Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 17 Mart 2017  Gösterim: 72.380  Cevap: 3

Devlet Yönetim Biçimleri - Monarşi

18 Mart 2009 11:09       Mesaj #1
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye

monarşi

Ad:  monarşı.jpg
Gösterim: 310
Boyut:  72.6 KB

devlet yönetiminde tek kişinin bölünmez egemenliği.

Sponsorlu Bağlantılar
Terim, en yüksek yetkinin devletin sürekli başkanının (monark) elinde bulunduğu ülkeler için kullanılır. Günümüzde bu özgün anlamının dışında, devlet başkanının seçimle işbaşına geldiği cumhuriyetlerin tersine, bu görevin babadan oğula geçtiği devletler için ve cumhuriyet ilkesine karşı “monarşi ilkesi” bağlamında kullanılmaktadır.

Tarihte monarşik yetkinin farklı yer ve dönemlerde değişik kuramsal ilkelere dayandırıldığı görülmüştür. Ama monarşinin etkili olabilmesi için ideolojik düzlemdeki “otorite ilkesi”nin gerçek nesnel güç ile desteklenmesi gerekir. Bu bağlamda OsmanlI Devleti “yeniçağ barut imparatorluklarımın hâlâ fief dağıtımına dayalı bir toprak idaresi rejimine sahip olsalar da, ateşli silahlarla donanmış bir orduya ve bürokrasiye nakit maaş ödeyebilme yeteneği temelinde ulaştıkları merkeziyet derecesinin ilginç bir örneğini oluşturur.

Seçime dayalı monarşinin en ilginç örneği Kutsal Roma-Germen İmparatorluğudur. Ama Avrupa’da başlangıçta bütün monarşiler bir ölçüde seçime dayanıyordu. Barbar krallıklarının ardındaki klan ve kabile şefliği kurumu, Karanlık Çağlar’da henüz bir soy içinde seçimsel karakterini tümüyle yetirmiş değildi. Hıristiyanlık aracılığıyla Doğu Akdeniz ve Roma teokrasilerinden aktarılan morarşi kavramı ortaçağda Germen kabilelerinin krallık kavramlarıyla iç içe geçti. Hıristiyanlığın yayılmasından sonra egemenlik yetkisini üstlenebilmenin temel koşulu hanedan üyesi olmaktan çok, kilisenin tanrısal yetkisiyle kutsanmış olmaktı. Koşulsuz kalıtsallık ilkesi, ancak daha sonra seçim güçlüklerinden kaçınmak amacıyla ortaya çıktı ve çeşitli güçlerin etkisiyle dinsel ya da yarı dinsel bir dogma haline geldi. Türklerin tarihinin uzak geçmişinde de seçime dayalı hakanlık görülmekle birlikte, Osmanlı Devleti 14. yüzyılda iyice biçimlendiğinde, bu ilke artık aşılmıştı ve özellikle İstanbul’un alınmasından sonra yerini aynı dinsel dogmaya bıraktı.

Kendi topraklarının sınırları içindeki her şey üzerinde Tanrı’nın koşulsuz egemenliğini temsil eden eski monarşi ilkesi Batı’da benzer maddi temeller üzerinde 17. yüzyılda kralın tanrısal hakkı öğretisinde doruk noktasına ulaştı. Bu ilke, XIV. Louis’nin ünlü L’itat c’est moi (Devlet Benim!) sözünde anlatımını buluyordu.

Eski Yunanlılarda monarşinin, Homeros ve Makedonya tarzı olarak adlandırılan iki ana biçimi vardı. Birincisinde krallık, yetkesi savaş yeteneğiyle yakından ilişkili olan ve babadan oğula geçen bir hükümdarlık türüydü. İkincisinde kral, tanrısal özellikler kazanmış bir tür imparatordu. Örneğin Helenistik çağda Büyük İskender’in gücü Yunan usçuluğu ile demokrasisinin kısıtlamalarını çok aşarak bir Doğu despotizmine dönüşmüştü.

