Arama

Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] - Sayfa 42

Güncelleme: 3 Aralık 2006 Gösterim: 574.535 Cevap: 1.997
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
23 Mart 2006       Mesaj #411
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
ikikalpBir Gün Okurmusun Bu Yazıyı ?
Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın.ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım.seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni ...
Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.
Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.
Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...
Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.
İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.
Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...

Sponsorlu Bağlantılar
Mystic@L - avatarı
Mystic@L
Ziyaretçi
23 Mart 2006       Mesaj #412
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi
İŞTE AŞK BUDUR
Delikanlı : Hayır,bak ne kadar eğlenceli
Sponsorlu Bağlantılar
Kız : Lütfen,lütfen, çok korkuyorum
Delikanlı : Peki,beni sevdiğini söyle
Kız : Seni çok seviyorum,lütfen yavaşla
Delikanlı : Şimdi de bana sıkıca sarıl

Kız delikanlıya sıkıca sarılır
Delikanlı : Kaskımı alıp,kendine takar
mısın? Başımı çok sıktı.

Ertesi gün gazetelerde şöyle bir haber çıktı:
Motorsiklet kazası; Motorsiklet,fren arızası
nedeniyle,bir binaya çarptı.Üzerindeki 2 kişiden sadece biri
kurtuldu.Gerçek ise şöyleydi; Yolun yarısında,
delikanlı frenlerin bozulduğunu anlamış ama bunu
kıza belli etmek istememişti. Bunun yerine,kızdan
kendisini sevdiğini söylemesini istemiş ve kendisine son defa
sarılmasını istemişti. Sonra da kendi ölümü
pahasına, kızın başlığı
takmasını ve hayatta kalmasını
sağlamıştı. İŞTE GERÇEK AŞKIN
ANLAMI DA BUYDU Siz gerçek aşkınızı buldunuz
mu, yoksa hala bulamadınız mı, yoksa gerçek
aşkı bulduğunuzu mu sanıyorsunuz.




Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
23 Mart 2006       Mesaj #413
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
BU KADAR SEVEBİLİR MİSİNİZ!!!!

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç...
Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında.
Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında...
Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek İtiraf ettiler bir süre sonra...
Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki...
Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler...
"Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...
Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak..." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı...
Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten... Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan.
"Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..."
"Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye yanıt verdi adam.

"Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun burası bizimdir artık..."
Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın.
Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki Evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...
"Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki.
Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...
Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya..."
"Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın.
Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı...
Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen.
Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...
Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden.
Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...
İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi.
Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.
Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:
"Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim.
Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu.
Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu...
Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım..."


NE DERSİNİZ BU KADAR SEVEBİLİRMİSİNİZ ???
arwen - avatarı
arwen
Ziyaretçi
23 Mart 2006       Mesaj #414
arwen - avatarı
Ziyaretçi
Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında. Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya... İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır...Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...Birazdan sabah olacak...Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...

Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...
Aşkta yarın yoktur sevgili...
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
23 Mart 2006       Mesaj #415
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Bana Seni Yazdıran Yarım Kalmışlığındır.....



Bu gece yokluğunun dökümünü yapıyorum. Aylar önce sensizliğe yazdığım şiiri okudum, bir de dün gece yazdığımı... Hiç fark yok... Neden azalmıyorsun bende? Neden gidişin dün gibi? Neden sana yazdığım her yazı, hep aynı yerde tıkanıyor? Ben bugüne kadar kimseyi yokluğunda bu kadar önemsemedim... Kimseyi yokluğunda bu kadar özlemedim... ve şuna emin ol; hiç kimse, yok’ken bu kadar sevilmedi... Benim karşıma “aşk” diye bu sonucu çıkaran, yarım kalmış’lıktan başka bir şey değil, bunun farkındayım....

Ama iyi ama kötü, bitmeli her hikaye! Sen bitmedin..... Bitmeyensin... Ayrılığın adını koyamadık sevgilim. İşte bu yüzden kopamadık birbirimizden bir türlü...... Ben yarım kalan ve adı konmayan hiç birşeyi unutmam... unutamam..... içimde sızısı kalır. Ya herşey yaşanacağı yere kadar yaşanıp sona ermeli ya da ayrılık sözkonusu olduğunda bir daha kimsenin çıtı çıkmamalı! Biz bunu başaramadık, ayrılamadık! Sen yaşanıp da bitseydin eğer hatrıma gelmezdin. Seni bu kadar yazılası yapan, yarım kalmışlığındır.....

O gecenin sabahında, ayrılığın aklına nerden geldiğini biliyorum... Anlamıştın
benim soyut’ a tutkun olduğumu... O yüzden gittin kim bilir... Sevilmek için, güzel hatırlanmak için, kayıplara karışmayı tercih ettin... haklıydın belki de... Olağan hiç birşeyi sevemedim ben hayatım boyunca..... Herkesin, her an yaşadığı hiç birşeyi benimsemedim... Ben yaşadığım hiçbir aşkı hayatın akışına bırakmadım. Bunu
yapanlar her zaman kaybeder... Zaman denilen kavram düşmanıdır aşkın... eğer ortada aşk denen bir şey varsa, ne yapıp edip zamanı durdurmalı. Biz bunu başaramadık.... oysa bu o kadar zor bir şey değildi sevgili... Farklı bir dokunuş,
ağızdan çıkan ve bugüne kadar kullanılmamış bir söz yeterdi zamanı durdurmaya..... Ben, aşktan söz açıldığında zamanı durduramayan kimseyi sevemedim... Ondandır belki de varlığında sevemediğim insanları, yokluğunda düşlemek.... Belki de onandır, yanındaylen yüreğinin gurbetine düştüğüm bir sevgiliyi, sılasında özlemek.....

Yokluğun hiç de adil değil... beni yok ediyor, seni var ediyor sevdiğim..... Evet seviyorum seni varlığına rağmen! Üç mevsim değişti bu şehirde ama ben varlığınla-yokluğunun tezatını çözemedim... seni yaşamak istemiyorum! .... öyle bir sen yarattım ki sen yokken, yaşanıldığı an yitirir anlamını... sen yokken yarattığım sen, yasakladı sana dokunmamı... Sana düşman bir sen var içimde.... seni senle savaştıryorum, olan bana oluyor...

Tam olarak hatırlamıyorum ama uzun zaman önce bir yerden duymuştum bu sözü, “HANİ RUHLARIMIZ ÖPÜŞÜR YA? BAŞKASINDAYKEN AĞZIMIZ...” şu an varlığınla yokluğunun tezatını bu şekilde tanımlıyorum, seni senle savaştırırken mağlup olan yüreğime... Birkaç ay geçtikten sonra, daha anlaşılır bir tanım bulabilirim elbet ama şimdi gerçek olan bu; RUHLARIMIZ ÖPÜŞÜYOR SEVGİLİM...

Gidişin beni yaralamadı, aksine daha bir sevilir hale geldin... Varlığındaki seni, yokluğundaki sen kadar sevemezdim... “Keşke sen yanımda oslaydın, keşke bir şeyler yapıp da seninle zamanı durdursaydık” diye hayıflanmıyorum artık..... Her ne kadar adı konmasa da bir kopuşun, her ne kadar vazgeçmeyi beceremesek de, ayrılık ihtiyaçtandı bu hikayede....

Yazık! son sözü zaman söyleyecek...

Yazık! bu sefer hayatın acımasız akışına bıraktık aşkı...

Ben senden kalan ayrılığa bile yas tutamıyorum adam gibi! Bunu engelleyen senin varlığın... ben bunca zaman yokluğundaki senle hayatı paylaşsaydım ve böyle bir senle ayrılığı yaşasaydım, hiçbir şiir kolay kolay hayata döndüremezdi beni... işte bu kadar güzeldir senin yokluğun... işte bu kadar ayrılğına üzülmemi engelliyor varlığın.....

VARLIĞININ CANI CEHENNEME, YOKLUĞUNU ALMA BARİ..
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
24 Mart 2006       Mesaj #416
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Msn Happy MUTLULUK...Msn Happy
İnsanoğlu Mutluluğu Hep Hor Kullanıyormuş...
Hep Şikayetçi Hep Bıkkınmış...
Birgün Melekler Mutluluğu Saklamaya Karar Vermişler...
Saklayalım, Zor Bulsunlar...
Zor Buldukları İçin Belki Kıymetini Bilirler Diyerek Başlamışlar Tartışmaya...
Sorun Büyükmüş...
Mutluluğu Saklamak Kolay Değilmiş Çünkü...
Kimisi:
“ Everest’in Tepesine Saklayalım” demiş.
Kimisi:
“Atlas Okyanusunun Dibine” demiş.
Tac Mahal’in Kubbesi, Mekke Sokakları,İtalyan Sofrası...
Bir Hastanenin Yeni Doğan Odası, Dondurma Külahı, Şarap Şişesi...
Sigara Paketi Lale Bahçesi...
Pek Çok Yer Düşünmüşler Ama Hiçbiri Yeterince Zor Gelmemiş...
Derken Meleklerden Biri:

“İÇLERİNE SAKLAYALIM” demiş...
“Kimsenin Aklına Gelmez İçine Bakmak!!!”
İşte O Gün Bu Gündür Mutluluk İnsanın Kendi İçinde Saklıymış...
Hiçbir Mutluluk Kolay Gelmiyor.
Kolay Kolay Gülmüyor İnsanın Yüzü...
Emekte ve İnsanın İçinde Saklı Mutluluk...
Ne Başkasının Ekmeğinde, Evinde, İşinde Ne de Başka Bir Şeyde...
Bu Yüzden Gözünüz Hep İçerde Olsun...
Dış Görünüşü Boşverin, İçeri Bakın...!
venüsün_kızı - avatarı
venüsün_kızı
Ziyaretçi
24 Mart 2006       Mesaj #417
venüsün_kızı - avatarı
Ziyaretçi
ANNECİĞİM
Hikayeler ve Öyküler -1- [Arşiv] Anneciğim, güller neden kırmızıdır? Anneciğim, otlar yeşilken, gökyüzü neden mavidir? Örümcek neden kendine bir ev değil de, ağ yapar? Babacığım,neden çalışma masanda oynamama izin vermiyorsun? Öğretmenim, neden okumak zorundayım?
Anneciğim, neden okulumu bitirmek zorundayım? Babacığım, neden büyümek zorundayım? Anneciğim, babacığım, neden sizden ayrılmak zorundayım?
Anneciğim, neden bana daha sık yazmıyorsun? Babacığım, neden eski arkadaşlarımı özlüyorum? Babacığım, neden beni bu kadar çok seviyorsun? Babacağım, neden beni bu kadar çok şımartıyorsun? Senin minik kızın büyüyor artık. Anneciğim, neden beni görmeye gelmiyorsun? Anneciğim, yeni arkadaşlar edinmek neden zordur? Babacığım, neden evimizi özlüyorum?
Babacığım, neden o gözlerimin içine bakınca, kalbim çarpmaya başlıyor? Anneciğim, neden onun sesini duyunca dizlerim titriyor? Anneciğim, neden "aşık" olmak bu kadar zor?
Babacağım, neden sana "Babiş" deyince sinirleniyorsun? Anneciğim, neden bebeğimin minik parmakları, parmaklarıma sıkı sıkı yapışıyor? Anneciğim, bebekler neden büyürler? Anneciğim, neden bana da bir gün "Büyükanne" diyecekler?
Anneciğim, Babacığım, neden beni terkettiniz?
Sizi çok ama çookk özlüyorum

Neden gençliğim bu kadar çabuk geçti? Neden gülümsediğimde yüzümde çizgiler var? Neden saçlarım bembeyaz oldu? Neden bir çiçek koparmak için eğildiğimde artık dizlerim titriyor?
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
24 Mart 2006       Mesaj #418
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Sanal

Buz gibi bir ekranda sicak bir merhabaydin sen, En gerçekten daha gerçektin. Rotasini, klavyeye dokunan parmaklarimizin çizdigi yolculukta ayni durakta karsilastik biz. Sicacik bir merhabaydin sen buz bir ekranda. Yalnizdik, yolu yok yalnizdik, bir sekilde yalniz. Gerçek yasam içindeki sanalligimizdan kaçip, sanal yasamdaki gerçeklige soyunmamismiydik cebimizdeki yalnizlik agirlasinca. Sonra çiplakligimiza kelimelerimizi giyinmemismiydik! Açip tüm gizlerimizin önünü, istedigimizce özgür, diledigimizce deli, yasayamadigimizca çocuk, inandigimizca kendimiz, nasil aktik birbirimize zaman içinde, kol bulmus nehirler gibi. Söylenememis biriktirdiklerimizi, kirilmis umutlarimizi, bedeli ödenmis vakitlerimizin biraktigi fermani, yitirdiklerimizi sormadik mi, anlatmadik mi birbirimize güvenerek! En gülünmeyecek seylere bile gülmedik mi çocuklar gibi bir masalin içinde kahkahalarla, haytaca, tüm günün ciddiligini firlatip bir kenara! Olabildigimizce özgür, kirabildigimizce rahat, umursamazca kati, tüm öfkemizle, yigilan isyanlarimizin hirsini çikarmadik mi birbirimizden, baska bir hayattan toplayip getirdigimiz nefretlerimizle sessiz harflerde avaz avaz bagirmadik mi! Vurgulardaki samimiyete siginip, bir dost gögsü hasretiyle kelimelerimize yaslanmadik mi, sarilmadik mi birbirimize soguk gecelerin siyah yalnizliginda, aglamadik mi harf harf!... Yagmuru yagdirdik birlikte, günesi dogdurduk, ayri mevsimlerde ayni mevsimin sogugunda üsüdük, sicaginda isindik, paylastik biz. Herhangi bir günün yorgun aksaminda dudagimiza degmeyen bir fincan kahvenin tadini bildik, birbirimizin sigarasini yaktik, ayri koltuklarda yanyana oturduk, paylastik biz. Dost ziyaretlerine gittik, alisveris yaptik, saatleri durmus zamanlarda sokaklarda gezdik, bilmedigimiz sehirlerin uykusuz evlerinde dünyanin uykusuz acilarini konustuk sonra uyuduk, uyandik birbirimize rüyalarimizi anlattik, paylastik biz. En gerçekten daha gerçektik. Kelimeler yetersiz kaldiginda ekrani bir kagit parçasi gibi burusturup bir kenara atmayi, daha yakinda olabilmeyi de istedik. Ama................
GusinapsE - avatarı
GusinapsE
Ziyaretçi
24 Mart 2006       Mesaj #419
GusinapsE - avatarı
Ziyaretçi
Aşkın Rüyası

Aradan uzun bir zaman geçmiş ne kadar geçtiği meçhul…Benmi duyuyorum yoksa birisimi haber veriyor yada sen mi çağırıyorsun onuda hatırlamıyorum, ve biliyorumki zor durumlarında, aklın neye hizmet ederse kendine bırakırsın zorları ve kimseyle paylaşmassın . İhtimal ben duyup geliyorum sana , duyduğumda şeyde ne ! ; senin zor bir durumda çaresiz olduğun gibi sanki öyle bir şey … Aradan belki on belki beşyıl geçmiş daha fazla değil .. ben vefasızım ya aramıyorum sende hiç aramamışsın. Çocuklar gibi önce o arasın ,o niye aramıyor teraneleri...
Yani o uzun süre zarfında hiç görüşmemişiz. Ve ben yolları çok iyi bilir gibi geliyorum ,Aklımda geçmişin izleri; capcanlı görüntün ,bulaşıcı gülüşün , Benim asılmalarıma tatlısert sınırların ….benden kaçışların sanki hissetmiyorum.bal gibi anlıyorum...hele beni odada yalnızken istemediğin zamanlar bile aklımda ...Ve ben seni her zaman hatırladım mutlu bir gülümsemeyle.Mutlu olmanı diledim hep. Her şeye rağmen…... sona yaklaşan beraberliğimizin son görüşmelerin birinde hiç olmassa kardeşliğimi sundum sana , en çaresiz en zor hissettiğin gününde kanımla canımla yanında olmak için…. Ve gideceğin gün bilerek bulunmamıştım dairede. Hep diyoruz ya geçerli sebeplerim var diye…onun gibi işte...

Bir bahçenin içerisine giriyorum ,yerde taş karoların kenarlarını otlar sarmış ,Bahçenin bir zamanlar çok güzel bir bahçe olduğu belli ancak şimdi bakımsız bir orman gibi…Önümde 2 katlı bir ev sanki ahşap gibi yada öyle gösterilmeye çalışılmış.Bu yoldan geçiyorum ama hiçbir şeye takılmıyorum sanki yüzüyormuyum yolda uçuyormuyum.öyle süzülerek gidiyorum işte.Evin önünde bir kalabalık var hepside bayan . Enteresan bişey hepsinin kıyafetlerinin aynı olduğunu hatırlıyorum .Bana boş bakıyorlar bakışlarından yorum uydurmaya çalışıyorum iyi bir şey gelmiyor aklıma yalnızca düz ve boş bir bakışlar. Aynı şekilde ikinci kata çıkan merdivenin her bir basamağına dizilmişler.Bende senin kaldığın odayı sanki biliyormuşum doğruca basamaklardan yukarı çıkıyorum.Boş bakışlı bayanlar eski uzun kapılar var ya öyle bir kapının yanına dizili vaziyetteler. Ne varsa o kapının arkasında var….Erkeklerin kalbi dukkan derdiniz. Ben ne dukkanı dükkan olarak düzeltebildim nede benim kalbim dukkan .. ben yalnızca aradım… Gerçek yada bulduğumu sandığım serapların peşinden gittim ..Bazende bulduğumu hissettiğim anda kendim serap oldum elleri kolları bağlı ifadelerinin sonunu getiremeyen….

Kapıdan giriyorum beyaz yatağın içinde sarı bir gecelikle ordasın, biraz zayıflamışsın, solgunsun , yine güzelsin, yine muhteşem görünüyorsun. Bakışlarında yine aynı sevecenlik var ama birazda pişmanlık, doğrulmaya çalışıyorsun yatakta …Geçmiş yılların bütün bedellerini ifade eden şu sözü söylüyorsun kırık ve kısık bir sesle ;-keşke…… gelmiş geçmiş zamanlar içerisinde hayatımın yörüngesini şaşırtan sana ; Şimdi ve şimdiden sonraki zamanlarımız var. Kalk ve silkin üzerindeki ağırlıkları diyorum ve gidiyoruz . Allah Allah kapıdan çıkmıyoruz ama ne ev var ne yatak .Sende bende yokuz ama varız.Varız. Bu defa bedensiz varız. Ve Her yerdeyiz. Sürekli öpüşen dalgayla sahil gibi , Bulutla rüzgar gibi, Yağmurla toprak gibi , Arıyla çiçek gibi ,İki aşığın vuslatında karışan nefesleri gibi.
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
26 Mart 2006       Mesaj #420
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
bir gül,bir aşk,bir masal

Bir varmış bir yokmuş.Ne varmış ne de yokmuş aslında.Bu zamandan başka bir zamanda,çok uzakta küçük,şirin bir ülke varmış.Bu ülkenin bir kralı,bu kralın bir sarayı,bu sarayın da içinde her renkten gül olan bir bahçesi varmış.Tabi bu bahçenin de bir bahçıvanı...
İşini çok severmiş bahçıvan.Sevdiği için de bahçeyi neredeyse bir cennete çevirmiş.Her anı güllerin arasında geçermiş.Onlarla tek tek ilgilenir, sanki çocuklarıymış,arkadaşlarıymış gibi konuşurmuş hepsiyle.Kral da bahçıvanını çok sever,yaptıklarını takdir edermiş.
Bir de oğlu varmış bahçıvanın;yakışıklı bir delikanlıymış.Onun her anı da babasının yanında geçermiş.Bahçıvan,’’Ben ölünce yerime sen geçeceksin,’’der ve işinin bütün inceliklerini öğretirmiş oğluna.
‘’Güller de insanlara benzerler evlat.İlgisiz kalırsan onlara,boyunlarını bükerler,solarlar. İşin sırrı sevgidedir,güler yüzdedir.Önce bunlarla beslemelisin gülleri.’’dermiş sürekli.
Anlatılan masal da olsa,ölümün giremediği yer yokmuş ki.Ve bir gün ölmüş bahçıvan,ardında gözü yaşlı binlerce gül ve bir evlat bırakarak.
Kral,delikanlıyı huzuruna çağırtmış ve:
‘’Bak delikanlı,’’demiş,’’Baban,bu dünyanın görüp göreceği en iyi bahçıvandı.Onun sayesinde, ünü yedi düvelden duyuldu sarayımın gül bahçesinin. Söyle bakalım bana,babanın yerini almaya hazır mısın? Onun gibi bakabilecek misin bahçeme? Çok gençsin,bu sorumluluğu alamam,dersen,sana anlayış gösteririm,başka bir bahçıvan tutarım.’’
‘’Efendimiz,’’demiş delikanlı,’’Babam bana bildiği her şeyi öğretti.Onun yerini tutamam ama onun gibi olmaya çaba gösteririm.Evet,bu sorumluluğu almaya hazırım.’’
‘’Peki,’’demiş kral.’’Ama şunu unutma ki,görevini layıkıyla yapamazsan,bedelini çok ağır ödersin.’’
‘’Unutmam efendim.’’
Ve sarayın yeni bahçıvanı olmuş delikanlı.
Babası gibi iyi bir bahçıvan olmak için gecesini gündüzüne katıyor,babasının öğütlerine özenle uyuyormuş.Güller de çabuk alışmışlar ona. İhtiyar bahçıvanın ölümüyle biraz sarsılsalar, birkaç gün boyunlarını büküp renklerini soldursalar da,çabucak eski hallerine dönmüşler,güzelleşmişler.
Yeni bahçıvanın çalışmalarını gizliden gizliye takip eden kral da bu durumu fark etmiş ve içi rahat ederek vazgeçmiş takipten.
Günler böylece geçip gitmiş.
Bir gün,’’Çoktandır saray bahçesine gitmedim. Gidip biraz gül kokuları çekeyim içime.’’diyen prenses,bahçeye inmiş.Bahçede gezinirken,güllerin arasında türemiş ayrık otlarını temizleyen bahçıvana rastlamış.’’Kolay gelsin,’’demiş.
Bahçıvan,yaptığı işi bırakarak,dönmüş, ’’Teşekkür ederim prensesim.’’demiş.
‘’Burası ne kadar güzelleşmiş böyle! Seni kutlamak isterim,babandan daha güzel bakıyorsun güllere.’’

‘’Babam gibi olmam imkânsız.Elimden geleni yapmaya çalışıyorum.’’
‘’Neden yüzüme bakmıyorsun konuşurken?’’
‘’Özür dilerim prensesim.Babam,asla bir prensesin yüzüne bakmamalısın,derdi hep.’’
‘’Neden?’’
‘’Bilmiyorum.’’
Prenses bir kahkaha atmış.’’Çok saçma!’’demiş.
‘’Neyse...Hadi bir gül demeti yap bana da odama götüreyim.’’
‘’Baş üstüne!’’
En renkli,en kokulu güllerden bir demet yapmış bahçıvan ve vermiş prensese,yüzüne bakmadan onun.
Masasının üzerindeki vazoya özenle yerleştirmiş prenses gülleri.Onları derin derin koklamış sonra ve yatağına uzanmış.Gözlerinin önüne bahçıvan gelmiş.’’Bu kadar yakışıklı biri,bir prens olmalıydı.’’diye düşünmüş.’’Keşke bir prens olsaydı.’’demiş sonra kendi kendine.
Ertesi gün yine gitmiş prenses bahçeye,daha ertesi gün yine gitmiş.Artık her gün gidiyormuş ve her dönüşünde de bir demet gülle dönüyormuş odasına.
Bir gün,yine prensese bir demet gül toplayan delikanlı,bir an babasının öğüdünü unuttuğu için mi,yoksa günlerdir kendisini dürtükleyen sesi dinlediği için mi bilinmez,bakıvermiş prensesin gözlerine gülleri verirken.Ve bakar bakmaz, dünyanın en güzel yüzündeki,dünyanın en güzel gözlerine düşüvermiş sanki.Kalbi daha bir hızla atmaya,kanı daha bir sıcaklıkla akmaya başlamış.
Bahçıvanın gözlerine baktığını fark eden prenses gülmüş,’’Hayırdır,’’demiş,’’babanın öğüdüne ne oldu?’’
Birden irkilmiş bahçıvan,utanmış ve başını önüne eğmiş.
‘’Özür dilerim.’’demiş.
‘’Kimden özür diliyorsun,benden mi babandan mı?’’
Susmuş bahçıvan,cevap verememiş.O an,cevap veremediği bir çok soru daha varmış üstelik: İçine birdenbire giren,iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veremediği duygunun adı neymiş?Neden her yanı yanıyor gibiymiş?Neden titriyormuş?Neden oracığa yığılıp kalacakmış gibi güçsüzleştiğini hissediyormuş?
Gülleri alıp gitmiş prenses.Bahçıvan orada, öylece,başı önüne eğik,alevi görünmeden yanan bir mum gibi,beynindeki sorularla kalakalmış bir süre. Sonra,sanki sırtında tonlarca ağırlık taşıyormuşçası-
na dönmüş güllerinin arasına.Dönmüş ya,aklı hep prensesin gözlerinde,prensesin gözleriyse baktığı her yerdeymiş.İlk kez bir gül dikeni batmış parmağına.Batmış ya,nedense, kalbine batan ne ise, onun kadar acıtmamış diken.
‘’Ne oluyor bana?’’demiş kendi kendine, kanayan parmağına bakarak.
‘’Âşık oldun.’’
Sesin geldiği tarafa dönmüş bahçıvan.Bakmış,az önce dikeniyle parmağını kanatan kırmızı gülmüş konuşan.Şaşırmış.
‘’Aşk nedir?’’diye sormuş.
‘’Aşk,’’demiş gül,’’bir gülün konuşması kadar şaşırtıcı,sarsıcı bir şeydir.’’
‘’Ve imkânsız bir şeydir.Öyle mi?’’
‘’Neden öyle düşünüyorsun ki?’’
‘’Çünkü güller konuşamaz da ondan.’’
Gül,gülmüş.’’Evet,’’demiş,’’konuşamazlar.Ama bir düşün bakalım,konuşan ben miyim,yoksa kalbin mi?’’
Kızmış bahçıvan,’’Ben ne kör,ne de sağırım. Aklımı da kaybetmedim daha.Sen konuşuyorsun işte,görüyor ve duyuyorum.’’demiş, sesini yükselterek.
Gül,bir kez daha gülmüş.
‘’Aşk,budur işte.’’demiş.
Bahçıvan,siz deyin gülle,gül desin kalbiyle konuşadursun ,prenses de odasında bahçıvanı düşünüyormuş.Her yanı demet demet güllerle doluymuş odanın.Öyle ki,adım atacak yer kalmamış neredeyse odada.Kuruyan,yaprakları dökülen gülleri bile atmıyormuş prenses.Bir prenses olmak hoşmuş,ama aynı zamanda da resmi bir sıkıcılığı varmış.Bu sıkıcılıktan kurtulmak için ara sıra uydurduğu oyunlardan birinin,ama biraz daha farklısının içindeymiş şimdi ve mutluymuş bu oyunun içinde olmaktan.
‘’Bana körkütük âşık.’’demiş kendi kendine ve gülümsemiş.’’Ben...’’Sonra birden sızlayıvermiş kalbi ve sanki unuttuğu bir şeyi anımsamanın verdiği telaşla doğrulmuş yatağından.Dudaklarının kenarındaki gülümseme kaybolmuş.
‘’Ama ben bir prensesim.Bir oyunda bile olsa,bir bahçıvanla yan yana anılmamalı adım.’’
Bir oyun...Nasıl bir oyunmuş ki bu,bir prenses olduğunu,prenseslerin çok ayrı bir dünyaları ve bu dünyanın da çok katı kuralları olduğunu unuttursun?
Nasıl bir oyunmuş ki bu,bedenini saraya getirtip,aklını ve yüreğini gül bahçesinde,bir bahçıvanın yanında bıraktırsın?
Derin bir iç geçirmiş prenses ve ömründe ilk kez,asla yerine getirilemeyecek bir isteği olduğunu fark ederek,ağlamış.Sonra toparlamış kendini, yanaklarındaki yaşları silmiş,küçük çanını çalarak hizmetçilerini çağırmış ve onlara,odadaki bütün gülleri toplayıp atmalarını emretmiş.Bir daha da gül bahçesine inmemiş.
Gül bahçesinde ise hiçbir şey eskisi gibi değilmiş artık.Güller ,günden güne eski canlılıklarını kaybetmeye,boyunlarını bükmeye ve solmaya başlamışlar birer birer.Çünkü bahçıvan ilgilenmiyormuş artık onlarla,konuşmuyormuş, sevgisiyle beslemiyormuş.Mutsuzmuş çünkü bahçıvan.Mutsuzluğu ,çirkin bir maske gibiymiş yüzünde ve bunu çıkarıp atamıyormuş bir türlü. Mutsuzluğu,salgın bir hastalık gibi yayılıyormuş bütün bahçeye ve bunu önleyemiyormuş bir türlü.
Bütün güller,tek tek ölüyormuş.
Güllerinin durumu çok çabuk ulaşmış krala. Hışımla bahçeye inmiş kral ve gördüğü manzaranın dehşeti içinde kükremiş,’’Bahçıvan!’’
Bahçıvan,zerre kadar korku duymadan,içinde sadece prensesin boşluğunu taşıyarak çıkmış kralın karşısına.
‘’Ne yaptın güllerime?’’
Hiçbir şey dememiş bahçıvan,başını önüne eğmiş ve diken batan parmağına bakmış.Kırmızı gülü anımsamış birden.’’Konuşan oydu, biliyorum.’’ diye düşünmüş. ’’Ve aşk, imkânsızlıktı.’’ Parmağın yeniden kanamaya başladığını görmüş.
‘’Bunu,canınla ödeyeceksin!Sen nasıl düşürdüysen güllerimin boynunu,ben de senin boynunu öyle düşüreceğim.’’
‘’ Aşk,her şeyden soyutlanmak,bir tek varlığa yoğunlaşmak ve o varlıktan başkasına kör kalmak,sağır olmaksa ve bu yüzden çevremdeki tüm güzellikleri öldürmüşsem,ölümü de hak etmiş olmalıyım.’’diye düşünmüş bahçıvan.
‘’Hayır.Aşkı imkânsız kılan gerçeklerdir aslında ölümü hak eden.’’Kırmızı gülmüş bu konuşan. Parmağına diken batıran kırmızı gül...
Kral,şaşkınlık ve korku içinde kalakalmış olduğu yerde. Bahçıvansa,artık hiçbir şeye şaşmayan,her şeye hazırlıklı bir ruh haliyle bakmış güle.
Sonra bahçedeki bütün güller yumuşak ama kararlı bir ses tonuyla haykırmışlar:’’Aşkı imkânsız kılan gerçekleri öldüremiyorsanız,bir bahçıvanın ölümü size bir şey kazandırmaz!’’
Bükülen boyunları,başkaldırının dehşetli gücüyle ayaktaymış artık bütün güllerin.Renkleri eskisinden daha bir kırmızı,daha bir sarı,daha bir pembe,daha bir turuncu,daha bir beyazmış.Aşkı en iyi güller bilir,derler ya,kim bilir belki ölümü de en çok güller anlıyormuş.Belki de o günden sonra bilmeye ve anlamaya başlamışlardır,kim bilir.
Bahçe,bir şenlik yeri gibi ışıl ışılmış artık.Daha önce görmediği bu olağanüstü görüntü karşısında, eli ayağı tutulmuş,bütün azametini yitirmiş şaşkın ve sıradan bir insan çaresizliği yaşıyormuş kral.
‘’Onu öldürmeyin kralım.Onun bütün dünyası, tek aşkı bizdik.Bize adamıştı kendini;şikayet etmeden,hiçbir karşılık beklemeden her şeyini bize veriyordu.Biz güzelleşiyorduk,o mutlu oluyordu. Sonra birden,aşkın sadece vermek olmadığını, biraz da istemek olduğunu keşfetti. Umudun ne olduğunu öğrendi.Bizim solmamız,bir insanın her gün ölmesinden daha önemli değildir kralım.Evet,o zaten öldü.Çünkü,isteğinin asla karşılık göremeyeceğini ve umudunun hiçbir zaman beslenemeyeceğini fark etti.Biz ona bir ders vermek istedik.Umut harika bir şeydir.Ama aslolan, gerçeklerle yaşayabilme gücünü gösterebilmektir. Şimdi biliyoruz ki,bahçıvan dersini aldı .Biz nasıl dirildiysek,o da içindeki ölüyü diriltecek.Ve eskisinden daha güçlü olacak.’’Kırmızı gülmüş bu konuşan;bahçıvanın parmağını dikeniyle kanatan gül.
Kral,bir şeyler söylemeye çalışmış önce, söyleyememiş.Kırmızı güle,sonra diğer güllere,sonra bahçıvana bakmış.Olan bitenden hiçbir şey anlamıyormuş hâlâ ama,gülleri dirilten,üstelik onları bir insan misali dillendiren şeyin,kendi gücünden daha üstün bir güç olduğunun farkındaymış.
‘’Peki,’’demiş,ürkek,titrek bir sesle. ’’Bağışlıyorum seni bahçıvan.Ama bir daha böyle bir şey olursa,buraya kendim gelmem,sadece celladımı gönderirim.’’Sonra gitmiş kral.Ömrünün sonuna kadar anımsayacağı,her anımsayışta ürperip, yoksa bir düş müydü,diye kendi kendini sorgulayacağı bir anıya sahip olmanın ağırlığıyla gitmiş.
Bir süre öylece durmuş, güllere bakmış bahçıvan. Sonra,kırmızı gülün yanına diz çöküp oturmuş. ‘’Tuhaf,’’demiş sonra,’’ölüm böylesine yakınıma gelmişken bile,ben hep prensesi düşünüyordum.’’Yumuşacık bir rüzgâr esmiş, dünyanın en güzel kokularıyla bedenine dokunmuş.
‘’Söyler misin bana kırmızı gül,aşk ve ölüm nasıl birbirlerinden çok uzakta gibi görünüp,nasıl böyle yan yana olabiliyorlar?’’
Kırmızı gül cevap vermemiş.
‘’Neden cevap vermiyorsun?’’
Kırmızı gül cevap vermemiş.
Gülümsemiş bahçıvan.’’Haklısın,’’demiş sonra,’’güller konuşamazlar.’’
Masal burada bitmiş,bahçıvan kendi gerçeğinde kalmış.

Erdinç AYDIN


Benzer Konular

17 Şubat 2016 / Misafir Genel Mesajlar
16 Mayıs 2014 / NihLe Müslümanlık/İslamiyet
18 Temmuz 2016 / Daisy-BT Edebiyat
18 Aralık 2011 / ocean97 Genel Mesajlar