Arama

Anlayana - Sayfa 36

Güncelleme: 26 Kasım 2018 Gösterim: 632.811 Cevap: 3.995
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
2 Kasım 2006       Mesaj #351
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Huzur ve mutluluk ayrı ayrı şeylerdir.
Huzur; sükunet, ağız tadı gibi yaşamın aranan birer gerçeği olan kavramlarla ifade edilebilirken, mutluluk ondan çok daha farklıdır. Huzur da mutluluk da hiçbir zaman bir diğeri için garanti vermez insana.
Sponsorlu Bağlantılar
Küçük şeylerle mutlu olabildiğini söyleyen insanların yaşadığı, mutluluktan ziyade bir iç huzurudur. Gerçek mutluluk; genelde acının kol gezdiği, çilenin, ıstırabın, kederin ve hasretin en uç noktalarda yaşandığı ilişkilerin bir getirisidir. Kolay elde edilemez o... Ve kıymetli nesnenin olduğu gibi mutluluğunda bedeli ağırdır. Ve her beden, her yürek bu yükü kaldıramaz.
Önce ‘azla yetinmemeyi’ sonra gizemli ve tehlike dolu bilinmezlere doğru yelken açacak cesareti üzerinde barındırmayı gerektirir.
Bir çok şeyde olduğu gibi, istemekle başlayan bu süreç, insanın ‘insan’ olduğunun farkına varmasıyla gelişme kaydeder. Mevla’nın kuluna ‘lütfu’ denilebilecek bir yazgıyla, kişi karşısına çıkarılan ruh eşi ile tanışır. Yüreği kıpır kıpırdır artık o insanın. Anlayabilme ya da kavrayabilme kapasitesince anlamlar yüklenir, eşyalara, mekanlara ve olaylara... Ve her şeye bir kutsaliyet kazandırılır.
Birlikte dinlenilen bir şarkı, beraber yenen ilk yemek, sonraki günlerin detaylarını belirlediği gibi, ölümsüz aşkların, ömür boyu unutulmayan film karelerini de oluşturur. Nedensiz ve niçinsiz bir dünyadır bu hayat tarzı. Seven, sadece sever... Şeksiz, şüphesiz, ‘her şeye rağmen’ sever...
Bir müddet sonra birinin çektiği acıyı diğeri de hissetmeye başlar. O kederliyse diğeri de kederlenir. Kederle birlikte neşede paylaşılır. Ve kimin teselliye ihtiyacı varsa, onu diğerinde arar...
Aradığını bulamadığı zamanlarda çoktur. ‘Beni neden anlamıyor?’ sorusu sık sık gündeme gelir... Sonrasında seven, görevinin, kendisini değil, sevdiğini mutlu etmek olduğunun farkına varır.
Öyle içten davranışlar sergilemeye başlar ki seven insan, beklemedik anda, beklemedik yerde olmalar, umulmayan zamanlarda aramalar... İlgilisinin dahi hatırlayamadığı özel günleri hatırlama ve özel bir şeyler yapma çabası alır başını gider.
Lakin sevdiğinden ya azar işitir böyle zamanlarda, ya da ‘aman sende’ tarzında ilgisizlik görür. Bu kez kendine kahretmeye başlar. Damarlarının ve kaslarının sinirden kaskatı kesildiği günler yaşar. Sara nöbetlerinden daha beter nöbetler bekler aşığın yüreğini. Bağırmak istese sesi çıkmaz, ağlamak istediğinde ağlayamaz...
‘Ben neyi yanlış yapıyorum?’ sorusu, bazı şeylerin mesafe alabilmesi için zamana ihtiyacı olduğunu öğrenmesine vesile olur. Olduğu gibi kabullenmekten ve sabretmekten başka çaresi olmadığını görür.
Bir müddet sonra , çok alakadar olduğu, her şeyini düşündüğü kişinin kendisinden uzaklaşma arzusuyla karşılaşır. Ve anlar ki, sevdiğini mutlu etmeye tek başına bir sevgi de yetmemektedir.
Bu kez sevginin önüne ‘saygı’ yı da koyması gerektiğini kavrar. O’na, fikirlerine, yaşam tarzına, kılık-kıyafetine ve her şeyine saygı... Sevgi de olduğu gibi, hesapsız kitapsız bir saygı olmalıdır bu...
Bazen de kıskançlık duyguları kabarır seven insanda. Sevdiğini bütün insanlardan kıskanır. Ve bu kıskançlığı elinde olmayacak şekilde dışa vurmaya başlar. Sevilen öyle olmadığını anlatmak ister ama, nasıl ifade edeceğini bilemez ve seveni kendi kafasında kurduklarıyla baş başa bırakır...
Bu aşamada devreye giren düşünme dönemiyle birlikte seven, sevgi ve saygısının yanına bir de ‘güven’ duygusunu yerleştirmesi gerektiğinin farkına varır. Güven... En azından kendisine güvenilmesi gerektiği kadar güven...
Sevginin emek verene ait olduğu ortaya çıkar bir müddet sonra... Sahiplenme duygusu yerini hak teslimine bırakır. Kimsenin diğerine muhtaç ya da mahkum olmadığı bir anlayış hakim olur ilişkiye.
Anlaşmak için konuşmaya bile gerek kalmaz. Telefondaki ses bile verir insanı ele. Ne dert gizlenebilir. Ne neşe saklanabilir. Her şey ama her şey paylaşılır. Gözler karşı karşıya geldiğinde ise sevgi pompalar yüreklere...
Koşulsuz sevgi, sınırsız sabır, sonsuz saygı ve sonuna dek güven mefhumlarının olgunlaştırdığı ilişki de, karşılıklı iki insanın tüm inanç ve değerleri birbirlerini beslemeye başlar.
Ben- sen yerine “biz” kavramı konulur. Tek beden ve tek ruhta bütünleşmeye doğru yol alırlar. Bir elmanın iki yarısı gibidirler. Ne birisi bir adım önde, ne diğeri bir adım geridedir. Hep eşit, hep yan yana, can cana...
Mutluluk; sınırsız saadet veya çıkar ilişkisi değildir. Mutluluk; paparazzi kültürünün dayatmaya çalıştığı, birbirinden faydalanmaya dayalı bir ilişki de değildir. Mutluluk; bir gülü dalından koparma hadisesi ya da kokladıktan sonra beğenirsem severim anlayışı da değildir.
Mutluluk; karşılık beklemeden yapılan iyilik gibidir. Sevilenin, sahip olunsun olunmasın, her şart altında mutluluğunu isteme ve o yönde çaba sarf etmektir.
Mutluluk; Ateştir.. Kahırdır... Azaptır...Istıraptır.. Çiledir... Belki de ömür boyu sürecek bir hasrettir...
Kısacası mutluluk zordur. Ve ancak zora talip olanlar mutlu olmak hakkına sahiptirler...
feather

Pollyanna - avatarı
Pollyanna
Ziyaretçi
2 Kasım 2006       Mesaj #352
Pollyanna - avatarı
Ziyaretçi
bu şehir ve sen...

Sponsorlu Bağlantılar
bu gece yıldızlara takıldı gözlerim. yine benim kentimde, benim şehrimdeydim ama hiç bu kadar uzak olmamıştı yıldızlar bana... gece hiç bu kadar kasvet vermemişti ruhuma...sen varken geceyi daha fazla severdim. kimsesizliği, çaresizliği örterdi gece. ve geriye sadece seven iki insanın kalp çarpıntıları kalırdı... böyle bir şeydi işte sana aşık olmak. ama şimdi öyle mi?
bitmesinden korktuğum gecelerin gelmesinden korkar oldum senden sonra...sen varken uzansam dokunacağım zannederdim yıldızlara. ama gittiğinde kaf dağının ardında kadar uzak oldular bana... sen yanımdayken dağları devireceğimi zannederdim ama sen gidince dağ olup devrildim...
biten bir sevdanın ardından ilk defa sevdamın kentindeyim... dedim ya ne gecenin tadı var bu sefer ne de yıldızların... çünkü sen yoksun bu şehirde. olsaydın yine gündüzlerimi kahkahalarınla çınlatır, gecelerimi gülüşünle aydınlatırdın... ya da bu bir umut....
bir umut sadece... keşke hiç kavuşmasaydım sana. o zaman en azından bir umudum vardı geleceğe dair. ama sen bana gelip de gittikten sonra umutlarımı da götürdün yanında. şimdi umudum yok ama sevdan sımsıcak koynumda...
sen yeter ki mutlu ol sevdiğim... ben aşkı senle yaşadım, tek başıma yaşamasını da bilirim....

ben sevdamın kahrını çekebilirim
ben kendi kendime yetebilirim
dokunmayın tutmayın ellerimden
kendim düştüm,
kalkabilirim.........
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
2 Kasım 2006       Mesaj #353
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
umutları yarına erteleyip
sana çiziyorum yollarımı...
tutup tutup,
matkaplara vuruyorum bağrımı;
döküm döküm etlerim...bak!
geceye sarıyorum yaralarımı,
ağlayarak...
yıldızlar bilir ençok,
birde düşlerim,
birde taş yatak...
oysa sen!
kırktabir gelirsin,
kırkta bir uzanırsın yanıma,nazlanarak...
ve yağmurlar,
ve hüzünler,
ve seni taşlarına dizdiğim yollar,
ve hasret!...
ebabil kuşlarının dönüşü gibi,
durup durup kıvrılırım sana...
göçün sancılarını yazıyorum şiirlerime
oku ve anlat!...
gökte nasıl üçgen çizerse turnalar,
yüreğimi çizdim sana!
çizgisi metrelerce kanat...
geliyorum işte kapına
maviliğinde uçarak..
umutları yarına erteleyip,
sana çizdim yollarımı...
tutup tutup,
derinliğine vuruyorum kendimi karanlığın...
yılanlar kayıyor dağlardan ovalarıma,
ben burgaçlarında solungaç!..
korkuyorum sevdiceğim,elimde değil!..
dağlara kaçıyorum yeniden
seni de yanıma alarak...
ve emeğm,
ve ekmeğim,
ve bebekliğim,masumluğum,
ve gençliğim,
ve beş para etmez geçmişim, ömrüm...
ve de yalnızlığımı yaşayan köyüm,
ağlıyor arkamdan el sallayarak...
sen doruklardasın ya,
sen çağrısındasın ya sevdanın;
işte yollardayım,
işte yokuşlardayım,yalınayak...
işte turnalarda,
işte ebabil kuşlarıyla bulutlarda
işte yanındayım,
ve ellerim koynumda,aç bak!..
sımsıcak...
umutları yarına erteleyip,
sana çizdim yollarımı...
usulcacık,
ama usulcacık sevdiceğim!...
hayaline dalıyorum...
ısınıyor taş yatak..
gece yorgan,
kollarım yastık,
desem ki sırtım kan revan,
desem ki sırtım delik deşik,
desem ki yılanlar çöreklenmiş bağrıma,
desem ki korkuyorum,yalnızım...
desem ki ellerini istiyorum...
desem ki leylim vaktini bekliyorum,
gel artık!...

feather
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
2 Kasım 2006       Mesaj #354
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Çiçekler, meyveler gibi...
Yaz, sonbahar ya da kış.
Nedense duygu rüzgarları hep ilkbahara yakıştırılır.
Coşkular, tutkular hep baharı simgeler.
Gürül gürül akan sel sularına pek yaraşsa da bir mevsimle sınırlandırılamaz duygular.
Ne zamanı ne de yeri vardır sevginin ...
Ne de kuralı...
Ilık bir rüzgarda olabilir, savurup götüren bir fırtına da.
Buz gibi yalnızlıkları da yaşatır, sıcacık özlemleri de...
Gün ışığı olur, süzülür yüreğinize, ısıtır kavurur belki de yakar.
Yinede onu arar, ona koşar insanoğlu.
Yakınsa da bıkmaz. Ya yüreğinde saklar sımsıkı ya da kaçırır
parmaklarının arasından...
Çünkü özgürdür sevgi.
Tutsak edilmeyi sevmez.
Neden ille de ilkbahar rüzgarları?...
Oysa hemen ardından yaz gelir.
Ve gerçek sevgi yaza daha yakındır.
Yakan, kavuran yine de iyi ki var denilen sevgi...
Buğday güneşsiz olgunlaşamaz. Ve sevgi, ekmek gibi,
su gibi gerçeğidir insanın...
Acı da çektirse, ısıtır, yüceltir, olgunlaştırır sizi.
Anılarınızda neler var?
Neler kaldı kocaman yazdan?
Yüreğinizde sakladığınız yıldızlar mı?
Yoksa bir mevsimlik Yaz duygusu mu?
Hani yaz yağmurları gibi geçiveren...
Olsun...
Yaşanılan her güzelliğe saygı göstermek gerek.
Yaşamının baharında olan da, Sonbahara doğru yol alan da ıslanabilir bu
yağmurlardan.
Olsun varsın.
Sevgi yağmur gibi yağacaksa ve sırılsıklam
ıslatacaksa sizi, bırakın yağsın gönlünce...
Sevebilen bir yüreğiniz varsa, sevgiye saygınızda varsa eğer, dört
mevsim bahar ve yazdır sizin için. Kışlardan korkmanıza hiç gerek yok!

SEVGİ KAYNAĞINIZ ISITIR SİZİ.....

Suna TANALTAY
30/03/2005
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
3 Kasım 2006       Mesaj #355
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Deniz feneri kadar yalnızım
Yanındaki Rum evi kadar yıkık dökük
Hangi parçamı nerden toplarım?

Yoksa,
Dalgalara mı gelin etsem bedenimi...

Sakın gelme; şimdi değil
Gitmeyi kabullenmişken

Sakın gelme, düzelemeyiz
Kumsaldan deniz kabuğu toplamak değil bu
Beceremeyiz
Zaten bittim...

Deniz feneri yorulmaz mı?
Fenerci dilsiz miydi?
Eski rum evi gibi
Hangi mübadelede dağıttılar beni,
Tuğlalarımı bulamıyorum, geri versinler

Ya da,
Dalgalar beni kabul eder mi?
Etsinler,

Sakın gelme,
artık gittim...
feather
the_pretty - avatarı
the_pretty
Ziyaretçi
3 Kasım 2006       Mesaj #356
the_pretty - avatarı
Ziyaretçi
Aşk Dünyası

Sevmek istiyorum, gönlümce.
Birini, bıkmadan usanmadan.
Durup, yorulmadan uyumadan.
Düşmez, dilimden yok olmadan

Neden? Nasıl? Yaptınız bunu.
Niçin yıktınız, benim dünyamı,
Güllük güzelliktir bu aşk rüyası,
Güzellerin, iyilerin hep hülyası.

Kim suçlu, sebep mi? İnanmam.
Suçlu sensin, neden beni sevdin?
Nasıl? beni bir bakışa esir ettin.
Sen her zaman sessiz miydin?

Vay haline seni seven gariplerin.
Almalıyım bunun acısını senden,
Nasıl? İyilik dolu şirin yürekten,
Razı olur mu? İşte bunu bilsen.
AriThmetiCs - avatarı
AriThmetiCs
Ziyaretçi
3 Kasım 2006       Mesaj #357
AriThmetiCs - avatarı
Ziyaretçi
Ask bu dünyanin ölçüleriyle açiklanamaz sevgili. O ilkel bir acidir, yaban bir agridir. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir seye dokunur. Sonra bir perde açilir ve yolculuk baslar. Bu yolculukta artik para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, is, anneler ve korkular yoktur. Askin kendi gerçekligi vardir sevgili. Insan bir baska isiga teslim olur...Askta yarin yoktur sevgili. Zaman ileri dogru degil, içeri, yüreklere, derinlere dogru islemeye baslar, bilgelesir. Hiç bilmedigi sezgileriyle bulusur. Yükü çok agirdir, kendiyle bulusmustur. Hem disindadir dünyanin, hem de ortasinda. Hindistan'da Ganj Nehri'nin kiyisinda yakilan yoksul adamin hissettikleri de onunladir, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yasayan kadinin çiplak yalnizligi da. Her sey onunladir, ona emanettir sanki, ama o, çildirtici bir yalnizlik içindedir yine de...Askin kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanimiza karisan ilkel aci, o yaban agriyla hiçbir kitabin yazmadigi hakikatlere daha yakinizdir, inan...Kim demisti hatirlamiyorum, ask varligin degil, yoklugun acisidir diye. Belki de bu yüzden ilk gençligimde, o yogun asik oldugum yillarda, gözüme uyku girmez, dudagimda bir islikla bütün gece sehri, o karanlik, o hüzünlü sokaklari dolasir, insanlari uykularindan uyandirmak isterdim. Uyanip, içimde derin bir siziyla uyanan o derin sancinin acisina ortak olsunlar diye...Ask çok eski bir seydir sevgili. Onun içinden o çileli çocuklugumuz geçer. Sevdigimiz insanlarin çocukluklari da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasiz yatililar geçer. Ve sonra ask bütün bunlari alir, daha da eskilere gider, hep o ilkel aciya, o yaban agriya... Insan bazen nedensiz yere umutsuzluga kapilir. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanir...Bazen denizler, kiyilar çeker insani. Insan bu kapilmayi anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yasanmasindan korkulup vazgeçilmez asklarin sizisidir bu. Bu sizi, bu yenilgi mevsimlerle yillarla devredilir baska insanlara... Bir insanin yaptigi bir hatanin tüm insanlara yayilmasi gibi...Iste simdi biz de sevgili, ya olmadik zamanlarda umutsuzluga kapilip, solugu evlerde alacagiz, ya da denizler, kiyilar çekecek bizi. Nasil biz baskalarinin korkakligini tasiyorsak, baskalari da bizim korkakligimizi tasiyacak, yenilgimizi, umutsuzlugumuzu...Birazdan sabah olacak...Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, is, anneler ve korkular baslayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse ask yoktur ve hiç olmamistir sevgili. Birbirimizi kandirmayalim...Hadi güne hazirlan. Yasadiklarimizi unutmaya çalis. Ask bize güvenip verdigi büyüsünü, sirlarini, cesaretini, bilgeligini ve o ilkel, o yaban agrisini geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üsüyecek, sonra geçecek...

Hadi, oyalanma birazdan yarin olacak...
Askta yarin yoktur sevgili...
MARLON - avatarı
MARLON
Ziyaretçi
3 Kasım 2006       Mesaj #358
MARLON - avatarı
Ziyaretçi
BEN SENİ ÖZLEMİŞİM

Şiir tadındaydın sevgiliSu gibi yudum yudumHava gibi nefes nefesEkmek gibi dilim dilimBen seni özlemişim…
Gözbebeklerinde yüzümüDudaklarında adımıHayalinde düşümüCanım deyip gülüşünüBen seni özlemişim…

Niçin dolar gözlerimNiçin bulurdum benHer şarkıda seniNiçin her hüzünlü şiirDerinden dağlarmış yüreğimiBen seni özlemişim…
Yokluğunda üç gece Titrediğini elleriminDelice çarptığını Yaralı yüreğiminSaklasam bilmeyeceksinBilmelisin ki bir'sinHer an benimlesin Ben seni özlemişim…

Nereden baksan ayrılıkNereden baksan yoksullukNereden baksan sensizlikÖlüm gibiymiş banaYaşayıp bilmeliymişimBen seni özlemişim…
Uykusuz gecelerde kalmayıSenle sevdalara uyanmayıYangınlarda suya kanmayıYeniden sana sevdalanmayıBen seni özlemişim…

Ayrılık nasıl olurduÖlüm gibi yokluğunSensiz gecelerde benimBir şey var farkında olduğumBen seni…Yanı başımda iken özlemişim
AriThmetiCs - avatarı
AriThmetiCs
Ziyaretçi
4 Kasım 2006       Mesaj #359
AriThmetiCs - avatarı
Ziyaretçi
Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!

Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?

Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!

Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.

Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!

Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?

Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!

Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!

Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!

Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.

Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!

Kadın irkildi;
- Can mı?

Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!

Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.

- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...

Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!

Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...

Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?

Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!

Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.


Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...

Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...
kambis - avatarı
kambis
Ziyaretçi
4 Kasım 2006       Mesaj #360
kambis - avatarı
Ziyaretçi

*Su, kendine sırdaş arıyordu
.Önce buluta verdi sırrını.
Ağır geldi sır buluta.
Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını.*

*Sonra göle gitti su.
Ona anlattı derdini.
Bu arada bulut suyun sırrını yağmur yapıp,
dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için ,
zaman zaman taşıyordu göl ve suyun sırrı iyice açığa
çıkıyordu.*

*Sonra nehre verdi su sırrını.
Nehir aldı suyun sırrını çekti gitti.
Dereye verdi.
Dere biraz daha yavaş olsada nehirden ,
oda götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze..
Çağlayanlar, şelaleler,akarsular..
Hepsi kayboluyordu bir anda.
Sonra bir gün su takip etti dereyi.
Dereye, okyanusa kavuşunca farketti su,
bütün sırlarının akarsularla,
çağlayanlarla,ırmaklarla...
okyanusa taşındığını.*

*Karar verdi su.
Sırrını okyanusa verecekti.
Öyle de yaptı zaten.
Tüm sırlarını okyanusa verdi.
Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu.
Ne taştı okyanus,
ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını,
ne de kurudu....

Geçen karşılaştık suyla.
Bir bardaktaydı.
Suskundu.
Çok uğraştım konuşturamadım.
Ben,tam giderken '' Dur !'' dedi su.

Durdum!

'' Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma! Taşıyamazlar ,