Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 27 Kasım 2016  Gösterim: 31.200  Cevap: 7

Yugoslavya ve Yugoslavya Tarihi

5 Ekim 2006 20:16       Mesaj #1
kompetankedi - avatarı
SMD Bir Dünyalı

Yugoslavya

Ad:  Yugoslavya1.jpg
Gösterim: 971
Boyut:  76.5 KB

resmi adı YUGOSLAVYA FEDERAL CUMHURİYETİ. Sırp-Hırvat dilinde FEDERATIVNA REPUBLIKA JUGOSLAVIJA.

Sponsorlu Bağlantılar
Balkan Yarımadasının ortabatı kesiminde ülke. Sırbistan ve Karadağ cumhuriyetleri ile Sırbistan’ın denetimindeki Vojvodina ve Kosova özerk bölgelerini kapsar. Kuzeyden güneye 450 km, doğudan batıya 300 km boyunca uzanır. Güneyde Arnavutluk ve Makedonya, doğuda Bulgaristan ve Romanya, kuzeyde Macaristan, batıda Hırvatistan ve Bosna-Hersek, güneybatıda da Adriyatik’le çevrilidir. Başkenti Belgrad, yüzölçümü 102.173 km2, 1992 tahmini nüfusu 10.394.000’dir.

Yugoslavya, eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti topraklarının bir bölümü üzerinde kurulmuştur. Eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti altı cumhuriyet (Hırvatistan, Slovenya , Bosna-Hersek, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan) ile iki özerk bölgeden (Kosova ve Vojvodina) oluşuyordu. 1990’ların başlarında, cumhuriyetler arasında ortaya çıkan gerginlikler Sırbistan ve Karadağ dışındaki bütün cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle sonuçlandı. Bu iki cumhuriyet de 27 Nisan 1992’de yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan ettiler. Bu yeni cumhuriyet eski Yugoslavya topraklarının yalnızca beşte ikisini kaplamaktadır.

DOĞAL YAPI


Yugoslavya coğrafi açıdan iki bölgeye ayrılabilir: Kuzeydeki düzlüklerle güneydeki dağlık bölge. Yukarı Sırbistan ve Vojvodina’daki verimli taşkın ovaları ülkenin en zengin tarım bölgesidir. Bu bölgeyi ülkenin en önemli üç akarsuyu olan Tuna, Tisa (Tisza) ve Sava ırmakları sular. Güneydeki dağlık bölge parçalanmış platolardan, dağ sıralarından ve ormanlık yükseltilerden oluşur. Karadağ’ın güneybatısında kıraç tepelerden oluşan verimli bir karst bölgesi yer alır. Dinar Alpleri’nin bir bölümü de Karadağ’ın doğusunda kalır: bu bölgedeki Durmitor Dağı (2.522 m) Yugoslavya'nın en yüksek noktasıdır. Güneydeki dağlık bölgenin başlıca akarsuyu, kuzeye doğru akarak Tuna'ya katılan Morova Irmağıdır. Yugoslavya'daki akarsuların hemen hepsi Karadeniz’e doğru akar. Ülkedeki en önemli akarsu Tuna'dır. Ulaşıma elverişli olan Tuna ve kolları üzerinde hidroelektrik santrallar kurulmuştur.
Ad:  yugosl.JPG
Gösterim: 828
Boyut:  93.1 KB

Yugoslavya’da ılıman bir kara iklimi hüküm sürer. Ocak ayı ortalama sıcaklığı Tuna Ovasında 0°C, dağlık bölgelerde ise -3°C'dir. Gene Tuna Ovasında 21 °C olan temmuz ayı ortalama sıcaklığı, dağlık bölgelerde 17°C’ye düşer. Kuzeydeki ovalarda 838 mm olan ortalama yıllık yağış miktarı, Karadağ’ın dağlık kesimlerinde 2.540 mm’ye yükselir.

Ülkenin iğneyapraklı ağaçlarla meşe ve kayından oluşan ormanlık kesimlerinde geyik, yaban domuzu, kurt, tilki ve vaşak yaşar. Hem kıraç alanların, hem de ormanların bulunduğu karst bölgesi ise kör çörel gibi hayvanların yaşamasına uygundur.
Yugoslavya’nın en önemli mineral kaynakları kömür, kurşun, çinko, bakır ve molibdendir. Ülkede ayrıca petrol, doğal gaz, krom ve manganez yatakları da vardır.

NÜFUS


Nüfusun (1981) yüzde 62,6’sım Sırplar, yüzde 13,5’ini Arnavutlar, yüzde 5,5’ini de Karadağlılar oluşturur. Ülkede ayrıca Macar, Boşnak ve Hırvatlar da yaşar. Karadağ nüfusunun yaklaşık üçte ikisi Arna- vuttur. Resmî dil, Kiril alfabesiyle yazılan Sırp-Hırvat dilidir. Ülkede Arnavutça ve Macarca da yaygın olarak konuşulur. Nüfusun büyük bölümü Sırp Ortodoks Kilisesi’ne bağlıdır; ülkede Protestan, Müslüman ve Katolik azınlıklar da vardır.

Aile planlamasının yaygınlaştırılması ve sağlık koşullarının düzeltilmesi sonucunda doğum ve ölüm oranları düşmüştür. 1990 verilerine göre doğum oranı binde 14,6, ölüm oranı binde 9,3, doğal nüfus artış hızı ise binde 5,3’tür. Bununla birlikte Kosova gibi kırsal özellikleri ağır basan bölgede doğum oranı hâlâ yüksektir. Nüfusun (1981) yaklaşık yüzde 48’i kentlerde yaşar; Belgrad dışındaki başlıca kentler Novi Sad, Nis (Niş), Kragujevac ve Leskovac’tır.

EKONOMİ


EKONOMİNİN YÖNETİMİ

.
Eski Yugoslavya’da merkezî planlamanın yanı sıra özyönetim ve piyasa mekanizmaları aracılığıyla yönlendirilen bir ekonomi yürürlükteydi. Üretim araçları ve öteki kaynaklar devletin değil, toplumun mülkiyeti altındaydı. Dolayısıyla ekonominin kamu kesimine giren alanlarında özyönetime dayalı bir sistem oluşturulmuştu. Gerçek bir “işçi denetimi” sağlamayı ve “yabancılaşma”nm üstesinden gelmeyi amaçlayan bu sistem, işçilerin özerk örgütler aracılığıyla, çalıştıkları işyerlerinin yönetimine katılmasını öngörüyordu. Buna göre her işyerinde en küçük özyönetim birimini “birleşik emek temel örgütü” oluştururdu. Bu temel örgütleri temsil eden işçi konseyleri işleri yürütmek üzere birer yönetim kurulu seçerdi. Büyük işletmelerde üretimin değişik bölümleriyle ilgili temel örgütler, federatif bir yapıyla bir üst örgüte bağlanmıştı. Yugoslavya İşçi Sendikaları Konfederasyonuma bağlı olan, sayıları 60 bin dolayındaki yerel işçi sendikaları özyönetim sisteminin işlemesinde etkin bir rol oynardı. Öte andan, işletmeyle ilgili kararların belirliir uzmanlığı gerektirmesi nedeniyle, yönetim kurullarında yer alan işletme görevlileri uygulamada sıradan işçilerden daha ağırlıklı bir konum taşırdı. Hastane, okul ve belediye birimleri gibi kurumlarm yönetiminde de özyönetim işleyişi temel alınırdı.
Ad:  yug.JPG
Gösterim: 796
Boyut:  83.3 KB

Yugoslavya’nın merkezî planlama sistemi, 1960’lardan sonra işletmeler arasında rekabetin özendirilmesiyle ve yatırım politikalarında kârlılık ölçütünün kullanılmasıyla bir değişim sürecine girdi. İşletmelerin daha geniş bir özerklikten yararlanmasını sağlayan bu değişimle birlikte “piyasa sosyalizmi” olarak nitelendirilen bir işleyiş ortaya çıktı. Aynı doğrultuda getirilen önemli değişiklikler arasında dış ticarete ilişkin koruyucu duvarların kaldırılmasıyla işletmelerin uluslararası rekabete açılması ve pay oranının yüzde 49’u geçmemesi koşuluyla yabancı sermayeyle ortaklığa izin verilmesi gibi önlemler de bulunuyordu.

Yugoslavya’daki “piyasa sosyalizminin ayırt edici bir özelliği de tarım alanındaki özel mülkiyetin yanı sıra küçük özel işyerlerine de geniş biçimde yer vermesiydi. Bu tür işyerleri özellikle turizm, ulaşım ve inşaat gibi alanlarda etkinlik gösteriyordu.
Özyönetim sistemi ekonomiye belirli bir canlılık getirmekle birlikte, aşırı ademi merkeziyetçiliğe ve hantal bir bürokratik yapıya yol açmıştı. Öte yandan 1970’lerin sonlarında bütün dünyada yaşanan petrol bunalımı ve ekonomik durgunluğun yol açtığı yüksek enflasyon ve ağır dış borçlar, 1983’te Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yardımına başvurulmasını gerektirmişti. Bunun sonucunda IMF’nin önerileri doğrultusunda hazırlanan ve fiyat denetimlerinin kaldırılması, verimsiz işletmelerin kapatılması gibi önlemleri içeren bir ekonomi paketi yürürlüğe kondu. Gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) 1990’lara değin fazla hızlı olmamakla birlikte nüfusla eşit oranda artarken, 1990’ların başlarında cumhuriyetler arasında çatışmaların başlaması ülke ekonomisine büyük bir darbe indirdi.

TARIM. SANAYİ VE MADENCİLİK.


Tarım işletmelerinin çoğu küçük özel çiftliklerden oluşur. Eski Yugoslav hükümetinden mali ve teknik yardım alan devlet çiftliklerinde tarım işçilerinin yalnızca küçük bir bölümü istihdam edilmiştir. Bununla birlikte bu çiftlikler özel çiftliklerden çok daha verimli çalışmaktadır. Özel çiftlikler daha çok ülkenin en az gelişmiş bölgelerinden biri olan Kosova’da toplanmıştır. Sırbistan ve Vojvodina ise eski Yugoslavya’nın ekonomik açıdan en gelişmiş bölgelerinden biridir. Vojvodina’daki verimli düzlükler Yugoslavya’nın en önemli tarım bölgesini oluşturur; tahıl üretiminin yaklaşık yarısını ve şeker pancarı üretiminin dörtte üçünü bu bölge karşılar. Sırbistan’daki çiftliklerde bitkisel üretimin yanı sıra hayvancılık da yapılır. Sırbistan ve Vojvodina’ya göre daha geri bir bölge olan Karadağ’da koyun ve keçi besiciliği yapılır. Yugoslavya’da yetiştirilen başlıca tarım ürünleri mısır, şeker pancarı, buğday, patates ve meyvedir.

Yugoslavya’nın enerji gereksiniminin büyük bölümünü kömür karşılar. Ülkedeki kömür yataklarının yarıdan fazlası Kosova’dadır. Petrol yatakları ise Vojvodina’da toplanmıştır. Petrol üretimi iç talebi karşılayamamakta ve petrol gereksiniminin büyük bölümü ithalat yoluyla karşılanmaktadır.
Özellikle Sırbistan’da önem taşıyan madencilik ve sanayi de ülke ekonomisine önemli katkılarda bulunur. Başlıca sanayi ürünleri kâğıt, cam, dokuma, tarım makineleri, kimyasal madde ve metal ürünleridir.
1990’da 40 milyar kW-sa olan elektrik üretiminin yaklaşık yarısı ülke içinde çıkarılan petrolden, geri kalanı da hidroelektrik santrallardan elde edilir. Nükleer enerjinin elektrik üretimi içindeki payı çok düşüktür.

YÖNETSEL VE TOPLUMSAL KOŞULLAR DEVLET YAPISI.


Yugoslavya’nın 1990’ların başlarında dağılmasından önce ülkenin 1974 tarihli anayasayla belirlenen yönetim yapısı Batı tipi parlamenter demokrasi ile Sovyet geleneği arasında orta yolu bulmaya çalışan “delegasyon” sistemine dayanıyordu. Bu sistem içinde komünler, cumhuriyetler ve federasyon olmak üzere üç ayrı yönetim kademesi yer alıyordu. Siyasal yaşamın temel kurumlan olan komünlerin sayısı 530 dolayındaydı. Komünlerin üstünde altı cumhuriyet ile iki özerk bölge yer alıyordu. Cumhuriyet ve bölgeler komünler düzeyinde seçilen delegelerin oluşturduğu kongreler tarafından yönetilirdi. Cumhuriyetlerin birliğini temsil eden federasyonun ise Belgrad’da toplanan kendi kongresi vardı. Her üç kademede de seçimler dört yılda bir yapılır, hiçbir delege iki dönemden fazla görev yapamazdı. Seçim bölgeleri istedikleri anda delegeleri temsil yetkisini geri alabilirdi. Federasyon adına yasama yetkisini kullanan Federal Kongre, Cumhuriyetler ve Bölgeler Meclisi ile Federal Meclis adını taşıyan iki meclisten oluşurdu.

Yürütmeyle ilgili işleri Federal Kongre’nin belirlediği Federal Yürütme Konseyi yerine getirirdi. Devlet başkanlığı makamı kolektif başkanlık sistemine dayanırdı. Buna göre kolektif başkanlık organı her cumhuriyet ve özerk bölgenin beş yıllık bir dönem için seçtiği birer temsilci ile Yugoslav Komünistler Birliğimin başkanından oluşurdu. Bu organ her yıl kendi içinden bir başkan ve başkan yardımcısı seçerdi. Karmaşık delegasyon sistemi çerçevesinde 1,6 milyonu aşkın yurttaş çeşitli yönetim organlarında yer alırdı. Özyönetimi temsil eden işçi konseyleri de yarım milyona yakın üyeyi kapsardı. Bu geniş katılımcı yapıya karşın, siyasal yaşama ülkenin tek siyasal partisi olan Yugoslavya Komünistleri Birliği yön verirdi. Partinin en üst organı, cumhuriyetlerin ayrı ayrı seçtiği üyelerden oluşan Prezidyum'du.

Yeni Yugoslavya, Sırbistan ve Karadağ cumhuriyetleri ile Kosova ve Vojvodina özerk bölgelerini kapsayan federal bir cumhuriyettir. 27 Nisan 1992’de yeni Yugoslavya'nın kuruluşunun ilan edilmesinin ardından yeni bir anayasa yürürlüğe girmiştir. Yeni anayasada Yugoslavya’nın parlamenter sisteme ve piyasa ekonomisine dayalı demokratik bir devlet olması öngörülmüştür. İki meclisli yasama organı 40 üyeli Cumhuriyetler Meclisi ile 38 üyeli Yurttaşlar Meclisi'nden oluşur. Yeni anayasada kolektif başkanlık sistemi kaldırılmış ve yerine bir cumhurbaşkanlığı makamı oluşturulmuştur.

SOSYAL REFAH VE EĞİTİM.


Nüfusun tamamına yakınını kapsayan sosyal güvenlik programları sağlık, emeklilik, işgörmezlik ve işsizlik tazminatı gibi yardımları kapsar. Sağlık hizmetleri, çevre sağlığı ve beslenme alanlarındaki gelişmeler sonucunda genel sağlık koşullarında çarpıcı bir ilerleme sağlanmıştır. Geçmişte oldukça yüksek olan bebek ölüm oranı 1990’da binde 24,2'ye düşmüştür. Nüfusun yaklaşık dörtte biri 15 yaşın altındadır. Ortalama yaşam süresi erkeklerde 69 yıl, kadınlarda 75 yıldır.
Eğitime verilen önem sonucunda 1953’te ancak, yüzde 45 olan okuryazarlık oram 1981'de yüzde 89,2’ye çıkmıştır. Eğitim 7- 15 yaşlar arasında zorunlu ve parasızdır. Ülkedeki en önemli yükseköğretim kurumu 1863'te kurulan Belgrad Üniversitesi'dir.

KÜLTÜREL YAŞAM


Yugoslavya'nın kültür dokusunda geçmişte yaşanmış Osmanlı ve Habsburg yönetimlerinden kaynaklanan tarihsel bölünmenin izleri hâlâ belirgindir. Kentsel ve kırsal kesim arasındaki kültürel ayrılık, kültür dokusunun bir başka özelliğini yansıtır. Birçok köyde özellikle önemli günlerde hâlâ geleneksel giysiler giyilir. Sırp- Hırvat dilinde yazılmış ilk edebiyat yapıtları 12. yüzyılda ortaya çıkmaya başlamıştır. Aydınlanma döneminin en önemli temsilcisi, Sırp edebiyatınm gelişimini etkileyen Dositej Obradovic’tir. Sırp- Hırvat dilinde yazan çağdaş yazarların başlıcaları Ivo Andriç, Oskar Davicö ve Miodrag Bulatovic'tir. Yugoslavya kökleri ortaçağa dayanan bir tiyatro geleneğine sahiptir. Ülkede Sırp-Hırvat dilinde yazılmış oyunların yanı sıra yabancı yazarların oyunları da sergilenir. Halk sanatı çeşitli sanat dalları üzerindeki etkisini korumaktadır. Günümüz resim sanatında halk sanatından esinlenmeler görülür. Yugoslavya'nın son yıliarda adını duyurduğu önemli bir sanat dalı da sinemadır. Dusan Makavejev gibi bazı yönetmenler dünya çapında ün kazanmıştır. Belgrad'da her yıl bir film şenliği düzenlenir.

TARİH


TARİHÖNCESİ VE ESKİ ÇAĞLAR.


Arkeolojik bulgular Balkanlar’ın bir parçası olan bugünkü Yugoslavya topraklarında insan yerleşiminin Alt Paleolitik Çağa (İÖ y. 200-100 bin) değin indiğini göstermektedir. Daha kalıcı yerleşmelerin ve büyük toplulukların ortaya çıkışı ise Neolitik Çağa rastlar. Bu çağda eski Avrupa uygarlığının (İÖ 7000-3500) odaklarından biri olan bölgede özellikle ırmak vadileri, hayvancılık ve toprak ekiminin yanı sıra el sanatlarında da oldukça gelişmiş yerleşik toplulukları barındırıyordu. Rusya bozkırlarından gelen ve Hint-Avrupa dilleri konuşan yan göçebe kavimlerin bölgeye girişi IÖ 3500 dolaylarında başladı. Askeri aristokrasilerce yönetilen bu kavimlerin Adriyatik kıyılarına ve Makedonya’ya kadar uzanan akınlan, bölgede kentsel uygarlığın gelişimini uzunca bir dönem kesintiye uğrattı.

Göç dalgalarını izleyen yerleşim süreciyle birÜkte bölgede öne çıkan başlıca halklar Illyrialılar, Daçyalılar, Makedonlar ve Traklar oldu. Bölgenin batı kesimini yurt edinen ve bugünkü Arnavutların atası sayılan Illyrialılar, İÖ 7. yüzyıla doğru demir işlemeciliğine dayanarak Yunan kent devletleriyle canlı bir ticaret geliştirdiler. Bu ticarete bağlı olarak Adriyatik kıyılarında bir dizi Yunan kolonisi de kuruldu. Bu arada savaşçı Daçya ve Trak krallıkları zaman zaman bölgedeki halkları boyunduruk altına alarak doğuda güçlü bir konum elde ettiler. Daha sonraları II. Philippos’un yönetiminde yükselen Makedonya Krallığı, IÖ 4. yüzyıl ortalarından başlayarak Yunan nüfuzunu bölgenin büyük bölümüne yaydı.

Bölgedeki yerel aristokrasiler bazı küçük Illyria krallıkları dışında kararlı bir devlet yapısı yaratamadılar. Bunun başlıca nedeni kuzeyden ve doğudan istilaların sürmesiydi. İÖ 3. yüzyıl başlarında Tisa’nın doğusundan gelerek güneye doğru ilerleyen Keltler, gelişmiş demir teknolojileri sayesinde yerel kabilelere kolayca boyun eğdirdiler. Yarımadadaki Kelt yayılması Delphoi önlerinde durdurulabildi.

ROMA VE BİZANS EGEMENLİĞİ.


Makedonya hegemonyasının sarsılmasıyla bir süre bağımsız kalan bölge, İÖ 3. yüzyıl sonlarında Roma sızmasıyla karşı karşıya geldi. Bölge halklarının Roma egemenliğine girmemek için gösterdiği sert direniş ancak bir dizi savaşla kınlabildi. Özellikle Illyria’daki çatışmalar İS 9’a değin sürdü. Bunu izleyen Romalılaştırma sürecinde bölge halkı Roma ordularının önemli bir asker kaynağı durumuna geldi. Bölgeyi Illyricum, Pannonia ve Moesia eyaletlerine ayıran Romalılar, ticari ve askeri amaçlarla geniş bir yol ağı inşa ederek çeşitli kentler kurdular.

Balkanlar’a 3. yüzyılda giren Gotlann istilası çok geçmeden Roma’nın merkezî denetiminin zayıflamasına yol açtı. Bölgenin büyük bölümünü ele geçiren Gotlann yarattığı yıkımı Hun, Bulgar ve Avar akınlan izledi. Bu arada Roma İmparatorluğu’nun 395’te resmen ikiye aynlmasıyla Sava ve Tuna ırmaklarını izleyen bir hat, Batı ve Doğu arasındaki sınır olarak belirlendi. Ostrogotlann 476’da Batı Roma’yı yıkmasından sonra, Balkanlar Doğu Roma’nın (Bizans) nüfuz alanı içinde kaldı. Ama zayıf imparatorluk yönetimi bölgedeki otorite boşluğuna son veremedi.

Barbar akınlannın yol açtığı karışıklık 5. yüzyıl sonlarında Karpatlar’ın kuzeyinden gelen Slavların bölgeye yayılması için uygun bir zemin hazırladı. Öteki halkların tersine askeri bir aristokrasiye dayanmayan ve yerleşik yaşam biçimine daha yatkın olan Slavlar, 6. yüzyıl başlarında Aşağı Tuna’yı aşarak boş alanlara yerleşmeye yöneldiler. Bölgede denetimi yeniden sağlamaya çalışan Bizans imparatoru I. İustinianos, bu Slav topluluklarından ücretli sınır muhafızları olarak yararlanma yoluna gitti. Bir süre sonra Avarlara bağlanan Slavlar, Balkan içlerine yönelik saldırılara giriştiler. Avar baskısının ortadan kalkmasını izleyen dönemde Bizans imparatoru Herakleios, Slav kökenli Sırp ve Hırvat kabilelerini Dalmaçya kıyılarına yerleştirdi. Bizans yardımıyla Avarlan ve Bulgarları doğuya sürerek bütün bölgeye yayılan bu kabileler, zamanla bölgenin daha eski Slav topluluklarıyla karıştılar.

İLK SLAV DEVLETLERİ.


Bölgenin siyasal parçalanmışlıkla belirlenen ortaçağ başlarındaki karmaşık tarihi iki ana etkenle açıklanabilir. Her şeyden önce bölge, yayılmaya çalışan çevredeki güçlü devletlerin çatışma alanı içinde bulunuyordu. Frank, Macar ve Bulgar devletlerinin oluşturduğu bu kuşatma zincirini, bölge üzerindeki hak iddialannı canlı tutan Bizans İmparatorluğu tamamlıyordu. Değişik Slav öğelerinin damgasını taşıyan yerel devletlerin bu büyük devletlere karşı uzun süre ayakta kalması güçtü. Slavların zayıflığına yol açan ikinci ana etken ise kararlı ve merkezî bir yapıya engel oluşturan kapalı toplumsal ve siyasal örgütlenmeydi. Slav toplumunun temelini oluşturan zadruga adlı geniş aileler, genelde tek bir soy çizgisinin belirlediği köylerde bir araya gelmişti. Köylerin zupan adlı bir şefin çevresinde toplanmasıyla daha büyük siyasal1 birlikler ortaya çıkıyordu. Akrabalığa ve yerel bağlara dayanan bu sistem, yalnızca dış tehdit durumlarında daha geniş bir örgütlenmeye olanak veriyordu. Birleşik Slav devletlerinin kurulmasından sonra da bu sistem bir ölçüde varlığını sürdürdü. İki ana etkene bağlı olarak Slav topluluklarının çoğu farklı gelişim çizgisi gösterdi.

Bölgenin ilk Slav halklarından olan Slovenler 8. yüzyılda Frankların yönetimi altına girerken, gevşek bir federasyon altında birleşmiş olan Hırvat kabileleri 10. yüzyılda bir krallık kurdular. Geniş bir alana yayılan Sırplar ise merkezî bir devlet kurmamış, her klan zupan ların denetiminde belirli bir bölgeye yerleşmişti. Bizans egemenliği altına giren Sırp topraklarında ise askeri the mrnara dayanan bir sistem kurulmuştu. Bizans imparatorları sistemi ayakta tutmak için Slav kabile birliklerini birbirlerine karşı kullanıyorlardı. Ama Bizans gücünün zayıf olduğu dönemlerde bu yerel güçler bir veliki zupan (büyük zupan) altında bir araya gelerek belirli bir kesimde denetimi sağlayabiliyordu. Gerçek anlamda ilk Sırp devleti Vlastimir adlı bir zupan ın 850’de güneydeki Sırpları Bulgar yayılmasına karşı birleştirmesiyle ortaya çıktı. Bu devletin Bizans’la bağlarını koruması bölgede Hıristiyanlığın Ortodoks çizgisini izlemesinde ve Kiril alfabesinin yayılmasında önemli rol oynadı. Bu özellikler bugünkü Karadağ ve Makedonya ile birlikte Sırbistan’ı Hırvat ve Sloven dünyasından ayıran farklı bir kültürel ortam yarattı.

Vlastimir’in ölümünü izleyen dönemde Sırbistan önce I. Simeon’un (hd 925-927), ardından Samuel’in (hd 980-1014) kurduğu Bulgar imparatorluklarına bağlandı. BizanslIların İ018’de bölgeye yeniden egemen olmasından sonra Sırpların bağımsızlık mücadelesi iki ayrı devletin çevresinde gelişti. 10. yüzyıl sonlarında kurulmuş olan ve bugünkü Hersek ile Karadağ’ı içine alan Zeta adlı devlet, Adriyatik kıyılarının bir bölümünü ve iç kesimde Belgrad’a kadar uzanan toprakları ele geçirdiyse de uzun süre ayakta kalamadı. 11. yüzyıl sonlarına doğru ortaya çıkan ve başlangıçta bugünkü Novi Pazar (Yeni Pazar) yöresine egemen olan Raska adlı devlet ise, Stefan Nemanja’nın 1167’de veliki zupan olmasından sonra genişleyerek eski Zeta topraklarında denetimi sağladı. Sonraki yıllarda Nemanja hanedanı papadan kral unvanı alarak (1216) ve ayrı bir kilise örgütlenmesi kurarak (1219) Sırbistan’ı bağımsız bir güç durumuna getirdi. Bu arada Bizans’ın Haçlı kuvvetlerinin eline geçmesi (1204) üzerine yeniden yayılmacılığa yönelen Bulgarların işgal ettiği Sırp toprakları adım adım geri alındı. Hanedanın dokuzuncu hükümdarı Stefan Dusan (hd 1331-55) giriştiği fetihlerle bugünkü Arnavutluk ve Karadağ ile Bosna’nın doğu kesiminin yanı sıra Tesalya, Epir ve Makedonya’yı kendisine bağlayarak Sırbistan’ı en geniş sınırlarına ulaştırdı. Sağlam temellere dayalı bir yönetim kuran ve dinin birleştirici işlevini kullanarak kültürel bir canlanma başlatan Nemanja hanedanının önemli bir katkısı da tarım, madencilik ve ticaretin geliştirilmesi oldu.

OSMANLI YAYILMASI.


