| | #6 (mesaj-linki) |
Cvp: Şeytan Şeytan Taşlama 74 Abdu'llâh b. Amri'bni'l-Âs radiya'llâhu anhümâ'dan:Şöyle demiş: Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem Haccetü'l-Vedâ'da halk sor(ub öğren)sun diye Minâ'da durdu. Yanına biri gelip "Bilemedimde (Kurban) kesmeden tıraş oldum." dedi. "Kurbanını kes, günâhı yok." buyurdu. Diğeri gelip "Bilemedimde Remiy'den evvel (kurban) kestim." dedi "Remyet, günâhı yok." buyurdu. Nebiyy-i Mükerrem salla'llâhu aleyhi ve sellem'e (o gün Remy, nahr, halk, tavâf gibi yevm-i Iyd a'mâlinden) takdîm veya te'hîr edilmiş hiçbir şey sorulmadı ki (cevâbında) "Yap, günâhı yok." buyurmasın. 835 İbn-i Ömer radiya'llâhu anhümâ'dan (Vebre isminde) bir kimse: - (Eyyâm-ı teşrikteki) cemreleri ne zaman atayım, diye sormuş. İbn-i Ömer de cevâben: - Emîr-i haccın atmağa başladığında sen de cemreleri atarsın, demiştir. Vebre süâlini tekrâr edince, İbn-i Ömer cevâben: - Biz, (Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem zamânında) vakt-i remyi mürâkabe ederdik. Ve güneşin zevâli sırasında remyederdik, demiştir. 836 Abdullâh İbn-i Mes'ûd radiya'llâhu anh'ten (Abdurrahmân İbn-i Yezîd-i Nehâî) nin rivâyetine göre İbn-i Mes'ûd, (Cemre-i akabeyi) vâdînin ortasından (aşağıdan yukarıya doğru) atmıştır. Nehaî: - Yâ Ebâ Abdurrahmân: bâzı kimseler Cemreyi vâdînin üstünden (aşağı doğru) atıyorlar, demiş. Buna cevâben İbn-i Mes'ûd: Kendisinden başka hiç bir ma'bûd olmayan Cenâb-ı Hakk'a yemîn ederim ki: benim remyettiğim şu mevkı', bir makâm-ı mübârektir ki, bunun hakkında salla'llâhu aleyhi ve sellem'e Bakare Sûresi inzâl buyuruldu, demiştir. 837 Yine İbn-i Mes'ûd radiya'llâhu anh'ten (Abdurrahmân İbn-i Yezîd-i Nehaî'nin rivâyetine göre) Abdullâh İbn-i Mes'ûd Cemre-i kübrâya (ki, Cemretü'l-akabe'dir) müntehî olduğundan Beyt (-i Şerîf) i sol tarafına, Minâ'yı da sağına alarak (Cemre mahallini istikbâl etmiş) ve yedi çakıl remyetmiştir. Sonra da: kendisine Sûre-i Bakare ınzâl buyurulan Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem de Cemreyi böyle remyetti, demiştir. 838 İbn-i Ömer radiya'llâhu anhümâ'dan (oğlu Sâlim rivâyet edip) demiştir ki: İbn-i Ömer, Cemre-i dünyâda yedi çakıl atar ve her çakılın remyini müteâkib tekbir alırdı. Sonra İbn-i Ömer buradan vâdînin ortasındaki düzlüğe iner, ve orada kıbleyi istikbâl (ve cemreyi istidbâr) ederek uzun zaman kâim olur. Ve iki elini kaldırarak duâ ettikten sonra (cemre-i) vüstâyı atardı. Bundan sonra İbn-i Ömer vâdînin şimal cihetine doğru yürür, (birincideki gibi) batn-i vâdîdeki düzlüğe iner, (ve Akabe mevkiine gelir) di. Burada da uzun zaman Kıble'ye karşı kâimen ellerini kaldırarak duâ ettikten sonra, batn-i vâdîden de Cemre-i Akabeyi atardı. Ve burada (duâ için) beklemeyip dönerdi. Ve (babam) Abdullâh İbn-i Ömer: - Bu menâsiki, Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'in böylece edâ buyurduğunu gördüm, der idi. Şeytanın İnsana Tasallutu 956Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'in zevcesi Safiyye radiya'llâhu anhâ'dan rivâyet olunduğuna göre, Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem Ramazan'ın aşr-ı ahîrinde mescidde i'tikâfta iken Safiyye (Hazretleri) Resûl-i Ekrem'i ziyâret etmişti. Bir saat nezd-i Peygamberî'de görüştükten sonra avdet etmek üzre ayağa kalkmış, Resûlullâh da onu menziline geçirmek üzere onunla berâber kalkmış. Ümm-i Seleme'nin odası önündeki mescid kapısına geldiğinde Ensâr'dan iki kimse oradan (acele) geçmişti de Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'e selâm vermişlerdi. Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem bunlara:- Acele etmeyiniz, durunuz! Yanımdaki kadın, Safiyye bint-i Huyey'dir, buyurdu. Bu iki Ensârî zât: Yâ Resûla'llâh! Biz Cenâb-ı Hakk'ı, (Resûlünün lâyık olmıyan bir harekette bulunmasından) tenzîh ederiz, dediler. Ve (Resûl-i Ekrem'in Safiyye'nin ta'yîn-i hüviyetine mecbûriyet his etmesi), bunlara ağır geldi. Bunun üzerine Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem: - Şeytan, insa (n vücûdü) nde (deverân eden) kan mesâbesindedir. Ben, sizin (temiz) gönüllerinize Şeytanın (kötü) bir şübhe atmasından haklı olarak korktum, buyurdu. 1353Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den rivâyete göre, Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle demiştir: Sizden her hangi birinize şeytan gelir de: (Şunu) böyle kim yarattı?, (Şunu) böyle kim yarattı?, En sonu: Rabb'ini kim yarattı? d (iye vesvese ver) ir. İmdi şeytanın vesvesesi Rabb'ınıza kadar erişince o vesveseli kişi hemen "Eûzü bi'llâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm" di (yerek Allâh'a sığın) sın!. Ve vesveseye son versin!. 1359Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'in: "Sizin biriniz uykusundan uyanıp da abdest aldığında burnundaki nesneyi nefesiyle üç def'a dışarı çıkarsın!. Çünkü şeytan uyuyanın genzinde geceler" buyurduğu rivâyet olunmuştur. Şeytan İnsanı Namazdan Alkoyması 588 Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den şöyle rivâyet edilmiştir:Resûl-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki: Sizin biriniz (gece) uyuyunca Şeytan onun boyun köküne üç düğüm düğümler. Her düğüm (yerine): "Senin için uzun bir gece vardır, rahat uyu" (diyerek eliyle) vurur. O kimse uyanıp (Kur'ân okuyarak, tesbîh ve tehlîl ederek) Allâh'ı anarsa, bir düğüm çözülür. Abdest alırsa, bir düğüm daha çözülür. Namaz da kılarsa, Şeytânın düğümlerinin hepsi çözülür. Artık o teheccüd sâhibi düğümü çözük ve gönlü hoş ve neş'eli bir halde sabâha dâhil olur. Fakat zikretmez, ve abdest alıp namaz kılmazsa gönlü kirli ve uyuşuk bir halde sabaha girer. 589Abdullâh (İbn-i Mes'ûd) radiya'llâhu anh'den şöyle rivâyet edilmiştir: Abdullâh demiştir ki: Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'in huzûrunda birisi anıldı. Ve bu adam sabâha kadar uykuya dalar, namâza kalkmaz denildi de, Resûlullâh: "Öyle ise bunun kulağına Şeytân işemiştir" buyurdu. Şeytanın Şerinden Allah´a sıgınmak 1353Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den rivâyete göre, Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle demiştir:Sizden her hangi birinize şeytan gelir de: (Şunu) böyle kim yarattı?, (Şunu) böyle kim yarattı?, En sonu: Rabb'ini kim yarattı? d (iye vesvese ver) ir. İmdi şeytanın vesvesesi Rabb'ınıza kadar erişince o vesveseli kişi hemen "Eûzü bi'llâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm" di (yerek Allâh'a sığın) sın!. Ve vesveseye son versin!. 1356Süleymân İbn-i Surad radiya'llâhu anh'den rivâyete göre şöyle demiştir: bir kere ben Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem ile berâber oturmakta idim. O sırada iki kişi sövüştüler. Bunlardan birinin (şiddet ve gazabından) yüzü kızarmış ve şah damarları şişmişti. Bunun üzerine Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem: - Ben bir kelime bilirim ki: eğer şu kişi o kelimeyi söylese kendisinde bulunan gazap hâli muhakkak gider. (Evet) o kişi "Eûzü bi'llâhi mine'ş-şeytân" dese kendisinde bulunan bu hal gider, buyurdu. Orada bulunan Ashâb o kişiye: - Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem şeytandan Allâh'a sığın! buyurdu, dediler. O da: - Vay, bende delilik mi var? diye i'tirâz etti. 1358Ebû Katâde radiya'llâhu anh'den rivâyete göre Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: - (Sûreti ve ta'bîri cihetiyle) güzel rü'yâ Allah'tandır. Fenâ rü'yâ da şeytandandır. Biriniz korkunç yâni karışık rü'yâ gördüğünde hemen sol tarafına tükürüp, üflesin ve o rü'yânın şerrinden Allâh'a sığınsın, (Eûzü bi'llâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm, desin!). Bu sûretle o rü'yâ, gören kimseye zarar vermez. 1363Ebû Hüreyre radiya'llâhu anh'den rivâyet olunduğuna göre Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Horozların öttüğünü işittiğinizde (dileklerinizi) Allâh'ın fazl-ü kereminden isteyiniz!. Zirâ horozlar melek görmüşler (de öyle ötmüşler) dir. Merkebin anırmasını işittiğinizde de şeytan (ın şerrin) den Allâh'a sığınınız (ve: Eûzü bi'llâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm, deyiniz). Çünkü merkep şeytan görmüş (de öyle anırmış) dır. 1384İbn-i Abbâs radiya'llâhu anhumâ'dan gelen bir rivâyete göre şöyle demiştir: Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem (muazzez hafidleri) Hasen'le Hüseyn'e (meâli aşağıdaki duâyı) okurdu. Ve: (Büyük) babanız (İbrâhîm) de bu duâyı (oğulları) İsmâil ile İshâk'a okurdu! der idi: Allâh'ım -insin, cinnin, şeytanı(nın şerri)nden, (zehirli) haşerattan ve dokunan her kötü gözden- şifâ veren kelimelerine sığınırım. Şeytanların Kulak Hırsızlıgı 1326Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'in zevcesi Âişe radiya'llâhu anhâ'dan rivâyet olunduğuna göre Âişe, Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'i şöyle derken işitmiştir:Melekler "Anân"e -ki, buluttur- inerler de gökte kazâ ve hükmolunan (istikbâle âit) bâzı şeyleri (kendi aralarında) görüşürler. Bu sırada şeytanlar (bu havâdisi) kulak hırsızlığı yaparlar. (İşittiklerini de) kâhinlere gizlice ulaştırırlar. Bu haberlerle berâber yüz (lerce) yalan da kendiliklerinden uydururlar. | |
|
| | #7 (mesaj-linki) |
Cvp: Şeytan ŞEYTANIN HAZRET-İ ADEM'E SECDE ETMEMESİ Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!.. Aziz ve sevgili kardeşlerim, değerli Ak-Televizyon izleyicileri ve Ak-Radyo dinleyicileri! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun... Bakara Sûresi'nin âyât-ı kerimesini sohbetimizin mevzuu yapmaya devam ediyoruz. Geçen hafta 31, 32 ve 33. ayetleri izah etmiştik. Adem Atamız AS'a Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin varlıkların isimlerini öğrettiğini, ilimle şereflendirip meleklerden bile üstün kıldığını ifade eden ayetleri, sohbetimizin konusu yapmıştık. a. Meleklere Adem'e Secde Edin Denmesi Bugünkü sohbetimizin konusu 34. ayet-i kerime. Bu ayet-i kerime şöyle, bismillâhir-rahmânir-rahim: (Ve iz kulnâ lil-melâiketiscüdû liâdeme fesecedû illâ iblîse ebâ vestekbera ve kâne minel-kâfirîn.) (Bakara: 34) Sadece bu ayet-i kerimeyi açıklayacağım. Çünkü namaz vakti gelecek. Namaza yetişmem için, çok uzun bir konuşma yapmamam gerekiyor. Bundan önceki ayet-i kerime, Allah'ın öğrettiği varlıklar ve onların isimleri dolayısıyla, Adem Atamız'ı meleklerden üstün kıldığını ve şereflendirdiğini gösterdiği gibi, bu ayet-i kerime de Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin Adem Atamıza bahşettiği bir başka şerefi, onu nasıl yücelttiğini, değerini vurguladığını gösteren bir ayet-i kerime: (Ve iz) İz edatı biliyorsunuz, "O vakit ki, o zaman ki, hatırla o zamanı ki..." mânâsına gelen bir edat. "O zamanı hatırla ki" veyahut, "O zamanı zikrediyorum ki" demek. Çünkü eski bir zamandan bahsedildiği zaman kullanılıyor bu iz edatı. Muhatap kişi o zamanda orada olmayabilir. Yâni unuttuğu bir şeyi hatırlatmak değil de, "O zamanı tefekkür et, o zamanı ben sana hatırlatıyorum, dinle ve anla!" gibi bir mânâ var. "O zaman ki, (kulnâ) ben azîmuş-şân buyurmuştum." Bu (kulnâ), "Biz buyurduk" demek. Allah-u Teàlâ Hazretleri azamet sîgasıyla, kendisinin azametini ifade eden bir söyleyiş tarzı ile böyle buyuruyor. Vâhid, ehad, ferd, samed olduğu halde biz buyuruyor. "Ben azîmüş-şân" diye Tükçeye çevirebiliriz. Türkçe'de ben demek azamet ifade eder, tevâzu olduğu zaman biz denilir. Ama Arapça'da öyle değil; biz denildiği zaman azamet ifade ediyor. (Ve iz kulnâ lil-melâikeh) "O vakit ki, ben azîmuş-şân meleklere demiştim ki..." Melâike'nin, melek kelimesinin çoğulu olduğunu geçen hafta söylemiştim. Melekler, Allah'ın nurdan yaratmış olduğu varlıklar. Kendisine dâimâ itaat eden, inkıyad eden, emrinden dışarı çıkmayan, emrolunanı yapan, Allah'ın mutî yaratıkları... El-melâikeh, ma'rife olarak geliyor. Bundan, "Acaba bütün meleklere mi denildi, yoksa belirli bir zümresine mi denildi?" diye âlimler çeşitli kanaatler beyan etmişler. "O zaman ki, meleklere ben azimuş-şân demiştim ki... (Üscüdû liâdem) "Adem'e secde ediniz!" Tabii vaslediliyor, melâikenin sonu ile bağlanılıyor; (lil-melâiketiscüdû) gibi ses geliyor kulağımıza ama, kesik okunduğu zaman, (Üscudû) "Secde ediniz!" Cemî muhatab, muhatablar çoğul olduğu zaman kullanılan sîga. Üscud, sen secde et; üscüdû, sizler secde ediniz! (Liâdeme) "Adem'e secde ediniz!" dediğim zaman... Onu hatırlatıyor Peygamber Efendimiz'e ve Kur'an-ı Kerim'i dinleyenlere Allah-u Teàlâ Hazretleri. "O vakit ki, meleklere Adem'e secde ediniz demiştim." (Fesecedû) Tabii Allah'ın mut'î kulları, varlıkları, yaratıkları olduğu için, melekler secde ettiler. (İllâ iblîs) İblis hariç, ancak iblis secde etmedi." Şimdi, bu (illâ) nasıl bir istisnâ edatıdır?.. Bu hususta alimlerin iki kavli var: İblis de meleklerdendi, o meleklerin içinden bir bölümü olarak İblis mi secde etmedi; yoksa melekler secde ettiler de, bir başka varlık olan İblis mi secde etmedi?.. İstisnâ edatının böyle iki türlü anlaşılması mümkün. İstisnâ-i munfasıl, istisnâ-i munkatı' diyorlar buna. Onun izahını biraz sonra söyleyeceğim. Melekler secde ettiler, İblis secde etmedi. (Ebâ) "İbâ etti, kabul etmedi, bilerek imtinâ eyledi; emri tutmağa karşı çıktı, emri tutmadı, emre karşı geldi, (vestekbera) ve kibirlendi, (ve kâne minel-kâfirîn) ve kâfirlerden idi veya kâfirlerden oldu." Kâne, idi demek. b. İblis'in Secde Etmemesi ılacak, ebe Şimdi bu kısa ön açıklamadan sonra, biraz daha geniş bilgiler verebiliriz. Tabii benim size sohbetlerimi yaparken, kullandığım asıl tefsir kitabı İbn-i Kesir... O sahih bir tefsir kitabı. Hadis-i şeriflerle ayet-i kerimeleri açıklıyor, rivayetleri sıralıyor. Ondan sonra, o rivayetlerin sıhhat dereceleri üzerinde de hükmünü beyan ediyor. Burada İbn-i Abbas RA'dan, Dahhak kanalıyla senedini verdiği bir şeyle, İbn-i Cerir'in rivayetini anlatıyor, bu melekler ve İblis meselesinde. Ama diyor ki, yâni bu rivayette (fîhâ nazar) bir münakaşa yapılabilir. (Yasılu münâkaşatühâ) Münakaşası da uzun sürer." diye kısa kesiyor. İsnadı hususunda (siyakın garib) diyor, bir çok noktalar var diyor. İblis kelimesi, eblese fiilinden, bu eblesehullah; yâni "Allah onu hayırdan uzak eyledi, hayırla hiç ilişkisi kalmayacak şekilde hayırdan ilgisini kesti." mânâsına İblis dendi diye, böyle lügat izahı yapıyor İbn-i Kesîr tefsirinde. Yine İbn-i Abbas'tan verilen bir başka rivayette de: ![]() (Kâne iblîsü ismühû azâzil) İblis'in asıl isminin Azâzil olduğunu ve bu ibâ etmesinden, imtinâ etmesinden, Allah'ın emrini tutmamasından, emrine itaat etmemesinden dolayı İblis, şeytan ve şeytân-ı racîm gibi sıfatlarla tavsif edildiğini kaynaklar belirtiyor. Yâni, "Allah onu rahmetinden uzak eyledi, hayırdan uzak eyledi, hayra sahip değil, hayra malik değil, hayır kaynağı değil, hayır yapacak bir varlık değil. Allah'ın rahmetinden kovulmuş, taşlanmış bir varlık." mânâsına geliyor. Şimdi Allah-u Teàlâ Hazretleri Adem AS'ı öğrettiği bilgilerle meleklerden üstün tutuyor. Herkes hürmet etsin diye, ona secdeyi emrediyor. Melekler secde ediyorlar, şeytan karşı geliyor ve secde etmiyor. Said ibnül-Müseyyeb'den Katàde rivayet etmiş ki: ![]() (Kâne iblis reisü melâiketi semâed-dünyâ) "İblis dünya meleklerinin reisi idi." diyor. Bir rivâyet bu. Hasan-ı Basrî Hazretleri'nden diğer bir rivayeti de altına kaydetmiş ki: ![]() (Mâ kâne iblisu minel-melâiketi tarfete aynun kattu) "İblis, şeytan asla, hiç bir zaman meleklerden değildi, meleklerden olmadı. (ve innehû liaslil-cinni kemâ enne âdeme aslül-ins) Adem AS'ın insanların ceddi, aslı, kökü olduğu gibi, İblis de cin taifesinin aslı idi." diye rivayet etmiş. (Ve hâzâ isnadün sahîh anil-hasen) diye, İbn-i Kesir isnadın sahih olduğunu söylüyor. Demek ki âlimlerin bazıları: İblisin de, şeytanın da meleklerden olduğunu, hattâ şeytanın meleklerin alimlerinden olduğunu, bazılarının reisi durumunda olduğunu; sonradan böyle karşı gelerek, isyan ederek o durumdan düştüğünü söylerken; bazıları da: Asla melâike olmadı, cin taifesindendi, yaratılışı başka maddedendi. Cinlerin cinsi meleklerin cinsinden başka. ![]() (İnnallàhe teàlâ lemâ emerel-melâikete bis-sücûdi liâdem) "Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin Adem'e secde edin dediği zaman, o orada bulunması dolayısıyla, (dehale iblis fî hitàbihim liennehû ve in lem yekün min unsurihim illâ ennehû kâne kad teşebbehe bihim ve tevesseme bief'àlihim) yâni onların arasında olduğundan, onların maddesinden, cinsinden olmamakla beraber aralarında bulunmaktan dolayı o secde edin emri orada oldu, melekler secde ettiler, o secde etmedi." diye beyan ediyorlar, Allah bilir. ![]() Sahih rivayetlere göre melek değil, cin taifesinden. Ve Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin emrini tutmamış olduğu ifade ediliyor. Ebâ; ibâ etti, yâni imtinâ eyledi, kaçındı yapmadı mânâsına. (Ve kâne minel-kâfirîn) "Ve kâfirlerden oldu." Kâfir, (Minellezîne ebev) yâni emri tutmayıp ibâ edenlerden oldu, yâni (minel-âsin) âsilerden oldu." diye izah etmişler âlimler. Bir de: (Ve kâne minel-kâfirîn. Ellezîne lem yahlukhümullàhu yevmeizin yekûnûne ba'd) Yâni, "İleride insanoğulları içinden ve cinlerden bazıları mü'min bazıları kâfir olacak, işte o zümrenin başı olmuş oldu. Yâni o zümreden kâfirlerin ilki, o zümreden oldu." mânâsına ifade etmişler. Çünkü kâne, Arapça'da oldu, dır takısı Türkçe'de "Şu güzeldir, şu büyüktür." dediğimiz gib,i o yüklem takısı olarak kullanılıyor. Ama bazı ayet-i kerimelerde de, sâre mânâsına da, yâni bir şeyken başka bir şey olmak mânâsına da kullanılmış. Meselâ Nuh AS'ın oğlu için: ![]() (Fekâne minel-muğrakîn) "Gark olunanlardan birisi haline geldi. Değildi, kenarda duruyordu, sel geldi, gark olunanlardan oldu. (Hud: 43) Başka bir ileride gelecek âyet-i kerimede: "--Ey Adem ve Havva, şu ağaca yaklaşmayın! ![]() (Fetekûnâ minez-zâlimîn) Sonra zalimlerden olursunuz, o hale gelirsiniz!" buyruluyor. (Bakara: 35) Yâni sâre gibi mânâsı. Orada kullanılışı da var diye, öyle de izah ediyorlar. (Vestekbera) "İstikbar etti, yâni kibirlendi, kendisini daha büyük buldu." deniliyor. Başka sûrelerdeki başka ayet-i kerimelerden bildiğimize göre, Allah-u Teàlâ Hazretleri, İblis secde etmeyince buyuruyor ki: ![]() (Kàle yâ iblîsü mâ meneake en tescüde limâ halaktü biyedeyye) "Ey İblis, sen benim özene bezene iki elimle yarattığım bu Adem AS'a, bu müşerref varlığa, secde et dediğim halde secde etmedin; seni secde etmekten ne men etti, ne sebeple secde etmedin?" (Sad: 75) diye, her şeyin sebebini biliyor ama, böyle onun durumunu ikrar ettirmek için, kendi diliyle söylemesini göstermek için sorunca; İblis'in cevabı ne olmuş: (Kàle ene hayrun minhu) "Ben bu Adem'den daha hayırlıyım. (Halaktenî min nârin ve halaktehû min tîn) Beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın." dedi. (Sad: 75) Yâni, "Ateş topraktan daha hayırlıdır." gibi saçma bir mantıkla secde etmemiş. Neyin daha hayırlı olduğunu Allah bilir. ![]() (Kàle lem ekün liescüde libeşerin halaktehû min salsàlin min hamein mesnûn.) "Böyle topraktan, çamurdan yarattığın beşere secde edecek de değilim." dedi. (Hicr: 33) Böylece kibirlendiği beyan ediliyor. Tabii Allah-u Teàlâ Hazretleri kibirlenenleri sevmez. Çünkü hadis-i şerifte geçiyor, Peygamber SAS buyurmuş, umumi bir kural: ![]() (Lâ yedhulül-cennete men kâne fî kalbihî miskàle habbetin min hardelin min kibr.) "Kalbinde kibir cinsinden, hardal tanesi ağırlığı kadar kibir olan bir kimse..." Yâni küçücük bir şey. O hardal dediğimiz şey baharattan bir çeşit. Yemeklere konuluyor, bir lezzet versin, bir koku versin diye. "Kalbinde o kadar küçük bir miktarda, ağırlıkta kibir bile olan, cennete girmeyecek." buyuruyor. Tabii bu İblis'in kibri, artık böyle hardal tanesi küçüklüğünde ufak bir şey de değil, rahmet-i Rahmân'dan tard olunmasına sebep olacak kadar muazzam bir kibir, azîm bir küfür olduğundan tard olundu. (Ve kâne minel-kâfirîn) Allah'ın rahmetinden iyice, ebediyyen koğulan bir kimse oldu ve cehenneme de atdiyyen orada yanacak. c. Meleklerin Secde Etmesi Şimdi, Melekler secde ettiler." deniliyor. "Bu secde nasıl oldu?" diye, alimlerin bu hususta çeşitli görüşleri var. Bazıları diyorlar ki: "Eski ümmetlerde secde etmek meşru idi. İnsanların bazı varlıklara secde etmesi tabii idi. Secde; hürmet göstermek, hürmeten eğilmek mânâsına geliyor. Bu meşrû idi, sonradan kaldırıldı." Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Yusuf AS'ın babasının, kardeşlerinin hikâyesi anlatılırken: İşte rüya görmüştü, "Babacığım ben rüyamda onbir tane yıldız, ay ve güneşin bana secde ettiklerini görüyorum." diye. "Aman evladım bu rüyanı kimseye açıklama, kardeşlerine söyleme!" buyurmuştu Yakup AS. Sonra aradan maceralar geçti, kardeşleri hased ettiler, onu esir diye sattılar. Allah da onu Mısır'a götürttü, azizin hanımı satın aldı, evine, hanesine köle oldu. Sonunda Mısır'a vezir oldu. Tarım işlerine bakan selahiyetli bir kimse oldu. Allah nasib etti, aziz vefat ettikten sonra azizin hanımı onunla evlendi. Sonra onlar da rahat etsinler diye, *******, babasını, kardeşlerini Mısır'a davet etti. Ve hepsi birden ne yaptılar? ![]() (Ve refea ebeveyhi alel-arş) "Tahta ******* babasını oturttu. (Ve harrû lehû süccedâ) Kardeşleri de, hepsi birden hürmeten secde ettiler." O zaman, yâni o devirde, hürmetini ifade etmek için secde etmek oluyordu, secde ettiler. Ama bizim şeriatimizde kişiye secde etmek yok. Nitekim Muaz RA'den rivayet olunmuş ki, şöyle demiş: ![]() (Kadimtüş-şâm ve raeytühüm yescüdûne liesakıfetihim ve ulemâihim. Feente yâ rasûlallah ehakku en yüscede leke) "Yâ Rasûlallah, ben Şam'a gitmiştim. Orada ahalinin piskoposlarına, din alimlerine hürmeten secde ettiklerini gördüm. Sen kendisine secde edilmek bakımından çok çok daha üstünsün, lâyıksın. Secde edelim sana!.." demek istediği zaman, sorduğu zaman, Peygamber SAS buyurdu ki: (Lâ) "Hayır! (Lev küntü âmiren beşeren en yescüde libeşerin) Hayır, böyle bir secde etmeyi istemiyorum, yok böyle bir şey, yasak, hayır. Eğer ben bir kulun, bir insanın bir başka insana, bir başka kula secde etmesini farz edelim ki emredecek olsaydım, yok böyle birşey..." lâ diyor önce ama, (Le emertül-mer'ete en tescüde lizevcihâ min izami hakkıhî aleyhâ.) Hanıma, kocasına secde etmesini emrederdim, onun üzerindeki hakkının çokluğundan dolayı..." Çünkü dışarıda çalışıyor, zahmeti çekiyor, eve yiyeceği, içeceği getiriyor, hanımını, çocuklarını besliyor. Onlar evde duruyorlar, dışarının meşakkatini, zahmetini, sıkıntısını çekmiyorlar. Herhalde bu sebeplerden... "Öyle emrederdim, kadın kocasına hürmeten secde etsin diye emrederdim ama, yok böyle bir şey! Öyle bir şey de söylemiyorum. Bana da secde edilmesine rızâm yoktur!" dedi Peygamber Efendimiz. Demek ki: Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin meleklere "Adem'e secde edin!" demesi, böyle bir hürmet ve saygı, ta'zim göstermeleri için. Adem AS'ın kıymetini, şerefini, Allah indindeki mevkiini makamını bilsinler diye bir emir. Yâni secde Adem AS'a diyenler var. Bazıları da diyorlar ki: "Secde Allah'a idi, Adem AS mihrab gibiydi." Yâni biz mihraba doğru secde ediyoruz ama, mihrab amaç değil, Allah'a secde ediyoruz. O bakımdan secde Allah'aydı diyenler var. Bazıları da diyorlar ki: "Hayır; o devirde, eski devirlerde de böyle insanın insana hürmeten secdesi olabiliyordu. Allah öyle emretmiş, öyle uygun bulmuş ve meleklere secde ettirmiş." diyorlar. Yâni doğrudan doğruya hürmeten, ta'zimen Adem AS'a secde ettiler kanaatini beyan ediyorlar. Herhalde Allah-u a'lem... Bu kadar alimin sözleri çok tabii burada, uzun. Kısaca söylemek gerekirse: Allah-u Teàlâ Hazretleri meleklerine Adem AS'a secde etmelerini emretti. Adem'in şerefi burada gayet aşikâr oluyor. "Melekler bile Adem'e hürmet etsinler!" diye emretmiş oluyor. Rivayetlerde şu da var: Hani biz iki defa secde ediyoruz ya; şimdi melekler Adem AS'a bir secde ettiler, aksine iblis arkasını döndü secde etmedi. Onu öyle secde etmediğini, Allah'ın da "Niye secde etmedin?" diye ona hitâb-ı itâb ile sorduğunu görünce, melekler bir kere daha Cenâb-ı Hakk'a bu sefer secde ettiler. Onun için secde iki defa yapılıyor. Bir secde, iki secde; secdeteyn oluyor yâni. Hani bir rekat da iki secdeyle oluyor diye, böyle bir izah da var. Yâni melekler dahi, imanlı olunduğu zaman Adem AS'a secde ediyorlar. Zaten Adem AS, ilmiyle irfanıyla insanoğlunun meleklerden bile üstün makamda olduğunu, geçen haftaki ayetlerde göstermişti. Ne mutlu, elhamdü lillah... Bizi insan yaratan, Adem AS'ın evlâdı yaratan Rabbimize hamd ü senâlar olsun... d. Şeytan Bizim Düşmanımız Şimdi tabii bu böyle ama, şeytanın da itaat etmemesi ve secde etmemesi, isyan etmesi ve bunu kibrinden dolayı yapması, bu da ayrı bir mesele... Tabii bundan da çok dersler çıkartmamız lâzım!.. Çıkartacağımız derslerden birisi: Şeytan bizim düşmanımız. (Aduvvü mübîn) Aşikâr düşman... Ta bu secde etme zamanından başlamış bu iş. Rabbimiz; "Secde et!" dediği halde secde etmemiş, âsi olmuş, Allah'ın rahmetinden kovulmuş. Kıyamete kadar da insanoğlunu azdırmak, şaşırtmak, sapıtmak, kandırmak, cehenneme gidecek işleri yaptırmak için uğraşan bir varlık... O halde şeytanın tehlikesini, Allah'a bile âsi olan böyle bir şirret varlığın varlığını ve tehlikesini hatırımızdan hiç çıkartmayalım aziz ve muhterem kardeşlerim! Bu çok önemli bir nokta... Yâni şeytanın âşikâr bir düşman olduğunu bilelim ki, şeytan bizi aldatmasın. Dikkat edelim ki, onun oyununa düşmeyelim, tuzağına düşmeyelim... Çünkü bu, içimizden bize bir takım fikirler verecek; biz de o fikirleri kendi fikrimiz sanacağız. İnsanlar olarak, kendim böyle istedim sanacağız. Halbuki şeytan içimize o fikri aşılıyor, vesvese yoluyla veriyor. O halde İçimizden gelen fikirleri, istekleri, arzuları sorgulamalıyız. "Bu nereden geliyor? Şeytanın bir mesajı olmasın, kışkırtması olmasın!" diye çok dikkat edeceğiz; bir. İkincisi de kibirlenmenin iyi bir şey olmadığını, çok kötü bir şey olduğunu ve kâfirlerin, kibirlenenlerin ne kadar kötü duruma düştüğünü hiç hatırımızdan çıkartmayacağız. Ve kulluğumuzu mütevâzi biçimde, tevazu ile, mahviyet ile, boyun büküklüğü ile, haddini bilerek, edepsizlenmeyerek, kibirlenmeyerek yapmaya gayret edeceğiz. Allah-u Teàlâ Hazretleri böyle güzel bir şekilde kulluk yapmaya muvaffak eylesin... e. Ölümden Sonrası İçin Hazırlanın! Râbia-ı Adeviyye (Rh. aleyhâ) demiş ki: ![]() (İnnemâ ente eyyâmün müteaddide) "Ey insanoğlu, sen birkaç günden ibaretsin!" Yâni insana "Sen günlerden ibaretsin!" diyor. (Feizâ zehebe yevmün zehebe ba'düke) "Bir gün gitti mi, senin bir parçan gitmiş demektir." Yâni senin varlığından bir parça gitmiş demektir. Tabii bazısı gidince, bir parçası gidince tamamının da gideceği oradan anlaşılır. Bir bir gide gide, sonunda günler tükenince, sen de tükeneceksin. O halde, (fa'mel va'tebir) yâni "Salih amel işle, ibret al, gözünü aç, gafil olma!" Hatta, (Ve lâ tekul: Zehebe lî dirhemün ve dinarun) "Benim şu kadar altın liram, bu kadar param gitti deme; (ve sakata lî mâlun ve câhün) işte şu kadar param zâi oldu, mevki makamım gitti deme! (Bel kul: Zehebe yevmî mâ zâ amiltü fîhi) Eyvah, bir günüm gitti, ben bu gün içinde Allah'a ne yaptım diye ona bak! (Fe inne bil-yevmi yenkatiil-umr. ) Çünkü gün gün, ömür yok olur." buyurmuş. Bunlar da İsmâil Hakkı Hazretleri'nin, bu ayetlerin sonundaki nasihatlerinden. İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri'nin meşhur bir tefsiri var biliyorsunuz, Rûhul-Beyân diye. Tabii güzel nasihatları var orada. Bir arif kişi vefat edeceği zaman, tabii hüzünlü, mahzun, ölüm kolay değil. Demiş ki: ![]() (Mâ teessüfi alâ dâril-ahzân) "Üzülmem, şu hüzün diyarı olan dünyadan ayrılıyorum diye değil. Dârul-ahzân burası, hüzün diyarı, üzüntüler diyarı. Buradan ayrılıyorum diye değil; (ve innemâ teessüfî) ama benim esef ettiğim, üzüldüğüm şu: (Alâ leyletin nimtühâ) Uyuduğum, kalkıp ibadet etmediğim gecelerime, (ve yevmin eftartuhâ) oruç tutmayıp, fırsat kaçırdığım günlerime, (ve saatin gafeltü fîhâ an zikrillâhi teàlâ) ve gafletle Allah'ı zikretmeden geçirdiğim zamanlarıma, saatlerimedir asıl esefim." demiş. "Üzüntüm o." demiş. Tabii hadis-i şeriflerde de var: "Her gün insanoğluna seslenirmiş; 'Ey insanlar! Ben yeni bir günüm. Ben sizin amellerinize şahidim. Eğer ben gittim mi, güneş şimdi batıp da ben bittim mi, artık bir daha asla gelmem. Gözünü aç, benim içimde yâni bu günde hayır ve ibadet eyle." dermiş. Hasan-ı Basrî de meclisindeki insanlara demiş ki: ![]() (Yâ ma'şereş-şuyûh) "Ey ihtiyarlar!" Etrafında olgun, yaşlı başlı insanlar var, onu seven tabii dinleyenler var. (Mâ yuntazaru bizer'i izâ belağa) "Ekin olgunlaştığı zaman ne yapılır, ne olur, ne olacak bunun akıbeti?.." (Kàlû: El-hasad) "Demişler ki: Ekin biçilir." Yâni ne demek istiyor: "Ey ihtiyarlar ekin olgunlaştığı zaman ne olur, hasat olur. Yâni işte yaş da olgunlaştığı zaman, insan hasat olacak, ömür bitecek. Onun için, işte o anı düşünüp ölüm için ve ölümden sonra için hazırlanmak lâzım! Gerisi hepsi aldatıcı şeyler. Şeytan aldatır insanı, nefsi aldatır. Bu dünya hayatı aldatır. Allah-u Teàlâ Hazretleri bizleri --eğer hayırlı ilimlerle mücehhez olursak, ma'rifetullaha erersek-- üstün varlık olarak yaratmıştır, meleklerden bile üstün kılmıştır. Meleklere bile bize secde ettirmiştir. Meleklerden bile üstün olabiliriz. O makamı yakalamaya çalışmak, veya o devleti elden kaçırmamağa dikkat etmek lâzım! Şeytan da, Allah emrettiği halde bize secde etmemiştir, işi gücü bizim zararımıza çalışmaktır. Onun da tehlikesine karşı uyanık olalım. Allah bizi bu kadar mükerrem bir varlık olarak yaratmışken, şeytana aldanıp da ahiretimizi berbat etmeyelim! Allah cümlemize tevfîkını refîk eylesin... Allah hepinizden râzı olsun... Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!.. | |
|
| | #8 (mesaj-linki) |
Cvp: Şeytan Şeytan'ın Gücü Zayıftır Şeytan hakkında unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır. Şeytan Allah'tan müstakil bir güç değildir. Allah tarafından yaratılmıştır ve O'nun kontrolündedir. Düşmanlığı insana karşıdır. Şeytanın Allah'tan bağımsız bir güç olduğunu düşünenler yanılırlar. Bu kimseler şeytanın Allah'a karşı bir mücadelesi olduğunu zannederler. Oysa şeytanın insanlara Allah'ın dinini yaşatmak istememesinin nedeni, bunun insanları yıkıma uğratmak için tek yol olduğunu bilmesidir. Yoksa şeytanın Allah'a karşı bir düşmanlığı söz konusu olamaz. Sonuç olarak o da Allah'ın yarattığı bir kuldur ve O'nun izniyle faaliyetini sürdürmektedir. Kendisine tanınan süre bittiğinde, cezasını çekmek üzere o da saptırdığı insanlarla beraber cehenneme atılacaktır. Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım. (Sad Suresi, 85)Unutulmaması gereken, şeytanın müminler üzerinde bir gücü olmadığıdır. Şeytanın gücü yalnızca Allah'ın tespit ettiği, daha doğrusu cehennem için özel olarak yarattığı insanlar üzerinde geçerlidir. Şeytan Allah'ın mümin olarak yarattığı bir kulu saptıramaz. Sadece, müminin dünya hayatındaki imtihanı gereği bazı küçük hatalar yapmasına vesile olabilir. Şeytanın saptırma etkisi yalnızca kalbinde hastalık bulunan kimseler üzerindedir. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir: Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur.Bir başka ayette müminlerin şeytan tarafından saptırılamayacakları şöyle bildirilmiştir. "Benim kullarım; senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur." Vekil olarak Rabbin yeter. (İsra Suresi, 65)Şeytan da Allah tarafından yaratılmış bir varlık olduğuna göre, herşeyde olduğu gibi onun yaratılışında da sonsuz hikmet vardır. Örneğin, şeytanla beraber büyük bir insan topluluğunun cehenneme sürüklenmesi, kıyamet günü müminlerin Allah'a şükürlerini, cennete karşı duyacakları sevinci artıracak bir unsurdur. Şeytan aynı zamanda mümin topluluğun içinde gizlenen münafıkların ortaya çıkmasını sağlar. Bu hastalıklı kimseleri etkisi altına alarak, müminler aleyhine faaliyette bulundurur. Böylece münafıklar mümin topluluğu içinde gizlenemeyerek kendi kendilerini deşifre etmiş olurlar. Müminler de içlerinde barınmaya çalışan bu pislik grubunu kolaylıkla teşhis ederler. Dahası şeytanın faaliyetlerinin ve münafıklar üzerindeki etkisinin farkına varan müminlerin —Kuran 'da geçen bir ayetin tecellisini gördükleri için— imanları ve Allah'a yakınlıkları artar: Şeytanın (bu tür) katıp bırakmaları, kalplerinde hastalık olanlara ve kalpleri (her türlü) duyarlılıktan yoksun bulunanlara (Allah'ın) bir deneme kılması içindir. Şüphesiz zalimler, (gerçeğin kendisinden) uzak bir ayrılık içindedirler.Bu mümin topluluğun içinde bir tür temizlik anlamına gelir. Zaten Allah'ın şeytana süre tanımasının hikmetlerinden biri budur. Allah bu durumu Kuran'da şöyle açıklar: Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular.Cahiliye toplumu tarafından bilinmeyen bir başka nokta ise şeytanın yaptırım gücünün olmadığıdır. O yalnızca insanı davet eder. Eğer insanın kalbinde bir hastalık varsa bu çağrıya uyar. Yoksa şeytanın insanlar üzerinde zor kullanabilecek bir gücü yoktur. Kendisine uyanların hatta tapanların hepsinin aslında ne kadar büyük bir gaflet içinde olduklarını bilir. Şeytanın kıyamet günü kendisine uyanlara yapacağı itiraf ayette şöyle geçer: İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan vaadi vaadetti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de beni kurtacak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azap vardır." (İbrahim Suresi, 22) CİN VE ŞEYTAN Göremediğimiz manevi varlıklar sadece melekler değildir. Cinler ve şeytanlar da bizim görmeme- mize rağmen vardır. Cinler Allah'a ibadet, yani kulluk konusunda insanlar gibidirler. Ancak onların zamanı ve mekânı da bizimkinden ayrıdır. Meselâ kendi yıllarına öre yirmi yaşındaki bir cin bizim zamanımızla bin, hattâ binbeşyüz yıl öncesinden beri var olmuş olabilir.Meselâ Peygamberimizle görüşen cinin hâlâ yaşadığı söylenir. Yine bizim mekânımız, yani maddemiz onlar için boşluk hükmündedir. Onun için onların nüfuz edebilen, yani sızabilen ateşten yaratıldıkları bildirilmiştir. (er-rahmân,55/15) Cinler de evlenir, ürer ve çoğalırlar. Bazı kötü ruhlu insanların sihir konusunda cinlerden yararlandıkları doğrudur. Ancak bu, sanıldığı ve korkulduğu ölçüde değildir. İnancı güçlü insanlara cinlerin zarar veremeyeceği bir gerçektir. Zaten Kur'an-ı Kerim de sihirle uğraşanlar için: "Allah'ın izni olmadan onlar kimseye zarar veremezler" (Bakara 2/102) denir. İbn-i Abbas (r.a.) Hz.'inden naklen Muaz b.Cebel rivayet ediyor: -Bir gün Resululah (s.a.v.) ile beraberdik. Ansardan birinin evinde toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi: -Ev sahibi, içeridekiler, eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek işim var. Bunun üzerine, herkes Resülullah (s.a.v.) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu, izin ondan çıkacaktı. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, du-ruma vakıf oldu ve: -"Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?" Buyurdu. Biz hep birden şöyle dedik: -En iyi bilen Allah Resulüdür. Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efendimiz: -"O, lain İblistir. -Şeytandır. Allah'ın làneti onun üzerine olsun" Buyurunca; hemen Hz. Ömer: -Ya Resülullah, bana izin veriniz onu öldüreyim. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu: -"Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; Ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir, öldürmeyi bırak." Sonra şöyle buyurdu: -"Kapıyı ona açın gelsin... O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz..." -Kapıyı ona açtılar, İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu. Sonra, şöyle bir selam verdi: -Selàm sana ya Muhammed; Selàm sizlere ey cemaat-ı müslimin. Onun bu selàmına Resülullah (s.a.v.) şu mukabelede bulundu: - "Selàm Allah'ındır ya lain.." Şeytan şöyle anlatmaya başladı: -Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu: -"Nedir o mecburiyet?" Şeytan anlattı: - İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi: ve dedi ki: Allah-ü Teàlà sana emir veriyor: Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve àdemoğullarını nasıl kandırdığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra O; sana ne sorarsa doğrusunu diye-ceksin. Sonra Allah-ü Teàlà buyurdu ki: -Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen, seni kül ederim; rüzgàr savurur, düşmanların önünde, seni rüsvay ederim. İşte böyle; ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur. Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu: -"Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ?" Şeytan şu cevabı verdi: -Sensin ya Muhammed... Allah'ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir? Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu: -"Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?" Şeytan anlattı: -Muttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir. Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı: -"Sonra kimi sevmezsin?" -Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi... -"Sonra?.." -Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi. -"Sonra?.." -Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. -"Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?.." Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. -Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım. -"Sonra kim?.." İblisin cevabı: -Şükreden zengin. -"Peki, ama o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?.." -Onu görürsem ki, aldığını helâl yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki: O şükreden bir zengindir. Resülullah (s.a.v.)Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu: -"Pe ki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?.." -Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. -"Neden öyle olursun; ya lain?.." -Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir. -"Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?.." -O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar. -"Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?.." -O zaman da çıldırırım. -"Peki, ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?.." -O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi. -"Peki, ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?.." -Ha işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu: -"Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, yâ Ebamürre?.." -Bunun üzerine İblis: -Onu da anlatayım... dedikten sonra: -Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki: 1-Allah-ü Teâlâ, sadaka verenin malına ihsan eyler. 2-O, sadaka veren kimseyi halkına sevdirir. 3-Allah-ü Teâlâ, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar. 4-Allah-ü Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve ahları ondan defeder. Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sordu: -"Ebubekir için ne dersin?.." İblis buna şu cevabı verdi: -O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslâm'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder? -"Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin?." İblis'in buna cevabı: -Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. -"Peki Osman b.Affan için nedersin?.." -Ondan Utanırım... hem de çok... nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar... -"Peki, Ali b. Ebütalib için ne dersin..." İblis onun için de şöyle dedi: -Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa; ben de kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz, soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu: -"Ümmetime saadet ihsan eden; seni de taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun." Resülullah (s.a.v.) Efendimizin o cüm-lesini duyan lain İblis şöyle dedi: -Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın? Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini...Ümmilerini ve okumuşlarını.. Facirlerini ve âbidlerini...Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat, Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam. Bunun üzerine Resülullah (s.a.v.) Efendimiz sordu: -"Sana göre ihlâs sahibi olan muhlis kullar kimdir?..." Bu suale İblis şu cevabı verdi: -Bilmez misin? Yâ Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O, Allah için bir ihlâsa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, methedilmekten hoşlanmaz... bilirim ki o: İhlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi ve dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir.Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki; yâ Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır. İblis anlatmaya devam etti: -Yâ Muhammed, bilmez misin?.. Benim yetmişbin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... o her çocuğumla birlikte yine yetmişbin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını da, meşayihe saldım. Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Çocuklara gelince...onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bizimkilerin bir kısmını da, âbidlerin başına dert ettim. Bir tepeden öbürüne... hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye.... İşte... böylece, onlardan ihlâsı alırım... Onlar, bu haller ile, yaptıkları ibadeti, ihlâssız yaparlar gayrı... Ama, bu hallerinin farkında olmazlar. İblis, bundan sonra aldattığı bir rahibin hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi: -Bilmez misin, yâ Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlâs ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifa buluyordu. Onun peşine takıldım; hiç bırakmadım... Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teâlâ aziz kitabında, onu şöyle anlatır: -"....Şeytanın hali gibidir ki; o insana: - Kâfir ol...Dedi. Vaktaki o kâfir oldu; bu defa ona şöyle dedi: -Ben, senden uzağım...Ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım."(59/16). YALAN Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse... o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse... o benim sevgilimdir. Bilmez misin yâ Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. -"Muhakkak, ben size nasihat ediyorum." (7/16). Dedim... Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir. GIYBET-KOĞUCULUK Gıybet ve koğuculuğa gelince...Onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir. NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK -Her kim, telâk üzerine yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun. Her kim, talâkı ağzına alırsa... taa, hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile, kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar, hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talâk kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer. NAMAZ -Yâ Muhammed, namazı an bean tehir edene gelince... onu da anlatayım. O, her ne zaman ki, namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki: -Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın. Böylece o: Vaktinin dışında namazını kılar...Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. Şayet o kimse, beni mağlup ederse..bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. O namazın içinde iken: -Sağa bak... sola bak... Derim... O da, bakar... O ki böyle yaptı... yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona: -Sen, ebedi yaramaz bir iş yaptın. Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sen de bilirsin ki yâ Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa, Allah onun namazını kabul etmez. Bundan da ona mağlup olursam. Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: Çabuk namaz kılmasını emrederim. O da, başlar; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun, gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi... Bu işi, ona yaptırmakta da, başarı kazanamazsam; bu sefer cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım...Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım... İmamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım. İşte... o böyle yaptığı için, kıyamet günü Allah onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse... Bu defa, ona namazda parmaklarını çıtlatma-sını emrederim. Böylece o; Beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam. Bunda da, ona mağlup olursam. Bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince, o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa... onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte... bundan sonra o kimse: Hep bize itaat eder, Sözümüzü dinler. Dediklerimizi yapar. Şeytan bundan sonra, konuşmasına şöyle devam etti: -Sen, ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki?.. Ben onlara, ne tuzaklar kurarım... ne tuzaklar. Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki: -Namaz size göre değil... O, Allah'ın âfiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. Sonra da hastalara giderim: -Namaz kılmayı bırak. Derim... Çünkü Allah-ü Teâlâ: -"Hastalara zorluk yok...." (24/61) Buyurdu...İyi olduğun zaman çokça kılarsın. Ve böylece o, namazını bırakır. Hatta küfre degidebilir. Şayet o, hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse...Allah'ın huzuruna çıkarken, Allah-ü Teâlâ'yı öfkeli bulur. Sonra şöyle dedi: -Yâ Muhammed, eğer bu sözlerime yalan kattımsa, beni akrep soksun... Sonra eğer yalan varsa... Allah'tan dile; beni kül eylesin. İblis bundan sonra, konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi: -Yâ Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların altıda birini dininden çıkardım. Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz ona, yani İblis'e kısa kısa bazı sorular sordu: O da bunlara cevap verdi: -"Ya lain, senin oturma arkadaşın kimdir?" -Faiz yiyen. -"Dostun kim?" -Zina eden. -"Yatak arkadaşın kim?" -Sarhoş. -"Misafirin kim?" -Hırsız. -"Elçin kim?" -Sihirbazlar. -"Gözün nuru nedir?" -Kadın boşamak. -"Sevgilin kim?" -Cuma namazı bırakanlar. Resülullah /s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu: -"Ya lain, senin kalbini ne kırar?" -Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi... -"Peki, senin cismini ne eritir?" -Tövbe edenlerin tövbesi. -"Peki, ciğerini ne parçalar, ne çürütür?" -Gece ve gündüz, Allah'a yapılan bol bol istiğfar. -"Peki, yüzünü ne buruşturur?" -Gizli sadaka. -"Peki, gözlerini kör eden nedir?" -Gece namazı. -"Peki, başını eğdiren nedir?" -Çokça kılınan cemaatle namaz. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöy-le sordu: -"Sana göre insanların en saadet-lisi kimdir?" -Namazlarını bilerek kasten bırakanlar. -"Peki, sana göre insanların en şa-kisi kim?" -Cimriler. -"Peki, seni işinden ne alıkoyar?" -Ulema meclisleri. -"Peki, yemeğini nasıl yersin?" -Sol elimle parmaklarımın ucu ile. -"Peki, sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?" -İnsanların tırnakları arasında. Resülullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuu sordu. İblis de cevap verdi. -"Rabbından neler talep ettin?" -On şey talep ettim. -"Nedir onlar, ya lain?" 1- Allah'tan diledim ki, beni âdemoğullarının malına ve evlâdına ortak ede... Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu: -"Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder" (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir. Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim faiz ve haram karışan yemekten de yerim. Şeytandan Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım. Cinsi münasebet anında; Allah'a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. ...Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk, bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Her kim hayvana binerken, helâl yola gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir. Allah-ü Teâlâ bana şu emri verdi: -"Onlar üzerine süvarilerinde, piyadelerinde yaygara çıkart...." (17(64) 2- Allah-ü Teâlâ'dan diledim ki: Bana bir ev vere... Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi. 3- Diledim ki; bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana birer mescid yaptı. 4- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yaptı. 5- İstedim ki; benim için bir ezan vere. Mezmurları verdi. 6- Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere...sarhoşu verdi. 7- Diledim ki; bana yardımcılar vere... Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi. 8- İstedim ki; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i kerime ile sabittir: -"O kimseler ki; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır..." (17/27) Bir ara Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: -"Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki âyetlerle ispat etmeseydin. Seni tasdik etmezdim." Bundan sonra iblis şöyle devam etti: 9- Yâ Muhammed, Allah'tan diledim ki, âdemoğullarını ben göreyim; ama onlar beni görmeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi. 10- Diledim ki; âdemoğullarının kan mecralarını bana yol yapa... Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim... gezerim... hem nasıl istersem... Bütün bu isteklerimi verdi. -"Hepsi sana verildi." Buyurdu... Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra... Şunu da ekleyeyim ki; benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. -İşte...böylece kıyamete kadar. Âdemoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar. Bundan sonra İblis şöyle anlattı: -Benim bir oğulum vardır... Adı: ATEME'dir. Bir kul, yatsı namazını kılmadan uyursa... gider; onun kulağına bevleder... Eğer böyle olmasaydı; imkân yok, insanlar, amazlarını eda etmeden uyuyamazlardı. Benim bir oğulum daha vardır ki; onun adı da; MÜTEKAZİ'dir... Bunu vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Meselâ: Bir kul, gizli bir taat işlerse... ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa... MÜTEKAZİ onu dürter... En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece: Allah-ü Teâlâ o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder... biri kalır. Çünkü, bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir. Sonra... benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da KÜHAYL'dir. Bunu işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa, ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar. Bundan sonra İblis şöyle anlattı: - Hangi kadın olursa olsun... Onun kalktığı yere şeytan oturur... Sonra her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur... Ve onu, bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Meselâ: - Elini kolunu dışarı çıkar; göster. Der... O da, bu emri tutar... Elini, kolunu açar, gösterir. Bundan sonra, o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar. İblis, bundan sonra; Resülullah (s.a.v.) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı: -Yâ Muhammed, bir kimseyi delâlete sürüklemek içim elimde bir imkân yoktur. Ben, ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm... o kadar. Eğer delâlete sürüklemek elimde olsaydı; yeryüzünde: - Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed Allah'ın Resülüdür. Diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delâlete düşürürdüm. Nasıl ki; senin elinde de, hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın tebliğ eden Resulüsün. Şayet hidayet elinde olsaydı; yeryüzünde tek kâfir bırakmazdın. Sen, Allah'ın halkı üzerine bir hüccetsin... ben de, kendisi için ezelde şekavey yazılan kimselere bir sebebim. Said olan kimse, taa, ana karnında iken saiddir. Şaki olan da, yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan Allah... Şekavet ehli kılan da Allah. Bundan sonra... Resülullah (s.a.v.) Efendimiz şu Ayet-i Kerimeyi okudu: -"Bunlar, taa, sonuna kadar böyle değişik şekilde devam eecek... Ancak Rabbın esirgedikleri hariç..." (11/119) -"Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir..." (33/38) Bundan sonra, Resülullah (s.a.v.) Efendi-miz, İblis'e şöyle buyurdu: -"Ya Ebamürre, acaba senin bir tövbe etmen ve Allah'a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum... Söz veririm..." Bunun üzerine İblis şöyle dedi: -Yâ Resülullah, iş verilen hükme göre oldu... Kararı yazan kalem de kurudu... Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni Peygamberlerin efendisi kılan, cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah'tır. Ve O: Bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Ve İblis, cümlelerini şöyle tamamladı: -İşte... bu söylediklerim, sana son sözümdür... Ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim. Evvel, âhir, zahir, batın, âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamd olsun. Efendimiz Muhammed Nebiye Allah selât eylesin. Keza onun âline de... ashabına da... Amin! | |
|
| | #9 (mesaj-linki) |
Cvp: Şeytan ŞEYTANA UYANLARIN DURUMU VE AHİRETTE HESAPLAŞMA Allah Kıyamet günü, insanları doğru yoldan uzaklaştıran kötü gruba hitaben şöyle der: "Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız. İnsanlardan onlara uymuş olanlar, "Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin sürenin sonuna ulaştık" derler. Allah, "Cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır" der (el-En'am, 6/128). İnsanlara hitaben de: "..Ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi? And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bugün, inkàrcılığınıza karşılık oraya girin" (Yasin,36/59-64) Diğer bir kıyamet sahnesinde de şeytan, kendisine uyanları kınayacak ve şöyle diyecektir: İş olup bitince şeytan: "Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra caydım; esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah'a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zàlimlere can yakan bir azàb vardır" der. (İbrahim , 14/22) YARATILIŞ HİKMETİ Alimler, şeytanın yaratılmasında bir takım hikmetlerin bulunduğunu söylemişlerdir. a- Allah, eşyayı zıtlarıyla birlikte yaratmıştır ki, biri diğerinden ayırt edilebilsin ve aralarındaki fark insanlar tarafından anlaşılabilsin. Şeytan da yaratıkların en temiz ve en şereflilerinden biri olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına mukabil yaratılmıştır. b- Şeytanın yaratılmasındaki bir başka hikmet de, Allah'ın üstünlük ifade eden, Kahhàr, Müntekim, Adl, Dàl, Şeddü'l ikàb, Seriulhisàb, Hàfid, Rafi, Muizz, Müzill gibi isimlerinin tecelli edecekleri bir varlığın gerekli olmasıdır. Zira bu isimler taalluk edecekleri bir varlığı gerektiren kemàl sıfatlarıdır. Şayet ins ve cin melek tabiatında olsaydı, bu isimlerin eseri ve neticesi ortaya çıkamazdı. c- Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah'ın afv, mağfiret, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi hususları ihtiva eden kemal sıfatlarının ve isimlerinin tecelli etmesi mümkün olmazdı. Peygamberimiz bunu veciz bir şekilde şöyle dile getirmektedir: "Eğer sizler günah işlemeseydiniz, Allah muhakkak ki sizleri giderirdi de, fertleri günah işleyip, mağfiret dileyecek ve Allah'ın kendilerine mağfiret edeceği bir kavim getirirdi." (Müslim,Tevbe, 2; Tirmizi,... Ahmed b. Hanbel) d- Şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah' ibàdet ve itàattan söz etmek mümkün olmazdı. Zira belli fiillerin ibadet, tàat, hayır ve hasen oluşu ancak zıdlarının varlığı ile bilenebilir ki, insanlara şer ve çirkin fiillerde yol gösteren şeytandır. İNSAN VE İBLİS İblis öncelikle mü'mine düşman olmakla birlikte, gerçekte tüm insan neslinin karşısındaydı. Sadece inanan ve inancının gereğini yaşayanların değil, inanmayanların da, inancının gereğini yaşamayanların da yakasını bırakmıyordu. Çünkü İblis, kendi helakini insanın varlığına bağlamaktaydı. Âdem yaratılmadan önce yeri rahattı. Âdem'in yaratılmasıyla fena bir imtihan başına çökmüştü. Kendisi gibi mahluk olan birine secde etmesi istenmişti ondan. Emreden herhangi biri değildi. Kendisini yaratandı aynı zamanda. Yine de bu emri kibrine yediremeyerek secde etmemiş, Âdem'e secde emrinde isyana düşmüş ve insan neslini kendine düşman ilan etmişti. İnsan neslinin karşısındaydı İblis. İki sarhoş kavga ettiği zaman onun üzüldüğünü düşünebiliyor muydunuz? Büyük ihtimalle ellerini ovuşturarak başardığı işin zevkini çıkarıyor olacaktı. İki kavim savaşmış olsun, iki nesil, iki ülke.. Ya da nesiller ülkeler savaşsın.. Zehirlemekten aldığı lezzetinin artmasından başka ne fark ederdi onun için? Yaptığı işlerin dehşetli sonuçlarına bakılırsa, hırsla sarıldığı bu işin sonunda insan nesli tamamen helâk olmadan tatmin olması pek mümkün değil gibi görünüyordu. Acaba yeryüzünde onun uğursuzluğunu tatmamış, onun şerrinden nasibini almamış bir tek insan var mıydı? Tecrübeliydi.. Hz. Âdemden beri yeterince tecrübe edinmişti. Ne istediğinin ve neyi istemediğinin farkındaydı. İnsanı istemiyordu. İnsanın lemlerin Rabb'inin huzurunda ikram edilir, kerim bir makam sahibi olmasını istemiyordu. Secde etmemişti ve bu isyanını Âdem'in kalitesizliğiyle, önünde eğilmeye layık biri olmamasıyla açıklamıştı. "Ben hiç balçıktan yarattığın birine secde eder miyim?" (1)"ben ondan hayırlıyım" (2)demişti! Önünde eğilmesi gereken asıl şeyin kendisini Yaratan'ın emri olduğunu, secde etmesi istenen şeyin ise sadece bir perde olduğunu fark edememişti. Fark ettiği zaman ise yine kibrine yenik düşmüştü. Mühlet istemişti, fakat bu mühleti kendiyle yüzleşip nerede hata ettiğini sorgulamak için değil de, kendisini yoktan var eden ve ikram eden Rab'bini yalan çıkarmak için istemişti. Zât'ı Akdes ise yalan söylemezdi, bunu da biliyordu İblis. Söz verir sözünden dönmezdi. O'ndan mühlet sözü aldıktan sonra, Zât'ı Akdes'in verdiği sözden geri dönmeyeceğini bildiği için gizlediği niyetini hemen açığa vurmuştu. "Beni saptırmana yemin ederim ki, onları sana ulaştıracak olan yolunun üzerine oturacağım. Onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım.. Ve, sen onların çoğunu kendine şükreder bulamayacaksın"(3) demişti. Bu derinlerde gizli iddiasını hemen gerçeklemeye koyulmuştu. Hz. Âdem ile Havva'nın, cennetten indirilmelerine sebep olan hilesi, ilk desisesi, ilk planıydı.. başarmıştı da...(4) Bu ilk planında, Âdem ile Havva'ya verilmiş olan beka hislerini kullanmış, bu hisleri bir maddeye, bir yasak ağaca yönelterek bekâyı, sonsuzluğu onun verebileceğini Âdem ile Havva'nın zihinlerine sokuşturmuştu. (5) Böylece onları neredeyse bâki lezzetlerden etmişti. Bu hile bundan sonra İblis'in en geçerli, en gözde hilesi olacaktı. Reklamını yaptığı her şeyi, sanki ona ulaşıldığı zaman mutlak, gölgesiz lezzetlere ulaşılmışçasına tatmin olunacakmış gibi sunuyor; sonsuzluk, sanki onun yanı başındaymışçasına lanse ediyordu. Muhatabında ise buna karşılık verecek sonsuzluğa, bekâya aşık hisler zaten hazırdı. Aldanacaktı insan ve aldanıyordu.. Aldanarak o metanın peşine düşen ise ne yazık ki, aldandığını fark ettiğinde iş işten neredeyse geçmiş oluyordu. Büyük zamanlar harcanmış, hisler, duygular o gerçek anlamda hiç bir değeri olmayan metanın peşinde törpülenmiş, tüketilmiş oluyordu. Yaşanan hayal kırıklıkları beraberinde ümitleri de alıp götürüyordu Zihinler paraya, mala mülke boğulmuştu. Oysa insan paranın beş para etmediği; malın, mülkün geridekilerin kavgasından başka bir fayda sağlamadığı bir sona doğru gitmedeydi. En güzel hisler, kalpler makamların, mevkilerin ardında, arasında törpüleniyor, zulümlere bulaşıyordu. Oysa tüm bu onurlu(!) makamlar, şatafatlar, kokuşmakta olun bir cîfe, üzeri örtülen bir çukurla sonlanıyordu. Güzeller ve güzellikler yaşantıların tarifi haline gelmişti. Oysa kalpleri yaralayan, dağıtan ve zihinleri uyuşturan bir güzellik, gerçekte ne kadar güzel olabilirdi? Hem bastığı yerlere dönmeyecek bir ayak, tuttuğu şeylerin çamuruna inkılâp etmeyecek bir el, akmayacak bir göz, dağılmayacak bir yüz yoktu.. Bu akan kanların, uyuşan zihinlerin, dağıldıktan sonra kinle dolarak toparlanmış kalplerin, firavunlaşan enelerin, gerçeğe değil, hakka değil hevâya tabi olmaların, isyana yönelmiş vicdanların, unutulan hayatî gerçeklerin, bu unutmuş, unutulmuş hayatların.. yaşanan tüm bu manevî karanlığın bu zulümlerin arkasında ise bir tek isim vardı: İblis!. | |
|
| | #10 (mesaj-linki) |
Cvp: Şeytan ŞEYTANLA BİR GÖRÜŞME Şeytanla kabristanda karşılaştılar. Şeytan çok neşeliydi. Adam sordu: "Bu ne hâl?" "Altın devrimi yaşıyorum." diye cevap verdi şeytan. Adam anlamazlıktan geldi: "Ne demek istiyorsun?" "Sen de pekâla biliyorsun," dedi, "Asırlarca âhirzaman dedim durdum. Şimdi artık mutluyum. O Asr-ı Saadet'te neler çektiğimi bir ben bilirim. Hangi sahabeyi görsem dizlerimin takatı kesilirdi. Hele Ömer, onu görünce saklanacak delik arar, yolumu değiştirirdim. Daha sonra da rahat yüzü gördüm sayılmaz. Sahabeler gitti, müçtehidler geldi. Her asırda bir kutup, bir müceddid, nice alim, nice veli... Bana rahat yüzü mü gösterdiler?. Geylânî gitti, Gazali geldi; Rabbanî gitti, Mevlâna geldi.. Selçuklunun çöküşüyle biraz rahat edeceğimi sandım. Ne gezer. Al sana Osmanlı Ama şimdi altın devrimi yaşıyorum. Evet altın devrimi. Şeytan, daha sonra da bir nârâ atarak "Gün benim, devran benim" diye ekledi. "Milyonlarca, milyarlarca insanı nasıl yoldan çıkarıyorsun? Bunu hangi kuvvetle yapıyorsun?" diye sordu adam. Şeytan bir kahkaha savurdu: "Allah'ın onlara verdiği kuvvetle!" "Nasıl olur!?" "Anlatayım," dedi şeytan. "İnsana takılan bütün âletler, duygular, verilen bütün hisler, kuvvetler hep Allah'ın ihsânı. Ben o insana Allah'ı unutturuyorum. İçine vesvese atıyor, ne lâzımsa yapıyorum. Oyunlar tezgâhlıyor, tuzaklar kuruyorum. Sonunda bana uyarsa, Allah'ın bu ihsanlarını benim istediğim yönde kullanıyor. İşte bütün mesele bu kadar basit." "Demek sen Allah'ı biliyorsun?" diyerek hayretini belirtti adam. Şeytan acı acı gülerek; "Öyle lâf ediyorsun ki şaşıyorum" dedi. "Hiç bilinmeyen bir Zât'a isyan edilir mi? Onu bilmeyen mi var? Ama kimisi Kur'an'ı dinler, emirlerine uyar. Kimisi de beni dinler, isyan yolunu tutar. Bu ayrı mesele." Adam, şeytana silahlarını sordu. "Bunları ezberlemeye hafızan yetmez," dedi şeytan. "En çok kullandıklarım dünya sevgisi, benlik dâvâsı, şehvet, gazap, hırs, haset, riya. Herkesin nabzına göre şerbet veririm. Birine aldanmazsa, diğerini sunarım. Kendime bağlayıncaya kadar peşini bırakmam. Bunu başardım mı işim kolaylaşır. Artık ben o kişinin ardına düşmem. 0 beni takip eder." Şeytan onu bir kabre götürerek "Bak" dedi. Adam baktı. Toprağın altı da, üstü gibi seyredilebiliyordu Şeytan, "Şu var ya," dedi, "Bil bakalım, erkek mi, kadın mı?" "Ne bileyim ben," diye cevap verdi adam. Şeytan "vaktiyle" dedi, "şu kemikler bir kadının, şu ileridekine de bir delikanlının bedenleri sarılıydı. İkisini de rahatlıkla parmağımda oynatıyordum. Bu kâinatı, ondaki harika hadiseleri, insanın mükemmel yaratılışını, ölümü, hesap gününü, kısacası, her hakikatı unutturdum onlara. Şehvetten başka birşey düşünmez oldular. Bir ömür boyu hayvan gibi yaşadılar. Şimdi de azap çekiyorlar." Mezarlıkta biraz ilerlediler. Şeytan bir başka kabri gösterdi: "Bil bakayım," dedi, bu kemikler zengin kemiği mi, fakir kemiği mi?" "Kemiklerden birşey anlaşılmıyor" dedi adam. Ama mezar taşından bu şahsın vaktiyle zengin biri olduğu belli. "Evet," diye cevap verdi şeytan. "Ben bu adamı servetiyle gururlandırdım. Mal sevgisi gönlünde o kadar yer etti ki, işin birini bırakıp diğerine koşuyor, rüyalarında bile parayla uğraşıyordu. Ona rahat yüzü göstermedim. Gayri meşru kazançların peşinde koşturdum. Zâlim ettim, hırsız ettim, mağrur ettim... Bunlar onu mahvetmeye yetti; şimdi ilk hesabını veriyor. Şu berideki de bir fakirdi. Onu da bunun malına haset ettirdim. Kalbine kin ve nefret tohumları serptim. Bu kadarla da kalmadım, onu ruhî bunalımlara ittim. Sonunda kaderi tenkide kadar götürdüm. O da bir başka azap içinde. İşte bir taşla iki kuş vurmak diye buna denir." Sözün burasında hiç alâkası yokken yine, "Şu Osmanlılar yok mu," diye içini çekti, şeytan" kendileri gittiler ama, yine de bana çok çektiriyorlar. Fakat ben de intikamımı iyi aldım." "Nasıl aldın?' diye sordu adam. "Anlatayım," dedi. Bunu söylerken göğsünü kabartmış, ellerini koltuklarının altına sokmuş, başını gururla dikmişti: "Asırlarca dinin, îmanın ve namusun bayraktarlığını yaptılar. Nice plânlarımı akîm bıraktılar. Nice insanları Allah'a secde ettirdiler. Fakat, şimdi ne oldu? Onların torunları benim peşimdeler. Hâyâ perdelerini sıyırıp çöpe attım. Şimdi birbirlerinin namusuna kötü gözle bakmayı hüner sayıyorlar. Bu manzara beni keyfimden çıldırtıyor. Dahası da var. Dün Osmanlının isminden dehşete kapılan Avrupalı, bugün memleketinize rahatlıkla giriyor. İstediği gibi eğleniyor ve Meyhanelerinizde, kızlarınızın taşıdığı içkileri içiyorlar.Bu konuşmaları dinlerken adamın içinde bir sıkıntı belirmiş ve şeytanın kendisini ümitsizliğe düşürmek istediğini anlamıştı. Elbette daha fazla konuşturamazdı: "Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır." diye başladı söze. "işte şimdi bu bahara girmek üzereyiz. Sözünü ettiğin pespaye gençliğe bedel din, vatan millet için gece gündüz çalışan çırpınan, göz yaşı döken yeni bir gençlik daha yetişiyor. Hem de akıl almaz bir hızla. Bunu sen de biliyorsun. Nitekim onlarla durmadan uğraşıyorsun. Öyle değil mi?" Şeytan adamın söylediklerini inkâr edemezdi. Ve yanından ayrılırken "evet" dedi biliyorum. Ama yine de onlarla uğraşacağım." deyip, kaybolması bir oldu | |
|
![]() |
|