına izin verdi. Alman asıllı Amerikalıların silah ambargosu konusundaki isteklerini ise, tarafsızlığa aykırı olacağım ileri sürerek kabul etmedi.

Almanya’nın savaşı Avrupa’da sınırlı tuttuğu sürece ABD ile çatışması söz konusu değildi. Ama Alman askeri yetkilileri, İngilizlerin denizlerdeki üstünlüğüne son vermek için yeni bir silah olan denizaltıları kullanmaya karar verdiler. Alman Deniz Kuvvetleri Şubat 1915’te, İtilaf Devletleri’ ne ait gemilerin geniş bir alanda uyarısız torpilleneceğini ve bu arada tarafsız devletlerin gemilerinin güvenliklerinin garanti edilemeyeceğini açıkladı. Başkan Wilson buna yanıt olarak, Alman denizaltılarının Amerikan gemilerine ya da Amerikan yurttaşlarının canına uyarısız zarar vermesi durumunda bundan kesinlikle Almanya’yı sorumlu tutacaklarını bildirdi. Almanlar bunun üzerine Amerikan gemileri için geniş güvence verdiler.
Bir başka sorun İtilaf Devletleri’ne ait gemilerde yolculuk eden ya da çalışan Amerikalıların durumuydu. Nitekim bir Alman denizaltısı İngiliz yolcu gemisi “Lusitania”yı 7 Mayıs 1915’te batırınca 128 Amerikalı öldü. Wilson önce Almanya’ya denizaltı savaşından vazgeçmesi çağrısında bulundu, ama sonraki görüşmelerde yalnızca silahsız yolcu gemilerinin denizaltı saldırılarına karşı güvence altına alınması üzerinde duruldu. Almanya ile ilişkilerin gittikçe bozulması karşısında Başkan Wilson, Aralık 1915’te ABD Silahlı Kuvvetlerinin önemli ölçüde genişletilmesini istedi. Kongre’de ve bütün ülkede savaş hazırlığı konusunda şiddetli bir tartışma baş gösterdi. 1916 tarihli, orduya ilişkin yasama kararı bir uzlaşmayı temsil ediyordu. Wilson ancak asker sayısında küçük bir artış ve Ulusal Muhafız Birliğinin güçlendirilmesiyle yetinmek zorunda kaldı. Donanma Ödenekleri Yasası ise yönetimin istediğinden daha çok sayıda gemi yapılmasını karara bağladı.

Savaş dışı kalmak istemesinin ötesinde Wilson’ın en büyük isteği savaşı kendi arabuluculuğuyla sona erdirmekti. Barış için önce İngiltere’nin işbirliğini sağlamaya çalıştıysa da İngilizler bunu reddettiler. Denizaltılar konusunda Almanya ile bir nihai çatışmadan çekinen Wilson, arabuluculuk çabalarını kendi başına sürdürmeye karar verdi. 18 Aralık 1916’da, savaşan devletlerden barış koşullarını açıklamalarını istedi. Daha sonra, üst düzeydeki gizli görüşmelerde Almanya ve İngiltere’ye kendi başkanlığında bir barış konferansı düzenlemeleri çağrısında bulundu.

Almanya’nın Ocak 1917’de tarafsız ülkelerin ticaret gemileri de aralarında olmak üzere bütün gemilere karşı sınırsız denizaltı savaşını başlatması barış fırsatını ortadan kaldırdı. Bu durumda Wilson’ın Almanya ile diplomatik ilişkileri kesmekten başka yapacak şeyi kalmadı. ABD 3 Şubat 1917’de Almanya ile diplomatik ilişkileri kesti. Amerikan gemileri martta denizaltı saldırılarını caydırması umuduyla silahlandırıldı. Almanlar mart ortasında Amerikan gemilerini ayrım gözetmeden batırmaya başladılar. Başkan Wilson 2 Nisan’da Kongre’den ABD ile Almanya arasında bir savaş durumunun bulunduğunu kabul etmesini istedi. Kongre savaş kararını hemen onayladı, Wilson da 6 Nisan’da imzaladı.

Seferberlik genel olarak iki aşamada gerçekleştirildi. 1917’nin Nisan ve Aralık ayları arasındaki ilk aşamada hükümet daha çok gönüllü ve kolektif çabalara dayanıyordu. Aralık 1917’den sonraki ikinci aşamada ise hükümet ekonomik yaşamın önem taşıyan her kesiminde tam bir denetim kurmak için hızla harekete geçti. Demiryolları millileştirildi, yiyecek ve akaryakıt karneye bağlandı, sanayi üzerinde kesin denetim yetkisine sahip bir savaş sanayileri kurulu oluşturuldu, geniş bir ticaret filosunun yapımına başlandı ve grevleri önlemek için zorlayıcı önlemlere başvuruldu. 1917 tarihli Casusluk Yasası ülke içindeki savaş karşıtlığını sert bir biçimde bastırdı.

Amerika’nın savaştaki askeri katkısı oldukça küçük olmakla birlikte iki açıdan sonucu belirledi. Savaşa daha en başından hazır olan Amerikan donanması, Ingiliz donanmasının 1917 sonbaharında denizaltı tehdidini ortadan kaldırmasına yardımcı oldu. General Pershing komutasında 1.200.000 Amerikan askeri Eylül 1918’de Fransa’ya çıktı ve Batı Cephesi’ndeki dengeyi değiştirerek savaşın umulandan bir yıl önce bitmesini sağladı.

Daha savaş sürerken, Başkan Wilson çağdaş tarihin gördüğü en tutkulu ikna çabalarından birine girişerek, bütün dünya halklarını, gelecekteki savaşların nedenlerini ortadan kaldıracak ve barışın sürmesini sağlayacak bir mekanizma kurmaya çağırdı. 22 Ocak 1917’de Senato’da yaptığı konuşmada, kurulacak bir “Milletler Cemiyeti”nin uygulayacağı ve ABD’nin hararetle destekleyeceği “zafersiz bir barış” çağrısında bulundu. Wilson, İngiliz ve Fransız önderlerini ortak bir savaş hedefleri bildirisi yayınlamaya ikna edemeyince 8 Ocak 1918’de Kongre’de ünlü On Dört Maddelik Konuşma’sını yaptı.

Bu konuşmasının genel maddelerinde Wilson, geçmişte savaşlara yol açan eski usul diplomasiye son verilmesi isteminde bulundu. Karmakarışık ittifaklar yerine açık diplomasi uygulanmasını, denizlerin serbestliği ilkesinin kabul edilmesini, sömürgeler üzerindeki hak iddialarının tarafsız bir biçimde çözüme bağlanmasını, yapay ticaret engellerinin kaldırılmasını ve hepsinden önemlisi barışı geliştirip üyelerinin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruyacak bir Milletler Cemiyeti’nin kurulmasını istedi. Özgül sorunlarla ilgili bölümde ise Başkan Wilson, Almanlar tarafından yağmalanan Belçika’ nın yeniden imarını, o sıralar iç savaş içinde ki Rusya'ya yakınlık gösterilmesini, bağımsız bir Polonya devletinin kurulmasını, Alsace-Lorraine bölgesinin Fransa’ya geri verilmesini, Avusturya-Macaristan ve OsmanlI imparatorluklarından ayrılacak uluslara özerklik ve kendi kaderlerini tayin hakkı tanınmasını istiyordu. On Dört Madde, barış ve adalete dayalı yeni bir uluslararası düzen için mücadele eden liberaller ve ılımlı sosyalistler için yeni bir umut kaynağı oldu.

Ekim 1918’de Almanya, Başkan Wilson’a On Dört Madde ve öbür başkanlık bildirilerini temel alarak ateşkes imzalamaya hazır olduğunu bildirdi. İtilaf Devletleri de On Dört Madde temelinde barış imzalamayı kabul ettiler. Yalnız İngiltere denizlerin serbestliği ilkesine çekince koydu.
Paris’te Ocak 1919’da başlayan barış konferansına Wilson başkanlığında bir Amerikan heyeti katıldı. Wilson, İtilaf önderleri (İngiltere’den David Lloyd George, Fransa’dan Georges Clemenceau ve İtalya’dan Vittorio Orlando) karşısında On Dört Madde’yi kahramanca savundu. Ama Almanya’ya ağır bir tazminat yüklenmesi konusunda Avrupalı önderlerin isteklerini kabul ederek bir ödün verdi.

Ayrıca İtilaf Devletleri Rusya’daki iç savaşa da müdahale ettiler. Buna karşın Wilson On Dört Madde’den yitirdiğinden fazlasını kazandı. Almanya’nın parçalanmasını ve Rusya’ya daha fazla müdahale edilmesini önledi ve Milletler Cemiyeti Sözleşmesinin Versailles Antlaşması’nın içine alınmasını sağladı. Wilson Milletler Cemiyeti’nin Amerika’nın önderliğinde, Versailles Antlaşması’nın içerdiği adaletsizlikleri kısa sürede düzelteceğine inanıyordu.

Başkan Temmuz 1919’da Versailles Antlaşması’m Senato’ya sunduğunda Amerikan kamuoyu antlaşmanın hemen onaylanmasından yanaydı. Ama yalıtılmış bir ABD yanlısı geleneksel akım yeniden etkili olmaya başladı. Massachusetts senatörü Henry Cabot Lodge’un önderliğindeki Cumhuriyetçi senatörlerin çoğunluğuyla Wilson arasında çatışma çıktı. Lodge antlaşmaya 14 çekince konmasını istiyordu. Bu çekincelerden İkincisi, Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’nin üyelerin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığını garanti altına alan X. maddesi çerçevesinde ABD’nin hiçbir yükümlülük üstlenmemesini öngörüyordu. Ayrıca başkan, Kongre’nin açık onayını almadıkça sözleşmenin uygulanması için Silahlı Kuvvetler’den yararlanamayacaktı.

Wilson, antlaşmanın çekincesiz onaylanmasını kabul ettirmek için ülkenin batısında geziye çıktı. Lodge uzlaşmaya yanaşmadı. Senato’daki iki oylamada da antlaşmanın onaylanması için gerekli üçte iki çoğunluk sağlanamadı.
1920 seçimlerinde Cumhuriyetçilerin adayı Warren G. Harding başkan seçildi. Harding göreve başlarken yaptığı konuşmada ABD’ nin Avrupa’nın işlerine karışmayacağını açıkladı ve Almanya ile 1921’de ayrı bir barış imzalayarak kararlılığını vurguladı.

1920-45 ARASINDA ABD.


Savaştan sonraki Cumhuriyetçi yönetimler.

Ad:  Warren G. Harding.jpg
Gösterim: 1193
Boyut:  14.4 KB

Başkanlığı devralan Warren G. Harding ulusu savaş sonrasının kargaşa ve bunalımından normal yaşama döndürmeyi vaat etti. Seçim sloganı olan “işte daha az devlet, devlette daha çok iş”i uygulamaya koydu. Cumhuriyetçi iktidar, savaş döneminin ekonomiye giderek artan müdahale eğilimini tersine çevirdi, ama büyük ve küçük iş çevrelerini güçlendirmek için de bir dizi önlem aldı. Harding kabinesi, Cumhuriyetçi Kongre üyelerinin yardımıyla iş çevrelerinden yana politikaları uygulamaya koydu.
Hükümetin kendisi de giderek bir şirkete benzer biçimde yöneltilmeye başladı. 1921’de Bütçe ve Muhasebe Yasası birleşik tek bir bütçeyi hazırlayacak bir Bütçe Dairesi ve bir denetleme kuruluşu olan Genel Muhasebe Dairesi’ni kurdu.

