Arama

Kısa masal örnekleri verir misiniz?

En İyi Cevap Var Güncelleme: 7 Mayıs 2017 Gösterim: 152.831 Cevap: 21
Ziyaretçi - avatarı
Ziyaretçi
Ziyaretçi
25 Aralık 2008       Mesaj #1
Ziyaretçi - avatarı
Ziyaretçi
Kısa masal örnekleri verir misiniz?
EN İYİ CEVABI Misafir verdi

Kurabiye Çocuk


Bir zamanlar yemyeşil bir köy vardı. Bu köyde yaşlı bir karı koca yaşardı.
Reklamlar
Bir gün yaşlı kadın kocasına sürpriz yapmak istedi. Doğru mutfağa girip güzel bir kurabiye hazırladı. Bu kurabiye oldukça büyük ve çocuk şeklindeydi. Üzümden gözleri, pembe şekerden şapkası vardı.

Yaşlı kadın kurabiyeyi tepsiye koydu, sonra da fırında pişirdi.
Yaşlı adam mis gibi kurabiye kokusunu duyunca doğru mutfağa koştu. O sırada kadın fırının kapağını açtı.
Bir de ne görsünler? Kurabiye çocuk canlanıp ayağa kalkmaz mı?
Yaşlı adamla yaşlı kadın durmadan "Dur" diye bağırıyorlardı. Ama kurabiye çocuk koşuyor, çimenlerin üstünde zıplıyordu. Bir yandan da şarkı söylüyordu.

- Ben kurabiye çocuğum. Koşar, oynar, zıplarım. Lay, lay, lay.

Yaşlı karı koca bağıra dursunlar, kurabiye çocuk hiç durmadan saatlerce koştu.
Akşam oldu. Yaşlı kadın ile yaşlı adam olanlara bir türlü akıl erdiremezken kapı iki kere çaldı.
Kurabiye çocuk geri dönmüştü. İkisi de buna çok sevindiler. Kurabiye çocuğu yememeye karar verip "Sen bizim torunumuz ol" dediler.
Hep beraber mutluluk içinde yaşadılar.

BAKINIZ Masal Nedir?
Son düzenleyen Safi; 7 Mayıs 2017 15:00
Keten Prenses - avatarı
Keten Prenses
Kayıtlı Üye
25 Aralık 2008       Mesaj #2
Keten Prenses - avatarı
Kayıtlı Üye
Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi ölünce babası yeniden evlenmiş. Üvey annesi de ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip eve yerleşmiş.Bu iki kız, yeni kız kardeşlerinden hiç hoşlanmamış. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar. Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin verilmiyormuş.

Sponsorlu Bağlantılar
Akşamları, mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde duruyormuş tek başına, ellerini küllere doğru tutup ısınmaya çalışarak. Bu yüzden üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışla.Bir gün iki kız kardeşe sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. İkisi de heyecandan deliye dönmüşler. Herkes Prens’in evlenmek istediğini biliyormuş. ‘Bakarsın ikimizden birini seçer, belli mi olur?’ diye düşünmüşler. İki kız kardeş de kendilerini mümkün olduğunca güzelleştirmek için hemen kolları sıvamışlar. Fakat maalesef bu biraz zormuş, çünkü Külkedisi’nin aksine bayağı çirkinmiş her ikisi de! Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve içn için ağlamaya başlamış. “Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş bir kadın sesi.“Ben de baloya gitmek istiyordum,” demiş hıçkırarak Külkedisi. “Gideceksin öyleyse,” demiş ses.

Külkedisi duyduğu sese doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış. Güzel bir kadın duruyormuş yanı başında. “Ben senin peri annenim,” demiş kadın. “Şimdi kaybedecek zamanımız yok! Bana bir balkabağı getir hemen!” Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokununca, balkabağı birdenbire altından bir fayton oluvermiş. “Şimdi de altı fare…” Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri annesi onları hemen ata dönüştürmüş.“Bir sıçan…” Onu da arabacı yapmış. “Ve altı kertenkele…” Onları da faytonun arkasında koşacak altı uşağa çevirivermiş. Nihayet Külkedisi’ne gelmiş sıra. Peri değneğiyle bir dokununca Külkedisi’nin yırtık, pırtık giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş. “Bir şey var yalnız,” demiş Peri. “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine, faytonun balkabağına, atların fareye dönüşecek. Prens’in bunu görmesini istemezsin herhalde? Şimdi git, dilediğince eğlen.” O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş.

Baloya katılan hanımlar (özellikle de iki üvey kız kardeşi) onun elbisesini çok beğenmişler ve terzisinin adını öğrenmek için ona yalvarmışlar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar. Prens ise götür görmez ona âşık olmuş! Ve o andan sonra hiç kimseye bu kızla dans etmek için izin verilmemiş. Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada evde olması gerektiğini hatırlamış. “Gitme!” diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sokağa çaktığında elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüşmüş. Geriye kala kala camdan ayakkabıların bir teki kalmış. Diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş. O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlamış. Hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünüyormuş. Ama bu doğru değilmiş. Ayakkabının diğer tekini sarayın merdivenlerin de bulmuşlar. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. “Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam,” demiş.

Derken Külkedisi’nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler. Olmamış. Ayaklarına girmemiş bile. Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı sadece birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş. “Hanımefendi,” demiş Prens Külkedisi’ne, “bir de siz deneseniz?” “O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykırmış üvey kardeşler. Fakat Prens ısrar etmiş. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Tabii ayakkabı Külkedisi’nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi’ne evlenme teklif ederken iki üvey kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış. Külkedisi Prens’in teklifini tabii ki kabul etmiş.
Quo vadis?
Keten Prenses - avatarı
Keten Prenses
Kayıtlı Üye
25 Aralık 2008       Mesaj #3
Keten Prenses - avatarı
Kayıtlı Üye
RAPUNZEL
Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.
Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş. “Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.

Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.
Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş.

“Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”

Kadının kocası kendisini affetmesi için yarvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.

“O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.

Birkaç haftasonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel’miş.

Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.

Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını percereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.

Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.

Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.

Rapunzelönce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifce kızararak.

Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.

Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç fark etmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca herşey ortaya çıkmış.

“Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş. O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenince. cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış.

Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış.

Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına. “Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış. Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.
Quo vadis?
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
9 Ocak 2011       Mesaj #4
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Tembel Kız


Evvel zaman içinde kalbur saman içinde; pireler berber develer tellal iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı koca varmış.Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız el bebek gül bebek büyütülmüş ama hiç iş öğrenememiş.Bunun için adına Tembel Kız denilmiş.Bu kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmaya üşeniyormuş.Anası babası ona bir gelberi yaptırmış.Kız da oturduğu yerden işini gelberiyle yapıyormuş.Kızının evlilik çağı gelmiş.Anası babası kızı bir avcıyla evlendirmiş.

Avcı ava gitmiş bir ördek vurmuş.Eve gelmiş ördeği temizlemiş ateşe koymuş.Tekrar ava gitmek üzere hazırlanmış karısına ateşe ördeği koydum yanmasın bak demiş. Tembel Kız olur demiş demiş ama yerinden bile kalkmamış.Aradan uzunca bir zaman geçmiş.Dilenci eve gelmiş.Tembel Kıza hanımcığım Allah rızası için bir dilim ekmek demiş.Tembel Kız da yan tarafta mutfak geç al cevabını vermiş.Dilenci mutfağa girmiş.

Bakmış ocakta ördek kaynıyor almış ördeği torbasına koymuş tencerenin içine de ayaklarındaki pis çarıkları... Gelmiş Tembel Kız'ın yanına.Bak hanımcığım demiş ekmeği aldım Allah razı olsun. Şimdi sana bir türkü söyleyeyim de ben gideyim.Türküyü şöyle söylemiş;Senin gaga benim torba içinde Benim çarık senin çorba içinde Sen yat kaba yatak yorgan içinde Ben yiyecem gagayı orman içinde.

Dilenci türküyü böyle söylemiş çekip gitmiş. Aradan bir zaman geçmiş kızın avcı kocası gelmiş.Karısına ördek pişti mi? Demiş.Karısı olan biteni anlatmış bak bana bir de türkü söyledi sana deyiverem demiş türküyü söylemiş.O zaman avcı kocası durumu anlamış karısına kızıp azarlamış.Ondan sonra Tembel Kız tembelliği bırakmış.Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
Son düzenleyen Safi; 7 Mayıs 2017 15:01
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
9 Ocak 2011       Mesaj #5
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Bu mesaj 'en iyi cevap' seçilmiştir.

Kurabiye Çocuk


Bir zamanlar yemyeşil bir köy vardı. Bu köyde yaşlı bir karı koca yaşardı.
Bir gün yaşlı kadın kocasına sürpriz yapmak istedi. Doğru mutfağa girip güzel bir kurabiye hazırladı. Bu kurabiye oldukça büyük ve çocuk şeklindeydi. Üzümden gözleri, pembe şekerden şapkası vardı.

Yaşlı kadın kurabiyeyi tepsiye koydu, sonra da fırında pişirdi.
Yaşlı adam mis gibi kurabiye kokusunu duyunca doğru mutfağa koştu. O sırada kadın fırının kapağını açtı.
Bir de ne görsünler? Kurabiye çocuk canlanıp ayağa kalkmaz mı?
Yaşlı adamla yaşlı kadın durmadan "Dur" diye bağırıyorlardı. Ama kurabiye çocuk koşuyor, çimenlerin üstünde zıplıyordu. Bir yandan da şarkı söylüyordu.

- Ben kurabiye çocuğum. Koşar, oynar, zıplarım. Lay, lay, lay.

Yaşlı karı koca bağıra dursunlar, kurabiye çocuk hiç durmadan saatlerce koştu.
Akşam oldu. Yaşlı kadın ile yaşlı adam olanlara bir türlü akıl erdiremezken kapı iki kere çaldı.
Kurabiye çocuk geri dönmüştü. İkisi de buna çok sevindiler. Kurabiye çocuğu yememeye karar verip "Sen bizim torunumuz ol" dediler.
Hep beraber mutluluk içinde yaşadılar.

BAKINIZ Masal Nedir?
Son düzenleyen Safi; 7 Mayıs 2017 15:07
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
4 Nisan 2011       Mesaj #6
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Akıllı Hayvanlar


Dünya yaratıldığı zaman hayvanların aklı yoktu. Ormanda rahatça dolaşırlardı. Ama akılları olmadığından avcılara kolay yem olurlardı. Sonunda yeryüzünün ruhu bu aptal hayvanların katledilmesine daha fazla dayanamadı. Habercisine, bir çuval akıl alıp bunu hayvanlara götürmesini emretti. Haberci yola koyuldu ve dünyaya vardığında çuvalı ilk gördüğü ağacın altına koyup dinlenmek için çimlere uzandı. Bu sırada çakal ve tavşan oradan geçiyordu.

“Kardeş, çuvalı görüyor musun? Biraz önce onu buraya bir insan bıraktı. Hadi gel onu eve taşıyalım”.

Tavşan çuvalı kaldırmaya çalıştı, ama çok ağırdı. Çakal da denedi, ama o da kaldıramadı.
Onları gören kaplumbağa, “çuvalı ağaca daya, sonra eğil ve onu sırtına yükle” diye seslendi. Ve onun dediği gibi yaptı çakal. Gerçekten de çuvalı sırtına almayı başardı. Hemen evin yolunu tuttular. Varır varmaz tavşanla beraber çuvalı açtılar. Baktılar ki çuvalın içi akılla dolu. Hemen tavşan bir avuç dolusu akıl kaptı. O zamandan beri tavşan o kadar akıllı ve uyanıktır ki, uyurken bile gözleri açıktır.

Çakal da bir avuç dolusu akıl kaptı, kaplumbağa ise iki. Tilki de bir avuç akıl aldı ve diğer hayvanlara da birazcık akıl kaldı. Kaplumbağa, tavşan, çakal ve tilki çuvaldan en fazla akıl kapmışlardı. Doğal olarak bugün bile en akıllı hayvanlar onlardır.
Son düzenleyen Safi; 7 Mayıs 2017 15:01
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
3 Aralık 2011       Mesaj #7
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Küçük yeşil sabun bu günlerde çok üzgündü. Çünkü onu kimse kullanmıyordu. Oysa yeşil sabun, evin küçük kızı elif ellerini yıkasın diye satın alınmıştı. Elif önceleri yemekten önce ve sonra ellerini düzenli olarak yıkıyordu. Küçük yeşil sabun da bir işe yaradığını düşünerek mutlu oluyordu. Ama son zamanlarda elif ellerini yıkamadan yemek masasına oturmaya başlamıştı. Annesi uyarınca da hemen aceleyle ellerini ıslatıp dönüyordu. O gün de aynı şey oldu. Elif aceleyle ellerini suda yıkadı. Banyodan çıkmak üzereydi ki bir ağlama sesi duydu. Etrafına bakındı, küçük yeşil sabunu gördü. Elif şaşırdı küçük yeşil sabun ağlıyordu. Boncuk boncuk köpükler çıkarıyordu. Bir sabun neden ağlayabilirdi ki? Elif küçük sabunun yanına giderek: “neden ağlıyorsun?” diye sordu. Küçük sabun: ” annen beni, senin kullanman için aldı.sen ilk zamanlarda beni kullanıyordun, ben de buna çok seviniyordum. Ellerin tertemiz oluyordu. Ama artık beni kullanmıyorsun, unuttun beni.” dedi. Elif küçük sabunun söylediklerini düşündü. Ona hak verdi. ” artık üzülme, söz bundan sonra ellerimi hep seni kullanarak yıkayacağım.”dedi.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
17 Aralık 2011       Mesaj #8
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Kıymetli Tuz


Bir varmış, bir yokmuş.Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...Pire berber iken,deve tellal iken,ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.Tıngır elek, tıngır felek demişler,bu masalı şöyle anlatmışlar.Bir varmış, bir yokmuş, evvel zamanda bir padişah ile bunun üç kızı varmış.

Bir gün bu padişah kızlarını başına toplamış, beni ne kadar seversiniz? Demiş.En büyük kız dünyalar kadar,ortanca kızı kucak kadar,küçük kızı da tuz kadar severim demiş.
Padişah küçük kızın cevabına çok sinirlenmiş, insan tuz kadar sevilir mi demiş, ardından küçük kızını cellada teslim etmiş.Cellat, kızı kesmek için dağa götürmüş.

Kız cellada yalvarmış,sen de babasın,bana kıyma demiş.Cellat,kızın yalvarmalarına dayanamamış,onun yerine bir hayvan kesmiş,kızın gömleğini kesilen hayvanın kanına bulayıp padişaha getirmiş.
Küçük kız yollara düşmüş.Az gitmiş, uz gitmiş, bir köye ulaşmış.Orada köyün zenginlerinden birine kul köle olmuş,büyümüş,çok güzel bir kız olmuş.Güzelliği ilden ile, dilden dile yayılmış, kısmet bu ya bir başka padişahın oğluyla evlenmiş.
Aradan bir hayli zaman geçmiş,başından geçenleri kocasına anlatmış,babamları yemeğe çağıralım demiş.Kocası da olur demiş.Gereken hazırlıklar yapılmış, padişah babası ziyafete çağrılmış.

Kızın padişah babası söylenen günde avanesiyle birlikte ziyafete gelmiş.Padişah ve beraberindekiler sofraya oturduğunda yemekler sırayla gelmeye başlamış.Ama kız,aşçısına bütün yemeklerin tuzsuz olmasını tembih etmiş.Padişah hangi yemeğe saldırdıysa eli geri gitmiş,yemeklerin hiçbirini yiyememiş.
O sırada küçük kızı padişahın sofrasından ayağa fırlamış.Padişahım, duyduğuma göre sen küçük kızını seni tuz kadar seviyormuş dediği için öldürtmüşsün demiş.Padişahın söz söylemesine fırsat vermeden işte o küçük kız benim demiş ve bütün yemekleri tuzsuz yaptırdım ki kıymetimi anlayasın sözlerini eklemiş.
Padişah yaptığından utanarak küçük kızının boynuna sarılmış,tuzun ne kadar kıymetli olduğunu anlamış.Ondan sonra yeni bir dönem başlamış.Onlar ermiş muradına,biz çıkalım kerevetine.

PEKMEZCİ ANNE


Bir tüccarın biricik bir kızı varmış. Adı Akçiçek’miş. Bir gün tüccar hacca gitmeye karar vermiş. Fakat kızına bakacak kimsesi yokmuş.
Akçiçek “Babacığım, sen merak etme. Eve bir senelik yiyecek koy, kapıyı da üzerimize taşla ördür. Sen gelinceye kadar ben dadımla evde kalırım" demiş.
Adam çaresiz kabul edip hacca gitmiş.
Akçiçek’in böyle evde kapalı kaldığını padişahın oğlu işitmiş. Bu kızı çok merak etmiş. Bir gün yaşlı kadın kıyafetine girerek yanına pekmez almış ve kızın örülü kapısına gitmiş.
- Pekmez satarım, gönüllere sevinç katarım, diye bağırmış.
Kız bu sözleri dinlemiş. Babası da pekmez almayı unutmuş. Yalnızlıktan da sıkılmaya başlamış. Kapının önüne gelip pekmezciye seslenmiş:
- Pekmezci anne! Çık damın üzerine. Pekmez sat; masal söyle bize, demiş.
Pekmezci anne kızın dediğini yapmış. Gönlünü de kıza kaptırmış. Akçiçek de onun masallarından çok hoşlanmış.
Artık her gün pekmezci anne geliyor, masal söylüyormuş. Akçiçek de ona kalbindeki arzuları anlatıyormuş. Babasına kavuşmak ve pekmezci anneden ayrılmamak en büyük arzusuymuş.
Nihayet babası hacdan dönmüş. Padişah adamı karşılayıp Akçiçek’i oğluna istemiş. Tüccar bu işe çok sevinmiş. Ama Akçiçek pekmezci anneden ayrılacağı için çok üzülmüş.
Düğün günü gelip çatmış. Şehzade gelin odasına girince Akçiçek’i ağlar bulmuş.
Sebebini sormuş.
Kız "Ben pekmezci anne olmadan yaşayamam" deyince şehzade “Bundan sonra hep onunla birlikte yaşayacaksın. Çünkü pekmezci anne bendim" demiş.
Akçiçek ile şehzade evlenip mutluluk içinde yaşamışlar.
Son düzenleyen Safi; 7 Mayıs 2017 15:02
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
3 Mayıs 2012       Mesaj #9
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Aslanın Sarayı Masalı


Aslan ormandaki hayvanları sarayına davet etmiş. Hem onlarla tanışmak, hem de ormanın sorunlarını konuşmak istiyormuş.

İlk olarak içeri giren ayı saraydaki kokuyu beğenmemiş. Eliyle burnunu tutup yüzünü buruşturmuş. Ağzından da “Öffff çok pis kokuyor.” Sözleri dökülmüş. Aslan bu işe çok kızmış. Sarayını kötüleyen ayıyı bir pençede yere serip öldürmüş.

İkinci olarak sarayı giren maymun olanları gördüğü için “Efendim sarayınız mis gibi kokuyor.” Aslan maymuna da kızmış. Abartıyor, bana şirin görünmek istiyor diyerek bir pençede maymununda işini bitirmiş.

Bütün bu olayları gören tilki aslanın huzurunda tek bir söz bile söyleyememiş. Bu kez aslan sormuş. “Söyle bakalım sarayımı beğendin mi? Kokusu nasıl?
Tilki işi kurnazlığa vurarak. “Sayın kralım ben bu günlerde nezle olmuşumda burnum koku almıyor.” Demiş.
Son düzenleyen Safi; 7 Mayıs 2017 15:02
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
25 Eylül 2012       Mesaj #10
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Eski zamanlarda, ülkenin birinde yoksul bir kunduracı ve karısı yaşarmış. Kunduracı çok yaşlandığı için artık eskisi gibi çalışamıyormuş. Kazandıkları para ancak karınlarını doyurmaya yetiyormuş.
Kunduracı, bir gece elinde kalan son deriyi de ertesi gün ayakkabı yapmak için hazırlayıp tezgahın üzerine koymuş. Yatmaya gitmiş.
Ertesi sabah her zamanki gibi erkenden kalkmış.
Tezgahın üzerine bakınca çok şaşırmış. Çünkü bir çift ayakkabı duruyormuş. Ayakkabılar öyle güzelmiş ki, müşterilerden biri bunları görünce çok beğenmiş.
Hemen satın almış. Yaşlı kunduracı kazandığı paralarla iki çift ayakkabı yapabilecek kadar deri satın almış.
Derileri o akşam yine ertesi gün ayakkabı yapmak üzere hazırlamış. Sabahleyin kalktığında bu kez iki çift ayakkabı bulmuş.
Dükkana gelen müşteriler ayakkabıları çok beğenip bol bol para vermişler.
Kunduracı bu durumdan çok memnunmuş. Artık pazara gidip yeterince deri alabilecekmiş.
O akşam yine derileri hazırlarken ertesi sabah ne göreceğini tahmin edebiliyormuş.
Gerçekten de düşündüğü gibi olmuş. Sabah kalktığında dört çift gıcır gıcır ayakkabı tezgahın üzerinde duruyormuş.
Günler böyle geçmeye başlamış.
Yoksul kunduracı artık geçim sıkıntısı çekmiyormuş. Kazandığı paralarla istediği kadar deri alabiliyormuş. Hatta bir miktar da para arttırıp gelecek günler için saklıyormuş.
Kunduracı bir gün karısına:
- Bu böyle olmayacak. Bize yardım edenlerin kim olduklarını mutlaka öğrenmemiz gerek. Bunun için bu gece saklanarak onları gözetleyeceğim, demiş.
Yine derileri hazırlayıp tezgahın üzerine bırakmış. Karısı da odanın aydınlanması için mum yakarak masanın üzerin koymuş.
Bütün hazırlıklar tamamlanınca karı koca odadaki dolabın içerisine girerek beklemeye başlamışlar.
Vakit gece yarısı olunca birden tıkırtılar duyulmaya başlamış. Kapı açılmış. Çok sevimli iki minik adam içeri girmişler.
Tezgahın yanına gelerek kunduracının bıraktığı derilerden ayakkabı yapmaya başlamışlar.
Karı koca hayretle onları izliyorlarmış. Cüceler işlerini bitirerek sabaha karşı gitmişler.
Ertesi gün kunduracı düşünmeye başlamış. Kendisini fakirlikten kurtaran bu adamlara teşekkür etmek istiyormuş, ama nasıl?
Akşam olunca karısına:
- En iyisi minik adamlar için güzel kıyafetler hazırlayalım, demiş.
Hemen işe koyulmuşlar. Onlar için minik elbiseler, ayakkabılar hazırlamışlar.
Ertesi gece kunduracı tezgahın üzerine kesilmiş deriler yerine hazırladıkları hediyeleri bırakmış.
Yine bir mum yakarak dolabın içine saklanmışlar.
Az sonra kapı açılmış. Minik adamlar tezgaha yaklaşınca kendileri için bırakılan hediyeleri fark etmişler.
Sevinçle dans etmeye başlamışlar. Sonra hoplaya zıplaya gitmişler. İki minik adam bir daha hiç görünmemişler.
Ama, kunduracı ile karısı, minik adamlar sayesinde kazandıkları parayla ömür boyu rahat yaşamışlar. Onları da hiç unutmamışlar.
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

13 Mayıs 2013 / Ziyaretçi Cevaplanmış
26 Aralık 2012 / Misafir Cevaplanmış
1 Nisan 2014 / prprnar Cevaplanmış
25 Şubat 2011 / Misafir Soru-Cevap
26 Ekim 2011 / embesil Cevaplanmış