Arama

Türkiye'de Radyo ve Televizyon

Güncelleme: 2 Ocak 2017 Gösterim: 38.672 Cevap: 4
virtuecat - avatarı
virtuecat
Ziyaretçi
18 Eylül 2006       Mesaj #1
virtuecat - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  tver.jpg
Gösterim: 497
Boyut:  31.3 KB
Radyo yayınlarının deneme olarak başlatıldığı 1927'den 1937 yılına kadar Türk Telsiz ve Telefon A.Ş'de idi. 1937 yılında kamulaştırıldı (PTT'nin eline geçti). Ondan sonra 1940 yılında Matbuat Umum Müdürlüğüne geçti. Bu müdürlük yeniden yapılandırma ve isim değişikliği ile 1943 yılında Basın Yayın ve Turizm genel müdürlüğü oldu. 1958 yılında Basın Yayın ve Turizm Bakanlığı oldu. Daha sonra 1964 yılında Türkiye Radyo ve Televizyon (TRT) kurumuna devredildi. TRT 1968 yılında Ankara'da VHF bandından günde bir saatlik tv deneme yayınlarına başladı. Birkaç sene içinde gündüz boyu yayını sürdürür hale geldi. Ankara merkezli siyah-beyaz yayın gece en geç 12.00'de istiklal marşı ve bayrağın göndere çekilmesiyle kapanmaktaydı. 1982'de renkli yayına 1990'da teletekst yayınına geçti. 1986 yılında TRT-2 istanbul çıkışlı olarak UHF bandından renkli yayına başladı.

Sponsorlu Bağlantılar
11 Kasım 1983 tarihinde yapılan kanun değişikliğiyle Radyo-TV yayınları için milli siyasete uygun ilkelerin benimsenmesi, uygulamanın gözetim, denetim ve değerlendirilmesi Radyo ve Televizyon Yüksek Kuruluna (RTYK) bırakıldı. Bu kurulun 12 üyesinden üçünü cumhurbaşkanı doğrudan tayin eder. Bakanlar kurulu biri basın mensubu, ikisi eğitim ve iktisat alanlarındaki hizmetleriyle tanınmış kimselerden olmak üzere üç üye seçer;.Milli güvenlik kurulu bir üye belirler. (Tayini bakanlar kurulunca yapılır.) Yüksek öğretim kurulunun önereceği dört kişi arasından ikisi cumhurbaşkanınca seçilir. Kalan üç üye, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek kurumu yönetim kurulunun önerdiği altı aday arasından cumhurbaşkanınca belirlenir. Üyeler altı yıl görevde kalır; ikinci defa seçilebilir, bir siyasi parti üyesi olamaz.

Türkiye'de 1986 yılından itibaren uydu yayınlarının izlenmesini sağlayan çanak antenler hızla yaygınlaştı. 1989'da çıkarılan 3917 sayılı yasayla TRT vericileri PTT'ye devredildi. Anayasa mahkemesine yapılan itirazlar sonucu bu kanun mayıs 1990'da iptal edildi. Anayasa mahkemesinin öngördüğü yeni düzenlemenin yapılması ve vericilerin TRT'ye iadesi için tanınan 6 aylık süre dolduğunda(ocak 1991) yeni bir düzenleme yapılmamıştı.

Bu arada PTT kablolu yayına geçme ve mevcut telefon şebekesinden yararlanarak uydu yayınlarını abonelere ulaştırma hazırlıklarına başladı. :Buna karşılık Radyo Televizyon Yüksek Kurulu bu dağıtımın yayın kapsamına girdiği, ve bunun da anayasa'nın 133. maddesindeki "TRT tekeli'ne" aykırı düştüğü görüşüyle PTT'den projeyi durdurmasını istedi. Ama, RTYK'nın PTT için yaptığı suç duyurusu hakkında savcılık takipsizlik kararı verdi.

1991 yılı itibariyle yasalar hala özel radyo ve televizyon kuruluşlarının faaliyetlerine izin vermemekteydi. Ancak, 1990 yılı sonlarında Cumhurbaşkanının oğlunun ortak olduğu Magic Box isimli şirket bir transponder kiralayarak Almanya'dan Star 1 adı altında türkçe yayınlara başladı. Böylece yasal bakımdan olmasa da fiilen özel TV yayınlarına 1990 yılı sonunda başlanmış oldu.

Türkiye 30 kadar avrupa ülkesince de imzalanan 1989 tarihli Avrupa Sınırötesi yayın Sözleşmesini 22.kasım 1993 tarihli bakanlar kurulu kararıyla onayladı. 3915 sayılı kanun oldu.

Avrupa Sınırötesi yayın Sözleşmesi (European Convention on Transfrontier Television)


34 maddeden oluşan bu bu sözleşme (ve yasamızın) önsözü söyledir.
Sözleşmeyi imzalayan ve Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf olan devletler hedeflerinin ortak mirasları olan idealleri ve ilkeleri korumak ve gerçekleştirmek üzere, üyeleri arasında daha sıkı bir birliğe ulaşmak olduğunu, insan onuru ve eşitliğinin, bu ilkelerin temel unsurlarını oluşturduğunu dikkate alarak, ifade ve haberleşme özgürlüğünün, insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasına dair sözleşmenin 10. madesinde belirtildiği gibi demokratik toplumun temel ilkelerinden birini ve toplumun ilerlemesi, kişinin gelişmesi için temel koşullardan birini oluşturduğunu dikkate alarak...., yayıncılık politikası için vazgeçilmez bir temel oluşturan, özgür bilgi ve düşünce akışı ile yayıncıların bağımsızlığı ilkelerine bağlılıklarını teyid ederek,... tüm demokratik gruplar ve siyasi partiler arasında çoğulculuğun ve fırsat eşitliğinin korunması koşuluyla, kültürün gelişmesi ve özgürce kanaat oluşumunda yayıncılığın önemini vurgulayarak.....bilgi ve iletişim teknolojisindeki sürekli gelişimin, ülke sınırlarına bakılmaksızın, ifade özgürlüğünün, ve kaynağı ne olursa olsun bilgi ve düşüncelerini ifade etmek, aramak, almak ve paylaşmak hakkının daha ileri götürülmesine hizmet etmesi gerektiğine inanarak.......Topluma program hizmetleri arasında daha geniş bir seçme alanı sunmak ve böylece avrupa mirasını ve bu mirasın görsel işitsel eserlerinin yaratılmasını geliştirmek isteğiyle ve bu kültürel alanlardaki beklentilerine cevap vermeye kararlı olarak, .......hukuki düzenlemenin ortak genel çerçevesini bütünleştirme ihtiyacını dikkate alarak....,televizyon reklamları, haberleşme alanında kadın erkek eşitliği, radyo ve televizyon alanında uydu kapasitesinin kullanımı ve avrupa'da görsel-işitsel yapımların gelişimi hususlarında Avrupa Konseyi'nin yürürlükteki tavsiyelerinde yer alan ilkelerin geliştirilmesi arzusu ile..... Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır......::::

Sözleşme(yasanın) maddeleri


  • Madde1 - konu ve amaç,
  • Madde 2 - Tanımlar,
  • Madde 3 - Uygulama alanı, ile ilgilidir.
  • Madde 4 - Devletin ifade ve haber alma özgürlüğünü sağlayacağını, program hizmetlerinin kendi toprakları üzerinde yeniden iletimini kısıtlayamayacağını öngörmektedir.(3984 sayılı yasa (Md:26) ile türkiyede istisnalar dışında tümüyle yasaklanmaktadır).
  • Madde 5 - Ülkenin kendi yetki alanındaki yayınların sözleşme hükümlerine uygunluğunu sağlaması hakkındadır.
  • Madde 6 - Yayıncı bilgilerinin temini hakkındadır.
  • Madde 7 - Program hizmetlerinin sunuş ve içerik bakımından bütün unsurları, insan onuruna ve temel insan haklarına saygılı olacaktır...Şiddet eğilimini körüklemeyecek, ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte olmayacaktır.... Gençlerin ve çocukların fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimini zedeleyebilecek türden program hizmetleri, bunların seyredilebileceği zaman ve saatlerde yayınlanmayacaktır. (Çocuklar için uzmanlar tarafından hazırlanan ve hemen tüm ülkelerde gösterilen Pokemonlar, Charles Bukowski'nin eserleri yüzünden kanallar bizde bu maddeye göre kapatılmıştır.....Bu madde bir de bizde esas - pornografi karşıtı - madde olarak algılandığından, tüm avrupa ülkelerinde serbestçe yayınlanan programlar bu madde kullanılarak engellenmekte ve cezalandırılmaktadır ..Oysa halen bu anlaşmada imzası olan hemen hemen tüm avrupa ülkelerinde en sert pornografi ürünlerinin gündüz saatlerinde şifreli, gece ise şifresiz olarak yayınlanmasında bu madde hiçbir engel teşkil etmemektedir)
  • Madde 8 - Yayına konu tarafın cevap hakkına ilişkindir.
  • Madde 9 - Toplumun önemli olaylardan haberdar olma hakkını ve izleme fırsatından mahrum edilmemesini sağlayacak hukuki tedbirlerin alınmasını düzenlemektedir.
  • Madde 10 - Kültürel hedeflerle ilgilidir, yayıncının izleyici kitlesine karşı haber verme, eğitim, kültür ve eğlendirme sorumlulukları dikkate alınarak yeterli oranda avrupa yapımlarına zaman ayrılmasını düzenlemektedir.
  • Madde 11 - 16. Reklamların adil ve dürüst olması, ilaçların ve zararlı ürünlerin reklamının nasıl yapılamayacağı, reklam sürelerinin kısıtlanması, yerleştirilme biçimleri ve sunuşları gibi konularla ilgilidir. Reklamların süresinin saatte %20'yi aşamayacağı, filmlerin içine 45 dakikadan sık reklam konulamayacağı belirlenmiştir. (3984 sayılı yasa (Md:21) ile aynen getirilmiştir. Ancak aksine uygulama çok yaygındır. Bu maddenin ihlaline ceza uygulanmamaktadır.) Ayrıca, dini törenlere, otuz dakikadan kısa süreli haber bültenleri ve haber programlara, belgesellere, çocuk programlarına, dini programlara reklam alınamaz. Tütün ürünlerinin, reçete ile satılan ilaçların ve tedavilerin reklamları yapılamaz. Alkollü içki reklamlarında küçükler kullanmılamaz, alkol tüketimi fiziksel bir etkinliğe veya araba kullanmaya bağlı sunulamaz, tedavi edici özellikleri olduğu gibi unsurlara yer verilemez. Aşırı tüketimi teşvik edilemez, veya ılımlı tüketimi olumsuz gösterilemez. Alkol muhtevası konusunda gereksiz ibarelere yer verilmeyecektir. İlaç ve tedavilerin reklamları dürüst, gerçeği yansıtan, ve doğrulanması mümkün unsurlardan oluşacak, zarardan korunma gereklerine uygun olacaktır. Farklı ülkeye yönelik yapılan reklamlara kısıtlamalar getirilmiştir.
  • Madde 17 - 18. Program ve dizi programların ne durumda desteklenip desteklenmeyeceğine ilişkin kısıtlamalardır.
  • Madde 19 - Bu sözleşmenin uygulanması için tarafların birbirine yardımda bulunmasını, öngörmekte bilgilenme ve işbirliği koşullarını belirlemektedir.
  • Madde 20 - 22. Sözleşmenin amaçları çerçevesinde oluştrulacak daimi komisyona, bu komisyonun görevleri ve raporlamasına ilişkindir.
  • Madde 23 - 34.Sözleşmedeki değişiklikler, sözleşmenin ihlali iddiaları, uzlaşma, tahkim, diğer anlaşmalar ve düzenlemeler, tarafların iç mevzuatları ile arasındaki ilişkiler, imza ve yürürlük, üye olmayan devletlerin katılımı, sözleşmenin geçerli olacağı toprakların tayini, çekinceler, sözleşmeden çekilme, bildirimler, gibi konuları içermektedir.

Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun


13 nisan 1994 tarihinde kabul edilen ve R:G: 20.4.1994'de yayınlanan 3984 sayılı yasa 42 maddeden oluşmaktadır. 9 tane de geçici maddesi vardır. Bu kanun radyo televizyon yayınlarının hangi ilkelere uygun olarak yayın yapacağını, RTÜK'ün kuruluş görev ve yetki esaslarını, kanal ve frekans tahsis yetkisini, mali kaynaklar ve bütçesini (tüm radyo ve televizyon kuruluşlarının brüt reklam gelirlerinin %5'i, bu kanun gereğince tümünün yayın izni ve lisans ücretleri ile gerektiğinde TBMM bütçesinden transfer tertibinde yapılacak ödenekler.), kanal ve frekans tahsisinin nasıl yapılacağını, özel radyo ve televizyon kuruluşlarının yükümlülüklerini, reklamları, program desteklenmesi konusunu, telsiz genel müdürlüğünün yükümlülüğünü, yayınların men edilmesi konusunu (başbakan veya görevlendireceği bakanın yayınları durdurabileceğini), yeniden iletim yasağını, seçimlerde siyasi partilerin yayınlarına ilişkin yasakları, düzeltme ve cevap hakkını, kuruluş ve hisse oranlarını, özel radyo ve televizyon kuruluşlarının yapısını, sorumlukları (özel yayın kuruluşlarının belirli oranda kültür, türk halk ve sanat müziği programları koymak zorunluluklarını belirlemektedir.) seçim döneminde yapılamayacak yayınlar, uyarı durdurma, ve iptal, cezalar ve müsadere belirlenmektedir. TRT kurumunun yükümlülükleri, TRT yüksek kurulu, telif hakları, yayın kuruluşlarının haber birimlerinde çalışanlar(5953 sayılı kanun yükümlülüğü), yetkili mahkeme, yönetmelikler, yürürlük ve yürütme tanımlanmaktadır.

Türkiye Radyo ve Televizyon Gelirleri Kanunu


4 Aralık 1984 tarihli ve R.G. 15.12.1984 - 18606 yayınlanan 3093 sayılı kanun TRT (Türkiye Radyo - Televizyon) kurumuna devamlı ve yeterli gelir kaynağı sağlamak amacıyla hazırlanmıştır. Bu kanunun ikinci maddesine göre sekiz değişik gelir kaynağı tanımlanmaktadır. Bunlar arasında ülkede satılan tüm radyo, televizyon, video gibi elektronik cihazlardan bandrol ücreti kesilmesi, elektrik enerjisi faturalarından pay ayrılması, film, bant, plak, nota, dergi, kitap ve benzerlerinin yapım, yayın ve satışından elde edilecek gelirler, Konser, temsil ve programlara giriş ücretlerinden elde edilecek gelirler, ve TRT'nin kendi ilan ve reklam gelirleri bulunmaktadır. Fiilen kurumun kendi yıllık ilan ve reklam gibi faaliyet gelirleri 15 milyon dolar mertebesinde iken, yasada tanımlanan diğer kaynaklardan aldıklarıyla gelirleri ve buna paralel düzeydeki harcamaları 1.5 milyar dolar (gerçek faaliyet gelirlerinin 100 katı dolayında) olabilmektedir.

Avrupa Komisyonu Türkiye temsilciliğinin, "Türkiye'nin Kültür ve görsel-işitsel politika ilerlemesi üzerine değerlendirme 2001 yılı Türkiye Düzenli Raporunda şunlar söylenmektedir;

Son düzenli rapordan beri, bu alanda ancak sınırlı bir ilerleme olduğu söylenebilir.

Görsel-işitsel sektör, Türkiye medyasının çoğunluğunu kontrol eden iki büyük grubun hakimiyeti altındadır. Sektör, ekonomik ve malî bunalımdan büyük zarar görmüştür. 2001’in ilk yarısında, medya sektöründe 4000’e yakın insanın işsiz kaldığı tahmin ediliyor.

Geçen yıl, ulusal kanalların geçici yayın lisanslarının kalıcı lisanslara dönüştürülmesini sağlayacak ihaleler hazırlanmıştır. Bölgesel ve yerel istasyonlar için de aynı prosedür planlanmaktadır.

Televizyon ve radyo yayınlarını düzenlemekten sorumlu olan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, uydu yayıncılığı konusunda da sorumluluk üstlenmiştir.

Türkiye, Ekim 2000’de, Avrupa Konseyi Sınırötesi Telvizyon Sözleşmesi’ni tadil eden protokolü onayladı.

Türk Parlamentosu tarafından Haziran 2001’de radyo ve televizyon yasasını, basın yasasını, gelir vergisi yasasını ve kurumlar vergisi yasasını değiştiren bir yasanın kabul edilmesi, önemli bir gelişmeydi. Bu yasa, daha sonra Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiş olup, halen tekrar ele alınmaktadır.

RTÜK yasası olarak bilinen bu yasa, “yayın ilkeleri”, yaptırımlar, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun oluşumu, yeniden iletim ve ayrıca bu alandaki mülkiyet, birleşmeler ve edinimler üzerine hükümler içeriyordu. Bununla birlikte, Türkçe’den başka dillerde yayıncılık ile ilgili olarak var olan rejimde herhangi bir değişiklik getirmiyordu. Bu alandaki Topluluk mevzuatı (yani, “Sınırsız Televizyon Yönergesi”) ile uyumlaştırmayı ilerleten hükümler de içermiyordu.

Teklif edilen RTÜK yasasına göre, “yayın ilkeleri”nin ihlal edilmesi durumunda, bütün istasyona değil, sadece ilgili programa kapatma cezası verilebilecek ve programı yayınlayan istasyona, bir özür yayınlamak veya € 90 000 tutarına kadar bir para cezası ödemek gibi yaptırımlar uygulanabilecekti. Yabancıların özel radyo ve televizyon istasyonlarında sahip olacakları azamî hisse, %20’den %25’e çıkarılacaktı. Siyasal partiler gibi çeşitli kuruluşların bir radyo istasyonuna sahip olmalarına izin verilmeyecekti. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun bileşimi önemli ölçüde değişecek, örneğin bir üye Millî Güvenlik Kurulu tarafından atanacaktı.

Cumhurbaşkanı, yaptırımlar uygulanmasıyla ilgili keyfî ölçütleri, orantısız derecede yüksek para cezalarını ve RTÜK’ün bileşiminde yapılan ve Kurul’un tarafsızlığını tehlikeye atabilecek değişiklikleri gerekçe göstererek, bu yasayı geri çevirdi. Ayrıca, yasanın, ifade özgürlüğünün temel ilkelerini yeterince korumadığını ve yayıncılar üzerine yaptırım uygulamanın aslında, RTÜK’nin değil, yargının yetkisinde olması gerektiğini belirtti.

Genel değerlendirme


Türkiye’nin bu alandaki Avrupa topluluğu müktesebatı ile uyumlaşması sınırlı kalmıştır.
Radyo ve televizyon konusunda teklif edilen yeni yasa, özellikle ifade özgürlüğü ve düzenleyici otoritenin bağımsızlığı noktalarında, uluslararası medya standartlarından uzaklaşma anlamına geldiği için Türkiye açısından kesin bir geri adım oluşturuyordu. Bu yasa, Türkçe’den başka dillerin kullanılması hakkını kısıtlamaya devam eden mevcut ilkeleri de tekrar teyit ediyor ve güçlendiriyordu.

Dolayısıyla, RTÜK yasası, televizyon ve radyo yayıncılığı konusundaki uluslararası standartlar ve tavsiyeler (örneğin Avrupa Konseyi’ninkiler) paralelinde yeniden yazılmalıdır. Avrupa Konseyi Sınırötesi Televizyon Sözleşmesi’ni onaylamış olan Türkiye, bu sözleşmeyi tadil eden protokole yürürlük tarihinden itibaren uymakla yükümlü olacaktır.

Türkiye, Topluluk’un görsel-işitsel mevzuatıyla uyumlaşma konusunda ilerlemiş değildir. “Sınırsız Televizyon” yönergesinde yer alan Topluluk müktesebatını kendi hukuk düzenine aktarmalıdır. Tanımlar, yetki, alım özgürlüğü, milliyet temelinde ayrımcılık, Avrupalı ve bağımsız yapıtların desteklenmesi, reklamcılık, televizyon yoluyla alışveriş, küçüklerin korunması, ve radyo-televizyon işletmelerinde yabancı sermayenin payı üzerindeki sınırlamalar gibi konular başta olmak üzere, giderilmesi gereken önemli farklar vardır. Bundan başka, Türkiye’nin GATS/WTO çerçevesindeki uluslararası taahhütleri ile Türkiye’nin bir aday ülke olarak Topluluk müktesebatını tam olarak uygulama taahhüdünden doğan yükümlülükler arasında da bir çelişki vardır.

BAKINIZ TRT - Türkiye Radyo Televizyon Kurumu
Son düzenleyen Safi; 2 Ocak 2017 03:12
iwosky - avatarı
iwosky
Ziyaretçi
28 Kasım 2006       Mesaj #2
iwosky - avatarı
Ziyaretçi

AMATÖR RADYO TARİHİ


Radyo tekniginin öncülerinden fizikçi James Clark Maxwell ve Heinrich Hertz'in gelistirdikleri teorilerden yola çikan Branly, Tesla ve Marconi olumlu çalismalarinin neticesini alarak haberlesmede radyo teknigini gerçeklestirdiler. 20. Yüzyilin baslarinda halk kitleleri ve özellikle gençler arasinda ilgiyle karsilanan bu teknik gelismesinde basdördürücü bir hiz kazandi. Avrupa ve diger bölgelerde savaslarin disinda kalan Amerika Birlesik Devletleri bu konudaki çalismalarina daha çok zaman ve daha çok kaynak ayirma olanagi buldu. Böylelikle 1912 yillarinda Amerika Birlesik Devletlerinde resmi, özel ve Amatör alici-verici istasyonlarinin sayisi yüzlerle ifade edilmeye baslandi. Amerika Birlesik Devletleri'nde radyo istasyonlarinin bu sekilde hizla çogalmasi dogal olarak Frekans Tahsislerini kaçinilmaz duruma getirmis ve bu konuda kanunlar çikarilmistir. Bu kanunlarla resmi ve özel Radyo istasyonlarina Uzun ve Orta dalga frekanslari tahsis edilirken Radyo Amatörlerinin çalismalari için de 200 metre ve daha asagi dalga boylari birakilmistir.
Sponsorlu Bağlantılar

O tarihlere kadar teknik gelismelerden her zaman uzak kalmis olan bu kisa dalga frekanslari da bilinmez özellikle içindeydi. Ancak Radyo Amatörleri bikmadan, yilmadan çalismalarini sürdürerek kisa dalganin sirlari ve teknigini çözmüs, bu konuda önemli basarilara imzalar atmislardir. Radyo Amatörlerinin çalismalari Radyo tekniginin ve bu dogrultudaki bilimin gelismesinde her zaman öncü olmus, onlarin buluslari laboratuvarlarda gelistirilerek profesyonel kullanima sunulmustur. 1914 yilina gelindiginde Amerikada kurulan ve kisa adi ARRL olan Amerikan Radyo Amatörleri Birligi son derece süratli bir gelisme göstermis ve bi birlik 1917 yilinda baslayan Birinci Dünya Savasinda Amerikan ordusunun emrine 4000 Amatör Telsiz, Telsiz Teknisyeni ve Telsiz Operatörü vermeyi basarmistir.

Amatörler kendilerine tahsis edilen kisa dalga frekanslarinin sirlarini ve özelliklerini kesfettikçe o zamana kadar sagladiklari 100-200 Km.lik haberlesme mesafelerini daha da arttirmaya yöneldiler, bunula yetinmeyerek daha da kisa dalgalara inmeye basladilar. Mesafeler günden güne artiyor ve elde edilen neticelerle çok kisa zaman sonra atlantik asiri haberlesmenin mümkün olabileceginin sinyalleri aliniyordu. Amatörlerin bu çalismalari netice vermeye baslayinca ARRL, 1921 yilinda o zaman için en modern ve güçlü cihazlarla donatilan Paul F. Godley'i Avrupaya gönderdi. Bu ilk denemede Godley, 30 Amerikan Amatör Radyo istasyonunu Avrupadan duymustu. Bu basaridan büyük destek alan Radyo Amatörleri 1922 yilinda ikinci bir deneme gerçeklestirdi. Bu kez de 315 Amerikan Amatör Radyo istasyonunun sinyalleri Avrupali Amatörler tarafindan duyuldu. Avrupadan da bir Fransiz ile iki Ingiliz Radyo Amatörünün mors sinyalleri de Amerikali Radyo Amatörleri tarafindan duyuldu. Ancak QSO gerçeklestirilemedi.

Bu gelismeler Atlantik asiri haberlesmenin mümkün oldugunu kanitlamis ve çalismalara bu yönde agirlik verilmeye baslanmisti. Sonunda, çalismalar ürünlerini verdi ve hayaller gerçeklesti. Bir yil sonra 1923 Kasim ayinda bir kaç aylik hazirliktan sonra Amerikali Schnell ve Reinartz isimli Radyo Amatörleri, Avrupadan Fransiz Leon Deroy (F8AB) isimli Radyo Amatörüyle, 110 metre dalga boyunda temasa geçerek ilk Atlantik asiri QSO'yu gerçeklestirdiler. Böylece Atlantik asiri haberlesmenin yollari Radyo Amatörlerinin bu azimli ve fedakar çalismalariyla açilmis oldu.
Amatörlügün özelligi geregi bir çalismayi sonuçlandiran Radyo Amatörleri bu çalismalarin gelistirilmesi ve kullanima hazirlanmasi için basarilarini profesyonel laboratuvarlara devrederken, hedeflerini de daha öteye yerlestirmenin gururunu yasiyorlardi. Artik Radyo Amatörlerini tutmak mümkün degildi. Artik hedefler bir türlü sabit kalamiyor, basarilar basarilari kovaliyordu.

80 metre, 40 metre ve hatta 20 metrelerde yapilan denemeler neticesinde Yeni Zelanda ve Avusturalya Radyo Amatörleriyle temasa geçilmisti. Artik Radyo Amatörleri kisa dalganin tüm sirlarini çözmüs ve insanligin hizmetine sunmustu. Bu gelismelerden sonra Amatörlerin kullanimina birakilan kisa dalga bir anda popüler olmus resmi, özel ve ticari kullanima açilmisti. Bu çalismalar basariyla sonuçlandikça Radyo Amatörleri daha kisa dalgalara yöneliyor, arkalarindan da kuruluslar geliyordu. Artik Radyo Amatörleri çok kisa dalga çalismalarina baslamis l44 Mhz (2 metre) frekanslarini hizla geçmis 220 Mhz, 420 Mhz, 1200 Mhz frekanslarinda mikrodalgalarin özelliklerini kesfetmeye baslamislardi.

Radyo Amatörlerinin bu basarilari hükümetlerce izlendikçe insanligin teknolojiye olan doyumsuzlugu yine onlarin çalismalariyla giderirelecegi kavrami gelismisti. Böylece önü tamamen açilan Radyo Amatörleri artik dünya yörüngesine uydular yerlestirmeye ve hükümetlerce desteklenmeye baslamistir. 1924 yilindan sonra kisa dalga frekanslari Radyo Amatörleri sayesinde resmi, özel ve ticari kullanima açilmis, haberlesme teknolojisi tüm insanligin hizmetine girmistir. Amerika Birlesik Devletleri Pearl Harbour saldirisiyla baslayan Japon savasinda orduyu 25 bin Radyo Amatörüyle takviye ederek üstünlügü saglamistir. Cephe gerisinde ise yine orduya tüm haberlesme sistemlerini üreten fabrikalara Radyo Amatörlerini yerlestirerek lojistik saglamistir.

Radyo Amatörleri baris zamaninda da insanliga hizmet etmeye devam etmis, her zaman yeniyi ve gelismisi bularak kullanima sunmustur. Radyo Amatörlerinin bu basarilari hemen hemen dünyanin her yerinde izlenmis, Devletler çikardiklari kanunlarla Radyo Amatörlerine çalisma olanagi yaratma yarisina girmislerdir. Bu destekle her ülkede Amatör Radyo Cemiyetleri kurulmus, çalismalari tesvik edilmistir. Bu amaçla kurulan dernekler faaliyetlerinde kurslar, seminerler ve konferanslar düzenleyerek teknik bilgileri birlestirici unsur olmuskardir. Zamanla Radyo Amatörlügüne ilgi daha da artmis, çalismalari, sivil savunma ve afet haberlesmelerinde ki önemi de ortaya koymustur.

Bugün dünyada 3 milyonu asan kayitli Radyo Amatörü vardir. Hemen hemen her ülkede kurulmus olan dernekler, kisa adi IARU olan International Amateur Radio Union (Uluslararasi Radyo Amatörleri Birligi) ne üyedirler.

Son düzenleyen Safi; 2 Ocak 2017 03:07
*TeoDora* - avatarı
*TeoDora*
Ziyaretçi
1 Aralık 2007       Mesaj #3
*TeoDora* - avatarı
Ziyaretçi

KİTLESEL İLETİŞİM ARACI OLAN TELEVİZYONUN TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ


Yapılan araştırmalar sonucunda en büyük etkilenmenin ve erozyonun çocuklar üzerinde olduğu ortaya çıkarılmıştır. Yeterli bilinç ve seçicilik düzeyine erişememiş çocuğun, başında saatler geçirdiği, televizyondan etkilenmemesi pek mümkün de gözükmemektedir.
Sadece çocuklar değil, hepimiz bu değişimin içinde yer alıyoruz. Dinlediğimiz müzikten giydiğimiz kıyafete, okuduğumuz kitaptan gittiğimiz sinema filmine kadar her konuda belli bir yönlendirmenin (farkında olmasak bile) etkisindeyiz.
Etkiler olumsuz olabileceği gibi olumlu da olabilecektir. İki görüşü de ele alacağız ama olumsuz etkileri üzerinde daha çok duracağız.

OLUMLU ETKİLER


“Genel olarak, kitle iletişim araçlarının işlevlerinin belirtilmesinden sonra, bunların en bilineni ve ilki olan “bilgi aktarma” işlevini baz alarak, televizyonu, birey ve toplum sorunlarının çözüm kaynağı olarak gören düşünürlerden biri Mc. Luhan’dır.
Mc. Luhan’a göre, “mesaj aracın kendisidir”. Bir iletişim eyleminde belirleyici olan şey iletilmek istenen mesajın içeriği değil, bu mesajı iletmek için kullanılan mesajın kendisidir. İnsanların ilişki ve eylem ölçülerini biçimleyen ve belirleyen şey kullanılan araçlardır (Özkök, 1985:163). Yani, her iletişim tekniği ya da belli iletişim teknikleri grubu belli bir kültürü ortaya çıkarırlar. Bu düşünüre göre, toplumların evrensel gelişim sürecinde temel unsur iletişim teknikleri ve bunların farklılaşmasıdır. Bu şekilde yaptığı sınıflandırmasında, insanlığın geçirdiği ilk dönem olarak yazının bulunuşundan önceki uygarlıkları belirtmiştir (kabile dönemi). Bu dönemde egemen iletişim biçimi sözlü anlatım ve işitsel algılamadır. Bu dönemde düşünce özgür bir biçimde yayılır ve insan bütün duygularını aynı anda ve uyumlu bir biçimde kullanır (Özkök, 1985: 164). Daha sonra, yazının bulunması ile gelişen ve gutenberg galaksisi dediği dönem gelmektedir. Mc. Luhan’a göre yazının bulunuşuyla insanoğlunun birinci dönemdeki sakin yaşamı da köklü bir değişmeye uğramıştır. Birinci dönemde egemen olan işitme duyusu yerini yavaş yavaş “göz”ün egemen olduğu bir iletişime bırakacaktır. İletişimde egemen olan duyunun değişmesi ile birlikte düşünce örgütlenmesi ve uygarlık da değişecektir (Özkök, 1985: 165). Yazının egemen olmaya başladığı bu tarihsel dönemde ortaya çıkan en önemli kavramlar olarak bireycilik, merkeziyetçilik ve milliyetçiliktir. Yazının egemen oluşu ile birlikte okumanın artması, bireyler arası iletişimi azaltmış ve bireyciliği getirmiştir. Ayrıca, yazının yayılmaya başlaması, ülkelerin yönetiminin merkezi nitelikte olmasına yol açarak, totaliter yönetimlerin ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Tüm bu gelişmeler, aynı zamanda milliyetçiliği de beraberinde getirmiştir.

Yazı, nasıl ki bireyler arasındaki iletişimi azaltıyorsa, milliyetçilik de toplumlar arası iletişimi azaltan bir unsurdur. Görüldüğü gibi, tüm bu gelişmeler Mc. Luhan tarafından iletişimin kopukluğu bağlamında bir sorun olarak görülmektedir. Bu sorunun çözüm kaynağı olarak, bilgi bakımından yoksul ancak katılma sağlama açısından güçlü bir araç olan televizyon gündeme gelmektedir. Televizyon ile birlikte görme duyusunun egemenliği ve basılı yazının oluşturduğu uygarlık artık aşılmaktadır. Bu araç sayesinde, insanlar artık “evrensel bir köy”de yaşamaktadırlar. Dış dünyayı algılamada, Gutenberg Galaksisi’nin buyrukçu özellikleri silinmekte, daha önceki doğallığa (kabile dönemine) dönüş başlamaktadır. Gerek Mc. Luhan, gerekse liberal gelenek içerisindeki diğer düşünürler tarafından, televizyona böyle bir anlam yüklenilmesinin arkasında yatan en önemli sebep, 19.yy. aydınlanma çağının bilim ve akla yüklediği anlamdır. “Bilgi, güçtür anlayışı”, bu güce sahip olunması ile gerek bireysel gerek toplumsal sorunların çözülebileceğine olan inancı da beraberinde getirmiştir. Mc. Luhan’ın sözünü ettiği dönemlerden sonuncusu olan elektronik dönemin aracı televizyonun, hem işitsel hem görsel olarak alıcısına ulaşması ve bu sayede, çok farklı kültürler hakkında bilgilerin edinilmesini sağlaması, sorunların çözüm kaynağı olarak niçin bu aracın düşünüldüğünün göstergesidir. Kısaca belirtilirse, televizyon, insanlığı “küresel bir köy”e götürmektedir. Televizyon sayesinde dünya küçülecek, kültürler birbirine benzeyecek ve bu durum toplumlardaki sorunların çözülmesine sebep olacaktır”

OLUMSUZ ETKİLER


“Baudrillard, Mills gibi düşünürler ile Frankfurt Okulu temsilcilerinin kitle iletişim araçlarına yaklaşımları eleştirel gelenek içerisinde değerlendirilir. Genel olarak belirtilirse, bu düşünürlere göre kitle iletişim araçları ve özellikle de televizyon, insan yaşamında bir sorundur.

Kitle iletişim araçları, bireyler arası ilişki ve etkileşimi son derece azaltmış ve zayıflatmıştır. Özellikle televizyon, bireylerin boş zamanlarında birbirleriyle iletişim kurmalarına ve fikir alış verişinde bulunmalarına olanak bırakmaz. Ayrıca, kitle iletişim araçlarının iyi bir eğitim aracı olmadığı, bireye özel sorunları karşısında umutlu ve umutsuz olduğu alanlarda yol gösterici olmak yerine, aldatıcı, kandırıcı, oyalayıcı bir mekanizma durumuna geldiği vurgulanır. Bireyin kendi sorunlarına ilişkin çözümler bulmasını engeller. Böylece kitle iletişim araçları bireye hiçbir zaman elde edemeyeceği ölçüde ayrıntılı bilgi ve haber verir. Fakat, bu ayrıntılı haber ve bilgiler verilirken , bunlar arasında gerçek bir bağlantının bulunup bulunmadığı hakkında açıklamalar getirmez. Bireylerin bunalım ve gerilimleri karşısında rasyonel bir bakış açısı da sunmaz. Aksine, bu gibi sunumlarda bireye ya şiddet ya da hiçbir şeyi ciddiye almaması telkin edilir veya önerilir ( Mills’den alıntı, Baran 1997: 99-100).
Televizyon, Mc. Luhan’ın belirttiği gibi dünyayı küçültecek ve global bir köye götürecektir. Ancak, bu durum Baudrillard, Mills gibi düşünürler ile Frankfurt Okulu temsilcilerine göre bir sorun olarak görülmektedir. Çünkü, böylelikle tek tek yerel kültürler yok olacak ve güçlü olan kültürün merkezde olduğu bir dünya düzeni oluşacaktır. Günümüzün bir değerlendirilmesi yapıldığında da bu tespit geçerli görünmektedir. Nitekim, ABD kültürünün egemen olduğu, merkezde bulunduğu bir dünya düzeni söz konusudur. ABD’nin, bu egemenliği kitle iletişim araçları ile daha da pekiştirme çabası içinde olduğu görülmektedir. Kendi hayat tarzlarını, insan ilişkilerini vb. birçok durumu yansıttıkları, dünya sinemasının önde gelen filmleri buna bir örnek olarak gösterilebilir.

Söz konusu kültürel egemenliğin dışında, ABD’nin gerek siyasi gerek ekonomi alanında da egemenlik aracı olarak kitle iletişim araçlarından, özellikle de televizyondan yararlandığı açıkça görülmektedir.““Kitle iletişim araçlarının ve özellikle de televizyonun ülkemizde de son derece etkili olduğunun önemli göstergelerinden biri, televizyon dizileridir. İzleyiciler, televizyon dizilerinden öylesine etkilenmektedirler ki, yaşadıkları “gerçek dünya”dan daha çok, dizilerdeki “yapay dünya”da olup bitenlerle ilgilenmektedirler. Bunun sonucu olarak da, güncel sorunlar unutulmakta, kişilerin kendi sorunlarından daha çok, gerçek olmayan bir dünyanın ve o dünyadaki kişilerin sorunları önem kazanmaktadır.”
“Kitle iletişim araçlarının bireylerin sosyalizasyonu ve eğitimi ile kültür ürünlerini üretimi ve yaygınlaştırılması konusunda her zaman olumlu işlevler yerine getirdiğini söylemek de mümkün değildir. McQuail’in de vurguladığı gibi (Barrett & Braham, 1995: 96), bazı durumlarda medya, farkında olarak ya da olmadan bireylerin sosyalleşmesini engelleyici doğrultuda bir etki de yapabilmektedir. Hatta bir çok araştırmacı medyanın toplumun kültürünü yozlaştırıcı, bireylerin kişiliklerini bozucu etkilerini sıklıkla vurgulamaktadırlar.

Konu bu boyuttan ele alındığında medya, kültürü geliştirmek-yaşatmak, bireylerin sağlıklı kişilik geliştirmelerine katkıda bulunmak şöyle dursun; tam tersine ulusal kültürü yıpratıp zayıflatıcı, bireylerin kişiliklerini ve ruh sağlıklarını bozucu nitelikte bir etki de yapabilmektedir. Okulda eğitimcilerin, aile de ebeveynlerin ve öteki toplumsal kontrol (sosyalizasyon) ajanlarının öğrettikleri-aşıladıklarının tam tersini ön plana çıkartarak, özellikle çocukları ve gençleri çelişkiler içine sürükleyebilmektedir. Bu durum ise, toplumun mevcut değer ve normlarından sapma olarak tanımladığımız sapkın davranışları, körükleyip arttırıcı bir etki yapabilmektedir. Bütün bu olup-bitenler de, bireyler arası ilişkileri düzenleyen toplumsal değerleri, normları, davranış kalıplarını yıpratarak, hatta yok ederek toplumun ve kültürün geleceğini tehdit edici bir boyuta ulaşabilmektedir.

Ayrıca, medyanın bireylere “örnek rol modelleri” sunduğunu da bilmeyen yoktur. Özellikle belli yaş dönemlerindeki bireylerin, özdeşim kurarak kendilerini geliştirmek arayışı içinde oldukları da herkesçe bilinen bir gerçektir. Hatta bireylerin bu özdeşim kurma eğilimlerinin yalnızca çocuklarla ve gençlerle sınırlı kalmadığını da sosyologlar, psikologlar ve eğitim bilimciler tarafından gerçekleştirilen araştırmalar ortaya koymaktadır. Dünya ülkelerinin büyük çoğunluğunda, ortalama bir insanın, günde asgari birkaç saatini televizyon karşısında harcadığı da sanırım herkesçe aşikardır. Bütün bu gerçekler hatırda tutulduğuna, amaca uygun olarak kullanılmayan, ya da medya etiğinden sapmış bir şekilde işlev yapan iletişim araçlarının ve özellikle de televizyonun ne kadar güçlü bir silah olabileceği bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilir.

Hem de öylesine bir silah ki, en gelişmiş teknolojiler kullanılarak imal edilmiş, silah sanayiinin en güçlü ürünleri bile yanında bir hiç kalır. Klasik silahlarla, tüfekle-tabancayla ancak bir kaç kişi, bilemediniz bir kaç on kişi yaralanır ya da ölebilir. Nükleer-biyolojik silahlarla binler, on binler, ya da belli bir bölgede yaşayan insanlar zarar görür. Fakat, ehil olmayan ellerde, insani ve toplumsal amaçlar dışında kullanılan medya, öylesi bir silaha dönüşür ki, bir anda milyonları imha edebilecek konuma ulaşır. Hem de hedefi tam on ikiden vurarak. Yani bireylerin alnının tam ortasını-beynini ve göğsünün sol alt yanını-kalbini hedef alarak”
“…sorunun özünde, yetişmiş insan gücü yokluğu değil, kitle iletişim araçlarının kontrolünü ya da mülkiyetini elinde bulunduranların, yayıncılığı ve özellikle de televizyon yayıncılığını algılayış tarzları ve bu konuya yaklaşım biçimleri yatmaktadır: Bu durumu kısaca, “az emek, az zahmet ve az masrafla yüksek reyting, kolay ve çok kazanç anlayışı” şeklinde de tanımlanabilir.”

Bu görüşlere katılmamak mümkün değil. Maalesef iktidara gelenlerin ilk yaptığı işlerden biri; televizyonlara müdahale etmek ve muhalefet yapan yanını kırpmak ve yok etmektir. Bunu çeşitli yollarla yaparlar. Ya kendi televizyon kanallarını kurarlar ya da var olan kanallara uyguladıkları ceza ve yaptırımlarla içeriklerindeki muhalefeti ortadan kaldırmaya çalışırlar. Ve zamanla televizyonlar iktidar ile kol kola hayatlarını devam ettirirler.

Televizyonun etkilediği kitlenin büyüklüğüne baktığımızdaysa karşımıza çok büyük ve iştah kabartıcı rakamlar çıkar. Yerel televizyon kanalları, ulusal yayın yapan televizyon kanalları ve yayınları her kıtaya ulaşan uluslar arası televizyon kanalları. CNN, BBC gibi uluslar arası televizyon kanalları neredeyse dünyanın her noktasından izlenebilmektedir. Ve kendi iktidarlarının ideolojilerini, politikalarını, dillerini, yaşam biçimini zehirli bir iğne gibi tüm toplumlara enjekte etmektedirler. Ve çoğu zaman bunu başarmaktadırlar.

“…sermaye sahiplerinin eline geçen televizyonlar bir an önce halkin begenisini kazanabilmek ve ilgisini çekebilmek için popülist yayinlar yapmaya basliyordu…”
Diziler ise ayrı bir inceleme konusu olabilecek kadar önemli bir konudur. Maddi imkanlardan yoksun olan televizyon kanalları bir dönem brezilya dizileriyle, pembe dizilerle doldurmuştu ekranları. Son zamanlarda ise sponsor destekleriyle ve gelişen ekonomik güçleriyle kendi prodüksiyonlarını ekranlara getirmeye başladılar. Reyting rekorları kıran diziler, hem oyuncuları için hem de yayınlayan kanallar için çok iyi bir gelir kapısı haline geldi. Ama sorun şu oldu : amaçlar ve hedefler hep reytingin yüksek olması olduğu için kimi zaman gerçekleri değiştirip daha izlenilebilir bir biçime soktular kimi zaman olmazı olur yaptılar ve kimi zaman da hep aynı konular üzerine gittiler ve insanların duygularıyla ve beklentileriyle oynadılar. Çoğumuz kendi sorunlarımızı ve ideallerimizi unutmuş bir biçimde dizideki kahramanlarımız için üzülüyor, onun için seviniyor, ona destek oluyor ve hatta dizideki kahramanımız öldüğünde yas tutup temsili cenaze töreni bile yapabiliyoruz. Randevularımızı dizi saatlerine göre ayarlıyor, hafta sonu planlarımızı televizyon yayın akışına göre düzenliyoruz. İşte medyanın gücü!
Bazı uzmanların Kitlesel İletişim Araçlarından 4. güç (Yasama, Yürütme, Yargı, KİA) diye bahsetmelerini daha iyi anlayabiliyoruz artık.

Çocuklar Üzerindeki Etkileri


Televizyon kanalları üzerindeki denetimlerin zayıf olduğu ülkelerde en çok zarar görenler gelişim çağındaki çocuklarıdır. Eğitim düzeyi düşük olan aileler, televizyonun bu olumsuz etkisini görememekte ve çocuğun saatler harcadığı televizyon konusuna dikkatle eğilmemektedirler.

Dinlenerek, ders çalışarak ya da uyuyarak değerlendirmesi gereken zamanı maalesef televizyon başında tüketen çocukların sayısı çok yüksek. Bu da sonuç olarak derslerinde başarısız olan, az uyuyan, az dinlenen çocukların gelişimine indirilen bir darbe olmaktadır.
Zamanla çocuğun en yakın arkadaşı ve oyuncağı haline gelen televizyonlar, çocuğun arkadaşlarıyla daha az zaman geçirmesine ve daha az oyun oynamasına yol açmaktadır. Bu da çocuğun ileriki yaşlarda yaşayacağı iletişimsel sorunların kaynağı olmaktadır.

“Televizyon reklamları, özellikle çocukların tüketim eğilimlerini önemli ölçüde etkilemektedir. Televizyon reklamlarının cazibesi, çocukların çikolata-şekerleme cinsi yiyeceklere karşı olan ilgisini ve bunları tüketme isteğini daha da arttırmaktadır. Baş döndürücü görüntü ve ses efektleri ile reklamları yapılan böylesi yiyeceklerin, çocukların sağlıklı ve dengeli beslenmeleri bakımından pek fazla değerli olduğu söylenemez. Beslenme değeri çok az ya da hiç olmayan bu tür yiyeceklerin aşırı ölçüde tüketilmesi, çocukların dengesiz beslenmesine ve onlarda iştahsızlığa neden olmaktadır. Bu durum ise, sağlıklı bir fizyolojik gelişim için hayati önem taşıyan ve çocukluk çağında bol miktarlarda alınması gereken, besin değeri çok yüksek sebze-meyve gibi yiyeceklerin yeterince tüketimini engellemektedir.

Öte yandan çocuğun, saatler boyunca ekran karşısında hareketsiz kalması da, yine çocukların fizyolojik gelişimlerinin sağlıklı bir doğrultuda gerçekleşmesini engellemektedir. Bu aşırı hareketsizliğe ve yetersiz spor etkinliklerine, dengeli ve sağlıklı olmayan beslenme alışkanlıkları da eklenince bir takım fiziki gelişme bozuklukları; kas, sinir ve iskelet sistemlerinde, söz konusu nedenlere dayalı bir takım işlev ve gelişim bozuklukları sıklıkla ortaya çıkabilmektedir. Özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde ve bazı batı Avrupa ülkelerinde, diğer bazı etkenlerin yanı sıra yukarıdaki nedenlerle yakından ilişkili olarak ortaya çıkan ve “obesity” olarak adlandırılan “aşırı şişmanlık” rahatsızlığı, çocuklara yönelik olarak toplumun genelini tehdit eden bir sosyal hastalık boyutlarına ulaşmıştır. Bu durum, sosyal-ekonomik ve siyasi açıdan gelişmiş ülkeler arasına katılma mücadelesi veren ülkemizde henüz, yukarıda sözü edilen ülkelerdeki gibi toplumun genelini tehdit eder bir boyuta ulaşmamıştır. Bununla birlikte çok uzak olmayan bir gelecekte obesitenin, ülkemizde de sosyal bir hastalık konumuna ulaşma riski bulunduğunu vurgulamak gerekir.”

“Çocuğun arkadaş ve oyun gruplarında yeterince bulunamayışı, ancak bu ortamlarda öğrenilebilen paylaşma, dostluk, yakın ilişkilere girme, güven duyma gibi çocukların sağlıklı bir kişilik geliştirebilmesi için hayati önem taşıyan duyguların, onlar tarafından yeterince tanınıp, gerektiğince tadılmasını engellemektedir.

Ayrıca televizyon çocukların saldırganlık eğilimlerini ve saldırganca davranışlar sergileme sıklıklarını da arttırmaktadır. Ekranlarda çok sıklıkla sergilenen ve çoğunlukla da gerçeklerden kopuk kavga, şiddet, kan, göz yaşı sahneleri çocuklarda saldırgan ve geçimsiz bir kişiliğin gelişmesine yol açmaktadır. Normal boyutları ile sergilendiğinde bile çocukların ruh sağlığı ve psikolojik gelişimlerinde çok önemli sıkıntılara yol açabilecek nitelik taşıyan böylesi sahneler; bir de ütopist ve gerçekçi olmayan yorumlarla sergilendiğinde, bunların çocuğun sosyal-psikolojik kimliğinde yaptığı tahrifat ve açtığı yaralar katlanarak artmaktadır. Böylesi yaralayıcı etkilere maruz kalmış çocukların arkadaş çevresi ile, ailesiyle ve sosyal çevresindeki öteki bireylerle sağlıklı ve istendik doğrultuda ilişkiler kurup geliştirmesini çok zor olacaktır.
Bütün bunların da ötesinde, belki de televizyonun çocukların sosyal ve psikolojik gelişimlerinde neden olabileceği en büyük olumsuzluk, bu aygıtın, özdeşim kurma eğiliminde olan çocuklara sunduğu rasyonel ve gerçekçi olmayan özdeksel modellerle ilgilidir. Çocukluk dönemleri, küçük insan bireylerinin, özdeşim kurabilecekleri bir örnek model arayışı içinde oldukları dönemlerdir.

Bu özdeşim kurma eğilimi, çocukların kişilik gelişimleri açısından hayati bir öneme sahiptir. Fakat bu değerlendirme, çocuklardaki söz konusu eğilimlerin, amaca uygun ve doğru kanallara yönlendirildiği ölçüde geçerlidir. Aksi takdirde bilinçsizce ve rast gele seçilmiş yanlış modeller, çocukların kişilik gelişimlerinin sağlıklı olmayan temeller üzerinde şekillenmesine yol açabilmektedir. Çocukluk dönemlerinde temelleri atılıp, şekillenmeye başlayan bu kişilik özelliklerinin, çocukların yetişkinlik dönemlerinde ve hatta onların tüm yaşamları boyunca da etkisini sürdüreceği gerçeği dikkate alındığında, konunun önemi daha bir netlik kazanır.

Çocukların televizyon karşısında harcadıkları zamanın büyüklüğü ve televizyonun çocuklar üzerindeki kalıcı etkileri de göz önünde bulundurulduğunda; teknoloji harikası bu aracın, çocukların kişilik gelişimleri açısından yeri, önemi ve yapabileceği olası etkilerin boyutları daha da anlaşılır hale gelecektir. Sosyal bilimciler tarafından gerçekleştirilen bir çok araştırma, çocuklara özdeşim kurabilecekleri örnek modeller sunma bakımından televizyonun son derece etkili bir araç olduğu gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır. Sunulan bu örnek modeller olumlu bir nitelik taşıyıp, çocukların sosyal-psikolojik gelişimlerinin sağlıklı zeminler üzerinde gerçekleşmesine yardımcı olabileceği gibi, bu etki tam tersi bir doğrultuda da olabilmektedir: Yani televizyonun sunduğu olumsuz tiplemeler de, böylesi eğilimlerin en yoğun olduğu dönemi yaşayan çocukların, özdeşim kurmak için seçtiği örnek modeller arasında yer alabilmektedir. Hatta bir çok araştırmacı, bu etkinin olumsuz boyutlarının daha ağır bastığını da özellikle vurgulamaktadır.”

SONUÇ


Günümüz dünyasında Kitlesel İletişim Araçlarının, insanlar ve toplumlar üzerinde tek tipleştirici bir etkisinin olduğu ortadadır. Popüler olan, reyting kazandıran, para kandıran yayınlardan başka alternatiflerin sunulmaması, izleyiciye seçim hakkı tanınmaması, saatlerce yayınlanan reklamların tüketimi pompalaması sonucunda aşırı bir yozlaşma ortaya çıkmıştır. Denetleme yapan kurumların da işi savsaklaması nedeniyle bu olumsuz etkinin önüne geçilememekte ve bunun sonucunda; insanlar, toplumlar ve kültürler büyük bir hızla değişime uğratılmakta, beğenileriyle oynanmakta ve birer tüketim aracı haline getirilmektedir.

Kimi zaman medyaya yükleniyoruz : “neden daha eğitici-geliştirici türden programlar yayınlamıyorsunuz” diye. Ama onların cevabı da bir gerçeği yansıtıyor : “halk bunu istiyor!”. Bir televizyon büyüğümüzün(!) söylediği gibi “Eğitim Şart!” mıdır acaba?
“Medyaya çok fazla yüklenmemek gerekiyor. Elbette şiddetin gelişmesinde payı var ama medya kuruluşları da sonuçta ticari kuruluşlar. İnsanları kültürlendirmek ya da bilgilendirmek gibi bir dertleri yok temelde.”

“Kitle iletişim araçlarının en etkilisi televizyonun daha işlevsel bir hale getirilmesi, daha nitelikli yayınların yapılması ile insanların entelektüel bilgi birikimlerinin artırılması amaçlanmalıdır. Böylelikle de, olayları analiz edebilen, sorgulayıcı düşünme gücüne sahip bireylerden oluşan bir toplumun oluşması mümkün olabilir. Kendisine sunulan her şeyi gerçeklik olarak algılayan, kitle iletişim araçlarından yapılan niteliksiz yayınlar ile köreltilen, dünyaya kendi gözleri ile bakamayan bireyler haline gelinmemesi için bu konularda duyarlı olunması, yapılan yayınların eleştirilmesi ve bu konuda bir kamuoyu oluşturulması gerekli gözükmektedir.”
Son düzenleyen Safi; 2 Ocak 2017 03:08
karayel - avatarı
karayel
Ziyaretçi
25 Ağustos 2008       Mesaj #4
karayel - avatarı
Ziyaretçi
Türkiye' de radyo yayıncılığının tarihine kısa bir bakış

Türkiye’de Radyo Yayıncılığı (1927–1994)


Türkiye’de radyo yayıncılığı, dünyadaki ilk radyo yayınlarından bir kaç yıl sonra 1927 yılında bir şirket kurulması ile başlatılmıştır. Şirketin ortakları arasında Türkiye İş Bankası, Anadolu Ajansı gibi iki kamu kuruluşu yer almıştır. Şirketin çalışma yöntemi ve hükümetle yapılan 10 yıllık anlaşmanın, BBC ile aynı olması ilginç bir rastlantı! BBC bugün yine bir şirket statüsünde ve birçok ülkede kamu yayın kuruluşları şirketleşmiş olarak yayına devam ederken ülkemizde kamu yayın kuruluşu olarak kurulmuş olan TRT kuruluşundan beri bu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen (1937 yılına kadar ülkemizdeki yayınlar bir şirket tarafından sürdürülmüş olduğu halde) bugün hala aynı statüde kalmıştır.

1927-1936 Şirket Dönemi Radyoculuğu


Yurdumuzdaki ilk radyo yayını Telsiz Telefon Türk A.Ş. tarafından İstanbul ve Ankara’da 1927 yılında başlatılmıştır. Bu radyo yayını, İstanbul´da Büyük Postane’de bir odadan postane kapısı üzerine kurulan bir verici ile halka müzik dinletilerek,
Ankara´da ise Ankara Palas´ın bodrum katında bir odadan,
5 kW gücünde bir Fransız şirketine ait iki adet verici ile yapılmıştır.

1936 yılında radyo yayınlarının çağdaş radyoların düzeyine ulaşması sağlanamadığı için şirketin sözleşme yenileme isteği kabul edilmemiştir. Aynı yıl çıkarılan bir kararname ile radyo yayınları devlet eliyle yürütülmeye başlamıştır. Şirketin tasfiyesine karar verilerek şirketin vericileri PTT’ye devredilmiştir. Radyoculukta şirket dönemine bir daha dönülmemek üzere devlet kontrolünde yayıncılığa geçilmiştir.

1936-1940 PTT Dönemi Radyoculuğu


Devlet tarafından 120 kW gücünde Etimesgut´ta Türkiye´deki ilk güçlü verici kurularak 1938 yılında Ankara Radyosu bugünkü binasında yayına geçmiştir. O yıllarda Avrupa´da 100 kW üstünde 36 verici bulunuyordu. 120 kW´lık uzun dalga Ankara vericisi, Avrupa ülkeleri radyo vericileri arasında ilk sıralarda yer almıştır.

1939 yılında Ankara´da 20 kW gücünde kısa dalga vericiden yabancı ülkelere yönelik yabancı dilde haber bültenlerinden oluşan dış yayıncılık uygulaması başlatılmıştır. İkinci Dünya Savaşı yıllarının koşulları, tüm dünyada radyo yayıncılığına önem kazandırmıştır. T.C. Hükümeti de bu yayınların 22 Mayıs 1940 tarihinde kabul edilen 3837 sayılı kanun ile yeni kurulan Matbuat Umum Müdürlüğü’ne devredilmesini uygun görmüştür.

1940-1964 Basın-Yayın Radyoculuğu


1943 yılında Matbuat Umum Müdürlüğü, Basın Yayın Umum Müdürlüğü adıyla yeniden örgütlenerek yayın hizmeti teknik ihtiyaçları için bir fen heyeti kurulmuştur.
Savaşın yaygınlaştığı yıllarda bütün dünya radyoları gibi Ankara Radyosu savaşla ilgili haberler yayında yer alıyordu. O günlerde hazırlanan programlar daha çok Türkiye´nin tarafsızlık politikasını vurguluyordu.

Yayınlarına 1938 yılında son verilen İstanbul Radyosu, 1949 yılında tekrar 150 kW´lık orta dalga verici ile yeni binasında yayına başlamıştır. Aynı yıl İzmir Kültür Park´ta İzmir Belediye Başkanlığı’nca kurulan radyo, 1953 yılında devlet radyosuna dönüşmüştür. 1950 yılında Kore´ye asker gönderilmesi ile kısa dalga üzerinden Güney Kore´ye yayın yapmak üzere yurtdışı bir radyo yayını başlatılmış, 100 kW ´lık kısa dalga vericisi Ankara Çakırlar´da hizmete girmiştir.

Bu dönemde İ.T.Ü.’de kısa dalga vericisi kurularak İ.T.Ü. Radyosu İstanbul’da klasik müzik yayını yapmaya başlamış, daha sonraki yıllarda Türkiye’nin ilk FM radyo vericisi ile bu yayın sürdürülmüş ve yine bir ilke imza atılarak ilk stereo yayın İ.T.Ü. Radyosu’ndan yapılmıştır. İstanbul’da ilk FM radyo vericisinden İ.T.Ü. FM radyo yayını yapılmasının yanı sıra, ileride açıklanacak olan Türkiye’deki ilk televizyon yayınını yapan İ.T.Ü. televizyonu yayınlarının sesi de yayınlanmıştır. O yıllarda İ.T.Ü. ‘den başka FM yayını olmadığı için, FM radyo alıcıları olanlar televizyon alıcılarına sahip olmadıklarından televizyonun sesini dinlemekle yetinmişlerdir.

1964 – 1994 TRT Radyo Yayıncılığı


Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere 1 kW gücündeki il radyoları ile müzik yayınları yapılmış, 1964 yılında TRT kurulduktan sonra bu radyoların yerini daha güçlü radyolar almış ve radyoların yayın saatleri artırılarak tüm gün yayın yapmaya başlamıştır.

Radyo vericilerinin de sayısı arttırılmış, 100 kW Erzurum uzun, 100 kW İzmir, 300 kW Mersin, 300 kW Diyarbakır orta dalga vericileri ile 250 kW kısa dalga Ankara vericisi kurulmuştur.

1974 yılında radyoculukta da önemli bir gelişme yaşanmış, radyo yayınları merkezden TRT1, TRT2, TRT3 yayın postaları olarak yapılanmış ve TRT1 24 saat yayına başlamıştır. TRT1´de müzik, eğitim, haber, reklam, eğlence, drama programları; TRT’de eğitim-kültür, drama, haber, müzik programları; TRT3´de çok sesli müzik ve eğitici müzik programları yayınlamaya başlamıştır. Ankara, İstanbul ve İzmir’deki radyo stüdyolarının yanı sıra Antalya, Çukurova, Diyarbakır, Erzurum, Trabzon bölge radyo stüdyolarında, bölgelere yönelik programlar yapılmaya başlamıştır.

TRT´nin kuruluşundan sonra yurt dışı yayınlarda 1975’te 250 kW´lık verici hizmete girince dil sayısı artırılmış, 1982 yılında Türkçe dahil yayın yapılan dil sayısı 15´e çıkarılmıştır. Ankara Çakırlar'a değişik yıllarda kurulan yeni verici ve anten tesisleri ile 3 adet 250 kW ve 2 adet 500 kW'lik verici ile kısa dalga yayınları artırılmıştır.

Ankara Emirler mevkiine daha sonra kurulan 5 adet yeni kısa dalga vericilerle bugün 500 kW gücünde 7 adet, 250 kW gücünde 3 adet olmak üzere toplam 10 adet yüksek güçlü verici ile yayın yapmakta olan Kısa Dalga Türkiye'nin Sesi Radyosu yayınları, 26 dilde tüm dünyaya iletilmektedir.

FM verici sayısının artırılması kararı ile, TRT3 radyo postasına ilaveten TRT1 ve TRT2 radyo postalarının da FM bandından yayın yapması planlanmıştır. Uzun ve orta dalga vericileriyle birlikte FM bandında da yayın yapacak verici kurulması ile FM radyo yayınları yaygınlaştırılmaya başlamıştır. 1987 yılında FM bandında TRT4 radyo postası TSM,THM programlarını yayınlamak üzere faaliyete geçmiştir.

1990 yılında yurdumuza gelen turistlere hizmet vermek üzere Turizm Radyosu yayına başlamıştır. Yurdun turistik bölgelerine kurulan FM vericilerle Antalya yayın merkezinden İngilizce ağırlıklı olmak üzere Fransızca ve Almanca, sonra Yunanca yayın yapılmaktadır.

TRT4 radyo postasının da yeni yayına başlayan özel radyo postalarına karşılık TRT-FM adı altında canlı Türk Pop Müziği yayınlarına ayrılmıştır. TRT2 radyo postası bu dönemde Radyo Haber adıyla 24 saat radyo haber yayınları yapmaya başlamıştır. Daha sonra bu radyo postası kapatılmış ve bir süre sonra Türk Sanat ve Halk Müziği yayınları yapmak üzere yeniden yayın yapmaya başlamış, bu postanın FM vericilerinin de sayıları ve güçleri arttırılarak yurdun daha büyük bölümüne ulaştırılması sağlanmıştır.

1992 yılında ilk özel radyo yayınları FM bandında başlamış, Metro FM ve Super FM adı altında biri Yabancı Pop, diğeri ise Türkçe Pop Müzik yayını yapan iki özel radyo kanalı radyo yayıncılığında yer almıştır. Bu yayınların yapıldığı stüdyolar Teknik Bölüm Başkanı olduğum kuruluşun ilk yayın binasında teknik ekibin gayretli çalışmaları ile oluşturulmuş ve bunların 5 kW’lık vericileri Çamlıca tepesine kurulmuştur. O tarihte mevcut TRT verici antenlerinde uygulanan teknik özelliklerden farklı bir radyasyon diyagramı olduğu için, İstanbul’un her noktasında her türlü şartta, örneğin tünel içinde eskiden kesilen radyo yayınına karşılık bu yayınlarda kesintisiz alış sağlandığı tespit edilmiştir.

Özel radyo yayınlarının hızla yaygınlaştırılması karşısında izinsiz yapıldığı gerekçesiyle bütün radyo yayınları kapatılmış ve vericileri mühürlenmiştir. Daha sonra Anayasa’nın 133. maddesi değiştirilerek yayın tekeli kaldırılmış ve özel radyolar yeniden yayına başlamışlardır.

TRT sitesinden alıntıdır..

Son düzenleyen Safi; 2 Ocak 2017 03:09
erdal8k - avatarı
erdal8k
Ziyaretçi
4 Eylül 2013       Mesaj #5
erdal8k - avatarı
Ziyaretçi
Radyo dinlemek bir kültürdür. Netice içinde bize ait bir şeyler taşır. 1920’lerde başlayan radyo serüvenimiz bugüne değin sürmüştür. Televizyonun ülkemize Avrupa’ya nazaran geç girmesi şüphesiz bu etkiyi arttırmıştır. Radyo uzun bir dönem en etkili kitle iletişim aracı olarak ülkemizde hüküm sürdü. Bu sayede İstanbul Türkçesi ya da TRT Türkçesi dediğimiz standart Türkçe yaygınlaştı. Halkımız tamamen Türkçeyi doğru ve düzgün bir şekilde konuşmasa da doğru ve düzgün bir biçimde konuşulan Türkçenin nasıl olması gerektiğini kavradı. Bugünkü müzik kültürümüzü de radyoya borçluyuz. Toplumun müzik zevkini belirleyen etmenlerden biri de radyo olmuştur. Geleneksel Türk Müziği radyo sayesinde toplumun bütün katmanlarına ulaştırılmıştır. Toplumumuz edebi eserleri radyo aracılığıyla tanımıştır. Yurt ve dünya haberlerini radyo ile öğrenmişiz. Her şeyden önemlisi kullanıldığı zaman dilimi itibariyle Batı’daki radyo deneyimlerinden faydalanılamamıştır. Bu yüzden Türkiye’de radyoculuk kendine özgü bir gelişim göstermiştir.

Türk radyosu teknoloji ile kültürümüzün buluşmasından doğmuştur. Seneler geçtikçe de radyo ve biz birbirimize sinmişiz. Radyonun bizi etkilediği kadar biz de radyoyu etkilemişiz. Bu yüzden radyo dinlemeyi seven ve çok iyi derecede yabancı dil bilen birisi yurt dışına çıktığında radyoyu açtığında aynı keyfi alamaz. Radyo dinlemeyi bir kültür olarak kabul etmemizin nedeni budur. Aynı şey televizyon için söylenemez mi? Evet, televizyonu da içselleştirmişiz. Ancak radyo kadar değil. Çünkü televizyonu açtığınızda karşınıza çıkan eğlence programının aynısını başka bir ülkede görebilirsiniz. Severek izlediğiniz bir yarışma programının aynısı çok daha öncesinde başka bir ülkede yayınlanmış olduğunu öğrenince hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Çünkü günümüzün iletişim ve ulaşım imkânları etkileşimi arttırdığı için televizyonculuğumuzun Batı’dan farkı kalmamaktadır. Bu yönüyle canlı radyo dinlemek kültürümüzün bir parçası iken televizyon kültürümüzün bir parçası olmaktan uzaktır.
Son düzenleyen Safi; 2 Ocak 2017 03:10

Benzer Konular

12 Aralık 2008 / HerHangiBiri Taslak Konular
2 Ocak 2017 / asla_asla_deme Sosyoloji
3 Ekim 2006 / Pollyanna Meslekler
1 Mart 2010 / Misafir Soru-Cevap
28 Mayıs 2009 / asla_asla_deme Hukuk