Gelibolu Yarımadasına 1354’te geçen ve 1361’de Edirne’yi alarak başkent edinen Osmanlılar, çok geçmeden Vardar ve Morava vadilerini izleyerek Balkanlar’daki Hıristiyan devletlere karşı akınlar düzenlemeye başladılar. Stefan Dusan’ın ölümünden (1355) sonra parçalanmaya yüz tutan Sırbistan, bu akınları durduracak etkili bir direniş gösteremedi. Edirne’nin düşüşünden sonra Sırpların sağladığı geçici birlik, bir dizi yenilgiyle kısa sürede dağıldı. Osmanlı fetihlerinin genişlemesiyle birlikte birçok Slav despotu OsmanlI egemenliğini tanıyarak ayakta kalmaya çalıştı. Yerel güçlerin sürekli saf değiştirdiği bu süreçte Hıristiyan soyluların gücü adım adım kırılırken, önemli kentler de art arda Osmanlı yönetimine girdi. Özellikle Arnavutluk’ta köylülerin Slav feodal beylere duyduğu tepki, Osmanlı ilerleyişini önemli ölçüde kolaylaştırdı. Birleşik Sırp, Bosna ve Bulgar kuvvetlerinin zaman zaman elde ettiği başarılar bu süreci tersine çevirmeye yetmedi.

Bulgar çan İvan Şişman’ın 1371’de OsmanlIlarla uzlaşması, Balkanlar’daki Hıristiyan cephesinin çözülmesini getirdi. Ardından Sırp prensi Lazar komutasındaki Slav kuvvetlerinin I. Kosova Savaşı’nda (1389) aldığı yenilgiyle Balkanlar daki Osmanlı yayılmasının önü bütünüyle açıldı. Osmanlı egemenliğini tanıyan Sırp despotlannın elinde, önce Belgrad’dan, ardından Smederevo’dan (Semendire) yönetilen küçük bir devlet kaldı. 15. yüzyıl başlannda Anadolu’daki savaşlar nedeniyle duraklayan OsmanlI ilerlemesi, II. Murad’ın başa geçtiği 1421’den sonra yeniden hız kazandı. Bu dönemde Balkanlar’daki Osmanlı egemenliğine son vermek amacıyla Macarların öncülüğünde düzenlenen Haçlı seferleri boşa çıktı. II. Mehmed (Fatih) 1453’te Konstantinopolis’i (İstanbul) alarak Bizans’ı yıktıktan sonra Balkanlar’daki Osmanlı denetimini pekiştirmeye yöneldi. Sırp bağımsızlığının son kalesi olan Smederevo ve çevresi bir dizi sefer sonunda 1459’da ele geçirildi. Bosna ve Hersek’in kesin olarak fethi ise 1463’te tamamlandı. Sonraki yıllarda Müslümanlığın hızla yayıldığı Bosna, OsmanlIların bölgedeki en güçlü dayanajı durumuna geldi. Bu arada Arnavutların İskender Bey önderliğinde 1444’te başlatmış olduğu ayaklanma ancak 1478’de bastırılabildi. Çeşitli seferlere karşın işgal edilemeyen Karadağ ise zaman zaman OsmanlIlara vergi ödeyerek bağımsızlığını korudu.

OsmanlIların Adriyatik kıyılarını ele geçirmek amacıyla 1463’ten sonra Venedik’le giriştiği savaşlar 1573’e değin sürdü. Bölgedeki Venedik nüfuzu 1479’da büyük ölçüde kırıldıysa da bazı önemli kentlerin denetim altına alınması daha uzun bir zamana yayıldı. Doğu Akdeniz’de deniz üstünlüğünün OsmanlIlara geçtiği 16. yüzyıl ortalarında Batı’mn Balkanlar’a denizden müdahale olanağı da ortadan kalktı.

Aynı dönemde Avrupa’daki siyasal güçler arasında beliren bölünmeler, OsmanlIların Balkanlar üzerinden Avrupa içlerine yönelmesi için elverişli bir ortam yarattı. Macaristan’a yönelik ilk seferinde Belgrad’ı alan (1521) I. Süleyman (Kanuni), Mohaç Savaşı’ndan (1526) sonra Pannonia Havzası ve Sava ile Drava ırmakları arasındaki Slavonya’nın büyük bölümünü Osmanlı topraklarına kattı.

OsmanlIların Batı’ya doğru genişlemesi 1529’daki başansız I. Viyana Kuşatması’yla durdu. Böylece Balkanlar’da ortaya çıkarr dengeyi bozmaya yönelik girişimler uzun bir süre sonuç vermedi. Ama 1590’larda Habsburglann desteğiyle Tuna boyunca OsmanlIlara karşı yeni bir cephe açıldı. Bunun üzerine ortaya çıkan çatışmalarda OsmanlIların bazı yenilgiler almasıyla güç dengesi değişmeye başladı. Viyana’yı ele geçirerek durumu tersine çevirmek isteyen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın 1683’teki seferde uğradığı bozgun, OsmanlIların gerilemesinde belirleyici bir dönüm noktası oldu. Bozgunun ardından Avusturya birlikleri Belgrad’ı alarak Sırbistan içlerine kadar ilerlediyse de 1690’daki Osmanlı karşı saldırısıyla yeniden Tuna’nın gerisine çekildi.

Bu gelişmeyle birlikte Avrupa’da Osmanlı karşıtı güçlü bir koalisyon ortaya çıktı. Osmanlı ordularının 1697’de birkaç cephede uğradığı yenilgiden sonra ağır koşullar içeren Karlofça Antlaşması (1699) imzalandı. Bu antlaşmayla Macaristan’ın büyük bölümüyle birlikte Hırvatistan ve Slavonya Habsburglann eline geçti. Venedik de Dalmaçya’da önemli kazançlar elde etti. Böylece Balkanlardaki Osmanlı egemenliği sarsılma sürecine girdi.


Son düzenleyen Safi; 27 Kasım 2016 20:14


Mystic@L
9 Ekim 2006 23:19       Mesaj #2
Mystic@L - avatarı
Ziyaretçi

YABANCI YÖNETİM ALTINDA TOPLUMSAL DÜZEN.


Osmanlı topraklan. Geniş topraklara yayıldığından karmaşık bir toplumsal dokuya dayanan Osmanlı Devletinde Müslüman olmayan halklar millet adı verilen beş dinsel topluluğa ayrılmıştı. Çoğunlukla Ortodoks olan Balkan halkları önceleri bu sisteme göre İstanbul patriğinin yönetimi altında bulunuyordu. Ama zamanla Balkan Ortodokslarma ulusal temele dayalı bir kilise örgütlenmesine gitme izni verildi. Böylece Sırplar 1557’de Pec’te bağımsız bir patriklik oluşturdular. Bu adım Sırp ulusal bilincinin gelişmesinde önemli rol oynadı. Pec’teki patriklik başta yargı, vergi toplama ve eğitim olmak üzere Sırplarla ilgili birçok kamu görevini yürütme yetkisine sahipti.

Sırp ve öteki Slav toprakları Rumeli beylerbeyliğinin bir parçasıydı. Beylerbeyliğin altında Osmanlı yönetim sistemine uygun olarak eyalet, sancak ve nahiyeler yer alıyordu. Osmanlı yönetimi temelde vergi toplamaya ve düzeni korumaya önem veriyor, bunların dışında yerel halkın yaşamına pek karışmıyordu. Toprağın işlenmesinde Osmanlı tımar sistemi geçerliydi. Reaya konumunda olan Hıristiyanlar askeri hizmet yükümlülüğünden bağışıktı. Ödedikleri vergiler Müslümanlara göre yüksek olmakla birlikte, geçmişle karşılaştırıldığında daha hafifti. Toplumsal yaşamda Hıristiyanlara getirilmiş bazı kısıtlamalar vardı. Ama din değiştirenlere her alanda yükselme yolu açıktı. Hıristiyan gençleri asker ve saray hizmetlisi olarak yetiştirmeye yönelik devşirme sistemi, Osmanlılarca izlenen özümleme politikasının başlıca aracıydı.

Balkanlardaki fetih ve savaşların önemli bir sonucu da göç ve nüfus hareketlerinin karmaşık bir etnik yapı ortaya çıkarmasıydı. Bu süreçte bazı milliyetler geniş ve birbirinden kopuk alanlara yayılırken, çeşitli yörelere Türk toplulukları yerleşti. Nüfus dağılmasına yol açan bir başka etken de bazı milliyetlerin belirli meslek ve zanaatlarla özdeşleşmesiydi.

Osmanlı merkezî yönetiminin 17. yüzyılda zayıflamaya yüz tutması, Balkanlar’daki düzenin de bozulmasını getirdi. Vergi yükünün ağırlaşmasına bağlı olarak baskılar artarken, toprak düzeni de değişime uğrayarak ortakçılığa ve ticari işletmeciliğe dayalı çiftlik sistemi biçimini aldı. Başına buyruk yerel güç odaklan zaman zaman devlet otoritesini işletmeyen bir güç kazandı. Genel hoşnutsuzluğun giderek artması özellikle Sırplar arasında köylü ayaklanmalannın patlak vermesine ve hajduk denen haydut çetelerinin yaygınlaşmasına yol açtı.

Osmanlı Devleti’yle sürekli çatışma içinde olan Avusturya, 1578’den sonra “askeri sınır” olarak ilan ettiği bölgede bir savunma sistemi kurmaya yöneldi. Bu sistem çerçevesinde savunma noktalarına yerleştirilen sınır muhafızlarına (granicari) askeri hizmet karşılığında arazi dağıtma yoluna gidildi. Osmanlı sının boyunca Adriyatik kıyısından Eflâk’a kadar uzanan bu kuşak zamanla üç “komutanlık” altında örgütlendi. Daha önce Osmanlı akınlanyla büyük ölçüde boşalmış olan sınır bölgesine yerleşenlerin büyük çoğunluğunu Sırp ve Bosnalı göçmenler oluşturuyordu. Doğrudan Habsburg tahtına bağlı olan bölgede dengeli arazi dağılımı nedeniyle feodal bir yapılanma yoktu.

Macaristan’ın bir parçası olan Vojvodina’ ya özellikle Osmanlılann Tuna’nın gerisine çekildiği dönemden sonra çok sayıda Sırp göçmen yerleşti. Bölgenin güney kesimi “askeri sınır” kuşağı içindeydi. Kuzey kesimde ise Macar soylulara ve kiliseye ait geniş malikâneler vardı. Macar soyluların bölgeye getirttiği Alman köylüler zamanla etnik bileşimi daha da karmaşıklaştırdı.

YABANCI YÖNETİMLERİN ÇÖZÜLMESİ.


Güney Slav devletlerinin ortaya çıkışı. Fransız Devrimi ve onu izleyen savaşlar Avrupa’daki güç dengesini kökten değiştirirken, Balkanlar üzerinde de derin bir etki bıraktı. Napoleon’un bölgeye müdahalesi Karadağ’da önemli değişiklikler yarattı. OsmanlI egemenliği dışında kalan Karadağ’ın yönetimi 1516’dan sonra yerel halk meclislerince seçilen ve vladika olarak bilinen Cetinje (Çetine) piskoposlarının eline geçmişti. İzleyen dönemde de Osmanlı kuvvetlerinin bölgeyi işgal girişimleri sonuçsuz kalmış ve vladika'lık 1696’dan sonra Njegos hanedanının babadan oğula elde tuttuğu bir makam niteliğini kazanmıştı. Osmanlı Devleti’ne karşı Rusya’yla ilişkilerini geliştiren ve Napoleon Savaşlan’nda (1800-15) etkin olarak Rusya’nın yanında yer alan Karadağ, Viyana Kongresi’nden topraklarını bir kat artırmış olarak çıktı. Sonraki yıllarda da Rusya’nın yakın müttefiki olarak uluslararası planda bağımsız devlet konumunu pekiştirdi ve Osmanlılann toprak kayıplarını giderme çabalarını püskürttü.

Balkanlar’a yönelik Rus ilgisi, Osmanlı yönetimine karşı muhalefetin giderek yükseldiği Sırbistan’ı da etkiledi. Rusya ve Avusturya’nın 1787-91 arasında Osmanlı Devleti’ne karşı yürüttüğü savaşta bir Sırp ayaklanması başladı. Savaşı sona erdiren antlaşmalarda Sırpları korumaya yönelik bazı hükümlere yer verildi. İzleyen dönemde yeniçerilerin yerel halk üzerindeki baskısı 1804 ilkbaharında yeni bir ayaklanmaya yol açtı. Karayorgi olarak bilinen Dörde Petrovic adlı bir tüccarın önderlik ettiği ayaklanma, Osmanlı sarayının da yeniçerilerin başıbozukluğuna karşı olması nedeniyle kısa sürede başarıya ulaştı. Ertesi yıl Karayorgi’nin çağrısıyla toplanan Skupstina adlı parlamento özerklik talebinde bulununca, Sırbistan’a büyük bir Osmanlı ordusu gönderildi. Rusya’dan destek alan Sırplar uzun süre bu orduya başarıyla karşı koydular. Ama Napoleon tehdidi karşısında Rusya’nın 1812’de Osmanlı Devleti’yle barışa gitmesinden sonra Sırp direnişi kırıldı. Karayorgi yandaşlarıyla birlikte Avusturya’ya kaçmak zorunda kaldı.

Osmanlılann giriştiği sindirme harekâtı, Nisan 1815’te Milos Obrenovic’in önderliğinde yeni bir Sırp ayaklanmasını başlattı. Napoleon tehlikesinden kurtulmuş olan Rusya’nın ağırlığını ortaya koyması ve birbirini izleyen askeri yenilgiler, Osmanlı Devleti’ni ayaklanmacılarla görüşmeye oturmak zorunda bıraktı. Aralık 1815’te imzalanan antlaşma uyarınca Milos Sırbistan prensi olarak tanındı. Aynca Osmanlı Devleti’ne bağlı kalma koşuluyla Sırbistan’a Skupstina ile silahlı kuvvetlerini koruma ve yerel işlerde söz sahibi olma gibi ödünler verildi. Ülkeye 1817’de dönen Karayorgi’yi ortadan kaldırarak konumunu pekiştiren Milos, OsmanlIlarla yürüttüğü uzun görüşmelerin ardından Ağustos 1830’da Sırp tahtının çocuklarına geçmesini kabul ettirerek Sırbistan’a tam özerklik verilmesini sağladı. Böylece Güney Slavları arasında yeni bir güç odağı yükselirken, Obrenovic ve Karayorgiyeviç aileleri arasında kanlı bir çekişme başladı.

Ulusal bilincin uyanışı.


Güney Slavların 19. yüzyıl başlarında Avrupa’daki yeni düşünce akımlarıyla tanışması özellikle dil, edebiyat ve kültür alanında ulusal kaynaklara dönüş yönünde güçlü bir eğilim doğurdu. Bu gelişmeye büyük ölçüde Habsburg topraklarında kümelenmiş olan orta tabaka ve aydın çevreler öncülük etti. Illyria Eyaletleri’nin ortadan kaldırılmasından sonra yoğun bir Macarlaştırma kampanyasının başladığı Hırvatistan’da 1830’larda bir gazete çıkaran Ljudevit Gaj (1809-72), Sırp, Hırvat ve Sloven dillerini bütünleştirme çabasına girdi. Sırp aydınlarından Dositej Obradovic’in (1743-1811) standart bir Sırp edebiyat dili yaratma girişimlerini sürdüren Vuk Stefanovic Karadzic (1787-1864), bilimsel yazım sistemiyle Kiril alfabesini Sırpçaya uyarladı, halk edebiyatı araştırmalarıyla sözlük derleme çalışmalarını yürüttü. Öte yandan ilk Sloven dilbilgisi kitabını yayımlayan Jernej Kopitar’ın çalışmalarının bir ürünü olarak 1843’te ilk Slovence gazete çıkmaya başladı. Çeşitli Güney Slav dillerinde yazılan edebiyat yapıtları, bölgede bir kültürel yakınlaşma ortamı yaratarak siyasal birlik düşüncesinin gelişmesine önemli katkıda bulundu.

GÜNEY SLAV TOPRAKLARINDA SİYASAL VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM.


Balkanlar’ın Avrupa’daki güç dengesinin önemli bir düğümü durumuna geldiği 19. yüzyılın ikinci yarısında Güney Slav halkları kimliklerini biçimlendiren yeni bir siyasal ve toplumsal sürece girdiler. Bu halklar arasında geleneksel köylü yapısının sürmesine karşın, yükselen orta tabakalar eski kurumlan zorlamaya başladı. Ama bölgenin parçalanmış ve karmaşık siyasal dokusu, “ulusal çıkarlar” yönündeki mücadelelerin birbirinden kopuk ve zaman zaman çatışmak bir süreç izlemesine yol açtı.
Avusturya’nın bir parçası olan Dalmaçya, özellikle Kırım Savaşı (1853-56) sırasında deniz taşımacılığının önem kazanmasıyla canlı bir ekonomik gelişme gösterdi. Ama bu zenginleşmeden yararlanan tabakanın İtalyan, Slav ve Macar gruplarından oluşması, bağımsızlık yönünde birleşik bir hareketin ortaya çıkışını engelledi. Slavlar arasında güçlü olan Hırvatistan’la birleşme eğiliminin bir çıkış yolu bulamadığı bu ortamda, Dalmaçya’nın ekonomik çıkarlarını savunması da güçleşiyordu.
Slovenya’da ulusal hareket temelde Almanlaşmış kentlere karşı kırsal kesimin yeni kurumlarla ortaya çıkması biçimini aldı. İlk kez 1855’te kurulan ve Sloven Halk Partisi’ nin öncülüğünde yaygın bir örgütlenmeye dönüşen kooperatifler, bu mücadelenin başlıca aracı durumuna geldi. Katolik Kilisesiyle yakın bağlan olan Sloven Halk Partisi, kooperatiflerden aldığı destekle ulusal uyanışa yön veren bir güç niteliğini kazandı.

Avrupa’yı sarsan 1848’deki devrim dalgasının Macaristan’a ulaşmasıyla ortaya çıkan çalkantı, Hırvat milliyetçiliğinin de gelişmesine zemin hazırladı. Devrimin Hırvat özerkliğine son vermesinden çekinen Hırvat soylulan, Habsburg tahtının yanında yer aldı. Ante Starcevic’in kurduğu Hak Partisi, Hırvatistan’ın eski bağımsız apışına kavuşmasını öngören bir programı savunmaya başladı. Bu arada demiryolları ağının genişlemesine bağlı olarak orman ve tarım ürünleriyle maden kaynaklarının işletilmesi, kuzeyde bir dizi sanayi merkezinin gelişmesini sağladı.

Yedi Hafta Savaşı’nda (1866) Prusya karşısında aldığı yenilgiyle güç duruma düşen Avusturya, Ausgleich (Uzlaşma) denen anlaşma (1867) çerçevesinde Macaristan’a içişlerinde bağımsızlık tanıyarak ikili bir monarşi oluşturma yoluna gitti. Anlaşmanın önemli bir sonucu da Habsburg hanedanına bağh Güney Slav topraklarının ikiye bölünmesi oldu. Böylece Slovenya ve Dalmaçya Avusturya’da kalırken, Hırvatistan-Slavonya Macaristan’a bağlandı. Ertesi yıl Hırvat soylularının Macar tahtıyla imzaladığı bir anlaşma uyarınca Hırvat ulusunun varlığı tanınarak Hırvat diline resmî bir statü verildi. Aynca Zagreb’deki Sabor adlı parlamentoya ve bir Hırvat ban'ına (yerel temsilci) dayanan özerk bir yönetim oluşturuldu. İzleyen dönemde Habsburg yönetiminden kalma “askeri sınır” sisteminin kaldırılması (1881) büyük bir Sırp topluluğunun Hırvatistan’a katılmasını getirdi. Aşırı Hırvat milliyetçilerinin Sırplara karşı takındığı düşmanca tutum, Güney Slavlar arasında sonradan daha da büyüyen önemli bir çatlak yarattı.

Habsburg hanedanı 1848-49 olay lan sırasında tahtı destekleyen Sırplan ödüllendirmek için Vojvodina’da yan özerk bir yapı kurmuştu. Ausgleich sonrası dönemde bu düzenlemeyi ortadan kaldıran Macarlar, yoğun bir özümleme politikası uygulamaya başladılar. Geniş topraklar ekime açılarak yöreye çok sayıda Macar göçmeni yekleştirildi. Demiryolu hatlan yörenin Budapeşte’yle ekonomik bağlannı güçlendirirken, sanayileşme yöreye Macar girişimcileri de çekti.

Güney Slav topraklannda en güçlü ulusal hareketin beşiği olan Sırbistan, Milos’un yönetimi altında düzenli bir devlet olma yönünde önemli adımlar attı. Ama askeri ve ekonomik alandaki reformlara karşın, uygulanan baskıcı politikalar çok geçmeden geniş bir muhalefet doğurdu. 1839’da tahttan çekilmek zorunda kalan Milos’un yerine geçen oğullan III. Milan ve III. Mihailo da siyasal karışıklıkların üstesinden gelemedi. Mihailo’yu yurtdışına kaçmak zorunda bırakan 1842’deki ayaklanma sonunda Karayorgi’nin üçüncü oğlu Aleksandar prens oldu. Avusturya ve Rusya arasındaki tarafsızlık politikası yüzünden konumu sarsılan Aleksandar da 1859’da tahttan indirildi. Yaşlı Milos’un kısa prenslik döneminden sonra 1860’ta yeniden başa geçen Mihailo, yönetim alanındaki reformlarıyla ve getirdiği yeni kurumlarla devletin temellerini sağlamlaştırdı. Mihailo’nun 1868’de öldürülmesi üzerine küçük yaşta prensliğe getirilen kuzeni IV. Milan, devlet işlerini doğrudan üstlendiği 1872’den sonra Avusturya’ya yakın bir dış politika izleyerek panslavist akımdan uzak durmaya çalıştı. Ama 1875’te Bosna- Hersek’te Osmanlı yönetimine karşı başlayan ayaklanma karşısında tutumunu değiştirerek Temmuz 1876’da Karadağ ile birlikte Osmanlı Devleti’ne savaş açtı.

Osmanlı-Sırp Savaşı başlangıçta Sırbistan’ın aleyhine geliştiyse de Rusya’nın devreye girerek 1877’de Osmanlı topraklarına saldırması dengeyi bozdu. Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonunda imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşmasıyla (3 Mart 1878)
Balkanlar’da Rusya’yı güçlendiren bir durum ortaya çıktı. Bunun üzerine öteki büyük Avrupa devletleri araya girerek Berlin Antlaşması’nı (13 Temmuz 1878) dayattılar. İkinci antlaşma uyarınca Rusya’nın daha önce kabul ettirdiği Bulgaristan Prensliğinin sınırlan daraltılırken, tam bağımsızlık statüsü kazanan Sırbistan’a bazı yeni topraklar verildi. Sınırları bir kat daha genişletilen Karadağ’ın bağımsızlığı da resmen tanındı. Bosna ve Hersek ise görünüşte Osmanlı vilayetleri olarak kalmakla birlikte Avusturya’nın yönetimine bırakıldı.

Berlin çözümü keskin bir Sırp-Bulgar çekişmesi yaratırken, Güney Slav topraklarını Doğu Sorunu’nun önemli bir çatışma odağı durumuna getirdi. Osmanlı Devleti’nin gerilemesiyle birlikte Balkanlar’da artan Avusturya-Macaristan nüfuzuna karşı Alman ve Rus müdahaleleri öne çıktı. Öte yandan Bosna konusundaki anlaşmazlık nedeniyle Hırvat soylulan arasında Sırplara karşı bir düşmanlık gelişmeye başladı.

Yeni dönemde Avusturya-Macaristan egemenliğindeki öbür Güney Slav bölgelerinde de milliyetçi hareket bir yükseliş sürecine girdi. Ticari tanmın sağladığı belirli bir gelişmeye karşın deniz taşımacılığındaki yeniliklere ayak uyduramadığından eski refah düzeyinden uzaklaşan Dalmaçya’da Hırvatistan’la birleşme yönündeki eğilimler giderek güç kazandı. İmparatorluk düzeyinde bir danışmanlar kurulu olan Viyana’daki Reichsrat'ta yer alan bölge temsilcilerinin bu amaçla hazırladığı önerge sonuçsuz kaldıysa da liberalleşme yönündeki adımlarla Sırp-Hırvat dili resmî dil statüsü elde etti ve kültürel alandaki İtalyan nüfuzu sona erdi. Gelişmiş tarımıyla “imparatorluğun tahıl amban” durumuna gelen ve ücretli emeğin gelişmesiyle feodal yapıdan hızla kurtulan Vojvodina’da ise Sırplar siyasal gelecekleri için Sırbistan’a yaklaşmaya yöneldi. Böylece Sırp Radikal Partisi bölgenin siyasal yaşamında büyük bir ağırlık kazandı. Avusturya yönetimi altında madenciliğin gelişmesiyle yaygın kara ve demir yollarının inşa edildiği Bosna, yönetim, eğitim ve sağlık gibi alanlarda da çeşitli reformlara sahne oldu. Ama dinsel çatışmayla yakından bağlantılı olan toprak sorununun çözülememesi, gerçek anlamda bir toplumsal barışın sağlanmasını önledi. Bu ortamda Genç Bosna gibi örgütler aracılığıyla yürütülen Sırp propagandası geniş bir kesimde destek buldu.

Daha önce büyük ölçüde soyluların çıkarlarıyla özdeşleşmiş olan Hırvat milliyetçiliği, bölgenin değişen toplumsal yapısına bağlı olarak 1890’larda orta sınıfa dayalı liberal bir çizgiye oturmaya başladı. Nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan köylüler de özellikle Hırvatistan Köylü Partisi aracılığıyla siyasal sahnede etkin bir yer aldı. Öte yandan Reichsrat'ta bir Sırp-Hırvat koalisyonu ortaya çıktı ve Güney Slavların Habsburg tahtına bağh üçüncü bir devlet olarak örgütlenmesi gündeme geldi.
Berlin Antlaşması sonrasında Avusturya’nın onayı olmadan başka devletlerle antlaşma yapmama sözü karşılığında askeri ve siyasal desteğin yanı sıra ülkesi için ticaret ve gümrük kolaylıkları elde eden (1881) Sırp prensi Milan, ertesi yıl kendini kral ilan etti ve Avusturya’nın desteğine güvenerek Bulgaristan’a savaş açtı (1885). Ama ağır bir yenilgiyle sonuçlanan savaş, içeride Avusturya’ya bağımlılığa karşı gelişen muhalefetin daha da güçlenmesine yol açtı.

Tahttan çekilmek zorunda kalan (1889) Milan’ın yerine küçük yaşta geçen oğlu Aleksandar, yönetimi doğrudan üstlendikten (1893) sonra izlediği baskıcı politikalarla birçok çevreyi karşısına aldı. Sonunda kanlı bir saray darbesiyle Obrenovic hanedanı devrilerek Karayorgiyeviç ailesinden I. Petar başa getirildi (1903). Petar’m liberal yönetimi ülkeye siyasal istikrar ve hızlı bir ekonomik gelişme getirdi. Bu dönemde Sırbistan’ın başka ülkelerle de ticari ilişkiler kurmaya yönelmesi, Avusturya’yla Domuz Savaşı (1906-09) olarak bilinen gümrük çatışmasına yol açtı. Tarım ürünleri için yeni pazarlara yönelerek Fransa ve Almanya ile yakınlaşmaya giren Sırbistan, aynı zamanda Sırpların yaşadığı bütün toprakları birleştirmeyi hedef alan bir dış politika temelinde dikkatini Balkanlar’da genişlemeye çevirdi.

Bu sırada karmaşık bir etnik dokusu olan ve Osmanlı yönetimi altında bulunan Makedonya, Balkan ülkeleriyle bağlantılı bir
dizi milliyetçi örgütün etkinlik gösterdiği bir çatışma alanına dönüşmüştü. Bölgede şiddet olaylarının tırmanmasıyla 1903’te başlayan genel ayaklanma Osmanlı birliklerince sert biçimde bastırıldı. Bunun üzerine duruma müdahale ederek bölgede düzenin sağlanmasında Avusturya ile birlikte gözetim rolünü üstlenen Rusya, 1908 ilkbaharında Makedonya’ya sınırlı bir özerklik verilmesi konusunda Ingiltere ile anlaşmaya vardı. Ama Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet’in ilanını (1908) izleyen gelişmelerle özerklik beklentisi boşa çıktı ve bölgede çatışmalar yeniden alevlendi. Durumdan yararlanmak isteyen Avusturya, gizli bir anlaşmayla Rusya’nın da onayını alarak Bosna-Hersek’i ilhak etti. Rus baskısı sonucunda Sırpların bu oldubittiye savaşla karşılık verme girişimi önlendiyse de Sırbistan ve Avusturya arasındaki gerginlik giderek tırmandı. Bosna’ya müdahale olanağı kalmayan Sırbistan, bir Balkan ittifakına dayanarak Makedonya’yı ele geçirmeye ağırlık verdi.

BÖLGESEL KARIŞIKLIK DÖNEMİ.

Ad:  4.png
Gösterim: 667
Boyut:  30.6 KB

Balkan Savaşları.

(Bakınız Balkan Savaşları)
Aralarındaki sorunları bir yana bırakarak Osmanlı Devleti’ne karşı bir cephe oluşturan Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan, Ekim 1912’de başlayan I. Balkan Savaşı’yla kısa sürede Osmanlı kuvvetlerini Makedonya’dan Doğu Trakya’ya çekilmeye zorladı. Büyük devletlerin araya girmesiyle imzalanan Londra Antlaşmasından (30 Mayıs 1913) umduğu sonucu alamayan Bulgaristan’ın eski müttefiklerine saldırması II. Balkan Savaşı olarak bilinen yeni bir çatışmaya yol açtı. Bu çatışmayı sona erdiren Bükreş Antlaşmasıyla (10 Ağustos 1913) Karadağ topraklarını genişleterek Sırbistan’la ortak bir sınıra kavuştu. Sırbistan ise Makedonya’nın orta ve kuzey kesimiyle birlikte güneye doğru büyük bir toprak parçası elde etti. Buna karşılık Avusturya’nın baskısı sonucunda Sırp ve Karadağ birliklerinin işgal ettiği bazı topraklar yeni kurulan Arnavutluk’a verildi.

Yeni çizilen sınırlar kalıcı bir barış yaratmadığı gibi büyük devletlerin çatışmasını Balkanlar’a kaydırdı. Bulgaristan’ın destek almaya çalıştığı Avusturya, savaşlardan güçlü çıkan ve doğu yönünde yayılma çabaları önünde engel oluşturan Sırbistan’a ders vermek için bahane aramaya başladı. Böylece Avrupa’nın barut fıçısı durumuna gelen bölgede Avusturya veliaht prensi Franz Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi (Haziran 1914) beklenen kıvılcımın parlamasına yetti. Sırbistan’a ağır bir ültimatom veren Avusturya, bir hafta geçmeden resmen savaş açtı. Daha önceki saflaşmalar büyük devletleri de zincirleme savaşın içine çekerek Avrupa genelinde bir çatışma başlattı.

l. Dünya Savaşı.


Avusturya’nın ilk iki saldırısını püskürtmekle birlikte 1914-15 kışındaki tifo salgınıyla büyük ölçüde kınlar Sırp ordusu, itilaf kuvvetlerinden destek alamayınca Avusturya, Alman ve Bulgar birliklerinin 1915 sonbahannda giriştiği harekât karşısında bozguna uğradı ve çetin kış koşullannda Arnavutluk boyunca geri çekilerek Korfu Adasına sığındı. Sırbistan’ ın büyük bölümünü işgal eden Avusturya kuvvetleri Karadağ’ı da ele geçirdi. Alman ve Bulgar kuvvetlerinin Makedonya’daki ilerlemesi ise Yunanistan sınınna dayandı. 1916 sonbaharında Selanik’e çıkarma yapan İtilaf birlikleri hiçbir harekât yapamadan yerinde çakıldı. Bölgedeki büyük yığınağa karşın kilitlenen savaş, Yunanistan’ın Haziran F917’de İtilaf saflarında yer almasından sonra yeni bir evreye girdi. .1918 yazma doğru saldırı konumuna geçen İtilaf kuvvetleri, Makedonya cephesini yararak Alman ve Bulgar birliklerine ağır bir darbe indirdi. Aynı dönemde Avusturya’ya karşı birkaç koldan başlatılan saldırıda Sırp ordusu da önemli bir rol oynadı. Habsburg monarşisinden kopmalarla güç duruma düşen Avusturya, Kasım 1918’de teslim olmak zorunda kaldı.

Savaş döneminin önemli bir cephesi de Güney Slavların siyasal birlik yönünde attığı adımlar oldu. Daha savaşın başlarında Sırp, Hırvat ve Sloven kökenli politikacı ve aydınların bu amaçla Londra’da kurduğu Yugoslav Komitesi, yeni ve birleşik bir devleti savunan çevrelerin sözcüsü durumuna geldi. Yugoslav Komitesi ile sürgündeki Sırp hükümeti temsilcilerinin Temmuz 1917’de imzaladığı Korfu Bildirisi’yle bu program ilk kez somut bir biçim kazandı. Bildiri temelde farklı ulusal ve dinsel toplulukların eşit haklarla yer alacağı, demokratik ilkelere dayalı bir anayasal monarşi kurulmasını öngörüyordu. Bu gelişme Habsburg yönetimi altında olan Hırvatlar ve Slovenler arasındaki bağımsızlık mücadelesini de güçlendirdi. Aynı yıl örgütlenen Yugoslav Ulusal Konseyi açıkça Güney Slav birliğini savunmaya başladı. Yugoslav Komitesi’nin önemli bir başarısı da savaşa girmek için İtilaf Devletleri’nden Slovenya ve Dalmaçya’nm bir bölümünü topraklarına katma sözü almış olan İtalya ile belirli bir uzlaşma sağlaması oldu.

Habsburg monarşisinin çöküşe doğru gitmesi Güney Slav milliyetçiliğine yeni bir hız kazandırdı. Bir dizi ayaklanmaya sahne olan Hırvatistan, SaboPun Ekim 1918’de aldığı kararla Macaristan’a bağımlılığa resmen son verdi. Bu sırada Dalmaçya’daki İtalyan ilerlemesi sürdüğünden, Güney Slav halkları düzenli orduya dayanan Sırbistan’ın çevresinde kenetlendi. Kasım 1918’de Cenevre’de bir araya gelen Yugoslav Komitesi, Yugoslav Ulusal Konseyi ve Sırp partilerinin temsilcileri Karayorgiyeviç hanedanı altında birleşmeyi öngören bir plan hazırladı. Öte yandan Karadağ’da toplanan bir ulusal meclis de Sırbistan’a katılma karan aldı. Sırp naip prensi Aleksandar 1 Aralık’ ta babası Petar’ın yönetiminde Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’nın kurulduğunu açıkladı. İtalya’ya bazı topraklan bırakarak ve öteki komşularla bir dizi antlaşma imzalayarak sınırlarını çizen yeni krallığı, içeride savaşın yol açtığı büyük yıkımı giderme ve yönetim yapısını biçimlendirme gibi daha ağır sorunlar bekliyordu.

SIRP, HIRVAT VE SLOVEN KRALLIĞI.


Siyasal istikrarsızlık.


Ortak ve köklü kurululardan yoksun olan yeni devletin birbirinden kopuk çok sayıda etnik ve dinsel topluluğu banndırması nedeniyle, Kasım 1920’de kurucu meclis için yapılan seçimlerde karmaşık ve çok renkli bir bileşim ortaya çıktı. Mecliste çoğu etnik temellere dayanan 15 dolayında partinin temsilcileri yer aldı. Yeni anayasanın hazırlanmasında temel görüş ayrılığını üniter ya da federal bir devlet yapısının benimsenmesi oluşturdu. Federal devlet ilkesinin reddedilmesinden sonra Hırvatistan Köylü Partisi’ne bağlı temsilciler meclisten çekildi. Bir bakana yönelik suikastın ardından da meclisteki komünistlerin üyeliğine son verildi. Böylece Sırp Radikal ve Demokratik partilerinin Müslüman temsilcilerle oluşturduğu ittifak, son derece merkezî bir sistem getiren anayasayı meclisten kolaylıkla geçirdi. Yeni anayasa Sırp ulusal gününe rastlayan 28 Haziran 1921’de yürürlüğe girdi.

İzleyen dönemde Radikal Parti’den Nikola Pasic’in başbakanlığı altında kurulan çeşitli hükümetler, Sırplar arasındaki siyasal çekişmelerin yanı sıra Hırvat ve Sloven ayrılıkçılığıyla da baş edemedi. Pasic’in 1925’te Hırvat lideri Stjepan Radic’le sağladığı işbirliği sonucunda oluşturulan koalisyon hükümeti de başarısızlığa uğradı. Baskı, ayrımcılık ve yolsuzluklar nedeniyle tırmanan siyasal gerginlik, Karadağlı bir milletvekilinin Haziran 1928’de iki Hırvat milletvekilini öldürmesi ve Radic’i ağır biçimde yaralamasıyla doruğuna ulaştı. Hırvat milletvekilleri parlamentodan çekilerek Zagreb’de ayrı bir meclis topladı. Sloven önderi Anton Korosec’in başbakanlığı üstlendikten sonra parlamentoya işlerlik kazandırmak için gösterdiği çabalar da sonuçsuz kaldı.

Tahta 1921’de çıkmış olan I. Aleksandar, bu gelişmeler üzerine Ocak 1929’da parlamentoyu dağıtarak anayasayı yürürlükten kaldırdı ve kişisel bir diktatörlük kurdu. Bir süre sonra da ülkenin adını Yugoslavya olarak değiştirdi ve yerel yönetim yapısını yeniden düzenledi. Etnik, dinsel ve bölgesel partileri kapatarak geniş çaplı baskılara girişti. Eylül 1931’de yürürlüğe giren yeni anayasayla görünüşte temsili hükümet sistemine dönüldüyse de Yugoslav Ulusal Partisi’nin (sonradan Yugoslav Ulusal Birliği) egemen olduğu güdümlü bir yönetim sürdürüldü. Hırvat önder Vladimir Macek’in öncülük ettiği Birleşik Muhalefet adlı blok, seçimlere katılmakla birlikte etkili olamadı. Bu arada İtalya’ya ve Macaristan’a kaçan birçok Hırvat ayrılıkçı Ustasa adlı örgütü oluşturarak terör eylemlerine girişti.

Aleksandar’ın Ekim 1934’te Fransa’da bir Ustasa militanınca öldürülmesinden sonra tahta küçük yaştaki oğlu II. Petar geçti. Naip olarak yönetimi üstlenen Petar’m amcası Prens Pavle, 1935 seçimlerinin ardından başbakanlığa, bir uzlaşma ortamı yaratması beklenen Milan Stojadinovic’i getirdi. Yumuşama yönünde bazı adımlar atmakla birlikte etkisiz hükümetiyle şiddet olaylarının önünü almayan Stojadinovic, Aralık 1938’deki seçim zaferinin ardından faşizan eğilimlere destek vermesine tepki gösteren bakanlarının istifası üzerine başbakanlıktan çekildi. Yerine geçen Dragisa Cvetkovic, daha önce Pavle’nin isteği doğrultusunda Macek’le gizlice yürüttüğü görüşmeleri sonuçlandırarak Ağustos 1939’da bir uzlaşmaya vardı. Hırvatistan’a yarı özerk bir statü verilmesinin ardından yeni bir koalisyon hükümeti kuruldu ve antidemokratik seçim yasasını değiştirme hazırlıklarına başlandı. Ama Avrupa’daki savaş havasına bağlı olarak belirlenen dış tehdidin yol açtığı siyasal bunalım, anayasal sorunları çözme umudunu boşa çıkardı.

Ekonomik değişim.


Yeni devletin kuruluşuyla birlikte ele alman ilk konulardan biri toprak reformu oldu. Serfliğin kaldırılması m ve büyük malikânelerin kamulaştırılmasını sağlayan reform, yeni yatırımlar ya da modern teknik ve araçlarla desteklenmekle birlikte toprak sahibi geniş bir köylü sınıfı yarattı. Savaş sonrasında tanm ürünlerine talebin yükselmesi, kırsal kesime önemli bir refah getirdi. Devletin tarımsal kalkınmaya pek önem vermemesi nedeniyle, köylüler özellikle Slovenya ve Hırvatistan’da kooperatifler aracılığıyla örgütlenme yoluna gitti. Ama ekonomik bunalımın derinleştiği 1930’larda kredi, borç erteleme ve destekleme alımı gibi araçlarla köylülere belirli bir devlet desteği verildi.

Yüklü savaş tazminatlarının yanı sıra Fransa ve ABD gibi ülkelerden sağlanan borçlar, yeni devletin koruyucu gümrük duvarları arkasında tutarlı bir sanayileşme programı yürütmesine olanak verdi. Bu alanda özellikle madencilik, ormancılık, enerji üretimi, metalürji ve dokumacılık gibi dallar büyük bir gelişme gösterdi. Yeni demiryolu hatlarıyla ulaşım ağı genişletildi. Deniz ticareti ve turizm önemli bir gelir kaynağı durumuna geldi.

Büyük Bunalım’ın Yugoslavya’daki etkileri ancak savaş tazminatı ödemelerinin durduğu ve dış kredilerin kesildiği 1931’den sonra duyulmaya başladı. Milletler Cemiye- ti’nin Etiyopya’nın ilhakı nedeniyle İtalya’ ya karşı uyguladığı ekonomik yaptırımlar da Yugoslavya’nın bu ülkeyle geniş çaplı ticaretine ağır bir darbe indirdi, izleyen dönemde bu açığı kapatmak için Nazi Alman- yası’yla sıkı ekonomik ilişkiler kuruldu.

Dış ilişkiler.


Komşu ülkelerle toprak anlaşmazlıklarından kaynaklanan dış tehditlere karşı önceleri Fransa’ya dayanmaya çalışan Yugoslavya, aynı zamanda Küçük Antant (1920-21) ve Balkan Antantı (1934) gibi bölgesel ittifaklarla konumunu güçlendirme çabasına girdi. Ama içerideki baskıcı rejimin de etkisiyle Fransız desteğinin zayıflaması, ülkeyi giderek Alman yayılmasına açık bir duruma getirdi. Almanya’yla kurulan sıkı ekonomik bağlar çok geçmeden Üçlü Pakt’a (Almanya, İtalya ve Japonya) katılma yönünde yoğun bir baskıyı getirdi.

II. Dünya Savaşı’nın hemen başlarında bölgede üstün konuma geçen Mihver Dev- letleri’ne karşı Yugoslavya’nın izlemeye çalıştığı tarafsızlık politikası ancak Mart 1941’e değin sürdürülebildi. Hükümetin bu tarihte Alman baskısına boyun eğmesi üzerine, askeri bir darbeyle Pavle’nin naipliğine son verilerek genç kralın yönetimi eline alması sağlandı. Ama SSCB’ye saldırmadan önce güney kanadını güvence altına almak isteyen Almanya, bir ay sonra büyük bir kuvveti Yugoslavya üzerine sürdü.

II. DÜNYA SAVAŞI.


Parçalanma ve direniş hareketleri. Birkaç koldan başlayan Alman saldırısına karşı koyamayarak dağılan Yugoslavya ordusu iki hafta içinde teslim oldu. Atina’ya kaçmak zorunda kalan kral ve bakanlan daha sonra Londra’ya geçerek bir sürgün hükümet oluşturdu. Bu arada askeri yenilgiyi izleyen düzenlemelerle Yugoslavya birkaç parçaya bölündü. Slovenya’nın büyük bölümü doğrudan Almanya’ya bağlandı. İtalya daha önce hak iddia ettiği Slovenya’nın güneyi ile Dalmaçya’nm önemli bir bölümünü aldı. Karadağ’ı işgal eden İtalyan birlikleri göstermelik bir meclisle bağımsızlık ilan etti. Arnavutlann çoğunlukta olduğu Kosova gibi Yugoslavya topraklan gene İtalyan nüfuzu altındaki Arnavutluk’a verildi. Vojvodina’nın büyük bölümü Macarlarca ilhak edilirken, Banat doğrudan Alman yönetimine girdi. Sınırları iyice daralan Sırbistan’da kukla bir rejim başa geçirildi. Sırbistan ve Makedonya’nın geri kalan kesimi Bulgaristan’a bırakıldı.

Bosna-Hersek’in bağlandığı Hırvatistan’da ise Ustasa önderi Ante Pavelic’in yönetiminde faşist bir rejim kuruldu.
Faşist Hırvat rejimi elindeki topraklarda Nazi uygulamalarını bile aşan acımasız bir soykırım harekâtına girişti. Yahudi ve Çingene azınlıklarla birlikte Sırpların büyük bir bölümü ortadan kaldırıldı. Sırpların önemli bir bölümüde Katolikliği benimsemeye zorlandı. Ustasa çeteleri Katolik din adamlarıyla birlikte kırsal kesimde terör estirmeye başladı.

Yugoslavya ordusundan artakalan bazı birlikler, bozgundan hemen sonra Albay Draza Mihajlovic’in önderliğinde Çetnikler olarak bilinen çeteleri kurdular. Karadağ’da kukla yönetimin ilanıyla birlikte yerel ayaklanmalar başladı. İşgale karşı bir başka direniş odağı da Josip Broz Tito yönetimindeki Yugoslavya Komünist Partisi’nin Temmuz 1941’de başlattığı silahlı ayaklanmayla orfaya çıktı. Partizanlar olarak anılan komünist gerillalar Eylül 1941’de Uzice kentini ele geçirdikten sonra Sırbistan ve Bosna’nın bazı yörelerini içine alan bir sovyet cumhuriyeti oluşturdular. Bütün ülkeyi “Büyük Sırbistan” çevresinde yeniden birleştirme hedefini güden Çetniklerin izlediği strateji Müttefiklerin bölgede başlatacağı bir harekâtı temel alıyordu. Federal bir cumhuriyet programıyla ortaya çıkan Partizanlar ise direnişi bütün ülkeye yayacak bir stratejiyi öngörüyordu. Bu nedenle Mihver kuvvetlerinin direniş hareketini ezmek için Ekim 1941’de başlattığı saldın karşısında eşgüdüm sağlanamadığı gibi, Çetnikler ve Partizanlar arasında sert ve kanlı bir çatışma kaçınılmaz hale geldi.

Bağımsızlık mücadelesi ve Partizanların zaferi.


Mihver saldınsı üzerine Bosna’ya çekilerek “işçi tugaylan”na dayalı yeni bir savaş taktiğini seçen Partizanlar, Italyan, Alman, Ustasa ve Çetnik birliklerinin Mart 1942’de giriştiği harekâttan sonra Bosna’nın kuzeybatı kesimini üs edindi. Tito’nun Kasım 1942’de topladığı Yugoslavya Antifaşist Ulusal Kurtuluş Konseyi (AVNOJ) direniş hareketinin bütün Yugoslav halklarını birleştirecek bir siyasal pograma kavuşmasını sağladı.

Müttefiklerin Balkanlar’a çıkarma yapmasından önce Yugoslavya’daki Partizan hareketini boğmak isteyen Almanlar, 1942-43 kışında toptan imhayı hedef alan yeni bir harekât düzenlediler. Öncelikle Çetnikleri saf dışı ederek konumlarını sağlamlaştıran Partizan kuvvetleri, ardından Alman kuşatmasını yararak Karadağ’ın Durmitor bölgesine geçtiler. Mayıs 1943’te bu bölgeye yönelik ikinci Alman kuşatma harekâtı da boşa çıktı. Üstün Alman birlikleriyle şiddetli çarpışmalardan sonra sarp bir geçidi aşan Partizan kuvvetleri sonunda Bosna’nın orta kesimine ulaşmayı başardı. Yugoslavya’nın bağımsızlık mücadelesinde bir dönüm noktası sayılan bu zafer, aynı zamanda Partizan hareketine Müttefiklerin siyasal ve askeri desteğini sağladı. İtalya’nın Müttefiklere teslim olmasından sonra Partizanların denetimine giren geniş kıyı şeridi, silah ve askeri gereç almak için önemli bir kapı durumuna geldi. Bu arada Kasım 1943’te ikinci toplantısını yapan AVNOJ, bir “geçici hükümet” oluşturduğunu ilan etti.

Mayıs 1944’te Tito’nun karargâhına yönelik son Alman saldırısını da atlatan Partizanlar, sonraki aylarda işgal kuvvetlerini Sırbistan’a doğru geriletmeye başladı. Aynı sıralarda bozgun içindeki Alman ordularını izleyen Sovyet Kızıl Ordusu Romanya ve Bulgaristan sınırlarına dayanmış bulunuyordu. Daha önce bağımsız bir çizgide direttiği için Stalin’in tepkisini çekmiş olmakla birlikte Moskova’ya giderek Sovyet ileri harekâtıyla belirli bir eşgüdümü sağlayan Tito, bir yandan da Londra’daki sürgün hükümetiyle görüşmelere oturdu. Tito’ya önemli bir siyasal ağırlık kazandıran görüşmeler sonunda kurtarılmış bölgelerde kurulan ulusal kurtuluş komiteleri geçici yönetim organları olarak kabul edildi. Çetniklerle iç savaş biçimini alan Sırbistan’daki Partizan ilerleyişi, Alman ordularının geri çekildiği sonbahara doğru büyük ölçüde başarıya ulaştı. Partizan kuvvetleri ile Sovyet birliklerinin ortak harekâtıyla Ekim 1944’te Belgrad ele geçirildi. Sürgün hükümetinin başbakanı Ivan Subasic’in Belgrad’a dönmesinden sonra koalisyon niteliğinde bir geçici hükümet oluşturuldu. Bütün Yugoslav toprakları Partizanların denetimine girerken, son Çetnik kalıntıları da temizlendi.

YUGOSLAVYA SOSYALİST FEDERAL CUMHURİYETİ.


Savaş sonrasında bazı çatışmalara karşın Trieste’yi İtalya’ya ve Slovenlerin yaşadığı bazı toprakları Avusturya’ya bırakan Yugoslavya, öteki sınır sorunlarını ise büyük ölçüde sürtüşmeyle karşılaşmadan çözdü. Daha direniş döneminde Partizanlarla sıkı işbirliği yapan Enver Hoxha yönetimindeki Arnavutluk, Kosova’da Yugoslav yönetimine karşı gelişen protesto eylemlerine karışmaktan kaçındı. Yugoslav ve Bulgar partileri arasında daha önce gündeme gelen bir Balkan federasyonu oluşturma planı ise bir cumhuriyet olarak düzenlenen Makedonya konusundaki anlaşmazlık, Müttefiklerin karşı çıkışı ve Yunanistan’daki iç karışıklıklar nedeniyle bir yana bırakıldı.

Kasım 1945’teki seçimlerde komünistlerin önderliğindeki Halk Cephesi’nin kazandığı büyük zaferin ardından, Ocak 1946’da federal bir cumhuriyet yapısını öngören yeni anayasa yürürlüğe kondu. Böylece Tito’nun yönetimi altında sosyalist bir sistem kurmaya yönelik adımlar atılırken, yeni düzene karşı koymaya çalışan muhalif güçler etkisiz hale getirildi.

Tito’nun sosyalist inşa ve dış politika alanlarında Sovyet etkisi dışında kalma çabaları, çok geçmeden Stalin’le sert bir çatışma doğurdu. Yugoslavya’nın Haziran 1948’de Kominform’dan çıkarılmasıyla açığa çıkan bu kopuş sürecinde geniş halk desteğine dayanan Tito, SSCB’nin Arnavutluk ve öteki Doğu Avrupa ülkeleriyle birlikte uyguladığı “tecrit” politikasına başarıyla göğüs gererek ayakta kalmayı başardı. Bu dönemde askeri ve mali destek için Batı’ya dönen Yugoslavya, Sovyet deneyine dayalı ağır sanayi ve kolektivizasyon programlarında uğranan başarısızlıklardan sonra içeride kendine özgü bir sosyalizm uygulamaya yöneldi. Özyönetim sisteminde ifadesini bulan bu çizgi doğrultusundaki düzenlemeleri siyasal alanda ademimerkeziyetçiliği geliştirmeye dönük adımlar izledi. Rejime yönelttiği sert eleştirilerden dolayı eski Partizan önderlerinden Milovan Djilas’a karşı yürütülen ideolojik kampanyaya karşın, Yugoslavya düşünce özgürlüğü ve çoğulculuk bakımından öteki sosyalist ülkelerden oldukça farklı bir yola girmeye başladı.

Yugoslavya’nın dış politikasında Yunanistan ve Türkiye’nin de yer aldığı Balkan Paktı’yla (1953) beliren yeni yönelim, Ban- dung Konferansı’nm (1955) ardından Tito’nun bağlantısızlık hareketinde oynamaya başladığı etkin rolle köklü bir çizgi biçimini aldı. Nikita Kruşçev’in Mayıs 1955’te Belgrad’ı ziyaret etmesinden sonra SSCB ile ilişkilerin bir ölçüde düzelmesine karşın, Tito’nun Üçüncü Dünya’ya önderlik etme tutumunda hiçbir değişiklik olmadı. Belgrad Eylül 1961’de bağlantısız ülkelerin zirve konferansına ev sahipliği yaptı. Yugoslavya sonraki yıllarda bağlantısızlık ilkelerine bağlılığıyla saygın bir konum kazandı.
Merkezî planlamaya dayalı kalkınma programlarından pek başarılı sonuçlar alamayan Yugoslavya, 1960’lann başlarında giriştiği reformlarla hızlı bir ekonomik büyüme göstermeye başladı. Sanayileşme ve kentleşme alanındaki başarılar, geri köylü ekonomisinden kurtulan ülkenin görünümünü önemli ölçüde değiştirdi. Ama cumhuriyetler arasındaki dengesiz gelişme giderek ülkenin federal yapısını tehdit edici bir nitelik kazanırken, petrol bunalımının ülkeyi sarstığı 1970’lerin ilk yansında işsizlik ve enflasyon ciddi boyutlara ulaştı.

Ekonomik bunalımın ardından özellikle Hırvatistan ve Kosova’da ortaya çıkan daha geniş özerklik talepleri, siyasal düzeyde de bazı sorunların doğmasına yol açtı. Bu sorunları özyönetim sistemine daha iyi bir işlerlik kazandırarak çözmeyi amaçlayan Tito, 1974’te aynı zamanda kolektif başkanlık kurumunu getiren yeni bir anayasanın düzenlenmesine öncülük etti. Aynı dönemde ülkenin savaş öncesindeki etnik çatışma ortâmına dönmemesi için, partinin ülke yönetimindeki konumunu daha da güçlendirmeye ağırlık verildi. Ama bu önlemler yeni kurumsal yapıyla bir çatışma doğurduğundan siyasal istikrarın sağlanması giderek güçleşti.

Tito’nun Mayıs 1980’de ölmesinden sonra ekonomik bunalım ve etnik çekişme ortamında federal birliği korumanın güçlüğü daha açık biçimde ortaya çıktı. Giderek artan borç yükü 1983’ten sonra ekonomik istikrar programı doğrultusunda köklü reformların yapılmasını zorunlu kıldı. Bu arada 1981’de Kosova’da başlayan siyasal amaçlı gösteri ve eylemler zamanla öteki cumhuriyetlere de sıçradı. Cumhuriyetler arasında gerginleşen ilişkiler parti ve devlet kademelerinde de sarsıntılara yol açarak sık hükümet değişiklikleri getirdi. Özellikle Sırbistan ile Hırvatistan ve Slovenya arasında ortaya çıkan çatışma, 1989 sonlarında Doğu Avrupa’da başlayan değişim rüzgârının da etkisiyle köklü rejim düzenlemelerine yönelik girişimlerle birleşti.
Ad:  Breakup_of_Yugoslavia.gif
Gösterim: 691
Boyut:  180.7 KB

YENİ YUGOSLAVYA.


1990’lara federal yönetimden kopma çabalarının ve siyasal istikrarsızlığın yol açtığı sorunlarla girildi. Sırbistan’ın sertlik yanlısı başkanı Slobodan Milosevic’in bütün Yugoslavya’ya merkeziyetçi bir yapıyı dayatmasından çekinen Slovenya, anayasada ülkenin kendi kaderini yalnızca Slovenya Yasama Meclisi’nin belirleyebileceğini ve gerekirse federasyondan ayrılma kararı alabileceğini öngören bir değişiklik yaptı. Bu değişiklik Sırbistan’da gösterilere ve Sırp hükümetinin bu cumhuriyete ticari boykot uygulamasına yol açtı.

Aynı yıl Hırvatistan çok partili sisteme geçme kararı aldı; Sırbistan’ın koinünist yöneticileri de öteki partilerin seçimlere katılmasına izin vereceklerini açıkladılar. 1990’da yapılan çok partili seçimlerde Slovenya, Hırvatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek’te en çok oyu komünist olmayan partiler toplarken, Sırbistan ve Karadağ’da komünistler büyük bir zafer elde etti. Bu arada Hırvatistan’daki Sırp azınlık Sırbistan’ın desteğiyle yönetime karşı bir ayaklanma başlatmış, Kosova’da Arnavutların Sırbistan’ın bir yıl önce bölgeyi fiilen ilhak etmesine karşı başlattıkları mücadele kanlı çatışmalara yol açmıştı.

Ocak 1991’de ülkedeki karışıklıkları sona erdirmek için Kolektif Devlet Başkanlığı’yla altı cumhuriyetin liderleri arasında bir toplantı düzenlendi. Herhangi bir sonuç almamadan sona eren bu toplantıda Slovenya ve Hırvatistan Yugoslavya’nın gevşek bir federasyona dönüştürülmesi konusunda ısrar ederken, Sırbistan ve Karadağ merkezî bir federasyonun kurulmasını savunuyordu. Bosna-Hersek ve Makedonya ise federasyon ve konfederasyon özelliklerini bağdaştıracak bir yönetim modelinden yanaydı.

Temmuz 1991’de önce Hırvatistan, ardından Slovenya bağımsızlıklarını ilan ettiler. İki gün sonra Sırbistan’ın denetimindeki Yugoslav Halk Ordusu Slovenya’ya karşı saldırıya geçti. Bir süre sonra Avrupa Topluluğu (AT), İtalya, Lüksemburg ve Hollanda’nın girişimiyle ateşkes sağlandı, Hırvatistan ve Slovenya parlamentoları bağımsızlık kararını askıya aldı. Sırbistan’ın Slovenya’ya yönelik saldırıları durduysa da Hırvatistan’daki çarpışmalar devam etti. Yugoslavya’daki soruna siyasal bir çözüm bulmak için Eylül 1991’de Lahey’de toplanan konferanstan sonuç alınamayınca barış girişimini Birleşmiş Milletler (BM) üstlendi. Bu arada AT bağımsızlık ilan eden cumhuriyetlerin tanınmasına ilişkin bir plan benimsedi.

Buna göre, bu cumhuriyetlerdeki insan hakları konuları incelendikten sonra bağımsızlık kararının tanınıp tanınmayacağı konusunda karara varılacaktı. Aralık 1991’e değin Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek ve Makedonya bağımsız bir cumhuriyet olarak tanınmak için AT’ye başvurdu. 27 Nisan 1992’de, artık bir kalıntıya dönüşmüş olan Federal Meclis’in kabul ettiği anayasayla, Sırbistan ve Karadağ’dan oluşan Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilan edildi. Batılı ülkeler yeni Yugoslavya’yı eskisinin devamı olarak görmeyi reddettiklerini açıkladılar. Bu arada Bosna- Hersek’te Sırp milislerle Müslüman Boşnaklar arasında çıkan çatışmalar 1992’de cumhuriyetin her yanma yayıldı. Mart 1992’de Bosna ve Hersek Sırp Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan eden Sırp milisler Sırp olmayanlara karşı bir “etnik temizlik” politikası başlattılar. Bu politika uyarınca Müslüman Boşnaklar sistemli olarak katliama ve tecavüze uğruyor, toplama kamplarında toplanıyordu. BM Güvenlik Konseyi Mayıs 1992’de Sırbistan ve Karadağ’ı saldırganlıkla suçladı ve bu ülkeye kapsamlı yaptırımların uygulanmasını öngören bir önergeyi benimsedi.

Bu önerge Sırbistan’la bağlantılı sivil hava ulaşımının yasaklanması, yurtdışındaki Sırp varlıklarının dondurulması, Yugoslav diplomatların sınır dışı edilmesi gibi önlemleri kapsıyordu. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu İslam ülkelerinde Bosna’daki kıyıma yönelik tepkiler büyürken, BM Güvenlik Konseyi askeri müdahaleden kaçınarak, insancıl amaçlı olanlar dışında Bosna üzerindeki tüm uçuşların yasaklanması yolunda bir kararla yetindi. Eylül 1992’de de BM Genel Kurulu yeni Yugoslavya’yı örgütten çıkarma yoluna gitti. Bölgedeki katliamın sorumlusu olarak görülen Milosevic Aralık 1992’de yeniden cumhurbaşkanlığına seçildi. Aralık 1993’teki seçimlerde Milosevic’in önderliğindeki Sırbistan Sosyalist Partisi parlamentoda çoğunluğu elde edemedi.

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 27 Kasım 2016 20:19
Misafir
15 Haziran 2007 21:24       Mesaj #3
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

YUGOSLAVYA FEDERAL CUMHURİYETİ

Ad:  Yugoslavya3.jpg
Gösterim: 639
Boyut:  53.4 KB

Savaşın olumsuz etkileri ve uygulanan ekonomik ambargo nedeni ile 1990’da Yugoslavya dağılmadan önce 2.530 dolar olan kişi başına düşen milli gelir, 1997 yılında 1.500 dolar’a düşmüştür.1990 yılında 26,6 milyar dolar olan GSMH, 1996 yılında 15,7 milyar dolar, 1997 yılında 16,4 milyar dolar olmuştur.1992 yılında %24,3 olan işsizlik oranı 1997 yılında % 30’lara ulaşmıştır.
Yugoslavya’da yaşanan iç savaş, astronomik boyutlara ulaşan enflasyon ve ülkeye 4 yıl ve 4 ay süresince uygulanan ve tahmini 55 milyar dolar civarında maddi zarara neden olan ekonomik ambargo nedeni ile ticari aktivitenin düşmesi ile birlikte 1990-1996 yılları arasında YFC’nin toplam ihracatında %69,1 , ithalatında ise %46,34 oranında azalış olmuştur. Bu azalış 1997 yılında ihracatta %60,2 , ithalatta ise % 37,2 oranındadır.1997 yılında 2.4 milyar dolar ihracat, 4.8 milyar dolar ithalat gerçekleşmiştir.1990 yılında ithalatın ihracatı karşılama oranı %78 iken 1997 yılında % 49 olarak gerçekleşmiştir.Toplam dış ticaret hacminin GSMH‘daki payı 1997 yılında % 50’ye ulaşmıştır. 1990 yılında ihracat GSMH’nın %22,4’ünü oluştururken 1997 yılında bu oran % 14,4’e düşmüştür.1990 yılında ithalatın GSMH içindeki oranı % 48,7 iken , 1997 yılında % 29,2 olmuştur. Dış ticaret dengesinde gerçekleşen 2,4 milyar dolarlık açık ihracatı aşmıştır.

1997 yılında YFC’nin dış ticaretinde Sırbistan’ın payı % 93, Karadağ’ın payı ise % 6 oranındadır.1997 yılında gerçekleşen dış ticaretin % 54,2’sini hammadde ve yarı mamul mallar, % 9,6’sını yatırım malları ve % 19,4’ünü ise genel tüketim malları kapsamaktadır.

1997 yılında ihraç edilen malların başında % 44’lük pay ile renkli metaller, demir-çelik ve ağaç mamulleri gelmektedir. İhracatta ikinci önemli grubu kimyasal maddeler, üçüncü önemli grubu ise gıda ve canlı hayvanlar ihracatı oluşturmuştur. 1997 yılı ihracatında önemli diğer sanayi malları sırasıyla % 7,6 tahıllar, % 6,4 metal işleme sanayi, % 6,3 kimya sanayii müstahsalları, % 5,4 elektrikli makine ve cihazlar ile %5,2 kimyasal ürünlerdir.

1997 yılında gerçekleşen ithalatta, toplam ithalatın % 15,4 oranını 737 milyon dolarlık ithalat ile kimyevi mamüller ve hammaddeleri oluşturmuştur. Bunu, toplam ithalatta % 10,4’lük pay ile 500 milyon dolarlık petrol ürünleri, % 7,5’lik pay ile 360 milyon dolarlık tekstil ürünleri ve % 6,9’luk pay ile 333 milyon dolarlık tarım ürünleri ithalatı takip etmiştir.
1997 yılında Yugoslavya’nın gelişmiş ülkelere yaptığı ihracat tutarı 1.087 milyon dolar olup, toplam ihracatın % 45,9’unu teşkil etmiştir. Bu ülkelerden yapılan ithalat ise 2.412 milyon dolar ile toplam ithalatın % 50,3’ünü oluşturmuştur. Bu ülkelerle dış ticaret açığı 1.325 milyon dolara ulaşmış olup toplam dış ticaret açığının % 54,5’ini teşkil etmiştir.Gelişme yolundaki ülkelere yapılan ihracat 103 milyon dolar ile toplam ihracatın % 4,4’ünü, bu ülkelerden yapılan ithalat ise 553 milyon dolar ile toplam ithalatın % 11,5’lik kısmını oluşturmuştur. Diğer ülkelerden yapılan ihracat 1.177 milyon dolar ile toplam ihracatın % 49,7’sini, 1.835 milyon dolarlık ithalat ile toplam ithalatın % 38,2’sini teşkil etmiştir.

YFC’nin en önemli dış ticaret partnerlerini dış ticaret hacimleri itibariyle, Almanya 863 milyon dolar ( % 12 ) , İtalya 754 milyon dolar ( % 10,5 ) , Sırp Cumhuriyeti 730 milyon dolar (% 10,2 ) , Rusya 631 milyon dolar ( % 8,8 ) , Makedonya 510 milyon dolar ( % 7,1 ) ve Yunanistan 296 milyon dolar ( % 4 ) oluşturmaktadır.

Yugoslavya’da yaşanan iç savaş nedeniyle uygulanan ekonomik ambargo sonucu eski Yugoslavya ile ekonomik organizasyonlar arasında yapılan üyelik anlaşmalarının tümü iptal edilmiş bulunmaktadır.
1998 yılı itibariyle Yugoslav Federal Cumhuriyetinde 29 adet karma ve 5 adet tamamen yabancı sermayeli firma mevcut olup, toplam yabancı sermaye 1.9 miyon dolardır.

ÜLKEMİZLE OLAN EKONOMİK VE TİCARİ İLİŞKİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ


Yugoslav Federal Cumhuriyetinde gerek kültürel ve tarihi yakınlığı ve gerekse coğrafi konumu itibariyle Türkiye’nin önemli ticari partnerlerinden biri olmuştur. Yugoslavya’nın Asya ve Avrupa ülkeleri arasında ulaşım ve telekomünikasyonu sağlayan zincirin önemli halkalarından birini oluşturması nedeniyle, bu ülkede yaşanan savaş, iki ülke arasındaki ticareti olduğu kadar, söz konusu savaşın taşımacılığa olan olumsuz etkileri nedeniyle Türk ticaretini de olumsuz yönde etkilemiştir.

Yugoslavya’da yaşanan iç savaş nedeniyle 4 yıl ve 4 ay süresince uygulanan ekonomik ambargo sonucunda ticari aktivitenin düşmesine ve Türk firmalarının bu ülke pazarına girmekte isteksiz davranmalarına rağmen, 1990 yılında 330 milyon dolar olan iki ülke arasındaki ticaret hacmi hızla artış kaydederek 1996 yılında 52,3 milyon dolar, 1997 yılında 93,6 milyon dolar, 1998 yılında ise 104 milyon dolar olmuştur. 1999 yılında ise hacimde bir daralma görülmüş, sözkonusu miktar 86.5 milyon $ seviyesine gerilemiştir.

Diğer taraftan, Türkiye-Yugoslavya arasında Yugoslavya’nın değişik şehirlerinden düzenli olarak hareket eden otobüs seferleri haftada en az 20 adet), uçak ve tren yoluyla, iki ülke arasındaki coğrafi yakınlık ve Türk ürünlerinin kalite ve fiyat açısından son derece cazip olması nedeniyle gerçekleştirilen bavul ticareti ile birlikte 1998 yılında Türkiye’nin Yugoslavya’ya ihracatının 300 milyon dolara ulaştığı tespit edilmiş bulunmaktadır.

Yugoslavya'nın parçalanışı


Ad:  250px-Breakup_of_Yugoslavia.gif
Gösterim: 1261
Boyut:  61.3 KB

Sarı: Slovenya / 1992
Mavi: Hırvatistan / 1992
Yeşil: Bosna - Hersek / 1992
Kırmızı: Sırbistan (Sırbistan-Voyvodina-Kosova) / 2003
Kahverengi: Karadağ / 2006
Mor: Makedonya / 1992
Ad:  180px-Flag_of_SFR_Yugoslavia.svg.png
Gösterim: 906
Boyut:  2.1 KB
Yugoslavya, 1. Dünya Savaşı sonunda Balkanlarda kurulan ve federe yönetime dayanan büyük bir balkan devleti.
İlk Yugoslavya ismi 1918 yılında kurulan Sırp, Hırvat ve Slovenler'den kurulan krallığın adının 1929 yılında Yugoslavya Krallığı olarak değiştirilmesi ile konuldu. 1941 yılında Hitler'in ordusu tarafından işgal edilene kadar "Güney Slavları'nın ülkesi" anlamına gelen bu isimle kaldı.

2. Dünya Savaşı'nın ardından 1945 yılında Demokratik Yugoslavya FederasyonuYugoslavya
kuruldu. Ülkenin ismi 1946 yılında Federal Halk Cumhuriyeti oldu. 7 Nisan 1963'de alınan kararla ise ülkenin ismi Sosyalist Federal Yugoslavya Cumhuriyeti oldu. Bu isim 1992 yılında Federasyona bağlı 6 devletten 4'ünün ayrılmasına kadar sürdü. 1992'de Slovenya, Hırvatistan,Makedonya Cumhuriyeti ve Bosna-Hersek Yugoslavya'dan ayrıldı.

1992 yılında Sırbistan (Voyvodina ve Kosova'yı da içeren bölgeyi de içererek) ve Karadağ, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti adlı bir devlet kurdu.

2001 yılında Yugoslavya adı kaldırıldı ve son olarak 4 Şubat 2003'de ülkenin resmi ismi Sırbistan-Karadağ olarak değiştirildi.
Karadağ, 21 Mayıs 2006 Pazar günü yapılan referandumda çıkan %55.5lik evet oyu ile ise bağımsız olma kararı aldı.

(Karadağ'ın Sırbistan'dan kopması için %55 oranında birçokluk gerekiyordu.) 3 Haziran 2006'da ise Karadağ Parlamentosu, referandumda çıkan sonuca dayanarak Karadağ'ın bağımsızlığını ilan etti. Sırbistan ve Karadağ'ın ayrılmasıyla hukuken eski Yugoslavya'nın son kalıntısı Sırbistan-Karadağ da tarihe karışmış oldu.
Son düzenleyen Safi; 27 Kasım 2016 20:20
DrAm3vLH
15 Haziran 2007 22:20       Mesaj #4
DrAm3vLH - avatarı
Ziyaretçi
Yugoslavya
güneydoğu Avrupa’da Balkan Yarımadasında yer alan ve iki cumhuriyetten meydana gelen bir devlet. Doğusunda BALKAN YARIMADASI Akdeniz'de yer alan üç büyük yarımadanın en doğuda bulunanı. Balkan Yarımadası;Kuzeyde Tuna'nın aşağı kesimleri ve Sana Irmağı, doğuda Karadeniz, güneydoğuda Ege Denizi, güneyde Akdeniz, güneybatıda İon Denizi ve batıda Adriye Denizi ile çevrilidir. Yüzölçümü yaklaşık 505.000 km2dir.

Bugünkü Yugoslavya topraklarında yaşadığı bilinen ilk kavim İlliryalılardır. Daha sonra Islav grupları Yugoslavya'ya göç etmişlerdir. Beşinci yüzyılda artık Yugoslav topraklarında İlliryalılar kalmamıştır. Islavlar tarih boyunca daima başkaları tarafından yönetilmişlerdir. Avusturyalılar, Macarlar, İtalyanlar, Türkler ve Fransızlar değişik zamanlarda bunları idareleri altına almıştır. En uzun ve önemli dönemleriyse Türk idaresinde kaldıkları yıllardır.

Sırbistan olarak bilinen ülke toprakları 1389 yılında yapılan Kosova Savaşıyla Osmanlılara bağlı bir derebeylik olmuştu. Sırp halkı uzun yıllar Osmanlı idaresinde kaldı. Osmanlı Devletinin zayıflamaya başladığı yıllarda Balkanlarda çeşitli isyanlar çıktı. Bu isyanlardan biri de Sırp İsyanıdır. 1878 Berlin Antlaşmasıyla Sırbistan, bağımsız bir krallık oldu. Böylece 500 yıllık Osmanlı idaresi sona erdi.

Balkan Harpleri esnasında, Osmanlı Devleti oldukça zayıflamıştı. Bu durumdan istifade eden Sırplar 1913 yılında eski Sırbistan ve Makedonya'yı da alarak topraklarını genişlettiler. Birinci Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu çökünce Hırvatistan,Dalmaçya, Bosna-Hersek, Slovenya ve 1389'dan beri bağımsız olan Karadağ toprakları üzerindeki mevcut, Slovenler, Hırvatlar, Boşnaklar ve Sırplar, Sırbistan Krallığı adı altında birleşti. Daha sonra bu krallığın ismi "Yugoslavya" şeklinde değiştirildi. Bu krallık 1929 yılına kadar devam etti. Bundan sonra ülke 1934 yılına kadar Kral Aleksandır-I'in diktatörlüğü altında kaldı. Onun öldürülmesiyle yönetim vekiller heyetine geçti.

Yugoslavya 1941 yılında Almanlar tarafından işgal edildi. Ülke içinde gerilla harpleri baş gösterdi. Rusya'dan destek alan Mareşal Josep Broz Tito, 1943 yılında ülkenin kontrolünü eline geçirdi. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanlar, Yugoslavya'dan geri çekildiler. Tito, iç harp esnasında muhalifi olan Draja Mikallaviç'i 1946 yılında idam ettirdi. Bu arada Yugoslavya 1945 yılında cumhuriyet oldu. Ardından 1946 yılında birleşik cumhuriyet haline geldi. Tito, hükümet başkanlığına getirildi.

Tito, Stalin'den farklı bir sosyalist siyaset takip etti. 1968 Çekoslovak hareketinde, Rusya'ya muhalefet etti. Batılı ülkelerle ticari münasebetler içine girdi. 1972 yılında Hırvatistan Cumhuriyetinde olaylar çıktıysa da kısa sürede bastırıldı. Tito, 1979 yılında yapılan altı zirve toplantısı neticesinde Castro ile olan mücadelesini kazandı ve Üçüncü Dünya diye bilinen bağlantısızlar teşkilatını Rusya'nın nüfuzundan kurtardı.

Başkan Tito, 1980 yılında ölünce yerine Kollektif Başkanlık idaresi geldi. 1984 yılında devlet başkanlığı Veselin Djuranovic'e verildi. 1989'da görülen ekonomik ve siyasal bunalım, Hırvatistan ve Slovenya cumhuriyetleri arasında ilişkilerin bozulmasına sebep oldu. Aynı yıl doğu blokunda görülen yenileşme hareketleri Yugoslavya'ya da yansıdı ve 1990'da çok partili düzene geçildi.

1991'de başlayan cumhuriyetler arasındaki iç savaşın neticesinde aynı senenin sonlarında Slovenya, Hırvatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek, bağımsızlıklarını ilan ettiler. Karadağ ve Sırbistan birleşerek Yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyetini kurdular.

Sırplar, bâzı bölgelerde hak iddiâ ederek Bosna-Hersek’e saldırdı. Avrupa Devletleri ve Birleşmiş Milletlerin göstermelik baskısına rağmen Sırpların vahşice saldırıları devam etmektedir (1994).
Fizik Yapı
Ad:  1.JPG
Gösterim: 648
Boyut:  39.6 KB

Güneydoğu Avrupa’da Balkan Yarımadasının Adriyatik kıyısında yer alan Yugoslavya yaklaşık olarak 102.173 km2lik bir yüzölçüme sâhiptir. Ülkenin beşte biri hâriç hemen her tarafı dağlık, tepelik ve yüksek yaylalıktır.

Makedonya sınırıyla Belgrad arası dağlık alanlarla kaplıdır. Ülkenin kuzeydoğusunda ise en verimli bölge olan Vojvodino Ovası yer alır.

Yugoslavya’da çok miktarda nehir vardır. Başlıca nehirleri Tuna, Sava, Morova, Dravu ve Tisa’dır. İşkodra, Gölü ülkenin en büyük gölüdür. Scutari Gölü, Arnavutluk sınırında yer alır. Balkanların en büyük gölüdür. İklimi

Yugoslavya’nın dağlık, yüksek yaylalık ve kıyı bölgelerinde farklı şekillerde iklim özellikleri görülür. Adriyatik kıyıları genellikle yazları sıcak ve kışları ılık geçen Akdeniz ikliminin etkisi altındadır.Kıyı bölgeler ve güney Yugoslavya bu yüzden bol yağış almaktadır. Yaz ayları oldukça sıcak geçerken, kış ayları soğuktur.

Tabiî Kaynakları
Yugoslavya mâden kaynakları çok zengin ve çok çeşitli olan bir ülkedir. Fakat henüz hepsi işletilmeye başlanmamıştır. En önemli yeraltı kaynağı kömürdür. Bunun bir kısmı linyittir. Doğuda bakır, güneydoğuda Trepca’da çinko yatakları vardır. Ayrıca petrol, kurşun, boksit ve antimon da elde edilir. Yugoslavya dağları kireç bakımından çok zengindir.

Yugoslavya’nın diğer önemli tabiî kaynağı nehirlerdir.Yaklaşık 9-10 km uzunluğunda çok sayıda nehir vardır. Bunlardan en büyüğü Tuna Nehridir. Tuna Nehri Macaristan’dan Yugoslavya’ya girer, Belgrad şehrini sular ve Romanya üzerinden Karadeniz’e dökülür.
Ülkenin % 30’una yakın bir bölümü ormanlıktır. Daha çok kayın ağacı (akgürgen), meşe ve çam bulunur.

Nüfus ve Sosyal Hayat
Yugoslavya yaklaşık olarak 10.394.000 kişilik bir nüfûsa sâhiptir. Nüfus yoğunluğu kilometrekareye 102 kişi civârındadır. Yugoslavya Avrupa ve Asya arasında geçiş yolu üzerindedir. Bu yüzden çeşitli işgallere ve egemenliklere mâruz kalmıştır. Dolayısıyla etnik yapısı da oldukça çeşitli gruplardan meydana gelmiştir. Dalmaçya ve Arnavutluk bölgesinde yaşadıkları sanılan İlliryalıların yerini almış olan Islav grup, bugün birçok etnik gruplara ayrılmıştır.

Yogoslavya nüfûsunun hemen hemen hepsini Sırplar meydana getirir. Resmî dili Sırpçadır. Ülkede yazı dili için iki tür alfabe kullanılır. Bunlardan biri Islav gruplarının ve Rusların kullandığı Islav alfabesi, diğeri ise Lâtin alfabesidir. Islav alfabesine “Kiril” alfabesi de denir.

Yugoslavya nüfûsunun büyük bölümü Sırp Ortodoks Kilisesine bağlıdır. Ayrıca Katolik ve Protestan da vardır.

Yugoslav halkının % 85’ine yakın bir kısmı okur-yazardır. İlköğretim mecbûridir. Yugoslavya’nın kültür hayâtı da bir hayli karışıktır. Okullarda Slovakça, İtalyanca ve Romence yabancı dil olarak öğretilir. Aşağı yukarı 100’ü aşkın yüksek öğretim yapan okul ve teknik enstitü mevcuttur. Okullarda öğretim dili çoğunlukta bulunan grubun dilidir.

Yugoslavların % 43’ü şehirlerde yaşar. En büyük ve gelişmiş şehir başşehir Belgrad’dır. Diğer önemli şehirler: Novi, Sad ve Niş’tir. Nüfûsun % 70’ine yakın bir kısmı endüstride, geri kalan bölümüyse tarım alanında çalışır.

Yugoslav hayat tarzında, birçok milletin özelliklerinin birbirleriyle karıştığı göze çarpar. Kuzey bölgelerde yapılan yemekler genellikle Macar usûlündedir. Çorba, kebap, kahve ve çok çeşitli Türk tatlıları Osmanlı Devletinin hâtırasını yaşatır. “Pita” adındaki dondurma İtalyanlara âittir.

Siyâsî Hayat
Yugoslavya iki cumhûriyetten meydana gelmiş federal bir cumhûriyettir. Bu cumhûriyetler Sırbistan ve Karadağ’dır. Yugoslavya Parlementosu 250 sandalyeden meydana gelir (1994).Ekonomisi

Yugoslavya halkının % 30’una yakın bir bölümü, İkinci Dünyâ Harbinden sonra ülkede endüstri gelişmesi olmasına rağmen, tarımla uğraşır. Ülkenin genel olarak başlıca tarım ve hayvancılık ürünleri şunlardır: Arpa, buğday, mısır, yulaf, patates, çavdar, tütün, ayçiçeği tohumu, şekerkamışı, kenevir lifi, kuru erik, et ve yün.

Endüstri 1945 yılında millîleştirilmiştir. Ülkenin başlıca endüstri alanları çelik, orman ürünleri, çimento ve tekstildir. Yapılan ilk beş yıllık plân, daha çok tarım ve tüketim eşyâlarına dayanan bir endüstriyle ilgiliydi. Daha sonraki yıllarda şeker ve mâden endüstrileri de gelişti.

Yugoslavya’nın diğer önemli bir gelir kaynağı elektrik enerjisidir. Romanya ile birlikte Tuna Nehri üzerine 11 milyar klowat saatlik bir hidroelektrik santralının temeli 1971’de atılmıştır.

Yugoslavya’nın ticârî hayâtı 1954 yılından sonra gelişmeye başlamıştır. Daha çok ABD, Rusya Federasyonu, Birleşik Almanya, İngiltere ve Çek Cumhûriyetiyle ticârî münâsebetleri vardır. Başlıca ihraç ürünleri:Makine ve motorlu vâsıtalar, çeşitli mâdenler, canlı hayvan, et, kimyevî ürünler, erik ve çeşitli meyveler, tütün ve kerestedir. Dışardan ise, çeşitli endüstri ürünleri ve ham maddeler, ulaştırma malzemeleri ve gıdâ maddeleri satın almaktadır. Turizm Yugoslavya için önemli bir gelir kaynağıdır. İç savaş devam ettiğinden bir ekonomik kriz yaşanmaktadır (1994-Şubat).

Yugoslavya, doğu ve batı arasında geçiş yolu üzerindedir. Karayolu ve demiryolu ulaşımı oldukça gelişmiştir.Samac-Sarajevo ve Bonovic-Brcko ve Belgrad-Zagreb demiryolları oldukça işlektir. Yugoslav demiryollarının bir kısmı elektriklidir. Deniz ve nehir ulaştırması da oldukça önemlidir.
Son düzenleyen Safi; 27 Kasım 2016 17:55
Master Blue
13 Eylül 2008 04:56       Mesaj #5
Master Blue - avatarı
Ziyaretçi
Ad:  Yugoslavya5.jpg
Gösterim: 609
Boyut:  52.0 KB
I. Dünya Savaşı'nın önemli bir cephesi de Güney Slavların siyasi birlik yönünde attığı adımlar oldu.Daha savaşın başlarında Sırp, Hırvat ve Sloven kökenli politikacı ve aydınların bu amaçla Londra'da kurduğu Yugoslav Komitesi, yeni ve birleşik bir devleti savunan çevrelerin sözcüsü durumuna geldi.Yugoslav Komitesi ile sürgündeki Sırp hükümeti temsilcilerinin Temmuz1917'de imzaladığı Korfu Bildirisi'yle bu program ilk kez somut bir biçim kazandı.Bildiri temelde farklı ulusal ve dinsel toplulukların eşit haklarla yer alacağı, demokratik ilkelere dayalı bir anayasal monarşi kurulmasını öngörüyordu.Bu gelişme Habsburg (Avusturya) yönetimi altında olan Hırvatlar ve Slovenler arasında bağımsızlık mücadelesini de güçlendirdi.Aynı yıl örgütlenen Yugoslav Ulusal Konseyi açıkça Güney Slav birliğini savunmaya başladı.Yugoslav Komitesi'nin önemli bir başarısı da savaşa girmek için İtilaf Devletleri'nden Slovenya ve Dalmaçya'nın bir bölümünü topraklarına katma sözü almış olan İtalya ile belirli bir uzlaşma sağlaması oldu.

Habsburg monarşisinin çöküşe doğru gitmesi Güney Slav milliyetçiliğine yeni bir hız kazandırdı.Bir dizi ayaklanmaya sahne olan Hırvatistan, Sabor'un Ekim1918'de aldığı kararla Macaristan'a bağımlılığa resmen son verdi.Bu sırada Dalmaçya'daki İtalyan ilerlemesi sürdüğünden, Güney Slav halkları düzenli orduya dayanan Sırbistan'ın çevresinde kenetlendi.Kasım1918'de Cenevre'de bir araya gelen Yugoslav Komitesi, Yugoslav Ulusal Konseyi ve sırp partilerinin temsilcileri Karayorgiyeviç hanedanı altında birleşmeyi öngören bir plan hazırladı.Öte yandan Karadağ'da toplanan bir ulusal meclis de Sırbistan'a katılma kararı aldı.Sırp naip prensi Aleksandar 1 Aralık1918'de babası Petar'ın yönetiminde Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı'nın kurulduğunu açıkladı.İtalya'ya bazı toprakları bırakarak ve öteki komşularla bir dizi antlaşma imzalayarak sınırlarını çizen yeni krallığı, içeride savaşın yol açtığı büyük yıkımı giderme ve yönetim yapısını biçimlendirme gibi daha ağır sorunlar bekliyordu.

Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı
Siyasi istikrarsızlık; Ortak ve köklü kurumlardan yoksun olan yeni devletin birbirinden kopuk çok sayıda etnik ve dinsel topluluğu barındırması nedeniyle, Kasım1920'de kurucu meclis için yapılan seçimlerde karmaşık ve çok renkli bir bileşim ortaya çıktı.Mecliste çoğu etnik temellere dayanan 15 dolayında partinin temsilcileri yer aldı.Yeni anauasanın hazırlanmasında temel görüş ayrılığını üniter ya da federal bir devlet yapısının benimsenmesi oluşturdu.Federal devlet ilkesinin Federal devlet ilkesinin reddedilmesinden sonra Hırvatistan Köylü Partisi'ne bağlı temsilciler meclisten çekildi.Bir bakana yönelik suikastın ardından da meclisteki komünistlerin üyeliğine son verildi.Böylece Sırp Radikal ve Demokratik partilerinin Müslüman temsilcilerle oluşturduğu ittifak, son derece merkezi bir sistem getiren anayasayı meclisten kolaylıkla geçirdi.Yeni anayasa Sırp ulusal gününe rastlayan 28 Haziran1921'de yürürlüğe girdi.

İzleyen dönemde Radikal Parti'den Nikola Pašić'in başbakanlığı altında kurulan çeşitli hükümetler, Sırplar arasındaki siyasi çekişmelerin yanı sıra Hırvat ve Sloven ayrılıkçılığıyla da baş edemedi.Pasic'in 1925'te Hırvat lideri Stjepan Radic'le sağladığı işbirliği sonucunda oluşturulan koalisyon hükümeti de başarısızlığa uğradı.Baskı, ayrımcılık ve yolsuzluklar nedeniyle tırmanan siyasi gerginlik, Karadağlı bir milletvekilinin Haziran1928'de iki Hırvat milletvekilini öldürmesi ve Radic'i ağır biçimde yaralamasıyla doruğa ulaştı.Hırvat milletvekilleri parlamentodan çekilerek Zagrep'te ayrı bir meclis topladı.Sloven önderi Anton Korosec'in başbakanlığı üstlendikten sonra parlamentoya işlerlik kazandırmak için gösterdiği çabalar da sonuçsuz kaldı.

6 Ocak Diktatörlüğü Tahta 1921'de çıkmış olan I. Aleksandar, bu gelişmeler üzerine Ocak1929'da parlamentoyu dağıtarak anayasayı yürürlükten kaldırdı ve kişisel bir diktatörlük kurdu. Bir süre sonra da ülkenin adını Yugoslavya olarak değiştirdi ve yerel yönetim yapısını yeniden düzenledi.Etnik, dinsel ve bölgesel partileri kapatarakgeniş çaplı baskılara girişti.Eylül1931'de yürürlüğe giren yeni anayasayla görünüşte temsili hükümet sistemine dönüldüyse de Yugoslav Ulusal Partisi'nin (sonradan Yugoslav Ulusal Birliği) egemen olduğu güdümlü bir yönetim sürdürüldü.Hırvat önderi Vladimir Macek'in öncülük ettiği Birleşik Muhalefet adlı blok , seçimlere katılmakla birlikte etkili olamadı.Bu arada İtalya'ya ve Macaristan'a kaçan birçok Hırvat ayrılıkçı Ustasa adlı örgütü oluşturarak terör eylemlerine girişti.
Ad:  1.JPG
Gösterim: 569
Boyut:  36.6 KB
Yugoslavya Kralliğı, 1929-1941


Krallığın Çöküşü
I. Aleksandar'ın Ekim1934'te Fransa'da bir Ustasa militanınca öldürülmesinden sonra tahta küçük yaştaki oğlu II. Petar geçti.Naip olarak yönetimi üstlenen Petar'ın amcası Prens Pavle, 1935 seçimlerinin ardından başbakanlığa, bir uzlaşma ortamı yaratması beklenen Milan Stojadinovic'i getirdi.Yumuşama yönünde bazı adımlar atmakla beraber etkisiz hükümetiyle şiddet olaylarının önünü alamayan Stojadinovic, Aralık1938'deki seçim zaferinin ardından faşizan eğilimlere destek vermesine tepki gösteren bakanlarının istifası üzerine başbakanlıktan çekildi.Yerine geçen Dragisa Cvetkovic, daha önce naip Pavle'nin isteği doğrultusunda Macek'le gizlice yürüttüğü görüşmeleri sonuçlandırarak Ağustos1939'da bir uzlaşmaya vardı.Hırvatistan'a yarı özerk bir statü verilmesinin ardından yeni bir koalisyon hükümeti kuruldu ve anti demokratik seçim yasasını değiştirme hazırlıklarına başlandı.Ama Avrupa'daki savaş havasına bağlı olarak belirlenen dış tehdidin yol açtığı siyasi bunalım, anayasal sorunları çözme ümidini boşa çıkardı.

II. Dünya Savaşı
Birkaç koldan birden başlayan Alman saldırısına karşı koyamayarak dağılan Yugoslavya ordusu iki hafta içinde teslim oldu.Atina'ya kaçmak zorunda kalan kral II. Petar ve bakanları daha sonra Londra'ya geçerek bir sürgün hükümeti oluşturdu.Bu arada askeri yenilgiyi izleyen düzenlemelerle Yugoslavya birkaç parçaya bölündü.Slovenya'nın büyük bölümü doğrudan Almanya'ya bağlandı.İtalya daha önce hak iddia ettiği Slovenya'nın güneyi ile Dalmaçya'nın önemli bir bölümünü aldı.Karadağ'ı işgal eden İtalyan birlikleri göstermelik bir meclisle bağımsızlık ilan etti.Arnavutların çoğunlukta olduğu Kosova gibi Yugoslavya toprakları gene İtalyan nüfuzu altındaki Arnavutluk'a verildi.Vojvodina'nın büyük bölümü Macarlarca ilhak edilirken, Banat doğrudan Alman yönetimine girdi.Sınırları iyice daralan Sırbistan'da kukla bir rejim başa geçirildi.Sırbistan ve Makedonya'nın geri kalan kesimi Bulgaristan'a bırakıldı.Bosna-Hersek'in bağlandığı Hırvatistan'da ise Ustasa önderi Ante Pavelic'in yönetiminde faşist bir rejim kuruldu.

Faşist Hırvat rejimi elindeki topraklarda Nazi uygulamalarını bile aşan acımasız bir soykırım harekatına girişti.Yahudi ve Çingene azınlıklarla birlikte Sırpların büyük bir bölümü ortadan kaldırıldı.Sırpların önemli bir bölümü de Katolikliği benimsemeye zorlandı.Ustasa çeteleri Katolik din adamlarıylabirlikte kırsal kesimde terör estirmeye başladı.
Yugoslavya ordusundan artakalan bazı birlikler, bozgundan hemen sonra Albay Draža Mihailović 'in önderliğinde Çetnikler olarak bilinen çeteleri kurdular.Karadağ'da kukla hükümetin ilanıyla birlikte yerel ayaklanmalar başldı.İşgale karşı bir başka direniş odağı da Josip Broz Tito yönetimindeki Yugoslavya Komünist Partisi 'nin Temmuz1941'de başlattığı silahlı ayaklanmayla ortaya çıktı.Partizanlar olarak anılan komünist gerillalar Eylül1941'de Užice kentini ele geçirdikten sonra Sırbistan ve Bosna'nın bazı yörelerini içine alan bir sovyet cumhuriyeti oluşturdular.Bütün ülkeyi Büyük Sırbistan çevresinde yeniden birleştirme hedefini güden Çetniklerin izlediği strateji Müttefiklerin bölgede başlatacağı bir harekatı temel alıyordu.Federal bir cumhuriyet programıyla ortaya çıkan Partizanlar ise direnişi bütün ülkeye yayacak bir stratejiyi öngörüyordu.Bu nedenle Mihver kuvvetlerinin direniş hareketini ezmek için Ekim1941'de başlattığı saldırı karşısında eşgüdüm sağlanamadığı gibi, Çetnikler ve Partizanlar arasında sert ve kanlı bir çatışma kaçınılmaz hale geldi.

Bağımsızlık mücadelesi ve Partizanların zaferi
Mihver saldırısı üzerine Bosna'ya çekilerek İşçi tugayları 'na dayalı yeni bir savaş taktiğini seçen Partizanlar, İtalyan, Alman, Ustasa ve Çetnik birliklerinin Mart1942'de giriştiği harekattan sonra Bosna'nın kuzey-batı kesimini üs edindi.Tito'nun Kasım1942'de topladığı Yugoslavya Antifaşist Ulusal Kurtuluş Konseyi (AVNOJ) direniş harekatının bütün Yugoslav halklarını birleştirecek bir siyasal programa kavuşmasını sağladı.

Müttefiklerin Balkanlar'a çıkarma yapmasından önce Yugoslavya'daki Partizan hareketini boğmak isteyen Almanlar, 1942-1943 kışında toptan imhayı hedef alan yeni bir harekat düzenlediler.Öncelikle Çetnikleri saf dışı ederek konumlarını sağlamlaştıran Partizan kuvvetleri, ardından Alman kuşatmasını yararak Karadağ'ın Durmitor bölgesine geçtiler.Mayıs1943'te bu bçlgeye yönelik ikinci Alman kuşatma harekatı da boşa çıktı.Üstün Alman birlikleriyle şiddetli çarpışmalardan sonra sarp bir geçidi aşan Partizan kuvvetleri sonunda Bosna'nın orta kesimine ulaşmayı başardı.Yugoslavya'nın bağımsızlık mücadelesinde bir dönüm noktası sayılan bu zafer, aynı zamanda Partizan hareketine Müttefiklerin siyasi ve askeri desteğini sağladı.İtalya'nın Müttefiklere teslim olmasından sonra Partizanların denetimine giren geniş kıyı şeridi, silah ve askeri gereç almak için önemli bir kapı durumuna geldi.Bu arada Kasım1943'te ikinci toplantısını yapan AVNOJ, bir geçici hükümet oluşturduğunu ilan etti.
Mayıs1944'te Tito'nun karargahına yönelik son Alman saldırısını da atlatan Partizanlar, sonraki aylarda işgal kuvvetlerini Sırbistan'a doğru geriletmeye başladı.Aynı sıralarda bozgun içindeki Alman ordularını izleyen Sovyet Kızıl OrdusuRomanya ve Bulgaristan sınırlarına dayanmış bulunuyordu.Daha önce bağımsız bir çizgide direttiği için Stalin'in tepkisini çekmiş olmakla birlikte Moskova'ya giderek Sovyet ileri harekatıyla belirli bir eşgüdümü sağlayan Tito, bir yandan da Londra'daki sürgün hükümetiyle görüşmelere oturdu.Tito'ya önemli bir siyasi ağırlık kazandıran görüşmeler sonunda kurtarılmış bölgelerde kurulan ulusal kurtuluş komiteleri geçici yönetim organları olarak kabul edildi.Çetniklerle iç savaş biçimini alan Sırbistan'daki Partizan ilerleyişi, Alman ordularının geri çekildiği sonbahara doğru büyük ölçüde başarıya ulaştı.Partizan kuvvetleri ile Sovyet birliklerinin ortak harekatıyla Ekim1944'te Belgrad ele geçirildi.Sürgün hükümetinin başbakanı Ivan Subasic'in Belgrad'a dönmesinden sonra koalisyon niteliğinde bir geçici hükümet oluşturuldu.Bütün Yugoslav toprakları Partizanların denetimine girerken , son Çetnik kalıntıları da temizlendi.

Kasım1945'teki seçimlerde, komünistlerin önderliğindeki Halk Cephesi'nin kazandığı büyük zaferin ardından, 2 Aralık1945'te Yugoslavya Federal Demokratik Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edildi, böylece kağıt üstünde de olsa devam eden monarşi resmen sona erdi.Ocak1946'da federal bir cumhuriyet yapısını öngören yeni ayanyasa yürürlüğe kondu.

Ekonomi
Yeni devletin kuruluşuyla birlikte ele alınan ilk konulardan biri toprak reformu oldu.Serfliğin kaldırılmasını ve büyük malikanelerin kamulaştırılmasını sağlayan reform, yeni yatırımlar ya da modern teknik ve araçlarla desteklenmekle birlikte toprak sahibi geniş bir köylü sınıfı yarattı.I. Dünya Savaşı sonrasında tarım ürünlerine talebin yükselmesi, kırsal kesime önemli bir refah getirdi.Devletin tarımsal kalkınmaya pek önem vermemesi nedeniyle, köylüler özellikle Slovenya ve Hırvatistan'da kooperatifler aracılığıyla örgütlenme yoluna gitti.Ama ekonomik bunalımın derinleştiği 1930'larda kredi, borç erteleme ve destekleme alımı gibi araçlarla köylülere belirli bir devlet desteği verildi.

Yüklü savaş tazminatlarının yanı sıra Fransa ve ABD gibi ülkelerden sağlanan borçlar, yeni devletin koruyucu gümrük duvarları arkasında tutarlı bir sanayileşme programı yürütmesine olanak verdi.Bu alanda özellikle madencilik, ormancılık, enerji üretimi, metalurji ve dokumacılık gibi dallar büyük bir gelişme gösterdi.Yeni demiryolu hatlarıyla ulaşım ağı genişletildi.Deniz ticareti ve turizm önemli bir gelir kaynağı durumuna geldi.

Büyük Bunalım'ın Yugoslavya'daki etkileri ancak savaş tazminatı ödemelerinin durduğu ve dış kredilerin kesildiği 1931'den sonra duyulmaya başladı.Milletler Cemiyeti'nin Etiyopya'nın ilhakı nedeniyle İtalya'ya karşı uyguladığı ekonomik yaptırımlar da Yugoslavya'nın bu ülkeyle geniş çaplı ticaretine ağır bir darbe indirdi.İzleyen dönemde bu açığı kapatmak için Nazi Almanyası'yla sıkı ekonomik ilişkiler kurdu.

Dış ilişkiler
Komşu ülkelerle toprak anlaşmazlıklarından kaynaklanan dış tehditlere karşı önceleri Fransa'ya dayanmaya çalışan Yugoslavya, aynı zamanda Küçük Antant (1920-1921) ve Balkan Antantı (1934) gibi bölgesel ittifaklarla konumunu güçlendirme çabasına girişti.Ama içerideki baskıcı rejimin etkisiyle Fransız desteğinin zayıflaması, ülkeyi giderek Alman yayılmasına açık bir duruma getirdi.Almanya'yla kurulan sıkı ekonomik bağlar çok geçmeden Üçlü Pakt'a (Almanya, İtalya ve Japonya) katılma yönünde yoğun bir baskıyı getirdi.

II. Dünya Savaşı'nın hemen başlarında bölgede üstün konuma geçen Mihver Devletleri'ne karşı Yugoslavya'nın izlemeye çalıştığı tarafsızlık politikası ancak Mart1941'e değin sürebildi.Hükümetin bu tarihte Alman baskısına boyun eğmesi üzerine, askeri bir darbeyle Pavle'nin naipliğine son verilerek genç kral II. Petar'ın yönetimi eline alması sağlandı.Ama SSCB'ye saldırmadan önce güney kanadını güvence altına almak isteyen Almanya, bir ay sonra büyük bir kuuveti Yugoslavya üzerine sürdü.
Son düzenleyen Safi; 27 Kasım 2016 20:20
30 Mayıs 2011 16:28       Mesaj #6
_Yağmur_ - avatarı
SMD MsXTeam
YUGOSLAVYA
Avrupa'nın güneydoğusunda, Birinci Dünya Savaşı ertesinde kurulup 1990-1992'de parçalanan devlet.

Birçok siyaset adamı ve yazar, daha XIX. yüzyıldan Güney İslâvları (Yugoslavlar) bir devlet çatısı altında toplama düşüncesini ortaya atmıştı. Birinci Dünya Savaşı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun yenilgisi ve parçalanmasıyla sonuçlanınca bu rüya gerçek oldu. 1 Aralık 1918'de Sırp-Hırvat ve Sloven Krallığı kuruldu. I. Petar Karayorgiyeviç ülkenin ilk hükümdarı oldu. Krallık nüfusu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda Slovenya ve Hırvatistan'da, Osmanlı Devleti topraklarında ise birbirlerinden bugünkü Bosna-Hersek bölgesiyle ayrılan Sırbistan, Makedonya ve Karadağ'da yaşayan halklardan oluşmaktaydı.

Krallığın sınırları Saint-Germain, Neuilly ve Trianon (1919-1920) antlaşmalarıyla belirlenmiş, fakat 1920 ve 1924'te Trieste ve Fiume'nin İtalya'ya bırakılmasıyla değişikliğe uğramıştı. 1921 Anayasası ülkeye bir parlamenter rejim ve merkezî bir üniter devlet yapısı getirdi. Kral I. Aleksandr (1921-1934) ile başbakanı N. Pasic (1921-1926) ülkeyi baskıcı yöntemlerle ve Sırpları kayırarak yönettiler. Komünist partisi yasaklandı (1921), radikal muhalefet saf dışı bırakıldı. Hırvat köylü partisi lideri S. Radic öldürüldü (1928).

Ocak 1929'da kral, Parlamentonun feshi, anayasanın askıya alınması ve siyasî partilerin yasaklanması emrini verdi. Ülkede kendi diktatoryasını dayattı. Dönüşüme uğrattığı ülkeye Yugoslavya Krallığı adını verdi. Dışarıda Fransa ile bir ittifak arayışına girdi, ancak 1934'te Marsilya'da Hırvat teroristler (Ante Paveliç önderliğindeki Ustaçiler) tarafından öldürüldü. Kardeşi prens Pavel Karayorgiyeviç ülkeyi kral naibi unvanıyla M.Stojadinoviç'le birlikte yönetti. İki devlet adamı, Bulgaristan, İtalya ve Almanya ile bir yakınlaşma siyaseti güttüler (1937-1938). Hırvatlara tavizler verdiler.
Ad:  Yugoslavya2.jpg
Gösterim: 566
Boyut:  58.1 KB
Mart 1941'de prens Pavel Üçlü İttifak'a katıldı ancak kısa bir süre sonra General D. Simoviç tarafından devrildi. Kral II. Petar iktidara geçtikten sonra "Mihver" ile ittifakı bozdu.6 Nisan 1941'de Almanya, İtalya, Bulgaristan ve Macaristan, Yugoslavya'yı işgal etti. Ülke toprakları İtalya (Dalmaçya kıyısı ve Slovenya), Almanya (Sırbistan), Macaristan (Batı Voyvodina), Bulgaristan (Makedonya) arasında bölüşüldü. Hırvatistan, A. Paveliç yönetiminde bağımsız bir devlet oldu. Bu arada II. Petar'a sadık Albay D. Mihajloviç (İngiltere'ye sığınmıştı) ve komünistlerin desteklediği Tito önderliğinde direniş başladı. Bir süre sonra Müttefikler yalnızca Tito'yu destekleyecekti.

Yugoslav partizanlar Ekim 1944 ve Mayıs 1945 arasında ülke topraklarının büyük bölümünü özgürlüğe kavuştururken Sovyetler de Belgrad'ı kurtardı (Kasım 1944). Kasım 1945 seçimlerinde oyların yüzde 90'ını alan Halk Cephesi, cumhuriyeti ilân etti. Ocak 1946 Anayasası ile altı cumhuriyetten oluşan (Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya, Karadağ, Bosna-Hersek)oluşan federal bir devlet kuruldu. Devlet ayrıca on sekiz ulusal topluluk, beş resmî dil, üç din ve iki alfabeyi içeriyordu.

Rejim, başlangıçta Sovyet modelini (tek parti, otoriter plânlama, kolektifleşme) örnek aldı.Ancak Tito 1948'de bu modelden kısmen vazgeçince "milliyetçi sapma" nedeniyle Kominform'dan dışlandı. 1950'den itibaren Parti'nin üstünlüğünü tartışma konusu yapmadan yönetimde merkeziyetçilikten uzaklaşma ve işçinin kendi kendini yönetmesi ilkesi giderek hayata geçirildi.

Tito dışarıda İtalya ile Trieste sorununu giderdi (1954). Batılı ülkelerle yakınlaştı. Siyasî-askerî bloklaşmanın dışında kalmayı savunan Üçüncü Dünya ülkelerine yöneldi. Ancak 1955'te Sovyetler'le bağlarını yeniden güçlendirdi. 1971 ve 1974 Anayasa reformları bir başkanlık kurulu ve federal bir meclis getirdi.

Mayıs 1974'te Tito, ömür boyu devlet ve parti başkanlığına getirildi. Fakat Tito'nun ölümünden (1980) on yıl sonra Yugoslav Federasyonu, bir zamanlar kapitalizmle komünizm arasında "üçüncü yol"u yaratmasıyla ünlü iktisadî sistemindeki sarsıntının yol açtığı bunalımla karşı karşıya kaldı. Bütün cumhuriyetlerde genel grevler, siyasî gösteriler, kanlı çatışmalar meydana geldi. Slovenya 1987'de çoğulculuk ve pazar ekonomisine geçişi savunurkan, federal hükümetin öngördüğü reformlar, varolan sistemin sürdürülmesini savunan Slobodan Milosevic'in yönetimindeki Sırbistan tarafından reddedildi. Bu arada Sırbistan'da Kosova ve Voyvodina eyaletleri Sırbistan Devleti'ne "de facto" biçimde ilhak ederek (1990) özerklik statülerini yitirmelerine neden oldu.

1990 yılı içinde federal kurumların otoritesini yitirmesinin meydana getirdiği siyasî boşluk, bütün cumhuriyetlerde düzenlenen ve ülkenin parçalanma sürecinin son aşaması olan seçimlerin sonunda iktidar içinde yeni kutupların ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Sırplarla Hırvatlar arasında 1991 baharındaki ilk çatışmalardan beri gizli biçimde süren iç savaş, Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık ilânı ardından 25 Haziran'da patlak verdi.Slovenya, federal ordu karşısında amansız bir direnişin ardından Brioni Antlaşması (Temmuz 1991) ile sınırları üzerinde denetim hakkı elde etti.

Çatışmalar Hırvatistan'da Krajina, Banija ve en fazla da Sırp azınlıkların (toplam nüfusun % 12'si) yaşadığı Slovenya'ya yayıldı. Bosna-Hersek'in Nisan 1992'de Avrupa Topluluğu ve ABD tarafından tanınmasından sonra silâhlı çatışmalar, Bosna'daki üç toplumu (Müslümanlar, Sırp kökenli Ortodokslar ve Hırvat kökenli Katolikler) karşı karşıya getirdi.Öte yandan Sırbistan da topraklarını hem genişletmek hem de "etnik arıtma" uygulayarak homojenleştirmeye girişti; Ağustos 1992 Londra Konferansı'nda sınırlara ve toplumlara saygı konusunda alınan kararlara rağmen, cumhuriyetlerde silâha sarılmış Sırp milislerine destek verdi.

MsXLabs & Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi
Son düzenleyen Safi; 27 Kasım 2016 20:16
27 Haziran 2015 16:57       Mesaj #7
Safi - avatarı
SMD MiSiM

YUGOSLAVYA


Güney Avrupa'da, Balkan yarımadasında yer alan ve iki cumhuriyetten (Sırbistan ve Karadağ) oluşan federal devlet; 102 173 km2; 10 394 000 nüf. (1992). Başkenti Belgrad. Resmi dili Sırpça.

coğrafya

Sırbistan ve Karadağ'dan oluşan yeni Yugoslavya ile Birinci Dünya savaşı sonrasında krallık olarak kurulup (1918- 1919), ikinci Dünya savaşı'ndan sonra federal bir yapıya dönüşen Yugoslavya (1945-1991) arasında coğrafi açıdan önemli farklar vardır. Eski Yugoslavya Federatif Sosyalist Cumhuriyeti yaklaşık 226 000 knr'lik bir alanda 6 federe cumhuriyet ile 2 özerk bölgeden oluşuyordu; Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna- Hersek, Makedonya ve Karadağ federe devletleri ile Sırbistan'a bağlı Kosova ve Voyvodina özerk bölgeleri. Bu federasyonun nüfusu 24 milyona yakındı. 1992'de kurulan yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ise eskisinin yarısından daha az bir alanda ve gene eskisinin yarısından daha az nüfuslu iki federe devletten oluşmaktadır: Sırbistan ve Karadağ.

Yeni Yugoslavya'nın güneyi (Karadağ ve Kosova) dağlık, kuzeyi (Kuzey Sırbistan ve Voyvodina) ovalıktır. Ova kesimiyle uzantılarında Tuna nehri ile kollarının (Sava, Tisza, Morava) üzerinde ve ayrı ayrı küçük dağ kütlelerinin (Fruska Gora) yer yer yükseldiği löslü alçak platolarda kısmen bataklık, alüvyonlu geniş vadiler birbirini izler.

nüfus

Yugoslavya yukarıda belirtildiği gibi 1991 'e kadar 6 cumhuriyetli federal bir devletti. Bunlarda altı "ulus" ve pek çok sayıda “milliyet" yaşıyordu.
Her cumhuriyet de az çok karışık bir etnik yapıya sahipti.
  • Hırvatistan'da büyük çoğunluğu Hırvatlar oluşturuyordu (% 78), en büyük azınlık ya da milliyet ise Sırplar'dı (% 12);
  • Slovenya'nın nüfusunun % 90'dan fazlası Slovenler'den oluşuyordu;
  • Bosna-Hersek daha karışıktı: % 43,7 Boşnak (müslüman Sırp), % 31,3 Sırp, % 17,3 Hırvat, vd.;
  • Makedonya esas olarak Makedon (% 66,6) ve Arnavutlardan (% 21) oluşuyordu; biraz da Türk, Sırp ve Bulgar vardı;
  • Sırbistan'da Sırplar çoğunluktaydı (% 66,4), ondan sonra yüzde doksanı Kosova'da olmak üzere Arnavutlar geliyordu (% 19,6). Ayrıca Voyvodina'da kalabalık bir macar azınlık (% 21,7) ve Sırbistan'ın tümünde daha az oranda Hırvat, Boşnak, Türk, vb. milliyetler bulunuyordu.
  • Karadağ'da Karadağlı denen Sırplar çoğunluktaydı (% 61,5). Ayrıca kalabalık bir boşnak topluluğu (% 17.4) ve diğer [milliyetler bulunuyordu, j Özet olarak eski Yugoslavya'da başta [Arnavutlar olmak üzere, macar, rom (çingene), bulgar, rumen ve türk gibi milli- 'yetler yer alıyordu. Ülkede büyük çoğunluk (Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar ve Karadağlılar) ortak dil olan sırp-hırvat dilini konuşuyor, Slovenler, Arnavutlar, Macar'lar ve Türkler ise kendi dillerini kendi bölgelerinde kullanıyorlardı.
1870-1914 arasında yoğunlaşan ve iki dünya savaşı arasında da küçümsenmemesi gereken ekonomik nedenli göç hareketi 1960'a doğru yeniden canlanmış jve 1965-1973 arasında en yüksek düzeyine ulaşmıştı. Bunun üzerine yetkililer, 1965 ekonomik reform uygulamasının yol açtığı işsizliğin tırmanmasını sınırlayan bir süreci önce hoş karşıladılar, sonra denetim altına aldılar. O tarihlerde gidilen başlıca ülkeler işgücü açığı bulunan Batı Avrupa devletleriydi (Almanya ve daha az ölçüde Fransa, Avusturya, İsveç, İsviçre); ama eski okyanusötesl göç de ABD'ye, Kanada ve Avustralya'ya doğru yeniden başlamıştı. Dünya bunalımı bu hareketleri büyük ölçüde yavaşlatırken dönüşler çoğaldı. 1981 nüfus sayımına göre ülke dışında "geçici" olarak oturan ve Yugoslavya nüfusunun parçası sayılan 875 000 kişi vardı.

Ülke içinde de ekonomik gelişme çok yoğun bir coğrafi ve toplumsal-mesleki hareketlilik gösteriyordu. Kırsal nüfusun oranı (1948'de % 67) gittikçe düşerken kentsel nüfusun oranı hayli yükseldi (1990’da%56).

1991 öncesinde ekonomi

Örgütlenme ilkeleri.


Eski Yugoslavya, üretim araçlarının çoğunun kolektifleştirildiği sosyalist bir devletti. 1946-1948 ulusallaştırılmasından doğan kamu mülkiyeti kesimi sanayiyi, madenleri, bankaları, sigorta şirketlerini, ulaşım ve dağıtımın büyük bölümünü kapsıyordu, ama kamu mülkiyeti tarımda azınlıktaydı. İşlenen toprakların % 85'i özel kişilerin elindeydi; 1953 tarım reformu bu kişiler için işlenebilir toprak mülkiyetini 10 ha olarak belirlemişti. Özel mülkiyet kesimi zanaatçılığın, hizmetlerin (otelcilik, lokantacılık) bir bölümünü de içine alıyordu. Bu kesim kapsamında etkin nüfusun dörtte birini oluşturan 2 500 000 emekçi vardı. Ekonominin örgütlenmesi başlangıçta SSCB'nin ekonomi modeline dayandırılmış ve Yugoslavya. beş yıllık plan uygulamasına geçen ilk halk demokrasisi olmuştu (1947). 1948'de sosyalist kampla arasının açılmasından sonra başlanan özyönetim denemesi, bu tarihten 1991'e kadar yugoslav sisteminin düzenleyici ilkesi ve başlıca ayırtedici göstergesi oldu.

Toplumsal özyönetim (drustveno samoupravljanje) ortaklaşa emek örgütlerinin (işletmeler) zorunlu örgütlenme biçimiydi, bu örgütlenme biçiminde emekçiler, yöneticiyi seçen ve işletmenin politikasını belirleyen işçi konseyini seçerlerdi Yönetimin vesayetinden kurtulmuş olan işletme ulusal ya da yabancı muhataplarıyla sözleşmeli ilişkiler kurar ve böylece artık iflasın koruyucu şemsiyesine sığınamazdı. Cumhuriyetlerin, özerk illerin ve komünlerin geniş ekonomik yetkilere sahip olduğu yugoslav sistemi birçok çıkarın ve karar merkezinin varlığına dayanıyordu; bu merkezler arasında hakemlik çoğu kez zordu. Plan burada tüm buyurucu niteliğini yitirir ve bir yönlendirme ve geleceğe yönelik bir belgeye dönüşürdü. Federasyon kredi, para, vergilendirme, dışalım rejimi ve fiyatlarla ilgili önlemlerle müdahalede bulunur; fiyatları istisnai olarak dondurabilirdi. Böyle bir sistem, birçok emekçiyi işletmelerin ve toplumsal kurumların yönetimine gerçekten katma konusunda elverişli olduğunu ortaya koydu. Bununla birlikte, sözkonusu sistem ücretlerde büyük eşitsizliklere, aşırı kapasite kullanımı ya da dar boğazlar nedeniyle de bölgesel gelişmede koordinasyon yetersizliğine, sosyo-ekonomik ilişkilerde belli bir disiplinsizliğe ve fiyatların, ücretlerin ve dış borçların dizginlenmesinde denetim yetersizliğine yol açtı.

Tarım.


Sosyal hâsılanın % 14-15'ini sağlayan tarım, kamu kesimi ile özel kesim arasında çarpıcı bir karşıtlık gösteriyordu. Birincisi (ekilen toprakların % 15'i) çoğu Voyvodina ve Slovenya'nın verimli ovalarında kurulmuş olan tarım sanayisi kombinalarından oluşuyordu. Birleşmelerden doğmuş olan bu kombinalar büyük tarımsal üretim gruplarıyla (buğday, mısır, ayçiçeği, şekerpancarı) hayvan yetiştirme istasyonlarını imalat sanayisi birimleriyle (un, yağ, konserve fabrikaları) birleştiriyordu. Bazıları perakende satışı. işletme lokantacılığını, hatta otelcilik ve turizm gibi alanları da etkinlik kapsamına alıyordu, özel kesimde ise, tersine, ekilen toprakların % 85'ini kaplayan 2 milyon işletme, yerinde tüketim ve kamu kesimine oranla daha düşük randıman nedeniyle ticari tarım ürünlerinin ancak yarısını sağlıyordu. Tam gün çalışılmayan en küçük işletmeler ise ailelere yalnızca ek bir gelir sağlıyordu. En büyükleri hızla modernleşmeye ve 1970'li yıllarda, ülkenin özellikle kuzey kesiminde uzmanlaşmaya başlamıştı.

Madenler, enerji, sanayi.


Eski Yugoslavya otuz yılda sanayileşmiş bir ülke oldu. Sanayi ve madenler 3 milyona yakın emekçiyi istihdam ediyor, sosyal hâsılanın % 40'ını gerçekleştiriyor ve dörtte birinden azını işlenmemiş ürünlerin oluşturduğu dışsatımın başlıca bölümünü sağlıyordu. Petrol üretimi (4,5 Mt) yetersizdi ve iç üretimden daha fazlası SSCB, Libya ve Irak'tan satın alınıyordu. 1970'li yıllarda hidrokarbonların pahalılaşması hidroelektrik potansiyelin değerlendirilmesi (Tuna'nın Demir Kapılar'da Romanya’yla işbirliği içinde düzenlenmesi) ve kömür kaynaklarının işletilmesi (en başta linyit, özellikle Kosova'da) yönündeki ilginin yoğunlaşmasına yol açtı. Linyit üretimi 60 Mt'a, elektrik üretimi Krsko nükleer santralının (Slovenya) devreye girmesiyle 66 TWsa'e yaklaştı. Bosna'da demir filizi (2 Mt'dan az) orta çaplı (4 Mt çelik) ve dağınık bir demir-çelik sanayisini besliyordu. O dönemde Yugoslavya bakır (Sırbistan), kurşun, çinko (Kosova'da) ve boksit (Sibenik ve Titograd alüminyum kombinaları) çıkarımında ve imalat sanayisinde dünyanın 'önde gelen ülkelerinden biriydi. Akdeniz çevresinde kerestede kendi kendine yeterli tek ülkeydi (topraklarının % 34'ü orman), imalat sanayisi klasik teknolojili kollara dayalıydı, otomobil, gemi yapımı, madenler ve demiryolları donanımı, traktör ve tarım makineleri, türbinler, tekstil, mobilya. Buna karşılık Yugoslavya havacılık, bilgiişlem, nükleer alanda başka ülkelere bağımlıydı ve sa nayi donanımının önemli bir bölümünü dışardan alıyordu. 1967 tarihli bir yasayla izin verilen yabancı yatırımlar önemli teknolojik katkının sağlanmasına olanak verdi, ama sanayi gelişmesinin finansmanında sınırlı bir rol oynadı.

Ulaşım


ağının kurulması ve gelişimi 1939'da Yugoslavya'nın karayolu ve demiryolu altyapısı çok zayıftı. Savaştan sonra çalışmalar önce demiryolları üstünde yoğunlaştırıldı Karayolu ulaşımı özellikle 1960'tan sonra gelişti; kaplanan yolların uzunluğu 9 000 km'den (1962) 122 000 km'ye (1989) ve otomobil parkı sayısı da 146 000'den 4 milyon araca ulaştı (1990), Karayolu yavaş yavaş dağlık bölgeleri ulusal ulaşım ağına bağlamaya başladı Titograd-Üsküp, Titograd- Belgrad, Dubrovnik-Belgrad gibi ülkeyi enine kesen birkaç karayolunun tamamlanması iç kesimin baştan başa Adriya ana karayolunun geçtiği kıyı kesimine bağlanmasına olanak verdi. Bu arada demiryolu ağı da yaygınlaştırıldı (1989'da 9 000 km'den fazla). 1976'da tamamlanan ve pahalı bir teknik başarı olan Belgrad Bar hattı Sırbistan'ın Karadağ'da daha yakın bir deniz kapısına kavuşmasına olanak verdi.

Büyüme ve bunalım.


1945-1980 arasında Yugoslavya, düzensiz olmasına karşın hızlı ve kamu kesiminde sürekli istihdamın sağlandığı bir ekonomik büyüme gösterdi. Bu süreç, işletmelerin rekabet gücünü iyileştirmeye yönelik bir reform uygulamasının sonucu olarak yalnızca 1965-1969 arasında kesildi. Uluslararası konjonktürün göç hareketine çok elverişli olmasına karşın daha o tarihte hissedilen işsizlik artışı 1973'ten sonra hızlandı. 1969'da 331 000 olan iş talebinde bulunan kayıtlı insan sayısı 1983'te 888 000'e çıktı (etkin nüfusun % 9'u; % 1,4'ü Slovenya'da, % 20'si Kosova'da). Bununla birlikte, aynı sürede kamu kesimindeki işçi sayısı da 3,6 milyondan 6 milyona çıktı, yani (etkin nüfusun % 42'sinden % 60'ına); oysa kendi adına çalışan köylülerin sayısı 4 milyondan 2 milyona düşüyordu.
Ad:  Yugoslavya4.jpg
Gösterim: 630
Boyut:  91.7 KB
Sosyal hâsıla, 1955-1980 arasında yılda ortalama % 6,5 ve sanayi üretimi de % 9 oranında arttı; ispanya ve Yunanistan'dakiyle karşılaştırılabilecek bu gelişme farklı koşullarda gerçekleşti: daha az yabancı yatırım, daha çok otofinansman. Kırk yılda (1951-1991) tarımın sosyal hâsıla içindeki payı % 31 'den % 11,7'ye düşerken, sanayinin ve madencilik kesiminin payı % 22'den % 48'e çıktı. Tarımsal üretim değeri (sabit fiyatlarla hesaplandı) 3,1 kat, sanayi üretim değeri 12 kat, toplumsal hâsıla da 6,4 kat arttı. Uluslararası ortam bu büyümeyi 1970'e kadar kolaylaştırdı; bu tarihten sonra güçlükler, dünya bunalımı çerçevesinde birikti "petrol şoku", dış pazarlarda artan rekabet.

Bununla birlikte, büyüme, önemli dış ticaret açığına karşın sanayi üretiminin iki kat arttığı 1970'li yıllarda da sürdü; bu açık, uzun süre günlük ödemeler dengesi düzeyinde göçmen işçilerin gönderdiği, turizm ve ticaret filosunun sağladığı gelirlerle kapatıldı. Ama ağır bir dış borç birikti (1983'te yaklaşık 20 milyar dolar, dış gelirlere eşdeğer). 1979'da petrol fiyatlarının. doların, faiz ve ödeme oranlarının birdenbire yükselmesi dış ticaret açığını artırdı ve zayıflıkları ortaya çıkan büyümenin geleceğini tehlikeye düşürdü: iç pazarın genişlemesine bel bağlayan, ama rekabet gücünü geliştirmeye ve dışsatıma önem vermeyen, dışalıma dayalı ikameci bir sanayileşme; tamamlayıcı olmaktan çok birbirine rakip ve her biri, ekonomiyi ülke düzeyinde ihmal ederek eksiksiz bir üretim aygıtıyla donandığını ileri süren cumhuriyetler (bunun sonucunda cumhuriyetler düzeyinde sözgelimi demir-çelik, petrokimya, otomobil, kereste sanayilerinde ortaya çıkan sanayi yoğunlaşmaları).

Yetkililer 1980’de ekonomide, enflasyonla, yatırım fazlalığı ve dış ticaret açığıyla mücadele eden enerjik bir "istikrar” politikası uygulamaya başladılar. Dışalım önemli ölçüde azaldı, ama dışsatım da dünya çapındaki durgunluk nedeniyle geriledi ve ticaret dengesi önemli ölçüde açık verdi Bununla birlikte, kısmen turizm gelirleri (yılda 1,5 milyar dolar fazlalık) ve göçmenlerin gönderdiği dövizler (aynı miktarda net girdi) yardımıyla ödemeler dengesi açığı yarı yarıya azaldı ve Yugoslavya borcunu ödeyebilecek güce kavuştu. Bu, kamu harcamalarının ve halkın yaşam düzeyinin açık biçimde kısıtlanmasıyla sağlanabildi.

Bölgesel eşitsizlikler ve gelişme.


Eski Yugoslavya'da Bosna-Hersek, Makedonya ve Karadağ cumhuriyetleri ile Kosova ili resmen az gelişmiş bölgeler olarak kabul edilmişlerdi ve bu nedenle federal yardım alıyorlardı. Yüksek nüfus artışı nedeniyle bu dört bölgede nüfus, dışarıya doğru göç hareketlerine karşın ulusal ortalamadan daha hızlı artarak, toplam nüfusun % 30,5'inden (1948) % 36,6'sına (1981) ulaşmıştı. Kosova. nüfusu en yoğun olan ve en hızlı artan, en geri kalmış bölge durumundaydı.

Anayasa'nın milliyetler arasında eşitlik ilkesi bölgesel farkları azaltacak ekonomik politikaların uygulanmasını gerektiriyordu. Kaldı ki, geri kalmış bölgeler kömür, demir dışı maden filizi ve ağaç kaynaklarının büyük bölümüne, ayrıca yüksek bir hidroelektrik potansiyele, işgücü rezervine ve turistik çekiciliğe sahipti. Bölgesel gelişme politikası, "kötü gelişmiş cumhuriyetler ve Kosova ili hızlandırılmış kalkınma finansmanı federal fonu”na dayanıyordu. Her cumhuriyet ve özerk ilin vergi katkısından oluşan bu fondan (sosyal hâsılanın yaklaşık % 2'si) dağılılan miktarı bu dört bölge istediği gibi kullanabilirdi ve uzun vadede ödemek zorundaydı. Bu yardım adı geçen üç cumhuriyete önemli bir destek, Kosova'ya da ekonomik kalkınmasının finansmanı için başlıca kaynağı sağlıyordu. Yugoslavya, 1950’den sonra beş yıllık dönemlerle, yatırımlarının dörtte ve üçte birini az gelişmiş bölgelere ayırıyor; buralardan sosyal hâsılasının ancak % 22'sini sağlıyordu. Bu yöndeki çabalar ciddi olmakla birlikte yeterli sonuç doğurmuyordu. Makedonya ve Karadağ ulusal ortalamadan biraz daha hızlı gelişirken bu durum Bosna-Hersek ve Kosova'da gerçekleşmemişti.

Öte yandan, nüfus artış hızının ortalamanın üstünde olduğu dikkate alınırsa, tüm az gelişmiş bölgelerin, özellikle Kosova'nın kişi başına düşen hâsıla bakımından gerilediği görülür: Kosova'da bu hâsıla değer bakımından Slovenya'dakinden altı kat daha düşüktü. Bu görece başarısızlığın kısmi nedeni, yatırımların genellikle çok sermaye isteyen, az iş yaratan (bu bölgelerin en önemli sorunu) ve federal yetkililer tarafından belirlenen temel ürün fiyatlarının görece düşük düzeyi nedeniyle az verim sağlayan madenlere ve temel sanayiye yönetilmesiydi. İmalat sanayisi daha çok gelişmiş bölgelerde kurulmuştu; bu bölgelerde işletmeler, altyapıdaki ilerlemelerin olağanüstü olmasına karşın "Yugoslavya Midi"sine yatırım yapmaya pek istekli değildirler. Genel olarak söylemek gerekirse sözkonusu olan, arayı kapamaktan çok koşut bölgesel gelişmeyi sağlamaktı; yalnızca Kosova geriden gelmekteydi. 1981‘de bu ili sarsan karışıklıkların ve arnavut kökenli halkın istemlerinin kaynağı elverişsiz bir toplumsal ekonomik durumdu. Nitekim bütün bu bölgesel eşitsizlikler, etnik farklılıkla birlikte ülkenin parçalanmasında önemli rol oynayacaktı.

tarih

Arkeolojik bulgular Balkanlar'ın bir parçası olan Yugoslavya topraklarında insan yerleşiminin Alt Yontmataş çağına (İ.Ö. yaklş. 200-100 bin) değin indiğin göstermektedir. Daha kalıcı yerleşmelerin ortaya çıkışı Yenitaş çağına rastlar Bu çağda eski avrupa uygarlığının (İ.Ö. 7000-3500) odaklarından biri olan bölgede özellikle ırmak vadileri, hayvancılık ve toprak ekiminin yanı sıra el sanatlarında da oldukça gelişmiş yerleşik toplulukları barındırıyordu. Rusya bozkırlarından gelen ve Hint-Avrupa dilleri konuşan yarı göçebe kavimlerin bölgeye girişi İ.Ö 3500 dolaylarında başladı. Askeri aristokrasilerce yönetilen bu kavimlerin Adriyatik kıyılarına kadar uzanan akınları, bölgede kentsel uygarlığın gelişimini uzunca bir dönem kesintiye uğrattı.
Göç dalgalarını izleyen dönemde bölgede İllyrialılar, Daçyalılar, Makedonlar ve Traklar yer yer kısa ya da uzun ömürlü egemenlikler kurdular. Bu arada savaşçı daçyalı ve trak krallıkları zaman zaman bölgedeki halkları boyunduruk altına alarak doğuda güçlü bir konum elde ettiler. Daha sonra Philippos H’nin yönetiminde yükselen Makedonya krallığı, İ.Ö IV. yy. ortalarından başlayarak yunan nüfuzunu bölgenin büyük bölümüne yaydı.

Bölgedeki yerel aristokrasiler bazı küçük lllyria krallıkları dışında kararlı bir devlet yapısı yaratamadılar Bunun başlıca nedeni kuzeyden ve doğudan istilaların sürmesiydi İ.Ö. III. yy. başlarında Tizsa’nın doğusundan gelerek güneye doğru ilerleyen Keltler, gelişmiş demir teknolojileri sayesinde yerel kabilelere kolayca boyun eğdirdiler.

Makedonya hegemonyasının sarsılmasıyla bir süre bağımsız kalan bölge. İ.Ö III. yy. sonlarında Roma'nın istilasına uğradı. Bölge halklarının roma egemenliğine girmemek için gösterdiği sert direniş ancak bir dizi savaşla kırılabıldi. Bunu izleyen romalılaştırma sürecinde bölge halkı roma ordularının önemli bir asker kaynağı durumuna geldi. Bölgeyi İllyricum, Pannonia ve Moesia eyaletlerine ayıran Romalılar, ticari ve askeri amaçlarla geniş bir yol ağı inşa ederek çeşitli kentler kurdular.
Balkanlar’a III. yy.'da giren Gotların istilası çok geçmeden Roma nın merkezi denetiminin zayıflamasına yol açtı. Bölgenin büyük bölümünü ele geçiren Gotların yarattığı yıkımı hun, bulgar ve avar akınları izledi. Bu arada Roma İmparatorluğu'nun 395'te resmen ikiye ayrılmasıyla Sava ve Tuna ırmaklarını izleyen bir hat. Batı ve Doğu arasındaki sınır olarak belirlendi. Ostrogotların 476’da Batı Roma’yı yıkmasından sonra, Balkanlar Doğu Roma’nın (Bizans) nüfuz alanı içinde kaldı. Ama zayıf imparatorluk yönetimi bölgedeki otorite boşluğuna son veremedi.

Barbar akınlarının yol açtığı karışıklık V yy. sonlarında Karpatlar’ın kuzeyinden gelen Slavların bölgeye yayılması için uygun bir zemin hazırladı. Öteki halkların tersine askeri bir aristokrasiye dayanmayan ve yerleşik yaşam biçimine daha yatkın olan Slavlar, VI. yy. başlarında Aşağı Tuna’yı aşarak boş alanlara yerleşmeye yöneldiler Bölgede denetimi yeniden sağlamaya çalışan Bizans imparatoru İustinianos I, bu slav topluluklarından ücretli sınır muhafızları olarak yararlanma yoluna gitti. Bir süre sonra Avarlara bağlanan Slavlar, Balkan içlerine yönelik saldırılara giriştiler. Avar baskısının ortadan kalkmasını izleyen dönemde Bizans imparatoru Herakleios, slav kökenli sırp ve hırvat kabilelerini Dalmaçya kıyılarına yerleştirdi. Bizans yardımıyla Avarları ve Bulgarları doğuya sürerek bütün bölgeye yayılan bu kabileler, zamanla bölgenin daha eski slav topluluklarıyla karıştılar.

İlk slav devletleri.


Bölgenin siyasal parçalanmışlıkla belirlenen ortaçağ başlarındaki karmaşık tarihi iki ana etkenle açıklanabilir. Her şeyden önce bölge, yayılmaya çalışan çevredeki güçlü devletlerin çatışma alanı içinde bulunuyordu. Frank, macar ve bulgar devletlerinin oluşturduğu bu kuşatma zincirini, bölge üzerindeki hak iddialarını canlı tutan Bizans İmparatorluğu tamamlıyordu. Değişik slav öğelerinin damgasını taşıyan yerel devletlerin, bu büyük devletlere karşı uzun süre ayakta kalması güçtü. Slavların zayıflığına yol açan ikinci ana etken ise kararlı ve merkezi bir yapıya engel oluşturan kapalı toplumsal ve siyasal örgütlenmeydi.

Slav toplumunun temelini oluşturan zadruga adlı geniş aileler, genelde tek bir soy çizgisinin belirlediği köylerde bir araya gelmişti. Köylerin zupan adlı bir şefin çevresinde toplanmasıyla daha büyük siyasal birlikler ortaya çıkıyordu. Akrabalığa ve yerel bağlara dayanan bu sistem, yalnızca dış tehdit durumlarında daha geniş bir örgütlenmeye olanak veriyordu. Birleşik slav devletlerinin kurulmasından sonra da bu sistem bir ölçüde varlığını sürdürdü. İki ana etkene bağlı olarak slav topluluklarının çoğu farklı gelişim çizgisi gösterdi. İlk slav krallıklarından Slovenya ve Hırvatistan krallıkları Ortaçağ'da batılı Kutsal Roma-Germen ve Macaristan devletlerinin egemenliğine girerken Sırbistan krallığı daha özgür bir gelişme gösterdi.

Çeşitli slav halklarını özümleyerek geniş bir alana yayılan Sırplar'ın yaşadığı topraklarda Bizans egemenliği, askeri thema'lardan oluşan bir sisteme dayanıyordu. Bizans imparatorları sistemi ayakta tutmak için slav kabile birliklerini birbirlerine karşı kullanıyorlardı Ama bizans gücünün zayıf olduğu dönemlerde bu yerel güçler bir veliki zupan (büyük zupan) altında bir araya gelerek belirli bir kesimde denetimi sağlayabiliyordu. Gerçek anlamda ilk sırp devleti Vlastimir adlı bir zupan'ın 850'de güneydeki Sırpları bulgar yayılmasına karşı birleştirmesiyle ortaya çıktı. Bu devletin Bizans’la bağlarını koruması bölgede hıristiyanlığın ortodoks çizgisini izlemesinde ve kiril alfabesinin yayılmasında önemli rol oynadı. Bu özellikler bugünkü Karadağ ve Sırbistan’ı hırvat ve Sloven dünyasından ayıran farklı bir kültürel ortam yarattı.

Vlastimir’in ölümünü izleyen dönemde Sırbistan, önce Simeon l'in (925-927), ardından Samuel’in (980-1014) kurduğu bulgar imparatorluklarına bağlandı. BizanslIların 1018’de bölgeye yeniden egemen olmasından sonra Sırplar’ın bağımsızlık mücadelesi iki ayrı devletin çevresinde gelişti. X. yy. sonlarında kurulmuş olan ve bugünkü Hersek ile Karadağ’ı içine alan Zeta adlı devlet, Adriyatik kıyılarının bir bölümünü ve iç kesimde Belgrad'a kadar uzanan toprakları ele geçirdiyse de uzun süre ayakta kalamadı. XI. yy. sonlarına doğru ortaya çıkan ve başlangıçta bugünkü Novi Pazar (Yeni Pazar) yöresine egemen olan Raska adlı devlet ise, Stefan Nemanja’nın 1167’de veliki. zupan olmasından sonra genişleyerek eski Zeta topraklarında denetimi sağladı. Sonraki yıllarda Nemanja hanedanı papadan kral unvanı alarak (1216) ve ayrı bir kilise örgütlenmesi kurarak (1219) Sırbistan’ı bağımsız bir güç durumuna getirdi.

Bu arada Bizans'ın, haçlı kuvvetlerinin eline geçmesi (1204) üzerine yeniden yayılmacılığa yönelen Bulgarlar’ın işgal ettiği sırp toprakları adım adım geri alındı. Hanedanın dokuzuncu hükümdarı Stefan Dusan (1331- 1355) giriştiği fetihlerle bugünkü Arnavutluk ve Karadağ ile Bosna'nın doğu kesiminin yanı sıra Tesalya, Epir ve Makedonya’yı kendisine bağlayarak Sırbistan’ı en geniş sınırlarına ulaştırdı. Sağlam temellere dayalı bir yönetim kuran ve dinin birleştirici işlevini kullanarak kültürel bir canlanma başlatan Nemanja hanedanının önemli bir katkısı da tarım, madencilik ve ticareti geliştirilmesi oldu.

Osmanlı dönemi.


OsmanlIlar, XIV. yy.’ın ikinci yarısında Vardar ve Morava vadilerini izleyerek Balkanlar'daki hıristiyan devletlere karşı akınlar düzenlemeye başladılar. Stefan Dusan’ın ölümünden (1355) sonra parçalanmaya yüz tutan Sırbistan, bu akınları durduracak etkili bir direniş gösteremedi. Edirne'nin düşüşünden sonra Sırplar’ın sağladığı geçici birlik, bir dizi yenilgiyle kısa sürede dağıldı Osmanlı fetihlerinin genişlemesiyle birlikte birçok slav despotu osmanlı egemenliğini tanıyarak ayakta kalmaya çalıştı. Yerel güçlerin sürekli saf değiştirdiği bu süreçte hıristiyan soyluların gücü adım adım kırılırken, önemli kentler de art arda osmanlı yönetimine girdi. Özellikle Arnavutluk’ta köylülerin slav feodal beylere duyduğu tepki, osmanlı ilerleyişini önemli ölçüde kolaylaştırdı. Birleşik sırp, bosna ve bulgar kuvvetlerinin zaman zaman elde ettiği başarılar bu süreci tersine çevirmeye yetmedi.

Bulgar çarı İvan’ın 1371'de OsmanlIlarla uzlaşması, Balkanlar’daki hıristiyan cephesinin çözülmesini sağladı. Sırp prensi Lazar komutasındaki slav kuvvetlerinin I. Kosova savaşı’nda (1389) yenilmesiyle, osmanlı yayılmasının önü bütünüyle açıldı. Osmanlı egemenliğini tanıyan sırp despotlarının elinde, Belgrad çevresinde küçük bir devlet kaldı XV. yy başlarında Anadolu’daki savaşlar nedeniyle duraklayan osmanlı ilerlemesi, Murat ll’nin başa geçtiği 1421'den sonra yeniden hız kazandı. Bu dönemde Balkanlar’daki osmanlı egemenliğine son vermek amacıyla Macarlar'ın öncülüğünde düzenlenen haçlı seferleri boşa çıktı Sırp bağımsızlığının son kalesi olan Smederevo ve çevresi bir dizi sefer sonunda 1459’da ele geçirildi. Bosna ve Hersek'in kesin olarak fethi ise 1463'te tamamlandı. Sonraki yıllarda müslümanlığın hızla yayıldığı Bosna, OsmanlIların bölgedeki en güçlü dayanağı durumuna geldi. Çeşitli seferlere karşın işgal edilemeyen Karadağ ise zaman zaman OsmanlIlara vergi ödeyerek bağımsızlığını korudu.

Avrupa’daki siyasal güçler arasında beliren bölünmeler, OsmanlIların Balkanlar üzerinden Avrupa içlerine yönelmesi için elverişli bir ortam yarattı. Macaristan'a yönelik ilk seferinde Belgrad’ı alan (1521) Kanuni Sultan Süleyman, Mohaç savaşı’ndan (1526) sonra Pannonia havzasını ve Slovenya'nın büyük bölümünü osmanlı topraklarına kattı.

OsmanlIların Batı’ya doğru genişlemesi 1529’daki başarısız I. Viyana kuşatmasıyla durdu. Böylece Balkanlar’da ortaya çıkan dengeyi bozmaya yönelik girişimler uzun bir süre sonuç vermedi. Ama 1590’larda Habsburgların desteğiyle Tuna boyunca OsmanlIlara karşı yeni bir cephe açıldı. Bunun üzerine ortaya çıkan çatışmalarda OsmanlIların bazı yenilgiler almasıyla güç dengesi değişmeye başladı. Viyana’yı ele geçirerek durumu tersine çevirmek isteyen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın 1683’teki seferde uğradığı bozgun, OsmanlIların gerilemesinde belirleyici bir dönüm noktası oldu. Bozgunun ardından Avusturya birlikleri Belgrad’ı alarak Sırbistan içlerine kadar ilerlediyse de, 1690’daki Osmanlı karşı saldırısıyla yeniden Tuna'nın gerisine çekildi.

Osmanlı ordularının 1697'de birkaç cephede uğradığı yenilgiden sonra ağır koşullar içeren Karlofça antlaşması (1699) imzalandı. Bu antlaşmayla Macaristan’ın büyük bölümüyle birlikte Hırvatistan ve Slovenya, Habsburgların eline geçti Bu tarihten başlayarak Balkanlar’daki osmanlı egemenliği sarsılma sürecine girdi.

Geniş topraklara yayıldığından karmaşık bir toplumsal dokuya dayanan OsmanlI devleti'nde, müslüman olmayan halklar, millet adı verilen dinsel topluluklara ayrılmıştı. Çoğunlukla ortodoks olan balkan halkları bu sisteme göre öncelikle İstanbul patriğinin yönetimi altında bulunuyordu. Ama zamanla balkan ortodokslarına ulusal temele dayalı bir kilise örgütlenmesine gitme izni verildi. Böylece Sırplar 1557'de Pec’te bağımsız bir patriklik oluşturdular. Bu adım sırp ulusal bilincinin gelişmesinde önemli rol oynadı Pec’teki patriklik başta yargı, vergi topla ma ve eğitim olmak üzere Sırplarla ilgil birçok kamu görevini yürütme yetkisine sahipti.

Sırp ve öteki slav toprakları Rumel böylerbeyliğinin bir parçasıydı. Beyler beyliğin altında osmanlı yönetim sistemine uygun olarak eyalet, sancak ve kazalar yer alıyordu. Osmanlı yönetimi temelde vergi toplamaya ve düzeni korumaya önem veriyor, bunların dışında yerel halkın yaşamına pek karışmıyordu. Toprağın işlenmesinde osmanlı tımar sistemi geçerliydi Reaya konumunda olan hıristiyanlar askeri hizmet yükümlülüğünden bağışıktı. Ödedikleri vergiler müslümanlara göre yüksek olmakla birlikte, geçmişle karşılaştırıldığında daha hafifti. Toplumsal yaşamda hıristiyanlara getirilmiş bazı kısıtlamalar vardı. Ama din değiştirenlere her alanda yükselme yolu açıktı. Hıristiyan gençleri asker ve saray hizmetlisi olarak yetiştirmeye yönelik devşirme sistemi, Osmanlılarca izlenen özümleme politikasının başlıca aracıydı.
Balkanlar'daki fetih ve savaşların önemli bir sonucu da göç ve nüfus hareketlerinin karmaşık bir etnik yapı ortaya çıkarmasıydı. Bu süreçte bazı milliyetler geniş ve birbirinden kopuk alanlara yayılırken, çeşitli yörelere türk toplulukları yerleşti.

Güney Slav


devletlerinin ortaya çıkışı Fransız devrimi ve onu izleyen savaşlar Avrupa’daki güç dengesini kökten değiştirirken, Balkanlar üzerinde de derin bir etki bıraktı. Napolöon’un bölgeye müdahalesi Karadağ’da önemli değişiklikler yarattı. Osmanlı egemenliği dışında kalan Karadağ’ın yönetimi 1516’dan sonra yerel halk meclislerince seçilen ve vladi- ka olarak bilinen Cetinje (Çetine) piskoposlarının eline geçmişti. Sonraki dönemde osmanlı kuvvetlerinin bölgeyi işgal girişimleri sonuçsuz kalmış ve vladika'lık 1696’dan sonra Njegos hanedanının babadan oğula elde tuttuğu bir makam niteliğini kazanmıştı. Osmanlı devleti’ne karşı Rusya’yla ilişkilerini geliştiren ve Napolöon savaşları'nda (1800-1815) etkin olarak Rusya’nın yanında yer alan Karadağ, Viyana kongresi’nden topraklarını bir kat artırmış olarak çıktı. Sonraki yıllarda da Rusya’nın yakın müttefiki olarak uluslararası planda bağımsız devlet konumunu pekiştirdi ve OsmanlIların toprak kayıplarını giderme çabalarını püskürttü.

Balkanlar’a yönelik rus ilgisi, osmanlı yönetimine karşı muhalefetin giderek yükseldiği Sırbistan’ı da etkiledi. Rusya ve Avusturya’nın 1787-1791 arasında Osmanlı devleti’ne karşı yürüttüğü savaş sırasında sırp ayaklanmaları başladı. Yeniçerilerin yerel halk üzerindeki baskısı 1804 ilkbaharında yeni bir ayaklanmaya yol açtı. Karayorgi olarak bilinen Yorgi Petroviç adlı bir tüccarın önderlik ettiği ayaklanma, Osmanlı sarayının da yeniçerilerin başıbozukluğuna karşı olması nedeniyle kısa sürede başarıya ulaştı. Ertesi yıl Karayorgi’nin çağrısıyla toplanan Skupstina adlı parlamento özerklik talebinde bulununca, Sırbistan’a büyük bir osmanlı ordusu gönderildi. Rusya'dan destek alan Sırplar uzun süre bu orduya başarıyla karşı koydular. Ama Napolöon tehdidi karşısında Rusya'nın 1812’de Osmanlı devleti’yle barışa gitmesinden sonra sırp direnişi kırıldı. Karayorgi yandaşlarıyla birlikte Avusturya'ya kaçmak zorunda kaldı.

OsmanlIların giriştiği sindirme harekâtı, nisan 1815’te Milos Obrenovic’in önderliğinde yeni bir sırp ayaklanmasını başlattı. Napolöon tehlikesinden kurtulmuş olan Rusya’nın ağırlığını ortaya koyması ve birbirini izleyen askeri yenilgiler, OsmanlI devleti’ni ayaklanmacılarla görüşmeye oturmak zorunda bıraktı. Aralık 1815’te imzalanan antlaşma uyarınca Milos, Sırbistan prensi olarak tanındı. Ayrıca Osmanlı devleti’ne bağlı kalma koşuluyla Sırbistan’a Skupstina ile silahlı kuvvetlerini koruma ve yerel işlerde söz sahibi olma gibi ödünler verildi. Ülkeye 1817'de dönen Karayorgi'yi ortadan kaldırarak konumunu pekiştiren Milos, OsmanlIlarla yürüttüğü uzun görüşmelerin ardından ağustos 1830'da sırp tahtının çocuklarına geçmesini kabul ettirerek Sırbistan'a tam özerklik verilmesini sağladı. Böylece Güney Slavları arasında yeni bir güç odağı yükselirken, Obrenovic ve Karayorgiyeviç aileleri arasında kanlı bir çekişme başladı.

Ulusal bilincin uyanışı.


Güney Slavların XIX. yy. başlarında Avrupa'daki yeni düşünce akımlarıyla tanışması özellikle dil, edebiyat ve kültür alanında ulusal kaynaklara dönüş yönünde güçlü bir eğilim doğurdu. Bu gelişmeye büyük ölçüde Habsburg topraklarında kümelenmiş olan orta tabaka ve aydın çevreler öncülük etti. Illyria eyaletlerinin ortadan kaldırılmasından sonra yoğun bir macarlaştırma kampanyasının başladığı Hırvatistan'da 1830'larda bir gazete çıkaran Ljudevit Gaj (1809-1872), sırp, hırvat ve Sloven dillerini bütünleştirme çabasına girdi. Sırp aydınlarından Dositej Obradovic’in (1743-1811) standart bir sırp edebiyat dili yaratma girişimlerini sürdüren Vuk Stefanovic Karadzic (1787-1864), bilimsel yazım sistemiyle kiril alfabesini sırpçaya uyarladı, halk edebiyatı araştırmalarıyla sözlük derleme çalışmalarını yürüttü. Öte yandan ilk Sloven dilbilgisi kitabını yayımlanan Jernej Kopitar'ın çalışmalarının bir ürünü olarak 1843'te ilk Slovence gazete çıkmaya başladı. Çeşitli yugoslav (güney slav) dillerinde yazılan edebiyat yapıtları, bölgede bir kültürel yakınlaşma ortamı yaratarak siyasal birlik düşüncesinin gelişmesine önemli katkıda bulundu.

Yeni Sırbistan.


Yugoslav topraklarında en güçlü ulusal hareketin beşiği olan Sırbistan, Milos’un yönetimi altında düzenli bir devlet olma yönünde önemli adımlar attı. Ama askeri ve ekonomik alandaki reformlara karşın, uygulanan baskıcı politikalar çok geçmeden geniş bir muhalefet doğurdu. 1839'da tahttan çekilmek zorunda kalan Milos'un yerine geçen oğulları Milan III ve Mihailo lll'de siyasal karışıklıkların üstesinden gelemedi. Mihailo'yu yurtdışına kaçmak zorunda bırakan 1842'dekl ayaklanma sonunda Karayorgi'nin üçüncü oğlu Aleksandr prens oldu. Avusturya ve Rusya arasındaki tarafsızlık politikası yüzünden konumu sarsılan Aleksandar da 1859'da tahttan indirildi. Yaşlı Milos'un kısa prenslik döneminden sonra 1860'ta yeniden başa geçen Mihailo, yönetim alanındaki reformlarıyla ve getirdiği yeni kurumlarla devletin temellerini sağlamlaştırdı. Mihailo’nun 1868'de öldürülmesi üzerine küçük yaşta prensliğe getirilen kuzeni Milan IV, devlet işlerini doğrudan üstlendiği 1872'den sonra Avusturya'ya yakın bir dış politika izleyerek panslavist akımdan uzak durmaya çalıştı. Ama 1875’te Bosna-Hersek'te OsmanlI yönetimine karşı başlayan ayaklanma karşısında tutumunu değiştirerek temmuz 1876’da Karadağ ile birlikte OsmanlI devleti’ne savaş açtı.

Osmanlı-sırp savaşı başlangıçta Sırbistan'ın aleyhine geliştiyse de Rusya'nın devreye girerek 1877’de osmanlı topraklarına saldırması dengeyi bozdu. Osmanlı-rus savaşı'nın sonunda imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) antlaşmasıyla (3 mart 1878) Balkanlar'da Rusya'yı güçlendiren bir durum ortaya çıktı. Bunun üzerine diğer büyük avrupa devletleri araya girerek Berlin antlaşması (13 temmuz 1878) dayattılar. İkinci antlaşma uyarınca Rusya'nın daha önce kabul ettirdiği Bulgaristan prensliği'nin sınırları daraltılırken, tam bağımsızlık statüsü kazanan Sırbistan'a bazı yeni topraklar verildi. Sınırları bir kat daha genişletilen, Karadağ'ın bağımsızlığı da resmen tanındı. Bosna ve Hersek ise görünüşte osmanlı vilayetleri olarak kalmakla birlikte Avusturya'nın yönetimine bırakıldı.

Berlin antlaşması sonrasında Avusturya’nın onayı olmadan başka devletlerle antlaşma yapmama sözü karşılığında askeri ve siyasal desteğin yanı sıra ülkesi için ticaret ve gümrük kolaylıkları elde eden (1881) sırp prensi Milan, ertesi yıl kendini kral ilan etti ve Avusturya'nın desteğine güvenerek Bulgaristan'a savaş açtı (1885). Ama ağır bir yenilgiyle sonuçlanan savaş, içeride Avusturya'ya bağımlılığa karşı gelişen muhalefetin daha da güçlenmesine yol açtı. Tahttan çekilmek zorunda kalan (1889) Milan’ın yerine küçük yaşta geçen oğlu Aleksandr, yönetimi doğrudan üstlendikten (1893) sonra izlediği baskıcı politikalarla birçok çevreyi karşısına aldı. Sonunda kanlı bir saray darbesiyle Obrenovic hanedanı devrilerek Karayorgiyeviç ailesinden Petar I başa getirildi (1903). Petar’ın liberal yönetimi ülkeye siyasal istikrar ve hızlı bir ekonomik gelişme getirdi. Bu dönemde Sırbistan'ın başka ülkelerle de ticari ilişkiler kurmaya yönelmesi, Avusturya'yla Domuz savaşı (1906-1909) olarak bilinen gümrük çatışmasına yol açtı. Tarım ürünleri için yeni pazarlara yönelerek Fransa ve Almanya ile yakınlaşmaya giren Sırbistan, aynı zamanda Sırpların yaşadığı bütün toprakları birleştirmeyi hedef alan bir dış politika temelinde dikkatini Balkanlar'da genişlemeye çevirdi.

Balkan savaşları.

(Bakınız Balkan Savaşları)
Aralarındaki sorunları bir yana bırakarak Osmanlı devleti'ne karşı bir cephe oluşturan Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan, ekim 1912'de başlayan I. Balkan savaşıyla kısa sürede osmanlı kuvvetlerini Makedonya'dan Doğu Trakya'ya çekilmeye zorladı. Büyük devletlerin araya girmesiyle imzalanan Londra antlaşması'ndan (30 mayıs 1913) umduğu sonucu alamayan Bulgaristan'ın eski müttefiklerine saldırması II. Balkan savaşı olarak bilinen yeni bir çatışmaya yol açtı. Bu çatışmayı sona erdiren Bükreş antlaşmasıyla (10 ağustos 1913) Karadağ topraklarını genişleterek Sırbistan’la ortak bir sınıra kavuştu. Sırbistan ise Makedonya'nın orta ve kuzey kesimiyle birlikte güneye doğru büyük bir toprak parçası elde etti. Buna karşılık Avusturya'nın baskısı sonucunda sırp ve karadağ birliklerinin işgal ettiği bazı topraklar yeni kurulan Arnavutluk'a verildi.
Yeni çizilen sınırlar kalıcı bir barış yaratmadığı gibi büyük devletlerin çatışmasını Balkanlar'a kaydırdı. Bulgaristan'ın destek almaya çalıştığı Avusturya, savaşlardan güçlü çıkan ve doğu yönünde yayılma çabaları önünde engel oluşturan Sırbistan'a ders vermek için bahane aramaya başladı. Böylece Avrupa'nın barut fıçısı durumuna gelen bölgede Avusturya veliaht prensi Franz Ferdinand'ın bir sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi (haziran 1914), beklenen kıvılcımın parlamasına yetti. Sırbistan'a ağır bir.ültimatom veren Avusturya, bir hafta geçmeden resmen savaş açtı. Daha önceki saflaşmalar büyük devletleri de zincirleme savaşın içine çekerek Avrupa genelinde bir çatışma başlattı.

Birinci Dünya savaşı.


Avusturya'nın ilk iki saldırısını püskürtmekle birlikte 1914- 15 kışındaki tifo salgınıyla büyük ölçüde kırılan sırp ordusu, İtilaf kuvvetlerinden destek alamayınca avusturya, alman ve bulgar birliklerinin 1915 sonbaharında giriştiği harekât karşısında bozguna uğradı ve çetin kış koşullarında Arnavutluk boyunca geri çekilerek Korfu adasına sığındı. Sırbistan’ın büyük bölümünü işgal eden avusturya kuvvetleri Karadağ'ı da ele geçirdi. Alman ve bulgar kuvvetlerinin Makedonya'daki ilerlemesi ise Yunanistan sınırına dayandı. 1916 sonbaharında Selanik'e çıkarma yapan İtilaf birlikleri hiçbir harekât yapamadan yerinde çakıldı. Bölgedeki büyük yığınağa karşın kilitlenen savaş, Yunanistan'ın haziran 1917'de itilaf saflarında yer almasından sonra yeni bir evreye girdi. 1918 yazına doğru saldırı konumuna geçen İtilaf kuvvetleri, Makedonya cephesini yararak alman ve bulgar birliklerine ağır bir darbe indirdi. Aynı dönemde Avusturya'ya karşı birkaç koldan başlatılan saldırıda sırp ordusu da önemli rol oynadı. Habsburg monarşisinden kopmalarla güç duruma düşen Avusturya, kasım 1918'de teslim olmak zorunda kaldı.

Savaş döneminin önemli bir cephesi de Güney Slavlar'ın siyasal birlik yönünde attığı adımlar oldu. Daha savaşın başlarında sırp, hırvat ve Sloven kökenli politikacı ve aydınların bu amaçla Londra'da kurduğu Yugoslav komitesi, yeni ve birleşik bir devleti savunan çevrelerin sözcüsü durumuna geldi. Yugoslav komitesi ile sürgündeki sırp hükümeti temsilcilerinin temmuz 1917'de imzaladığı Korfu bildirisi'yle bu program ilk kez somut bir biçim kazandı. Bildiri temelde farklı ulusal ve dinsel toplulukların eşit haklarla yer alacağı, demokratik ilkelere dayalı bir anayasal monarşi kurulmasını öngörüyordu. Bu gelişme Habsburg yönetimi altında olan hırvatlar ve slovenler arasındaki bağımsızlık mücadelesini de güçlendirdi. Aynı yıl örgütlenen Yugoslav ulusal konseyi açıkça Güney Slav birliğini savunmaya başladı. Yugoslav komitesi'nin önemli bir başarısı da savaşa girmek için itilaf devletleri'nden Slovenya ve Dalmaçya’nın bir bölümünü topraklarına katma sözü almış olan İtalya ile belirli bir uzlaşma sağlaması oldu.

Habsburg monarşisinin çöküşe doğru gitmesi güney slav milliyetçiliğine yeni bir hız kazandırdı. Bir dizi ayaklanmaya sahne olan Hırvatistan, Sabofun ekim 1918'de aldığı kararla Macaristan'a bağımlılığa resmen son verdi. Bu sırada Dalmaçya'daki Italyan ilerlemesi sürdüğünden, güney slav halkları düzenli orduya dayanan Sırbistan’ın çevresinde kenetlendi. Kasım 1918’de Cenevre'de bir araya gelen Yugoslav komitesi, Yugoslav ulusal konseyi ve sırp partilerinin temsilcileri Karayorgiyeviç hanedanı altında birleşmeyi öngören bir plan hazırladı. Öte yandan Karadağ’da toplanan bir ulusal meclis de Sırbistan’a katılma kararı aldı. Sırp naip prensi Aleksandr I, aralıkta babası Petar'ın yönetiminde Sırp, Hırvat ve Sloven krallığımın kurulduğunu açıkladı. İtalya'ya bazı toprakları bırakarak ve öteki komşularla bir dizi antlaşma imzalayarak sınırlarını çizen yeni krallığı, içeride savaşın yol açtığı büyük yıkımı giderme ve yönetim yapısını biçimlendirme gibi daha ağır sorunlar bekliyordu.

Sırp, Hırvat ve Sloven krallığı.


Ortak ve köklü kurumlardan yoksun olan yeni devletin, birbirinden kopuk çok sayıda etnik ve dinsel topluluğu barındırması nedeniyle, kasım 1920'de kurucu meclis için yapılan seçimlerde karmaşık ve çok renkli bir bileşim ortaya çıktı. Mecliste çoğu etnik temellere dayanan 15 dolayında partinin temsilcileri yer aldı. Yeni anayasanın hazırlanmasında temel görüş ayrılığını üniter ya da federal bir devlet yapısının benimsenmesi oluşturdu. Federal devlet ilkesinin reddedilmesinden sonra Hırvatistan köylü partisi’ne bağlı temsilciler meclisten çekildi. Bir bakana yönelik suikastın ardından da meclisteki komünistlerin üyeliğine son verildi. Böylece sırp radikal ve demokratik partilerinin müslüman temsilcilerle oluşturduğu ittifak, son derece merkezi bir sistem getiren anayasayı meclisten kolaylıkla geçirdi, Yeni anayasa sırp ulusal gününe rastlayan 28 haziran 1921'de yürürlüğe girdi.

Radikal parti'den Nikola Pasic'in başbakanlığı altında kurulan çeşitli hükümetler, Sırplar arasındaki siyasal çekişmelerin yanı sıra hırvat ve Sloven ayrılıkçılığıyla da baş edemedi. Pasic'in 1925'te hırvat lideri Stjepan Radic'le sağladığı işbirliği sonucunda oluşturulan koalisyon hükümeti de başarısızlığa uğradı. Baskı, ayrımcılık ve yolsuzluklar nedeniyle tırmanan siyasal gerginlik, karadağlı bir milletvekilinin haziran 1928'de iki hırvat milletvekilini öldürmesi ve Radic'i ağır biçimde yaralamasıyla doruğuna ulaştı. Hırvat milletvekilleri parlamentodan çekilerek Zagreb'de ayrı bir meclis topladı. Sloven önderi Anton Korosec'in başbakanlığı üstlendikten sonra parlamentoya işlerlik kazandırmak için gösterdiği çabalar da sonuçsuz kaldı.

Tahta 1921'de çıkmış olan Aleksandr I, bu gelişmeler üzerine ocak 1929'da parlamentoyu dağıtarak anayasayı yürürlükten kaldırdı ve kişisel bir diktatörlük kurdu. Bir süre sonra da ülkenin adını Yugoslavya olarak değiştirdi ve yerel yönetim yapısını yeniden düzenledi. Etnik. dinsel ve bölgesel partileri kapatarak geniş çaplı baskılara girişti. Eylül 1931'de yürürlüğe giren yeni anayasayla görünüşte temsili hükümet sistemine dönüldüyse de, Yugoslav Ulusal partisi'nin (sonradan Yugoslav Ulusal birliği) egemen olduğu güdümlü bir yönetim sürdürüldü. Hırvat önder Vladimir Macek’in öncülük ettiği Birleşik muhalefet adlı blok, seçimlere katılmakla birlikte etkili olamadı. Bu arada İtalya'ya ve Macaristan'a kaçan birçok Hırvat, ayrılıkçı Ustasa adlı örgütü oluşturarak terör eylemlerine girişti.

Aleksandr'ın ekim 1934'te Fransa’da bir ustasa militanınca öldürülmesinden sonra tahta küçük yaştaki oğlu Petar II geçti. Naip olarak yönetimi üstlenen Petar’ın amcası Prens Pavle, 1935 seçimlerinin ardından başbakanlığa, bir uzlaşma ortamı yaratması beklenen Milan Stojadinovic'i getirdi. Yumuşama yönünde bazı adımlar atmakla birlikte etkisiz hükümetiyle şiddet olaylarının önünü almayan Stojadinovic, aralık 1938'deki seçim zaferinin ardından fazişan eğilimlere destek vermesine tepki gösteren bakanlarının istifası üzerine başbakanlıktan çekildi. Yerine geçen Dragisa Cvetkovic, daha önce Pavle'nin isteği doğrultusunda Macek'le gizlice yürüttüğü görüşmeleri sonuçlandırarak ağustos 1939’da bir uzlaşmaya vardı. Hırvatistan'a yarı özerk bir statü verilmesinin ardından yeni bir koalisyon hükümeti kuruldu ve antidemokratik seçim yasasını değiştirme hazırlıklarına başlandı. Ama Avrupa'daki savaş havasına bağlı olarak belirlenen dış tehdidin yol açtığı siyasal bunalım, anayasal sorunları çözme umudunu boşa çıkardı.

Komşu ülkelerle toprak anlaşmazlıklarından kaynaklanan dış tehditlere karşı önceleri Fransa'ya dayanmaya çalışan Yugoslavya, aynı zamanda Küçük antant (1920-21) ve Balkan antantı (1934) gibi bölgesel ittifaklarla konumunu güçlendirme çabasına girdi. Ama içerideki baskıcı rejimin de etkisiyle fransız desteğinin zayıflaması, ülkeyi giderek alman yayılmasına açık bir duruma getirdi. Almanya'yla kurulan sıkı ekonomik bağlar, çok geçmeden Üçlü pakt'a (Almanya, İtalya ve Japonya) katılma yönünde yoğun bir baskıyı getirdi.

II. Dünya savaşı'nın hemen başlarında bölgede üstün konuma geçen Mihver devletleri'ne karşı Yugoslavya'nın izlemeye çalıştığı tarafsızlık politikası ancak mart 1941’e değin sürdürülebildi. Hükümetin bu tarihte alman baskısına böyun eğmesi üzerine, askeri bir darbeyle Pavle'nin naipliğine son verilerek genç kralın yönetimi eline alması sağlandı. Ama SSCB'ye saldırmadan önce güney kanadını güvence altına almak isteyen Almanya, bir ay sonra büyük bir kuvveti Yugoslavya üzerine sürdü.
Kaynak: Büyük Larousse
Son düzenleyen Safi; 27 Kasım 2016 20:17
27 Haziran 2015 16:58       Mesaj #8
Safi - avatarı
SMD MiSiM

İkinci Dünya savaşı


Birkaç koldan başlayan alman saldırısına karşı koyamayarak dağılan Yugoslayva ordusu iki hafta içinde teslim oldu Atina'ya kaçmak zorunda kalan kral ve bakanları, daha sonra Londra'ya geçerek bir sürgün hükümet oluşturdu. Bu arada asken yenilgiyi izleyen düzenlemelerle Yugoslavya birkaç parçaya bölündü. Slovenya’nın büyük bölümü doğrudan Almanya'ya bağlandı. İtalya daha önce hak iddia ettiği Slovenya'nın güneyi ile Dalmaçya'nın önemli bir bölümünü aldı. Karadağ'ı işgal eden İtalyan birlikleri göstermelik bir meclisle bağımsızlık ilan etti. Arnavutların çoğunlukta olduğu Kosova gibi Yugoslavya toprakları da gene İtalyan nüfuzu altındaki Arnavutluk'a verildi. Voyvodina'nın büyük bölümü Macarlarca ilhak edilirken, Banat doğrudan alman yönetimine girdi. Sınırları önce daralan Sırbistan'da kukla bir rejim başa geçirildi. Sırbistan ve Makedonya'nın geri kalan kesimi Bulgaristan'a bırakıldı. Bosna- Hersek'in bağlandığı Hırvatistan'da ise Ustasa'nın önderi Ante Pavelic'in yönetiminde faşist bir rejim kuruldu.

Faşist hırvat rejimi elindeki topraklarda Nazi uygulamalarını bile aşan acımasız bir soykırım harekâtına girişti. Yahudi ve çingene azınlıklarla birlikte Sırpların büyük bir bölümü ortadan kaldırıldı. Sırpların önemli bir bölümü de katolikliği benimsemeye zorlandı. Ustasa çeteleri katolik din adamlarıyla birlikte kırsal kesimde terör estirmeye başladı.

Yugoslavya ordusundan artakalan bazı birlikler, bozgundan hemen sonra Albay Draza Mihajlovic'in önderliğinde, Çetnikler olarak bilinen çeteleri kurdular. Karadağ'da kukla yönetimin ilanıyla birlikte yerel ayaklanmalar başladı, işgale karşı bir başka direniş odağı da Josip Broz Tito yönetimindeki Yugoslavya komünist partisi'nin temmuz 1941'de başlattığı silahlı ayaklanmayla ortaya çıktı. Partizanlar olarak anılan komünist gerillalar eylül 1941'de Uzice kentini ele geçirdikten sonra, Sırbistan ve Bosna'nın bazı yörelerini içine alan bir sovyet cumhuriyeti oluşturdular. Bütün ülkeyi ‘Büyük Sırbistan çevresinde yeniden birleştirme hedefini güden Çetniklerin izlediği strateji, Müttefiklerin bölgede başlatacağı bir harekâtı temel alıyordu. Federal bir cumhuriyet programıyla ortaya çıkan Partizanlar ise direnişi bütün ülkeye yayacak bir stratejiyi öngörüyordu. Bu nedenle Mihver kuvvetlerinin direniş hareketini ezmek için ekim 1941'de başlattığı saldırı karşısında eşgüdüm sağlanamadığı gibi. Çetnikler ve Partizanlar arasında sert ve kanlı bir çatışma kaçınılmaz hale geldi.

Bağımsızlık mücadelesi ve Partizanların zaferi.


Mihver saldırısı üzerine Bosna'ya çekilerek ‘işçi tugaylarına dayalı yeni bir savaş taktiğini seçen Partizanlar, İtalyan, alman, ustasa ve çetnik birliklerinin mart 1942'de giriştiği harekâttan sonra Bosna'nın kuzey-batı kesimini üs edindi. Tito'nun kasım 1942'de topladığı Yugoslavya antifaşist ulusal kurtuluş konseyi (AVNOJ) direniş hareketinin bütün yugoslav halklarını birleştirecek bir siyasal programa kavuşmasını sağladı.

Müttefiklerin Balkanlar a çıkarma yapmasından önce Yugoslavya'daki partizan hareketini boğmak isteyen almanlar, 1942-43 kışında toptan imhayı hedef alan yeni bir harekât düzenlediler. Öncelikle çetnikleri saf dışı ederek konumlarını sağlamlaştıran partizan kuvvetleri, ardından alman kuşatmasını yararak Karadağ'ın Durmitor bölgesine geçtiler. Mayıs 1943'te bu bölgeye yönelik ikinci alman kuşatma harekâtı da boşa çıktı. Üstün alman birlikleriyle şiddetli çarpışmalardan sonra sarp bir geçidi aşan partizan kuvvetleri sonunda Bosna'nın orta kesimine ulaşmayı başardı. Yugoslavya'nın bağımsızlık mücadelesinde bir dönüm noktası sayılan bu zafer, aynı zamanda partizan hareketine Müttefiklerin siyasal ve askeri desteğini sağladı. İtalya'nın Müttefiklere teslim olmasından sonra Partizanların denetimine giren geniş kıyı şeridi, silah ve askeri gereç almak için önemli bir kapı durumuna geldi.

Bu arada kasım 1943'te ikinci toplantısını yapan AVNOJ, bir ‘geçici hükümet' oluşturduğunu ilan etti Mayıs 1944'te Tito'nun karargâhına yönelik son alman saldırısını da atlatan Partizanlar, sonraki aylarda işgal kuvvetlerini Sırbistan'a doğru geriletmeye başladı Aynı sıralarda bozgun içindeki alman ordularını izleyen Kızıl ordu Romanya ve Bulgaristan sınırlarına dayanmış bulunuyordu. Daha önce bağımsız bir çizgide direttiği için Stalin'in tepkisini çekmiş olmakla birlikte Moskova'ya giderek sovyet ileri harekâtıyla belirli bir eşgüdümü sağlayan Tito, bir yandan da Londra’daki sürgün hükümetiyle görüşmelere oturdu Tito'ya önemli bir siyasal ağırlık kazandıran görüşmeler sonunda kurtarılmış bölgelerde kurulan ulusal kurtuluş komiteleri geçici yönetim organları olarak kabul edildi. Çetniklerle iç savaş biçimini alan Sırbistan'daki partizan ilerleyişi, alman ordularının geri çekildiği sonbahara doğ ru büyük ölçüde başarıya ulaştı. Partizan kuvvetleri ile sovyet birliklerinin ortak harekâtıyla ekim 1944'te Belgrad ele geçirildi. Sürgün hükümetinin başbakanı Ivan Subasic'in Belgrad'a dönmesinden sonra koalisyon niteliğinde bir geçici hükümet oluşturuldu. Bütün Yugoslav toprakları Partizanların denetimine girerken, son çetnik kalıntıları da temizlendi.

Tito'nun Yugoslavyası Savaş sonrasında


bazı çatışmalara karşın Trieste'yi İtalya'ya ve slovenlerin yaşadığı bazı toprakları Avusturya'ya bırakan Yugoslavya, öteki sınır sorunlarını ise büyük ölçüde sürtüşmeyle karşılaşmadan çözdü. Daha direniş döneminde Partizanlarla sıkı işbirliği yapan Enver Hoca yönetimindeki Arnavutluk, Kosova'da yugoslav yönetimine karşı gelişen protesto eylemlerine karışmaktan kaçındı. Yugoslav ve bulgar partileri arasında daha önce gündeme gelen bir Balkan federasyonu oluşturma planı ise bir cumhuriyet olarak düzenlenen Makedonya konusundaki anlaşmazlık, Müttefiklerin karşı çıkışı ve Yunanistan'daki iç karışıklıklar nedeniyle bir yana bırakıldı.

Kasım 1945'teki seçimlerde komünistlerin önderliğindeki Halk cephesi'nin kazandığı büyük zaferin ardından, ocak 1946 da federal bir cumhuriyet yapısını öngören yeni anayasa yürürlüğe kondu. Böylece Tito'nun yönetimi altında sosyalist bir sistem kurmaya yönelik adımlar atılırken, yeni düzene karşı koymaya çalışan muhalif güçler etkisiz hale getirildi.

Tito'nun sosyalist inşa ve dış politika alanlarında sovyet etkisi dışında kalma çabaları, çok geçmeden Stalin'le sert bir çatışma doğurdu. Kominform yugoslav yöneticilerin politikasını ansızın mahkûm etti (haziran 1948) ve onları sapmacılık ve ulusçulukla suçladı. Kamuoyunun SSCB'yi desteklememesinden yararlanan Tito partiyi ve orduyu temizledi ve sovyet blokuna karşı direndi. Ekonomik bunalımın önüne geçebilmek için Batı'nın yardımını kabul etti. İşletmelerin yönetimi seçilen işçi konseylerine, kamu hizmetlerinin yönetimi de sosyal yönetim komitelerine verildi. Ülke özyönetim uygulayan büyük komünlere bölündü Bu reformlar, ocak 1953 Anayasası'yla onaylandı. Komünist parti'nin VI. Kongresi (kasım 1952) Halk cephesini Emekçi halkın sosyalist ittifakı'na dönüştürdü.
Ad:  Yugoslavya6.jpg
Gösterim: 611
Boyut:  96.4 KB
Komünist parti, Komünistler birliği adını aldı. Bununla birlikte demokratikleşmenin sınırları, 1954'te Milovan Djilas'ın, yeni yönetici sınıf üstüne makaleleri nedeniyle Merkez komite den ihracıyla ortaya çıktı Dış ilişkilerde Yugoslavya, komşularıyla ilişkilerini iyileştirdi: Trieste'yi İtalya'ya bırakırken B bölgesini ilhak etti (Londra antlaşmaları, ekim 1954); yunan komünizmini desteklemekten vazgeçerek Yunanistan ve Türkiye ile Ankara anlaşması'nı (1953), sonra da bir ittifak (Bled, 1954) imzaladı Stalin'in ölümünden sonra SSCB yöneticileri, diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasını önerdiler (haziran 1953); mayıs 1955'te bu gerçekleşti. Kendine özgü bağlantısızlık politikasını sürdüren Tito eylül 1961'de, Belgrad’da genel silahsızlanma, sömürgeciliğin tasfiyesi ve Birleşmiş milletler örgütü’nün yeniden örgütlenmesi yönünde Kararlar alan bir konferansa başkanlık etti. Yugoslavya'nın ulusal komünist partiler arasındaki ilişkilerde merkeziyetçiliğe son verilmesi dileği, ülke içinde cumhuriyetler, milliyetler ve hatta komünler ile millileştirilmiş işletmeler düzeyinde benimsendi. Ekonominin yeniden inşası birkaç aşamada oldu: dinarın devalüasyonu ve bir "ağır dinar çıkarılması (ocak 1966), yabancı sermayenin ulusal işletmelere katılımına izin verilmesi, vergilerin artırılması (1967) ve kârların dağıtımında reform.

16 mayıs 1967'de Tito oybirliğiyle, beşinci kez cumhurbaşkanlığına seçildi. Bu yeniden seçilme kural dışı bir durumdu, çünkü 1963 Anayasası uyarınca, rejimin diğer yöneticilerinin aynı göreve arka arkaya iki kezden fazla gelmemesi ilkesine kesin biçimde uyuluyordu. Ekim 1966'da Tito'nun 1937'den beri yürüttüğü Komünist parti genel sekreterliği görevi kaldırıldı, ama Tito, Yugoslavya Komünistleri birliği başkanlığına seçildi. Kongresini mart 1969'da toplayan Birlik, bir yürütme bürosunun kurulmasını onayladı. Büro, Tito'dan başka, cumhuriyetlerin ve özerk bölgelerin temsilcilerinden oluşuyordu; ayrıca siyasal azınlıklar da Komünist parti içinde görüşlerini dile getirmeye çağrıldı. Bununla birlikte milliyetçi kaynaşmalar önemli bir sorun oluşturdu. Temmuz 1971'de uygulanmaya başlanan bir anayasa reformu, federal kurumlarda değişiklik yaptı: 22 üyeli (her cumhuriyetten 3, her bölgeden 2 kişi) bir ortak başkanlık kurulu oluşturuldu. 29 temmuzda Meclis Tito'nun cumhurbaşkanlığını onayladı ve onu 5 yıl için yeni ortak başkanlık kurulu başkanı olarak seçti. Hırvatistan'da patlak veren geniş çaplı bir milliyetçi bunalım, aralık 1971'de hırvat yöneticilerin görevden alınmalarıyla sona erdi. Bir yıl sonra birkaç sırp ve Sloven yönetici de tasfiye edildi.

Yeni kışkırtmaların önünü almak için Tito, partiyi daha uyanık olmaya çağırdı; böylece parti ülkenin siyasal yaşamına daha fazla katıldı. 1971'de başlatılan anayasa reformu, 1973-74'te ortak başkanlık kurulu ve üye sayısının 22'den 9'a düşürülmesiyle tamamlandı. O tarihten sonra "delege" adını alan parlamenterler, işletmelerde seçilen özyönetim komitesine bağlı gruplar tarafından seçildiler; federal eşgüdüm alanında yetkileri artırıldı. Şubat 1974'te ilan edilen Anayasa, bir Federal meclis ve Cumhuriyetler ve iller meclisi'nden oluşan Federal bir meclis daha oluşturdu. Mayıs 1974'te Tito ömür boyu devlet ve parti başkanı seçildi. Parti X. Kongresi'nde altı federe cumhuriyete ve iki özerk bölgeye tanınan geniş egemenliği dengelemek amacıyla yönetim organlarını artan bir merkeziyetçilik yönünde değiştirdi.

Bununla birlikte hükümet ekonomik durumu düzeltmeyi başaramadı; enflasyon arttı; pazar ekonomisinin uygulanması, kârları yetkililer tarafından sınırlandırılmaya çalışılan bir iş adamları sınıfını ortaya çıkardı. Ayrıca, özyönetim uygulaması, işletmelerin çıkarlarıyla ülke kalkınma planlarını bağdaştırmanın zorluğunu ortaya koydu. Yetkililer, aydınlar arasında bir muhalefetin sürüp gittiğini ve muhalif komünistlerin bir hareket oluşturmaya çalıştıkları gerçeğini kabul etmek zorunda kaldılar. Nihayet şubat 1975'te kurumsal reform, anayasal düzeni savunmak için bir Federal konsey'in kurulmasıyla tamamlandı. Bu konsey, parti ve hükümet üyelerinden oluşuyordu.

Dış politikada Yugoslavya, bağımsızlık ve bağlantısızlık ilkelerine bağlı kaldı. Haziran 1969'da Moskova'da toplanan Komünist partileri konferansı'na katılmayı reddeden Tito, Çavuşesku'nun da desteğini alarak iç işlerine karışmama öğretisine bağlılığını ve Sovyetler'in sınırlı egemenlik görüşünü reddettiğini açıkladı. Makedonya üstündeki bulgar talepleri, Bulgaristan ile Yugoslavya arasında bir gerginliğe yol açtı. Eylül 1971’de Brejnev, Belgrad’a geldi: Sovyetler Birliği Yugoslavlar’a kendi sosyalizmlerini kurma hakkını tanıdı. Bu yakınlaşma, karşılıklı ziyaretler ve önemli bir ekonomik anlaşmanın, imzalanmasıyla (kasım 1972) belgelendi. Yugoslavya, Bulgaristan ile de barıştı ve Batı Almanya ile ilişkilerini iyileştirdi.

Mayıs 1980'de mareşal Tito öldü ve daha sonra iktidar, 1974'te belirlenen ve çok karmaşık olan ortak ve nöbetle yönetim ilkeleriyle sürdürüldü. Tito ölünce Yugoslavya Cumhuriyeti Ortak başkanlık kurulu başkanı olan bosnalı Czijetin Miajatovic’ten sonra bu göreve sırasıyla Sloven Sergej Kraighor (mayıs 1981), sırp Petar Stamboliç (mayıs 1982), hırvat Mika Spiljak (mayıs 1983), sonra karadağlı Veselin Djurarlovic (mayıs 1984), Radovan Vlajkovic (mayıs 1985), Sinan Hasani (mayıs 1986), Lazar Mosjov (mayıs 1987), Raif Dizdarevic (mayıs 1988), Janez Drnovsek (mayıs 1989) getirildiler; hepsi de titocu yönelişe bağlıydılar. Ağır bir ekonomik bunalım ve Kosova bölgesinde sürüp giden bir karışıklıkla karşı karşıya kaldılar.

Etnik gerilim, zaman zaman tırmanarak sürdü (1985-1989). Enflasyonun % 140'a çıkması (1987 sonu) ekonomik bunalım yanında siyasal bir tehdit de oluşturuyordu. Bir tarımsal sanayi kombinasının (Agromerc) 865 milyon dolar değerindeki karşılıksız bonoyu piyasaya sürdüğünün ortaya çıkması üzerine Cumhurbaşkanı yardımcısı Hamdiya Pozderac istifa etmek zorunda kaldı (eylül 1987). IMF ile yeni bir anlaşma yapıldı; dış borçlar yeni vadeye bağlandı. Yapılan Anayasa değişikliğiyle piyasa ekonomisi yolunun açılması, devlet müdahalesinin azaltılması, özel girişimin cesaretlendirilmesi benimseniyor; Sırbistan yönetimine daha çok yetki verilerek etnik huzursuzluğun yaygın olduğu Kosova ve Voyvodina özek bölgelerinde denetimin sağlanması öngörülüyordu. Ocak 1989'daki Merkez komitesi toplantısında Komünist partisi önderi Stipe Suvar, fikirlerin serbestçe tartışıldığı çoğulcu düzeni savundu. Şubat 1989'da ilk bağımsız muhalefet partisi, Sosyal demokrat parti kuruldu.

Parçalanma, iç savaş ve yeni Yugoslavya.


1990'da SSCB'nin ve Doğu Avrupa'daki sosyalist ülkelerin komünizmi ter- kederek çok partili demokratik düzene yönelmeleri Yugoslavya'yı derinden etkiledi. Ortam zaten hazırdı. Önce 1990'da Slovenya komünistleri Yugoslavya Komünistler birliği'nden ayrıldılar. Aynı yıl Hırvatistan'da yapılan seçimleri muhalefetteki Demokratik birlik kazandı. 1991 yılı boyunca Sırpların yönetimindeki Yugoslav halk ordusu ile Sloven, hırvat ve boşnak kuvvetleri arasında kıyasıya bir iç savaş yaşandı. Yıl sonuna doğru Yugoslav ordusu bu devletlerden çekilirken Bosna-Hersek Sırpları ayrı bağımsızlık ilan ederek Bosna'da müslümanlara karşı etnik temizlik hareketine giriştiler. Bu ikinci iç savaş devam ederken, aralık 1991'e gelindiğinde 6 cumhuriyetten oluşan eski Federal Yugoslavya'nın yerinde 5 ayrı devlet kurulmuş bulunuyordu: Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Makedonya ve yeni Yugoslavya. Bunlardan ilk üçü başta Almanya olmak üzere başka devletlerce resmen tanındılar. Makedonya'nın tanınmasıysa, adından dolayı Yunanistan tarafından engellendi.

27 nisan 1992'de Sırbistan ve Karadağ tarafından oluşturulan ve kendini eski Yugoslavya'nın mirasçısı ilan eden yeni Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ise uluslararası Kamuoyunca ambargoyla karşılandı. Batılı devletler Sırbistan'ı ve 1986’dan beri iktidarda bulunan Sırp lider Slobodan Miloseviç'i Bosna'daki savaşın kışkırtıcısı saymayı sürdürdüler ve yeni Yugoslavya'yı eskisinin devamı gibi kabul etmeyi reddederek, izlenen politikaları onaylamadıklarını gösterdiler. BM Güvenlik konseyi Karadağ'la birlikte Sırbistan'ı resmen saldırganlıkla suçladı ve bu ülkeye kapsamlı yaptırımların uygulanmasını öngören bir önergeyi benimsedi. Bu yaptırımlar zorunlu tıbbi' malzemeler dışında bir ticaret ambargosunun konmasını, Sırbistan'la bağlantılı sivil hava ulaşımının bütünüyle yasaklanmasını, yurtdışındaki bütün sırp varlıklarının dondurup masını, yugoslav diplomatların sınırdışı edilmesini, bütün kültürel, sportif ve bilimsel ilişkilerin askıya alınmasını ve başka önlemleri kapsıyordu. Ekimde de Güvenlik konseyi'nden BM onaylı insancıl yardım çalışmaları dışında Bosna üzerindeki bütün uçuşların yasaklanmasına ilişkin bir karar çıktı.

Milosevic rejimi kısmen de olsa ablukayı aşmayı başardı. Rusya resmi düzeyde Yugoslavya'ya yönelik BM yatırımlarını destekliyordu. Ama Rus hükümeti, devlet başkanı Boris Yeltsin'in Balkanlardaki ABD politikasına ödünler verdiği yönündeki hücumları hesaba katmak zorundaydı. Sırbistan, Yunanistan hükümetinden de maddi ve manevi destek alıyordu, BM'nin koyduğu ambargoya karşın Belgrad'a ulaştırılan petrolün büyük bölümü Atina hükümetinin üstü örtülü desteğiyle Yunanistan’dan geçiyordu. Kalan bölümü ise Romanya'nın gizli işbirliği sayesinde Tuna yoluyla ya da Bulgaristan üzerinden taşınıyordu. Bununla birlikte Batılı ülkelerin Yugoslavya'ya uyguladığı yaptırımlar etkisini duyurmayı sürdürdü.

Saygın bir yazar ve eski bir rejim muhalifi olmanın yanı sıra ateşli bir sırp milliyetçisi olarak da tanınan Dobrica Cosic'in haziran 1992'de yeni Yugoslavya'nın cumhurbaşkanlığına seçilmesi, Miloseviç karşıtları arasında bir siyasal değişim umudunu doğurdu. Ama katılım oranının oldukça düşük düzeyde (Sırbistan'da % 60, Karadağ’da % 50) kaldığı 31 mayıstaki seçimler, eski komünistlerin oluşturduğu iktidardaki Yugoslavya sosyalist partisi'nin % 68'lik bir çoğunluk elde etmesiyle sonuçlandı. Bütün olup bitenlerden sonra gerçek bir değişim yolunun açılabileceği yönündeki umutlar, geçerek yeniden cumhurbaşkanlığına seçildi. Hırvatistan ve Bosna'da sivil halka yönelik baskınlara izin vermiş aşırı bir politikacı olan Vosijlav Seselj'irv başkanlığındaki Radikal parti seçimlerden ikinci büyük parti olarak çıktı.

Kötü ün sahibi olan Beyaz Kaplanlar'ın lideri aşırı milliyetçi Zeljko Raznjetovic ('Arkan"), Arnavutların seçimleri boykot ettiği Kosova'dan seçilerek parlamentoya girdi, Ko- sova'da Arnavutlar 24 mayıs 1992'de gayri resmi olarak kendi seçimlerini yapmış ve ardından Batı Avrupa'da sürgün hükümeti kurarak bağımsız bir cumhuriyet ilan etmişlerdi. Kışkırtmalar sonucunda Sırpların Bosna'daki gibi bir "etnik temizleme" hareketine girişmesinden çekinen yerel arnavut liderlerin yatıştırıcı çabalarına karşın Kosova bölgesindeki huzursuzluk giderilemedi.

Panic, 29 aralık 1992'de milletvekillerinin oybirliğiyle desteklediği bir güvensizlik önergesi sonucunda düşürüldü. Ocak 1993'te Federal meclis geçici başbakanlığa Radoje Kontic'i getirdi. 28 haziranda Zoran Lilic, görev süresi dolan Dobrica Cosic'in yerine Yugoslavya cumhurbaşkanı seçildi.

askeri tarih

Sırp ordusuna karadağlı ve avusturya- macar unsurların katılımıyla 1917'de kurulan yugoslav ordusu, daha sonra zorunlu askerlik hizmeti ilkesini benimsedi (1923). 16 piyade, 2 süvari, 1 muhafız tümenine dağılmış 116 000 askeriyle, yeterli tankı ve modern uçağı olmayan yugoslav ordusu, tam seferberlik halindeyken Almanlar'ın beklenmedik saldırısına (nisan 1941) uğradı ve birkaç gün içinde yok edildi. ( Bakınız Balkan Savaşları) BU baskından kurtulan albay Mihailovic'in çetnikleri, ileri bir tarihte bir müttefik çıkarması umuduyla, silahlı direnişi sürdürdüler. Diğer yandan, SSCB'nin Almanya tarafından istila edilmesinden (22 haziran 1941) sonra Komintern'in emirleri doğrultusunda Tito, Makedonya ve Bosna'da komünist partizanları örgütledi, ilk proleter tugayı, aralıkta kuruldu. 1943'te Tito, 300 000 kişiye komuta ediyordu. Ingilizler ve Amerikalılar tarafından desteklenen her iki örgüt alman ve İtalyan kuvvetlerine karşı amansız savaşlar verdiler ve 40-50 tümeni durdurdular. Ancak daha sonra birbirlerine düştüler: çarpışmalar, nazi vahşilikleri, kardeş kavgaları, 305 0001 savaşçı 1 700 000 kişinin ölümüne yol açtı. Ingilizler tarafından terk edilen (1944) Mihailovic sonunda tasfiye edildi. Kurtuluş'tan sonra 800 000 partizan yugoslav halk ordusunun kurulmasını sağladı.

1969 yasasıyla düzenlenen Yugoslavya'nın genel halk savunması, erkeklerde 16-60 ve kadınlarda 16-55 yaş arasındaki herkesin Yugoslav Komünist birliği yönetiminde silah altına alınmasına olanak vermekteydi. Federal organ olan yugoslav halk ordusunun yanı sıra her topluluk, cumhuriyetler çerçevesinde kendi alan savunma kuvvetlerini ve kendi sivil savunmasını hazırlıyordu. Bunların örgütlenmesinden, seferber edilmesinden ve bütçesinden cumhuriyetler sorumluydu. 1971 hırvat bunalımından sonra yugoslav halk ordusu "kombine kurmay heyetleri" aracılığıyla, "toplulukların sosyalizmin kazanımlarına yönelik her tür tehdide karşı özsavunmasını ve özkorunmasını sağlamak üzere" alan savunma kuvvetleri üstünde belli bir denetim kurdu: yugoslav halk ordusu kuvvetlerin seferber edilmesini, partizan tugaylarının yardımıyla istila yollarının kapatılmasını sağlayacaktı; alan savunma kuvvetleriyse yerel savunmayla istila edilen bölgede gerilla hareketinden sorumlu olacaktı. Kesin bir saldırı taktiği, bir savunma stratejisiyle bütünleşiyordu. 1991'de cumhuriyetler arasında başlayan iç savaşta bu alan savunma kuvvetleri, federal orduya karşı savaşta cumhuriyetleri savunmakta işe yaradı.

yugoslav (sırp) sanalı

Ortaçağ sırp mimarlığı XII. yy.'ın sonunda, Studenica manastırı Meryem kilisesi ile ortaya çıktı. Yunan haçı plan şemasına göre inşa edilmiş bu kesme taş yapının tek sahnı bir bizans kubbesiyle örtülüdür; dışı roman, içi bizans üslubunda bezenmiştir. Zica, Mileseva, Sopocani (XIII. yy.), Decani (XIV. yy. başı) kiliseleri hem roman hem bizans özellikleri gösteren bu üslupta yapıldı. Daha sonra bu tarz bırakıldı ve Pec, Gracanica (XIV. yy.), Ravanica, Kalenic, Manasija'da (XV. yy.) yeni yapılan kiliselerde makedonya üslubu benimsendi. Kural haline gelen bu üslup, modern döneme kadar yürürlükte kaldı (Belgrad Sv. Marko kilisesi, 1931). Sırp ve Makedonya resim sanatları aynı kaynaklardan yararlanır. Görsel Üslup ve Studenica ya da Mileseva'da benimsenen ikonografik program, Nerezi'ye bağlanır. Aristokrat özlü olan bu sanatın en parlak örneği Sopocani kilisesi'ndedir (1260'a doğr.). Decani ve Gracanica kiliselerindeki resimler, Üs- küp'teki Sveti Nikita'da görülen "ansiklopedik" tarza bağlanırlar.

Kosova meydanmik tarzı ortaya çıktı. Yalnızca N. Petroviç kendine özgü bir yol izlemeyi başardı. İki dünya savaşı arasındaki dönemde, Petar Dobrovic (1890-1942), Milo Milunovic (1897-1967), Milan Konjovic (doğm. 1898), Petar Lubarda (1907- 1974), Pedja Milosavljevic (doğm. 1908) gibi sanatçılarla, Câzanne ve A. Lhote etkisi ağır bastı. Djordje Andrejevic-Kun (1904-1964) marxçı eğilimli toplumsal eleştiri akımını benimsedi. İkinci Dünya savaşı'ndan sonra, eskiye dönük bir figüratif üslubu benimseyen Lazar Vujaklija (doğm. 1914), informel sanata bağlı çalışmalar yapan Branislav Protic (doğm. 1931), simgeci Zivojin Turinski "(doğm. 1935), gerçeküstücülüğe yönelen Dado’ ve Velickovic’, ve birçok başka ressam sivrildi. Bizans sanatının tanımadığı bir dal olan heykelcilik ise, Sırbistan'da ancak Mestrovic'ten etkilenen Split kökenli Torna Rosandic (1878-1958) ve Bourdelle'in izleyicisi portreci Sreten Stojanovic ile (1898-1960) ortaya çıktı. Olga Jancic (doğm. 1929) ve Olga Jevric (doğm. 1922) figüratif olmayan heykellerle kendilerini tanıttılar. Yeni kuşak sanatçıları arasındaysa özellikle, çoğu metalden uzamsal kompozisyonlar gerçekleştiren Mladen Marinkov (doğm. 1947) dikkati çeker.

Kaynak: Büyük Larousse
Son düzenleyen Safi; 27 Kasım 2016 20:18


Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç