Arama

Kıssadan Hisseler - Sayfa 2

Güncelleme: 10 Aralık 2018 Gösterim: 63.321 Cevap: 180
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
22 Kasım 2005       Mesaj #11
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Öfkeli kararlar şeytandan


Önce hadis-i şerifin hatırlatmasına bir bakalım, sonra konuya ait örneklere göz atabiliriz... Efendimiz (sas) Hazretleri mealen şöyle buyurmaktadır:
Sponsorlu Bağlantılar
-Düşünerek sakince karar vermek Rahman’dandır. Düşünmeden öfkeli iddiada bulunmak da şeytandan.
Demek ki verilecek kararlarda aceleci olmamak, genişçe düşündükten sonra sakince hüküm vermek gerekmektedir. Yoksa düşünmeden öfke ile verilen kararlar şeytanın tuzağına düşmekten başka bir sonuç vermeyebilir. Arz edeceğimiz öfkeli kararlar da bu konuda bir fikir vermektedir.
Hicri doksan beşte kendi kurduğu Vasıt şehrinde öldüğü günü düğün zamanı ilan eden Iraklılara öfkelenen bir adam, doğruca Haccac’ın kabri başına giderek şöyle dua ediyordu:
- Ya Rab, büyük kumandan Haccac’ın şefaatinden beni mahrum eyleme !
Bunu duyan bir başka öfkeli insan da tepkisini şöyle dile getiriyordu:
- Eğer şefaatini dilediğin o zalim Haccac cehennemlik değilse, karım benden boş olsun!..
İki tane sakin düşünceden mahrum öfkeli insan... Biri Haccac’ın şefaatini isteyecek derecede cennetlik olduğuna karar veriyor, öteki de karısını boşayacak kesinlikte cehennemlik olduğunu iddia ediyordu.
Bunlar, çevreden yapılan itirazlar üzerine zamanın âlimi Hasan Basri’ye gidip öfke ile verdikleri kararlarını sordular. Bir olayın bütün cihetlerini düşündükten sonra sakince, öfkesiz karar vermesiyle bilinen Hasan Basri Hazretleri ise şöyle izah etti bunların kesin karar verdikleri konuyu.
-Haccac ölürken, ‘Rabbim, halk Senin beni affetmeyeceğini zannediyor, ben ise Senin rahmetinin benim zulmümden büyük olduğunu düşünüyor, affedeceğini umuyorum. Bana halkın zannıyla değil de benim ümidimle muamele eyle!’ demiş. Bu sebeple Haccac’ın imansız gittiğini, cehennemlik olduğunu kesin olarak söyleyemiyoruz. Nitekim cennetlik olduğunu da kesin olarak söyleyemediğimiz gibi. Demek ki, Haccac’ın şefaati istenecek derecede cennetlik olduğu kesin olmadığı gibi, hanım boşayacak kesinlikte cehennemlik olduğu da kesin değildir. Öyle ise bu konuda mahşerde Rabbimizin vereceği hükmü beklemek gerekir. Kesin hükümlü olmamak icap eder.
Öfkesiz sakin bir kafa ile verilen bu kararı dinledikten sonra, Haccac’dan şefaat isteyecek derecede cennetlik olduğunu iddia eden acul adam da, karısını boşayacak kesinlikte cehennemlik olduğunu iddia eden öfkeli adam da, tek taraflı düşünerek öfkeli karar verdiklerini anlamakta gecikmezler. “Gerçekten de acele şeytandan, geniş düşünerek öfkesiz karar vermek de işte böyle Rahman’dan” diyerek öfke ile verdikleri kararın isabetsizliğini anlarlar.
Aslında, hakkında böyle zıt kararlar verilen Haccac, halkın kendisine verdiği zalim sıfatını hayatında iken de biliyordu. Nitekim bir defasında atına binmiş bir köyün önünden geçerken ihtiyarın birinin yol kenarında oturduğunu görünce yaklaşıp kendisini sorma gereği duyar: Baba der, Haccac’ı tanır mısın? İhtiyar, ‘Tanımaz olur muyum, zalimin tekidir’ diye cevap verince, atından inip kılıcını eline alarak ihtiyarın üzerine doğru yürür: ‘Beni şimdi tanıyor musun, işte ben o zalim Haccac’ım.’ deyince soğukkanlılığını koruyan ihtiyar, ‘Asıl sen beni tanıyor musun, der, hani her köyün bir delisi olur ya, işte ben de şu köyün delisiyim.’ der. Bunun üzerine Haccac, ihtiyarın ansızın bulduğu bu mazerete kahkaha ile gülmekten kendini alamaz.
Öfke ile verilen kararların zararlarından dolayıdır ki, maneviyat büyükleri, İsm-i Azam gibi hemen etki yapan duaları öfkeli kimselere, kızdığı yerde okuyup zarar verebilir, diye öğretmezlerdi. Nitekim müridin biri, mürşidinden ısrarla İsm-i Azam’ı öğretmesini ister. Hocası da, ‘Sen aceleci bir adamsın geniş düşünemez, öfkelendiğin her yerde hemen okuyabilirsin.’ diyerek öğretmek istemezse de, öfkelendiği yerde okumayacağına söz vermesi üzerine, “Öyle ise şehrin dışına çık, gördüklerini gel bana anlat, sonra konuşalım seninle.” der. Şehrin dışına çıkan adam, dönüp gelir, gördüğünü şöyle anlatır:
-Nur yüzlü bir ihtiyar ormandan odun getiriyordu. Önüne çıkan bir zorba adam ihtiyarın odunlarını elinden zorla aldı, ihtiyar da, ‘Bunda da bir hikmet vardır.’ diyerek öfkelenmeden evine döndü. Hocası, ‘Bu durumda sen İsm-i Azam’ı bilseydin ne yapardın ?’ diye sorunca şöyle cevap verir: ‘Zorbanın kahrı için hemen okur haddini bildirirdim.’ Bunun üzerine hocasının açıklaması şöyle olur: İşte, der bana İsm-i Azam’ı öğreten o ihtiyar oduncudur. Senin hemen okuma gereği duyduğun yerde o sabrı tercih edip okumadan evine döndü. Demek ki sen İsm-i Azam’ı taşıyacak sabra henüz ulaşamamışsın. Öfkeni bırakmadıkça da ulaşamazsın ! Bunu unutma.
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:14
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
27 Kasım 2005       Mesaj #12
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
* Eğer bir gün çevrendekiler paniğe kapılıpta birer birer seni suçladıklarında sen gene soğukkanlı kalabilirsen...
* Eğer herkes senden şüphe ederken, sen kendine güvenebilir ve öfkeni sabırla yenebilirsen.
Sponsorlu Bağlantılar
* Eğer bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan.
* Yalancılığın geçerli olduğu yerlerde sen yalana sarılmazsan.
* Ve senden nefret edildiği zaman sen nefrete kapılmazsan.
* Eğer hayallerine tutsak olmadan, hayal kurabilirsen.
* Eğer düşünebilir fakat düşüncelerinin esiri olmazsan.
* Felaket ya da zafer, bu iki hilekara da aynı tebessümle bakabilirsen.
* Ve senin söylediğin bir gerçeğin, sahtekarların elinde, ahmakları avlamak için bir tuzak halinde kullanıldığını görür de susabilirsen.
* Eğer hayatını adayarak kurduğun şeyleri seyrederken onlarınbirden bire yıkıldığını gördüğün zaman, sen yıkılmazsan.
* Ve baştan başlayarak yorgun argın ellerinde onu yeniden kurabilirsen.
* Eğer bir ömür boyunca kazandığın şeyleri ortaya koyarak hayatının üstüne büyük bir kumara girebilirsen...
* Ve de kaybettiğin zaman, hiçbir şey söylemeden, kendini yeni baştan işine verebilirsen.
* Eğer bütün bunlardan sonra sana "dayan" diye seslenen iradenden başka şeyin kalmamışken dayanabilirsen...
* Eğer sefillerle gezerken kişiliğini ve krallarla dolaşırken halkla ilişiğini koruyabilirsen...
* Eğer dostlarına ve hatta düşmanlarına karşı başını yücelterek hiç kimseye kırılmazsan.
* Ve herkese ayrı ayrı değer verir de hiçbirini diğer kişilerden fazla önemsemezsen.
* Eğer bir dakikanın altmış saniyesini iyi değerlendirebilirsen Mutluluğu hep yanında bulursun, herşeyinle birlikte dünyalar senin olur.
İŞTE SEN O ZAMAN ADAM OLURSUN...
Rudyard Kıpling
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:15
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
29 Kasım 2005       Mesaj #13
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Bediüzzaman’ın kız kardeşi Âlime Hânım kocası Molla Said Efendi ile birlikte l944’te Hicaz’da tavaf esnasında iken aynı anda vefat etmişlerdir. Bediüzzaman, Barla Lâhikası’nda “Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid” diye başlayan bir mektubunda “Şam-ı Şerif’te eniştem Molla Said var” diye, kız kardeşi Âlime Hânım’ın eşinden bahsetmektedir. Bediüzzaman’ın âlime kız kardeşi ve eniştesi Âlime Hânım, merhum Mirza Efendi, merhume Nuriye Hanım’ın yedi evlâdından birisidir. Âlim ve fâzıl bir hanımefendidir. On beş yıl Şam’da müderrislik yapmıştır. l9l9 yılında hacca gitmiştir. Yedinci seferi olan l944 yılında hacda sedye ile tavaf ederken vefat etmiştir. Bediüzzaman ondan, Meyve Risalesi’nin On Birinci Mesele’sinde “Hacca gidip sekerat içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden Âlime Hânım nâmındaki merhume hemşirem” diye bahsetmektedir. Âlime Hanım, Molla Said isimli bir zâtla evlenmiş, hiç çocukları olmamıştır. Molla Said, Şam’da talebelerine ders verirken bir meselede yanıldığında talebeleri, Âlime Hânım’ı kastederek, “Seyda, isterseniz bu dersi yarın Seyyide’den (Hânım) sorduktan sonra bize anlatın.” derlermiş. O kadar ilmine itimat edilen bir hanımefendi imiş. Âlime Hânım ve Molla Said daima dualarında, birbirlerini yalnız bırakmamayı, beraber vefat edip, ebede gitmeyi niyaz ederlermiş. Allah bu dualarını kabul edip ruhlarını birlikte almış. Molla Said’in Bitlis’te Hürriyet’in ilanı sırasında meydana gelen karışıklıklarda isyancılara karşı çarpışırken mitralyöze karşı sopa ile mukabele etmeye çalışan son derece gözü pek kahraman bir insan olduğunu Bediüzzaman ifade etmektedir. Allah rahmet eylesin.
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:15
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
12 Aralık 2005       Mesaj #14
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ashab-ı Kehf’e, bazılarınca Ashab-ı Rakîm de denir ki, Kehf sûresinin baş tarafı bu kişilerden bahsetmektedir. Âyet, mealen Efendimiz’e hitap sadedinde şöyle demektedir:
“Sen, Ashab-ı Kehf ve Rakîm’i bizim âyetlerimizden hayret edilecek bir şey mi zannediyorsun?” (Kehf, 18/9) Bu âyetten başlayarak, Kur’ân-ı Kerim, 26. âyete kadar bize Ashab-ı Kehf’in serencâmesini anlatır; anlatır ama Ashab-ı Kehf’in sayıları hakkında net bir bilgi vermez. Zira âyette çeşitli insanların değişik görüşleriyle bazı rakamlar söyledikleri nakledilmekte, ancak bunlardan hangisinin isabetli olduğu söylenmemekte ve adetleri ile alakalı bilgi doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın ilmine havale edilmektedir. Konuyla alakalı âyette onlar hakkında şöyle denir: “İnsanların kimi, “Onlar, üç kişi, dördüncüsü de köpekleri idi.” diyecekler. Bazıları da, “Beş kişi, altıncısı köpekleri idi.” diyecekler. Bunların hepsi gayb hakkında tahmin yürütmekten başka bir şey değildir. Kimileri de, ‘Onlar yedi kişi olup sekizincisi köpekleri idi.’ derler. De ki: ‘Onların sayısını ancak Rabbim bilir.’” (Kehf, 18/22)
Ashab-ı Kehf’e, Ashab-ı Rakîm de denildiğini yukarıda söylemiştik. Bunlara Rakîm Ashabı denmesinin hikmeti tefsircilere göre şöyle bir mülahazaya dayanmaktadır: Rakîm, kitâbe demektir. Ashab-ı Kehf’in içinde bulundukları mağarada onların durumlarının ve isimlerinin kaydedildiği bir levha vardır. Bu levhaya işaret edilerek onlara Ashab-ı Rakîm denilmiştir. Bazıları bu ismin, mağaranın bizzat kendi adı olduğunu söylemişlerdir. Diğer bir rivayet de, mağaranın bulunduğu dağın adı olması şeklindedir. Netice olarak, Rakîm’in ne olduğu kesin ve net değildir. Bu mütalaalar Ashab-ı Kehf’le Rakîm’in ayrı ayrı şeyler olduğunu söyleyenlere göredir.
Ashab-ı Kehf’in bulundukları yer de ihtilaflıdır. Bazıları Şam’da, bazıları Endülüs’te, bazıları Tarsus’ta ve bazıları ise Efes’te olduğunu söyleyegelmişlerdir.
Endülüs’ün yetiştirdiği büyük müfessir Ebu Hayyan, tefsirinde konuyla alakalı, Gırnata’ya yakın Sole denen mevkide bir mağara gördüğünü, o mağarada kemikleri çürümüş bir köpek ölüsü ve arkasında da yedi tane, etleri yavaş yavaş dökülmeye yüz tutmuş insan cesedine şahit olduğunu ve bunların Ashab-ı Kehf olabileceğini kaydeder. İbn Atiyye de Sole’de böyle bir ziyaretgâhın olduğunu ve kendisinin bizzat orayı ziyaret ettiğini söylemektedir.
İbn Esîr ise Ashab-ı Kehf hakkında şu malumatı vermektedir: Hıristiyanlık bozulur. Krallar sefahate dalar. Hatta içlerinden Dakyanus isminde bir kral putperest olur. Bu çok cebbar ve zalim bir insandır. Allah’ın birliğine inanan insanlara karşı imha planını uygulamak ister. Bu düşünce ile ne kadar inanmış insan varsa istisnasız hepsine işkence uygular. Saraya mensup yedi genç de iman edenlerdendir. Dakyanus onları da öldürmek ister. Ancak saraya mensup oldukları için öldürmekten çekinir. Onlar da Bencülüs (Anchilus) adıyla bilinen bir dağın mağaralarından birine sığınırlar.
Bunlardan birisi olan Yemliha bir gün çarşıya iner. Fakat sıkı bir takibe uğradığı için geri döner. Bunun üzerine mağarada bulunan diğerleri de çok müteessir olup dua ederler. O esnada Cenab-ı Hak onların üzerine bir uyku gönderir. Hepsi de uyuyup kalırlar. (Bu malumat, Fransızların neşrettiği Grand Ansiklopedisi’nde de aynı şekilde yer almaktadır. Sadece isimler farklıdır ki, onlar bu isimlerin Yunancasını söylemektedirler.)
Onlar uykuya dalınca, Theodere ve Rufinus isminde saraya mensup iki inanmış insan, onların isimlerini ve başlarından geçenleri bir kitâbe halinde yazıp mağaraya koyarlar. Zaten haklarında elde edilen malumat da bu kitâbeden elde edilmiştir. İsimlerine gelince, Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyüş ve bir de köpekleri Kıtmir’den ibarettir.
Aradan uzun bir zaman geçer. Kur’ân-ı Kerim’e göre bu müddet kamerî takvime göre 309, güneş takvimine göre 300 senedir. Kur’ân, kamerî takvim ile güneş takvimi arasındaki farka bu âyetiyle işarette bulunarak bir taraftan da zamanın izafiliğine aynı âyetle işaret etmektedir. Geçen bunca zamandan sonra Ashab-ı Kehf uyanır. Ancak çarşıya gönderdikleri arkadaşlarının durumu dikkat çekici olduğu için hemen fark edilirler. Halk onlara muttali olduğu için Cenab-ı Hak Ashab-ı Kehf’in ruhlarını kabzeder ve yeniden ölürler.
Ashab-ı Kehf hakkında söylenenlerin hülasası budur. Ancak biz bu hâdisenin günümüze bakan yönüne de temas etmek istiyoruz; istiyoruz ki bu suretle kıssanın Kur’ân’da anlatılmasının hikmetlerinden bazıları tebellür etsin. Yoksa sadece maziye ait bir vak’anın zikredilmesinden başka bir mânâ ifade etmeyen -hâşâ!- bir durum söz konusu olacaktır. Kur’ân gibi mucize bir kitap, bu tür mülahazalardan münezzeh ve müberradır. Bu kıssanın, her devrin insanına olduğu gibi bu devrin insanına da anlattığı/anlatacağı çok şey vardır. Aslında her devrin insanının, kabiliyeti ölçüsünde bu ve benzeri kıssalardan hisse almaları için bunlar Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.
Ümmetlerin içindeki Ashab-ı Kehf
Kur’ân-ı Kerim, Ashab-ı Kehf’in yerini tasrih edip açıklamamıştır. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan ve Doğu Türkistan’da; Anadolu’da ise Efes, Tarsus ve Efsus (Afşin) gibi dünyanın çeşitli yerlerinde Ashab-ı Kehf’in mağarası olarak gösterilen yerler vardır. Bunun bir hikmeti şu olabilir ki, dünyanın çeşitli yerlerinde inanan insanların çoğu hep böyle bir mağaraya sığınma ve bir “tahannüs” devri yaşamışlardır. Bu sadece bir yerde olmuş mahallî bir hâdise değildir. İşte Kur’ân, meseleyi mutlak bırakmakla bu hususa işaret etmekte ve her yerdeki Ashab-ı Kehf’e dikkat çekmektedir. Belki de her peygamberin ümmeti içinde bu tür bir Ashab-ı Kehf mevcudiyeti söz konusudur.
Mesela Hz. Musa’nın ümmeti içinde zalimlerin zulmüne dayanamamış ve bu yüzden bir mağaraya çekilerek orada kendini ibadete vermiş bir Ashab-ı Kehf olabileceği gibi, Hz. Mesih’in ümmeti içinde de kendi devrinin zalim ve gaddarlarından kaçıp bir mağaraya sığınan Ashab-ı Kehf olabilir. Ancak biz, bugünkü tarihi malumatla bunların hangisinin hangi ümmetten olduğunu bilemiyoruz. İleride belki de bugün kapalı olan bu hususlar aydınlığa kavuşabilir.
Aynı zamanda bu hareket, bize fütüvvete dair bir hakikati de anlatmaktadır. Her devirde bir fütüvvet hareketi olmuştur. Yani gönlünü Allah’a (celle celâluhu) vermiş bir kısım delikanlılar bir araya gelip bazı hakikatlere sahip çıkmışlardır. Zaten Kur’ân-ı Kerim’de de bunların isim ve adetleri üzerinde herhangi bir açıklama yapılmayıp, daha ziyade onların durumlarının anlatılması, bize o keyfiyetten alınacak hisseyi ders vermek içindir. Kur’ân onları (tercüme ve tefsirlerimiz içinde) mealen şu ifadelerle destanlaştırmaktadır:
‘Onlar bir fütüvvet cemaati, bir gençler topluluğudur ki hakikati omuzlamış ve ne olursa olsun onu yaşama azmindedirler’ dedikten sonra ilave eder: Biz de onların hidayetlerini artırdık ve onların kalblerine râbıta verdik. Birbirlerine sımsıkı bağlandılar ve pervasız hale geldiler. Onlar, küfür, tuğyan ve dalalet karşısında gayet fütursuz idiler. Rahatlıkla ateşe girebilir, çarmıha gülerek gidebilir ve arenalarda aslanların ağzında parçalanırken Cenab-ı Hakk’ın celâlî tecellilerini seyir neşvesiyle tebessümlerle ölüme yürüyebilirler. Öyle ki kolluk kuvvetleri onları yakalamak için takip ederken bile onlar bunları bir koruma görevlisi gibi karşılar ve her zaman rahat hareket ederler. Kalbleri, kenetlenmesi gerektiği şekilde kenetlenmiştir. Başkaldırmışlardır kargaşaya, nizamsızlığa.. bu başkaldırışlarında Hakk’ın rızası ve âlemşümul değerlere saygı nümâyândır. Her zaman, “Sizin ve bizim Rabbimiz, semâvât ve arzın Rabbidir. Biz O’ndan başkasına el açıp yalvarmayız.” (Kehf, 18/13-14) hakikatiyle soluklanırlar.
Aslında işte böyle bir fütüvvet topluluğu, onların içinden çıktıkları milletin bekasının garantisidir. Onun içindir ki Hz. Ömer, “Gençliği olmayan bir millet mahvolmuştur.” buyurur. Bunun mânâsı, içinde fütüvvet topluluğu olmayan bir millet, yıkılmaya ve haritadan silinmeye mahkumdur demektir. Böylesine zinde, canlı, dinamik ve her yönüyle sıhhatli bir gençlik, her yerde kendi değerlerini haykırarak her türlü uğursuz sesi bastıracak, insanların eğri büğrü yollara girip perişan olmasına meydan vermeyecek, bir cihetle murâbıtlık yaparak milletin menfaatine olmayan her meseleye karşı koyacaktır. Evet işte böyle bir gençliği olmayan millet mahv ve perişandır. Meseleye bu zaviyeden yaklaşıldığı zaman görülür ki, Hz. İsa devrinde başlayan fütüvvet hareketi tam 309 sene devam etmiş; yani Hıristiyanlık bu kadar sene gizli ve el altından yayılmış ve bu insanlar, o günün zalim ve cebbarlarına karşı bu dini işte böyle bir gizlilik içinde korumuşlardır.
Devlet gücü zalim ve gaddar insanların eline geçince, Neronlar’a rahmet okutacak zulüm ve işkence inanan insanların mukadder âkıbetleri olmuş ve bu makus talih değişeceği ana kadar da görmedikleri zulüm ve çekmedikleri çile kalmamıştır. İhtimal Uhdud Ashabı’nın zulmü de işte bu döneme rastlar: Hendekler kazılır, hendeklerin içi alev alev ateşle doldurulur ve inanan insanlar diri diri bu hendeklere atılarak cayır cayır yakılır, ama yine de o mü’minlerde dininden dönen olmaz. Hatta bir kadın, elinde çocuğuyla beraber yanıp gidecektir. Bir ara tereddüt geçirir. Herhalde kendisinin yanması umurunda değildir, ama “Bu masum çocuk yüzünden mesul olur muyum?” diye düşünmektedir. İşte o esnada kundaktaki çocuktan ses gelir: “Ana durma at kendini!” Ve kadın hiç düşünmeden ciğerpâresiyle beraber kendini ateşe atıverir...
Fütüvvet cemaati, kadını ve erkeğiyle her türlü mehâliki göğüsleyen yiğitler topluluğudur. Uhdud Ashabı, bunca katliama rağmen yine karşılarında kıyam edip duran bir gençlik buluyorlardı. Onlar çarmıha geriliyor, yakılıyor, fakat asla dinlerinden taviz vermiyorlardı. Demir testerelerle kesiliyor, etleri kemiklerinden ayrılıyor, yine de dinlerinden dönmüyorlardı. Günlerce ve aylarca aç susuz bırakılıyor, çöllerde süründürülüyor, buna rağmen bir adım geri atmıyorlardı. Zaten, asırlar sonra Habbab b. Eret’in dua talebine karşı Allah Resûlü işte bu kahramanları misal göstermemiş miydi? Evet onlar kendilerine düşeni hakkıyla yapmışlardı; saadet asrında da bu vazife Allah Resûlü’nün arkadaşlarına düşmüştü. Ve Allah Resûlü orada son cümlesini şöyle tamamlamıştı: “Allah bu dini tamamlayacaktır, ama siz acele ediyorsunuz.” Acele etmeye hiç gerek yoktu. Çünkü fütüvvet cemaati er geç fonksiyonunu eda edecek ve kendine düşeni yaparak dinin tamamlanması mevzuunda Cenab-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olacaktı. Ne var ki, sabır isteyen böyle bir meselede diş sıkıp sabretmek gerekecekti.. evet bu tür konularda acele, daima yıkım getirmiş ve milyonlarca insanın çalışma ve gayretleriyle vücut bulan bir oluşum heba olup gitmiştir.
Çilesiz insanlardan gelen musibet
Sözün burasında bir girizgâh bulup şu hususa intikalim mazur görülsün: Bugüne kadar kendimi daima mü’minlerin en mücrimi görmüşümdür. Bunun bir devamı olarak da İslâm hesabına bir şey yaptığım iddiasında bulunduğumu hatırlamıyorum. Ancak şu da bir gerçek ki, yeryüzünde bütün inanan insanlar doğransa ve sadece ben kalsam, bu durum beni hiç mi hiç ümitsizliğe düşürmez. -Hafizanallah- böyle bir şey olsa ben yine: “Çalışır, tekrar çoğalırız” der, yoluma devam ederim. Ancak inanmış insanların, hayatın bütün sahalarında oldukları devrede dahi işe çilesizlerin müdahale etmesi ve mazisinde hiçbir sıkıntı bulunmayanların işi ellerinde tutmaya çalışmaları.. işte beni ve benim gibi düşünenleri ümitsiz edecek en büyük musibet budur. Zira Saadet asrını dahi bu tür çilesizler karıştırmış ve İslam âlemini kan gölü haline getirmişlerdir. Evet o aydınlık çağı ifsat edenler, Habbablar, Ammarlar ve Bilaller değildir. Nerede, nevzuhur ve sonradan iltihak etmişler varsa -elbette hepsi değil, sözüm sadece bir kısım çilesizleredir- bu ifsat ve anarşinin başını hep onlar çekmiştir. Bu hususu düşündükçe bazen ümidime gölge düştüğünü ve ellerimi açıp Rabbime şöyle niyaz ettiğimi itiraf etmeliyim: “Rabbim, ard fikirli insanları Sen bertaraf et. İnanan insanları hiçbir zaman inkisara uğratma!” Amin.
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:15
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
4 Ocak 2006       Mesaj #15
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
İstanbul’un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest bıraktırmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zulüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi. Durum Hazreti Fatih’e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih’e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti: “Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, Müslüman hakimlerin ve Müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu ispat ediniz.” Hazreti Fatih’in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa’da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar: Bir Müslüman bir Yahudi’den bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslüman’ın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.
Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan Müslüman’ı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:
- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine mademki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını Müslüman’a vermiş.
Papazlar İslam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler. Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik’e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar: Bir Müslüman diğer bir Müslüman’dan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Karasabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür Müslüman’a götürüp teslim etmek ister: “Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiyata bana satmazdın. Al şu altınlarını.” Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler: “Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap.” Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar. Kadı, her iki şahsa da çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını çeyiz olarak verir. Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul’a Hazreti Fatih’in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler: “Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve birbirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz.”
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:15
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
5 Ocak 2006       Mesaj #16
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın “Bismillahirrahmanirrahim” diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası, buna kızar, yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O kadın ise, bu duruma sabreder ve eşinin doğru yola gelmesi için Allah’a dua ederdi.
Bir gün, adam iyice öfkelenmişti. Kendi kendine “Şuna bir oyun çevireyim de görsün; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak...” diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı, artık bütün çirkinliğiyle, içinde dolup taşmıştı. Hanımını çağırdı, ona bir kese altın vererek: “Bunu iyi sakla!” diye tembih etti. Kadın da besmeleyi çekerek keseyi sakladı. Bu arada kocası da onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak keseyi derin bir kuyuya attı.
Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve “Sana verdiğim bir kese altını hemen getir.” dedi. Kadın koştu keseyi sakladığı yere, “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek elini uzattı. Tam o anda, Allahü Teala’nın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı. Sonra karısına; “Sana çok zulmettim, çok canını yaktım, beni affet.” diye yalvarmaya başladı. Allah’a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi: “Ya Rabbi! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, saliha bir kadını eş olarak verdiğin için, sana hakkıyla şükretmekten acizdim, beni affet Allah’ım...” O saliha kadın ise, “Ya Rabbi! Sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin...” diye dua ediyordu. Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur. Büyükler demişler ki: “Sabrın kendisi acıdır, lakin meyvesi tatlıdır.”
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:16
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
6 Ocak 2006       Mesaj #17
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Zulmetmek ne kadar çirkinse zulmedilebilirlik de o kadar çirkindir.
***
Cenâb-ı Hakk'ın lütufları sebebler planında illa bir şeye verilecekse mutlaka vifak ve ittifaka verilmelidir.
***
Müslümanlıkta kendine güven yoktur; Allah'a güvenme ve Allah'ın verdiği iradeyi iyi kullanma vardır.
***
“ İyi şeyler yapıyor ve sevap kazanıyoruz” mülahazaları benlik hesabına sizi sardığı aynı anda bir kaybetme sürecine girmişsiniz demektir.
***
Dinimiz gerçek kıymetini tavırlarımızda bulur.
***
Tavır ve davranışların iman olup içe akması sözkonusu değilse yapılan şeylerin folklordan bir farkı kalmaz.
***
İnsan, Allah'a nisbet edilen her şeye karşı saygılı olmalıdır.
***
Sürçerek bir kere büyük günah işleyen ve o günahından dolayı tir tir titreyen insan, küçük günah işleyip umursamadan o günahlarında ısrar eden insandan daha hayırlıdır.
***
Şikayetle hizmet aynı anda aynı kimsede bulunmaz.
***
Kur'an, “...namazlarını kılarlar” demiyor, “...namazlarını ikame ediyorlar” diyor.
***
Muhtemel maslahatlar için muhakkak mefsedetlere girilmemelidir
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:16
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
7 Ocak 2006       Mesaj #18
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Ekrem Bey, ağır bir hastalık yüzünden hastanede yoğun bakımdaydı. Dili tevhid okuyordu. Bir hemşire “Çok mu korkuyorsun?” diye sordu. “Bu vücudu verirken bana sormadı. Mülk O’nun, alırken de elbette bana soracak değil.” diyerek anlatmaya başladı. “Amca yeşil ve güzel de gözlerin varmış!” deyince, konuşmasını kesip, bu soruya cevap vermeye başladı: “Benim değil ki!” Hemşire pek bir şey anlamamış hâliyle “Ya kimin?” diye sordu. “Allah’ın!” dedi. Devamla “Verir, alır... Sonra ebedi olarak daha güzellerini verir. Bu dünya sadece bir imtihan meydanı!” dedi. Bu sohbetten sonra hemşire devamlı yanına uğrayıp “Bana bir şeyler anlat...” deyip durdu. Bir gün yanına, Bediüzzaman Hazretleri’nin talebelerinden Said Özdemir ile beraber bir grup ziyarete geldiler, teselli edici sözler söylediler. Çünkü bacaklarından alt tarafı artık tutmuyordu. Tamamen yatalak durumundaydı. Sağ gözü de görmüyordu. Said Özdemir, “Üstadın talebelerinden birisi Eskişehir’de yatalak hale gelmişti. Kurtuluş ümidi kesilmişti. Ölümü bekleniyordu. Bir başka talebesi de hacca gitmişti. Hacca gideni, Medine-i Münevvere’de Efendimiz’in (sas) kabri başında o yatalak kardeşimiz için çok dua etmiş. Birden kabirden bir nur peyda olup ‘Ümmetimden yatalak olanlar için ‘Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin tıbbıl-kulûbi ve devâihâ... ve âfîyetil-ebdâni ve şifâihâ... ve nûril-ebsâri ve ziyâihâ... ve alâ âlihî ve sahbihi ve sellim...’ salâvatını akşam-yatsı arasında yedi defa toplu halde onun için okusunlar.’ diye tavsiyede bulunmuş... Daha sonra toplu halde bu tavsiyeyi yerine getirmişler ve Allah’ın izniyle o yatalak kardeşimiz de iyi olmuş.” dedi. Orada bulunanlar, “Bu salavatı biz de Ekrem kardeşimiz için okuyalım.” dediler. Ekrem Bey’in durumu sonra çok ağırlaşmıştı. Uzakta bulunan yakınlarını çağırmışlardı. Hatta doktorlar artık ölüm raporunu yazmaya hazırlanıyorlardı. İşte bu zor ve sıkıntılı hâlinde bir rüya gördü: Cehenneme benzer dar bir yerde bulunuyordu. Buradan kurtulmam lâzım diye tırmanmaya başladı. Ama bir an geldi, takati kesildi. ‘Ya Rabbi, Sen ‘Allah kuluna kaldıramayacağı yükü, yükletmez’ buyuruyorsun. Benim güç ve gayretim buraya kadar. Ben lâyık bir insan değilim; ama benim arkadaşlarım, benim için Sana dua ediyorlar. Onların dualarını reddetme, onları ümitsiz kılma!’ meâlinde sözler söyledi. Sonra birden o sıkıntıdan kurtuldu ve bir genişlik hissetti. Uyandıktan sonra da vücudunun alt tarafına hoş bir sıcaklığın yürüdüğüne şâhit oldu. Refakatçisi bulunan hanımına durumu anlatıp, “Ayağa kalkmak istiyorum, bana yardımcı olur musun?” diye rica etti. O telaşlanıp “Aman, düşersin de bir yanın kırılır.” diye ikaz etti. Ama o kalkmak için hareket etti ve yavaş yavaş ayakları üzerine doğruldu... Bu anlattıklarım gerçek bir olay... Ben kendisiyle görüştüm. Onun çok ağır bir hastalık geçirmekte olduğunu duymuştum. Birkaç telefon görüşmemiz de olmuştu. Hep bir ziyaretini düşünüp duruyordum; ama bir türlü fırsat bulamıyordum. Sağ olsun müşterek bir dostumuz bizi bir araya getirdi. Rahat yürüdüğünü görünce hem çok şaşırdım hem de çok sevindim... Sohbetimiz sırasında Ekrem Bey bana “Hastalık da pek büyük bir nimetmiş. Elhamdülillah hastalığım vesilesiyle bilmediğim pek çok şeyi de öğrenme imkânı buldum. Rabb’ime sonsuz şükürler olsun.” dedi. Cenab-ı Hak, sıhhat, afiyet ve hayırlı ömürler versin.
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:16
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
10 Ocak 2006       Mesaj #19
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

İslam dünyasının boşluğu bir hâl boşluğudur. Günümüzde, simalara akseden bir inanmışlık tavrı görmek oldukça zor!..
***
Din insanı şekillendirsin, bir kalıba soksun, ona çeki düzen versin diye gelmiştir; insan dini keyfince şekillendirsin diye değil.
***
Lafla meseleler halledilseydi, münafıkların en baş döndürücü beyanlarıyla şimdiye kadar çözülmemiş hiçbir problem kalmazdı.
***
Müslümanlığı arızasız, noksansız ve Kur'an'a göre yaşamak en büyük keramettir.
***
Zirveleşme mahrumiyetlerin arkasındadır. İnsan katlandığı sıkıntı nispetinde terakkiye mazhar olur.
***
Büyük şeylerin kıymeti bilinmezse zamanla hiçbir kıymeti olmayan küçük şeyler onların yerini alır.
***
Müzalahazalarını İslam'ın varlığına bağlayan ruh, kâmil ruhtur.
***
Bir meselenin içindeki en âmî adam, o meseleyi alakadar eden hususlarda, dıştaki filozoftan daha bilgilidir.
***
Meseleler hâl ile hallolur, hâlin müphem bıraktığı yerde ise kitaba ve söze başvurulur; yoksa, sadece kitap okuyarak ve konuşarak meseleler anlatılamaz.
***
Doğru, bir tanedir; insanları o doğrudan uzaklaştırırsanız rengarenk eğriler içine girerler.
***
İman toprak gibidir; tohumun atılmasından hasad zamanına kadar her seviyede toprak ile sıkı irtibat lazımdır.
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:17
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
11 Ocak 2006       Mesaj #20
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
“Ali Yardım” deyince hayâlimde hemen ciddi bir ilim adamı profili beliriyor. Evet, o gerçekten ciddi bir ilim adamıydı. Doksanlı yılların başında 9 Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde öğrenciyken ders hocamızdı; hadis ve ilgili derslere giriyordu. Ancak bendeniz onu, daha ziyâde kendi ifâdesiyle 20-25 yılını verdiği önemli çalışması “ Peygamberimizin Şemâili ” adlı eseriyle tanımaya çalıştım ve özellikle bu eserle sevdim. O eseri inceleyen, tâ dipnotlarına varıncaya dek önemseyen biri Prof. Dr. Ali Yardım'ın nasıl bir ilim adamı olduğunu illâ ki tahmin edecektir.
Vefatını vefalı kardeşim Kadir Muhsin'den aldığım elektronik postadan öğrendim. Duyunca elbette ki çok üzüldüm. Çünkü kaybedilen ciddi bir ilim adamıydı. Öğrenciliğimiz döneminde kendisinden ne kadar istifade edip edemediğimiz ayrı bir konu ama okuldan mezun olduktan sonra daha ziyâde onun eserlerini okuma iştiyakı hissettim. Beni en çok etkileyen elbette ki “ Peygamberimizin Şemâili ” adlı kıymetli ve muhteşem eseri oldu. O yadigar esere yıllarını vermiş, göz nurunu akıtmış biri. Peygamber Efendimizle (Aleyhisselâm) alâkalı en küçük şeye dahi çok ciddi önem veren ve en ince ayrıntısına kadar inceleyen, ilim namusunu asla zedelemeyen birisi.
Rahmetli Ali Yardım Hocamız dahil, ilmî düşüncede her ilim adamının kendine göre farklı bir yol ve yöntemi olabilir. Ama önemli olan temel disiplinlerde dine ve ilme saygı çerçevesinde hareket etmektir. Öğrenciliğimiz yıllarında da bazı hocalarımızın bazı fikirlerinin tenkit edildiği vakidir; duyardık. Bütün bunlar bir yana, çizgisini hep ilim, ilimde ciddiyet, Peygamber Efendimiz'e (Aleyhisselâm) saygı ve dürüstlük üzere devam ettirenler, bazen farklı düşüncelere de sahip olsalar hep saygı görmüşlerdir.
Tercümelerde hem Arapça'ya özen gösterir, hem de Türkçe'nin zerâfet ve inceliğini kaybetmemeye, onu mutlaka ortaya çıkarmaya gayret ederdi. Derslerimizden şöyle bir sözünü hatırlıyorum, ki ilk duyduğumuzda belki sınıfça hepimizi güldürmüştü ama onun dil konusundaki özenini çok bariz bir sûrette gösterir: “ Bazıları Arapça'dan tercüme ederken, Arapça'nın aslını bozmayayım diye Türkçe'nin ırzına geçiyor! ” Prof. Dr. Ali Yardım, “ Peygamberimizin Şemâli ” adlı eserinin önsözünde, Efendimiz'e hitab şekillerini sıralarken aynen böyle diyor: “ Efendimiz kelimesindeki saygı asâletini başka kelimelerde göremedim! ”
Duyduğuma göre, yakın zamanda rahatsızlanmış ve karaciğer yetmezliğinden vefat etmiş. Onunla ilgili hatıraları, daha yakın öğrencilerinden, vefalı arkadaşlarından ve çevresinden bir çalışma çerçevesinde beklemek elbette ki hakkımız. Böyle bir ilim âşığına karşı bu kadarcık kadirşinaslık herhalde elzem. Evet, günümüzde iletişim imkanları had safhada. Internet üzerinden meselâ bir site açılsa, çeşitli yerlerdeki öğrencileri hatıralarını, onunla ilgilerini, notlarını aktarsalar, herhalde faydalı bir çalışma olur. Olur, ve böyle bir ilim adamından daha ziyade istifade etme imkânı da doğmuş olur.
Burada, yâd-ı cemil olsun için, bulabildiğim kadarıyla onun hayat hikayesini özet bir tarzda aktarmak isterim: 1939 yılında Alanya–Oba Köyü'nde doğdu. (Cenazesi de oraya götürüldü). 1944 yılında başladığı öğrenim hayatını, 1965'de İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü'nden mezun olarak tamamladı. İki yıl orta öğretimde öğretmenlik yaptıktan sonra 1967 yılında yüksek öğretime geçti. O zamandan beri Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü, İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü ve Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde görevini sürdürmekteydi. 1984'de Doktor, 1987'de Doçent ve 1993'de Profesör olan Ali Yardım, son olarak DEÜ İlâhiyat Fakültesi Hadîs Anabilim Dalı Öğretim Üyesi idi. Fakültenin Araştırma Teknikleri, Paleografi ve Epigrafi, El Yazması Eserlerin Analizi ve Diploma Çalışması derslerini de okuturdu. Ayrıca, Yüksek Lisans ve Doktora seviyesinde uzmanlık alanı ile ilgili dersleri vermekte ve tezleri yönetmekteydi. Ayrıca, 1998 yılından bu yana, aynı fakülteye bağlı Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü Hat, Tezhîb ve Çini Ana Sanat dalları ders programlarında yer almış; Epigrafi, Yazma Eserlerin Çözümlenmesi, Çinide Hat Kompozisyonu, diploma çalışması gibi dersleri de okutmaktaydı.
Kendi ifadesiyle Alanya'da ilkokulu bitirdikten sonra, ellili yılların başında okumak için Konya'ya gider. O zamanlar tek başınaydı. Torosların sarp geçitlerini eşek sırtında aşar ve iki yıl memleketine hiç dönmez. Kendisinden dinleyelim: “İlkokuldayım. Köy Enstitüsü mahreçli bir hocamız var. Bir gün derse, öğretmenimizin hemen arkasından girmek zorunda kaldım. Neredeydin diye sual edince olanca sâfiyetimle câmideydim geciktim diyecek oldum. Bahçedeki ağaçlardan birinden ince ama dayanıklı bir dal kestirdi ve bu değnekle bana muhteşem bir dayak attı. Arkadaşlar sonradan söylediler, birisi saymış, tam seksen bir değnek çekmiş öğretmenimiz; resmen fıkıhtaki had cezası!”
Ali Yardım Hoca, her sene yaz mevsiminde yazlığa, denize gitmek yerine tatilini memleket kütüphanelerinde geçirmeyi yeğleyen bir ilim aşığıydı. Yıllık tatillerini böyle geçirirdi. Hoca gittiği kütüphanelerde kitapları tetkik eder, dibace ve ketebe kayıtlarına bakıp vaktiyle şahsî emeği ve göz nuruyla hazırladığı İzmir Millî Kütüphanesi'nin yazma eserler katalogundan kontrol etmek sûretiyle defterine kayıtlar düşerdi.
“Bir mânâda memleketin yeniden fethi gibi bir şey bu... Memleketi, kütüphane raflarına savletle bir kere daha fethe kalkışmak; “fetih rûhu” böyle bir şey olsa gerek. İlki, “Peygamberimizin Şemâili”; nefis bir literatür çalışması, “sadaka-i câriye” cinsinden kıymetli bir eser. “Şihâb'ül-Ahbâr kısaca, Anadolu'yu vatan tutan Türklerin en ziyade rağbet ettiği hadis mecmuasıdır…” “Ali Yardım Hoca ilmî meslek itibariyle Hadis âlimi fakat yıllardır âdet edindiği Anadolu seyahatleri, onu ister istemez sanat tarihi ile de ilgilenmeye mecbur etmiş. Üniversitede, özellikle eski eserlerdeki kitâbe metinlerini okumak ve değerlendirmek konusuna münhasır sanat tarihi dersleri okutmakta nasıl “kemâl-i lezzet” bulduğunu anlatırken onun nasıl delikanlı durduğunu sizler de görmeliydiniz. Hadis gibi evrensel bir birikimden hareketle millî kültürün arkeolojisine geçmek, herhalde dünyanın en lezîz meşgalelerinden birisi olmalı. Hoca'yı genç tutan kimyânın ne olduğu anlaşılıyor.” “…imrenmek ne kelime, haset etmedim desem yalan olur ve unutulmamalıdır ki ilimde haset kabih sayılmaz. Keşke onun kadar genç olsaydım, keşke ömrüm, aynen onda olduğu gibi hikmetle ilimin dudak dudağa verdiği ihtisas sahalarında geçmiş olaydı. Sana şükranlarımızı takdim ediyoruz ey genç adam; sağolunuz, ömrünüz hayır ve bereket üzre muammer olur inşâallah!” (Aksiyon Dergisi / Sayı: 399 - 29.07.2002, A. Turan Aklan'ın, “Türkler Efendimizi Hangi Kaynaktan Tanımıştı?” başlıklı makalesinden..)
Prof. Dr. Ali Yardım'ın, Hadîs I-II adlı Üniversite ders kitabı dışında , Peygamberimiz'in Şemâili , Şihâb'ül-Ahbâr Tercümesi , “Ashâb Bilgisinin Kaynakları ve Tirmizî'nin Tesmiyetü Ashâb'in-Nebî'si” (edisyon kritik çalışması), Anadolu Selçuklular ve Beylikleri Devri Mimârî Eserlerinde Kitâbeleşen Hadîsler , İzmir 1989 (basılmamış profesörlük takdim tezi), İslâm'da Altın Yüzük Kullanımı, İslâm'da Eğitim-Öğretim Târihi (Dr. Ahmed Çelebi'den tercüme) , İzmir Millî Kütüphanesi Yazma Eserler Katologu , I-IV, Alanya Kitâbeleri (Tesbît, Tescîl, Tasnîf ve Değerlendirme) , Amasya Burmalı Minâre Câmii Kitâbeleri , Amasya Kaya Kitâbesi.. gibi eserlerinin yanında, bir kısmı yayınlanmış, bir kısmı da yayına hazırlanmakta olan Araştırma Projesi, makâle ve tebliğ türünden çalışmaları bulunmaktadır. Bunlara ilaveten onlarca makale ve TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yayınlanan onlarca maddesi de vardır. Tabii ki yetiştirmiş olduğu güzide talebeleri ayrı bir bahis. Rahmetli evliydi ve üç erkek evlâdı vardı. Prof. Dr. Ali Yardım'ın; Arapça'ya vukûfu, Klâsik Türkçe'ye âşinalığı, Fransızca ve Farsça ile de ünsiyeti vardı.
Değerli Hocamıza Yüce Mevlâ'dan Rahmet Diliyorum… Ruhu Şâd Olsun!
(Öncelikle Muhterem Hocamızın, sonra tüm arkadaşlarımızın ve gönlü insanlık için çarpan bütün sevgi kahramanlarının Kurban Bayramını tebrik ediyorum. Sağlıcakla kalınız Efendim!)
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:17

Benzer Konular

17 Ekim 2018 / AreX Kahve Molası
6 Nisan 2009 / nılufer Soru-Cevap