Arama

Kıssadan Hisseler - Sayfa 3

Güncelleme: 10 Aralık 2018 Gösterim: 63.321 Cevap: 180
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Ocak 2006       Mesaj #21
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Gırtlağına kadar kesrete boğulmuş bir insanın, başkalarını vahdete ulaştırması mümkün değildir.
* * *
Sponsorlu Bağlantılar
İmanın hazzına ulaşanlar içlerinden geçen düşüncelerden dolayı bile kendilerini sorgular ve kat'iyen tavır yalanına girmezler.
* * *
Yaptığımız şeyleri monotonluğa kurban etmemeli, her zaman onları içimizde yeniden bir kere daha duymaya çalışmalıyız.
* * *
Nefsi itibarıyla ölmeyenler hakiki hayata eremezler.
* * *
“Neredesin?”e cevap verip “Buradayım!” diyebilecek yiğitlere ihtiyaç var.
* * *
İdare eden kaba kuvvet değil, hakkaniyet ve adalettir.
* * *
Faydasız ve lüzumsuz şeyler, faydalı olanları da faydasız hale getirirler.
* * *
Zaaflar, insan tabiatının açık olduğu boşluklardır; şeytan da işte o boşlukları kullanır.
* * *
Sözümüzün aks-i sadâ uyarmasını bekliyorsak her zaman kendi değerlerimizle hareket etme hususunda çok dikkatli olmalıyız.
* * *
Gerçek sahibine bağlanmayan şeyler sahipsiz demektir.
* * *
“Ben” diyenler, diskalifiye edilmelerinin dilekçesini kendi elleriyle vermiş sayılırlar.

Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:17
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
19 Ocak 2006       Mesaj #22
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Sevgili Arkadaşlar,

Sponsorlu Bağlantılar
Evvelki yazıda da belirttiğim gibi, bir Mi’raç programı vesilesiyle çıktığımız seyahatten dolayı geçen haftanın üç gününde Ayyüzlü’den ayrı kaldık. Birkaç saatlik uçak yolculuğu çok hoşuma gitse de aklımda hep siz vardınız. Öyle ki, yanıma bir-iki kitap ve bir de Sızıntı dergisini almayı ihmal etmedim. Yol boyunca sürekli bu sayfada yer verebileceğim ve beraberce yararlanacağımız bilgiler bulabilmek için didindim durdum. Hatta bir aralık babam kulağıma eğilip, “Talibim, şimdi kainatı okuma zamanı; şu anda içinde bulunduğun uçağı, dalgaları arasında yüzdüğümüz bulut denizini ve bu imkanı bize lutfeden Allah’ın şu sayısız nimetlerini düşün. Kaldır başını, bak uçak “Allah”, diyor, gökyüzü “Allah” diyor, bulutlar “Allah” diyor ve bulutları, rüzgarı, gökyüzünü, şu metal yığınını bize hizmet ettiren, bizi çok kısa bir sürede bir ülkenin bir ucundan diğerine götüren Allah “Mi’raç hak’tır” hakikatini bir de bu dille gösteriyor.” dedi. Gözyaşlarını saklamak istediği zamanlarda bir başka yana dönmüş gibi davranan babam yine öyle yaptı ama çok duygulandığı her halinden belliydi. “Meğer şu kainat kitabı da insanı ağlatırmış” diye düşündüm sadece; çünkü, ben henüz o kitabın nasıl okunduğunu bilmiyordum.
Mi’raç gecesi münasebetiyle düzenlenen programda, o gecenin öneminden, Peygamber Efendimiz’in gittiği yerlerde kendisine verilen nimetlere rağmen asla bizi unutmadığından ve Allah’ın rızasına ulaşmamız için dikkat etmemiz gereken bazı hususlardan bahsedildi. Konuşmacılardan birisi de babamdı. Bulunduğumuz yer öyle kalabalıktı ki, o kadar insanın karşısında babamın nasıl konuştuğuna şaşırdım. Ben birkaç insanın önünde durunca bile sıkılıyorum. O yüzden arka taraflara gidip dinlemeye çalıştım sohbeti. Benim oturduğum yerin iki sıra arkasında benden yaşça büyük iki kişi sürekli konuşuyorlardı. “Sohbeti dinlemiyor ve saygısızlık ediyorlar” diye içten içe kızmıştım onlara. Gecenin sonunda babamla tanıştıklarında öğrendim ki, bizim Türklerden birisi, yeni Müslüman olan yanındaki arkadaşına sohbeti tercüme ediyormuş. Onlar hakkında su-i zan ettiğim için bu sefer de kendime çok kızdım ve o amcaya gidip helallik istedim.
Eyüp’te gibi...
Ertesi gün, programda tanıştığım bir abi, iki öğrenci arkadaşıyla beraber kaldığı eve davet etti beni. Annemin gönlüne girip babamdan da izin koparınca bir günlüğüne onların yanına gittim. O şirin evin üç sakininden en küçüğü Gökhan abiydi. Türkiye’den geleli henüz bir sene olmuş, doktora yapıyormuş. İstanbul’da staj yaptığı dönemdeki öğrencilerini o kadar çok özlemiş ki, kandilde beni görünce hemen o öğrencileri hatırlamış, hep onları düşünmüş ve bir manada hasret gidermek için de beni davet etmiş.
Orada kaldığım günün sabahında Gökhan abi mutfak nöbetçisiydi; ben de erkenden kalkıp ona yardım etmek istedim. Hiç bu kadar güzel bir kahvaltı yapmamıştım desem yalan olmaz. Gökhan abi, usta bir aşçı gibi, patatesleri ince ince, yuvarlak şekilde doğradı; üzerine domates rendeledi, biraz tuz, yağ ve su koyup hepsinin üstünü alüminyum folyoyla kaplayıp fırına sürdü. Yarım saat pişirdikten sonra üzerine yumurtasını da kırıp o enfes yemeği kendi tepsisiyle sofraya koydu. Teypten çok güzel Kuran okuyan bir hafızın sesi yükseliyordu. Gökhan abi de arada bir hafızı taklit ederek vokalistlik yapıyordu. Sanki batının batısında dışı süslü içi manevi kirlerle dolu evlerin ortasında değil de Eyüp’teki muazzam caminin hemen bitişiğinde, nurlu bir evde gibiydim. Bu güzel insanlar kaldıkları yeri nasıl da kendilerine benzetmiş ve aydınlatmışlardı. Modern dünyanın gürültüsü ve kiri ancak onların kapısına kadar gelme fırsatı buluyor ama içeri giremiyordu. İçerde Kur’an vardı, namaz vardı, kardeşlik vardı, sevgi vardı ve Kur’an’la, namazla nurlanmış gençler vardı.
Sofradan kalkar kalkmaz herkesi bir telaş aldı; bu üç kafadar, akşam gelecek olan misafirleri için evi temizleyip, yemek yapmaları gerektiğini söyleyerek aralarında işbölümü yaptılar. Ben de bazı ufak-tefek işlerde onlara yardımcı olmaya çalıştım. İnanın, abilerden birinin, bir yandan yemek yapmaya çalışıp bir taraftan da “Allahım, ne olur bizi mahçup etme; misafirlerimizin kalbini yumuşat; Peygamberimizi en güzel şekilde anlatmamızı nasip et.” dediğini duyunca öyle hislendim ki, bir ara hareket edemez oldum, bir kenara oturdum, hayran hayran onu seyrettim.. şu lüks şehrin buğulu havasında yolunu kaybetmeyen, gördüğü dünyevi güzelliklerle bakışları bulanmayan ve kendi değerlerimizin temsilciliğini yapmak için çırpınan o abilere sarılıp “Allah sayılarınızı artırsın, beni de sizin gibi yapsın” dememek için kendimi zor tuttum.
Türkiye’nin Havası
Haftada iki gün yabancılarla bir araya gelip değişik konularda konuşuyorlarmış. Bu sohbetler esnasında iki kişi Müslüman olmaya karar vermiş. İşte bu beş kişilik misafir grubu için hummalı bir hazırlık vardı evde. Ben İngilizce bilmediğim için onları seyretmekle yetinecektim ama merakla akşamı bekliyordum. Bazı eksikleri almak için dışarı çıktık. Ne yazık ki, o bölgede cami olmadığı için Cuma namazını bir kültür merkezinde kıldık. Oradaki çalışmaları anlattı Gökhan abi. Bana hiç küçük gibi davranmıyor, aksine tıpkı karşısında bir büyük varmış gibi benimle konuşuyor ve bana çok değer verdiğini belli ediyordu. Kendimi birden büyümüş ve kocaman bir adam olmuş gibi hissettim. Peygamber Efendimiz de çocuklara hep değer verir ve onlarla tek tek ilgilenerek büyük gibi davranırmış öyle değil mi?
Günün en güzel bölümü akşam misafirlerle geçen kısmıydı. Onlardan ikisinin yabancı olduklarını İngilizce konuşmasalar anlamayacaktım. Simaları, namaz kılışları ve hatta isimleri aynı bizimkiler gibiydi. Birisinin adı Mahmut, ötekinin Ahmet, diğerlerinin de John, Peter ve Mark’tı. Cemaatle namaz kıldık, tesbihlerimizi çektik, diğer üç misafir de bizi izledi. Beni onlarla tanıştırdılar, ne dediklerini anlayamadığım için Gökhan abinin tercümanlığı aracılığıyla birbirimizle anlaştık. Bir ara ona, en yaşlı misafir olan Mahmut amcaya Müslüman olmaya nasıl karar verdiğini sormasını istedim.
O da, uzun yıllar İslamiyet hakkında bir sürü kötü söz duyduğunu, dolayısıyla o dönemde dinimizle ilgili hiç de iyi düşüncelerinin olmadığını, fakat, komşusu olan Türk öğrencilerin yaşantılarına hayran kaldığını, onların da Müslüman olduğunu öğrenince buna bir türlü inanamadığını anlattı. Daha sonra onların hep insanları etkilemek için öyle güzel davrandıklarını düşündüğünü ve bu sebeple onlarla beraber olmaktan uzak durduğunu söyledi. Aylarca abilere görünmemeye çalıştıktan ve bir manada onlarla saklambaç oynadıktan sonra, Gökhan abi ve arkadaşlarının ısrarına daha fazla dayanamayıp Türkiye’ye tatile gittiğini aktardı. İstanbul, Konya, Antalya... derken Türkiye’de nereye giderse gitsin, hangi eve misafir olursa olsun, hep güleryüzlü, cömert ve misafirperver insanlar gördüğünü, ne kadar Müslüman aile ile tanışmışsa çoluk-çocuk hep aynı güzel ahlakla donandıklarına şahit olduğunu ve nihayet “Bu insanların hepsi rol yapıyor olamaz. Hem insan günlerce, haftalarca ve aylarca kesintisiz rol yapamaz. Ancak gerçek bir din, bütün insanları bu kalitede yetiştirebilir.” kanaatine vardığını heyecanla nakletti.
Kurban Eti
Rusya’da çalışan kardeşinin şahit olduğu hadise de Müslümanlığı tercihinde etkili olmuş. Rusya’ya eğitim gönüllüsü olarak giden öğretmenlerden ikisi kurban bayramında civardaki bütün ihtiyaç sahiplerine et dağıtmak için kapı kapı dolaşmışlar. Ellerinde son bir et parçası kalmış, onu da bırakmak için gittikleri evde bizim yeni Müslüman olan Mahmut amcanın kardeşinin komşusu açmış kapıyı. Yaşlı kadın, ne istediklerini sormuş öğretmenlere.. onlar da hiçbir şey istemediklerini, sadece dini bayramlarında kestikleri etlerin bir kısmını komşularıyla paylaştıklarını, eğer kabul ederse ona da bir parça hediye etmek istediklerini söylemişler. Fakat, kadın Müslüman olmadığını ve kabul edemeyeceğini belirtmiş. Öğretmenler, böyle bir bayramda komşularını arayıp sorarken din ayırımı yapmadıklarını, muhtaç olan her insanı sevindirmek istediklerini ve bu düşünceyi İslam’dan aldıklarını anlatıp, eti ona teslim ederek ayrılmışlar.
Yaşlı teyze almış eti ama yine de rahat edememiş; “Herhalde yanlış geldiler ama beni de kırmamak için öyle söylemek zorunda kaldılar” diye düşünerek peşlerinden evlerine kadar takip edip eti iade etmek istemiş. Öğretmenlerden dinlediklerinin doğruluğuna kanaat getirince şöyle demiş, “Aylardır evimin kapısını kimse çalmadı; çoluk-çocuk, torun-torba, hısım-akraba hiç kimse beni arayıp sormadı. Açlıktan daha ziyade yalnızlık insanı kötü yapıyor. Sizin dininiz ne kadar güzelmiş ki, hiç tanımadığınız, aynı dinden bile olmadığınız insanların halini hatrını sorup ihtiyaçlarını görüyorsunuz. Akrabalarınıza karşı da böyle misiniz?”
Güzel dinimizi anlatma fırsatı bulmanın heyecanıyla söze girmiş o iki arkadaş; çocukların anne-babaya bir öf bile demeden, son nefeslerine kadar onlara sahip çıkıp, ihtiyaçlarını görüp iyi muamele etmesini Allah’ın emrettiğini, bunun Kuran’da belirtilen bir emir olduğunu; ayrıca, nine, dede, amca, dayı, hala, teyze ne kadar akraba varsa onlarla irtibatta olup ziyaretlerine gitme ve ihtiyaçlarını görme konusunda kesin hükümlerin bulunduğunu bir bir sıralamışlar. O yaşlı teyze de hayran kaldığı bu sözler üzerine o gençlerle sık sık bir araya gelmeye, dinî konulardan konuşmaya ve birkaç ay sonra da Müslüman olmaya karar vermiş.
Bir gün o yaşlı kadının üst kat komşusu –Mahmut amcanın kardeşi– gelmiş; onun öldüğünü, son nefesinde hep o abileri ve m******* anlayamadığı bazı sözcükleri sayıkladığını, ölmeden evvel onlara selamını iletmesini istediğini, yaşlı kadının son nefesindeki isteğini yerine getirmek için onlara durumu haber vermeye geldiğini anlatmış. Mahmut Amca, bunları da duyunca hayran kalmış dinimize ve asıl mutluluğun, huzurun, refahın bu dini yaşamakla elde edileceğini hissettiği anda da Müslüman olmuş.
Allah’ım Beni de...
O gece, Peygamber Efendimiz’in yaşantısını merak eden misafirlere Allah Rasûlü’nün ahlakından bir bölüm anlattı abiler. Bir saat kadar süren sohbette konuşmacı, ev sahipleri arasında ortanca olandı. İngilizce olarak, hiç takılmadan anlattı Peygamberimiz’i. Onun dediğini anlayamasam da, Sevgili Peygamberimizin adını söylerken abinin toparlanarak ayağa kalkar gibi yapışı ve yaşaran gözleri beni çok etkiledi. O konuştukça Allah’a dua ettim ben de O’nun adını böyle anlatabileyim diye.
O gece boyunca da hep “Keşke çok çabuk büyüyüp ben de bu abiler gibi olabilsem” diye içimden geçirdim. Ertesi gün annem ve babam gelip beni alırlarken sanki bir rüyadan uyanıyor gibiydim. Şimdi orada görüp duyduklarımı düşünüyorum.. ne kadar ilginç değil mi? Bizim sıradan gibi gördüğümüz akrabalarla bağı koparmayıp ihtiyaçlarını görmek ve kimseyi ayırt etmeden kurban eti dağıtmak bile iki insanın hidayetine vesile oluyor. Evet, ben de inandım, Ayyüzlü’nün en son dinlediğim sohbetinde de dediği gibi, “İslam’ı bilmeyen veya onun hakkında yanlış bilgi sahibi olan insanlara dinimizi anlatmanın en güzel yolu, onu Allah’ın emirlerine uygun şekilde yaşamaktır.”
Hayal dünyasında yaşıyormuşcasına tatlı geçirdiğim o gece, dile getirilen hususlardan biri de şuydu: Dinimizi en güzel şekilde yaşadığımız zaman sadece başkalarının onu doğru olarak tanımalarına vesile olmakla kalmaz, aynı zamanda Allah’ın rızasını da kazanırız. Mesela, anne-babamıza saygılı davranmamız diğer dinlerden olanları hayran bırakabilir ama ondan daha önemlisi onlara hürmet etmemiz, bizi Rabbimizin hoşnutluğuna da eriştirir.
Hazreti Musa’nın Komşusu
İşte, bu son konu hakkında, annemden dinlediğim ve çok etkilendiğim bir hikayeyi anlatarak sözlerimi bitirmek istiyorum:
Hazreti Musâ (aleyhisselam), bir gün Allah’a dua ederken; “Yâ Rabbi, benim Cennet’teki komşularım kimlerdir, bazılarını bildirir misin?” diye bir istekte bulunmuş. Yüce Allah, Hazreti Musâ’ya: “Senin Cennet’teki komşularından biri, falan yerde yaşayan bir kasaptır. Falan yerde dükkânı var. Görmek istersen git, bir gece kendisine misafir ol.” buyurmuş.
Hazreti Musâ, bu kasabın ne yaparak kendine Cennet’te komşu olmayı hak ettiğini merak ederek onu arayıp bulmuş ve o gece onun evine misafir olmak istediğini söylemiş.
Akşam olunca, kasap -kim olduğunu bilmediği- Hazreti Musa ile birlikte evine gitmiş. Misafirini bir köşeye oturttuktan sonra, “Bana müsaade ederseniz, evvela şurada bir misafirim daha var, önce onun hatrını sorup ihtiyaçlarını karşılayayım, sonra sizinle ilgilenirim.” demiş.
Kasap, odanın bir köşesinde yatan yaşlı kadının altını temizleyip elbisesini değiştirmiş; bütün hizmetini görüp yemeğini yedirmiş. O sırada ihtiyar kadın bazı şeyler söylemiş. Kasap da bu sözlere “âmin” demiş.
Bu işi bittikten sonra evdeki misafirin yanına dönen kasaba Hazreti Musâ (aleyhisselam) sormuş; “Bu kimdir ki, kendisine bu kadar özenle hizmet ediyorsun?”
Kasap “Bu benim anamdır. Sağlığında benim bütün zahmet ve sıkıntılarıma katlanmış vefakâr bir kadındır. Şimdi ben kendisine evlâtlık görevimi yapmaya çalışıyorum.” diye cevap vermiş. Hazreti Musa sorularına devam etmiş;
“Peki, yanından ayrılırken o bir şey söyledi, sen de “âmin” dedin; o neydi?”
“O mu? Olacak şey değil ama söylüyor işte! Annem, bana her gün, “Oğlum, Musâ Peygambere Cennet’te komşu olasın.” diye dua eder; ben de “âmin” derim. Bu olacak iş mi? Hazreti Musâ kim, ben kimim? Ben o Allah elçisini şu dünya gözüyle bir kere görsem o da yeter bana!” demiş.
Hazreti Musa, tanıdığı bu güzel kalbli insanı çok sevmiş, ondan duyduğu sözlerden pek hoşlanmış; ötede komşu olacağı için de Allah’a hamd etmiş. Oradan ayrılırken de, “Dostum, sen anneni hep böyle hoşnut et; et ki, Musa da senin gibi bir gönül eriyle komşu olmanın sevincini tatsın!” demiş.
Evet arkadaşlar,
Emin olun, şu anda gönlüm bir güvercin kalbi gibi titriyor.. ben de İslam’ın sözünü eden değil, onu yaşayan bir insan olmak istiyorum.. ben de Efendimizi anlatmak için diyar diyar dolaşmak ve muhtaçlara el uzatmak istiyorum.. ve bunu başarabilmek için dualarınızı bekliyorum.
Bu hafta da size, Ayyüzlü’nün sohbetlerinden notlar tutan annemin defterinden aldığım bir cümleyle veda ediyorum:
“Anne-babanın hukukunu hiçe sayan ve onlara isyan eden evlât “insan bozması bir canavar”, çocuğun mânevî hayatını garanti etme gayretinden mahrum ebeveyn de merhametsiz birer gaddardırlar.. ve hele, çocuk yolunu bulup kanatlandıktan sonra onu felç eden anne ve babalar..!”
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:17
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
22 Ocak 2006       Mesaj #23
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Edep tâbiri değişik vesilelerle günlük hayatımızda varlığını gösterir. Hatırımıza gelen bazı tabirleri zikredersek, mesela, bizde ahlâkî duruşuyla saygı uyandıran kişilere müeddep, İlâhî kudretin ve içtimâi (sosyal) âdetlerin farkına varmadan yaşayan kişilere edepsiz, güzel davranışa sevk etme hâline te’dip, ince ve zarif sözlü kimseye edip ve bu lisanî güzelliklerin ilmi sahadaki adına edebiyat denilmesi, bizdeki edebe verilen ehemmiyetin hemencecik aklımıza gelen numunelerindendir. Ayrıca edep kaidelerinin geneline adap, cemiyet hayatımızda dikkat edilmesi gereken görgü kurallarının adab-ı muaşeret şeklinde isimlendirilmesi, edep kelimesinin hayatımızdaki yerini gösteren örneklerdendir.
Örfümüzde ahlâkî tüm güzellikler edep kelimesiyle özetlenmiş ve artık ahlâk denilince edep, edep denilince ahlâk anlaşılır olmuş. Edep kelimesi bize Arapçadan geçtiği halde Türkçeleşmiştir.
Alimler Cenab-ı Hakk’ın ayetlerini ayat-ı ilmiye ve ayat-ı kevniyye olmak üzere iki kısma ayırmışlar. Ayat-ı ilmiye, Hak Teala’nın melekleri vasıtasıyla peygamberlerine vahyettiklerine; ayat-ı kevniyye ise kainattaki bütün varlıklardaki tecellisine deniliyor.

İşte edep, bu varlık aleminde kişinin idraki ve ayetlerle uyum halinde yaşamasıdır. Dolayısıyla ahlaki güzellikleri ve edebi ekstradan bir şeymiş gibi görmek veya dindar olmayı edepten farklı gibi telakki etmek fevkalade yanlıştır. Din edeptir, edep dindir; ayrılık gayrılık yoktur.
Ahlak, hulk (yaratılış, yaratılma) kelimesinden türemiştir. Bu hususa dikkat çeken tasavvuf büyükleri ahlak için “Seni hâlık (yaratıcı) ile mahluk (yaratılmış) arasında daima rızaya uygun harekete muvaffak kılan edeptir” şeklinde tarifler yapmışlardır.
“Edep Yâ Hû” yazısını gördüğünüzde eminiz ki hepinizde farklı farklı çağrışımlar uyanmıştır. Âşina olduğumuz bir tâbir “Edep Ya Hû”. Eskiden konaklarda, evlerde, tekkelerde, sohbet edilen mekânlarda levha şeklinde yazılan, yakın zamana kadar da dilimizden hiç düşmeyen bir kelâm; fakat bu söz de kültür erozyonundan nasibini almış. “Edep Yâ Hû” sözü iyice alışılmış, alelâde söylenegelmiş ve bu sebepten dolayı ifade ettiği mefhumdan da uzaklaşmış gözüküyor. Sözler, içlerinde barındırdıkları mefhumları algılayabilen dimağlar buldukça hayatiyetlerini sürdürebilir, özlerini gösterebilirler. Hayat damarları kuruyan sözler öylece boşlukta asılı kalır durur. Kaybolmaz belki, ancak onu anlayanlar olduğu zaman rahmet yüklü buluttan inen yağmur gibi tekrar bereketini o müsâit zemine akıtır. Eskiden bu küçücük sözle çok mânâlar ifade edilirken şimdilerde dar kalıplar içine sıkışmış mânâdan uzak vehimler kol gezmekte.
“Edep Yâ Hû” edebe, ahlaka davettir. Aynı zamanda bir ikazdır. Ama bu uyarı edepsiz kimseye değil, edebi bilen kişiyedir. Çünkü ‘ya hu!’ hitabı ‘Hu’ya aşina olana yapılır. O’nu bilen O’nun edebini bilir. O’nu yani Hu’yu bilmeyen edebi nasıl bilsin ki edebe davet edilebilsin? Yani şöyle denilmek istenir: “Ey edebi bilen kardeşim! Maruz kaldığın bu saygısızlık seni edepsize karşı edepsizce harekete sevk etmesin. Edeple karşılık ver. Edebi senden öğrensinler.”
Bu davet sadece edebi hatırlatmaz. Ezeldeki birlik ve tevhidi de hatırlatır. “Yâ hû!” lafzıyla gerçekleşen bu hatırlatma kişiye mahiyetini, insan derecesini ve ulvi hissedişleri kaim kılar. Hepimiz başka başka suretlerde, ama “Hu” ile hareket eden, Cenab-ı Hakk’ın nefhasının mazharlarıyız. Aslımız ve masdarımız hep O Hu’dan. “Edep Yâ Hû” demekle adeta şunlar ifade edilmek istenir: Ey ezelde nur iken şimdi farklı farklı isimlerle anılan, aslında Hu’dan ibaret olan kardeşim, Allah Tealâ’nın ruhundan ruh üfürdüğü, en büyük emanete sahip, îman tacıyla ziynetlenmiş; benlikten, senlikten öte O “Hû”nun mazharı olmuş “O”! Ey sahibi “Hû” ve sahibi “O”! olan! Sana “O”nun tarafından verilen bâki, kaybolmaz, hatta görülmez edep libasını taşıyan “O”! Bu edepten uzaklıkları görüp de sakın kendindeki emaneti zayi etme. “O”na nefsinin süfli perdeleri ile o edebi örtme. Baki olanı ve baki olan edebi fani, kaybolup gidici hallerle heba etme. O bakiyi bu faniye değişme. Sen her an tecellisi ile her şeyin O’ndan olduğunu hatırla. Dönüşün “O”na olduğunu unutma. Edep Yâ Hû ikazımızı da O’ndan bil...
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:17
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
23 Ocak 2006       Mesaj #24
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Birisine, ‘seni seviyorum' demek başka, ‘eşin-menendin yok' demek başkadır. Birincisi makbul olsa da, ikincisinin mahzurlu olduğunda şüphe yoktur.
***
Medeniyetlere kastedenlerin, kültürleri ortadan kaldırmaya yeltenenlerin vebalini dünyada tartacak bir baskül olmadığı gibi ahirette de o büyüklükte bir kantar yaratılmamıştır.
***
Allah'a dilbeste olmuş gönüller, işlerini planlarken O'nunla alakalı mülahazaları bir ana nakış gibi işin merkezine oturtmalıdırlar.
***
Günahın Allah tarafından affedilmesi başka mesele, kulun o günahtan dolayı sorguya çekileceğini düşünerek hep ızdırap duyması daha başka bir meseledir.
***
Şuursuz taklid makbul değildir.
***
İnsanlara karşı hakiki şefkat, onlara ebedî saadeti kazandırma yolunda ortaya konan cehd ü gayretle olur.
***
Bediüzzaman, gerçek Mukteda Bih'e (sallallahü aleyhi vesellem) basiretle iktida etmiş bir basiret muktedisidir.
***
İnsanın inandığı meseleye kilitlenmesi o hususta yapacağı en büyük duadır.
***
Allah'ı (celle celalühü) vicdanda derinlemesine duymanın en önemli şartı bir an evvel nazarîden sıyrılıp meseleleri amelînin enginliğiyle hissetmeye bakmaktır.
***
Eski-yeni bütün tiranlar, şefkatten mahrum bir kısım insan bozmalarıdır.
***
Kalb ve ruhta şefkat eksikliği bir tabiat deformasyonunun neticesidir. Bunun içindir ki, hakiki bir insanın şefkatten mahrum olması düşünülemez.
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:18
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
4 Şubat 2006       Mesaj #25
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
bebekResulullah (sas) buyuruyor ki: “Üç kişi dışında hiç kimse beşikte iken konuşmamıştır. İlki Hz. İsa’dır. İkincisi de şöyledir: Cüreyc, kendini ibadete vermiş abid bir kuldu. Bir manastıra çekilmiş orada ibadetle meşguldü. Derken bir gün annesi yanına geldi, o namaz kılıyordu. “Ey Cüreyc! Yanıma gel, seninle konuşacağım! Ben annenim.” diye seslendi. Cüreyc, “Allahım! Annem ve namazım hangisini tercih edeyim?” diye düşündü. Namazına devama karar verdi. Annesi çağırmasını [her defasında üç kere olmak üzere] üç gün, tekrarladı. (Cevap alamayınca) üçüncü çağırmanın sonunda “Allah’ım, kötü kadınların yüzünü göstermedikçe canını alma!” diye bedduada bulundu. Beni İsrail, aralarında Cüreyc ve onun ibadetini konuşuyorlardı. O diyarda güzelliğiyle herkesin dilinde olan zinakâr bir kadın vardı. “Dilerseniz ben onu fitneye atarım.” dedi. Gidip Cüreyc’e sataştı. Ancak Cüreyc ona iltifat etmedi. Kadın bir çobana gitti. Bu çoban Cüreyc’in manastırı(ın dibi)nde barınak bulmuş birisiydi. Kadın onunla zina yaptı ve hamile kaldı. Çocuğu doğurunca, “Bu çocuk Cüreyc’ten.” dedi. Halk (öfkeyle) gelip Cüreyc’i manastırından çıkarıp manastırı yıktılar, hakaretler ettiler, kendisini de dövmeye başladılar, linç edeceklerdi. Cüreyc onlara, “Derdiniz ne?” diye sordu. “Şu ****** ile zina yaptın ve senden bir çocuk doğurdu!” dediler. Cüreyc, “Çocuk nerede, getirin bana?” dedi. Halk çocuğu ona getirdi. Cüreyc, “Bırakın beni namazımı kılayım!” dedi. Bıraktılar ve namazını kıldı. Namazı bitince çocuğun yanına gitti, karnına dürttü ve “Ey çocuk! Baban kim?” diye sordu. Çocuk, “Falanca çoban!” dedi. Bunun üzerine halk Cüreyc’e gelip özür dileyip ve “Senin manastırını altından yapacağız!” dedi. Cüreyc ise, “Hayır! Eskiden olduğu gibi ker***ten yapın!” dedi. Onlar da yaptılar. Üçüncüsü de şudur: Bir zamanlar bir çocuk annesini emiyordu. Oradan şahlanmış bir at üzerinde kılık kıyafeti güzel bir adam geçti. Onu gören kadın, “Allah’ım şu oğlumu bunun gibi yap!” diye dua etti. Çocuk memeyi bırakarak adama doğru yönelip baktı ve “Allah’ım beni bunun gibi yapma!” diye dua etti. Sonra tekrar memesine dönüp emmeye başladı.” Ebu Hureyre der ki: “Ben Resulullah (sas)’ı, şahadet parmağını ağzına koyup emmeye başlayarak, çocuğun emişini taklit ederken görür gibiyim.” (Resulullah anlatmaya devam etti): “Sonra annenin yanından bir kalabalık geçti. Ellerinde bir cariye vardı. Onu dövüyorlar ve, “Seni zani seni! Zina yaparsın, hırsızlık yaparsın ha!” diyorlardı. Cariye ise, “Allah bana yeter, o ne iyi vekildir!” diyordu. Çocuğun annesi, “Allah’ım çocuğumu bunun gibi yapma!” dedi. Çocuk yine emmeyi bıraktı, cariyeye baktı ve, “Allah’ım beni bunun gibi yap!” dedi. İşte burada anne-evlat karşılıklı konuşmaya başladılar: Anne dedi ki: “Boğazı tıkanasıca! Kıyafeti güzel bir adam geçti. Ben, ‘Allah’ım, oğlumu bunun gibi yap!’ dedim. Sen, ‘Allah’ım! Beni bunun gibi yapma!’ dedin. Yanımızdan cariyeyi döverek, zina ve hırsızlık yaptığını söyleyerek geçenler oldu. Ben, ‘Allah’ım, oğlumu bunun gibi yapma!’ dedim. Sen ise, ‘Allah’ım, beni bunun gibi yap!’ dedin.” Oğlu şu cevabı verdi: O atlı adam cebbar, zalimin biriydi. Ben de, ‘Allah’ım beni böyle yapma!’ dedim. ‘Zina ettin, hırsızlık yaptın!’ dedikleri şu zavallı cariye ise ne zina yapmıştı, ne de çalmıştı! Ben de ‘Allah’ım beni bunun gibi yap!’ dedim.” (Kaynak: Buhari, Enbiya 50, Amel fı’s-Salat 7; Müslim, Birr 7, 8)
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:18
NihLe - avatarı
NihLe
Ziyaretçi
6 Şubat 2006       Mesaj #26
NihLe - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  mevlevi2.jpg
Gösterim: 117
Boyut:  47.9 KB

Mevlânâ Hazretleri'nin Mesnevî'sinde, "Secde et de yaklaş" (Alak,19) ayetine dair anlatılan hikaye:

"Bir dere kıyısında yüksek bir duvar vardı. Duvarın üstüne de, susamış dertli biri çıkmıştı.

Suya ulaşmasına, susuzluğunu gidermesine o duvar engel oluyordu. Susuz adam da su için balık gibi çırpınıyordu.

Ansızın suya bir ker*** parçası attı. Kerpicin düşmesi ile suyun çıkardığı ses, kulağına bir söz gibi geldi.

Suyun sesi bir sevgilinin sesi gibi tatlı idi. O su sesi, adamı üzüm suyu gibi mestetti.

Mihnetlere, dertlere uğramış adam, suyun tertemiz sesini duymak için duvardan ker*** koparıp suya atmaya başladı.

Sudan da ses geliyordu. Su “Ey insanoğlu!” diyordu, “böyle ker*** atmaktan, beni rahatsız etmekten sana ne fayda var?”

Susamış adam cevap verdi de, dedi ki: “Ey su, bu atıştan benim için iki fayda vardır. Bu yüzden ker*** atmaktan vazgeçemem.”

“Birinci fayda: Benim suyun sesini duymamdır. O ses, susuzlara rebâb sesi gibi pek tatlı gelir.

Su sesi, İsrâfil’in sesine benziyor. Ölü bile bu sesten dirilmededir.

Ker***leir atmamın ikinci faydası da şudur ki: koparıp attığım her ker***le, duvar alçalıyor. Ben de suya biraz daha yaklaşıyorum.

Kerpici her koparışımda yüksek duvar, kerpicin azalması yüzünden biraz daha alçalıyor.

Duvain alçalması bir yakınlık; onun ortadan kalkması ise kavuşmak, buluşmak olacak.”

İşte, namaz kılarken secde etmek de “Secde et de yaklaş” âyetinde olduğu gibi, duvardan ker*** koparmaya benzer.

Bu varlık duvarı yüksek bulundukça, baş eğmeye yani secde etmeye engel olur.

Bu toprak bedenden kurtulmadıkça, eğilip âb-ı hayata secde etmek ve ondan doya doya içmek imnkânı yoktur.

Bu varlık duvarı üstünde bulunanlardan kim daha fazla susamışsa, duvarın taşını, kerpicini o daha çabuk koparır atar.

Suyun sesine daha fazla âşık olan kişi ise, ona engel olan varlık duvarından daha büyük parçalar koparır. "

Hayatlarımızı namazın nuruyla hayatlandırmak duası ile...
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:19
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
17 Şubat 2006       Mesaj #27
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Din kendisiyle insanlar şekillensin diye gelmiştir; insanlar dini kendilerine göre şekillendirsinler diye değil.
* * *
Efendimizin dualarında seçtiği kelimeler şu cihan saltanatının Sahibi'nin kapısının tokmağını vururken mırıldanacağımız en isabetli söz cevherleridir ve o dualardaki nuraniyeti başkalarında görmek asla mümkün değildir.
* * *
Zat-ı Uluhiyet'i iyi tanıyıp gönülden sevmemiz O'nun hakkı bizim de en önemli vazifemizdir.
* * *
Müslüman olmak güzel, güzel müslüman olmak daha güzel ve güzel müslümanlıkta mütemadi olmak ondan da güzeldir.
* * *
Cenâb-ı Hak'ta mütekabiliyet ahlakı var. O (celle celâlühû), "Siz Beni anın, Ben de sizi anayım; Siz dua edin, Ben icabette bulunayım!" buyuruyor. İnanan gönüllere düşen böyle bir tenezzül-ü ilahînin hakkını vermeye çalışmaktır.
* * *
Osmanlılar tarihe Allah'ın bir lütfudur. Onların kıymetini anlamak için şimdilerde kan gölüne dönen coğrafyalara bakmak yeterli olsa gerektir.
* * *
Aklı, dehayı ve karizmayı bütün bütün nefyetmeyelim ama şunu da unutmayalım ki; aslolan meşîet-i ilahiyedir ve neticede hep Allah'ın murad buyurduğu olur. İşte bunun içindir ki, hep O Kudreti Sonsuz'a sığınmak iktiza eder.
* * *
İnsan işlediği günahın affedileceğini bilse bile o günahından dolayı hep Allah'tan haya etmelidir.
* * *
Amele güven ve itimat, insanda Allah'a güven ve itimat hissini azaltır.
* * *
Haybet yaşamak istemeyenler her işlerini bir bilene yahut bilenlere danışarak yaparlar.
* * *
Duymadan ve hissetmeden bin sene yaşamaktansa, duyarak, hissederek, şuurluca bir dakika yaşamak daha evlâdır.
* * *
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:19
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
17 Şubat 2006       Mesaj #28
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Tasavvufî kültürün en latif tabirlerinden biri olan ‘eyvallah’, çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişigüzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylenildiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz. Mânevî terbiyeyi insanî hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.
Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. ‘Ey’ veya ‘-iy’, ‘evet, tabii’ gibi anlamlara gelir. Bilhassa vav’la beraber kullanıldığında dilimizdeki ifadesiyle ‘aynen öyle, tastamam’ gibi manaları içine almaktadır. ‘Tamam, peki’ manasına pratik Arapça’da halihazırda ‘eyva’ şeklinde söylenişine halkımız aşinadır. Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah’ın Araplardaki söyleme tarzıdır. “Ve” harfine gelince. Sadece gramer açısından incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün.

Bu tabirde geçen “vav” için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için, bazıları da yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de maiyyet yani beraberlik bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır.
İkinci kelime olan “Allah” ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü ‘Zât-ı Ehadiyyet’in kendisini tesmiye ettiği isimdir. Öyle bir zat ismi ki, semavî kitapta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya sahiptir. Sadece içinde geçen lafzatullah bile eyvallah’ın alelade kullanılmamasına yeter bir sebeptir. Belki de gündelik Arapçada eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur.
“Eyvallah”ın yukarıda geçen manasıyla beraber tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. ‘Hakla kabul ettik, haktandır’ m******* ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta. “Her tecelli eden, mademki Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul ettik, eyvallah. Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana şimdiden eyvallah. Güzel-çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah.”
“Eyvallah”ın ruhuna nüfuz edebilirsek içinde samimi bir tasdik havası barındığını fark edebiliriz. Samimi, içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz. İkilik de burada başlar, bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz. Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar. Eyvallah böyle bir halin nişanesidir. Bu mefhum ile alakalı Kitap’tan ve sünnetten pek çok örnek vardır.
Mesela Bakara Sûresi’nde anlatılan Hz. Mûsâ (as)’nın kıssasında; Hz. Mûsâ (as) kavmine Hz. ‘Allah’ın bir inek kes’ emri verdiğini söylediğinde onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun” diye karşılık verirler. Mûsâ (as)’nın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez. “Bu ineği bize anlat, rengi nedir, neye benziyor, şöyle mi böyle mi?” gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler. Maide Sûresi’ndeki kıssaya göre ise önce Allah’tan doymak için rızk isterler, kendileri kudret helvası ve bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü sena edip Hak Teala’ya şükredecekleri yerde, ‘bu sofrada soğan, sarmısak yok’ diyerek onda bile kusur bulurlar. Anlaşılan ne emirlere karşı ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın Yahudi şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallah ile kabullenemeyişin Mevlâ’sı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir.

Dinî kaynaklarda ve kültürümüzde ahlâkî güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî şahsiyetlerin hep eyvallah’ın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail olduklarına işaret vardır.
İnsan birçok musibete ‘ben’ belasından, çekişmekten dolayı uğramaz mı? Başka bir ifadeyle inayet-i Hak’la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek eyvallah’ı vird edinen kolay kolay gaflete, hırsa, kavgaya düşer mi? Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan eyvallah, hak suretinde bâtılın ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım bir virddir. “Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallah’a iyi tutunmalı der” sofiler. Hz. Mûsâ (as)’nın Cenâb-ı Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder. Bir zata sormuşlar: “Her şeye eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah?” Cevaben, “Gaflete eyvallahımız yoktur; fakat gafil bir kimse gördüğünde, ‘Bu, benim halim de olabilirdi; ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti.’ diye tefekkür edersin. Ve ibretle eyvallah dersin.” demiş. “Peki, yanlış olan şeyi nasıl düzelteceğiz?” diye sormuşlar. O zat devamla, “Kendi acizliğini hatırına getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur.” diye cevaplamış. Cenâb-ı Pir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (kds)’nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş:
“Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,
Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır”
(Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı. Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.)
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 22:48
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
22 Şubat 2006       Mesaj #29
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Bir inançsıza iman hesabına tereddüt kazandırmak bile kâr sayılmalıdır.
***
Cenâb-ı Allah emanetinini ancak emanette emin olanlara verir. Ehil insanlar çıkana kadar emanet, hep nâehil oldukları zâhir kimselerin elinde dolaşıp duracaktır.
***
Diliyle ‘Allah' deyip de yâd ellerde dolaşan bir sürü insan var. Dil ‘Allah' diyorsa, vücudun her bir zerresi de O'nu söylemelidir.
***
Günahlara karşı oruçlu olunmalı ve küçücük bir günahla bile oruç bozulmamalıdır.
***
Terbiyeden nasipsiz insanlara daha fazla ilim tavsiye etmeyin! Aksi takdirde hem ona hem de başkalarına zarar verebilecek bir yolu açmış olursunuz.
***
Dert, hadiseleri insana çok farklı okutturur.
***
Allah'ın nimetlerini hatırlamak zımnî bir şükürdür.
***
“Ölüme hazır değilim” demek, genellikle tûl-i emelin sevkettiği bir yalandır. Bugüne kadar hazır olmayan bundan sonra olabileceğini nasıl teminat altına alabilir ki!
***
Ne kadar çok uyursanız, hafızanız o kadar çok kapanır.
***
Bir tek tâlibi bile olsa hak haktır.
***
Müslümanlığın itibarını korumak dini korumak kadar önemlidir.
***
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:19
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
26 Şubat 2006       Mesaj #30
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Dîl beyt-i Hüdâdır, ânı pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzûl eyler ol Sultan gecelerde...
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dizelerinde ifadesini bulduğu üzere: Kalb de Kâbe gibi bir beytullahtır, Allah'ın Evi'dir. Kâbe'de bile olsa insan, aslında o semavî muhtevayı kendi kalb kâbesinde duyduğu ölçüde idrak edebilir. Kalb de, Kâbe de Allah'a ubûdiyet için birer ibadetgâh olarak yaratılmıştır, yapılmıştır. Ancak akıl, şuur ve irâde sahibi olan kalb-i insânînin matmah-ı nazar-ı ilâhî hâline gelmesi ve beytullah olarak kullanılması, o şahsın tahkikî iman edip marifet ve muhabbetle donanarak, yakînî inancı doğrultusunda ihtiyar-ı cüz'îsi ile amel-i salihler ortaya koymasına bağlı olduğu gibi, insan misali zîşuur, zîakıl ve zîirade olmayan Kâbe'nin beytullah haline gelmesi ve beşeriyet tarafından beytullah olarak kullanılabilmesi de –bir açıdan- kendisine değil, küllî meşîet-i ilahiye doğrultusunda- cüz'î irade-i insâniyeye bağlı bulunmaktadır –esbâb âlemine nazaran-. Dolayısı ile beyt-i Hüdâ olan gönül, beytullah olan Kâbe'den daha üstün olmuş olur, denilebilir.
Kaldı ki İbn-i Ömer'den rivayet edilen bir hadise göre, “Rasûlullah'a: Eyne'llâhü fi'l-ardı ev fi's-semâ? Allah nerededir? Gökte mi, yerde mi?' diye sorulunca, ‘Fî kulûbi ıbâdihi'l-mü'minîn. Mü'min kullarının kalblerinde...' cevabını vermişlerdir.” [Taberânî] . Keyfiyeti bizce meçhul de olsa Allah mü'minlerin kalblerindedir. Yine "Lem yesa'nî ardî velâ semâî velâkin vesianî kalbu abdi'l-mü'mini'l-leyyini'l-vâdiı. Yeryüzüm ve göklerim beni içine almaktan aciz kaldı. Lakin beni, yumuşak huylu, halim-selim ve mütevazi mü'min bir kulumun kalbi içine aldı/kuşattı." [Taberânî; Ahmet b. Hanbel] kutsi hadisi, tasavvuf dünyasında meşhur ve evliya-i hakk ü hakikat tarafından makbul addedilmiş bir kelam-ı ilahîdir. Bu hadis-i kutsiden mülhem, onu şerhedici mahiyette İbrahim Hakkı da:
Sığmam dedi Hak arz ü semaya
Kenzen bilindi dîl madeninden.
demiştir. Nitekim Aclûnî de mezkur hadisi: "Bana iman ve kulluğu, benim muhabbet ve marifetimi (gökler ve yeryüzü alamadı) ancak halim-selim yumuşak bir mü'minin kalbi alabildi." şeklinde yorumlamıştır. [Keşfü'l-Hafa] . Bütün bunlara göre kalb, çatısı Sidretü'l-Müntehâ olan göklere ve merkezi Kâbe-i Muazzama olan yeryüzüne teraccuh ediyordu. Bu teraccuhun sebebi de, mahiyeti mechul o gizemli istiâb oluyordu. Fakat o istiâbın bilkuvvesi değil, bilfiile çıkmış, iradenin hakkıyla ulaşılmış hâlidir mü'mine o rüçhaniyeti kazandıran. Yoksa yaratılış meziyetlerinde insanoğlunun hiçbir payı yoktur. Meselenin ıskalanamaz bir yönü bu.
Ne var ki, konuya yaklaşım keyfiyetinin değişmesine göre sözkonusu İnsan-Kâbe ikilisindeki melekûtî cihetten yapılan mukayesenin neticesi de değişkenlik arzedecektir. Şöyle ki: Allah'ın varlığı yüzüyusu hürmetine yarattığı biricik Habîb'i, Mahlûkât'ın en şereflisi, Peygamberler Peygamberi, Livâü'l-Hamd'in Sahibi, Makam-ı Mahmud'un Sâkini, Burak-Mi'raç-Refref binitlerinin Râkibi, Sidre Kul ol Hz. Ahmed-i Mahmud u Muhammed Mustafa, aleyhi ekmelü't-tehâyâ (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz ki o, bir yaratılmışın ulaşabileceğin en zirve makamı ihraz eden, imkan-vücûb arası bir taht-ı bilâmislin Sultan'ıdır. Hakikat-i Kâbe'nin hakikat-i Ahmediye'yenin tev'emi (ikizi) addedilmesi itibariyle mütekabil eşitliklerini iddia etme gibi bir mesele, bâdiye'r-re'y (evvelemirde) tercihsiz akla mümkin gözükebilse de, esmâ ve sıfat-ı ilahiyenin tecellileriyle şekillenen ruhî kıvamlarının farklılığı, takvîm ve teayyün dereceleri ve mukaddes emaneti yüklenme ayrıcalığı sebebiyle sözkonusu varsayımın mümkinü'l-vukû olmadığı âyet ve hadislerin de açık beyanlarından anlaşılıyor; binâenaleyh böyle bir tez, yanlıştır, isabetsizdir; mümkini mümkinü'l-vukû' yerine koymaktır, temelsizdir ve delilsizdir.
Kaldı ki bizatihi o Mefharatü'l-Kâinat: “Mü'min, Allah katında Kâbe'den daha hürmetlidir.” [İbn Mâce, Fiten 2; Nevâdiru'l-Usûl, 1/101] buyurmuşlardır. İslam'ın iki temel kaynağından birisi olan hadis-i şeriflerden birinin böylesi açık-seçik beyanı bu. Kâmil bir mü'min dahi nezd-i ilahîde Kâbe'den daha kıymettâr ise, Rasûllerin İmamı nasıl olmasın?! Evet ortada bir tereccuh sözkonusu ise, bunun sebeplerinin de bulunması gerekir. İnsanın sâir varlıklara tereccuhunun hikmetlerinden birisi sadedinde, sadece bir fikir vermesi bakımından şu nebevî beyan yeterli olur kanaatindeyim. Rasûl-i Ekrem Efendimiz insanın mahlukat içinde Allah'ın sevdiği varlık olduğunu haber vermiştir: Abdullah İbnu Mes'ûd radıyallâhu anh anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah Teâlâ hazretleri aklı yarattığı zaman ona: "Gel!" dedi, o da geldi. Sonra "Geri dön!" diye emretti. O da geri döndü. Bunun üzerine akla şunu söyledi: "Ben, kendime senden daha sevgili olan başka bir şey yaratmadım. Seni, nezdimde mahlükâtın en sevgilisi olan (insan)a bindireceğim." [Kütüb-ü Sitte, Hadis No: 1659 (Rezin ilavesi)] . Demek Allah'ın en sevdiği mahluk insanoğludur ki akıl gibi en değerli bir varlık onun mahiyetine konuluyor. Bu hadis-i şeriften hareketle, insanoğluna tevdi edilen kutsal emanetin “akıl” olduğu sonucuna gidilebilir. Sultan-ı Ezel ve Ebed'in: “Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi…” [Ahzab 33/72] buyruğunda insanoğlunun yüklendiği belirtilen mukaddes emanetin “akıl” ve ona bağlı olarak “düşünme” yeteneği olduğu anlaşılıyor. İbrahim Hakkı: “ Sendedir sırr-ı Hüdâ, bâr-ı emanet sende!“ derken, insanda Hüdâ'nın özel bir sırrı ve emanet hamûlesi olduğunu bildirirken, aynı zamanda herkese “kendine gel, sendeki emanetin hakkını ver” irşadında bulunmuştur.
“Mü'min, Allah indinde mukarreb meleklerden (veya bazı meleklerden) daha kerimdir, mükerremdir.” [İbn Mâce, Fiten 6; Nevâdiru'l-Usûl, 4/100] . Allah insanoğluna melekleri secde ettirmiştir. [Hıcr 15/28-29; A'raf 7/11, 172-173; Bakara 2/34; İsra 17/61-62.] İ nsanoğlu Allah'ın meleklere karşı iftihar ettiği bir mahlûkudur [ Bakara 2/31-33]. İnsan, mükerrem bir varlıktır ve mahlukâtın çoğundan üstündür [İsra 17/70] . Üzerinde Kâbe'nin de bulunduğu yeryüzünün halifesi insanoğludur. [En'am 6/25] . İnsanın, a'lâ-yı illiyyîn ile esfel-i sâfilîn arasında nihayetsiz terakkî ve tedennîlere açık bedenî-ruhî bir donanımı vardır [Tin 95/4-5; Nursi, İşaret'ül-İ'caz, s.84, 205; Mektubat, s.43] . Yerde-gökte ne varsa hepsi insanın emrine musahhar kılınmıştır [Câsiye 45/13; Hac 22/65; Bakara 2/29; Ra'd 13/2] . Kainatın ille-i gayesi ve şecere-i hilkatin en câmi', en kâmil semeresi insandır [Nursi, Lem'alar, s.80; Sözler, s.614; Şualar, s.22] . İnsan, bütün esmâ ve sıfât-ı ilâhiyeye mazhar, cami' bir âyinedir ve küllî bir tecelligâhtır [Nursi, Sözler, s.66, 129, 334, 336, 498, 578, 686; Lem'alar, s.99; Şualar, s.664; Mesnevi-yi Nuriye, s.139; Mektubat, s.367] . Bir mü'mini haksız yere öldüren, bütün insanları toptan öldürmüş demektir [Mâide 5/32] .
Daha bunlar gibi onlarca yüksek evsâfı cihetiyle insanoğluna bir kıymet biçen damad-ı Nebi Hz. Ali (kerremellâhü vecheh): "İnsanların en câhili, kendi kadrinden bîhaber olandır." demiştir. Bu kendini büyük görmek değil, belki mahiyetine bakarak yaratılış gayesinin ehemmiyetini idrak etmek için gerekli olan bir şuurdur. Yine İmam-ı Ali (ra): “Sen kendini küçük bir cisim sanıyorsun; oysa en büyük âlem sende dürülmüştür.” inci-mercan sözünü sarfetmişlerdir ki, çağın başındaki dertli ve dertli olduğu kadar da hikmetli şair Mehmet Akif bu manayı şiire şöylece dökmüştür:
Muhakkar bir varlığım diyorsun ey insan, eğer bilsen;
Avâlim sende pinhândır, cihanlar sende matvîdir.
Şeyh Galip de lafız farkıyla aynı öz manayı seslendirmiştir:
Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvâm olan âdemsin sen...
Mevlânâ Hazretlerinin dizeleri insanın gizemler dünyasından haber veriyor:
Sen su değilsin, toprak değilsin, başka bir şeysin sen...
Balçık dünyadan dışardasın, yolculuktasın sen.
Kalb bir arktır, can o arka akan bengisu
Fakan sen, senliğinde kaldıkça ikisinden de bîhabersin.
Bir başka yerde ise şöyle haykırır koca Mevlana: “Ey İlahî Kitab'ın nüshası! Ey Padişahın güzelliğine ayna kesilen! Âlemde her ne varsa hepsi sende var, senden dışarıda değil. Ne istiyorsan kendinden iste, kendinde ara!..” Devam ettirelim: Ey Hakk'ın tâlibi, hakikatin avcısı, sen de kalbinde çık yolculuğa. Maddî Kâbe'yi Hicaz'da, hakikat-i Kâbe'yi ise kalbinde ara!.. Kur'an'ın bir başka yazılımı sensin. Kainat kitabı sende dürülü. Her şey sende meknî, sende matvî. Bak, en kısa ve en geniş bir yol var kendi özünden Sidretü'l-Müntehâ'ya, tâ Arş-ı Muallâ'ya ve nihayet Huzûrullah'a… Bak “Gönül merdiveninden her an mi'raca yükselenler var.” “Eğer gönül sahibiysen, gönül Kâbesini tavaf et. Topraktan, taştan yapılmış olan Kâbe'nin asıl manası gönüldür. Cenab-ı Hak, görünen bilinen suret Kâbe'sini tavaf etmeyi, kirlerden temizlenmiş ve arınmış bir gönül Kâbe'si elde edesin diye farz kıldı.”
Mevlana Hazretleri bu değerlendirmesinde hiçbir yüzyılda yalnız kalmamıştır. Kimilerince Çağımızın Mevlanası olarak tavsif edilen M. Fethullah Gülen Hocaefendi de şöyle bir tespitte bulunmaktadır: "Kâbe'nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi sayılan "seyr fillâh"a benzetebiliriz. Buradan hareketle sa'y mahallindeki gidip gelmeleri, halktan Hakk'a, Hak'tan halka urûc ve nüzûlün unvanı olan "seyr illallah", "seyr minallah" mânâlarıyla yorumlamak uygun düşebilir.”
Gönül kâbesini elde edebilen ehlullah, gönül Kâbelerinde eda ettikleri tavaf ile kanatlanır, o mi'rac-ı ibadet ile gönül arşına doğru urûç ederler ve Rahman'ın bir nevi hitabına mazhar olurlar, bir çeşit mükaleme-i Rahmâniye ile müşerref kılınırlar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri gayet açık biçimde ifade ediyor ve diyor ki: "Cenab-ı Hak “Akrabü ileyhi min habli'l-verîd”dir. Herşeye, herşeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her veli, kalbi içinde onunla görüşebilir. (...) (Bu,) Âyine-i kalbe uzanan bir nisbet-i Rabbaniye ile bir tezahürdür ki; herkes istidadına ve tayy-ı merâtibde seyr ü sülûküne, esmâ ve sıfâtın tecelliyatına nisbeten cüz'î ve küllî o Şems-i Ezelî'nin nuruna ve sohbetine ve münacatına mazhariyeti var. Gâlib-i esmâ ve sıfâtın zılâlinde giden velayetlerin derecatı bu kısımdan ileri gelir.” [Nursi, Sözler, s.561, 562]. İşte bütün mesele bu, gönlün Kâbeleşmesi!..
Gönül Kâbe'si üzerine bir makale değil, belki bir kitap yazılabilir, belki bir kitaplık, hatta bir kütüphane dahi vücuda getirilebilir. Biz darlığımızın ve sığlığımızın sınırlarını tecavüz etmeme edebini koruma niyetimizle hareket edip icmâl ve ihtisâr üzere gitmeye çalıştık şimdiye değin. Ne “min gayri haddin”, ne de “nâçizâne” ifadeleri ile anlatımı mümkün olmayan bir acziyet ve fakriyet içre bulunduğumuzun farkındayız, çok şükür. Haddimizi aşkın bir konuda kapı aralığından gözümüze çarpan ışığı tavsif etmeye kalkışmadır bütün cür'etimiz ve cürmümüz. Demeye getirmedir bütün cümlelerimiz, bir işaretlemedir. O işaret taşları ki, hepsi sessiz birer nârâdır, birer yaralı haykırıştır… Deşmeyeyim, yok yere kan akmasın… Sözün bitişini çıkışına bağlayalım da kompozisyon tamam olsun…
Uzun sözün kısası:
Tasavvuf'a göre: “Kâbe-i dîdâr, bir sûret ve bir arazdır; Kâbe-i vuslat ise bir sîret ve bir cevher.” Yani: Şu gözler önünde arz-ı dîdâr eden Kâbe, bir surettir ve ilm-i kelâmın ifadesiyle bir arazdır; mülkî cihettir. Vuslat Kâbesi olan gönül ise bir sîrettir, bir cevherdir; melekûtî cihettir. Kalbin değerini bilmeyen, insanın değerini bilemez. Merkez-i arz olan Kâbe ile merkez-i insan olan kalb, Allah'ın evidirler. Birisi âlem-i dünyada, diğeri âlem-i insaniyette Beytullahtırlar. Konumları ve misyonları itibariyle adeta eşdeğer gibi gözükürler, en azından “ayniyet ölçüsünde misliyet”e sahiptirler. Her ikisi de Allah'ın işaretlerindendir, yani şeâir-i İslâmiyedendir, kutsal birer semboldürler. Her ikisine saygı, onların sahibi olan Allah'a saygı demektir. Erbâb-ı dîl "Ev sahibi evden daha kıymetlidir." derler ki bu, aynı zamanda o iki mâbedin Allah'a ibadetgâh olarak kullanıldığı ölçüde mezkur kıymeti hâiz olabilceklerini ima etmektedir.
Vücudun kıblegâhı Kâbe'dir, fakat kalbin kıblesi Vechullahtır. Yüzü kutsi Hicaz'a, gönlü ilahî rızaya dönük olarak gönül Kâbesi etrafında tavaf ede ede a'lâ-yı illiyyîne doğru kanatlanmış nice ehass-ı havâs veliler vardır ki, hac yahut umre için Mekke'ye yaklaştıklarında hakikat-i Kâbe yerinden ayrılır, onları istikbale koşar.. hatta onlar bedenleriyle Kâbe'nin etrafında tavaf ederken, hakikat-i Kâbe de onların rûhâniyetlerinin etrafında tavaf etmeye başlar. Başlar, zira Kâbe'nin kalbi, gönül kâbesine aşıktır, kâbe gönüllülere meftundur. Nasıl ki Mescid-i Haram İslam'ın haremgâhıdır, öyle de sinesi beytullah haline gelmiş hâs ehl-i velayetin kalbi de hakikat-i Kâbenin haremgâhı kılınmıştır. Aralarında buud ötesi bir birliktelik, bir muhabbet ve iştiyak câzibesi sözkonusu gibidir. Birinin incinmesi, diğerini dâğidâr eder; diğerinin rahatsızlığı, öbürünü ağlatır. –Allahü a'lem diyelim ve sükût edelim.-
Hülasâ-i kelam: Mü'min insanın bedenî/maddî ve ruhî/manevî kalbi, Kâbe'den ve hakikatinden daha ulvîdir, daha kıymettârdır. Gönül kâbesi, arzın kâbesinden yücedir. Öldürülmek, manevî kalbin değil, fikizî kalbin durdurulmasıdır ki şehitliği; kırılmak da, fizikî kalbin değil, manevî kalbin yaralanmasıdır ki gaziliği simgeler. Mahall-i iman olan kalbin mânen ölmesi ise, imansızlığı, günahlarla nurunu tamamen kaybedip küfür zulmetiyle ölmesini ifade eder. Dolayısıyla, Kur'an'ın bildirdiği üzere bir insanı haksız yere öldüren, bütün insanları öldürmüş gibi ağır bir günah işlemiş olunca [5/32] , bir mü'min kalbin manen öldürülmesi, yani küfür, şirk veya dalalate düşürülmesi, Kâbe hakikatinin adeta –farz-ı muhal- yok edilmesinden.. mü'min kalbin kırılması da Kâbe'nin fiziken yıkılmasından daha kötüdür. Bu böyledir, fakat hiçbir mü'min kendisini Kâbe ile kıyaslayamaz, çünkü kıyaslamak suretiyle düşeceği ucb ü kibrin ne denli vahim neticeleri doğuracağını çok iyi bilir.
Gönül yıkmak, kul haklarını ihlal nokta-i nazarından, ümmetin vahdetini ifsat zâviyesinden ve neticede ferdi öfkeye, kine, hasede, husûmete, adavete, dalalete, şirke ve hatta küfre kadar sürükleyebilmesi açısından değerlendirilirse, işte o zaman ancak meselenin dinî ciddiyeti ve uhrevî mes'uliyeti daha iyi anlaşılabilir, kanaatindeyim. Aksi takdirde bu cennet-cehennem arası kaderdenk hak ve sorumluluk, ediplerin, şairlerin ve âriflerin birer hissî duyarlılığı şeklinde algılanmaktan kurtulamayacaktır. Başta Allah Teala, sonra Rasûlullah Efendimiz, ardından Sahabe-i Kiram, müteakiben İslam uleması ve derken hemen bütün mutasavvıflar ve şâirlerin görüş birliği halinde ittifakla istikrah ettikleri bir fiil olan kalb kırma olayı, asla ve kat'â romantiklerin duygusallığına verilip geçiştirilemez, göz ardı edilemez, kulak ardına atılamaz.
Hz. Ömer'ul-Fâruk gibi gayet ciddi, vakur ve dirayetli bir halife-i sâni bile birgün Mescid-i Haram'da şöyle hitap etmiştir: “Ey Kâbe! Seni bin kez yıksam, yeniden yapabilirim; ama kırılan bir kalbi asla!” Bu sözü söylemeye niye gereksinim duyuyor? Nedir Hz. Ömer'e bu hitabı yaptıran? Kılı kırk yararcasına yaşayan ve konuşan bir Ömeru'l-Fâruk, hiç mümkün müdür ki ebediyatın mübalağasına kendisini salsın da, zımnî yalana tevessül etsin, hiç mümkün mü?!
Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî de sırr-ı vedûdiyetin tezahürü veciz beyânında:
Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Azeresi
Dîl nazargâh-ı Celîl-i Ekberest
"Bir kez gönül yıkmak, Kâbe'yi yıkmaktan daha kötüdür. Çünkü Kâbe, Azer oğlu Halil'in (Hz. İbrahim'in) yapmış olduğu binadır. Gönül ise Celîl-i Ekber, Yüceler Yücesi Allah'ın nazargâhıdır." irşadında bulunmuştur. Boşuna değil bunlar. Hepsi hep aynı noktayı işaretliyor:
“Gönül yapmak Halîlim,
Kâbe bünyâd etmekten yeğdir
Dîl-i mahzûnu şâd etmek
Kul âzâd etmekten yeğdir.”
Şah İsmail de bir mani kolaylığında aynı manayı seslendirmiş:
Hatâî hal çağında
Hak, gönül alçağında
Kâbe yapmaktan yeğdir
Bir gönül al, çağında.
Dârendeli Seyyit Osman Hulusi Efendi'nin, nefsine uyup Kâbe'yi yıksan dahi, zinhar bir gönlü yıkma diyen şu beyitleri ne manidardır, ne ürperticidir:
İncitme sen kimseyi, kimseye incinme hem
Güler yüzlü tatlı dil, her ağzın balı ol
Nefsine yan çıkıp da Kâbe'yi yıksan dahi
İncitme, gönül yıkma, ger uslu ol, ger deli ol
Fazilet kuru lafta değil, ve lafla hiç değil. “Bir tahrip olmuş gönlü bahtiyar kılmaktır hüner.” diyor şair. Evet: Gönlü kâbeleşmiş bir insan, asla gönül kıramaz. Bir kırsa, bin defa ağlar, gözyaşları ile kırıkların iltiyamına merhem sürer. Hiç aklına bile getirmeksizin gönülleri yıkanların göğüs kafesinde ise bir gönül kâbesinin var olduğu akla-hayale bile gelmez, getirilemez. Bu ağır tehdit sebebiyledir ki hiçbir gönlü gül kadar olsun incitmemek, dertli yüreklerin acısını hafifletmek, âh ü vâhlarını gidermek ve kalb merkezli incelerden ince bir hayat yaşamak ve yaşatmak herkesin, hemen hepimizin en tatlı bir hülyası olagelmiştir ve gelmelidir. Tabii bu, kimilerinin hayali, kimilerinin hakikati, kimilerinin ise hiçbir şeyi…
Dileriz Hz. Halîm ü Selîm, günahlarımıza hilmiyle muamelede bulunarak bizim elimizden, dilimizden ve belimizden başkalarını selamet ve emniyette eyler.. ve bizleri de mahiyet-i câmiasındaki esmâ-i hüsna ve sıfât-ı sübhâniye çekirdeklerini ism-i gâlibin riyasetinde çiçek açtırıp meyveye durdurmak suretiyle “Kalbin Zümrüt Tepeleri”nde reftâre arz-ı endâm eden Kâbe Ruhlu Sâlihler Neslinden yazar, yazar da Yunus Emre'nin:
Yürük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakk'a giderler
Gönül Kâbe'sini tavaf ederler
Muhammed'in kösü çalınır bunda…
dediği esrâra mahrem kılarak, Muhammedî sancağın etrafında toplanıncaya kadar gönül Kâbe'sinin etrafında döne döne yükselip urûcunun ucu Sidretü'l-Müntehâ'ya, oradan Arş-ı Muallâ'ya, ve oradan da en son Huzur-u Kibriyaya doğru açılan tavaf ehli mukarreb meleğ-i insânîlerden eyler inşallâhurrahman…
O gönül kâbesinin meleğ-i insânîleri ki en büyük idealleri, yeryüzünde bir gönül devletinin kurulmasıdır; kalbin padişah, aklın vezir, vicdanın şeyhü'l-islam, latîfe-i Rabbâniyenin sadrazam, havâss-ı selîmenin nâzırân, hissiyât-ı ulviyyenin meb'usân, kuvve-i gadabiyyenin komutan, sâir kuvvelerin ordu, diğer his ve duyguların muvazzaf teb'a oldukları bir gönül imparatorluğu. Ferdin devlet, devletin fert kıymet ve ehemmiyetinde görüldüğü bir adalet-i mahzanın idaresinde; ferdin devlete, devletin de ferde hizmet ettiği onurlu, şahsiyetli ve asil bir muamelenin teşekkül ettiği; duyarlı, bilgili ve sistemli bir devlet-i aliyye-i kalbiyye, bir devlet-i şahsiyye-i maneviyye…
Son düzenleyen Safi; 3 Ağustos 2018 19:19

Benzer Konular

17 Ekim 2018 / AreX Kahve Molası
6 Nisan 2009 / nılufer Soru-Cevap