Ortadoğu Dinleri - Musevilik Üye Ol (Üye olduğunuzda tüm reklamlar gizlenecektir) Soru/Cevap
Geri Dön   MsXLabs MK > :: Akademik Forumlar :: > Din/İlahiyat
Facebook Hesabınızla Bağlanın (Connect with Facebook)
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 04-10-2007   #31 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik



MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

YAHUDİLER VE ROMA DÖNEMİ

YUHUDA KRALI HEROD
BÜYÜK HEROD

Büyük Herod (daha sonra gelen Herod Antipas ile karıştırılmamalı) Yahudi tarihindeki en önemli karakterlerden biridir. Kuşkusuz kötü biriydi ama Yahudi üzerindeki Roma egemenliğinin bu dönemini anlamak açısından çok önemli bir kişi olarak kalmaya devam etmektedir. Herod Yehuda kralı olarak (Romalılar tarafından atanarak) M.Ö. 37 yılında M.Ö. 4 yılında ölümüne kadar 33 yıl süren çok uzun bir süre boyunca iktidarda kaldı. Bu, ekonomik bolluk ve sosyal istikrar açısından altın bir çağdır. Bolluk ve istikrarın nedeninin bir kısmı, Romalıların bu zaman boyunca Yahudilerin gündelik yaşamında arka planda rol oynamasıdır. Romalıların genel tutumu hoşgörülüydü, yani Yahudiler resmi Roma devlet dininden muaf tutuluyordu. Hatırlanması gereken çok önemli bir nokta, eski dünyadaki tüm imparatorluklarda din ve devletin birlikte gittiği, Roma’nın imparatorlara tapması–yani imparatorun ölümünden sonra ilahlaştırılması- yüzünden bunun Roma’da her yerden daha çok uygulandığıdır. Devlet ve dini birleştirmek tabii ki hükümdarlarla fazladan bir yasallık kazandırıyordu. Cismani ve ruhani güç arasındaki bağlantı, tebaalarının fiziksel ve ruhani varoluşu üzerinde tam bir kontrol sağlıyordu. (Daha ileride Katolik kilisesinin Ortaçağ Avrupa’sında aynı şeyi yaptığını göreceğiz.) Devlet dinini kabul etmek Romalı kimliği ve devlete sadakatin çok önemli bir parçası olduğu halde Romalılar aynı zamanda pragmacıydı. Yunan deneyiminden Yahudilerin putlara tapmaya zorlanamayacaklarını öğrenmişlerdi. Ayrıca Yahudilerin diğer pagan halklar gibi olmadıklarını, boyun eğmeyeceklerini kendi gözleriyle görmüşlerdi. Dolayısıyla Romalılar Yahudilere, Roma devlet dininden muaf resmi bir statü verdi. Bu bir yandan çok akıllıca ve hoşgörülü bir politikaydı. Diğer yandan ise bu politikaya fiscus Judaicus adlı cezai bir vergi eşlik ediyordu. Devlet dininden muaf mı olmak istiyorsunuz? Bu ayrıcalık için para ödediğiniz sürece kabul. Yahudilerin vergiyi ödeyip kendi yollarına gitmesi mümkün olabilirdi ama bu kadar kolay olmadı (göreceğimiz gibi). EKONOMİK BOLLUK Yahudiler, büyük ölçüde Herod’un Roma ile dostane ilişkisi sayesinde şimdilik iyi durumdaydı... En azından ekonomik açıdan (ruhani açıdan değilse bile). Herod, birçok başlıca ticaret yolunu da içeren çok önemli bir alanı yönetmede Roma’nın tam desteğine sahipti. Her şey, Yemen’den Akdeniz’e giden tütsü ticaretinin bir tür büyük istasyonu olan Yehuda’dan geçiyordu. Ayrıca burası, zeytinyağı (sadece yemek pişirmede değil, başlıca aydınlanma kaynağı olarak da kullanılan) ve hurmaları (şekerden önceki ana tatlandırıcı) ile ünlü Ortadoğu’nun en bereketli tarım topraklarından biriydi. Herod ticaretten elde ettiği kârları, bazıları dünyada en harikuladeleri olan bir dizi devasa inşa projesini gerçekleştirmede kullandı. Gerçekten de, eğer eski dünyanın harikaları onun zamanından önce belirlenmiş olmasaydı muhtemelen listenin yarısını onun yaptıkları oluştururdu. Eski dünya mimarisinin hemen tüm arkeolog ve öğrencileri, insanlık tarihinin en büyük inşaatçılarından olduğunu kabul eder. Durmaksızın inşa etti: kentler, saraylar ve kaleler. Bazıları hâlâ ayaktadır. Masada, Antonia ve Herodium kaleleri Kesarya şehrinin limanı Hebron’da Atalar Mağarası’nın (Mearat Hamahpela) tepesindeki devasa yapı Yeruşalayim’in etrafındaki muazzam duvarlar ve şehrin girişindeki üç kule (kalıntıları günümüzde hatalı olarak David’in Kulesi diye adlandırılan) ve çok daha fazlası... Herod, inanılmaz bir mühendislik harikası olan Herodium’da yapay bir dağ inşa etmiş ve tepesine çok büyük bir saray oturtmuştur. Ne yazık ki bu saray M.Ö. 70 yılında Büyük İsyan sırasında yıkılmıştır. Çölde, kayadan bir platonun üzerinde başka bir kale olan Masada’yı inşa etmiştir. İnsanın gereksinim duyacağı tüm konforu ile Masada, tarım ürünlerinin yetiştirildiği bahçeleri besleyen inanılmaz bir su tedariki sistemine sahipti. (Masada günümüzde turistler açık olup görülmeğe değer bir yerdir.) Kesarya şehrindeki limanın özellikle belirtilmesi gerekir. Sadece bir ticaret ve Yehuda’nın Roma idari merkezi olduğu için değil, Yahudiliğin gözünde pagan, Roma’nın ve ahlak dışı olan her şeyin simgesi haline geldiği için. Herod burada şaşırtıcı bir yapay liman oluşturdu (İmparatorluklaki en büyük iki limanın biri), harika bir amfitiyatro, at arabası yarışları için bir hipodrom (Ben Hur filmindeki gibi), banyolar ve Romalı tanrı-imparatoru Augustus Sezar’a adanan dev bir tapınak inşa etti. (günümüzde, son derece etkileyici olan Kesarya Maritina kazılarını ziyaret edebilirsiniz.) HEROD’UN TAPINAĞI Herod’un projeleri arasında en iddialı olanı Bet-Amikdaş’ı yeniden inşa etmekti. Bu hareket onu hor gören tebaaları arasında sempati kazanma girişimiydi kuşkusuz. Mabet Tepesi’nın (günümüzde Müslümanların türbesi Kubbet-ül Sahra’nın bulunduğu tepe) etrafındaki istinat duvarlarını inşa etmek için bile 10.000 kişi ve on yıl gerekti. Batı Duvarı (eskiden ağlama Duvarı olarak bilinen) on iki futbol sahası büyüklüğünde insan yapımı dev bir platformu içerecek 500 metre uzunluğundaki istinat duvarının ancak bir parçasıdır. Tapınak Tepesi’ni niye bu kadar büyük yaptı? Tarihçiler Roma İmparatorluğu’nda yaşayan 6-7 milyon Yahudi olduğunu (ayrıca İran’da bir milyon) ve bunların çoğunun üç hac bayramı için Yeruşalayim’e geldiğini tahmin eder: Pesah, Şavuot ve Sukot. Bu kadar çok sayıda insanı barındırmak için dev bir alana gereksinim vardır. Bu platformun üzerinde Bet-Amikdaş’ı inşa etmeye gelince, Herod gerçekten kendisini aştı. Talmud bile son sonucun harikulade olduğunu kabul eder. Kodeş Hakodaşim altınla kaplıydı; diğer yapıların duvar ve sütunları beyaz mermerden, zeminler karara mermerindendi; mavi rengi insana denizin üzerinde hareket ediyormuş durgusunu veriyordu; perdeler mavi, beyaz, kızıl ve eflatun iplikten dokunmuş olup Jesephus’a göre gökyüzünün tüm manzarasını resimliyordu. Jesophus ne denli inanılmaz göründüğünü şöyle tanımlar: Dışarıdan bakıldığında mabet zihni ve gözleri büyüleyecek her şeye sahipti. Her taraf kalın altın tabakalarıyla kaplanmıştı. Güneşin ilk ışınları öyle kuvvetli bir ateşle yansıyordu ki bakmaya çalışanlar doğrudan güneşe bakmışçasına başlarını çevirmeye mecbur kalıyordu. Yaklaştıkça karla örtülü bir dağa benziyordu çünkü altınla kaplı olmayan her şey göz alıcı beyazlıktaydı. (Yahudi Savaşı, sh.304) Herod ana girişe, dindar Yahudilerin saygısızlık olarak gördüğü devasa bir Roma kartalı koymayı uygun görmüştü. Bir grup Tora öğrencisi bu putperestlik ve baskı simgesini kısa zaman sonra parçaladı ama Herod onları yakalattı, zincirleterek Yeriho’daki malikanesine getirtti ve canlı canlı yaktırdı. Bet- Amikdaş’ı inşa ettikten sonra Herod bu türden sorunlar olmadan yönetilmesi için çaba sarfetti. Sanhedrin’in önde gelen kırk altı üyesini ölüme gönderdikten sonra kendi Koen Gadol’unu atadı. HEROD’UN ZULÜMLERİ Herod’un zulmü kendi ailesine bile uzanıyordu. Yahudi kökenlerinin kuşkulu olduğunu bildiğinden, Yahudi halkı arasında yasallık kazanmak için Hyrcanus’un torunu, dolayısıyla bir Haşmonay prensesi olan Miryam ile evlenmişti. Ama aynı zamanda Miryam’ı delicesine seviyordu. Josephus’un aktardığı gibi: Herod’un Miryam’dan olan beş çocuğundan ikisi kız, üçü oğlandı. Bu oğulların en küçüğü Roma’da eğitim gördü ve orada öldü. En büyük ikisini annelerinin asaletinden ötürü ve Herod kral olduktan sonra doğduğu için onlara kraliyet kanı taşıyormuş gibi davranıyordu. Ama bütün bunlardan daha güçlü olan, Miyram’a karşı duyduğu ve gün geçtikçe alevlenen aşktı... Miryam ise Herod’dan nefret ediyordu. Buna büyük ölçüde neden, kardeşi Aristobulus’a yaptıklarıydı. Herod Aristobulus’u on yedi yaşındayken Koen Gadol yapmıştı. Genç adam popülarite kazandıkça onu endişeyle izliyordu. Aristobulus’un popüler olması şaşırtıcı değildi çünkü Koen Gadol olmak için yasal hakkı olan bir Haşmonay, gerçek bir Yahudi ve gerçek bir koen idi. Bu Herod’u öylesine ürküttü ki onu boğdurdu. Herod daha sonra kendi oğullarını kıskanmaya başladı, onları da öldürttü. Hatta bir kıskançlık krizi sırasında karısını da öldürttü. Yine Josephus’a göre: Hiddeti onu çılgına çevirdi ve yatağından fırlayarak sarayda deli gibi koşmaya başladı. Kızkardeşi Salome Miryam’a iftira etme fırsatını kaçırmadı ve Herod’un Yosef (Miryam’ın aşığı olduğu iddia edilen) hakkındaki kuşkularını doğruladı. Kontrol edemediği kıskançlık ve öfkesiyle her ikisinin derhal öldürülmesini emretti. Ama hiddeti diner dinmez pişmanlığa kapılıyor, öfkesi sönünce duyguları yeniden alevleniyordu... Miryam’a karşı duyduğu arzu öylesine güçlüydü ki ölmüş olduğunu düşünemiyor, hâlâ yaşıyormuş gibi onunla konuşuyordu... En hafifinden istikrarlı bir kişi değildi. Avgustus bile onun hakkında şöyle demişti: “Herod’un çocuklarından biri olmaktansa, köpeği olmak daha iyidir.” Herod’un paranoyası, Bet-Amikdaş hiyerarşisine müdahale etmesi, Yahudi halkının Helenleşmesine çalışması, artan ve ölümünden 70 yıl kadar sonra Roma’ya karşı bir başkaldırıyla sonuçlanacak bir hoşnutsuzluğa yol açtı. RUHANİ ÇATIŞMA Yüzeydeki olayların altında büyük bir ruhani çarpışma vardı: paganlık ve Yahudilik arasında. Dahası Yahudilerin milliyetçi duyguları yüzeye çıkıyordu. Helenizm’in Yehuda’ya hakim olması işleri daha da karıştırdı. Orada Yunan İmparatorluğu hakimiyetinden beri yaşayan önemli sayıda Yunanlı ile Yunan yaşam tarzını benimseyen diğer Yahudi olmayanların yanı sıra Romalıların teşvik ettiği başka Helenistler de ülkeye yerleşti. Ayrıca azınlıkta olsalar da, Yahudi üst sınıfları da bu “yüksek” kültürü kabul etti. Ve tabii kral onaylı bir Helenist idi. Geri kalmış halkını çağdaş dünyaya getirecek aydınlanmış bir lider olarak gören Herod “idealist” amaçlarına ulaşmak için gerekeni yaptı. Buna, sadece otoritesine karşı tehdit olarak değil, Yahudilerin kütle halinde Helenleşmesine karşı engeller olarak da gördüğü tüm rabi’lere zulmetmek ve onları öldürmek de dahildi. Herod’un müdahaleleri ve Yahudi üst sınıfları arasında yayılan Helen etkilerinin sonucunda Bet-Amikdaş hiyerarşisi yoldan çıktı. Güçlerini korumak için Romalılarla işbirliği yapan varlıklı bir dini grup olan Sadusiler, ana görüşü savunan Yahudi çoğunluk Farasilerin ve ekstrem dini azınlık Zilotları devreden çıkararak Bet-Amikdaş’ın kontrolünü ellerine geçirmişlerdi. (Bu gruplar hakkında daha fazla bilgi edinmek için 28. bölüme bakınız.) Kazan kaynamaya başlıyordu. Yakında patlayacaktı...




  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 06-10-2007   #32 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

YAHUDİLER VE ROMA DÖNEMİ

HİLLEL VE ŞAMAY

28. bölümde Farisiler (ana görüşü savunan Yahudiler) ile Sadusiler (sadece Yazılı Tora’yı izleyen ve kendi yorumlamalarını yapan Yahudiler) arasındaki bölünmeyi tartışmıştık. 31. bölümde ise Herod’un rabi’leri katletmesinin ve Bet-Amikdaş hiyerarşisine müdahalesinin (ayrıca da Yahudileri Helenleştirme çabalarının) koenlerin yoldan çıkmasına nasıl etki yaptığını açıklamıştık. Ama Yahudilikte neyi yolunda gittiğine değinmemiştik. Bir kere bütün normatif kurumlar –yeşivalar, sinagoglar, vb.- ana görüşü savunan Yahudiler tarafından yönetiliyor ve işliyordu. Yetkileri ciddi bir şekilde kısıtlanmış olsa da hâlâ bir Sanhedrin (Yahudi Yüce Mahkemesi) vardı. Daha da önemlisi, rabi’lerin öğretileri ve “aktarma” zinciri bozulmamıştı. Pirke Avot’un (“Ataların Etikleri”) açılış cümleleri aktarma zincirinin nasıl korunduğunu kaydeder: Moşe ile başlar, Yeoşua’ya, peygamberlere, Sanhedrin Üyeleri’ne vb. uzanır... Sanhedrin’in son üyesi Şimon Hatsadik (26. bölüme bakınız) M.Ö. 273 yılında ölünce Zugot, yani “çiftler” olarak bilinen bir dönem başladı. Bundan sonra Yahudi geleneğinin yönetiminde hep iki rabi oldu. Birine Av Bet Din (Sanhedrin’in başı), diğerine Nasi (başkan) denirdi. Bu çiftlerin hepsi Pirke Avot’ta sıralanmıştır. En son çift belki de en ünlüsüydü: İlel ve Şamay. Yisrael’e Babil’den gelmiş olan İlel çok yoksuldu. Talmud ne kadar yoksul olduğu ve Tora’yı öğrenmeyi ne kadar çok sevdiği hakkında bazı ilginç hikâyeler anlatır. Örneğin o kadar yoksuldu ki Bet Hamidraş’a (Öğrenim Evi) girmek için gerekli olan birkaç gruşim’i bile ödeyemezdi. Dolayısıyla öğrenebilmek için damın üzerine oturur, aydınlatma penceresinden gelen sesleri dinlerdi. Bir gün hava öylesine soğuktu ve o kadar üşümüştü ki kendinden geçti. Aşağıdaki öğrenciler bir şeyin ışığı engellediğini fark etti, dama çıktı, onu buldu ve hayata döndürdü. İnsanların bilgeliğine saygı duymasına engel olmayan yoksulluğuna rağmen İlel Nasi konumuna geldi. O sıralarda Şamay Av Bet Din konumundaydı. İlel ve Şamay ekolleri Yahudi kanunu konusundaki tartışmalarıyla ünlüdür. Bunlardan biri, birinin geline düğün gününde, gerçek olmadığı halde güzel olduğunu söyleyip söylememekle ilgiliydi. Şamay ekolü yalan söylemenin yanlış olduğunu savunuyordu. İlel ekolü ise gelinin düğün gününde her zaman güzel olduğunu. (Talmud, Ketubot 16b-17a). Tartışmayı İlel ekolü kazandı. Günümüzde Yahudi kanunu genellikle İlel ekolüyle hemfikirdir. Talmud (Eruvin 13b) nedenini açıklar: Semavi bir ses bildirdi: “Her iki ekolün de sözleri yaşayan Tanrı’nın sözleridir ama kanun İlel ekolünün yargısını izler.” Peki neden kanun İlel ekolünün yargısını izler? Talmud İlel’in öğrencilerinin nazik ve alçakgönüllü olduğunu, hem kendi görüşlerini, hem de diğer ekollerin fikirlerini incelediklerini ve kendi sözlerinden önce diğer ekolün sözlerini dile getirdiklerini açıklar. TEHLİKELİ ZAMANLAR İlk Bet-Amikdaş günlerinde rabi’lerin Yahudi kanunu ile ilgili noktaları tartışırken uzun münakaşalara girmediklerini hatırlayabilirsiniz. Öyle ise Herod’un Bet-Amikdaş’ının günlerinde farklı olan neydi? Artık Sinay’dan beri yaklaşık 1.300 yıl geçmişti. Yahudi halkı Yisrael toprağından sürülmüş ve geri döndüğünde birçok mücadele ile karşı karşıya kalmıştı. Yunanlıların etkisi, Yunan hakimiyetine karşı verilen mücadele, Haşmonay hükümdarlarının yoldan çıkması, bunların hepsi izlerini bırakmıştı. Daha yakın zamanlarda ise Roma işgali, Herod ile gelen bozulma vardı. Bu huzursuzluğun sonucunda Yahudi halkı içinde bilginlikte gerileme, dolayısıyla zihin açıklığında azalma görüldü. Gerçekten de sözlü aktarma yavaş yavaş yıpranmaya başlamıştı (Talmud henüz yazılmamıştı ama rabi’lerin kaybolur korkusuyla Sözlü Tora’nın yazılmasına karar vereceği günler yaklaşmaktadır). Bugün Talmud’daki bu tartışmaları okursanız –Talmud binlercesini içerir- rabi’lerin “Yahudiler domuz yiyebilir mi?” türünden önemli konuları tartışmadığını görürsünüz. Kavgalar genellikle küçük şeyler hakkındaydı. Bazıları Yahudi kanununun uygulanması üzerinde etkisi olmayacak nitelikteydi. Birçoğu gerçek durumlarda hiçbir zaman geçerli olmayacak teorik prensiplerdi. Anlaşılması gereken çok önemli bir nokta, kavgalar olduğu halde, ana görüşü savunan, geleneksel, Ortodoks hiçbir Yahudi’nin aşmadığı kırmızı hatların olmasıydı. Bütün bu tartışmalar küçük ayrıntılar hakkındaydı, yani büyük ayrıntılar hakkında herkes aynı fikirdeydi. RUHANİ GERİLEME Bu tartışmalar küçük bile olsa onları kötü bir işaret olarak görmeliyiz çünkü sadece bilginlikte bir gerileme değil, daha önemlisi Yahudi halkının ruhani durumunda bir gerileme anlamına geliyorlardı. Buna yeridot hadarot yani “nesillerin gerilemesi” denir. Kronolojik olarak Yahudiler Sinay Dağı’na ne kadar yakınsa, her şeyin anlamı o kadar açıktı. Yahudi halkının aktarma sürecine geleneksel olarak nasıl baktığını anlamak önemlidir. Modern insan tarihte ne kadar ilerlersek, o kadar teknolojiye sahip olduğumuzu, dolayısıyla daha iyi durumda olduğumuzu düşünür. Bu Yahudiliğin ne tarih, ne ruhanilik, ne de Yahudi kanunu hakkındaki görüşüdür. Yahudi düşüncesine göre eski adamlar ruhani açıdan daha sofistike idi. Aynı şey aktarma süreci için de geçerlidir. Her şey, kronolojik olarak Sinay Dağı’na yakın olduğumuz oranda daha açıktı. Yahudi halkının bütün aktarma süreci Yahudi tarihinin en şaşırtıcı yönlerinden biridir. Sözlü Tora’nın binlerce yıl boyunca aktarılmış ve her türden yeni senaryolara uygulanmış olması, buna rağmen Yahudi kanununun temel gövdesinin değişmemiş olması şaşırtıcıdır. Ama Yahudiler Sinay’a yakın oldukları oradan ruhani idi ve Tanrı’nın iradesini daha açık bir şekilde anlıyordu. Bugün en uzak noktadayız ve her şey çok daha belirsiz. Bu yüzden bizden önceki bilgeler tarafından belirlenmiş olan Yahudi kanununu yok etme yetkisine sahip değiliz. Bu, bütün aktarma süreci için temel niteliktedir. Tartışmalar Yahudiliği çok daha karmaşık hale getirecek olan bir sürecin başlangıcı oldu. Sırada daha çok tartışma var. Bu dönem Yahudi halkının başına bela olacak çok önemli bir sorunun belirtilerini gösterir: fikir ayrılığı. Sadusiler, Farisiler ve Zilotlar arasındaki fikir ayrılığı, Yahudi halkı tam da Roma’ya karşı ayaklanmaya karar verdiğinde, birliğini zayıflatan bir “donuk nefret” atmosferi yarattı.



  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 06-10-2007   #33 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

ROMA DÖNEMİ

BÜYÜK İSYAN

M.S. 1. yüzyılda Roma’ya karşı bir başkaldırı, günümüzde İsrail’in Doğu ve Batı Avrupa’ya aynı anda savaş ilan etmesi ile eşdeğerdir. Roma işte bu kadar güçlüydü. Öyle ise Yahudiler intihar anlamına gelen bu girişime nasıl karar verdi? Bu sorunun çeşitli yanıtları vardır. Denkleme girenler: » Pagan Greko-Romen alemi ile tektanrılı Yahudi alemi arasındaki ideolojik farklılıklar » Yahudilerin, çeşitli fraksiyonları arasında bölünmeye yol açan Roma hakimiyetine tepkisi: Farisiler, Sadusiler ve Zilotlar » Vergi ile başlayıp kıyıma kadar uzanan Roma zulmü Bunların her birine ayrı ayrı eğileceğiz. İDEOLOJİK FARKLILIKLAR Romalılar, Yunanlılar gibi birçok tanrıya tapıyordu. Sadece bununla yetinmiyor, bir karış toprak fethettiklerinde ele geçirdikleri halkın tanrılarını da Roma panteonuna ekliyorlardı. Romalı tarihçi Vero, M.Ö. 1. yüzyılda 30.000’in üzerinde tanrıya sahip olduklarını yazar. Yahudilerin gözle görülmez, bir tek kendisine tapılmasını talep eden ve diğer tanrılar havuzuna eklenemeyen bir Tanrı fikri Romalılara tamamıyla anlaşılmaz geliyordu. Daha da önemlisi, Yahudilerin inanışları yanlarında, Roma hayat görüşüne ters olan bir emirler dizisine itaati gerektiren bir yaşam tarzı getiriyordu. Örneğin Yahudilerin yaşama olan saygılarının, halkın diğer insanlar katledilirken eğlenmesi için amfitiyatrolar inşa eden bir ulusu eninde sonunda bıktırması kaçınılmazdı. Talmud (Megilla 6a) farklılığı çok ilginç bir saptama ile belirtir: Kesarya ve Yeruşalayim: biri size “her ikisi de yıkıldı” derse inanmayın; biri “her ikisi de duruyor” derse inanmayın; Ama biri size “Kesarya yıkıldı, Yeruşalayim duruyor” ya da “Yeruşalayim yıkıldı, Kesarya duruyor” derse inanabilirsiniz. Kesarya ve Yeruşalayim’in aynı anda var olduğunu tarihi olarak biliyoruz. Herod hayatta iken Kesarya şehrini inşa etti ama kesinlikle Yeruşalayim’i yok etmedi. Öyle ise bu ne anlama geliyor? Rabi’ler bu saptamayı yaparken Yisrael ile Roma, Yaakov ve Esav’ın soyundan gelenler arasında teolojik, tarihi ve siyasi bir noktaya parmak basmaktadır. Kastettikleri, kozmik mücadele açısından birinin üstte olup da diğerinin altta olmamasının mümkün olmadığıdır. Yahudiler üstte ve Yahudi değerleri güçlü olduğunda, Roma değerleri altta kalacaktır, ya da tersi. Bu, insanlığın ruhunun kozmik mücadelesidir. YAHUDİLİĞİN BÖLÜNMESİ Yahudilerin kutsal toprağa hakim olan ve putlara tapan Romalılara karşı tepkisi çok yönlüydü. Helenleşmiş ve asimile olmuş Yahudiler. Roma varlığını memnuniyetle kabul ediyor, ondan yararlanıyorlardı. Roma hakimiyetine direnen Yahudilere kızıyorlardı. Sadusiler. Bunların çoğu Sözlü Kanun’un tanrısal kökenini inkar eden, varlıklı Yahudilerdi. Bet-Amikdaş hiyerarşisine hakimdiler (ve onu yoldan çıkarıyorlardı), gücü ellerinde tutabilmek için Romalılarla işbirliğine istekliydiler. Diğer Yahudi fraksiyonlarını sorun çıkarıcılar olarak görüyorlardı. Farisiler. Bunlar Romalılarla hiçbir işleri olmasını istemeyen, ana görüşü savunan Yahudilerdi ama pragmacıydılar. Yahudiliğin ayakta kalmasını istiyorlar ve dini ilkelerinden sapmamak şartıyla Roma hakimiyetini kabulleniyorlardı. Romalılara yaranmak isteyen ya da başkaldırıyı açıkça destekleyen diğer Yahudi fraksiyonlara hoşnutsuzlukla bakıyorlardı. Zilotlar. Birçok farklı milliyetçi ekstremci gruplardan oluşmuşlardı. Roma varlığına içerliyor, Romalılarla aktif bir şekilde ya da sessizce işbirliği yaptıklarını düşündükleri diğer Yahudilere kızıyorlardı. Sicariiler (anlamı “hançer”) Çoğu zaman milliyetçilik maskesi arkasında gizlenen suç örgütü. Zilotların yanında yer alıyorlardı. Hizip mezhepler. Bu dini gruplar (Essenler gibi) uç görüşlere sahip olup hem Sadusilerin, hem de Farisilerin karşısındaydı. Örneğin Ölüdeniz Mezhebi (Ölüdeniz rulolarıyla ünlü) dünyanın kısa zamanda sona ermesini bekliyordu. Kent yaşamının ahlaksızlığından ve bozulmasından uzaklaşmak ve Günlerin Sonu’na hazırlanmak için çölde yaşamaya gittiler. Yahudi kaynakları 24 ayrı fraksiyon sıralamaktadır. Çelişen görüşleri Yahudi halkını o zamanlar etkisi altına alan bir hastalığın belirtileriydi. Rabi’ler bu hastalığı bir Yahudi’nin diğer bir Yahudi’ye karşı duyduğu “anlamsız nefret” sinat hinam diye adlandırır. Ne yazık ki günümüzde de benzer bir durumu görüyoruz. İsrail’de ve bir bütün olarak Yahudi aleminde en büyük sorunun Yahudilerin birbirlerine karşı duydukları nefret olduğunu anlamak için siyasal bilimler alimi olmak gerekmez. Aşkenaz, Sefarad, laik, dini fraksiyonlar var. Dindarlar arasında Hasidim, Mitnagdim ve dindar Siyonistler var. Zayıf düşmüş, bölünmüş bir Yahudi ulusu hem Antisemitler, hem de İsrail’in düşmanlarının karşısında kolay bir avdır. Bugün olan her şeyin paradigmasına Roma döneminde rastlamak mümkündür. ROMA ZULMÜ İdeolojik ateşe körükle giden başka bir konu, Romalıların yerel halktan vergiler veya düpedüz gaspla para koparmaya çalışmasıydı. Bu, olağanüstü gaddar ve hırslı olan birçok Yudea valisi için geçerliydi. Tarihçi Paul Johnson History of the Jews (Yahudilerin Tarihi) adlı kitabında (sh.136) bu noktanın anlaşmazlıktaki rolünü şöyle açıklar: “Yerel sivil hizmetlileri ve vergi toplayıcıları oluşturan Helenleşmiş, Yahudi olmayan kitle antisemitizmi ile ünlüydü. Roma aptalca bir şekilde Yudea’daki maliye memurlarını Yunanca konuşan Yahudi olmayan bölgelerden seçmekte ısrar ediyordu. Bunların sonuncusu ve en duygusuzu Gessius Florus, Yunan Küçük Asya’sından geldi.” Florus Neron’u Kesarya Yahudilerini vatandaşlıktan çıkarmaya ikna etti, böylece onları şehrin yabancısı yaparak tamamıyla Greko-Romen halkın insafına terk etti. Yahudiler başkaldırdı, protestoları şiddetle bastırıldı, aralarından birçoğu öldürüldü, sinagogları kirletildi. Pogrom diğer şehirlere yayıldı. Helenleşmiş halk Yahudilerden kurtulma fırsatını kaçırmadı, evlerine el koydu, yağmaladı, yaktı. İntikam yemini eden Yahudi sığınmacılar Yeruşalayim’e akın etmeye başladı. Ancak Florus, Roma askerlerine kendisiyle alay eden 3.600’den fazla Yahudi’yi katletme, ardından Yahudi bilgeleri tutuklama, herkesin önünde kamçılama sonra da çarmıha germe izni vererek çatışmayı daha da kızıştırdı. Artık dönüşü olmayan noktaya gelinmişti. Yahudiler silahlandı. Güçlü Roma İmparatorluğu’na başkaldırmak intihardan başka bir şey değildi; gerçekten de Yahudi Savaşı büyük bir trajedi ile sona erecekti ama M.S. 66 yılında başladığında bazı şaşırtıcı başarılar elde etti. Florus canını kurtarmak için Yeruşalayim’den kaçtı, Roma garnizonu tek başına, zor durumda kaldı. Güçlü Roma’nın böyle hakaretlere tahammülü yoktu. Yahudi tarihçi Rabbi Berel Wein Echoes of Glory (İhtişamın Yankıları) adlı kitabında (sh.155) daha sonra neler olduğunu yazar: Yahudilerin Roma’yı Yeruşalayim’den kovması Roma İmparatorluğu’nda şok dalgalarına neden oldu. Aynı zamanda başta Kesarya, İskenderiye ve Şam olmak üzere Yahudilere karşı kanlı pogrom dalgaları da başlattı. Bu ayaklanmalarda binlerce Yahudi katledildi ve binlercesi Roma’nın esir pazarlarına satıldı. Bilgeler ve rabi’ler, daha fazla kızdırılırsa Roma’nın daha da şiddetle cevap vereceğini, sonunda bütün ülkeyi yok edeceğini ve Yahudi halkını katledeceğini anlayarak Romalılarla anlaşma yoluna gidilmesini önerdi. Sadusilerin zaten Roma yandaşı olduğu ve Farisilerin genellikle ılımlı görüşlere sahip olduğu göz önüne alınırsa sağduyu galip gelebilirdi ama ekstremci Zilotlar’a söz geçirmek mümkün değildi. Ölüme kadar savaşmaya ant içerek Yeruşalayim’e giden yeni bir Roma birliğine saldırdılar ve 6.000 Roma askerini öldürdüler. Rastlantı eseri zaferleri Makabiler’in Yunanlıları yendiği aynı yerde gerçekleşti. İlahi bir elin onlara yardım ettiğini düşünen Zilotlar daha da cesaretlendi. Roma’nın cevabı, imparatorluğun en deneyimli kumandanı Vespasyanus’un emrinde dört tümen yollamak oldu. Vespasyanus’un stratejisi önce bölgedeki çalkantıyı bastırmak, ardından son ödülü almaktı: Yeruşalayim.


  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 07-10-2007   #34 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

ROMA DÖNEMİ

YERUŞALAYIM İÇİN SAVAŞ

Yahudi tarihine hızlı bir bakış – 34. bölüm – Yeruşalayim için Savaş Roma’nın gücüne karşı meydan okunamazdı. Yahudilerin M.S. 67 yılındaki isyanına karşı Roma, dört lejyonun başında imparatorluğun en deneyimli kumandanı Vespasianus’u gönderdi. Bu çok büyük bir kuvvetti. Her lejyonda 6.000 savaşçı artı eşit sayıda yardımcı, yani toplamda yaklaşık 50.000 Roma askeri bulunuyordu. (Bu dört lejyondan en ünlüsü 10. lejyondur. Vespasianus’un oğlu Titus tarafından komuta edilmekte olup simgesi bir yaban domuzudur.) Romalıların hedefi: Roma’ya karşı ayaklanmaya cüret eden ve bunu şimdiye kadar (inanılmaz bir şekilde) başaran Yahudileri yok etmek. Vespasianus kurnazca harekete kuzeyden başlar. Ona direnen şehir ya da kasaba yerle bir edilir, halkı katledilir ya da tutsak alınır, kadınların ırzına geçilir, mallar talan edilir. Sonra civardaki alan ağaçtan arındırılır, tarlalar artık hiçbir şeyin yetişmemesi için tuzla kaplanır. Savaşta her zaman vahşi olmalarına rağmen sıra Yahudilere gelince Romalılar kendilerini aşar. Amaçları bütün imparatorluğa mesaj yollamaktır: Roma’ya karşı herhangi bir direniş topyekun imha ile son bulacaktır. Vespasianus sıra Yeruşalayim’e gelinceye kadar Yahudilerin direnmenin boş olduğunu anlayacağını ve teslim olacağını ummaktadır. Ancak dört lejyon ile bile olsa, Vespasianus’un önünde zor bir savaş vardır. JOSEPHUS İlk direnenlerden biri Atzmon Dağı yamaçlarında kurulmuş olan Jotapata kalesidir. Galile’deki Yahudi kuvvetlerinin komutanı Yosef ben Mattityahu –daha çok Josephus Flavius olarak tanınır- kahramanca karşı koyar ama Roma saldırısına dayanamaz. Yenilginin kaçınılmaz olduğu anlaşılınca gruptaki Zilotlar tutsak düşmekten ya da ailelerinin Romalılar tarafından acımasızca katledilmesini seyretmektense kendilerini öldürmeye karar verirler. Eşlerini, çocuklarını sonra da kendilerini öldürmek üzere bir anlaşma yaparlar. Josephus hayatta kalan az kişiden biridir. Kendini öldürmektense Romalılara teslim olur. Vespasianus Josephus’un Romalılara yararlı olabileceğini hemen anlar ve onu rehber/çevirmen olarak, sonra da savaş tarihçisi olarak kullanır. Josephus’un eserleri günümüze kadar kalmıştır. En tanınmışları arasında Antiquities (Eski Zamanlar) ve M.S. 66 ile 70 yılları arasında, Büyük İsyan öncesinde, sırasında ve sonrasında yer alan bütün olayların öyküsü olan The Jewish War (Yahudi Savaşı) bulunur. Anlatıları tarihi anlatı açısından benzersizdir çünkü yazdığı birçok şeye tanık olmuştur. (Bu bakımdan daha sonra yaşamış olan ve resmi kayıtlarda okuduklarını tekrarlamakla yetinen Deo Cassius gibi diğer Romalı tarihçilerden farklıdır.) Tabii ki Josephus olayları kendi görüşüne göre anlatır. Örneğin Romalılar için yazmaktadır (eserlerinin dokunulmadan bugüne kadar kalmış olmasının nedeni muhtemelen budur) ama yaşamı boyunca Yahudiliğe sadık kalmıştır. Aynı zamanda herkesi memnun etmeye çalışır gibidir, bu yüzden onu çok dikkatli ve eleştirel bir şekilde okumak gerekir. Ancak onu eleştirenler bile İsrael toprağındaki yerlerin ve yapıların fiziksel tasvirlerinin çok doğru olduğunu kabul eder. Arkeoloji anlatılarından birçoğunu doğrulamıştır. GAMLA Vespasianus M.S. 67 yılının yazı ve sonbaharı boyunca Yahudi direnişini kırarak Yisrael’in kuzeyinde ilerler. Bazıları –Tiberia gibi- savaşmadan teslim olur. Bazıları ise sonuna kadar savaşır. En kahramanca öykülerden biri Golan Tepeleri’ndeki Gamla şehri ile ilgili olanıdır. Kısmen ortaya çıkarılmış, güzel bir doğa rezervinin merkezi olan Gamla bugün İsrail’de görülmesi gereken yerlerden biridir. Bu siti benzersiz kılan, Yisrael’de yıkılan birçok şehrin aksine Gamla’nın hiç kimse tarafından yeniden inşa edilmemiş olmasıdır. Bu yüzden dünyada en iyi korunmuş Roma savaş alanlarından biri olarak kabul edilmektedir. Kazılar şehri M.S. 67 yılında yıkıldığı günkü gibi göstermektedir. (Gamla, İsrail Golan Tepeleri’ni 1967 yılında geri alıncaya kadar tam 1900 yıl boyunca kumlar altında kalmıştır.) Romalıların gelişini öngören Gamla hemşehrileri üzerinde “Kutsal Yeruşalayim’in Kurtarılmasına” yazan paralar basmıştır. Yeruşalayim’in geleceğinin direnişlerinin sonucuna bağlı olduğunu düşünüyorlardı. Ne yazık ki haklıydılar. Romalılar 4.000 kadar Yahudi’yi öldürerek Gamla’yı yerle bir etti. Geriye kalan 5.000 Gamlalı Romalılar tarafından vahşice katledilmeyi beklemektense, şehri çevreleyen uçurumlardan ölüme uçtu. (Bu yüzden Gamla kuzeyin Masada’sı diye adlandırılır. Masada’yı gelecek bölümde ele alacağız.) YERUŞALAYİM M.S. 70 yılının yazında Romalılar Yeruşalayim’e gelir ve şehri kuşatır. Romalılar Yeruşalayim’ı yıkarlarsa Yahudi halkını yıkacaklarını bilmektedir çünkü Yeruşalayim ruhani yaşamlarının merkezidir. Büyük İsyan başlamadan önce Yeruşalayim’in nüfusu 100.000 ile 150.000 arasıdaydı ama şimdi, başka yerlerden gelen sığınmacılarla nüfus normalin iki ile üç katına çıkmıştır. Bunlar iki bölgede yoğunlaşmıştır: Aşağıda Şehir, Mabet Tepesi’nin güneyi (Yeruşalayim’in bu bölümü bugün şehrin surlarının dışındadır; günümüzde David’in Şehri ya da Arapça Silwan diye adlandırılmaktadır) Yukarı Şehir, Mabet Tepesi’nin batısı, zengin halkın ve koenler sınıfının oturduğu yer (şehrin bu kısmının kazıları Wohl Müzesi’nin yeraltında görülebilir) Şehir güçlü surlarla çevrilidir. Büyük yiyecek depoları da vardır. Su tedariki iyidir. Yeruşalayim Romalılara uzun bir süre boyunca dayanabilir. Dolayısıyla Romalılar çok kötü durumda gibidir. Eski dünyanın gayet iyi korunmuş, bol miktarda yiyeceği ve suyu ve ölmekten korkmayan çok sayıda insanı bulunan en büyük şehirlerinden birini kuşatmaya çalışmaktadırlar. Yeruşalayim tarihe Romalıların kuşatarak alamadığı tek şehir olarak geçebilirdi. Ama olmadı. Olmamasının nedeni sinat himan “Yahudiler arasındaki anlamsız kin”dir. İÇ SAVAŞ Romalılar şehri dışarıdan kuşatırken içeride Yahudiler arasında iç savaş hüküm sürmektedir. Çeşitli fraksiyonların güçleri şehrin çeşitli yerlerini işgal etmektedir. En önemlisi, Guş Halavlı Yohanan liderliğindeki Sicariiler ve Zilotlar Mabet Tepesi’nin kontrolünü ellerinde tutmaktadır. Sadusilerle Farisilerin kötü ittifakı, şehrin geri kalanını idare eden ılımlı güçleri oluşturmaktadır. Ilımlılar ekstremcileri Mabet Tepesi’nden çıkarmaya yeltenince Guş Halavlı Yohanan Yahudi olmayan paralı askerler, İdumeanları getirir ve ılımlı Yahudileri katlettirir. Bu yetmezmiş gibi Zilotlar büyük yiyecek depolarını imha eder ki insanların açlıktan ölmek ya da savaşmaktan başka seçeneği olmasın. Yiyecek depoları yok edilince şehirde açlık baş gösterir ve çaresiz insanlar yiyecek aramak için duvarların dışına sızmaya çalışır. Romalılar tarafından yakalananlar standart Roma infaz şekliyle, çarmıha gerilerek öldürülür. O kadar kişi ölür ki şehir çarmıha gerilmiş binlerce Yahudi ile çevrilidir. Bu arada Romalılar şehrin savunmalarını sistematik bir şekilde katman katman yok etmeyi sürdürür. Sonra ne olur? YOHANAN BEN ZAKAY Farisilerin lideri Yohanan ben Zakay Yeruşalayim’in dayanamayacağını görür. Artık çok geç kalınmıştır. Ama Zilotlar intihar çarpışmalarına devam etmektedir. Dolayısıyla bir plan kurar. Zilotlar bu sırada cenaze gömmek dışında kimsenin şehirden çıkmasına izin vermemektedir (sanki çarmıha gerilmek için kaçmak isteyen olacakmış gibi). Yaklaşmakta olan felakete karşı bir şeyler yapma çabasıyla Rabi Yohanan ben Zakay kendisini bir tabutun içine koydurur ve Vespasianus’a göndertir. Vespasianus’u imparatormuş gibi selamlar, Vespasianus cevaben bu tavrından dolayı öldürülmesi gerektiğini söyler. Pek dostça bir karşılama sayılmaz. Ama Rabi Yohanan ben Zakay ısrar eder ve Vespasianus’a Tanrı’nın ancak büyük bir hükümdarın Yeruşalayim’i almasına izin vereceğini söyler. Tam o sırada bir haberci Roma’dan gelir ve Vespasianus’a bir mesaj getirir: “Ayağa kalkın çünkü Sezar öldü ve Roma’nın ileri gelenleri sizi başlarına getirmeye karar verdiler. Sizi Sezar yaptılar.” Rabi Yohanan’ın geleceği öngörmesinden etkilenen Vespasianus, bir dileğini dile getirmesini ister. Rabi Yohanan Tora’yı kurtarmak der. Vespasianus o zamanın Tora bilgelerinin Yeruşalayim’den ayrılması ve Yavne’de bir Sanhedrin toplaması için Rabi Yohanan’a güvenli bir eşlik sağlar. Rabi Yohanan Vespasianus’tan Yeruşalayim’i esirgemesini isteyebilir miydi? Pek olası değil. Romalılar bir şeyi kanıtlamak zorundaydı. Yeruşalayim’i esirgemezlerdi. Ama Rabi Yohanan, hızlı düşünmesi sayesinde Yahudiliği esirgedi. Yahudi halkı fiziksel yıkımdan her zaman kurtulabilir. Ruhani yıkım çok daha büyük bir tehlikedir. Romalılar Rabi Yohanan’ın dileğini yerine getirdikleri için bilgeler hayatta kaldı, aktarma zinciri hayatta kaldı ve Yahudi halkı hayatta kaldı. Bu arada Vespasianus artık imparator olduğuna göre Roma’ya dönmek zorundadır. Kuşatmayı oğlu Titus’a devreder ve işi bitirmesini söyler.



  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 08-10-2007   #35 (mesaj-linki)
Blue Blood - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

ŞABAT

Mistik anlamı
haftanın altı günü birşeyeri inşa ederek,bir şeyleri başarmak için çabalayarak dünya ile yarışırız. Şabat ise yaratıcı çabalardan dinlenmek anlamına gelen ‘’ Menuha’’ yı yaşarız.

İbranicede ruh için dinlenme anlamına gelen Şavat Vayinafaş , Yahudiler’in canlanacağı , Tora çalışacağı , ailesiyle , arkadaşlarıyla ve bir o kadar önemlisi de kendisi ile bir araya geleceği bir zamandır.

Neşama Yetera : Ribilere göre Şabatı koruyan bir kimse Neşama Yetera , yani bir ruh daha kazanır.Başka bir inanışa göre eğer her Yahudi üç Şabat korursa Maşiah gelecektir. Buna göre de Şabat , Yahudiler’e birey ve millet olarak gelişmeleri için güçlü ruhani bir fırsat tanımaktadır.

Bu ruhani güç hafta içinde yaşam mücadelesi verirken etkisini göstermez. Şabat günü melahaları ya da yaratıcı aktiviteleri bıraktığımızda ruhumuzun hakim olmasına izin veririz. Bu şekilde yeni bir şeyin yani yeni bir ruhun gelişmesi mümkün olur ve sonuç olarak daha güçlü ruhani bir duruma geçebiliriz. Bir bakıma her Şabat , insanın , evreni düzeltmesi için bir şansı olduğu küçük bir Kipurdur. Bu olduğunda , ruhani bir mutluluk yaşarız. Bu, sanki cuma akşamları evimize gelen ve Şabatın bitiminde de giden özel bir duygudur.