Amerika’ya göçü sınırlayan yasalar, Amerika’nın geleneksel göçmen politikasını değiştirerek Avrupa’dan göç akınmın önüne set çekti. Yasanın çıkarılmasından bir yıl önce, 1920’de, ABD’ye 800 bin göçmen gelmişti. Sendikaların protestolarına göçmenlerden bazılarının radikal eğilimler taşıyabileceğinden korkan işveren önderleri ve milliyetçi kuruluşlar da katıldı. 1924 yasası yıllık göçmen kotasını 164 bin olarak belirledi; Kuzeybatı Avrupa’dan gelecek göçmenleri gözetirken Asya’dan göçü bütünüyle yasaklayarak Japonların öfkesine yol açtı. Batı yarıküresinden göç ise sürüyordu.

Harding 1923’te kalp krizinden öldü. Onun yerine 1924 seçimlerini kazanan Coolidge geçti. Coolidge, Harding’den daha tutucuydu. Veto yetkisini ve atama gücünü kullanarak iş dünyası üzerindeki sınırlamaları engelledi. Ulusal ekonomi 1920’lerde gelişmesinin doruğuna ulaştı. Makinelerde ve işletmecilikte meydana gelen gelişmeler sanayi üretimini yüzde 50 oranında artırmış, işgücü maliyetlerini yüzde 9,5 oranında düşürmüştü. Otomobil ve dayanıklı tüketim malları üretimi büyük ölçüde arttı. Zenginler bu gelişmelerden en büyük yararı sağlamakla birlikte, orta sınıfla işçi sınıfının da yaşam düzeyi yükseldi. 1922-29 arasında maaşlar yüzde 42, ücretler yüzde 33, tüketici harcamaları yüzde 23, şirketlerin net kârları yüzde 76, hisse senedi sahiplerine dağıtılan kâr payları yüzde 108 arttı.
Ad:  Calvin Coolidge.jpg
Gösterim: 1182
Boyut:  20.4 KB

Milyonlarca Amerikalıya göre, ağırbaşlı Başkan Calvin Coolidge bu döneme gazetecilerin yakıştırdıkları “caz çağı” deyiminden daha iyi bir simgeydi. Borsa spekülasyonları ve Florida’daki gayrimenkul fiyatlarının olağanüstü yükselmesine, caz orkestraları eşliğinde çarliston dansı yapan, yasadışı içkinin rahatça satıldığı barlarda oynayan kısa etekli, bobstil saçlı, serbest genç kadınların ortalığa dökülmesine karşın halkın çoğunluğu bu coşkuyu ancak dolaylı olarak, o yıllar x ortaya çıkan bazı yenilikler dolayısıyla paylaşabiliyordu. Bu yenilikler arasında bol resimli gazeteler, radyo ve haftada 50 milyon seyirci toplayan sessiz filmler vardı. Amerikalılar ayrıca, Sinclair Lewis’in o dönemi eleştiren romanlarını, F. Scott Fitzgerald’ın gene aynı dönemi yücelten yapıtlarını okuyordu.

Birçok yazar ve aydın dönemin kitle kültürünü eleştirmekteydi. Gene de 1920’ler daha iyi iletişim olanaklarını geliştirerek kentlerle kırsal kesim arasındaki farklan azalttı. Karayolları, parklar yapıldı; anaokullarından üniversitelere kadar bütün eğitim kademelerinde gözalıcı gelişmeler oldu. Öte yandan 1920’ler, yasaların toplu halde çiğnendiği ve örgütlü suçların artış gösterdiği karanlık bir dönemdi. Ocak 1920’de alkollü içkilerin yapılması, satılması ve taşınması yasaklandı. Ama yaptırım mekanizması öylesine zayıftı ki, gangsterler hemen geniş çaplı kaçak içki yapım ve satımına giriştiler. Milyonlarca dürüst yurttaş elaltından içki içmeye başlarken milyonlarca dindar Protestan yasağı hoşnutlukla karşıladı ve emekçilerin içki tüketimi düşüş gösterdi.

Herbert Hoover ve Büyük Bunalım.

Ad:  Herbert Hoover.jpg
Gösterim: 1255
Boyut:  20.2 KB

Cumhuriyetçi başkan adayı Herbert Hoover 1928 seçimlerinde ezici bir zafer kazandı. Bunun bir nedeni, rakibi New York valisi Alfred E. Smith’in içki yasağına karşı bir Katolik olması idiyse, öbürü Hoover’ın “Büyük Mühendis” olarak, 1920’lerin refahını sürdürmeye en uygun başkan olarak görülmesiydi. Ama Hoover’ın göreve başlamasından birkaç ay sonra 1929 Büyük Bunalımı baş gösterdi. Refahı sürdürmek üzere iktidara gelen Hoover bütün gücünü, kaybolan zenginliği geri getirmek için seferber etmek zorunda kaldı.

Ekim 1929’daki hisse senedi borsası çöküşünde hisseler birkaç hafta içinde yüzde 40 oranında değer yitirdi. Hisse senedi piyasalarındaki gerileme 1932’ye değin sürdü. Bunalım, sanayi üretimindeki, inşaat kesimindeki ve perakende eşya satışlarındaki düşüşün bir sonucuydu. İşadamları, etkinliklerini gittikçe azaltmak zorunda kaldıkları için ekonomik bunalım durdurulması güç, deflasyonist bir sarmal başlattı. Hoover bunalımı sona erdirmek için, hükümetin elindeki yetkileri, kendisinden önceki başkanlara oranla daha çok kullandı. Hoover yönetimi, daha sonraki birçok uygulamanın ilk biçimlerini gerçekleştirdi. Hoover kamuoyunun güvenini sağlamak için önce, üretimi, istihdamı ve var olan ücret düzeyini korumaya söz veren işadamlarının ve sendika önderlerinin gönüllü desteğini sağlamaya çalıştı. Federal Rezerv kredilerini serbest bıraktı, vergileri azalttı. Bayındırlık yatırımları için Kongre’den 423 milyon dolarlık ek bir ödenek elde etti. Kötüleşen koşullar Hoover’ı daha köklü önlemler almaya zorladı. Ama Hoover, her şeye karşın, kalkınma programının hâlâ gönüllü olarak uygulanmasını istiyordu. Kongre 1932’de Hoover’ın isteği üzerine bir federal borç kurumu oluşturdu. Yeniden İnşa Finans Kurumu bankalara, sigorta şirketlerine, tarım kuruluşlarına, demiryollarına ve başka sanayi kuruluşlarına borç verecekti.

Hoover’ın ve Kongre’nin çabalarına karşın bunalım etkisini sürdürdü. 1932’de yüzlerce banka iflas etti, fabrikalar, tezgâhlar durdu ya da yarım gün çalışmaya başladı. İşsiz sayısı 13 milyona ulaştı. Çiftçilerin dörtte biri topraklarını yitirdi. 1932 seçimlerinde seçmenler, kendilerine bir “New Deal” (Yeni Düzen) vaat eden New York valisi Franklin D. Roosevelt’i başkanlığa getirdiler. Demokratların adayı olan Franklin D. Roosevelt, Hoover karşısında büyük bir zafer kazandı.

New Deal (Yeni Düzen).

Ad:  Franklin D. Roosevelt.jpg
Gösterim: 1262
Boyut:  18.8 KB

Roosevelt göreve başladığında ülkede bankacılık kesiminde ciddi bir bunalım hüküm sürmekteydi. Şubat 1933’ten başlayarak eyaletler birbiri ardına bankaların etkinliklerini sınırlayıcı önlemler almak zorunda kaldılar. Aynı yıl 4 Mart’ta başkan göreve başlama konuşmasını yaptı. Bu konuşmasında Roosevelt, yurttaşların kafalarındaki korkuları gidermeye çalıştı.
Roosevelt Beyaz Saray’daki ilk günlerinde iş dünyasının güvenini yeniden kazanmak için çaba harcadı. Mart ayında Kongre’ye Bankacılık Acil Yasa tasarısını sundu. Kongre’nin kabul ettiği bu tasarı, hükümete sağlam bankaları güçlendirme ve yeniden açma yetkisi veriyordu. Bankaların dörtte üçü üç gün içinde Federal Rezerv Sistemi çerçevesinde yeniden açıldı. Alkol oranı düşük biraların satışı serbest bırakıldı. Hisse senedi fiyatları yüzde 15 oranında yükseldi.

Bütün ülkenin desteğini kazanan Franklin D. Roosevelt, Kongre’yi özel oturumda tutarak kalkınma programının temelini oluşturan yasaları birer birer çıkarttı. Bundan sonra, Kongre’ye uzun dönemli yasa önerileri sundu. Kongre 1933 Mart ve Haziran ayları arasında başkanın bütün önerilerini kabul etti. Mayıs 1933’te kabul edilen Tarımsal Düzenleme Yasası, Amerikan çiftçisinin, ekonomik durumunu düzeltmek için ilk kez federal hükümetten borç almasını sağladı. Bu yasayla kurulan Tarımsal Kalkınma Kurumu’nun çiftçilere yardımı sınırlı oldu. 1933-36 arasındaki kuraklık tarım ürünleri fazlasını azalttı ve girdi fiyatlarını artırdı. Çiftçilerin nakit gelirleri 1932-36 arasında iki kat arttı, ama 1941’e değin 1929’daki düzeyine ulaşamadı.

New Deal programı çerçevesinde çıkarılan Ulusal Sanayiyi Canlandırma Yasası iş dünyasının düzenlenmesine yönelikti. Bu yasayı uygulamakla görevli olan Ulusal Kalkınma İdaresi (National Recovery Administration- NRA) işverenlere, üretimi istikrara kavuşturmaya ve fiyat kırmayı önlemeye yönelik anlaşmalarda hükümet desteği sağlıyordu. İşçi kesimi, ücretlerin ve iş sürelerinin korunmasını ve toplu pazarlık yapma hakkını elde etti. Tarım yatırımları için ayrılan geniş ödenekler, Bayındırlık İdaresi aracılığıyla ekonomiye para aktarılmasını ve böylelikle tüketicinin satın alma gücünün artırılmasını amaçlıyordu. NRA programının uygulaması çarpık sonuçlar verdi. Üreticiler yüksek fiyat ve yüksek talep beklentisiyle üretimi artırdı, ama satın alma gücü buna ayak uyduramadı.

Piyasada sağlanan küçük çaplı canlanma, 1933 sonbaharında sönmeye yüz tuttu. NRA karmaşık bir yapı edindi. Ücretleri ve çalışma sürelerini düzeltmede ve büyük sanayi dallarına çekidüzen vermede bazı başarılar elde edilmesine karşın, program çıkmaza girdi. İdare tekel koşulları yaratmaya yöneldi ve kamu harcamaları yavaş geliştiğinden fiyatlar satın alma gücünden daha hızlı arttı. 1935’te Yüksek Mahkeme, NRA ile ilgili yasaları iptal edince Kongre yeni yasalar çıkardı; ama bu deneyim temelde sona ermiş oldu.

İkinci New Deal ve Yüksek Mahkeme.


New Deal, solun baskıları ve sağın düşmanlığı karşısında 1935 ve 1936’da daha reformcu bir çizgiye yöneldi. Roosevelt’in yaptıklarından daha fazlasını vaat eden siyasetçiler, Roosevelt’e verdikleri desteği çekme tehdidinde bulundular. Bunun üzerine Roosevelt, yoksullara daha büyük yardım ve daha geniş reform planları önerdi. Kongre doğrudan yardımın yerine iş yardımını getiren Çalışma Projeleri İdaresi’ni (WPA) kurdu. Bu arada Yüksek Mahkeme de bazı önemli yasaları iptal ederek reform girişimlerini engellemeyi sürdürdü.

Roosevelt 1936 seçimlerini kazanırken oyların yüzde 60’ını aldı ve seçim zaferinin verdiği güvenle Yüksek Mahkeme engelini ortadan kaldırmaya karar verdi. Şubat 1937’de Kongre’ye, mahkemenin kuruluş yapısının yeniden düzenlenmesini önerdi. Kendisine, sayıları 6’yı aşmamak üzere yaşı 70’i geçmiş her yargıç için yeni bir yargıç atama yetkisi verilmesini istedi. Bu öneri tepkilere yol açtı. Kongre’deki bazı Demokratlar ve liberal Cumhuriyetçiler ise öneriyi desteklediler.

Bu arada Yüksek Mahkeme de bir dizi yeni kararla, federal ve eyalet düzeyindeki ekonomik düzenlemelerle ilgili önlemleri anayasaya uygun bularak desteklemeye başladı. Mahkemenin bu tavır değişikliği söz konusu planı gereksiz hale getirdi. Yasa teklifinin Senato’da reddedilmesiyle Roosevelt siyasal bir yenilgiye uğramış oldu. Ama mahkemenin yaşlı üyeleri emekliye ayrıldığından ya da öldüğünden, 1942’de Yüksek Mahkeme’de Başkan Roosevelt’in atadığı üyeler büyük bir ağırlık kazandı.

New Deal’in son aşaması.


1937 yazında ülkede ekonomik durgunluk baş gösterince, Roosevelt saygınlığını daha da yitirdi. Roosevelt’in ikinci başkanlık döneminde, daha önceki New Deal önlemlerini geliştirip güçlendiren yasalar çıkarıldı. Tarımda üretimi azaltmak, ürün fiyatlarını yükseltmek ve kırsal kesimdeki yoksulluğu hafifletmek amacıyla bazı düzenlemeler getirildi. 1938’de Adil Çalışma Koşulları Yasası ile asgari ücretin ve haftalık çalışma sürelerinin üst sınırı belirlendi. 1937’de ABD Konut İdaresi’nin kurulmasıyla yoğun bir biçimde konut yapımına girişildi. Bütün bunlar geniş bir mevzuat dizisi yarattı. Kongre’de Cumhuriyetçilerle işbirliği yapan tutucu Demokratlar bu düzenlemelere karşı çıktılar.

Roosevelt 1938 önseçimlerinde, tutucu Demokrat Kongre önderlerinin seçilmesini engellemeye çalıştıysa da genellikle başarısız oldu. Bu sırada New Deal ülke çapında desteğini yitirmeye başladı. Sendikaların gittikçe artan oranda şiddete başvurması, orta sınıf Amerikalıların New Deal’den soğumasına yol açtı. Sendikalar New Deal döneminin başında Wagner Yasası çerçevesinde örgütlenmeye başlamıştı. Bu yasanın ardından büyük ölçekli sanayi kuruluşlarındaki işçileri örgütlemek üzere Sanayi Örgütleri Kon7 gresi’nin (CIO) kurulmasıyla, işverenler ile sendikalar ve çeşitli rakip sendikalar arasında yoğun bir çekişme baş gösterdi. Yaygınlaşan grevler sonunda birçok büyük şirket CIO ile sözleşme imzalamak zorunda kaldı.

Roosevelt’in tarafsız kalmaya özen gösterdiği bu mücadele sonunda 1932’de 3 milyon olan sendikalı sayısı 1941’de 9,5 milyona çıktı. New Deal’in en önemli sonucu, federal yönetimin ekonomi ve halkın refahı alanında, sorumluluk üstlenmesi oldu. İlk başlarda ilericilik döneminin bıraktığı yerden başlayarak, Başkan Hoover’ın ekonomik bunalımla mücadele programını devam ettiren New Deal, Roosevelt ile birlikte, bu noktanın ilerisine giderek zorlayıcı bir nitelik kazandı. Federal hükümet, ilk kez, yurttaşların sosyal güvenliği için sorumluluk yüklendi. Wagner Yasası sendikacılığı güçlendirdi. Örgütlü işçi kesimi, oy ve para katkılarıyla Demokrat koalisyonun temel bir öğesi haline geldi. New Deal’in refah dönemini geri getirme çabaları, ekonomik düzenlemelerde bir deneme-yanılma yaklaşımına yol açtı. Ulusal planlama, NRA denemesi sonunda başarısızlığa uğramakla birlikte, sonraki yıllarda tarımsal üretimin düşürülmesinde bir araç olarak kullanıldı. 1933’ten sonra para ve kredi yönetimi giderek gelişti ve hükümetin enflasyonu denetlemek ve deflasyonu önlemek için başvurduğu temel bir araç haline geldi. Önceleri yardım amacıyla başlatılan kamu harcamaları, ekonominin canlandırılmasına önemli katkıda bulundu.
Roosevelt’in kendisi, bazı görüşlerinden yararlandığı J.M. Keynes’in sadık bir izleyicisi olmamakla birlikte, dönemin birçok iktisatçısı Keynesçi bir düşünce yapısına sahipti. New Deal tam bir ekonomik kalkınma sağlamadı, ama savaşla başlayan asıl gelişmenin yolunu açmış oldu.

Tecrit politikası ve tarafsızlık.


ABD, New Deal döneminde, dünyanın başka yerlerindeki savaş tehlikesi karşısında, güvenliğini kabuğuna çekilerek koruma yoluna gitti. Kongre, ülkeyi savaşın dışında tutabilmek için, Roosevelt ve Dışişleri Bakanı Cordell Hull’un onayıyla bir dizi tarafsızlık yasası kabul etti. Bunlardan amaç, ABD’yi I. Dünya Savaşı’na sürüklemiş olan olayların tekrarlanmasını önlemekti. İtalya Habeşistan’ı (bugün Etiyopya) işgale hazırlanırken, Kongre 1935 Tarafsızlık Yasası’nı kabul etti. Bu yasa, hem saldırgan devletlere, hem de saldırıya uğrayan devletlere yapılacak silah sevkiyatına ambargo koyuyordu. 1936’da İspanya İç Savaşı’nm başlamasını daha etkili tarafsızlık yasaları izledi ve “savaş sırasında denizlerin serbestliği” ilkesi bile bir yana bırakıldı.

Amerika’nın güvenliğine yönelik tehditler. ABD için en büyük tehdit Japonya’dan geliyordu. Japonya’nın Asya kıtası üzerindeki iddialarını tanımamaya devam eden Roosevelt, 1934’te Amerikan donanmasını güçlendirmeye başladı. Japonya 1937’de Çin’in kuzeyinde geniş çaplı bir harekâta girişince, Roosevelt tarafsızlık ilan etmedi. Bu yolla her iki tarafa da askeri malzeme sevkedilebilecekti. Asya’daki savaş ilerledikçe Roosevelt bir ortak güvenlik politikası geliştirmeye çalıştı. Bu politikasını Batı Yarıküresindeki devletlerle sınırlı tuttuğu sürece fazla muhalefetle karşılaşmadı. Almanya’nın 1939’da Polonya’yı işgali üzerine II. Dünya Savaşı başlayınca, tarafsızlık yasasının görüşülmesi için Kongre’yi özel oturuma çağırdı. Amacı, savaşan devletlere (aslında yalnız İngiltere ve Fransa’ ya) “parayı ödemalı al” temelinde savaş malzemesi satmaktı.

Roosevelt, 1940’ta rakibi Cumhuriyetçi Wendell Wilkie’ye karşı oyların yüzde 54’ünden fazlasını aldı ve Amerika’nın bu konudaki geleneğini yıkarak üçüncü kez başkan oldu. Fransa’nın 1940’ta teslim olmasından Japonya’nın Aralık 1941’de ABD’nin Pearl Harbor limanını bombalamasına değin, ABD’deki tecrit politikası yanlıları başkanın ülkeyi savaşa sürüklediğini, müdahaleciler de yeterince çabuk hareket etmediğini ileri sürdüler. Bu tartışma sürerken ABD silahlanma çabalarını ve İngiltere’ye silah yardımını sürdürdü. 1940’ta çıkarılan Burke-Wadsworth Yasası, ilk kez, barış zamanında zorunlu askerlik hizmeti ilkesini getirdi. 1941 Ödünç Verme ve Kiralama Yasası, İngilizlere ve müttefiklerine, bedeli savaş bittikten sonra ödenmek üzere, askeri malzeme verilmesini sağladı. Roosevelt ve Churchill, Ağustos 1941’de Atlantik Sözleşmesi (Atlantic Charter) diye bilinen savaş amaçlarını ilan ettiler. Atlantik Sözleşmesi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, daha geniş ekonomik fırsatları, korkusuz ve tok yaşama özgürlüğünü, denizlerin serbestliğini ve silahsızlanmayı içeriyordu.

kaynak: Ana Britannica
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 12 Ekim 2016 00:20
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
22 Mayıs 2006       Mesaj #9
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi

Amerika’nın savaşa katılması.


Eylül 1939’da bir Alman denizaltısı bir Amerikan destroyerini batırınca, Başkan Roosevelt “görünce vur” emri çıkardı. Ekimde bir destroyer daha batırıldı. Böylece ABD, Almanya’ya karşı ilan edilmemiş bir deniz savaşma girmiş oldu.
Öte yandan, 10 yıldır pek iyi gitmeyen Amerikan-Japon ilişkileri de bozulmaya başladı. Ocak 1940’ta ABD, Japonya ile 1911’de imzalanan ticaret antlaşmasını feshetti, ama Amerikalılar Japonlara, Çin’de kullandıkları malzemeleri satmaya devam ettiler. Japonya Eylül 1940’ta Fransız Çinhindi’ni işgal edince ABD hurda demir ve çeliğe ambargo koydu. Buna karşılık Japonya aynı ay Almanya ve İtalya ile bir üçlü ittifak antlaşması imzaladı. ABD ile Japonya arasındaki Uzakdoğu’ya ilişkin pazarlıklar 1941 ilkbaharında başladı. Japonya, görüşmelerin sonuçsuz kalması olasılığına karşı savaşa hazırlanıyordu. Roosevelt ve askeri danışmanları bir Japon saldırısı bekliyorlardı, ama bunun Doğu Hint Adalarına ya da Filipinler’e olacağını tahmin ediyorlardı. Oysa Japonya 7 Aralık 1941’de Pearl Harbor’a saldırdı. Kongre tek karşı oyla Japonya’ya savaş ilan etti. Bundan üç gün sonra Almanya ve İtalya ABD’ye savaş açtılar. Kongre oybirliğiyle savaş kararı alarak buna aynen karşılık verdi.

Savaş ve savaşın ülke içindeki etkileri.


Amerikan halkı II. Dünya Savaşı boyunca, düşmanlarını yenmek için olağanüstü miktarlarda savaş malzemesi, giyecek ve yiyecek maddesi üretmek zorunda kaldı. Savaş, yaklaşık 15 milyon insanın askere alınmasına, ayrıca milyonlarca kişinin askeri fabrikalarda çalıştırılmasına (yol açtı. Üretimde ve yaşam düzeyinde önemli bir yükselme görüldü. Ayrıca ülkede, savaşın nasıl yürütüleceği, savaştan sonraki ulusal politikaların ne olacağı konularında tartışmalar başladı.

Kongre savaş sırasında sağa kaydı. Demokratların hâlâ çoğunlukta olmalarına karşın, her iki partinin tutucu kanatları birçok New Deal kurumunu ortadan kaldırmayı başardı.

Kongre savaş bürokrasisini ve askeri harcamaları denetlemek amacıyla soruşturma yetkisini kullandı. Özellikle Missouri senatörü Harry S. Truman’ın başkanlığındaki Senato Savaş Soruşturma Komitesi etkili oldu. Kongre ayrıca ABD’nin savaştan sonra barışın korunması için öteki ülkelerle işbirliği yapmasını destekleyen bir tutum izledi.
Hükümet savaş sırasında üretimi denetim altına almaya çalışırken, yeni kuruluşlar oluşturdu. Bunlar az bulunan hammaddelerin gerekli alanlara yöneltilmesi, fiyatların denetlenmesi ve savaş malzemelerinin silahlı kuvvetlerin çeşitli kollarına ve müttefiklere dağıtılması gibi konularda öncelikleri belirliyordu. Bu dönemde en çok, yeni tür silahların üretimine ağırlık verildi. Bilimsel Araştırma ve Geliştirme Dairesi, bilim adamlarının çabalarını gelişmiş radar ve sonar araçlarının, radyo güdümlü fünyelerin ve daha başka araçların yapımına yöneltti. Bu çabalar arasında en çarpıcı olanı, düşmandan daha önce bir atom bombası yapma yolundaki gizli yarıştı. Yeni kurulan fabrika ve laboratuvarlara Manhattan Prçjesi adı altında 2 milyar dolar harcandı. İlk atom bombası 6 Temmuz 1945’te denendi.

Artan üretimle birlikte işsizlik dönemi geride kaldı. Savaş sırasında 15 milyondan fazla erkek ve kadın Silahlı Kuvvetler’de görev aldı. Bu arada vergiler artırılarak savaş harcamalarının yüzde 41 ’i bu kaynaktan karşılandı. Savaşın maliyeti 321 milyar dolara (I. Dünya Savaşı’ndakinin 10 katı) ulaştı. Roosevelt 1944’te dördüncü kez başkan seçildi.

Tecrit politikasının sonu ve ABD’nin dünya politikasındaki yeni yeri. Başkan Roosevelt ile İngiltere başbakanı Churchill arasında Aralık 1941’de yapılan toplantı sonucunda, ABD, Birleşmiş Milletler adıyla, sonunda toplam 46 devletin katılacağı büyük bir savaş ittifakı kurdu. Savaş boyunca Müttefikler arasında yapılan çeşitli konferanslarda, Roosevelt savaşın yürütülmesinde ve dönüm noktası oluşturan kararların alınmasında önemli bir rol oynadı.

Şubat 1945’te Roosevelt, Yalta’da Stalin ve Churchill ile bir araya geldi. Burada, Almanya’yı kayıtsız şartsız teslime zorlamak ve Müttefikler arasında işgal ve yönetim bölgelerine ayırmak ve Doğu Avrupa ülkelerinde demokratik rejimler kurulmasını sağlamak için uygulanacak politikalar üzerinde anlaşmaya varıldı. Yalta’da bir dizi de anlaşma yapıldı. Bunlardan biriyle SSCB, Doğu Asya’daki bazı ödünlere karşılık, Almanya’nın teslim olmasından sonra Japonya’ya karşı savaş ilan etmeyi kabul etti.
Roosevelt 12 Nisan’da ölünce Başkan Yardımcısı Truman onun yerine geçti. 7 Mayıs’ta Almanya teslim oldu. ABD, ağustos ayında Hiroşima ve Nagasaki kentlerine birer atom bombası atarak Japonya’yı teslime zorladı. Japonya 2 Eylül’de “Missouri” zırhlısında imzalanan bir antlaşmayla teslim oldu.

SOĞUK SAVAŞ YILLARI 1945-60

.

Harry S. Truman yönetimi.

Ad:  Harry S. Truman.jpg
Gösterim: 1201
Boyut:  21.0 KB

Roosevelt’in ani ölümüyle başkanlığa gelen Truman, ülkenin sorunlarından yalnızca genel olarak haberdardı. Çünkü o güne değin yönetimle yakın ilişki içinde olmamıştı. 25 Nisan 1945’te San Francisco’da Birleşmiş Milletler Konferansı başladı. Temmuz’da Truman, Potsdam’da Stalin ve Churchill (sonradan onun yerine geçen Clement Richard Attlee) ile görüşerek Japonya’ya karşı uygulanan askeri harekâtın geleceğini ve Avrupa’daki barış düzenlemelerini tartıştı. SSCB, Doğu Avrupa’yla ilgili olarak Truman’ı tatmin edecek bir çözüme yanaşmadı. Gene de sorunlar o denli ciddi görünmüyordu. Çünkü ABD atom tekelini elinde tutuyor ve SSCB’nin yıkılmış olan ülkesini yeniden inşa edebilmek için ABD’nin yardımına ihtiyacı olduğu düşünülüyordu.

Japonya’nın teslim olmasından sonra Amerikan ordusu dağıtılmaya başladı ve 1950 sonunda Kara Kuvvetleri’nin mevcudu 500 bine indirildi. ABD artık yalnızca hava gücüne ve atom silahına güveniyordu. Haziran 1946’da ABD, atom enerjisinin Birleşmiş Milletler aracılığıyla uluslararası çapta denetlenmesi için bir plan önerdi. SSCB bu öneriyi kabul etmedi ve ABD’nin önce tek yanlı olarak atom silahını imha etmesini istedi. Sovyet bilim adamları, nükleer araştırmalarının sonucunda 1949’da ilk atom bombasını patlattılar. ABD, kendi atom enerjisi çalışmalarını 1946’da kurulan Atom Enerjisi Komisyonu’nun denetimi altına aldı. ABD Hava Kuvvetleri’ni bağımsız bir birim haline getiren 1947 Ulusal Güvenlik Yasası ile silahlı kuvvetler yeniden düzenlendi. 1949’da Savunma Bakanlığı kuruldu.

SSCB, 1946’da ve 1947 başında Yunanistan’daki komünist gerillaları destekledi ve Akdeniz’e inmek amacıyla Türkiye’ye baskı uygulamaya başladı. İngiltere’nin Yunanistan ve Türkiye’ye artık yardım edemeyeceğini bildirmesi üzerine, Truman Mart 1947’de Kongre’den bu iki devlete gerekli askeri yardımın yapılmasını istedi. Kongre, Truman Doktrini diye bilinen bu yardım programı çerçevesinde her iki devlete toplam 400 milyon dolarlık yardımı kabul etti. Haziran 1947’de Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa’ya yönelik komünist tehdit karşısında Avrupa devletlerinin ekonomik açıdan yeniden ayakta durabilmelerini sağlayacak bir plan sundu. Bu programa 16 devlet ve Batı Almanya katıldı. ABD üç yıl içinde Ekonomik İşbirliği İdaresi aracılığıyla 12 milyar dolarlık yardım yaptı. Marshall Planı (Avrupa Kalkınma Programı) Batı Avrupa’nın ekonomisini yeniden canlandırdı ve Avrupa komünist partilerinin gücünü kırdı. Başkan Truman yeniden göreve seçildikten sonra 1949’da yaptığı göreve başlama konuşmasında benzer yardımların dünyanın azgelişmiş ülkelerine de yapılması gerektiğini belirtti. Truman’ın bu konuşmasındaki dördüncü önerisi azgelişmiş ülkelere de yardım yapılmasını öngördüğünden, buna Dördüncü Madde Programı dendi.

Bu sırada ABD ve İngiltere, Batı Almanya’yı içişlerinde egemen ve ekonomik bakımdan güçlü bir ülke haline getirmek için çalışıyordu. Buna karşılık SSCB, Haziran 1948’de Berlin’in Batılı devletlerin işgali altındaki bölümünü abluka altına aldı. Başkan Truman kente askeri uçaklarla yiyecek ve malzeme gönderdi. 1949 baharında Sovyetler ablukayı kaldırdı.
Amerikan Senatosu Haziran 1948’de Kuzey Atlantik Antlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlanacak görüşmelere izin veren Vandenberg Kararı’nı kabul etti. Nisan 1949’da 12 devletin katılmasıyla kurulan NATO’ya (Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı) Yunanistan ve Türkiye 1952’de girdi.

Truman Eylül 1945’te Kongre’ye, sonradan Adil Düzen diye adlandırılan 21 maddelik bir program önerdi. Bu program, sosyal güvenliğin genişletilmesini, ücretlerin ve çalışma sürelerinin yeniden düzenlenmesini, toplu konut yapımına ilişkin yasalar çıkarılmasını, işe alınmada ırk ve din ayırımını önlemek için bir Adil İşe Alma Uygulamaları Yasası’nın sürekli olarak yürürlükte kalmasını öneriyordu. Truman, önerilerini, Kongre’ye kabul ettiremedi. Bununla birlikte 1946’da İstihdam Yasası çıkarıldı. Bu yasa, hükümetin tam istihdamın sağlanmasındaki sorumluluğunu açıkça belirtiyor ve başkana danışmanlık yapacak ve yıllık ekonomik raporlar hazırlayacak olan üç kişilik bir Ekonomik Danışmanlar Konseyi kuruyordu.

Bu sırada, federal hükümete komünistlerin sızmış olduğu yolundaki iddialar yoğunlaşmaya başladı. 1946’da, Truman’ın isteğiyle bir İşçi Sadakati Geçici Komisyonu kuruldu. Komisyona bağlı kurullar, çalışanların ulusal sadakat duygularını gözden geçirmeye başladı. 1951’e gelindiğinde 212 hükümet görevlisi bu kurullarca işten atılmış, 2 binden fazlası da istifa ettirilmişti. Bu arada, 1950’de çıkarılan McCarran Iç Güvenlik Yasası’yla da, komünist faaliyetler üzerine birçok kısıtlamalar kondu. 1949’da tutuklanan 11 komünist lideri, 1951’de, Sovyetler Birliği’ne atom bombasıyla ilgili gizli bilgiler aktarmakla suçlanan Julius ve Ethel Rosenberg’in tutuklanması izledi. Rosenbergler 1953’te idam edildiler. Wisconsin senatörü Joseph R. McCarthy’nin elinde, Dışişleri Bakanlığı’nda görevli 57 komünistin adlarını içeren bir liste olduğunu ortaya atması, süregelen baskı ve sindirme ortamını iyice güçlendirdi. Bu iddianın doğruluğunu araştırmak üzere kurulan altkomite, Dışişleri Bakanlığı’nda bir tek komünist bile bulamamakla birlikte, McCarthy sansasyonel iddialarına devam etti ve ulusal bir takip kampanyası başlattı.

1949’da, Çin’de komünistlerin zaferi ve eylülde Sovyetler’in ilk atom bombasını patlatması ABD’deki komünizm korkusunu iyice artırdı ve komünizmin yayılmasını önlemek ABD dış politikasının ana teması haline geldi. Truman’ın Dördüncü Madde Programı, büyük ölçüde, yoksul ülkeleri ABD’nin yanına çekme isteğinden kaynaklanıyordu. Ocak 1950’de ise Başkan Truman, ABD Atom Enerjisi Komisyonu’na, II. Dünya Savaşı’nda kullanılan atom bombalarından çok daha güçlü hidrojen bombası üzerinde çalışma emrini verdi.

Sovyetler Birliği’nin desteklediği Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri 25 Haziran 1950’de, Güney Kore’yle sınırı oluşturan 38. enlemin güneyine geçti. ABD konuyu hemen Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne getirerek, saldırıya karşı direnmek için Güney Kore’ye Birleşmiş Milletler yönetiminde asker gönderilmesini istedi. Sovyetler Birliği temsilcileri o sırada toplantıları boykot ettiği için, Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler üyelerine Kuzey Kore’nin saldırısına karşı direnme çağrısında bulunan bir kararı kabul etti.

General Douglas MacArthur komutasındaki BM güçleri Kuzey Kore askerlerini 38. enlemin kuzeyine itti; ama yıl sonunda savaşa katılan Çin Halk Cumhuriyeti askerleri karşısında gerilemek zorunda kaldı. ABD’nin durumu sarsılmıştı.
Kongre başkanın dev savunma programını destekledi. Truman 16 Aralık 1950’de ulusal düzeyde olağanüstü durum ilan etti ve ülkeyi savaş durumuna soktu. Savaş konusundaki görüşleri nedeniyle yönetimle çatışan General MacArthur, 11 Nisan 1951’de Truman tarafından görevinden alındı. Ateşkes görüşmeleri 10 Temmuz 1951’de başladı, ama ateşkes antlaşması ancak 27 Temmuz 1953’te imzalanabildi. İki Kore’yi birleştirme çabaları sonuçsuz kaldı.
1952 başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçi Parti adayı General Eisenhower kazandı. Cumhuriyetçiler Kongre’de üstünlüğü de ellerine geçirdiler.

Ad:  Dwight D. Eisenhower.jpg
Gösterim: 1209
Boyut:  14.4 KB

Dwight D. Eisenhower yönetimi.


Eisenhower’ın ortayolcu iç politikası işçi kesiminin Demokrat Parti içindeki etkisini zayıflatırken Cumhuriyetçi Parti içindeki liberal unsurları güçlendirdi. 1953-56 arası genel bir refah dönemi oldu. Yatırımcı sermayenin kendini güven içinde hissetmesi iş hayatının gelişmesine katkıda bulundu. Ama banka kredilerindeki artış, enflasyonu önlemek için sıkı bir para politikası uygulayan Federal Rezerv Kurulu’nca denetleniyordu. Bütçe büyük miktarlardaki savunma harcamalarına karşın denkti; çünkü vergiler gerekli düzeyde tutulabildiği gibi istihdam ve kazanç düzeyi de görece yüksekti. Yüksek Mahkeme, 17 Mayıs 1954’te oybirliğiyle resmî ilk ve ortaokullardaki çocukları ırklarına göre ayırmanın anayasaya aykırı olduğuna karar verdi.

Eisenhower’ın uluslararası ilişkileri geliştirme girişimlerine Dışişleri Bakanı John F. Dulles yardımcı oldu. Ama Amerikan yönetimi, amaçlarını gerçekleştirmekte bir dizi başarısızlıkla karşılaştı. Kore ateşkes görüşmelerinin uzamasının ardından Uzakdoğu’daki durum çıkmaza girdi ve komünistlerin bölgedeki gücü artmaya devam etti.

Eisenhower’ın 1953’te ortaya koyduğu “Barış İçin Atom” planı, nükleer bilimlerin dünyanın refahının geliştirilmesinde kullanılmasını sağlamaya yönelik bir adımdı. Ama atom silahlarının uluslararası denetimi, askeri tesislerin havadan serbestçe denetlenebilmesi gibi önerileri kabul edilmedi. Gene de bu öneriler, silahların siniriandınlması tartışmasında, Sovyetler Birliği karşısında, önemli bir kazanım sağladı. Dört büyük devletin lideri, Soğuk Savaş’ın gerginliğini azaltmak için 1955’te Cenevre’ de bir araya geldi. Ama olumlu bir sonuç elde edilemedi.

1956’daki başkanlık seçimlerinin sonucu, büyük ölçüde dış gelişmeler tarafından belirlendi. Ekim sonunda Doğu Avrupa’da ve Ortadoğu’da önemli olaylar meydana geldi. Polonya’da SSCB Komünist Partisi aleyhinde gösteriler oldu; Sovyet ordusu Macaristan’a girdi. Mısır’ın Süveyş Kanalını kapatmasıyla başlayan olaylar, ekimde İsrail’in ve onun ardından İngiltere ve Fransa’nın Mısır’a saldırmasıyla gelişti. Süveyş olayı başkanlık seçimleri kampanyasında ön plana çıktı. Seçmenlerin büyük çoğunluğu Başkan Eisenhower ve yardımcısı Richard Nixon için oy kullandı. Aslında bu Eisenhower’ın kişisel bir zaferiydi. Çünkü Kongre’ nin her iki kanadında da denetim, Demokratların eline geçmişti.

Eisenhower’ın başkanlığının ikinci döneminde ülkedeki ırkçılık sorunları arttı. Güney eyaletleri, resmî okullarda ırk ayrımına son verilmesi yolundaki karara karşı çıktı. Temmuz 1959’da 500 bin çelik işçisi greve gitti. Grev 116 gün sürdü. Pazarlıklar sonunda uzlaşmaya varılamadı, ama işçiler işbaşı yapmayı kabul etti. Kongre’nin ilgili komisyonları genel olarak tüm sendika yönetimleri hakkında soruşturma açtı. 1959’da Landrum-Griffin Yasası kabul edildi. Yasa, sendikalarda yolsuzluklarla mücadeleyi ve sendikalar içinde demokratik seçim yöntemlerinin yerleştirilmesini amaçlıyordu.

4 Ekim 1957’de SSCB ilk yapay uyduyu uzaya fırlattı. Dünya güç dengesinin Sovyetler lehine bozulmasından kaygılanan ABD de 3 Ocak 1958’de uzaya bir uydu gönderdi. Uzay çağı, ABD’de gittikçe daha geniş bir ilginin odak noktası haline geldi.
1958’deki çeşitli bunalımlar ABD’yi savaşın eşiğine kadar getirdi. Başkan Eisenho- wer, Temmuz ayında, Lübnan hükümetinin Batı karşıtı güçler tarafından devrilmesini önlemek için Lübnan’a asker çıkardı. Ağustos ayında Quemoy ve Matsu adalarının Çin Halk Cumhuriyeti tarafından bombalanması, Amerikan hükümetini, Milliyetçi Çin’le arasındaki antlaşma yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği sorunuyla yüz yüze bıraktı. Kasımda, SSCB Berlin’i yeniden abluka altına alma tehdidinde bulundu. 31 Aralık’ta da Fidel Castro önderliğindeki güçler Küba’da yönetimi ele geçirdiler. Dışişleri Bakanı Dulles’ın Mart 1959’da hastalanması üzerine Eisenhower dış politikadaki etkinliğini artırdı. Dulles 24 Mayıs’ta öldü.

Eisenhower kişisel diplomasi yöntemine başvurmayı Soğuk Savaş’a yeğ tuttu. Kruşçev, gerginliklerin azaltılması için Mayıs 1960’ta Paris’te bir zirve toplantısı yapılmasını önerdi. İki lider Paris’te bir araya geldiklerinde Kruşçev, mayıs başında Sovyet toprakları üzerinde bir Amerikan casus uçağının (U-2) düşürüldüğünü açıkladı. Bunun üzerine görüşmeler kesildi.
1950-60 döneminde nüfus düzenli bir biçimde arttı. 1960’a gelindiğinde ABD’nin nüfusu 179 milyonu geçiyordu. Nüfusun doğudan batıya kayması sürdüğü gibi, kent merkezinden kentin çeperlerindeki banliyölere doğru hareket de bu dönemde başladı. Refahın yaygınlaşması, verimliliğin artması ve gelir düzeyinin yükselmesi, her türlü inşaat ve imar etkinliğini körükledi.
1960 seçimleri için her iki parti de genç adaylar seçti. Cumhuriyetçi Parti’nin adayı, 47 yaşındaki Başkan Yardımcısı Richard Nixon, Demokratik Parti’nin adayı ise 43 yaşındaki Massachusetts senatörü John F. Kennedy idi. Seçim kampanyasının kaderini, iki başkan adayının televizyonda yaptıkları tartışmalar belirledi. Seçimleri Kennedy kazandı.

1960 SONRASI.


John F. Kennedy yönetimi.

Ad:  John F. Kennedy.jpg
Gösterim: 1288
Boyut:  19.8 KB

Nüfusun artması ve batıya kayması 1960’ larda da sürdü. Nüfus yoğunluğu bakımından birinci sıradaki New York eyaletinin yerini California aldı. Ekonomi istikrarlıydı. Üretim, istihdam ve şirket kârları yüksek düzeylere ulaştı. Amerikalı bilim adamları ve mühendisler uzayın fethi yolunda önemli adımlar attılar. Bu gelişmelere karşın birtakım sorunlar sürdü. Irk ayrımı konusundaki gerginlik yoğunlaştı, kentlerin sorunları arttı, yoksulluk yaygınlığını korudu, hava ve su kirliliği tehlikeli boyutlara ulaştı. Güneydoğu Asya’daki Vietnam Savaşı da gittikçe genişledi. ABD’nin Avrupa’daki temel askeri stratejisi, Fransa’nın 1966’da NATO’nun askeri kanadından çekilmesiyle ciddi bir darbe yedi. Fransa ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kendi atom denemelerini başlatması, silahsızlanma ve dünya barışıyla ilgili umutları kırdı.

Kennedy 20 Ocak 1961’de, ABD’nin 35., en genç ve ilk Katolik başkanı olarak göreve başlarken yaptığı konuşmada, diktatörlük, yoksulluk, hastalık ve savaşla dünya çapında mücadele edilmesi çağrısında bulundu. Lyndon B. Johnson başkan yardımcısı oldu. Dean Rusk dışişleri bakanlığına, başkanın kardeşi Robert F. Kennedy adalet bakanlığına, Robert S. McNamara da savunma bakanlığına getirildi. Kennedy’nin başkanlığının ilk yılında Amerikan hükümeti, Castro’yu devirmek için Küba’nın Domuzlar Körfezine, başarısız bir çıkarma harekâtı düzenledi. Kennedy ile Kruşçev Viyana’da bir araya geldiler; ama Soğuk Savaş tırmanmaya devam etti.

Ekim 1962’de Amerikan istihbarat örgütleri, Sovyetler’in Küba’ya ABD’yi vurabilecek güçte balistik füzeler yerleştirmekte olduğunu öğrenince Küba sorunu kritik bir hal aldı. Kennedy, Sovyet gemilerinin Küba’ya füze getirmesini önlemek için Küba’yı ablukaya aldı. ABD ile SSCB’nin savaşın eşiğine geldiği beş günden sonra SSCB Küba’daki füzelerini sökmeyi ve askerlerini çekmeyi kabul etti. 5 Ağustos 1963’te Amerikan, İngiliz ve Sovyet diplomatlar, Moskova’da, nükleer denemeleri yasaklayan antlaşmayı imzaladılar.
Kennedy, Kongre’den uluslararası ticareti canlandıracak, işsizliği azaltacak, sosyal güvenlik sistemi kapsamındaki yaşlılara sağlık hizmeti sunacak, federal gelir vergilerini düşürecek ve Siyahların yurttaşlık haklarını koruyacak yasalar çıkarmasını istedi. 1962’de Ticareti Genişletme Yasası ile Vergi Reformu Yasası çıkarıldı. Kennedy 22 Kasım 1963’te Dallas’da öldürüldü. Yerine Başkan Yardımcısı Johnson geçti.

Ad:  Lyndon B. Johnson.jpg
Gösterim: 1135
Boyut:  24.3 KB

Lyndon B. Johnson yönetimi.


Johnson başkan olunca Kennedy’nin önerdiği taşanları gerçekleştirmeye devam edeceğini açıkladı. Vergi İndirimi Yasası Kongre’den geçti. Haziran 1964’te Medeni Haklar Yasası çıkanldı. Johnson, 1964’te yaptığı konuşmada “yoksulluğa karşı kayıtsız şartsız savaş” ilan etti. Çıkarılan Ekonomik Fırsatlar Yasası, yoksulluğu azaltmak amacıyla bazı önlemler getiriyor, olanakları sınırlı gençlere kolaylıklar, küçük çiftçi ve işadamlanna kredi olanakları sağlıyordu.

1964 başkanlık seçimlerini, Cumhuriyetçilerin adayı Arizona senatörü Barry Goldwater’a karşı Johnson kazandı. Başkan Johnson, 1965’teki konuşmasında “Büyük Toplum” programını ana çizgileriyle açıkladı. Daha sonra Kongre’ye sağlık, göç, silahsızlanma, vergi indirimi, doğanın korunması, konut, demiryolu taşımacılığı, suç, oy hakkı gibi konularda özel mesajlar yolladı. Sosyal sigortalar kapsamında bulunan, 65 yaşın üstündeki kişilere yönelik Sağlık Yasası çıkanldı. Oy vermede okuma yazma testlerini ve daha başka sınırlamaları kaldıran oy hakkı yasa tasarısı da kabul edildi. Ocak 1964’te kabul edilen 24. Ek Madde’yle, federal seçimlerde oy verme vergisi kaldırıldı.

Kongre 1965-66’da iki yeni bakanlık kurdu: Konut ve Kentsel Gelişme Bakanlığı ile Ulaştırma Bakanlığı. 1965’te çıkarılan yeni Göç Yasası, 41 yıllık uygulamaya son vererek, ulusal kökenlere dayalı kota sistemini kaldırdı ve ilk kez Batı Yanküre’den gelen göçe sınırlamalar koydu. Başkan Johnson Vietnam Savaşı’nın giderlerini karşılayabilmek için Kongre’den vergileri artırmasını istedi.

1960’larm ortalarında birçok büyük kentin, düşük gelirlilerin yaşadığı bölgelerinde ayaklanmalar oldu. 1967’deki olaylardan sonra Başkan Johnson, konuyla ilgili bir komisyon kurdu. Komisyon 1968’de yayımlanan raporunda olaylardan “beyaz ırkçılığı” sorumlu tuttu ve her düzeydeki hükümet organından Siyahlar için iş alanları açmasını, daha iyi konut ve eğitim olanakları ve yeterli bir polis güvenliği sağlamasını istedi. Nisan 1968’de Siyahların önderi Dr. Martin Luther King, Jr., Tennessee’nin Memphis kentinde öldürüldü.

Başkan Johnson Amerikan dış politikasına kısa sürede kendi damgasını vurdu. ABD yıllardır Güneydoğu Asya’da Vietkong güçleri karşısında Güney Vietnam’a yardım sağlamaktaydı. Önceleri askeri malzeme ve askeri danışmandan öteye gitmeyen Amerikan yardımı, Vietkong başarıları üzerine 1964’te hızla arttı. Tonkin Körfezinde devriye gezen Amerikan savaş gemileri, iddia edildiğine göre ağustos ayında saldırıya uğrayınca Johnson Kuzey Vietnam torpido üslerine karşı hava akınlarıyla misilleme emri verdi. Kongre Tonkin Körfezi kararını onaylıyor ve Amerikan güçlerine başka saldırıların önlenmesi için her türlü önlemi alma yetkisi veriyordu. Başkan Johnson 1965’ten başlayarak Vietnam’a gittikçe artan sayıda asker yolladı. Vietnam’daki Amerikan askerlerinin sayısı 1968’de 500 bini buldu. Johnson ayrıca Kuzey Vietnam’daki askeri hedeflerin bombalanması için emir verdi.

ABD’de Vietnam Savaşı’na muhalefet artıyordu. Johnson başkanlığa ikinci kez aday olmayacağını açıkladı. ABD’nin Kuzey Vietnam’ı bombalamaya son verdiğini bildirerek Hanoi’yi görüşmelere çağırdı. ABD ile Kuzey Vietnam arasındaki görüşmeler Mayıs 1968’de Paris’te başladı. 1 Kasım’da bütün bombardımanlar durduruldu.
1968 başkanlık seçimlerinin ana konusu Vietnam Savaşı’ydı. Demokratların güçlü aday adaylarından Robert F. Kennedy 5 Haziran’da öldürüldü. Demokrat Parti’nin başkan adaylığına Hubert H. Humphrey seçildi. Ama seçimleri Cumhuriyetçi Parti’ den Richard M. Nixon ve yardımcısı Spiro T. Agnew kazandı.

Richard M. Nixon yönetimi.

Ad:  Richard M. Nixon.jpg
Gösterim: 1170
Boyut:  25.5 KB

Nixon Temmuz 1969’da bir dünya turuna çıktı. Çeşitli Asyalı liderlerle görüştü. “Nixon Doktrini” diye bilinen doktrinini açıkladı. Buna göre ABD, Uzakdoğu’daki varlığını sürdürecek, ama bundan böyle Asya ülkeleri, savunmalarının yükünü kendileri üstleneceklerdi. ABD ile SSCB arasında Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri (SALT) de Kasım 1969’da Helsinki’de başladı. ABD ile SSCB ayrıca 24 Kasım’da Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’m imzaladılar.
Paris’teki barış görüşmeleri sürerken Vietnam’daki çatışmalar yeniden başlamıştı. Nixon Vietnam’daki Amerikan askerlerinin sayısının azaltılacağını açıkladı. Ama Nisan 1970’te çarpışmalar Kamboçya’ya da sıçradı.

Haziran 1970’te ABD Kamboçya’dan çekildikten sonra Nixon “Vietnamlılaştırma” politikasını sürdürdü. 1972’de bölgedeki Amerikan askerlerinin sayısı 70 bine indirilmişti. Nisanda Kuzey Vietnam’ın Güney Vietnam’ı işgale başlaması üzerine Amerikan yönetimi Paris görüşmelerini geçici olarak kesip bombardımanları yeniden başlattı. Daha sonra barış görüşmeleri, Kuzey Vietnam temsilcisi Le Duc Tho ile ABD başkanlık özel danışmanı Henry Kissinger arasında Paris’te yeniden başladı ve çoktandır beklenen ateşkes antlaşması 27 Ocak 1973’te imzalandı.

Nixon hem kişisel, hem de geleneksel diplomasi usullerini kullanarak Batılı önderlerle düzenli görüşmeler yaptı. Ayrıca Çin Halk Cumhuriyeti’nin davetini kabul ederek Mart 1972’de Pekin’e gitti. Nixon bu gezisiyle ABD’nin dış politikasını tersine çevirdi. Nixon Mayıs 1972’de de Moskova’ ya gitti. Burada stratejik silahların üretiminin sınırlandırılmasını amaçlayanları da kapsayan bir dizi antlaşma imzaladı.

Haziran 1973’te Brejnev ABD’yi ziyaret etti. 1973 sonbaharında patlak veren Arap- İsrail Savaşı Sovyet-Amerikan yumuşamasında belirli bir kesinti yarattıysa da ABD’ nin yeni dışişleri bakanı Kissinger, İsrail’le Mısır ve Suriye arasında ateşkes sağlamayı başardı.

Nixon’ın iç politikası, kısmen Kongre’de çoğunluğu oluşturan Demokratların muhalefeti nedeniyle yavaş gelişme gösterdi. Nixon 21 Mayıs 1969’da Warren E. Burger’ı Earl Warren’dan boşalan Yüksek Mahkeme başkanlığına atadı.
Nisan 1970’te ABD’nin Vietnam’ın yanı sıra Kamboçya’da da savaşa girişmesi ülke içinde şiddetli tepkilere yol açtı. Ohio’daki Kent Eyalet Üniversitesi’nde gösterici öğrenciler Ohio Ulusal Muhafız Birliği’yle çatıştılar. Muhafızların öğrencilerin üzerine ateş açması sonucunda dört öğrenci öldü, birçok kişi yaralandı. Bu olay başka üniversitelerde de protesto gösterilerine yol açtı.
1972’de Kongre, Başkan Nixon’ın da desteğiyle, kadınlara eşit haklar tanıyan anayasa değişikliğini, bu önerinin Kongre’ye ilk sunuluşundan 49 yıl sonra, kabul etti. Değişiklik önerisi eyalet meclislerinde onaya sunuldu, ama 30 Haziran 1982’ye değin uzatılmış olan zorunlu süre içinde yeterli sayıda onay sağlanamayınca sonuçsuz kaldı.

Nixon enflasyonla mücadeleye ve askeri harcamaların azaltılmasına öncelik verdi. Ama bu çabalara karşın pahalılık arttı, sanayi üretimi düştü. İşsizlik ve enflasyon oranları yükseldi. Ücret ve fiyat denetimine gidildi. Dolar iki kez devalüe edildi. ABD dış ticaret açığı bir ölçüde kapatıldı ama enflasyon denetlenemedi.

1972 seçimleri ve Watergate Skandali.


1972’de Demokrat Parti’nin başkan adaylığını, Vietnam Savaşı’na ve askeri harcamalara karşı olan Güney Dakota senatörü George McGovern kazandı. Nixon ve Agnew yeniden Cumhuriyetçi Parti’nin adayları oldular. Nixon seçimi ezici bir farkla kazandı. Bununla birlikte Demokratlar hem Senato’da, hem de Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu korudular.
1972’de beş kişi Demokrat Parti’nin Washington’daki Watergate binasında bulunan bürosuna gizlice girmek suçundan tutuklandı. Bu beş kişinin Başkan’ın Yeniden Seçilmesi Komitesi (CRP) tarafından kiralanmış olduğu anlaşıldı. CRP’nin güvenlik sorumlusu görevden alındı ve daha sonra hırsızlık ve telefon dinleme suçlarından mahkûm oldu.

1973’e değin pek ilgi uyandırmayan bu olayların Beyaz Saray’da yüksek düzeydeki yetkililerle ilişkisi ortaya çıkınca Senato bir komisyon kurup soruşturmaya başladı. Nixon da konuyla ilgili olarak özel bir savcı görevlendirdi. Yürütme ile yasama organları arasında bir mücadele başladı. Watergate Skandali, her gün ortaya çıkarılan yeni yolsuzluklarla içinden çıkılmaz bir hale geldi. Beyaz Saray’da bir güvenlik biriminin, ulusal güvenlik perdesi altında yasadışı etkinliklerde bulunduğu öğrenildi. Nixon’m kişisel gelirleri de soruşturulmaya başladı. Başkan Yardımcısı Agnew kendisiyle ilgili suçlamalardan ötürü istifa etti. Nixon, 6 Aralık 1973’te Gerald R. Ford’u başkan yardımcılığına getirdi.

Kongre’nin Demokrat ve Cumhuriyetçi üyeleri ile o zamana değin Nixon’ı desteklemiş olan basın, 1973 sonbaharında başkanın istifasından ya da Kongre’de hakkında dava açılmasından söz etmeye başladı. Kamuoyu yoklamalarına göre Nixon’ın saygınlığı iyice azalmıştı. 24 Temmuz 1974’te Yüksek Mahkeme, Nixon’ın, eski görevlilerinin yargılanmaları için gerekli kanıt ve belgeleri, özellikle de gizli konuşma bantlarını mahkemeye sunmasına karar verdi. Temsilciler Meclisi Adalet Komisyonu ise, Nixon’ın üç ayrı suçla ilgili olarak yargılanmasını önerme kararı aldı. Nixon Kongre’ deki bütün desteğini yitirmişti. 8 Ağustos akşamı yaptığı televizyon konuşmasında istifasını açıkladı. Nixon görevinden istifa ederek ayrılan ilk ABD başkanı oldu. Başkan Yardımcısr Gerald Ford, 9 Ağustos’ta yemin ederek başkanlığı devraldı.

Ad:  Gerald R. Ford.jpg
Gösterim: 1124
Boyut:  26.8 KB

Gerald R. Ford yönetimi.


Ford’un ilk görevi ulusun yaralarını sarmak ve başkanlık kurumunun saygınlığını yeniden sağlamaktı. Ama 8 Eylül’de Nixon için af ilan etmesi kendi desteklerini zayıflattı. Enflasyonun en önemli ekonomik sorun olduğunu ilan eden Ford, iktisatçıları bir zirve toplantısında bir araya getirdi ve enflasyonla mücadele programını ekim ayında Kongre’ye sundu. Program fazla ilgi görmedi. Artan işsizlik enflasyonu gölgede bırakınca durgunluk baş gösterdi. Ford’un enflasyonla mücadele programı unutuldu. 1974’te enflasyon yüzde 14,4]e çıktı, ama 1976’da yüzde 5,6’ya düştü. İşsizlik Nisan 1975’te yüzde 8,9’a ulaştı. Bu ortamda Kongre, bütçenin hazırlanması sürecine daha fazla katılmasına olanak veren düzenlemeleri kabul etti.

ABD kentlerinin mali sorunları iyice arttı. 1975’te New York kenti borçlarını ödeyemez duruma geldi. New York eyaleti ve federal hükümet yardımda bulunmayı reddetti, ama Haziran 1975’te New York eyaleti Belediye Yardım Kuruluşu adıyla yeni bir birim kurdu. Bu kuruluş kentin mali işlerini denetimi altına aldı. Bundan sonra başkan da tavrını değiştirdi; Kongre, sıkıntı içindeki kentlere sınırlı miktarda borç verilmesini sağlayan düzenlemeleri kabul etti.

Vietnam Savaşı Nisan 1975’te sona erdi. Yumuşama politikası ABD ile SSCB arasındaki ilişkilerin temeli olmaya devam etti, ama yumuşamayı sarsan bazı gelişmeler de oldu. Ekim 1975’te ABD’nin SSCB’ye petrol karşılığında buğday vermesini öngören beş yıllık bir ticaret antlaşması imzalandı. Bunu iki ay sonra altı yıllık bir başka antlaşma izledi. Ama ABD Kongresi’nin bu antlaşmaları Moskova’nın daha çok sayıda Yahudinin Sovyetler Birliği’nden serbestçe göçüne izin vermesi koşuluna bağlayan kararını iç işlerine karışma sayan SSCB 1972’de imzalanmış olan bir ticaret antlaşmasını Ocak 1975’te iptal etti. Mayıs 1976’da yeraltı nükleer denemelerini sınırlayan bir antlaşma imzalandı. SALT çerçevesinde sınırlı antlaşmalar yapıldı.
Henry Kissinger, Nixon kabinesinde olup da yerini koruyan üç bakandan biriydi. Kissinger ABD dış politikasını Ford döneminde Nixon dönemindekinden daha fazla denetimine aldı.

1976 seçimlerini Demokrat Parti adayı, eski Georgia valisi Jimmy Carter kazandı. Başkan Yardımcısı Walter F. Mondale’di. Jimmy Carter yönetimi. Başkanlığının ilk yılında Carter, insan haklarının korunması konusunu dış politikasının ana ilkelerinden biri olarak ön plana çıkardı. ABD’nin Birleşmiş Milletler’deki büyükelçisi And- rew Young da bu politikanın gündeme getirilmesine katkıda bulundu. Irkçı politikaları protesto eden ABD, Birleşmiş Milletlerde, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne yapılan silah satışlarına ambargo konması yolunda oy kullandı. Rodezya’dan (bugün Zimbabve) krom ithaline son verdi. Mayıs ayında, ABD ile savunma antlaşması bulunmayan devletlere silah satışı sınırlandırıldı. ABD, Şubat 1977’de balıkçılık alanlarını 200 mile çıkardı. Bu karar, Küba’yla 16 yıldır ilk kez doğrudan resmî görüşmelerin başlamasına yol açtı.

7 Eylül 1977’de ABD yönetimi Panama’yla iki antlaşma imzaladı. Antlaşmalardan ilki, Panama Kanalının tam denetiminin 1999 sonunda Panama’ya devredilmesini öngörüyor, İkincisi de kanalın tarafsızlığını garanti ediyordu. Panama Kanalı Bölgesi’ndeki ABD denetimi 1 Ekim 1979’da resmen sona erdi. Çin Halk Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesi 1 Ocak 1979’da gerçekleşti. Bunun sonucunda ABD Milliyetçi Çin (Tayvan) ile resmî ilişkilerini kesti.

ABD’nin Ortadoğu politikasındaki değişiklik


1 Ekim 1977’de yayımlanmış olan Amerikan-Sovyet ortak bildirisinde ifade edilmişti. Bildiride “Filistin halkının meşru haklarının” güvence altına alınması, “İsrail ordusunun 1967 Savaşı’nda işgal ettiği topraklardan çekilmesi” ve Filistinlilerin Cenevre Konferansında temsil edilmeleri isteniyordu. Öte yandan ABD, Mısır devlet başkanı Enver Sedat’la İsrail başbakanı Menahem Begin arasındaki görüşmeleri destekledi. Sedat ve Begin’in 6-17 Aralık 1978’de, Carter’ın ev sahipliğini üstlendiği Camp David’de yaptığı görüşmelerden sonra, 26 Mart 1979’da Mısır’la İsrail arasında bir barış antlaşması imzalandı.

Carter yönetiminin karşılaştığı bir başka sorun 1978’de başlayan İran Bunalımı oldu. Şahın ülkeyi terk etmesinden sonra, 1 Nisan 1979’da İran’da İslam Cumhuriyeti kuruldu. Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliği 4 Kasım’da işgal edildi, büyükelçilikte çalışanlar rehin alındı. İşgalciler, o sırada AB D’de tedavi gören şahın geri verilmesini istiyorlardı. ABD ödün vermeye yanaşmadı ve İran’a ekonomik ve diplomatik yaptırımlar uyguladı; Nisan İ980’de rehineleri kurtarmak için başarısız bir askeri harekât düzenledi. Rehineler ancak Ocak 1981’de serbest bırakıldı.

Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri (SALT) ikinci bir antlaşmayla (SALT II) sonuçlandı. Brejnev ve Carter’m 15 Haziran 1979’da imzaladığı antlaşma ABD Senatosu’na sunulmadı. 1979 sonunda Sovyet askerlerinin Afganistan’a girmesi Amerikan-Sovyet ilişkilerinde gerginlik dönemini başlattı. ABD, 1980’de Moskova’da yapılan Olimpiyat Oyunlan’nı boykot etti.
Carter’nı iç politikadaki ilk uygulaması Vietnam Savaşı sırasında 1964-73 arasında askere çağrılıp da gitmeyi reddetmiş olanları affetmek oldu. Enerji programına ağırlık verdi. Bu program Kongre’nin engeliyle karşılaştı. ABD’nin ithal petrole bağımlılığını azaltmayı amaçlayan program akaryakıt için vergi getiriyordu. Ayrıca yakıt tasarruf eden otomobillerin satın alınması, yeni enerji teknolojileri ve kaynakları bulunması için vergi teşvikleri öngörüyordu. Kongre bu programı geniş ölçüde değiştirdi.
ABD’nin 1970 sonlarındaki ekonomik büyümesi petrol ithalatından kaynaklanan büyük bir dış ticaret açığıyla engellendi. 1979’da enflasyon oranı yüzde 13’e, işsizlik oranı da yüzde 7’ye ulaştı. 1977-78 kışında kömür işçileri ülke çapında greve gittiler. 1979 ilkbaharında Pennsylvania’nm Harrisburg kenti yakınındaki Three Mile Island nükleer reaktöründe bir kaza oldu. Bu olay bir enerji kaynağı olarak nükleer enerji üzerinde kaygıların doğmasına yol açtı. 1979 yazındaki akaryakıt darlığı da ABD’nin petrole olan bağımlılığını bir kez daha gösterdi.
1980 seçimlerini Cumhuriyetçi Parti adayı, eski California valisi Ronald Reagan ve yardımcısı George Bush açık farkla kazandı.

Ronald Reagan yönetimi.

Ad:  Ronald Reagan.jpg
Gösterim: 1231
Boyut:  18.3 KB

Reagan seçim kampanyası boyunca kamu harcamalarının azaltılmasından, gelir vergisinde indirime gidilmesinden ve savunmanın güçlendirilmesinden yana olduğunu vurguladı.
Reagan başkanlık görevine iyi koşullarda başladı. İran’da serbest bırakılan rehineler göreve başladığı gün ülkeye döndüler. Bu iyimser havadan yararlanmak isteyen Reagan, Kongre’ye vergilerde önemli ölçüde indirim sağlayan bir tasarı sundu. Tasarı görüşülürken, 30 Mart 1981’de ise düzenlenen bir suikastta yaralandı. Kısa sürede iyileşerek 11 Nisan’da Beyaz Saray’a döndü. 1981’in ilk üç ayında ABD ekonomisi büyüme gösterdi. Ama daha sonra, öteki gelişmiş ülkeleri çoktandır etkileyen durgunluğa düşmekten kurtulamadı. Bu dönem, 1929’daki Büyük Bunalım’dan bu yana ABD ekonomisinin karşılaştığı en kötü deneyim olarak nitelendirildi. Reagan’ın kamu kesiminin genişliğine ve büyük harcamalara karşı giriştiği mücadele halkın desteğini kazandı. Yeni Federalizm programı etkisini gösterdi.

Washington’ın eyaletler üzerindeki denetimi ve etkisi ilk kez zayıfladı. Ama kaldırılan federal fonların yerini dolduracak başka fonların bulunmadığı anlaşılınca başlangıçtaki coşku kayboldu. Eyaletler ve yerel yönetimler kendi topladıkları vergileri yükseltmek zorunda kaldı. 1984’te durgunluğun etkisi azalmaya başladı; enflasyon oranı düştü. 1981’de doruk noktasına ulaşmış olan işsizlik oranı azalmaya başladı. ABD ekonomisi savaş sonrası dönemin en güçlü ekonomik gelişme dönemlerinden birine girdi.

Dış politikada, Reagan’ın Suudi Arabistan’a AWACS uçakları vermesi İsrail’i ve ABD’deki İsrail yanlılarını, Orta Amerika’ daki sağcı rejimleri desteklemesi ve Nikaragua’da Sandinista yönetimine karşı savaşan contra’lara açıkça yardım etmesi ise liberalleri kızdırdı. Reagan, ABD’nin silahlanmasına ağırlık verdi. Sovyetler Birliği karşısında sert bir tutum benimsedi, iki ülke arasındaki ilişkiler Soğuk Savaş’tan sonraki en kötü dönemine girdi. “Cruise” füzelerinin yapımı, MX füzeleriyle ilgili programın başlatılması yolundaki istekleri Kongre’den destek gördü. NATO, Avrupa’ya “Pershing II” ve “Cruise” füzeleri yerleştirmeye başladı. 1984 seçimlerinde Demokratlar Reagan’m karşısına Walter Mondale ile Geraldine Ferraro’yu çıkardılar. Reagan seçimleri ikinci kez ezici bir üstünlükle kazandı. Bu başarısında ekonomik iyileşmenin sağladığı refah ve iyimserlik duygusu ile enflasyonun aşağı çekilmesinin önemli etkisi oldu. Ama belirli ekonomik sorunlar sürüyordu. İşsizlik sorununa çözüm bulunamamış, federal refah programlarının kesilmesinden ötürü yoksul kesim büyümüştü. Doların güçlenmesi nedeniyle azalan ihracat bütçe açığına neden oldu.

Olimpiyat Oyunları


1984’te Los Angeles’ta yapılması Amerikalılar için önemli bir olay oldu. SSCB Olimpiyatları protesto etti. “Challenger” uzay mekiğinin 3 Şubat’taki 4. uçuşunda iki astronot ilk kez araca bağlanmadan uzayda serbestçe dolaştılar. 30 Ağustos-5 Eylül’de “Discovery” uzay mekiğinin uçuşunda ise üç haberleşme uydusu uzaya yerleştirildi ve ilk kez yerçekimsiz uzay koşullarında kimyasal ve biyolojik araştırmalar yapıldı. “Discovery”nin 8-16 Kasım’daki ikinci uçuşu sırasında “Challenger”ın yanlış yörüngeye yerleştirdiği kayıp iki uydu uzayda ele geçirildi.

1984’te ABD dış politikasının odak noktası SSCB ile ilişkilerdi. Reagan 16 Ocak’ta, stratejik ve orta menzilli nükleer başlıklı silahların sınırlandırılması için Cenevre’de karşılıklı görüşme ve Orta Avrupa’daki konvansiyonel silahların azaltılması konularında da Viyana’da çok yanlı görüşme önerdi. SSCB, orta menzilli “Cruise” ve “Pershing II” güdümlü füzelerinin Batı Avrupa’ya yerleştirilmesinin bu görüşmelere katılmasına karşı çıktı. 28 Eylül’de Beyaz Saray’da gerçekleşen Reagan-Gromiko buluşması, Reagan’ın yüksek seviyedeki bir Sovyet görevlisiyle ilk görüşmesiydi. ABD’nin SSCB ile ilişkilerindeki yumuşama, öbür sosyalist ülkelerle olan ilişkilerini de geliştirdi. Bu dönemde, Polonya’ya uygulanan ekonomik ambargo da kaldırıldı. Reagan 26 Nisan -1 Mayıs arasında Çin Halk Cumhuriyeti’ne gitti. Beyrut’taki durumun hızla kötüleşmesi nedeniyle Reagan, 7 Şubat’ta Lübnan’daki Uluslararası Barış Gücü’ndeki Amerikan askerlerini geri çekti. 20 Eylül’de Doğu Beyrut’taki ABD elçiliği önünde dinamit yüklü bir arabanın patlamasıyla 14 kişi öldü.

Orta Amerika politikası üzerine danışmanlık yapmak üzere 1983’te Reagan’ın atadığı komisyon, El Salvador’a askeri yardımın genişletilmesini, 8 milyar dolar ekonomik yardım yapılmasını ve Nikaragua’daki hükümet karşıtı gerillalara desteğin devamını önerdi. CIA’nın Nikaragua limanlarının mayınlanmasındaki rolü ortaya çıkınca Beyaz Saray’ın yardım önerileri Kongre tarafından geri çevrildi. Nikaragua ABD’yi Uluslararası Adalet Divam’na şikâyet etti. ABD ise iki yıl süreyle Adalet Divam’mn Orta Amerika ile ilgili kararlarını kabul etmeyeceğini açıkladı.

Kongre’nin bir Vatikan elçiliği kurulmasını yasaklayan 1867 tarihli federal yasayı kaldırması üzerine 116 yıllık bir aradan sonra 10 Ocak 1985’te Vatikan ile ABD arasında diplomatik ilişkiler kuruldu. Nisanda hükümet uluslararası terörizmle mücadele konusunda yetkili kılındı. Yeni politika, teröristlere karşı savunmadan çok saldırıyı öngörerek ABD’ye dış ülkelerdeki teröristlere karşı misillemede bulunabilme olanağını sağlıyordu.

Reagan’ın 1985’teki iç politikası, federal bütçenin denkliğini sağlamak ve vergi reformu konularında yoğunlaştı; yürürlükteki vergi sistemini eleştirerek kendi programının çalışan insanlar üzerindeki vergi yükünü azaltacağını öne sürdü. Başkanın vergi önerileri, özel çıkar gruplarının ve Kongre’ nin eleştirilerine neden oldu. Doların öbür önemli paralar karşısında uzun süredir yükselen değerini denetlemek amacıyla sürdürülen uluslararası çalışmalara ABD de katıldı.

1985’te dış politikadaki en önemli olay 19-20 Kasım’daki Cenevre Zirvesi’ydi. 21 Kasım’daki açıklamalarında Reagan ve Gorbaçov silahlanma yarışının sınırlanmasındaki ve ABD-SSCB ilişkilerinin ve uluslararası durumun iyileştirilmesindeki kararlılıklarını belirttiler. Ama nükleer silahlarının sayılarını azaltmak ve sınırlamak konusunda herhangi bir somut karar alınmadı. Bunun yerine, Doğu-Batı ilişkilerinde yeni girişimlerin gerekliliği vurgulandı ve kültürel değişim anlaşması açıklandı. ABD-Sovyet ilişkilerindeki asıl gelişme, daha alt düzeydeki temsilciler arasında gene Cenevre’de yapılan, nükleer silahların azaltılmasıyla ilgili görüşmelerin yeniden başlatılmasıydı. ABD’nin Stratejik Savunma Girişimi diye adlandırılan “Yıldız Savaşlarını tartışma konusu yapmamasına karşın, SSCB sürekli olarak bu programda gerekli düzeltmelerin yapılmasında ısrar ediyordu.

19 Eylül’deki oturumda Sovyetler stratejik nükleer silahlarda karşılıklı olarak yüzde 50 indirim önerisini getirdiler. Reagan ve Gorbaçov 11-12 Ekim 1986’da İzlanda’nın başkenti Reykjavik’te bir kez daha bir araya geldiler. ABD’nin “Yıldız Savaşları” projesinden ödün vermemesi nedeniyle doruk toplantısında başarı sağlanamadı. Ama Gorbaçov’un Aralık 1987’de Washington’ı ziyareti iki tarafın da Avrupa’da bulunan bazı orta menzilli nükleer silahları ortadan kaldırma konusunda anlaşmaya varmalarıyla sonuçlandı. Bunu Gorbaçov’un önemli silah indirimi önerileri ve 1988’de iki liderin karşılıklı ziyaretleri izledi.

Reagan’ın Mayıs 1986’da yaptığı Batı Avrupa gezisi sırasında II. Dünya Savaşı’nın 40. yıldönümünde, Bitburg’daki Nazi toplama kamplarını yöneten SS’lerin mezarlarını ziyaret etmesi olumsuz yorumlara yol açtı. 2-4 Mayıs tarihlerinde yapılan, yedi gelişmiş Avrupa ülkesinin katıldığı toplantıda, liderler ülke ekonomilerini güçlendirmek, korumacılıktan vazgeçmek, dünya para dengesini sağlamak, sosyal eşitsizliği azaltmak ve iş olanaklarını artırmak için ortak çalışma karan aldılar.
Ocak 1986’da uzay mekiği “Challenger”ın kalktıktan hemen sonra havada infilak etmesi ABD uzay programının yaklaşık üç yıl ertelenmesine yol açtı. Eylül 1988’de “Dis- covery” adlı mekiğin uçuşunu başarıyla tamamlamasından sonra yeni uçuşlar yapıldı.

Reagan’ın ikinci dönem başkanlığı sırasında ABD’nin Libya’yla ilişkileri gerginleşti. Nisan 1986’da ABD askeri uçakları terörist eylemlere karıştığı iddia edilen bazı Libya kentlerini bombaladı. ABD sekiz yıl süren Iran-Irak Savaşı’nda Irak’ı destekleyerek Basra Körfezine büyük bir güç yığdı. İran’a karşı misilleme saldırılarına girişti. Ama bu arada ABD’nin İran’a gizlice silah satarak bu yoldan sağlanan parayı İsviçre bankaları aracılığıyla Nikaragua’daki contrcClara aktardığı ortaya çıktı. Mart 1988’de Nikaragua yönetimi contra’larla ateşkes anlaşmasına varırken, Kongre’nin kararıyla ABD’nin contra'lara yaptığı resmî yardım da kesildi. Reagan yönetimi Nisan 1988’de Panama’daki ABD üslerinin güvenliğini sağlamak üzere bu ülkeye ek birlikler gönderdi ve Panama başkanı General Noriega’yı istifaya zorlamak için ABD’deki Panama varlıklarını dondurdu.
Reagan döneminde ulusal borçta büyük artış görüldü. Buna karşılık işsizlik oranı 1973’ten beri ilk kez yüzde 4,9’a indi. New York menkul değerler borsası Ekim 1987’de tarihinin en büyük düşüşünü yaşadı. Bu olay büyük bir ekonomik sarsıntı yaratmamakla birlikte dünya borsalarında önemli kayıplara yol açtı.

Ad:  George Bush.jpg
Gösterim: 1130
Boyut:  23.4 KB

Bush yönetimi ve Körfez Bunalımı.


Reagan’ın ardılı olarak belirlediği George Bush, 1988 başkanlık seçimlerinde Demokratların adayı Michael Dukakis’e karşı kolay bir zafer kazandı. Bush döneminde SSCB’yle ilişkiler daha da yumuşadı. Haziran 1990’da START kapsamına giren konularda ön anlaşmaya varıldı. Doğu Avrupa’da sosyalist rejimlerin yıkılmasıyla sonuçlanan dönüşüm ve 1991 sonunda SSCB’nin resmen dağılması da ABD’ye uluslararası planda belirgin bir üstünlük sağladı.

Bush yönetiminin ilk yılında, Aralık 1989’da ABD birlikleri Panama’yı işgal ederek Noriega yönetimini devirdi. 2 Ağustos 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine de Bush yönetimi birçok ülkeyle bir “koalisyon” kurarak bölgeye büyük bir askeri yığmak yaptı. Sorunun diplomatik yollardan çözülememesi üzerine Ocak 1991’de başlayan Körfez Savaşı Irak’m ateşkes istemesiyle şubatta sona erdi. Körfez Savaşı’nın ardından Bush yönetiminin en önemli girişimi Arap-İsrail anlaşmazlığına son vermeyi amaçlayan Ortadoğu Barış Görüşmeleri’nin başlatılması oldu. Kasım 1992'de yapılan başkanlık seçimini kazanan Bili Clinton Ocak 1993'te göreve başladı.

kaynak: Ana Britannica
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 12 Ekim 2016 00:35
asla_asla_deme - avatarı
asla_asla_deme
VIP Never Say Never Agaın
17 Ekim 2006       Mesaj #10
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın
Ad:  Amerika Koloni.jpg
Gösterim: 1804
Boyut:  29.9 KB
Amerika'nın 1492'de keşfinden sonra İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler, bu kıtada toprak sahibi oldular. İngilizler, Amerika'daki topraklarını genişlettikten sonra İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerden göçmenler yerleştirerek koloniler kurdu. 18. yüzyıl ortalarında, bu kolonilerin sayısı 13'e yükseldi. Koloniler, ABD'nin temelini oluşturmuştur.

Ad:  Amerika Koloniler.jpg
Gösterim: 1303
Boyut:  17.2 KB
İngilizlere bağlı olan koloniler, İngiliz Kralı'nın tayin ettiği bir vali tarafından yönetiliyor ve bir de meclisleri bulunuyordu. Amerika'da yaşayan bu insanların İngiltere'nin özgür vatandaşlarından farkı yoktu. 1756-1763 yılları arasında İngiltere'nin Avusturya, Fransa ve Rusya ittifakıyla yaptığı savaşlar (Yedi Yıl Savaşları), İngiltere'nin maliyesinin bozulmasına neden olmuştur.

İngiltere'nin mali durumunu iyileştirmek amacıyla yeni vergiler koyması, Amerika'daki kolonilerin tepkisiyle karşılaştı. 1774'te toplanan 1. Filedelfiya Kongresi'nde İngiltere ile savaşa karar verildi. 2. Filedelfiya Kongresi'nde (1776) 13 sömürge, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu kongrede İnsan Hakları Bildirisi kabul edilerek onaylandı.

Ad:  Amerika Yerliler.jpg
Gösterim: 1333
Boyut:  16.1 KB
Fransa, İspanya ve Hollanda'dan yardım alan koloniler, İngilizleri yendiler. İngilizler, barış istemek zorunda kaldı ve Versaille (Versay) Antlaşması imzalandı (1783). Bu antlaşmaya göre:

İngilizler, 13 sömürgenin bağımsızlığını tanıdılar.

Antillerden bazı adaları ve Senegal'i Fransa'ya verdiler. Bağımsızlıklarını ilan eden eyaletler içişlerinde serbest olmak şartıyla bir araya gelerek Amerika Birleşik Devletleri'ni kurdular (1787).

ABD'nin Kuruluşunun Sonuçları


  • İnsan Hakları Beyannamesi ilan edilerek demokratik bir rejim kurulmuş ve Avrupa'ya örnek olmuştur.
  • Avrupa'ya karşı denge unsuru olmuştur.
  • Avrupa kültür ve medeniyeti yeni bir yayılma alanı bulmuştur.
  • Göçler sonucunda Avrupa'da işsizlik azalmış, siyasi ve dini kavgalar önemini kaybetmiştir.
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen NeutralizeR; 19 Haziran 2016 03:44
Şeytan Yaşamak İçin Her Şeyi Yapar....

Benzer Konular

13 Kasım 2009 / KisukE UraharA Mimarlık
5 Haziran 2013 / The Unique X-Sözlük
16 Mayıs 2011 / ThinkerBeLL Taslak Konular
12 Mart 2013 / Jumong Mimarlık
19 Nisan 2011 / Daisy-BT Taslak Konular