| | #11 (mesaj-linki) | |
| MNG için Suç DuyurusuYurtsever Cephe Bodrum Sözcüsü Ayhan Karahan, Bodrum’daki turistik tesis çalışmaları sırasında çıkan harfiyatla denizi dolduran, Mehmet Nazif Günal hakkında duyurusunda bulundu YAŞAR ANTER MUĞLA- Güllük Körfezi'ndeki Pina Yarımadası'nda, orman alanından tahsis edilen 85 dönümlük araziye turistik tesis yaparken, koyu ve denizi otel hafriyatı ile dolduran MNG Holding A.Ş.'nin Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Nazif Günal hakkında, Yurtsever Cephe Bodrum Sözcüsü Ayhan Karahan tarafından suç duyurusunda bulunuldu. Karahan, Pina Yarımadası ve Çomça Koyu'nun geri dönülemez biçimde tahrip edildiğini belirtti. Denizdeki harfiyat kalıcı Güllük Körfezi'ndeki Pina Yarımadası ile Çomça Koyu'na iskele, mendirek, restoran ve liman için kaçak dolgu yapan MNG Holding A.Ş.'nin Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Nazif Günal hakkında Bodrum Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. Günal’a ait şantiye binasını temsili mühürleyerek, dolgu alanında çevrecilerle eylem yapan Yurtsever Cephe Bodrum Sözcüsü Ayhan Karahan'ın, cumhuriyet savcılığına verdiği dilekçede, şunları söyledi: “Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan tahsis olarak aldığı 85 dönüm orman arazisinin dışına çıkarak, otel inşaatından çıkan hafriyat ve atıkları Çomça Koyu'na dökmüş, denizi 7 dönümden daha fazla miktarda doldurmuştur. Amaç burayı arsa haline dönüştürüp kendilerine rant sağlamaktır. Tam bir çevre katliamı örneği olan iş, bu kaçak kıyı dolgusu yasal mevzuatın şüpheli şirkete uygulanmaması nedeniyle temizlenememiş, dökülen hafriyat denizde kalıcı hale gelmiştir. Maliye Bakanlığı tarafından hukuka, ilgili tüm mevzuata, kamu yararına, doğal ve tarihi değerlerimize aykırı olarak verilen 1 yıllık ön izin şirketin bu eylemini suç olmaktan çıkaramaz. Tarihi Pina Yarımadası ve Çomça Koyu geri dönülmez bir şekilde yok edilmiştir. İşbu nedenle şüpheli Mehmet Nazif Günal hakkında şikâyetçi olmak gerekmiştir.” Uyarılara kulak asılmadı Karahan, yöre halkı ve çevre örgütlerinin uyarılarına aldırmayan, yaptığı deniz dolgusunun ardından bir de ‘turizme katkı’ plaketiyle ödüllendirilen MNG Holding’in yöneticilerinin en üstten en alta kadar tümünün vurdumduymaz ve hukuk tanımaz olduğunu öne sürerek, “Birilerinin bu şahıslara Türkiye Cumhuriyeti varlıklarının yasalarla korunduğunu mutlaka hatırlatması gerekiyor. Devletin, hukukun gözünün içini baka baka, fütursuzca ormanı yağmalayan, deniz doldurarak eko sistemi bozan ve bir de alay edercesine ‘Birkaç kaşık toprak döktüysek ne olmuş’ diyebilen Günal ve kendisine ait şirketler hakkında tüm cezaların uygulanması, bölgedeki turizm tahsisin iptali için suç duyurusunda bulundum” diye konuştu.(dha) TMMOB Çevre Mühendisleri Odası | |
|
| | #12 (mesaj-linki) | |
| Çevre Koşulları ve Beslenme Genlerimizi Değiştiriyor Çevre Koşulları ve Beslenme Genlerimizi Değiştiriyor ANKARA - Maryland eyaletindeki üniversitede yürütülen ve Amerikan Tıp Vakfı’nın bilimsel yayınında biliminsanları, DNA üzerindeki epigenetik (kalıtsal etkilerden çok dışardan gelen etkilerin sonucu) işaretlerin, kişinin yaşamı boyunca değişiklik gösterdiğini ve değişikliklerin büyüklüğünün aynı aile bireyleri arasında benzer olduğunu belirlediler. ABD’nin Johns Hopkins Üniversitesi’nin araştırmacıları, çevre koşulları ve beslenme gibi faktörlerle yaşam boyunca herkesin gen yapısında çeşitli değişiklikler olduğunu tespit ettiler. Yaşlanmayla kanser gibi hastalıkların ortaya çıkmasını açıklayabilecek bu araştırmayı yürüten Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünden Dr Andrew Feinberg, epigenetiğin modern tıbbın kalbinde olduğunu görmeye başladıklarını belirterek, her hücrede aynı olan DNA zincirinden ayrı olarak, beslenme rejiminin veya çevre faktörlerinin etkisiyle epigenetik değişikliklerin meydana gelebileceğini kaydetti. Biliminsanı, “Epigenetik diyabet, otizm ve kanser gibi hastalıklarda rol oynuyor olabilir” diye konuştu. Çalışmalarında 600 kişinin 1991 ile 2002 ve 2005 arasındaki DNA örneklerini analiz eden araştırmacılar, DNA’daki başlıca epigenetik değişim olan toplam metilasyon değişikliklerini ölçtüler. Bunların yaklaşık üçte birinde 11 yıllık süreç içinde metilasyon değişikliği saptayan araştırmacılar, geri dönüşü olmayan bu epigenetik değişikliklerin, neden bazı ailelerin bazı hastalıklara diğerlerinden fazla yakalandıklarını açıklayabilecek kalıtsal özellikler olabileceğini düşünüyorlar. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası | |
|
| | #13 (mesaj-linki) | |
| TMMOB' dan Nükleere Dava Türkiye'nin yerli ve yenilenebilir kaynakları ile enerji sıkıntısını aşabileceği bilimsel bir gerçekliktir. Eğer dışa bağımlı enerji politikalarından vazgeçilip yerli ve yenilenebilir kaynaklarımıza yatırım yapılırsa enerji ihtiyacının giderileceği bilim adamlarınca kabul edilmektedir. Bu çerçevede Türkiye'nin nükleer santrallara ihtiyacı yokturBurcu CEYHAN TMMOB Basın Danışmanı Nükleer santral kurulumuna ilişkin yasa TBMM'de görüşülürken de "ülke gerçeklerine aykırı" olduğu, gerekçesiyle muhalefet eden Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), bu yasaya dayanılarak çıkarılan "Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun Kapsamında Yapılacak Yarışma ve Sözleşmeye İlişkin Usul ve Esaslar ile Teşvikler Hakkında Yönetmeliğin" yürütmesinin durdurulmasını ve iptalini istedi. Bu yönetmeliğin dayanağını oluşturan 5710 sayılı Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun'un Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi'ne götürülmesi de istendi. Resmi Gazete'de 19 Mart 2008 tarihinde yayımlanan dava konusu yönetmelikte, "nükleer güç santralları için yarışmaya katılacaklarda aranacak şartlar, şirket seçimi, yer tahsisi, lisans bedeli, altyapıya yönelik teşvikler, seçim süreci, yakıt temini, üretim kapasitesi, alınacak enerji miktarı, süresi, enerji birim fiyatının belirlenmesi ile yapılacak yarışma ve sözleşmeye ilişkin usul ve esaslar" hakkında düzenlemelere yer veriliyor. Dava dilekçesinde, yönetmeliğin ve 5710 sayılı Yasa'nın Anayasaya, hukukun genel ilkelerine, uluslararası hukuka ve kamu yararına aykırı düzenlemeler içerdiği belirtilirken, 5710 sayılı yasaya dair bilim çevrelerince yapılan değerlendirmelere ve raporlara atıfta bulunuluyor. İşleyişi, özellikleri, farklı teknolojilerin kullanımı noktasında çeşitlilikler gösteren nükleer santrallara ilişkin düzenlemelerin güvenlik tedbirleri, atık sorunu ve kaza riski gibi nedenlerle çok ciddi çalışma gerektirdiği vurgulanan dilekçede. gerek yasanın hazırlanışı aşamasında gerekse yasa yayımlandıktan sonra konunun uzmanlarının, "pek çok eksikliği ve hatayı barındırması nedeniyle yasayı reddettiğine ve bilimsel raporlarla nedenlerini ortaya kovduklarına" dikkat çekiliyor. Yönetmeliğin bütün olarak iptali istendi Dilekçede dava konusu yönetmeliğin yasanın "Santral Kurulacak Şirketin Belirlenmesi" başlıklı maddesine dayandığı anımsatılırken, yönetmelik yoluyla Bakanlar Kurulu'na bırakılan yetkinin "asli bir düzenleme" özelliği taşıdığı ve yasamaya ait bir yetki olduğunun altı çiziliyor. Anayasaya göre yasama yetkisinin yürütmeye devredilemeyeceğinin belirtildiği dilekçede, yasanın da Anayasaya aykırılık gerekçeleri ayrıntılı olarak anlatılıyor. Anayasaya aykırı bir maddeye dayanılarak çıkarılan yönetmeliğin bir bütün olarak iptali isteniyor. Yönetmeliğin içerikten yoksun olduğu ve kendisine bırakılan alanları da düzenlemekten uzak olduğu savunulan dilekçede, yönetmeliğe ilişkin olarak özetle şu saptamalara yer veriliyor: - Yasada yer almamasına rağmen yönetmelikte idari yardımlar kapsamında Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporuna ilişkin olarak şirkete verilecek yardım düzenlemesi öngörülmüştür. Yasada düzenlenmeyen bir husus yönetmelikle düzenlenmiş olduğu için hukuka aykırıdır. - Yasaya göre nükleer santral yarışmasına katılacaklarda aranacak şartların yönetmelikle düzenlenmesi gerekirken, yönetmelikte bir şarta yer verilip diğer şartlar şartnameye bırakılmıştır. Düzenleme, şartların yönetmelikle belirleneceğine ilişkin kanun hükmünü ihlal ettiği ve yetersiz düzenlediği için iptal edilmelidir. - Yönetmelikte, şirketin eksik üretim yapması durumundaki cezai düzenleme ve fazla üretim durumunda hangi koşullarda alım yapılacağının yönetmelikle şartname ve sözleşmeye bırakılmaktadır. Yönetmelikle düzenlenmesi gereken yaptırımlara ilişkin usul ve esasların şartnameye bırakılmış olması nedeni ile maddenin iptali gerekmektedir. - Yönetmelikle birim satış fiyatları, "yatırım bedeli, sabit işletme bedeli, değişken işletme bedeli ve yakıt bedeli" olmak üzere 4 ayn bileşen ve Ulusal Radyoaktif Atık Hesabı (URAH) ve İşletmeden Çıkarma Hesabı (İÇH) katkı paylarından oluşacak şekilde tanımlanmıştır. Böylece nükleer santrallarda üretilecek elektriğin birim satış fiyatının belirlenmesinde tüketiciye yansıtılacak maliyet kalemlerine URAH ve İÇH katkı payını da eklenerek, son kullanıcıya yansıtılmak istenmektedir. Düzenleme kamu yaranna aykırıdır. Kanunda olmayan muafiyet yönetmelikte -Yönetmelikle yarışma Kamu İhale Kanunu'ndan muaf tutulmak istenmiştir. Bu düzenleme, Kamu İhale Kanunu'na, Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına ilişkin Kanun'a ve hukukun genel ilkelerine aykırıdır. Kanunla getirilmeyen bir istisnanın yönetmelikle Türkiye'nin yerli ve yenilenebilir kaynakları ile enerji sıkıntısını aşabileceği bilimsel bir gerçekliktir. Eğer dışa bağımlı enerji politikalarından vazgeçilip yerli ve yenilenebilir kaynaklarımıza yatırım yapılırsa enerji ihtiyacının giderileceği bilim adamlarınca kabul edilmektedir. Bu çerçevede Türkiye'nin nükleer santrallara ihtiyacı yoktur/ düzenlenmesi hukuka aykırıdır. -Yönetmeliğin "uygun teklifin belirlenmesine ilişkin usul ve esaslar" düzenlemesi yasanın tekrarından öteye geçmemektedir. Yasa tarafından belirlenmesi gereken konu yönetmeliğe ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ölçütlerine bırakılmış, ancak yönetmelikte de "en uygun teklif" kavramı ile muğlak, objektiflikten uzak, keyfi uygulamalara neden olabilecek bir kavram kullanılmıştır. Bu kadar hassas bir konuda yapılan düzenlemelerin somut, belirli, açık ve ayrıntılı olması kamu yararınadır. Buna uygun olmayan maddenin iptali gerekir. - Lisans bedeline ilişkin madde ile yönetmelikle belirlenmesi gereken konu Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) ve TAEK'e bırakılmaktadır. İdare kendi görev ve yetkisini başkaca bir kuruma yönetmelik maddesi ile devretmektedir ki, bu durum hukuka aykırıdır. Ayrıca EPDK'nin bağlı olduğu mevzuat içerisinde nükleer santral yapımı ve işletilmesine yönelik herhangi bir düzenleme bulunmadığı koşullarda bu şirketlere hangi kriterlere göre lisans verileceği belirli değildir. Lisanslandırma, ilgili madde ile belirsizliğe terk edilmiştir ki, bu durum açıkça hukuka aykırıdır. -Yasada yakıt teminine ilişkin düzenlemeler Anayasa'ya aykırı olarak yönetmeliğe bırakılırken, yönetmelikte de yakıt temini, sorumluluk, yaptırım, yakıt denetimi gibi hususların hiçbirisinin düzenlenmediği görülmektedir. - Santralın sökülmesi konusu, yasada düzenlenmeyerek yönetmeliğe bırakılmış, yönetmelikte de hiçbir koşul getirilmeden, hiçbir kriter belirlenmeden sorumluluk şirkete aittir denilerek geçiştirilmiştir. Kuruluşu problemli olan nükleer santralların sökümü çok daha problemlidir. Bir santralın sökümü yıllar almaktadır. Dünya ortalaması olarak bir santralın söküm maliyeti en az 3 milyar dolardır. Ayrıca söküm esnasında ortaya çıkacak çevresel problemler, sızıntı vb. sorunlar ise çok ciddidir. Nükleer santralların kurulmasından daha maliyetli ve riskli olan bu sürece dair düzenleme getirilmemesi kamu yararına aykırıdır. Anayasaya aykırılık gerekçeleri Dilekçede, 5710 sayılı nükleer santral kurulumuna ilişkin yasanın Anayasaya aykırılığı iddiasının gerekçeleri de özetle şöyle sıralanıyor: Nükleer santrala ihtiyaç yok: Sosyal hukuk devleti ilkesi gereği, doğarım bir parçası olan insanın geleceği için yapılan düzenlemeler, insanın doğal yaşam alanının gelişimi, bakımı ve korunmasını sağlayacak kuralları içermeli ve bu düzenlemeler temel olarak sürdürebilirlik ilkesi çerçevesinde yapılmalıdır. Türkiye'nin yerli ve yenilenebilir kaynaklan ile enerji sıkıntısını aşabileceği bilimsel bir gerçekliktir. Eğer dışa bağımlı enerji politikalarından vazgeçilip yerli ve yenilenebilir kaynaklarımıza yatırım yapılırsa enerji ihtiyacının giderileceği bilim adamlarınca kabul edilmektedir. Bu çerçevede Türkiye'nin nükleer santrallara ihtiyacı yoktur. Kamu yararı yok: Nükleer santralların işletilmesi, sökülmesi ve atıklarının ortadan kaldırılması gibi tüm süreçlerde ortaya çıkan riskler; doğayı, insan sağlığım ve yaşamım ciddi boyutlarda tehdit ederken, nükleer santralların kurulması hakkında kanunun çıkarılması ve bu santralların kurulmasında kamu yaran bulunmamaktadır. Yasarım amaç maddesi, Anayasanın Cumhuriyetin nitelikleri ile Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğünü düzenleyen maddelerine aykırıdır. Şirket tanımı belirsiz: Yasadaki şirket tamım, hukukun tanımladığı açıklık ve belirlilikten uzaktır. Bu tarımı, hem Anayasaya hem de yasada yer verilen hükümlere aykırıdır. Tanımlamada, "nükleer santral kurmak, nükleer kökenli enerji üretmek ve nükleer kökenli elektrik enerjisi satmak" aynı şirketin vazgeçilmez üç unsuru olarak belirtilmektedir. Oysaki bu koşullar, kanunun diğer maddeleri ile çelişmektedir. Yasarım diğer maddelerindeki şirket tanımında tüm bu koşullar birlikte aranmamaktadır. Ayrıca tanımdan ve yasanın diğer maddelerinden özel hukuk hükümlerine tabi, serbest piyasa kanunları çerçevesinde başvuru yapanlar anlaşılmaktadır. Böylesi önemli ve hassas bir işletmenin, tanımlandığı üzere "şirket"e yani sadece kar amacı güden serbest piyasa hükümlerine tabii bir yapıya bırakılmasında da kamu yaran bulunmamaktadır. Yasama yetkisi devredilemez: Yasanın "Santral Kuracak Şirketlerin Belirlenmesi" başlığını taşıyan maddesinin hiçbir fıkrasında somut, bilimsel kriterler getirilmemektedir. Kanun koyucu tüm kriterleri, TAEK'in sonradan yayımlayacağı ölçütlere, Bakanlık tarafından yayınlanacak yönetmelik ve şartnameye bırakmıştır. Oysa kanunun hazırlanış amacı bu ölçütleri belirlemektir. "En uygun santral teklifini verene" şeklinde soyut, objektiflikten uzak ifadeler içermektedir. Yasamanın nükleer santrallar konusunda yönetmeliğe ve TAEK'e bıraktığı düzenlemeler asli nitelikte düzenlemeler olup, bu yetki sadece yasamaya aittir ve devredilemez. Düzenleme, Anayasanın yasama yetkisi ve egemenlik başlıklı maddelerine aykırıdır. Şirket seçimi sübjektif: Yine aynı maddede nükleer santralı kuracak ve işletecek şirketin seçilmesi süreci "yarışma" olarak adlandırılmaktadır. İlgili düzenleme sübjektif ve belirlilikten uzaktır. Konu ayrıntıları yönetmeliğe bırakılmıştır*. Yasaya belirsizlik hakim: Yasada "TETAŞ ile sözleşme yapmayı talep etmeyen şirketler" ifadesi geçmektedir. Bu ifade üe ne kastedildiği açık olmadığı gibi, nasıl bir yasal süreç yaşanacağı da belirli değildir. TETAŞ ile sözleşme yapılmayacak ise kurulan santraldan elde edilecek enerjinin ülkemizde kalıp kalmayacağı konusu belirsizleşmektedir. İlgili madde kamu kaynaklan kullanılarak ve tüm risk alınarak böylesi bir sonucun doğmasını engelleyecek belirliliği ve açıklığı taşımak zorundadır. Yasada "radyoaktiviteden arındırma, sökülen parçaların geçici depolanması, son depolama" gibi söküm sonrası faaliyetlerden kimin sorumlu olduğu belirli değildir. Aynı belirsizlik henüz oluşmamış olan URAH ve IÇH'yi kimlerin oluşturacağı konusunda da mevcuttur. Aynca nükleer santralın gerek inşası, gerekse nükleer parçalan açısından kalite temini ve kontrolü ise hiç düzenlenmemiştir. Şirketlerin bu yasa ve diğer mevzuatın gerektirdiği her türlü izin, ruhsat ve lisansı almakla yükümlü olduğu belirtilmektedir. Yasada, sürekli olarak şirketlere verilecek teşviklerden bahsedilmekte, ancak şirketlerin uyması gereken kurallara hiç değinilmemekte, kurumların yetki ve sorumlulukları belirsizliğe terk edilmektedir. Özelleştirme itirazı: Nükleer santral kurulumuna ilişkin olarak özel sektörün kamu şirketiyle ortaklığına yönelik düzenlemenin yer aldığı "Kamu iştiraki ve yatırımı" başlıklı madde, ^SSS^S^ maddelerine aykırıdır/ 'Nükleer santralların işletilmesi, sökülmesi ve atıklarının ortadan kaldırılması gibi tüm süreçlerde ortaya çıkan riskler; doğayı, insan sağlığını ve yaşamını ciddi boyutlarda tehdit ederken, nükleer santralların kurulması hakkında kanunun çıkarılması ve bu santralların kurulmasında kamu yararı bulunmamaktadır. Yasanın amaç maddesi, Anayasanın Cumhuriyetin nitelikleri ile Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğünü düzenleyen 47. maddesine ve "Kamu İktisadi Teşebbüslerinin Denetimi" başlıklı 165. maddesine aykırıdır. Yasarım ilk halinde 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilen maddelerinden birisi de ilgili maddedir. Ancak veto gerekçeleri ve Anayasaya aykırılık durumu giderilmeden, madde içeriği ve yaklaşımı değiştirilmeden aynı biçimde tekrar çıkarılmıştır. Yasa uluslararası sözleşmelere aykırı: Türkiye'nin taraf olduğu Nükleer Güvenlik Sözleşmesi ile ilgili taraf ülkelerin yükümlülükleri genel olarak Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu dokümanlarında belirtilen güvenlik prensiplerine dayanmaktadır. Bu yükümlülükler nükleer tesislerin tasannu, inşası, işletilmesi, insan gücü ve finansal kaynaklar, güvenliğin değerlendirilmesi ve doğrulanması, kalite temini ve kontrolü ile yasal ve düzenleyici çerçeve konularım kapsamaktadır. Her akit taraf, bu sözleşme altındaki yükümlülükleri yerine getirmek için gerekli tüm yasal, düzenleyici, idari ve diğer tedbirleri alacağını taahhüt etmiştir. Kanun ve yönetmeliklerle düzenlenmesi gereken ancak dava konusu kanun ve yönetmelikte düzenlenmeyerek, kanunun yönetmeliğe, yönetmeliğin şartnameye, şartnamenin şirketle imzalanacak sözleşmeye bıraktığı hususlar da dahil olmak üzere, mevzuatımızın hiçbir maddesinde bu önemli konulara değinilmemiştir. Nükleer santral kurulması ve işletilmesine yönelik çıkartılmış olan yasada hiçbir güvenlik önlemine yer verilmezken, Paris Sözleşmesi hükümleri uygulanacağının belirtmesinin hiçbir anlam ve önemi bulunmamaktadır. Bir kaza sonucunda üçüncü kişilerin zararlarının tazminine yönelik olarak, ülkemizin kendi iç hukukunda özel hükümlere yer verilmesi gerekirken, ülke vatandaşlarının ulaşması ve anlaması güç bir uluslararası sözleşmeye atıfta bulunulması, mevcut iktidarın nükleer duyarsızlığını sergilemektedir. ¦ TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Kyoto Protokolü Haziran ayının ilk günlerinde, Bakanlar Kurulu'nca Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne taraf olmasının benimsenmesi sonucu, Kyoto Protokolü tüm ağırlığı ile ülkemizin gündemine düşmüştür. Kyoto Protokolü hakkında çok konuşulmasına karşılık, bilgi kirliliği/yetersizliği, yanlış ve eksik bilgilendirme söz konusudur. Önümüzdeki aylarda, bu konu, çok daha fazla konuşulacak, kamuoyunu ve ilgili sektörleri çok meşgul edecektir. Özellikle, enerji alanındaki faaliyetler, elektrik, sanayi, ulaşım, vb. enerji üreten/tüketen sektörler önemli ölçüde etkileneceklerdir. Kyoto Protokolü, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) kapsamında hazırlanmış ve 1997 yılında imzaya açılmıştır. BMİDÇS'yi temel alan protokol sayısal hedefler ve önemli yaptırımlar getirmektedir. Protokolün ilk uygulama dönemi 2008-2012 yıllarını kapsamaktadır. Kyoto Protokolü de, BMİDÇS'de olduğu gibi, ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre farklı yükümlülükler getirmektedir. Bu kapsamda, sözleşmede gelişmiş ülkelerin yer aldığı EK-I üstesinde bulunan ülkeler Kyoto Protokolü'nde Ek-B'de yer almaktadır. Ek-B ülkelerinin en önemli yükümlülüğü ise küresel ısınmaya neden olan sera gazlarının ilk uygulama döneminde, 1990 yılı seviyelerinin en az yüzde 5 altına indirilmesidir. Protokol ayrıca sera gazlarının azaltılması için "emisyon ticareti", "ortak yürütme" ve "temiz kalkınma mekanizması" olmak üzere esneklik mekanizmaları da getirmektedir. İklim değişikliğine karşı tedbirlerin alınması ve sera gazlarının azaltılması için önemli yükümlülükleri ve yaptırımları olan, karmaşık mekanizmaları içeren ve hemen hemen tüm sektörleri ilgilendiren Kyoto Protokolü basit bir çevre anlaşması değildir. Bu nedenle, protokol, Türkiye'nin pozisyonu, sektörlerin durumu, yükümlülükler, zamanlama vb. hususlar başta olmak üzere, çok yönlü bir şekilde irdelenmelidir. Türkiye'nin protokol karşısındaki konumu Kyoto Protokolü'nün tam anlamıyla tartışılabilmesi için BMİDÇS ile başlayan süreçte Türkiye'nin durumuna kısaca bir göz atmakta yarar vardır. BMİDÇS ülkelerin gelişmişlik düzeylerini ve "ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar" ilkesini benimseyerek farklı ülke grupları için farklı yükümlülükler getiren bir sözleşmedir. Sözleşmenin Ek-I ve Ek-Ü'de yer alan ülkeler gelişmiş ülkeler, ekler dışında kalanlar ise gelişmekte olan ülkelerdir. Türkiye, Ekonomik işbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri ile birlikte, gelişmişlik düzeyi ile bağdaşmayacak şekilde, Ek I ve Ek-II listelerinde yer almış, bu nedenle de sözleşmeye imza atmamıştır. Ancak, Ek-Ü'den çıkarılması sonucunda, 2004 yılında Ek-I ülkesi olarak sözleşmeye taraf olmuştur. Kyoto Protokolü, Türkiye'nin BMİDÇS eklerinden çıkma savaşımı sırasında imzaya açılmıştır. Türkiye, BMİDÇS karşısındaki durumunu çözümleyemediği bu süreç içinde, haklı olarak, Kyoto Protokolü'ne im değişikliğine karşı tedbirlerin alınması ve sera gazlarının azaltılması için önemli yükümlülükleri ve yaptırımları olan, karmaşık mekanizmaları içeren ve hemen hemen tüm sektörleri ilgilendiren Kyoto Protokolü basit bir çevre anlaşması değildir. Bu nedenle, protokol, Türkiye'nin pozisyonu, sektörlerin durumu, yükümlülükler, zamanlama vb. hususlar başta olmak üzere, çok yönlü bir şekilde irdelenmelidir. de uzak durmuştur. Bu durum, protokolün sayısal emisyon indirim taahhütleri olan Ek-B ülkeleri arasında Türkiye'nin yer almamasına neden olmuştur. Ancak Türkiye'yi özel bir konuma getiren bu durum, protokolün 2008-2012 arasındaki birinci uygulama dönemi için geçerlidir. Türkiye şimdi taraf olsa, bu dönemde herhangi bir sayısal hedefi veya ağır bir yükümlülüğü olmayacaktır. Ancak önemli olan bir nokta vardır; 2012 sonrası yükümlülüklerin, hedeflerin, ülke sınıflandırmalarının henüz belirsiz olduğu, 2009 yılında şekilleneceği ve dolayısıyla ikinci dönemde Türkiye'nin de durumunun ve yükümlülüklerinin şimdilik belirsiz olacağı unutulmamalıdır. Kyoto'ya taraf olma konusunda bir eğilimin oluştuğu bugünlerde, ikinci döneminin şekillenmesinde söz sahibi olmak ve sürece aktif olarak katılmak için Kyoto'ya taraf olmanın daha uygun olduğu dile getirilmektedir. Ancak önümüzde sisli-puslu bir 2012 sonrası bulunmaktadır ve karşımıza nelerin çıkabileceği bilinmemektedir. Dolayısıyla müzakerelerdeki basan Türkiye'nin kendi çıkarlarını ne kadar savunabileceğine, kendini ne kadar ifade edebileceğine ve taleplerinin diğer taraf ülkelerce ne kadar kabul göreceğine bağlıdır. Soru işaretleri Kyoto Protokolü ve 2012 sonrasında Türkiye'nin durumuna yönelik olarak kafalarda bazı soru işaretleri belirmektedir. Hemen akla geliveren bazı sorular aşağıda yer almaktadır: - Türkiye'nin, belirsizlikler içeren 2012 sonrası için nasıl bir pozisyon alacağı ve görüşmelerde nasıl bir strateji izleyeceği belirlendi mi? - Türkiye'nin "özel koşullan" belirlendi mi? - Türkiye'nin BMİDÇS kapsamında Ek-I ülkesi olmasından dolayı, 2012 sonrasında protokolde de gelişmiş ülke kabul edilmesi olasılığı dikkate almıyor mu? -Yükümlülüklerin yerine getirilememesi durumunda yaptırımların ve yüklü cezaların söz konusu olacağı ne kadar dikkate almıyor? - Başta enerji sektörü olmak üzere, ilgili sektörler Kyoto Protokolü'ne hazır mı? - Sektörlerde emisyon azaltılması için gerekli maliyetler belirlendi mi? - İlgili sektörlerde uygulanabilecek politika ve stratejiler belirlendi mi? - Olası herhangi bir sayısal indirime zorlanması durumunda, kabul edilebilir, yerine getirilebilir bir hedef belirlendi mi? - Protokolün mekanizmalarının uygulanmasına yönelik detaylar hakkında yeterli bilgi birikimi var mı? - Yeterli bilgi birikimine ve kapasiteye sahip, konusunda uzmanlaşmış ve güçlü müzakere heyeti/heyetleri kısa sürede oluşturulabilecek mi? Tüm bu soru işaretlerinin yanı sıra Türkiye'nin sera gazlarının artmasına ne kadar katkıda bulunduğu da düşünülmelidir. Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan 2004 verilerine göre, sera gazlarının artışında yüzde 72'lik bir artışla Türkiye'nin birinci sırada yer aldığı çok konuşuldu, medyada yer aldı. Ancak Türkiye'nin 2004 yılı karbondioksit emisyon miktarlarına bakıldığında, dünya toplamının yüzde 0.79'unu, OECD ülkeleri toplamının ise yüzde 1.62'sini oluşturduğu görülmektedir. Yani dünya toplamı ve OECD toplamı dikkate alındığında Türkiye'nin atmosfere verdiği emisyon çok küçük miktarda kalmaktadır. Yani Türkiye'nin hiç emisyonu olmasa bile dünya emisyonlarında sadece yüzde 1 dahi olmayan bir azalma sağlayabilecektir. Tek başına Çin bile dünyanın yaklaşık yüzde 18'i kadar sera gazı emisyonuna sahiptir ve gelişmekte olan ülke olduğu için de emisyon azaltma yükümlülüğü bulunmamaktadır. Kyoto, 2012 sonrası ve enerji Kyoto Protokolü açısından çok iyi irdelenmesi gereken sektörlerden başta geleni enerji sektörüdür. Türkiye sosyoekonomik kalkınma ve sanayileşme sürecinde bir ülke olup, enerjiye olan talep hızla artmaktadır. Diğer gelişmekte olan ülkelerde de olduğu gibi, birinci öncelik enerji arzının sağlanmasıdır. Dolayısıyla ülkemizin enerji politikaları sera gazlarının azaltılmasına katkı sağlayabilecek şekilde, bazı prensipler (enerji verimliliğinin artırılması, verimli ve gelişmiş enerji teknolojilerinin uygulanmasına ağırlık verilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının artırılması, vb.) içermesine karşılık, doğrudan iklim değişikliğine yönelik herhangi bir politika ve strateji bulunmamaktadır. Bu nedenle enerji politikalarında köklü değişiklikler yapılması, strateji, plan ve programların hazırlanması gerekmektedir. Ancak enerji politikalarında yapılacak köklü değişikliklerin maliyeti çok yüksek olacaktır. Aynca enerji yatırımlarının uzun bir sürede gerçekleştirilebildiği dikkate alındığında politika değişikliklerinin sera gazlan emisyonlarının azaltılmasına yansıması da uzun bir zaman alacaktır. Aynca alınması gereken önlemlerin maliyetleri de düşünülmelidir. Aslında Türkiye için en az maliyetle en fazla emisyon azaltan çözüm enerji verimliliğinin artırılmasıdır. Özellikle talep tarafında sağlanabilecek verimlilik, aynı zamanda kazan-kazan çözüm olmaktadır. Arz sıkıntısı ve emisyon indirim açmazı Protokol kapsamında 1990 yılını baz alan herhangi bir sayısal emisyon indirim taahhütü enerji sektörünü önemli ölçüde etkileyecektir. 1990 yılından günümüze kadar Türkiye'nin toplam sera gazı emisyonlarının yüzde 70'den fazla arttığı düşünüldüğünde böyle bir emisyon indirim hedefinin yerine getirilmesinin ne kadar mümkün Kyoto Protokolü açısından çok iyi irdelenmesi gereken sektörlerden başta geleni enerji sektörüdür. Türkiye sosyo-ekonomik kalkınma ve sanayileşme sürecinde bir ülke olup, enerjiye olan talep hızla artmaktadır. Diğer gelişmekte olan ülkelerde de olduğu gibi, birinci öncelik enerji arzının sağlanmasıdır. Dolayısıyla ülkemizin enerji politikaları sera gazlarının azaltılmasına katkı sağlayabilecek şekilde, doğrudan iklim değişikliğine yönelik herhangi bir politika ve strateji bulunmamaktadır. olabileceğini tahmin etmek hiç de zor değildir. Aynca yükümlülüklerin yerine getirilememesi durumunda finansal yaptırımlarla karşı karşıya kalınacaktır. Bu nedenle, mümkün olduğu kadar sayısal hedef içeren bir yükümlülük almaktan kaçınılmalıdır. Sayısal hedef belirlenmek durumunda kalınsa bile bazı göstergelere (kişi başına düşen emisyon miktarının azaltılması, enerji yoğunluğunun azaltılması, v.b.) dayanan ve enerji arzım riske sokmayan bazı hedeflerin belirlenmesi daha uygun olabilecektir. Günümüzde elektrik enerjisi sektörü alarm vermeye başlamıştır. Elektrik enerjisinde üretimin talebi karşılamakta zorlanmaya başladığı, 2009 yılından itibaren arz güvenirliğinin riske gireceği ve daha sonra da dar boğazın yaşanmaya başlayacağı, durumun daha da kötüleşerek gelecekteki yularda da devam edeceği dile getirilmektedir. Üretim-tüketim dengesinin negatif yönde bozulmasının kısa süreli bir sıkıntı olmayacağı TEAŞ tarafından yapılan Elektrik Üretim Planlaması çalışmasında da açıkça görülmektedir. Kyoto Protokolü'ne taraf olunması ve bazı emisyon indirim taahhütlerinin altına girilmesi durumunda, enerji arzı sıkıntısı yaşanırken elektrik sektöründe bu taahhütlere nasıl uyutabileceği bir soru işaretidir. Diğer taraftan, elektrik sektöründe yaşanacak olan dar boğaz sanayi sektörünü de etkileyebilecektir. İklim değişikliğinin etkisi Aynca elektrik sektörü iklim değişikliğinden etkilenebilecek bir sektördür. Özellikle küresel ısınmadan kaynaklanabilecek yağışlarda azalma, kuraklık ve buharlaşma hidrolik kaynaklarda azalmaya neden olabilecektir. Böylece, karbondioksit emisyonu vermeyen hidrolik kaynakların kullanımı azalabilecek ve termik üretime ağırlık verilmek durumunda kalınabilecektir. Elektrik üretiminde linyit, kömür, doğal gaz gibi fosil yakıtlarının ne kadar önemli olduğu da unutulmamalıdır. TEAŞ tarafından inşaatı başlamış olan ve Temmuz 2004 tarihinde lisans almış olan üretim tesisleri dikkate alınarak hazırlanan elektrik üretim planlamasına göre; 2020 yılında kurulu gücün ilave kapasite ile 96 bin 348 megavata ulaşacağı tahmin edilmektedir. Bu ilave kapasitede 4 bin 500 megavatlık nükleer, 3 bin megavat civarında rüzgar + jeotermal öngörülmektedir. Ancak doğal gaz ağırlıklı olmak üzere, termik kurulu güçte de önemli ölçüde artış olacaktır. Bu planlamaya göre önümüzdeki yıllarda karbondioksit emisyonlarında artış olacağı açıkça görülmektedir. Karbondioksit emisyonlarının azaltılmasında hemen akla gelen, başta rüzgar enerjisi olmak üzere, yemlenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasıdır. Ancak kapımızda olan enerji açığının rüzgar enerjisi ile kapatılması teknik açıdan mümkün olamayacaktır. Aynca rüzgar enerjisinde elektrik üretim maliyeti yüksektir. Nükleer enerji de yalan bir gelecekte üretim sistemine dahil edilecektir. Ancak nükleer enerjinin de maliyetinin çok yüksek olduğu unutulmamalıdır. Diğer taraftan gelişmiş ve verimliliği yüksek teknolojilerin uygulanması fosil yakıt kullanımında emisyonlan azaltan bir çözüm olabilecektir. Ancak bu teknolojilerin maliyetlerinin yüksek olduğu ve bu maliyetlerin elektrik fiyatlarına yansıtılacağı unutulmamalıdır. Kyoto Protokolü'nde yer alan esneklik mekanizmalan büyük bir olasılıkla 2012 sonrasında da devam edecektir. Bu durumda, karbondioksit emisyonlarının azaltılmasında emisyon ticareti yapmak ilk bakışta bir çözüm gibi görünebilecektir. Ancak bu mekanizmalarda taahhüt edilen emisyon miktarlarının sağlanamaması durumunda, emisyon değerinin çok üstünde parasal cezaların ödenmesi söz konusu olacaktır. Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne taraf olması konusunda karar verilirken çok yönlü düşünmekte yarar vardır. Özellikle 2012 sonrasının çok belirsiz olduğu dikkate alınmalıdır. Müzakerelerde yer almak ilk bakışta yarar sağlayacak gibi görünmekle birlikte, görüşmeler için çok hazırlıklı olmak gerekmektedir. Aynca ülke çıkarlarının çok iyi savunulması gerekir. Gelişmiş ülkelerin bile, protokole taraf olma konusunda nasıl çekinceli davrandıklan ve dolayısıyla ancak 8 yıl sonra yürürlüğe girebildiği, hala kendi çıkarlarını nasıl kıyasıya savunduklan unutulmamalıdır. Ülkenin "özel koşulları" bir an önce belirlenmeli, artılar/eksiler çok iyi değerlendirilmeli ve ülke çıkarları doğrultusunda bir karara varılmalıdır. Aksi taktirde gelecekte, bazı hataların veya yanlış/eksik değerlendirmelerin faturası ağır olabilecektir. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası CHP Muğla Milletvekili Fevzi Topuz, TBMM Başkanlığı’na orman yangınlarının araştırılması için verdiği önergenin TBMM Gündemi’nin 14. sırasında beklediğini, dolayısıyla bu yıl görüşülmesinin mümkün olamayacağını belirtti. Topuz, orman yangınları konusunun ihmal edilemeyecek kadar yaşamsal bir konu olduğunu vurgulayarak, Meclis’te bir an önce ele alınması için TBMM Başkanı Köksal Toptan’a dilekçe verdi. Milletvekili Topuz dilekçesinde, “22. dönemde, orman yangınlarının araştırılması konusunda TBMM’ne verilen araştırma önergesi Danışma Kurulu’nda ele alınamadı. Geçtiğimiz dönemde, böylesi yaşamsal bir konunun TBMM’de ele alınamamış olması, beni, orman yangınların araştırılması konusunun bu yıl da ele alınmayacağı ve görüşülemeyeceği kaygısına itiyor” ifadesine yer verdi. Dilekçesinde havaların ısınmasıyla birlikte ormanlarda meydana gelen yangınların şimdiden 100’lerce hektar ormanın kaybedilmesine neden olduğunu ifade eden Topuz, şunları kaydetti: “Yangınlar, yaban hayatının ve biyoçeşitliliğin yok olmasına ve yüzlerce yurttaşın yaşamını yitirmesine neden oluyor. Muğla- Milas, İzmir -Bornova- Menemen, Antalya Kemer- Göynük- Manavgat, Zonguldak -Kozlu ve Çanakkale-Gelibolu’da meydana gelen orman yangınları ulusumuzu yasa boğdu.” Ormanı sadece yetiştirmenin değil, aynı zamanda çeşitli tehlikelere karşı korumanın da devletin görevi olduğunu vurgulayan Topuz, “Yangınlarla kaybedilen bu ülkenin ulusal değerleri ve geleceğidir” dedi. ÖZLEM ZORCAN ANKARA TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Samsun’un Çarşamba İlçesi Durusu Köyü’ne kurulmak istenen doğalgaz dönüşümlü termik santrala karşı çıkan köylüler, toplantılar düzenlemeye devam ediyor. Doğalgaz ya da kömür ile çalışan termik santral istemediklerini kaydeden köylüler, Durusu haricinde Çarşamba Ovası’nı tehlikeye sokacak tüm santral girişimlerine karşı olduklarını söyledi. SANTRALA KARŞI ON BİN İMZA Geçtiğimiz günlerde Durusu Köyü’nde yapılan toplantıda konuşan Çarşamba Muhtarlar Derneği Başkanı Veysel Oduncu, Durusu’ya kurulması düşünülen santralın tüm Samsun’u etkileyeceğini kaydetti. Oduncu, “Daha önce 146 muhtar ve 10 bin vatandaşımızın imzasıyla termik santral istemediğimizi bildirdik. ‘Temiz bir toplum, tarım ovası istiyoruz’ dedik. Milletvekilleriyle bu konuyu görüştük. Onlar da, ‘Eğer zararı varsa biz izin vermeyiz’ dediler. Biz vekillerimize inandık geldik” dedi. KÖYLÜLER EYLEM KARARI ALDI Oduncu’nun milletvekilleriyle görüştüklerini söylemeleri üzerine bazı köylüler tepki göstererek, “Neden vekillerden bir tanesi buraya gelip de bize bilgi vermiyor? Onları biz seçmedik mi?”dedi. Çarşamba Ovası’nın tüm Türkiye’ye bakacak kapasitede olduğunu kaydeden köylülerden bazıları ise, “Enerji Bakanı madem ki istiyor gitsin bunları kendi memleketine kursun. Çarşamba Ovası tüm ülkeye bakıyor” diye tepki gösterdi. Tartışmaların ardından bir dizi eylem kararı alan köylüler, önümüzdeki günlerde Çarşamba Meydanı’nda bir buluşma yapmayı kararlaştırdı. Köylüler, gazetelere ilan vererek ve duyurular yaparak Çarşamba Meydanı’na vekilleri çağıracaklarını, gelenlere dertlerini anlatacakları gelmeyenlere ise tepkilerini gösterecekleri bir eyleme imza atacaklarını kaydetti. DERNEK KURDULAR Ayrıca, Durusu Köyü köylüleri ve çevrede bulunan diğer köylerde yaşayanlar termik santral yapma girişimlerinin ardından kendilerini daha iyi ifade etmek ve örgütlü bir konumda olmak için “Çarşamba Ovası’nı ve Tabiatı Koruma Derneği” adı altında bir dernek kurdu. Köylüler arasında üye çalışmalarının başladığı derneğin, Çarşamba’da yapılacak olan eyleme de önemli ölçüde katkı sunmak için çalışmalara başladığı bildirildi. *** Santralcıya tarla yok Çarşamba Durusu İçme Suyu Birliği’ne bağlı 28 köyün sakinleri, bölgeye kurulması düşünülen 3 termik santrala arazi satmama kararı aldı. Arazilerin mevcut değerlerinin üserinde para tekliflerinin olduğunu kaydeden köylüler, termik santrala karşı olduklarını ve topraklarını sağlıklı bir çevrede yaşamak için hiçbir şekilde satmayı düşünmediklerini dile getirdi. MİRAÇ ÖZTÜRK SAMSUN TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Susuzluk Nedeniyle Satılık Köy İçme suyu sıkıntısı çeken Bingöl'lü köylüler "suyun olmadığı yerde yaşam olmaz" diyerek köylerini satışa çıkardılar Bingöl'de 2003 yılında meydana gelen deprem sonrası yapılan tek katlı konutlara yerleşen Sarıçiçek köylüleri dört yıldır su sıkıntısı yaşıyor. Yetkililerin yıllardır kendileri ile ilgilenmediklerini belirten köy halkı sonunda köyün girişine "Susuzluk nedeniyle satılık köy" tabelası astı. 360 hane ve 2 bin nüfuslu köyde içmek için bile su bulamadıklarını ifade eden köy muhtarı Ahmet Arslan, başvurdukları tüm birimlerin "Sorununuz en kısa sürede çözüme kavuşturulacak" söylemlerine rağmen üç yıldır bir çözüm bulunamadığını kaydetti. İlgililerin duyarsızlıklarına tepki olarak köy girişine "Susuzluk nedeniyle satılık köy" tabelası astıklarını söyleyen Aslan, "Suyun olmadığı yerde yaşam olmaz. Suyun olmadığı yerde temizlik olmaz. Temizlik olmayınca da hastalıklar baş gösterir. İçme suyunu zor bulduğumuz köyde, temizlik için dere suyunu kullanmak zorunda kalıyoruz. Bu da ister istemez hastalıklara sebebiyet vermektedir" dedi. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Başbakan’ın isteğiyle TCK’ya giren, kamu arazisini işgal edene 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası verilmesine ilişkin düzenlemede ‘kamu’ tanımı çıkarıldı, arazi işgali de şikâyete bağlı suç oldu AKP, CHP ve MHP’nin Antalya milletvekillerinin ‘sahile şezlong koyan otelcileri hapis cezasından kurtarmak için’ verdiği yasa teklifiyle, AKP Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak’ın farklı yasalarda değişiklik öngören teklifi Adalet Komisyonu’nda birleştirilerek görüşüldü. TCK’nın 184. maddesinde yer alan, iskân ruhsatı alınmamış binalara elektrik ve su bağlatan belediye başkanlarına 5 yıla kadar hapis cezası verilmesine ilişkin hükmün kaldırılması teklifi, ‘kaçak yapılaşmayı artırır’ uyarıları üzerine geri çekildi. Komisyonda, TCK’nın 154. maddesinde yer alan kamu arazilerini işgal edenlerin cezalandırılmasına ilişkin hükmün değiştirilmesi ve Kadastro Yasası’nın 12. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan, ‘10 yıllık hak düşürücü sürenin’ kamu için de geçerli olmasına ilişkin maddeler tartışma yarattı. Turizmci bırakır gider Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, otelciler hakkında sahile şezlong koydukları gerekçesiyle yüzlerce dava açıldığını belirterek, “Otelciler işi bırakır gider, turizm bundan olumsuz etkilenir” dedi. Şahin, Kadastro Yasası’ndaki değişikliği savunurken de, babasından dedesinden tapu kalan vatandaşa devletin 80 yıl sonra dava açıp araziyi geri istediğini, kamu için de zaman aşımı süresinin 10 yıl olması gerektiğini bildirdi. Bedelsiz 2B MHP Ordu Milletvekili Rıdvan Yalçın ise, teklifin ‘bedelsiz 2B anlamına’ geldiğini belirterek, meralar, ormanlık alanlar ve kıyıların heba edilmesine göz yumulmamasını, ayaküstü bir teklifle bir yağmaya izin verilmemesi istedi. Yalçın, TCK’yı hazırlayanlardan Prof. Dr. Adem Sözüer’in kendisini arayarak, “Gece uyuyamadım. Bu yasaya izin vermeyin” dediğini söyledi. CHP Antalya Milletvekili Osman Kaptan da, hem turizmcinin, hem de Kepez’de 50 yıl sonra arazileri geri istenen vatandaşların sorunlarının çözülmesi için teklife imza attığını, ancak tüm Türkiye’de farklı sonuçlar yaratacak bir düzenlemeye de karşı olduğunu söyledi. MHP Kırşehir Milletvekili Metin Çobanoğlu, milletvekillerinin teklifteki imzalarının partileri bağlamayacağını belirterek tekliflerin kamu arazilerinin peşkeş ve talanına yol açacağını vurguladı. Teklif sahibi AKP’li Kaynak ise 154. maddeden 2006‘da 5 bin 500, 2007’de 10 bin, 2008’in üç ayında 4 bin 500 dava açıldığını, bunun kamu malının zarar görmesiyle açıklanamayacağını söyledi. Kaynak, devletin, her zaman, malına karşı haksız tecavüzü defetme gücü olduğunu savundu. Buna uyacaksın arkadaş! Yargıtay 20. Hukuk Dairesi Başkanı Ali Özçelik, 2004’te 154. maddeye kamu arazilerinin dahil edilmesinden sonra, Bodrum’da iskelelerin sökülebildiğini söylerken, Kadastro Yasası’nda yapılan değişikliğe karşı çıktı. Özçelik, kıyılar ve ormanların devletin koruması altında olduğunu, tapusu da olsa özel mülkiyet konusu olamayacağını, alınıp satılamayacağını, zaman aşımı yoluyla elde edilemeyeceğini vurguladı. Teklifin Anayasa’ya aykırı olduğunu anlatan Özçelik, teklifin ormanları daraltacağını söyledi. Bakan Şahin ise, “Yanlış yapan Yargıtay’dı. 10 yıllık süreye devlet de uyacak. Biz yasayı değiştiriyoruz. Buna uyacaksın arkadaş! Devlet vatandaş için vardır” dedi. ‘Öneri Kepez için geldi ama bu Boğaz’ı satış yasasıdır’ CHP Mersin Milletvekili İsa Gök, teklifin İstanbul’daki Beykoz Konakları, Acarkent gibi yerler için getirildiğini söylerken, “Mersin’de denize 20 metre giren tapular var. Bunları kabul ederseniz kıyılar değişir. Öneri Kepez için geldi ama bu 4.5 milyar dolarlık bir yasa, Boğaz’ı satış yasasıdır. 3 bin villaya tapu verilecek. CHP bu töhmet altına giremez” diye konuştu. CHP ve MHP’liler komisyonu terk ederken, teklif AKP’li üyelerin oylarıyla kabul edildi. Erdoğan istemişti Yeni TCK’nın mimarlarından Prof. Dr. Adem Sözüer de Milliyet’e yaptığı açıklamada TCK değişirken kamu arazilerini işgal edenlere de ceza getirilmesini Başbakan Erdoğan’ın istediğini belirterek, şöyle dedi: “Demek şimdi kamu arazilerinin yağmalandığı günlere geri dönmek istiyorlar. Sadece kıyılar değil tüm kamu arazilerinin işgalinin yolu açıldı. Sonuçları kestirilemeyecek kadar geniş olacak. Bunun turizmcilerin isteğiyle yapılması utanç vericidir.” Madde ne getiriyor? TCK’nın 154. maddesindeki, “Bir hakka dayanmaksızın kamuya veya özel kişilere ait taşınmaz mal veya eklentilerini malikmiş gibi tamamen veya kısmen işgal eden veya sınırlarını değiştiren veya bozan veya hak sahibinin bunlardan kısmen de olsa yararlanmasına engel olan kimseye, 6 aydan 3 yıla kadar hapis ve bin güne kadar adli para cezası verilir“ hükmünden ‘kamu’ ifadesi çıkarıldı, suç şikâyete bağlandı. Kadastro Kanunu’nda 12. maddenin 3. fıkrasında yer alan, özel kişilerin 10 yıl sonra kadastroya itiraz etmesini engelleyen zaman aşımı süreci, kamu için de geçerli sayıldı. Bu kural, süren davalarda da uygulanacak. Böylece orman ve kıyı da olsa 10 yıldan eski tapusu olanlar hakkındaki davalar düşecek. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Son Düzenleyen sahillerindostu; 26-06-2008 @ 21:01. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi | |
|
| | #14 (mesaj-linki) | |
| Tersane Atıklarını Araziye GömmüşlerOlumsuz çalışma koşulları ve sık sık meydana gelen işçi ölümleriyle gündemden düşmeyen Tuzla’daki tersanelerin, imha edilmesi gereken tehlikeli atıklarını Adapazarı’ndaki boş arazilere gömdüğü anlaşıldı. Çevre skandal, gömülen atıkların alev almasıyla tesadüfen ortaya çıktı. Adapazarı’nın Yazlık beldesinde fabrika kurulması planlanan araziye gömülen atıklar önceki gün kendiliğinden yanmaya başladı. Yangına müdahale eden Sakarya Büyükşehir Belediyesi itfaiye ekipleri, boya, zımpara taşı, tel ve çeşitli kimyasal atıkların gömüldükten sonra üzerinin toprakla kapatıldığını belirledi. İçinden belgeler de çıktı Atıkların bir bölümünün ise torbalara konularak gömüldüğü saptandı. Sakarya Büyükşehir Belediyesi ekipleri, bölgede yaptıkları incelemede elde ettikleri bazı kâğıt ve belgelerden, bu atıkların Tuzla’daki bazı tersanelerden getirildiğini belirledi. Sakarya Çevre ve Orman Müdürü Nurettin Taş, Sakarya Büyükşehir Belediyesi ile birlikte konuyla ilgili olarak ortak çalışma yaptıklarını belirtti. Taş, “Atıklar arasında Tuzla’da bazı gemicilik şirketlerine ait belgeler bulduk. Bu firma yetkililerini görüşmeye çağırdık. Araştırıyoruz. Ancak şu aşamada atıklar şu firmaya, bu firmaya aittir, diye açıklama yapmak doğru olmaz” dedi. Atıkların, İzmit’te bulunan katı atık yakma tesisi İzeydaş’a gönderilmesi gereken nitelikte tehlikeli atıklar olduğu bildirildi. Gömülen atık miktarı ve ne zamandan beri gömüldüğü yapılacak incelemelerle saptanacak. Çevreciler, Pina Yarımdası'ndaki kaçak dolgu yüzünden görevden alınan kaymakam için konuştu: Esas dolguyu denizden alsalardı YAŞAR ANTER BODRUM - Muğla'nın Güllük Körfezi'ndeki Pina Yarımadası'nda, MNG Holding A.Ş.'nin orman alanından tahsis edilen 85 dönümlük araziye turistik tesis yaparken denizi inşaat hafriyatı ile doldurmasında, yasal süreci geciktirdiği gerekçesiyle Milas Kaymakamı Bahattin Atçı'nın görevden uzaklaştırılması çevrecileri memnun etmedi. Kaymakam Atçı'nın bir evrağı 4 gün geciktirdiği için açığa alınmasına karşın denizi dolduran MNG Holding A.Ş.'ye hiçbir yaptırım uygulanmadığını savunan çevreciler, “Kaymakamı değil, denize dökülen dolguyu al” diye tepkisini dile getirdi. Doğa Savaşçıları Çevre Konseyi Genel Sekreteri Zafer Murat Çetinbaş, Kaymakam Atçı’nın açığa alınarak suçun yasallaştırılması yönünde adımlar atıldığını ileri sürdü, “Kaymakamı görevden alan zihniyet bir yandan da ön izin vererek deniz dolgusunu yasallaştırmaya çalışıyor. Kaymakamı devlet değil, MNG görevden aldırdı. Devletin gücü yetiyorsa Pina Yarımadası'ndaki çevre katliamına tepki gösteren sivil toplum örgütlerini de görevden alsın. Kaymakam, vali, bakan görevden alınabilir ancak bu MNG’nin dolgusunun yasal hale geleceği anlamına gelmez. Burada başlatılan dolgunun hiçbir hukuka, yasaya uymadığı ortadadır. Buna gözyuman herkesin de ağır ceza mahkemelerinde yargılanacağına inanıyoruz. Deniz dolgusunun ve MNG’nin peşini bırakmayacağız” dedi. 'Kamu vicdanı böyle rahatlatılmaz' Dolgu yapımı sırasında şantiyeye giderek kamyonların ve iş makinalarının çalışmasını engelleyen Türkiye Yeşilleri Kurucu Eşbaşkanı Bilge Contepe ise tepkisini şöyle dile getirdi: “Kaymakamı görevden alacaklarına dolguyu denizden alsalardı. Kaymakam’ın görevden alınması iyi bir karar olabilir, ancak çevreye ve doğaya verilen zarar görevden alma ile önlenemez. Kamu vicdanı bu tür görevden almalarla rahatlatılamaz. Kaymakam, vali, bakan görevden alınabilir. Ancak bu bizim eylemlerimizin sona ereceği anlamına gelmez. Pina Yarımadası'ndaki dolgu geri alınana dek mücadelemiz sürecek. Gerekirse konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götüreceğiz. Kaymakam Atçı’yı görevden alacak güce sahip olan devlet, mutlaka denizdeki dolguyu ve ekosistemi bozan hafriyatı da geri alacak güce sahiptir. Devletin, kendi memurlarından ziyade, denize kaçak ve izinsiz dolgu yapan MNG adlı şirkete ağır cezalar vermesini istiyoruz.” (dha) TMMOB Çevre Mühendisleri Odası [img]http://www.cmo.org.tr/images/haberresim/20081437Jpeg/img]Çölleşme Dünya Ekosistemini Tehdit Ediyor Çölleşme, yağış almayan ülkelerde silahlı çatışmaların başlamasının sebepleri arasında gösteriliyor. Yanlış sulama nedeniyle dünyada her yıl 500 bin hektar alan çölleşiyor BM tarafından yapılan çeşitli araştırmalara göre, dünyada çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan 110 ülke bulunuyor. Araştırmalarda, çölleşme nedeniyle uzun dönemde 100 milyonu aşkın kişinin ülkelerini terk etmek durumunda kalabileceği bildirildi ANKARA - BM tarafından çevreyle ilgili yapılan çeşitli araştırmalar, dünyada çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan 110 ülke bulunduğunu ortaya koydu. BM, BM Çevre Programı (UNEP) aracılığıyla çevreye ilişkin çeşitli araştırmalar yaptı. Araştırmaların sonuçlarına göre, dünyanın önemli bir bölümünün çölleşme tehdidi altında olması nedeniyle bir an önce ciddi tedbirler alınması gerekiyor. Çölleşme, yılda 42 milyar doları bulan yıllık maliyetinin yanı sıra açlık, yoksulluk ve göç ile de insanoğlunu tehdit ediyor. Merkezi ABD’de bulunan Worldwatch Institue, her yıl toprağın üst tabakasının 24 milyar tonunun kaybedildiğini ileri sürdü. Araştırmalar, son 20 yıl içinde ABD’deki bütün ekili alanı kaplayacak kadar toprağın kaybolup gittiğini ortaya koydu. Bu kriz, dünya üzerindeki karaların üçte birinden daha fazlasını kaplayan kurak alanlarda ortaya çıkarken, çölleşme, toprak tabakasının hassas, bitki tabakasının ince ve iklimin son derece sert olduğu bölgelerde kendini hissettiriyor. Çölleşme, toplam kara alanının yüzde 30’una zarar verirken, Afrika’da kurak alanların yüzde 73’ünü kaplayan 1 milyon hektarın üzerinde arazinin orta veya ciddi bir çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu belirlendi. Asya’da ise bu miktarın 1,4 milyon hektarı bulduğu belirtilen araştırmalarda, şu bilgilere yer verildi: "Fakat bu problem, sadece kalkınmakta olan ülkelere mahsus değildir. Ciddi bir şekilde veya orta derecede çölleşmiş alanların en fazla bulunduğu kıta yüzde 74 ile Kuzey Amerika’dır. AB’deki ülkelerin 5 tanesinde çölleşme sorunları mevcuttur. Asya’da en fazla etkilenen bölgeler eski Sovyetler Birliğinde yer almaktadır. Genel olarak bakılırsa çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan kurak alana sahip 110 ülke olduğu görülür. UNEP çölleşmenin genel maliyetinin yılda 42 milyar dolar olduğunu hesaplamıştır. Sadece Afrika’nın yıllık kaybı 9 milyar dolardır." Silahlı çatışmaların nedeni Araştırmaların sonuçları, çölleşme nedeniyle yaşanan manevi kayıpların bedelinin daha ağır ve 1 milyardan fazla insanın yaşamının tehlikede olduğunu gösterdi. Araştırmalarda şunlar kaydedildi: "Uzun vadede 100 milyon kişi, doğup büyüdükleri yerleri terk etmek mecburiyetinde kalabilirler. Toz haline dönüşmekte olan yerleri bugüne kadar kaç kişinin terk edip gittiği bilinmemekle beraber mutlaka milyonları bulmaktadır. Mali ve Burkina Faso’da yaşamakta olanların altıda biri kendi yörelerini terk etmek zorunda kalmışlar ve bunun bir sonucu olarak da şehirlerin çevrelerindeki gecekondular fazlalaşmıştır. Yağış almayan bölgelerde halen sürmekte olan 10 silahlı çatışmanın başlamasının sebepleri arasında çölleşme de bulunmaktadır. Çölleşme, Somali gibi yerlerde siyasi dengesizlik, açlık ve toplumun parçalanmasına sebep olduğu gibi insani yardım ve felaketleri önleme çabası şeklinde büyük miktarda harcamalara yol açmaktadır. Aynı zamanda, küresel ısınma ve biyolojik çeşitliliğin kaybolması gibi çevre koruma sorunlarını da ağırlaştırmaktadır." Kuraklığın çölleşmeyi başlattığı ve daha da kötüleşmesine neden olduğunu vurgulayan araştırmalarda, yanlış tarım uygulamalarının toprağı tükettiği belirtildi. Araştırmaların sonuçlarında, "Yanlış sulama, tarım yapılan araziyi tuzlu bir halde bırakmakta ve her yıl 500 bin hektarı çölleştirmektedir. Bu miktar her yeni sulamaya açılan alana eşittir" denildi. Türkiye’nin yüzde 86’sı erozyon tehdidi altında Çevre ve Orman Bakanlığı Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğünde görevli Şube Müdürü Erdoğan Özevren, Türkiye’nin içinde bulunduğu Orta Doğu coğrafyasının yarı-nemli ya da kurak-kurak iklim rejimi içerisinde yer aldığını anımsatarak, ülke topraklarının yüzde 86’sının erozyon tehdidi altında olmasının, erozyonu çölleşmenin en önemli sebebi yaptığını vurguladı. Özevren, "İklimsel verilere göre, ülkemizde Iğdır ve Konya ovaları ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi kuraklık ve çölleşmeye en hassas bölgeler olarak ortaya çıkmaktadır. Unutulmamalıdır ki ülkemizde erozyon olması sebebiyle ülke topraklarının tamamına yakını tehdit altındadır" dedi. (aa) TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Son Düzenleyen sahillerindostu; 26-06-2008 @ 21:07. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi | |
|
| | #15 (mesaj-linki) | |
| İstanbullulara su tasarrufu çağrısı
İstanbul (AA)- İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, barajlardaki doluluk oranının yüzde 34'lere gerilediğine işaret ederek, ''Tasarrufa devam edildiği müddetçe İstanbul'a su sıkıntısı yaşatmayacağız'' dedi. Topbaş, İstanbul'a 60 adet yeni yol süpürme aracının katılması dolayısıyla Dolmabahçe'de düzenlenen törenin ardından basın mensuplarının sorularını yanıtladı. İstanbul'daki barajların doluluk oranının yüzde 34'lere düşmesi nedeniyle kentte yaz aylarında su sıkıntısı yaşanıp yaşanmayacağına ilişkin soru üzerine Topbaş, şunları kaydetti: ''Barajlarla ilgili doluluk oranlarımız geçen yıl yüzde 37, şu an da ise yüzde 34. Yani geçen yıla göre bir eksikliğimiz var. Burada bakıldığında, geçen yıl Melen çayımız yoktu, bu sene Melen çayımız var. İstanbullular dikkat ediyorlar. Sıcaklar buharlaşmayı artırdı bunu biliyoruz. Tasarrufa devam edildiği müddetçe İstanbul'a su sıkıntısı yaşatmayacağız.'' İstanbullulara su tasarrufu çağrısı - Mynet Haber Akademisyenler, AKP'nin Kamu Arazilerinin İşgalini Kolaylaştıran Yasa Önerisi Konusu Kamu arazileri yağmalanır İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Adem Sözüer, AKP'nin yerel seçim öncesinde kamu arazilerinin işgal edilmesini serbest hale getiren yasa önerisinin sadece turizmcileri kapsamadığını, Türkiye genelinde tüm kamu arazilerinin işgal edilmesini suç olmaktan çıkardığını belirtti. EMİNE KAPLAN/ EMRE DÖKER AKP'nin yerel seçim öncesinde kamu arazilerinin işgal edilmesini serbest hale getiren yasa önerisi tartışmalara neden oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Adem Sözüer, yasa önerisinin sadece turizmcileri kapsamadığını, Türkiye genelinde tüm kamu arazilerinin işgal edilmesini suç olmaktan çıkardığını belirterek "Düzenleme yasalaşırsa, isteyen herhangi bir sahile gidip kendine özel iskele yapabilir. Maçka Parkı'nın bir bölümünü çevirip, sandalye atıp çay ocağı açabilir" dedi. Doç. Dr. Yücel Çağlar da yasa önerisiyle orman arazilerinin korunamayacağını belirtti. Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Genel Sekreteri Burçak Karaman Uysal ise AKP'nin hızlı nüfus artışı ve çarpık büyüme baskısı altındaki kentlerde, yağma sürecini hızlandıran politikalara çanak tuttuğunu ve bu karmaşadan yasa yoluyla yararlanma peşinde olduğunu söyledi. Öneri yasalaşırsa 10 yıllık zamanaşımı süresinin aşıldığı durumlarda kamu kurumlarının açtığı tüm tapu iptal davaları ortadan kalkacak. Hapis cezası kalkıyor Öneri, kamu arazilerini işgal edenlere 3 yıla kadar hapis cezası verilmesi uygulamasının kaldırılması ile Kadastro Yasası'nda değişiklik yapılarak tapuya kayıtlı bulunan ancak devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiasıyla tapu kaydının iptaline yönelik açılan davalara "10 yıllık zamanaşımı" süresi getiriyor. 10 yılı aşan sürelerde vatandaş aleyhine açılan tapu iptal davaları düşecek. Kamu arazilerini işgal edenlere uygulanan hapis cezasının kaldırılmasına ilişkin öneride imzası bulunan CHP'li milletvekilleri, "Amacımız sadece turizm sektörünün sorununu çözmek. Yeni TCY'den önce oteller, özel plajlar için devlete ecrimisil ödüyorlardı. Şimdi de ödüyorlar, ancak yeni TCY ile ceza davalarıyla karşı karşıya kaldılar. Tek amacımız, bu sorunu çözmek, yoksa kamu arazilerinin işgal edilmesine yönelik hiçbir girişimimiz olamaz" görüşünü dile getirdiler. Yeni TCY'nin görüşmeleri sırasında uzman akademisyen olarak görev yapan İÜ Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adem Sözüer, şunları söyledi: "Kamu arazileri yağmaya açılıyor. Gittiniz kıyıyı dikenli tellerle çevirdiniz, kimseyi sokmuyorsunuz. Yatınızın kıyıya yanaşabilmesi için de güzelce bir iskele yaptınız. Şezlongları serdiniz, çay-kahve için ocak kurdunuz. Orada güneşleniyorsunuz. İşte bu işgaldir, sadece plaja şezlong koyup koymama meselesi değildir. Bir yer için işgaliye parası veriyorsanız, bu orayı sahipleneceğiniz anlamına gelmez. Aynı durum yeşil alan ve orman alanları için de söz konusudur. Maçka Parkı'na gidin, bir bölümü çevirin, sandalyeler koyun, çay ocağı kurun. Yasa önerisiyle bu tip işgaller suç olmaktan çıkarılıyor." 'Ormanlar korunamaz' Doç. Dr. Yücel Çağlar, Orman Genel Müdürlüğ'nün verilerine göre Türkiye'de her yıl ortalama 3 bin dolayında tarla açma ve 2 bin 500 dolayında orman içine yerleşme suçu işlendiğine dikkat çekti. İşgal suçunun şikâyete bağlı hale getirildiğine dikkat çeken Çağlar, düzenlemenin anayasanın "Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek, devletin ve vatandaşların ödevidir" başlıklı 56. maddesine aykırı olduğunu dile getirdi. TMMOB İnşaat Mühen-disleri Odası'nca yapılan açıklamada ise "Yerel seçim öncesi oy kaygısına düşen AKP, kıyılarımızı turizm işletmecilerine turizmi geliştirme bahanesiyle peşkeş çekmekte bir sakınca görmemektedir" denildi. ÇMO Genel Sekreteri Burçak Karaman Uysal da "Hafifletilen cezalar yurttaşa değil sermayeye, gecekondu afları ise villalara, yani müteahhitlere hizmet etmektedir. İşgal edilen kıyılar, talan edilen orman alanları ise hiç hesaba katılmamaktadır. Doğal, tarihi ve kültürel değerlerimiz turizmin baskısı altındadır" dedi. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Gazetelerin İzmir eklerinden bir haber; “…Kanser hastasına hemşire yetmiyor; İzmir’deki Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi kemoterapi ünitesinde yeterli hemşire görevlendirilmediği için, kanser hastaları tedavi için saatlerce beklemek zorunda kalıyor…" ( Milliyet'in haberi) Haberi nasıl okumalı? “Sağlık personelinin yeterli olmadığı” biçiminde mi? “Kanser hastalarında büyük artma olduğu” biçiminde mi? Bu günlerde İzmir’in suyundaki arsenik tartışılıyor. Ankara'nın içme suyunda arsenik oranı yüksek çıkınca, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı arasında "senin suyun benimkinden arsenikli" atışması başladı. Bu atışma üzerine İzmir’in değişik semtlerinden alınan su örneklerinde yapılan tahliller sonucunda, kimi numunelerde Dünya Sağlık Örgütü’nün izin verdiği limitin 5-6 kat fazlası arsenik çıktı. Üstelik geçtiğimiz yıllarda da arsenik değerleri yüksekmiş. Yüksekmiş de, İzmrlilerin haberi var mı, ya da önlem alınmış mı? Bu sorulara yanıt verilmiyor. Ne olacak şimdi? "Kaderimizmiş" mi diyeceğiz? Ya da siyasi parti olarak yalnızca kendilerini gören partilerin il başkanlarının söyledikleri gibi “suya siyaset" karıştırmayacak mıyız? Kentin içme suyunda kesin kanser yapıcı ağır metal olan arsenik çıkıyor, aman bunun siyasetini yapmayalım deniyor. Buna işi sulandırmak denir. Suyun, ekmeğin, sağlığın, yaşamın siyasetini yapmayıp da neyin siyasetini yapacaksınız? Size göre siyaset nedir? . Baştaki haberde yer alan kuyrukta bekleyen hastaları kanser yapan sizin siyasetiniz değil mi? Haydi söyleyin bakalım; “Efemçukuru Altın Madeni Projesi” için ne diyorsunuz? İzmir’in suyunu sürekli arsenikli hale getirecek Efemçukuru Altın Madenine karşı durmuyorsanız, zaten samimi değilsiniz, sizin siyasetiniz, arsenikli siyaset demektir. Şimdi siyaset yapma zamanı: » İnsanları kanser yapan kirleticileri kamuoyuna duyurmayan, hiçbir önlem almayanlara karşı siyaset yapma zamanı, » Kanserli hasta kuyruklarını önlemek için siyaset yapma zamanı, » Karın, paranın, çıkarın değil, insanın ve diğer canlıların sağlıklı yaşaması için siyaset yapma zamanı, » Ekmeğin, suyun, emeğin, barışın siyasetini yapma zamanı. » Yaşanılası bir dünya için siyaset yapma zamanı » Yaşamın siyasetini yapma zamanı… Arif Ali CANGI TMMOB Çevre Mühendisleri Odası 'Ölümler Altın Madeni Nedeniyle Mi Araştırılsın' Dedi Hakkında Dava Açıldı [Sesonline] İZMİR- İnay Vicdan Hareketi sözcüsü Muammer Sakaryalı'ya altın işletmecisi TÜPRAG tarafından 50 bin YTL'lik manevi tazminat davası açması yurdun her köşesindeki yaşam savunucularını ayağa kaldırdı. 'Doğayı ve çevreyi talan hareketine' karşı, yaşamı savunmaya çalışanlara gözdağı niteliği taşıyan davanın amacı; "doğal ve kültürel değerlerin korunması, toprağın, suyun, havanın kirlenmesinin önlenmesi, kısacası yaşamın savunulması, gelecek kuşaklara yaşanılası bir dünya bırakma çabası içinde olanları yılgınlığa düşürmek" olarak nitelendi. İzmir'de Konak Meydanı'nda yapılan protesto açıklamasında; "Muammer Sakaryalı'ya açılan dava, aynı zamanda İnay Vicdan Hareketi'ne, ELELE Hareketi'ne, EGEÇEP'e ve tüm yaşam savunucularına karşı açılan bir davadır. Bizler, yaşamı savunuyoruz ve yaşamın, çok uluslu şirketlerin kazançlarından çok daha değerli olduğunu vurguluyoruz. Bu nedenle de her zaman arkadaşımız Muammer Sakaryalı'nın ve diğer yaşam savunucularının yanında olacağız. bu tür gözdağlarına pabuç bırakmayacağız" denildi. Sakaryalı'nın duruşması 25 Eylül'de Ankara'da yapılacak. EGEÇEP dönem sözcüsü, Erhan İçöz'ün konuyla ilgili açıklaması şöyle: "Bergama'da Altın Madenciliği, çevreye duyarlı yurttaşların tüm çabalarına karşın, Edelman'ın mektubuna zamanın Hükümetinin uymasıyla, yasal ve meşru olmayan bir şekilde çalıştırılmaktadır. Bundan cesaret alan diğer altın'cı şirketler de çalışmalarını hızlandırarak sürdürmeye başladı ve aldıkları işletme ruhsatları ile yurdun çeşitli yerlerinde altın madenleri açıldı. Bunlardan birisi de hepinizin bildiği gibi Eşme Kışladağ Tüprag Altın Madeni. Bu madenin yakınındaki İnay Köylüleri de Tıpkı Bergama Köylüleri gibi, madenin çalışmasına karşı mücadele vermeye başladılar. Eğitimci yazar ve İnay Köylü Muammer Sakaryalı, İzmir'de Elele hareketi ile iletişimlerini sağladı, Muammer Sakaryalı İnay Vicdan Hareketi'nin oluşturulmasına öncü rol üstlenmiştir ve hareketin sözcülüğü görevini sürdürmektedir. Aynı zamanda EGEÇEP'in yürütme kurulu üyesidir. Endişeler, haziran 2006 sonlarında yaşanan Eşme ve köylerindeki toplu zehirlenmeler nedeniyle iyice artmıştı. Gönüllü 9 kişiden alınan kan örneklerinin tahlilinde dokuzunda da normalin çok üstünde siyanür çıkması bu yurttaşlarımızın siyanüre maruz kaldığını göstermişti. Hukuk mücadelesi de sürmüş, madenin çalışmaları, 19 ağustos 2007 de Danıştay kararı ile durdurulmuştu. Ancak maden gizli gizli çalışmaya devam etmekteydi. Edelman'ın mektubundan ilham alan Tüprag'ın gerçek patronu Eldorado Gold'un Yönetim Kurulu Başkanı Paul N.Wright kendisini "Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Yabancı Sermaye Danışma Kurulu Üyesi" olarak tanıtarak, Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'e 8 Kasım 2007 tarihinde bir mektup yazmış, mektupta "yargı kararını ile madenin kapalı kalması halinde güven bunalımı oluşacağı" yönünde tehditte bulunulmuş ve kendi belirlediği bir tarihte özel bir randevu istemişti. Bu girişimin ardından Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararı ve bozma kararına karşın, idare hukukunun ilkeleri alt-üst edilerek kanunsuz emirle maden faaliyete geçirildi. Ancak, bu kez de İnay ve çevre köylerdeki kuzuların kimisi ölü, kimisi anomallii doğuyordu. ÖLÜMLER MADEN YÜZÜNDEN Mİ DEDİ, ŞİRKETE HAKARET SAYILDI Arkadaşımız Muammer Sakaryalı, bilinçli bir insan olarak, köylülerin düşüncelerine tercüman olmuş, bu anomalili ve ölü doğumların madenden kaynaklanmış olabileceği endişesini dile getirmiş, konunun açıklığa kavuşturulmasını, aksi taktirde tüm şüphelerin altın madeninde toplanacağını vurgulamıştır. Tüprag, işte bu açıklamayı, şirkete yapılmış bir hakaret kabul ederek, Muammer Sakaryalı hakkında, Ankara'da 50 bin YTL'lik 'manevi tazminat' davası açmıştır. Şirket, bu dava ile kendisine karşı mücadele edenleri yıldırmaya, gözdağı vermeye çalışmaktadır..." TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Küresel Isınmaya Karşı Pedal Basacaklar: 'Gelecek için bisikleti seçin' Küresel Isınmaya Karşı Pedal Basacaklar: 'Gelecek için bisikleti seçin' [Sesonline] İzmir Bisiklet Derneği üyeleri geçtiğimiz yıl küresel ısınmaya karşı 1000 kilometrelik İzmir-Atina bisiklet turunun ardından bu kez 600 kilometre pedal basacak. İzmir’den başlayacak ve Fethiye’de sona erecek olan turda 8 bisikletli 10 gün boyunca küresel ısınmaya dikkat çekecek, “Gelecek için bisikleti seçin” diyecek. Ege Bölgesi’ndeki tek bisiklet derneği olan "İzmir Bisiklet Derneği" üyeleri küresel ısınmaya karşı yeniden yollara düştü. 2007 yılında 15 kişilik ekiple 1000 km’den fazla yol yaparak “Küresel Isınmaya Karşı Egenin İki Yakasında Buluşma, İzmir-Atina Bisiklet Turu”nu gerçekleştiren dernek üyeleri bu kez aynı nedenle İzmir’den Fethiye’ye 10 günde 600 kilometre pedal çevirecek. Ekip Başkanı Mehmet Savaşçıoğlu, “Dünyamızı korumak hepimizin görevi, kuraklık artık kapımızda değil onu yaşıyoruz. Geç kalındığı ortada ancak felaketle karşılaşmamak için hala önlem alabiliriz. Bu nedenle küresel ısınmaya karşı 7’den 70’e herkesin üzerine düşeni yapması gerekiyor. Enerji tasarrufu sağlayan binaları tercih edin, klima kullanımını azaltın, ekolojik tarıma geçin ve Kyoto sözleşmesine de imza koyun” dedi. İzmir Bisiklet Derneği Başkanı Mustafa Karakuş ise küresel ısınmanın devam etmesi durumunda sonuçlarının ağır olacağına dikkat çekerek, Uzmanlar, yaz aylarında Türkiye’nin batısında sıcaklıklar 5 ile 6 derece, Orta ve Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ise 3 ile 4 derece yükseleceğini her yerde söylüyor. Bunların sonuçlarının ne olacağını da hepimiz biliyoruz. Bizim amacımız insanları bu konuda daha duyarlı olmaya davet etmek. Örneğin bisiklete yönelin çocuklarınıza hediye olarak bilgisayar alabilirsiniz ama bisikleti de unutmayın. Sağlık açısından olduğu kadar dünyamız için de bunu yapın. Araba kullanılmayan her 2 kilometre için 0,75 kg. karbondioksit tasarruf ediliyor. İşte bunu yaparak temiz bir dünyaya katkıda bulunun” diye konuştu. İZMİR'DEN KAŞ' DEK İzmir’den başlayacak olan bisiklet turu Kaş’da sona erecek. Yaklaşık 600 km’lik güzergah boyunca sunumlar ve söyleşiler yapılacak. Turun yaklaşık 9 gün sürmesi planlanıyor. 8 kişilik bisikletli ekip günde ortalama 70-80 km yol katedecektir. Tur güzergahı boyunca konaklanacak merkezlerde “Küresel Isınma ve İklim Değişikliği” hakkında sunumlar düzenlenecek, kamuoyunun ilgisi bu konulara çekilecektir. Çevre dostu bir araç olan bisiklet kullanımının yaygınlaşması, insanların yaşam boyu spor alışkanlığı kazanması, sağlıklı nesiller yetişmesi için bisikletin önemi vurgulanacak. Konaklanacak merkezlerde kent içinde yerel bisiklet sürücülerinin katılımı ile şehiriçi bisiklet turları düzenlenecek... Ayrıntılı bilgi için zmir Bisiklet Dernei - Anasayfa adresine başvurulabilir. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Son Düzenleyen sahillerindostu; 28-06-2008 @ 16:57. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi | |
|
| | #16 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Türkiye'den Çevre ve Ekoloji Haberleri Madenciden Çevrecilere Davalı Tehdit Uşak Eşme Kışladağ’da faaliyet yürüten Tüprag Altın Madeni Şirketi yetkilileri, madene karşı mücadele eden İnay Vicdan Hareketi Sözcüsü Muammer Sakaryalı hakkında, 50 bin YTL’lik, manevi tazminat davası açtı. Uşak Eşme Kışladağ’da faaliyet yürüten Tüprag Altın Madeni Şirketi yetkilileri, madene karşı mücadele eden İnay Vicdan Hareketi Sözcüsü Muammer Sakaryalı hakkında, 50 bin YTL’lik, manevi tazminat davası açtı. Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), Tüprag Altın Madeni İşletmeciliği’ne karşı Uşak’ta oluşturulan İnay Vicdan Hareketi’nin Sözcüsü Muammer Sakaryalı’ya karşı Tüprag Şirketi’nin açmış olduğu davaya tepki gösterdi. Konak Meydanı’nda bir basın açıklaması yapan EGEÇEP Dönem Sözcüsü Erhan İçöz, eğitimci-yazar ve aynı zamanda İnay köylüsü olan Muammer Sakaryalı’nın Tüprag Altın Madeni’ne karşı İnay köylüleri ile birlikte mücadele ettiğini hatırlattı. Madenin hukuksuz bir şekilde faaliyete geçmesinden sonra İnay ve çevre köylerinde meydana gelen ölü ve sakat kuzu doğumuna ilişkin yaptığı açıklamalar nedeniyle Tüprag şirketinin Sakaryalı hakkında dava açtığını belirten İçöz, şirketin dava ile kendisine karşı mücadele edenleri yıldırmaya ve gözdağı vermeye çalıştığını dile getirdi. “Sakaryalı’ya açılan dava, aynı zamanda İnay Vicdan Hareketi’ne, ELELE’ye ve EGEÇEP’e ve tüm yaşam savunucularına karşı açılan bir davadır” diyen İçöz, bu tür gözdağlarına pabuç bırakmayacaklarını sözlerine ekledi. (İzmir/EVRENSEL) TMMOB Çevre Mühendisleri Odası MNG Çevreci Kampanya Yapacakmış O deniz düzelmeden, o imaj düzelmez ANKARA - Bütün Türkiye'nin gözü önünde Pina Yarımadasında denize dolgu yapan MNG Holding, yerle bir olan karizmasını kurtarmanın yolunu buldu: MNG Kargo, kullanılmış naylon kargo poşetlerini toplayarak ekonomiye geri kazandıracak. Hem vatandaşlara "çevre bilinci" aşılanacak, hemde elde edilen gelirle her ay iki okul yaptırılacak. MNG Kargo Genel Müdürü Aslan Kut, kampanyayı "sorumluluklarının gereği" olarak nitelendirirken, 'imaj kurtarma operasyonu' ile ilgisi olmadığını söyledi. Kargo sektöründe her ay 20 milyon adet poşet kullanıldığını, kargoların teslim alındıktan sonra poşetlerin doğaya salındığını anlatan Aslan Kut, "Kullanılmış poşetler çevreye zarar veriyor. Bu atıklar doğada 400 yıl yaşayabiliyor. Sorumluluğumuzun bir parçası olarak bu kargo poşetlerini toplayıp tekrar ekonomiye kazandırarak her ay 2 okul yaptırmayı hedefliyoruz" dedi. 1-1.5 ay sonra hayata geçirilmesi planlanan proje ile 12 bin noktaya 'kullanılmış kargo poşeti toplama kutusu' koyacaklarını anlatan Kut, "Tüm kargo şirketlerinin kullanılan poşetlerini toplayarak geri dönüşümünü sağlayacağız. 20 milyon adedin dörtte birini toplasak ve topladıklarımızın yarısını değerlendirsek ayda 2 okul yaptırabiliriz" diye konuştu. Amaçlarının "çevre bilincini aşılamak" ve milli eğitime katkı sağlamak olduğunu söyleyen Kut, Radikal muhabirinin, MNG Holding'in Pina Yarımadasında denize dolgu yaptığı yönündeki haberleri hatırlatarak, "MNG bu proje ile imajını düzeltmeye mi çalışıyor?" sorusuna ise şu karşılığı verdi: MNG de çevreci oldu "Proje 2007 yılı sonunda biçimlendirildi. Çevre sorumluluğu hissettiğimiz için bu kampanyayı yapıyoruz. (Denizin doldurulması ile) Hiçbir ilgisi yok. Deniz Temiz Derneği'nin 4 yıldır sponsoruyuz. Ben ancak MNG Kango'nun Genel Müdürü sıfatı ile konuşabilirim. MNG Holding adına konuşamam. Denizin doldurulması ile ilgili farklı haberler çıktı. Hangisi doğru bilmiyorum." MNG Holding tarafından, Muğla'nın Pina Yarımadası'ndaki Çomça Koyu'nda denize 5 yıldızlı bir turistik tesise iskele yapılması için 6 bin 700 metrekarelik alanına hafriyat dökülmüştü. Orman arazisine tesis yapan MNG Holding, hiçbir kurum ve bakanlıktan izin almadan denizi doldurmuş ve kıyının doğal görünümünü bozmuştu. Milas Kaymakamlığı başta olmak üzere, farklı kurumlar şirkete toplam 81 bin 500 YTL para cezası kesmiş, Muğla İl Özel İdaresi de kıyının eski haline getirilmesine karar vermişti. Ancak hafriyatın kaldırılması için verilen sürenin dolmasına 1 gün kala, MNG Holding'in önü yine açılmış, Maliye Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı 1 yıllık ön izin vermişti. Yasal süreci geciktirdiği gerekçesiyle de Milas Kaymakamı Bahattin Atçı görevden el çektirilmişti. (Radikal) TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Son Düzenleyen sahillerindostu; 28-06-2008 @ 17:08. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi | |
|
| | #17 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Türkiye'den Çevre ve Ekoloji Haberleri Para İçin Hayat Katledilmez Rize’nin Hemşin ilçesi Kantarlı köyünde kurulması düşünülen HES’i protesto etmek için eylem yapan yöre sakinleri, hükümete “Duy sesimizi, iki dağın arasında bir avuç suyumuz var ona mı göz diktin” diyerek tepki gösterdi. Hilal Köyü Muhtarı Hamdiye İyi’nin öncülüğünde yapılan eyleme Hemşin Belediye Başkanı Başar Cumbur ile TEMA Vakfı Rize Şubesi Başkanı Nevzat Özer, İkizdereliler Derneği Başkanı jeofizik mühendisi Kadem Ekşi’ de katıldı. KARAR DURDURULMUŞTU Kantarlı köyü sakinlerinin Trabzon Bölge idare Mahkemesi’ne açtığı dava sonunda mahkeme HES kurulması kararını durdurarak, yörede tekrar inceleme yapılmasına karar vermişti. Bunun üzerine Rize Adliyesi’nden Hakim Rasim Güzel, Rize Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Davut Turan ile yöre halkının Avukatı İzmir Barosu avukatlarından Erol Özcan ile yörede HES Santralı kurmayı düşünen ŞAR Elektriğin Avukatı Seher Kandil’den oluşan bilirkişi heyeti Kantarlı köyünde yaptığı inceleme sırasında köylüler, dereleri üzerinde santral yapılmasını protesto etti. Jandarmanın geniş güvenlik önlemi alması dikkat çekti. “ARTIK AKP’YE OY YOK” Üzerlerinde, ‘Hemşin uyuma dereni kurutma’, ‘Santral Hemşin’e ölüm getirir’ yazan pankartlar açan köylülerden 75 yaşındaki Seher Sarıçam, “Ben bugün varım yarın yok. Ama bu dereler sonsuza dek özgür akacaktır. Biz var olduğumuz sürece burada baraj yaptırtmayacağız” diye haykırışı eylemcileri duygulandırdı. Sarıçam, “Tayyip Erdoğan sesleniyorum bir daha sana bu derelerden kimse oy vermeyecek. Bir deremiz vardı, ülkeyi sattın da şimdi sıra derelerimize mi geldi? Derelerimizi sattırmayacağız” diyerek tepki gösterdi. Köylüler baraj yapmak isteyen şirketin avukatını taşıyan aracın önünü keserek “Bize iş vereceklermiş. Bizim ne onların işine, ne de ekmeğine ihtiyacımız var. Biz her zaman kendi ayaklarımızın üzerinde durduk, durmaya da devam edeceğiz. Burada bu santrala izin vermeyeceğiz” dediler. Yıllarca bu yörelerde mutlu huzurlu bir yaşam sürdüklerini belirten 73 yaşında ki bir köylü, “İki dağın arasında bir avuç suyumuz var, ona da göz diktiler. Şimdiye kadar bizi arayan soran yoktu. Suyumuz için kapımıza kadar geldiler. Ama biz onlara asla izin vermeyeceğiz. Gerekirse makinelerin önüne kendimizi bağlarız. Para için hayat katledilir mi? Buralar bizim hayatımız, ciğerimiz, kalbimiz biz bu dereler olmasa yaşayamayız” dedi. ‘MÜCADELE ÇIĞ GİBİ BÜYÜYOR’ Hemşin Belediye Başkanı Başar Cumbur, HES santralının bölgeye büyük zarar vereceğini bu nedenle kurulmasına karşı olduğunu belirterek, “Dünyada yalnızca Hemşin havzasında bulunan ve nesli tükenmek üzere olan çeşitli canlılar, santral yapılırsa yok olacak. Karadenizli insanlar bu derelerin sesini duymadan yaşayamaz. Sonuna kadar köylülerle mücadele edip santralın kurulmaması için çalışacağız” dedi. İkizdereliler Derneği Başkanı jeofizik mühendisi Kadem Ekşi, Hemşin halkının, derelerine sahip çıkmasının guru verici olduğunu belirterek ‘’Bilirkişi raporunda burada dere yatağına 150 lt su bırakacaklar. Bu da 10 teneke su demektir. 10 teneke suda yaşamın olması mümkün değildir. Biz inanıyoruz bu vadiler yok edilmeyecek. Karadeniz vadilerinde çevre ve doğa mücadelesi çiğ gibi büyüyor” şeklinde açıklamalarda bulundu.Gençağa KarafazıI - Musa Yazıcı RİZE TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Bu Dava ÇevrecilereTüprag altın madeni işletmesi, Uşak İnayköy’de madene karşı mücadele eden Muammer Sakaryalı aleyhine 50 bin YTL’lik tazminat davası açtı. Ege Çevre Platformu Dönem Sözcüsü Erhan İçöz, Bergama"daki altın madeninin, halkın tüm çabalarına karşın, yasal olmayan bir şekilde çalıştırılmakta olduğunu belirtti. Gelinen noktayı özetleyen İçöz şöyle dedi: “İnayköylüleri de tıpkı Bergama köylüleri gibi, madenin çalışmasına karşı mücadele vermeye başladılar. 2006 sonlarında yaşanan toplu zehirlenmeler nedeniyle, gönüllü 9 kişiden kan örnekleri alınmış, hepsinde de normalin çok üstünde siyanür çıkmıştı. Madenin çalışmaları, 19 Ağustos 2007"de Danıştay kararı ile durdurulmuştu. Gizli gizli çalışmaya devam eden Tüprag"ın gerçek patronu Eldorado Gold"un Yönetim Kurulu Başkanı Paul N.Wright, Kürşat Tüzmen"e mektup yazmış, mektupta "yargı kararı ile madenin kapalı kalması halinde güven bunalımı oluşacağı" yönünde tehditte bulunmuştu. Bu girişimin ardından Danıştay"ın yürütmeyi durdurma ve bozma kararına karşın, idare hukukunun ilkeleri alt-üst edilerek kanunsuz emirle maden faaliyete geçirilmişti. Muammer Sakaryalı, köylülerin düşüncelerine tercüman olmuş, konunun açıklığa kavuşturulmasını, aksi takdirde tüm şüphelerin altın madeninde toplanacağını vurgulamıştı. Tüprag, bu açıklamayı, şirkete yapılmış bir hakaret kabul ederek, Sakaryalı hakkında, 50.000 YTL lik manevi tazminat davası açtı. Şirket, bu dava ile kendisine karşı mücadele edenleri yıldırmaya, gözdağı vermeye çalışıyor.” Birgün İzmir TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Ege’nin Mavisi Soluyor! Yarımada Çevre Platformu Sözcüsü Ümit Bora, İzmir’in Çeşme ve Karaburun ilçeleri koylarında yapılan orkinos üretiminin turizme zarar verdiğini, bu nedenle bazı tur seferlerinin iptal edildiğini öne sürdü. Bora, Çeşme ilçesi Gerence Koyu’nda bulunan Eşek Adası ve civarındaki mavi koyların, orkinos balık çiftliklerinden denize akıtılan yem ve kan benzeri atıklarla kirletilmesinden dolayı turist teknelerinin bu bölgeye seferlerini iptal ettiğini iddia etti. ‘DÜNYADAKİ STANDARTLARA UYULMALI’ Ümit Bora, kültür balığı ve orkinos çiftliklerine karşı olmadıklarını, ancak dünyadaki standartlara göre açık denizlerde üretim yapılması gerektiğini söyledi. “Gidecekler, taşınacaklar veya kapanacaklar” denilen balık çiftliklerinin doğal güzelliğe sahip Gerence Koyu’na yerleştiğini ve bölgeyi kirlettiğini belirten Bora, şunları söyledi: “Bölgede tekneleri ile balıkçılık yapanlar denize her ağ atışında orkinos kellesi ve atıkları ile karşılaşıyor. Orkinos balıklarına verilen yemlerin çoğunluğu kuzey ülkelerinden ithal edilen, yıllarca buzluklarda saklanmış balık türleridir. Çiftliklerde çalışan insanlar bunların içinde kokmuş, çürümüş balıkların da olduğu söylüyor. Bu balıklarda, kokmuş yemleri yedikten en fazla bir yıl sonra hastalık ortaya çıktığı söyleniyor. Ancak orkinos üreticileri, hastalığın ortaya çıkmasına izin vermeden balıkları 5-6 aylık sürelerle kesiyor. İnsanlar, bu atıkların olduğu denizde yüzmeleri halinde çeşitli cilt hastalıklarına da yakalanabiliyor.” RAPORLAR AÇIKLANMIYOR Atılan yem, dışkı ve diğer atıklarla kirlenen denizlerde virüslerin tonlarca balığı öldürdüğüne şahit olunduğunu öne süren Bora, ölüm raporlarının, üreticinin zarar görmemesi için açıklanmadığını öne sürdü. Gerence ve yakın koylarda bir aydır hastalıktan tonlarca üretim balığının öldüğünü, kirliliğin hızla devam edeceğini belirten Bora, “Türkiye’nin orkinos kotası 870 tondur. Başka ülkelerin kotalarını satın alan üreticilerimiz, para kazanacaklar ama devasa kirliliklerle denizlerimizi yok etmeye devam edecekler. Bakanlarımız biz eylem yaptıkça çıkıp ‘taşınacaklar merak etmeyin’ demeye devam edecek. Halk denizlerde yüzecek ve hastalanacak, balıklar ölecek, doğa yok olacak” dedi. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Dünyanın Co2 salımı yüzde 50'yi aşıyor Dünyada karbondioksit salımı 2005'ten 2030 yılına kadar yıllık 42 milyar tona ulaşarak yüzde 50'nin üzerine çıkacak. Elektrik üretiminde kömürü kullanan Çin, korbondioksit salımındaki yükselişin başını çekecek. ABD Enerji Enformasyon İdaresi'nin (EIA) "Uluslararası Enerji Görünümü 2008" raporuna göre, Çin'in kömür talebi 2005'ten 2030 yılına kadar yıllık yüzde 3,2 artış gösterecek. Enerji Bakanlığına bağlı EIA, ABD'nin kömür kullanımının aynı dönemde yüzde 1,1 artacağını belirtti. Çin'in yıllık karbondioksit salımı tahminini bir önceki raporuna göre 2030 yılında yüzde 6,8 artıran EIA, ABD'nin yıllık karbondioksit salımı tahminini 2030 yılı için yüzde 13,8 azalttı. EIA, "dünya enerji kullanımında kömürün payının geçen birkaç yılda hızla yükseldiğini ve mevcut yasalar ve özellikle sera gazı salımıyla ilgili politikalarda önemli değişiklikler olmaksızın, bu büyümenin muhtemelen devam edeceğini" belirtti. Çin'in, 2005 yılında yıllık 5,3 milyar ton olan karbondioksit salımının 2030 yılında 12 milyar tonu geçeceği kaydedilen raporda, ABD'nin 2005'te yıllık 6 milyar ton olan karbondioksit salımının 2030'ta yıllık 6,9 milyar tona çıkacağı ifade edildi. CNN TÜRK.com - Küresel Isınma - Dünyanın Co2 salımı yüzde 50'yi aşıyor - 25 Haziran, Son Düzenleyen sahillerindostu; 28-06-2008 @ 17:34. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi | |
|
| | #18 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Türkiye'den Çevre ve Ekoloji Haberleri "Başka çare bulunmazsa kavrulacağız" ABD'yi bundan tam 20 yıl önce küresel ısınma konusunda uyaran bilim adamı, durumun daha da kötüleştiğine dikkat çekerek, yeni bir uyarıda bulundu. ![]() Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi'nin (NASA) önde gelen bilim adamlarından James Hansen, Kongre'de yaptığı konuşmada, atmosferde sera etkisi yaratan gazların "tehlikeli seviyeyi" çoktan aştığını belirterek, artık 1988'deki seviyelere geri dönülmesi gerektiğini söyledi. Ekosistemin çökmesi ve deniz seviyesinin yükselmesi gibi değişimler başlamadan atmosferin insanların yarattığı bu yükü yalnızca 20 yıldan biraz daha fazla taşıyabileceğini belirten Hansen, "Başka çare bulunmazsa kavrulacağız" diye konuştu. Kömürle çalışan enerji tesislerinden vazgeçilmesi gerektiğini söyleyen küresel ısınma biliminin babası Hansen, "Bu son şans" dedi. CNN TÜRK.com - Küresel Isınma - "Başka çare bulunmazsa kavrulacağız" - 24 Haziran, 20 Bitkiler sıcaktan kaçmak için yükseklere "göç ediyor" Küresel ısınma yüzünden son 10 yılda birçok bitki türünün daha yükseklere göç ettiği bildirildi. ![]() Amerikan Science dergisinin haberine göre, uluslararası bir ekip, deniz seviyesinden 2600 metre yükseklikte bulunan 171 orman bitkisinin 1905-1985 ve 1986-2005 yılları arasındaki dağılımını karşılaştırdı. Uzmanlar bu araştırmalarının sonucunda, bu bitkilerin 10 yılda bir ortalama 29 metre tırmandıklarını saptadılar. Bu gözlemler, iklim değişikliklerinin bitki çeşitlerinin sadece enlem ve boylamdaki dağılımını değil, yükseklikteki dağılımını da etkilediğini gösterdi. Araştırmacılar, bu gözlemlerin, aynı bölgede yaşayan ve aynı karakteristik fizyolojileri paylaşan bitkilerin çoğunun göç etme eğilimi taşıdığı fikrini verdiğini belirtti. Araştırmayı yapan bilim adamlarından, Fransa'nın Nancy kentindeki AgroParisTech adlı kuruluştan Jonathan Lenoir, bu eğilimlerin yüksek rakımda yaşayan bitki çeşitlerinin iklim değişikliğine daha duyarlı olduğu tezini doğruladığını söyledi. CNN TÜRK.com - Küresel Isınma - Bitkiler sıcaktan kaçmak için yükseklere "göç ediyor" "Bu yaz buzullar tamamen eriyebilir!" The Independent gazetesi, Kuzey Kutbu'ndaki buzulların tamamen erime yolunda olduğunu bildirdi. ![]() Gazetede yer alan habere göre erime yaz sonuna kadar sürerse kutup noktası deniz yoluyla ulaşılabilir hale gelecek. Independent, haberini Amerikan Ulusal Kar ve Buz Verileri Merkezi'ne dayandırdı. Habere göre, kutuplardaki kalın buz tabakası, küresel ısınmanın etkisiyle, yerini yüzde 70 oranında ince buz tabakasına bıraktı. Bu tabaka diğerinin aksine uzun yıllarda değil sadece bir yıl içerisinde oluşuyor. İnce bir yapıya sahip olduğu için de kolayca eriyebiliyor. Independent'a göre bu yıl yaşanması öngörülen erime kutuplardaki buz seviyesini de tarihin en düşük seviyesine geriletecek. CNN TÜRK.com - Küresel Isınma - "Bu yaz buzullar tamamen eriyebilir!" - 27 Haziran, 2 Çin'de 1 milyon araç yasaklandı Çin Hükümeti Olimpiyatlar için 1 milyon aracın trafiğe çıkmasını yasakladı. Amaç, 8 Ağustos’da başlayacak olan 2008 Olimpiyatları sırasında hava kirliliğini azaltabilmek. Yasak 20 Temmuz’dan itibaren hayata geçecek. Pekin’deki hava kirliliğinin Olimpiyatları kötü yönde etkilemesini engellemek için Çin Hükümeti çeşitli önlemler alıyor. Daha şimdiden çok sayıda atlet hava kirliliği nedeniyle yarışmak istemediğini bildirdi. Avustralya ve Kanada takımları hava kirliliğinden etkilenmemek için Olimpiyatların açılış törenine katılmayacaklarını söylüyorlar. Hükümet 20 Temmuz’dan itibaren 1 milyon aracın trafiğe çıkmasını yasakladı. Bu araçların yüzde yetmişi resmi plakalı araçlar olacak. Bu arada Çin’de petrol fiyatlarında yüzde onsekiz oranında bir artış yapıldı. Çin Hükümeti petrole gelen bu zammın da sürücülerin trafiğe çıkmasını engelleyeceğini düşünüyor. ![]() ![]() ![]() NTV Doğal Hayat Son Düzenleyen sahillerindostu; 28-06-2008 @ 17:46. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi | |
|
| | #19 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Türkiye'den Çevre ve Ekoloji Haberleri SAHİBİ ELDORADOGOLD OLAN TÜPRAG’A YANITIMDIR SAHİBİ ELDORADOGOLD OLAN TÜPRAG’A YANITIMDIR “Ne azgın canavarlar üstüne yürümüşüz BİR DEMET ÇİÇEK İÇİN; Neyimiz var neyimiz yok vermişiz BİR NARİN DİLEK İÇİN; Yıllarını taş duvarlara oymuşuz ömrümüzün BİR HIRÇIN YÜREK İÇİN; Şimdi çevremizde yosunlaşmış sessizlik, yabanıyız gittiğimiz her şehrin, çiğdemsiz, kükremesiz; Kimsecikler sezmiyor boynumuzda didişen örümceğin zehrini; Ziyanı yok, nasıl olsa nabzımızda durulanır yaşamın iksiri…” Nihat BEHRAM * Bir zarf uzattı elime postacı sessizce. Gördüm ki Tüprag şirketi benden 50 milyar TL para istiyormuş! Anlaşılan o ki, bu altıncı şirket benim ve benim şahsımda İnay köylülerinin cezalandırılarak susmamızı istiyor! Kışladağ’da 600 hektar alanı delik deşik edip 240 milyon ton kayayı işleyen, 15 yılda 70.000 ton siyanür zehri kullanan, binlerce ağacımızı kesen, parasını verip Ovacık köyünü tarihten silen, 270 ton altının yalnızca 98 tonunu alıp geriye kalanını bir daha kazanılamaz hale getiren, bize 110 milyon ton pasa ve 130 milyon ton öğütülüp siyanürle işlem görmüş atık bırakan TÜPRAG; 17 yıl boyunca (zaten kıt olan suyumuzun) 30 milyon tona yakın yer altı suyumuzu tüketen TÜPRAG; yaban domuzlarımızı yerinden yurdundan süren; binlerce insanımızı “şu anda zehirleniyor muyuz?” ENDİŞESİYLE yaşatan TÜPRAG; Kışladağ’da altının 1 onsunu 129 USD ye mal edip 650-750 USD’ye asıl sahibi Eldoradogold’a satan TÜPRAG; bizi yönetenlerin her türlü teşviki sayesinde kullandığı elektiriğin ve suyun yüzde 50’sini, SSK primlerinin yüzde 80’ini Türkiye halkına ödeten TÜPRAG; bizim memlekete devlet hakkı denen yüzde 2 (% 2) lik miktarı altın minerali üstünden değil, kendi beyanına göre ve ocak başı rafine edilmemiş ederi üzerinden yapan ve yok denecek kadar vergi ödeyen TÜPRAG; kendilerine köylüler, Eşmeliler, Ulubeyliler, Uşaklılar muhalefet etmesin diye “sosyal sorumluluk” adıyla damızlık koyun dağıtan, bir kaç köye kanalizasyon yapan, sponsorluk vb yapan ve bunun rüşvet olmadığını söyleyen TÜPRAG; sözüm ona çevre derneği kurdurup bu derneğin başkanını denetlemeci ve üyelerini de işe alan TÜPRAG; Söğütlü köylülerinin kendi köylerine ait mera davalarından vazgeçmeleri karşılığında 125.000 YTL ve 13 kişiyi işe alma sözü verip bunu da Ulubey Kaymakamının koordinatörlüğünde protokola bağlayan TÜPRAG; dünyadaki siyanürlü altın işletmelerinin yol açtığı trajik kazaları yok sayan; yaşamı savunanlara kulp takan ve işletmesinde kullandığı siyanürü en büyük siyanürcü ALMAN DEGUSSA’dan alan TÜPRAG; açık ocakta cevheri siyanür çözeltisiyle yıkadığı için, çözeltinin havayla teması nedeniyle hidrojen siyanüre dönüşen ve bunun da yaklaşık yüzde 30’unun atmosfere karıştığı bilimsel bir gerçek olan; Danıştay 6. dairesinin 09.07.2007 tarihinde verdiği kapı gibi YÜRÜTMEYİ DURDURMA kararıyla kapatılan ama hukukun arkasından dolanılarak yeniden Kışladağ’ı açan TÜPRAG; şimdi manevi saygınlığına halel getiren AÇIKLAMALAR yaptığımı söylüyor ve benim cezalandırılmamı istiyor! Ne demişim? “İnay’da kuzular meleyemeden ölüyor!” demişim. Bunun nedenini sormuşum! Köylülerin endişelerini ve kuşkularını dile getirmişim! Yazıktır, günahtır ve ayıptır bu sakat doğumların ve 500 ü aşan kuzu ölümlerinin nedenini bulun ve açıklayın, demişim! Dedim. Şimdi de diyorum: İnay’daki kuzu ölümlerinin, tilki ölümlerinin; ağzı olmayan, gözü olmayan, hilkat garibesi gibi doğan kuzuların; dört tane ayağı olan civcivin NEDENİNİ BULUN EY YETKİLİLER! Bunların Kışladağ Altın Madeninden kaynaklanmadığını kanıtlayın! Ve kurtarın insanımızı “ÇOCUKLARIMIZ DA SAKAT DOĞACAK MI?” endişesinden! Kışladağ’da Tüprag değil (şirket nasıl acı çeker?), Kışladağ’da ağaçlar, böcekler, domuzlar, börtü böcek, ekip biçtiğimiz toprak, içtiğimiz ve yunup yıkandığımız su, nefeslediğimiz hava ACI ÇEKİYOR! Kışladağ civarında insanlar elem içinde! “Ya ilerde çocuklarımız da bu kuzular gibi gözsüz, ağızsız, ayaksız, karnı dışarıda doğarsa biz ne yaparız!” diyen İnay köylülerinin feryadı ve endişesi az bir şey midir? Bu endişeyi duyup dile getiren insanı duymak ve endişeyi gidermek kimin görevi? Saygınlığına ASIL halel gelen Kışladağ ve civarıdır! Saygınlığı asıl yıpranan Türkiye’dir! Çünkü Kışladağ Türkiye’dir. Tıpkı Bergama Ovacık, Artvin Kafkasör, Kazdağları ve yöresi, Turgutlu Çaldağı, Kozak yaylası ve Munzur vadisi gibi. Şimdi “efendiler” diyor ki, “Vay sen bizim şirketin saygınlığını ayaklar altına alıyorsun.” Hayır! Kışladağ’da canlı yaşamın saygınlığının ayaklar altına alınmasına karşı ses çıkarıyorum-çıkarıyoruz! İnsan olmanın tepkisini veriyoruz! Kadınların, çocukların, çiçeklerin, böceklerin, ağaçların, suyun, tohumun ve toprağın ve bilcümle canlı yaşamın VİCDANI olmaya çalışıyoruz! Ve buna devam edeceğiz. Bu suç olsa bile bu suçu işlemeye devam edeceğiz! Hırçın yüreklerimiz, “bir demet çiçek için”, “bir narin dilek için” ses verecek. Çünkü İnaylı Galip Çoban; “42 yıldır hayvancıyım alt çenesi olmayan kuzum ilk defa doğuyor!” diyor. 80 yaşındaki İbrahim Uysal; “60 sene çobanlık yaptım böyle felaket görmedim,” diyor! “32 senedir koyun güderim, böyle acı çekmedim,” diyor İbrahim Öztemel. Bu insanların feryatlarını kim duyacak? Bu çekilen acının ve endişenin parasal karşılığı var mı? Bu insanlar sakat doğumların ve ölümlerin Kışladağ altın madeninden kaynaklanabileceği kuşkusunu taşıyorlar. Haksızlar mı? Ben de bu durumu açık açık dile getiriyorum, suç mu işlemiş oluyorum? Hayır! İnaylılar kuşkularında haksız değil! Ben de bunu onlarla birlikte dile getirdiğim için suçlu değilim! Çünkü 2006 yılı Haziran sonunda Eşme’de 1400 ila 2000 kişi arasında insan baş dönmesi, nefes alma zorluğu, kusma isteği vb nedenlerle hastanelere koştu! Bu durumun kimyasal zehirlenme belirtisi olduğunu söyleyen hekimlerin önerisi üzerine araştırdık. Devlet yetkilileri insanların kanında siyanür-siyanat analizi yapmadı. 72 saat sonra İzmir’den gelen heyet gönüllü insanlardan kan aldı, anket yaptı. Ama yetkililerimiz bu kanlara “el koydu.” Bari kendileri siyanür analizi yapsalardı, yapmadılar. Kanda arsenik baktılar. Oysa bakılması gereken o anda ağır metal değil, siyanürdü. Ve Ege bölgesinde siyanür bakacak akredite olmuş bir laboratuar da yoktu! Sonra gönüllü insanlar yeniden kan verdiler. 9 tane insanın kanında olması gereken LİMİT DEĞERLERİN ÇOK ÜSTÜNDE (18 ila 40 kat) SİYANÜR ÇIKTI. Bu gerçek resmi yetkililerin günü kurtaran açıklamalarıyla örtülmek istendi. AMA GERÇEĞİN ÜSTÜNÜ NE ZAMANA KADAR ÖRTECEK SİNİZ ? NİTEKİM ÖRTEMEDİLER! Bu gerçek ortada duruyorken insanlar niçin kuşkulanmasın? (Belgeler ekte) Kuşkulanmakta son derece haklılar. Çünkü hukukun belge istediğini bildikleri için 30 Temmuz 2007 TARİHİNDE yaşadıkları zehirlenmeyi tutanak haline getirdiler ve altına imza attılar. (Tutanak ekte) Tutanak tutan köylüler olmayı öğrenen İnaylılar bu belgeyi Uşak valiliğine de mahkemelere de sundular. O gün yağmurlu ve madenden doğru rüzgar esen bir gündü ve “acı badem kokusu”, “yanık kablo kokusu” vb gibi ifade ettikleri kokular sonrasında aynen Eşmelilerin yaşadığı hastalık belirtilerini yaşadılar. Ama kolları kısa ve olanakları kıt olduğu için ve kendilerine inanan duyarlı yetkililer bulamadıkları için kan analizi yaptıramadılar. Ve zehirlendiklerini söyledikleri günün, günlerin üzerine beş – beşbuçuk ay saydılar: Tam da kuzuların hamilelik sürecine denk geliyordu sakat ve ölü doğumlar! Kuzu hasatları yüzde 80 ölçeğinde telef olmuştu. Canları gene yanmıştı. Canı yanan insan feryat etmez mi? Elem içinde kıvranan insandan kim susmasını bekleye bilir? Ancak “yüreklerinin kulakları sağır” olanlar böyle bir beklenti içinde olabilir! Ve bir de kâr hırsı uğruna yanıp tutuşanlar! Yaşadığımız tam da budur: “Bizim kârlarımıza kâr katmamıza engel oluyorsunuz” denmek isteniyor! Canınız da acısa susun, kuzularınız-tilkileriniz de ölse ses çıkartmayacaksınız, çünkü yetkililer bizden yana” denerek bize gözdağı verilmek isteniyor! Bizim yetkililer nezdinde sizin “çok itibarlı olduğunuzu” biliyoruz! Çünkü tüm idare -yukardan aşağıya kadar- sizden yana! Fakat bu bizi hiç ilgilendirmiyor! Çünkü canımız yanıyor! Çünkü vicdanımız kanıyor! Çünkü geçim araçlarımız ölüyor! Çünkü yaşamımız hakkında endişeliyiz! 50 milyar değil 50 trilyon da isteseniz, üstümüze ordular da sürseniz, Irak’taki gibi Başkan Bush üzerimize bomba da yağdırsa; bağırıp çağırmaya, feryat etmeye, sesimizi tüm dünyaya duyurmaya devam edeceğiz! “Bizim yetkililer nezdinde çok muteber olduğunuzu” biliyoruz! Bunu her gün görüyor ve yaşıyoruz. Ama bu durum bizi hiç ilgilendirmiyor. Borç batağına batmış bir ülkenin, borçlarını yeni borçlar bularak ödeme şaşkınlığının yeraltı zenginliklerimizin talanı karşılığında olduğunu biliyoruz. Soğuk savaş sonrası kapitalist sistemin iş bölümü sonucunda bütün kirletici faaliyetlerin bizim gibi ülkelere düştüğünü de biliyoruz. Var olan hukukun deregüle edilmesinin yeni liberalizmin gereği olduğunu da biliyoruz! Siyanür liçi bulunmadan önce Kışladağ gibi düşük tenörlü madenlerin madenden sayılmadığını da biliyoruz. Başka şeyler de biliyoruz ve bunları yazıyoruz. Canımızın nasıl yandığını ve nasıl feryat ettirildiğimizi yazıyoruz. Yarınlarda sizin çocuklarınız da okuyacak. Fakat bildiğimiz başka bir şey daha var: Yalnız değiliz! Bizim gibi düşünen, çevre denen şeyin insanın yurdu olduğunu bilen, doğanın tüketilmemesi gerektiğine inanan birçok vicdan ve izan sahibi bilim insanı, hukuk insanı yandaşımız var! Su, toprak, hava, çiçek böcek, kurt kuzu, çocuklar ve kadınlar ve bilcümle mahlûkat bizimle beraber! Ve koskoca Danıştay 6.dairesinin yürütmeyi durdurma kararı var. Danıştay size dedi ki; “Telafisi olanaksız zararlar doğacaktır, derhal madeni kapatın, yeni bilim insanı bilirkişiler bulun, bunlar yeni rapor hazırlasın ve yerel idare mahkemesi bu rapora göre karar versin.” Evet aynen böyle dedi. Siz ne yaptınız? Hukukun arkasından dolanarak Kışladağı yeniden açtınız. İnsanları yeniden endişeye sevk ettiniz. Bizim idareciler nezdinde, sizin çok itibarlı olduğunuz buradan belli. Şu anda hukuka rağmen, yasalara rağmen çalıştırıyorsunuz madeni. Meşru da değilsiniz, yasal da değilsiniz bizim gözümüzde! Bu nedenle biz sizi ve Çevre Bakanlığı yetkililerini suçladık, suçluyoruz! Sizi suçladığımız için de tazminat istemeliydiniz bizden? Neden istemediniz? Egeçep olarak, bakın aynen 10 Mart 2008 tarihinde şunları söylemiştik: “ SUÇLUYORUZ! Ey insanlar, demokratlar, hukukçular, çevreciler, kadınlar... Elimizde Uşak valiliğinin bir açıklaması var. Lütfen okuyun. Bakanlık kanunsuz emir verebilir mi? Bir vali bu kanunsuz emri uygulayabilir mi? Bakanlık kanunsuz emir verirse, bu emri vali uygularsa suçlu olmazlar mı? Peki bunların yakasına kim yapışacak? Danıştay’ın 6. Dairesinin yürütmeyi durdurma kararı ortadan kalkmamışken, "Ben bu kararla bu madeni açarım", bir kılıfını bulurum ve delerim bu kararı, denebilir mi? Hukuk fakültelerinin “idare hukuku” derslerinde, kötü örnekler olarak okutulması gereken olaylar yaşanıyor Kışladağ’da. Nasıl olduğunu anlatalım sizlere: Uşak’taki Kışladağ Altın Madenini 06.03.2008 tarihinde yasadışı bir şekilde yeniden açtılar. Hem de kamuoyunu yanıltarak, yalan beyanlarda bulunarak açtılar. Bu nedenle hukuk tanımayan ve yalan açıklamalarla kamuoyunu yanıltan Eldorado Gold-Tüprag yetkililerini suçluyoruz. Sadece şirket yetkililerini de değil, şirket yetkilileriyle elele verip hukuksal durum apaçık bizim(toprağın-suyun-havanın-yaşamın) lehimizeyken, tam tersine bir durum varmış gibi madenin açılmasına izin veren Çevre ve Orman Bakanlığı yetkililerini de suçluyoruz. Onları şimdi de tarih önünde de suçluyoruz. Gerçek durum şudur: 11.07.2006 tarihinde resmen açılışı yapılan altın madeninin ÇED olumlu belgesinin iptali davası açılmış, Manisa idare mahkemesi 2 ye 1 oyla itirazımızı reddetmiş ama temyiz incelemesini yapan Danıştay 6.Dairesi oy birliğiyle 09.07.2007 tarihinde işlemin yürütülmesini durdurmuştur. Ve Kışladağ altın madeni 17.08.2007 tarihinde resmen kapatılmıştır. Danıştayın ÇED olumlu belgesinin “açıkça hukuka aykırı olması ve uygulanmasını telafisi imkansız zararlar doğacağı için” yürütmesinin durdurmuş olmasına bağlı olarak; madenin Birinci Sınıf Gayri Sıhhi Müessese Deneme İzni, Açılma Ruhsatı, su kuyularının açılmasının izinleri vb. de iptal edilmiş ve madenin açılması hukuken olanaksız hale gelmiştir. Bunun üzerine şirket ve bakanlık yetkilileri madenin yeniden açılması için fırsat kollamışlardır: Maden kapalıyken Liç alanının genişletilmesi, 8 Kasım 2007 tarihinde şirket patronunun bakan Kürşat Tüzmen’e yazdığı mektup, şirketin internet sitesinde “Türkiye’de hükümet yetkilileriyle görüşmelerimiz devam ediyor, en kısa zamanda madeni açacağız,” biçimindeki açıklamalar fırsat kolladıklarının bazı örnekleridir. 06.02.2008 tarihinde Danıştay 6. dairesi, Manisa İdare mahkemesinin bizim aleyhimize olan kararını esastan bozmuş, “yeniden bilirkişi heyeti oluşturulması ve , siyanür liçi yönteminin uyuşmazlık konusu altın madeni tesisinin yer aldığı alanın ve çevresinin topoğrafik, meteorolojik, hidreolojik, toprak yapısı vb. unsurlar dikkate alındığında bilimsel, teknik, ekonomik ve çevreye uyum yönünden seçilen en uygun teknik olup olmadığının, bu yöntemle ortaya çıkacak diğer ağır metallerin ve siyanür liç yönteminin çevre ve insan sağlığı, toprak, su, hava, flora ve faunaya olan tüm etkilerinin ÇED raporu ile birlikte bir bütün olarak incelenerek açıklığa kavuşturulması gerektiği…” ne karar vermiştir. Yani Danıştay 6. Dairesi bizim itirazlarımızı haklı bularak bunları söylemiştir. İdari Yargılama Usulü Yasasının 52. maddesi gereğince bu bozma kararı, 9.7.2007 tarihli yürütmeyi durdurma kararı kalkmamıştır, YÜRÜTMEYİ DURDURMA KARARI DEVAM ETMEKTEDİR. Eğer devam etmeyecek olsaydı, Danıştay kendisi kaldırırdı. Manisa İdare mahkemesi de Danıştay’ın anılan kararını taraflara duyurmuştur. Başkaca bir karar vermemiştir. Özet olarak durum budur! TEŞHİR EDİYORUZ! Fakat bu topraklarda Bizans’ın ezeli entrikacı ruhu dolaşmaktadır. Osmanlı döneminde şer’i kolaylık olarak kök salmış olan bu kültür, günümüzde hukuka karşı hile yapma edimi olarak işlemektedir. Bunu bildiğimiz için defalarca kamuoyuna kaygılarımızı açıklamıştık. Çokuluslu şirketin çıkarına uygun bir “kolaylık” bulmayı çok isteyen devlet yetkilileri, 2008 yılı başından bu yana Eldorado Gold-Tüprag şirketinin madenin açılması amacını güden kampanyasına yardımcı olmuş ve şimdi Danıştay kararını çarpıtarak altıncı firmaya fırsat yaratmıştır. Danıştay’ın Yürütmeyi Durdurma kararını geçersiz saymışlardır. Çevre ve Orman Bakanlığı yargı kararına aykırı biçimde kanunsuz emir vermiş, Uşak valisi de bu kanunsuz emri uygulamıştır. Anayasa’nın 137. maddesine göre; “Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz”. ÇEVRE BAKANLIĞI VE UŞAK VALİLİĞİ SUÇ İŞLEMİŞTİR. Bu uygulama sonucu 07.03.2008 tarihli basında “Danıştay 6. Dairesi, Uşak Kışladağ’da bulunan “Kışladağ Altın Madeni” hakkında verilen “yürütmenin durdurulması” kararını esastan bozdu” şeklinde haberler yaptırılmıştır. “Kışladağ altın madeninin sahibi Tüprag Metal Madencilik Şirket Müdürü Mehmet Yılmaz, “Yüce yargının verdiği bu kararın gerektirdiği hukuki süreç devam etmekte olup, yine karara istinaden uygulanması gereken idari süreç de ilgili kamu kurumlarınca başlatılmış ve nihayet Kışladağ Altın Madeni tekrar Yurt Ekonomisine katma değer sağlamaya başlamıştır” dedi, denilerek kamuoyuna yalan beyanda bulunulmuştur. ÇARE DİRENİŞTEDİR, ÇARESİZLİĞİ ÖĞRENMEYECEĞİZ! İşte bu nedenlerle Eldorado Gold-Tüprag şirketi yetkililerini, Çevre ve Orman Bakanlığı yetkililerini ve Uşak Valiliğini suçluyoruz. Suç duyurusunda bulunacağız. Tazminat davaları açacağız. Her türlü hukuksuzluğa varlığımızla ve aklımızla karşı duracağız. Bergamalılara reva görülen haksızlığa karşı durduğumuz gibi şimdi de direneceğiz.. “Hukuka karşı hile de yaparız, kanunsuz emir de veririz, sizin lehinize olan durumu bile aleyhinize çeviririz, çünkü biz iktidarız” demeye getirerek, bize çaresizliği öğretmeye çalışıyorlar. Ama yanılıyorlar. Çare ellerimizdedir, çaresizliği öğrenmeyeceğiz. Çare biziz, çare yaşama sahip çıkmaktır, çare suya, havaya, toprağa ve tohuma sahip çıkmaktır diyenlerle yan yana olacağız. Oyunlarını bozacağız. Eldoarado Gold-Tüprag’ın çıkarına, kamu yararına aykırı hukuksuzluklara karşı yaşamı savunmayı sürdüreceğiz. Çünkü insanları, yurdumuzu ve yerküreyi seviyoruz. Bu sevgimizi elimizden alamayacaklar!... “ Şimdi benim hakkımda çok büyük miktarlı tazminat davaları açarak haklılık kazanamazsınız. Zira doğamızı mahvettiğiniz için, insanlarımızı ölüm korkusu içinde yaşattığınız için siz insanların vicdanında ve bilincinde suçlusunuz! Esasında hem suçlusunuz hem güçlü! Esasen yargılanacak olan ve halkımıza tazminatlar ödeyecek olan sizlersiniz. Gerçi yarattığınız tahribatın hiçbir parasal karşılığı olamaz ya, biz doğamızı eski haline getirmenizi hep isteyeceğiz. Bütün bu açıklamalarımdan sonra mahkeme bu davayı reddetmelidir! Saygıyla, Muammer Sakaryalı TMMOB Çevre Mühendisleri Odası MUAMMER SAKARYALI'YA KARŞI AÇILAN DAVA, HEPİMİZE KARŞI AÇILMIŞTIR! MUAMMER SAKARYALI'YA KARŞI AÇILAN DAVA, HEPİMİZE KARŞI AÇILMIŞTIR! Bergama'da Altın Madenciliği, çevreye duyarlı yurttaşların tüm çabalarına karşın, ABD Büyükelçisi Edelman'ın 2004'te Bayındırlık ve İskân Bakanı'na yazdığı mektubundaki uyarıları, dönemin hükümetinin kendine görev kabul etmesiyle, yasal ve meşru olmayan bir şekilde çalıştırılmasına göz yumulmuştur. Bundan cesaret alan diğer altın'cı şirketler de çalışmalarını hızlandırarak sürdürmeye başladı ve aldıkları işletme ruhsatları ile yurdun çeşitli yerlerinde altın madenleri açıldı. Bunlardan birisi de hepinizin bildiği gibi Eşme Kışladağ Tüprag Altın Madeni. Bu madenin yakınındaki İnay Köylüleri de tıpkı Bergama Köylüleri gibi, madenin çalışmasına karşı mücadele vermeye başladılar. Eğitimci yazar ve İnay Köylü Muammer Sakaryalı, İzmir'de Elele hareketi ile iletişimlerini sağladı, Muammer Sakaryalı İnay Vicdan Hareketi'nin oluşturulmasına öncü rol üstlenmiştir ve hareketin sözcülüğü görevini sürdürmektedir. Aynı zamanda EGEÇEP'in yürütme kurulu üyesidir. Endişeler, Haziran 2006 sonlarında yaşanan Eşme ve köylerindeki toplu zehirlenmeler nedeniyle iyice artmıştı. Gönüllü 9 kişiden alınan kan örneklerinin tahlilinde dokuzunda da normalin çok üstünde siyanür çıkması bu yurttaşlarımızın siyanüre maruz kaldığını göstermişti. Hukuk mücadelesi de sürmüş, madenin çalışmaları, 19 Ağustos 2007 de Danıştay kararı ile yeniden durdurulmuştu. Ancak maden gizli gizli çalışmaya devam etmekteydi. Edelman'ın mektubundan ilham alan Tüprag'ın gerçek patronu Eldorado Gold'un Yönetim Kurulu Başkanı Paul N.Wright, kendisini "Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Yabancı Sermaye Danışma Kurulu Üyesi" olarak tanıtarak, Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'e 8 Kasım 2007 tarihli bir mektup yazmış, mektupta "yargı kararını ile madenin kapalı kalması halinde güven bunalımı oluşacağı" yönünde tehditte bulunulmuş ve kendi belirlediği bir tarihte özel bir randevu istemişti. Bu girişimin ardından Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararı ve bozma kararına karşın, idare hukukunun ilkeleri alt-üst edilerek kanunsuz emirle maden faaliyete geçirildi. Ancak, bu kez de İnay ve çevre köylerdeki kuzuların kimisi ölü, kimisi anomali doğuyordu. Arkadaşımız Muammer Sakaryalı, bilinçli bir insan olarak, köylülerin düşüncelerine tercüman olmuş, bu anomali ve ölü doğumların madenden kaynaklanmış olabileceği endişesini dile getirmiş, konunun açıklığa kavuşturulması nı, aksi taktirde tüm şüphelerin altın madeninde toplanacağını vurgulamıştır. Tüprag, işte bu açıklamayı, şirkete yapılmış bir hakaret kabul ederek, Muammer Sakaryalı hakkında, Ankara'da 50.000 YTL lik manevi tazminat davası açmıştır. Şirket, bu dava ile kendisine karşı mücadele edenleri yıldırmaya, gözdağı vermeye çalışmaktadır. Muammer Sakaryalı kimdir? Bu soruya verilen en kısa yanıt; "doğup büyüdüğü İnay Köyü'ne aşık, İnay'la birlikte tüm yurdun, tüm dünyanın toprağının, suyunun, havasının kirlenmesinin önlenmesi, insanların ve diğer canlıların sağlıklı yaşabilecekleri biçimde korunması için mücadele eden, eşitlikten, özgürlükten ve barıştan yana olan bir eğitimcidir, kısacası o bir yaşam savunucudur Onun açıklamalarının tamamında, kendi kişisel çıkarları değil, kuzuların ölümü nedeniyle yaşanan endişe durumu söz konusudur. Amacı kuzuların ve diğer canlıların sağlıklı doğması ve yaşamasını sağlamaktır. Bu amacın kamu yararına uygun olduğu tartışmasızdır. Kamu yararı için yürütülen faaliyet nedeniyle davacı şirketin çıkarı zedelenmiş olsa da üstün tutulması gereken kamu yararı olmalıdır. Korku yaratarak, sağlıklı çevrede yaşama hakkı için yürütülen toplumsal hareketi örselemek, yaşanan hukuksuzluğu meşru göstermek amacıyla açılan dava ile karşı karşıyayız. Muammer Sakaryalı'ya açılan dava, aynı zamanda İnay Vicdan Hareketi'ne, ELELE'ye, EGEÇEP'E ve tüm YAŞAM SAVUNUCULARINA karşı açılan bir davadır. Davanın amacı da doğal ve kültürel değerlerin korunması, toprağın, suyun, havanın kirlenmesinin önlenmesi, kısacası yaşamın savunulması, gelecek kuşaklara yaşanılası bir dünya bırakma çabası içinde olanları yılgınlığa düşürmektir. Bizler, yaşamı savunuyoruz ve yaşam, çok uluslu şirketlerin kazançlarından çok daha değerlidir. Bu nedenle de her zaman arkadaşımız Muammer Sakaryalı'nın ve diğer yaşam savunucularını n yanında olacağız, bu tür gözdağlarına pabuç bırakmayacağız. Kamuoyunun bilgisine sunuyoruz Yusuf GÜRSUCU MARÇEP - Marmara Çevre Platformu TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Son Düzenleyen sahillerindostu; 29-06-2008 @ 13:37. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi | |
|
| | #20 (mesaj-linki) | |
| Cvp: Türkiye'den Çevre ve Ekoloji Haberleri Aral Gölü'ndeki çölleşmeye çözüm İnsanların sebep olduğu en büyük çevre felaketinden dönüş mümkün mü? Kazakistan, dünyanın en büyük 4'üncü gölüyken, çöl haline gelen Aral'ın kuzey kıyılarını kurtarmaya çalışıyor. ![]() Dünya Bankası'nın da destek verdiği bir su seti projesiyle, gölün kuzey kıyılarında balık avı yeniden başladı. Kazakistan, 40 yılda suyunun yüzde 70'ini kaybeden Aral'da zamanı geri döndürmeye çalışıyor. Sovyetler Birliği'nin tarım ve sulama politikalarındaki yanlışlara kurban giden Aral, Gökaral adı verilen bir su seti projesiyle yavaş yavaş geri dönüyor. Dünya Bankası'nın da desteklediği 86 milyon dolarlık set projesi, Aral Gölü'nün Kazakistan ve Özbekistan sınırları içinde kalan iki yarısını birbirinden ayırıyor. Böylelikle kuzeyden gelen akarsu kaynaklarıyla göl tabanında yeniden su tutulmasını sağlanıyor. Kazakistan'da su setinin yapıldığı boğazda, yükselen su seviyesi balıkçılığı yeniden canlandırmış durumda. Gölden adını alan eski liman kenti Aral'da da, su kıyıya 7 yılda 75 kilometre yaklaştı. Aral sularının set ile ayrılması, kuzeye yaradı ama, güneydeki Özbekistan'ı kızdırdı. Ancak projeyi destekleyen Dünya Bankası'nın başkanı Robert Zoellick, Özbekistan'ın da projeden ders çıkarabileceğini söylüyor. Zoellick, "Bu sadece Kazakistan için değil bütün bölge için çok önemli bir proje. Birşeyler yapmanın mümkün olduğunu gösteriyor. Gölün bir kısmı tamamen kaybolmuş olabilir ancak burada su kaynakları için bölge ülkeleriyle çalışmak konusunda çok şeyler öğrendik" diye konuştu. Gölün güneyinde tekrar su birikmesinin önündeki en büyük engel ise Özbekistan'ın pamuk tarlalarını sulamak için nehirlerin yönünü değiştirmesi. CNN TÜRK.com - Küresel Isınma - Aral Gölü'ndeki çölleşmeye çözüm - 29 Haziran, 20 | |
|
![]() |
| Etiketler |
| Çevre, ekoloji, haberleri, türkiyeden |
Türkiye'den Çevre ve Ekoloji Haberleri Konusuna Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevap | Son Mesaj |
| Çevre Nedir? Çevre Hakkında | eXcaLLaNT | Çevre Bilimleri | 1 | 12-06-2009 13:25 |
| Ekoloji ve Çevre Hakkında Makaleler | Hi-LaL | Çevre Bilimleri | 53 | 28-03-2009 01:23 |
| Ekoloji Bilimi | Blue Blood | Çevre Bilimleri | 2 | 11-03-2009 14:28 |
| Çevre - Çevre Nedir - Çevre Hakkında | MaRCeLLCaT | X-Sözlük | 0 | 19-12-2007 11:47 |
| Türkiye'den Manzaralar | kompetankedi | Komik Flash'lar/Video'lar | 0 | 31-01-2007 19:56 |