Ortaçağ imparatorluklarıyla ortaçağ papalığının temelinde yatan ilke gene monarşiydi. Ortaçağda Hıristiyan dünyasının parçalanmasıyla monarşi yeni bir temele oturdu. Monark 16. ve 17. yüzyıldaki yeni ulus-devletlerin gereksindiği merkezî iktidarı sağlamak bakımından en uygun koşullardaydı. Kapitalizmin ve piyasanın gelişimi böyle bir otoriteyi zorunlu ve olanaklı kılıyordu. Ayrıca bu gelişme düzeyinde monarşi henüz kapitalizmin önünde bir engel değildi. Bu ortamda monarklar genellikle tek yasa ve yönetim kaynağı olarak birer mutlak hükümdar durumuna geldiler. Buna karşılık İngiltere’de Tudorların mutlakiyetçiliği parlamenter kurumlara dokunmam; bu nedenle Stuartların krallığın tanrısal haklarını dayatma çabaları monarşik iktidarı kısıtlamaya kararlı güçler tarafından engellenebildi.

18. yüzyılda kapitalist gelişmenin sürmesi karşısında, sivil toplumun nesnel çoğullaşması artık siyasal sistemin çoğulculaşmasını zorlamaya başladığı halde, Avrupa kıtasında mutlak monarşi genel olarak varlığını sürdürmeye çalıştı. Aydınlanma’nın ilk etkileri karşısında bile, Prusya’da Büyük Friedrich ve Rusya’da Büyük Yekaterina örneklerinde olduğu gibi “hayırhah despot” kimliğine bürünerek uyum göstermeyi başardı. Ama 1789 Fransız Devrimi monarşiye sarsıcı bir darbe indirdi. Gene de monarşi değişik biçimlerde birçok ülkede varlığını sürdürdü, kimi ülkelerde de Napoleon savaşlarından sonra yeniden kuruldu. İngiltere’nin öncülüğünü yaptığı ve günümüzde kara Avrupa’sının tüm krallıklarında görülen meşruti monarşi kuramsal açıdan halk ile hükümdar arasındaki bir sözleşme niteliği taşıyan anayasaya dayanıyor ve nesnel olarak monarşinin burjuvalaşmasını ifade ediyordu. Latin Amerika’da İspanyol ve Portekiz imparatorluklarının kalıntıları üzerinde cumhuriyetler kuruldu; yalnızca Brezilya 1889’a değin monarşiyle yönetildi.

I. Dünya Savaşı, yenilginin ya da toplumsal eşitsizliklerin sorumluluğundan sıyrılmayacak kadar iktidarı kişisel tekellerinde toplamış olan hükümdarların sonunu getirdi. Rus, Alman ve Avusturya-Macaristan monarşileri ile Osmanlı Devleti de bunlar arasındaydı. İspanya’da 1931’de monarşinin devrilmesine karşın 1947 Anayasası Ispanya’yı hâl⠓krallık” olarak niteliyor, ama General Francisco Franco’yu devlet başkanı sayıyordu. Kasım 1975’te devlet başkanlığına Franco’nun yerine Kral I. Juan Carlos geçti ve Aralık 1978 Anayasası ülkeyi parlamenter monarşi ilan etti.

.II. Dünya Savaşı yalnız Avrupa’da (örn. İtalya) değil, Uzakdoğu’da da monarşilere yeni darbeler vurdu. Çin’deki Qing (Mançu) hanedanı daha 1912’de devrilmişti. Japonya’nın II. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisiyle birlikte imparatorun tanrısallığı ilkesi de kendiliğinden terk edildi. 1947’de yürürlüğe giren 1946 Anayasası’yla imparator yalnızca “devletin ve halkın birliğinin simgesi” oldu. Başka ülkelerde ise bir yandan Batılı güçlerin desteği, bir yandan da halkın taleplerine ödün verme politikası, bazı monarkların iktidarda kalmasını sağladı.

İngiltere, Norveç, İsveç, Danimarka, Belçika, Hollanda ve 1973’e değin Yunanistan’da monarşi yukarıda değinilen meşruti biçimiyle varlığını sürdürdü. Danimarka, Avrupa monarşileri arasında mutlakıyetçiliği bırakan son ülkeydi (1849). İskandinav monarşilerinin tümünün ortak özelliği meşrutiyetçi uygulamadaki titizlikleri ve demokratik sadelikleridir. Birleşik Krallık hükümdarı da 20. yüzyılda yasal olarak devletin başkanı olmakla birlikte, onun adına yapılan bütün işlemler gerçekte parlamentoya karşı sorumlu bakanların etkinlikleridir. Bütün bu çağdaş Avrupa monarşilerinde hükümdarın rolü, parlamenter rejimlerdeki cumhurbaşkanının rolünden farklı değildir.

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 17 Mart 2017 18:43
KRALSEFA1094
12 Mayıs 2013 12:12       Mesaj #2
KRALSEFA1094 - avatarı
Ziyaretçi
Monarşi
Monarşi bir hükümdarın devlet başkanı olduğu bir yönetim biçimidir.

Sponsorlu Bağlantılar
Bu hükümdar, Türkçede kral, imparator, şah, padişah, prens, emir, kont, oymakbeyi gibi çeşitli adlar alabilir. Bir monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özellik, devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde bulundurmasıdır. Cumhuriyetlerde ise devlet başkanı seçimle işbaşına gelir. “Monarşi” sözcüğü dilimize Fransızca Monarchie kelimesinden gelir. Cezalandırma ve bağışlama yetkileri sadece hükümdarın elindedir.


Siyasal otoritenin genellikle miras yoluyla bir kişinin (kral,imparator v.b.) üstünde toplandığı yönetim biçimidir.
Monarşi kendi dışında yerleşmiş yasal ya da geleneksel bazı kuralları dikkate almak zorunda olmasından dolayı tiranlıktan ya da diktatörlükten ayrılır.

Eskiçağ Monarşileri


Tarihlerinin belirli bir döneminde bütün halklar, monarşi yönetimini tanımışlar ve bu yönetim biçimine her zaman kutsal bir nitelik vermişlerdir. Sürekli olarak dinsel bir atmosfer içinde tüm davranışların dinsel ve törensel biçime büründüğü bir dünyada kral, yalnızca Tanrı’nın (İbranilerde) ya da tanrıların seçtiği kişi, bazen de Mısır firavunlarında olduğu gibi Tanrı’nın kendisi olarak kabul ediliyordu. Monarşinin yüksek düzeyde yer alan bu dinsel niteliği, söz konusu yönetimin ortadan kalkmasından sonra bile varlığını sürdürdü: Sözgelimi, Atina’da demokrasinin tümüyle yerleştiği dönemde, arkhon (Yunan sitelerinde özellikle de Atina’da en yüksek devlet memuru), sitenin bütün dinsel yaşamını yönetiyordu. Tanrılar ve insanlar arasında aracı olan hükümdar, kendisini destekleyen ve otoritesini ortaya koyması için gerekli olan güçler tarafından, iktidarının sınırlandırıldığını görüyordu. Nitekim Mısır’da, kral, birçok kez din adamlarıyla çatıştı ve uzlaşmak zorunda kaldı. Aynı biçimde, Mykenai dönemi Yunanistan’ında, krallık gücü sıkı bir biçimde bürokratik bir saray yönetimine dayanıyordu; savaş zamanında komutan olan kral savaşta onunla birlikte olan savaş oligarşisini dikkate almak zorundaydı.

Tarımın sulamaya dayandığı ve karmaşık bir örgütlenme gerektirdiği bölgelerde (Nil vadisi ya da Mezopotamya deltası), daha mutlak bir niteliğe bürünen monarşiler daha uzun süre varlıklarını sürdürdüler.Atina,Isparta ya da ya da Roma gibi öbür yerlerdeyse oligarşi (iktidarın küçük bir azınlığın elinde olduğu yönetim) hızla kralın yetkisinin yerini aldı.Bununla birlikte, İskenderiye fetihlerinin ardından Yunanistan’da, Doğu monarşilerinin kutsal niteliğinden güçlü biçimde etkilenmiş bir monarşi biçimi ortaya çıktı.

Feodal Monarşi


Feodal monarşi, soydan gelme monarşiden (aile ya da klan önderi durumundaki kralın, iktidarı elinde bulundurduğu, aile ve devlet hizmetinin karıştığı, ailenin gelirlerinin devletinkine denk düştüğü ve ailenin hizmetinde olanların kralın yönetimine doğrudan yardımda bulunduğu bir rejim) doğdu. Söz konusu soydan gelme monarşi rejimi, Franklar dönemine (V-IX. yy.) raslar. Bununla birlikte, Karolenjlerin ilk döneminde imparatorun otoritesi kendi topraklarının ötesine taşıyordu. Bu durum, Charlemagne’ın 754‘te kutsanması ve 800‘de taç giyerek Roma imparatorlarının yerini alacak kişi olarak belirlenmesi sayesinde gerçekleşti. Roma İmparatorluğu’ nun gücünü yeniden canlandırmak için yapılan bu girişim, büyük senyörlerin imparatora karşı çıkmaları sonucunda başarısızlıkla sonuçlandı. Bu çatışmadan feodal monarşi doğdu: Devletin topraklarının bölünmesi; geniş prensliklerin kurulması; kralın büyük senyörler tarafından seçilmesi. Söz konusu monarşi, X. yy’dan XV.yy’a kadar Fransa’nın, ayrıca Japonya’nın, Ming sülalesi döneminde Çin’in ve XIII. yy’da Rusya’nın da yönetim biçimi oldu. Büyük senyörler, krallığa ait hakları ve halk otoritesi olma haklarını etkin bir biçimde kullanıyorlardı: Adalet dağıtıp vergi topluyor, para basıyor ve topraklarında yaşayan halkı gerçek anlamda temsil ediyorlardı. Kral, en üstün kişi olmakla birlikte, en azında XI. yy’da, söz konusu büyük senyörler arasında en güçlü olanı değildi. Kralın Reims’de kutsanması ona bir otorite ve yönetime karışan öbür kişilerin üstünde bir yer sağlıyordu ama, vasalların onayını almadan iktidarını sürdüremiyordu. Bu nedenle kral, köy ve kentlerde büyük senyörlerin koruyuculuğundan sıkıntı çekenlerin tümünü koruması altına aldı ve kendi gücünü sınırlandıran bütün güçlerle çatıştı.
XIV. ve XV. yy’larda krallık yönetimi güçlendi ve feodal nitelikteki bu monarşi bir tür yönetim monarşisine dönüştü. Bu da yavaş yavaş mutlak monarşiye doğru evrim gösterdi.

Mutlak Monarşi


Daha önceleri, Mısır ve Babil monarşileri için kullanılan mutlak monarşi deyimi daha çok Batı monarşileri, özellikle XVI. -XVIII. yy’lar arasındaki Fransız ve İspanyol monarşileri için kullanıldı.

Mutlak kral (en iyi örneği Fransa’da Louis XIV‘tü) senyörler senyörüdür. Kralın, senyörü olmayanlara senyör olma hakkı, buradan kaynaklanıyordu. Reims’de kutsanan mutlak kral Tanrı’nın iktidarını kullanıyordu ve yalnızca Tanrı’ya hesap verirdi. Bu durum ona belirli görevler yüklüyor ve özellikle Tanrı saygısı ve “gerçek inancı” savunma yükümlülüğü veriyordu. Hiçbir prens dinlerin çokluğunu hoşgörüyle karşılayamazdı. Bu nedenle Nantes Fermanı kabul edilmez nitelikteydi ve yürürlükten kaldırılması, mutlakiyetçiliğin mantığı gereğiydi. Bununla birlikte kral, uyrukları bağlılık yeminleri bakımından “bağlı tutmak ve serbest bırakmak” gibi papaların kendi kendilerine verdikleri hakkı kabul etmiyordu. Kral ile Papalık arasındaki çatışma 1682‘de yeniden alevlendi, sonra yatıştı. Fransa kralı,kendini Kutsal Roma-Germen imparatoruna bağlı olarak da görmüyordu. Kral yasama gücüne, yargı gücüne (son yargılama yetkisi kralındı ve her uyruk ona başvurabilirdi), vergi toplama hakkına, nişan ve rütbe verme hakkına (soyluluk unvanı verme, subay atama hakkı), para basma, barış ve savaşa karar verme hakkına sahipti.

Mutlakiyetin Sınırları


Bu “mutlak” monarşi gene de sınırsız değildi. Tahta geçmeye ilişkin kurallar gelenekle ve krallığın “temel yasalarıyla” belirlendiği için kral, kendisinden sonra gelecek kişiyi seçemezdi. Kral naipliklerinin örgütlenmesi işini belirleyemezdi. Louis XIII ve Louis XIV‘ün bu konuda aldıkları kararlar Parlamento tarafından bozuldu. Kral, ülke toprağının bir bölümünü devredemezdi (bu kural, François I‘e, kötü sonuçlar veren Madrid Anlaşması’nı reddetme olanağı sağladı). Kral, ayrıcalıkları ve her bölgenin geleneklerini dikkate almak zorundaydı. Krallık yasası, öbür yasalara yalnızca eklenir ve onlara herzaman egemen olamazdı.

Krallık iktidarının sınırlarını iyi anlayabilmek için, yasaların yazıya geçirilmelerinin ve özellikle uygulanmalarının güçlüklerini göz önünde tutmak gerekir. Unutkanlıklar, kasıtlı ya da kasıtsız savsaklamaları da bunlara eklemek gerekir. Yeni devlet memurluklarının açılmasına gelince bunlar, babadan oğula geçer hale geldi. Bu görevlerin sayısı, kralın mali gereksinimlerine bağlı olarak artıyordu. Yeni memurluklar açılması, bazen planlar kuran bir görevliler topluluğunun kurulmasına yol açıyordu. Krallık iktidarının bir bölümünü elinde bulundurduğunun bilincinde olan bu topluluk, güç anlarda bunu hissettirmesini bildi. Kral, bastırdığı parayı kuşkusuz zorla kabul ettirebiliyordu, ama uluslararası büyük tacirlerin verdikleri değere göre belirlenen paranın kurunu zorla kabul ettiremiyordu. XVI. yy’dan XVIII. yy’a kadar, Fransa Krallığı sık sık para sıkıntısı içinde kaldı ve mali bunalım krallığın yıkılmasında etkili oldu. Kral, mali alanda her istediğini yapamazdı. Louis XV döneminde olduğu gibi kral, kendisine gerekli olan parayı ödünç olarak veren bankerlerle uyuşmak zorundaydı. Daha adaletli vergiler getirmek istediği zaman da, ayrıcalıklı kişilerin direnişleriyle karşılaşıyordu. Kral tek başına yönetmiyordu. Krallığın yüksek dereceli görevlileri (baş mabeyinci, amiral, şansölye) kendisine yardım ederlerdi. Monarşinin gizine ve özüne çok yakından bağlı olan, görevinden alınamayan ve kralın yokluğunda kurullara başkanlık eden şansölyeninki bir yana öbürlerinin görevleri, daha çok onursal nitelikteydi. Kral, kurulu ile birlikte yönetimi sağlıyordu. Simgesel de olsa her zaman kurulda hazır bulunurdu ve bu kurulun üyelerini (bunlar çoğunluktaydı) soylular sınıfından seçerdi. Bu kurul yapılacak işlere göre bölünürdü. “Yüksel Kurul”, önemli kararları alan kuruldu ve üyeleri “devlet bakanı” unvanını taşırlardı. “Resmi Yazışmalar Kurulu” taşra ile olan yazışmaları yönetirdi. “Maliye Kurulu”,”Ticaret Kurulu” (1730‘dan sonra) da vardı. “Vicdan Kurulu”na daha çok kralın günah çıkarıcısı olan papaz katılırdı. “Özel Devlet, Maliye, Yönetim Kurulu” öbür geri kalan işlere bakardı ve bu kurulun iki yüz kadar üyesi olabilirdi. Buna kendi alanlarında kararlar alan, sürekli ya da süreksiz olarak çalışan kurullar ve dosyaları hazırlayan daireler eklenirdi.
Kral,dört “devlet sekreteri” il de yönetimi sağlıyordu (Dışişleri, Savaş ve Deniz, Saray ve Protestanlık İşleri). Fouquet’nin gözden düşme olayına kadar mali işler genel nazırı da vardı. Bu daha sonra, mali işler genel denetimcisi oldu.

Taşra yönetimini valiler ve özellikle nazırlar yönetiyordu. Bunların güçlenmeleri, Eski Rejim’in sonuna kadar arttı. Yönetimin merkezileştirilmesi mutlak monarşinin istediği şeydi. Kral, halkına da danışabilirdi. Bu danışmayı, istediği gibi toplayıp dağıtabildiği “état généraux”lar ve aynı zamanda ileri gelen kişilerin oluşturduğu meclis aracılığıyla yapıyordu. Krallığın zayıflık dönemlerinde çokça yapılan bu toplantılar 1614‘ten 1789‘a kadarki dönemde bir yana bırakıldı, ama unutulmadı. Parlamentolar üst düzeydeki adalet ve tescil organlarıydılar. “Uyarma hakkı” (kral buyrultuları üzerine hukuk düzeni açısından uyarma hakkı) onlara verilmişti. Bu parlamentolar monarşinin zayıflıklar gösterdiği zamanlarda bu hakkı kullanmaktan geri kalmadılar. Kralın istediklerinde, kendi ayrıcalıklarına yönelik bir şey bulduklarını sandıkları zaman, bu hak onları XVIII. yy’da sistemli olarak muhalefete itti. Kral onları da hesaba katmak zorundaydı. Kuşkusuz, sınırsız olmayan bu monarşi, gene de meşruti bir monarşi değildi. .

Meşruti Monarşi


Mutlak monarşiden farklı olan bu tür monarşide kral, Tanrı tarafından değil, ulus tarafından seçilir. Kral ile ulus arasındaki ilişkiler bir metinle, Anayasa’yla belirlenmiştir (en azından Fransa’da böyleydi). Ulus, seçimle oluşturulmuş bir ya da birçok meclis tarafından temsil edilir. Egemen olan ulusun seçtiği kral, ulusun iradesine bağlıdır. Ama Anayasa’nın kendine verdiği ve Meclis ya da Meclisler karşısında elinde bulundurduğu bir yetkisi vardı. Meşruti monarşi İngiltere ve Fransa’da gerçekleşmiştir. Ortaçağ’a, 1215 tarihli Magna Carta’ ya (Büyük Ferman) kadar uzanan İngiliz meşruti monarşisi,Common Law dan, yani kazai içtihatları oluşturan ve belirli olaylar üzerindeki yargıç kararlarından meydana gelen bütünden doğmuştur. Demek ki yasa, kral iradesine bağlı değildi, doğrudan doğruya halkı temsil eden yargı gücünden doğuyordu. Doğal olarak, kral, krallığın ayrıcalıklarına sahipti. Özellikle XVI. yy’da Tudorlar yönetiminde kral, özel kurul ile iradesini kabul ettirmeye kalkıştı. Parlamento’nun direnişi, para ve sürekli ordu olmaması yüzünden başarısızlığa uğradı. Kral Fransa’da olduğu gibi, doğrudan doğruya yerel yönetim alanlarına karışamıyordu. Buraların yönetimi, mali işler açısından bağımsız olan Sherif lere, sulh yargıçlarına ve bölgesel yöneticilere bırakılmıştı; “Orta sınıf” halkın içinden seçilen ve Common Law taraftarı olan bu yöneticiler, kısa sürede kendi güçlerinin bilincine vardılar. Bu “orta sınıf”, Lordlar ve Avam olmak üzere iki meclise ayrılmış. Parlamento’da kendini ortaya koydu. Lordlar kral tarafından atanırlardı ve görev babadan oğula geçerdi. Lordlar, hiç kuşkusuz pek demokratik olmayan bir yolla seçilmiş milletvekillerinden oluşan, ama gücünü ortaya koyan “orta sınıfı çok iyi temsil eden Avam Kamarası’na hemen karşı koydular. Kral Avam Kamarası’nın onayını almadan yeni vergi koyamazdı. Henry VIII, Anglikan dinsel bölünme hareketi sırasında ve yerine geçecek kimsenin ortaya çıkardığı sorun karşısında Avam Kamarası’na danıştı. Avam Kamarası XVIII. yy’da, çok önemli bir siyasal rol oynadı. Parlamento, yasaların yavaş yavaş kaynağı oldu, bakanları denetledi, XVIII. yy’dan başlayarak belirli süreler içinde toplanmaya başladı. Torylerin (muhafazakârlar) ya da Whiglerin (liberaller) çoğunlukta olduğu Avam Kamarası Partisi’nden kabineyi oluşturma geleneği yerleşti. Kral, XVIII. yy’dan sonra, Avam Kamarası’nca denetlenmeye başlandı. Kral “hükümdarlık yapıyordu, ama yönetmiyordu.”

Fransa’da iki dönem meşruti monarşi yaşandı. Louis XVI, 1789‘da mutlak monarşi iktidarını kaybettikten sonra 4 Ağustos gecesi Fransızların kralı oldu, 1791‘e kadar yalnızca yasa adına hükümet etti. Ama, kişiliğinin dokunulmaz olduğunun bildirilmesine karşın onun iktidarı kutsal niteliğini ve temel özelliklerini kaybetmişti. 1791 Anayasası ile kral, yürütme gücünü kullanan bir ulusal temsilci haline geliyordu. Buna karşılık Meclis, kralın vetosuyla yumuşatılmış da olsa, yasama gücünü elinde tutuyordu. Kral tarafından atanan bakanları, Meclis görevden alamazdı. Bu, İngiliz monarşisi örnek alınarak, meşruti monarşinin yasaya dayandırılması girişimiydi. Rejim bir yıldan daha az ömürlü oldu, 1814‘te Restorasyon yönetimi de “Sarfa (”La Charte”) dayalı meşruti bir monarşiydi. Ama bu “Şart” hükümdarın “ihsan ettiği” bir belgeydi ve ulusun iradesini dile getirmiyordu Bununla birlikte, kral, ihsan etmiş bile olsa, bu belgeye titizlikle uymak zorundaydı. Bu belge 1789 yılının görüşlerine verilmiş bir ödün niteliği de taşıyordu. Bu görünüm 1830 Temmuz monarşisiyle daha belirgin hale geldi. Yasama yetkisi kral ve iki meclis arasında bölüşülmüştü. Bu iki meclisten biri,yetkileri gittikçe azalan Yüksel Meclis, öteki belirli bir vergi ödeyen yurttaşlara tanınan oy hakkıyla seçilen Temsilciler Meclisi’dir. Yürütme gücü, hükümet tarafından temsil edilir. Bakanlar Meclis içinden seçilebilirdi ve bu,gerçekte bakanların Meclislerce denetlenmesi demekti. Sorumlu olmayan kral, gene de Meclislerin görüşlerini dikkate almak zorundaydı. Böylece, parlamento sistemine doğru adım adım gidiliyordu. Her tip monarşi, devletin ve toplumun belirli bir gelişme düzeyine denk düşmüştür. Denebilir ki mutlakiyetçilik kralların savaş tasarıları için kaçınılmaz olan insan ve para kaynağını bulmak isteğinden doğmuştur. Meşruti monarşi, ticaret burjuvazisi ile mali burjuvazinin yükselmesine bağlıdır. Günümüzde, biçimleri büyük değişiklige uğramış da olsa, meşruti monarşi bazı ülkelerde varlığını korumaktadır.

Son düzenleyen Safi; 17 Mart 2017 18:14
21 Ocak 2016 20:03       Mesaj #3
Safi - avatarı
SMD MiSiM
MONARŞİ a. (fr. monarchie).
1. Siyasal otoritenin, aristokrasi, demokrasi ve oligarşiden farklı olarak, bir tek kişi ve onun temsilcileri tarafından kullanıldığı rejim.
2. Cumhuriyet'ten farklı olarak, veraset yoluyla başa geçen bir kral ya da bir imparatorun devlet başkanlığı yaptığı siyasal rejim.
3. Böyle bir rejime sahip olan devlet; İngiltere bir monarşidir. (Monarşi çoğunlukla veraset esasına, kimi zaman da seçime dayanır. Mutlak monarşi ve anayasal meşruti monarşi şeklinde ikiye ayrılır. Fransa’da Ancien Rgime mutlak monarşisi, gerçekte sınırlı bir monarşi türüydü. Burada kral, krallığın temel yasalarına (Salii yasası, kralın katolik olması ilkesi, krallık topraklarının devredilmezliği, kralın papa ve imparator karşısında bağımsızlığı, tahtın birliği), tanrısal ve doğal yasaya, başkalarının haklarına, özel mülkiyete, geleneklere, sınıflann, yüksek memurların, kentlerin ve eyaletlerin özgürlüklerine saygı göstermek zorundaydı.

Kaynak: Büyük Larousse
17 Mart 2017 18:24       Mesaj #4
Safi - avatarı
SMD MiSiM

KRALLIK ya da monarşi


devlet yönetiminde tek kişinin egemenliğidir.

Tarih boyunca en yaygın yönetim biçimi olan krallık, geçmişte hemen hemen bütün ülkelerce benimsenmişti.
Günümüzde de bazı ülkeler, geçmişe göre daha değişik bir biçimde de olsa, krallıkla yönetilir. Batılı devletler söz konusu olduğunda kral ya da imparator denen bu yöneticiler, doğuda hükümdar, kağan, hakan ve padişah gibi değişik adlarla anılır.

Mutlak krallık'ta, kral kendi başına tüm yasama ve yürütme görevini üstlenir. Yasaları kendi koyar ve devlet yönetiminde tek yetkilidir. Bu mutlak egemenliğe karşı çoğulcu yönetim düşüncesinin gelişmesiyle kralın yetkileri giderek sınırlandırıldı ve mutlak krallık sistemi anayasal krallıkla (meşruti monarşi) dönüştü. Bu sistemde kral, yönetim erkini, genellikle seçimle işbaşına gelen parlamentoyla paylaşmak zorundadır. Anayasal krallıkta yasama gücü parlamentoya geçer, yetkileri kısıtlanan kral ise devletin başında yürütme görevini sürdürür. Bu gelişmenin başlangıcı İngiltere'de ortaçağa kadar uzanır. Avrupa'nın öbür ülkelerinde ise anayasal krallıkların temeli 18. yüzyılda atılmıştır.

Daha 200 yıl önce hemen hemen bütün dünya ülkeleri krallıkla yönetilirken, günümüzde özellikle İngiltere, Danimarka, Hollanda ve Japonya gibi ülkelerde kral artık bir simge durumundadır. Yürütme yetkisini de halkın seçtiği meclise karşı sorumlu olan bakanlar üstlenmiştir. Kralın görevi, devlet başkanı olarak ülkesini yurtiçinde ve yurtdışında temsil etmek ve resmi törenlere katılmakla sınırlıdır.

Eskiçağlarda, devlet yönetimini tek elden yürüten kralların tanrısal nitelikleri de olduğuna inanılırdı. Sümerler'de kent devletleri bir tanrı adına kurulurdu. Tanrının vekili sayılan kral da kentin dinsel ve siyasal yöneticisiydi. Eski Mısır'da kral tanrının oğlu olarak görülür, Hititler'de ise öldükten sonra tanrılaştırılırdı. Roma'nın çoktanrılı döneminde imparatorlar, çoğunlukla kendilerine tanrı olarak tapınılmasını isterlerdi. Japon imparatorları soyunun da tanrıdan geldiği düşünülürdü.

Kral öldüğü zaman tahtın vârisi olan oğlu, eşi ya da bir akrabası onun yerini alır ve yetkileri elinde toplar. Bazı ülkelerde, kadınlar tahtın vârisi olamazlar. İngiltere ve Danimarka gibi bazılarında ise kadınların da tahta geçme hakları vardır.

Daha önceki dönemlerde, kralın tahta geçmesi bir ölçüde seçime dayanırdı. Hititler'in ilk zamanlarında kral, hanedan içinden soylularca seçilirdi. Daha sonra krala tahta geçecek kişiyi seçme hakkı verildiyse de, bu vârisin kral olabilmesi için gene soyluların onayını alması zorunluydu. Avrupa'nın barbar krallıklarında da kralın yönetime gelmesinin ardında kabile şefleri vardı. Hıristiyanlık'ın yaygınlaşmasından sonra, tahta geçebilmek için vâris olmanın yanında papalık onayı da gerekliydi. Ama daha sonra papalık otoritesine karşı çıkan krallar, yönetimin babadan oğula kalmasını güvenceye aldılar.

Ortaçağda yönetim erkini feodal beylerle paylaşan krallar, 15. yüzyıldan başlayarak, zenginleşen tüccarların ve bazı feodal beylerin desteğiyle merkezi bir otorite olmayı başardılar ve devlet yönetiminde mutlak bir egemenlik kurdular. Böylece, ticaretin gelişimini engelleyen feodal beylikleri merkezi krallıklar içinde birleştirerek, ülke topraklarını serbest ticaretin yapılabildiği büyük pazarlara dönüştürdüler.

Mutlak krallıklar, gelişen kapitalizmle birlikte ortaya çıkan parlamenter akımlara karşın 18. yüzyıl boyunca egemen yönetim biçimi oldu. Ama Amerikan Bağımsızlık Savaşı, 1789 Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları demokrasi düşüncesini öbür Avrupa ülkelerine de yaydı; 19. yüzyılda kralların yetkisinin kısıtlandığı anayasal krallıklar yaygınlaştı.

Günümüzde Suudi Arabistan ve Nepal gibi az sayıdaki birkaç ülke dışında, mutlak krallıklar yerlerini genellikle cumhuriyet yönetimlerine ya da kralın yalnızca bir simge olarak kaldığı anayasal krallıklara bırakmıştır (CUMHURİYET).

kaynak: Temel Britannica
Hızlı Cevap
Mesaj:


Siyasal Bilimler forumu 'Devlet Yönetim Biçimleri - Monarşi' konusunu görüntülüyorsunuz: monarşi devlet yönetiminde tek kişinin bölünmez egemenliği. Terim, en yüksek yetkinin devletin sürekli ...

Aramalar: devlet yönetim şekillerimonarşimonarşik devlet

Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç