Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 18 Mayıs 2016  Gösterim: 15.034  Cevap: 3

Osmanlı Toprak Hukuku

Misafir
3 Haziran 2007 22:19       Mesaj #1
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Osmanlı Toprak Hukuku

Ad:  osmanlı hukuk.jpg
Gösterim: 87
Boyut:  35.7 KB

Osmanlı Devleti zamanında beş türlü toprak vardı:

Sponsorlu Bağlantılar
1. Milletin mülkü olan topraklar olup, pek azı haraçlı, pek çoğu öşürlüydü. Mülk olan toprak dört kısımdı. Birincisi; köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup, yarım dönümü geçmeyen ve öşürlü veya haraçlı olan yerlerdi. İkincisi, halifenin izniyle millete satılan ve mahsulünden öşür verilen mîrî tarla ve çayırlardı. Üçüncüsü öşürlü, dördüncüsü haraçlı topraklar olup, bunlar yarım dönümden büyük tarlalardı.
Bu dört çeşit toprağı, sahibi satabilirdi. Vasiyet edebilirdi ve vârislerine, ferâiz bilgisine göre taksim olunurdu. Halbuki mîrî toprakları peşin para verip tapuyla kullanan kimseler ölürse, bu toprakların parasından borcu ödenmez. Vasiyet edemez. Vârislerin malı olamaz. Bu topraklar kurban nisabına katılmaz. Satılmaz. Yalnız, izinle, para karşılığı, başkasına devir olunabilir. Mîrî toprağı kiralayan kimse, her şey ekebilir veya kirayla başkasına ektirir. Üç sene boş bırakılan toprak başkasına verilir. Kiracı, mîrî toprağa ağaç, asma gibi şeyleri izinsiz dikemez. İzinsiz, bina da yapamaz. Meyyit gömülmez. Mîrî toprak, tapuyla kiralamış olanın mülkü olamaz. Bu kimseler kiracıdırlar. Bu kimse vefat edince, toprağın vârisine kiraya verilmesi âdet olmuştur. Bu, vârisin şer’i hakkı olmayıp, devletçe yapılan bir ihsandır.
2. Vakıf topraklar olup, öşürlüydü.
3. Umuma terk edilen meydanlar, çayır ve benzerleriydi.
4. Beytülmal'in ve hiç kimsenin olmayan dağlar, ormanlar gibi yerler olup, buraları işletip mahsul alan Müslüman öşür verirdi.
5. Mîrî topraklar. Memleketin çoğu böyle olup, kiraya verilirdi. Sonraları çoğu millete satıldı. Öşürlü toprak oldu.

Dirlik sistemi


Mîrî topraklar, Osmanlı Devleti döneminde oldukça ilgi çekici bir sistemle işletilmiştir. Dirlik sistemi denilen bu usul şöyle doğmuştur:
İslâmiyet'in doğuşundan beri fethedilen arazinin rekâbesi (mülkiyeti) Devlet Hazinesine “Beytülmâle” kalıyordu. Hükümet bu arazinin sadece kullanılmasını fertlere bırakabiliyordu. Osmanlı Hükümeti, toprakların fertler aracılığıyla işletilmesini “dirlik sistemi” ile hâlletmiştir. Bu şekilde teşekkül eden dirlikler beş kısımdı:
1. Hâs: Senelik hasılatı, 100.000 akçeden fazla olan dirlik. Padişaha mensup büyük zevatla vezirlere ve beylerbeylerine ait olurdu. Her hâs sahibi, her 5000 akçe için bir cebeli, yani savaşa hazır mücehhez (teçhizatlı) asker çıkarmakla mükellefti.
2. Zeâmet: Hasılatı, 20.000’den 100.000 akçeye kadar olan dirlik. Her 5000 akçe için bir cebeli çıkarmakla mükellefti.
3. Timar: Hasılatı, 3000 akçeden 20.000 akçeye kadar olan dirlik. İlk 3000 akçe müstesna, her 3000 akçe için bir cebeli yetiştirmekle mükellefti.
4. Yurtluk: Tersane mensuplarının, yahut bir kalenin muhafızlarının veya bir kasaba veya şehir memurlarının açıklarını karşılamak için verilen dirliklerdi. Sahibinin, iki veya daha çok bölgenin öşrünü tahsil yetkisi vardı.
5. Ocaklık: Asıl itibariyle yurtluktan farklı olmayıp, ocaklık sahibi, öşür vergisi yanında gümrük gibi bazı resim ve vergilerin de toplanmasına yetkiliydi.
Gerek yurtluk ve gerekse ocaklık verilmesi, hudutları muhafaza ve bilhassa âni savaşta, ordu gelinceye kadar mücadele veya asıl ordu yetişince, ona iltihak ederek onunla beraber nihaî zafere kadar harbe iştirakten ibaretti.

Dirlik sahiplerinin yetkileri


Dirlik teşkilâtında hak sahiplerine “sâhib-i ard” yani toprak sahibi denirdi. Bunlar, o dirliğe dahil olanlardan biri arazisini satacak olursa, bu satışta tapu memuru vazifesini görürdü. Sâhib-i ard, öşrü kendisine tahsis edilen toprakları, reâyânın (bu toprakları ekip biçen halkın) vazifesini yapmadığı zaman hükümdara vekâleten onun elinden alıp, başka birisine verebilirdi.

Dirliklerin çöküşü ve ilgâsı
Devlete büyük faydaları olan Dirlik Teşkilâtı, Üçüncü Sultan Mehmed Han devrinden itibaren zayıflamaya başladı. Bunun sebebi, dirlik sahiplerine normal (asker) yetiştirme külfeti dışında başka mükellefiyetler yüklenmesi olmuştur. Bu çok önemli müessesenin ıslahı yoluna gidilmişse de bir türlü düzeltilemedi. Nihayet 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile bütün dirlikler kaldırıldı. Bu fermanla, memur maaşlarının hazineden verileceği ilân olundu ve mevcut dirliklerin sâhib-i arzlarını mağdur etmemek için, dirliklerin hasılatı, kayd-ı hayat şartıyla, onlar lehine gelir olarak maaş şeklinde bağlandı.
Daha sonra 1858 (H. 1274) tarihli “Arazi Kanunu” çıkarılmıştır. Bu kanundan önce, Hicrî 892 senesinde hazırlanmış olan “Hüdâvendigâr Livâsı Kanunnâmesi”, Hicrî 922 tarihli “Biga Livâsı Kanunu”, Hicrî 935’te hazırlanmış olan “Aydın Livâsı Kanunu” ve Hicrî 935 senesinde yürürlüğe konulan “Kütahya Livâsı Kanunu” vardı.
1858 tarihli Arazi Kanunnamesi hazırlanırken, 1849 tarihli Ahkâm-ı Mer’iyyeden oldukça istifade edilmiştir. 1858 tarihli Arazi Kanunnâmesi, Osmanlı Devleti dönemindeki beş sınıf toprak rejimini aynen almıştır. Bunlar; mülk topraklar, mîrî topraklar, vakıf topraklar, metruk (terkedilmiş) topraklar ve ölü topraklardır.
1858 Arazi Kanunnâmesi’nin yanında daha sonra birçok kanun çıkarılmıştır. Bu kanunlar doğrudan doğruya toprak kanunu sayılmamakla beraber, toprak konusuna ilişkin bazı hükümler ihtiva ediyorlardı.


Son düzenleyen Safi; 18 Mayıs 2016 22:18
Misafir
21 Ağustos 2008 21:24       Mesaj #2
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Osmanlı Toprak İdaresi

Arazi Taksimatı

Sponsorlu Bağlantılar
Arzi ile ilgili olarak, İslam hukukunda ve siyaset kitaplarında çeşitli tanımlar, türlü taksim ve tasnifler yapılmıştır. İslam hukukuna göre arazi üç kısma ayrılmıştır. Bunlardan birincisi arz-ı öşri veya arz-i öşriyye, ikincisi arz-ı haraci veya arz-i haraciyye, üçüncüsü de arzı tarz’if veya arz-ı emiriyye yani miriyye’dir. Toprağın bu şekilde ayrılması yeri veya ürünleri bakımından olmayıp, sahipleri bakımındandır. Nitekim toprak sahipleri bu ayrıma balı olarak üçe ayrılmıştır. Birinciler müslim, ikinciler zimmî, üçüncüler tagallübi, yeni fetihle ele geçirilerek idare edilen toprakların sahipleridir.
Osmanlı Devleti de gelişip fethettikleri topraklar artınca, kendilerinden önceki Büyük Selçuklar, Anadolu Selçukluları ve Belikler gibi toprağı taksim ve idare etmişlerdir. Bu sebeple Anadolu beyleklerinden aldıkları yerlerde nizamı aynen bırakırlarken, Rumeli’de fethettikleri toprakları devlete bağlı arazi olarak tapulamışlar, sadece klise, manastır ve dini vakıfları serbest bırakmışlardı. Bunun yanısıra bazı yerleri de sahipleri üzerinde bırakaram mülk toprak statüsüne koymuşlardır ki bu tür topraklar Mülk Timar olarak adlandırılmıştır.
Osmanlı Kanunnamelerinde toprak beş ksıım olarak ele alınmıştır:
1- Arazi-i Memlüke
Mülk topraklardır. Butür toprakalrın tasarruf hakkın bütünüyle sahiplerine ait idi. Diğer bütün malları ve eşyaları gibi mras bırakabilirler, satabilirler, hibe edebilirler, rehin bırakabilirler veya vakfedebilirlerdi. Arazi memlwke toprakları dört kısma ayrılırdı:
a) Köy ve kasabalar içinde veya kenırlarında kısmen iskân bölgesi sayılan yarım dönüm büyüklüğünde bulunan yerler
b) Aslen arazi-i emiriyyeden iken sonradan arazi-i memlükeye dâhil olan yerler
c) Arazi-i öşriye
d) Arazi-i haraciyye
Bunlardan öşri topraklar ya fethedildiği zaman müslümanlara verilmiş veya daha önce müslümanların elinde bulunan topraklardı. Bu topraklar sagiplerinin mülkü olup, yaptıkları ziraate karşılık elde ettikleri üdünün onda birinden (öşrü) beşd birine kadar vergi olarak devlete vermekle yükümlü idiler. Haraci topraklar ise hırıstiyanların elinde mülkleri olan topraklardı. Bunlar da öşri toprak sahipleri gibi elde ettikleri ürünün onda birinden beşte birine kadar harac-ı mukaseme adıyla öşür ve bundan ayrı olarak harac-ı muvazzafa adıyla çift akçası (arazi vergisi) vermekle mükelleftiler. Gerek müslümanlar, gerekse gayr-ı büslimlerin öşür vergilerinin onda birden beşde bire kadar değişik oranlarda alınması, doğrudan toprağın sulanmasına veya sulanmamasına, dolayısiyle verimine bağlı bir husus idi. Zira Osmanlı kanununamelerinde bu verginin değişik sancaklarda, farklı oranlarda alındığı görülüyor. Mesela 1518 tarihli Mardin livası kanunnunda şehirli ve köylünün bağ, bostan ve pamuk mahsullerinden yedide bir, ziraatlerinden beşde bir öşür alınacağı kaydedilmektedir. Yine Çemişkezek kanununda bu oran müslüman ve gayr-ı müslimlerin ziraatlerinden beşde bir, müslümanların pamuk, yağ ve meyvelerinden yedide bir, gayr-ı müslimlerin aynı mallarından beşde bir olarak belirtilmiştir.

2 – Arazi-i Mevküfe
Vakıf arazilerdir. Bu tür topraklar mülk olup olmamasına göre iki kısım altnda toplanmıştır. Bunlardan mülk arazi, maliki tarafından belirli bir gayeye tahsis edildiği takdirde “Sahih Vakıf” ismini alır. İkinci olarak da miri araziden bir kısmının veya tasarruf hakkının tümünün vakıf haline getirilmesi halinde ise “Tahsisat kabilinden vakıf” şeklinde bir kısım ortaya çıkar. Bu gibi toprakların vergileri dini, ilmi ve sosyal müesseselere tahsis edilmektedir. Vakıf reayası, arazisi hangi vakfa bağlanmışsa, öşür ve resmini o vakfın mütevellisine verir ve oda varıfnamesi gereğince bunu gerekli yerlere sarfederdi.

3 – Arazi-i Metrüke

Terkedilmiş topraklardı. Miri arazi içinde mütalaa edilmektedir. Bir mülkiyet veya tasarruf hakkına konu edilemez, sadece ammenin yararına sunulabilir.

4 – Arazi-i mevat

Hiçbir işe yaramayan arazilerdir. Buda miri topraklar içinde telakki olunmaktadır. Kimsenin tasarrufunda olmayan topraklar olarak tarif edilebilir. Bir yerin mevat arazi sayılıp sayılmaması, oranın ihya edilip edilmeyeceği ile ilgilidir.

5 – Arazi-i Emiriyye
Bu tür toprakların mülkiyeti devlete ait bulunmakda idi. Bunlar vergisinin büyüklüğüne ve hizmete göre çeşitli parçalara bölünmüştü. Bu gibi topraklar üzerinde yaşayan kişilere ait olmayıp, bunlar bir kiracı durumundaydılar. Toprak fethedildikden sonra ekilmek, boş bırakılmamak kaydıyla eski sahipleri üzerinde bırakılmış ve yaptıkları ziraat karşılığı ödemekle mükellef tutuldukları vergilerini hazine yerine, o yerin geliri hizmet karşılığı kime bağlı ise ona verilmiştir. Kendileri öldükden sonra ise toprakları ekip-biçmek şartıyla çocuklarına bırakılmıştr. Genel olarak Rumeli toprakları miri topraklardan sayılmıştır.
Miri arazi yirmibeş kısma ayrılmıştır. Bunlardan padişaha gelir olarak ayrılana havass-ı hümayün denirdi. Bunlar mukataa ve iltizam (toprağın idaresi kendi adına birinin üzerine verilme) suretiyle idare olunurdu. İkinci bir kısmı, derecelerine göre gelirleri vezirlere, beylerbeyilerine, sancakbeyilerine v.s. büyük devlet memurlarına ait olan has ismi verilen topraklardı. Üçüncüsü, padişah kızlarına ve ailelerine bağlanmış yerlerdi ki paşmaklık olarak adlandırılmıştır. Dördüncüsü, devler adamlarına hizmetleri dolayısı ile mülk olarak verilen topraklardır; bunlara da malikâne denmiştir. Bir kısım topraklar ise fetih esnasında bazı kumandanlara hizmetlerine mukabil verilen, ölümlerinde evladına ve akrabalarına intigal eden yurtluk ocaklık yerleridir. Ayrıca müsellem, yörük, yaya, çingene müsellemi gibi geri hizmet erbabıyla, akıncı beyleri ve akıncıların çeribaşı olan toycalara da miri toprak tahsis edilirdi. Bunlardan başka sarah hizmetlerinde ve yolların emniyeti için derbendlerde bulunanlara da bir kısım tprak verilmiştir. Miri toprakların en önemli kısmı savaşlarda yararlığı görülen kişilere verilen zeamet ve timarlardır. Dirlik ismi verilen ve Osmanlı arazi teşkilatında umumi adıyla timar olarak bilinen bu topraklar gelir yönünden çoktan aza doğru üç grup altında toplanmıştır.
1) Has: Senelik geliri yüzbin ve daha fazla olan toprağa denir. Kelime manası geçim yolu, geçim vasitası demek olup, padişaha verilenlerhavass-ı hümayun adını taşırdı. Buna tımarda ve zeametde olduğu gibi sahib-i arz yerine padişah dirliği de denirdi. Haslar padişahdan başka hanedana mensup kişilere, sultanlara, vezirlere, beyler beyilerine, sancakbeyilerine v.s. verilirdi. Padişah ve hanedana mensup kişilere verilen hasler dışındakiler, vazifede bulundukları süre içinde kendilerine aitti. Azillerinde veya ölümleri halinde bu dirliği kaybederlerdi.
Devlet ricali içinde en fazla senelik geliri olan veziriazam hassı idi ki, kanunnamede belirtildiğine göre bir milyon ikiyüzbin akça idi. Beylerbeyilere ise birmilyon ile bir milyon ikiyüz bin akça arasında has belirtilmiştir. Bunlarda en düşük has sekiz yüz bin akça olarak sınırlandırılmıştır. Kanunnamede, eğer defterdarlara has verilecek olursa altıyüz bin akçalık has verilmesi gerektiği yer almaktadır.
Haslar voyvoda denilen vasitasıyle idare edilirdi. Has olarak verilen yerin öşür ve diğer resimleri has sahibine ait olup, köylü ziraat yapmazsa toprak elinden alınarak bir başkasına verilirdi. Has sahibi gelirlerinin her beşbin akçası için devlete bir cebelü adı verilen silahlı ve zırhlı bir asker beslemek zorundaydı. Nitekim XV. Yüzyılda Anadolu Eyaletin’de başta padişah hasları olmak üzere, diğer bazı devlet adamalrına ait hasların geliri toplam 41.052.010 akça idi ki, 8210 cebelü beslenmekteydi. Aynı şekilde Rum Eyaleti’ndeki haslarda da 1125 cebelü çıkmaktaydı.
2) Zeamet: Senelik geliri yirmibin akçadan yüzbin akçaya kadar olan dirliğe denirdi. Zeametler eyalet merkezlerinde bulunan hazine ve tımar defterdarlarına, zeamet kathüdalarına, sancaklardaki alay beylerine, kale dizdalarına, kapucubaşlarına, divan kâtiplerine, defterhae ve hazine-i amire kâtiplerine verilirdi. Ayrıca tımar sahipleri terakki (zam) alarak zeamet sahibi olabilirlerdi. Pek büyük bir suç işlemedikçe zeametleri alınmazdı, yani hayatta bulundukları müddetçe tasarruf ederlerdi. Zaim adı verilen zeamet sahipleri de tıpkı haslarda olduğu gibi ilk beşbin akçası hariç sonraki beşbin akça için bir cebellü beslemek mecburiyetindeydiler. Zeametlerin ellibin akçadan yukarı olanlarına ağır zeamet adı verilirdi.
Bir kişiye verilen zeamet o kişi öldüğü zaman, zeamet boş kaldığı zaman, terar başka bir kişiye zeamet olarak verilir ve o yer bölünmezdi. Mesela 25.000 akçalık bir zeamet yine aynı miktarda olmak üzere başkasına verilrdi. Bu tür zeametlere tezkereli zeamet adı verilirdi. Bunun dışında, aslında tımarken alınan terakkilerle zeamet lan yerler, sahibi öldüğü zaman bşkalarına toprak geliri bölünerek tımar olarak verilirdi. Osmanlı Devlerinde 1520–1535 tarihleri arasında Anadolu eyaletin’de 195, Rumeli eyaleti’nde ise 384 zeamet vardı.
Zeamet sahipleri zeametlerindeki vergileri bütünüyle kendilerine alır, sancakbeyiler ve subaybaşılar müdahale edemezlerdi. Savaş samanlarında cebellüleri ile birlikde sancakbeylerinin kumandası altında sefere iştirak ederlerdi. Savaş olmadığı anda ise kimseye bağlı olmazlar, hatta toprakları içindeki suçluları kendileri yakalarlar, başkaları karışamazdı.
Zeamet bazen müşterek olarak verilebilrdi. Bu tür tevcihlerde iki hususiyet göze çarpmaktadır. Bunlardan ilki, bazen bir köyün iki kişiye birden “ber-vech-i iştirra” yani eşit olarak verilmesi, şekli idi. İkinci hususiyet ise bir bölgenin gelirinin taraflardan birine az diğerine daha fazla hisse kaydedilmesi şeklidir.
3) Timar: Senelik geliri bin akçadan başlayarak 19,999 akçaya kadar olan dirliğe tımar ismi verilmiştir. Kuruluş devrinde, kuvvetli bir merkezci idarenin kurulması ve bazı siyasi şartların ortaya çıkarttığı Osmanlı timar sistemi, memleketin askeri gücünü olduğu gibi, iktisadi ve sosyal durumunu da doğrudan etkilemiştir. İmparatorlukda geçimlerini veya hizmetlerine mukabil masraflarını karşılamak için bir ksıım asker ve memurlara çeşitli bölgelerin gelirinin tahsis edildiği tımar sistemi, devletin en kudretli süvari kuvvetini meydana getirmiştir.
Osmanlı tımar sistemi, çeşitli kaynaklarda ve araştırmalarda belirtildiğine göre, Halifeler devri, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve daha sonra kurulan Türk beylikleirnin ikna sistemininbir devamı eklindedir. Hatta eski Mısır’da firavunların Nil vadisindeki toprakları askerlere ikta şeklinde dağıttıkları bilinmektedir. Buna ek olarak Bizanslıların pronoia ismi verilen tımar tarzındaki toprak usulünden de alındığı iddia edilmektedir. Bununla birlikde, şurası muhakkak ki, Osmanlı Devleti daha başlangıçtan itibaren, tıpkı Anadolu Beylikleri’nde olduğu gibi, yani fethedilen yerleri bir ksıım asker ve kumandalara mülk olarak tahsis etmiştir. Bu ise zamanla tımar şekline dönmüştür. Nitekim tımarla ilgili ilk kayda I. Murat devrinde rastlamakdayız. Kaynaklarda belirtildiğine göre Gelibolunun fethine müteakip (1376–77) tımar tevcihleri yapılmıştr. Daha sonraki padişahlardan gerek I. Beyazid, gerekse Çelebi Mehmed ve II. Murad dönemlerinde de, tımar tevcihleri yapıldğı görülüyor. Nitekim 1431 yılında Arnavutluk’ta mevcut 335 adet tımardan yüz kadarı Saruhan’dan, Canik’den, Bolu’dan ve Engürü (Ankara)’den sürülüp getirilmiş Türklere verilmişti. Yine 1454’de Tesalya’da Tırhala sancağında bulunan 182 tımardan 146’sı müslümanlara, 36’sı gayr-ı müslimlere tevcih edilmişti. Bu örnekden de anlaşılcağı üzere, hiristiyanlara da tımar verildiği görülmektedir.
Tımar sistemi ygulanış açısından Batı’daki feodal nizamla karşılaştırıldığında, bazı benzerlikler göstermekle beraber, muhteva ve gaye açısından değerlendirdiğimizde, aralarında önemli farkların bulunduğu tespit edilmektedir. Nitekim feodaller toprağın “Rand-hasıl” denilen gelirini almakla yetinmeyip, idari, kazi ve mali istiklalede sahiptiler. Toprak üzeirnde yaşayan herşey bunların malı sayılırdı. Topraklarını istedikleri gibi tasarruf yetkileri vardı. Merkezdeki kralı sadece büyük Senyör ve birinci şövalye tanıyıp, savaş zamanlarında kendi kuvvetleriyle bunların yanında bulunurlardı. Kralın bunları azletmeye yetkisi yoktu. Buna karşılık tımar sahipleri tamamen merkezi idareye bağlı oldukları gibi, toprak üzerinde sadece kiracı durumunda idiler. Yetkileri devletin koyduu kanunlar çerçevesinde sınırlandırılmıştı. Herzaman için toprakları ellerinden alınabilirdi.
Tımar tevcihi çeşitli usullerle kanunlarla belirlenmişti. Mesela veziri azamlar 5.999 akçaya kadar olan tımarları kimseye danışmadan verebilirlerdi. Ayrıca küçük tımarların dağıtılmasında beylerbeyilerin yetkileri büyükdü. Belli bie miktara kadar beylerbeyiler tımar sahiplere kendi tuğralarını taşıyan beratlarla doğrudan doğruya tımar verebiliyordu. Bu tür tımarlara “Tezkeresiz Tımar” adı verilmeteydi. Daha büyük tımarlarda ise beylerbeyiler tımara hak kazanmış kişinin eline bir tezkere vererek tayinini merkeze teklif eder ve tayin beratı İstanbul’dan verilirdi. Bu tür tımarlara da “Tezkereli Tımar” denirdi.
Osmanlılarda tımar hukuki ve mali bakımdan da kısımlara ayrılmıştır. Bunlardan padişah hasları ve vezir vakıfları, vezir, beylerbeyi, sancakbeyi, nişancı, defterdar, divan kâtipleri, çavuşlar, çeribaşılar, subaşılar, dizdarlar gii yüksek devlet memurlarının sahip oldukları has ve zeametler, idari ve mali bir takım imtiyazlara sahip oldukları için Serbest tımarlar olarak adlandırılmıştır. Butür tımarlarda rüsüm-ı serbestîye denilen niyabet ve bad-ı heva gibi örfi vergiler tamamiyle tımar sahibine bırakılmıştır. Buna karşılık benzeri vergileri bağlı bulundukları sancakbeyi ve subaşı ile paylaşmak durumunda kalan tımarlar Serbest olmayan tımarlar olarak telakki edilmiştir. Bunlar bulundukları sancağın özelliğine göre bad-ı heva türünden cürm ü cinayet, gerdek, otlak ve kışlak resim-leri ile tapu bedeli gibi vergileri sancakbeyi veya subaşı ile paylaşırlardı.
Tımarlar verildikleri kişilerin hizmetlerine göre de isimlendirilmişlerdir. Bunlardanbirincisi Hizmet tımar adıyla anılan ve bazı camilerin imamet ve hitabetleriyle saray saray hizmetlilerinde bulunanlara mahsustu. Bu tür tımarlar bazı araştırmacılar tarafından “Sivil Timar” olarak da vasıflandırılmıştır. Nitekim bunlar içerisinde esas başı, mirahur, muhtesib, kadı, imam, hatip gibi askeri olmayan kimseler yer almaktaydı. İkinci gurup tımar Mustahfız tımarı denen ve mansup oldukları kaleyi korumaları karşılığı kendilerine tahsis edilen tımara denirdi. Aslında askeri olmakla birlikde bu tür tımarlar kale kumandanlarına ve kalede ve kalede görevli askerlerle hertürlü hizmetlilere verilirdi. Üçüncü tür tımar ise Eşkinci tımarı olup, enfazla tımar bu türdendi. Tımar sipahi olarak adlandırılan tımar sahipleri, alaybeyileirnin kumandası altında sefere giderlerdi.
Tımar sahiplerine Osmanlı tarih terminolojisinde Sahip-i Arz adı verilmekteydi. Sahib-i arz öldüğü veya tımarı herhengi bir sebeple boş kaldığı takdirde, tımarı bir başkasına veya eli silah tutabilecek oğlu varsa ona verilirdi. Tımar sahibi kendine verilen yeri herhangi bir sebeple hiçkimseye bırakamazdı. Bu hususda kanunnamelere kesin hükümler konulmuştur.
Herhangi bir sebeple toprağını terkeden köylü, tımar sahibi tarafından yakalanır ve eski yerine yerleştirilirdi. Bu husus iskân kanununda kesin şekilde hükme bağlanmıştır. Sipahi yerini terkeden reayadan on yılı geçirmemiş olanlarını yerleştikleri yerden kaldırarak eski yerlerine iskân ederdi. Buna karşılık arazileirni boş bıraktıkları için kendileirnden çiftbozan (çiftini bozmak) ismi ile bir vergi alınırdı. Buna benzer olmak üzere, büyük bir ihtimalle daha öncede var olduğu tahmin edilen Kanuni dönemine ait Niğbolu kanunnamesinde, başka bir tımar toprağına giden reayanın gittiği tımar sahibi tarafından eski yerine bildirilmesi, bildirmediği takdirde azledileceği hususu yer almaktadır. Bununla beraber sipahi ile köylü arasında münasebetler sadece sipahi lehine değildi, ancak kanunlar çerçevesinde hareket edebilirlerdi. Mesela bozok kanunnamasi’nde haksız yere sipahiye el kaldıran raiyyetden on altın alınması, buna karşılık raiyyeti inciden sipahi dövülürse reayadan ceza alınmaması ve bir sipahinin emir almadan köylüden ulak beygiri isteyerek davar boğazlatması sonucu dövülmesi halinde dövenin suçlu sayılmaması gibi hükümlerin yer alması, aradaki ilişkileri göstermektedir.
Tımar sahipleri kendilerine tahsis edilen tımarın gelirine göre savaşa asker götürürlerdi. Hasıllarının ilk üçbin akçası Kılıç tabir olunur ve bu miktar kendilerinin ihtiyaçlarına ayrılırdı. Bundan sonraki her üçbin akçe için ise bir cebellü beslenirdi. Mesela 6000 akça için iki cebellüyü savaşa götürürdü. Bir savaş esnasında memleketteki bütün eşkici, züema ve erbab-ı tımarı bağlı oldukları seraskerin maiyyetine g,rerek savaşa katılırlardı. Ancak işleri büyütmek ve bölgeyi korumak için onda biri yerlerinde kalırdı.
Bütün bu özellikleri göz önüne alınacak olursa, ilk bakkışta, tımar sisteminin Avrupada’ki derebeyilik ile benzerlik gösterdiği düşünülebilr. Hâlbuki ikisi arasında büyük farklar mevcuttur. Mesela Osmanlı tımar sisteminde Sahib-i arz, kendilerine tahsis edilen yoprakalarda kiracı durumunda olup, elindeki arazinin değil, burada elde edilen ürünün devlet adına topladığı verginin sahibidir. Bunuda belli bir mükellefiyeti yerine getirmek karşılığında devlet tahsis eder. Tımar sahibi, kanunlara ve devletin koyduğu nizama aykırı harekette bulunursa elindeki arazisi alınır. Arazi üstünde yaşayan insanlarda feodalizmde olduğu gibi köle durumunda değildir. Elde ettikleri ürün, bulunduğu sancak veya kazaya ait kanunnameler çerçevesinde, en fazla onda bire kadar vergileirni vermek şartıyla kendilerinindir.
Tımar sistemi devletin diğer müesseselerinde olduğu gibiXVI. Yüzyılın sonlarından itibaren bozulmaya başlamış ve eski hüviyetini yitirmiştir. Zira tımar dağıtımında uyulması gereken nizam kanunların aksine tımar, ehli kişilere verilmeyerek, rşvetle askerlikle ilgisi olmayan haksız kimselere verilmiş, bu durum teşkilatın bozulmasına yol açmıştır. Nitekim XVII. Yüzyılın başlarında, 22 sancakdan meydana gelen rumeli eyaletinde cebellüleriyle beraber 33.000 tımar sipahi çıkartılırken, bu sayı ikibinin altına düşmüş, aynı şekilde 18.700 askeri bulunan Anadolu Eyaleti’nde de tımar sipahi adeti bine inmiştir. Keza kitap-ı müstetab’da ikiyüzbin olan tımarli sipahi sayısının onda bire indiği belirtilmektedir. Bu sebeple Koçi Bey başta olmak üzere pekçok Osmanlı müellifi eser ve risalelerinde tımar sisteminin bozulma nedenlerini açıklarken, ıslahı içinde çeşitli yollar teklif etmişleridr. Mesela Anonim bir eser olan Kitap-ı müstedapda teşkilatın, devlet ileri gelenlerinin kanunlar hilafına rüşfetle tımar sahiplerini rastgele tayin etmeleri ve tımarlarını ellerinden almaları sebebiyle bozulduğunu ve bu bozulmanın III. Murad devrinde başladığı bildirilmektedir. Koçi beyde, eski usül ve nizamların terkedilerek, dirliklerin nufuzlu devlet adamlarının hizmetkâr ve köleleri ile iş adamalrının eline geçtiğini, rüşvetin bu hususda büyük rol oynadığını yazmakdadır.
Tımar sisteminin bozulması ile ilgili olarak XVIII. Yüzyıla ait bilgileir ise, 1720–1785 yılları arasında yaşamış Canikli Ali Paşanın Risalesinden öğrenmekteyiz. Canikli Ali Paşa, tımar ve zeametleirn rasgele kişilere verilmiş olduğundan bahisle, bu gibi kişilerin reayaya dâhil edilmesi, kabul etmeyenlerin öldürülmesini istemektedir. Ona göre tımarın bozulma sebebleri üç sebebe dayanmaktadır: 1- Tımar kayıt defterleri seraskere gittiğinde, ne kadar işe yarar tımar varsa kendi taraftarlarına verilmeleri. 2- İşe yarar tımarların çoğunun vezir ve devlet ricalinin eline düşmesi 3- Büyük tımar sahipleirnin korkularından gedik payda etmeleri sebebiyle, kendilerinden yeterince faydalanılamaması.
Canikli Ali Paşa yukarda bahsedilen aksaklıkların düzeltilebilmesi için tımar ve zeamet sahiplerinin yerlerinde oturmalarını, ekip-biçip, yurt edinme yoluna gitmelerini, kendileirne öküz ve tohum verilerek ziraaat yapmalarının sağlanmasını, tımar ve zeametlerin ehli kişilere verilmesini şart koşmaktadır.
Tımarın bu ekilde bozulması ve eski fonksiyonunu kaybetmesi, deletin her fırsatta tımar gelirinin hazineye aktarmasına yol açmıştır. I. Abdülhamid ve III. Selim tarafından çıkarılan 9 Eylül 1792 tarihli kanun ve buna bağlı Hatt-ı Hümayun ile eyalet askeirnin düzene konuşmasına çalışılmıştır. Ancak tımar ve zeamete eski rağbetin kalmaması, bu teşkilatın yeniden eski şekline konulmasına meydan vermemiş ve nihayet 1844 yılından itibaren zabtiye (Jandarma) ve başka hizmetlerde kullanılmak suretiyle eski fonksiyonunu kaybetmiş ve sessiz sedasız yavaş yavaş ortadan kalkmıştır.
27 Mart 2010 13:54       Mesaj #3
asla_asla_deme - avatarı
VIP Never Say Never Agaın
Osmanli Devleti'nin kurulus döneminde ve bu devletin ekonomik, sosyal ve askerî gelismesinde önemli derecede rol oynayan etkenlerden biri de süphesiz ki toprak sistemidir. Bu sistemin gelismesi ile ilgili müesseseler, devlete bir dinamizm veriyordu. Bu sebepledir ki ortadan kalkip tarihe mal olusuna kadar toprak, bu devletin hayatinda önemli bir rol oynamisti.

Bir toplumun, devlet olabilmesi için, bazi hususiyetleri tasimasi gerekir. Toprak (ülke) bu hususiyetlerin basinda gelmektedir. Çünkü her bagimsiz devletin, hak ve selahiyetlerini, mutlak surette kullanabildigi, belirli sinirlarla tesbit ve tayin edilmis bulunan cografî bir toprak parçasi diye tarif edilen "ülke" kavrami, ancak belli bir topraga sahip olmakla mümkün olabilir.
Islâm öncesi Türklerinde toprak, biri fertlerin digeri de cemaatin olmak üzere iki kisma ayriliyordu. Islâm öncesi Türk devletlerinin, kismen yerlesik de olsa, göçebe hayat tarzi ve an'anelerine göre bir mülkiyet telakkisine sahip olduklari bilinmektedir. Hayvanlarina otlak vazifesi görmesinden dolayi göçebeler için topragin ehemmiyeti büyüktü. Eski Türklerde otlaklar, fertlerin degil, kabile veya cemaatlerin mülkiyetinde bulunuyorlardi. Yedisu havalisinde oturan Kazak-Kirgizlarin isledikleri topraklarda, özel mülkiyet ve cemaat mülkiyeti olmak üzere iki tip mülkiyet vardi. Özel mülkiyete dahil bulunan arazi, kabilenin müsterek mülkiyetinde bulunan topraklarin paylasilmasi ve sahis ile kabileye ait olmayan bos yerlerin benimsenmesi suretiyle meydana gelmisti. Hususi mülkiyette sahibi, tam anlamiyla toragi temellük eder. Öldügü zaman arazi, ogullarina miras kalir. Ancak vâris bulunmadigi zaman söz konusu olan toprak cemaata kalir. Cemaat içerisinde yeni bir aile kurulunca, cemaat ona idaresindeki araziden bir hisse verir. Sayet verilebilecek yeni bir arazi yoksa, cemaat tarafindan onun için, bir arazinin tedarik edilmesine çalisilirdi. Cemaat mülkiyetine ait olan arazi, muayyen parçalara ayrilarak bir kira karsiliginda geçici olarak fertlerin istifadesine terk edilirdi. Bu arazinin kiracilar elinde birakilma müddeti, muhtelif yerlerde toprak, su ve ekim sartlarina göre degisiyordu.

Türklerin Islâm'i kabul edip Islâm medeniyeti içindeki yerlerini almalarindan sonra, dinî, iktisadî ve ictimaî hayatlarinda degisiklikler meydana geldi. Bu sebeple Müslüman Türkler, her konuda oldugu gibi toprak hukuku ve idaresi bakimindan da Islâmî prensiplere bagli kaldilar. Bunun içindir ki, Islâm toprak hukuku ile ilgilenenler tarihî açidan bu sistemi dört ana devreye ayirirlar. Bunlar:
  1. Islâmiyetin baslangicindan Hz. Ömer'in halifeligi dönemine kadar olan devre,
  2. Hz. Ömer devri,
  3. Abbasi ve Selçuklu devri,
  4. Osmanli devre.
Islâm medeniyeti içerisinde basli basina bir devreye konu olabilecek olan Osmanli toprak uygulamasi, gerçekten toprak hukuku bakimindan büyük bir önem arz eder. Filhakika Osmanlilar, birçok müessesede oldugu gibi toprak mevzuunda da kendisinden önceki müslüman devletlerin tatbikatindan istifade etmislerdi. Zaten onlara bigâne kalmalari da mümkün degildi. Bu sebepledir ki devlet, henüz bir beylik durumunda oldugu zaman bile, Islâmî bir sistemin yerlesmesi için çalisiyordu. Bunun içindir ki bu Müslüman unsurlar (göçlerle gelen ve uçlarda yasayan göçebe Müslüman Türkler) Osmanli Beyligi'ni siyasî ve kültürel bakimlardan, klasik Islâm geleneklerinin ihyasini hedef tutan bir devlet olmaya dogru gelistirdiler. Osman Gazi'nin halefleri, tedricen "sultan"lar haline geldiler. Onlarin etrafinda karakterini dil ve irktan ziyade din ve medeniyetin tayin ettigi bir "Osmanlilar cemiyeti" tesekkül etti.

Islâm âleminde bir gelenek olarak, Osmanlilardan önceki müslüman devletlerde ve özellikle Büyük Selçuklularda görülen ikta sistemi, Büyük Selçuklulardan sonra gelen bütün Türk Islâm devletlerinde uygulanmistir.

Selçuklularin, askerî mukataalar ihdas etmeleri, hanedanin, kendi baslica dayanagi olan Türk unsuruna mensup kütleleri yabanci sahalarda yerlestirmek, onlara hem toprak vermek hem de lüzumunda askerî bir kuvvet olarak faydalanmak fikrinden dogmustur. Bu suretle yavas yavas topraga baglanan göçebeler, hem bir karisiklik âmili olmaktan çikiyor, hem de devlete kuvvetli bir askerî dayanak teskil ediyorlardi. Bu usulün ehemmiyet ve faydasi, bilhassa Bizans'tan zapt edilen yeni sahalarda daha açik bir sekilde görünüyordu. Kismen harplerde ve fetihlerde imha veya esir edilen ve kismen de yerlerinde birakilan yerli ahaliden kalmis genis Anadolu topraklari, Selçuklularin takib ettikleri ikta sistemi sayesinde yavas yavas Türklesti.
Osmanlilarin, kendilerinden önceki Müslüman Türk devletlerinden mâhirâne bir usul ile alip tatbik ettikleri timar sistemi, Osman Gazi ile baslar. O, zapt ettigi bütün yerleri timar olarak silah arkadaslari ile askerlerine veriyordu. Itaat eden yerli halki da yerinde birakiyordu. Hatta o, arkadaslarindan bazilarinin uysal ve itaat eden ahaliyi herhangi bir sebeple yerlerinden kaçirmalarina engel oluyordu. Âsikpasazâde'ye göre o: "Her kime kim bir timar virem âni sebepsiz elinden almayalar ve hem ol öldügü vakitte ogluna ve eger küçücük dahi olsa vireler. Hizmetkârlari sefer vakti olicak sefere varalar, tâ ol sefere yarayinca. Ve her kim kanun düzse Allah andan râzi olsun. Ve eger neslimden bir kisi bu kanundan gayri bir kanun koyacak olursa edenden ve ettirenlerden Allah Teâla râzi olmasin" demistir. Selçuklu uygulamasi ile ayni özellikleri tasiyan bu sözlerden su sonuçlar çikmaktadir:
  • Sebepsiz yere hiç kimsenin timari elinden alinamaz.
  • Timar sahibinin ölümü halinde timari ogluna intikal eder.
Ogul sefere gidemeyecek kadar küçükse, harbe gidecek yasa gelinceye kadar onun yerine hizmetkârlari sefere gideceklerdir.
Anadolu'da, Osman Gazi ile baslayan timar sistemi, ondan sonra gelen torunlari tarafindan devam ettirildi. Gerçekten de Orhan zamaninda timar tevcihlerine dair bir çok tarihî kayit bulunmaktadir. Ayrica gazilerin yani timar erlerinin yeni zaptedilen uslara yerlestirildigi hakkindaki rivayetler de timarlarin askerî özellik ve mahiyetlerini daha iyi anlamamiza vesile olmaktadir. Hatta timarlarda bulunan yerli halk da zaman zaman sipahilerle birlikte kendi din kardeslerine karsi harplere katiliyorlardi. Rumeli fetihleri baslayinca timar sistemi oralarda da uygulanmaya basladi. Gelibolu havalisinin Yakub Ece ile Gazi Fazil'a timar olarak verildigi ilk tarihî kaynaklarda belirtilmektedir. Sultan I. Murad devrinde Rumeli fütuhati ehemmiyet kazaninca Anadolu'dan pekçok halk ve bazi Türk asiretleri oradan alinip Rumeli'ye iskan ettirildiler. Bu yeni gelenlerin geçimlerini saglamak için onlara toprak tahsis edilmesi gerekiyordu. Bu durum sebebiyle, timar sistemi daha da yayginlik kazanmaya basladi.

Baslangiçta "Has" ile "Timar" seklinde ikiye ayrilmis olan birlikler, I. Murad döneminde yeni bir kategorinin katilmasi ile üç kisma ayrildilar. Rumeli Beylerbeyi Lala Sahin Pasa ölünce, onun yerine Kara Ali oglu Kara Timurtas Pasa beylerbeyi olmustu. Dirlikleri yeniden düzenlemek isteyen Kara Timurtas Pasa, "Has" ile "Timar" arasinda "Zeâmet" adi ile yeni bir derece ihdas etti. Tedricî bir tekâmül takib ettigi muhakkak olan bu toprak sistemi, topragin mülkiyet haklari ile ilgili degildir. Böylece rakabesi (possesio) devlet elinde alikonulmus topraklar rejimi, Osmanli Devleti'nde en genis ölçüde ve en serbest bir sekilde tatbik edilebilmistir. Bu rejimde, topragin menfaati kendisine birakilan sinif, topragi fiilen isleyen reâyâdir. Burada sunu da hemen belirtelim ki, Osmanli reâyasinin sahip bulundugu haklar, Avrupa'daki "Serf'lerin sahip oldugu haklar ile kiyas edilemeyecek kadar daha medenî, daha insanî ve daha mütekâmildir. Konuyu daha netlestirmek ve bir fikir vermek üzere Osmanli reâyasinin muasiri olan Avrupa'daki serflikten ve onlarin durumundan kisaca söz etmek gerekir.
Avrupa'da topraga yerlestirilmis olan köle (serf, çiftçi) bazi isleri hür insanlar gibi yapamaz. O, birçok haktan mahrumdur. Derebeylik sisteminin getirdigi feodalizme göre serfler, hukukî bakimdan diger insanlardan tamamen farkli bir hüviyete sahiptirler. Asagidaki maddeler, onlarin nasil bir statüye sahip olduklarini ortaya koyacaktir:
  • Istedikleri ile evlenemezler, baska senyörlerin serfleri veya hürlerle evlenemez.
  • Serflerin mirasi hür olan insanlarinki gibi vârislerine intikal etmez, sahipleri istedikleri gibi mirasa müdahale edebilirler.
  • Istedikleri meslegi seçme, çalisip çalismamada serbestlikleri yoktur.
  • Efendilerinin angarya islerinde çalismak ve belli zamanlarda onlara hediye takdim mecburiyetleri var.
  • Serfleri cezalandirmak efendilerine aittir.
  • Serfler, ruhban sinifi ve manastirlara giremezler, mahkemelerde hür bir insana karsi sahidlikleri kabul edilmez.
Serflerin içinde bulundugu bu duruma karsilik Osmanli reâyâsi hür insanlardi. Onlar ,her türlü hukukî statüye sahiptirler. Serf veya ortakçi kullarla bir ilgileri yoktur. Bu sebepledir ki, Avrupa feodal toplum yapisinda görülen köylü isyan ve ihtilallerine, son derece karisik dinî ve sosyal gruplari bünyesinde toplayan Osmanli Devleti'nde tarihin hiç bir döneminde rastlanmaz. Sinif tesekkül ve kavgasina zemin hazirlamayan Osmanli toplum yapisi, baska toplumlarla kiyasi mümkün olmayan sosyal bir özellik arzeder. Bati insaninin yüzyillar boyu sürdürdügü sinif mücadelesini ve kölelikten kurtulma savasinin izlerini Türk ictimaî hayatinda görmek mümkün degildir.

Osmanli Devleti kuruldugu ve daha sonra feth ettigi memleketlerde, bir çesit toprak köleliginin mevcud oldugu düzensiz bir derebeylik nizami ile karsilasmistir. Bu nizamin, toprak münasebetlerinde sebep olacagi düzensizlikleri önlemek için mevcud toprak düzenine sür'atle müdahale etmis, topraga dayanan asalete son vermek suretiyle, topragi isleyenleri serf olmaktan çikarmis, derebeylik yerine timar sistemini, serf yerine timar sahibi olan sipahî ile aralarinda sadece akdî bir münasebet bulunan, bir çesit aynî hak sahibi kiraciya benzer toprak mutasarriflarini ikame etmistir. Böyle bir toprak düzeni ise topragin mülkiyetinin devlette olmasiyla mümkündür. Iste bunun içindir ki Osmanli hükümdarlari, Islâm fetihlerinin baslangicinda oldugu gibi, fethedilen topraklarin bir kisminin mülkiyetini halka birakirken, bir kisminin rakabesini hazine için alikoymus ve sadece tasarruf hakkini halka tefviz etmistir.

Baslangiçta, arazinin mülk ve mirî olarak ikiye ayrildigi Osmanli Devleti'nde, bilahare arazinin tamamina yakin bir kismi mirî rejime tabi tutulmustur. Üsküp ve Selânik kanununun basina koydugu mukaddimesinde Ebu Suud Efendi
(898-982/1490-1574), arazinin mirî olus sebeplerine temas ederken ayni zamanda, Islâm hukukuna göre arazinin mahiyetinden de söz eder. Ona göre:

"Bilâd-i Islâmiyede olan arazi, muktezay-i seriat-i serife üzre üç kisimdir:
Bir kismi arz-i ösriyyedir ki hin-i fetihte (fetih esnasinda) ehl-i Islâm'a temlik olunmustur. Sahih mülkleridir (gerçek mülkleridir). Sâir mallari gibi nice dilerlerse tasarruf ederler. Ehl-i Islâm üzerine ibtidâen harac vaz'i, na mesrû olmagin (mesru olmadigi için) ösür vaz' olunmustur. Ekerler, biçerler, hâsil olan gallenin ösründen gayri asla bir habbe alinmaz. Âni dahi kendiler fukara ve mesâkine virürler. Sipahdan ve gayridan asla bir ferde helâl degüldür. Arz-i Hicaz ve arz-i Basra böyledir.

Bir kismi dahi arz-i haraciyedir ki, hin-i fetihte keferenin ellerinde mukarrer kilinup kendilerine temlik olunub üzerlerine hasillarindan ösür yahut sümün yahud subu', yahud südüs, nisfa degin (1/10, 1/8, 1/7, 1/6, 1/2) arzin tahammülüne göre harac-i mukaseme vaz' olunup yilda bir miktar akça dahi harac-i muvazzaf vaz' olunmustur. Bu kisim dahi sahiplerinin mülk-i sahihleridir. Bey'a ve siraya (satma, satin alma) vesair enva-i tasarrufata kadirdirler. Istira edenler dahi vech-i mezbur üzerine ekerler biçerler, harac-i mukasemin ve harac-i muvazzafin verirler. Ehl-i Islâm istira etseler dahi kefereden alinagelen haraclari sâkit olmaz (haraçlari düsmez). Bi kusur edâ ederler. Egerçi ehl-i Islâm'a ibtidâen harac vaz' olunmak mesru degildir. Amma bekaen alinmak mesrudur. Mutasarrif olanlar eger ehl-i zimmettir eger ehl-i islâmdir madem ki ellerinde olan yerleri ziraat ve hiraset edüp ta'dil eylemeyeler asla dahl ve taarruz olunmaz nice dilerler ise tasarruf ederler. Fevt oldukta sair emvâl ve emlakleri gibi vereselerine intikal eder. Sevad-i Irak arazisi böyledir. Kütüb-i ser'iyyede mestûr ve meshur olan arazi bu iki kisimdir.

Bir kisim dahi vardir ki, ne ösriyyedir ne de vech-i mezbûr üzerine haraciyyedir. Âna arz-i memleket derler. Asli haraciyedir. Lakin sahiplerine temlik olundugu takdirde fevt olup verese-i kesire mabeynlerinde taksim olunup her birine bir cüz'î kit'a degüp her birinin hissesine mabeynlerinde taksim olunup her birine bir cüz'î kit'a degiip her birinin hissesine göre haraclari tevzi ve tayin olunmakta kemal-i suûbet ve iskâl olup belki âdeten muhal olmagin rakabe-i arazi, beytü'l-mal-i müslimîn içün alikonulup reâyaya ariyet tarikiyla virülüp ziraat ve hiraset idüp, bag, bahça ve bostan idüp hâsil olandan harac-i mukasemin ve harac-i muvazzafin vermek emr olunmustur. Sevad-i Irak'in arazisi eimme-i din mezheblerinde bu kabildendir.
Bu diyar-i bereket siarin arazisi dahi bu uslûb üzerine arz-i memlekettir ki, arz-i mîrî demekle mâruftur. Reâyânin mülkleri degüldür. Ariyet tarikiyla tasarruf idüp ziraat ve hiraset idüp ösür adina harac-i mukasemesin ve çift akçasi adina harac-i muvazzafin virüp madem ki, ta'til itmeyüp vücuh-i merkume üzerine tamir idüp hukukun eda ederler kimesne dahl ve taarruz eylemeyüp fevt oluncaya degin nice dilerler ise tasarruf ederler. Fevt oldukta ogullari kendilerin makamlarina kayimlar tafsil-i mezbur üzerine tasarruf ederler. Ogullan kalmaz ise hariçten tamire kadir kimesnelere ücret-i muaccele alinip tapuya verilip anlar dahi tafsil-i sâbik üzere tasarruf ederler."

Görüldügü gibi devlet, reâyânin elindeki topragin miras yolu ile parçalanmasi, serbest alisveris usûlü ile gelisigüzel sahip degistirmesi ve borç için hacz edilmesi gibi sebeplerie müstakil küçük köylü isletmelerinin mevcudiyetini tehlikeye düsüren muameleleri önleyici hükümler koymustu. Bu yüzden kanunnâmelerde "yer beyliktir", yerde bey'u sira ve hibe ve miras vesair tasarrufat ser'an ve örfen memnudur denilmektedir.

Müslüman Devletlerde arazinin mîrî olus sekillerini söyle siralayabiliriz:
  • Fethedilen arazi, gâliplere (fâtihlere) tevzi, veya mahallî halk elinde birakilmayarak devlete (beytü'l-mal) mal edilmek suretiyle. Islâm hukukuna göre devlet baskani bu arazi ile ilgili olarak istedigi gibi tasarrufta bulunabilir.
  • Fetih esnasinda nasil muamele gördügü belli olmayan arazi.
  • Mülk araziden olan topragin, mâlikinin mirasçi birakmadan ölmesi ve vasiyette bulunmamasi halinde arazinin hazineye intikal etmesi ile.
  • Topragin, mururu zaman (zaman asimi) ile sahibi bilinememek yüzünden hazineye intikali suretiyle.
  • Rakabesi devlete ait olmak üzere ihya edilen ölü (mevat) toprak.
Osmanli toprak sisteminde "emîriyye" denilen arazi de iki kisma ayrilmaktadir. Bunlar:
Arazi-i emirîye-i sirfa (beytü'l-male ait)
Arazi-i emirîye-i mevkufa (vakfa ait)
Tafsilatina girmeden,sadece kaç kisim olduguna isaret ettigimiz arazi-i emirîye, 1274/1858 tarihli arazi kanunnâmesinin 3. maddesinde söyle tarif edilmektedir:
"Arazi-i emirîyye, beytü'l-male ait olarak ihale ve tefvizi, taraf-i Devlet-i Aliyye'den icra olunagelen tarla ve çayir ve yaylak ve kislak ve korular ve emsali yerlerdir ki, mukaddema ferag ve mahlulat vukuunda sahib-i arz itibar olunan timar ve zeamet ashabinin ve bir aralik mültezim ve muhassillarin izin ve tefviziyle tasarruf olunur iken, muahharan bunlarin ilgasi hasebiyle el- haletu hazihi taraf-i Devlet-i Aliyye'den bu hususa memur olan zatin izin ve tefviziyle tasarruf olunup mutasarriflari yedlerine bâlâsi tugrali tapu senetleri verilir."

1858 tarihli arazi kanununa göre Osmanlilarda arazi:
  • Arazi-i Memlûke, b- Arazi-i Emîrîye, c- Arazi-i Mevkufa, d- Arazi-i Metrûke, e- Arâzi-i Mevât olmak üzere bes gruba ayrilmaktadirMsn Bat*] Arazi-i Memlûke: Mülkiyet yolu ile tasarruf edilen topraklar olup dört kisimdan ibarettir:
Kasaba ve köylerdeki arsalar olup yarim dönümlük yerlerdir.
Emîrîye topraklardan mülkiyete dönüstürülen yerlerdir.
Ösrî topraklardir.
Haracî topraklardir.
Arazi-i Memlûkeye mâlik olanlar, mallarini diledikleri gibi kullanir, isler, satar, hibe veya vakf edebilir. Bütün bu muamelat için fikhî hükümler tatbik edilir.
  • Arazi-i Emirîye: Devlete ait olup fertlere, tarla, otlak, yaylak, kislak vs. olarak tahsis edilen yerlerdir. Eskiden timar ve zeamet sahipleri tarafindan kullanilan bu topraklar, arazi kanunnâmesi hükümlerine göre tapu ile tasarruf edilir hale getirilmistir.
  • Arazi-i Mevkufa: Toplumun menfaati göz önünde bulundurularak vakf edilmis olan topraklardir. Vakfi yapan (vâkif) tarafindan tesbit edilen sartlara göre kullanilir.
  • Arazi-i Metrûke: Toplumun menfaati için yapilan yollar, köprüler ile köy ve kasaba halkinin birlikte istifade edebilmesi için birakilan mera, koru vs. gibi yerlerdir.
  • Arazi-i Mevât: Köy, kasaba ve fertlere tahsis edilmemis bulunan ve imar bölgeleri disinda birakilmis olan topraklardir.

MsXLabs.org & OT
Son düzenleyen Safi; 12 Ocak 2017 00:01
18 Mayıs 2016 22:12       Mesaj #4
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Arazi Kanunnamesi (1858)


Tanzimat Döneminde Osmanlı toprak sistemini yeniden düzenleyen, özel mülkiyeti önemli ölçüde yerleştiren ve topraktan alınan vergiyi artırmaya yönelik yasa.

İslamın ilk dönemlerinde arazi, memluke (mülk olan) ve gayr-i memluke (mülk olmayan) diye iki ana gruba ayrılmıştı. Bu sınıflandırma daha sonraki İslam devletlerinde değişikliklere uğradı. Osmanlı Devleti’nde arazi hukuku İslami temellere dayanınakla birlikte, bazı farklı özellikler de taşırdı.
Osmanlı Devleti’nde geleneksel toprak düzeni, toprak üzerinde devlet mülkiyetine dayanıyordu. Köylü devlete ait topraktan, çift adı verilen işletınelerden birini kiralardı. Bunun için peşin bir kiradan başka, duruma göre değişen ürün üzerinden bir vergiyi de devlete ödemekle yükümlüydü. Toprakta kiracı olarak bulunan köylünün toprağı satınak, hibe, vakıf ya da vasiyet etınek, istediği gibi kullanınak özgürlüğü yoktu. Toprağı boş bırakamazdı, bırakırsa, toprak elinden alınıp başka birine kiralanırdı. Devletle köylü arasındaki ilişkileri devlet memuru niteliğindeki sipahi düzenlerdi. Bu toprak sistemine tımar düzeni deniyordu.
Tanzimat’tan sonra, devlet ve toplum düzeninde yapılan önemli değişikliklerden bazısı da toprak düzeniyle ilgiliydi. Bu dönem, aynı zamanda güçlenen merkezî devletin taşradaki âyanı, derebeylerini, büyük toprak sahiplerini zayıflattığı bir dönemdi. İlk önemli düzenleme 1847’de yapıldı. Mirasçısı olmayan toprakların tümünün hâzineye devredilmesi, mirî arazi üzerinde kızlara da veraset hakkı verilmesi karara bağlandı. Mirî arazinin devredilmesinde, işletıne hakkı için verilen tapu senetlerinin, toprağın aşarını alanlar adına düzenlenınesi uygulamasına son verildi. Bu senetlerin Defterhane’den verilmesi ve mühürlü olması kararlaştırıldı. Böylece mültezim ve memurların senet verme ve hak toplama yetkilerini kötüye kullanınaları engellenınek isteniyordu. 1857’de çıkartılan bir irade ile, ne tür araziden sayılacağı belli olmayan yaylak ve kışlakların,mirî araziden sayılması gerektiği duyuruldu.

En köklü yenilikler 1858 Arazi Kanurınamesi ile getirildi. Bu yasa, Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminden o tarihe değin çıkarılmış, konuya ilişkin hükümler içeren bütün kanurıname ve fetvalar ile fıkıh hükümleri incelenerek hazırlanınıştı. Sistematiği bakımından kusursuzdu, özü bakımından da oldukça gelişmiş bir nitelikteydi. Daha çok İngilizlerin gelenek hukuku (common law) gibi yerleşik mahkeme kararlarına dayanan, bir çeşit derleme niteliğindeki eski Osmanlı kanurınamelerinden farklı olarak, numaralanınış maddelerin oluşturduğu bap ve fasıllar halinde düzenlenınişti. Bu nedenle Tanzimat Dönemindeki çağdaşlaşma çabaları doğrultusunda, modern yasalaştırma tekniğine uygun bir biçimi vardı. Kanurınamede bir mukaddimeyle iki bap içerisinde düzenlenen 132 madde bulunuyordu. En ayrıntılı ve geniş hükümler de mirî arazinin tasarruf, ferağ ve intikalini düzenleyen 1. bapta yer alıyordu (m. 8-90).
Arazi Kanurınamesi ile tımar sistemine son veriliyordu. Önceden sahib-i arza (dirlik sahibine) ödenen öşür ve haracın, devletçe toplanınası benimseniyordu. Yasanın ana amacı toprağın vergilendirilmesiydi.
Bunun için de toprak sınıflandırılıyor, beş tür toprak saptanıyordu.
1) Arazii memluke (mülk arazi): Çıplak mülkiyet ve tasarruf hakkının aynı kişiye ait olduğu özel mülk durumundaki topraklar; bu topraklar alınıp satılabiliyordu.
2)
Arazii mevkufe (vakıf arazi): Kamu yararına bir hizmete ayrılmış, vakfın özelliği gereği şeri toprak hukuku kapsamında ve Evkaf Nezareti’nin gözetim ve denetimindeki topraklar.
3) Arazii metruke (kamu yararına terk edilmiş arazi): Yol, meydan, harman yeri, otlak, baltalık, mezarlık, pazar ve panayır yerleri, mera, yaylak ve kışlak gibi mülkiyeti devletin olmakla birlikte, kullanım hakkı yörede oturanlara bırakılan topraklar.
4) Arazii mevad (ölü arazi): Yerleşim merkezlerinin uzağında bulunan, ekilip biçilmeyen, kimsenin mülkiyet ya da tasarrufunda bulunınayan, taşlık ve kıraç yerler; böyle yerleri iyileştirip şenlendirenler için, izin almak koşuluyla kullanım hakkı doğabiliyordu.
5) Arazii miriye (mirî arazi): Çıplak mülkiyeti devlete ait olan, işletilmek üzere köylüye süresiz olarak ve bir bedel karşılığı bırakılan topraklar. Yasa mirî arazi üzerinde, mülkiyet hakkına oldukça yakın bir tasarruf hakkı sağlıyordu. Köylü toprağında istediği biçimde tarım yapabiliyor, istediği her ürünü ekebiliyor ya da ektirebiliyordu. Topraklarından başkalarının geçişini, ark ya da harman yapımını yasaklayabiliyordu. Ama gene de toprak üzerinde tam ve mutlak bir tasarruf hakkı yoktu; tarlayı üç yıl boş bırakamıyor, memurların izni olmadan bağ bahçe kuramıyor, yeni bina yapamıyordu. Bu gibi yenilikler için memurların izninin gerekli görülmesi, topraktan alman verginin azalabileceği korkusundan ileri geliyordu. Miri arazinin, tasarruf edenin borcu karşılığı satılması da kabul edilmemişti.

Yasa, çiftçi işletıneleri için tam ve kişisel tasarruf ilkesini kabul ediyordu. Halktan her kişiye ayrı ayrı arazi ihale edilecek, tasarruf için tapu senetleri dağıtılacaktı. Ama ortaklaşa tasarruf edilmesi öngörülen araziler de vardı. Bu gibi yerler alınıp satılamıyor, üstünde tarım yapılamıyor, bağ bahçe kurulamıyordu.
Yasada ferağ (tasarruf sahibinin bir arazi üzerindeki bütün haklarını bir üçüncü kişiye devretınesi, böylece bu kişinin yeni tasarruf sahibi haline gelmesi) hak ve yetkisi de ele alınıyordu. İzin alınınası koşuluyla, bedelsiz ya da bedel karşılığı ferağ yapılabiliyordu. Yasa ayrıca miras koşullarını da yeniden düzenliyordu. Ölen babanın tarlaları yalnız erkek ve kız çocuklara kalıyordu. Erkek ya da kız çocuk bulundukça, toprak mirasına öbür yakın akraba giremiyordu. Gene bu yasa yabancılara tapu hakkı vermiyordu. Tapu hakkı sahipleri tapu harcı vermek zorundaydılar. Bu verilmezse, arazi sahipsiz hale geliyor ve devlete kalıyordu.
Arazi Kanurınamesi, devlet için vergi kaynağı oluşturacak küçük işletıne sahibi bir köylülük yaratınaya yönelikti. Tam olarak yerleştirmiyorsa da, toprak üzerinde özel mülkiyetin kurulması yönünde önemli adımlar atıyordu.

Yasanın, mirî toprakların işletenin borcu karşılığı satılmasını ve yabancıların tasarrufuna bırakılmasını yasaklayan hükümleri, daha sonra yapılan değişikliklerle kaldırıldı ve bu ilerki dönemler için oldukça olumsuz sonuçlar yarattı.
Arazi Kanurınamesi’nin ne zaman ve nasıl yürürlükten kalktığı hukukçular arasında tartışma konusu olmuştur. Çoğunluğun görüşü 1926’da Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesiyle Arazi Kanurınamesi’nin zımnen ilga edildiği yönündedir. Bazı hukukçular ise, bir kamu hukuku yasası niteliğindeki Arazi Kanurınamesi’nin ancak aynı nitelikteki yeni bir yasayla ortadan kaldırılabileceği görüşünü ileri sürmüşlerdir. Bir bölüm hukukçu da mirî arazi gibi Medeni Kanun’ un herhangi bir düzenleme getirmediği alanlarda, Arazi Kanurınamesi’nin ilgili hükümlerinin yürürlükte olduğu görüşündedir.

Arazi Kanurınamesi’nin özellikle mirî arazi ve metruk araziye ilişkin hükümlerinin uygulamada yürürlükten kalkmış sayılması, Türkiye’de kamu malları varlığı bakımından olumsuz sonuçlar yaratınıştır. Mirî arazinin bir bölümünün özel kişilerce, Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonraki dönemde düşük bedellerle hâzineden satın alınınası, giderek fiili işgallere konu olması, büyük değer taşıyan devlet topraklarının sayılı kişilerin eline geçmesine, bunların rantiye durumunu kazanınasına yol açmıştır. Metruk araziye ilişkin hükümlerin yürürlükten kalkması ise (bunun yerine mahkeme içtihatlarıyla ya da yasal düzenlemelerle yeni bir rejim de konınadığından) özellikle park, meydan, sokak gibi kamu mallarının alım satım konusu haline getirilmesine neden olmuş ve kentlerde en değerli yerler, büyük boyutlara varan toprak spekülasyonundan zarar görmüştür.
Yazımı aynı olan başlıklar, kişiler, yerler, kavram, kurum ve nesneler biçiminde sıralanınıştır.
arazi okçuluğu, avlanına koşullarını taklit etınek amacıyla düz olmayan, çoğunlukla ağaçlık bir alanda, çeşitli uzaklıklara yerleştirilmiş farklı ölçü ya da biçimlerdeki hedefleri vurarak yapılan bir tür okçuluk. 1939’da ABD’de, Ulusal Arazi Okçuluğu Derneği’ nin kurulmasıyla örgütlü bir spora dönüştü. Uluslararası Okçuluk Federasyonu’nun 1969’da düzenlediği dünya okçuluk şampiyonasında ilk kez bu dala yer verildi. 1970’te de Galler’de, ayrı bir dünya arazi okçuluğu şampiyonası düzenlendi; bu yarışmada beş birincilikten üçünü ABD’li okçular kazandılar.
Standart bir arazi yarışmasında 28 hedefe atış yapılır. En büyük hedef 60 cm çapında, en uzun atış mesafesi 60 m’dir (ABD’deki yarışmalarda 72 m). Hedefin ortasında siyah bir nişan alma noktası, bunun çevresinde beyaz bir iç halkayla siyah bir dış halka vardır. Okunu iç halkaya isabet ettiren yarışmacı beş puan, dış halkaya isabet ettiren yarışmacı ise üç puan alır. Serbest stilde (nişangâh kullanarak) ya da çıplak yayla (nişangâh kullanınadan) yarışılabilir. Her hedefe dört atış yapılır; bazı durumlarda atışlar aynı hedefe farklı uzaklık ve konumlardan yapılır.

Arazi okçuluğu, hedef olarak gerçek ölçülerde hayvan figürleri kullanılarak yapılanlar da içinde olmak üzere, çok çeşitli biçimlerde yapılır. Ayrıca bak. okçuluk.
arazi toplulaştırması, arazi parsellerinin, kırsal alanda tarımsal verimi artırmak, kentsel alanda da imar planına uygun arsa düzenlemesi yapmak amacıyla yeniden ifraz edilmek üzere birleştirilmesi. Türk Medeni Kanunu’nun 678. maddesine göre, toprağın ve su yollarının iyileştirilmesi, yol açılması, bataklıkların kurutulması, orman yetiştirilmesi ve ormanların ya da köylerde toprak parçalarının birleştirilmesi gibi işler, ancak birden çok malikin katılmasıyla yapılır. Bunun için arsaların yarısından çoğuna sahip olan ve sayıca maliklerin üçte ikisini oluşturan kimselerin kararı gerekir. Bu maddenin kaynağını oluşturan İsviçre Medeni Kanunu’nun 703. maddesinin son fıkrası, bu hükmün toprağın iyileştirilmesi ve yerleşme bölgelerinin düzenlenınesi gibi durumlarda da uygulanınasını öngörür. Ama bu son bölüm Türkçeye çevrilirken alınınamıştır.

1973 tarihli ve 1757 sayılı Tarım ve Toprak Reformu Kanunu’nun (TTRK) 91. maddesine göre, arazi toplulaştırması köy, belde ya da havza temel alınarak, o yerin sınırları içinde gerçek ve tüzel kişilere ait tarıma elverişli tüm topraklarda uygulanır. 3 Mayıs 1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesine göre de, imar sınırları içinde bulunan binalı-binasız arsa ve araziler, birbirleriyle, yol fazlalarıyla ya da kamu kuruluşlarına ait olan yerlerle birleştirilebilir, yeniden imar planına uygun ada ve parsellere ayrılabilir ve bağımsız, paydaşlı ya da kat mülkiyeti ilkelerine uygun olarak hak sahiplerine dağıtılabilir.
Arazi toplulaştırması tek yönlü ya da çok yönlü olabilir. Tek yönlü arazi toplulaştırması, bir işletıne sahibine ait küçük tarım parsellerinin birleştirilmesidir. Çok yönlü arazi toplulaştırması ise birden çok tarım işletınecisine ait dağılmış, küçülmüş ekonomik olmayan arazi parçalarının bir araya getirilerek alınacak ekonomik önlemlerle tarımsal verimin artırılmasıdır. Türkiye’de kırsal yörelerde arazi toplulaştırmasında dağınık tarım parsellerinin birleştirilip su ve yol ağma bağlanınası amacı büyük önem taşımaktadır.

Arazi toplulaştırması gönüllü ya da zorunlu olmasına göre de ikiye ayrılabilir. Zorunlu toplulaştırma, kırsal kesimde toprak ve tarım reformu amaçları çerçevesinde, parsel sahiplerinin onayı aranınaksızın, Toprak ve Tarım Reformu Müsteşarlığının önerisi üzerine Bakanlar Kurulu’nca yapılan toplulaştırmadır (TTRK m. 89). İmar Kanunu’ nun 18. maddesine göre belediyelerce yapılan arazi toplulaştırmaları da bu türdendir. Gönüllü toplulaştırma ise kırsal kesimde tarım ve toprak reformu projesinin uygulanabilmesi için düzenlenecek toprakların maliklerinden yarısından çoğunun yazılı isteği ya da onayı ile yapılan arazi toplulaştırmasıdır (TTRK m. 88).

İmar Kanunu’nun 18. maddesine göre yapılan arazi ve arsa düzenlemelerinde, toplulaştırılarak imar planına uygun biçimde inşaata elverişli hale getirilen taşınınazların bu işlem sonucunda değerinin yükselmesi karşılığı bunların yüzölçümlerinden yüzde 35 oranına kadar bir bölüm düzenleme ortaklık payı olarak düşülebilir. Düzenleme ortaklık payları, düzenleme yapılan yerlerin gereksinıneleri olan yol, meydan, park, otopark, çocuk bahçesi, yeşil alan, cami ve karakol gibi genel hizmetlerden başka amaçlarda kullanılamaz.

Avrupa hukuk sistemlerinin çoğunda (Fransa, Almanya, İsviçre, İtalya, Belçika ve Hollanda) kabul edilmiş olan arazi toplulaştırmasının Türkiye’de ilk uygulaması, 1961-62’de Konya’nın Çumra ilçesinde TINK’nin 678. maddesine göre yapılmıştır. Kent toprağındaki uygulama ise 1882 tarihli Ebniye Kanunu’na kadar uzanır. Bu kanunun öngördüğü “hamur kuralı” çerçevesinde yalnızca İstanbul’da arazi toplulaştırmaları yapılmıştır.

arazi yarışı, inişli yokuşlu, işaretsiz, genellikle çöllük arazide yapılan bir tür otomobil yarışı. II. Dünya Savaşı sonrasında yaygınlaşan motosiklet iz yarışının yol açtığı arazi yarışı, sürücülerin kendi seçtikleri rotalar boyunca, bir kontrol noktasından öbür kontrol noktasına kadar yarışmaları biçiminde yapılır. Baja California çöllerinde her yıl düzenlenen ve birinciye 10 bin dolarlık ödül kazandıran “Mexican 1000” gibi bazı arazi yarışlarına ayrı sınıflar halinde hem motosikletler, hem de otomobiller katılabilir. Arazi yarışlarına katılan otomobiller hafif metalden boru biçiminde şasisi olan ve saatte 240 km’lik bir hıza ulaşabilen, genellikle özel olarak tasarlanınış araçlardır. Normal olarak izlenıneye pek uygun bir spor olmamakla birlikte, başta Nevada’da yapılan “Mint 400” olmak üzere bazı ABD yarışları, yarışın paralı olarak izlenınesine olanak veren parkurlarda koşulur. Hâlâ öncelikle Amerika’ya özgü bir spor olmaktan çıkamayan arazi yarışının yaygın olduğu başka ülkeler Japonya ve Avustralya’dır.

Kaynak: Ana Britannica
Son düzenleyen NeutralizeR; 20 Haziran 2016 01:26

Daha fazla sonuç:
Osmanlı Toprak Hukuku

Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:

Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç