Arama

Kan Hücreleri Nedir - Kan Hücrelerinin Yapısı ve Görevleri

Güncelleme: 20 Haziran 2016 Gösterim: 55.515 Cevap: 8
ThinkerBeLL - avatarı
ThinkerBeLL
VIP VIP Üye
28 Haziran 2009       Mesaj #1
ThinkerBeLL - avatarı
VIP VIP Üye
Kan Hücreleri ve Kan Hücrelerinin Görevleri
İnsan kanı plazma denen sarımsı renkte bir sıvı ile bu sıvının içinde yüzen kan hücrelerin­den oluşur. Plazmanın yaklaşık yüzde 90'ı su, geri kalan bölümü suda erimiş maddelerdir:
Ad:  kan hücreleri.jpg
Gösterim: 13339
Boyut:  47.4 KB
  • Albümin, fibrinojen ve globülinler gibi plaz­ma proteinleri
  • Glikoz, aminoasitler, yağlar, mineral tuzları ve vitaminler gibi besin mad­deleri
  • Karbon dioksit ve üre gibi atık madde­ler
  • Hormonlar
  • Antikorlar
Bu sıvının içinde, değişik görevleri olan üç tip hücre bulunur:
Sponsorlu Bağlantılar
  • Alyuvarlar (Eritrositler)
  • Akyuvarlar (Lökositler)
  • Trombositler (Kan pulcukları)
Alyuvarlardın sayısı öbür kan hücrelerinin hepsinden daha fazladır: 1 mm kanda yakla­şık 4-5 milyon alyuvar, buna karşılık yalnızca 7 ya da 8.000 kadar akyuvar bulunur. Kanın kırmızı gözükmesinin nedeni de plazmanın içinde yüzen milyonlarca alyuvardır.
Ancak bir mikroskopla görülebilen alyu­varlar, tıpkı bir tavla pulu gibi kenarları daha kalın, ortası hafifçe çukur olan yuvarlak ve yassı, çekirdeksiz hücrelerdir. Bir alyuvarın yaklaşık üçte biri, demirli bir bileşik olan ve kana kırmızı rengini veren hemoglobin''den oluşur. Öbür omurgalıların alyuvarlarında da aynı bileşik bulunduğu için hepsinin kanı kırmızıdır. Oysa yumuşakçaların kanındaki kimyasal madde plazmaya mavi, halkalısolucanlarda ise yeşil renk verir.
Ama hemoglobinin asıl görevi kanı renk­lendirmek değil dokulara oksijen taşımaktır. Kan akciğerlerdeki kılcal damarların içinde akarken, solunum yoluyla akciğerlere dolmuş olan havanın oksijeni kana geçerek alyuvarlardaki hemoglobine bağlanır. Daha sonra kan bütün vücudu dolaşırken de oksijen hemoglobinden ayrılarak hücrelere geçer.
Alyuvarlar kemik iliğinde yapılır ve her birinin yaklaşık 120 gün kadar ömrü vardır. Ömrünü tamamlayan yaşlı alyuvarlar parçala­narak yok olurken bunların yerini kemik iliğinde yapılan yeni hücreler alır. Vücuttaki alyuvarların sayısı o kadar çoktur ki, ölenlerin yerini almak üzere dakikada 2 milyon kadar alyuvar kana karışır.
Akyuvarlar alyuvarlardan daha büyük, ama sayıca daha azdır. İnsan kanında ortalama 500 alyuvara karşılık bir tek akyuvar bulunur. Ama vücuda bir mikrop ya da yabancı bir madde girdiğinde akyuvarların sayısı hızla artar. Çünkü bunlar vücudu savunmakla gö­revli olan koruyucu hücrelerdir. Üstelik bu kan hücreleri alyuvarlar gibi her zaman kan plazmasının içinde yüzmek zorunda da değil­dir; kılcal damarların duvarlarından dışarı çıkıp dokulara girebilir ve mikroplarla savaş­mak üzere vücudun her yanına ulaşabilir.
Çekirdekli kan hücreleri olan akyuvarların birbirinden farklı yapıda beş değişik tipi, bunlardan çoğunun da ayrı bir savunma yön­temi vardır. Hastalık yapıcı bakteri ya da virüsler kana girdiği anda akyuvarlar çoğalır ve bu mikrobu yok etmek üzere harekete geçer. İçlerinden bir bölümü bakterinin çev­resini kendi hücresiyle sarar ve içine aldığı mikrobu yavaş yavaş sindirir. Bu olaya fagosi­toz denir. Bazı akyuvarlar ise mikroplarla doğrudan savaşmak yerine antikor denen maddeleri üretir. Bu kimyasal madde zararlı hücreleri bulur ve gidip üzerine kenetlenerek ya etkisiz duruma getirir ya da yok eder. Bu savaşta genellikle çok sayıda akyuvar da ölür ve hepsinin kalıntıları birbirine karışarak irin denen kirli sarı renkte, yapışkan bir sıvı halinde yaralardan dışarı atılır.
Akyuvarların vücuttaki yapım yerleri ke­mik iliği, dalak ve lenf düğümleridir. Nitekim vücudun savunmasında ve bağışıklık sistemin­de temel rol oynayan lenf sıvısında hücre olarak yalnızca akyuvarlar bulunur.
Trombositler hem akyuvarlardan, hem al­yuvarlardan çok daha küçüktür; ama kanın pıhtılaşmasını sağlamak gibi çok önemli bir görevleri vardır. Deride bir çizik ya da kesik olduğu zaman, damarların duvarlarındaki bu açıklıktan sızan kan dışarı akmaya başlar. Bu durumda, kan plazmasındaki fibrinojen mad­desi trombositlerin yardımıyla pıhtı oluştur­mak üzere harekete geçer. Fibrinojen dama­rın dışına çıkarak havayla karşılaştığı anda küçük, yapışkan iplikçiklere dönüşür ve başta trombositler olmak üzere bütün kan hücrele­rini birbirine bağlayarak süngersi bir kütle oluşturur. Pıhtı denen bu madde damardaki kesiği bir tıkaç gibi kapatarak kanamayı engeller.
Erişkin bir insanın vücudunda 5-6 litre kadar kan vardır ve sağlıklı bir insan 1-2 litre kan kaybettiğinde vücut bu eksiği kısa sürede giderebilir. Ama ağır kanamalarda insan kan kaybından ölebilir.
Pıhtılaşmış kan artık eskisi gibi kırmızı renkli, homojen bir sıvı değildir. Fibrinojen ile kan hücreleri birleşerek koyu renkli bir pıhtı kütlesi halinde topaklaşmış, geride açık sarı renkli bir sıvı kalmıştır. İçinde kan hücreleri ve pıhtılaştırıcı plazma proteinleri olmayan bu sıvıya serum denir. Doktorlar insanları bazı bulaşıcı hastalıklardan korumak için atların kan serumundan yararlanırlar. Ata belirli bir hastalığın mikrobu verildiğinde hayvanın kanında antikorlar oluşur ve bu bağışık serum insana şırınga edildiğinde o hastalığa karşı bağışıklık kazandırır. Hücrelere oksijen ve besin taşımak, atıkları uzaklaştırmak ve vücudu mikroplara ya da zararlı maddelere karşı savunmak kanın gö­revlerinden yalnızca bir bölümüdür. Bunların dışında, iç salgıbezlerince üretilen hormonları dokulara taşıyarak vücut işlevlerinin düzen­lenmesine ve iç dengenin korunmasına yar­dımcı olur. Ayrıca, kalori­fer borularında dolaşan suyun yapının her yanını ısıtması gibi, kan da kalp ve karaciğer gibi enerji üreten organlardan aldığı ısıyı vücudun öbür bölümlerine taşıyarak bütün vücudun hep aynı sıcaklıkta kalmasını sağlar.


BEĞEN Paylaş Paylaş
Bu mesajı 1 üye beğendi.
Son düzenleyen Safi; 20 Haziran 2016 23:34
Tanrı varsa eğer, ruhumu kutsasın... Ruhum varsa eğer!
Misafir - avatarı
Misafir
Ziyaretçi
16 Mart 2014       Mesaj #2
Misafir - avatarı
Ziyaretçi
Alyuvarlar
Kanda bulunan ve hemoglobini taşıyan kırmızı renkte kan hücresi, eritrosit.
Sponsorlu Bağlantılar

İnsandaki alyuvarlar, yuvarlak ve yassıdır. Çapı 7 mikronu geçmez. Develerde, kuşlarda, sürüngenlerde ve balıklarda elips biçimindedir. Bir milimetre küp kanda ortalama 5 milyon alyuvar bulunur. Bu miktar, yüksek yerlerde oturanlarda artar.

Kimi hastalık ve zehirlenmeler alyuvar sayısını azaltır. Tehlikeli kansızlıklarda (anemi) bu sayı milimetre küpte 1 milyona düşebilir. Alyuvarın görevi, akciğerden dokulara oksijen ve dokulardan akciğere karbondioksit taşımaktır. Alyuvarların kırmızı rengi, içindeki hemoglobin maddesinden ileri gelir. Alyuvarlar akciğere geldiğinde havanın oksijenini alan hemoglobin, üzerindeki karbondioksidi atar ve aldığı oksijeni kan dolaşımı ile dokulara götürür. Alyuvarlar kemiklerdeki kırmızı ilikten doğar.

Alyuvarın ömrü yaklaşık 120 gündür. Bir alyuvar öldüğünde, hemoglobin de parçalanır. İçinde bulunan demir, vücutça yeni alyuvarların oluşturulmasında kullanılır. Hemoglobinin bir bölümü, sarı bir pigment olan bilirubine dönüşür. Eğer alyuvarlar hızla parçalanırlarsa, çok miktarda bilirubin maddesi kana karışır ve hasta sararmaya başlar, yani sarılık meydana gelir.

Akyuvar
Kanın hücrelerinden biri, lökosit.

Akyuvarlar, kanın kırmızı renkli alyuvarlarından çok daha büyüktür. Çapları 20 mikronu bulur. Aynı ana hücreden oluşan akyuvarlar, gelişmeleri sırasında görevleri ve biçimleri birbirinden farklı olarak beyaz serinin hücrelerini oluşturur.

Akyuvarlar lenf düğümlerinde ve kemik iliğinde oluşur. Kanın beyaz serisinde yer alan hücreler çok çekirdekli akyuvarlar ve tek çekirdekli akyuvarlar olmak üzere başlıca iki büyük grupta toplanır. Çok çekirdekli akyuvarlar da içlerinde bulunan ufak taneciklerin boya alış biçimlerine göre değişik adlar alırlar. İçlerinde ufak tanecikler bulunan akyuvar hücreleri, yalnız kemik iliğinde oluşur. Vücutta mikroplu hastalık olduğu zaman akyuvarların sayısı hızla artar. Akyuvarların başlıca görevi, vücudu mikroplara karşı savunmaktır. Hastalık nedeni olan bakterilerin yutulması, dokuların ölmüş hücrelerinden kalan artıkların yenmesi, alerji yapan maddelerin ve zehirlerin emilerek zararsız hâle getirilmesi, parazitlerin yayılmasının önlenmesi, çeşitli yapıdaki akyuvarların değişik savunma biçimleridir. Akyuvarların vücudumuzdaki yağ ve protein değişiminde de küçümsenmeyecek rolleri vardır.

Akyuvarların kandaki sayıları ve oranları belirlidir. Bir mm3 kanda akyuvar sayısı normal olarak 6.000 kadardır. Akyuvar çeşitlerinin birbirine olan oranını gösteren formüle akyuvar formülü denir. İltihaplı hastalıklarda, bazı tümörlerde, alerjik hastalıklarda, akyuvar sayısı artar, kemik iliği hastalıklarında, kan hastalıklarında, kan zehirlenmelerindeyse azalır. Akyuvarların sınırsız olarak çoğalması sonucu oluşan hastalığa lösemi ya da kan kanseri denir. Kanda çoğalan hücre tipine göre hastalığa değişik adlar verilir. Akyuvar sayısında artma ya da azalma, akyuvar formülünde değişmeler, birçok hastalıkların belirtisi olarak doktorlara yol göstermekte olduğundan akyuvar formülü, en çok istenen laboratuvar testleri arasında yer alır.

MsXLabs & Morpa Genel Kültür Ansiklopedisi

Son düzenleyen Safi; 10 Mayıs 2016 06:36
Finn and Jake - avatarı
Finn and Jake
VIP 🐻 Bear ✔
23 Haziran 2015       Mesaj #3
Finn and Jake - avatarı
VIP 🐻 Bear ✔
AKYUVAR a. Hematol. Çekirdekli kan hücresi. (Bk. ansikl. böl.) [Eşanl. LÖKOSİT ] || Akyuvar azalması, akyuvar yoğunluğunun kanda /»l'de 4000’den aşağı düşmesi. (Bu durumlarda azalmanın lenfositlerde mi yoksa nötrofillerde mi olduğunu ve bunun akyuvar üretimindeki bir kusurdan mı yoksa akyuvarların dolaşımda yıkılmasından mı ileri geldiğini saptamak çok önemlidir.) [Eşanl. LÖKOPENİ] | Akyuvar yapımı, akyuvarların oluşması. (Granülositlerin, lenfositlerin ve monositlerin oluşumunu kapsar.) [Eşanl. LÖKOPOYEZ, LÖKOSİTOJENEZ, LÖKOJENEZ.] || Akyuvar yığıştırma, kandaki ya da herhangi bir vücut sıvısındaki (beyin-omurilik sıvısı, bir boşlukta toplanmış sıvı) akyuvarların sayısını artırarak gözlenmelerini kolaylaştırma tekniği. (Eşanl, LÖKOKON- SANTRASYON.) || Akyuvar yıkımı, akyuvarların yok edilmesi. (Eşanl. LÖKOSİTOLİZ.)

—ANSİKL. Akyuvarlar üç çeşittir: granülositler (% 55-70), lenfositler (% 20-30) ve monositler (°/o 3-7). Bunların dolaşan kandaki toplam yoğunluğu erişkin kişide /il de 4 000-10 000 dolayındadır.
MsXLabs & Büyük L


Kan ve lenf vb. vücut sıvılarında bulunan çekirdekli, yuvarlak hücre, lökosit.

Kanın beyaz veya renksiz hücreleri. Akyuvarlar mikroplara karşı vücudumuzun başlıca koruyucusudur. Bunların birkaç çeşidi olup bir kısmı direkt mikrobu yutma görevini üstlenirken bir başka çeşidi de mikroplara karşı dolaylı savunmayı sağlayan korunma Maddelerini ( antikorları ) yapmaktadır.

Çeşitleri: Çekirdekleri tanecikli olanlar ( granülositler ): Bunların asıl görevi, giren mikrobu yutmak ve sindirmek (fagositoz)dur. Granülositlerin de alt çeşitleri vardır. Bunlar boyalarla boyanmalarına göre Nötrofil, Bazofil ve Eozinofil lökositler olarak adlandırılırlar.

Lenfositler ve plazma hücreleri: Bu tip hücrelerin görevleri dolaylı savunma sağlayan maddeleri yapmaktır. Bu maddelere “ Antikor ” ismi verilir. Çekirdekleri hücreye göre küçüktür.

Monositler: Bunlar da, vazifeleri mikropları yutmak olan akyuvarlardır. Çekirdekleri böbrek veya fasülye tanesi biçimindedir.
Bir yer zedelenince akyuvarlar oraya üşüşürler. İçeri giren bakterinin üzerine saldırırlar. Bu akyuvarlardan bazıları ölse bile yerlerini hemen yenileri alır. Yaranın çevresinde biriken Akyuvarlar, bakteriler ve ölü hücrelerle birlikte irin ( cerahat ) ismini alarak yaradan dışarı akarlar.

Normalde bir mm3 kanda bulunan Akyuvar sayısı 4-10 bin arasındadır. Bulaşıcı hastalıklarda bu sayı çok fazla artar ve bir mm3 kanda 30.000-50.000’i bulur. Özellikle streptokok, stafilokok, gonokok denilen mikrop gruplarının yaptığı hastalıklarda akyuvar sayısı çok artar. Kan kanserlerinde akyuvar sayısı çok daha fazladır. Hatta bütün kemik iliğini akyuvarlar ve bunların ana hücreleri istila edebilir. Ancak bu akyuvarlar görev yapamaz durumda, başıboş üreyen ve Kanser hücresi niteliğini almış hücrelerdir. Sebebi bilinmeyen bazı hastalıklarda da akyuvar sayısının aşırı arttığı görülür.

Akyuvarlar, kemik iliğinde yapılır. Kemik iliğindeki nötrofillerin sayısı dolaşımdakilerden çok fazladır. Dolaşıma girip de hayatları boyunca dolaşımda kalanların ömürleri 30 Saat kadardır. Kandaki akyuvar sayısı Saatten Saate değişir. Sabahları azdır, öğleye doğru en yüksek seviyesine ulaşır.

Akyuvar azalmasına “ Leukopeni ” denir. Bazı hastalıklarda, akyuvarların azaldığı görülür. Bazı kansızlıklarda ( anemilerde ), kan kanserlerinin bazı tiplerinde, insan bağışıklık sistemini tutan bir kısım habis hastalıklarda, mikrobik hastalıkların bazılarında ve bazı antibiyotikler ile değişik ilaçlar te'siriyle akyuvar sayısı normalin altına iner. Granülositlerin kemik iliğinden direkt kana verilmesine karşı lenfositler dolaşım sistemine lenf ( akkan ) yollarından girip kana karışırlar. İnsanda, yalnız göğüs akkan kanalı yoluyla 3.5 milyar lenfositin dolaşıma geçtiği hesaplanmıştır. Lenfositler de küçük ve büyük olmak üzere iki çeşitte ele alınabilir. Küçük lenfositler allerji reaksiyonlarından sorumludur.
Son düzenleyen Safi; 10 Mayıs 2016 07:08
🌘 🚀
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
25 Ağustos 2015       Mesaj #4
Safi - avatarı
SMD MiSiM
TROMBOSİT a. (fr. thrombocyte). Hematol.
1. ilikteki megakaryositten türeyen, hafif menekşe rengine boyanabilen, çekirdeksiz, ama sitoplazması bol, azürofil tanecikli küçük (ortalama 2 ila 3 mikron çaplı) kan hücresi. (Eşanl. PULCUK, PLAKET.) [Bk. ansikl. böl.]
2. Trombosit enzimi ya da etmeni, TROMBOPLASRİNOJENAZ’ın eşanlamlısı || Trombosit serisi, bir ana hücreden başlayarak trombosit (kan pulcuğu) oluşumuna kadar geçen değişik hücrelerin tümü. (Bu seride megakar- yoblast, megakaryosit ve trombosit yer alır.) || Trombosit tıkacı, küçük bir damar yaralanmasından sonra kanamayı durduran ilk hemostaz evresi. (Yara küçükse trombositler topaklanarak yarayı tıkar. Tikaç normal olarak 5 dakikadan daha kısa bir sürede oluşur.)

—Ansİkl. Hematol. Trombositler normalde 1 mm3 kanda 150 000 ila 400 000 arasında bulunur. Kandaki ortalama yaşam süresi 8 ila 10 gündür. Hemostazda önemli rol oynar (kılcal damar direncinin sağlanması, trombosit tıkacının oluşması, plazma pıhtılaşması ve pıhtı büzüşmesi). Trombositler doku uyuşması antijenleri bakımından zengindirler ve birkaç kez kan naklinden ya da birkaç gebelikten sonra, trombositlere karşı antikorlar gelişebilir.
Kaynak: Büyük Larousse

Trombosit
Trombosit veya kan pulcukları kan pıhtılarının oluşumunda görev alan hücre parçalarına verilen isimdir. Platelet olarak da adlandırılır. Düşük trombosit seviyeleri veya fonskiyon anormallikleri (disfonksiyon) kanamayı yatkınlaştırırken, yüksek trombosit seviyeleri -çoğunlukla asemptomatik- tromboz (damarda kanın pıhtılaşması) riskini yükseltir.
Trombositler çok sayıda granül ihtiva eden renksiz hücre parçalarıdır. Çapları 1.5-3.0 μm arasında değişir. İnsanlarda eritrositler (alyuvarlar) gibi, anükleer (çekirdeksiz) ve disk şeklindedirler (diskoid).

Trombosit Yapımı
Trombositler kemik iliğinin megakaryosit diye adlandırılan büyük ve multinükleer olan hücrelerinin parçalarından oluşur. Megakaryosit parçaları sistemik dolaşıma girince trombosit.
Başlıca karaciğer tarafından üretilen trombopoietin ( olarak adlandırılırlar. trombopoetin olarak da anılır) hormonu trombosit yapımını uyarır ve çoğalmasını kontrol eder.

Dolaşım

Trombositlerin dolaşımdaki ömrü 9-10 gündür. Daha sonra dalakta ayrıştırılır. Hiposplenizm (dalağın fonksiyonunda azalma veya yok olma) yüksek trombosit sayımlarına, hiperslepnizm (dalağın aktivitesinde anormal artış) düşük trombosit sayımlarına neden olabilir.

Görevi
Trombositler kollajen ile temas ettiklerinde aktive olurlar. Damarın içindeki endotel bir şekilde hasar gördüğünde altındaki kollajen (bağ dokusu) açığa çıkar, aktive olan trombositler kollajene bağlanır. Hasarlı bölge üzerine trombositler kümlenir ve trombotik tıkaç oluştururlar. Bunun (oluşan tıkacın) sonucu olarak da ihtiva ettikleri granüllerin içeriğini ortama boşaltırlar. Ortama boşaltılan bazı maddeler yüzünden trombositler birbirlerine bağlanırlar, yeni gelen trombositler hasarlı yüzeye bağlanmış trombositlere bağlanır. Ayrıca granüllerin içeriği ortama boşaldığında ortaya çıkan serotonin salınımı damar duvarındaki düz kasların kasılmasına neden olarak hasalanmış bölümden kan akımını engeller. Bunun nedeni serotonininin vazokonstrüktör olmasıdır. Ayrıca agregasyon sırasında trombositlerde yüksek oranda bulunan miyozin ve aktin filamentleri kasılarak oluşan tıkacı güçlendirirler. Trombositler plazmada bulunan fibrinojene ilave olarak fibrinojen salgılar. Bunun sonucu olarak pıhtılaşma sırasında daha çok fibrinojen fibrine dönüşürek, daha çok (trombosit ve diğer) kan hücrelerinin tutunacağı fibröz ağ oluşturur.
Son düzenleyen Safi; 10 Mayıs 2016 07:10
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
10 Mayıs 2016       Mesaj #5
Safi - avatarı
SMD MiSiM
Eritrositler (alyuvarlar)
  • Organizmada sayıları en yüksek olan hücre grubudur. Sayıları, 1 mm3 kanda kadınlarda ortalama 4.8 milyon, erkeklerde 5.4 milyondur.
  • Görünüşleri bikonkav disk (orta bölgeleri alt ve üstten basık) biçiminde olup, kolayca şekil değiştirebilme özelliğine sahiptirler.
  • Kolayca şekil değiştirebilme yetenekleri sayesinde en dar çaplı kılcal damarlardan kolayca geçebilirler.
  • Eritrositlerin başlıca fonksiyonları hemoglobin taşımaktır. Hemoglobin, yapısında 2+ değerlikli Fe atomu bulunduran büyük bir protein molekülüdür ve başlıca görevi dokulara oksijen taşımaktır. Oksijen, hemoglobin molekülünde Fe2+ atomuna bağlanarak taşınır.
Eritrositlerin oluşumu
  • Dolaşımdaki tüm hücreler kemik iliğindeki hemopoietik kök hücre olarak adlandırılan tek hücreden oluşur.
  • Kemik iliğinde bölünen hücreler dolaşıma retikülosit olarak geçer ve 1-2 gün içinde çekirdek ve organellerini kaybeder hemoglobin içermeye başlar. Bölünerek çoğalma özelliğini kaybeder ve eritrosite dönüşür.
  • Kan dolaşımında bulunan eritrositler çekirdek taşımazlar ve dolaşımdaki ömürleri ortalama 120 gün kadardır.
Eritrosit üretiminin düzenlenmesi
  • Organizmada eritrosit yapımı hipoksi (dokularda oksijen azalması) tarafından uyarılır.
  • Kanama dolayısı ile düşük kan hacmi, anemi, HgB azlığı, azalmış kan akımı, AC hastalıkları doku oksijenizasyonunu azaltan faktörlerdir.
  • Hipoksi böbreklerden eritropoietin hormonunun salgılanmasına neden olur, eritropoietin de kemik iliğini eritrosit yapımı yönünde uyarır. Hipoksi sonucu dakikalar içinde artan eritropoietin hormanı 4-5 gün içinde eritrosit yapımı artışı olarak kendini gösterir.
  • Eritropoietin hormonu ağırlıklı olarak %90 böbrekten %10 KC’den salgılanır.
  • Eritrositlerin yapımı için aminoasit,lipit ve karbohidratlara ek olarak demir, folik asit ve vitamin B12 gerekir.
  • Fe hemoglobin yapımında kullanılır, eksikliğiğinde daha küçük eritrositler olur. Demir eksikliği anemisine yol açar.
  • B12 ve folik asit DNA sentezi için gereklidir. Eksikliğinde eritrositler büyük olur ve bu nedenle megaloblastik anemi görülür.
Hemoglobin
  • Eritrositler Hemoglobin denilen ve eritrosit ağırlığının üçte birini oluşturan bir protein içerir.
  • Hemoglobin O2 taşınmasında rol oynar.
  • Kandaki O2’in %97 si HgB ile taşınır. Geriye kalan %3 kanda çözülmüş olarak taşınır.
  • HgB proteini 4 adet hem ve ikisi alfa diğer ikisi beta olmak üzere 4 adet polipeptit zincirinden oluşur.
  • Hemoglobin molekülünün protein kısmını oluşturan polipeptid zincirlerindeki amino asitlerin sayı ve dizilişlerindeki farklılıklar, farklı hemoglobin tiplerinin oluşmasına neden olur;
  • HbA, HbF, HbS gibi. HbA normal erişkin hemoglobinidir, HbF fetüs hemoglobini, HbS orak hücreli anemi olarak bilinen bir tip anemi hastalığında bulunan hemoglobin tipidir.
Ad:  hemoglobinum.jpg
Gösterim: 9920
Boyut:  27.8 KB

Hem grupları O2 bağlar, her molekülde 4 hem grubu vardır, dolayısı ile 4 O2 atomu bağlayabilir. O2 bağlı HgB ne oksihemoglobin denir. Oksijenden doymuş kan parlak kırmızı renkte görülür. (Arteriyel kan)
  • 1 veya 2 O2 kaybeden hemoglobine Deoksihemoglobin denir. Bu tür kanlar venöz kandır ve kanın koyu olmasını sağlar.
  • Parsiyel oksijen basıncı ile Hgb bağlanma arasındaki ilişkiye oksihemoglobin disosiasyon eğrisi ile gösterilir.
Ad:  hem1.JPG
Gösterim: 8599
Boyut:  20.0 KB
Demir Metabolizması
  • Fe Hemoglobin için önemlidir. Vücutta toplam 4-5 gm. demir bulunur ve bunun %65’i HgB dedir.
  • Demir ince barsaklardan emilir ve plazmadaki apotransferin ile birleşerek transferini oluşturur.
  • Hücrelerdeki apoferritin ile birleşerek depo demiri olan ferritin olarak depo edilir.
  • Ayrıca hemosiderin olarak bilinen formu çözülmeyen formudur.
  • Demir kanama veya feçesle atılır.
Hemoliz
  • Eritrosit zarlarının yırtılması sonucunda, parçalanmasına hemoliz denir.
  • Hb molekülünün hücre dışına çıkmasıdır. Nedenlerine bağlı olarak iki tip hemoliz tanımlanmaktadır. Ozmotik hemoliz ve hemositoliz
Ozmotik hemoliz:
  • Eritrosit hücreleri kendi içlerindeki sıvıdan daha hipotonik bir sıvı ortamı içine bırakılacak olurlarsa, bir müddet sonra şiştikleri ve giren su miktarı, zarlarının gerilebilme kapasitesini aştığında ise zarlarının yırtılması ile Hb molekülünün dışarı çıktığı gözlenir.
  • Normal eritrositlerin %0.9 luk NaCl çözeltisinden (izotonik tuz çözeltisi) başlayarak %0.8, %0.7, %0.6, %0.5, %0.4 şeklinde gittikçe hipotonikleşen tuz çözeltileri içine konulduklarında su alıp şişmelerine rağmen hemoliz gözlenmez. Bunun nedeni, hem zarlarının esnekliği hem de eritrositlerin sitoplazmik materyal miktarının hücre içi hacmine oranla düşük olmasına bağlı olarak içi boş bir torba gibi davranabilmeleridir. Çözeltinin konsantrasyonu %0.4 ten daha düşük olunca normal eritrositlerde hemoliz görülmüye başlar. Buradan saf suda tüm eritrositlerin hemolize uğrayacağı anlaşılmalıdır.
  • Bazı anemi tiplerinde eritrositlerin zarlarının esnekliğinin azalmasıyla, su alıp şişebilme kapasiteleri düştüğü için hipotonik ortama dayanma güçleri azalır ve %0.7 lik tuz çözeltisinde derhal hemolize uğrayabilirler. Herediter sferositoz bu tip bir anemiye örnektir.
Ad:  hem2.JPG
Gösterim: 8569
Boyut:  35.3 KB
Hemositoliz:
  • Bazı genetik hastalıklar, mekanik, fizik ve kimyasal etkenlerle zar yapısındaki lipid tabakasının erimesi, farklı algılanmasına yol açar. Bunun sonucunda görülen hemolizdir. Donma - çözülme, sıcaklık, akrep-yılan zehirleri, bazı bakteri toksinleri, safra tuzları, deterjanlar, eter, kloroform gibi maddeler bu tip hemolize neden olur. Kalıtsal kan hastalıklarından talasamia buna ayrıca örnektir.
  • Hemolizin nedeni ne olursa olsun sonunda kanda bilirubin (sarı renkte, pigment özelliğinde bir madde, safranın sarı rengini veren de bilirubindir) artışına ve sarılığa neden olur.
  • Bilirubin hücrelerden dışarı çıkan hemoglobinin parçalanıp metabolize edilmesi sonucunda oluşan bir son üründür. Böylece organizmada normalin üstünde bir eritrosit harabiyeti varsa sonunda bilirubin yükselmesi ile sarılık gelişebileceği unutulmamalıdır.
Sedimantasyon
  • Pıhtılaşmasına engel olunmuş kanın eritrositlerinin rulo formu oluşturarak para yığınları şeklinde çökme hızları olarak tanımlanmaktadır Westergren adı verilen bir aletle ölçülmektedir 200 mm dereceli pipetlere konulan 2 ml kan dik bir şekilde bir saat bekletilir, bu süre içinde eritrositler yavaş yavaş çökerken üstte sarı renkte plazma ayrılır.
  • Çökme hızına eritrositlerin şekil ve büyüklükleri ile plazmanın yapısı özellikle proteinleri etkilidir.
  • Sedimantasyonun normal değerleri; erkeklerde 3-8 mm /saat, kadınlarda 7-12 mm / saat (kadın ve erkek arasındaki bu fark eritrosit sayısının farkından kaynaklanmaktadır), gebelerde 40 mm /saat olarak verilmektedir.
  • Plazmada fibrinojen ve globulin artışı sedimantasyon hızını artırır. Albumin yükselmesi ise azaltır. Akut ve kronik iltihaplarda, doku harabiyetinde, alyuvar sayısının azalmasında (anemilerde olduğu gibi) sedimantasyon hızı yükselir.

Ad:  hem3.JPG
Gösterim: 8518
Boyut:  33.9 KB
Anemi (kansızlık)
  • Eritrosit sayısının veya hemoglobin miktarının normalden düşük olması anemi olarak tanımlanmaktadır.
  • Anemi nedeni kalb debisi artar ve bu neden ile kalbin iş yükü artmaktadır.
  • Eritrosit sayısı; kanamalarda olduğu gibi kayba bağlı olarak, hemolize bağlı olarak yıkımın artması sonucu (hemolitik anemiler), kemik iliği hastalıklarına bağlı olarak üretimin yetersizliği sonucu (aplastik anemiler) azalabilir. B12 vitamini yetersizliğinde (pernisiyöz anemi) ve (megaloblastik anemiler). Fe2+ eksikliğinde (demir eksikliği anemisi) gelişmektedir.
Polistemi
  • Eritrosit sayısının normalden fazla olmasıdır. Polistemi hipoksiye bağlı olarak gelişebildiği gibi kemik iliğinin maliğn hastalığı sonucunda da ortaya çıkabilir.
  • Hipoksinin nedeni atmosferdeki oksijen azalmasına (örneğin deniz seviyesinden yükseklerde yaşamak gibi), kalp yetersizliğine, akciğer hastalıklarına bağlı olabilir.
  • Etkeni ne olursa olsun hipoksi eritrosit yapımını uyararak eritrosit sayısını normalin üstüne çıkarmaktadır.
SİLENTİUM EST AURUM
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
10 Mayıs 2016       Mesaj #6
Safi - avatarı
SMD MiSiM
Lökositler (Akyuvarlar)
  • Organizmanın savunma sisteminin hareketli elemanları olan lökositler, organizmayı bakterilere,virüslere, parazitlere ve tümörlere karşı savunurlar. 1 mm3 kandaki sayıları 4000 - 10000 arasında değişebilir. Ortalama 7000 dir. Sayılarının 4000 nin altına düşmesine lökopeni, 10 000 nin üstüne çıkmasına ise lökositozis denilmektedir.
  • Lökositler çekirdekli hücreler olup çekirdek ve sitoplazma yapılarına bağlı olarak granülositler, monositler ve limfositler olmak üzere üç gruba ayrılırlar.
  • Dolaşımdaki lökositlerin % 50-75 i granülosit, % 2-8 i monosit, % 20-40 ı lenfosittir. Granülositler ve monositler yalnızca kemik iliğinde yapılır. Lenfositler ise az miktarda kemik iliğinde, büyük oranda lenfoid organ ve dokularda yapılmaktadır.
Granülositler
Sitoplazmalarında belirgin granüller içerirler ve çekirdekleri çok parçalıdır. Granüllerinin ve çekirdeklerinin boyanma özelliklerine bağlı olarak kendi içlerinde nötrofiller, bazofiller ve eozinofiller olarak üç gruba ayrılırlar. Her üçünün de aktif olarak fagozitoz yeteneği vardır (bakteri, parazit gibi mikro organizmaları endositoz ile içlerine alıp yok etmeleri), eozinofil ve bazofillerin sayısı allerjik reaksiyonlarda artış gösterir. Eozinofillerin sayıları ayrıca paraziter hastalıklarda da artmaktadır. Granülositlerin % 50 -70 ini nötrofiller, % 1- 4 ünü eozinofiller, % 0.4 ünü bazofiller oluşturur.

Mikroskop altında kan örneği. Disk şeklindeki açık kırmızı hücreler eritrositler (alyuvar); büyük, loblu çekideğe sahip açık renkli hücre bir polimorfonükleer lökosit yani PMN; ok ile gösterilen ise bir dairesel (yuvarlak) trombosit agregasyonu
Ad:  hem4.JPG
Gösterim: 8417
Boyut:  23.7 KB

Monositler
  • Işık mikroskobu altında sitoplazmasında belirgin granüller göstermeyen, çekirdekleri böbrek şeklinde ve tek parçalı olan lökositlerdir. Dokular arasına geçip, burada gelişip büyüyerek doku makrofajları adı verilen hücreleri oluştururlar. Makrofajlar hemen hemen her dokuda vardır ve bazı dokularda özel isimlerle anılırlar. Örneğin; karaciğerde kupffer hücreleri gibi. Monositler ve makrofajlar da aktif fagozitoz yeteneğine sahip hücrelerdir
Lenfositler
  • Kan, lenfatik dolaşım ve dokular arasında sürekli dolaşan, yuvarlak, tek parçalı çekirdeğe sahip ve ışık mikroskobunda sitoplazmalarında belirgin granüller göstermeyen hücrelerdir. Bağışıklık sisteminin hücreleri olup, organizmayı bakterilere, virüslere, mantarlara, yabancı dokulara ve tümörlere karşı dirençli kılmak için çalışırlar. Kendi içlerinde T ve B olmak üzere iki alt gruba ayrılırlar. B lenfositler antijenlere karşı antikor veya immünoglobulinler adı verilen özel protein moleküllerini sentezlerler. T lenfositler ise hem B lenfositlerin antikor üretimini düzenleyen hem de antijenlerle doğrudan savaş verebilen hücrelerdir. Bu nedenle T lenfositlerin oluşturduğu bağışıklığa hücresel bağışıklık, B lenfositlerinkine ise humoral bağışıklık adı verilmektedir.
  • Lökositlerin yaşam süreleri fonksiyonlarına bağlı olarak farklılık göstermektedir. Granülositlerin yaşam süreleri ortalama 12 saattir, ancak bir enfeksiyon oluşmasında bu süre 2-3 saate düşebilir. Monositlerin ömürleri biraz daha uzundur, lenfositlerin ise 100-200 gün kadar olduğu kabul edilmektedir.
Trombositler
  • Kemik iliğindeki dev megakaryosit hücrelerinden oluşurlar. Megakaryositler parçalanıp sistemik dolaşıma girmesi ile trombosit adını alır. Sayıları 1 mm3 kanda 300000 civarındadır.
  • Damar yaralanmalarında, kanamanın durmasında (hemostaz) ve pıhtı oluşmasında görev alan hücrelerdir.
  • Trombositler bir yüzeye yapışma eğilimdedirler ama damar duvarını kaplayan endotele yapışmazlar.
  • Zarar görmüş endotelden açığa çıkan kallojen bağ dokusu trombositlerin o bölgeye yapışmasını sağlar.
  • Kollejenle temas eden trombositten bir takım granüller açığa çıkar (ADP), bu granüller trombositlerin birbiri üzerine yapışmasına yol açar ki (agregason), buda trombosit tıkacına yol açar.
  • Endotel hücresi tarafından salgılanan Von Willebrand Fatörü (vWF) trombositlerin hasarlı dokuya tutunmasını sağlar. Eksikliğinde koagülasyon bozukluğu görülür.
  • Sağlam endotel bölgesinde Prostoglandin salgılanır (PGI2) bu trombosit agregasyonunu engeller ve pıhtıların hasarlı doku haricinde başka bir yerde olmasını önler.
SİLENTİUM EST AURUM
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
10 Mayıs 2016       Mesaj #7
Safi - avatarı
SMD MiSiM
A-Granüllü Akyuvarlar
Notrofıl
48657d1462835611 kan nedir kanin yapisi ozellikleri ve gorevleri kan1

Loplu bir çekirdekleri vardır.Akyuvarların %60-70 oluşturur.Vücuda giren bakteri ve diğer maddeleri fagositoz ile yok eder.Bakteriyel enfeksiyonlarda sayıları artar.

Eosinosit
48658d1462835626 kan nedir kanin yapisi ozellikleri ve gorevleri kan2
Sitoplazmalarında bol miktarda granül bulunur.İki loplu bir çekirdeği vardır.Patolojik ve alerjik reaksiyonlarda sayıları çok artar.Ayrıca ten- ya,kancalı kurt gibi parazit enfeksiyonlarında etkilidir.Damar dışına çıkabilirler.

Bazofil
48659d1462835645 kan nedir kanin yapisi ozellikleri ve gorevleri kan3
Sitoplazmalarında bol miktarda granül ve S şeklinde çekirdekleri var- dır.Kanda düşük oranda bulunur.Uzun süren iltihaplanmalarda sayıları artar.Bazofiller heparin ve histamin salgılar.

DEVAMI Kan Nedir - Kanın Yapısı, Özellikleri ve Görevleri
SİLENTİUM EST AURUM
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
10 Mayıs 2016       Mesaj #8
Safi - avatarı
SMD MiSiM
KAN HÜCRELERİ
ERİTROSİTLER
Eritrositler bikonkav disk şeklinde yapılardır. Yani her iki tarafından basık daire şeklindedirler. 7 m m çapındadırlar. Eritrositlerin yapım yeri yassı kemiklerin iliğidir. Eritrositlerin hücre zarı kişiden kişiye değişen özel proteinler içerir, bu proteinler sayesinde kan, ABO dediğimiz kan gruplarına ayrılır. Eritrositler hemoglobin denilen ve eritrosit ağırlığının üçte birini oluşturan bir protein içerirler. Bu proteinin görevi O2 taşımaktır, oksijenin yaklaşık % 99’u hemoglobin ile taşınır, geri kalan % 1’lik kısım ise kanda çözünmüş olarak taşınır.
Hemoglobin proteini 4 adet hem ve 4 adet polipeptid zincirinden oluşur. Bu polipeptid zincirlerini ikisi a diğer ikisi ise b zincirinden oluşmuştur. Her bir hem grubu bir adet polipeptid zinciri üzerinde yer alır (Şekil 2). Oksijeni bağlayan hem grubudur, her hem grubu bir molekül oksijen bağlar, dolayısı ile bir hemoglobin 4 adet oksijen molekülü bağlayabilir. Dört adet O2 bağlayan hemoglobin tümüyle doymuştur, yani artık bir beşinci O2 molekülünü bağlayamaz, buna oksihemoglobin denir. Oksihemoglobin parlak kırmızı renktedir. Oksihemoglobin bağladığı 4 adet O2 molekülünden bir veya daha fazlasını kaybederse, o zaman deoksihemoglobin adını alır. Deoksihemoglobin koyu kırmızı renktedir. Venöz kan arteryel kandan daha fazla deoksihemoglobin içerdiği için daha koyu renktedir. Hemoglobine hiç O2 molekülü bağlı değilse ilk O2 molekülünün bağlanması daha zordur, eğer hemoglobin 2 yada 3 O2 molekülü bağlandıysa 3. Veya 4. O2 molekülünün hemoglobine bağlanması daha kolaydır, buna allosterik etki denir. Bu etkinin sonucu olarak oksijen basıncının artmasıyla hemoglobinin oksijen bağlaması “S” şeklinde yada “sigmoid” şeklinde artar. Parsiyel oksijen basıncı ile hemoglobin bağlanması arasındaki bu ilişki “oksihemoglobin disosasyon eğrisi” ile gösterilir.
Oksijen taşıma kapasitesi belirli bir hacimdeki kanın içerdiği O2 hacmidir. Bu kapasite etkin hemoglobin konsantrasyonuna bağlıdır. Taşıma kapasitesi anemide azalır. Aneminin tipine bağlı olarak, bu kapasite, ya eritrositlerin sayısının azalmasından, yada, yetersiz veya anormal hemoglobin yapımından kaynaklanır.
Kemik iliğinden ayrılan immatür (tam gelişmemiş) eritrosit, çekirdeği olduğu için bölünme yeteneğine sahiptir, fakat henüz hiç hemoglobin içermez. Gelişme devam ederken eritrosit çekirdeğini kaybeder, ve içerdiği hemoglobin miktarı artar. Gelişme tamamlandığı zaman, eritrosit çekirdek de dahil tüm organellerini kaybeder. Eritrositlerin çekirdek ve organelleri olmadığı için ne bölünebilirler ne de yaşamlarını uzun süre devam ettirebilirler. Eritrositlerin yaşam süresi 120 gündür. Eritrositlerin yapımı için amino asit, lipid, karbonhidrat gibi olağan besin maddelerinin yanı sıra, ek olarak demir, folik asit ve B12 vitamini de şarttır.
Bu maddelerden demir olmadığı zaman, eritrositler normalden daha küçük olur ve görevlerini tam yapamazlar, bu duruma demir eksikliği anemisi denir. Folik asit ve B12 eksikliğinde ise eritrositler normalden daha büyük olur ve yine görevlerini tam olarak yapamazlar, bu duruma da megaloblastik anemi denir.
Anemi, normal hemoglobine sahip eritrositlerin toplam sayısının azalmasından, yada eritrositin içindeki hemoglobinin konsantrasyonunun azalmasından, yada her ikisinin birlikte olması sonucu ortaya çıkan hastalık durumudur. Diette demir, B12 vitamini veya folik asit eksikliği; kemik iliğinin kanser yada toksik maddelerle bozulması, yada aşırı kan kaybı, böbrek hastalıklarında eritropietin eksikliği, yada eritrositlerin şekil bozukluğundan dolayı aşırı yıkılması.

LÖKOSITLER
Bir damla kanı uygun bir boya ile boyayıp mikroskop altında incelediğimiz zaman çeşitli tiplerde lökosit görülür. Lökositler yapılarına ve çeşitli boyalara karşı olan afinitelerine göre sınıflandırılırlar. Buna göre lökositler 3 gruba ayrılırlar.
1. Polimorfonükler granülositler
a) Nötrofiller
b) Eozinofiller
c) Bazofiller
2. Monositler
3. Lenfositler
Polimorfonükleer granülositlerin nükleusları çok lobludur ve sitoplazmalarında çok sayıda granül bulunur. Bu gruptaki hücrelerin bazılarının granülleri “eozin” isimli boyayı tutarlar. Bu hücrelere eozinofil denir. Bir diğer grup bazik boyaları tutar, bu yüzden bu gruba bazofil denir. Bir başka grup ise boyalara özel bir afinite göstermez, bu gruba da nötrofil denir. Monositler granülositlerden biraz daha büyüktür ve at nalına benzeyen tek parçalı bir nükleusları vardır, sitoplazmaları da daha azdır. Lenfositler en az sitoplazma içeren gruptur, monositler gibi tek parça ve büyük çekirdek içerirler.
Lökositlerin hepsi kemik iliğinde yapılırlar, ancak daha sonraki gelişmelerini kemik iliği dışında tamamlarlar

TROMBOSITLER
Trombositler çok sayıda granül içeren renksiz hücre parçalarıdır. Megakaryosit denilen kemik iliğinin büyük hücrelerinin parçalarından oluşur. Bu megakaryosit parçaları sistemik dolaşıma girince trombosit adını alırlar. Hemostazın sağlanmasında yani kanamanın durdurulmasında önemlidirler. Trombositler bir yüzeye yapışma eğilimindedirler, fakat kan damarlarının içini döşeyen normal endotel hücrelerine yapışmazlar. Ancak damarın içindeki endotel bir şekilde hasar görürde altındaki bağ dokusu (kollajen) açığa çıkarsa, trombositler kollajene bağlanır. Bu bağlanma trombositlerin granüllerdeki içeriği ortama boşaltmalarına sebeb olur. Ortama boşalan bu maddelerden biri olan ADP trombositlerin yüzeyinde birtakım değişikliklerin başlamasına neden olur ve yeni gelen trombositler de bu trombositlere bağlanarak trombosit agregasyonu denilen olaya yol açarlar. Hızla ilerleyen bu olay damarın içinde trombosit tıkacının oluşmasını sağlar. Endotel hücreleri tarafından salgılanan bir protein olan von Willebrand faktörü (vWF) trombositlerin hasarlı damar duvarına tutunmasını kolaylaştırır. VWF önce kollajene bağlanır ve trombositin kollajene bağlanmasını sağlar. Koagülasyon için trombosit agregasyonu şart olduğu için von Willebrand faktörü eksikliği yada bozukluğunda koagülasyon bozuklukları görülür. Bu faktörün eksikliğinden kaynaklanan hastalığa von Willebrand hastalığı denir. Trombositlerin kollajene bağlanması, trombosit hücre zarındaki araşidonik asidin tromboksan A2 ye dönmesine neden olur. Bu madde trombosit agregasyonu uyardığı gibi, trombosit granüllerinden diğer maddelerin de salınmasına neden olur. Trombosit tıkacı kan damarındaki sızıntıyı tümüyle önler, ve bu tıkaç kontraksiyon ile daha da kuvvetlenir. Trombositler yüksek oranda kontraktil protein içerirler. Kontraksiyon trombosit tıkacının sıkışarak daha kuvvetli hale gelmesini sağlar. Bu olaylar olurken aynı zamanda hasarlı damar duvarındaki düz kaslar da kasılarak o bölgeye gelen kan miktarını azaltır, dolayısı ile o bölgedeki kan basıncını azaltır. Trombosit tıkacı sadece hasarlı bölgede olur, ve oradan yayılmaz. Bunu nedeni damar duvarının prostasiklin de denilen PGI2 isimli bir madde sentez etmesidir. PGI2 kuvvetli bir trombosit agregasyon inhibitörüdür.
SİLENTİUM EST AURUM
Safi - avatarı
Safi
SMD MiSiM
10 Mayıs 2016       Mesaj #9
Safi - avatarı
SMD MiSiM
Kan Hücreleri (Şekilli Elementler)
Kan hücreleri, kanın plazma dışında kalan kısmıdır. Kan hacminin yaklaşık % 45’ini oluşturur. Kan hücrelerinin, sıvı kısım olan plazmaya oranına hematokrit denir. Kan hücreleri eritrosit, lökosit ve trombosit olarak adlandırılır.
Ad:  kanh1.JPG
Gösterim: 9767
Boyut:  36.5 KB

Eritrositler (Alyuvarlar)
Eritrositler nükleus (çekirdek) içermeyen, oksijen taşıyıcı protein olan hemoglobin ile dolu kan hücreleridir. Normal şartlarda kesinlikle dolaşım sistemi dışına çıkmazlar. Normal bir eritrosit hücresi bikonkav (her iki tarafından basık) disk şeklindedir. Bu şekilde olması eritrositlerin yüzey hacim oranının fazla olmasını sağlayarak gaz alışverişini kolaylaştırır. Eritrositler oldukça esnektir. Bu özelliklerinden dolayı düzensiz şekillere uyum sağlayarak çok küçük çaplı kılcal damarlardan geçebilirler.
Ad:  kanh2.JPG
Gösterim: 12577
Boyut:  34.2 KB

Eritrositlere kırmızı rengini veren taşıdıkları hemoglobindir ve hücre ağırlığının 1/3’ünü oluşturur. Hemoglobin 4 hem (demir) ve bir globin molükülünden oluşur. Normal değeri 100 ml kanda 12- 13 gramdır. Oksijen ve karbondioksit hemoglobinin yapısındaki demir atomuna bağlanarak taşınır.
Eritrositlerin 1 mm3 kandaki sayısı erişkin bir erkekte 4,5- 6 milyon, erişkin bir kadında ise 4- 5 milyondur. Eritrosit sayısının normalden fazla olması durumuna polisitemi (poliglobuli) adı verilir. Eritrosit sayısının veya hemoglobin miktarının normalden düşük olması durumu ise anemi olarak adlandırılır.

Eritrositlerin görevleri

  • Eritrositlerin en önemli görevi yapılarındaki hemoglobin sayesinde oksijen ve karbondioksiti taşımaktır. Hemoglobin oksijeni bağladığında oksihemoglobin, karbondioksiti bağladığında da karboksihemoglobin (karbaminohemoglobin) dönüşür. Bu tür bağlanmalar geri dönüşümlü olup tekrar ayrılma söz konusudur.
  • Eritrositler hemoglobin aracılığıyla asit baz dengesinin düzenlenmesini sağlar.
  • Eritrositlerin hücre zarında bulunan antijenler, (aglütinojenler) kan grubunu belirler.
Eritrositlerin yapımı (eritropoezis) ve yıkımı
Eritrositler fötal hayatın 3. ayından 5. ayına kadar dalak ve karaciğerde yapılır. Fötal hayatın yarısından sonra alyuvarlar esas kan yapıcı organ olan kemik iliği tarafından yapılmaya başlanır ve hayat boyunca kemik iliği alyuvar yapımına devam eder. Eritrositler en çok sternum, kostalar, pelvis, ekstremite kemiklerinde bulunan kırmızı kemik iliklerinde yapılır. Organizmada eritrosit yapımı böbrekler tarafından sentezlenen eritropoetin denen madde tarafından düzenlenir. Hipoksi (dokularda oksijen yetmezliği) eritropoetin maddesinin yapımını artırır. Bu madde de kemik iliğine daha fazla eritrosit üretilmesi için uyarı gönderir.
Eritrositlerin yaşam süreleri 120 gündür. Bu süreyi dolduran eritrositler dolaşımdan uzaklaştırılır. Her gün eritrositlerin % 1 kadarı yenilenir. Yaşam süresi dolan eritrositler, dalak ve karaciğer tarafından parçalanır. Bu parçalanma sırasında, eritrosit hücresinde bulunan hemoglobin serbest kalır. Sonraki birkaç saat içinde makrofajlar (savunma hücreleri) hemoglobinden demiri ayıklar ve kanda taşıyarak ya yeni alyuvar yapımı için kemik iliğine ya da diğer dokulardaki demir depolarına götürür. Hemoglobin molekülünün geri kalanı ise karaciğerde bilirubine dönüştürülür.

Lökosit (Akyuvarlar)
Lökositler vücudun savunma sisteminde rol alan hareketli kan hücreleridir. Pigment kapsamadıklarından bunlara beyaz kan hücreleri de denir. Lökositler alyuvarlara göre daha büyük ve çekirdeklidir. Akyuvarlar, damar duvarının aralıklarından çok daha büyük olmalarına rağmen hücrenin pseudopod (yalancı ayak) adı verilen kısmı, kılcal damarın endotel hücreleri aralığına sokulur ve diğer kısımları incelerek aralıktan geçer.
Ad:  kanh3.JPG
Gösterim: 8101
Boyut:  19.9 KB

Normal koşullarda lökosit sayısı 1 mm3 kanda 4000- 10.000’dir. Ortalama 6000- 7000 olarak kabul edilir. Klinikte sayıları 4000’den az bulunursa lökopeni, 10.000’den fazla bulunursa lökositoz olarak adlandırılan durum meydana gelir.

Lökositlerin görevleri

Lökositler, çeşitli yollarla vücuda giren mikroorganizmaları, ölü doku artıklarını, yabancı partikülleri ya fagosite ederek ya da ürettikleri antikorlarla ve duyarlı lenfositlerle harap ederek ortadan kaldırmaya çalışır.
Lökositler doku aralıklarına diapedez ile girer. Inflamasyonlu doku bölgelerine kemotaksi ile hareket eder. Fagositoz işlemi ile mikroorganizmaları ve yabancı maddeleri sindirir ve yok eder. Diapedesis; lökositlerin, (özellikle nötrofiller ve diğer granülositler) kılcal damarların endotel hücrelerinden dokuya geçmesi ve sızmasıdır. Kemotaksis; lökositlerin dokulardaki bazı kimyasal maddelere doğru olan hareket etmesidir. Fagositoz ise lökositlerin yabancı maddeleri yutarak etkisiz hâle getirmesidir.

Lökositlerin yapımı

Lökositler kemik iliği, lenf bezleri ve dalak, tymus, bademcik gibi lenfoid organlar tarafından yapılır. Lökositlerin bir kısmı kemik iliğinde depo edilir ve ihtiyaç olduğunda dolaşıma verilir. Akut enfeksiyonlarda kandaki lökositlerin sayısı hızla artabilir ve normal sayının birkaç katına ulaşabilir. Bu olay kemik iliğinde depo edilmiş lökositlerin dolaşım kanına girmesi ile olmaktadır.
Lökositlerin kandaki ömürleri ortalama 1-2 saat (granülositler) ile 100-200 gün (lenfositler) arasında değişmektedir. Enfeksiyon durumunda ise 2-3 saatten birkaç güne kadar olabileceği saptanmıştır.

Lökositlerin sınıflandırılması
Lökositler sitoplazmalarında granül olup olmamasına göre; granülositler ve agranülositler olarak iki gruba ayrılır.
Ad:  kanh4.JPG
Gösterim: 10121
Boyut:  35.9 KB
Granülositler (Polimorfnükleer granülositler):
Bu lökositlerin sitoplazmalarında boyanabilen tanecikleri vardır. Kırmızı kemik iliğinde yapılır. Bunlar nötrofiller, eozinofiller ve bazofiller olmak üzere üç çeşittir.
  • Nötrofiller: Tüm lökositlerin % 62’sini oluşturur. Çekirdekleri parçalıdır. Nötrofillerin en önemli özelliği fagositoz yapabilmeleridir. Fagositoz yetenekleri en güçlü olan granülositlerdir.
  • Eozinofiller: Tüm lökositlerin % 2- 3’ünü oluşturur. Çekirdekleri genellikle iki parçalıdır. Fagositoz yetenekleri nötrofiller ve monositlere göre daha azdır. Eozinofil granülleri histamin ve plazminojen içerir. Alerjik reaksiyonlarda, deri ve paraziter hastalıklarda eozinofillerin sayıları artar.
  • Bazofiller: Tüm lökositlerin % 0,4’ünü oluşturur. Bazofiller vücutta küçük kan damarları boyunca çok sayıda bulunan mast hücrelerine benzer. Yapılarında bol miktarda antikoagülan bir madde olan heparin taşırlar. Bazofiller yapılarında heparinden başka histamin ve serotinin de taşırlar. Histamin ve serotonin kan damarları aktivitesi üzerine etkili (vazoaktif) maddelerdir.
Ad:  kanh5.JPG
Gösterim: 10722
Boyut:  27.8 KB

Agranülosltler (Mono nükleer agranülosltler):
Yapılarında granül bulundurmazlar. Bunlar monositler ve lenfositler olmak üzere iki çeşittir.
  • Monositler: Tüm lökositlerin % 5,3’nü oluşturur. Kırmızı kemik iliğinde üretilir. Diapedes ile dokular arasına geçer, burada gelişip büyüyerek doku makrofajları adı verilen hücreleri oluşturur. Yerleştikleri dokuya göre değişik isimler alır. Monositler ve makrofajlar da çok güçlü fagositoz yeteneğine sahip hücrelerdir.
  • Lenfositler: Tüm lökositlerin % 30’unu oluşturur. Kemik iliği, lenf bezleri ve dalak, tymus, bademcikler gibi lenfoid organlarda üretilir. Lenfositler organizmayı bakterilere, virüslere, mantarlara, yabancı dokulara ve tümörlere karşı dirençli kılmak için çalışırlar. Fagositoz yetenekleri yoktur.
Lenfositler B ve T olmak üzere iki alt gruba ayrılırlar.
B lenfositler, antijenlere karşı antikor veya immunoglobulinler adı verilen özel protein moleküllerini sentezler. T lenfositler ise hem B lenfositlerin antikor üretimini düzenleyen hem de antijenlerle doğrudan savaşan hücrelerdir. Bu nedenle T lenfositlerin oluşturduğu bağışıklığa hücresel bağışıklık, B lenfositlerin oluşturduğu bağışıklığa ise humoral bağışıklık adı verilmektedir.
Ad:  kanh6.JPG
Gösterim: 8709
Boyut:  21.5 KB


Trombositler (Kan Pulcukları, Plateletler)
Kan hücrelerinin en küçüğüdür. Trombositler, eritrositler ve lökositler gibi kemik iliğinde yapılır. Elektronik kan sayacı çıktılarında “PLT” ya da “PLATELETS” şeklinde belirtilir. Sayıları 1 mm3 kanda 150- 300.000 civarındadır. Kanda trombosit sayısının artması tablosuna trombositoz, azalması tablosuna ise trombositopeni (trombopeni) adı verilir. Trombositopeni durumunda kanamaya eğilim artar, kanama ve pıhtılaşma zamanı uzar. Trombositler yaklaşık olarak 4 günde bir yenilenir.
Ad:  kanh7.JPG
Gösterim: 8176
Boyut:  24.3 KB
Trombositlerin görevleri
Trombositler kan damarlarının duvarı, bütünlüğü bozulan yerde birikir ve damar duvarına yapışarak tıkaç oluşturur. Ayrıca trombositler, pıhtılaşma mekanizmasını başlatan tromboplastin enzimini yapar.
SİLENTİUM EST AURUM
Hızlı Cevap
Mesaj:

Benzer Konular

6 Haziran 2016 / virtuecat Tıp Bilimleri
23 Kasım 2015 / Tuğberk Cevaplanmış
27 Şubat 2013 / Misafir Cevaplanmış