Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 5 Aralık 2016  Gösterim: 69.564  Cevap: 12

Asur İmparatorluğu (Asurlular)

Kısaca
Mezopotamya’nın kuzeyinde eski ülke ve devlet. İlkçağda, Ortadoğu’nun en büyük imparatorluklarından birinin merkezi olmuştur.
TheGrudge
16 Eylül 2006 12:12       Mesaj #1
TheGrudge - avatarı
Ziyaretçi

Asur

Ad:  Asur_İmparatorluğu.JPG
Gösterim: 547
Boyut:  59.5 KB

Mezopotamya’nın kuzeyinde eski ülke ve devlet.

Sponsorlu Bağlantılar
İlkçağda, Ortadoğu’nun en büyük imparatorluklarından birinin merkezi olmuştur. Bugünkü Irak’ın kuzey kesiminde, Musul çevresindeki topraklarda bulunan Asur ülkesi, önceleri Babil’e, İÖ 2. binyılın büyük bölümü boyunca da Mitannilere bağımlı kaldı. İÖ 14. yüzyılda bağımsız oldu. Daha sonra Mezopotamya’da, Anadolu’nun güneydoğusunda, zaman zaman da Suriye’nin kuzeyinde büyük güç kazandı. Ama I. Tukulti Ninurta’nın ölümünden (İÖ y. 1208) sonra gerileme dönemine girdi.

İÖ II. yüzyılda I. Tiglat-piieser zamanında kısa süre yeniden eski gücüne kavuştuysa da, bunu izleyen dönemde hem Asur Krallığı, hem de düşmanları, yarı göçebe Aramilerin akınlarıyla yıprandı. İÖ 9. yüzyılda Asur kralları sınırlarını yeniden genişletmeye başladılar; İÖ 8. yüzyılın ortasından İÖ 7. yüzyılın sonuna değin III. Tiglat-piieser, II. Şarrukin (Sargon) ve Sinahheriba (Sanherib) gibi güçlü kralların önderliğinde Basra Körfezinden Mısır’a kadar uzanan toprakları egemenlikleri altında birleştirerek günümüzde Yeni Asur İmparatorluğu olarak adlandırılan bir imparatorluk kurdular. Son büyük Asur kralı Asurbanipal’di. Asurbanipal döneminde sanatta büyük bir gelişme olduğu bilinmekteyse de, hükümdarlığının son yılları ve İÖ 627’deki ölümünü izleyen dönemin playları karanlıkta kalmıştır.

Asur Krallığı İÖ 612-609’da Keldanilerin ve Medlerin ortak saldırılarıyla yıkıldı. Zalimlikleri ve savaştaki atılganlıklarıyla tanınan Asurlar, anıtsal yapıtlar da bıraktılar. Nini ve, Asur, Kalah (Nimrud), Dur Şarrukin (Horsâbad) ve başka yerlerde bulunan kalıntılar, Asurların mimarlıktaki ustalığını göstermektedir.

Kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Baturalp; 4 Aralık 2016 21:35


1 Eylül 2008 23:49       Mesaj #2
sedat sencan - avatarı
VIP VIP Üye
Asur’lular gaddar oldukları gibi garip geleneklere sahiptiler.
Suriye’yi alıp Akdeniz’e ulaştıklarında,söylentiye göre kral,üstünde işlemeli elbisesi olduğu halde kollarını suya soktu ve bir köpekbalığını öldürdü.
MÖ.877 tarihinde bir Asur kralı silahlarını Akdeniz’in sularına daldırıp ıslattı.
Savaş,devletin en önemli gelir kaynağı idi.
Yenilgiye uğrattıkları devletleri haraç vermeye zorladıkları gibi onların bağlılığını çeşitli şekillerde göstermelerini istiyorlardı.
Örneğin Med’ler Asur kralına giydirilmiş güzel köpekler gönderdiler.
Asur’lular,yüzlerce yıl Sümer ve Babil ile ilişkide oldukları halde onların bilim ve sanatlarından hiç etkilenmediler.
Değer verdikleri büyüklük ve özgürlük sadece zor ve şiddet hareketleridir.
Mükemmel hayvan kabartmaları ve mükemmel hayvan heykelleri yapmışlardı,ama bu çabaları sanatsal inceliklerinden değil,yırtıcılığı ululamış olmalarından ileri geliyordu.
Ninova’daki saray ve tapınakları duvar resimleri ile süslüydü.
Fildişi,sandal ağacı,mermer ve bazaltlarla bezenmiş saray salonları zenginliğin ihtişamını yansıtırdı.
Ama bu zenginliğin kaynağı sadece savaştı,ve bu sanat eserlerinin konusunu oluşturuyordu.
Üstelik bu sanatı yendikleri ülkelerden alıyorlardı.
Bütün ihtişam Asur’luların kendi emekleri değildi.
Herşey cinayet ve yağma ile sağlanmıştı.
Asur’luların en iyi bildikleri şey,savaşmaktır.
Her türlü savaş aracını geliştirmede ustaydılar.
Kıyıcılıkları masallara geçecek nitelikteydi.
Savaş teknikleri tam bir yakıp yıkma üzerine kuruluydu.
Yırtıcılıkları da kan dökücülükleri de her zaman uyguladıkları bir siyasetti.
Vahşetin en yüksek noktası düşünüş tarzlarının temeliydi ve yenik düşenlerin tamamen yok edilmesine yönelikti.
Sitelerin yağma edilmesi,site halkının kılıçtan geçirilmesi ve ezici vergiler sadece bir başlangıçtı.
İnsanların boynu belli bir yöntemle vurulurdu.
Kesilmiş insan başları ve insan derileri kral sarayının duvarlarını süslerdi.
Her savaştan sonra binlerce savaş esiri ateşe atılır veya diri diri duvarlara gömülür ya da kazığa oturtulurdu.
İnsanların öldürülmeden önce derilerinin yüzülmesi de olağan uygulamalarıydı.
Köylülerin bilekleri,dudakları ve dilleri kesilirdi.
Bir keresinde düşman kralı Ninova’ya getirilmiş,çenesi bir köpek zincirine bağlanarak sokaklarda sürüklenerek öldürülmüştü.
Asur’luların amacı düşman toplumların büyük ölçüde kökünü kazımak ve sağ kalanların intikam alma olanağını yok etmekti.
Bunun için ölümden kurtulmuş olanlar yığınlar halinde yurtlarının dışına sürülürdü.
Asur kralı Asurbanipal kendinden önceki bütün krallardan daha kültürlü,daha hoşgörülü ve bağışlayıcı olmakla birlikte MÖ.666 yılında Mısır’ı yağma edip halkı kılıçtan geçirdi.
Köyler yakılıp yıkılır,yerle bir edilir,ağaçlar kesilip devrilirdi.
Bir başkaldırma olursa kral,o bölgenin bu kez olduğu gibi yok edilmesini emrederdi.

Asur’lulara karşı özgürlüklerine kavuşma hareketi Med’lerde başladı.
Dejones haraç ve vergilerini öderken halkı gizlice örgütlüyordu.
Daha sonra General Keyaksar bu çabaya devam etti.
Halkı örgütlediği gibi ordusunu sabırla oluşturuyordu.
Kendisi Asur okullarında askeri eğitim aldığı için orduyu Asur usullerine göre hazırlıyordu.
General Keyaksar komutasındaki birlikler isyan ettikten sonra Asur ordularını üst üste yenmeye başladı.
Ancak Asur kralı İskit’lerden yardım istedi.
Bunun üzerine Keyaksar geri çekildi.
Ama kısa süre sonra Asurbanipal ölünce Asur’da iç karışıklık başladı.
General Keyaksar komşularından aldığı yardımla tekrar Asur’un üzerine yürüdü ve Ninova’yı kuşattı.
Yeni kral,ailesi ile birlikte kendini alevler içinde kalan sarayına attı.
MÖ.612 yılında Ninova yıkılıp ortadan kaldırıldı.
Yıkıntıları hiçkimse tarafından onarılmadı.
Bütün Asur devleti diğer halkların sevinç duyguları içinde yıkıldı.
Yenilen Asur halkı,birlikte varolmalarını sağlayacak özkültüre sahip olmadığı için dağıldı.
Son düzenleyen Baturalp; 5 Aralık 2016 13:16
Misafir
3 Ocak 2010 21:33       Mesaj #3
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Asur İmparatorluğu aslen kuzey ırakta,ta dicle kıyısındabulunan asur (Qalatşarqat) şehri ve çevresinde yaşıyan bir SAMİ toplulukken özellikle(M.Ö.2000)sonrası doğu-batıarası global ticaretten faydalanarak ve gelişmiş ve topraklarını genişleterek ülkelerini bir imparatorluğa dönüştürmüş eski çağ halkı başkentleri (NİNOVE)
Son düzenleyen Baturalp; 5 Aralık 2016 15:26
Daisy-BT
15 Haziran 2010 22:17       Mesaj #4
Daisy-BT - avatarı
Ziyaretçi

Asurlar :

  • Asur. Ninova önemli sitelerdir.
  • Ölüm cezaları işkence ile yerine getirilirdi.
  • Çeşitli ticaret kolonileri kurmuşlardır
  • İlk atlı birliği kurmuşlardır.
  • Kültepe yerleşim harabeleri günümüze kadar gelmiştir. Yazılı döneme ışık tutar.
  • Kitabeler hazırlamışlardır. (Yıllık)
  • Çivi yazısını kullanmışlardır.
  • Anadolu' ya yazıyı taşımışlardır
Son düzenleyen Baturalp; 5 Aralık 2016 13:18
6 Aralık 2010 14:18       Mesaj #5
_Yağmur_ - avatarı
SMD MsXTeam

Asurlular

Ad:  Asurlular1.JPG
Gösterim: 570
Boyut:  47.7 KB

Akkad bölgesi Dicle ve Fırat arasında merkezi bir bölgeydi. Bölgenin bu merkezi durumunda yararlanan Akkad kralları, kısa zamanda büyük fetihler yaptılar. "Dünyanın dört bölgesinin kralı" ünvanını alan Akkad kralı Naramsin (İ.Ö.XXIII.yy) kuzeyde Doğu Anadolu dağlarına kadar ilerlemiştir.

Asur halkının çekirdeğini oluşturan bu insanlar, Akkad bölgesinde kuzeye yayılan Samilerdir. İ.Ö. 3000'lerde Orta Fırat dolaylarında yerleşmeye başlayan Akkadlar, burada bir çok yerleşim birimi kurmuşlardır. Bunlardan birisi de kabilenin ve tanrısını ismini alan Asur kentidir.Daha sonra bu kabile adını tüm bölgeye ve verecek kadar güçlenmiştir.

Tüm Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar yaratmışlardır. Çünkü bu halklar birbirlerinin mirasına çok kolaylıkla sahip çıkıyorlardı. Asurlularda Akkad kültür temeli üzerine kendi kültürlerini geliştirmiş ve bu kültürü daha geniş bir bölgeye yaymayı başarmışlardır.

Kısa zamanda tüm Yukarı Mezopotamya'da Asurluların yarattıkları kültür egemen olmaya başlamıştır. Asurlular, bu egemenliğe tanıklık yapan binlerce maddi kanıt bırakmışlardır. Asur, Ninova, Kolah v.b gibi kentler ve buradaki yığınla tablet bu durumu tartışmasız kanıtlamaktadır. Yukarı Mezopotamya'nın güney kesiminde Asurluların hakimiyeti tartışmasız bir şekilde kabul edilirken, Süryani tarihi açısından tartışılmaya daha açık olan bölge Yukarı Mezopotamya'nın kuzey bölgesidir. Çünkü bu bölgede egemenlikler sürekli olarak el değiştirmiştir.

Arkeoloji biliminin halen bu bölgede yapması gereken çok sayıda çalışma vardır ama eldeki veriler buralardaki bir çok yerleşiminin tarihinin Asurlulara kadar uzandığını gösteriyor. Bu bölgeler için kullanılan ilk coğrafi terimler ve kent adları Asurcadır. Ayrıca ilk tarihi kayıtlarda Asur dilinde çivi yazısı olması bir rastlantı değildir. Bölge için kullanılan coğrafi terimlerin ve kent adlarının Asurca olması, bölgenin çok eski zamanlardan beri belki de Asurluların siyasi egemenliğinin bu bölgeye gelmeden önce Asurlularla ilişkili ve onlardan etkilendiğini göstermektedir.

Örneğin bugünkü Harran adı, Asurca'daki Harranu'dan gelmektedir. Bu kelimenin Asur dilindeki anlamı ise yol'dur. Bu adlandırma, eski çağda buradan geçen ticari ve askeri yollardan kaynaklanmıştır. Tur-Abdin (Midyat ve civarı) bölgesi hakkındaki ilk tarihi bilgiler ve coğrafi terimler Asurluların XV.yüzyıldaki genişlemesinden sonraya dayanmaktadır. Asur krallarından I.Adat Ninari ve oğlu I.Salamsar'dan kalma kitabelerde "Kaşiari Dağları" diye sözü edilen bölgenin Mardin-Midyat yani Tur-Abdin çevresi olduğu bilinmektedir. Bu bölgeyle ilgili diğer bir coğrafi terim olan "İzala'da" o dönemden kalmadır. Çivi yazı tabletlerde ve daha sonraki Roma ile Bizans kaynaklarında Mardin ve civarı için İzala terimi kullanılmıştır.

Bugünkü Cizre ilçesinin 20 km kuzey batısındaki örenler bir zamanlar Asurin (Asur) hükümdarları için başkentlik yapmış büyük bir kente aittir. Nusaybin'in 15 km kuzey-doğusunda bulunan Merdis (Süryanice Marin) örneklerindeki kaya ve mağara ağızlarındaki Çivi yazısı (Asurca) ve Strangeli (Doğu Süryanice) yazılar ile çeşitli kabartma ve resimlerin yan yana bulunması bölge halkının kökenlerini gösterir niteliktedir. Yine bu bölgede bulunan Hassana (Kösreli) köyünün de İsa'dan önceki döneme dayanan bir yerleşim bölgesi olarak tarihselliği Asurlulara kadar uzanmaktadır. Bölgedeki Nisibis (Nusaybin), Merdo (Mardin), Urhay (Urfa), Omif (Amid, Diyarbakır) v.b gibi kentlerini kuranlarda yine Asurlulardır.

Asurluların bu kadar geniş bir coğrafik bölgeye yayılmalarının nedeni, Asur şehrinin daha İ.Ö.'ki 3000'lerde bu bölgelerle ticaret ilişkilerine başlamış olmasıdır. Asur şehrinin; Aşağı Mezopotamya, Asurya ve Anadolu ile bakır ve gümüşün çıkartıldığı Doğu Anadolu'nun merkezi yerinde bulunması kentin süratle gelişmesine yol açtı. Kapadokya ve Doğu Anadolu ile yapılan ticaret, Asurluların buradaki bir çok şehirde koloniler ve yerleşim birimleri kurmalarına yol açmıştır. Bu durum ise Asur krallarının bu bölge ile daha yakından ilgilenmelerine ve buralar sefer yapmalarına zemin hazırlamıştır. Ticaretin serbestçe yapılabilmesi için ticaret yollarının güvenlikli olması gerekiyordu. Bu güvenliği sağlamakta Asur krallarına düşüyordu. Ticaret için yapılan fetihler ise halkın gitgide kuzeye ve tüm Mezopotamya'ya yayılmasını sağlıyordu. Asurluların kuzey ve kuzey-batıya olan büyük genişlemesi ise İ.Ö. XV.yy'dan sonraki "Orta Asur Dönemi" ile İ.Ö. VIII. - VII.yy'da olmuştur.

Ö.XII.yy'da Asur kralları I.Salmanasar ve oğlu I.Tikulti Nunurta büyük bir ordu ile kuzey ve batıya seferle düzenlerler. Kuzeyde Van gölüne kadar olan yerler Asur topraklarına katılır. Fırat geçilir ve batıda sınırlar Kargamış'a kadar genişletilir.

Asurluların Yukarı Mezopotamya ve komşu bölgelere yayılmalarındaki diğer bir etken de, o dönemdeki savaşların niteliğidir. Bu savaşlar fetihçi halkın dışında kalan öteki halkların yıkımına neden oluyordu. Fatihler, fethettikleri yerlerin halkını kılıçtan geçirir, ganimetleri başkente taşır ve fethedilen topraklara Asurlu koloniler gönderirlerdi. O dönemde köle emeği yaygın olmadığı için, köleler daha çok ev işlerinde kullanılırlardı. Böylece sınırlı olan köle ihtiyacı karşılandıktan sonra, diğer savaş tutsakları kılıçtan geçirilirdi. Gerçi daha sonra bu durum değişecek ve Asur ile diğer şehirlerde önemli sayıda köle çalıştırılacaktı.

Yukarı Mezopotamya'da halk Asurlu idi. Babilanya denen yerde ise etkin bir rahipler sınıfı vardı. Dolayısı ile Asur kralları bu sınıfla ittifak içerisinde idiler. Bu yüzden bu bölge dışında kalan yerlerin yazgıları daha farklı oluyordu. Örneğin eski İsrail krallığında ve Suriye'nin bazı bölgelerinde halk kılıçtan geçiriliyor ve sürgüne gönderiliyordu. Sürgün edilenlerin yerlerine Asurlu koloniler yollanıyor ve yönetimde krallik valilerine veriliyordu.

Asurluların bu yayılmacı politakası sonucu özellikle İ.Ö.VIII ve VII.yy'da Yukarı Mezopotamya ve ve buraya yakın bölgeler yoğun bir şekilde hem kültürel hem de siyasal alanda Asurluların etkisi altında kalmıştır.

Fakat İ.Ö.'ki dönemde iki önemli olay, Yukarı Mezopotamya'daki halkların bölgeye daha da dağılmasına ve ve buradaki halkların birbirlerine kaynaşmalarına yol açmıştır. Bunlardan birincisi Aramiler'in Mezopotamya'ya sızmaları ; ikincisi ise Asur imparatorluğu ve sonrasında kurulan Babil devletinin yıkılması sonucu oluşan yeni durumdu.

Suriye çölünde göçebe ya da yarı göçebe bir hayat süren Aramiler İ.Ö.'ki XII.yy'ın başında Mezopotamya'ya sızmaya başladılar. Bu sızma çeşitli Arami kabilelerinin Fırat ve Dicle nehirleri arasına girmesiyle başladı. Bu kabileler Asurya bölgesinde bulunan kentlere baskınlar yapıyor, kent ve köyleri yakıp yıkıyor, halkı köleleştiriyor ve Asur şehirlerinde ganimetler topluyorlardı. Bu korkunç durum karşısında vadilerde, ovalarda oturan halk dağlara kaçıyor ve kentlerin nüfusü azalıyordu. Asurlu halk kuzey ve kuzey-doğu (Urmiye bölgesi) bölgelerine kaçıyordu.

Fakat Aramilerin bu saldırıları İ.Ö.yy'da azaldı ve giderek yok oldu. Çünkü Fırat ve Dicle nehirleri arasında Mezopotamya'ya yerleşen Aramiler aşama aşama yerleşik hayata geçtiler ve Asur halkı ile kaynaştılar. Arami akınları da bundan dolayı sona erdi. Bu sırada Asur'da kendini toparlamış ve karşı saldırya geçmişti. Çok sayıda Arami köleleştirilerek Asur şehirlerindeki görkemli yapıların inşaatlarında kullanıldı. İ.Ö.VII.yy'da Asur'un saldırısı sonucunda tüm Arami devletçikleri ortadan kaldırıldı.

Böylece Aramiler, Asur'un siyasal otoritesi altında birleşmiş oldu. Bu durum Aramiler'e Mezopotamya'da hareket serbestliği sağladı ve Asurlularla kaynaşmalarını daha da hızlandırdı.

Aramilerin yerleştikleri bölge, onlara tüm Mezopotamya'nın kara ticaretine hakim olma fırsatı verdi. Arami tüccarları, Asur askerlerinin fethettiği bölgelere kolayca girip ticaret yapıyorlardı. Bu durum Aramilerin ticaretini daha da geliştirdi ve kısa zamanda onları doğunun en etkili kara tüccarları haline getirdi. Fırat ve Dicle nehirleri arasında yerleşik hayata geçen ve Asurlular'la kaynaşan Aramiler'in ticari etkinliği Aramca dilinin basitliği ile birleşince, Aramca tüm yakın doğuda Asurca ile birlikte kullanılmaya başladı.

Yukarı Mezopotamya haklarının İ.Ö.'ki dönemde birbirleriyle kaynaşmalarını sağlayan ve bunların tümüyle birleşmelerine neden olan ikinci etken ise Asur ve Babil imparatorluklarının yıkılması ile ortaya çıkan yeni durumdu. Asur ve Babil imparatorlukları yıkıldığı zaman, yakın doğuda yaşayan tüm Sami halkının kaynaşmasını sağlayan temeller artık hazırdı. Temeli Sümerler'den kaynaklanan, Akkad ve Babillilerin geliştirdikleri kültürel mirası Asurlular'da almış ve bu kültürü çok geniş bir bölgeye yaymışlardı. Bu ortak kültürel geçmişten dolayı Sami halkları birbirlerinden çok farklı olmayan uygarlıklar kurdukları gibi, kolaylıkla da kaynaşmışlardır.

Sami halklarının üçüncü büyük göçünü oluşturan Aramiler'de Mezopotamya'ya yayıldıklarında hem kolayca diğer Sami halklarıyla kaynaşmışlar hem de getirdikleri dil ve etkin ticaret tüm Mezopotamya halklarınca kullanılmaya başlamıştır. Aramca dili sonraki dönemlerde tüm Sami halklarının ortak dili haline gelmiştir. Babil devletinin yıkılmasından sonra Akamenya imparatorluğunun Aramca'yı resmi dil olarak kullanmaya başlaması, Aramca'nın Med-Pers dilinden daha yaygın bir dil durumuna gelmesini sağladı. Aramca hem "daha önceden bu alandaydı" hem de kardeş bir Sami dili olduğu için Akkadça kullanan insanların onu öğrenmeleri tamamen yabancı bir Hint-Avrupa diyalektiğini öğrenmelerinden çok daha kolaydı.

Böylece Aramca Hıristiyanlık çağının birinci yüzyılda Mezopotamya'nın Samice konuşan halkları arasında; doğuda Akkadca'nın, batıda ise Kenanice'nin yerini aldı. Bazı Süryani tarihçilerinin sırf Süryaniler'in Aramca konuşmalarından dolayı kökenlerini Aramiler'e dayandırmalarının yanlışlığı da buradadır.

Asur ve Babil devletleri yıkıldığı zaman Yukarı Mezopotamya'da yaşayan halkların ortak kültürel geçmişlerine, onları birleştirecek yeni ve önemli bir faktör olan halkların ortak gelecek umudu eklenmiştir. Yabancı egemenliği altında yaşayan Asur, Arami ve diğer Mezopotamya halkları aynı bölgede oturuyor ve aynı dili konuşuyorlardı. Yabancı saldırı ve istilalara beraberce karşı çıkıyor ve egemenlere karşı ayaklanıyorlardı. Bu dönemdeki kaynaşmadan ötürü artık tek bir adla çağrılıyorlardı. Bu halklar Asuryalı, Süryani arada Kaldeliler diye anıldıkları da oluyordu.

Yakın doğuda İsa'dan önceki son yüzyıllara gelindiğinde, Yukarı Mezopotamya'daki Asurlu, Arami ve Kaldeliler birbirleriyle kaynaşmış, ortak geçmişe dayanan birlikteliğe sahip ve ortak gelecek umutları olan bir millet haline gelmişlerdi. Bu yüzyılda Mezopotamya halkları da büyük bir birleşme ve kaynaşma yaşıyorlardı. Fakat belli bir süre sonra insanlık tarihine damgasına vuracak olan Hıristiyanlık inancının doğuşu bölgede büyük değişimlere neden olacaktı.
Son düzenleyen Baturalp; 5 Aralık 2016 15:45 Sebep: başlık düzenlendi
Misafir
19 Aralık 2010 19:16       Mesaj #6
Misafir - avatarı
Ziyaretçi

Eski Asur çağı


Bu çağ M.Ö. 2100-1800 yılları arasındadır. Kral İllusuma (M.Ö. 2000) Asurluları müstakil bir devlete kavuşturdu. Kendinden sonra da İrisum ve İkunum bağımsızlığı sağlamlaştırarak memleketi imar ettiler. Bunlardan sonra Asurlu Birinci Sargon, devletin sınırlarını doğuya doğru iyice genişletti ve Anadolu ile olan ticareti geliştirdi. Bu çağa ait tarihi bilgiler ancak kazılarda bulunan eserlerden öğrenilmektedir.

Orta Asur çağı


Asur’un siyasi ve kültürel bakımdan hayli değişik olan bir çağıdır. Asur Kralı Asur-Uballit, eski Asur çağının sonlarında Babil ve Mitanni krallıklarının nüfuzu altında kalmış olan devletini bunlardan kurtardı. Hititlerle birlik olup, Mitanni Krallığını ortadan kaldırdı. Kendisinden sonra hükümdar olan Enlil-Narasis (M.Ö. 1340-1326), Adadnararis (M.Ö. 1310-1281), Birinci Salamannasar (M.Ö. 1280-1256), Birinci Tukulti Ninurta (M.Ö. 1255-1218) zamanlarında Asur büyümeye, yükselmeye devam etti. Ancak bir müddet sonra durgunluk devresine girdi. Bu devirde Babil’le devamlı mücadele halinde olan Asur, Babil’e vergi verir duruma geldi. Ancak, Aşşur Reş-işi (M.Ö. 1149-1117) Tıglatpileser-I (M.Ö. 1117-1090) Asurluları tekrar büyük devlet haline getirdiler.

Orta Asur çağı uzun bir süre devam etti. Hukuk, kültür ve dil alanlarında daha çok Babil etkisinde kalmıştır. Bu devrin en büyük özelliği, gelenek halinde yürürlükte olan hukuki esasların, M.Ö. 1100 yıllarında bir hukuk kitabı halinde derlenmesidir.

Yeni Asur çağı


Bu çağda devleti idare eden hükümdarlar orta Asur çağından beri devam eden hanedanın soyundandırlar. Bunlar kısa aralıklar dışında imparatorluğu geliştirmişlerdir. Bu devir devamlı toprak kazanma ve savaşların olduğu bir devirdir. Bu zamanın ünlü kralı olan Asurbanipal zamanında savaşlar devam ederken kültür alanında büyük gelişmeler görüldü. Bu hükümdarın eski eserleri toplayarak meydana getirdiği kütüphane, bir çok eserin günümüze kadar gelmesini sağladı. Ancak Asur’un bu ihtişamı kısa sürdü.

Ülke,Mitanniler, Hurrilerin hanedanlığının adıdır. başkentleri weşukanidir.son krallarının adı 2. şattuara'dır.kayıp prens(veya kral) Jiar-Jıara(mitanni kral listesinde adı geçmez)2.şattuaranın oğludur.prens jiar efsanevi bir kişiliğe sahiptir.

Asurbanipal’in ölümünden sonra Med, Babil ve diğer devletlerin hücumuna uğradı (M.Ö. 612). Son defa toplanan Asur kuvvetleri Harran Ovasında düşmanla olan mücadeleyi kaybederek yenildi ve imparatorluk tarihe karıştı.

Asurluların dilleri eski Sami dilinin bir koludur. Kullandıkları çivi yazısını Samilerden önce Irak’ın güneyinde yerleşen Asurbanipal M.Ö.668 ile M.Ö.626 yılları arasında yaşamıştır. Asarhaddon'un oğlu olan Asurbanipal, babasının Asur ülkesinin yönetimini ona bırakması (M.Ö. 668) üzerine (büyük kardeşi Şamaş-Şuma-Ukin'e yalnızca Babil bölgesi verildi), Aşağı Mısır'ı ele geçirdi. Elam'ı yakıp yıktı. Asur'a en parlak dönemlerinden birini yaşattıysa da, hükümdarlığının sonlarına doğru Mısır elden çıktı; Medler ve İskitler güçlendi.

Ortadoğu'nun tahıl tarımının ve evcilleştirilmiş hayvanlarının insanlık tarihinde özel bir yeri vardır; çünkü ilk uygarlık onların yol açtığı yaşam biçiminden doğmuştur. Dünyanın en eski uygarlığı, Dicle ve Fırat ırmaklarının aşağı kıvrımları boyunca Basra Körfezi'ne kadar dayanan düz lığ (alüvyon) ovası üzerinde uzanan Sümer ülkesinde doğdu.

Samilerle beraber bulunan Sümerlilerin Asur edebiyatı üzerinde büyük tesirleri olmuştur.

Asurlular devamlı münasebette bulundukları devletlerin sanatlarının tesiri altında kalmışlarsa da, kendilerine has milli özellik gösteren bir karakterleri vardır. Sanat, İmparatorluğun yükselmesine bağlı olarak gelişmiştir. Asur'da belli başlı yapı tiplerinin önemlileri, özel evler, saraylar, tapınaklar ve kalelerdir. Özel evler, ortada büyükçe bir holün etrafında yer alan büyük odalar şeklindedir.Saraylar ise evler topluluğuydu. Asurlular puta taptıklarından tapınaklara özellikle önem verirlerdi. Kaleler çok kalın yapılır ve ayrıca takviye edilirdi. İç ve dış kale olmak üzere iki kale bulunur ve bunlara belli aralıklarla kule konurdu.

Bugüne kadar yapılan kazılardan ele geçen eserlere göre Asurlular pekçok sanat kolunda ileri gitmişlerdir. Boyalı çanak ve çömlekler, taş kaplar, çeşit çeşit mühürler, aletler, eşyalar, silahlar, maden sanat eserleri kazılarda bulunanlardan bazılarıdır.
Son düzenleyen Baturalp; 5 Aralık 2016 15:16 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
DERUNİ
20 Aralık 2010 13:40       Mesaj #7
DERUNİ - avatarı
Ziyaretçi

ASURLULAR


Asurlular tarihte askeri teşebbüsleri ile savaşçı bir millet olarak görülmektedirler. M.Ö. XIV. yüzyılda Asur İmparatorluğunun ve kültürünün geliştiği görülür. Öyle ki, Mısır uygarlığı yanında yer alacak eserler yapılmağa başlar. Büyük fetih teşebbüsleriyle ve geniş ticaretleriyle dünyaya egemen olma siyaseti gütmüşlerdir. Toprak bakımından bağımsız olma ve komşularına karşı yabancı tutumlarıyla Asurlular, aynen Cemdet Nasr ve Naram-Sin zamanını hatırlatırlar.

Orta Asur Dönemi


Hamurabi zamanında ve sonra gelen hükümdarlar, hep dünyaya egemen olma düşüncesindeydiler. Asurlular, Mısır’ı bile kendi yönetimleri altına almak istemişlerdir. Bu yüzden Asur sanatı, askeri ifadeyi esas olarak kabul etmiş görünür. Kahraman tipli asker motifi, aynen Cemdet-Nasr ve Naram-Sin zamanında olduğu gibi önem kazanır. Krallar erkek tipli, kuvvetli ve kudretli olarak gösterilirler. Şişkin adaleli, bir atlet vücuduna sahiptirler.

Ninive’deki ideal kral başı, burada yeniden önem kazanır. Gene büyük gözler, kalın kaşlar, merhametsiz bir ağız, kuvvetli bir burun, omuzlara düşmüş saçlar ve uzun sakal anlatım konusu olur. Üstlerinde taşıdıkları silahlar, uzun bir kılıç, balta ve ok’tan ibarettir. Bu asker-kralların işi savaş, istilâ kale kuşatma, vahşi hayvan avı, zafer ziyafetleri ve tanrılara kurban adamaktır. Buyrukları altında silahlı yüksek memurlar, müzisyenler tutan bu krallar gösteriş ve tantanayı sevmektedirler. Bu gösterişli, muhteşem hayata uygun saray ve duvarlarında gösterişli hayatı anlatan rölyefler yer alır. Konuları daha çok kralın savaşları ve av sahneleridir. Asurluların savaşları hakkında bu rölyeflerden çok şey öğreniyoruz. Ellerinde kalkanlar, mızraklar, müzik yaparak giden askerler, savaş arabaları, disiplinli asil kanlı atlar bu rölyeflerde dikkatle ifade edilmişlerdir. Atların koşumları bütün ayrıntılarıyla belli edilmiş olup, biçimlendirmede kesin bir çevre çizgisi dikkati çeker. Atlar zarif vücutları, güzel hareketli adaleleri ile dikkatle modle edilmiştir. At’ın, Küçük Asya’ya Şurri’ler tarafından sokulduğu tahmin edilmektedir. Şurriler rölyeflerde kalın kumaşlardan uzun elbiseleri ile bir dağ halkı olarak ayırdedilmektedir.

Asurbanipal’in bir kaleyi nasıl kuşattığını gösteren rölyefden, Asurluların savaş tekniklerini ayrıntıları ile anlıyoruz. Esirler ikişer ikişer bileklerinden bağlanıyor; esir kadın ve çocuklar erkeklerin yanında, fakat bağlanmamış olarak yürüyorlar. Kadın ve çocuklar bazan at üzerine bindiriliyorlar. Hemen bütün kadın ve erkek esirlerin ellerinde su tulumları görülüyor. Buradan, bunların çölden geçirilecek bir başka yere götürüldükleri anlaşılıyor.

Berlin’de Devlet Müzesi’nde bulunan rölyefte, bir Asur askeri karargah tasvir edilmiş. Rölyefde yanyana kurulmuş olan iki çadırdan birinde genç bir uşak, içeri girmekte olan kumandanın, yüksek bir sedir üzerinde kurulmuş dinlenme yerini hazırlıyor. Bir başka hizmetçi, ayakta duran kumandana su veriyor. Kumandanın başında miğferi ve üzerinde silahları görülmekte. Öteki çadırda ise, bir direğe asılı, henüz yeni kesilmiş bir sığırı parçalara ayıran bir adam görülüyor. Bu rölyef bir savaş sırasındaki durumu anlatıyor. Demek ki, bu konu o zamanlar büyük önem kazanmakta idi. Vücut adaleleri ve kemikleri dikkatle modle edilmiştir. Rölyef anlatımı alçak, yüzeysel bir modle ile yapılmıştır. Ayrıntılar, sağlam ve mantıki bir görüş ile halledilmiştir. Bu biçimlendirme özelliklerinden, arkaik bir anlatımın söz konusu olduğu anlaşılıyor. İnsanların yüzleri durgun; fakat gerek atların, gerekse aslan gibi hayvanların yüzleri, içinde bulundukları durumla ilgili bir anlatımdadır.

İnsana heyecan veren av sahnelerinde, beynine ok yemiş, duyduğu acı ve vücudunun gerilmiş adalelerinden belli olan aslanlar gene önem kazanmış konulardandır. Sevilen diğer konulardan biri, kralın vurduğu aslanı kulağından tutarak arka ayakları üzerine kaldırmasıdır. Konular eski mühürlerdeki hayvan ve canavar motiflerinden alınmıştır. Bu rölyeflerdeki hayvan motifleri, arkaik üsluplu insan biçimlendirmesine oranla, plastik anlatım bakımından daha canlı ve optik hareketli olarak gösterilmiştir.

Özellikle, atlı bir savaş arabasına karşı saldıran aslan, ayrıntılı çizgiye dayanan alçak rölyefli bir eserdir. Burada atların son derece dikkatli, temiz bir işçiliği vardır. Ava çıkmış kralın arabası da, bütün süslü ayrıntılarıyla görülmektedir.

Savaş yapan askerler ve bilhassa krallar, resmi ve savaş elbiseleriyle gösterilmişlerdir. Her halde savaş elbisesi içinde gösterilmek, bu ülkede çok önem kazanmakta idi. Ayrıca, rölyeflerde savaşların nasıl yapıldığı ve savaş tekniklerine verilen önem, dikkati çekmektedir. Savaşa ait aletlerin ve bunların kullanılışlarını gösteren sahneler, insanın ifadesinden fazla değer bulur. Demek ki, bu ülkede askerlik birinci planda yer alıyordu. Savaş arabaları, kale kuşatma araçları, sudan geçmek için yüzdürme tulumları, çadırlar, sandalyeler, askerin yemek ihtiyacının karşılandığı pişirme fırınları, kapkacak, kral arabasının şemsiyeleri, hep belirgin karakterleri ile tasvir edilmişlerdir. Bu rölyeflerdeki anlatım, Akad anlatımında değil, Sümer biçimlendirilişindedir. Adalelerin anlatımında, vücut uzuvlarının yuvarlak bir çıkıntılılıkta gösterilmesi yerine, alçak ve düz yüzeyli bir rölyef biçimlendirmesi, çizgi egemenliği ile dikkati çekiyor. Rölyefte, yüzeyin boş kalan kısımlarına gayet iyi işçiliği olan çivi yazısı bloklar yapılmıştır.

Bütün bu çalışmalarda plastik sanat anlatımı yerine, grafik görünüşlü bir anlatım kullanılmıştır. Grafik anlatım ile birlikte, kral elbiselerinin muhteşem süslemeleri çizgilerle belirtilmiştir. Bu grafik anlatımdaki süslemeler ile, Önasya sanatında ilk olarak bir bezeme zenginliğine önem verilmiş oluyor. Sanatta dekoratif anlayış, elbiseler, canavarların, efsanevi hayvanların kanatları, saç süslemeleri ve bukleleri, kıvrımlı sakallar, hep bezeme öğeleri olmuştur. Sakal ve saç motifi inşa? ve yüzeysel olarak gösteriliyor. Şeritler, güller, inci dizileri, kralın muhteşem elbisesinde daima yer alıyor. Ağaçlar, palmiyeler, bilhassa hayat ağacı, stilize edilmiş sarmaşık biçimini ve zengin bezenmiş halini bu rölyeflerde kazanıyor. Bu motif, Hindu’larda Hititlerde ve Selçuklularda da görülecektir.

Asurluların sanatı daha çok halka hitap eden, yaşama telkin eden, örnek olucu, süsleyici bir fatih sanatıdır. Bu anlayıştaki eserler yanında, başka bir anlayışı gözlemliyoruz. Bu, bir çiftçi tabakasının anlayışıdır.

Korsabad Sarayı


İki anlayışın birbirlerine etkileri ile Asurda, donmuş kukla suniliği içinde biçimlendirilmiş figürlerin ortaya çıktığı görülür. Bu anlayıştaki eserlerde, gergin insan vücutlarını ve dört nala giden şaha kalkmış atları bir kuklanın hareketleri içinde görüyoruz. Bunlardaki çizgiler gayet kesin görünüştedir. Tanrılar ve şeytanlar da bu anlayışta ve atletik anlatım içinde, ancak bir çizgi kesinliği ile gösterilmişlerdir. İyi ve kötü ruhlar arasında geçen savaş, bu rölyeflerde anlatılmıştır. Rölyeflerdeki vücutlar sanki içleri boş, şişirilmiş gibidir. Böylece bir çeşit maniyerizm Asur sanatında yer almış oluyor. Bu sıralarda önem kazanan motif, tanrı tara fından bitkilerin bol ürünlü olmalarını sağlamasıdır. Elinde su bakracı olan kuş başlı, insan vücutlu ve kanatlı bir tanrıdır bu. Biz esasen Mezolitik Çağ ile Yeni Taş Çağının toprağa yerleşen insanlarının da, çiftçilikle birlikte iyi ürün almak, doğa felaketlerine karşı korumak için çeşitli şeytan, tanrı ve efsane yaratıklarını tasarlandığını biliyoruz.

Gelenekçi Mezopotamya sanatı, yani Sümer sanat anlayışı, daha Naramsin ve ondan sonraki Hamurabi zamanında, etkisini devam ettirmiş ve Akad-Babil sanatının fizyonomisini Hamurabi’den sonra da tayin etmiştir. Asur sanatında da bu gelenek devam etmiştir. Asur, Sümer sanatı için çeşitli sebeplerle iyi bir zemin olmuştur. Tamamen samileşmesi ve Akad kültürü ile etkilenmesine rağmen ilk zamanlardan itibaren Sümer kültürü Asur’da yer edinmiş ve hatta arasıra Sümer egemenliği altına girmiştir. En eski Asur kültürü, renkli keramikli ve saf dekoratif anlayıştadır. Dağlık bölgeye yakın oluşları ve dağ halklarının Sümer’e akraba olmaları, burada Sümer etkilerine uygun bir ortam hazırlamış Olduğunu akla getiriyor.

Burada, eğer geçmiş incelemelerimizi hatırlayacak olursak,Mezopotamya’ya gelen dağ halkları,her gelişlerinde sanata dekoratif bir anlayış değil, arkaik plastik bir biçimlendiriş getirmişlerdir. Şimdi Asur sanatının bu devresini geçmişteki Yeni Sümer sanatı ile karşılaştırırsak bunun, Yeni Sümer sanatının bir devamı olmadığını anlarız. Asur’un şimdiki rölyeflerinde düz bir rölyef biçimlendirilişi, çizgi halinde bir desen ve süs öğeleri vardır. Bu çizgi halindeki desen ve yüzeysel süslemelerinde yabancı kavimlerin etkileri olduğunu söyleyen ve bunları Hurri ve Mitanni’lere bağlayan sanat tarihçileri vardır. Ancak Hitit’lerden ve Mitanni’lerden, binaların dış alt yüzeyini rölyef plaklarla kaplamayı aldıkları kabul edilmektedir. Bunların yanında yapıların kapılarına konulan sfenksler ve kapı figürleri Boğazköy anlayışındadır.

Dağ kavimlerinden aldıkları öteki etkiler, rölyeflerde bulunan ortadaki figürlerin frontal gösterilmesi ve onların yanlarına gelenlerin birbirlerine simetrik olmalarıdır. Dağ halklarının Akad-Sümer sanatının devamı üzerine olan etkisi yüzünden, Asur sanatına, Mezopotamya sanatının gençleşmesi olarak bakılmaktadır. Esasen biz dağ halklarının Mezopotamya’ya her gelişlerinde, bura sanatını etkilediklerini ve sanatın bir çeşit arkaizme döndüğünü gözlemlemiştik.

Fakat bundan kısa bir zaman sonra yeniden Akad ve Sümer’lerin gelişmiş, olgun sanatına bir bağlanma dikkatimizi çekiyor. Böylece teknik olarak en üstün eserlerin ortaya çıktığına tanık oluyoruz. Bütün etkilenmelere rağmen, arkaik öğelerin eserlerde yerlerini korudukları görülüyor. Bu görüş ve anlayış ile; Asur’un M. Ö. 2.000 yıllarındaki savaşçı anlatımı olan sanatla ilgilendiği anlaşılıyor. Asurnasirpal’in zamanında, IX. yüzyılda, açıkladığımız anlamdaki eserler en yüksek ifadesini bulur.

Asur sanatının son çağı olarak kabul edilen M.Ö. VII. yüzyılda, Asurbanipal’in (Sardanapal) zamanında yaşanan çağı anlatan rölyeflerde, formlar kuvvetsiz geveze bir hikayecilik içindedir.

Bir çeşit janr (genre) resmi olan bu tasvirlerde askeri karargâh ile halkların nakledilişleri gösterilmiştir. Tasvirlerde peyzaj öğeleri çoğalıyor ve mekan belirten perspektif görünüşlü figürler ortaya çıkıyor. Rölyef yüzeyindeki figürler küçülüyor. Resimde olayı gösteren kısımlar fazla yer tutuyor. Lüks hayat anlatımı önem kazanıyor. Askerlik, savaş konuları, ciddilik ve titizlik kalkıyor. Giysilerin süslü dekoratif anlatımı itibar görüyor. Bu anlayışta yapılmış eserler arasında sürek aylarını, kralın avlanmalarında onun önüne sürülen vahşi hayvanların beslendiği hayvanat bahçelerini görüyoruz.

İlk zamanların sembolik olarak resmedilmiş olan hayvanları, bu eserlerde daha gerçekçi bir gözleme dayanmaktadır. Buna örnek olarak Asurbanipal’in sarayındaki rölyefler arasında bir okla ağır yaralanmış erkek aslan ile gene yaralı bir dişi arslanı görüyoruz.

İşte Asur’un ünlü asma bahçeleri bu zamanlarda yapılmıştır. Asurbanipal’i bir asma bahçesinde, yüksek bir divan üzerinde uzanmış. içkisini içerken görüyoruz. Asma ve palmiyeler altında oturan kralın ayak ucunda da, kraliçe tahtına oturmuş içkisini içiyor. Kalabalık bir hizmetçi grubu yelpazeleri sallıyor. Bu eserde natüralist öğelere rağmen dekoratif, süslü, alçak rölyef ile dağ halklarının plastik, yüksek rölyef anlatımlı arkaizmi bir araya gelmiş görünüyor.
Son düzenleyen Baturalp; 5 Aralık 2016 15:21 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
Daisy-BT
21 Mayıs 2011 11:03       Mesaj #8
Daisy-BT - avatarı
Ziyaretçi

Asur Devleti


İ. Ö. 3 bin yıllarından İ.Ö. 612 yılına kadar, merkezi Mezopotamya'da Asur bölgesi olmak üzere Önasya'da hüküm süren devlet.

Devleti Sami kökenli Asurlular kurdu. Mezopotamya'ya anavatanları olan Arabistan Yarımadası'ndan göç etmişlerdi. Önceleri Sümerlere bağlı olarak yaşadılar, İ.Ö. 3 binlerde bağımsızlıklarını kazandılar. Tarihin tanıdığı en zalim imparatorluklardan biridir. Asurlular yönettikleri ülkeleri ellerinde tutabilmek için egemenlikleri altındaki uluslara tam bir terör politikası uyguladılar. Sonunda Medler ile birleşen Babillilerin ve diğer ulusların ayaklanmalarıyla yıkıldılar.

MsXLabs.org & Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi
Son düzenleyen Baturalp; 5 Aralık 2016 13:19 Sebep: başlık ve sayfa düzeni
ATEŞLİ...
21 Kasım 2011 19:42       Mesaj #9
ATEŞLİ... - avatarı
Ziyaretçi
ASURLULAR'IN BAŞKENTİ NİNOVA (NİNEVE) 'DİR. KARLLARI 2.SERGON'DUR. ASLEN KUZEY IRAK'TA DİCLE NEHRİNİN KIYISINDA BULUNUR
IrResistibLe
9 Ocak 2013 14:44       Mesaj #10
IrResistibLe - avatarı
Ziyaretçi

ASUR

, M. Ö. 3000 yıllarından M. Ö. 612 yılına kadar ilkin Asur şehrinde, sonra merkezi Asur şehri olmak üzere, bütün Mezopotamya, Elâm, Suriye, hattâ Mısır’da hüküm sürmüş bir devlettir.

Asur önce Sümer, sonra A’kad, daha sonra da Subar, Kut ve üçüncü Ur hanedanı egemenliği altında kalmıştır. Fakat bu zamanlarda buraya Samiler gelmiş, yerli halk tabakası ile kaynaşarak yüzyıllarca süren Asur varlığının temelini atmışlardır.

Asur tarihi Eski, Orta ve Yeni Asur Çağları diye üç bölüme ayrılır.


1. Eski Asur Çağı: M.Ö. 2100-1800 yılları arasında gösterilebilecek olan Eski Asur Çağı’nda hükümdar İlusuma, Asur’u bağımsız bir devlet haline getirmişti. Kendisinden sonra gelen İrisum’la İkunum, Asur’un bağımsızlığını kuvvetlendiren, memleketi imar eden krallar olarak anılırlar. I. Sargon ise devletin sınırlarını doğuya doğru çok genişletmiştir.

2. Orta Asur Çağı: Bu çağda Asur gerek siyasal gerekse kültürel bakımdan değişik bir hüviyetle ortaya çıkar. Asur, Eski Çağ’ın sonlarında uzun zaman Babil ve Mitanni devletlerinin nüfuzu altında kalmıştı. Ünlü Asur kralı Asur-Uballit yurdunu bunların nüfuzundan kurtararak büyük bir devlet haline getirdi. Ondan sonraki krallardan Enlil-Harari (M. Ö. 1340-1326), I. Adad-Narari (M. Ö. 1310-1281 ), I. Salmanasar (M. Ö. 1280-1256), I. Tukulti-Nimurta (M. Ö. 1255-1216) zamanında da, Asur’un yükselişi devam etti.

3. Yeni Asur Çağı : Asur kültür tarihinin en önemli olaylarından biri bu çağa rastlar. M. Ö. XIV. yüzyıldan beri gelenek halinde yürürlükte olan hukuki esaslar nihayet M. Ö. 1100 yıllarında bir hukuk kitabı halinde toplanmıştır.

Asur Şehirleri


Eski Asur şehri devamlı surette devlet merkezi olmuştu. Fakat Orta Asur Çağı’ndan itibaren devlet merkezi birkaç defa değiştirilmiştir. Bu arada I. Adad-Narari, Kalah’ı ikinci bir merkez olarak kurmuş, oğlu I.Tukulti-Ninurta da, Asur şehri kuzeyindeki Kâr-Tukulti-Ninurta’yı kurmuştur.

Asur’un Genişlemesi


Yeni Asur Çağı kralları daima harb ve fütuhatla uğraşmışlardır. Bilhassa Sargonidler hanedanını kurmuş olan II. Sargon ile ondan sonra gelenlerin hüküm sürdüğü devir çok önemlid’ir. II. Sargon (Şarru-Kin) M. O. 722′den 705′e kadar hüküm sürdü. Bu yıllarda Asur tarihinin en yüksek devri açılır. Sargon ilk fırsatta Samaria’yı ele geçirerek İsrail devletini kesin olarak yıktı,. Elâm ile bağlaşma halinde olan Babil Kralı Merodahbaladan’la ilk karşılaşmaları bir sonuca bağlanmadığından, bunu bir tarafa bırakarak Urartu’ya döndü, Van’a kadar bütün Urartu’yu istila etti. Bundan sonra tekrar Babil’e döndü, orayı da Basra Körfezi’ne kadar aldı. Merodahbaladan’ı Babil’den ve asıl memleketi Bıt-Yakin’den kaçmak zorunda bıraktı. Böylece, Asur’un sınırları Dilmun (bugünkü Bahreyn) adalarından Kıbrıs’a kadar uzandı. Başkent de Dur-Şarrukin’e (Khorsabad) taşındı.

Sargon’dan sonra yerine geçen oğlu Sanherib, saltanatı boyunca (M. Ö. 705-681 ) Babil meselesinin halli ile uğraşmıştır. Çünkü babasının ölümünden sonra Kaide, Elâm ve Aram gibi komşuları ile bağlaşma yapmış olan Merodahbaladan tekrar isyan etmişti. Sanherib bunu ve yerine geçen yeni Babil kralını yenerek Babil tahtına oturdu, Babil meselesini kökünden halletmek ve yerine Ninova’yı geçirebilmek düşüncesi ile Babil’i iyice tahrip etti. Babasının başkenti Dur-Şarrukin’i bırakarak Ninova’yı (Koyuncuk) onardı, burası onun zamanında’en parlak devrini yaşadı.

Sanherib’den sonra küçük oğlu Asarhaddon, Güney-Doğu Anadolu’da ve Finike ile Filistin’de bazı eyaletleri daha aldı, birkaç sefer sonunda da Mısır’ı Asur egemenliği altına almayı başardı. Mısır’a yaptığı üçüncü seferde öldü, Asur tahtına küçük oğlu Asurbanipal, Babil tahtına da öbür oğlu Şamaşşumukin geçti.

Asurbanipal Devri



Her bakımdan üstün bir kral olan Asurbanipal bir yandan Asur kültürünün Babil’e denk bir seviyeye yükselmesine, bir yandan da Asur’un sınırlarının korunması, bazı yeni zaferler kazanılması suretiyle Asur ihtişamının devamına, Asur siyasi nüfuzunun öbür devletlere yayılması yolu ile de bu ihtişamın büsbütün, artmasına çalıştı. Böyle olduğu halde Mısır onun zamanında Asur egemenliğinden çıkmıştır.

Asurbanipal zamanında Asur o zamanki dünyanın en büyük kültür merkezlerinden biri oldu. Zira Asurbanipal bir yandan yıllar boyunca sürüp giden harblerle uğraşırken, öte yandan da eski Sümer ve Babil kültürüne bir yeniden canlanma devri yaşatmıştır. Dünyaca ünlü olan kütüpanesi bu eski eserlerin kopyalarından meydana gelmiş, böylece birçok eserlerin zamanımıza kadar gelmesi kabil olmuştur.

Asur’un Yıkılışı


Asurbanipal’İn ölümünden sonra eski tarihçilerin Sardanapal dedikleri Şinşarişkun zamanında Med Kralı Keyaksar idaresinde birleşen Babil ile diğer yenilmiş milletler Ninova’yı zaptederek taş üstünde taş kalmayacak şekilde yakıp yıktılar (M. Ö. 612). Son Asur kuvvetleri Harran yöresinde biraz karşı koydularsa da sonunda bu direnme de kırıldı, böylece kan ve zulümle kurulmuş bulunan büyük Asur İmparatorluğu sona erdi.

Asur Edebiyat ve Sanatı


Asur ve Babil’in dili, eski bir Sâmi dilin birer diyeleğidir. Çivi yazısını Sümerliler’den öğrenmişlerdir. Edebiyatları aralıksız olarak Sümer edebiyatının etkisi altında kalmıştır. Manzum olarak destanlar, ilâhiler, dualar gibi lirik parçalar, büyü metinleri yazmışlardır. Tarihi yazıtlar içinde kral yazıtları önemli bir yer tutar.

Asur hukuk metinleri vasıtası ile devlet teşkilatı ve sosyal düzen hakkında bilgi edinmek mümkün olmuştur. Şimdiye kadar ilk Asur kanun koyucusu olarak Hamurabi tanınıyordu. Son zamanlarda yapılan kazılar ise ondan önce Eşnunnalı Bilalama ile İsinli Lipitiştar’ın da kanunları olduğunu meydana çıkarmıştır.

Babilli ve Asurlular’da mektup çeşidi de vardı. Bu mektupların başlıca vasfı ağızdan söyleniyormuş gibi olmalarıdır.

Geometri, matematik, jeoloji, botanik, coğrafya, tıp ve kimya üzerine yazılmış birçok Asur eserleri de bulunmuştur. Asur okullarında gramer okutulurdu. Hayvan masalları çeşidi de Asur-Babil edebiyatı örnekleri arasındadır.

Asur sanatı, Asurluların siyasi münasebette bulundukları komşu ülkelerin sanatlarının etkisi altında kalmakla beraber, kendine özgü, milli bir karakter taşır. Asur sanatına özel karakterini veren doğruluk, gerçeğe uygunluk kaygısı, nispetlerde ve çaptaki ululuktur. Asur sanatının Eski Doğu’nun sanat anlayışından ayrıldığı önemli bir nokta da, dini olmaktan kurtulmasıdır. Asurlular tanrı heykelleri yanında kıral heykelleri, tapınaklar yanında saraylar kurmakla kalmamışlar, aynı zamanda askerlerin bir nehirden geçmesi, bir şehrin zaptı, zafer anıtlarının dikilmesi gibi kendileri için daimi bir harb haliyle ifade edilebilen günlük hayatın çeşitli olaylarını da tasvir etmişlerdir.

Asur mimarlığının en belli karakteri din dışı olmasıdır. Bundan dolayıdır ki tapınaklar hep ikişer tanrıya ayrılmış, büyük kral saraylarına ek olarak yapılmıştır. Asur yapılarında sütun İlk defa M. Ö. 1100 tarihlerinde kullanılmaya başlanmıştır. Saraylar bir nevi büyük evler topluluğuydu. Heykelcilik Mısır’da olduğu kadar gelişmemiş, halk arasına girmemişti. Yalnız krallar, tapınakları ve sarayları süslemek için tanrıların ve kendilerinin heykellerini yaptırırlardı.

Bugün ele geçen eserler Asurlular’ın sanatın birçok kolunda çok ileri gitmiş olduklarını gösterir. Çeşitli mühürler, heykelcik veya levha şeklinde muskalar, taştan oyma kablar, üstü sırla kaplı çanak ve çömlek Asurlular’a mahsus özellikler taşır. Bu arada, Kral II. Sargon’un (M. Ö. 720-705) yazıtını taşıyan bir vazo vardır. Bu vazonun camı özel ve pek ağır bir cinstendir. «Fırın Kapısı» adını taşıyan ve Asurbanipal’in kitaplığında bulunan bir eserde sır ve cam yapmaya mahsus bilgiler, vardır.
Son düzenleyen Baturalp; 5 Aralık 2016 15:25 Sebep: başlık ve sayfa düzeni



Cevap Yaz
Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:


Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç