Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 7 Kasım 2017  Gösterim: 40.441  Cevap: 100

Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması

28 Temmuz 2010 17:44       Mesaj #11
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI!
MAJESTIC 12 BELGESİ
Sayfa 6/9
Blue Book Projesi’nin Aralık 1969’da sona erdirilmesine rağmen, Aquarius Projesi NSC ve MJ12’nin denetimi altında yürütülmeye devam etti. NSC, UFO gözlemleri ve olayları ile ilgili araştırmaların gizlice ve halkın bilgisi dışında sürdürülmesi gerektiğini düşünüyordu: Eğer Hava Kuvvetleri UFO araştırmalarına devam etseydi, bazı Hava Kuvvetleri görevlileri ve Savunma sivil personeli eninde sonunda Aquarius Projesi ardında yatan gerçekleri öğrenecekti. Buna izin verilemezdi. UFO araştırmalarının gizlilik içinde yürütülmesini sağlamak amacıyla, CIA/DCD ve MJ12’den araştırmacılar çeşitli askeri birimlere ve hükümet birimlerine yerleştirildi ve UFO/IAC olaylarını incelemekle görevlendirildi. Bu ajanlar ABD ve Kanada’nın çeşitli yerlerinde görev yapmaya devam etmektedir.
Sponsorlu Bağlantılar

NOT:
Uzaylılar nükleer silahlar ve nükleer araştırmalarla çok yakından ilgilenmekteydiler. Rapor edilen pek çok UFO gözlemi ve olayı nükleer silah üsleri yakınlarında gerçekleşmiştir. Uzaylıların nükleer silahlara olan bu yakın ilgisi gelecekte Dünya üzerinde meydana gelebilecek bir nükleer savaş tehdidine karşı önlem almak olarak yorumlanabilir. Hava Kuvvetleri nükleer silahların uzaylılar tarafından çalınması ya da yok edilmesi tehlikesine karşı önlemler almıştır. MJ12, uzaylıların güneş sistemimizi barışçı amaçlarla seyahat ettiklerine emindir. Yine de, uzaylıların geleceğe yönelik planlarının ulusal güvenliğe ve medeniyetin gelişimine karşı bir tehdit oluşturmadığı kesinlikle belirlenene kadar uzaylıların hareketlerini gözlemlemeye ve kaydetmeye devam etmeliyiz.

MAJESTIC 12 BELGESİ - 7
Sayfa 7/9

Eldeki bilgilerin düşman istihbaratlarınca ele geçirilmesinden korkan MJ12, uzaylıların tıbbi durumlarıyla ilgili teknolojik gerçeklerin -örneğin bir uzaylının canlı olarak ele geçirildiği ve üç yıl hayatta kaldığı gerçeğinin- halka açıklanmaması gerektiğini düşünüyordu. EBE tarafından verilen ve konunun hassasiyeti dolayısıyla halka açıklanmaması gerektiği düşünülen başka bilgiler de vardı. EBE, uzaylı atalarının 2000 yıl önce Dünya sakinlerinin bir medeniyet geliştirmelerine yardımcı olmak üzere Dünya’ya insan tohumu attıklarını bildirmişti. Her ne kadar bu homo-sapienin kimliği hakkında bilgi edinilememiş olsa da kesin olan bir şey vardı: Eğer bu bilgi halka duyurulursa dünya genelinde dinsel bir panik oluşturabilirdi

MAJESTIC 12 BELGESİ - 8
Sayfa 8/9

1976 tarihli MJ12 raporunda uzaylıların teknolojisinin ABD teknolojisinden binlerce yıl ileride olduğu belirtilmektedir. Bilim adamları, ABD’nin şimdiye dek uzaylılardan ne kadar geniş kapsamlı bilgiler elde etmiş olduğunu ancak teknolojimiz uzaylılarınkine eşit duruma gelince anlayacağımızı söylemektedirler. ABD teknolojisinin bu duruma ulaşması ise binlerce yıl alabilir.

MAJESTIC 12 BELGESİ - 9
Sayfa 9/9

AQUARIUS PROJESİ KAPSAMINDA YÜRÜTÜLEN PROJELER
1. BANDO PROJESİ (Parola: Risk) 1949 yılında başlatıldı. Görevi, hayatta kalan uzaylı yaratık ve bulunan diğer uzaylı bedenleri hakkında tıbbi bilgi toplamak ve değerlendirmekti. Bu proje kapsamında EBE tıbbi incelemelerden geçirilmiş ve evrim teorisi hakkındaki sorulara kesin yanıtlar bulunmuştur. Projeye 1974 yılında son verilmiştir.

2. SIGMA PROJESİ (Parola: Gece yarısı) 1954 yılında, Gleem Projesi’nin bir kolu olarak kuruldu. 1976’da ayrı bir proje olarak yürütülmeye başlandı. Görevi, uzaylılarla iletişim kurmaktı. Bu proje, 1959’da ABD’nin uzaylılarla ilkel düzeyde iletişim kurmaya başlamasıyla başarıya ulaşmıştır. 25 Nisan 1964’te bir Hava Kuvvetleri istihbarat yetkilisi New Mexico Çölü’nde daha önceden belirlenen bir yerde iki uzaylıyla görüşmüştür. Temas yaklaşık 3 saat sürmüş ve istihbarat yetkilisi bu iki uzaylıyla temel bilgi alışverişinde bulunmayı başarmıştır.

3. SNOWBIRD PROJESİ: (Parola: Balina yıldızı) 1972’de kurulmuştur. Görevi, ele geçirilen uzaylı araçlarını test uçuşuna çıkarmaktı. Bu proje hala Nevada’da yürütülmektedir

4. POUNCE PROJESİ (Parola: Dixie) 1968’de kuruldu. Görevi uzay teknolojisi hakkında elde edilen tüm bilgileri değerlendirmekti. Pounce Projesi de halen devam etmektedir.

Kaynak: Sirius

Son düzenleyen Safi; 23 Haziran 2016 01:36


4 Ağustos 2010 18:38       Mesaj #12
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI!

Bilim Ufoları Sevmiyor


Bilim dünyası tarafından 2000 yılında Michigan´da düzenlenen panelde , ufo olaylarının üzerine odaklanılırken fiziksel kanıtların bazıları kalite veya yeterlilik yönünden sorgulanıyordu.

Sponsorlu Bağlantılar
Özellikle fotoğraflar, radar kayıtları, taşıtların karıştırılması, uçuş teknolojilerinde görülen veya yaşanan sorunlar, görünür çekimsel veya atıl enerjiler, topraküstü izleri, bitkilerin zarar görmeleri, tanıklardaki psikolojik etkiler ve kalıntılar üzerinde duruluyordu. UFO ilişkilerini anlatan raporların bir kısmı toplumsal sağlık bakımından tehlikeli bulundular. Bazı tanıklar radyasyon benzeri yanıklardan zarar gördüklerini anlatıyorlardı. Bu tür iddialar panelistleri olası sağlık riskleri üzerinde durmak için tıbbi araştırmaların gerekliliğine yöneltti. Bilimsel görüşün temeli rapor edilen olayların çoğunluğunun nadir rastlanan doğal olaylar olduğu yönündeydi, yüksek düzeydeki elektriksel ortamlarda (Şimşeklerin yoğunlaştığı anlar) veya radar yanılgılarında (radar dalgalarının atmosferik etkiler tarafından etkilenmesi gibi) benzer olaylar yaşanıyordu. Buna karşın, panelde UFO´ların veya UFO´larla ilgili bazı fenomenlerin bir inanç veya moda olarak yorumlanması doğru bulunmamış ve üzerinde durulmamıştı. Oysa böyle bir konuda bilimin desteği şarttı.

Kanıtlarla ilgili daha gelişmiş analizler konusunda ise panel pek istekli değildi, bazı raporların veya tanıklıkların daha iyi aydınlatılması gerekiyordu. Birçok tanınmış UFO soruşturmacısı bilimsel komite tarafından yetersizlikle suçlandılar, öncelik tanınmadı ve gereken bilimsel önceliğe hak kazanamadılar yani yeterince dikkate alınmadılar. Bunun bir nedeni de, bu tür UFO araştırmacılarının daha ziyade, çok bilinen klasik UFO olaylarından sürekli söz etmeleriydi. Komite yeni verileri istiyor ve onlarla ilgili bilimsel analizleri soruşturuyordu, olasılıkla yeni ortaya çıkan yani taze kullanılabilir bilgilerle yola çıkılarak UFO sorunu çözümlenebilir veya anlaşılabilirdi. Komite böyle düşünüyordu. Buna karşın tüm negatifliklere, eksikliklere ve katı görüşlere rağmen sonuçta şöyle bir yorum yapılmıştı;
1. UFO sorunu basit değildir çünkü benzersiz ve evrenseldir.
2. Ne olursa olsun açıklanamayan gözlemler yine de vardır, bu da bilimin yeni çalışmalara girip bilgisini arttırması gereğini getirir.
3. Çalışmalar olaylara yönelmeli, bağımsız bir çizgide sürdürülmelidir.
4. UFO toplumu yani UFO´lara inananlar ile fizik bilimciler arasında sağlıklı bir ilişki kurulmalıdır.
5. Bu alanda enstitüsel desteğin sağlanması yararlı olacaktır.

Kaynak:Bilinmeyenler Forumu

Son düzenleyen Safi; 23 Haziran 2016 01:37
9 Ağustos 2010 14:20       Mesaj #13
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI!
EKİN ÇEMBERLERİ
BİLİMSEL ANALİZ:

1991 yılında İngiliz Havacılık Dairesi’nin önde gelen araştırma mühendislerinden Thomas Ray Dutton, farklı ekin oluşumlarının havadan çekilen fotoğraflarını incelemiş ve hepsinin de aynı matematiksel modele göre tasarlandığı sonucuna varmıştır. Dutton, ekin çemberlerinin çok yükseklerden gönderilen bir ışın yoluyla oluşturulduğunu söylemektedir.

“Çemberlerin içindeki bitkiler zarar görmüyor ve yere doğru özenle yatırılıyorlar. Çemberlerin, tek tek ve birbiri ardına gelen spiral biçimli vuruşlarla oluşturulduğunu düşünüyorum. Bence bir tür tarayıcı ışın, bitkileri sıra sıra yere doğru eğiyor; bu da ancak lazere benzer bir ışının yukarıdan tarlalara doğru doğrultulmasıyla mümkün. Spirallerin sürekli akış halinde ışınsal bir bileşeni var ve bu da kenarlarda birdenbire durarak net çizgiler oluşturuyor.”

“Fakat bildiğimiz hiçbir enerji türü bu oluşumları meydana getirebilecek kapasitede değil. Örneğin güçlü bir lazer ışını bitkilere büyük ölçüde zarar verir, hatta yanmalarına neden olur. Bu yüzden burada kullanılan enerjinin elektromanyetik enerji ya da lazer enerjisi olmadığını düşünüyorum. Bence buradaki yeni bir enerji türü ve bitkileri onlara zarar vermeden etkiliyor. Bunun bir tür yerçekimsel radyasyon enerjisi olduğunu sanıyorum. Ekin çemberleri, bizden çok daha ileri, kaynağını dünya dışından alan bir teknoloji vasıtasıyla oluşturulmuşa benziyor.”

Dutton’un bulgularını destekleyen başka kanıtlar da bulunmaktadır. Ekin çemberlerinin oluştuğu alanlarda yapılan radyoaktivite ölçümleri, çemberlerin iç kısımlarında radyasyonun maksimum seviyeye ulaştığını ortaya çıkarmıştır. Bu da bize, ekin çemberlerindeki bitkilerin gerçekten de Dutton’ın belirttiği gibi bilinmeyen bir radyoaktif enerjiye maruz kaldıklarını göstermektedir.

25 ekin çemberi üzerinde benzer araştırmalar yapan Boston Üniversitesi astronomi bölümü eski başkanı Dr. Gerald Hawkins, bunların rasgele çizilmiş ve gelişigüzel yerleştirilmiş şekiller olmadığını göstermiştir. Hawkins, çemberleri oluşturan diyagramlar üzerinde matematiksel analizler yaparak dairelerin çaplarının ve halkalar içinde kalan alanların orantılarını belirlemiştir. Analiz sonuçları diyatonik bir orantıya işaret etmekte ve bu da oluşumların hesaplanabilen geometrik modellere göre dizayn edildiğini kanıtlamaktadır.

Yapı Hatları
Hollandalı ekin çemberleri araştırmacısı Bert Janssen, 1998 Temmuz’unda ortaya çıkan ünlü Alton Barnes oluşumunu incelerken, çemberlerin sınırlarının eşmerkezli yedigen kombinasyonundan ve yedi köşeli yıldız şekillerinden meydana gelebileceğini göstermiştir. Alton Barnes’ın havadan çekilen fotoğrafları dikkatlice incelendiğinde, kenarda bulunan ve izlere eşmerkezli olan iki ince, parlak halka göze çarpmaktadır. Janssen, bunların diğer yapı hatlarını doğru oturtabilmek için kullanıldıklarını keşfetmiştir. Düzleştirilmiş gövdelerden oluşan ince çizgiler olan bu yapı hatlarına ana bölgedeki düzleştirilmiş ekinler altında gerçekten de rastlanmaktadır.

Janssen, diğer pek çok oluşumda da benzer yapı hatlarının bulunduğunu keşfetmiştir. Bu da açıkça göstermektedir ki; bu yapı hatları, tarlalardaki oluşumların geometrik inşası için gereklidir. Fakat, kağıt üzerine kalemle çizilen bir çizgiden farklı olarak, ekinler üzerinde oluşturulan bu yapı hatları sonradan silinemez. Janssen düzleştirilmiş arazinin dış tarafında insanoğluna ait en küçük bir iz dahi olmadığına da dikkat çekmektedir. Burada ne ayak izi, ne ezilmiş bitkiler, hiçbirşey bulunamamıştır ki bu da hayli ilginçtir. Janssen’e göre bu bulgular insan mantığına aykırıdır ve bu şekillerin insan yapımı olmadığının en iyi kanıtıdır.

Kimyasal Analiz
Ekin çemberlerinden alınan bitki örnekleri üzerinde ilk kimyasal analizler İngiliz araştırmacılar Kenneth ve Rosemary Spelman tarafından yapılmıştır. Analizlerin sonuçları oldukça etkileyicidir:

“Çemberin farklı bölümlerinden aldığımız örnekler üzerinde yaptığımız analizler sonucu, çemberin içinden alınan bitki örneklerinin, tarlanın diğer bölümlerinden alınan bitki örnekleriyle karşılaştırıldığında, çok büyük değişimlere uğramış olduğunu gördük. Bitki gövdelerinin iç yapıları birbirinden tamamen farklıydı. Çemberin içinden alınan bitki örneği belirgin ve düzenli bir yapıya sahipti; bu da çemberin yoğun bir enerjiye maruz kaldığını gösteriyordu. Buna karşın, çemberin dışından alınan bitki örneği çok daha düzensiz bir paterne sahipti ve aynı şekilde titiz bir yapılanma göstermiyordu.”

Bitki ve tohumlardaki biyo-elektrokimyasal enerjilerin analizi konusunda uzman bio-fizikçi Profesör W.C. Levengood, 1994 yılında yayımlanan bilimsel makalesinde ekin çemberleri ile ilgili bulgularını ilk kez açıklamış ve oluşumların içinde yer alan mısır türü bitkilerin gövdelerindeki yumrulara dikkat çekmiştir. Bu yumrular bir tür bağ görevi yapmakta ve bitkilerin yatay bir duruma getirildikten sonra yukarı doğru kıvrılmasına imkan tanımaktadır. Ekin çemberlerinden ve çemberlerin dışındaki alanlardan alınan bitki örnekleri inceleyen Levengood, ekin çemberlerindeki bitkilerin gerçekten de genetik bir değişime uğradıkları sonucuna varmıştır. Levengood, bu genetik değişimlere iyonlaşmış mikrodalga radyasyonun neden olduğunu söylemiş ve bu radyasyonun gama ışınları, elektron ve proton ışınları yoluyla oluşmuş olabileceğini bildirmiştir.

Levengood yumrulaşmanın nedeninin mikrodalga radyasyonun oluşturduğu ısı olabileceğini söylemiş ve bitki hücrelerinin içindeki sıvının, bir termometre içindeki civa gibi, termik genleşme yoluyla yumrulaştığını belirtmiştir. Sözkonusu mikrodalga radyasyonun kaynağı bilinmemektedir, fakat Levengood bunun atmosferde oluşan plazma enerjileriyle ilgili olabileceğini söylemiştir. Gerçek yumru uzunlukları ile bitki örneklerinin oluşumların geometrik merkezlerine olan uzaklıkları arasında bir bağlantı olduğunu söyleyen Levengood, bunu radyasyon kaynağının elektromanyetik karakterine bağlamaktadır. Yumru uzunlukları analizi açıkça göstermektedir ki, oluşumlardaki yumrular arazideki izlerle aynı simetriye sahiptir: dairesel. Bu, çemberi oluşturan şeyin aynı zamanda yumrulaşmaya da sebep olduğunu göstermektedir.

1995 yılında, Profesör Levengood araştırmacı John Burke ile birlikte ekin çemberleri konulu bir bilimsel makale daha yayımlamış ve oluşumlardaki bitkilerin üzerinde demirimsi tortulara rastlandığını bildirmiştir. Bu konuda pek çok araştırma daha yapılmış, oluşumların içindeki toprağın manyetit yoğunlaşmasını ölçen araştırmacılar ekin çemberleri manyetitinin meteorik kaynaklı olduğu sonucuna varmışlardır. Atmosferde sürüklenen bu meteorik toz, her bir gram toprakta azami 0.4 miligram yoğunlaşmaya neden olmaktadır. Daha yüksek düzeyde bir yoğunlaşma olağandışı kabul edilmektedir. Buna karşılık, ekin çemberlerindeki her bir gram toprakta 20 mg’dan 250 mg’a kadar varabilen yoğunlaşmalar tespit edilmiştir ki bu normal değerlerin yaklaşık 600 kat üstündedir. Bu bulgular ekin çemberlerinin çevresinde, meteorik tozu kendine çeken manyetik alanların varlığına işaret etmektedir. Bunlar aynı zamanda ekin çemberlerinin oluşumlarında atmosfer içinde bulunan ya da atmosferden gelen bir faktörün rol oynadığını göstermektedir

Öte yandan, beş ayrı oluşumdan alınan toprak örneklerini inceleyen ve bunları yine aynı oluşumların 10 ila 100 metre uzağından alınan kontrol örnekleriyle karşılaştıran nükleer fizikçi Marshall Dudley, toprakların kimyasal değişime uğradıklarını ve bu yüzden de daha çok su depoladıklarını söylemiştir. Bu mikroskobik hatta atomik düzeydeki değişimlere ekinlerin ezilmesi ya da düzleştirilmesi gibi çıplak gözle görülebilir bir faktörün neden olması mümkün değildi. Dahası, bu sonuçlar olayda bilinmeyen bir enerjinin rol aldığını da göstermekteydi. Dudley’nin araştırmalarında ulaştığı bu sonuç, Şubat 1992’de MUFON UFO Dergisi’nde yayımlanmıştır. Bu makaleye göre Dudley, Beckhampton’daki “Balık” oluşumlarından alınan iki toprak örneğinde doğada bulunmayan 13 kısa, yarı-ömürlü radyoaktif izotop keşfetmiştir; bunların 11’ine çemberin hemen yakınından alınan kontrol örneklerinde rastlanmamaktadır. Bu izotopların hiçbiri Çernobil olayı ya da bilinen diğer bir nedenle ilişkilendirilememektedir. Bu izotopların ortak bir noktaları vardır: toprağa ikinci hücre çekirdekleri yoluyla ısı yayıldığı sırada oluşmuşlardır.

İngiliz UFO araştırmacısı Dr. Amen Victorian, Dr. Levengood ve Dr. Dudley’nin araştırmalarını ABD’nin New Mexico eyaletindeki Kirtland Hava Kuvvetleri Üssü’ndeki bir mikrodalga uzmanına göstermiş ve tüm bu değişimlerin tipik mikrodalga hareketleri olduğu cevabını almıştır. Victorian, araştırmasında, İngiltere’deki oluşumlarda gözlemlenen yanık izlerini inceleyen meslekdaşı araştırmacı Omar Fowler’ın raporundan da alıntılar yapmaktadır. Fowler raporunda şunları belirtmektedir:

“Ekin çemberleri üzerinde yaptığım yedi yıllık araştırma sonucunda, bu oluşumların ortak bir noktası olduğunu gördüm. Buğday ve arpa tarlalarındaki oluşumlarda, düzleşmemiş, tek başına duran, üst kısımları 55 cm yüksekliğe ulaştıktan sonra eğilmiş bitki gövdeleri bulunmaktaydı. Bu tek başına duran gövdelerin başka ortak özellikleri de vardı: üzerlerinde benzer noktalarda küçük kırışıklıklar ve yanık izleri bulunmaktaydı.

“Gövdelerdeki bu kırışıklıklar ve küçük yanık izleri, ekin çemberlerinin mikrodalga hareketler sonucu oluştuğu anlamına gelebilir. Bilindiği gibi, alt GHz frekansındaki mikrodalga ışınlar hedefe binlerce mil uzaklıktan yalnızca bir kaç milimetrelik sapmayla gönderilebilmektedir. Bu ışınlar ayrıca, istenilen herhangi bir modeli hedef noktaya iletmeye de programlanabilmektedir. Bu yüzden, ekin çemberleri, hedef alana dairesel bir modele göre programlanmış mikrodalga ışınlar gönderilmesiyle oluşuyor olabilir.”

Peki yerçekimsel mikrodalga radyasyonu kim bu kadar zekice kullanmaktadır? Ve bununla amaçladıkları nedir?

Öte yandan, beş ayrı oluşumdan alınan toprak örneklerini inceleyen nükleer fizikçi Marshall Dudley, toprakların kimyasal değişime uğradıklarını söylemiştir. Dudley’e göre, bu mikroskobik hatta atomik düzeydeki değişimlere çıplak gözle görülebilir bir faktörün neden olması mümkün değildi. Bu sonuçlar olayda bilinmeyen bir enerjinin rol aldığını da göstermekteydi.

Işık Topları Analizi

Ekin çemberlerinin “ışık saçan toplar” tarafından oluşturulduğuna tanık olduğunu söyleyen pek çok kişi bulunmaktadır. Bu görgü tanıklarının, oluşumların ortaya çıkmalarından kısa bir süre sonra içlerinden yüksek bir sıcaklığın yayıldığını ifade etmeleri, bize ekinlerdeki yumruların nasıl oluştuğu hakkında ipuçları vermektedir: ısı ve su dolu yumruların termik genleşmesi.

Hollandalı fizikçi Eltjo H. Haselhoff, “Ekin Çemberleri’nin artan karmaşıklığı” adlı kitabında, elektromanyetik bir karakteristiğe sahip olan küçük radyasyon kaynaklarının, yani ışık toplarının, ekin çemberlerinin oluşumunda doğrudan rol oynadığını söylemektedir. Haselhoff, yumru uzunluklarındaki artışın Levengood’un da belirttiği gibi, termik bir genleşme sonucu oluşmuş olabileceğini belirtmektedir. Bu ısıya gerçekten de arazi üzerinde asılı duran ışık toplarının neden olduğunu ve bu ışık toplarının arazi üzerinde “h” yüksekliğinde bulunduğunu varsayarsak, ışık topu ve çemberin merkezinden “d” uzaklığında bulunan bir nokta arasındaki mesafe şöyle formüle edilebilir:

r= Öh2 + d2
Işık topları tarafından yayılan radyasyonun etkisi çemberlerin merkezinde en üst düzeye ulaşmakta, kenarlara doğru bu oran düşmektedir. Bu noktada, çemberin toprak seviyesindeki sıcaklık dağılımını hesaplamayı sağlayacak matematiksel bir model oluşturmuş oluyoruz. Bundan sonra yapılacak şey, ölçümlerimizi bu modelle karşılaştırmaktır. Bu bir çok yolla yapılabilir, fakat biz geriye dönüşlü doğrusal analiz olarak bilinen metodu kullanacağız. Bu metotta, ölçümler bir grafik üzerindeki noktalarla temsil edilmektedir. Eğer ölçümler oluşturulan matematiksel modelle uyum içindeyse noktalar düz bir çizgi üzerinde yer almaktadır. Dikey eksen, ölçülen yumru uzunluğu artışını temsil ederken , yatay eksen, ışık topları ile örneklerin toplandığı yer arasındaki uzaklığı göstermektedir. Bu örnek için sözkonusu uzaklık 4.1 metre olarak belirlenmiştir.

Grafiklerde, kırmızı noktalarla gösterilen ölçümlerin gerçekten de düz bir çizgi üzerinde yer aldıkları görülür. Bu denklem için Pearson katsayısı 0,988 olarak hesaplanmıştır. Bu da ölçümlerle oluşturulan model arasında mükemmele yakın bir uyum olduğunu göstermektedir. Bu bulgular, topraktaki ısı dağılımının, küçük elektromanyetik kaynakların oluşturacağı ısıyla hemen hemen aynı olduğunu göstermektedir.

Prof. Levengood da ABD ile İngiltere’deki 3 farklı ekin çemberinden alınan örneklerdeki yumru uzunlukları üzerine benzer bir analiz yapmıştır. Sonuçlar aynıdır: Doğrusal geriye dönüş katsayıları 1’e yakın değerlerdedir; bu da yumruların elektromanyetik bir kaynak tarafından oluşturulduğunun bir kanıtıdır. İlginçtir ki, aynı analiz Hollanda Dreischor’daki insan yapımı bir çember oluşum üzerinde uygulandığında, beklendiği üzere, sonuçlar denkleme uyum sağlamamıştır. Bu da demek oluyor ki; ışık toplarının bazı ekin çemberlerinin oluşumunda doğrudan rol aldığı hipotezi artık bir hipotez değil, bilimsel olarak kanıtlanmış ve kabul edilmiş bir gerçektir.

Kaynak:sirius
Son düzenleyen Safi; 23 Haziran 2016 01:38
10 Ağustos 2010 17:54       Mesaj #14
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI!

50 Yıldır Gizlenen UFO Belgeleri Yayınlandı!


2. Dünya Savaşı'nda Winston Churchill tarafından gizlenmesi emredilen UFO belgeleri yayınlandı!
İngiltere'de İkinci Dünya Savaşı esnasında dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill tarafından gizlenmesi emredilen UFO belgeleri yayınlandı.

İngiltere'de bugün yıllardır gizli tutulan UFO belgeleri gün ışığına çıkartıldı. Belgelerin arasında eski Başbakan Winston Churchill'in İkinci Dünya Savaşı sırasında bir savaş uçağının UFO ile karşılaştığı yönündeki raporun gizlenmesi talimatı verdiği mektup da yer alıyor.

Ulusal Arşiv İdaresi tarafından açıklanan belgelere göre, savaş sırasında bir İngiliz savaş uçağı bir UFO ile karşılaştı. Churchill de halk arasında panik oluşturmamak ve dine inancın kaybolması korkusuyla bu bilginin 50 yıl boyunca gizlenmesi talimatı verdi.

Onlarca yıldan beri gizli kalan belgeler, büyükbabasının Churchill'in korumalarından biri olduğunu öne süren bir bilim adamı tarafından gündeme getirildi. Adı verilmeyen kişi, belgelerin gizli tutulması kararının alındığı toplantıda büyükbabasının da bulunduğunu öne sürdü.

Churchill ve Eisenhower Ne Tartıştı?
Leicester kentinde oturan ve bilim adamı olduğu belirtilen kişi, ilk olarak 1999 yılında hükümete bir mektup yolladı ve bir konuda ayrıntılı bilgi istedi. Bilgi istediği konu ise gerçekten çok ilgi çekiciydi: Bilim adamı, büyükbabasının Churchill ve ABD Başkanı Dwight Eisenhower'ın UFO karşılaşmalarıyla nasıl baş edeceklerini tartıştıkları bir toplantıda yer aldığını öne sürdü.

İngiliz Daily Mail gazetesinde yer alan habere göre, gizliliği kaldırılan belgelerde büyükbabasının adının geçmediğini belirten bilim adamı, belgelerde Churchill'in, " Bu olay en kısa zamanda gizlilik altına alınmalı. Eğer ortaya çıkarsa toplum içinde çok büyük paniğe yol açabilir ve kilisenin yaydığı inançları yıkabilir" dediğini öne sürdü.

Churchill'in bu teklifi sunduğu toplantıya neden olan konu ise, savaşın sonlarında Fransa veya Almanya'dan dönmekte olan bir Kraliyet Hava Kuvvetleri keşif uçağı olduğu belirtildi. Uçak, İngiltere kıyılarına yaklaştığı esnada aniden tanımlanamayan metal bir cisim tarafından engellendi. Uçak rotasını değiştirmek zorunda kalırken, metal cisim hızlanıp kaybolmadan bir süre önce savaş uçağının hızında seyrederek onunla beraber uçtu.

"Büyükbabam Hep Gizledi"
Bilim adamı, "Büyükbabamın yer aldığı toplantıda Churchill ve Eisenhower ne ile karşı kaşıya olduklarını bilmiyordu. Yaşanan gözlemleri tanımlayabilmek için yeterli bilgi yoktu. Bu yüzden çok büyük bir endişe içindeydiler" dedi. Bilim adamı aynı zamanda, tartışmada bir danışmanının Churchill'e havada rastlanan şeylerin füze olmayacağını, hiçbir füzenin görülen cisimler kadar yüksek bir hıza ulaşamayacağını belirttiğini söyledi.

Bilim adamı toplantı hakkında ek olarak şu bilgileri verdi: "Danışman Churchill'e, yaşanan olayların o dönemin teknolojisiyle ilgisi olamayacağını söyledi. Toplantıdaki başka bir isim pilotların karışısına çıkan şeyin tanımlanamayan uçan cisimler olabileceğini söyleyince (UFO terimi ilk kez 1952'de ABD Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmaya başlandı), Churchill bu cisimlere ait belgelerin en az 50 yıl gizli tutulması gerektiğini belirtti."

Bilim adamı, büyükbabasının kendisi dokuz yaşına gelene kadar yaşadıklarını hiç anlatmadığını, ancak öldüğü 1973 senesine kadar dünyada insanların kullandığının aksine çok daha ileri bir teknoloji bulunduğuna inandığını belirtti. Bilim adamı, "Büyük babam birilerinin çok ileri teknolojiye sahip olduğunu ancak bu teknolojinin insanlardan, hatta dünya liderlerinden bile gizli tutulduğunu düşünüyordu" dedi.

Savunma Bakanlığı Ne Dedi?
Savunma Bakanlığı, 1999 yılında bilim adamının mektubuna cevap olarak, "1967 yılından önce tüm UFO dosyalarının ilgi gösterilmediği için yok edildiğini" belirtti. Bakanlık, buna dayanarak İkinci Dünya Savaşı döneminden kalmış tüm belgelerin yakılmış olabileceğini ifade etti.

Ulusal Arşivlere ait olan en son belgelerde, özellikle 1957 yılında yetkilileri korkutan birçok olay yaşandığı ve UFO konusunun Ortak İstihbarat Komitesi'nde (JIC) o yıl çokça tartışıldığı belirtildi.

İngiliz Daily Telegraph gazetesinde ise bu konuyla ilgili farklı bir teori ortaya atıldı. Ulusal Arşivlerde, Soğuk Savaş döneminde İngiliz savaş uçaklarının radarda görülen ancak tespit edilemeyen cisimlere müdahale etmek için göreve gönderildiği belirtildi. Gazete, gizli belgelerde UFO olabileceği ihtimaliyle geçen bu cisimlerin aslında Soğuk Savaş döneminde hizmete giren Tupolev Tu-160 gibi savaş uçakları olduğunun öne sürüldüğünü belirtti.
Son düzenleyen Safi; 23 Haziran 2016 01:38
18 Ağustos 2010 14:01       Mesaj #15
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI!

Eski Mısır - Piramitler


Piramitler'in sayısı 80'e yakındır. Hepsi Nil’in sol kıyısına kurulmuş ve vadide 40 kilometrelik bir uzunluk içine yayılmışlardır. Bazıları ayrı olmakla birlikte çoğu grup halindedir.

Piramitler içinde en çok ilgi çekenleri üç büyük piramit olarak bilinen Giza şehri civarında bulunan abidelerdir. Bunlar varsayılan kurucularının adlarına göre ayrılmaktadır: Keops (Kufu), Kefren ve Mikerinos. Bu üç Giza Piramidinin geometrik ve gözlemsel ilkelere dayalı bir plana göre inşa edildiği ve bu planın da doğrudan astronomik gözlemlere dayandığı ileri sürülmektedir

Kufu ya da Keops diye de adlandırılan Büyük Piramit, üç büyük piramidin ilki ve en kuzeydekidir. 137 metre yüksekliğindeki ve yaklaşık 6.5 milyon ton ağırlığındaki Büyük Piramit, şimdiki Kahire şehri yakınlarında tam olarak Nil Deltası’nın tabanına yerleştirilmiştir. Mısır astronomi bilgini Mahmut Bey, Keops’un binlerce yıl önce dolanımının en yüksek noktasına varmış Sirius yıldızı ışınlarının piramidin güney tarafı üzerine diklemesine düştüğü bir devrede inşa edilmiş olduğunu söyler.

Piramidin yapım planında sık sık karşımıza çıkan 286,1022 sayısı anahtar sayı olarak kabul edilir, çünkü bu sayı güneş ve yıldız yılının değerini, güneş ile yeryüzü arasındaki uzaklığı, yeryüzü ile yörüngesi arasındaki ilişkiye göre yerçekimi kanununu ve yeryüzü yörüngesinin merkezkaç değişimlerinin sınırlarını belirlemeye olanak sağlamaktadır. Görüleceği üzere Piramit gerçek bir geometri ve ölçü harikasıdır. Birçok bilim adamı ve yazar Giza’daki Keops Piramidi’nin bugünkü bilim bilgileri ve makinelerle bile yapılamayacağını ısrarla söylemektedirler. Büyük Piramit, hiçbir zaman anlaşılmamış olan bir tekniğin ve dehanın gözle görülür tanıklığını yapmaktadır.

Peki Keops Piramidi’nin yüksekliğinin bir milyara çarpımının yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı vermesi bir rastlantı mıdır? Piramidin üstünden geçen meridyenin karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya bölmesi bir rastlantı mıdır? Taban çevresinin, yüksekliğin iki katına bölünmesinin Pi sayısını vermesi bir rastlantı mıdır? Piramitte dünya ağırlığını gösteren hesapların bulunması bir rastlantı mıdır? Piramidin kurulduğu kayalık alanın büyük bir özen ve doğrulukla düzeltilmiş olması bir rastlantı mıdır? Bugünkü teknoloji ile yapılamayacak bir şeyi, eski Mısırlılar basit teknoloji ve sade aletleriyle nasıl yaptılar? Mısırlılara dünya-dışı zeka, ‘dışardan yardım’ mı geldi? Yoksa bu yapılar Dünya dışı Ziyaretçiler tarafından mı yapıldı.

Büyük Piramit ( Khufu, Keops ) dünya karalarının tam ortasında bulunmaktadır. İnşası sırasında böyle dev bir yapının dünya karalar topluluğunun tam merkezine oturtulması için , yörenin , hatta dünyanın uzaydan görülmüş olması gerekirdi. Bu bakımdan ya uzaylılar ya da uzaylıların yetiştirdiği kimseler tarafından inşa edilmiştir. Araplar, Büyük Piramidin “Uzaydan Gelen Ruhlar “ tarafından inşa edildiğine inanırlar.

Her ne kadar okullarımızda okutulan tarih kitaplarında hala mezar anıt olarak yazılıysa da , Büyük Piramidin Firavun mezarı olarak yapıldığıyla ilgili bilgi , geçerliliğini gün geçtikçe yitirmektedir. Onun yerine onun bir inisiyasyon merkezi hatta güç elde etmekte kullanılan bir enerji üretici olarak yapıldığı konusundaki bilgiler gün geçtikçe güç kazanmaktadır. Çok değişik alşimik çalışmaların yapıldığı ve bu çalışma ve denemeler için gerekli enerjinin üretildiği bir jeneratör olarak yapıldığı daha kuvvetli olasılık halinde karşımızda bulunmaktadır. Gerek bilinen ölçüleri, gerekse biçimiyle büyük Piramit ve ötekiler , mezardan çok bir güç üretici olarak yapılmış olabileceklerini düşündürmektedir. Böyle olunca da böyle bir yapının inşa bilgisinin kaynağı Raymond Drake’in belirttiği gibi ya uzaylılardır ya da onların öğretisinden yararlanmış seçkin kişilerdir.

Ruhsal yetenekleri gelişmiş kişilerin ifade ettiklerine göre , Büyük Piramit manyetik güç yayımını hala devam ettirmektedir. C.H. Williamson ‘un “Other Tongues , OtherFlesh “ ( Başka Diller , Başka Bedenler ) isimli eserinde belirttiğine göre , dünya dışı kökenli insanlar yapıyı meydana getiren çok iri taşları antigravitasyon ya da sonik yöntemlerle ilgili bilgileri uygulayarak yerleştirmişlerdi. Belki de bu insanlar aynı güçleri kendi uzay araçlarını hareket ettirmede de kullanıyorlardı.

Yakın zamanda Mısır'daki Büyük Piramidin hemen üstünde disk biçiminde bir UFO
Keops Piramidi ya da Büyük Piramit , Kahirenin 16.km. kadar batısındadır. Taban yüzeyi yaklaşık 53.000 m2’lik bir alanı kaplar. Orijinal yüksekliğinin 146 ile 148 m. arasında olduğu tahmin edilir. İnşa edildiği dönemde üzerinde bulunması gereken Kapak Taşı’nın artık olmaması nedeniyle şimdiki yüksekliği 137 metre kadardır. Yapılan hesaplara göre Büyük Piramit İngiltere’de Hz. İsa’dan bu yana inşa edilmiş olan tüm katedral , kilise ve şapellerden daha fazla taş kütlesine sahiptir.

Keops Piramidinin yapımında 2.600.000 adedi aşkın granit ve kireçtaşı blok kullanılmıştır. Blokların ağırlığı 2 tondan 70 tona kadar değişir. Santimetrenin 40’da birine kadar bir hassasiyetle kesilen bloklar o kadar hassas bir şekilde birleştirilmiştir ki , aralarındaki derzlerin açıklığı hiç bir zaman santimetrenin 20 de birini aşmaz.

Arap tarihçisi Abu Zeyd el Balkhy. Eski bir yazılı kaynağa dayanarak Büyük Piramidin “ Çalgı Takımyıldızı (Lyra ) Yengeç burcundayken , yani hicretten 2 kere 36.000 yıl önce “ inşa edildiğini yazar. Bu da yaklaşık olarak günümüzden 73.000 yıl öncesine denk gelir. Ayrıca piramit üzerinde yapılan Karbon-14 tarih belirleme çalışmaları da yine M.Ö 71.000 yılını göstermektedir.

Kefren Piramidi de Büyük Piramidin hemen yanında yükselir. Yüksekliği ilkinden biraz daha azdır. Ancak daha yüksek bir taban üzerinde inşa edildiğinden Büyük Piramitten daha yüksekmiş gibi görünür. Taban kenarı 216 metredir.

Mikerinos Piramidi ise , 70 metrelik yüksekliği ve 108 metreyi bulan taban kenarı ile diğerlerinin yanında çok küçük kalmaktadır. Giza düzlüğünde yer alan bu üç piramidin önemli ortak özellikleri vardır Şöyle sıralayalım :

Yapıların yüzleri yere 52 derecelik açı yapar.
Giriş yerleri kuzey yüzlerinde açılmıştır ve giriş geçitleri yerle 26 derecelik bir açı yapar. Bu doğrultudan gök kutbuna bakarlar.

Bu gün için astronomi ve matematik sayesinde çözülebilen karmaşık bir mimari yapıya sahip piramitler hakkında şöyle bir örnek fikir verebilir:
52 derecelik açı , piramitlerin inşaatçıları için “dairenin kare haline getirilmesine ilişkin Kutsal Geometri probleminin çözümünü sağlayan bir unsur olmuştur. Bu eğimde , yani 51 derece 52 dakikalık bir açıda yapılmış bir piramidin yüksekliği ile tabandaki çevre uzunluğu arasındaki oran , bir dairenin yarıçapı ile çevresi arasındaki orana eşittir. Bu oran ½ değerindedir. Sonuçta Gize piramitlerinin inşasında pi = 3.1415 değerinin kullanılmış olması günümüz bilim adamlarının şaşırtıcı bulduğu bir gerçektir.

Eski Mısır’ın D.D uygarlıklarla kurdukları bilimsel, sanatsal ve kültürel bağları örneklerken üzerinde durmak istediğimiz konu Piramitlerin mimari, arkeolojik ve matematiksel yönlerinden çok , kozmik anlamları. Bu nedenle şimdi birazda Giza Piramitlerini okült açıdan inceleyelim.

Teozofist A.P. Sinnett, Büyük piramidin yapımıyla ilgili şunları söylüyordu:

“ Keops Piramidinin yapımında kullanılan taşların manipülasyonu, ancak ve ancak , daha sonraları insanların yitirdikleri belirli bir doğa bilgisinin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir. Doğanın gizemiyle ilgili o bilginin Veli bekçileri , ağır cisimlerin fiili ağırlığını istedikleri gibi değiştirebilecek şekilde maddenin çekimini kontrol edebilirler ve daima da edebilmişlerdir."

"Dev yapılar mimarisinin harikaları işte böyle açıklanır. Piramitlerin yapımını yöneten üstatlar , kullanılan taşları kısmen levite etmek şekliyle bu işlemi kolaylaştırmışlardı. Majik asalar... Üstatlara eski çağlarda , doğanın kudretini açığa çıkaran anahtarlar teslim edilirdi. Gizli kelimeler ve vibrasyonel motor... Dalga boyları ve dev granit blokların levitasyonu.”

Okültist Annie Besant ise şöyle diyordu:
“ Mısır’daki taşlar ne sırf kas kuvvetiyle, ne de modern teknolojiyi aşan hünerli cihazlar kullanılarak dikilmişti. Bu taşlar , dünyasal manyetizmin güçlerini anlayan ve kontrol edebilen kişilerce dikilmişti. Neticede , taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın temasıyla yönetilmek suretiyle havada yüzerek, belirlenen yerlerine oturuyorlardı.”

Annie Besant “ Dünyasal manyetizmanın güçlerini anlayan ve kontrol edebilen “ kişilerden söz ederken acaba kimleri kastediyordu?...

Çağlar boyunca sırlarını hiçbir uygarlığa açmadan , günümüze kadar gelen piramitler , dünya bilim ve teknolojisini aşan bir teknik, mimari bilginin ürünüdürler. Bu bilgi D.D kaynaktan gelmiş ve hala dünya bilim adamları tarafından çözülememiş olabilir mi ?

Çok eski efsanelerde piramit inşasında kullanılan “majik çubuklar”dan söz edilir. Bu çubuklarla belirli bir dalga boyunda olmak üzere , önceden tespit edilmiş bir vibrasyonel ses tonu oluşturulabiliyordu. Walter Owen 1947 yılında sesin ezoterik kullanımı hakkında şunları yazmıştı: “ Ses herkesin düşünemeyeceği türden imkanlar taşıyan bir kudrettir. Ve bu kudretin kullanımı , kadim ermişlerin bildikleri , fakat günümüzün emekleyen biliminin yitirdiği ve ya karşısına geçip dudak büktüğü bir bilimdir. Kozmosun çevresi ve dokusu ses kudreti sayesinde ayakta durmaktadır ve yine ses kudreti sayesinde çözülerek yok edilebilir. Mısırlı rahipler bu bilgiye sahiptiler.”

İster istemez akla şu soru geliyor ; Mısırlı rahipler bu bilgiyi nereden almışlardı?
Mühendis Rudolph Gantenbrink’in 1993 yılında Büyük Piramitte gerçekleştirdiği buluş da aynı ölçüde ilgi çekicidir. Gantenbrink ve ekibi “UPUAUT 2” ismini verdikleri küçük bir robot aracı Kraliçe Odası’ndaki hava kanalının içine yollamış ve bugüne kadar hiç bilinmeyen 60 metrelik bir tünel bulmuştu (Altta). Gantenbrink, iki haftalık bir çalışmadan sonra 4500 yıllık metal bir kapıya ulaştığını söylüyor ve bu kapının bilinmeyen bir alana açıldığını iddia ediyordu. Fakat ne yazık ki kapının keşfinden sonra geçitlerdeki tüm araştırmalar Mısırlı yetkililer tarafından durdurulmuş ve yeniden başlatılmasına izin verilmemiştir. Yani yine bişeyler örtbas edilmeye çalışılmaktadır...

Piramitler'in Esrarı
  • Keops piramidi 12 ton ağırlığında iki buçuk milyon kat bloktan oluşmuştur.
  • Günde on blok yerleştirilmesi halinde yapımı 664 yıl sürer.. Ve bu taşların temin edilebileceği en yakın mesafe yüzlerce km uzakliktadır. Bu taşların nasıl getirildiği bilinmemektedir.
  • Piramidin üstünden geçen meridyen karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya böler ve piramit dünyanın ağırlık merkezinin tam ortasında bulunur.Yüksekliğinin (164 m.) bir milyarla çarpımı güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı verir.
  • Piramidin taban alanının, yüksekliğinin iki katına bölünmesi pi sayısını verir.
  • Piramit kimin adına yapıldıysa, onun bulundugu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir.(doğduğu ve tahta çıktığı günler)
  • Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan; mumyaları ilk kez bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.
  • Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.
  • Kirletilmiş suyu, bir kaç gün Piramit'in içine bırakırsanız;suyu arıtılmış olarak bulursunuz.
  • Piramit'in içerisinde süt, bir kaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yogurt haline gelir.
  • Bitkiler Piramit'in içinde daha hızlı büyürler.
  • Piramit'in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.
  • Çöp bidonu içindeki yemek artıkları hiç koku neşretmeden Piramit içinde mumyalaşır.
  • Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit'in içinde daha çabuk iyileşme egilimi gösterir.
  • Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur. Araştırmacıların çoğu ya içinde kayboldu yada aynı yerde bir kaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.
  • Piramitlerin içi; yazın soğuk, kışın sıcak olur...

Kaynak: Sirius
Son düzenleyen Safi; 23 Haziran 2016 01:40
19 Ağustos 2010 15:40       Mesaj #16
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI!

Gezegeni Olan Yıldızlar


Evren'de gezegen sistemine sahip tek yıldız biz değiliz...

Astronomların en büyük hayallerinden biri Dünya’mıza benzer başka bir Dünya’yı keşfetmektir. Böylece “Evren’de yalnız mıyız?” sorusunun cevabına bir adım daha yaklaşılmış olunacak.

SETI projesi ile Dünya dışındaki zeki yaşamın varlığına yönelik araştırmalar sürdürülmektedir. Bu projede, uzaydan gelen uzun-dalga sinyali olan radyo dalgaları yer yüzeyindeki radyo teleskoplar ile dinlenmektedir. Astronomlar, uzaydan sadece zeki yaşamlardan gelecek bilgiyi beklememektedir. Aynı zamanda diğer yıldızların etrafında Dünya benzeri gezegenlerin varlığını belirlemeye yönelik yöntemler de geliştirmektedirler. Artık şüphe götürmez bir gerçek olarak Evren’de gezegen sistemine sahip tek yıldız Güneş (biz) değildir. Etrafında gezegeni olan diğer yıldızların sayısı her geçen gün artmakla birlikte bugün itibariyle bu türden bilinen yıldızların sayısı 150’den fazladır. Keşfedilen bu gezegenlerin kütleleri Jüpiter’in kütlesi ile kıyaslanabilecek büyüklüktedir. Jüpiter, Güneş’in kütlesinin yaklaşık binde biri kadardır. Keşfedilen bu gezegenler çok soğuk ve sönük olduklarından hiçbirini doğrudan görme şansına sahip değiliz. Bağlı bulundukları yıldızın ışığında meydana getirdikleri değişimlerden onların varlığını belirleyebilmekteyiz. Bir başka ifadeyle tıpkı bildiğimiz güneş tutulması gibi bir durumda bu gezegenler yıldızlarından bize gelen ışığı engelleyebilirler. Yer benzeri gezegenlerin kütleleri Jüpiter’in yaklaşık 0.003 kadarı olduğundan, onların etrafında dolandıkları yıldızın ışığını, bir tutulma olayı ile engelleme yetenekleri daha azdır. Bu nedenle, yer benzeri gezegenlerin varlığı bu yöntemle belirlenemez.

Sıcak Jüpiterler
Evren’de Güneş sistemi dışındaki gezegenleri keşfetmek için öncelikle Güneş benzeri yıldızların etrafına bakıldı. İlk kez 1995 yılında 51 Pegasi isimli yıldızın çevresinde dolanan bir gezegenin varlığı keşfedildi. 51 Pegasi b olarak isimlendirilen bu gezegen, Güneş sisteminin en büyük kütleli gezegeni olan Jüpiter’in kütlesinin yaklaşık yarısı kadar bir kütleye sahiptir. 51 Pegasi b, güneşimize en yakın konumda bulunan Merkür gezegenine göre 51 Peg yıldızına 8 kat daha yakın bir konumdadır. Daha ayrıntılı gözlemler 51 Pegasi b’in tek bir gezegen olmadığını ortaya koydu. Bu yıldızın etrafında dairesel yörüngede dolanan başka dev gezegenlerin de olduğu belirlendi. Astronomlar bu yeni dünyaları “Sıcak Jüpiterler” olarak isimlendirmektedir. Onların yörüngeleri o kadar küçük ki, 51 Peg yıldızının etrafındaki bir dolanımlarını sadece birkaç günde tamamlamaktadırlar.

Jüpiter’in Güneş etrafındaki bir dolanımının süresi 12 yıldır. Başka bir yıldızın etrafında dolanan bir gezegende yaşıyor olsaydık, Güneş’in etrafında dolanan Jüpiter gezegeninin varlığını belirlemek için Güneş’i 12 yıl boyunca gözlememiz gerekirdi. Bu nedenle astronomlar, uzun yörünge dönemli gezegenlerin de varlığını belirleyebilmek için başka yıldızları da gözlemeye başladılar. Zaman içerisinde bu türden gözlemsel verinin artması ile astronomlar daha uzun yörünge dönemli gezegenlerin varlığını belirleyebildiler. Çünkü günümüz teknolojisiyle bile, Güneş’e en yakın yıldız olan Proxima Centauri yıldızının uzaklığından Jüpiter’i direkt olarak görmemiz mümkün değildir.

Jüpiter benzeri bir gezegenin varlığı ilk kez Geneva Gözlemevi’nce Haziran 2002’de belirlendi. Bu gezegenin kütlesi Jüpiter’inkine eşit ve yıldızının etrafında bir tam turunu 7 yılda tamamlar ve yıldızdan olan uzaklığı 553 milyon kilometredir (3.7 AB). Bir Astronomi Birimi (AB) ortalama Yer-Güneş uzaklığı olup yaklaşık 150 milyon km’dir.

Uzun zaman aralığını kapsayan gözlemlerin sunduğu bir başka avantaj ise, gezegeni olduğu bilinen yıldızın gözlem verilerinde görülen küçük değişimler o yıldıza bağlı başka gezegenlerin de olduğunun belirlenmesidir. Örneğin, Upsilon Andromedae isimli yıldızın üç dev gezegene sahip olduğu bu şekilde belirlendi. Radyal hız gözlemleri de (görülemeyen gezegenin yıldızı üzerinde oluşturduğu tedirginlik etkisi) yıldızlar etrafındaki gezegenleri belirlemekte kullanılan bir başka yoldur.

Yeni Dev Gezegenler Keşfediliyor
Ortalama bir değer olarak astronomlar yılda 15 yeni gezegen keşfetmektedir ve bu gezegenler Jüpiter benzeri dev gezegenlerdir. Bugün itibarıyla yer yüzeyindeki teleskoplarla güneş sistemi dışında yeni gezegen keşfetmeye yönelik 50’den fazla araştırma programı vardır. Ancak bu programların kullandığı mevcut yöntemlerle Dünya’mızın boyutlarında bir gezegeni belirlemek imkansızdır. Çünkü bu boyuttaki bir gezegen, çevresinde dolandığı yıldızın üzerinde tespit edebileceğimiz büyüklükte bir tedirginlik meydana getirmez. Diğer yıldızların etrafında yer benzeri gezegenleri belirleyebilmek için astronomların yeni gezegen belirleme tekniklerine ihtiyaçları vardır ve bu tekniklerin çalışacağı en iyi ortamlarda yer atmosferinin dışıdır (uzay).

Kırmızıöte Astronomisi
Dünya’mıza uzaydan, elektromanyetik tayfın uzun dalga boylarından (radyo ışınları) kısa dalga boylarına (gamma ışınları) kadar her türlü ışınım ulaşmaktadır (Şekil 2). Yer atmosferi bu ışınların çoğunun yer yüzeyine ulaşmasına engel olmaktadır. Dolayısıyla atmosfer, Dünya’daki canlı hayatı için zararlı olan yüksek-enerjili ışınların geçmesini engeller. Dünya’daki canlı hayatının devamı için çok önemli olan atmosfer, gök cisimlerinin ve evrenin sırlarını araştırmakta olan astronomlar için önemli bir dezavantaj oluşturmaktadır.

Astronomların gözlemek istedikleri gök cisimlerinin birçoğu (özellikle yıldızaltı cisimler), görsel dalga boylarında ışınım yayamayacak kadar soğuktur. Çok soğuk ve sönük olan bu cisimler kırmızıöte dalga boylarında çok kuvvetli ışıma yapmaktadır. Örnek olarak yıldızlararası uzayda bulunan gaz ve toz yapılar, güneşe göre daha küçük kütleli yıldızlar, doğmakta ya da ölmekte olan yıldızlar, yıldızaltı cisimler (kahverengi cüceler ve diğer yıldızların gezegenleri) bu türden ışınım yaymaktadır.

Yer atmosferi, kırmızıöte ışınımın çoğunun yer yüzeyine erişmesine engel olurken bu ışınım türünün çok dar bir kısmı bu doğal engeli aşarak teleskoplara ulaşabilmektedir. Atmosferimizin neden olduğu bir başka problem daha söz konusudur. Kendisi kuvvetli bir kırmızıöte ışınım üreticisi olduğundan gözlenmek istenen gök cisminden daha fazla miktarda bu türden ışınım üretmektedir. Atmosferin bu etkisini kısmen azaltabilmek amacıyla yeryüzündeki kırmızıöte gözlemevleri en yüksek tepelere yerleştirilir.

Kaynak: Popülerbilim
Son düzenleyen Safi; 23 Haziran 2016 01:40
24 Ağustos 2010 15:57       Mesaj #17
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI!

Uzay ve Yaşam Olasılığı


NASA 1979 yılında D.Dışı zeki yaşamı araştırmak amacıyla SETİ projesini başlattı. Uzaya radyo sinyalleri göndermek ve sayısız gezegenlerden gelme ihtimalini düşündüğümüz sinyalleri alarak çözme yoluna gitme, Dünya Dışı uygarlıkları tanıma yolunda atılmış olumlu bir adımdır.

“Dünya Dışı Varlıklardan”dan gelmesi olası radyo dalgalarını dinlemek amacıyla kullanılan Dünyanın belli başlı radyo teleskopları şunlardır:
  • The Arecibo İonospheric Observatory, Porto Riko.
  • National Radio Astronomy observatory, Green Bank- West Virginia.
  • Eski Sovyetler Birliği’ndeki sekiz tabaklı radyo teleskop.
  • Kafkaslardaki büyük radyo teleskop.
  • ABD’de SETİ Projesi’nde 1979 yılından itibaren kullanılmaya başlanan çok duyarlı radyo teleskoplar. Bunlardan en büyüğü Arizona’daki radyo teleskoptur.
  • 1995 yılında Avustralya’nın doğusundaki Parkes Kenti’nde, günümüzün en modern uzay haberleşme merkezi oluşturularak “Phoenix Projesi” adı altında çalışmalara başlandı
1977 ile 1990 yılları arasında gök bilimciler çok değişik takım yıldızlardan bazı sinyaller aldılar. Bu sinyaller açıklanamadı ve aralarından hiçbiri de yenilenmedi. Şimdi tarihlerine göre sinyalleri incelemeye çalışalım:

15 Ağustos 1977 Yay Takımyıldızı:

Ohio Eyaleti radyo teleskobunda görevli bir araştırmacı “wow” sesi olarak tanımladığı bir sinyal aldı. Bu sinyal bir daha asla duyulmadı.

10 Ekim 1989 Yay Takımyıldızı:

Harvard META (Megachannel Extra Terrestrial Assay) radyo teleskobundan alınan 40 sinyalden biri kaydedildi.

14 Ağustos 1989 Başak takımyıldızı:
META tarafından bir başka sinyal daha kaydedildi. Dünya Dışı zekanın yayında olduğunu düşündüren türde bir sinyaldi.

16 Ağustos 1989 Balık Takımyıldızı:

Bu kez de META tarafından kaydedilen sinyal belirli aralıklarla tekrarlanıyordu. Kontrol edilme aşamasında kesildi.

15 Kasım 1989 Kasiope Takımyıldızı:
Bu META sinyali bir yıldızdan çok Dünya Dışı varlık tarafından veriliyormuş izlenimini oluşturdu.

9 mayıs 1990 Yılan Taşıyan Takımyıldızı:
Avustralya’da bulunan Parkes radyo teleskobu tarafından kaydedildi. Büyük bir olasılıkla Dünya Dışı zeka tarafından gönderildiği öne sürüldü.

Yukarıda sıralanan bu radyo sinyallerinin ya da hala açıklığa kavuşturulamayan mesajların alınmış olması insanı gerçekten heyecanlandırıyor: Dünya Dışı varlıkların bizlere ulaşabilmek için yayın yaptıkları fikri, araştırmacılar için son derece gerçekçi bir kanıt gibi görünüyor. Yine de hatırlanması gereken nokta bu mesajların çözülememiş olarak kalmalarıdır. Prof. Sagan’ın dediği gibi mesajlar Dünya Dışı zeka için çok basit olabilir. Fakat biz Dünyalılar bu sinyallerin anlamını çözebilmek için belki de yıllar boyunca araştırma yapmak zorunda kalacağız. Dünya Dışı varlıklar için çok kolay olan bu sinyaller bizim için karmaşık ve gizemli olmaktan öteye gitmiyor.

Her durumda, radyo-astronominin uzayı tanıma konusunda dünyaya büyük yardımları olduğunu inkar edemeyiz. Dünyada bulunan en büyük radyo-radar gözlemevi Puerto Rico adasındadır. Cornell Üniversitesi uzmanları tarafından yönetilen Arecibo gözlem çanağının çapı 305 metredir. Radyo-radar gözlem çanağının yansıtıcı yüzeyi, çanak biçimli bir vadiye daha önce yerleştirilmiş bir kürenin bölümünü oluşturur. Uzayın derinliklerinden radyo dalgaları algılar. Aldığı bu radyo dalgalarını çanağın tepesindeki antene aktarır. Anten elektronik bağlantılarla kontrol odasıyla temas halindedir. Alınan sinyal kontrol odasında çözümlenir. Bunun tersine, teleskop bir radar vericisi olarak kullanılırsa, sinyalle beslenen anten çanağa sinyali geçirir, o da uzaya yansıtır. Arecibo gözlemevi uzaydaki uygarlıklardan sinyal elde etmek için kullanıldığı gibi, bir defasında da Dünyadan bir mesajı M13 adı verilen yıldızlar kümesine göndermek için kullanıldı. Böylece yıldızlar arası diyalog kurma isteğimizi D.Dışı varlıklara da anlatmaya çalışmış olduk.

Radyo dalgaları ışık hızıyla giderler. Bu da yıldızlar arası bir yolculuğa çıkan en hızlı uzay aracından 10.000 kez daha büyük bir sürat demektir. Radyo-teleskoplar, dar frekans dalgaları üzerinden öylesine yoğun sinyaller yayarlar ki , çok geniş yıldızlar arası mesafelerde bile alınabilirler.

Arecibo gözlemevi, Samanyolu galaksisinin orta yerinde 15.000 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegende kurulmuş benzer bir gözlemeviyle iletişim kurabilir. Yeter ki, radyo-teleskobumuzu hangi noktaya yönelteceğimiz bilinsin. İleri uygarlıklar haberleşme alanında radyodan daha öte yöntemler geliştirmiş olabilirler. Ne var ki radyo güçlü bir kaynaktır, ucuzdur, hızlı ve basittir. Bizim gibi geri kalmış bir teknolojiye sahip bir uygarlığın, göklerden mesaj alabilmek için radyo teknolojisine başvurmak zorunda kaldığını anlayabilirler.

Kaynak:uzaysitesi
Son düzenleyen Safi; 23 Haziran 2016 01:41
31 Ağustos 2010 14:17       Mesaj #18
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI!

Kaçırılma Dosyası-Mikroçipler


Uzaylılar tarafından kaçırılma olaylarıyla ilgili raporlarda bahsedilen ortak noktalardan biri de, uzay gemilerine alınan kişilerin birtakım fiziksel testlerden geçirildikleri ve vücutlarına ince, uzun iğnelerin enjekte edildiğidir. Bu iğnelerin ucunda, kimi zaman 0.25 cmden daha az bir çapa sahip, ince metalik toplar bulunmaktadır. Vücuda enjekte edilen bu iğneler çıkarıldığında uçlarındaki topların yerinde olmadığı görülmüştür. Kaçırılma deneyimi yaşayan kişiler, “mikroçip” adı verilen bu parçaların burunlarına, kulaklarına, sinir uçlarına ve hatta göz kapaklarına yerleştirildiğini söylemektedirler.

Kaçırılanların bazıları, bu küçük topların, yine benzer bir operasyonla vücutlarından geri çıkarıldığını rapor etmişlerdir.
Uzaylı mikroçiplerinin varlığı, ilk kez 1967 yılında, Betty Andreasson adlı Massachusetts’li kadının uzaylılar tarafından kaçırılmasıyla duyulmuştur. Andreasson, dünya dışı varlıklar tarafından kaçırıldığını ve uzaygemisinde yapılan tıbbi incelemeler sırasında burnunun içine küçük, sivri uçlu bir topun yerleştirildiğini açıklamıştır.

Eylül 1986’da, saygıdeğer bir bilim gazetesi olan Nature’de, İngiltere Oxford Üniversitesi jinekologlarının bir raporu yayınlanmıştır. Raporda, doğum öncesi rutin kromozom testinden geçen bir kadın hastanın jenital sıvısında esrarengiz bir cismin bulunduğu belirtilmektedir. Tanımlanamayan bir maddeden yapılmış olan ve küçük noktalardan oluşan bu cisim, sadece 10 mikron ölçüsünde olup, şimdiye kadar tespit edilebilmiş tüm mikroçiplerden daha küçüktür.

Mikroçiplerin Vücuttan Çıkarılması
Uzaylı mikroçipleri, 1994 yılından beri cerrahi operasyonlar yoluyla vücuttan çıkarılabilmektedir. Ayak parmağı, el, çene, dış kulak gibi organların içinde sinir uçlarında rastlanan bu cisimlerin, sadece top biçiminde olmadığı, pek çok başka biçime de sahip oldukları görülmüştür: üçgen, çubuk, tel, vb...Kimi zaman bu cisimlerin bulunduğu yerler üzerinde yara izlerine rastlanmıştır. Bazı vakalarda çıkarılan bu cisimler bir koza şeklinde olup, içinde fosfor yeşili ışınlar yaymaktadır.

1995 yılının Haziran ayında, California’lı Pediyatrik Tıp Doktoru Roger Leir, bir UFO sempozyumu sırasında, kaçırılma olayları hakkında bir rapor sunan Houston’lu UFO araştırmacısı Derrel Sims’le tanışmıştır. Bir pediyatri (ayak hastalıkları) uzmanı olan Dr. Leir, Sims’in sunuşunda uzaylılar tarafından ayağının içine yabancı bir cisim yerleştirilmiş bir kadından bahsetmesinden oldukça etkilenmiş ve olayı incelemek istemiştir.

Patricia Damly adlı bu kadının ayak röntgenini inceleyen Dr. Leir, ilk bakışta bu cismin ortopedik cerrahide kullanılan paslanmaz çelik materyallerden biri olduğunu düşünmüş, fakat Patricia’nın daha önce herhangi bir ayak ameliyatı geçirmemiş olduğu ortaya çıkmıştır. Kadının ayağında bulunan bu esrarengiz cismin uzaylılar tarafından kaçırılmasıyla ilgili olma ihtimali hem Sims’i hem de Leir’ı oldukça etkilemiş; Dr. Leir, söz konusu hasta California’daki kliniğine getirilirse bu cismi ayağından ücretsiz olarak çıkaracağını duyurmuştur. Sims Leir’a, elinin içinde benzer bir yabancı cisim bulunan Pat Parrinello adlı kadından da bahsetmiş ve ona kadının el röntgenini göndererek fikrini sormuştur.

Dr. Leir’a gönderilen Damly ve Parrinello’nun röntgen filmleri radyologlarca incelenmiş; sonuçta her iki cismin de metalik olduğu, kesinlikle doğal bir kist ya da benzeri bir oluşum olmadıkları anlaşılmıştır. Bu iki kadın, vücutlarındaki yabancı cisimleri çıkartmak üzere Ağustos 1995’te Dr. Leir’in kliniğine gelmişlerdir.

Patricia Damly, Ekim 1969’da, Teksas’da uzaylılar tarafından gemiye alındığını, fakat olayla ilgili çok az şey hatırladığını anlatırken, Pat Parrinello geçen 42 yıl içinde pek çok UFO gözlemi yaptığını belirtmiş ve kaçırılma olayının 1954 yılında, kendisi henüz 6 yaşındayken gerçekleştiğini açıklamıştır. Parrinello, elindeki yumruyu 1971 yılında geçirdiği trafik kazasının ardından çekilen röntgenleri görene kadar fark etmediği söylemiştir.

Damly’nin ayak parmağında bulunan ince, üçgenimsi cisim 1 saatlik bir ameliyat sonunda çıkarılabilmiştir. Domates çekirdeği büyüklüğündeki cismin etrafında oluşan gözle görülebilir ince bir doku, cismi vücutta bulunduğu süre boyunca kaslardan izole etmiştir

Kaynak: Sirius
Son düzenleyen Safi; 23 Haziran 2016 01:42
3 Eylül 2010 17:25       Mesaj #19
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI!

Araştırmalar yetersiz, Bilim kuşkulu UFO´lar ve Bilim


1970 yılında yapılmış bağımsız bir UFO Araştırması ilk kez yayınlandı. Aslında bilim adamlarının katıldığı ve birçok UFO tanıklığından derlenen bilgilerin sergilendiği bir panel 1970 yılında yapılmış, yanısıra da bilimsel çizgide kanıtların inandırıcılığı tartışılmıştı. Panel, Stanford´dan Elektrik Mühendisi Prof. Von R. Eshleman tarafından yönetildi. Ama panelde tartışılan kanıtlar inandırıcı değildi, yani bilinen doğal yasaların dışına çıkılmadığı gibi, dünyadışı yaşamın üzerinde hiç durulmamıştı. Panelle ilgili yayın, Stanford Üniversitesi Fizik Profesörü Peter Sturrock tarafından hazırlandı ve organize edildi. Tüm çalışma, "Society for Scientific Exploration" adlı kuruluş tarafından desteklendi ve aynı kurum çalışmayı "Açıklanamayan Fenomenleri Araştırma" başlığı altında tanımladı. Raporda, 9 fizik bilimcisi yer alıyor ve 8 UFO raporundan yola çıkıyorlardı. Bu raporlar en iyi veya en güçlü kanıtları içeriyorlardı.

Bilimsel araştırmalarda kullanılan UFO raporları veya tanıklıklarının geçmişi 50 yıllıktır ve daima derlenen bilgilerde bilinmeyen fiziksel oluşumlara ya da dünyadışı canlıların varlığına ilişkin yaklaşımlara yer verilmemiştir. Bazı görüşlere göre ise, açıklanabilir bazı gözlemler raporlara özellikle sokulmuş ve bu yöndeki sonuçlandırmalar raporda özellikle; "Dikkatle araştırılmış ve değerlendirilmiş bilgiler, UFO raporlarında öncelikle bilinmeyen veya bilimin tanımadığı fenomenlerle ilgilidir..." cümlesiyle tanımlanmaktadır. Ayrıca da, değerlendirmelerde objektivizme ve karşıt tezlere de yer verildiği eklenmektedir. Ulaşılan sonuçlar, 1968 yılında Colorado Projesi başlığı altında Dr. Edward U. Condon´un ulaştığı sonuçlardan farklıdır. Condon; "UFO´ların olası varlığı, gelecekte daha gelişmiş veya umulduğu gibi çok ilerlemiş bir bilimin danışmanlığı ile de çözülemez. Çünkü bilgiler yetersizdir." diyordu. Benzer bir yaklaşım yine 70´lerin başında American Institute of Aeronautics tarafından Astronautics´ Kuettner Raporu´nda yapıldı; üst düzeyde bilimsel analizlerin objektif anlamda yapılabilmesi için eldeki bilgilerin düzeltilmesi veya islah edilmesinin yanısıra süreklilik ve devamlı araştırma vurgulanıyordu.

Kaynak:Bilinmeyenler Forumu
Son düzenleyen Safi; 23 Haziran 2016 01:43
6 Eylül 2010 14:01       Mesaj #20
nötrino - avatarı
VIP SiNiRLi-RUTİNE AYKIRI!
Değişik yönlerden yaklaşıp farklı bir çıkarıma ulaşmışsınız Hızır A.S'ın yeryüzünde insanlar arasında dolaştığı rivayet edilir Ama bunun doğru olup olmadığını bilmiyorumdur Fakat Allah dostlarının,alimlerin aynı anda birkaç yerde birden bulunabildikleri söylenti değildir tamamen doğrudur(Ama bunu UFO denilen araçlar vasıtasıyla yapmıyorlar bu daha değişik boyutta bir olay) Zati işin içine UFO lar karıştığı için bu canlılara dünya dışı varlıklar deniyordur. **Aslında bu canlıların fiziki görüntülerinin belli kalıplara sokulmuş prototipten oldukça farklı olduğunu düşünüyorumdur** ( Son yapılan araştırmalar dünya dışı canlıların bir mikroorganizma şeklinde olabilecekleri yönünde idi ve yine 2007 yılında bir çiftçinin boğarak öldürdüğü varlık fiziksel olarak ufak tefek insandan farklı, değişik görünüşte bir yaşam formu idi Ayrıca bu canlının üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda bir DNA'sının olduğu ortaya çıkarılmıştır )Açıkcası Fiziki görünümleri ,özellikleri bir yana, Bu sıradışı teknolojiler bir bütün olarak düşünüldüğünde(piramitlerin inşası vsvs gibi) ileri derecede farklı bilgi ve teknolojilere sahip yaşam formlarının var olabileceği yüksek bir olasılık gibi duruyordur
Son düzenleyen Safi; 23 Haziran 2016 01:43



Cevap Yaz
Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç