Cevap Yaz Yazdır
Güncelleme: 2 Haziran 2017  Gösterim: 20.474  Cevap: 6

Dünya Kentleri: Roma

Bia
5 Eylül 2008 10:16       Mesaj #1
Bia - avatarı
Ziyaretçi

Roma

Ad:  4.jpg
Gösterim: 15
Boyut:  151.3 KB

İtalya’nın başkenti ve Lazio yönetim bölgesindeki Roma ilinin merkezi.

Sponsorlu Bağlantılar
Tiber Irmağı kıyısında. Tiren Denizinden 24 km içeride yer alır. Dünyanın başlıca kültür merkezlerinden biri olmanın yanı sıra, Katolik Kilisesi’nin yönetsel ve ruhani merkezidir. Yüzölçümü 1.508 km2, 1991 tahmini nüfusu (belediye) 2.791.354’tür.

Doğal yapı ve genel görünüm


Kentin kiliselerinin, saraylarının, çeşmelerinin ve arkeolojik kalıntılarının büyük bölümü tarihsel kent merkezini çevreleyen Aurelianus Duvarı’nın) içinde yer alır. Yapımına İmparator Aurelianus döneminde (270-275) başlanan bu surlar, eski kentin üzerine kurulduğu yedi tepeden Aventinus, Caelius, Capitolium (Capitolino), Palatium (Palatino) ve Viminalis’in tamamını, Esquilinus ve Ouirinalis’in de büyük bölümünü içine alır. Surlarla çevrili kent merkezi Roma’nın kültürel ve tarihsel zenginliklerinin büyük bölümünü barındırmasına karşın, Roma belediye alanının yalnızca yüzde 4’ünü kaplar ve Roma’nın bölündüğü 12 yönetim biriminin en küçüğünü oluşturur. Yirmi iki mahalleye (riöne) bölünmüş olan kent merkezinin çevresinde 35 kentsel mahalle (quartieri urbanı) yer alır. Roma kentinin bir parçasını oluşturan ve Laterano Antlaşmasıyla (1929) hükümranlık hakkı elde etmiş olan Vatikan kenti Tiber Irmağının batısında 44 hektarlık bir alanı kaplar.

Roma’da, sıcak ve kuru geçen yaz aylarında sıcaklık ortalaması genellikle 24°C’nin üstündedir. Ortalama yıllık yağış miktarı 840 mm’dir; en fazla yağış bahar aylarında düşer. Roma, yaz aylarında akşamüstleri Tiren Denizinden esen serin ponentino rüzgârlarını, kışın da kuzeyden esen soğuk tramontana rüzgârlarını alır.

Başlıca yapılar ve caddeler


Roma’nın merkezindeki ana cadde, İtalya’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuele’nin heykelinin buluaduğu Venedik Meydam’ndan başlayıp Halk Meydanımda (Piazza del Popolo) sona eren Via del Corso’dur. Eski çağlardan beri büyük önem taşıyan bu cadde Roma döneminde Flaminius Yolu’nun (Via Flaminia) bir parçasıydı. Bugün de caddenin Halk Meydanı’ndan sonraki uzantısı Flaminius Yolu adıyla anılır. Via del Corso’nun üzerinde bir dizi şık dükkân ile sekiz saray, beş kilise ve Marcus Aurelius Sütunu yer alır.

Caddedeki ilk kilise, 9. yüzyılda eski bir kilisenin yerine inşa edilmiş olan San Marco Kilisesi'dir. Papa II. Paulus kiliseyi onartmış ve çevresine Venedik Sarayı’nı (1445) inşa ettirmiştir. Mussolini’nin genel karargâh olarak kullandığı ve balkonundan ünlü konuşmalarını yaptığı bu sarayda bugün Rönesans dönemine ait sanat yapıtlarının sergilendiği bir müze ile Ulusal Arkeoloji ve Sanat Tarihi Müzesi’nin kütüphanesi yer alır. Caddedeki öteki saraylar eskiden Bonaparte Sarayı olarak bilinen Misciatelli Sarayı, Nevers dükünün inşa ettirdiği Salviati Sarayı (17. yy) ve Doria Sarayı’dır (15. yy). Barok üslupta yeniden inşa edilmiş olan 4. yüzyıldan kalma San Marcello Kilisesi’nin arkasında Ballestra Sarayı bulunur.

Via del Corso, Roma’nın en işlek meydanlarından biri olan Colonna Meydanı’m geçtikten sonra Halk Meydanıma ulaşır. Colonna Meydam’nda Marcus Aurelius Sütunu ile bugün başbakanlık konutu olarak kullanılan Chigi Sarayı ve Wedekind Sarayı bulunur. Halk Meydanımın girişinde yer alan Sta. Maria in Montesanto ve Sta. Maria dei Miracoli adlı iki kilisenin her ikisi de 1662’de inşa edilmiştir. Via del Corso, ortaçağdan kalma Halk Kapısı’ndan geçtikten sonra Flaminius Yolu adıyla anılır. Halk Kapısı 1561’de yeniden inşa edilmiş, 94 yıl sonra da iç cephesi Gian Lorenzo Bemini tarafından yeniden yapılmıştır. 1589’da Papa V. Sixtus’un emriyle meydanın ortasına Augustus’un Heliopolis’ten getirdiği İÖ 13. yüzyıldan kalma bir dikilitaş yerleştirilmiştir.

Halk Kapısı’nın hemen yanında Sta. Maria del Popolo Kilisesi yer alır. 15. yüzyılda 1227’den kalma eski bir kilisenin yerine inşa edilmiş olan bugünkü kilisede ünlü mimar ve heykelci Andrea Sansovino’nun yaptığı mezarlar, Pinturicchio’ya ait freskler, Bernini’nin heykelleri ve tasarımını Raffaello’nun yaptığı bir şapel yer alır.

Roma’nın en ünlü meydanı olan İspanya Meydanı 16. yüzyıldan bu yana turistlerin uğrak yeri olmuştur. Meydandaki en ünlü yapı, 1445’te Fransızlar tarafından inşa edilen Trinita dei Monti Kilisesi ve Manastırına doğru yükselen ve İspanyol Merdiveni olarak da bilinen Trinita dei Monti Merdivenedir. İspanya Meydanındaki bir başka önemli yapı da Bernini’nin yaptığı Barcac- cia Çeşmesi’dir (1627-29).

Kentteki bazilikaların en önemlileri San Pietro Bazilikası, San Paolo Fuori le Mura, San Giovanni in Laterano, Sta. Croce in Gerusalemme, S. Lorenzo Fouri le Mura ve Sta. Maria Maggiore’dir Öteki kiliseler arasında Cizvitlere ait II Gesû, Eudoxiana Bazilikasının bulunduğu yerde İS 424- 440 arasında inşa edilen S. Pietro in Vincoli, Sta. Maria della Vittoria (1605-26) ve S. Agostino (1479-83) sayılabilir.

Kiliseleri ve saraylarıyla olduğu kadar çeşmeleriyle de tanınan Roma’da 300’den fazla çeşme vardır. Pek çok efsaneye konu olan bu çeşmelerin en ünlüsü, içine para atanların yeniden Roma’ya geleceklerine inanılan Trevi Çeşmesi’dir. 1732’de Niccolö Salvi tarafından yeniden inşa edilen bu çeşmenin yapımı yaklaşık 30 yıl sürmüştür. Kentteki bir başka önemli çeşme de Navona Meydanı’nda, S. Agnese Kilisesi’nin karşısında yer alan Dört Irmak Çeşmesi’dir (1648-51). Bernini’nin yaptığı bu çeşmenin dört yanında, Tuna, Nil, Ganj ve Rio de la Plata ırmaklarını simgeleyen dört mermer figür yer alır. Eski kentteki en eski çeşme, 1952’de onarıldıktan sonra Augustus dönemindeki görünümüne kavuşan Lacus Juturnae, en yenisi ise 19. yüzyılda Papa IX. Pius tarafından yaptırılan Cumhuriyet Meydanımdaki çeşmedir.

Kentin içinden geçen Tiber Irmağının üzerindeki 11 köprünün en ünlüsü Sant’An- gelo Köprüsü’dür. Irmağın sol yakasında Campus Martius, Circus Flaminius, Sığır Forumu (Forum Boarium) ve Sebze Forumu (Forum Holitorium), sağ yakasında ise İS 590’da Sant’Angelo Kalesi olarak adlandırılan Hadrianus’un anıtmezarı, Vatikan kentinin girişi ve Trastevere yer alır. Sığır ve Sebze forumlarının çevresinde Vesta ve Fortuna Virilis tapınaklarının kalıntıları bulunur. Tapınakların yakınlarında yer alan Marcellus Tiyatrosu’nun yapımı İÖ 13. yüzyılda, Augustus’un döneminde tamamlanmıştır. Buradan Augustus’un mezarına kadar uzanan bölgede eskiden tapınaklar, hamamlar ve spor alanları bulunuyordu. Günümüzde bu bölgedeki yapıların en önemlileri PantheonÇ), Ara Pacis (Augustus Barış Sunağı) ve Hadıianus Sütunu’dur.

Campus Martius’ta, tasarımını Bernini’nin yaptığı Montecitorio Sarayı bugün İtalya Millet Meclisi binası olarak kullanılmaktadır. Senato kentin gene aynı kesiminde yer alan Madama Sarayı’nda (17. yy), Devlet Konseyi ise Spada Sarayı’ndadır. 18. yüzyıldan kalma Braschi Sarayı’nda ünlü Roma Müzesi yer alır. Senato’nun yakınında yer alan ve bugün Ulusal Arşiv’i barındıran Şapienza Sarayı 1431-1935 arasında Roma Üniversitesi’nin yönetim binası olarak kullanılmıştır.
Irmak yakınlarında inşa edilmiş sarayların en ünlüleri Cancellaria, Farnese ve Massimo aile Cologne’dir. Kentin Rönesans üslubundaki saraylarının en güzeli olan Farnese’nin tasarımını Antonio da Sangallo (Genç) yapmış, onun ölümünden sonra Michelangelo, Vignola ve Giacomo della Porta gibi sanatçılar sarayın yapımında çalışmışlardır. 15. yüzyıldan kalma Cancelleria’nın mimarı bilinmemektedir. Maniyerist üsluptaki Massimo aile Colonne Sarayı (1535) ise Baldassare Perruzi tarafından inşa edilmiştir.
Ad:  7.jpg
Gösterim: 9
Boyut:  46.9 KB

Yedi Tepe


Roma’nm arkeolojik zenginliklerinin büyük bölümü, üzerinde eski kentin kurulduğu Yedi Tepe’de yer alır. Roma’nın kuruluşuna ilişkin efsanelerden biri de kentin Palatium Tepesinde bir çoban tarafından büyütülen Romus ve Romulus tarafından kurulduğu yolundadır. Bir dizi saray ve ev kalıntısının bulunduğu bu tepedeki en önemli yapı, İmparator Augustus’un karısının adıyla anılan Livia Evi’dir. Palatium ve Capitolium tepelerinin arasında, Eski Roma’da dinsel, politik ve ekonomik yaşamın merkezi olan Roma Forumu yer alır. Capitolium Tepesinde, tasarımını Michelangelo’nun yaptığı Campidoglio Meydanı ile birçok sanat galerisinden oluşan Capitolino Müzesi bulunur.

Eskiden Palatium ve Aventinus tepeleri arasında bulunan ve Eski Roma hipodromlarının en büyüğü olarak kabul edilen Circus Maximus’un günümüzde yalnızca yeri bellidir. Aventinus Tepesinde, 4. yüzyıldan kalma Sta. Prisca Kilisesi’nin altında kentin en iyi korunmuş Mitracı tapınaklarından biri bulunur. Bu tepedeki bir başka önemli yapı da Sta. Sabina Kilisesi’dir. Büyük bölümü parklarla kaplı olan Caelius Tepesinde SS Ouattro Coronati ve SS. Giovanni ve Paolo (5. yy) gibi kiliselerle Claudius Tapmağı’nın platformu yer alır. Roma’daki en görkemli tarihsel yapı olan Colosseum ile Konstantin Takı, Esquilinus ve Caelius tepelerinin arasındadır. Konstantin Takı’nın yukarısında, sonradan Caracalla (y. 206-217) ve Diocletianus (298- 306) hamamlarına örnek oluşturan Trainus Hamamı’nın kalıntıları bulunur.

Eskiden Caracalla Hamamfnın bulunduğu yerin bir bölümünde bugün BM Gıda ve Tanm Örgütü (FAO) ile Posta ve Haberleşme Bakanlığının binalan vardır. Ouirinalis Tepesinin eteklerindeki Colonna Sarayı bugün sanat galerisi olarak kullanılmaktadır. Ouirinalis Meydanı’nda İmparator Caracalla döneminde yapılmış Serapis Tapınağı’nın kalıntıları vardır. 1574’te Papa VIII. Gregorius’un yaptırdığı Ouirinalis Sarayı 1878’de kraliyet sarayı olarak kullanılmaya başlamış, 1948'de de cumhurbaşkanlığı konutu olmuştur.
Ad:  10.jpg
Gösterim: 7
Boyut:  65.2 KB

Kentte, Yedi Tepe dışında başka tepeler de vardır. Bunların en önemlisi Trastevere Düzlüğünün arkasındaki Gianicolo (Ianicu- lum) ile Halk Meydanfnın yakınlarındaki Pincio tepeleridir. Ianiculum Tepesinde 1870’te Garibaldi’nin adını taşıyan bir park oluşturulmuştur. Pincio Tepesinin aşağı yamaçlarında, 1554’te yaptırılan ve 1801’de Napoleon tarafından satın alınarak Fransız Akademisi’ne dönüştürülen Medici Villası yer alır. Gene aynı tepede yer alan Giulia ve Borghese villalarında dünyaca ünlü sanat koleksiyonları sergilenir. Borghese Villası’yla aynı .yerde bulunan Hayvanat Bahçesi, türünün İtalya’daki en büyük örneğidir. Daha batıda 1883’te kurulmuş olan Modern Sanat Ulusal Galerisi yer alır.

Ekonomi ve ulaşım


Bazı hafif sanayi dallarının varlığına karşın Romanın bir sanayi kenti olduğu söylenemez. Fabrikalar daha çok kentin kuzeybatı kesiminde yer alır. Başlıca sanayi dalları elektronik eşya, kimyasal madde, giyim eşyası, takım tezgâhları ve gıda maddesi üretimidir. Basımcılık da önemli bir ekonomik uğraştır. Kent nüfusunun büyük bölümü inşaat ve turizm sektörleriyle film şirketlerinde çalışır.

Bir milyondan fazla motorlu taşıtın bulunduğu kentte trafik en önemli sorunlardan biridir. Mussolini’nin başlattığı ve 1955’te hizmete giren metro ağı sonraki yıllarda daha geliştirilmiştir.
Roma’da iki uluslararası havalimanı vardır. Bunlardan Leonardo da Vinci, kentin yaklaşık 24 km güneybatısında, Ciampino Havalimanı ise 11 km güneydoğusunda yer alır.

Yönetsel ve toplumsal koşullar


Roma, seçimle işbaşına gelen 40 üyeli bir belediye meclisi tarafından yönetilir. Belediye başkanı ve 12 kişilik belediye komitesi meclis içinden seçilir. Yerel vergiler koyabilen ve kendi kolluk kuvveti olan belediye yönetimi, sağlık, kanalizasyon, toplu taşımacılık ve aydınlatma gibi hizmetlerden sorumludur.

Batı Avrupa’nın en güzel kentlerinden biri olan Roma, aynı zamanda ülkenin en gürültülü ve mali sorunları en fazla kentidir. Yerel yönetimin karşı karşıya kaldığı en önemli sorun konut yetersizliğidir. Ülkenin her yerinden, özellikle de yoksul güney kesiminden, her yıl çok sayıda kişinin iş bulmak umuduyla Roma’ya gelmesi bu sorunu daha da çözümsüz hale getirmektedir.
Kentteki başlıca yükseköğretim kurumu 1303’te kurulmuş olan Roma Üniversitesi’dir. Üniversitenin, Üniversite Kenti adıyla anılan kampusu, Termini İstasyonu’ nun doğusundadır.
Ad:  15.jpg
Gösterim: 7
Boyut:  41.8 KB

Tarih


Erken Roma
Roma’nın ilk dönemlerine ilişkin bilgiler sınırlı arkeolojik bulgulara, efsanelere ve Livius gibi daha sonraki Romalı tarihçilerin yapıtlarına dayanır. İtalya’nın Yunan dünyasıyla bağlantısını temsil eden Aineias adlı mitolojik kahraman üzerine geliştirilen öyküler bir bakıma Yunan kolonilerinin Latium bölgesinde bıraktığı izleri yansıtır. Roma kentinin kuruluşunu Romus ve Romulus kardeşlere bağlayan efsane de belirli bir gerçeklik payı taşır. Bu efsaneyi temel alan Livius’a göre Latin kökenli bir askeri şef olan Romulus’un Palatium’daki ilk yerleşmeden komşu Şahinlere karşı giriştiği savaş iki halkın kaynaşmasıyla sonuçlandı. Böylece ilk kralı Romulus olan ye adını ondan alan bir devlet ortaya çıktı (İÖ y. 754). Romulus'tan sonra başa geçen Numa Pompilius döneminde (İÖ 715-673) Roma dini ilk biçimini aldı. Onun ardılı olan savaşçılığıyla ünlü Tullus Hostilius (hd İÖ 673-642) askeri yapıyı düzenledi. Ancus Marcius (hd İÖ 642-617) hâlâ bir köyler federasyonu görünümünde olan Roma’nın gelişmesini ve büyümesini sağladı. Ama Roma'nın gerçek bir kent niteliğini kazanması Etrüsklerin bölgeyi ele geçirmesiyle başladı.

Efsanevi kaynaklarda Roma'nın ilk Etrüsk kralı Tarquinius Priscus'un (hd İÖ 616-578) büyük çaplı bayındırlık işleri gerçekleştirdiği belirtilir. Birçok tarihçi tarafından, Etrüsklerin etkisini bulanıklaştırmak amacıyla sonradan araya sokulduğu öne sürülen ve kökeni bilinmeyen Servius Tullius adlı kralın kenti sağlam surlarla çevrelediği, halkı dört tribus'a ayırdığı ve askeri amaçlarla 100 kişilik topluluklardan oluşan centuria ları örgütlediği söylenir. Efsanede zalim bir yönetici olarak betimlenen bir başka Etrüsk kralı Tarquinius Superbus döneminde komşu halklara karşı başarılı savaşlar yürütüldüğü anlatılır. Gene efsaneye göre baskılara karşı ayaklanan Roma halkının İÖ 509'da Etrüsk kralını kovarak cumhuriyet yönetimini kurmasıyla krallık dönemi sona erer.

Efsanede aktarıldığı gibi 7. yüzyılda üstünlük sağlamakla birlikte kentin doğrudan yönetimini İÖ 550 dolaylarında üstlenen Etrüsklerin Roma’nın gelişmesine katkısı gerçekte çok daha büyük oldu. Etrüsk yönetiminde hızla gelişen Roma, Latium bölgesinin en güçlü kenti durumuna geldi. Etrüskler Yunan dünyasından almış oldukları alfabeyi, çeşitli paraları, ölçü birimlerini ve güzel sanatları Romalılara da benimsettiler. Tanrıları doğrudan Yunan örneklerine denk düşen Roma devlet dini kurumsal bir yapı kazandı. Buna karşılık Latinceyi özgün dilleri olarak koruyan Romalılar toplumsal ve siyasal alanda da Etrüsklerden bağımsız bir gelişme göstererek farklı kurumlar yarattılar.
Ad:  11.jpg
Gösterim: 8
Boyut:  63.7 KB

Roma toplumunun temel dayanağı olan gensler ortak bir ataya bağlı toplulukları kapsıyordu. Her gens kendi içinde familia denen ait birimlere ayrılıyordu. Zamanla yönetici genslerin üyeleri patrici olarak bilinen ayrıcalıklı bir sınıf oluşturdu. Gens örgütlenmesinin dışında kalan geniş bir kesim ise pleb adıyla ayrıcalıklardan yoksun ikinci bir sınıf durumuna geldi.

Gensleri temsil eden siyasal birimler olarak ortaya çıkan curiaların oluşturduğu comiîia kralı seçen ve yasaları koyan bir halk meclisi niteliğini taşıyordu. En nüfuzlu familia reislerinin oluşturduğu Senato’nun da kralın seçimini onaylayan bir organ olarak önemli bir ağırlığı vardı. Kralın gücünün kaynağı imperium denen yürütme yetkisiydi.

Roma’nın bulunduğu bölge Tunç Çağında (İÖ y. 1500) yerleşime açılmakla birlikte, bölgedeki ilk kalıcı yerleşme İÖ y. 1000’de kuruldu. İÖ 8. yüzyıla doğru, Hint-Avrupa kökenli halklar önce Palatium ve Aventinus, daha sonra da Esquilinus ve Ouirinalis tepelerinde ayrı ayrı köyler kurdular. İÖ 6. yüzyılın başlarına doğru bölgede tek bir siyasal yönetim altında birleşmiş güçlü bir kent ortaya çıktı. Romalılar sonraki yıllarda İtalya Yarımadasını fethederek egemenlik alanlarını Akdeniz Havzasına ve Avrupa’nın içlerine doğru genişlettiler.

İS 1. yüzyılın sonlarıyla 2. yüzyılın başlarında, Roma en parlak dönemini yaşarken nüfusu da doruğuna ulaştı. Bu dönemde bir yandan kent görkemli yapılarla süslenirken, öte yandan da halkın büyük bölümü aşırı kalabalık barakalarda yaşamak zorunda bırakıldı ve işsizlik önemli boyutlara ulaştı. Roma kentinin sorunlarıyla sistemli bir biçimde ilgilenen ilk hükümdar, kanallarla Tiber Irmağının akışını düzenleyen ve Campus Martius’u yaptıran Julius Caesar oldu. Bu çalışmalar Julius Caesar’dan sonra tahta çıkan hükümdarların döneminde de sürdü.

Neron, İS 64’teki bir yangından yararlanarak kenti yeniden inşa ettirdi ve kalıntıları günümüze kadar ulaşan ünlü Altın Ev'i yaptırdı. Marcus Aurelius'un (hd 161-180) hükümdarlığı sırasında ortaya çıkan veba salgını kent nüfusunun azalmasına yol açarken, salgını izleyen ekonomik bunalım, kentin bir gerileme dönemine girmesine neden oldu. Göçebe kabilelerin 4. yüzyılın ikinci yarısında başlayan saldırıları sonunda Batı Roma İmparatorluğu yıkılınca kent eski önemini yitirdi ve yerini Doğu Roma’nın başkenti Konstantinopolis’e (İstanbul) bıraktı. (Romanın 5. yy’dan önceki tarihi için bak. Roma uygarlığı).
6. yüzyılın sonuna gelindiğinde Romanın nüfusu 50 binin altına düşmüş ve kent Katolik Kilisesi’nin denetimi altına girmişti. 8. yüzyılda Lombardiya Krallığı’nı fetheden Karolenj hanedanının çöküşünden sonra bölgenin denetimini ele geçirmek isteyen soylu aileler birbirleriyle mücadeleye giriştiler. 9. yüzyıldan 11. yüzyılın ortalarına değin hem Roma, hem de papalık birkaç soylu ailenin denetiminde kaldı.
Ad:  12.jpg
Gösterim: 7
Boyut:  37.0 KB

1143’te Kuzey İtalya’nın öteki kesimlerinde olduğu gibi Roma’da da özerk bir komün yönetimi kuruldu. 1188’de komün yönetimini Papa III. Clemens de tanıdı. Komün yönetimine karşı papalığa güç kazandırmaya çalışan Papa III. Innocentius’un ailesiyle Orsini ailesi arasındaki mücadele, I204’te kent sokaklarında kanlı bir çatışmaya yol açtı. Bu olay sırasında kentteki tarihsel yapıların pek çoğu hasar gördü. Kent sonraki yıllarda önce Kutsal Roma-Germen imparatoru II. Friedrich ile önde gelen soylu aileler arasındaki, daha sonra da soylu ailelerin kendi aralarındaki mücadeleye sahne oldu. Colonna, Orsini ve Annibaldi aileleri arasındaki sert mücadele karşısında, Papa V. Clemens 1309’da papalık merkezini Roma’dan Avignon’a taşıdı. Bu arada Büyük Veba Salgını kent nüfusunun 20 binin altına düşmesine yol açarken, 14. yüzyılın ilk yarısında papalık ve imparatorluk yanlıları arasındaki mücadele kenti yıkımın eşiğine getirdi. 1377’de papalık merkezinin yeniden Roma’ya taşınması da bu durumu değiştirmedi. 1400’e gelindiğinde Roma hırsızlar ve serserilerle dolu, sefaletin kol gezdiği bir kent olarak tanınıyordu.

Colonna ailesinin bir üyesi olan Papa V. Martinus’un 1420’de Roma’ya girişi, kentin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Fransızların papalık merkezini yeniden Avignon’a taşıması yolundaki önerilerine karşı çıkarak yıkıntı halindeki Roma’da oturmayı yeğleyen Martinus, ilk iş olarak kentin eski yapılarının çoğunu onarttı. Bu tarihten sonra Roma papalığın mutlak yönetimi altına girdi ve Rönesans kültürünün önde gelen merkezlerinden biri durumuna geldi. Bu dönemde Roma’ya İtalya’nın her yerinden sanatçılar gelmeye başladı. Bankacılığın ve ticaretin gelişmesi, kentin yakınlarındaki Civitavecchia’da bulunan madenlerin işlenmeye başlamasıyla, Roma ekonomik bakımdan da güç kazandı.

Roma’nın bu parlak dönemi, Kutsal Roma-Germen imparatoru V. Karl’ın (Şadken) ordularının 1527’de kenti yağmalamalarına değin sürdü. Sekiz gün süren bu olay sırasında binlerce kilise, saray ve ev yağmalandı ve tahrip edildi. Bununla birlikte sonraki yıllarda başlatılan bayındırlık çalışmalarıyla, bu olayın yol açtığı zararlar bir ölçüde de olsa giderildi. Papa V. Sixtus (hd 1585-90) kapsamlı bir çalışma başlatarak yeni caddeler ve meydanlar yaptırdı, Laterano ve Vatikan saraylarını yeniden inşa ettirdi. Colosseum’u büyük bir yün fabrikasına dönüştürme projesini ise bir şans eseri yürürlüğe koyamadı.

17. ve 18. yüzyıllarda Roma’nın soylu aileleri bir yandan kilise içinde güçlü konumlar elde etmek için çaba gösterirken, bir yandan da yeni saraylar inşa ettirdiler, sanatçıları korumaları altına aldılar. Ama bütün bu çabalara karşın, 18. yüzyıla gelindiğinde, Roma kötü caddeleri, yetersiz kanalizasyon şebekesi ve ışıklandırmasıyla Avrupa’nın en geri kalmış kentlerinden biriydi.

1798’de Napoleon’un orduları tarafından işgal edilen kent, 1809’da Papalık Devletleri’yle birlikte Fransız İmparatorluğu’na bağlandı. 1814’te papanın Roma’ya geri dönüşü uzun sürecek bir baskı dönemini başlattı. Bununla birlikte XII. Leo ve XVI. Gregorius gibi papalar hamamlar ve hastaneler yaptırdılar.

1861’de İtalya Krallığı’nın ilanından sonra Roma dışındaki Papalık Devletleri’nin çoğu yeni kurulan krallığa bağlandı. Garibaldi kenti ele geçirmek için 1862 ve 1867’de iki ayrı girişimde bulunduysa da başarılı olamadı. Sonunda, Fransız askerlerinin çekilmesinden sonra 20 Eylül 1870’te İtalyan birlikleri kente girdi. Ekim ayında yapılan bir plebisitten sonra Roma birleşik İtalya’nın başkenti oldu. Yeni yönetimin papalığa ilişkin düzenlemesine karşı çıkan Papa IX. Pius (1846-78), kendini Vatikan’a hapsetti. İtalyan hükümeti ile papalık arasındaki bu anlaşmazlık Papa XI. Pius ile Mussolini arasında 1929’da imzalanan Laterano Antlaşmasıyla çözüme bağlandı. Bu antlaşmayla papalık, İtalya devletini tanırken, İtalya’da papalığın Vatikan kenti üzerindeki egemenliğini onaylıyordu.

1870’ten sonra hızla büyüyen Roma’nın I. Dünya Savaşı’ndan önce 500 bin olan nüfusu, 1930’ların başlarında 1 milyona ulaştı. Bu dönemde kent, eski surları aşarak daha geniş bir alana yayılmaya başladı. 1920’lerde ve 1930’larda Benito Mussolini’nin yönetimi sırasında Roma görkemli yapılar ve geniş caddeleriyle modern bir başkente dönüştü. Mussolini’nin arkeolojik kazılan desteklemesi Antik Çağdan kalma pek çok yapının ortaya çıkanlmasım sağladı. Roma günümüzde, dünyadaki pek çok büyük kentin tersine bir sanayi ve ticaret merkezi olmaktan çok bir turizm merkezidir.

kaynak: Ana Britannica

Son düzenleyen Safi; 2 Haziran 2017 22:45


5 Ağustos 2012 16:19       Mesaj #2
Mira - avatarı
VIP VIP Üye
Roma
İtalya'nın başkentidir.

Latium yönetim bölgesinin merkezidir ve dinî Vatikan Devleti de kent içindedir. Orta İtalya'da, Tiren Denizi'ne yaklaşık 25 km uzaklıkta, Tiber Irmağı'nın iki yakasında yer alır. İtalya'nın en büyük kenti olan Roma, 2.823.927 (1986) kişiyi barındırır. Roma'nın, Romus ile Romulus kardeşler tarafından (İ.Ö. 753'te) kurulduğu söylenir. Etrüsklerin bölgeye yerleşmesiyle gelişmeye başlayan kent, Büyük Roma İmparatorluğu'nun kuruluşuna beşiklik etti ve yüzyıllarca imparatorluk merkezi olarak kaldı. Orta Çağ'da Hristiyanlığın merkezi olmakla birlikte geçmişine oranla sönük bir kentti.

1870'li yıllarda İtalyan Birliği'nin gerçekleştirilmesiyle önemi arttı ve hızla gelişti. Günümüzde Roma önemli bir sanayi, ticaret ve turizm kenti, Paris'in ardından ünlü bir moda merkezidir. Kültür ve sanat etkinlikleri çok yoğundur. Dünyaca ünlü sinema merkezlerinden olan Cinecitta, Roma il sınırları içindedir. Tüm dönemlerini sergileyen tarihî zenginlikleri, çağdaş mimarîsi ve sanatsal etkinlikleriyle canlı bir turizm merkezi olan kent, aynı zamanda uluslararası önemde bir havayolları kavşağıdır.

MsXLabs.org & MORPA Genel Kültür Ansiklopedisi

Son düzenleyen Safi; 21 Nisan 2017 02:39
9 Temmuz 2016 23:18       Mesaj #3
Finn and Jake - avatarı
VIP Antika adam
Ad:  Roma Rehberi.jpg
Gösterim: 133
Boyut:  63.1 KB
Ünlü yönetmen ve Oscarlı senarist Sofia Coppola, Teatro Dell'Opera Di Roma'da yönetmenliğini üstlendiği 'La Traviata' oyunu nedeniyle uzun süredir Roma'da bulunuyordu. Paris'te yaşayan ünlü yönetmen, "Roma'yı çok seviyorum. Her gittiğimde mutlaka uğradığım adresler var" derken, çocukluğundan bu yana bu kentte ilk kez bu kadar uzun kaldığını belirtti. Siz de Roma'ya gitmeyi planlıyorsanız, ünlü yönetmenin tarihi şehirdeki favori adreslerine bir göz atmalısınız:

Piperno

: Kuruluşu 1860'lı yıllara dayanan restoran, zengin makarna mönüsüyle tanınıyor. Coppola, "Piperno'ya öğle yemeği vaktinde gidip terasta oturmak çok güzel" diyor.

Ciampini Caffe

: Ailece pizza ve dondurma keyfi yapmak için mutlaka uğranması gereken bir mekan. Coppola, "Benim favorim, fıstıklı dondurma ama çikolatalısını da çok seviyorum" diyor. Geçtiğimiz Nisan ayında çıkan yangın nedeniyle şu sıralar kapalı olan mekanın yakında hizmete girmesi bekleniyor.

ŞEHRİN EN İYİ CARBONARA'SI



FG Rome Albertelli

: Coppola, "Albertelli, kardeşim Roman Coppola'nın gömleklerini aldığı bir dükkan. 1967 yılında kapılarını açtığından bu yana dükkanda çok az şey değişti" diyor. Ünlü yönetmen, gömleklerin düğmesinden ceplerine kadar tümüyle kişiselleştirilebildiği Albertelli'de gömlek seçmenin çok eğlenceli olduğunu söylüyor.

Fendi merkez binası

: Karl Lagerfeld'in baş tasarımcısı olduğu Fendi'nin Roma'daki yeni merkez binası, geçtiğimiz Ekim ayında açıldı. Binayı kısa süre önce ziyaret ettiğini söyleyen Coppola, şöyle diyor: "Gerçekten çok güzel bir bina. İçinde yaklaşık 30 tane Carrara mermerinden heykel var. Gösterişli bir Roma gezisi sırasında Fendi'ye uğrayıp özel dikim bir kürk sipariş edebilirsiniz."

CIR Corredi

: İspanyol merdivenlerinin yakınında bulunan mağazayı Coppola şöyle tarif ediyor: "Eski usül, küçük bir keten dükkanı. Elde işlenmiş mendiller ve bebek kıyafetleri satın alabilirsiniz. Özellikle masa örtülerine bayılıyorum."

Trattoria Al Moro

: 1929 yılında kurulan restoran, Aşk Çeşmesi'nin yakınında yer alıyor. Akşam yemeği için bu mekanı tercih eden Coppola, "Yemek yerken İtalyan politikacıları ve borsacıları görebilirsiniz. Roma'daki en iyi carbonara'yı burada yapıyorlar" diyor.

sabah.com.tr
21 Nisan 2017 03:46       Mesaj #4
Safi - avatarı
SMD MiSiM

ROMA

Ad:  14.jpg
Gösterim: 7
Boyut:  39.1 KB

Antikçağ’ın, Roma kentinden başlayarak ilkin italya’yı, ardından Akdeniz dünyasını fetheden başlıca devletlerin den birine verilen ad.

kökenler
Söylentiye göre, Truva’nın yıkılmasından sonra Aineias’ın yönetimindeki bir Truva lılar grubu, Latium (Lazio) kıyılarına yer leşir. Aineias, ülkedeki bir kralın kızı olan Lavinia ile evlenir. Aralarında iulius da olmak üzere çocukları, Alba Longa'yı kurarlar. Alba kralı Numitor'un kızı Rhea Silvia, tanrı Mars ile birleşmesi sonucu Romulus ve Remus adlı ikizleri doğurur. Numitor’u Alba tahtından kovan amcası Amulius’un kıyıcılıklarıyla karşı karşıya kalan Rhea Silvia, çocuklarını bir beşik içinde terk etmek zorunda kalır Tiber'in sularına kapılan beşik, Palatium eteklerine kadar sürüklenir ikizlerin çığlıklarını işiten bir dişi kurt, gelip onları emzirir. Sonradan çobanlar, ikizleri evlerine alıp bakarlar. Büyüyen ikiz ler bir kent kurmak isterler. Bunun onu runu paylaşamayan ikizler, anlaşmazlığı bir çözüme bağlamak için kuş sürüsünü gözetlerler. Romulus kazanır. Etrüsk ayi ni uyarınca, kentin sınırlarını Palatium üzerine çizer. Bir sabana beyaz bir inek ve beyaz bir öküz koşarak, surların temellerini (Roma quadrata) saban iziyle belirler. Kardeşini alaya alan Remus, bir sıçrayışta çizgiyi aşar. Romulus da onu öldürür.

Romalı tarihçiler, Roma'nın ku ruluşunu İ.Û. 753'e denk düşen bir tari he bağlıyorlardı. Romulus, kentine göçebeleri yerleştirir ve onları komşu bir halk olan Sabinler’den kaçırdığı kadınlarla evlendirir. Bir savaştan sonra barışan Şahinler ve Romalılar, bundan böyle bir tek halk oluştururlar. Daha sonra Romulus göğe alınır ve Ouirinus adıyla tanrılaşır. Gene söylentiye göre, Romulus'tan son ra Romalılar'ın başına bazen romalı, ba zen de sabinalı krallar geçer: sabinalı Numa Pompilius, dini düzenler; romalı Tullus Hostilius, Alba ile savaşır ve kendi dövüşçüleri Horatiuslar’ın albalı dövüşçüler Curiatuslar’a karşı elde ettikleri zafer sayesinde savaşı kazanır; sabinalı An cus Martius, Ostia'yı kurar ve Tiber üzerindeki Sublicius köprüsünü yaptırır. Da ha sonra etrüsk kökenli üç kral gelir: Yaşlı Tarquinius, bayındırlık işlerine girişir ve bir kanalizasyon (Cloaca maxima) kazdırır; Servius Tullius, sağlam bir sur (Servius duvarı) yaptırır ve halkı servetlerine göre sınıflara ayırır; son olarak Tarquinius Superbus, roma egemenliğini Latium’a kadar yaymakla birlikte, tiranlığıyla roma lı soyluların muhalefetine yol açar ve İ.Ö. 509’da romalı soylular onu kovarak Cumhuriyeti kurarlar.

Roma’nın geçmişi üzerine tarihçiler, bazı kesin bilgilere varmaya çalışmışlar ve bu arada, daha İ.Ö. X. yy.'da Palatium'da, uygarlığı alba uygarlığının aynı olan küçük bir çobanlar köyü bulunduğunu göstermişlerdir. İ.Û. VII. yy.’a doğru, öteki tepelerde de yerleşim gerçekleşmişti. Roma o sırada herhalde bir alba sömürgesiydi. Belki Albalılar, Tiber'in sağ kıyısından ilerleyen Etrüskler’e karşı otlaklarını savunmak için oraya gelip yerleşmişlerdi. Daha sonraki dönemde Roma, bir etrüsk istilasına uğradı. Efsanedeki “etrüsk krallar”, sıradan istilacılardı. Bunlar roma köylerini, surlarla çevrili ve tapınaklarla süslü gerçek bir kent durumuna getirdiler. Etrüsk imparatorluğu güçten düşünce, Romalılar başlarındaki "etrüsk kral"ları kovarak kendi cumhuriyetlerini kurdular.

ilk Romalılar her şeyden önce tarımsal bir etkinlik gösteriyorlardı. Yurttaşlar Titienses, Ramnes ve Luceres adlı üç kabile içinde toplanmışlardı. Bölgesel ve belki etnik bir nitelik taşıyan bu kabilelerin her biri on curiaya bölünüyor ve bu curialar da birkaç ailenin bir araya gelmesinden oluşuyorlardı. Curiaların bir araya gelmesi, comitia curiatusları (Roma halk meclisi) oluşturuyordu. Kral herhalde seçiliyor ve iktidarı ömür boyu sürüyordu. Yönetimde kralın yanı sıra, comitia curiatuslar da belli bir rol oynuyordu. Belli başlı ailelerin başkanlar meclisi olan Senato, krala danışmanlık yapıyordu.

Senato’ya ve comitiaya halkın ancak bir bölümü (patriciuslar) girebiliyordu. Bu patriciuslar, ortak bir ataya bağlı büyük aileler (gentes) biçiminde bir araya geliyorlardı. Büyük ailelerin yanında, patronları durumuna gelen büyük aile (gens) başkanı tarafından korunmak isteyen yanaşmalar (eski köleler ve yoksul kimseler) yaşıyorlardı. Patricius gentes'i ve yanaşmaları dışında, roma halkının geri kalan bölümü plebler kategorisini oluşturuyordu. Bunların hiçbir hakları yoktu ve kent yönetimine katılmıyorlardı. Adalet, geleneğe göre patriciuslar tarafından yerine getirildiği için, yargılamalar plebler zararına sonuçlanıyordu. Son olarak yoksul plebler, genellikle zengin patriciuslara borçlanıyorlar, borçlarını ödeyemedikleri zaman da köle olarak satılıyorlardı.

Cumhuriyet'in ilk dönemi


Cumhuriyet'ın ilk dönemi, iktidarı tekellerine alan patriciuslara karşı pleblerin giriştikleri savaşımla belirginleşti. Kralların yerini alan magistratuslar, yani konsüller, tıpkı senatörler gibi patriciuslardan geliyorlardı. Comitia curiatuslar’ın bir önemi kalmıyor, yeni meclisler, comitia centuriatus (centuriatus halk meclisleri) kuruluyordu. Bu yeni meclislerde iktidar, zengin toprak sahiplerinin, yani gene patriciusların elindeydi. Onlarla eşitlik sağlamak için plebler, “ayrılık”a başvurdular. Birçok kez Roma'nın öteki sakinlerinden ayrılarak başka yerde yaşamaya gittiler (Aventino’ya çekiliş). Onların emeğine gereksinim duyan patriciuslar, bu durumda bazı ödünler vererek onları geri çağırıyorlardı.

Böylece plebler, kendilerinden iki magistratus, beş magistratus (İ.Ö. 494’e doğr.), ardından on magistratus (İ.Û. 471), yani kendi çıkarlarını savunmakla görevli ve prohibitio ya da intercessio ve Roma surları içinde dokunulmazlık haklarından yararlanan pleb tribunusları seçilmesini sağladılar. Pleb tribunusları, concilium plebis denilen plebler meclisi tarafından seçiliyorlardı. Bu mecliste, plebleri bağlayan kararlar da alınıyordu. Daha sonra (İ.Ö. 287) “comitia tributus” (kabile halk meclisi) durumuna gelen ve patriciusların da kabul edildikleri bir concilium plebis, bütün yurttaşları kapsayan plebisitler çıkardı. Aynı zamanda bütün magistratusluklar, pleblere de açıldı. On iki Levha Kanunu ile herkesin yasa karşısındaki eşitliği düzenlendi (İ.Û. V. yy. ortası). İ.Ö. III. yy.’da plebler, patriciuslarla eşitliği sağladılar.

Cumhuriyet’in ilk döneminde, İtalya yarımadası da fethedildi. Fetih aracı olan ordu, sürekli bir nitelik taşımıyor, savaş zamanında toplanıyordu. Taktik birlik olan lejyon, bir miktar süvari yanında, üç safa ayrılan piyadelerden oluşuyordu (hastati, principes, triarii). Roma İtalya’yı fethedince, kendisine bağımlı ve müttefik kentlerin askerlerinden de (contingens) yardımcı birlikler olarak yararlandı. Generallerse, konsüller ya da praetorlar arasından seçiliyorlardı. Ast subayların en önemlisi centurioydu. Krallığın çöküşünde küçük bir Latium kenti olan Roma, ordusu sayesinde İ.Ö. III. yy. ortasında İtalya yarımadasını egemenliği altına aldı. Bu sonuca erişmek için de Latium halklarına, Etrüskler’e, Po ovasına yerleşen Galyalılar’a, Samnitler'e, Güney İtalya’daki yunan kentlerine karşı çetin savaşlara girişmek zorunda kaldı ve Epeiros kralı Pyrrhos’un müdahalesi (İ.Ö. 280-275 arasında) bu yunan kentlerini kurtaramadı.
Roma tanrıları çok sayıdadır ve 355 günlük bir ay takvimi içindeki yerleri de iyice belirlenmiştir. İupiter-Mars-Quirinus üçlüsü ile ianus ve Vesta’dan oluşan beş tanrının özel bir yeri vardı.

Daha ilk zamanlarda Romalılar, yeni tapınmalar benimsediler ya da yabancı etki altında kendi tanrılarını dönüşüme uğrattılar. Etrüskler, Capitolium üçlüsünü (iupiter-iuno-Minerva Ceres) yerleştirdiler; Fortuna, Diana, Hercules, Apollon ve Venüs, hızla büyük bir önem kazandı. Genel tapma, çeşitli tür rahipler tarafından yönetiliyordu. Bu rahiplerin kimileri (flamenler), özel bir tanrının hizmetine bağlanmışlardı. Kimileri, kolejler biçiminde bir araya gelmişlerdi (Vesta rahibeleri gibi). Son olarak, kimileri de günlük yaşam içinde kalmakla birlikte, bazı vesilelerle ya da yılın bazı günlerinde dinsel işlevler görüyorlardı. Kuşların uçuşunu ve mucizeleri inceleyen pontifexler, augurlar; kurban edilen hayvanların bağırsaklarını inceleyerek geleceği tahmin eden haruspexler bu son türe giriyorlardı. Kehanet ayinleri dışında, temel tapma öğesini gerçekte kurban oluşturuyor ve bir tanrıya sunuda bulunulduğu zaman, rahipler tarafından saptanan kurallara uymak özel bir önem taşıyordu. Roma dini, son derece biçimciydi. Oyunlar içeren bayramlar da kapsıyordu. Son olarak, genel tapmaya bir de aile tapması ekleniyor, aile ocağı bu tapmaya merkezli, aile babası da rahiplik ediyordu. Mülkün koruyucu ruhları olan larlara ve yiyecek sağlamakla uğraşan penas tanrılara karşı derin bir saygı duyuluyordu. Aile babası, atalar tapmasını da yönetiyordu.

İ.Û. III. yy. ortasına doğru siyasal etkinlik çerçevesi, hiçbir zaman Roma kentini (şehir ve dolaylan) aşmıyordu. İtalya toprağı da çeşitli tipte kentlere bölünmüştü (roma kolonileri, municipiumlar, latin hukukuna bağlı koloniler, müttefik kentler). Bu kentlerin her biri bir antlaşmayla Roma’ya bağlanmıştı. Yalnız roma yurttaşları tüm siyasal haklara sahipti. Yurttaşların tümü (populus romarıus), "comitia" (halk meclisi) adı verilen meclisler biçiminde toplanıyordu. Bu meclislerin içinde yurttaşlar gruplara ayrılıyor ve oylar gruplara göre hesaplanıyordu. Curialar, centurialar ve kabileler olmak üzere üç grup, dolayısıylaı üç tur meclis vardı. Ancak İ.6. III. yy.’da comitia curiatuslar siyasal önemlerini yitirirlerken, zengin yurttaşların sayısal azınlıklarına rağmen yoksul yurttaşları bastırdıkları comitia centuriatuslar, önemli magistratusları seçerek, yasalar kabul ederek ve magistratuslar tarafından yurttaşlara verilen ölüm cezası kararlarını temyiz ederek üstün bir yer kazanıyorlardı.

Başlangıçta yalnız pleb için geçerli olan plebisitlerin, ister patricius, ister pleb olsun tüm yurttaşlara uygulanan birer yasa durumuma gelmesiyle birlikte, kabile meclisleri de (comitia tributuslar) önemli bir rol oynamayta başladı. Ama dört kentsel kabileyle otuz bir kırsal kabile arasındaki karşıtlık en zeogin yurttaşların, pleb tribunuslarını ve aşağı düzey magistratusları seçen bu meıdisi de denetimleri altına almalarına yol açtı. Halk ancak bir magistratusun çağrısı üzerine toplanabildiği ve yasalarla plebisitleri ancak bu magistratus önerebildiği için populus romanusun etkisi azaldı. Halkın iktidarı, ancak görünüşteydi; gerçekte iktidar, yeni bir sınıf olan nobilitas’ın elindeydi. İ.Ö. III. yy.'da ortaya çıkan ve ze ngin patriciuslarla zengin pleblerden oluşan bu yeni sınıf, comitia centuriatuslarla (centuriatus halk meclisi) comitia tributusların kurnazca düzenlenen seçim sistemleri yüzünden devlet işlerine karışmaları engellenen en yoksul yurttaşlar zararına, magistratuslukları kendi tekelinde tutuyordu.

Magistratuslar eski kralların yetkisini devralmış olmakla birlikte, bütün magis- tratusluklar (diktatörlük dışında) ortaklaşa, yıllık (diktatörlük ve censorluk dışında) ve bedava yürütülüyordu. Magistratusluklar dizisi, cursus honorum'u meydana getiriyordu. Yüksek bir magistratusluğa, ancak daha aşağı magistratusluklarda bulunduktan sonra gelinebiliyordu. En alt aşamada, mali işlerle uğraşan quaestorlar vardı. Onların ardından asayiş, karayolları ve bayramların düzenlenmesi gibi işlerle uğraşan aeailisler geliyordu. Bunların üzerinde praetorlar yer alıyordu. Adalet işleriyle uğraşan praetorlar, ayrıca ordulara komuta edebildikleri gibi, konsüllere yardımcı da olabiliyorlardı. Sayıları iki olan konsüller, en yüksek magistratuslardı. Yasaları halk meclislerine konsüller sunar en yüksek askeri ve sivil yöneticiliği konsüller yaparlardı. Her beş yılda bir, yurttaşların sayımını yapmak üzere iki censor seçiliyordu. Büyük bir tehlike karşısında, tüm yetkileri elinde toplayan bir diktatör seçilebilirdi. Ancak altı ay için seçilen bu diktatör, bir süvari komutanını kendine yardımcı almak
rünüşüne, Senato ise, gerçekliğine sahipti. Roma hükümeti, bir oligarşiydi.

büyük fetihler ve Cumhuriyetin sonu


İ.Ö. III. yy. ortasından başlayarak, Roma, onu Akdeniz dünyasının egemenliğine götürecek bir dizi savaşa sürüklendi.
Fethin ilk aşamasını Pön savaşları oluşturdu. Kartaca, ispanya’ya kadar uzanan bir deniz imparatorluğu kurmuştu. İ.Ö. III. yy.'da kartaca donanması, Batı Akdeniz'in en güçlü donanmasıydı. Roma ve Kartaca arasındaki ilk savaş, Sicilya dolayısıyla patlak verdi (İ.Ö. 264-241). Kartacalılar'ın Sicilya’da ticaret acenteleri vardı ve Romalılar oraya yerleşmek istiyorlardı. Hasımlarını yenebilmek için Romalılar, bir donanma kurmak zorunda kaldılar. Hasımlarını yendikten sonra Sicilya'ya elkoydular, Kartaca'nın güçsüzlüğünden yararlanıp Korsika’yı, Sardinya’yı işgal ettiler ve Gallia Çisalpina'ya girdiler. İkinci Pön savaşı (İ.Û. 218-201) ispanya, İtalya, ardından Afrika'da yapıldı, ilkin Annibal'in zaferleriyle (Ticino, Trebbia, 218; Trasimeno, 217; ve özellikle Cannae, 216), ardından Scipio Africanus'un ispanya ve Afrika'da (Zama, 202) kazandığı zaferlerle belirginleşen bu savaş, Romalılar’a iber yarımadasını kazandırdı. 149’da yeniden saldırıya uğrayan Kartaca, İ.Ö. 146'da Scipio Aemilianus tarafından yıkıldı ve toprakları Afrika eyaleti durumuna geldi.

Aynı zamanda Roma, Doğu Akdeniz havzasına da yerleşti. Annibal ve MakedonyalI Philippos V arasındaki antlaşma, ikinci Pön savaşı sırasında Roma’yı Doğu Akdeniz havza, lüdahale etmek zorunda bıraktı. Bu havzada Roma, İskender imparatorluğundan doğan devletlerle karşılaştı. Yunanistan'ı egemenlikleri altına alan Makedonya kralları (Philippos V, ardından Perseus) ve Suriyeli Selefki kralı Antiokhos III gibi hasımlarla savaştı. MakedonyalIlar, Titus Ouinctius Flamininus tarafından Kynokephaloi (İ.Ö. 197) ve Pydna'da (İ.Û. 168), Selefkiler de Lucius ve Cornelius Scipio tarafından Magneşia e pros Sipyloi'de yenildiler (İ.Ö. 189). İ.Ö. 148'de Makedonya bir eyalete dönüştürüldü, 146'da Yunanistan egemenlik altına alındı. İ.Ö. 133'te son Bergama kralı Attalos III, krallığına aldatıcı bir zorundaydı.

Sivilleri yöneten ve ordulara komuta eden konsül ve praetorlara “magistratus imperium" ya da "magistratus curulis" deniyordu. Halk içine çıktıkları zaman, yanlarında lictorlar olurdu. Cursusun biraz dışında, ilkin plebleri korumak için seçilen plebtribunuslarının yetkileri, zamanla tüm yurttaşları kapsadı. Bunlar tribus halk meclislerine başkanlık ediyor, bu meclislere plebisit tasarıları sunuyorlardı. Magistratuslar, Senato tarafından denetleniyorlardı.

Başlangıçta büyük aile başkanlarının (patres) toplanmasından oluşan Senato, İ.Ö. III. yy.'da bir eski magistratuslar meclisi durumuna geldi. Bunların her beş yılda bir censorlar tarafından düzenlenen listeleri, Senato albümünü oluşturuyordu. Senato, dış siyasetin yöneticisiydi; yabancı elçileri Senato kabul eder, roma elçilerinin talimatlarını Senato verirdi, iç siyasete Senato egemendi, çünkü Senato sınıfının üyesi olan magistratuslar, kanun gücüne sahip “senatus consultumların buyurduklarına titizlikle uyarlardı. Hâzineye (Aerarium) göz kulak olan Senato, dinin de koruyucusuydu.

İ.Ö. I. yy. boyunca Roma, ihtiraslı generaller tarafından yeni fetihlere sürüklendi. Marius, Numidia kralı Jugurtha’yı yenerek ün kazandı (İ.Ö, 105); ardından Aix-en Provence yakınında Toton Germenleri (102) ve Vercelli'de Kimberler'i püskürttü (İ.Ö. 101). Marius'tan sonra Sulla, Pontos kralı Mithridates’e karşı bir savaşa girişerek Yunanistan ve Küçük Asya’yı yeniden fethetti (İ.Ö. 88-85); daha sonra Pompeius, kendisine Suriye eyaletini kurmak (İ.Ö. 64) ve Yahudiye’yi işgal etmek (İ.Ö. 63) olanağını sağlayan büyük bir seferin (İ.Ö. 66-62) başlangıcında, Roma’nın bu eski hasmının işini bitirdi (İ.Ö. 66). Lıcınius Crassus'un Parthlar'a yenilme sine (Carrhae, İ.Ö. 53) rağmen Romalılar, Asya'ya sağlam bir biçimde yerleşiyorlardı. İ.O. 58-51 arasında Sezar, onlara Galya’yı kazandırdı.

İ.Ö. II. ve I. yy.’larda gerçekleşen bu fetihler, gerçek bir iktisadi devrime yol açtı. Ganimet, savaş tazminatları ve eyaletlerin ödedikleri vergiler, devleti olduğu kadar yurttaşları da zenginleştirdi. Senato sınıfının üyeleri, fetihler sırasında devletin kendine ayırdığı topraklara (ager publicus) el- koyuyor, şövalyeler kamu mallarını işletmekle uğraşıyor ya da kendilerini banka ve ticaret etkinliklerine veriyorlardı. Bu İtalyan köylü yıkıma uğrayarak, aklı fikri oyunlarda ve bedava yiyecek dağıtımlarında olan aylak bir yığına katıldı Bu yığın, gözü doymaz serüvencilerin hizmetine girmeye hazır, işsiz güçsüz yeni bir pleb oluşturdu. Aynı zamanda, savurganlığı önleme yasalarına rağmen, törelere lüks düşkünlüğü de katıldı. Limanlardan başlaya rak, İtalya’da doğu dinlen yayıldı (isis tapınması). Hellen Doğu’nun etkisiyle, sanat ve edebiyat dönüşüme uğradı.

Siyasal alanda fetihler, Cumhuriyet hükümetinin çözemediği sorunlar yarattı. Egemenlik altına alınarak eyalet durumuna getirilen ülkeler, yöneticileri tarafından idare edilmekten çok sömürülüyorlardı Eyalet halkları hoşnutsuzluk içindeydiler, italyalılar, Romalılar ile eşitlik istiyorlardı. Şövalyelerin gözü, senatörler gibi yüksek görevlere gelmekteydi. Bir kentin yönetimi için düzenlenen eski kurumlar, geniş bir imparatorluğun gereksinimlerini karşılayamıyordu. Bunalımlar patlak veriyor ve bazı kimseler, kendi çözümlerini zorla kabul ettirmeye girişiyorlardı. Bunlar, çoğu kez sağlam bir orduya dayanıyorlardı.
Ad:  3.JPG
Gösterim: 6
Boyut:  134.8 KB
İÖ. II. yy. sonunda Tiberius ve Caius Gracchus adında iki kardeş, toplumsal so runu çözmek amacıyla yoksul kimselere toprak dağıtmak istediler (Tiberius İ.Ö. 133’te, Caius 123’te). Ancak başarısızlığa uğradılar. 107-86 arasında yedi kez konsül seçilen Marius, yasadışı yollardan üst üste konsül seçilmesini yalnızca ordusunun desteğine borçluydu. Ondan sonra Sulla da kendini askerlerine dayanarak seçtirdi. Terör yoluyla ("sürgünler") yöneten Sulla, 90-89 arasında İtalyalılar sorununu, İtalyan müttefiklerin ayaklanmasını (sosyal savaş, 91-89) yalnız zorla bastırmakla yetinmeyip, bütün Italyalılar’a Roma yurttaşlığı temel nedenini ortadan kaktırarak çözdü (fex Julia decivitate, İ.Ö. 90). Sulla, Senato'yu eski haklarına yeniden kavuşturmak da istedi. Yoksa kafasını da kral olmak mı vardı? Her ne olursa olsun, Senato'yu eski durumuna getirme işi ondan sonra devam etmedi Senato’nur Sertorius'u (İ.Ö. 72) ve Spartaçus'un b aşlarında bulunduğu köleleri (İ.Ö. 71) ye örnekte gösterdiği yeteneksizlikten yararlan; Pompeius ve Crassus, Sulla'nın hemen tüm yapıtını yok ettiler. Olayların geriş inde ka lan konsül Çicero'nun önleyemediği karışıklıklar (İ.Ö. 63’teki Catilina komplosu), üçüncü bir muhteris olan Sezar’ı n da onlara katılmasına yol açtı. Böylece Pompeius, Licinius Crassus ve Sezar sırasında, yetkilerin ele geçirilmesi amacıyla gizli bir ittifak kuruldu (birinci triumviratus, İO. 60), Bu ittifak sayesinde Sezar, İ.Ö. 5! )'da konsüllüğe, ardından Galya savaşı’rıın komutanlığına getirildi ve İ.Ö. 49'da Galya’dan döndü.

İ.O. 55'te beş yıl için yenilenen triumviratus, Sezar’ın yokluğunda,, Licinius Crassus'un Carrhae'de (Harran) (ilmesi (İ.Û. 53) ve Pompeius'un ihtirası ned eniyle dağıldı. Kendi yandaşlarının (Mil on) silahlı çeteleriyle Sezar yandaşlarının silahlı çeteleri arasındaki çatışmalardar (Clodlus1 un öldürülmesi) yararlanan Pompeius, Senato'nun kendisini tek konsül olarak atamasını (İ.Û. 52) ve Sezar'ın görevden geri alınmasını sağladı. Siyasal yaşamına belki de sen verecek bir kararı Kabul edemeyen Sezar, ordusuyla birlikte İtalyan toprağının sınırını belirten Rubioo ırmağını geçti. Roma'yı işgal ettikten (i Ö. 49) sonra, Yunanistan’daki Farsala’da Pompeius'u yendi (İ.Ö. 48). Tek yönetici olarak kalan Sezar, eğer İ.Ö. 15 mart z,4’te Brutus ve Cassıus tarafından öldürülmeseydi, herhalde Roma'da hellenistik t ipte bir krallık kuracaktı. Ancak Sezar'ın öılümü, Cumhuriyeti'! kurtaramadı. Antorıius, hemen cnun yerinde gözü olduğunu gösterdi.

Sezar'ın yeğen oğlu Octavius ve Aemilius Lepidus ile birlikte bir triumviratus kurdu (İ.Ö. 43). Üç diktatör, sürgünler ve yasaklamalar yoluyla romalı cumhuriyetçileri ortadan kaldırdılar (Cicero'nun öldürülmesi) ve cumhuriyetçi orduyu Makedonya’ daki Philippoi’de bozguna uğrattılar (İ.Ö. 42). Zaferleri sonucu aralarındaki birlik bozulan triumvirler, bunun üzerine birbirleriyle çatışmaya başladılar. Aemilius Lepidus'u bertaraf eden Octavianus, Antonius ve müttefiki olan Mısır kraliçesi Kleopatra'yı Actium'da yendi (İ.Ö. 31). Octavianus böylece Mısır'ı Roma'ya kazandırdıysa da, Cumhuriyet artık ölmüş, devletin başına bir efendi geçmişti.

Kaynak: Büyük Larousse
Son düzenleyen Safi; 2 Haziran 2017 22:47
21 Nisan 2017 03:52       Mesaj #5
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Erken İmparatorluk


Senato'nun Augustus unvanını verdiği (İ.Ö. 27) Octavianus, devleti yeniden örgütledi. Eski magistratusların temel yetkilerini (tribunus gücü, imperium proconsulare majus, büyük pontifexin dinsel yetkisi) kendi eline aldı, imparator unvanı, onu öteki generallerin üzerine çıkarıyordu. Roma’nın yönetimini kendi eline aldı ve eyaletlerin yönetimini Senato’yla paylaştı. Eski cumhuriyet kurumlan içinde, yalnız Senato önemini biraz korudu; çok geçmeden halk meclisleri, hukuken olmasa da fiilen ortadan kalkı ve magistratuslar, imparator tarafından atanan memurlar (praefectus ve legatuslar) yararına yetkilerini yitirdiler. Cumhuriyetin yerini, Roma’nın bir numaralı yurttaşının yönetimi olan principatus aldı. Augustus topluma yeni bir düzen vermek, ahlak ve din reformları yoluyla eski töreleri yeniden canlandırmak da istedi. Döneminde sanatlar ve edebiyat büyük bir gelişme gösterdi (Vergilius, Horatius, Titus Livius).

Yaklaşık iki yüzyıl boyunca Roma imparatorluğu, Augustus tarafından konulan ilkelere göre yönetildi. İ.S. 68'e kadar, doğal zinciri ya da evlat edinme yoluyla Augustus ailesine bağlı olan Julia-Claudialar (Tiberius, Caligula, Claudius ve Neron) Senato'yu sık sık karşılarında buldular. Bununla birlikte eyaletleri yönetmesini de biliyorlardı. 69-96 arasında onları Flavianuslar izledi (Vespasianus, Titus, Domitianus). Julia-Claudialar'ın kıyımlarıyla Senato'da açılan boşlukları doldurmak için Flavianuslar, italyanlar ve eyaletliler arasındaki en saygın kimseleri Senato'ya soktular. Yahudiler'in ayaklanmasını bastırmak, Tuna (Sarmatlar, Süevler vb.) ve Ren (catti halkı) üzerindeki kavimlerin baskısına karşı koymak zorunda kaldılar. 70'te Kudüs, Titus tarafından alındı; yukarda değinilen kavimler Vespasianus ve Domitianus tarafından yenildiler ve Domitianus, onları Ren ve Tuna'nın ötesine sürdükten sonra, Decumates Agri’yi imparatorluğa katarak tahkim etti. Domitianus saltanatının son dönemine karşı bir tepki olarak ilk beş Antoninus (Nerva, Traianus, Hadrianus, Antoninus ve Marcus Aurelius), otoritelerini dış biçimlere saygı üzerine kurdular. Yoksullara yardım alabildiğine gelişti (yiyecek dağıtan kurumlar). Adalet daha insanca bir görünüm kazandı.

Sürekli ordu durumuna gelen ordu, eyaletlerdeki roma yurttaşlarından oluşan lejyonerleri ve yurttaş olmayanlar arasından toplanan yardımcı birlikleri kapsamaktaydı. Bu birlikler genellikle sınır boylarında, çok esnek bir savunma sistemiyle (limes) birbirine bağlanan sabit ordugâhlarda konaklıyorlardı. Kentin disiplini ve imparatorun korunması (praetorianuslar) için Roma kentinde konaklayan birlikler dışında, İmparatorluk içinde hemen hemen askeri birlik yoktu.

Akıllıca savunulan eyaletler sükûna kavuştu. imparatorlar eyaletlerin refahına da büyük bir özen gösteriyorlardı; çünkü Julia-Claudialar gibi roma aristokrasisinden ya da Flavianuslar gibi İtalyan burjuvazisinden değil, eyalet burjuvazisinden geldiklerini unutmuyorlardı (Nerva ve Traianus ispanya, Hadrianus ve Antoninus Galya kökenliydiler). Valilerini genellikle isabetli bir biçimde seçiyorlardı; Traianus dönemindeki Bithynia valisi Genç Plinius, bunun iyi bir örneğiydi. Son olarak eyalet çerçevesindeki kentler, kendi belediye kurumlarını geliştirmekteydiler. Buralarda yaşayanların en zenginleri, yerel senatolara ya da curialara girmek için yarışıyorlardı. Roma örnek alınarak örgütlenen kentler, güçlü birer romalılaştırma ocağıydılar. Eyaletlerin iktisadi yaşamı gelişirken, İtalya'nın önemi azalıyordu. Roma, annona servisleri tarafından toplanan Mısır, Kuzey Afrika ve Sicilya buğdayıyla besleniyordu. Galya çanak çömlekleri, İtalyan çanak çömlek üretimini bastırıyordu. Son derece etkin ve sınırları aşarak Uzakdoğu’ya ve Baltık kıyılarına kadar yayılan bir ticaret yaşamı vardı. Zenginliklerin büyük bir bölümü Roma’ya Akdeniz’den ve imparatorların birçok kez genişlettikleri Ostia limanından geliyordu.
Ad:  6.jpg
Gösterim: 8
Boyut:  150.9 KB
Roma, zengin semtleriyle yoksul semtleri arasında toplumsal karşıtlıklar ortaya çıkmakla birlikte, yenileşen anıtsal çerçevesi imparatorluğa özgü bir yücelik duygusu uyandıran çok büyük bir kent durumuna gelmişti. Roma toplumunun tersine, eyalet toplumu son derece canlıydı; her toplumsal sınıf yükselmek istiyordu. Emekçilerden oluşan bir orta sınıf, romalılaşmış kent burjuvazisine temel hizmeti görüyordu. Bu burjuvalar kentleri yönetiyor ve güzelleştirilmeleri hçin gerekli parayı sağlıyorlardı. Geç Roma İmparatorluğu, gerçekte en çok kentin yapıldığı dönemdi Bütün bu kentler, elden geldlğlnce düzenli bir plana göre yapılmıştı ve her kentte en az bir lorum bulunuyordu. Romalın olduğu gibi, İmparatorluk kentlerinin de kendi zafer taklan, kamu hamamları ve amfitiyatroları vardı Su kemerleri, bazen çok uzaklardan su getiriyordu.

Eski resmi roma dini, Geç imparatorluk döneminde çökmeye başladı. Gerçi törenler gene geleneteel ayin usullerine uygunluklarını sürdürüyorlardı, ancak kendinden geçmeksizin yapılan hareketler bir inanca bağlılıktan çok, bir yurtseverlik belirtisini simgeliyorlardı. Roma tanrıçasına (Dea Roma) ve imparatorlara gösterilen saygı daha sürekliydi ve hiç değilse eyaletlerde gerçek bir minnet duygusunu dile getiriyordu. Bunun üzerine kültürlü kişiler, genellikle Yunanlılardan alınan felsefe sistemlerine yöneldi Özellikle epikurosçuluk, pythagorasçılık ve stoacılık büyük bir başarı kazandı Son olarak Kybele, Attis, Osiris Mithra vb tapmalar gibi doğu tapmaları yaygınlık kazandı Hıristiyanlığa gelince, toplumun bütün sınıfları üzerinde etkisini gösteren bu din, II yy sûresinde örgütlendi; ancak bu dini benimseyenler resmi tanrılara kurban sunmayı kabul etmedikleri ve böylece roma cemaatinden ayrıldıkları için hırıs(iyanlık, çok geçmeden imparatorluk iktidarı nın düşmanlığına uğradı Bununla birlikte imparatorlukta, özellikle dış siyaset alanında güçsüzlük belirtileri ortaya çıktı Augustus döneminde Germanya yı işgal girişimi başarısızlıkla sonuçlandı (Varus'un yenilgisi). I, yy.'da Britanya'nın (Büyük Britanya'nın güneyinin) işgali ve Tralanus döneminde Daçya, Asur ve Mezopotamya’nın işgali bir yana bırakılırsa, imparatorluğun büyümesi durdu. Sonunda imparatorluk kendi sınırlarını bile güçlükle savunabilir duruma düştü. Marcus Aurelius döneminde Barbarlar, limes'i parçalayarak İtalya’ya girdiler ve Commodus, geri çekilmeleri İçin onlara para ödemek zorunda kaldı.

Geç imparatorluk


Geç İmparatorluk dönemi, Commodus'un ölümünden (192) Diocletianus un tahta çıkışına (284) kadar süren bir bunalımla başladı, imparatorluk, Ren üzerinde Germen Barbarlar’ın (Alamanlar, Franklar, Saksonlar, Burgundlar ve Vandallar), Fırat üzerinde de Parthlar'ın yerini alan Pers krallığı’nın baskısı altında kaldı. Roma orduları ve birçok eyalet, başlanncıa kendi imparatorlarını görmek istiyorlardı Bu durum iç savaşlara ve genellikle de anarşiye yol açtı. Gene de III. yy.'ın bu İlk imparatorları, içten ve dıştan gelen bu ikili tehlikeyi bir süre için önleyebildiler. "Severuslar" denen hanedanın (193-235) kurucusu olan Septimius Severus (193 -211), kendisini iktidara getiren illyria ordusunun desteğini koruyarak ve öteki imparatorluk ordularının desteğini de kazanarak (yüksek bir donatlvum dağıtımı, lejyonların ganimet payının artırılması) bu ikili sonuca erişti; ayaklanmalar bastırıldı, imparatorun Doğu’yu yeniden ele geçirmesini (199-200) sağlayan bir sefer sırasında, Parthlar Mezopotamya'dan uzaklaştırıldı (197 - 199).

Septimius Severus'un hükümdarlığı, imparatorluğun yönelimini hızlandırmaya katkıda bulundu. Purpura'ya erişen ilk Afrikalı olarak, Emesus'taki büyük Güneş rahibinin kızı Julla Domna ile evlendi. Ölümünden sonra, İktidara geçemeyecek kadar genç olan çocukları adına imparatorluğu yöneten karısının, baldızı Julia Maesa'nın ve Suriyeli prenses yeğenleri Julia Soaemias Bassiana ile Julia Mamaea'nın etkileriyle, doğu dinlerinin yayılması hızlandı, İmparatorluğun refahı çünkü İmparatorlar, kendilerinin de çıktıkları eyaletler arasındaki iktisadi ilişkilerin korunmasına büyük bir özen gösteriyorlardı. imparatorların eyaletlerden çıkmalarının da etkisiyle Caracalla (211-217), imparatorluğun bütün uyruklarına roma yurttaşlığı hakkı tanıyarak, Roma Imparatorluğu’nun tüm özgür insanlarını bütün haklarına sahip yurttaşlar durumuna getirdi (212).

235’te Severus Alexander'in öldürülmesiyle, Severuslar hanedanı son buldu. Bunun üzerine anarşi yeniden başladı (235 -284). Hatta geçici bir Galyalılar imparatorluğu (Postumus ve Tetricus'un İmparatorluğu, 258-273) ve parlak dönemini kraliçe Zenobia zamanında yaşayan bir Palmira krallığı (260-273) bile kuruldu. Romalılar'ın uğradıkları askeri yenilgiler sayesinde, bu ayrı devletler varlıklarını yıllarca sürdürdüler. Romalılar, özellikle Sasani Persler karşısında yenilgiye uğradı ve imparator Valerianus, Sasani Persler'in kralı Şapur l'e tutsak düştü (260). Gallianus, imparatorluğun sınırlarını akınlara karşı güçlükle korumaya çalıştı (260-268). Gerçekte imparatorluğun birliği, Aurelianus döneminde yeniden kuruldu (274 zaferi). Kuşkusuz bu koşullar, İktisadi yaşamı pek de olumlu etkilemedi, Köylüler topraklarını bırakarak haydutlukla yaşamaya başladılar; yollarda güvenlik kalmadı. Devlet ve yurttaşlar yoksullaştı, III. yy, sonunda, Diocletianus döneminde (284-305) bir düzelme başladı.

Diocletianus, kendisi gibi "Augustus" unvanı taşıyan İkinci bir İmparatoru kendine ortak etti (287), Augustusların her biri, kendine "Sezar" adını alan bir vâris saçtı (293). Böylece tetrarşi sistemi kuruldu. Buna göre, Augustuslar ölünce Sezarlar, kendiliklerinden onların yerini alacaklardı. Böylece, Antoninuslar döneminde olduğu gibi en değerliler iktidara çağrılacak, eskı hükümdarların yerini yeni hükümdarlar aldığı sırada ortaya çıkan karışıklıklar son bulacaktı. Özellikle tetrarkheslerden her biri, kendini tamamen imparatorluğun dört parçasından birinin savunmasına verebilecekti. Bu arada hıristiyanlara karşı kıyıma girişildi (303-304 yıllarındaki Niko- medeia fermanları). İktisadi yaşamı düzene sokmak amacıyla Diocletianus, 301'de yiyecek maddeleri fiyatlarıyla ücretleri sabit tutan bir maximum fermanı yayınladı. 305'te yapması gereken her şeyi yaptığı kanısına vararak hükümdarlıktan ayrıldı ve Maximianus'u kendi örneğini izlemeye zorladı. Ancak yeni Augustuslar ile yeni Sezarlar, çok geçmeden rekabete giriştiler. İmparatorluk başkentlerinin çoğalması, eyaletlerin özerklik eğilimlerinin yeniden canlanmasına yol açtı ve böylece tet- rarşi sistemi başarısızlıkla sonuçlandı.

Yeni iç savaşlardan sonra, Maxentius'u Milvius köprüsü'nde yenen (312) Cons- tantinus üstün geldi. Hıristiyanlara dinlerinin gereklerini yerine getirmek hakkını verdi (Milano fermanı, 313) ve onlara karşı gitgide daha iyi davranarak İznik'te (Nikaia) ilk Kilise konsillerini toplamalarına bile izin verdi (325). Bu konsillik kararlarını uygulatacağına da söz veren Constantinus, kendini kilise dışından piskopos olarak ilan etti. Ayrıca antik Bizans'ın yerinde yeni bir başkent kurmayı da kararlaştırdı. Roma'nın rakibi durumuna gelen İstanbul bu karar üzerine kuruldu.

337'de ölen Constantinus'tan sonra imparatorluk, yeniden iç savaşlarla parçalanmaya başlarken akıncı toplulukların baskısı da arttı. Julianus'un (361-363) pagancılığı canlandırma girişimine ve Constantinus'un ardıllarının (Constantius II, 337-361; Valens, 364-378, vb.) ariusçu sapkınlıktan yararlanarak hıristiyanlığı bir yönetme aracı ve imparatoru da Tanrı baba ile insanlar arasında zorunlu bir aracı durumuna getirmek isteklerine rağmen ortodoks hıristiyanlık gitgide daha çok kendini gösterdi. Eski bir imparatorluk memuru olan Milanolu Ambrosius, en büyük kilise bilginlerinden biri durumuna gelerek, Selanik halkını kılıçtan geçirtmekle suçladığı imparator Theodosius'un (379 -395) herkes önünde günah çıkarmasını bile sağladı. En sonunda Theodosius, 394'te pagan tapınaklarının kapatılmasına karar verdi. Ölümü üzerine iki oğlu, Arcadıus ve Honorius, imparatorluğu paylaştılar. Artık biri Doğu'da, öteki de Batı’ da olmak üzere iki imparatorluk vardı. Bu iki imparatorluğun yazgısı birbirinden ayrıldı.

Doğu imparatorluğu ya da Bizans imparatorluğu, Ortaçağ sonuna kadar sürdü. 402'de başkentini Ravenna'ya taşıyan Batı Roma imparatorluğu ise akıncı toplulukların zorlamasıyla battı. Alarik komutasındaki Vizigottar Illyria'ya yerleştiler (397), ardından İtalya'ya geçtiler (410) ve önderlerinin ölümünden sonra da Güney Galya’da bir krallık kurdular. Franklar, Ren cephesinin bozulmasından sonra Kuzey Galya'yı işgal ettiler (406); Burgundlar Savoia'ya yerleştiler (443). Vandallar, Galya ve ispanya'yı kırıp geçirdikten sonra Afrika’ya çıktılar ve aziz Augustinus’un ölene kadar savunduğu Hippo Regius’un bile direncini kırdılar Oradan yola çıkan kralları Geiserıch, 455'te Roma'yı yağma etti. 451'de Campi Catalaunicı'de Aetius tarafından durdurulan Hunlar, derinlemesine İtalya'ya girdiler ve papa Leo I, gitmeleri için para ödemek zorunda kaldı (452).

Bundan sonra imparatorluk, aşiret krallıklarına bölündü. Roma imparatorlarının hiçbir gücü kalmadı. 476‘da Odoaker adlı bir aşiret reisi tarafından tahttan indirilen son imparator Romulus Augustulus ortadan kayboldu Askerleri tarafından kral ilan edilen Odoaker, İstanbul imparatoru Zenon'un Batı'daki temsilcisinden başka bir şey değilmiş gibi davranarak, patricius unvanı karşılığında imparatorluk simgelerini ona gönderdi Artık Batı Roma İmparatorluğu yoktu.
Ad:  8.jpg
Gösterim: 6
Boyut:  232.8 KB
Bu imparatorluğun son yıllarında, onun principatustan dominatusa doğru evrimi yoğunluk kazanıyor, mutlak kudret durumuna gelen imparator, kendisine hizmet edenlere seçkin bir yer sağlıyordu. Erken imparatorlumun etkin öğelerini oluşturan kent burjuvaları ve zanaatçılar, vergiler altında eziliyor, durumları ve işlevleri devlet tarafından saptanıyordu. Çünkü devlet, gitgide ağırlaşmakla birlikte imparatorluğun yaşaması için de zorunlu olan vergileri yurttaşlara ödetmenin başka bir yolunu bulamıyordu. Büyük mülk sahiplerinin elinde olan toprak, toprağa bağlı kolonlar tarafından işleniyordu. Devlet tarafından ve devlet yararına kolektif baskı ve kolektif sorumluluk yükümlerinden kurtulmak için, kaçmaktan (anakhoresıs) başka bir yol kalmıyordu. Daha IV, yy.'da decuriolar (belediye meclisleri üyeleri), kaçmaya ve kendilerini hâzineye karşı korumaya hazır güçlü bir kişinin yanında sığınak ve himaye aramaya başladılar. İmparatorluğun sonunu belirginleştiren yıkım içinde, yalnız hıristiyan kilisesi ayakta kaldı. Bazı sapkınlıklara (ariusçuluk) rağmen Kilise, Roma'nın eşsiz bir ocağı olduğu antik kültür meşalesini ortaçağ dünyasına taşıyan, geleceği parlak bir güç oluşturuyordu.

roma sanatı


Roma sanatının ortaya çıkışı


Roma'ya özgü bir sanatın varlığı sık sık tartışma konusu olmuştur. Romalılar'ın kendileri de, Vergilius gibi, siyasetle uğraştıklarını, sanatı Yunanlılar'a bıraktıklarını açıklamışlardır Ancak siyaset, Romalılar'ın usta oldukları psikolojik etkinliği gerektirir ki, bunun doğal uzantısı da sanattır. Üstelik sanat, kültürün bütün biçimleri gibi, Romalılar'ın aşırılığa kaçmamak koşuluyla kabul ettikleri ottum'un, yani dinlenip gevşemenin öğelerinden biridir Demek ki Roma'da sanatçılar hiç eksik olmamıştır; bunlar, genellikle (ancak tümüyle değil) yabancı kökenliydi ve toplum içinde imrenilir bir mevkiye ulaşabiliyorlardı. Buna karşılık her zaman, genellikle siyasetçi olan auctor'un yardımcısı sayılıyorlardı. Ender olsa da gerektiğinde auctor da sanatla uğraşırdı. İ.Ö. III. yy.’da savaş resimleri yapan Fabius Pictor küçümsenmediyse de, Neron, her şeyden önce bir sanatçı olduğunu savunduğu ve ahlak kurallarının yerine estetik kurallarını getirmek istediği için rezil biri sayıldı.

Tarih döneminin başından itibaren, hellenizm İtalya'ya girerek burada oturan halkları değişik düzeylerde etkiledi; Etrüskler, hellenizmi öteki halklara göre daha iyi özümsediler ve ikinci elden yaydılar Örta İtalya halkları, yunan sanatının etkisiyle bir orta İtalyan sanatı yarattılar. R. Bianchi-Bandinellı’ye göre, gerçek roma sanatını besleyen işte bu sanattır Fetihlerle birlikte Roma'ya getirilen çalıntı sanat eserleri ve kente köle ya da paralı asker olarak gelen sanatçılar, İ.Ö. II. yy.'ın başından itibaren, italyanlar’ın arta colta adını verdikleri ve Augustus döneminde doruğuna ulaşan bir akım doğurdu. Bianchi Bandinelli bu akımın, tek gerçek roma sanatı olan pleb sanatını, bu sanatın Traianus döneminde soylular sınıfının yok olmasıyla ağır basmasına kadar yozlaştırdığını savunur Bu eğilim batı eyaletlerine yayıldı ve burada karşılaştığı yerel geleneklerden güç alarak, avrupa roma sanatını doğurdu. Bu kuram, özellikle portre sanatı için geçerlidir; atalarının kişiliğini olduğu gibi koruma kaygısıyla Romalılar, İ.Ö. Ill-I. yy.'lar arasında, şaşırtıcı bir güce ve gerçekçiliğe sahip tasvirler yarattılar. Augustus döneminde, bunlar yerlerini, soğuk bir ağırbaşlılık ve kişiliksiz bir güzellikte yapıtlara bıraktı. Flaviuslar'la birlikte gerçekçilik yeniden ortaya çıktıysa da, Antikçağ'ın sonuna dek dönem dönem klasikçiliğe geri dönüşler oldu.

Mimarlık alanında


İ.Ö. II. yy.'da yaşanan teknolojik devrim, çimentoyla bağlanmış dolgu taşın kullanıldığı dinamik bir mimarlığın benimsenmesine yol açtı. Bu yem yapılar göze hoş görünmediğinden, yunan mimarlığından alınma biçimlerin ardında gizlendi; bu biçimler artık etkin bir rol oynamıyorlardı: bir roma yapısındaki sütun ve sapaklıklar taşıyıcı değildir; bunların tek işlevi tonozları gizlemektir Palestrina'daki İ.Ö. II. yy.'a ait büyük tapınakta, Roma'daki Tabularium'da, daha geç dönemde en küçük yerleşimlerde bile yapılmaya başlanan tiyatro, amfitiyatro ve hamamlarda da aynı durum gözlenir. Taşıyıcı öğeler, oymalı, boyalı ya da çeşitli öğelerden oluşan (mozaik) kaplamaların ardına gizlenebilir. Tamoyma da bu amaçla kullanılmıştır; nişlerin içine yerleştirilen heykeller yapıyla bütünleşerek sonunda kabartılarını yitirmişlerdir.

Dekoratif simgecilik


Arte colta ile arte plebeia arasındaki karşıtlık, böylece büyük ölçüde anlamını yitirdi. Zaten, imparatorluk Roması’ndaki estetik eğilimler basit bir ikili karşıtlığa indirgenemezdi. Yapılan son araştırmalar (G. Sauron), şimdiye dek basit birer süs olarak kabul edilen öğelerin, aslında, derin bir anlam taşıyan simgesel bir dil oluşturduklarını ortaya koydu: Ara Pacis'in çevre duvarının alt bölümündeki kıvrıkdallı frizin, gerçek bir hiyeroglif diliyle, Augustus düzeninin ilkelerini anlattığı ortaya çıktı; bitkisel motiflerle insan ya da hayvan figürlerinin bir arada kullanıldığı groteskler için de aynı şey söz konusudur; bir tür tümtanrıcılığı simgeledikleri Anadolu'dan alınmış olan groteskler, İ.Ö. 40'a doğru Roma'da, Divus Julius tapınağı frizinde ve konutları süsleyen II. üsluptaki resimlerde görülmeye başlandı. Vitruvius akıldışı olduklarını söyleyerek bunları şiddetle eleştirdi. Groteskler, klasiğe öykünen bir karşı tepki sonucunda III. üsluptan ayıklandılar; ancak, IV. üslupta yeniden yaygın bir biçimde kullanıldılar ve Hadrianus döneminde tümüyle yok oldular Gerçek anlamda süslemenin mimarlıktaki önemini göz ardı etmemek gerekir; Augustus döneminde oluşan roma korinthos düzeni, yunan düzenlerinden tümüyle farklıdır ve imparatorluğun sonuna dek mimarlık dilinin temel öğelerinden biri olmuştur; Ortaçağ'da, İslam ve hıristiyan mimarlığındaki düzenlerin doğuşuna katkıda bulunduktan sonra, Rönesans’ tan XIX. yy.'ın sonuna kadar yeniden önem kazanmıştır. Boyalı ve mozaik dekorlar büyük ölçüde soyut sanata bağlanır. Mozaik sanatçıları, son derece karmaşık yüzlerce geometrik motif yaratmışlardır.

Roma sanatını, yunan sanatının yaratıcılıktan yoksun, yozlaşmış bir devamı olarak görmenin anlamsızlığı böylece anlaşılmaktadır. Taşra sanatı ise kendini, yunan geleneğinin boyunduruğundan, başkent sanatından daha iyi korumuştur Ancak, Roma’yı ve düzenini yüceltmeye yönelik olan, bunu gerçekleştirmek için de zafer sütunu (bunları süsleyen frizlerde sinema ve çizgiroman dilinin nüveleri bulunur) gibi formüller yaratan resmi sanatın gücünü, canlılığını ve özgünlüğünü de küçümsememek gerekir. III. yy. boyunca ortaya bunalımların roma sanatına pek etkisi olmamıştır. Portre ve mozaik sanatları en parlak günlerini asker imparatorlar döneminde yaşamıştır. Hıristiyan sanatı da, kimi yönleriyle Augustus dönemi sanatına çok benzeyen Constantinus dönemi saray sanatından beslenmiştir.

Kaynak: Büyük Larousse
Son düzenleyen Safi; 2 Haziran 2017 22:49
21 Nisan 2017 04:13       Mesaj #6
Safi - avatarı
SMD MiSiM
ROMA
İtalya'nın başkenti, Lazio böl gesınin merkezi, 2 803 901 nüf. (1990)
Roma ılı (geniş bir şekilde kırsal alana taşar), 5 352 km, 3 777 996 nüf (1989)

COĞRAFYA

Aşıboyası renginde evleri, yeşil çamları, mavi göğü, uzun tarihinin bıraktığı izleri, canlılığı ve belli bir modernliğiyle renk cümbüşü içindeki Roma, dünyanın en güzel kentlerinden biridir Tevere kıyısında kurulan ünlü yedi tepeli alanı (Capitolium, Palatium, Aventino, ûuirinale, Viminale, Esquilino, Caşlius) kaplayan eski Roma, kendi alüvyon vadisi içinde (Campo Marzio) yayıldı ve papalık egemenliğinin sürdüğü yüzyıllarda bu vadiyle sınırlı kaldı. 1870'te genç İtalya’nın başkenti olunca hızlı bir gelişme içine girdi. Doğu yönünde, Albani dağlarından gelen bazalt akışlarının bitiş noktası olan Roma platosuna, batı yönünde ise ırmağın sağ kıyısındaki killi tepelere (monte Marıo, Primavalle) doğru yayıldı.

Yarımadada Kuzey ile Güney (Mezzogiorno) arasında sınır kenti olan Roma, Italyan bölgeleri üstünde, nüfus açısından büyümesini sağlayan belirli bir çekim kuvveti yarattı. 1940’a kadar nüfus artışının dörtte üçünden, 1940-1970 arasında ise yarıdan fazlası göç olayından kaynaklandı (yıllık artış oranı % 3); Güney’in Roma nüfusuna katkısı Kuzey’e göre giderek fazlalaştı. 1971'den beri, yalnızca doğumdan kaynaklanan artış hızı belirgin biçimde yavaşladı (yılda % 0,5); ters yönde gelişmeye başlayan göç hareketi nüfusu yirmi kadar komşu kent lere (Frascati, Tivoli, Aprilia vb.) akıttı, bu yerlerin nüfusu yirmi yılda iki kattan faz la arttı.

Roma’nın iktisadi hayatında sanayi kesiminin payı (istihdamın % 23'ü) azdır. Tülketim maddeleri üretime dayanan sanay i (un fabrikası, bira fabrikası, yapı gereçleri, elektrikli aygıtlar, hazırgiyim, matbaa, sinema) kentin doğusunda via Nomentanı ile via Latina arasında toplanmıştır Roma geleneksel olarak hizmet kesiminin ağırlıkta olduğu bir kenttir Siyası, adlı, ıktısadı iktidar organları kenti, ulusal düzeyde merkezi karar yeri (ûuirinale) haline getirildi. Bir üniversite kenti olan Roma edebiyat, tiyatro ve sinema merkezi; her yıl m ilyonlarca turisti çeken 2 000 yıllık tarihinin bıraktığı anıtsal zenginlikleriyle bir sinat başkentidir. Katolik hıristiyanlığın dünya çapındaki merkezi (Vatikan, Papalı devleti, ikili diplomatik temsil) olan yabancı akademileri (Villa Medici) ve ç eşitli uzmanlık dallarında uluslararası kuruluşları (FAO) barındırır. Leonardo da Vinçi havaalanından her yıl 12 milyon yolcu karşılaştırır.

Bütünüyle Aurelianus surlarıyla çevrili olan tarihi kent merkezinde (rioni) kentin görünümü geniş bir yelpaze içinde yer alır: bugüne kadar korunmuş birer arkeoloji köşesi olan antik forumlar, dar ortaçağ yolları ve çoğunlukla yayalara ayrılmış Rönesans döneminden kalma gösterişli meydanlarıyla Tevere kıvrımı ve Trastevere. XIX yy sonundan kalma Umbria mahalleleri. yemyeşil alanlar (Villa Borghese, Janıculum). Tevere’den kuzey-doğu'ya doğru surların öte tarafına kadar, Corso ve Tritone boyunca ve Capitolium ile porta Pia arasında önemli hizmet etkinlikleri (bakan lıklar, belediye, bankalar, şirket merkezleri, oteller, büyük mağazalar, ticaret merkezleri) sıralanır. Belirli bir yayılma sonucu 1960’lı yıllarda bakanlıklar ve resmi daireler kentin güney kesimindeki yeril EUR mahallesine doğru taşındı. Merkezin çevresinde yer alan modern mahalleler, iç içe halkalar şeklinde dizilmiştir. Monte Mario'nun eteği, Anıene ve bir demiryolu kavisiyle sınırlı olan ve bugün tenhalaşma yoluna giren iç halka, genellikle kuzeyde varlıklı Parioli'den, batıda değişik öğeler den oluşan Aurelıo'ya ve doğuda işçi semti Tiburtino'ya kadar genellikle ticaret ve çeşitli meslek grupları merkezlerinin çevrelediği bir dizi mahalle içerir. Sürekli büyüme içinde olan ve raccordo anulare otoyoluna kadar ilerleyen bir dış halka ise, hem quadraro ve Pietralata’da halka dönük inşaatlarla hem de özel spekülatif yol tarla (monte Mario, via Cassia), 1960’lı yıl larda kentte meydana gelen çok hızlı genişlemenin sonucudur; kuzeyin (Tordi Ouinto) ve güneyin (EUR) zengin mahalleleriyle, doğunun (San Basilıo, Alessandrıno) ve batının (Primavalle) halk mahalleleri arasındaki karşıtlık çarpıcıdır. 151 000 hektarlık belediye arazisinin 126 000 hektarını Roma’ya ayıran Campagna Romana çevre alanında eski çekirdekler gelişmiş (Ostia plajı, Fiumicino), yakın bir tada iş kaybına yol açmaktadır (150 000 işsiz).

TARİH

Roma'nın büyümesi (İ.Ö. Vlll.-ll. yy.)


Kıyıdan yaklaşık 30 km uzaklıkta kurulan Roma, birçok önari (Sabinler), hint avrupa (Latinler) ve etrüsk yerleşiminin birlemesinden (synoikismos) doğdu. Bu yerleşmeler, Etruria'yı Campania'ya (gemiciliğe daha yeni başlanan Tiber üzerindeki Sbulicius köprüsü) ve Orta Apennin'i kıyıya (tuz yolu) bağlayan iki büyük yolun kavşak noktasına egemen tepeler (Eskiler'e göre sol kıyıdaki yedi tepe [quirinale, Viminale Esquilinus, Caelius, Aventino, Capitolium, Palatium] ve bunlara eklemek gereken sağ kıyıdaki Janiculum, monte Mario vb.) üzerinde yer alıyordu. Efsaneye göre sınırları Romulus’un sapanıyla çizilen Roma quadrata, İ.Û. 753'te ırmağa egemen sarp Palatium tepesinde doğdu. Çok kalabalıklaşan nüfusu, kısa zamanda komşu tepeleri de yerleşime açtı (en yüksekleri olan Capitolium, lupiter'e adanan en önemli tapınma yeri durumuna geldi). Bu tepeler, sonradan akaçlanacak (Cloaca maxima) ve pazar yeri (Forum") durumuna gelecek bataklık ovacıklarla ayrılıyorlardı.

İ.Ö. VII. yy.'ın ikinci yarısından İ.Ö. 509'a kadar kente egemen olan Etrüskler'in, kentin ilk örgütlenişinde herhalde büyük bir rolleri vardı. Uzun bir surla korunan ve sırtını, iyi tahkim edilmiş bir kale olan Capitolium'a dayayan Roma, daha sonra etrüsk krallarını kovdu (509’a doğr.), Latium halklarına gücünü kabul ettirdi, ardından Galyalılar’ın saldırısına karşı koydu (İ.Ö. 390).

Ancak daha uzun bir süre iç bağlantıdan yoksun kaldı: yarattığı cumhuriyet kurumlan, kente ilk yerleşen ailelerden oluşan patriciusların elindeydi; sonradan gelen aileler plebi oluşturuyordu; bunlar eşit haklar elde etmek için iki yüzyıldan daha uzun bir süre savaşım verdiler (lex Hortensia, İ.Ö. 287).
Bunun üzerine, Roma Orta İtalya'nın en güçlü kenti durumuna geldi. Orta İtalya’nın büyük bir bölümünü ittifaklarla (foeı'Jus) kendine bağladıktan sonra Kartaca’yı yendi (Pön savaşları, İ.Ö. 264-146). Bir alsiniz devleti ve bir imparatorluk durumunu geldi, daha sonra tüm Akdeniz havzasını fethetti.

Antik dünyanın başkenti olarak Roma (İ.Ö. I. yy. - İ S. IV. yy).


Bu fetihler Roma'yı dönüşüme uğrattı, ilk köylü-asker nüfus tül endi; geçimlerinin sağlanması gereken bir çok yabancı geldi; yeni bir iş adamları sınıfı olan şövalyeler gelişti; hellen ve hellen istik uygarlıkların etkisi gitgide arttı. Romalılar dünyayı, Roma nın çevresinde döner ı ve yavaş yavaş Roma sitesinin tüm hak farına kavuşan değişik statülerdeki sitelerin bir federasyonu biçiminde örgütlediler.
Buna karşılık Roma dünyasının İ.S. II. yy.’a kadar gösterdiği sürekli büyüme, Roma halkının kendi egemen iktidarını bir imparatorun eline teslim etmesine yol aç tı (I. yy.'ın başı). Artık Roma devleti olmaktan çıkan Roma, gerçekte bir devletin başkentinden başka bir şey değildi. En parlak çağını yaşadığı Antoninuslar döneminde (İ.S. II. yy.) Roma, bazılarının nüfusunu 1 milyon olarak tahmin ettikleri çok büyük bir kent durumuna geldi. Yoksulların çokkatlı binalarda (insulae) üst üste yığıldıkları bu kentte, zenginler bahçelerle çevrili ve gerçek saraylar olan evlerde yaşıyorlardı. imparatorlar Palatium'da oturuyorlardı. Yoğun bir yol şebekesi, kenti imparatorluk eyaletlerine bağlıyordu. Deniz bağlantıları ve iaşe, Tevere ağzındaki Ostia limanından sağlanıyordu. Su, Apennin'den sukemerleriyie geliyordu.

Gereksinimleriyle özel magistratusların, kent ve annona praefectuslarının, vigillerin uğraştıkları kenti, Esquilinus üzerindeki kışlada oturan praetorlar gözetiyorlardı. Romalılar, her büyük imparatorun eski Cumhuriyet forumu yakınında diktirdiği anıtlar ve heykellerle süslenmiş çeşitli forumlarda bir araya geliyor, sık sık da ılıcalara gidiyorlardı. Seçkin tabaka, yargılamaların yapıl dığı bazilikalarda avukatların söylevlerini, recitationes salonlarında filozofların konferanslarını dinliyordu. Bu tabaka tiyatroda, sirkte, amfitiyatro dövüşlerinde (Flavianuslar'ın Colosseum'unda) ve büyük zafer geçit törenlerinde, geniş topluluklarla bir araya geliyordu. Sözkonusu geçit törenlerinde her imparator, askerlerinin, elde edilen tutsakların ve ganimetin başında bir zafer takının altından geçiyor ve Kutsal yol'dan Capitolium’a çıkarak jupiter’e şükranlarını sunuyordu. Dünyayı egemenliği altına alan Urbs (en üstün "Kent"), Doğu'nun ve Batı'nın insanlarını ve ürünlerini bir araya getirerek ve onların tanrılarına kucak açarak dünyanın birlik ve kaynaşmasını sağlamaya çalışıyor, Dea Roma adıyla kutsallaştırılan kent, bu birliği kendi öz tapması olan Roma ve Augustus tapması üzerinde kurmak istiyordu.

Ancak fetihlerin durması (i.S. II. yy.) ve Germenler ile Parthlar’ın sınırlar üzerindeki baskıları karşısında kent, Aurelianus surunun içine kapandı (çevresinin 18 837 m olan uzunluğu, bu surun engin büyüklüğünü göstermektedir); çok geçmeden, III. yy.’ın ikinci yarısında imparator, sınırlara yakın olmak için orada oturmaktan vazgeçmek zorunda kaldı. Constantinus 324’te İstanbul’u kurup oraya yerleşerek Roma’ya korkunç bir darbe indirdi.
Ad:  9.jpg
Gösterim: 7
Boyut:  197.1 KB
imparatorun varlığından yoksun kalan Roma, bunun üzerine Batı imparatorluğu (395-476) çerçevesi içinde çökmeye başladı ve bu çöküş Alarik önderliğindeki Vizigotlar (410), Geiserich önderliğindeki Vandallar (455) ve Ricimer önderliğindeki Süevler (472) tarafından yağmalanana kadar sürdü. Germenlerin kurbanı olan ve ostrogot kralı Totila ile iustinianos’un generali Belisarios arasındaki savaşın ödülü durumuna gelen Roma, bir ayı aşkın bir süreyle boşaltıldı (547).

Papalık'ın kuruluşu (IV.-VII. yy.)


Küçük küçük topluluklar biçiminde, kendileri için artık çok büyük olan kente dönüp yerleşen Romalılar, Ravenna'da oturan Bizans eksarhının yardımından da yoksun kaldılar. Bütün Batı'da olduğu gibi kentin piskoposu, kent yönetimini kendi eline aldı, Kilise'sinin büyük toprak mülkleri sayesinde kentin iaşesini sağladı ve olası istilacılar karşısına kendi gücünü çıkardı.

Oysa Roma piskoposu. Havarilerin başı Petrus’un ardılıydı. İsa’nın ölümünden az sonra Petrus, Paulus ile birlikte, hıristiyanlığı sokmak için Roma dünyasının başkentine gelmiş ve Neron döneminde martyrliğe katlanmıştı. Yahudi ve doğulu göçmen çevrelerden başlayarak hıristiyanlık, kıyımlara rağmen kentte belli bir gelişme göstermişti. Hıristiyanların, aralarından bazılarının (tituli) evlerinde toplandıkları, katakomplara sığındıkları ve ölülerini katakomplara gömdükleri iki uzun yüzyıllık ve genellikle gizli bir yaşamdan sonra hıristiyanlık, Constantinus ile birlikte ve imparatorun İstanbul’a yerleştiği, Batı’daki bütün ardıllarının başkent Ravenna'yı seçtikleri bir sırada, devlet dini durumuna geldi.

"Papa” olarak adlandırılan Roma piskoposu, bundan ötürü kentin başta gelen kişisi durumundaydı. Kendi katedrali olan San Giovanni in Laterano katedrali’nde oturuyordu. Kilise’sini, maddi işleri yürüten diyakosların yardımıyla ve küçük komşu kentlerin piskoposlar konseyleriyle eski bir titulus üzerine dayanan belli başlı çevre kiliselerinin başında bulunan rahipleri etrafında toplayarak yönetiyordu. Bu piskoposlar, bu rahipler ve bu diyakoslar, Roma kilisesi'nin kardinalleriydiler. Onların çabasıyla, gizli Kilise'nin ibadet ettiği evlerin bulundukları yerlerde ve pagan tapınaklarında birçok kilise yapıldı. Duvarların dışındaki Vatikan'da, aziz Petrus'un cesedinin gömülü olduğu söylenen mezarlıkta yapılan bazilika, bu kiliselerin en ünlüsüydü. Ama papa, kentteki ve dünyadaki eşsiz gücünü ancak Khalkedon konsili'nde (451) tüm hıristiyan kilisenin beş patriğinin en büyüğü olarak kabul edildiği ve Büyük Leo I, Attila'yı İtalya’dan çekilmeye ikna ettiği (452) zaman kazanabildi.

Got savaşları ertesinde, yakılıp yıkılan kenti, ancak papanın yeniden canlandı rabilmesini de bu sağladı. Bu papalardan biri ve romalı büyük devlet adamlarının sonuncusu olan Büyük Gregorius (590 -604), pagan Roma’nın mirasçısı olan hı- ristiyan Roma’yı, latin dünyasının manevi merkezi durumuna getirdi.

Ortaçağ'da yetke çatışmaları (VIII.XIV. yy)


Lombardlar'ın tehdidi karşısında papa, Kısa Pepin’i (754 ve 756) ve Charlemagne'ın (774) desteklerini sağladı ve Roma’nın başkenti olduğu Kilise Devletleri’nin kurulmasında bu hükümdarlar, papaya yardımda bulundular. Hıristiyan dünyasını yönetebilmek için papa Leo III, 25 aralık 800’de San Pietro bazilikasında Charlemagne’a imparatorluk tacı giydirerek güçlü bir sivil iktidarla birleşti. Tüm Ortaçağ boyunca üç güç (papa; başkenti Roma olan ve kendisine orada taç giydir- ten imparator ve geçmişteki saygınlığına dayanarak komün özerkliğini yeniden elde etmeye girişen “roma halkı”), kent üzerindeki yetkenin sahipliğini tartışmaya koyuldu. Bu tartışmalara, büyük rakip ailelerin ihtirasları da eklendi.

846’da Sicilya'dan gelen Sarazenler'in San Pietro ve Vatikan’ı yağmalamalarından sonra papa Leo IV, Tevere’den Trastevere'ye Sant'Angelo şatosu’na uzanan ve "Leo sltesi”nde Vatikan’ı kuşatan yeni bir sur yaptırdı. Bunun üzerine kent, bazı büyük ailelerin egemenliğine girdi (Theophylaktos ve Marozia; X. yy.'da Cresrnzi aileleri; XI. yy. başında Tusculum kontları) ve bu aileler kimi üyelerinin papalık makamına oturmasını zorla kabul ettirdiler.
imparator Otto I Roma üzerindeki imparatorluk vesayetini yeniden kurduysa da (962), eski anıtları kalelere dönüştüren ve Kilise'nin denetimi konusunda imparatorla çekişmeye girişen büyük aileleri etkisiz duruma getiremedi Ayrılık (1054) nede nıyle yetkisi yalnız latın dili konuşan hırıs tıyanlara indirgenen papa, Rahipleri ata ma kavgası sırasında imparatorluk ile anlaşmazlığa düştü. Bunun üzerine impa rator Heınrich IV Roma'yı ele geçirdi ve Gregorius Vll'yi Sant’Angelo şatosu'nda kuşattı. Kent, Roberto Guiscardo'nun yönettiği Normandlar tarafından geri alındı Bunlar papayı kurtardılarsa da Roma’yı yağmaladılar (1084) Lorraine ve Cluny manastırlarında başlayan reformcu harekete dayanan papa, Birinci haçlı seferi'nin başarısıyla yeni bir saygınlık kazandı ve bu saygınlık onu latin hıristiyanlığının manevi önderi durumuna getirerek imparatorun halk iddialarına karşı kent üzerindeki yetkisini koruyup sürdürmesini sağladı.

Beş kilise konsilinin toplantısına sahne olan (Laterano'da, 1123, 1139. 1179, 1215 ve 1512-1517) ve innocentius II döneminde Evrensel kilise’nin merkezi durumuna gelen Roma, aziz Petrus un ve aziz Paulus’un mezarları çev resine birçok hacı çekti ve onlar sayesinde önemini, ününü ve refahını yeniden kazandı, Ancak, bu refah yapay bir refahtı, çünkü malaryanın ıssızlaştırdığı bir kırın ortasında yer alan Romanin ne sanayisi, ne de ticareti vardı ve bankacıları ancak Papalık, sarayı ve hacılar sayesinde varlıklarını süpürebiliyorlardı Bundan ötürü 1143 te, Arnaldo da Brescıa’nın önderlik ettiği devrim sonucu bir Roma komününün kurulmasına rağmen (Frangipane, Pierleoni, Savelli, Conti, daha sonra Caetani, Orsini ve Colonna gibi büyük aileler bu komünün denetimim ele geçirmek için birbirlerine çekişiyorlardı) Roma halkının papalık vesayetinden kurtulmaya yönelik bazı girişimleri (Cola di Rienzo'nun yönettiği hareket, 1347), Roma nın papa karşısındaki iktisadı bağımlılığı nedeniyle ba şansızlığa uğradı 1300’de Bonifatius VIII’ in ihdas ettiği jübile, kentin iktisadi durumunu düzelttiyse de Papalık’ın Avignon’a taşınması (1309-1376), ardından Büyük ayrılık (1378 1417), Roma'yı zenginlik kaynaklarından yoksun bıraktı ve sürekli bir yıkıma uğrattı (nüfusu VI. yy.’daki düzeyine düştü) 1420’de Martinus V'in dönü şüyle birlikte Roma, yeniden Kilise nin başkenti durumuna geldi. Stefano Porcarı’nin yönettiği son halk hareketinin de Nicolaus V (1447-1455) tarafından ezilmesinden sonra, papanın yetkisine karşı çıkan kalmadı. Komünün başında gene seçilmiş bir senatör ve üç yönetici bulunmakla birlikte, gerçek iktidar Papalık vekil yardımcısı olan valinin elindeydi.

Kaynak: Büyük Larousse
Son düzenleyen Safi; 2 Haziran 2017 22:49
21 Nisan 2017 04:33       Mesaj #7
Safi - avatarı
SMD MiSiM

Roma'nın yeniden doğuşu (XV.-XVIII. yy).


Kent, papanın hıristiyan dünyanın bütün kiliselerinden aldığı vergiler sayesinde zenginleşti. Vatikan’da oturan papa, orada kendisi için şatafatlı bir saray yaptırdı. Nicolaus V, Vatikan kitaplığı bu sarayda kurdu; XV. yy sonunda Sixtus IV, ilk sanat yapıtları koleksiyonlarını bu sarayda topladı. Julius II Bramante, Michel- angelo ve Raffaello’yu oraya çağırdı ve XVI. yy. başında Roma'yı, Floransa'nın öncülük ettiği sanat Rönesansı'nın merkezi durumuna getirdi Papalık sekreterleri (Pogge), 1303'te kurulan üniversitesine rağmen henüz yemden bir düşünsel merkez durumuna gelememiş olan kentte bir hümanizm merkezi oluşturdular. Roma'nın Kari V birlikleri tarafından yağmalanmasından (1527) sonra papalar, baştan yaptırdıkları kente yeni bir görünüm kazandırdılar. Capitolium meydanı'nı yeniden düzenleyen Michelangelo, San Pietro bazilikası’da baştan yapmaya girişti. Kardinaller, saraylara saraylar kattılar (Farnese, Şansölyelik). Sixtus Öuintus'un (1585-1590) yeni anayollar açtırdığı ve çeşmeler yaptırttığı kent, dinin simgesi durumuna geldi. Gerçekten de, Trento konsilı’nden başlayarak Roma, kendini Protestan sapkınlığına karşı savaşımın merkezi olarak gösterdi Cizvitlere kucak açarak onları destekledi: Roma Engizisyonu ihdas edildi (1542), ignacio de Loyala öncülüğünde Collegıum Romanum kuruldu (1551), Karşı Reform kiliselerinin anaörneğı olan Gesü yapıldı. Bernini’nin mimarlı ğıyla barok sanat, parlak bir başarı kazandı.

Ancak Roma, papalık gelirleriyle ve ziyaretçilerinin katkılarıyla yaşayan bir saray ve yönetim kenti olarak kaldı. Sayıları özellikle kutsal yıllarda durmadan artan hacı lara (1600’de 210 000), yavaş yavaş avru palı sanatçılar da eklendi. AvrupalI sanatçılar için Roma gezisi, geleneksel bir eğitim öğesi durumuna geldi. AvrupalI uluslar Roma'da birbiri ardı sıra sanat akademileri kurdular. XVIII. yy. sonunda, nüfusu 150 000'i aşan kent, uluslararası bir merkez konumu kazandı.

Fransız işgali


Papalık restorasyonu ve Roma sorunu (1797-1870).


Fransız birliklerinin İtalya’ya girişi Roma’da bir devrime ve I Roma Cumhuriyeti’nin (1798-99) kurulmasına yol açtı. Napoleon I kenti işgal etti, papa Pius Vll'yi (1800-1823) mahpus tuttu ve Roma’ya özel bir statü verdi (Viyana senatus consultumu, 1809); özgür bir kent ve bir imparatorluk kenti olan Roma, böylece Fransız imparatorluğu’nun ikinci başkenti durumuna geldi. Bunun üzerine vali Tournon ve mimar Valadier, geniş bir şehircilik projesi tasarladılarsa da bu projenin ancak çok küçük bir bölümü gerçekleşti (Pincio, pıazza del Popolo).

Napoleon l’in devrilmesinden sonra geri dönen papa, çağdışı bir mutlakıyet kurdu, ancak 1848 devrimi bu mutlakıyeti ortadan kaldırdı. Yeni bir Roma Cumhuriyeti ilan edildi ve Roma, Risorgımento italyası'na verildi. Bu durum, Papalık'ın merkezi olan Roma nın, birleşme yolunda ilerleyen ve Roma’yı kendi başkenti yapması gereken İtalya devleti içindeki yeri sorununa yol açtı. Papanın, daha 1849’da Fransa tarafından yeniden kurulan ve Napoleon lll’ün birlikleri tarafından yapmacık bir biçimde sürdürülen (1860-1870) cismani iktidarı, Fransızlar’ın gidişiyle birlikte çöktü. Bunun üzerine Roma. İtalya krallığı'nın başkenti ve Ouirinale şatosu kralların konutu durumuna geldi (1870-71).

İtalya’nın başkenti Roma


1871 ’den başlayarak İtalya kralı, bakanları ve parlamentosu, Roma’ya yerleştiler. Bu oldubittiyi ka bul etmeyen papa, Vatikan’a çekilerek Roma diocesısini ve hıristiyanlığı yönetmeyi sürdürdü Bu iki kesiminin birbirini tanımazlıktan geldikleri kent, hızlı bir dönüşüm gösterdi. Demıryoluyla tüm İtalya'ya yeniden bağlandı ve gelen birçok göçmen, nüfusunu artırdı (nüfusu 1870 te 210 000’den 1900’de 450 000’e yükseldi). Ancak limandan yoksun ve çöl ortasında bir kent olduğu İçin, başlıca sanayisini matbaacılığın simgelediği bir yönetim merkezi olarak kaldı.

Birinci Dünya savaşı nın ertesinde, Roma'ya yürüyüş'le (28 ekim 1922) faşist dönem başladı Mussolini Roma'yı dünyada eski büyüklüğünün onu zorladığı rolü oynayan gençleşmiş bir İtalya nin beyni durumuna getirmek istedi (Antıkçağ ın belli başlı anıtlarını ortaya çıkarttırıp eski durumlarına getirtti). Laterano antlaşmaları (1929) ile, "Roma sorunu" bir çözüme bağlandı. Bu antlaşmalarla Vatikan Sitesi (44 ha), papa tarafından yönetilen hü kümran bir devlet durumuna geliyor ve buna karşılık papa da Roma'yı İtalya’nın başkenti olarak kabul ediyordu. Yönetimi Roma’da merkezleştiren faşizm, kent nüfusunun artmasına yol açtı (1941’de 1 400 000) ve kent, Roma sınırının dışında kurulan yeni mahalleler ve halk banliyöleriyle (borgate) daha da büyüdü.

1943’te İtalya ya çıkarma yapan müttefik orduların stratejik hedefi olan ve Al manlar tarafından yeniden işgal edilerek Gestapo’ya teslim edilen kent (tösse Ardeatine katliamı, 24 mart 1944), 4 haziran 1944’te kurtuldu. (İTALYA SEFERİ.)

ARKEOLOJİ VE SANAT

İÖ. VIII. - İ.S. IV. yy. arasında antik Roma.


Geleneğe göre Roma’daki ilk yerle şim İ.Ö VIII. yy.’da bir grup latin tarafından iskân edilen Palatium' da kuruldu. Buna karşılık, Esquilinus dağında sabinalı bir topluluğun yaşadığına artık inanılmamaktadır. Etrüsk etkisiyle, İ.Ö. VII. yy.'da, önceleri nekropolis olarak kullanılan Forum çukuru akaçlanarak burası taş kaplı bir alana dönüştürüldü. İ.Ö. VI. yy.'da, Forum'un çevresinde, Capitolium'da (buradaki iupiter, iuno ve Minerva tapınağı büyük bir olasılıkla İ .Ö. 509'da yapıldı) ve forum boarium'da (S. Omobono kilisesi’ nin altındaki Fortuna ve Mater Matufa tapınakları), pişmiş toprak mimari bezeme öğeleriyle donatılmış büyük yapılar inşa edildi, ilk sur duvarı da bu dönemden kalmadır. Forumdaki başlıca tapınakların, Aventinus'taki (Aventino) Ceres ve Diana tapınaklarının (bunların ilki yunanlı ressamlar tarafından süslenmiştir), Prata Flaminia’daki Apollon tapınağı'nın geleneksel olarak İ.Ö. V. yy.'da kuruldukları söylenir ki bu tarih doğru kabul edilebilir. Ünlü Capitolium dişi kurdu da yaklaşık 500’e tarihlendirilmelidir.

İ.Ö. V. yy.’ın sonu ile IV. yy.'ın başında, 390'daki galya istilasıyla bir gerileme dönemi başladı (halbuki bu istila onarılamaz yıkımlara yol açmamıştı). İ.Ö. IV. yy.'da sur duvarı yeniden yapıldı. Roma’nın Samnitler'i yendiği, Campania ve Güney İtalya’ya egemen olduğu İ.Ö. IV. yy. sonlarında, zafer mimarlığı olarak adlandırılabilecek bir mimarlık tarzı ortaya çıktı. Muzaffer imparatorlarca, öncelikle Campo Marzio'nun güney kesiminde (Largo Argentina kutsal alanı) yaptırılan tapınakların sayısı arttı. İ.Ö. III. yy.'ın başından itibaren, yunanlı sanatçılar Etrüskler'i devre dışı bıraktı; yenilen kentlerden (272'de Taranto, 212'de Siracusa) getirilen sanat yapıtları Roma’daki tapınakları doldurmaya başladı; Fabius Pictor (İ.Ö. III. yy.'ın son yılları) gibi soylu kişiler, resimlerini yaptırmaktan çekinmediler.

Pön savaşları ve Doğu'nun fethinden sonra Roma, olağanüstü bir ekonomik güç haline geldi. Köle akını, mimarlık alanında, taş dolgunun bağlayıcı bir madde ile birlikte kullanımına dayanan bir devrime yol açtı; bu yöntem, İ.Ö. II. yy.’da, porticus Aemilia (Roma'nın Tevere üzerindeki liman tesislerinin ambar binaları) gibi devasa yapılar gerçekleştirmeye olanak sağladı. Buna karşılık kent, hiçbir genel plan olmaksızın gelişmesini sürdürdü.

Gerçek anlamdaki ilk şehircilik denemeleri İ.Ö. I. yy. imparator'ları tarafından yapıldı. Sulla'nın ortağı Caecilius Metellus, Capitolium’u yeniden inşa etti ve Tabularium'u yaptırarak Forum'un batı kesimini düzenledi. Pompeius, Campo Marzio'da Venüs Victrix tapınağı’nı, kendi tiyatrosunu ve bahçeleri çevreleyen revakları yaptırarak, dinlenmeye ayrılmış alanların ilk tutarlı düzenlenmesini gerçekleştirdi. Sezar. Tevere'nin yatağını değiştirerek, kente tümüyle yem bir biçim kazandırmak istiyordu; ne var ki, ancak eski ComitiurrT’un yerine, Venüs Genitrix tapınağı'nın yer aldığı kendi forumunu yaptırmaya zaman bulabildi.

Augustus yenilikçi şehircilik uygulamalarından vazgeçtiyse de çeşitli onarımlar yaptırdı ve çalışmaları belli bir düzen içinde sürdürdü; önce, Forum romanum’un kuzeyine kendi forumunu ekledi; Prata Flaminia bölgesinde Apollon tapınağı'nı yeniden yaptırdı ve Marcellus tiyatrosu'nu inşa ettirdi; Campo Marzio’nun kuzey kesiminde anıtmezarını ve Ara’ Patis) (yine aynı kesimde Agrippa, havuzlu geniş bir park, bir hamam ve ilk Pantheon'u [rotondasız] inşa etti), Palatium'da ise, kendi evini ve Apollon Actıanus tapınağı’nı yaptırdı. Tiberıus ve Claudius'nun zamanında inşaat faaliyetinde bir yavaşlama gö- rüldüyse de Neron, çalışmalara hız kazandırarak yeni bir kent kurmak istedi. Kentin merkezinde kendi sarayı (Domus aurea) (Bakınız Neron) yer alıyordu, ciddi görünümlü saray yapıları, ortasında bir göl bulunan (Colosseum’un bugün bulunduğu yerde) parkla karşıtlık içindeydi. 64’teki yangında zarar gören mahalleler, güvenlik ve sağlık normları göz önünde tutularak yeniden yapılmıştı.

Flaviuslar geleneklere döndüler. Neron'un gölünün yerini Colosseum aldı; yeni yapılan bir sarayla Palatium tümüyle hükümdara ayrıldı; forum romanum ile Augustus forumu arasına iki yeni forum yapıldı (forum transitorıum ve Barış forumu).
Ad:  13.JPG
Gösterim: 12
Boyut:  74.8 KB
Son büyük şehircilik çalışmaları Traianus ve Hadrianus dönemlerinde gerçekleştirildi; dev boyutlardaki Traianus forumu, Capitolium ile Ouırinale'yi birbirinden ayırarak, bu tepenin yamaçlarında büyük pazar yapılarıyla devam eder. Hadrianus tarafından Colosseum'un önüne yaptırılan, Venüs ve Roma’ya adanmış çifte tapınak, yunan dış görünümü ardında, tümüyle roma mimarlığına özgü tonoz ve absidaları bulunan bir tuğla mimarisi gizler. Daha sonra gelen imparatorların yaptırdıkları anıtlar arasında, yalnızca Caracalla ve Diocletlanus hamamları ile forum romanum'daki Maxentius bazilikası görkemli bir anıtsallığa ulaşmışlardır.

IV.-XIV. yy.'larda hıristiyan Roma


Constantinus'un yeni bir dini kabul etmesi, Roma'yı hıristiyanlaştırma isteğinin doğmasına yol açtı; bu istek, mimarlık alanında, kentteki ve dünyadaki kiliselere örnek oluşturan katedral S. Giovanni in Laterano (LATERANO MEYDANI) ve havarinin gömüldüğü yerde yükselen San Pietro gibi birkaç büyük bazilikanın yanı sıra, Constantinus'un kızının mezarı (S. Costanza) gibi merkezi planlı anıtmezarların yapılmasıyla kendini gösterdi, inşaat çalışmaları Büyük Theodosius ve oğulları zamanında (S. Paolo fuori le Mura, yaklş 385-400), hatta V. yy.'da, Vizigotlar kenti yağmalamalarından sonra da sürdü. Sıxtus III (432-440), Laterano'nun vaftizhanesinı genişletti ve S. Marıa Maggiore yı yaptırdı; böylece ilk kez bir Roma kilisesi Meryem Ana’ya adanmış oluyordu Sımplicius (468-483), S. Stefano Rotondo’yu yaptırdı. Mimarlık çalışmalarının yanı sıra mozaik sanatında da büyük bir gelişme görüldü; bu teknikle süslenmiş en eski absidalardan biri S. Pudenziana'dadır (395'e doğr.).

Kentin iustlnianos tarafından geri alınmasıyla (536) doğu etkileri ağır bastı. Doğu ile Batı arasındaki uyuşmazlık özellikle duvar süsleme sanatında ortaya çıkar Santi Coşmas Damlano'nun absidasındakl mozaiklerin (526-530) esas olarak hâlâ Roma özelliği taşımalarına karşın, S, Maria Antica'dakl freskler yer yer antlkçağ geleneğine, yer yer de blzans sanatına bağlanır Karolenjler dönemi, Satı'nın geri kalan bölümünde olduğu gibi Roma'da da bir "rönesans" özelliği taşıdı: papa Leo lll'ün Laterano'daki triolinlumu. görkemli mozaik dekorlarıyla S, Prassede, S, Ceciha ve S, Marla in Domnica kiliseleri, Bununla birlikte, siyasal ve iktisadi bunalımlar, bir konut darlığına ve kentin Tevere kıvrımının içine çekilmesine yol açtı Ancak, XI. yy.'ın sonundan itibaren yeni bir gelişme dönemi başladı. Bu gelişmenin kökeninde, erken hıristiyanlık dönemi geleneğine büyük İlgi duyan, Kllise’de reform yandaşı din adamı ve sivillerden oluşan bir grup yer alıyordu. XII. yy. boyunca ve XIII, yy.'ın başına kadar kimilerinde çarı kuleleri de bulunan birçok yeni bazilika yapıldı: S, Clemente, S. Marla in Tras- tevere, Santi ûuattro Coronatl (1100-1130) S Marla İn Cosmedin (1123'ten başlayarak), S Lorenzo fuori le Mura (1200'e doğr,), Aynı dönemde bir dizi manastır avlusu da ortaya çıktı (Santi Ouattro Coronati, S. Lorenzo fuori le Mura [1187-1191], S. Paolo fuori le Mura [1193-1228], S. Glovannl in Laterano [1220-1232]) Cosmatı ailesine bağlı sanatçılar plrçok mermer kakma süsleme gerçekleştirdi, özellikle de roma sanatı, absida mozaiği geleneğine gen döndü (S, Clemente, XII, yy., P Cavallinın yapıtı olan S, Marıa in Trastevere, XII, yy ve XIII yy, sonu), fresk sa nalındaysa, blzans örnekleri de göz önünde bulundurularak, sürekli bir çaba sonucunda Rönesans öncesi bir tarza ulaşıldı.

Rönesans döneminde Roma.


Roma'nın tek gotik kilisesi ulan S. Marıa sopra Minerva, 1280’e doğru domınlkenlerce yaptırıldı Roma'daki karışıklıklar, ardından papaların Avıgnon'a gitmeleri, kentin gelişiminde bir duraklamaya yol açtı. Nloolaus. V He (1447-1455) yeril bir dönem başladı Gerçekten de papa, harap bir durumda olan S. Pietro bazilikası'nı yeniden yaptır maya ve Vatikan'da Roma'dan bağımsız bir site oluşturmaya karar vermişti, Nicolaus V, mimarları Albertı ve B. Rossellino bu tasarıları gerçekleştiremeden öldüyse de, fikirleri Julius II (1503-1613) tarafından benimsendi. S. Pietro rönesans üslubu kilisenin modeli olacaktı; Bramante'nin başlattığı çalışmaları, Raffaello sürdürdü; ancak, İnşaatın uzun sürmesi sonucunda, bazilika, C. Maderno (cephe) ve Bernlni' nln katkılarıyla barok üslupta bir kiliseye dönüştü S. Pietro’nun en yetkin öğesi, Michelangelo'nun tasarladığı kubbedir Meydanı sınırlayan revakla Berninl, modern anlayıştaki İlk meydan düzenlemesini gerçekleştirecek ve Vatikan'a bir başkent görünümü kazandıracaktı. Küçük bir başyapıt olan San Pietro ın Montorio'daki Tempietto (1502), S. Maria della Pace manastır avlusu (1504), Belvedere'nin avlusu, S. Marla del Popolo'nun absidası ve Tribunali sarayı içinde yer alan S. Biagio della Pagnote de Bramante'nin ürünleridir. S. Eligio degli Orefici ve S. Maria del Popolo’daki Chigi capellası, Raffaello'nun planlarına göre yapıldı; capellanın tonoz mozaikleri, Raffaello'nun öğrencileri tarafından sanatçının desenlerine göre gerçekleştirildi.

Barok Roma


Yeni kurulan İsa birliği tarafından yaptırılan Gesü kilisesi, yeni üslubun haoercisi oldu. Yapımına 1568'de Vignola'nın başladığı kilise, kubbe ve cepheyi gerçekleştiren G. Della Porta tarafından 1584'te tamamlandı. Trento konsili'nde yararlar uyarınca, kardinal Alessandro Farnese, vaazı kolaylaştırmak amacıyla yapının tonozla örtülü tek bir şahından oluşmasını istemişti; Baciccia’nın yaptığı Isa'nın adının zaferi adlı freskler (1672-1679), barok resim sanatındaki ışık-gölge oyunları, kısaltım ve sotto in su etkilerinin doruk noktasını temsil eder. Bu arada D. Fontana, papa Sixtus V için, kenti güzelleştirmeye yönelik büyük çaplı çalışmalara girişmişti. Vignola, Della Porta ve Fontana'dan sonra gelen sanatçılarla Roma tam anlamıyla barok bir kent görünümünü kazandı. Cizvit Orazio Grassi'nin tasarladığı S. ignazio (1625 -1685) üç sahınlı bir kilisedir; rahip Pozzo’nun yaptığı süslemelerinin zenginliği ve perspektif oyunlarıyla ünlü olan bu yapı, sıkça taklit edilen tipik bir genç dönem Cizvit kilisesidir. Ûte yandan, Borromini'nin tasarladığı S. Carlo aile Ûuattro Fontane ile S. ivo alla Sapienza, şaşırtıcı zariflikleriyle, germen ülkeleri mimarlarının çoğunu büyülemiştir. Borromini, C. Rainaldi ile birlikte, piazza Navona'daki S. Agnese'yi de gerçekleştirmiştir. Roma barok sanatının bir başka ustası olan Pietric da Cortona, Santi Luca e Martina kilisesi’ni ve Barberini sarayı fresklerini yaptı. S. Giovanni in Laterano gibi eski kiliselerin büyük bir bölümü, yeni zevke uygun bir biçimde değiştirilerek tanınmaz bir hale getirildi.

Saray, villa ve çeşmeler


XVII. ve XVIII. yy.'larda kenti gezenler, sarayların bolluğu ve zenginliği karşısında şaşkınlığa düşüyorlardı; bu durum, bugün için de geçerlidir. 1455’e doğru kardinal Pietro Barbo (gelecekteki papa Paulus II) için yapılan Venedik sarayı (palazzo Venezia, eski Venedik elçiliği), elde kesin kanıt olmaksızın Alberti ve Rossellino'ya mal edilmiştir. Palazzo della Cancellaria ise (1489-1511) belki de A. Bregno'nun yapıtıdır (iç avluyu Bramante'nin yaptığı söylenir). Yapımına 1625'te Maderno ile Borromini'nin başladığı Barberini sarayı (Ulusal galeri) 1633'e doğru Bernini tarafından tamamlandı. Chigi sarayı'nın (Dışişleri bakanlığı) yapımına Della Porta başladı. Conservatori sarayı (palazzo dei Conservatori) ile karşısındaki musei Capitoloni Michelangelo'nun planlarına göre gerçekleştirildi. Farnese" sarayı'na 1514'e doğru Genç Sangallo tarafından başlandı; Michelangelo ise ikinci katı ve ünlü kornişi gerçekleştirdi. Bernini ve C. Fontana'nın yaptıkları (1650-1694) Montecitorio sarayı (Meclis binası), E. Basile tarafından 1903-1925 arasında genişletildi (özellikle Parlamento meydanı'na bakan cephe); meydana, Augustus döneminde Heliopolis’ten Roma'ya getirilmiş olan Psamtik I dikilitaşı dikildi. Massimo aile Colonne sarayı, Peruzzi'nin son yapıtıdır (1532-1536). Cumhurbaşkanlığı konutu olarak kullanılan Ouirinale sarayı’nın yapımına 1574'te Ponzio tarafından başlanmıştır; sarayın ana girişi Bernini'nin eseridir.

Villalar saraylarla yarışırlar, ancak bahçelerle çevrilmişlerdir Bunların en ünlüsü, Peruzzi’nin 1508-1511 arasında banker Chigi için yaptığı Farnesina'dır. (Rafaello'nun, il Sodoma'nın vb. ünlü resimleri). Doria Pamphili villası (1644), Bernini’nin rakibi heykelci Algardi’nin yapıtıdır. 1552’ den itibaren papa Julius III için inşa edilen Villa Giulia, mimarlık tarihinde bir dönüm noktasıdır; Vignola ve Ammanati'den başlayarak tüm manierismocular burada çalışmışlardır. Bugün Fransız akademisi'ni barındıran Villa Medici", A. Lippi’nin yaptığı (1540’a doğr.) bahçeye açılan loggiasıyla ünlüdür. 1613-1615 arasında güzel bir parkın ortasına inşa edilen Villa Borghese”nin palazzina'sında bugün aynı adla anılan bir galeri yer alır.

Roma çeşmeleri, kentin güzelliğine güzellik katar: Montecavallo meydanı’ndaki Dioscuri çeşmesi (heykeller, Sixtus IV döneminde Diocletianus hamamı’nda bulunmuştur); piazza Barberini'de bernini tarafından 1640'a doğru yapılan Triton çeşmesi; aynı sanatçının piazza Navona’daki Ouattro Fiumi çeşmesi; piazza di Spagna'da, Bernini'nin babasınca tasarlanan Kayık çeşmesi; N. Salvi'nin Trevi çeşmesi (1732-1762).

Anıtlar arasında, sırtına İ.O. VI. yy.'dan kalma küçük bir dikilitaş yerleştirilmiş Fil (Bernini’nin düşüncesidir ve XVII. yy.'da Ferrata tarafından gerçekleştirilmiştir) dikkati çeker.

Roma’daki şehircilik düzenlemeleri XIX. ve XX. yy.'lar boyunca gelişimini sürdürdü. Gerçekleştirilen işler arasında, Vittorio Emanuele II anıtının (G. Sacconi'nin yapıtı, 1884-1912), Capitolium tepesine tartışma götürür biçimde dikilmesi, daha yakın bir tarihte de, 1937’de Mussolini'nin isteği üzerine Marcello Piacentini’nin tasarladığı mahallesinin, başkentin güneyine 1950’den başlayarak kurulması (yönetim ve iş merkezi; Nervi'nin spor sarayı; çeşitli müzeler), sayılabilir.

Resim


Canlı bir müze olan Roma'da çok az sayıda romalı sanatçının çıkmış olması, şaşırtıcı, ancak kentin çekiciliğini ortaya koyan bir olgudur. S. Maria in Trastevere ve S. Cecilia’daki yapıtları yeniden keşfedilen Cavallini, bir istisnadır. Buna karşılık, Giotto'dan G. Reni’ye kadar, sanatsever papalar tarafından çağrılmış olan tüm büyük sanatçılar Roma'da etkinlik gösterdiler. Botticelli, Signorelli ve il Perugino, Sistina capellası’nın duvarlarını süslediler; Michelangelo ise, tonozları ve dipteki duvarı (Son yargı) resimledi. Nicolaus V döneminde, Fra Angelico bu papanın capellasını süsledi; Melozzo da Forli, Sixtus IV ve yeğenlerinin portrelerini ve Santi Apostoli kilisesindeki bugüne ancak bazı parçaları ulaşan hayranlık verici freskleri gerçekleştirdi. il Pinturicchio, Borgia'nın özel dairesini, Raffaello ve yardımcıları da Vatikan'daki salonları ve Loggiaları süsledi. Gerçek anlamda bir okul sayılamayacak olan Roma okulu ise, Raffaello, Michelangelo ve venedik resminin renklerini getiren S. Del Piombo'nun etkisiyle oluştu. Bu okulun en ayırtedici sanatçıları, Raffaello’nun izleyicileri G. Romano, G. F. Penni, Giovanni da Udine'dir. Manierismocu dekor anlayışı İtalya ve tüm Avrupa'ya Roma okulu sanatçılarıyla yayılmıştır.

1600 dolaylarında, İtalyan resim sanatı, dört büyük sanatçıyla (Caravaggio, Annibale Carracci, Rubens ve alman Elsheimer) Roma'da kendini yeniledi. 1610’a doğru, romalı sanatçılar Caravaggio'nun etkisi altına girdiler; ancak, aynı yıllarda, A. Carracci'nin birçok öğrencisi (Reni, il Dominichino, Lanfranco, il Guercino), resim sanatını caravaggioculuktan tümüyle farklı olan, klasik ya da klasiğe öykünen bir anlayışa yöneltti. Pietro da Cortona, ardından il Baciccia ve A. Pozzo gibi barok yandaşlarının karşı geldikleri bu eğilim, A. Sacchi, Poussin, Claude Lorrain tarafından savunulup geliştirildi. Kiliselerdeki tonozlar, saray galerilerindeki tavanlar, Roma'yı süsleme sanatçıları için ideal bir kent haline getirdi.

XVIII. yy.’da Roma, Maratta, Trevisani, Pannini ya da Batoni gibi ressamlarla hâlâ uluslararası bir düzeye sahipti. Piranesi'nin başını çektiği yeniklasikçilik, tam anlamıyla bu kentte ortaya çıkan son önemli sanat akımıdır. Bunda David'den Gâricault'ya, Mengs’ten Romney ve Füssli'ye (heykelde de Canova'dan Thorvaldsen'e) kadar, çeşitli uluslardan sanatçıların Roma'da bulunması büyük rol oynamıştır.

Roma müzeleri


Kentte yer alan ola ğanüstû zenginlikte antik Roma dönemi koleksiyonları, özellikle de taş yapıtlar, VATİKAN MÜZESİ (önemli bir resim bölümünü de içerir), ROMA ULUSAL MÜZESİ ya da TERME MÜZESİ, MUSEİ CAPİTOLİNİ' ve CONSERVATORİ MÜZESİ (burada bir resim bölümü vardır; il Guercino’nun Azize Petronila'nın gömülmesi) arasına dağılmıştır. VİLLA BORGHESE bir heykel müzesi ve bir resim galerisidir (Giovanni Bellini, Antonello da Messına, Lotto, Andrea Del Sarto, il Sodoma, Raffaello, Veronese, Tizıano, il Caravaggio vb.'nin önemli yapıtları). ESKİ SANAT ULUSAL GALERİSİ, birbirinden ayrı iki sarayda yer alır; Pietro da Cortona ve A, Sacchi'nin süslediği Barberini sarayı (Ortaçağdan XVIII. yy.’a resim sanatı, özellikle de İtalyan resmi; Fra Angelico'nun Son Yargı üçkanatlısı, Raffaello'nun Fornarina'sı, Lotto, Tiziano, el Greco'nun yapıtları, Holbeın ve Q. Metsys’in yaptığı portreler vb) ve Corsinı sarayı (il Caravaggıo [Narkissos) ve caravaggiocular [Valentin], Bologna ve Venedik okulları, Rubens, Vanvitelli’nin Roma görünümleri vb.). DORİA-PAMPHİLİ GALERİSI’nde, Velâzquez (innocentius Xün portresi), Annibale Carracci, il Caravaggio (Mısır'a kaçış sırasında mola), Claude Lorrain'in, flaman ve hollanda okulu ressamlarının tabloları, Bernini (innocentius X) ve Algardi’nin (Olimpia Maıdalchını Pamphili) yaptığı büstler yer alır. XVII yy'da kardinal Spada’nın kurduğu SPADA GALERİSİ’nde il Caravaggio, Bamboccio üslubunda yapıtlar, G. Reni, il Guercino vb’nin tabloları bulunur. MODERN SANAT ULUSAL GALERİSİ, XIX. yy, başından günümüze kadar İtalyan resim ve heykel sanatlarının geniş bir görünümünü sunar (yabancı okullara ayrılmış birkaç salonu da vardır).

Kaynak: Büyük Larousse
Son düzenleyen Safi; 2 Haziran 2017 22:51


Daha fazla sonuç:
Dünya Kentleri: Roma

Hızlı Cevap
Mesaj:


Kaynak:

Bu sayfalarımıza baktınız mı
paneli aç