Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 1 Eylül 2016  Gösterim: 57.770  Cevap: 4

Türk Kurtuluş Savaşı (İstiklal Harbi)

BARIŞ
13 Kasım 2006 14:23       Mesaj #1
BARIŞ - avatarı
Ziyaretçi

Kurtuluş Savaşı

Ad:  kurtuluş1.jpg
Gösterim: 648
Boyut:  76.4 KB

Anadolu’da Mustafa Kemal’in (Atatürk) önderlik ettiği ulusal direniş hareketi (1919-22).

Sponsorlu Bağlantılar
I. Dünya Savaşı (1914-18) sonunda Osmanlı Devleti’ne ağır koşullar dayatan Mondros Mütarekesi’ne ve ülkedeki yabancı işgaline karşı yürütülmüş, Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.

Yenilgi ve Mondros Mütarekesi.


I. Dünya Savaşı’nda İttifak Devletlerinin başını çeken Almanya ve Avusturya’nın Ekim 1918’de ABD’ye başvurarak barış istemesinden sonra, onların yanında savaşan, Suriye ve Irak cephelerinde yenilgiye uğrayan Osmanlı Devleti için de başka çözüm kalmadı. Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletlerinin temsilcisi İngiltere arasındaki ateşkes görüşmeleri, 27 Ekim 1918’de Limni Adasının Mondros limanında başladı. Osmanlı tarafını Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Bey (Orbay), İngiltere’yi ise Amiral Calthorpe temsil ediyordu. Toplantılar görüşmeden çok, İngiltere’nin önceden hazırlanmış bir metni dikte ettirmesi biçiminde gelişti.

Sonuçta Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de son derece ağır koşullar içeren 24 maddelik Mondros Mütarekesi’ni kabul etmek zorunda kaldı. Mütarekenin başlıca hükümleri şunlardı: Çanakkale ve İstanbul boğazlarındaki istihkâmlar İtilaf Devletleri askerlerince işgal edilecek, sınırların güvenliği ve iç güvenlik için gerekli olanlar dışında bütün askerler terhis olunacak, bütün savaş gemileri teslim edilecek ve gösterilen limanlarda enterne edilecekti, itilaf Devletleri kendi güvenliklerine yönelik bir tehdit karşısında, Osmanlı topraklarındaki stratejik noktalara asker çıkarabilecekti. İstanbul’da İtilaf Devletleri yüksek komiserlikleri kurulacak, İtilaf donanmasının merkez üssü gene İstanbul olacaktı. Toros tünelleri ve bütün demiryolları İtilaf Devletleri askerlerinin denetimine girecekti. Hicaz, Yemen, Suriye ve Irak’taki bütün Osmanlı orduları en yakın İtilaf komutanına teslim olacaklardı. Vilayat-ı Sitte (Doğu Anadolu’daki altı vilayet: Erzurum, Van, Bitlis, Mamuretü’l-Aziz, Diyarbakır ve Sivas) topraklarında bir olay patlak vermesi durumunda İtilaf Devletleri bu vilayetlerin herhangi bir bölümünü işgal edebileceklerdi.

Mondros Mütarekesi, gerçekte İtilaf Devletlerinin daha I. Dünya Savaşı öncesinde yaptıkları paylaşıma dönük gizli anlaşmaların uygulanması yolunda ilk adımdı. OsmanlI Devletinin silahsızlandırılması bu paylaşımı kolaylaştırma amacını taşıyordu. Mayıs 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması’na göre İtilaf Devletleri’nin Osmanlı topraklarındaki nüfuz bölgeleri şöyle belirlenmişti: Trabzon, Erzurum, Van, Bitlis, Muş ve Siirt’in kuzeyinden İran sınırına kadar olan bölge Rusya’ya bırakılacaktı; ama Ekim 1917’deki Sovyet Devrimi nedeniyle bu bölüm paylaşma dışı kaldı. Suriye kıyıları, Kilikya, Mardin ve Antep Fransızlara; Mezopotamya, Hayfa ve Akkâ İngilizlere verilecekti. Fransız ve İngiliz nüfuz bölgeleri arasında da bir Arap konfederasyonu kurulacaktı. 1917’de Saint-Jean de Maurienne’de yapılan bir antlaşma ise İzmir vilayeti, Menteşe ve Antalya sancaklarıyla Konya vilayetinin önemli bir bölümünü İtalyanlara bırakıyordu. Sonraki tarihlerde, Yunanistan’ın da İtilaf Devletlerinin yanında savaşa girmesiyle, İtalya’ya vaat edilen Ege topraklarının önemli bir bölümü bu kez Yunanistan’a ayrıldı.
Mondros Mütarekesi hükümlerinin uygulamaya konduğu ilk günlerde, Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinden ve yenilgisinden sorumlu tutulan son İttihat ve Terakki hükümetinin önde gelen adları Enver, Talât ve Cemal paşalar, bir Alman gemisiyle yurtdışına kaçtılar (2 Kasım 1918). Bu gelişmeden sonra İtilaf Devletleri’nin İstanbul üzerindeki baskısı daha da yoğunlaştı.

İşgallerin başlaması.


Mondros Mütarekesinin imzalanmasıyla birlikte, Anadolu’yu aralarında paylaşan devletler harekete geçtiler. Aynı topraklar farklı tarihlerde birden fazla devlete vaat edildiği için, Paris Barış Konferansı (1919) görüşmeleri sürerken, bir yandan da işgalde öncelik kapma yarışı başladı. Önce Ingiltere, Fransa’yı bölgedeki toprak isteklerinden vazgeçirmek için 1 Kasım 1918’de Musul’a girdi. Aynı yılın arahk ayı ortalarında da Antep’e kadar olan bölgeyi işgal etti.

İngiliz işgali 1919’un ilkbahar aylarında Urfa’ya kadar uzanırken, Fransızlar da Mersin ve Adana yöresini işgal ettiler. Daha sonra İngilizler Eylül 1919’da Fransızların Musul üzerindeki nüfuz isteğinden vazgeçmelerini sağladılar, buna karşılık olarak da Anadolu’da işgal ettikleri toprakları Fransızlara bıraktılar.

Bir başka işgal yarışı da Ege’de oldu. Yunanistan, savaşın son yılında kendisine vaat edilen toprakları elde etmek için Mondros’un hemen sonrasında hazırlıklara girişti. Bundan çekinen İtalyanlar, nüfuz bölgelerinin bir bölümünü korumak amacıyla 28 Mart 1919’da Antalya’yı, daha sonra Muğla ve kazalarını, daha kuzeyde ise Burdur yöresini işgal ettiler. Bazı İtalyan birlikleri de Konya istasyonu ve çevresini denetim altına aldı.

Direniş örgütlerinin kurulması.


Mondros Mütarekesinin ilk uygulamalarıyla birlikte, İtilaf Devletlerinin ele geçirmeye ve nüfuz altına almaya yöneldikleri yörelerde büyük bir huzursuzluk baş gösterdi. Bu yörelerin aydın ve eşrafı olası müdahalelere karşı önlem alma ve örgütlenme gereğini duydu. İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye .Cemiyetinin ardından Trakya’da, Adana, İçel ve Hatay’ı içine alan bölgede, Trabzon yöresinde, Doğu Anadolu vilayetlerinde yerel direniş örgütleri oluşturuldu.

Mondros Mütarekesi sonrasında İtilaf Devletlerinin attığı ilk adımlardan biri, İstanbul’da İttihat ve Terakki örgütünün ve onun ardıllarının gücünü kırmaya çalışmak oldu. İtilaf Devletleri’nin bu tutumu Padişah VI. Mehmed’in (Vahideddin) politikasına da uygun düşüyordu. Böylece ittihatçılar hakkında yoğun bir soruşturma, tutuklama kampanyası başlatıldı. IV. Mehmed 21 Aralık 1918’de yayımladığı bir iradeyle, üyeleri İttihat ve Terakki döneminde seçilmiş olan Heyet-i Mebusan’ı feshettiğini açıkladı. Ardından mütareke sonrasında kurulan Tevfik Paşa hükümeti de istifa etti ve yerine, padişahla uyum içinde çalışan Damat Ferid Paşa hükümetlerinin ilki geçti. Bu sırada İtilaf Devletleri’nin I. Dünya Savaşı sonrasındaki durumu kalıcı kılmak üzere Paris’te sürdürdüğü görüşmeler 1919 sonlarına doğru bazı antlaşmalarla sonuçlandı. Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan imzaladıkları barış antlaşmalarıyla İtilaf Devletleri’nin koşullarını kabul ettiler. Ama Osmanlı Devleti’yle yapılacak antlaşma daha sonraki bir tarihe kaldı. Bunun temel nedeni, İtilaf Devletleri’nin Osmanlı topraklarını kalıcı olarak nasıl paylaşacakları konusunda tam bir anlaşmaya varamamış olmalarıydı. Ayrıca Mondros Mütarekesi kalıcı bir barış antlaşmasının sçmuçlarma benzer sonuçlar doğurmuştu; İtilaf Devletleri bu toprakları zaten ellerinin altında sayıyor, acele etme gereği duymuyorlardı. Paris Barış Konferansında Osmanlı topraklarında yaşayan azınlıkların temsilcileri de hak iddialarını kabul ettirme doğrultusunda yoğun bir çalışma yürüttüler.

Yunan işgali ve direniş.


Paris görüşmelerinde düş kırıklığına uğrayan İtalya’nın bir oldubittiyle Batı ve Güney Anadolu’da bazı toprakları işgal etmesinin ardından, Yunanistan da itilaf Devletleri’ne başvurarak İzmir’e 2-3 tümen asker çıkarma konusunda izin aldı. Aslında Yunanlılar öteden beri İzmir’in işgaline hazırlanıyor, kentte kurdukları örgütlerle İzmir’deki Rumlan kendi saflarına çekiyorlardı.
İzmir’in işgali 15 Mayıs 1919’da başladı. İşgale karşı ilk silahlı direniş eylemi de bu sırada oldu. Haşan Tahsin adlı gazeteci, Konak Meydam’nda ilerleyen Yunan Efzun taburunun üzerine ateş açtı ve bir Yunan askerini öldürdü. Yunanlılar bu olay üzerine paniğe uğradılarsa da, kısa süre içinde toparlanarak üç gün boyunca kentte büyük bir kıyım yaptılar. Bu olay İtilaf Devletleri’ nin bile tepkisine yol açtı ve kentteki Yunan komutanı Türklerin üzerine ateş açan Yunan askerlerinden bazılarını cezalandırmak zorunda kaldı.

Yunanlılar İzmir’de gerekli yığınağı yaptıktan sonra Ege içlerine doğru ilerlemeye koyuldular. Ayvalık ve Akhisar yöresinde Miralay Ali Bey’in (Çetinkaya) birliklerini harekete geçirmesiyle işgale karşı toplu bir direniş başladı. Yunan ilerlemesini durdurmak amacıyla Aydın, Nazilli, Akhisar yöresinde Kuvayı Milliyet olarak bilinen ve kendiliğinden oluşan örgütler ortaya çıktı. Direniş hareketi çok geçmeden Balıkesir, Denizli, Nazilli gibi kentlerde kurulan Heyet-i Milliye’lerin denetimine girdi. Ayrıca silahlı direnişi merkezîleştirmeye yönelik kongreler düzenlendi. Kentler bir Yunanlıların, bir Kuva-yı Milliyecilerin eline geçtiği için Yunan işgalinin hızı kesildi. Bu direniş sırasında Çerkeş Ethem, Demirci Mehmet Efe, Sökeli Ali Efe gibi Kuva-yı Milliye önderleri büyük yararlık gösterdiler ve Yunan harekâtını Aydm’ın az ilerisinde, Köşk Cephesi önünde durdurmayı başardılar.

Ege’deki işgal bütün Osmanlı ülkesinde tepkiyle karşılandı; mitingler, gösteriler düzenlendi, İtilaf Devletleri’nin başkentlerine ve Paris Barış Konferansı’na telgraflar yağdı. Bu durum İstanbul Hükümeti’ni İtilaf Devletleri’ne başvurarak Yunan ileri harekâtının durdurulmasını istemek zorunda bıraktı.

Yunan işgaüne karşı silahlı direniş, yaygın olmasına karşın, merkezî bir yönetimden yoksundu. Bu nedenle kalıcı başarılar elde etmesi söz konusu olamazdı. Direnişi tek elden yönetecek ve doğru hedeflere yöneltecek bir komuta merkezinin gerekliliği çok geçmeden kendini duyurdu. İşte bu noktada Mustafa Kemal ve arkadaşları ortaya çıktı.

Mustafa Kemal Anadolu'da.


Mondros Mütarekesinin imzalanmasından sonra Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları Grubu komutanlığına atanmıştı. Bu askeri gücün dağıtılmasından sonra İstanbul’a gitmiş ve yakın arkadaşı Fethi Bey’le (Okyar) ilişkiye geçerek, ülkenin içinde bulunduğu siyasal koşullara ilişkin görüşlerini Minber gazetesinde dile getirmeye başlamıştı. Mustafa Kemal gerek Çanakkale Savaşları’nda (1915-16) kazandığı başarılar, gerekse VI. Mehmed’in şehzadeliği sırasında fahri yaverliğini yapmış olması nedeniyle saygınlığı olan bir askerdi. Bu bakımdan politikaya ağırlığını koymak isteyen bütün çevreler onu kazanmak istiyordu. Ama İstanbul’a gitmesinden kısa bir süre sonra, görüştüğü önemli kişilerden birçoğu tutuklanarak Malta’ya sürüldü. Bunu kendisi için de bir tehlike işareti olarak gören Mustafa Kemal resmî bir gerekçe bularak Anadolu’ya geçmenin yollarını aramaya başladı. Bu gerekçe bir süre sonra bulundu: Mütareke sonrasında Karadeniz yöresinde bir Rum Pontus devleti kurma çalışmaları bölgeyi karıştırmıştı. Ayrıca İtilaf Devletleri Doğu Anadolu’da kurulan şûra hükümetleri nedeniyle huzursuzluk duyuyorlardı. İtilaf Devletleri Mart 1919’da Bâbıâli’ye bir nota vererek Doğu ve Kuzey Anadolu’daki huzursuzluklara son verilmesini, aksi takdirde bölgeyi işgal edeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine Doğu Anadolu’da bir ordu müfettişliği kurulması, bu göreve de Mustafa Kemal Paşa’nın getirilmesi kararlaştırıldı. Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1919’da, 9. Ordu müfettişi resmî sıfatıyla Samsun’a doğru yola çıktı. Samsun, Havza ve Amasya’daki çeşitli görüşmelerden sonra 21 Haziran’da Amasya Tamimi olarak bilinen bir genelge yayımladı. Bu belgede ülke bütünlüğünün ve bağımsızlığın tehlikede olduğuna dikkat çekiliyor, bu durumun ancak ulusal direnişle aşılabileceği belirtiliyor ve bütün mülki ve askeri yöneticilerin Sivas’ta toplanacak bir kongre için hazırlık yapması isteniyordu.

Erzurum ve Sivas kongreleri.


(Bakınız Erzurum Kongresi Sivas Kongresi)
Aynı günlerde Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin Erzurum Şubesi de Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti ile ortaklaşa bir kongre toplamak için hazırlık yapıyordu. Mustafa Kemal, bu hazırlığın yoğunlaştığı günlerde, 5 Tem- muz’da Erzurum’a giderek kongre hazırlıklarının başına geçti. Anadolu’da yaptığı çalışmalardan haberdar olan İstanbul Hükümetinin üç gün sonra resmî görevine son vermesi üzerine askerlikten istifa etti.

Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919’da toplandı. On dört gün süren çalışmalar sonunda ülkenin bütünlük ve bölünmezliğini korumak ve yabancı işgallerini engellemek için ulusal iradeyi egemen kılmanın önemi vurgulanarak Heyet-i Mebusan’ın bir an önce toplanması istendi. Ayrıca Mustafa Kemal’in başkanlığında Heyet-i Temsiliye adıyla bir yürütme organı oluşturuldu. Hazırlık çalışmalarını Heyet-i Temsiliye’nin yürüttüğü Sivas Kongresi, İstanbul’daki Damat Ferid Paşa hükümetinin engelleme çabalarına karşın, 4-11 Eylül 1919’da toplandı. Kongrenin en önemli sonucu, İstanbul Hükümeti’nden bağımsız yeni bir yönetimi ortaya çıkarması oldu. Bu yönetim, ülke çapındaki bütün direniş örgütlerini bünyesinde birleştiren Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temşiliyesi’ydi. On altı kişiden oluşan bu kurulun başkanlığına gene Mustafa Kemal getirildi. Kongre aynı zamanda Amerikan manda yönetimini kesin bir biçimde reddetti. Mondros Mütarekesi sırasında ülke sınırları içinde kalan bölgelerin bölünmez bir bütün olduğunu; işgal ve müdahalelere silahla karşı konacağını belirtti.

Heyet-ı temsiliye bir süre sonra Milli Mücadele’ye karşı açık tavır alan İstanbul Hükümeti’yle bütün ilişkilerini kesti. Damat Ferid Paşa hükümeti İstanbul ve çevresindeki birkaç vilayetle sınırlanan gücüyle, Anadolu’ya sözünü geçiremez oldu ve Ekim 1919 başında istifa etmek zorunda kaldı. Ardından Heyet-i Temsiliye ile daha yakın ilişkiler kuran Ali Rıza Paşa hükümeti kuruldu.
Heyet-i Temsiliye’nin karşılaştığı ilk önemli sorun, iç ayaklanmalar oldu. Özellikle İstanbul Hükümeti’nin Kuvayı Milliye’yi etkisiz kılmak için desteklediği, bazı yerlerde de doğrudan örgütlediği grup ve kişiler, Mustafa Kemal’in başlattığı hareketi daha başlangıçta durdurmak istediler. Balıkesir-Biga yörelerinde harekete geçen Ahmed Anzavur’un Kuvayı Milliyecilere karşı kurduğu silahlı birlikler uzun çabalardan sonra dağıtılabildi. Konya’da ve Konya’ya bağlı Bozkır kasabasında patlak veren ayaklanmalar yerel Kuvayı Milliye kuvvetlerinin yardımıyla bastırıldı.

Son Osmanlı Heyet-i Mebusanı.


Ali Rıza Paşa hükümetinin kurulmasından sonra He- yet-i Temsiliye ile İstanbul arasında belirgin bir yumuşama başladı. 20 Ekim 1919’da, Ali Rıza Paşa hükümetinin temsilcisi Bahriye Nazın Salih Paşa (Kezrak) ile Mustafa Kemal arasında yapılan ve “Amasya Mülakatı” olarak bilinen görüşmeler sonucunda, İstanbul, Heyet-i Temsiliye’yi tanıdığını ve Heyet-i Mebusan’m en kısa sürede toplanması isteğine katıldığını açıkladı. Üyelerinin çoğunu Kuvayı Milliye yanlılanmn oluşturduğu son Osmanlı Heyet-i Mebusanı 12 Ocak 1920’de toplandı. Meclisin attığı en önemli adım, bir mücadele programı benimsemek oldu. “Ahd-ı Milli” adı verilen ve daha sonra “Misak-ı Milli” olarak anılan bu program, Sivas Kongresi’nde belirlenen ülke sınırlarını ne pahasına olursa olsun savunmayı öngörüyordu. Ali Rıza Paşa hükümetinin izlediği tutumdan rahatsız olan İtilaf Devletleri Yüksek Komiserliği, doğrudan işgali hedef alan bu programa tepki göstermekte gecikmedi ve Londra Konferansının 4 Mart’ta aldığı İstanbul’u fiilen işgal etme kararını uygulamaya girişti.

İstanbul'un işgali.


Boğaz’da demirli İtilaf donanması 15 Mart 1920 gecesi limanı kuşatarak sabaha karşı karaya asker çıkardı. Kentin hemen bütün önemli kavşaklarını denetim altına alan İtilaf askerleri, 16 Mart günü birçok nezaret binasını ve askeri garnizonu işgal ettiler, bu arada eski harbiye nazın Cemal Paşa’yı da tutukladılar. Bâbıâli’nin bu oldubittiye boyun eğmeyeceğini açıklaması üzerine, Heyet-i Mebusan binasını da basarak Kuvayı Milliye’nin önde gelen iki mebusu Kara Vasıf ve Hüseyin Rauf beyleri tutukladılar. 16 Mart baskını sonrasında çalışamaz duruma gelen Heyet-i Mebusan, 18 Mart’ta yasama görevi yapmaya elverişli bir ortam sağlanıncaya değin çalışmalanna ara vermeyi kararlaştırdı. Padişah da 11 Nisan 1920 tarihli bir iradeyle meclisi feshettiğini açıkladı.

İstanbul’da bu geüşmeler olurken, Çukurova ve Güneydoğu Anadolu’da silahlı Ermeni çetelerinin saldınlarım destekleyen Fransız işgal kuvvetlerine karşı halkın başlattığı mücadele hızla güçleniyordu. Antep, Maraş ve Urfa’da Ocak 1920’de sokak çatışmaları biçiminde gelişen direnişin topyekûn bir nitelik kazanmasıyla Urfa ve Maraş işgalden kurtuldu. Antep ve Adana’daki işgal ise 1921 sonlarına değin sürdü.

Büyük Millet Meclisi'nin toplanması.


Sivas Kongresi’nden sonra patlak veren iç ayaklanmalar, direniş merkezinin daha güvenilir bir yere taşınması ve mücadelenin buradan yönetilmesi gereğini daha açık bir biçimde duyurmuştu. Aralık 1919’da Ankara’ya geçerek İtilaf Devletleri’nin Heyet-i Mebusan’a yönelik baskılarını buradan izleyen Mustafa Kemal, bu meclisin uzun süre dayanamayacağını gördüğünden, Amasya Mülakatı’nın gizli metinlerinden birinde de yer alan, Anadolu’da yeni bir meclis toplanması hükmünü uygulama hazırlıklarına girişti. İtilaf askerlerinin Heyet-i Mebusan’ı basmasından sonra, bu adımı atmak zorunlu hale geldi. İstanbul’un işgalinden sonra harekete geçen Heyet-i Temsiliye, Ankara’da toplanacak yeni bir meclis için, bütün askeri ve mülki yöneticilerin gözetiminde yeni bir mebus seçimi yapılmasını istedi. İstanbul’daki Heyet-i Mebusan üyeleri de bu meclise katılabileceklerdi.

Yeni meclis 23 Nisan 1920’de toplandı. Mustafa Kemal Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) olarak adlandırdığı bu meclisin üzerinde hiçbir güç tanımadığını açıklayarak meclisin yasama ve yürütme erklerini kendisinde topladığını duyurdu. Ertesi gün Mustafa Kemal oybirliğiyle TBMM başkanlığına seçildi. Meclis adına yürütme görevini yerine getirmek üzere gene Mustafa Kemal’in başkanlığında bir “İcra Vekilleri Heyeti” oluşturuldu.

Ankara Hükümeti ilk olarak iç ayaklanmalarla uğraşmak zorunda kaldı. Ankara’yı bile tehdit altında bırakan Çapanoğlu Ayaklanması özellikle Çerkeş Ethem önderliğindeki Kuvayı Seyyare’nin büyük çabalarıyla etkisiz hale getirildi. Bir süre sonra patlak veren Zile, İnegöl ve Denizli’ deki ayaklanmalar da bastırıldı.

Ankara Hükümeti iç ayaklanmalarla uğraşırken, bir yıldan beri Salihli-Köşk Cephesi gerisinde bekleyen Yunan birlikleri, İtilaf Devletleri’nin de onayıyla 22 Haziran 1920’de saldırıya geçti. Uç koldan harekete geçen Yunan tümenleri önce Balıkesir’i, ardından da Bursa’yı ele geçirdiler. Aynı tarihte Trakya’da başlayan saldırıyla bu bölge de Yunan denetimi altına girdi. Böylece Yunanistan gerek İstanbul, gerekse Ankara üzerinde baskı kurmak için elverişli bir konum elde etti.

Sevres Antlaşması.


(Bakınız Antlaşmalar - Sevr (Sévres) Antlaşması )
Yunan saldın hazırlıktan, İtilaf Devletleri’ne, işgal koşullannı kalıcı kılma yolunda son adımı atma fırsatını yarattı. Osmanlı Devleti’nin geleceğine ilişkin karar tasansı 21 Nisan 1920’de San Remo’da son biçimini aldı. Bu tasanya göre Irak ve Filistin’de İngiliz, Suriye’de Fransız mandası kuruluyor, Güney ve Güneydoğu Anadolu’da İtalyan ve Fransız nüfuz bölgeleri oluşturuluyordu. İzmir, Doğu ve Batı Trakya da Yunanlılara veriliyordu. Bqğazlar’da ise uluslararası bir komisyon oluşturulması öngörülüyordu.

Bir süre sonra Fransa’nın Anadolu’yla ilgili paylaşım planını onaylamadığı ortaya çıktı. İtalyanlar da Yunanistan’a bırakılan toprak parçasının büyüklüğü nedeniyle hoşnutsuz bir tutum takındılar. Bunun üzerine konu Hythe’de yeniden görüşüldü ve 20 Haziran 1920’de yeni bir karar alındı. Bu kararda “barışın zorla sağlanması için Yunan ordusunun harekete geçeceği” belirtiliyordu. Yunanlıların 22 Haziran’daki toplu saldırısı da bu karara dayanarak başlatıldı. Saldırı öncesinde İstanbul Hükümeti San Remo kararlarının bazı değişikliklerle kabul edilmesini kararlaştırmıştı. Ama İtilaf Devletleri bu değişikliklerin hiçbirini kabul etmediler ve İstanbul Hükümeti’ne onay için 27 Temmuz’a değin süre tanıdılar.

Bu baskı karşısında, İstanbul Hükümeti 10 Ağustos 1920’de Sevres’de antlaşmayı imzaladı. Sevres Antlaşması, San Remo’da alınan kararlar dışında İstanbul için de şu statüyü getiriyordu: Osmanlı padişahı ve hükümeti İstanbul’da kalabilecek ve İstanbul başkent olmaya devam edecekti. Boğazlar savaşta ve banşta bütün savaş gemilerine açık olacaktı. İstanbul’da bir jandarma alayıyla padişahın muhafız birliği dışında askeri güç bulundurulmayacaktı.

Antlaşmanın yürürlüğe girmesi için tarafların parlamentolannda onaylanması gerekiyordu. Bu sırada Heyet-i Mebusan kapatılmış olduğundan, İtilaf Devletleri Ankara’daki TBMM’nin Sevres Antlaşması’m imzalamasını sağlayacak birtakım girişimlerde bulundular, Ankara Hükümeti’ne yakınlaşması için İstanbul’a baskı yaptılar. Ama bu çabalar sonuçsuz kaldı; Ankara Hükümeti Sevres Antlaşmasını tanımadı. Öte yandan Yunanistan’da İtilaf yanlısı Venizelos’un devrilmesiyle, duruma Kral Konstantinos egemen oldu. Bu gelişmelere büyük devletlerin bazı hükümlerde değişiklik yapılması istekleri de eklenince, uygulanma şansı büyük ölçüde ortadan kalkan Sevres Antlaşması bir türlü yürürlüğe giremedi.

Doğu Harekâtı.


İstanbul Hükümeti’nin Sevres Antlaşması gibi bir dayatmayla karşı karşıya olduğu sırada, Ankara’da Doğu Anadolu’da düzenlenecek bir seferin hazırlıkları yapılıyordu. Güney Kafkasya’nın Gürcülerin ve Ermenilerin denetimine girmesinden sonra, 15. Kolordu komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın örgütlediği çeteler işgal altındaki Elviye-i Selâse’de (Kars, Ardahan, Batum) yoğun bir propaganda ve örgütleme çalışması yaparak bu bölgelere yönelik bir askeri harekâtın ön hazırlıklarını tamamlamışlardı. Planlanan harekât, 28 Eylül 1920’de başladı. Hemen ertesi gün Sarıkamış’a giren Türk birlikleri bir süre yığınak yaptıktan sonra, 14 Ekim’de genel bir saldın başlatarak 30 Ekim’de, zorlu bir çatışmanın ardından Kars’a girdiler. Bunun üzerine Ermenistan hükümeti banş istedi. 2 Aralık 1920’de imzalanan Gümrü Antlaşmasıyla bütün Kars sancağı Türklere bırakıldı. Daha sonra Ermenistan ve Gürcistan’ da Sovyet yönetimlerinin kurulmasıyla bu kez Moskova (16 Mart 1921) ve Kars (13 Ekim 1921) antlaşmaları yapıldı. Bu antlaşmalarla Kars ve Artvin’in bugünkü sınırları belirlenmiş oldu. Batum ise Türkiye sınırlan dışında kaldı.

İnönü Savaşları.


(Bakınız Birinci İnönü Muharebesi (I. İnönü Savaşı) İkinci İnönü Muharebesi (II. İnönü Savaşı))
Yunanlıların Batı Cephesindeki ileri harekâtı temmuz ortalannda durdu. Bu sırada Ah Fuad (Cebesoy) Paşa’nın yerine cephe komutanlığına getirilen İsmet Bey’le (İnönü) Çerkeş Ethem’in kuvvetleri arasında anlaşmazlıklar baş gösterdi. Ankara Hükümeti artık düzenli ordu aşamasına gelindiğine inanıyor, Çerkeş Ethem’in Kuvayı Seyyare’si ile öteki çetelerin Batı Cephesi Komutanlığı’nın denetimi altında olması gerektiğini düşünüyordu. Çerkeş Ethem bu doğrultuda bir düzenleme yapılmasına karşı çıkarak Ankara Hükümeti’ne karşı ayaklandı. Ocak 1921 başındaki çatışmalarda Çerkeş Ethem kuvvetleri Gediz yöresinde dağıldı. Bundan yararlanan Yunan birlikleri 6 Ocak 1921’de Bursa cephesinden yeni bir saldın başlattılar. Türk ve Yunan kuvvetleri 10 Ocak’ta İnönü önlerinde karşılaştı. Öncü kol niteliğindeki Yunan birliği, bir gün süren çatışmanın ardından 11 Ocak’ta geri çekildi. Bu, Ankara Hükümeti’nin Yunan saldınsı karşısında kazandığı ilk başanydı ve Kurtuluş Savaşı tarihine “I. İnönü Zaferi” olarak geçti.

I. İnönü Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri, Anadolu’da var olan fiili durumun kabul edilmesi ve silahlı çatışmalara son verilmesi için Londra’da konferans toplanması çağrısında bulundu. Konferansa Ankara Hükümeti adına Hariciye Vekili Bekir Sami Bey katıldı. Uzun görüşmeler sonucunda Bekir Sami Bey İtilaf Devletleri’yle tek tek antlaşmalar imzaladı. Ama Ankara Hükümeti bu antlaşmaları onaylamadı. Antlaşmalar Yunanistan’ı da tatmin etmedi. Yunanlılar, Ankara’nın antlaşmalara ilişkin tutumu belli olmadan yeni bir askeri harekâta giriştiler. Türk ve Yunan birlikleri 27 Mart 1921’de İnönü önünde yeniden karşı karşıya geldi. Çarpışmalar ilerleme ve gerilemelerle 1 Nisan’a değin sürdü. Sonuçta Yunanlılar Türk birliklerinin art arda saldırılar düzenlediği Metristepe’yi boşaltarak geri çekildiler. Bu, sonuçları bakımından, birincisinden de önemli bir Türk askeri başarısı sayıldı ve “II. İnönü Zaferi” olarak adlandırıldı.

Sakarya Savaşı.


(Bakınız Sakarya Meydan Muharebesi (Sakarya Meydan Savaşı))
İnönü Savaşlan Türk ordusu açısından kesin zaferler getirmemekle birlikte, üst üste iki saldırıdan sonuç alamayan Yunan kuvvetlerini zor duruma düşürdü. Öte yandan Yunanistan’ın uluslararası destekleri de zayıflamaya başladı. Londra Konferansında (21 Şubat-12 Mart 1921) antlaşma zemini yaratılmışken Yunan hükümeti askeri çözüme yönelmiş, bunda da başan sağlayamamıştı. Yunanistan bu olumsuz görüntüyü silmek için yeni ve topyekûn bir saldın düzenlemekten başka yol bulamadı. Bursa ve Uşak’tan harekete geçen (10 Temmuz 1921) Yunan tümenleri Afyon’u da alarak ilerlediler ve 17 Temmuz’da Kütahya’ya girdiler. Batı Cephesi komutanı İsmet Bey güçlü Yunan orduları karşısında tutunamayacağım düşünerek önce Eskişehir’in batısına, daha sonra da Sakarya Irmağının doğusuna çekilmeyi kararlaştırdı. Bu sırada Yunan birlikleri Eskişehir’i de aldılar (20 Temmuz 1921).

Batı Cephesi ordularının Kütahya-Eşkişehir yenilgisi ve karargâhın Ankara’nın çok yakınlarına taşınması büyük heyecan yarattı; bir yandan başkenti boşaltma ve Kayseri’ye taşıma hazırlıkları yapıhrken, bir yandan da meclis gizli oturumla toplandı. Uzun ve tartışmalı görüşmelerden sonra başkentin taşınması eğilimine set çekildi ve Mustafa Kemal, tam yetkili olarak, üç ay süreyle başkomutanlığa getirildi. “Tekâlifi Milliye” adı verilen buyruklarla ülkenin bütün maddi olanakları ordunun emrine verildi.
Eskişehir’e 22 Temmuz’da varan Yunan kralı Konstantinos genel saldırının hemen başlatılmasını istedi. Ama saldırının aceleye getirilmesine karşı çıkan Yunan işgal orduları komutanı Papulas’ın direnişi harekâtı geciktirdi. Sonunda Yunan kralı başkomutanlık görevini kendisi üstlenerek saldırıyı 13 Ağustos’ta başlattı. Yunan ordusunun zaman yitirmesinden yararlanan Türk birlikleri, bu sırada Sakarya’nın doğusunda yığınak yapmaya yetecek kadar zamanı bulmuştu. Buna Yunan ordularının Sakarya’nın doğusuna geçtikten sonraki gecikmesi ve çok geniş bir cepheye yayılıp kuvvetlerini dağıtması eklenince, savaşın seyri giderek Türk ordusunun lehine döndü.

Türk ordusunun 10 Eylül 1921’de başlayan karşı saldırısı sonucunda Yunanlılar Sakarya’nın doğusunda edindikleri yeni mevzileri terk etmek zorunda kaldılar. Ama ırmağın batısına geçme harekâtını iyi gizledikleri için Türk birlikleri onları izlemede gecikti. Bununla birlikte ilerleyen Türk birlikleri, Yunanlıları Eskişehir’e doğru izleyerek 20 Temmuz’daki mevzilere çekilmek zorunda bıraktı. Günlerce süren bu kanlı çarpışmalar Kurtuluş Savaşı tarihinde “Sakarya Meydan Muharebesi” olarak anıldı ve bir dönüm noktası oldu.

Ankara Antlaşması.


(Bakınız Ankara Antlaşması (1921))
Sakarya Savaşı’nın ilk önemli sonuçlarından biri İtilaf Devletleri’ nin artık “Sevres’e veda ettiklerini” açıkça ilan etmeleri oldu. İngiltere ile giriştiği nüfuz alanları mücadelesinde sürekli mevzi kaybeden Fransa, Anadolu macerasında ısrar etmekten vazgeçerek, uygun ve ayrı bir banş antlaşması yapmak üzere Ankara Hükümeti ile ilişkiye girdi. 1921 yazında başlayan görüşmeler, gerçekçi bir diplomat olan Franklin Bouillon’un Fransız heyetine atanmasından sonra daha da hızlandı. Sonunda Fransız işgal kuvvetlerinin Adana ve Antep yöresinden çekilmesini sağlayan Ankara Antlaşması imzalandı (20 Ekim 1921).
Büyük Taarruz. Yunan kuvvetlerinin aldığı Sakarya yenilgisiyle birlikte, savaşta inisiyatif Türk ordusunun eline geçti. Böylece Ankara Hükümeti Yunan kuvvetlerine son bir darbe indirmenin hazırlıklarına başladı. 1922’nin ilk ayları bu hazırlıkla geçti. Yunanlılar bu dönemde bir oldubittiyle İstanbul’u işgal etmeyi planladıysa da bu girişim uygulamaya konamadan İtilaf Devletleri’nce engellendi. Ankara Hükümeti, Yunanlıların bu planı gerçekleştirmek amacıyla yararlanmayı düşündükleri Trakya’daki dört tümenin Anadolu’ya geçirilmesinden önce saldırıyı başlatmak istiyordu.

Akşehir’deki başkomutanlık karargâhında 27/28 Temmuz’da yapılan bir toplantıda saldın hazırlıklarının 15 Ağustos’a değin bitirilmesi kararlaştınldı. Öngörülen tarihte hazırlıklar büyük bir gizlilik içinde tamamlandı; başkomutanlık karargâhı da 24 Ağustos’ta Akşehir’den Afyon’un Şuhut kasabasına taşındı. Büyük Taarruz 26 Ağustos’ta başladı. Yoğun bir topçu ateşinin ardından saldırıya geçen dört Türk tümeni iki gün süren çarpışmalardan sonra Yunanlıların Türkmentepe denen bölgedeki direnişini kırdı ve Yunan birlikleri Kütahya yönünde çekilmeye başladı. Yunan karargâhı Dumlupınar’a ulaşıp orada mevzilenmeyi planlıyordu. Batı Cephesi Komutanlığı bu durumu saptayarak, geri çekilme yollarını kesmek üzere bütün kuvvetlerini Dumlupınar’a doğru harekete geçirdi. İki ordu 28-29 Ağustos’ta Aslıhanlar, Başkimse ve Arpagediği denen mevzilerde karşılaştı. Saatlerce süren çarpışmalardan sonra Türk birlikleri Yunan kuvvetlerini kuzey, güney ve batıdan kuşattı. Artık, topyekûn bir saldırı için bütün koşullar oluşmuştu.

Başkomutanlık karargâhı, 30 Ağustos sabahı Büyük ve Küçük Adatepe’lere yoğun bir topçu ateşi başlattı. Ardından 1. Ordu’ ya bağlı kuvvetler saldırıya geçti. Uzun süren çarpışmalardan sonra, geri çekilmeyi başaran General Trikopis’in 8 bin kişilik birliği dışında, Yunan ordusu büyük bir yenilgiye uğradı. Kütahya’nın kurtuluşuyla sonuçlanan Başkumandanlık Meydan Savaşı’ndan sonra Yunanlılar Gediz ve Uşak yönünde hızla geri çekilmeye başladılar. 31 Ağustos’ta savaş kurmayıyla Adatepe’ye ulaşan Mustafa Kemal, Yunanlıların İzmir’i savunacak kuvvetleri kalmadığını saptadı. Aynı gün Çalköy’e geçtikten sonra izleme harekâtının sürdürülmesi anlamında “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!” buyruğunu verdi. Türk ordusunun İzmir ve Bursa yönünde sürdürdüğü bu harekât sonucunda 9 Eylül’de İzmir, ardından da Bursa Yunanlılardan geri alındı. Türk ordusu Çanakkale Boğazını denetleyen İngiliz birlikleriyle karşı karşıya geldi. 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile savaş sona erdi. Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923), Kurtuluş Savaşı’yla savunulan sınırlar içinde Türkiye’nin bağımsızlığını onayladı. (Bakınız Lozan Antlaşması)

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 1 Eylül 2016 22:21


_KleopatrA_
8 Aralık 2009 15:50       Mesaj #2
_KleopatrA_ - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  kurtuluş2.jpg
Gösterim: 565
Boyut:  66.5 KB

‘Kurtuluş savaşı


istiklal savaşı (harbi) da denir, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna temel olan savaş. Birinci Dünya savaşı'ndan yenilgiyle çıkan OsmanlI İmparatorluğu, imzaladığı Mondros mütarekesi ile kaderini itilaf devletleri’nin insafına terk ediyordu. (MONDROS MÜTAREKESİ.) Mütarekeyi imzalayan Ahmet izzet Paşa hükümeti, mütareke hükümlerinin ılımlı bir biçimde uygulanacağını ve OsmanlI devletinin egemenlik haklanna dokunulmayacağını ummaktaydı. Oysa, türk ulusal varlığını yok derecesine indirmeye kararlı olan İtilaf devletleri (özellikle İngiltere), mütarekeyi kendi anlayışları doğrultusunda uygulamaya başladılar OsmanlI ordusunun hızla terhisine silahlarının alınmasına ve ülkeyi işgale giriştiler.

Türkler için durum umutsuz görünüyordu. Ülke parçalanmış, nüfusu azalmış, halk uzun savaşlarla bitkin düşmüştü. Aydınlar, bağımsızlığı değil, bağımlılığın alacağı biçimi tartışıyorlardı. VVİlson ilkeleri ve amerikan mandası aydın çevrelerde büyük ümitler ve hayaller yaratıyordu.

Mütareke uygulamasına ve işgallere ilk tepkiler, rum ve ermeni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ortaya çıktı. Buralardaki rumluk ve ermenilik davalarına karşı Türkler, kendi hukuklannı korumak ve temsil ettikleri bölgelerin Türkiye’den koparılmasını önlemek için "Müdafaai hukuk” örgütleri oluşturmaya başladılar Yunanlılar’ın İzmir’i işgali ve Anadolu içlerine ilerlemesine Türkler'in tepkisi ani ve sert oldu, ilerleyen yunan birlikleri ordu ve milis güçlerinin silahlı direnişiyle karşılaştı. (KUVAYI MİLLİYE.)

İzmir'in işgalinden bir gün sonra 9. Ordu müfettişliği göreviyle İstanbul'dan ayrılan Mustafa Kemal Paşa'nın (Atatürk), 19 mayıs 1919’da Samsun’dan Anadolu’ya geçişiyle türk ulusal hareketi ihtiyaç duyduğu önderliğe kavuştu. Mustafa Kemal Paşa'ya verilen görev, müslûman-hıristiyan çatışmalarını yatıştırmak, bölgede faaliyet gösteren çeteleri dağıtmak, kalan türk birliklerinin terhisine ve silahsızlandırmasına nezaret etmekti. Ama o, bunun yerine türk anayurdunun işgale karşı silahlı direnişini örgütlemeye koyuldu.

Mustafa Kemal Paşa, 22 mayısta Havza'dan kolordu komutanlarına gönderdiği bir genelgeyle "mülkiye memurlarının güvene layık olanları ile işbirliği halinde bağımsızlığın savunulması ve gerekli teşkilatın yapılması” gereğine dikkat çekiyordu. (HAVZA GENELGESİ.) Amasya’da Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Hüseyin Rauf (Orbay), Refet (Bele) beylerle görüştükten ve merkezi Erzurum'da bulunan XV. Kolordu’nun komutanı Kâzım Karabekir ve Konya'daki Yıldırım kıtaatı müfettişi Mersinli Cemal Paşa ile ilişki kurduktan sonra, sivil ve askeri makamlara 22 haziranda gönderdiği genelgede “milletin istiklalini yine milletin azim ve kararının kurtaracağı" belirtiliyor ve “milletin sesini dünyaya duyurmak" için Sivas’ ta ulusal bir kongrenin toplanacağı bildiriliyordu. (AMASYA GENELGESİ, AMASYA KARARLARI.)

Bu, ulusal hareketin başlatılmasının açıkça ilanı niteliğindeydi, ingilizler'in isteği üzerine dönmesi konusunda yaptığı ısrarlı çağrılara uymayan Mustafa Kemal Paşa, görevine son veren padişah iradesi üzerine askerlik mesleğinden istifa ederek “Sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak" çalışacağını açıkladı. 23 temmuz 1919’da toplanan Erzurum kongresi, bölgesel amaçlı bir kongre olmasına karşın ulusal düzeyde de kararlar aldı. Mondros mütarekesi imzalandığında var olan fiili sınırların vatan toprakları sayılmasını ve rumluk ve ermenilik davasına hizmet edeceğinden her türlü işgale karşı konulmasını kararlaştırdı. (ERZURUM KONGRESİ.) Mustafa Kemal Paşa, kongrece saptanan amaçlara ulaşmak için her türlü yönetsel ve siyasi önlemi almaya yetkili kılınan "Heyeti temsiliye”nin de başkanlığına seçildi. Erzurum kongresi sürerken ve sonrasında Batı Anadolu'da da ulusal kongreler toplanıyor (ikinci Balıkesir kongresi, 26-30 temmuz; Nazilli kongresi, 6-9 ağustos, Alaşehir kongresi, 16-25 ağustos), böylece ulusal hareket bölgesel kongrelerle olgunlaşıyordu. Sivas kongresi (4-12 eylül), Erzurum kongresi’nde kabul edilen ilkeleri ve tüzüğü bölgesellikten kurtararak ulusallaştırdı, amerikan mandası fikrini reddederek tam bağımsızlık düşüncesine kesinlik kazandırdı. Bütün direniş örgütlerini, kurduğu Anadolu ve Rumeli müdafaai hukuk cemiyeti'nde birleştirdi.

Cemiyetin TBMM’ nin açılışına kadar ulusal hareketi yürütecek Heyeti temşiliye'sini oluşturdu. (SİVAS KONGRESİ.) İstanbul hükümetinin Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklama ve kongreyi engelleme girişimi başarısızlığa uğratıldı. (ALİ GALİP OLAYI.) Kongre karşısındaki tutumu İstanbul hükümetini Anadolu ile sert biçimde karşı karşıya getirmişti. Anadolu 23 gün süreyle İstanbul ile ilişkiyi kesti. Hükümet yanlısı idare amirleri tutuklandılar ya da kaçmak zorunda bırakıldılar Sadrazam Damat Ferit Paşa bu durum karşısında istifa etmek zorunda kaldı (30 eylül). Bu, ulusal hareketin gücünü gösteriyordu. Mustafa Kemal Paşa ve Heyeti temsiliye, işgal altında bulunmayan bütün illerde askeri ve sivil makamlara ve sivil ulusal güçlere yetkesini kabul ettirmiş, İstanbul’un karşısında ikinci bir iktidar odağı olarak yerini almıştı. Ali Rıza Paşa’nın kurduğu (2 ekim) yeni hükümet, ilk iş olarak Anadolu ile ilişkiye geçti ve Bahriye nazırı Salih Paşa'yı Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek üzere Amasya’ya gönderdi. Amasya buluşması (20-22 ekim) sonucu İstanbul hükümeti, toplanması öngörülen Meclisi mebusan'ın da onaylaması koşuluyla Sivas kongresi kararlarını kabul ediyordu. (AMASYA BULUŞMASİ, AMASYA PROTOKOLLERİ.) Böylece Amasya tamimi’nden Sivas kongresi’ne kadar adım adım geliştirilen ulusal bağımsızlık hareketi İstanbul hükümetince resmen tanınmış oluyordu.

İstanbul’da toplanacak olan Meclisi me- busan için, Kasım 1919'da yapılan seçimler büyük ölçüde Müdafaai hukuk örgütlerince desteklenen adayların kazanmasıyla sonuçlandı. Bu arada Heyeti temsiliye Sivas'tan işgal altındaki Batı ve Güney Anadolu ve İstanbul ile haberleşme olanakları daha fazla olan Ankara’ya taşındı (27 aralık 1920). Bundan sonra Ankara, zafere kadar ulusal hareketin merkezi oldu.

12 ocakta çalışmalarına başlayan Meclisi mebusan, 17 şubatta, Erzurum ve Sivas kongrelerinde belirlenen esaslara göre Türkiye’nin kabul edebileceği barış koşullarını tüm dünyaya ilan etti (Misakı milli beyannamesi). Misakı milli'nin ilanı itilaf devletleri’ni memnun etmemişti. Ankara’ ya yerleşen Mustafa Kemal ve Heyeti temsiliye, İstanbul’da kendisini destekleyen bir meclis ve belirli ölçüler içinde tanıyan bir hükümetle kuvvetli durumda görülüyordu. Başkentteki gizli gruplar Anadolu hareketini daha aktif biçimde destekler duruma gelmişlerdi. Bu gelişmelerden endişelenen ingilizler, siyasetlerini sertleştirmek yoluna gittiler. 16 martta İstanbul resmen işgal edildi ve fiili işgal pekiştirildi. 18 martta Meclisi mebusan çalışmalarını tatil etti.

Meclisi mebusan'ın tatilinden bir gün sonra Mustafa Kemal Paşa, olağanüstü yetkilere sahip bir meclis için seçim yapılmasını istedi. Meclis, Heyeti temsiliye'nin yerleştiği Ankara'da toplanacak, Meclisi mebusan'ın Ankara’ya gelebilen üyeleri de bu meclise mebus olarak katılabileceklerdi. Bu arada İstanbul’dan Ankara'ya bir subay ve sivil akını başladı. Damat Ferit Paşa’nın yeniden sadrazam atanması (5 nisan), İstanbul'un, ulusal harekete karşı siyasetini sertleştirdiği anlamına geliyordu. Padişah ve hükümeti, yükselmekte olan ulusal harekete karşı siyasi, dini, askeri tüm olanaklarını kullanarak saldırıya geçti. 11 nisanda, şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın ulusal harekete katılanların "padişah ve halifeye karşı asi oldukları ve katillerinin meşru ve farz olduğuna” ilişkin fetvasını yayımladı. Ulusal harekete karşı var olan ayaklanmaları desteklediği gibi, işi bizzat ele alarak 18 nisanda “Kuvayı inzibatiye" adıyla bir kuvvet oluşturdu.

23 nisanda Ankara'da toplanan ve Mustafa Kemal Paşa’yı başkan seçen meclis (Türkiye Büyük Millet Meclisi) bu girişimlere karşılık vermekte gecikmedi. Ulusun kaderini eline almış bir kurul olarak 29 nisanda meşruluğuna karşı duranlan vatan haini sayan Hıyaneti vataniye kanunu'nu kabul etti. 4 mayısta bu meclis bir Bakanlar kurulu (Heyeti vekile) atadı. 5 mayısta İstanbul’un fetvasına karşı, Ankara müftüsü Rıfat Efendi (Börekçi) tarafından çıkanlan ve 152 müftü tarafından onaylanan fetva yayımlandı.

Kararlaştırılan barış koşullarını Türkiye' ye kabul ettirebilmek için gerekli kuvveti doğuda bulunduramayan Ingiltere, bu iş için yunan askerlerini kullanmak eğilimindeydi. Daha büyük pay almak amacıyla İngiliz çıkarları için kullanılmaya gönüllü olan yunan kuvvetleri Milne hattı'nı geçerek ileri harekâta başladılar (22 haziran 1920). Ciddi bir direnişle karşılaşmadan Balıkesir (30 haziran), Nazilli (3 temmuz), Bursa (9 temmuz) ve Uşak’ı (29 ağustos) işgal ettiler ve İzmit-Sapanca-Eskişehir -Inegöl-Gediz-Uşak-Sarayköy çizgisine ulaştılar. Yunanlılar, Batı Anadolu’daki ilerleyişleri sürerken 20 temmuzda Doğu Trakya'da da saldırıya geçtiler. 20 temmuzda Tekirdağ, 23 temmuzda Lüleburgaz ve Babaeski, 25 temmuzda KIrklareli ve Edirne işgal edildi. Kolordu komutanı Cafer Tayyar Bey (Eğilmez) Yunanlılar'a tutsak düştü.

Bu arada itilaf devletleri ile İstanbul hükümetinin temsilcileri arasında Sevr antlaşması imzalandı (10 ağustos 1920). Antlaşma, Türkler'i ulusal varlıklarını savunacak her şeyden yoksun bırakıyor, Orta Anadolu'da gölge bir devlet durumuna getiriyordu. (SEVR ANTLAŞMASI.) itilaf devletlerinin padişahın uysal hükümetine empoze ettiği bu antlaşmayı Ankara'daki TBMM tanımadı ve onu imzalayanlarla saltanat şûrasında onaylayanları vatan haini ilan etti (19 ağustos). 1920 eylülünde siyasal durumun olgunlaşması üzerine TBMM, Doğu cephesi komutanlığına Ermeniler'e karşı askeri harekât için izin verdi. 28 eylülde taarruza geçen türk kuvvetleri 29 eylülde Sarıkamış’ı, 30 ekimde de Kars’ı kurtardıktan sonra 7 kasımda Gümrü’yü ele geçirerek Ermeniler’i barış istemek zorunda bıraktı (Gümrü antlaşması, 2 aralık 1920). Böylece, Misakı milli’nin Kafkasya için öngördüğü ulusal sınır, İğdır ve Tuzluca ilçeleri ile Kars geri alınarak gerçekleştirildi. Böylece, Doğu cephesi'nde kazanılan bu zaferle Kurtuluş savaşı’nın bir cephesi kapanmış, asıl savaşın verileceği Batı cephesi'ne kuvvet kaydırmak olanağı sağlanmış oluyordu.

1920 yılı sonlarında Batı cephesi'ndeki Kuvayı milliye birlikleri tasfiye edilerek düzenli ordu birliklerine dönüştürüldü. Yunanlıların 1921 ocak ve martında gerçekleştirdiği iki saldırı, İnönü'de durduruldu. (İNÖNÜ SAVAŞLARI.)

ikinci İnönü savaşı'nda aldıkları yenilgiden sonra Yunanlılar yeni bir stratejik saldırı için hazırlanmaya başladılar. Yunan taarruzu 10 temmuz 1921'de başladı ve hızla gelişti. Afyon ve Kütahya, Yunanlılar’ın eline geçti. Türk komutanlığı ordunun yeniden düzene sokulması için kademe kademe Sakarya gerisine çekilmesine karar verdi. Batı cephesi kuvvetleri 25 temmuz akşamına kadar Sakarya gerisine çekildiler. 10 temmuzdan 25 temmuza kadar aralıksız süren bu savaş sonunda Yunanlılar, önemli toprak kazançları sağladılar, ama öngördükleri biçimde türk kuvvetlerini yok etmeyi başaramadılar. (KÜTAHYA-ESKİŞEHİR SAVAŞLARI.)

Ordunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesi, tehlikenin Ankara yakınlarına kadar gelmesi birtakım olağanüstü önlemleri gündeme getirdi. Mustafa Kemal, Meclis' in bütün yetkilerine sahip olarak başkomutanlığa getirildi. Ordunun donatımı için halktan fedakârlık istendi (Tekalifi milliye emirleri). Doğu ve Güney cephesi’ndeki birlikler Sakarya’ya kaydırıldı.

Yunan birlikleri 13 ağustosta ileri harekâta başladılar ve 23 ağustosta Sakarya’ daki türk cephesiyle temasa geçtiler. 23 ağustosta başlayan Sakarya meydan savaşı 22 gün ve gece aralıksız sürdü ve Mustafa Kemal’in bizzat komuta ettiği türk kuvvetlerinin kesin zaferiyle sonuçlandı. (SAKARYA MEYDAN SAVAŞI.) 13 eylülde yunan kuvvetleri Sakarya’nın batısına atılmıştı.
Sakarya zaferi Kurtuluş savaşı’nın dönüm noktası oldu. Bu zamana kadar Yunanlılarda bulunan taarruz insiyatifi Türkler’e geçti. Sakarya zaferi Türkiye'nin dış siyasetinde de yeni gelişmelere yol açtı. 13 ekimde Kafkasardı devletleri (Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan) ile Kars antlaşması imzalandı. Fransa ile imzalanan Ankara itilafnamesi ile Kuvayı milliye birliklerinin ocak 1920’den beri savaşım verdikleri Güney cephesi kapanmış oldu.

Sakarya’dan sonra, taarruz sırası Türkler’e gelmişti. Yaklaşık bir yıl süren hummalı bir hazırlıktan sonra türk ordusu 26 ağustos 1922 sabahı taarruza geçti. (BÜYÜK TAARRUZ.) 30 ağustosta düşmanın asıl kuvvetleri büyük ölçüde imha ve esir edildi. (BAŞKOMUTAN MEYDAN SAVAŞİ.) Yunan ordusunun imhadan kurtulan birliklerini izleyen türk kuvvetleri, 9 eylülde İzmir’e girdi. 18 eylülde son yunan askerleri Bandırmadan Anadolu’yu terk ettiler.

Mudanya mütarekesi (11 ekim 1922) ile itilaf devletleri İstanbul’da, Boğazlarda ve Doğu Trakya’da türk egemenliğinin kurulmasını kabul ettiler. (MUDANYA MÜTAREKESİ.) Lozan antlaşması ile (24 temmuz 1923) Kurtuluş savaşı siyasi olarak da sona erdi.

Kurtuluş savaşı’nı yürüten kadronun çekirdeğini, asker ve sivil milliyetçi aydınlar oluşturuyordu. Birinci Dünya savaşı’na girerken orduda geniş bir operasyon yapılmış, eski kadrolar tasfiye edilerek genç subaylar büyük sorumluluk mevkilerine getirilmişti. Bu subayların çoğu İttihat ve Terakki hareketi içinde yetişmişler ve Birinci Dünya savaşı deneyinden geçmişlerdi. Bu kadro, milliyetçi sivil aydınlarla birlikte Kurtuluş savaşı’nın belkemiğini oluşturur. Eşraf, Kurtuluş savaşı’nda ağırlıklı biçimde yer aldı ve direnme hareketinin gerektirdiği mali kaynakların sağlanmasında, Kuvayı milliye müfrezelerinin hazırlanmasında vazgeçilmez bir rol oynadı. Ulusal harekete katılan din adamları, şeyhler, ağalar, aşiret reisleri, halkla öncü kadrolar arasında köprü işlevi gördüler, para ve asker sağlanmasında etkili oldular.

Kurtuluş savaşı’nın maddi ve mali kaynakları, büyük ölçüde Anadolu halkının özverisiyle sağlandı. TBMM Ankara'da çalışmalarına başlayıncaya kadar Müdafaai hukuk cemiyetleri ve onlara bağlı çeteler tümüyle halkın "nakdi ve ayni" bağışlarıyla yaşamlarını sürdürmüşlerdi. Heyeti temsiliye bir hükümet gibi davranarak vali ve komutanlara buyruklar verse de vergi toplayamıyordu. Heyeti temsiliye'nin giderleri için sınırlı miktarda para bulmak bile bir sorun olmaktaydı. Sivas kongresi ulusal hareketin parasal sorununu ele almış, ancak bu konuda bir karara varmaktan kaçınmıştı. Para toplanması işi Müdafaai hukuk cemiyetleri aracılığıyla halkın yurtseverliğine bırakılmıştı. Ulusal hareket, Anadolu’nun gelirlerine ancak TBMM çalışmaya başladıktan sonra elkoyabildi. Düyunu umumiye idaresi ile varılan anlaşma sonucu bu idarenin topladığı vergilere elkonuldu. Öteki devlet gelirleri de Ankara'nın eline geçti. Ancak bu gelirler bir Kurtuluş savaşı'nın örgütlenmesi için yeterli değildi. Tekalifi milliye emirleri ile halkın özverisi son sınırlarına kadar zorlandığı gibi dış kaynaklar arama yoluna da gidildi. Özellikle Sovyetler Birliği'nden önemli miktarda para (11 000 000 altın ruble) ve askeri malzeme (39 275 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, yaklaşık 63 000 000 tüfek mermisi, 147 079 top mermisi, 4 000 el bombası, 4 000 şarapnel, 1 500 kılıç, 20 000 gaz maskesi) sağlandı.

Kurtuluş savaşı boyunca Ankara, gerçekçi bir dış siyaset izledi, itilaf devletleri ve onların desteklediği Yunanistan ile savaşan Türkiye için itilaf devletleri ’ni dengeleyecek bir müttefike gerek vardı. Bu zorunluluk, aradığı dış desteği Batı'da bulmasına olanak bulunmayan Ankara hükümetini, siyasal ve ideolojik nedenlerle türk ulusal hareketine ilgi duyan Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya yöneltti. İlk resmi temas, Mustafa Kemal Paşa'nın, Lenin'e TBMM'nin açılışından üç gün sonra gönderdiği, taraflar arasında askeri ve siyasi bir ittifak öneren mektubuyla başladı. Sovyet Dışişleri komiseri Çiçerin’in imzasını taşıyan cevabi mektupta, Sovyetler Birliği' nin Ankara hükümetini tanıdığı bildirilmekle birlikte, bir ittifak antlaşmasından söz edilmiyordu. Sovyetlerle ilişkiler bazı pürüzlere karşın sürdü ve 16 mart 1921'de imzalanan dostluk antlaşmasıyla (Mosko
va antlaşması) sonuçlandı. Bu, Ankara' nın ilk siyasi başarısıydı. Moskova antlaşması ile ulusal hareket doğu sınırlarını güven altına aldığı gibi siyasi durumunu da güçlendirmiş oluyordu.

Ankara'nın Batı’ya karşı dış siyasetinin hedefi, itilaf devletleri arasında başgösteren çelişkilerden olabildiği ölçüde yararlanmak ve Yunanistan'ı siyasi düzeyde mümkün olduğu kadar yalnız bırakmaktı.

Suriye ve Irak’taki askeri başarılarıyla Türkiye’nin yenilgisinde başlıca rolü oynayan İngiltere, Türkiye'nin ağır biçimde cezalandırılmasından yanaydı. Ancak, bunun için doğuda gerekli kuvveti bulundurma olanağından yoksun olduğundan Yunanistan’ı öne sürmüştü. Ancak bu politikayı uygulamanın sanıldığı kadar kolay olmadığı bir süre sonra ortaya çıktı. Özellikle Kafkas cumhuriyetlerinin bolşevikleştirilmesinden sonra Ingiltere, bu politikasını yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. 1920 sonlarında İngiltere’nin ulusal harekete karşı tutumunda değişiklikler gözlenmeye başlandı. Desteklediği Venizelos’un iktidardan uzaklaştırılmasından sonra İngiltere önce Yunanistan'a mali yardımı kesti, daha sonra Türk-Yunan savaşı'nda tarafsızlığını açıkladı.

Müttefikler, Türkiye'nin temsilcisi olarak resmen İstanbul hükümetini tanımakla birlikte, Türkiye ile sorunlarını Ankara hükümetini yok sayarak sonuçlandıramayacaklarını çok geçmeden anladılar. Londra konferansı'na önce İstanbul hükümeti aracılığıyla, daha sonra doğrudan, Ankara hükümetini çağırmak zorunda kaldılar. Konferans sırasında İstanbul’un temsilcisi Tevfik Paşa'nın, sözü Ankara hükümeti temsilcisine bırakması üzerine Türkiye'nin tezleri Ankara'nın temsilcilerince ileri sürüldü. Konferans sırasında Ankara hükümetinin Dışişleri bakanı ve temsilcisi Bekir Sami Bey, İngiliz, transız ve İtalyan temsilcileriyle ayrı ayrı anlaşmalar imzaladı. Bunlardan Ingiltere ile yapılanı esirlerin değiştirilmesine ilişkindi. Fransa ve İtalya ile yapılanlarsa bu devletlerle çatışmaya son veriyordu TBMM, İtilaf devletleri'ne Türkiye'nin kabul edemeyeceği ödünler veren bu antlaşmaları onaylamadı.

Fransa, Ankara ile bir anlaşma yapmak üzere 9 haziran 1921'de Franklin -Bouillon'u Ankaraya göndermişti. Ancak, antlaşma, Sakarya'daki türk zaferi Fransa’ nın tereddütlerini giderdikten sonra 20 ekim 1921'de imzalanabildi. Bu antlaşma (Ankara itilafnamesi) Fransa ile çatışmaya son veriyor, Güney cephesi’ni güven altına alıyordu. Ayrıca Fransa, hazırlayıcılarından biri olduğu Sevr antlaşmasının uygulanma olanağı olmadığını kabul etmiş oluyordu.

1922 başlarına gelindiğinde Sovyetler Birliği'nin desteği sağlanmış, Fransa ve İtalya ile çatışmaya son verilmiş, böylece Ingiltere ve Yunanistan'a karşı hareket olanağı genişlemişti.

Türk kurtuluş savaşı’nın bir özelliği de, dış düşmana karşı verilen savaş sırasında adım adım yeni türk devletinin kurum- larınt yaratmasıydı. Ulusal hareketin osmanlı hanedanının tasfiyesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması sonucunu doğurması, onu gerçekleştiren kadronun önemli bir bölümünün amaçlamadığı, hatta karşı olduğu bir olguydu. Türk ulusal hareketinin amacı, işgal altındaki vatan topraklarını kurtarmak, hilafet ve saltanatın hukukunu müdafaa ve temin olarak açıklanıyordu. Ancak TBMM, fiilen “bir halk devleti ve hükümeti" oluşturmuş ve en yüksek yetkili organ olarak ulusun kaderini eline almıştı. Bu meclisin yaptığı anayasanın (Teşkilatı esasiye kanunu) birinci maddesinde, egemenliğin "kayıtsız şartsız" ulusun olduğunun açıklanması demokratik cumhuriyete yönelişin bir işaretiydi. Ayrıca Meclis kendi tonumunu "milletin yegâne ve hakiki mümessili" olarak tanımlıyordu. Devletin adı da "Türkiye devleti" olarak anılıyordu. Bunlar, uzun vadede saltanatla bağdaşamayacak siyasal ilkelerdi ve Türkiye’nin islami bir imparatorluktan ulusal devlete geçiş sürecinin kesin adımlarıydı. Bu süreç, askeri zaferin ardından Cumhuriyetin ilanı, daha sonra da hilafetin kaldırılmasıyla noktalandı.

Kaynak: Büyük Larousse

Son düzenleyen Safi; 1 Eylül 2016 22:21
Misafir
8 Aralık 2009 16:49       Mesaj #3
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Türk Kurtuluş Savaşı

Ad:  kurtuluş3.jpg
Gösterim: 515
Boyut:  42.8 KB

Kurtuluş Savaşı (İstiklal Harbi), 1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşı kazanan devletlerce paylaşılması sonucunda Misak-ı Milli sınırları içinde ülke bütünlüğünü korumak, ulusal egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak için tüm ulusca girişilen, çok cepheli bir savaştır.

Kurtuluş Savaşını içerik açısından dört ana başlıkta toplayabilmekteyiz. İlk olarak "genel durum" altında Mondros Mütarekesi sonrası genel durum ve anadolu işgalci güçlerin anadolu için planlarının açıklanması. "Organizasyon dönemi" Osmanlı İmparatorluğu organlarının işgalci birimlerin eline geçmesiyle ortaya çıkan idare boşluğunun nasıl ve hangi organizasyonlarla doldurulacağının belirlenmesi. "Hakimiyet kurma çalışmaları" bölümü organizasyon döneminde ortaya çıkan iradenin iç ve diş güçler tarafından kabul edilmesi için yapılan çalışmaları ele almaktadır. En son bölüm ise "barış sağlama çalışmaları" altında ortaya çıkan yeni hakimiyetin dış antlaşmalarla güvenceye alınması ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmileşmesi anlatılmaktadır.

Genel Durum


Kurtuluş savaşı öncesi, 1. Dünya Savaşı'nın başlangıcına kadar dayanır. Avrupa tarihi yazarları tarafından Emperyalizm dönemi olarak bilinen (1860-1918) zamanında Avrupa devletleri dünyayı kendi aralarında paylaşmak yarışında bulunuyorlar. 1914 yılına gelindiğinde dünyanın büyük bir kısmı sömürge yönetimi altındaydı.
I dünya Savaşından mağlup olan Osmanlı Devleti, galip devletler ile Mondros Ateşkes Antlaşması'nı, 30 Ekim1918 gününde imzalamıştı.

Anadolunun Paylaşılması


Sykes-Picot Antlaşması Fransa ile İngiltere 9 Mayıs 1916’da ikili bir antlaşma yaparak Ortadoğu’yu nasıl paylaşacaklarını belirlediler. Irak ve Filistin İngiliz Mandası, Suriye, Lübnan da Fransız Mandası altına sokuldu. Antep, Maraş, Urfa da el değiştirerek Fransa’ya geçti.Fransızlar buralara yerleştikleri gibi Suriye ve Mısır’dan getirdikleri Ermenileri teşkilatlandırıp Türklere saldırtıyorlardı.

Mondros'un Sonuçları


Bu antlaşmanın 7. maddesi, galip devletlere istedikleri her yeri istedikleri zaman işgal etme hakkını tanıyordu. Böylelikle işgaller bu antlaşmanın arkasına sığınılarak yapılabilecekti. Mondros Ateşkes Andlaşması’nın koşullarına aykırı olarak İngilizler Musul, İskenderun, Kilis, Antep, Maraş ve Urfa’yı işgal ettiler. Fransızlar ise Adana, Mersin ve Osmaniye’yi işgal ettiler.
  • 1: İngiliz ve Fransız ortaklaşa işgal bölgesi; İngiliz İşgalleri
  • 2: Yunan işgal bölgesi; Yunan İşgalleri; Türk-Yunan Cephesi
  • 3: İtalyan işgal bölgesi; İtalyan İşgalleri
  • 4: Fransız işgal bölgesi; Fransız İşgalleri, Türk-Fransız Cephesi
  • 5: Ermeni işgal bölgesi; Ermeni ve Gürcü İşgalleri; Türk-Ermeni Cephesi

İşgallere Tepkiler


İşgallere ilk tepki işgale uğrayan bölgelerde yaşayan halktan gelmişti. İzmir'de Hasan Tahsin işgale karşı ilk kurşunu atarak halkın bu haksız işgallere sessiz kalmayacağını göstermişti. Ege'de Yunanlılara, Güneydoğu'da Fransızlara, Karadeniz'de Pontusçu Rumlara karşı ilk karşı hareketler başlamış, bu hareketlere daha sonra Kuvay-i Milliye (Milli Kuvvetler) adı verilmişti...

Organizasyon Dönemi


Halk Hareketinin Düzenlenmesi


Kurtuluş Savaşının Düzenlenmesi Daha çok bilgi için: 19 Mayıs 1919, Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi, Balıkesir Kongresi, Alaşehir Kongresi, Sivas Kongresi, ve Amasya Protokolü
Atatürk dağınık olan yapılanmayı toparlamak için vatan genelinde bir birlik oluşumuna gidilmesinin ihtiyacına işaret eder. Böylece bir halk haraketi olan Kurtuluş Savaşının Düzenlenmesine başlanır.

Son Osmanli Meclisi


12 Ocak 1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusan son kez toplanır. Bu meclisin verdiği en önemli karar, taslakları Mustafa Kemal tarafından mebuslara Ankara’da verilen ve sonraları Misak-i Milli olarak adlandırılacak olan Ahd-ı Milliye (Ulusal And) 28 Ocak 1920’de kabul edildi.
Kısaca Misak-ı Milli (Ulusal And, Milli Yemin) Kars, Ardahan, Artvin için gerekirse yeniden oylama(plebisit) yapılacağını; Batı Trakya’nın durumu orada yaşayanlar tarafından saptanacağına ve Halifeliğin, İstanbul ve Marmara’nın güvenliği sağlanacak boğazlar ilgili devletlerle birlikte verilecek kararlarla çözümlendikten azınlıklar için istenen haklar sınırlarımız dışındaki Türklere de uygulanması koşuluyla kabul edilecek, kapitülasyonlara son verilecek ve Araplar ın çoğunlukta olduğu yerlerin geleceğine bölge halkının karar vereceği ifade edildi.
Meclisin ve İstanbul Hükümeti’nin çalışmalarından ve Anadolu’da artan direniş hareketlerinden rahatsızlık duyan İtilaf Devletleri 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettiler. Yunan birlikleri de Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başladı. İstanbul’un işgalinden sonra tüm resmi dairelerin kontrolünün İtilaf Devletlerinin eline geçmesinden dolayı Meclis-i Mebusan'ın İşgal güçleri süngüsü altında alacağı kararların sağlıklı olmayacağı için padişah tarafından kapatılmış mebusların bundan böyle görevlerini Anadoludaki meclisde yürütmeleri istenmiştir. 68 milletvekili Anadoluya geçmeyi başarmış bir kısmı ise tutuklanarak Malta'ya sürülmüştür.

T.B.M.M.'nin açılması


(23 Nisan 1920) TBMM'nin açılması için hazırlıkların sürdürüldüğü günlerde, Damat Ferid Paşa yeniden sadrazam oldu. Kuvay-ı Milliye'ye karşı mücadeleye başladı. 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması Türkler'e Anadolu'da küçük bir toprak parçası bırakıyordu. Türk halkı başlattığı milli mücadele ile bu antlaşmayı tamamen geçersiz kıldı. Fakat Avrupa Devletleri, bu antlaşmayı ağır ağır da olsa, parça parça da olsa ilerleyen yıllarda Türkler'e sindirerek kabul ettirme çalışmalarından vazgeçmediler, vazgeçmeyeceklerdir. Çünkü devletler, hangi devlet olursa olsun, kendi çıkarlarını korumak zorundadır ve Sevr Antlaşmasını kabul ettirmek Türkiye dışındaki pek çok devletin ulusal çıkarı ile uyuştuğundan bundan vazgeçmemeleri onların kötü niyetlerinden değil kendilerini düşünmelerindendir ki bundan doğal birşey olamaz.

Hakimiyet Kurma Çalışmaları


Ayaklanmalar


Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca Anadolu’nun çeşitli yerlerinde birçok ayaklanmalar çıkmıştır. Bu ayaklanmaların bir bölümü Türk topraklarını parçalayarak yeni bir devlet kurmayı amaçlayan, diğer bölümü ise, saltanat ve hilafete geleneksel ve dinsel bakımdan bağlı olanlarca çıkarılmış isyan hareketleridir. Hıyanet, kin ve taassubun yarattığı isyanların amacı; milli hareketi boğmaktır. Atatürk, öncelikle iç isyanların bastırılmasına, ülkede iç güvenliğin sağlanmasına son derece önem vermiştir. Bir yandan vatana ihanet yasası çıkarılırken, öbür yandan da iç isyanları bastırmada kullanılmak üzere Seyyar Jandarma Müfrezeleri kurulmuştur. Ayaklanmalar milli mücadeleyi geçiktirmiştir.

Güney Cephesi


Güney Cephesi olarak adlandırılan bu cephede Türk-Fransız Cephesi bulunmaktadır.

Doğu Cephesi


Doğu Cephesi olarak adlandırılan bu cephede Türk-Gürcü Cephesi ve Türk Ermeni Cephesi bulunmaktadır.
Milli kuvvetlerlerle Ermeniler arasında yapılmıştır. Sonucunda Gümrü Antlaşması sağlanmıştır.

Batı Cephesi


Batı Anadoluda ilk önce Kuvayı Milliye hareketi ile başlayan direniş düzenli ordunun kurulması ile büyük bir savaşa dönüştü.
Ayvacık'ın Yunan İşgalinden Kurtulması: Ayvacık İşgali
Ezine'nin Yunan İşgalinden Kurtulması: Ezine İşgali
  • Bu zafer, milletin kendine güven duygusunu yükseltmiş, milli kudret ve yeteneğin yeniden canlanmasını sağlamıştır.
  • Bu zafer, yeni Türk Devleti’nin temeli, uygarlık yolunun en büyük köprüsü olmuştur.
  • Öldüğü sanılan ve mirası paylaşılmaya yeltenilen Türk milletinin yaşama hakkı ve yeteneği olduğu dünyaya kabul ettirilmiştir.
  • Bu zafer ile Misak-i Milli gerçekleştirilmiş, bütün düşmanlar topraklarımızdan atılmıştır.
  • Bu zafer, Mudanya Ateşkes antlaşması ile Lozan Konferansı’ndaki beklentilerimize esas teşkil etmiştir.
  • Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile Anadolu’nun sonsuza kadar Türk yurdu olarak kalacağı bütün dünyaya kanıtlanmıştır.

Barış Sağlama Çalışmaları


İzmir’in kurtarılmasından sonra, Türk ordusu, Boğazlar, İstanbul ve Trakya’nın geri alınması için o tarafa yöneldi. Bunun üzerine İtilaf Devletleri ateşkes görüşmelerine başlama isteklerini TBMM’ne bildirdiler. 3 Ekim’de Mudanya’da başlayan ateşkes görüşmelerine Türk temsilcisi İsmet Paşa gönderilmiştir. Yunanistan görüşmelere katılmamış, sonradan Mudanya Mütarekesini imzalamıştır. Bu ateşkesten sonra çalışmalar Lozan’da toplanacak barış konferansının hazırlıkları üzerine yoğunlaştırılmıştır. Artık yeni Türk Devleti uluslararası hukukun ilkeleri içinde kendini ezmek isteyenlere karşı eşit haklarla onurlu bir devlet olarak konferans masasına oturacaktı. Misak-ı Milli ile belirlenen topraklar büyük ölçüde geri alınmış, ülke bütünlüğü sağlanmıştır. Lozan Antlaşması ile da uluslararası güvenceye bağlanacaktır.

Kurtuluş Savaşı Tarih: 19 Mayıs 1919-11 Ekim 1922
Yer: Anadolu
Sonuç: Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyetinin ilanı
Casus belli: Osmanlı Imparatorluğunun paylaşılaması Taraflar

• Düzenli Ordu
• Kuvayi Milliye
• İngiltere
• İtalya
• Yunanistan
• Fransa
• Ermenistan
Son düzenleyen Safi; 1 Eylül 2016 22:22
ener
25 Şubat 2010 20:17       Mesaj #4
ener - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  kurtuluş4.jpg
Gösterim: 496
Boyut:  40.2 KB

Kurtuluş Savaşı,


I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun İtilaf Devletleri'nce işgali sonucunda Misak-ı Milli sınırları içinde ülke bütünlüğünü korumak için girişilen çok cepheli siyasi ve askeri mücadele. Ayrıca İstiklal Harbi ya da Milli Mücadele olarak da bilinir. 1919-1922 yılları arasında gerçekleşmiş ve 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile resmen sona ermiştir.

Kurtuluş Savaşı, dört belirgin döneme ayrılabilir:
  1. Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemi: Mondros Mütarekesi'nin yürürlüğe girdiği 31 Ekim 1918'den, Mustafa Kemal Paşa'nın 9. Ordu müfettişi olarak Anadolu'ya yola çıktığı 19 Mayıs 1919'a kadardır
  2. Örgütlenme dönemi: Mayıs 1919'dan, Ankara'daki Büyük Millet Meclisi'nin açıldığı Nisan 1920'ye kadardır.
  3. Hakimiyetin sağlanması dönemi: Nisan 1920'den, Londra Barış Konferansı'nın ikinci safhasının başladığı Mart 1922'ye kadardır.
  4. Barışın sağlanması dönemi: Mart 1922'den, Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923'e kadardır.

İstanbul işgali, Kasım 1918


6 Kasımda Boğazlar silahsızlandırıldı. 7 Kasımda işgal güçleri Çanakkale'den geçti. 13 Kasım 1918'de Osmanlı'nın başkenti İstanbul'a müttefik askerleri geldi. 23 Kasım 1918'de Ahmet İzzet Paşa yeni hükümeti kurdu. 9 Şubatta Hadisat gazetesinde Süleyman Nazif 'Kara Gün' başlıklı bir yazı yazdı. Türk milletinin böyle bir işgali yaşamadığını ve bunu kaldıramayacağını söyledi. İtilaf devletleri Türk halkının tepkisini çekmemek ve işgalin haklılığını kanıtlamak için işgalin geçici olduğunu amacının Padişahlığı, halifeliği, azınlıkları korumak olduğu. Padişahlık makamının kaldırılmadığını ve İstanbul'dan verilecek kararların geçerli olduğunu ilan etti.
İstanbul sularına 55 parçalık donanma demirledi ve 3000 civarında asker karaya çıkarılarak işgal hızlandırıldı.
Çoğunluğu İngilizlerden oluşan bir subay grubu ve asker grubu meclisi bastı ve kapattı. Böylece TBMM açılana kadar halkın sesi kesildi. Milliyetçi ve milli mücadelenin devamını sağlamak amacını güden milletvekillerini Malta'ya sürgüne gönderdiler. Bu vekillern bir kısmı 1921'de bir kısmı da 1922-1923 arasında Anadolu'ya döndüler.

Kuva-i Milliye


İttihat ve Terakki yönetiminin, gizli bir teşkilat olan Teşkilat-ı Mahsusa vasıtasıyla Anadolu ve Rumeli'de savaş sonrası bir direniş hareketi örgütlediği anlaşıldı. Direnişin amacı, doğu illerinin Ermenilere, Ege bölgesinde bazı yerlerin Yunanlılara ve Adana yöresinin Fransa kontrolündeki Suriye'ye verilmesini öngören girişimlere karşı mücadele etmekti. Yanı sıra, savaş yıllarında çeşitli yöntemlerle önemli servete ve yerel iktidara kavuşan İttihat ve Terakki yanlısı zümrelerin konumlarının korunması, savaş sırasında sürülen gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının geri dönmesinin önlenmesi, bundan dolayı çıkabilecek karışıklıklar nedeniyle müttefik devletlerin olası müdahalesine karşı konulması amaçlanmaktaydı.
1919 başlarından itibaren Kuva-i Milliye (milli kuvvetler) adıyla silahlanan bazı gruplar, Ege ve Karadeniz bölgesinde Rumlara, Güneydoğu'da ise Ermenilere karşı çatışmalara girdiler. Bu grupların çoğu 50 ila 200 kişilik düzensiz kuvvetlerden oluşmakta ve Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olduğu bilinen kişilerce yönetilmekteydi.
1919 Şubat ayında Müttefik Yüksek Komutanlığı, Anadolu'da asayişi sağlamak amacıyla üst düzey bir Türk komutanının özel yetkilerle donatılarak Anadolu'ya gönderilmesini önerdi. 15 Mayıs 1919'da "Anafartalar Kahramanı" ve "Fahri Yaver Hazreti Şehriyari (Padişahın Onursal Yaveri)" Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu komutanı ve Anadolu Genel Müfettişi sıfatıyla, padişah VI. Mehmet Vahdettin tarafından Anadolu'ya gönderildi.

İzmir işgali, Mayıs 1919


İzmir'in işgali düşüncesi 1919'un Şubat ortalarında Yunanistan başbakanı Venizelos'un önerisiyle, İngiltere başbakanı Lloyd George tarafından ortaya atıldı. İzmir'in İşgali, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Paris'te toplanan uluslararası barış konferansının kararıyla ortaya çıktı. ABD başkanı Wilson bu öneriye önce kesinlikle karşı çıktı, ancak 25 Mart dolayında daha esnek bir tavrı benimsedi. 7 Mayıs ta İngiltere, ABD ve Fransa, Yunan donanmasının İzmir'e gönderilmesinde mutabık kaldılar.
İzmir'in işgali kansız başladı.Osmanlı İmparatorluğunun son padişahı Sultan Mehmed Vahdettin Halife kimliğini ve parçalanan imparatorluğun padişahı ünvanını korumak için İngilizler ve Yunanlılar başta olmak üzere tüm müttefiklerle iyi geçindi.Hatta İzmir'in işgalini 1 gün önceden bildiğinden İzmirdeki Osmanlı Ordusuna karşılık vermemesini emretmiştir. Böylece İzmir'deki Osmanlı Ordusu hareketsiz kaldı ve Yunanlılara teslim oldu.

İşgal günü Yunan ordusunun en yaman birlikleri olan evzon askerleri şehirde zafer turu attılar. Bu zafer turu sırasında Türk subayları sahil şeridine dizdiler. Aziz Nesin bu olayı daha sonra araştırmalarına dayanarak kitabında anlatacaktı: Bir Türk Subayı Evzon askerinin "Zito Venizelos" diye bağırmasını istediği halde yapmadığı için öldürüldü. Evzon askerleri şehri her gezdiklerinde ve subaya geri döndüklerinde bir kez süngüleniyordu. Bu Türk Subayı 22 kez süngülendi ve şehit oldu. Yunanlılar daha ilk gün birçok Türk asker ve vatandaşı öldürdü. Böylece işgal daha ilk günde 400 kişiye mâl oldu.
İşgal başladığı sıralarda, bu görüntüye daha fazla tahammül edemeyen gazeteci Hasan Tahsin, silahını çekip ateşleyerek en öndeki Yunan bayraktarını başından vurmuştur. Bu hareket, Kurtuluş Savaşı'nı başlatan ilk kurşun olarak kabul edilir.
İzmir'in işgali ile Türk halkında var olan fakat yetersiz komutanlar yüzünden kullanılamayan mücadele eteneği tekrar uyandı ve İzmir'deki bir kısım asker istifa ederek milli mücadeleye katıldı. Aynı zamanda İzmir'de kalan Türkler de işgalin getirdiği huzursuzluğa dayanamadı ve Anadolu'ya göç etti. Kalmakta ısrar eden Türk ailelerse Yunan askerinin tavırlarına ve yaptıkları eziyetlere daha fazla dayanamayıp Anadolu'daki milli mücadeleye destek vermek amaçlı olarak göç ettiler.

"Türk asker ve subayları dipçiklenerek, süngülenerek öldürülüyor, üzerlerindeki kıymetli eşyalar zorla alınıyordu. İşgale karşı boyun eğmiş bulunan Ali Nadir Paşa yerde sürüklenerek tekmeleniyordu. Türk subayları "Zito Venizelos" diye bağırmaya zorlanıyor, ağır hakaretlere uğruyorlardı. Bağırmayı reddedenler ise süngüleniyordu. Reddedenlerden Albay Fethi Bey de süngülenerek şehit edildi. Şehrin diğer yerlerinde de olaylar, yağma, öldürme ve tecavüz olayları başladı. Türkler'e ait evler ve işyerleri Rumlar tarafından yağmalanıyor, canını, malını, namusunu korumak isteyen Türkler öldürülüyordu. Bütün bu olaylar "uygar ulusların temsilcilerinin" gözleri önünde, "uygar devletlerin" izniyle yapılıyordu. Lord Curzon'un 18 Nisan 1919 tarihli bildirisinde "Selanik kapılarının 5 mil dışında asayişi sağlayamayan Yunanistan'ın Aydın Vilayeti'nde (İzmir o tarihte Aydın Vilayeti içinde idi.) barış ve güvenlik sağlamakla görevlendirilmesini" uygun görmediğini açıkladığı Yunanlılar ilk gün 400 Türk öldürmüşlerdi. Çevre köy ve kazalardaki olaylarla bir iki gün içinde 5.000 kadar Türk öldürüldü."
İzmir kenti ile birlikte Ayvalık, iki kent arasındaki sahil şeridi, Çeşme yarımadası ve Belkahve'ye kadar İzmir'in hinterlandı da işgal edilmiştir. 1920 Nisan'ından sonra Yunan ordusu İzmir'den harekete geçerek, Bursa, Eskişehir, Kütahya ve Afyon'a kadar Batı Anadolu'nun büyük bir bölümünü de işgal altına almıştır.

Örgütlenme Dönemi, Mayıs 1919 - Mart 1920


Paris'te toplanan uluslararası Barış Konferansı, o günlerde açıklanması beklenen Türk Barış Antlaşmasını, 1919 Mayıs başlarında belirsiz bir geleceğe erteledi. 15 Mayıs'ta Yunan kuvvetleri, müttefik devletlerin kararıyla İzmir'i işgal etti. Ulusal bir felaket olarak görülen bu olay, Türkiye çapında müthiş bir ulusal tepkiye yol açtı. 23 Mayıs'ta Fatih ve Sultanahmet'te Türk siyasi tarihinin o güne kadarki en büyük kitle gösterileri düzenlendi. Direniş fikri, İttihat ve Terakki yandaşlarının görüşü olmaktan çıkarak tüm ülke sathına yayıldı.

21 Haziran'da Mustafa Kemal, Anadolu'daki en önemli askeri birliklerin komutanları olan Kâzım Karabekir, Refet ve Ali Fuat Paşalar ve Ege bölgesinde asayişi sağlamakla görevlendirilen Rauf Bey ile Amasya'da buluşarak Amasya Tamimi'ni yayımladı. Bildiri, ulusal bağımsızlığın ancak ulusun "azim ve iradesi" ile sağlanacağını vurgulayarak, ülke çapında bir direniş hareketinin işaretini vermekteydi.

23 Temmuz'da Kâzım Karabekir'in öncülüğünde Erzurum'da toplanan Doğu İlleri Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti Kongresi, askeri görevlerinden istifa eden Mustafa Kemal'i kongre başkanı seçti. Kongre, Doğu illerinin Ermenistan'a verilmesi olasılığına karşı direnme kararı alırken, Türkiye'nin kalkınması için Amerikan mandası fikrine açık kapı bırakmamaktaydı.
4 Eylül 1919'da Türkiye'nin her yanından gelen delegelerin katılımıyla Sivas'ta toplanan kongrede, genel seçimler yapılıp yeni Mebusan Meclisi kuruluncaya kadar İstanbul hükümetiyle tüm resmi bağların kesilmesi kararlaştırıldı. Ülke çapında yeni bir idari ve siyasi örgütlenme kurmak amacıyla bir Heyet-i Temsiliye kuruldu.
Kasım ayında Adana, Maraş, Antep ve Urfa'nın Fransızlarca işgali üzerine, Heyet-i Temsiliye tarafından yönlendirilen direniş hareketi başlatıldı. Direniş umulmadık bir hızla başarıya ulaşarak 1920 Mayısı'nda Fransızları ateşkese zorladı.

Osmanlı Meclisinin açılması ve Misak-ı Milli, Kasım 1919 - Ocak 1920


Aralık ayında yapılan genel seçimler sonucunda son Osmanlı Meclis-i Mebusanı (1920) oluştu. Meclise Anadolu'dan sadece Milli Mücadele yanlısı milletvekilleri seçildi. İki ayrı ilden milletvekili seçilen Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'a gitmeyi reddetmesi üzerine, Sivas Kongresi başkan vekili olan Rauf Orbay Meclis reisliğine seçildi. 28 Ocak 1920'de Mebusan Meclisi daha sonra Misak-ı Milli adıyla anılan “Ahd-ı Milli Beyannamesi”ni kabul etti. Beyanname, Mondros Mütarekesi sınırları içinde tam bağımsızlık sağlanıncaya kadar mücadeleye devam etmeyi öngörmekteydi.

Osmanlı Meclisinin kapatılması, Mart 1920


16 Mart 1920'de Meclis-i Mebusan da dahil olduğu halde Babıali ve bütün hükümet daireleriyle beraber İstanbul, İngilizler tarafından cebren ve resmen işgal edilmiştir. İngiliz birlikleri İstanbul'daki önde gelen Milli Mücadele yanlısı milletvekillerini tutukladılar. Ayrıca telgrafhaneler de işgal altına alınmış ve resmi makamlar arasında iletişim imkânı kalmamıştır. Bu şartlara göre, Anadolu, İstanbul ve resmi makamlarla ortak hareketten mahrum kalmıştır.

İstanbul’daki olağanüstü hal, ortaya Osmanlı Devletinin kimin idaresi ve hangi güçlerin kanunlarının geçerli olduğu sorunu ortaya çıkarmıştır. Bu durumda Mustafa Kemal Temsil Heyetinin başkanı olarak: "Bu hareketin Anadolu’da Osmanlı Kanunlarının yürürlüğünü engellemeyeceğinden ve her ne şekilde olursa olsun alınacak önlemlere Osmanlı milleti uygarlık yeteneği özellikle dikkat çekici bulunduğundan kanun dışında hiç bir işlem yapılmaması ve bütün görevlerin özenle yapılması hayatımızın gereklerindendir" diye genelge yayınlamıştır.

Bunun üzerine Meclis 18 Mart 1920 bir toplanarak kendini feshettiğini açıkladı. Meclisin kendini feshettiği açıklaması Padişah’ın Nisan 11 1920'de ikinci meşrutiyetin sona erdiğini açıklaması ile bir başka Meclis oluşturma yolunu kapatmıştır. Aynı gün Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah'ın, "Padişah ve Halife kuvvetleri dışındaki millî kuvvetleri kâfir ilan eden ve katlinin gerekli" olduğunu bildiren fetvası "Takvim-i Vekayi"de yayınlandı. Padişah Osmanlı Devleti'nin tarihinde bir bölümü kapatmayı amaçlamış ve kendi otoritesi dışında bulunan bütün güçlerin (millî kuvvetleri) devlet karşıtı olduğunu ilan etmiştir. Padişah ve atadığı hükümetler Osmanlı devletinin idaresine tek otorite durumuna gelmişlerdir.

Hakimiyetin sağlanması, Mart 1920 - Mart 1922


Bu dönemde Büyük Millet Meclisi'nin etkinlikleri karşı taraflara Anadolu'yu kendisinin temsil ettiği ve onun içinde olmadığı hiçbir barışın geçerliliği olmadığını kabul ettirmesi çabasıdır. Bir yandan uluslararası destek ve yardım arayışına girilerek, Batum'un geri verilmesi karşılığında Sovyetler Birliğinden mali yardım sağlandı. Öbür yandan Anadolu'nun çeşitli yörelerindeki düzensiz direniş gruplarını tasfiye ederek düzenli bir ordunun kurulması için adımlar atıldı. Askeri olarak karşısına çıkacak bütün güçlerle baş edebilecek düzeyde olduğunu kanıtladı.

Büyük Millet Meclisi açılması, Nisan 1920


Osmanlı Meclisinin fes edilmesi yeni bir meclisin, bir kurucu meclisin, gerekliliğini doğurmuştu. Kurucu Meclis ve seçimlerle ilgili 19 Mart 1920'de bir bildiri yayınladı. Sultan İstanbul'da idi ve Mustafa Kemal "olağanüstü yetkilere sahip bir meclis" olarak takdim etti. Seçimlerin yapılması için yayınlanan bu bildiri uyarınca, yurdun her yerinde seçimler yapıldı. 16 Mart 1920'deki baskından kurtulan milletvekilleri gizlice Ankara'ya geçtiler. Bolu Düzce, Hendek bölgesinde başlayan ve Nallıhan, Beypazarı çevresine sıçrayan (bakınız İsyanlar (İç Cephe)) ayaklanma olayları oldu. Bu olaylardan dolayı, seçilen milletvekillerinin tümünün gelmesi beklenilmeden, Millet Meclisi'nin açılma hazırlıkları yapıldı.
Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920'de Ankara'da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde toplandı. Bu tarihten itibaren İstanbul hükümetinin etkisi İstanbul kenti ve çevresiyle sınırlı kalırken, Ankara'da oluşturulan Meclis ve hükümet, fiilen Türkiye'nin yönetimini ele aldı. Mustafa Kemal 24 Nisan 1920'de Meclis Başkanı seçildi

İsyanlar (İç Cephe)


Tekâlif-i Milliye Kanunu ile, ordunun finansmanı için ağır vergiler kondu. Vergi vermeye ve askere alınmaya karşı koyanları sindirmek için İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Tek celsede idam kararı alma yetkisine sahip olan İstiklal Mahkemeleri, Ergun Aybars'ın araştırmalarına göre 2000 dolayında idam kararı verdi.
Kuva-yı Milliye'yi dağıtma girişimi bazı bölgelerde başarılı olurken, bazı Kuvayı Milliye birliklerinin yoğun direnişiyle karşılaştı. Kasım 1920'de başlayan ve Ocak 1921'de yenilgiye uğratılan Çerkez Ethem İsyanı bu direnişlerin en önemlisidir.

Ermeni Savaşı (Doğu Cephesi)


Dünya Savaşı sonunda Kuzeydoğu cephesi Müttefik devletlerin talebi doğrultusunda 1914 Osmanlı-Rus sınırına çekilmişti. Bu sınır Ardeşen-Yusufeli-Oltu-Bayezit hattından geçiyordu. Sınırın öte yanında 1918'de Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu.
1920 Eylülünde Türk-Rus mutabakatının sağlanması üzerine 28 Ekim 1920'de Kâzım Karabekir komutasında harekete geçen Türk kuvvetleri, 10 gün süren bir harekât sonunda Ermenistan'ı kesin yenilgiye uğrattı. Bu harekâtta Türk tarafı 46 şehit verdi. 1 Aralık'ta imzalanan Gümrü Antlaşması ile Türk-Ermeni sınırı, 1878 öncesindeki Osmanlı-Rus sınır hattına çekildi. Bu sınır, bugünkü Türkiye-Ermenistan sınırıdır. 2 Aralık'ta Kızıl Ordu Ermenistan'ı işgal ederek bağımsız Ermenistan'ın varlığına son verdi.

Fransız (Güney Cephesi)


Türk-Fransız Cephesi veya Güney Cephesi Kurtuluş Savaşı Milli kuvvetlerin Fransız lejyoner birliklerine (Fransız, Cezayir ve Ermeni Askerlerinden oluşan) karşı verdikleri savaşı kapsamaktadır. İngilizler Musul, İskenderun, Kilis, Antep, Maraş ve Urfa’yı işgal ettiler. Fransızlar ise Adana, Mersin ve Osmaniye’yi işgal ettiler.
İşgalin sonlandırılmasında Sütçü İmam'ın oğlu Karayılan Mehmet 6400 civarında şehit vererek Fransızlara kendi birliğinin onlarca misli kayıp verdirdi böylece Karayılan Antep'te efsane oldu.
Maraş’ta, Sütçü İmam’ın önderliğini yaptığı mücadele sonunda Maraş’ta tutunamayan düşman şehri terk etmek zorunda kaldı (12 Şubat 1920). Urfa şehrinde Ali Saip (Ursavaş) Bey tarafından teşkilatlandırılan Türk direnişi başarıyla sonuçlandı. Fransızlar 11 Nisan 1920’de şehri boşalttılar. Antep halkı 1 Nisan 1920’de Fransızlara karşı ayaklandı. Üsteğmen Salih’in ‘Şah arkasından TBMM ile Ankara Anlaşması’nı yaptılar ve işgal ettikleri yerleri boşalttılar.

Yunan Savaşı (Batı Cephesi)


Buradaki Savaşlar,İzmir-Bursa-Balıkesir-Kütahya-Eskişehir hattında gerçekleşti. Müttefik devletler tarafından 18 Nisan 1920'de Paris'in Sèvres banliyösünde ilan edilen Sevr Antlaşması Türkiye'den önemli bazı toprakların alınmasını ve Türk devletinin müttefikler kontrolü altında bir tür yarı-bağımsız statüde yönetilmesini öngörmekteydi. Türk tarafının anlaşmayı imzalamaktan kaçınması üzerine müttefikler, Yunan ordusunu Anadolu içine sevk ettiler. Temmuz ayında Bursa, Ağustos'ta Uşak Yunanlılar tarafından işgal edildi. Yıl sonunda Yunan ordusu Eskişehir ve Kütahya'yı tehdit etmeye başladı. Bu sırada çıkan Çerkez Ethem İsyanı Türk savunmasını zor durumda bırakarak, Yunanlıların mevzilerini ilerletmesine yardımcı oldu.
Batı Cephesi komutanlığına atanan İsmet Bey, Ocak 1921'de Birinci İnönü Muharebesi ve Mart 1921'de İkinci İnönü Muharebesi'nde Yunan ilerlemesini durdurdu. İnönü zaferleri, milli ordu projesinin başarısını kanıtlayarak T.B.M.M. hükümetinin otoritesini pekiştirdi, Milli Mücadelenin nihai zaferine olan güveni sağladı. 27 Mart'ta Afyon'un kaybedilmesi bu zafer duygusunu ancak kısmen gölgeleyebildi. Temmuz 1921'de Yunan Kuvvetleri Garp Cephesi ordularını Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde yenilgiye uğratarak çevirme harekatıyla yok etmek üzereyken, komutayı bizzat ele alan Mustafa Kemal ve Fevzi Paşa, Türk birliklerini süratle geri çekerek Sakarya nehri kıyılarına çektiler.
Ancak 23 Ağustos - 13 Eylül arasında süren Sakarya Meydan Muharebesi ile Yunan taarruzu püskürtüldü. Bu zafer nedeniyle Mustafa Kemal Paşa'ya müşir (mareşal) rütbesi ve Başkumandan payesi verildi.
Nihayet 26 Ağustos 1922'de Afyon'un doğusundaki mevzilerden taarruza geçen Türk ordusu, 30 Ağustos'taki Dumlupınar Meydan Muharebesi'nde Yunanlıları kesin yenilgiye uğrattı. Tamamen dağılan Yunan ordusunun boşalttığı Ege bölgesi birkaç gün içinde Türk kuvvetlerinin eline geçti. Nihayet 9 Eylül'de Türk orduları İzmir'e girerek Yunan işgaline son verdi.

Londra Barış Konferansı, Şubat 1921 ve Mart 1922


1921 yazında Londra Barış Konferansı ile müttefikler Sèvres Antlaşmasını Ankara hükümetine kabul ettirmek istediler. TBMM hükümetinin kesin tavrı karşısında Yunan ordusu bu kez Ankara'yı ele geçirmek üzere harekete geçti. Sakarya Meydan Muharebesi bir güç gösterisi olarak gerçekleşti.
1922 yılının ilk yarısı sonuçsuz barış müzakereleri ile geçti. Bu dönemde değiştiriliş Sèvres Antlaşmasını ortaya atıldı. Bu yeni çözüm Sèvres hükümlerini yumuşatılmış şekli olmaktaydı.

Barışın sağlanması, Mart 1922 - Kasım 1923


Bu dönemde Büyük Millet Meclisi'nin etkinlikleri çizilen sınırların dünyaca kabulünü ve bu sınırlar içinde Cumhuriyet ile yönetilecek devletin ilanını kapsamaktadır.

Mudanya Mütarekesi, Eylül 1922


İzmir'in kurtuluşundan birkaç gün sonra Türk ordusu İngiliz işgalinde bulunan Çanakkale Boğazı karşısında mevzilenerek İngilizlerin çekilmesi için bir ültimatom verdi. Çanakkale Krizi adı verilen bu olay üzerine, 15 Eylül'de başbakan Lloyd George başkanlığında toplanan İngiliz kabinesinin Liberal Parti'li bazı üyeleri ültimatomu reddederek, İngiltere ile Türkiye arasında savaş çıkmasına yol açacak bir politika benimsedi. Ancak İngiliz kamuoyunun sert tepkisi üzerine koalisyon ortağı olan Muhafazakâr Parti hükümetten çekildi. Lloyd George hükümeti 19 Ekim'de düştü. 11 Ekim'de İngiltere ile Ankara hükümeti arasında Mudanya'da ateşkes imzalandı. Ateşkes anlaşması en kısa zamanda İsviçre'nin Lozan (Lausanne) kentinde bir barış konferansı toplanmasını öngörüyordu.

Saltanatın kaldırılması, 1 Kasım 1922


1 Kasım'da TBMM, İstanbul hükümetinin hukuki varlığına son vererek Türkiye'nin tek ve tartışmasız hakimi oldu.
Şeklen "halife" unvanını koruyan VI. Mehmet Vahdettin 10 Kasım'da son Cuma selamlığına katılmış, ancak yaşamına ve özgürlüğüne yönelik tehditleri gerekçe göstererek 17 Kasım sabahı Boğaziçi'nde demirli bulunan İngiliz zırhlısı ile Malta'ya sığınmıştır. Bunun üzerine 19 Kasım'da TBMM, veliaht Abdülmecit Efendi'yi halife ilan etmiştir.

Lozan Barış Konferansı, Kasım 1922


Lozan Barış Konferansı'nda Türk heyeti: ön sıra; soldan sağa Reşit Saffet, Zülfü, Rıza Nur, İsmet, Zekâi, Muhtar, Münir, arka sıra; Atıf, Yahya Kemal, ?, Ruşen Eşref, Mustafa Şeref, Tahir, Cevat, Tevfik, Sabri, Seniyettin, ?, Mehmet Ali, Zühtü, Şevket, Yusuf Hikmet, Süleyman Saip, Fuat, Celâl Hazım, Hüseyin

20 Kasım 1922'de toplanan Lozan Barış Konferansı'nda Türk delegeleri İsmet Paşa ve Dr. Rıza Nur Bey idi. 4 Şubat 1923'te konferans anlaşma sağlanamadan dağıldı. Türkiye'de, müzakere edilen anlaşmanın Misak-ı Milli sınırlarından taviz verdiğini belirterek dayatılan koşullara direnen Meclisin feshedilerek yeni Meclis üyelerinin seçilmesi üzerine, 23 Nisan'da yeniden toplanan konferans, 24 Temmuz 1924'te Lozan Barış Antlaşması'nı kabul etti.

Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923


Bu antlaşma ile Türkiye Hicaz, Mısır, Suriye, Filistin, Irak, Kıbrıs ve Oniki Ada üzerindeki tüm haklarından vazgeçti; Batı Trakya'da da bazı koşullarla Yunan egemenliğini kabul etti. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının silahsızlandırılarak uluslararası bir komisyonun yönetimine bırakıldı. Osmanlı borçlarının bir kısmı silinirken, bakiyesinin uzun vadede ve uygun koşullarla ödenmesi kararlaştırıldı.
Türkiye'deki gayrimüslim azınlıklara uluslararası hukukun koruması altında bazı haklar tanındı. Buna karşılık Türkiye'nin idari, hukuki, adli ve mali konulardaki bağımsızlığı onaylandı.
Antlaşmaya ekli bir protokolle, Türkiye'deki Rum azınlığı ile Yunanistan'daki İslam azınlığın (bazı istisnalarla) zorunlu mübadelesine karar verildi.

Cumhuriyetin İlanı, 29 Ekim 1923


29 Ekim 1923 günü Atatürk, milletvekilleri ile görüştükten sonra taslağı hazırlanan "Cumhuriyet" önergesini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verdi. Meclis önergeyi kabul etti. Böylece, Türkiye devletinin yönetimi biçimi "Cumhuriyet" olarak, adı "Türkiye Cumhuriyeti Devleti" olarak belirlendi. Atatürk, kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin, ilk "Cumhurbaşkanı" oldu
Son düzenleyen Safi; 1 Eylül 2016 22:22
22 Haziran 2010 11:15       Mesaj #5
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın

KURTULUŞ SAVAŞI'NIN AMAÇLARI :

Ad:  kurtuluş5.jpg
Gösterim: 482
Boyut:  43.4 KB
— TBMM'si Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından Lozan Konferansına kadar geçen sürece "Kurtuluş Savaşı Dönemi" demiştir.
— TBMM'nin yeni Türk Devleti'ni kurma düşüncesi şu amaçlarda toplanmıştır.

1. Yurda saldıranlara karşı sonuna kadar mücadele,
2. Ekonomik ve adli bağımsızlığa sahip bir Türk Devleti kurma,
3. Saltanatı kaldırma,
4. Din ile devlet işlerini ayırma,

5. Halifeliği kaldırma.Tekke, zaviye,türbe ve medreseleri kapatma.

Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşına Almanya'nın yanında katılmıştı. Ağır ve yorucu savaşlardan çıkmış Osmanlılar savaş sırasında kahramanca çarpışmalarına rağmen, düşman kuvvetlerinin tüm yurdu işgal etmelerine engel olamamışlardı. Bu sıralarda imzalanan Mondros ve Sevr Antlaşmaları, Osmanlı İmparatorluğu'nun tamamen yok etmeye ve Türk yurdunu parçalamaya yönelik hazırlanmıştı.

Sultan Mehmed Vahidüddin Osmanlı Mebusan Meclisi'nin toplanmasına karar verdi. Toplanan meclis düşman devletlerin görüşleri dışında bir karar alarak Misak-ı Milli'yi kabul etti. Bunun üzerine İngilizler İstanbul'u resmen işgal edip Osmanlı Mebusan Meclisini dağıttılar.

19 Mayıs 1919 yılında Samsun'a çıkarak Milli Mücadele ateşini yakan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Anadolu'daki direniş hareketini örgütlediler. Kongreler, Kuva-yı Milliye direnişleri gerçekleştirildi. Nihayet 23 Nisan 1920'de TBMM'nin Ankara'da açılmasına karar verildi.

Türk milleti, canını ve malını hiçe sayarak girdiği Kurtuluş Savaşından muzaffer çıkmış, düşmanlar vatan topraklarından atılmıştı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa idaresinde büyük bir zafer kazanılmıştı. Yeni meclis saltanatın kaldırılması ve Osmanlı hanedanının sınırdışı edilmesini kararlaştırdı.

MsXLabs.org & Osmanlı Tarihi
Son düzenleyen Safi; 1 Eylül 2016 22:23


Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:

Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç