Arama

Din Nedir? - Sayfa 2

Güncelleme: 9 Mayıs 2017 Gösterim: 102.848 Cevap: 19
Rios - avatarı
Rios
Ziyaretçi
9 Aralık 2009       Mesaj #11
Rios - avatarı
Ziyaretçi

Din Nedir, Ne Değildir?


Hem ülkemizde hem de dünyada din sömürüsünün yine ayyuka çıktığı günümüzde din gerçekte nedir biraz bunu tartışmak istiyorum.
Sponsorlu Bağlantılar

Din kelimesini duyduğumuzda aklımıza genellikle önce ülkemizdeki çoğunluğun dini olan İslam dininin Sunni mezhebi geliyor. Biraz daha geniş düşündüğümüzde ise İslam dininin diğer mezheplerini atlayıp Hristiyanlığa ve Yahudiliğe geçiyoruz.

Kelimelerin anlamlarını tartışırken herkesin o kelimeden ne anladığına mutlaka bakmak lazım bu çok önemli.

Bu bağlamda Türkiye’de çoğu insanın din kelimesini duyduğunda zihninde İslam dininin Sunni mezhebi ve geri kalan diğer bütün inançlar olarak ayrım yaptığını gözlemliyorum. Gözlediğim ve dikkatimi çeken bir başka konu ise yine çoğunluğun İslam dininin Sunni mezhebi ile Türk olmayı birbirine karıştırdığı. Mesela İran’lılar için bu bağlamda kimse Türk demez ama TV’lerde Afrika’daki müslüman ülkelerden görüntüler yayınlandığında özellikle dedelerimiz ve ninelerimiz oralarda da cami görünce “onlar da Türk onlar da bizden” derler.

Yine değinilmesi gereken bir başka konu da eğitim seviyesi vizyonu, farkındalığı, şuuru belli bir sınırın altında olan insanların Hristiyanlıkla Yahudiliği birbirlerine karıştırmaları, bu iki dini aynı din sanmaları.

Benzer biçimde çoğu insan Yahudilik ve Müslümanlık arasındaki benzerliklerden de haberdar değil. Bu konuyu konuştuğum neredeyse hiç kimse Yahudilikte kurban, zekat, namaz, oruç, sünnet olduğunu; alkolun ve domuz etinin haram olduğunu, İslam’daki Cuma öğlenamazı gibi Yahudilikte de Cumartesi sabah namazı olduğunu bilmiyor, farkında değil. Duyduklarında da çok şaşırıyorlar.

Burada, kulaklara en şaşırtıcı gelen şey namaz. Bu yüzden bu konuyu kısaca açalım: Yahudilikte de günde üç rekat namaz var. Bin yılların içinden gelerek bu namaz biraz değişmiş, İslam’daki hareketlerin aynısı ile kılınmıyor. Ayakta kılınıyor ama rükû var mesela. Bundan daha ayrıntılı bilgiye ben de sahip değilim bu konuda.

Din hakkındaki bilgisizlik şuursuzluk, öğrenmeme isteği dine özel bir konu değil. Bu dünyada sohbeti edilebilecek her konuda insanoğlu bu özellikleri taşıyor. Bu nedenle işin bu kısmı belki apayrı bir yazı konusu.

Biz dönelim din sömürüsü çağında din nedir ne değildir sorusuna. Bir kere içinde bulunduğumuz endüstri sonrası dönemde (bu, halk arasında postmodern çağ olarak bilinir) her şey ama her şey (Marx’ın hayallerinin bile ötesinde bir seviyede) satın alınabilecek birer ürün haline geldiğinden din de bu ürünler arasındaki yerini almış durumda. Vaaz kasetlerinden tutun da, tesbihlerden, örtünmeden geçin, kurbanlık hayvanlara kadar din ekonominin tam ortasında yer alıyor. Dinin günlük çıkarlar bakımından en çok sömürüldüğü alan ekonomi, para.

Bir diğer sömürü ise ekonomik ve sosyal güce ulaşmak için dini kullanmak. Günümüzde AKP’nin yaptığı şey buna en yakın olanı. Ama bu konuda da Türkiye özel bir yer değil. Batıda, özellikle anglosakson (ABD, İngiltere) ülkelerin silahlı kuvvetlerinde din baskısı, belli bir dinin hakimiyeti önemli yer tutuyor.


Son düzenleyen _Yağmur_; 9 Mayıs 2017 13:54
Daisy-BT - avatarı
Daisy-BT
Ziyaretçi
19 Haziran 2011       Mesaj #12
Daisy-BT - avatarı
Ziyaretçi

Din


İnsanların Tanrı'ya, kaderini bağlı gördüğü üstün bir güç ya da ilkeye inanış ve bağlanışı; varlıkları, davranışları kutsal-kutsaldışı diye ikiye ayırmaya dayanan tasarımlar ve işlemler sistemi; Tanrı'ya inanma ve tapınma konusunda kurulan düşünce ve davranma düzeni.
Sponsorlu Bağlantılar

Tek ya da çoktanrıcı dinler vardır. Bütün tektanrıcı dinlerde "Tanrı", evreni yaratan ve sınırsız güçlerin kaynağı olan kutsal varlıktır. Ancak, din kavramının kesin bir tanımı yapılamadığı gibi, kaynağı hakkında da değişik görüşler vardır. "Kolektif psikoloji", "insan davranışı", "insandaki doğal ve toplumsal yetersizliklerin bir yansıması", "büyü", "toplum düzeninin emredici hükümleri", "totemizm", "ilkel animizm" gibi kavram ve tanımlar, dinin kaynağı olarak gösterildi. İslâm'a göreyse din, akıl sahibi bilinçli insanları kendi irade ve istekleri ile hak ve gerçeğe, mutlak hayır ve mutluluğa götüren, insanlara mutluluk yollarını gösteren ve peygamberlerin vahiy ve ilhamına dayanan ilâhi bir yasadır.

Din kavramının başlangıcını insanların birkaç aile bir arada yaşamaya başladıkları zamana kadar uzatanlar çoğunluktadır. Bu görüşü taşıyanlara göre, dinler ölüm korkusundan oluşmuştur. İlk insanlar, ölümün doğal olduğuna bir türlü inanamamış, her canlı varlığın gizli bir yaşamı olduğunu sanmışlardır. Bu kanı, dinlerin doğuşuna neden olmuştur. İnsanlar, önceleri Ay, Güneş gibi gökcisimlerine tapmışlar, daha sonraları ise, toprak ve gökyüzünü de tanrıları arasına sokmuşlardır. Dinler, zamanımıza kadar üç aşamadan geçerek gelişmişlerdir: Fetişist dinler, en ilkel din biçimidir. İnsanlar, böyle dinlerde "fetiş" denilen putlara taparlardı. Bu tür dinlere "putperestlik" de denir.

Çoktanrıcı dinlerde, birden fazla tanrıya tapılır, "savaş", "bereket", "aşk", "iyilik", "kötülük" gibi kavramların birer tanrısı olurdu. Bu tanrılar yarı insan özelliği gösterirlerdi. Sümerler, Hititler, Asurlular, Babilliler, eski Mısırlılar, Elamlılar, eski Yunanlılar, Romalıların dinleri çoktanrılıydı. Tektanrıcı dinler, İ.Ö. 14. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanmıştır. İ.Ö. 1370-1352 yılları arasında hüküm süren Mısır Firavunu IV. Amenofis, insanlık tarihinde tek Tanrı varlığını ilk düşünen kişidir. Musa, bu firavun zamanında yaşamış, vahiyle kurulan ilk tektanrıcı dini, Musevîliği getirmiştir. Musevîliğin kitabına "Tevrat" denilir. Daha sonra Davut "Zebur"u getirmiştir. İsa ise İ.S. 1. yüzyılda Musevîliği ıslah etmek amacıyla Tanrısal vahiyle Hristiyanlığı kurmuştur. Hristiyanlığın kutsal kitabına "İncil" denir. Müslümanlık, son tektanrıcı dindir. İ.S. 610 yılında ortaya çıkmıştır. Peygamberi Muhammet, kutsal kitabı "Kuran"dır.

Müslümanlık'ta tek Tanrı "Allah", doğmamış ve doğurulmamıştır, bütün insanların Tanrı'sıdır. Günümüzde Müslümanlık, Hristiyanlık, Musevîlik gibi gelişmiş dinlerin yanı sıra Totemcilik, Budizm, Hinduizm gibi gelişmemiş dinlere inananlar da vardır.

MsXLabs.org & Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi

Son düzenleyen _Yağmur_; 8 Mayıs 2017 16:21
woltka1001 - avatarı
woltka1001
Ziyaretçi
7 Şubat 2012       Mesaj #13
woltka1001 - avatarı
Ziyaretçi

Din ve Din Anlayışı


Din, Yüce Allah'ın insanları iyiye yöneltmek, kötülükten alıkoymak için peygamberler aracılığı ile bildirdiği ilahi kurallardır. Dinin amacı, insanları dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştırmaktır.

Din anlayışı ise , Allah tarafından gönderilen dinin yani ilahi kuralların insanlar tarafından içinde bulundukları şartlara göre algılanma ve yorumlanma biçimleridir.

Din, akil sahibi insanlara seslenir. Çünkü, dini anlayıp değerlendirilecek tek varlık; akıllı, düşünen, sorgulayan, irade sahibi olan insandır. Din, insanların yanlış düşünce, inanç ve davranışlardan uzaklaşmasını ister. Onlara iyi ve güzel davranışlarda bulunmalarını öğütler. Bu doğrultuda insanların iyi geçinmelerini, birbirlerini sevmelerini, saymalarını barış ortamında mutlu ve huzurlu yasamalarını amaçlar.

Din ve Din Anlayışı arasındaki farklar


1. Din ile dinin anlaşılması birbirinden farklıdır.
2. Din, vahye; dinin anlaşılması ise insanların düşünce ve yorumlarına(akla) dayanır.
3. Din, bütün insanlara hitap ettiğinden evrensel; din anlayışı ise bireyseldir.
4. Din tek iken , din anlayışları farklı olabilir.
5. Dini benimsemekte manevi bir zorunluluk var iken din anlayışını benimsemek de bu zorunluluk yoktur.
6. Din değişmez iken Din anlayışı kişilere ve zamana göre değişebilir.
7. Din anlayışı hiçbir zaman dinin özüne ters düşmemelidir.

Din Anlayışındaki Yorum Farklılıkları nasıl ortaya çıkmıştır?


İslam’ın geldiği ilk yıllarda Müslümanlar, dinî konularla ilgili bir sorunları olduğu zaman Hz. Muhammed'e danışıyorlardı. (çünkü Yüce Allah onu, İslam dinini insanlara anlatmakla görevlendirmişti. Bu nedenle de Peygamberimiz döneminde dini konularla ilgili bir sorun olduğunda sorunları Peygamberimiz çözüyordu. Peygamberimizin ölümünden sonra ise İslamiyet, Arap Yarımadası’nın dışında çeşitli toplumlar ve uluslar arasında yayıldı. Böylece Müslümanlar farklı kültürlere, örf ve adetlere mensup insanlarla karsılaştılar. Bu da yeni dini sorunların ortaya çıkmasına neden oldu. Müslüman bilginler, Kur'an ve sünneti yorumlayarak bu sorunlara çözümler getirdiler, çeşitli kitaplar yazdılar. Onların bu yorumları ve eserleri, din değil dinin anlaşılma biçimlerinin ürünüdür.

Müslümanlar, Peygamberimizin vefatından sonra dini anlama ve yorumlamaya yönelik birçok çalışma yapmışlardır. Bu çalışmalarda kişilerin kültürlerinin, geleneklerinin, bilgi, deneyim ve birikimlerinin farklı olması; aynı ayet ve hadislerden farklı anlamlar çıkarmalarına neden olmuştur. Böylece dini konularda farklı anlayışlar ortaya çıkmıştır. Bu anlayışları dinin kendisi gibi algılamamak gerekir. Çünkü bunlar dine ilişkin yorumlardır. Ancak şunu da iyi bilmeliyiz ki 1400 yıl önceki bilim ve teknoloji ile günümüz teknolojisinin, o zamanın sosyal ilişkileri ile günümüz sosyal ilişkilerinin birbirinden farklı olması, bu farklı yorumların gerekli olduğunu göstermektedir.

Din Anlayışındaki Yorum Farklılıklarının Sebepleri


Din anlayışındaki farklılıkların çeşitli nedenleri vardır. Bunlar insanın yapısı, siyaset, ortam ve kültür, ekonomi olmak üzere dört ana baslık altında inceleyebiliriz.

1. İnsanın Yapısı:
Allah, insanları farklı yapı ve karakterde yaratmıştır. Her insan bağımsız bir kişiliğe, kendine özgü bir karaktere sahiptir. Bu durum, onun iç dünyasında olduğu gibi dış dünyasında da görülür.

İnsan; yüzünün görüntüsü, sesinin tonu ve parmak iziyle olduğu gibi düşünce biçimiyle, yetenekleriyle, zevkleriyle, olaylara bakışıyla da başkalarından ayrılır.

İnsan, yaşamın evrelerine göre değişken bir varlıktır. Onun duygu ve düşünceleri hep aynı kalmaz, zaman içinde değişir. Bu nedenle insan, farklı dönemlerde farklı anlayışları benimser.

insanların özelliklerinde ve psikolojik eğilimlerinde görülen bu farklılıklar, doğal olarak onların dini olaylara bakışlarını ve yasayışlarını da etkiler.

Gündelik hayatta farklı yorumlar yapmaya neden olan insanın yapısı, dini konularda da etkisini göstermiştir. Çünkü Kur'an, her özellik ve karakterdeki insanlara hitap eder, hepsine mutlu olmanın yollarını gösterir.

Aynı filmi seyreden, aynı kitabı okuyan insanların farklı düşünce ve yorumlar yapmaları, insanların değerlendirmelerinin ne kadar farklı olabileceğini göstermektedir. Bu değerlendirme farklılığı, din konusunu da içine alır. Dinin kaynağı Kur'an ve onun yorumu olan Hz. Muhammed'in yaşayışı ile uygulamaları olduğu halde, insanların anlayış düzeyi ve bilgi birikimlerinin farklılıklarından dolayı din konusunda farklı anlayışlar ortaya çıkmaktadır.

Toplumsal Değişim
Toplumlar bireyler gibi tarihi süreç içinde değişime uğrar.İnsan, toplumsal bir varlıktır. O, doğduğunda kendisini bir toplum içinde bulur. O toplumun kuralları, inançları, örf ve adetleri, kişinin yaşamında etkilidir. Artık o, içinde doğduğu toplumun bir üyesidir. Her insana, içinde yaşadığı toplum şekil verir. Aynı dine inandıkları halde değişik coğrafi bölgelerde yaşayan uluslar arasında ortam ve kültürün etkisiyle birçok farklılık oluşmuştur. Bu ulusların kültürleri çeşitli dini alanlara yansımıştır. Toplumsal değişimlere yol açmıştır. Her toplum, sosyal yapısına ve kendi kültürel özelliklerine uygun bir dini yaşam biçimi geliştirmiştir.Ayrıca her toplum, sosyal ve kültürel özelliklerini din anlayışına yansıtır.Böylece din anlayışında yorum farklılıklar ortaya ortaya çıkar. Herkes bunun bilincinde olmalı, başkalarının düşüncelerine, anlayışlarına, yaşam tarzına saygı duymalıdır.

İslamiyet, yayıldığı coğrafi bölgelerde dinin ilkelerine aykırı olmayan örf ve adetleri kabul eder. Dini özüne uymayanları ise reddeder. Bunun sonucunda o bölgelerde farklı dinî uygulamalar ortaya çıkar.

İnsanın, dinin buyruklarını değerlendirirken içinde yaşadığı toplumun kültüründen etkilenmemesi mümkün değildir. Çünkü din, kültürle iç içedir. Bu nedenle farklı kültürlere sahip insanlar da Kur'an'ı farklı yorumlamışlardır. Bu ise farklı din anlayışlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

İslam Düşüncesinde Yorum Biçimleri (Mezhepler) nelerdir?


İslam düşüncesinde yer alan yorumlar, mezhep veya ekol olarak da isimlendirilmiştir. Mezhepler, İslam dininin getirdiği fikir ve inanç özgürlüğü bağlamında ortaya çıkmıştır. Gidilecek yol, görüş ve akım anlamlarına gelen mezhep,bir din içindeki görüş, yorum ve anlayış farklılıkları nedeniyle ortaya çıkan oluşumları ifade eder.

Bazı İslam bilginleri etrafında toplanan öğrencileri, onların ölümünden sonrada onların sistem ve metodları doğrultusunda yorum yapmaya , toplumda ortaya çıkan yeni sorunlara çözüm bulmaya çalıştılar.Bu çalışmalar sonucunda, zamanla mezhepler ortaya çıkmaya başladı.İçlerinden günümüze kadar gelmeyi başaran büyük mezhepler vardır. Şiilik, Hanefilik, Şafilik gibi fıkıh mezhepleri. Mezhepler, dinin uygulanmasını, yaşanmasını kolaylaştıran yeni yorumlardır.Peygamberimiz ve dört halife zamanında mezhepler yoktu. Çünkü peygamberimizin ve vefatı akabinde dört büyük halifenin varlığı mezheplere ihtiyaç bırakmamıştır. Bunlar daha çok Emeviler ve Abbasi'ler döneminde ortaya çıktı. İslam devleti kısa zamanda genişlemiş, yeni ülkeler fethedilmişti.

Ülke genişleyince, Müslümanlar ve Müslümanlığa yeni girenler pek çok inanç ve ibadet sorunu ile karşılaştılar. Mezhep kurucuları, bu sorunları çözmek için yorumlar yaptılar. Sonradan bu yorumlar ayrı mezhep haline geldi. Bir de bazı ayetlerin anlaşılması için yeni yorumlara ihtiyaç doğdu. Bunlardan da yeni mezhepler ortaya çıktı.

İnançla İlgili Yorumlar


İslam dininin temelini inanç oluşturur.Çünkü İslam dini tevhid dinidir.Tevhit,Allah’ı bir kabul etmek, yalnızca ona kulluk etmektir.Allah’a meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere iman etmek dinin inanç boyutunu oluşturur.Bu esasların eksiltilmesi ya da artırılması söz konusu olamaz.Zira bunlar Allah tarafından bildirilmiştir.Ancak insanlar sadece bu inanç esaslarının daha iyi anlaşılması için yorum ve açıklama yaparlar.Dinin inanç esaslarıyla ilgili ortaya çıkan yorumlarına da İnançla İlgili Yorumlar denir. İnançla İlgili Yorumlar zamanla ilim dalı haline gelmiştir. Bu ilim dalına da “kelam” denilmiştir. İslâm'da kelâmî mezhepler Maturidilik, Eşarilik ve Selefilik itikadı mezheplerdir.

İnançla İlgili yorumların temel amaçları:
  • İslam dininin temeli olan tevhit inancı hakkında doğru ve sağlam bilgiler sunmak.
  • İman esaslarını anlaşılır bir şekilde yorumlamak ve açıklamak
  • Din adına doğruyu ve gerçeği arayanlara yol göstermek.
  • İslam’a ve diğer kutsal değerlere yöneltilen eleştirilere cevap verip onları çürütmek
  • Hurafe ve batıl inançların neler olduğunu tesbit ederek Müslümanları bu konuda bilgilendirmek

Fıkhi Yorumlar


İslam dininde inanç esaslarının yanı sıra uygulamaya yönelik olan ilke ve öğütler de vardır.İşte fıkhi yorumlar, dinin ibadet boyutu ve günlük hayatla ilgili olan diğer konuları ele alır.Temel İslam bilimlerinden olan fıkıh, ibadetler hakkında açıklayıcı bilgiler verir.Namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerin nasıl ve ne zaman yapılacağını ayrıntılı bir şekilde açıklayan yorumlara, fıkhi yorumlar denir.

İslamiyetin ilk dönemlerinde dinle ilgili bütün soru ve sorunları Hz. Peygamber (s.a.v.) gideriyordu.Cevap veriyordu..Bundan dolayı dinin uygulanış biçimi hakkında herhangi bir farklılık yaşanmamıştır.

Hz. Muhammed vefatından sonra Müslümanlar karsılaştıkları sorunlarını çevrelerindeki bilgin kimselere sormaya başladılar. Her bilgin kendi bilgi gücüne ve yöntemine göre bu sorunlara çözümler bulmaya çalıştı. Zamanla bu bilgin kimselerin görüşleri toplumların birçoğu tarafından benimsenir hale geldi. Belli dönemlerde yaşamış İslam bilginlerinin belli konularla ilgili getirdikleri yorumlar daha sonra sistemleştirilmiş ve mezhepler ortaya çıkmıştır.

Allah’ın emrettiği bir tarzda ona kulluk yapmak, ibadetleri doğru yapmaya bağlıdır.İslam düşüncesi içerisinde yer alan bazı fıkhi yorumlar, gelişerek günümüze kadar gelmiştir.Bu fıkhi yorumların başlıcaları şunlardır:

1-HANEFİ MEZHEBİ: İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe'ye izâfe edilen fıkıh ekolünün adı. Ebû Hanife'nin asıl adı Numân, babasının adı Sâbittir. Ebû Hanîfe H. 80 yılında Kûfe'de doğdu, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada yetişti. Irak ve Hicaz Ebû Hanife'nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi hâlindeydi. Ebû Hanife meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi.Bu mezhep bizim de amalde tabi olduğumuz mezheptir.

2-ŞAFİİ MEZHEBİ:
İmam Şafiî (ö. 204/819)'ye nispet edilen fıkıh ekolü. Muhammed b. İdrîs elKureşî H. 150'de Gazze'de doğmuştur. İmam Şafiî mutlak, bağımsız bir müctehid olup, fıkıh, hadis ve usûlde imamdı. O, Hicaz ve Irak fıkhını birleştirici bir yol izledi.

3-MALİKİ MEZHEBİ:
Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye nispet edilen fıkhî ekolün adı. Büyük fıkıh ekollerinden biri olan Malikî mezhebinin imamı İmam Malik, Hicrî 93 yılında Medine'de doğmuştur. O, hayatı boyunca Medine'den başka bir yere gitmemiştir. İlimde ihtiyacı olduğu her şeyin, sahih bir şekilde Medine'de bulunduğuna inanıyor, manevî havasını teneffüs ettiği Peygamber şehrinden uzaklaşmak istemiyordu.

4-HANBELİ MEZHEBİ:
Ebû Abdillâh Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî'ye nispet edilen mezhebin adı. İslâm'da dört büyük fıkıh mezhebin birisi. Ahmed b. Hanbel 164/780 yılında Bağdat’ta doğdu. 241/855'te yine orada vefat etti.

Ahmed b. Hanbel, Ebû Hanîfe'nin (ö.150/767) öğrencisi ve devrin ünlü baş kadısı Ebû Yûsuf'tan (ö.182/798) fıkıh ilmi aldı. Rivâyetle dirayeti birleştiren bir yol izledi.

5-Caferilik: Caferilik mezhebi, İmam Cafer Sadık’ın görüşlerini temel alan fıkhi bir yorumdur. Caferilik, daha çok İran, Pakistan ve Irak gibi ülkelerde yaygındır.

İslam düşüncesindeki yorum biçimlerinden biri de ahlakla ilgili konular üzerinde yoğunlaşan tasavvufi yorumlardır.

Tasavvufi yorumlar ne demektir?


İslamiyetin temel ilkelerine dayanarak ahlakı güzelleştirmek, içtenlikle Allah’a kulluk ederek dini yaşamak için ortaya çıkan yorumlar, tasavvufi yorumlar denir.

Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak.

Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir. (Alâüddevle Semnânî)

Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsini terketmektir. (Ali bin Sehl)

Tasavvufi Yorumlar, tarihte ve toplumların hayatında önemli roller oynamıştır.İslam dininin bir çok coğrafyaya yayılmasına çok büyük katkı sağlamışlardır. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Hoca Ahmet Yesevi ve Mevlana gibi büyük mutasavvıflar yetişmiş ve bunlar toplum ahlakında etkili olmuşlardır.Ayrıca bu şahsiyetlerin kültür ve edebiyatımız üzerinde de önemli etkileri vardır.

Yesevilik, Mevlevilik, Alevilik-Bektaşilik ve Ahilik gibi tasavvufi oluşumlar, Anadolu’da hoşgörü kültürünün yayılmasına öncülük etmiş başlıca tasavvufi yorumlardır.

DİN ANLAYIŞINDAKİ FARKLILIKLAR ZENGİNLİKTİR.


Din anlayışları, olaylar ve gelişmeler üzerine yorumlar daima birbirinden farklıdır. Çünkü olaylar üzerine düşünceler farklıdır. Bu farklılık bir zenginliktir. Dinin çeşitli boyutları vardır. Bunlar: a. inanç (Amentü), b. yaşantı (Tecrübe), C. ibadet, ç. bilgi, d. ahlak, f. toplum ve evren boyutlarıdır.

Farklı din anlayışları, demokratik idarelerde daha rahat yaşarlar ve daha rahat gelişirler. Demokrasi bir inanç ve kültür zenginliğine dayanır. Demokratik idarelerde, inanç farlılıkları kendilerini daha rahat korurlar. Şu halde din anlayışındaki farklılık, her yönden zenginliktir.

DİNDE ZORLAMA YOKTUR


İslam dini, insanları zorla İslam’a sokmayı yasaklamıştır. Çünkü imanın dil ile söylenirken kalp ile tasdik dilmesi gerekir. Zorlayarak Müslüman edilen kişi, dıştan Müslüman görülse de içten inkar eder; hatta İslam’a düşman olur. Böyle bir kimsenin Müslümanlığı da geçerli olmaz. İslam akıl dinidir. Aklını kullanan, gerekli bilgiyi edinen kişi, aklı yatarsa, düşünür, taşınır,Müslümanlığa geçer. İslam önce düşünmeyi, sonra İslam’a girmeyi tavsiye eder. Bundan dolayı Allah Kuran’da ''Dinde zorlama yoktur...'' buyuruyor. Hatta başka bir ayette Kuran, peygambere zorlayıcı olmadığını bildiriyor. ''Sen, onlara zor kullanacak değilsin.''İslam tarihinde dinde zorlama olmamasının güzel örnekleri vardır: Hz. Peygamber Mekke'yi fethetmeden önce, ömrü boyunca İslam düşmanlığının rehberliğini yapan birkaç kişinin ölüm Listesini ilan etmişti. Bunların hemen hepsi kaçtı ve Mekke'nin fethinden sonra gelip af dilediler ve Hz. Peygamber de onları affetti.İslamiyet bu hoşgörüsü sayesinde otuz sene gibi kısa bir zamanda üç kıtaya yayıldı. Zorla Müslüman Yapılan insanlar, en kısa zamanda geri dönerler. Nitekim Sibirya'daki Yakut (Saka)

Türkleri 18. yüzyılda Ruslar tarafından zorla Hıristiyanlaşmışlardır. Şimdi onlar o dinden çıkmak istiyorlar.Demek ki zorlama ile dine adam kazandırmak hem doğru değil hem de İslam’ın esaslarına da aykırıdır.Laiklik, devlet idaresi ile ilgili bir anlayıştır. Laik devlet, inançlara ve dinlere eşit mesafede durması gerekir. Laik devlet, dine karşı olamaz, dinsizliğe de cephe alamaz. Bunun yanında, devletin tabanını oluşturan halkın inançlarına daha çok ilgi gösterir. Laik devlet idaresinde çeşitli inançlara sahip vatandaşlar, resmen tanınır ve hak ettiği ilgiyi görür.Din ve vicdan özgürlüğü Anayasa ile güvence altına alındığından bu ilke toplumsal barışa da hizmet etmiş olmaktadır. Bu da Laiklik ilkesinin bir gereğidir. Laik devlet anlayışının özellikleri şöyle ifade edilebilir: Devlet işleri ile din işleri ayrıdır, birinin diğeri üzerine hakim olması uygun görülmemektedir .Din insanların manevi, ruhsal ihtiyaçlarını giderecek şekilde işlerini devam ettirir. Vatandaşların inanç, ibadet ve düşünce özgürlüğü devlet tarafından güvence altına alınmaktadır.
Son düzenleyen _Yağmur_; 9 Mayıs 2017 13:28
sade - avatarı
sade
VIP hazan
3 Aralık 2012       Mesaj #14
sade - avatarı
VIP hazan

DİN NEDİR?


Din, Allah tarafından konulmuş bir kanundur. İnsanlara, yaratılış gayesini ve varoluş hikmetini bildirir. Yüce Rablerine karşı ne şekilde ibâdette bulunacaklarını öğretir. İyi ve faydalı şeyler yapmaya sevkeder, zararlı işlerden de alıkoyar.

Din, insan aklının kendi kendine sorup durduğu, "Ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum?" suâllerinin tatmîn edici yegâne cevab kaynağıdır.

Din, imkânların tükendiği, ümidlerin söndüğü yerde başlayan imkân yolu ve ümid ışığı, ilâçların dindiremediği acıların ilâcı, yıkık gönüllerin sığınağıdır.

Din; adâlet, iyilik, fedakârlık, doğruluk, fazilet gibi duyguların hayat menbaı, insan vicdanındaki inanma ihtiyacının tam karşılığıdır.

İnsanlar, dinleri peygamberlerden öğrenmişlerdir.

Peygamberler, vahiy yoluyla Allah'dan aldıkları dinî hükümleri, aldıkları şekliyle insanlara bildirmişlerdir. Bu bakımdan, dinlerin hakikî sahibi, Allah Teâlâ'dır. Peygamberler ise dînin hükümlerini insanlara bildiren birer elçi durumundadırlar.

İnsan Hayatında Dinin Yeri Nedir?


Din inancı, insanla beraber doğmuştur. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde din duygusundan mahrum bir millete rastlanamamaktadır. Nerede insan varsa, orada bir nevi îman, ibâdet ve din duygusu görülmüştür.

Bundan anlaşılıyor ki, din, insanlığın yaratılışından getirdiği fıtrî ve zarurî ihtiyacıdır. İnsanoğlu vâr oldukça, din de vârolacaktır.

Filozof Auguste Sabatier bu konuda der ki:
"Diyânet, gayet kuvvetli bir ağaç gibi, insaniyetin geçirdiği inkılâpların hepsinde hayatını muhafaza etmiş ve edecektir. Zaman geçmekle, onun kaynağı kurumak şöyle dursun, bilâkis, gittikçe o menbaın derinleştiğini, genişlediğini görmekteyiz. Binaenaleyh, insan hayatı diyânetle başlamış olduğu gibi, diyânetle kuvvet bulacak, diyânetle nihayetlenecektir."
"Ben niçin dinliyim" suâlini nefsime sorar sormaz, şu cevabı alıyorum: Dindarım, çünkü başka türlü olmaya muktedir değilim. Dindar olmak, varlığım ve benliğim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır."

Benjamin Konstan ise şöyle der:
"Din, insanlık tarihinde en fazla hâkim olmuş bir varlıktır. Dinî hayat, tabiatımızın değişmez vasfı ve ondan ayrılmayan bir özelliğidir. İnsanın mahiyeti düşünülünce, zihne derhal bir de din fikrinin gelmemesi mümkün değildir.."
Batılı ilim ve fikir adamlarının bu tesbitleri de gösteriyor ki: İnsan fıtraten dindardır; din duygusu insan tabiatının zarurî bir ihtiyacıdır. Tarihin hiçbir devrinde dinsiz, yani, inançsız ve mâneviyatsız bir insan olmamıştır.

Dinin Fertlere ve Cemiyete Sağladığı Faydalar Nelerdir?


1. İnsan, akıl ve şuur sahibi, varlığı üzerinde düşünebilen bir canlıdır. Nereden gelip nereye gittiğini, niçin yaratıldığını, hayat yolunun onu nasıl bir sonuca ulaştıracağını, vicdânıyla başbaşa kaldığı zaman, kendi kendine sorup durmaktadır. Bu konuda tatmîn olmak, içinde geleceğe ait olarak beliren endişelerden kurtulmak, sükûnete ve iç huzura ermek ihtiyacındadır. Bu huzuru, insan, ancak insanüstü bir hakikata inanıp bağlanmakla bulabilir. Bu hakikatı ise, ona ancak din verir ve öğretir.

2. İnsanlığın kendi dünyasında maddeten ve mânen inkişaf etmesi, gerçek insanlık mertebesine ulaşması için de, din mutlaka gereklidir.

Bu hususu Bediüzzaman şöyle ifâde eder:
"Nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılsa görülür ki, ruhun mânen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkin eden, yani aşılayan şeriatlardır. Vücud veren tekliftir. Hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir. İlham eden dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı. Ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olurlardı." (İşârâtü'l-İ'caz). Aynı konuda Ali

Fuad Başgil ise şöyle der:
"En âliminden câhiline kadar insan, nerden gelip nereye gittiğini kendi kendine soracak; insanüstü âlemlerden yüksek bir ideâl mesnedi ve bir hareket ve faaliyet prensibi arayacaktır. Fakat bu aradıklarına ve sorduklarına dînin dışında -ne ilimde, ne de felsefede- tatmin edici ve iç ferahlatıcı bir cevab bulamıyacaktır. Neticede ya dindâr olup, dinî hakikatlere gönül bağlayacak ve insan hayatı yaşayacaktır, yahut da hayvanlaşıp, fizikî hisler ve bayağı zevkleriyle yaşama yolunu tutacaktır. Bu yol, insanlığı uçuruma götürülecektir."
(Din ve Lâiklik)

3. Din, cemiyet hayatını düzenleyici ve disipline edici olarak da, insanlık için lüzumlu bir müessesedir.
* Dinî duygu, insandan hiçbir vakit ayrılmayan, onu daima murakabe altında bulunduran mânevî bir bekçidir. Bu bekçi, vicdanlar üzerinde son derece etkili olduğundan, hem insanı gizli âşikâr bütün fenalıklardan alıkoyar, hem de her nevi iyiliklere sevkeder. "Din, insan ihtiraslarını frenliyen en kuvvetli mânevî bir dizgindir."

* Din sayesinde Allah'ın herşeyi bileceğini, hiçbir şeyin ondan gizlenemeyeceğini idrâk eden insanda kuvvetli bir irâde hâsıl olur. Böyle kuvvetli irâde ve seciye sahibi kişilerden meydana gelen bir cemiyette ise, âsâyiş ve istikrar, nizam ve âhenk bulunur.

* Din her türlü ahlâkî fazîletin kaynağıdır. İnsanlık için dinin getirdiği ahlâkî sistemin ehemmiyeti çok büyüktür. Aleksi Betran şöyle der:

"Dindar kimselerde mevcut olan îman, ahlâk için pek kıymetli bir istinad noktasıdır."
Bir milletin ahlâkî yönden alçalması kadar müdhiş bir felâket yoktur. Tarih boyunca pek çok milletler, ahlâken tefessüh ettikleri için batmış, tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.

4. Dinsizlik, herşeyden önce ahlâk fikrini yıkar. Çünkü din olmadığı takdirde, ahlâk için hiçbir yaptırıcı güç kalmadığından, dinsizlik her türlü kötülüğün yayılmasına ve genişlemesine ve neticede cemiyetin çökmesine sebeb olur.

Dinsizlik, aynı zamanda hukuk fikrini de ortadan kaldırır. Kendini herhangi bir ahlâkî müeyyideye bağlı hissetmeyen dinsiz insan, hiçbir hak ve hukuku yerine getirmez. Eline fırsat geçtiğinde zulüm yapmaktan, gasbetmekten, her türlü kötülüğü işlemekten geri durmaz.

"Maddeye tapan ve şehvetlerine esîr olan dinsiz insanda, insanlık seciyeleri silinmekte; fazîlet, ferâgat ve fedakârlık yerine feci bir 'BOŞVER' zihniyeti hâkim olmaktadır. Bu zihniyet ise, bir cemiyet için felâkettir."

Dinler Kaça Ayrılır?


İslâm âlimleri dinleri başlıca iki kısma ayırırlar:
1. Hak dinler.
2. Bâtıl dinler.

Tek Allah'a îmanı esas alan ve yalnızca O'na kulluk ve ibâdeti emreden dinlere Hak dinler denir.
Hak dinler, Allah'ın göndermiş olduğu dinlerdir. Bu sebeble bunlara semavî dinler de denir. Hak dinlere, temelini, Allah'ın birliğine îman ve sadece O'na ibâdet esası teşkil ettiği için, Tevhid dini adı da verilir.

Allah tarafından gönderilmemiş, insanların kendilerinden uydurdukları, tek Allah'a îman esasını taşımayan inanç ve fikirlere ise, Bâtıl dinler denir.

Hak dinlerin bazıları, sonradan insanlar tarafından bozulmuş, içine dînin aslından olmayan hurâfeler ve bâtıl inançlar konulmuştur. Bu gibi, aslı hak iken sonradan bozulan dinlere, Muharref dinler denir. Yahudîlik ve Hıristiyanlık gibi.. Bunlar başlangıçta Hak din iken, sonradan içlerine hurâfeler ve tevhide aykırı fikirler girmesiyle bozulmuş ve birer muharref din olmuşlardır. Muharref dinler de, bâtıl dinlerden sayılır.

İnsanlığın İlk Dîni Hangi Dindir?


İnsanlığın ilk dîni, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem Aleyhisselâm'a gönderilen ve Allah'ın bir olduğu inancına dayanan Tevhid dînidir. Sosyolojik araştırmalar da insanlığın ilk dîninin tevhid dîni olduğunu isbatlar mahiyettedir. Nitekim dinler tarihi araştırmacısı ve sosyolog Schmidt, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan Pigmeler üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu, bunlarda "tek tanrı inancı"nın olduğunu ortaya koymuştur. Schmidt'in bu tesbitleri, Durkheim'in, insanlığın ilk dininin totemizm olduğu yolundaki iddialarını çürütmüş, bu konudaki yaygın Batılı kanâatleri yıkmıştır.

Bâtıl Dinler Nasıl Ortaya Çıkmıştır?


Hz. Âdem'den (as) sonra, zamanın ilerlemesiyle bazı insanlar nefislerine ve Şeytan'ın telkinlerine kapılarak tevhid inancından uzaklaşmış, Hak dîne yabancılaşmış, bir takım yanlış inançlara saplanmışlardır. Böylece bâtıl dinler ortaya çıkmıştır.

İnsanlar Hak dinden uzaklaşıp bâtıla saplandıkça, Cenâb-ı Hak onlara yeni bir Peygamber ve yeni bir din göndermiş, onları tevhid inancına dâvet etmiştir. Ancak insanların sadece bir kısmı bu dâvete uymuş, diğer kısmı ise bâtıl inançlarında ısrar etmiştir. Hattâ bunlar Hakka dönmemekle de kalmamış, dönenlere zorla mâni olma, baskı ve işkence yapma yollarına bile başvurmuşlardır. Böylelikle her asırda ve her devirde Hak dine inananlarla inanmayanlar arasında sürekli bir mücadele olagelmiştir. Günümüzde de çeşitli isimler ve şekiller altında bu mücadele sürmektedir ve kıyâmete kadar da sürecektir.

Son Din Hangisidir?


İnsanlığın son dini, tevhid dîni olan İslâm dînidir.

İlim ve Din Arasında Herhangi Bir Çatışma Söz Konusu mu?


İlim, madde âleminin, hayatın ve özellikle insanın nasıl vâr olduğunu inceler, bu âlemde cereyan eden İlâhî kanunları bulup çıkarır. Bu kanunlar sâyesinde insanlığın teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazırlar. Din ise, kâinatın ve madde âleminin niçin yaratıldığını ve yaratıcısının kim olduğunu ortaya koyar. Özellikle insanın varlıklar içindeki müstesna mevkiini, yaratılış gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.

Şu halde ilim ile din için: Varlık âleminin sır ve muamma kutularını açan iki anahtardır denebilir. Biri, varlıkların yaratılış şeklini, maddî mahiyetini ortaya koyarken; diğeri de yaratılış sebebini ve gayesini açıklamaktadır. Bu bakımdan ortada birbirleri ile çatışan bir durum yoktur. Bil'akis birbirlerini tamamlama söz konusudur.

İlim ilerledikçe dinî görüşlerin iflâs edeceğini sananlar, bu noktada yanılmışlardır. Bil'akis, ilmin ileriye doğru attığı her adım, her yeni buluş, düşünen insanlığı dinî akîdelere biraz daha yaklaştırmış ve Allah'ın büyüklüğünü biraz daha yakından göstermiştir. Şöyle ki:
"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamın dayandığı kanunların keşfinden ve bu kanunlardan istifade yollarının araştırılmasından ibaret olan ilimler", bu muhteşem nizamı kuran ve işleten Allah'ın varlığına en kuvvetli bürhan ve şahidlerdir. O yüce Yaratanın varlığını, eşsiz kudretini inkâr etmek; ancak gözle görülen mevcut nizamı inkâr etmekle mümkün olur. Nizamın inkârı hâlinde ise, ortada ilim kalmaz.

Diğer taraftan ilimler, Allah'ın yarattığı varlıklar âlemini incelediklerinden, yaratılıştaki hârikaları, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varlıklar üzerinde tecelli eden İlâhî isim ve sıfatları meydana çıkarmaktadırlar. Bu bakımdan, ilimlerin Allah'ın isimlerine ayna olduklarını ve herbir ilmin Allah'ın bir ismine dayandığını ve hakikatını o isimden aldığını söyleyebiliriz. Bu hususu Bediüzzaman şöyle izah etmektedir:

"Her bir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir fennin bir hakikat-ı âliyyesi [yüce bir hakikatı] var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı [çeşitli tecellileri] ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir.

Meselâ: Hendese [geometri] bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehası [ulaşabileceği en son nokta], Cenâb-ı Hakk'ın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini müşahede etmektir.

Meselâ: Tıb bir fendir. Hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikatı, Hakîm-i Mutlak'ın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rûy-i zeminde [yeryüzünde] Rahimâne cilvelerini, edviyelerde [devâlarda] görmekle tıb kemâlâtını bulur, hakikat olur.

Meselâ: Hakikat-ı mevcûdattan bahseden hikmetü'l-Eşyâ, Cenâb-ı Hakk'ın (Celle Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyat-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme ve ona dayanmakla şu hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillû dalâlete [sapıklığa] yol açar.
İşte sana üç misâl! Sair kemâlât ve fünûnu [fenleri] bu üç misâle kıyâs et."
(Sözler)

Gerçekten de Bediüzzaman'ın işaret ettiği gibi, ilim ve fenlerin hakikatının İlâhî bir isme istinad ettiği görülmez veya görmezlikten gelinirse, ilmin ya inançsızlğa yol açacağı, veya faydasız birer meşguliyet mahiyeti alacağı, günümüzde pek çok misalleriyle ortaya çıkmıştır.

İlim - Din İlişkisini Açıklayan Bazı Güzel Sözler:


"İlim, insanlığa, telgrafı, elektriği, teşhisi ve bir takım hastalıkları tedavi çarelerini verdi. Din de ferdlerde ruhî sükûneti ve ahlâkî muvazeneyi te'min eder.

İlim ve din, kâinatın hazinelerini açmak için kullandığımız hakikî iki anahtardır.

İnsan ilimden istifade eder, fakat din ile yaşar."
(William James)

"Bir tabiat kanununu ifade eden her formül, Allah'ı öven bir İlâhîdir."
(Maria Mitchell)

"Hangi sahada olursa olsun, ilimle ciddî şekilde meşgul olan herkes, ilim mâbedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: "İmân et!" İman, ilim adamının vazgeçemiyeceği bir vasıftır."
(Max Planck)

"Kâinatın Yaratıcısına olan inanç, ilmi araştırmanın en kuvvetli ve en asîl muharrik gücüdür."
(Albert Einstein)

"Vicdanın ziyası ulûm-u diniyyedir [dinî ilimlerdir]. Aklın nuru fünû*-u medeniyyedir [modern fenlerdir]. İkisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervâz eder [uçar]. İftirak ettikleri [ayrıldıkları] vakit, birincisinde taassub; ikincisinde hîle, şübhe tevellüd eder."
(Bediüzzaman)

"Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır."
(Albert Einstein)

"İlim ile din, birbirini nefyetmez (inkâr etmez), bil'akis tamamlar. Çünkü bunlardan biri aklın, diğeri gönlün (kalbin) ışığıdır. Ve insan ne yalnız akıldan, ne de gönülden ibarettir. Fakat hem akıl, hem de gönül sahibi bir varlıktır. Dinsiz ilim belki aklı tatmîn eder, fakat muhakkak ki gönlü karartır. Nitekim ilimsiz din de ruhu ve gönlü ışıtır, fakat aklı karanlıkta bırakır.

Binaenaleyh, insanlığın hayrı ve faydası, ne bugün olduğu gibi yalnız ilme bağlanmaktır, ne de orta zamanlarda olduğu gibi yalnız dine sarılmaktır. Fakat her ikisine birden sahip olmaktır."
(Ali Fuad Başgil)

"Allahu Teâlâ'nın mahlûklarını inceleyen fen adamları, O'nun büyüklüğünü herkesten iyi anlarlar."
BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 2 üye beğendi.
Son düzenleyen _Yağmur_; 8 Mayıs 2017 16:14


Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
5 Aralık 2012       Mesaj #15
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Din Nedir?


Din: Allah tarafından peygamberler aracılığı ile insanlara ulaştırılan ilahi bir kanundur. Dinin kurucusu Allah, muhatabı insanlardır.
Dinin amacı, insanları iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini bildirmektir, onları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturmaktır
Son düzenleyen _Yağmur_; 8 Mayıs 2017 16:19
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Mart 2013       Mesaj #16
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Din, insanları sonsuz saadete götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol ve hükümler demektir
hopeless - avatarı
hopeless
Ziyaretçi
20 Mart 2013       Mesaj #17
hopeless - avatarı
Ziyaretçi
Din: Allah tarafından peygamberler aracılığı ile insanlara ulaştırılan ilahi bir kanundur. Dinin kurucusu Allah, muhatabı insanlardır.
Dinin Amacı: İnsanları iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini bildirmektir,onları düna ve ahiret mutluluğna kavuşturmaktır.
Kısacası Din:
İnsanları saâdet-i ebediyyeye ya'nî sonsuz saâdete, huzura götürmek için Allahü teâlâ tarafından peygamberleri vâsıtasıyla gösterilen yol demektir.
Son düzenleyen _Yağmur_; 8 Mayıs 2017 16:20
_AERYU_ - avatarı
_AERYU_
Ziyaretçi
29 Mart 2015       Mesaj #18
_AERYU_ - avatarı
Ziyaretçi
Dinin tanımı: Hür iradeleriyle inanan akıl sahibi insanları, en iyiye, en doğruya, en güzele ve ebedî mutluluğa ulaştıran ilahî kanunlar bütünüdür.

Diyanet
mex - avatarı
mex
Kayıtlı Üye
9 Mayıs 2015       Mesaj #19
mex - avatarı
Kayıtlı Üye
Din, genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibâdetler bütünü.

Zaman zaman inanç sözcüğünün yerine kullanıldığı gibi, bazen de inanç sözcüğü din sözcüğünün yerinde kullanılır. Dinler tarihine bakıldığında, farklı kültür, topluluk ve bireylerde din kavramının farklı biçimlere sahip olduğu, dinlerin müntesipleri tarafından her çağda, coğrafya ve kültür değerlerine göre yeniden tasarlandığı görülür. Arapça kökenli bir sözcük olan din sözcüğü, köken itibariyle "yol, hüküm, mükafat" gibi anlamlara sahiptir. Msn Up
Msn Wink
_Yağmur_ - avatarı
_Yağmur_
VIP VIP Üye
8 Mayıs 2017       Mesaj #20
_Yağmur_ - avatarı
VIP VIP Üye

Din

Ad:  Din Nedir.jpg
Gösterim: 307
Boyut:  42.2 KB

İnsanın kutsal saydığı gerçeklikle ilişkisi; bu ilişkinin çerçevesini oluşturan inançlar, öğretiler, değer yargıları, davranış kuralları, tapınma biçimleri ve kurumsal yapılar. Dinlerin temelini oluşturan kutsal gerçekliğin doğaüstü ya da kişileşmiş bir varlık, bu anlamda bir “tanrı” biçiminde tasarımlanması zorunlu değildir; bu tür bir “tanrı” kavramını bütünüyle ya da büyük ölçüde dışlayan dinler de vardır. Dolayısıyla din kavramı, insanın Tanrı’yla ya da tanrılarla ilişkisinden çok daha geniş kapsamlıdır.

Dinsel deneyim.


Bireysel bir yaşantı olarak dinsel deneyimin, birbirini bütünlediği ya da dışladığı varsayılan değişik tanımları yapılabilir: Kutsal gerçekliğin bilincine varmaktan kaynaklanan huşu, onun karşısında ürpererek saygıyla eğilme; insanın yaratılmış bir varlık olduğunu vurgulayan mutlak bağımlılık bilinci; insanı hem sevgisiyle kuşatan, hem de yargısıyla titreten bir güç ya da kişileşmiş yüce bir varlık olduğunu kavrama; kutsal gerçeklikle bir olma; evrendeki kalıcı doğruluğu ya da gizli düzeni algılama; “bütünüyle öteki” gerçeklikle yüz yüze gelme; insanı tepeden tırnağa dönüştüren bir gücün varlığını yaşama vb gibi. Ama dinsel deneyim her zaman insanın gerçek benliğini, yaşamı kutsallaştıran gücü, bütün varoluşun temelini ve ereğini arama çabasıyla ilişkilidir.

Bu nedenle, insan yazgısının gizi karşısında yaşama ağırbaşlılıkla yaklaşma, kutsal gerçeklikle yüz yüze gelmenin uyandırdığı korku ve lekelenmiştik kaygısı, artık tanrısal varlığa ulaşan yepyeni ve sağlam bir yaşam yoluna adım atmış olma bilinci, tanrısal iradenin bağışlayıcılığı inancından kaynaklanan esirgenme duygusu, bireysel benliğin sınırlarından kurtulma coşkusu gibi yaşantılar da dinsel deneyimin dokusunu oluşturur.

Her türlü dinsel deneyimin odağında yer alan “öteki” ya da kutsal gerçeklik, değişik dinlerce birbiriyle ilişkili başlıca dört ayrı biçimde kavramlaştırılır: Evreni ve insan yazgısını yöneten, ama kişileşmemiş kutsal düzen; insanın ancak gereğince arındıktan sonra huşuyla yaklaşması gereken kutlu güç; bütün sonlu gerçekliklerin sonul birliği ve uyumu, her şeyi bağrında toplayan Bir; insanı ve dünyayı aşmakla birlikte hem insanla, hem de evrenle ilişki içinde olan kişileşmiş varlık. Öte yandan kutsal gerçeklik, aşkınlığı ya da içkinliği bakımından da başlıca iki biçimde kavranır. İnsandan ve evrenden ayrı, ikisiyle de özdeşleştirilemez nitelikte düşünülen kutsal gerçeklik “aşkın” terimiyle nitelenir; evrenin belirli bir öğesiyle, örneğin insanla ya da kozmik düzenle bir ölçüde ya da tümüyle özdeşleştirilen kutsal varoluş ise “içkin” sayılır. Evreni ve insan yazgısını yöneten kişileşmemiş kutsal düzen (örn. Logos, Tao, rta, Aşa) biçimindeki kutsal gerçeklik kavramı içkinlik kutbunu oluşturur. Buna karşılık Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamda en yüksek anlatımını bulan kişileşmiş tanrısal varlık kavramı ise aşkınlık kutbunda yer alır.

Birçok düşünür, dinsel deneyimin, kutsal sayılan gerçekliği ve insan yaşamının ereğini konu aldığı ölçüde, insan deneyiminin bütün öteki biçimleriyle ilişkili olduğu görüşündedir. Bu ilişkilerin incelenmesi ilahiyatın ve din felsefesinin konusunu oluşturur. Örneğin dinsel deneyim ile ahlak bilinci yakından ilişkilidir. Ama din, kişinin varlığına, kim ve ne olduğuna, yüceltmeye değer saydığı gerçekliğe ilişkin soruları yanıtlar; buna karşılık ahlak, kişinin davranışlarını ve başkalarıyla ilişkisini yönlendiren ilkeleri konu alır. Bazı düşünürler dine dayanmayan bir ahlakın olamayacağını savunurken, bazılan ahlakın dinsel yaptırımlardan bağımsız tutulması gerektiğini öne sürer. Dinsel deneyim ile estetik deneyim arasında da yakın ilişki kurulabilir. Ama dinsel deneyim bağlamında insan, kutsal ya da “öteki” gerçekliğe yönelir ve onu yüceltirken, estetik deneyimin temeli, doğal nesnelerde ya da sanat yapıtlarında gözlenen niteliklere, biçimlere ve örüntülere kendi başına değer biçilmesidir. Dinsel deneyimi ve dinsel öğretileri öteki bilişsel ve düşünsel etkinliklerden ayıran başlıca özelliklerden biri, bunların salt kavramsal dile indirgenmesi olanaksız, kendi kuralları olan simgesel bir dilde anlatımını bulmasıdır. Dinlerin temel amacı dünyayı açıklamak değil, somut yaşantılardan esinlenerek dünyaya anlam kazandırmak, insanın çevreyle baş edebilmesini, kendi varoluşunu omuzlayabilmesini, başkalarıyla birlikte yaşayabilmesini sağlamaktır.

Dinsel deneyimin ilk somut dışavurumu, bu deneyimin nesnesine yönelik tapınmayı düzenli bir çerçeveye, belirli kurallara bağlayan etkinliklerdir. Kutsal gerçekliği yücelten ve görkemini vurgulayan anlatım biçimleri, dua yoluyla ona seslenme ve onunla ilişki kurma çabası, bazı somut nesnelere görünmez kutsal gerçekliği simgeleme işlevinin yüklenmesi, gene kutsal gerçekliğin etkinliğini simgeleyen kutsama işlemleri, sevinç ve esenlik duygularını dile getirmek amacıyla genellikle belirli müziksel biçimlerin geliştirilmesi, kutsal gerçekliğe ya da onun adına kurban ya da sunu adama vb tapınma etkinliğinin değişik biçimleridir. Genellikle yazılı ve sözlü ifadeler ile kutsal müziği bir bütün içinde sunarak inanan kişiyi kutsal gerçekliğin huzuruna getirmeyi amaçlayan ayin kuralları bu etkinliğe bir düzen kazandırır.

Din ve toplum.


Toplumsal bir olgu olarak din, öncelikle toplum yaşamındaki düzensizlik ve çatışma eğilimlerine bir düzen getirme çabasıyla ilişkilendirilebilir. Kişisel ve toplumsal bunalımların sürekliliği, insan kavrayışını aşan bir gizem ve anlamsızlık duygusu, bu nesnel eğilimlerin dışavurumudur. Toplumların bunalımları aşabilmek ya da hafifletebilmek amacıyla geliştirdiği düşünsel, hukuksal, ahlaksal ve büyüye dayalı sistemler, gerçekliğin sürekli aşındırıcı direncini aşamadığı sürece bir noktada etkisiz kalır. Buna karşılık dinler, belirli bir toplumsal grubun temel bunalımlarını ve anlamlandırma sorunlarını, yaşanan gerçekliği “öteki” gerçeklik yönünde aşarak tanımladığı, bu sorunları hafifletmenin temel yollarını belirlediği ve bütün çabalara karşın bunalımların önünün alınamamasına bir açıklama getirdiği inanç ve davranış bütünleri olarak görülebilir. Din sosyolojisinde Fransız okulunun kurucusu sayılan Emile Durkheim (1858-1917) bu bağlamda dinin, “bilimin ötesine geçmek ve bilime zamanından önce son sözünü söyletmek” zorunda olduğunu belirtir. ABD’li sosyolog Talcott Parsons’a (1902-79) göre, insan deneyiminin en genel kategorileri olan istekler, değer yargıları ve kavramsal düşünce, sırasıyla her birinin olumsuzlaması olan acıdan, haksızlıktan ve yanlıştan korunabilmek için dinsel davranışı kendiliğinden doğurur.

Din, işlevsel bakımdan, bir ölçüde çelişen iki tür gereksinmeye karşılık verir. Bir yandan toplum düzeyinde sürekliliğin ve istikrarın korunması, bireysel davranışların önceden kestirilebilmesi, bireylerin bunalım koşullarındaki olası yıkıcı tepkilerinin denetlenebilmesi gerekir. Bireyler düzeyinde ise gerilim, suçluluk, boğuntu ve hüsran duygularının üstesinden gelinebilmelidir. Ama toplumda bütünleşmeyi pekiştiren süreçler, bireyleri yeni özverilere zorlayarak boğuntu duygusunu daha da güçlendirebilir; buna karşılık bireyler de kurtuluşu toplumsal düzeni sarsacak yollarda arayabilir.

Dinin gerçekte birbirini bütünleyen bu iki karşıt işlevi, dinsel örgütlenmenin ya da dinsel birliğin değişik türlerinde yansımasını bulur. Hiyerarşik biçimde örgütlenmiş dinsel kurumlar (örn. Hıristiyanlıkta kilise) ilke olarak bütün toplumla örtüşmeyi, dolayısıyla en ileri bütünleşmeyi amaçlar; bu nedenle öğretiye uygun doğru davranış biçiminden çok, biçimsel ayin kurallarına ve inanç ilkelerine ağırlık verir. Alman kilise tarihçisi Ernst Troeltsch’e göre Hıristiyanlıkta kilise, devletle ve egemen sınıflarla bütünleşerek, toplumsal düzenin ayrılmaz bir parçasına dönüşmüştür. Buna karşılık mezhep ve tarikat biçimindeki dinsel örgütlenmeler, ilke olarak, başat iktidar yapılarının dışında kalmış grup ve bireylerin gereksinmelerini karşılamaya dönüktür. Hiyerarşik bir örgütlenmenin bulunmadığı ve din bağının, doğuştan belirli bir toplumun üyesi olmakla kendiliğinden örtüştüğü dinler ise (büyük ölçüde İslam, bir ölçüde Yahudilik, Budacılık, Hinduizm) din birliğinin ne ölçüde “kurumlaştığı” ya da ne ölçüde “yataylaştığı” bakımından incelenebilir. Örneğin genellikle kurumlaşmamış sayılan, yatay birliğin ağır bastığı Hindu dininin tarihindeki belirli dönemlerde örgütlü, bir ölçüde hiyerarşik bir ruhban düzeni (Brahmanlık) egemen olmuştur. Budacılığın Theravada kolunun ağırlıkta olduğu ülkelerde de (örn. Tayland) sangha (keşiş örgütlenmesi) karmaşık bir kilise yapısını andırır.

Din sosyolojisinin en önemli kuramcılarından Max Weber (1864-1920) üst ve alt sınıflara özgü dinsel yaklaşımlar arasındaki karşıtlığı da vurgular. Weber’e göre üst sınıfların dinsel yaklaşımı, yeryüzündeki kötülüğü Tann’mn mutlak iyiliği ve doğruluğu ile özürlendirmeye çalışır, yeryüzünde varlıklı grupların kayırılmasını gerekçelendiren inanç ilkeleri ile ayinlere ağırlık verir. Oysa toplumun güçsüz kesimleri acı çekmeyi yücelten, hatta kurtuluş yolu sayan, yeryüzünde kazanılan başarıları küçük gören öğretilere bağlanma, Hinduizm ve Bu- dacılıkta olduğu gibi yeniden doğuş ülküsünü yüceltme eğilimindedir. Dinsel gruplar içindeki çatışmalar genellikle bu toplumsal karşıtlıkları yansıtır. Örneğin Yahudiliğin ilk dönemlerinde peygamberler ile kuralcı dinsel önderlerin çatışması, yarı göçebe çobanlar ile yerleşik çiftçiler, topraksızlar ile toprak sahipleri, zanaatçılar ile soylular arasındaki çatışmaların bir yansımasıdır.

Öte yandan dinlerin inanç ilkeleri, simgesel anlatım biçimleri ve tapınma kuralları, özellikle halk kültürünün özgün yapılarıyla iç içe geçtikçe seçmeci ve karma bileşimler de ortaya çıkabilir. Hemen hiçbir dinin, tarih boyunca yayıldığı bütün ortamlarda, bütün öğeleriyle bağdaşık bir sistem özelliğini koruduğu söylenemez. Durkheim’a göre hiçbir din tek bir düşünceye, uygulandığı koşulların farklılığına karşın özünde değişmez kalan tek bir ilkeye bağlanamaz. Her din, birbirinden ayrı ve görece tekilleşmiş parçaların oluşturduğu bir bütündür. Gene her din, her biri belirli bir özerklik kazanmış değişik kültlerin birliğinden oluşur.

Dinin toplumsal işlevleri arasında aile yapılarının korunması da büyük önem taşır. Bütün toplumlarda cinsel davranışı, üreme etkinliğini, statü dağılımını ve bireyin toplumsallaşması sürecini düzenleyen kültürel çerçeveler, başka yapıların yanı sıra dinsel kurumlarca da gözetilir. Akrabalık düzeninin toplumsal örgütlenmenin odağı olduğu toplumlarda bu, özellikle geçerlidir. Bu tür bazı toplumlarda ailelere özgü tanrılar ve atalara tapınma, dinsel yaşamın ağırlıklı boyutunu oluşturur. Günümüzde birçok toplumda, aile üyeleri arasındaki ilişkileri düzenleyen ahlak kuralları genellikle dinsel yaptırımlara bağlanır. Aile biriminin ağırlığının görece azaldığı toplumlarda da bireyin toplumsallaşması sürecinde dinsel öğeler önemini korumaktadır. Günümüzde de aynı dinsel topluluk içinden eş seçimi yaygındır ve ailenin temel yapısı dinsel normlarla desteklenmektedir.

Dinin ekonomik yaşam üzerinde çok yönlü etkileri vardır. 20. yüzyılın başında Weber’in, Kalvenciliğin aşırı tutumlu, ekonomik kazancı kişisel zevkler için harcamayı yadsıyan iş ahlakı ile hızlı kapitalist gelişme arasında bağ kurmasından bu yana, dinin ekonomik gelişme ve kalkınmayla ilişkisi üzerinde birçok genelleme ortaya atılmıştır. Ayrıca ibadet zamanları ile bayram, yortu ya da şenlik günleri pek çok toplumda çalışma sürelerini ve temposunu belirleyen etmenler arasındadır. Hindu kast sisteminde meslek seçimi dinsel kurallarla belirlenir. Birçok toplumda mal ve hizmetlerin ekonomik değeri, değerin dinsel tanımından da etkilenir. Hak ve haksızlık ölçülerini belirleyen dinsel kurallar servet dağılımını etkiler. Öte yandan dinsel örgütlenmeler, bunların etkinlikleri ve dinsel yapı inşaatları bazı toplumlarda maddi kaynakların önemli bölümünü soğurabilmektedir. Değişik top- lumlarda genel ekonomik verimlilik düzeyi ile dinsel amaçlı maddi kaynak harcamalarının genellikle ters orantılı olduğu gözlenmektedir.

Düşünce tarihinde din.


Dinin kökenini ve dinlerin gelişmesini açıklama çabası ilkçağ düşünürleriyle başladı. Sofist filozof Keoslu Kritias’a (İO 5. yy) göre din, insanları ahlak ve adalete yöneltebilmek için onları korkutmak amacıyla uydurulmuştu. Politeia (Devlet, 1942, 1946) adlı yapıtında, yönetenlerin yönetilenlere devlet yararına bazı “güzel yalanlar” söylemesini gerekli sayan Platon da bir bakıma bu açıklamadan esinlenmişti. Sonraki Yunan düşünürleri arasında Euhe- meros (İÖ y. 330-y. 260) tanrıların, tanrılaştırılmış birer insan olduğu yönündeki öğretisiyle özellikle çoktanrıcı dinlerin yorumlanmasında uzun sürecek bir etki uyandırdı. Putperestliği açıklamaya çalışan Kilise Babaları, Euhemeros’un görüşlerinden büyük ölçüde yararlandılar.

Felsefi düşünceye tektanrıcı dinlerin egemen olduğu ortaçağda ise çoktanrıcı dinleri insanın Tanrı’ya başkaldırarak kendi özündeki tektanrıcı inançtan uzaklaşmasıyla açıklayan yaklaşım sürdürüldü. Ama bütün insanların, Tanrı bilgisine us aracılığıyla ulaşma yetisini doğuştan taşıdığı yönündeki öğreti, öteki dinlerde de bir doğruluk payı olabileceği düşüncesini giderek olgunlaştırdı. Böylece Rönesans’la birlikte dinleri karşılaştırmalı yöntemlerle inceleme doğrultusunda gelişen eğilimin de temelleri atılmış oldu.

Yeniçağda dinleri evrimci bir bakış açısıyla açıklamaya yönelik ilk önemli girişimlerden biri Giambattista Vico’dan (1668-1774) geldi. Vico’ya göre Eski Yunan dini önce doğanın, sonra insanın denetlemeyi başardığı güçlerin (örn. ateş ve ürün), ardından kurumların (örn. evlilik) tanrılaştırıldığı, sonunda da tanrıların insanlaştırıldığı aşamalardan geçmişti. 18. yüzyılda deneyci düşünür David Hume (1711-76) insanlık tarihinin başlangıcında yer alan çoktanrıcılı- ğın, doğal olayları saf bir antropomorfizmle açıklama çabasının ürünü olduğunu savundu; özellikle tanrıların öfkesini yatıştırmaya yönelik tapınma biçimleri zamanla tek, sonsuz bir tanrısal varlığın yüceltilmesine yol açmıştı. Aynı yüzyılda putperestliğe ve dogmacı Hıristiyanlığa karşı çıkarken toplum düzenini sürdürmek için gene de bir Tanrı’nın, bir “doğal din”in varlığını zorunlu gören Voltaire (1694-1778) ve Deniş Diderot (1713-84) gibi Aydınlanma dönemi düşünürlerine göre, çoktanrılı dinleri yaratan rahiplerdi. Felsefede usçuluk ile deneycilik arasındaki karşıtlığı yeni bir sentezle aşmaya yönelen Immanuel Kant ise (1724-1804), us ile inancın alanlarını belirgin biçimde birbirinden ayırarak inanca usun yanında sağlam, sarsılmaz bir yer kazandırmaya çalıştı. Kant’a göre, “aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin ilkeye göre eylemde bulun” biçimindeki kesin buyruğun bilincinde olan bütün insanlar gerçekte tek bir dini paylaşıyordu. Hıristiyanlığın tek üstünlüğü, İsa’nın sergilediği ahlaksal ülkünün üstünlüğüydü.

G.W.F. Hegel’in (1770-1831) felsefe sistemi ve din çözümlemesi, onu izleyen din ve dinler tarihi araştırmalarını derinden etkiledi. Hegel’e göre din, insan ile Mutlak arasındaki ilişkinin, gerçeği simgesel biçimde dile getiren anlatımıydı. Gerçek, felsefe aracılığıyla daha yüksek ve daha soyut bir düzeyde kavrandığına göre, din bütün önemine karşın felsefeye göre ikincil konumdaydı. Hegel’in sisteminde dinler, diyalektik gelişmenin tarih boyunca izlediği aşamalara koşut olarak üç büyük kümeye ayrılıyordu. Gelişmenin ilk basamağında doğa dinleri, yani duyusal deneyimden kaynaklanan dolaysız bilince dayalı dinler yer alıyordu. İlkel dinler ve büyücülük, insan bilincinin kendi içinde bölünmesini simgeleyen dinler (Çin ve Hindistan’daki dinler ile Budacılık) ile ilkçağdaki İran, Suriye ve Mısır dinleri bu kümedeydi. Orta basamaktaki dinleri tinsel bireyselleşme dinleri biçiminde tanımlayan Hegel, Yahudiliği (ulviyet dini), Eski Yunan dinini (güzellik dini) ve Eski Roma dinini (yarar dini) bu kümeye sokuyordu. En yüksek basamakta ise Hegel’in Hıristiyanlıkla özdeşleştirdiği mutlak din, yani eksiksiz tinsellik dini bulunuyordu. Birinci basamakta insan, doğaya gömülmüş durumda yalnızca duyusal bilinç düzeyindeyken, ikinci basamakta doğadan ayrı olarak kendi bireyselliği içinde özbilincine varıyor, son basamakta ise Mutlak Tin’in gerçekleşmesiyle bireysellik ile doğa arasındaki karşıtlık aşılıyordu. Hegel’in pek çok eleştiriye uğrayan din sınıflamasının en belirgin kusurlarından biri, tarihin en büyük dinleri arasında yer alan İslâmî tarihsel gelişmenin hiçbir aşamasına yerleştirememiş olmasıydı.

Hegel’in din sınıflamasına karşı çıkan düşünürlerden Otto Pfleiderer (1839-1908), dinsel bilincin özünde yatan iki temel öğe, insanın özgürlüğü ile kutsal gerçekliğe bağımlılığı arasındaki gerilime ve karşılıklı ilişkiye dayalı yeni bir sınıflama geliştirdi. Pfleiderer’e göre, eski Sami dinleri ile Mısır ve Çin dinlerinde bağımlılık duygusu hemen bütünüyle egemendi. Hint, Germen, Yunan, ve Roma dinlerinde ise özgürlük duygusu bağımlılık duygusunu dışlıyordu.

İki öğenin de önemini yadsımayan, ama birine daha büyük ağırlık veren dinlerden Zerdüşt dini özgürlük bilincini, Brahman dini ve Budacılık ise bağımlılık duygusunu önde tutuyordu. Son olarak, iki öğeyi dengeleyen dinlerden İslamda bağımlılık öğesi, Yahudilikte ise özgürlük duygusu az da olsa ağır basıyordu; Hıristiyanlıkta ise iki öğe bütünüyle iç içe geçmişti.

19. yüzyıl başlarında Fransa’da olguculuğun kurucusu Auguste Comte (1798-1857) din çözümlemesini Hegel’den çok farklı bir evrim çizgisine dayandırdı. Comte’a göre insanlık tarihi üç ana aşamayı izlemişti: Doğaüstünün ağırlıkta olduğu ilahiyat aşaması, açıklayıcı kavramların gitgide soyutlaştığı metafizik aşama ve olgucu, yani deneysel aşama. Olguculuğun bir ölçüde farklı bir türünü dile getiren Herbert Spencer ise (1820-1903) bilinmeyene ve bilinemeze, yani Mutlak’a yönelen dinin, bilimin yanında kendine özgü, ayrı bir yeri olduğunu savunuyordu. Öte yandan Hegel’in idealist sistemine yönelik maddeci eleştirinin din çözümlemesi alanındaki en önemli ürünlerinden biri, Alman filozofu Ludwig Feuerbach’ın (1804-72) öğretisi oldu. Feuerbach’a göre din, insan özlemlerinin tinsel dünyadaki izdüşümü, insanın kendi kendine yabancılaşması, insan gerçekliğinin düşlem konusu dinsel dünya ile gerçek dünya biçiminde ikiye bölünmesiydi; dinin özü, insan özünün yansımasıydı.

Kari Marx (1818-83) ve Friedrich Engels’ in (1820-95) geliştirdiği tarihsel maddeciliğin din çözümlemesi, hem Feuerbach’ın soyut maddeciliğinin, hem de Aydınlanmaya özgü doğalcılığın eleştirisine dayanıyordu. Feuerbach’ı, insan özünü tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama gibi görmekle eleştiren Marx’a göre insan, toplumsal ilişkilerinin bütünüydü. Sınıfl toplum, dünyanın tersine çevrilmiş, yabancılaşmış bilinci olarak dini kaçınılmaz biçimde yaratırdı; çünkü bu toplumun kendisi tersine çevrilmiş, yabancılaşmış bir dünyaydı. Marx’ın ünlü cümleleriyle, dinsel sıkıntı, bir yandan gerçek sıkıntının “anlatımı”, bir yandan da gerçek sıkıntıya karşı bir “protesto” idi. Din, ezilmiş yaratığın iç çekişi, taş yürekli bir dünyanın ruhuydu. Din, halkın “afyonu” idi. Öte yandan Engels, bütün dinleri sahtekârların uydurması sayan ortaçağın “özgür düşünürleri” ile Aydınlanmacılara karşı çıkıyor, dinlerin “kitlelerin dinsel gereksinmelerini” kavrayan insanlarca kurulduğunu vurguluyordu. Engels’e göre din, insanların günlük varlığına egemen olan dış güçlerin dünyaüstü güçler biçimine büründüğü düşsel bir yansımaydı. Tarihin başlangıcında önce doğa güçleri bu yansımaya uğramış, ardından en az doğa güçleri kadar insana yabancı toplumsal güçler doğal bir zorunluluk görünüşüyle insanları egemenliği altına alınca, dinde yansımasını bulan düşsel kişilikler tarihsel güçlerin temsilcisi olmuştu. Evrimin daha gelişmiş bir aşamasında, çok sayıda tanrının bütün doğal ve toplumsal nitelikleri, bu kez soyut insanın yansıması olan tek tanrıya aktarılmıştı.

19. yüzyılda dinleri antropolojik ve arkeolojik verilere dayanarak incelemeye girişen ilk bilim adamlarından John Lubbock’m (1834-1913) önerdiği evrim şemasına göre de insanlık tarihinin başlangıcında ateizm yer alıyordu; bu ilk aşamayı sırasıyla fetişizm, doğaya tapınma ve totemcilik, Şamanizm, antropomorfizm, tek tanrı inancı ve son olarak da etik tektanrıcılık izlemişti. Çağdaş antropolojinin kurucularından sayılan İngiliz etnolog Edward B. Tylor ise (1832-1917) en eski ve en temel din biçiminin animizm olduğunu savunuyordu; bu temelden sırasıyla fetişizm, cinlere inanma ve çoktanrıcılık gelişmişti. Tylor’a göre tektanrıcılık, çoktanrıcı bir çerçeve içinde, örneğin gök-tanrı gibi bir büyük tanrının yüceltilmesi sonucunda doğmuştu. Herbert Spencer ise animizmin değil, atalara tapınmanın temel din biçimi olduğunu öne sürüyordu. Buna karşılık Andrew Lang (1844-1912) ve Wilhelm Schmidt (1868- 1954) gibi araştırmacıların bulguları, bazı ilkel toplumlarda “öncü tektanrıcılık” adı verilebilecek bir tür yüce tanrı inancının da görüldüğünü ortaya koydu.

Dinin kökeninden çok işlevleriyle ilgilenen düşünürler için, totemcilik öteki din biçimlerinden daha büyük önem taşıyordu. Totemciliğin evrensel bir inanç biçimi olduğunu varsayan Durkheim’a göre tanrı, klanın ya da topluluğun kişileşmesiydi; en genel düzeyde dinsel tapınmaya konu olan her şey, toplumsal ilişkileri simgeleştiriyordu. Ama dinin, dinsel düşüncenin art arda büründüğü değişik simgelerin ötesinde değişmez, ölümsüz bir özü de vardı. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un (1856- 1939) en eski din biçimi saydığı totemcilik üzerindeki araştırmaları ise din çözümlemesinde köklü bir yaklaşım değişikliğine yol açtı. Freud, totemciliğin çözümlemesini, bireyin gelişmesinin olduğu gibi insanlık tarihinin de ilk aşamalarında ortaya çıkan Oidipus karmaşasına dayandırıyordu. Freud’a göre totemcilik, ilkel kabile toplulukları üzerinde hüküm süren despot bir babanın oğullarınca öldürülmesinin yol açtığı suçluluk duygusunun ve o duyguyu bastırma çabasının ürünüydü.

Freud, daha da genel olarak dini, çaresiz çocuk ile güçlü baba ilişkisinin belirlediği aile deneyimlerinden türemiş, kültürel kurumlarca beslenen bir yansıtma dizgesi olarak görüyordu. Arzuları ile gerçeklik arasındaki çatışma karşısında insan, her şeye gücü yeten, koruyucu ve ödüllendirici bir baba imgesi yaratmış, gerçeklik ve zorunluluk evreninin ötesinde, arzularının doyuma ulaştığı bir başka evren kurmuştu. Freud’a göre tanrıların üç ana işlevi vardı: Doğanın uyandırdığı dehşeti uzaklaştırmak, insanı kaderin acımasızlığıyla barıştırmak, toplu yaşamanın insana dayattığı acıları ve yoksunlukları ödünlemek.

İsviçreli psikanaliz kuramcısı Cari G. Jung ise (1875-1961) dini açıklarken Freud’dan çok daha farklı bir yol izledi. Jung’a göre dinsel deneyimin ve sanatsal yaratıcılığın temeli, insan deneyiminin bir tür mahzeni olan ve bütün kültürlerin paylaştığı evrensel temel imgeleri (arketip) barındıran kolektif bilinçdışının bilinç alanına püskürmesiydi. Din, gizem ve simge gereksinimi içinde yaşayan insana bireyleşme sürecinde yardımcı olabilirdi.

Günümüzde dinler tarihi ve din fenomenolojisi olarak bilinen araştırma dalı 19. yüzyıl sonlarında olgunlaşmaya başladı. Alman doğubilimci Max Müller’in (1823-1900) öncü katkısıyla gelişen karşılaştırmalı din araştırmaları lŞ97’de Stockholm’da ilk Din Bilimi (Religionswissenschaft) Kongresi’nin toplanmasıyla sonuçlandı. Din fenomenolojisinin gelişmesinde Alman ilahiyatçı Rudolf Otto’nun (1869-1937) “kutsallık” kavramına ilişkin çözümlemesinin önemli etkisi oldu. Friedrich Schleiermacher, Edmund Husserl ve Jakob Fries (1773-1843) gibi düşünürlerin tartışmalarından esinlenen Otto’ya göre kutsallık deneyiminin odağı, “bütünüyle öteki” aşkın varlığın, insanı karşısında hem titreten, hem de coşturan, hem iten, hem de çeken bir gizem (mysterium tremendum et fascinans) biçiminde belirmesiydi. Din fenomenolojisinin Otto’dan sonra en etkili araştırmacılarından olan Gerardus van der Leeuw ise (1890-1950) dinsel deneyimin temelini “erk” kavramıyla özdeşleştiriyordu. 20. yüzyılda Joachim Wach (1898-1955) ve Mircea Eliade (d. 1907) ABD’de de din fenomenoloj isinin gelişmesine katkıda bulundular. Kutsal ve kutsal olmayan varlıklar arasında ayrım gütmeyi dinsel düşüncenin temeli sayan Eliade, zamana çevrimsel bir bakışla yaklaşan arkaik dinler (Asya, Avrupa ve Amerika’da ilkçağda gelişen dinler) ile doğrusal tarihsel bir dünya görüşünü yansıtan dinler (Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam) arasındaki ayrımı vurguladı.

MsXLabs.org & Ana Britannica
"İnşallah"derse Yakaran..."İnşa" eder YARADAN.

Benzer Konular

9 Mayıs 2017 / handeber4 Cevaplanmış
8 Mayıs 2017 / Misafir Cevaplanmış
10 Şubat 2018 / Misafir Cevaplanmış
30 Mayıs 2017 / Misafir Cevaplanmış