Şabat Kala : Şabat genelde Şabat Kala - Şabat gelini ya da Şabat Amalka - Şabat kraliçesi olarak ifade edilir.Şabatın geline benzetilmesi , geleneksel cuma gecesi dualarında bulunmuştu. 16.yüzyıl Sfat mistikleri ibranicede Kabalat Şabat denilen ve Şabatı karşılama anlamına gelen cuma gecesi dualarını yaratmışlardır. Bu dualar arasında Leha Dodi isimli şarkı veya şiir vardır.

Şabatı karşılamaya gel sevgilim

Şabatın varlığını karşılayalım
Huzur içinde gel , sevinç içinde gel

Gel ey gelin , gel ey gelin

Günümüzde bile bu son mısra söylendiğinde cemaat gelin içeri girmek üzereymiş gibi Ehal Akodeş’ten ( Sefer Toraların bulunduğu dolap ) sinagogun kapısına doğru dönerek eğilir.

Şabat Amalka : Kala , Şabatın feminen ve duygusal yönünü temsil ederken , krallığa ait yönü ise Şabat Amalka yani Kraliçe Şabat olarak ifade edilir.

Malka ruh durumunu garanti ederek bir denge verir. Şabatın korunuşuna bir süreklilik katar. Ancak her ikisi de gereklidir. Kala’nın şefkati ve tutkusu olmadan ,Malka duygusuz bir gün , kurallar ve yasaklar anlamına gelebilir. Tıpkı zahor ( Şabatı sevgiyle hatırlamak ) ve şamor’un

( şabatı koruma ) birleşmesi gibi , kala ve malka da birleşerek iç duyguları ve dış dünyada korumayı temsil eder.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 08-10-2007   #36 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

II. BET-AMİKDAŞ'IN YIKILIŞI(M.S. 68)

Bir önceki bölümde Vespasianus imparator olmuş, Roma’ya dönmektedir. Yeruşalayim kuşatmasını oğlu Titus devralır. Titus M.S. 70 yılında Pesah’tan hemen sonra saldırarak, halkın üzerine taş, demir ve ateş yağdıran mancınıklarla şehri döver. Yeruşalayim’i savunanlar artık açıktan, belki açlıktan da çok, iç savaştan zayıf düşmüştür. Buna rağmen Titus şehrin surlarını, iki ay sürecek şiddetli çarpışmalar sonunda yarmayı başarır. Bu olay İbrani ayı Tamuz’un 17’sinde gerçekleşir. Yahudiler o günden beri 17 Tamuz’da bu olayı anmak için oruç tutar. Romalı tarihçi Deo Cassius şöyle aktarır: “Surda makineler yardımıyla bir yarık açıldığı halde şehir hemen ardından ele geçirilemedi. Aksine savunucular gedikten girmeye çalışan çok sayıda Romalıyı öldürdü, yakınlardaki binaları ateşe vererek Romalıların ilerlemesini durdurmaya çalıştı. Askerler batıl inançları yüzünden hemen içeri dalmadı ama sonunda Titus’un zorlamasıyla şehre girdi. O zaman Yahudiler kendilerini öncekinden çok daha canhıraşça savundu; Bet Amikdaş’ın yakınında çarpışmak ve savunması uğruna can vermek ender bir şansmışçasına.” Romalılar şehri adeta evleri birer birer alarak ele geçirirken korkunç bir kıyım gerçekleşir. Yıkımı kanıtlayan kazılardan biri, bugün eski Yeruşalayim’de ziyarete açık olan “Yanmış Ev”dir. Burada evinin girişinde ölmüş bir kadının, elinde hâlâ bir mızrak tutan kolunun iskelet halindeki kalıntısı bulunmuştur. Üç haftasını alır ama Titus yavaşça Mabet Tepesi’ne ilerler. Artık ölümüne düellolar gerçekleşmektedir. Romalılar saldırıyı başlattıktan dört ay sonra Titus İkinci Bet Akimdaş’ın yerle bir edilmesini emreder. Tarih 9 Av’dır, Birinci Bet Amikdaş’ın yıkıldığı aynı tarih. Yine Deo Cassius’a göre: “Halk aşağıda avluda, bilgeler merdivenlerde, koen’ler ise Bet Amikdaş’ın içinde toplanmıştı. Çok daha kuvvetli bir güce karşı dövüşen bir avuç insan oldukları halde, Bet Amikdaş’ın bir kısmı ateşe verilinceye kadar ele geçirilemediler. Ölümü isteyerek karşılıyor, kendilerini Romalıların kılıçlarının üzerine atıyor, bazıları birbirlerini öldürüyor, başkaları kendi hayatlarına son veriyor, başkaları ise alevlere atlıyordu. Herkese bu, özellikle de Bet Amikdaş’la birlikte can verenlere yıkım gibi değil, zafer ve kurtuluş gibi görünüyordu.” Çevrede kuşatmadan sonra ayakta kalan ne kadar ağaç varsa kesilir ve Bet Amikdaş yapılarını tamamıyla yakmak için dev bir ateş yakılır. Yangından çıkan yoğun sıcaklık kireçtaşının genleşmesine ve mısır gibi patlamasına yol açan rutubete neden olmakta, bir reaksiyon zinciri oluşturmaktadır. Muhteşem Bet Amikdaş bir gün içinde moloz yığını haline gelir. KADER OLARAK TARİH İkinci Bet Amikdaş’ın yıkılışı Yahudi halkının tarihindeki en önemli ve kuşkusuz en üzücü olaylarından biridir. Tanrı’nın Yahudilerden uzaklaştığının (ama onları kesinlikle terk etmediğinin) bir işaretidir. Yahudiler, “ebedi bir ulus” olacakları sözüne uygun olarak hayatta kalacaktır ama Bet Amikdaş ayakta iken Tanrı ile aralarında bulunan özel ilişki sona etmiştir. Ne yazık ki bu dönem, başka dönemlerden belki daha da çok, Yahudi geçmişinin Yahudi geleceği olduğu, Yahudi tarihinin Yahudi kaderi olduğu vecizesini yansıtır. Bugün İsrael’de ve dünyada Yahudi halkı arasında olanları daha iyi yansıtan başka bir dönem yoktur. İkinci Bet Amikdaş’ın yıkılışının sonuçlarını hâlâ ruhani ve fiziksel olarak yaşıyoruz. O zamanlar sahip olduğumuz sorunlar, bugün hâlâ sahip olduğumuz sorunlardır. Talmud (Yomah’da) şöyle der: “İkinci Bet Amikdaş niye yıkıldı? Sinat hinam, bir Yahudi’nin başka bir Yahudi’ye karşı duyduğu anlamsız nefret yüzünden.” Yahudi aleminde bugün böylesine yaygın olan bu sorunun panzehiri nedir? Yanıt ahavat himan’dır. Yahudilerin diğer Yahudileri sevmeyi öğrenmesi gerekir. Birbirimizle farklılıklara aldırmadan nasıl iletişim kuracağımızı, saygı duyacağımızı öğreninceye kadar Yahudi halkı için umut yoktur. Tanrı’nın birbirleriyle dövüşen Yahudilere gösterecek sabrı yok. Bu dönemi dikkatle incelemek son derece önemlidir çünkü kaçınılması gereken tuzaklar hakkında alacağımız birçok önemli ders vardır. “YUDEA ELE GEÇİRİLDİ” Romalılar Bet Amikdaş’ı ateşe vermeden önce değerli ne varsa aldı. Paha biçilmeyen sanat eserlerini Roma’ya götürmek için bir grup Yahudi tutsağı koşum takımlarına bağladılar. Roma’ya varışları Forum’un yakınında bulunan ve günümüzde hâlâ ayakta duran Titus Takı’nın üzerindeki oymalarda resmedilmiştir. Yahudilerin asla bu takın altından geçmemesi, Roma Yahudi cemaatinin geleneği idi. 14 Mayıs 1948 akşamı İsrael devlet ilan edildiğinde Roma Yahudileri görkemli bir geçit yaparak takın altından yürüdü. Mesajları: “Roma gitti, biz hâlâ buradayız. Zafer bizimdir.” Ama o dönemde korkunç bir felaket söz konusuydu. Yüz binlerce insan öldü, çok daha fazlası tutsak edildi. Büyük İsyan’dan sonra esir pazarında o kadar çok sayıda Yahudi vardı ki, bir at fiyatından daha ucuza Yahudi bir tutsak satın almak mümkündü. Yisrael umutsuzdu. MASADA Yeruşalayim fethedilmiş, Bet Amikdaş yıkılmıştı ama her şey daha bitmemişti. Yaklaşık 1.000 kişilik bir Zilot grubu kaçarak çöle, Masada adlı bir dağ platosunun tepesindeki büyük kaleye sığındı. Masada Büyük Herod tarafından sığınak olarak inşa edilmişti. Kendine yeten bir yerdi. Su toplama sistemi ve bir orduyu yıllar boyunca doyurabilecek ambarları vardı. Dahası, kaleye aşağıdan ulaşmak neredeyse imkansızdı. Korunması kolaydı. Gerçekten de Zilotlar orada üç yıl boyunca hayatta kalmayı başardı. Masada harabelerini ziyaret ederseniz kalenin ve Romalıların Masada’yı ele geçirmek üzere Yahudi tutsakları çalıştırarak inşa ettiği rampanın kalıntılarını görebilirsiniz. Josephus’un Masada’nın M.S. 73 yılında nasıl ele geçirildiği anlatısı bir bakıma Gamla’nınkine benzer. Burada da Zilotlar kendi ailelerini, sonra birbirlerini öldürdü, tek bir adam kalınca o da intihar etti. Modern İsrael devleti için Masada, Romalılar tarafından tutsak alınmak ya da öldürülmektense, özgür bir adam olarak ölmeyi tercih eden Yahudilerin simgesidir. Bir Siyonist ideali olarak görülür. Yakın zamanlara kadar İsrael askerleri yemin etmek için Masada’ya çıkar, dağdan “Masada bir daha düşmeyecek” diye bağırır ve yankıyı dinlerdi. M.S. 73 yılına geri dönecek olursak, son Yahudi kalesi de düşünce Romalılar sonunda isyanın sona erdiğini ilan etti. Başkaldıran Yahudilere Roma gücünü kanıtladıkları için kendilerini kutlayan Romalılar, ağlayan bir kadını resmeden ve Judea Capta “Yudea Ele Geçirildi” yazılı paralar bastırdı. Gerçekten öyle mi oldu? YAHUDİLERİN HAYATTA KALMASI Ülke artık Yahudi kontrolü altında değildi ama Haşmonayların zamanında beri değildi zaten. Bet Amikdaş, Yahudilerin tapınma merkezi ve Yahudiliğin tek Tanrı ile özel bağlantısının simgesi ortadan kalkmıştı. Ama Yahudilik –ve benzersiz değerler sistemi- canlı ve iyi durumdaydı. Rabi Yohanan ben Zakay’ın öngörüsü sayesinde Yavne’deki öğrenim merkezi başarılı olmuştu. Rabi’ler Yahudilerin, Yahudiliğin iskeleti olan normatif kurumlarının birçoğu olmadan (Bet Amikdaş ve ayinleri, Koen Gadol’luk, monarşi) hayatta kalmasına olanak tanıyacak yasal/ruhani altyapıyı orada kurdu. Rabi’ler orada Bet Amidaş ayininin yerine geçmek üzere toplu duayı kurumsallaştırdı ve sinagogu Yahudi cemaat hayatının merkezi haline getirdi. Daha da önemlisi rabi’ler Yahudiliğin her Yahudi evinde yaşamasını sağlayacak yöntemi orada tasarladı. Daha sonraki yıllarda Yahudiler dünyanın dört bir yanına dağılacak, iki bin yıl boyunca ortak bir ülkeleri, merkezi bir liderlikleri, İbranice kutsal yazılar dışında ortak bir dilleri olmadığı halde Yahudiliklerini hiçbir azalmaya maruz kalmadan yanlarında taşıyacaklardı.




  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 09-10-2007   #37 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

BAR KOHBA İSYANI

Bet-Amikdaş artık yoktu. Yeruşalayim ele geçirilmişti. Roma gücünü göstermiş ve Yahudilerin Büyük İsyanı’nı bastırmıştı. Sükunet geri gelebilirdi. Öyle olmadı. Kendi hallerine bırakılmakla yetinmeyen ve Yahudilerin yaralarına tuz ekmeye kararlı olan Helenistlerin ürettiği şiddetli Antisemitizm Roma İmparatorluğu’nda hiçbir azalma göstermeden devam etti. (Bu aşırı öldürme ihtiyacı Yahudilerin daha ileriki düşmanlarında da görülecekti. Yahudi cemaatlerinin tümünü ortadan kaldırdıktan sonra, katledecek Yahudi kalmayınca Yahudi mezarlarını kirletecekler ve Yahudilerin cesetlerine saldıracaklardı.) Yahudilere karşı düşmanlığın ve kötü muamelenin düzeyi Roma İmparatorluğu’nun tamamında artarak dayanılmaz hale geldi. Buna yanıt olarak Yahudiler birçok kez daha başkaldırdı. Her seferinde binlercesi öldürüldü. Bunun sonucunda ortalama Romalı her Yahudi’ye Roma’ya düşman gözüyle bakmaya başladı. Yahudiler resmi olarak “düşman statüsü”ne (Latince dediticci) konuldu. Yisrael toprağındaki Yahudiler Büyük İsyan sırasında tamamıyla ezilmişti tabii ve –en azından Bet-Amikdaş’ın yıkılışından hemen sonra- dövüşmeye güçleri yoktu. Ama hatırlamamız gereken bir şey var: o dönemde önemli sayıda Yahudi Yisrael dışında yaşıyordu. Tarihçiler Roma İmparatorluğu’nda yaşayan Yahudilerin sayısının 6-7 milyon olduğunu tahmin ediyor. Bu sayının en az %60’ı Yisrael toprağı dışında bulunuyordu. Mısır’da İskenderiye gibi yerlerde (dönemin en kozmopolit kentlerinden biri) Yahudi nüfusu yaklaşık 250.000 idi. Dünyadaki en büyük sinagoga sahip olmakla övünüyorlardı. Bu diaspora Yahudileri (ve Yudea’da yaşayanlar da) Trajan’ın hükümdarlığı sırasında M.S. 116 yılında Partiyalıların Romalılara indirdiği darbelerden cesaret alarak ayaklandı. Roma’nın yanıtı, bölgedeki Antisemitlerin yardımıyla Yahudileri katletmek oldu. Dikkatinizi çekmek istediğimiz nokta: Romalılar savaşırken kesinlikle vahşi ve kaba oldukları halde Yahudi halkı tamamıyla yok etmeye yönelik hiçbir politika gütmüyordu. Bunu, 20. yüzyılda sadece Hitler ve Nazilerde görürsünüz. (Gerçekten de “jenosit” terimi İngilizce’ye ancak 1940-1945’lerde girmiştir.) O dönemde Yahudilerin topyekun katletmek Romalıların çıkarına görünmüyordu. Fethettikleri diğer halklar sıranın kendilerinde olduğunu düşünüp başkaldırabilirdi. Romalılar çok pratik kişilerdi. İstedikleri bu değildi. ADRIANUS Adrianus M.S. 117 yılında güç dizginlerini eline geçirdiğinde bir tolerans havası başlattı, en azından başlangıçta... Yahudilerin Bet-Amikdaş’ı yeniden inşa etmesine izin vermekten bile söz etti. Helenistler bu teklife şiddetle karşı koydu. Adrianus’un bu tutumunu neden değiştirerek Yahudilere düşman olduğu bilinmiyor ama tarihçi Paul Johnson History of the Jews (Yahudilerin tarihi) adlı eserinde, o sıralarda Yunanlıların Yahudilere karşı iftiralarını yaymakla meşgul olan Romalı tarihçi Tacitus’tan etkilendiğini düşünüyor. Tacitus ve çevresi kendilerini Yunan kültürünün mirasçıları olarak gören bir grup Romalı entelektüel arasında yer alıyordu. (Bazı Romalı asiller kendilerini Yunanlıların gerçek mirasçıları olarak addediyordu ancak bu iddia tarihi bir temele dayanmaz.) Bu grupta Yunan kültürünün bütün özelliklerini benimsemek moda idi. Helenizm’in antitezini temsil eden Yahudilerden nefret etmek de buna dahildi. Böylece etkilenen Adrianus 180 derecelik bir dönüş yaptı. Yahudilerin yeniden inşa etmesine izin vermek yerine Yeruşalayim’i Yunan polis modeline göre bir pagan şehir devletine dönüştürmek ve Yahudi mabedin alanına, Jüpiter için bir tapınak kurmak üzere bir plan oluşturdu. Yahudilerin gözünde hiçbir şey Yahudi aleminin en kutsal yerine bir Roma tanrısına adanmış bir tapınak oturtulması kadar kötü görünemezdi. Bu yapılabilecek en büyük hakaretti. BAR KOHBA Yahudilerin zulümlere karşı tepkisi Roma dönemindeki en büyük başkaldırıyla sonuçlandı. Şimon Bar Kosiba M.S. 132 yılında tam gücüyle başlayan ayaklanmayı yönetti. Tarihçiler uzun yıllar boyunca Şimon Bar Kosiba hakkında pek bir şey yazmadı. Derken arkeologlar Ölüdeniz yakınlarında Nahal Hever’de mektuplarından bazılarını ortaya çıkardı. İsrail Müzesi’ne giderseniz son derece ilginç olan bu mektupları görebilirsiniz. Ordusu tamamıyla dini bir ordu olduğundan mektupların bir kısmı dini konularla ilgilidir. Ancak geniş tarihi olaylar da içerirler. İsyana katılan Yahudilerin mağaralarda saklandığını öğreniriz. (Bu mağaralar da bulundu, Bar Kosiba’nın adamlarına ait eşyalarla doludurlar. Bunlar –çömlekler, ayakkabılar, vb.- İsrael Müzesi’nde sergilenmektedir. Mağaralar, boş olmakla birlikte, turistlerin ziyaretine açıktır.) Mektuplardan ve diğer tarihi verilerden M.S. 132 yılında Bar Kosiba’nın geniş bir gerilla ordusu örgütlediğini, Romalıları Yeruşalayim ve Yisrael’den kovmayı başardığını ve çok kısa bir süre için de olsa, bağımsız bir Yahudi devleti kurduğunu öğreniyoruz. Bar Kosiba’nın başarısı birçoklarının –aralarında Yisrael rabi’lerinin en bilge ve kutsallarından biri olan Rabi Akiva da olmak üzere- onun Mesih olduğuna inanmasına yol açtı. Bamidbar kitabındaki bir pasuk’tan (24:17) esinlenerek “Bar Kohba” ya da “bir yıldızın oğlu” diye adlandırıldı: “Yaakov’dan bir yıldız gelecek.” Bu yıldız Mesih’e atıf yapmaktadır. Bar Kohba’nın Mesih olmadığı anlaşıldı ve daha sonraları rabi’ler gerçek adının Bar Kosiva, yanı “bir yalanın oğlu” olduğunu yazdı ve sahte bir Mesih olduğunu vurguladılar. Ne var ki o dönemde Bar Kohba –liderlik yeteneği çok yüksekti- bütün Yahudi halkını etrafında birleştirmeyi başardı. Yahudi kaynakları onu, at sürerken bir ağacı kökünden sökebilen, son derece kuvvetli bir adam olarak tanımlar. Bu muhtemelen bir abartma da olsa, çok özel bir lider ve Rabi Akiva’nın onda gördüğü mesihsel potansiyele sahip olduğu kuşku götürmez. Yahudi kaynaklar Bar Kohba’nın ordusunun 100.000 kişiden oluştuğunu bildirir; bunun abartılı olduğunu ve gerçek sayının yarısı kadar olduğunu varsaysak bile, hâlâ büyük bir güçten söz ediyoruz (dört Roma lejyonuna eşit). Birleştiklerinde Yahudiler ciddiye alınması gereken bir kuvvet oluşturuyordu. Romalıları yendiler, Yisrael toprağından kovdular, bağımsızlık ilan ettiler, hatta para bastılar. Bu Roma İmparatorluğu’nun tarihinde benzersiz bir olaydır. ROMA’NIN YANITI Roma buna izin veremezdi. Böyle bir cüret ezilmeli ve sorumluları sert ve kesin bir şekilde cezalandırılmalıydı. Ne var ki Yahudileri bastırmak kolay değildi. Adrianus Bar Kohba ile dövüşmek üzere Yisrael’e birbiri ardına birlikler gönderdi. Sonunda Roma ordusunun neredeyse yarısı, tam on iki lejyon Yisrael’e gelmişti (65 yıl önceki Büyük İsyan’ı bastırmak için gönderdiklerinin üç misli). Bu devasa gücün başında Roma’nın en iyi generali Julius Severus vardı. Ancak arkasındaki bütün kuvvete karşın Julius Severius Yahudilerle meydan savaşına girişmekten çekiniyordu. Bu bile çok manidardır çünkü Romalılar meydan savaşında ustaydı. Yahudilerden korkuyorlardı çünkü onların inançları uğruna ölmeye istekli olduklarını görüyorlardı. Romalılar bu zihniyeti intiharla bir tutuyordu. O halde ne oldu? Bunu bize Romalı tarihçi Dio Cassius anlatıyor: “Severus sayıları ve umutsuzlukları yüzünden düşmanlarına hiçbir zaman açıkta saldırmaya girişmedi, yalnızca küçük grupların yolunu kesti. Asker ve subaylarının sayısı sayesinde ve düşmanlarını yiyeceksiz bırakıp kıstırarak, yavaş ama emin adımlarla ve nispeten az tehlikeye girerek, onları ezmeyi, yıpratmayı ve yok etmeyi başardı. Pek azı hayatta kalabildi. En önemli karakollarından ellisi ve en ünlü köylerinden 985’i yerle bir edildi. 580.000 adam çeşitli baskın ve çarpışmalar sonucunda öldürüldü. Açlık, hastalık ve yangın sonucu ölenlerin sayısı bilinmiyor. “Böylece Yudea’nın neredeyse tamamı harap edildi. Halk savaştan önce sonucun böyle olacağı konusunda uyarılmıştı. Yahudilerin saygı duyduğu Şlomo’nun mezarı kendiliğinden parçalanıp yıkıldı. Çok sayıda kurt ve çakal uluyarak şehirlere akın etti. Ancak bu savaşta çok Romalı da can verdi. Bu yüzden senatoya yazarken Adrianus imparatorların genelde yeğlediği açılış cümlesini kullanmadı: “Siz ve çocuklarınızın sağlığı yerinde ise iyi, ben ile lejyonlarım da sağlıklı.” Deo Cassius’un bu anlatısı –sayıları abartıyorsa bile- çok ilginç. İsyanın çok kanlı olduğunu ve çok pahalıya mal olduğunu söylüyor. Gerçekten de Romalılar savaşta bütün bir lejyonu kaybetti. 22. Roma lejyonu pusuya düşürüldü ve öldürüldü. Başkaldırının sonunda Romalılar Yahudileri bastırmak için tüm Roma ordusunun yarısını Yisrael’e getirmek zorunda kaldı. YAHUDİLER NEDEN KAYBETTİ? Görünürde Yahudiler savaşı kazanmaya çok yaklaştı. Bir ara kazandı da. Öyle ise sonunda neden kaybettiler? Bilgelere göre fazla küstah oldukları için. Zaferi tadınca kohi v’otsem yadea asiti et a hayal aze “bunu gücüm ve değerimle yaptım” tavrı takındılar. Bar Kohba da çok küstahlaştı. Kazandığını gördü. Halkın onu Mesih çağırdığını duydu. Rabi Akiva öyle düşündüyse, o halde Yisrael’in en yüce lideri olma potansiyeline sahipti. Bütün bunlar başını döndürdü ve çarpışmaları kaybetmeye başladı. Yahudilikte halk çaba sarf ederken, savaşları Tanrı’nın kazandığı öğretilir. Bunu yapan insan kuvveti ya da gücü değildir. BETAR’IN DÜŞÜŞÜ Bar Kohba’nın son durağı Yeruşalayim’in güneybatısındaki Betar kenti oldu. Eski Betar kazısı yapılmadığı halde orayı bugün gezebilirsiniz. Talmud (Gittin 57a’da) Betar’da olanları şöyle anlatıyor. “Betar’da erkek bebek doğduğunda bir sedir ağacı, kız bebek doğduğunda ise çam ağacı dikme geleneği vardı. Evlendiklerinde ağacı keser, dallarından düğün kubbesini yaparlardı. Bir gün Sezar’ın kızı oradan geçerken tahtırevanının şaftı kırıldı. Bir sedir ağacını keserek ona getirdiler. Betar Yahudileri üstlerine yürüdü ve onları dövdü. Sezar’a Yahudilerin ayaklandığını ve onlara saldırdığını haber verdiler... Kanları Akdeniz’e akıncaya kadar (Yahudi) erkek, kadın ve çocuk öldürdüler... Yahudi olmayanların yedi yıl boyunca gübreye gereksinim duymadan, Yisrael’i kanıyla bağlarını yetiştirdiği öğretildi.” Şehir Yahudi takviminin en acı gününde düştü: 135 yılının 9 Av’ı. Birinci ve İkinci Bet-Amikdaş’ın düştüğü aynı günde. Öfkeli Romalılar Yahudilerin cesetlerinin gömülmesine izin vermek istemedi; açıkta çürümelerini istiyorlardı. Geleneğe göre cesetler aylarca açıkta kaldı ama çürümedi. Bugün Yahudiler yemekten sonra şükrettiğinde, Birkat Amazon, Tanrı’ya Betar’daki bu merhamet eylemi için özel bir şükran (a tov u’mativ) ekler. Bitkin düşen Romalılar imparatorluk tarihindeki tüm diğer halklardan daha fazla insan gücü ve malzeme kaybına yol açan Yahudilerden bıkmıştı. Adrianus Bar Kohba isyanının sonunda bunun bir daha tekrarlanmamasının yolunun,Yahudileri sevgili ülkelerinden ayırmak olduğuna karar verdi.

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 10-10-2007   #38 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

SÜRGÜNDEKİ İLK 300 YIL

SÜRGÜN HAYATI

Hiçbir halk Romalılara karşı Yahudilerden daha fazla başkaldırmadı ve onları daha çok insan gücü ve maddi kayba uğratmadı. Ancak bunu yaparken kendileri de çok büyük bir bedel ödedi. Romalı tarihçi Dio Cassius çarpışmada yarım milyonun üzerinde Yahudi’nin öldüğünü yazar. Bu rakam abartılı da olsa, yüz binlerce Yahudi’nin öldüğü ve ülkenin yerle bir edildiği kuşku götürmez. Yahudilerin Roma’ya karşı meydan okuması M.S. 66 yılında başladı ve yaklaşık 70 yıl sürdü. Nispeten böylesine küçük bir grubun Roma’yı defalarca ve bu kadar uzun bir süre boyunca nasıl alt edebildiğini hayal etmek zordur. Ancak yanıt belki de çatışmanın arkasındaki nedende yatmaktadır. Yaşam tarzının kendisi için savaşmak, toprak ya da mülkiyet için çarpışmaya benzemez. Tektanrıcılık ve Tora kanunları Yahudilerde öylesine derin bir yer etmişti ki, halkı Yahudiliğin özünden ayırmaya yeltenmek, ulusun ruhunun ölümü gibi görünüyordu. Yahudiler kendilerinde normal insan sınırlarının ötesinde bir güç buldu. Tıpkı çocuğunun hayatını kurtarmak için insanüstü bir kuvvet gösterme yeteneği olan bir anne gibi. Yahudiler sonunda ezildi. Ve Romalılar ezik durumda kalmaları için ellerinden gelen her şeyi yaptı. Hiçbir Yahudi’nin bir daha kardeşi ile bir araya gelecek durumda olmamasını sağlamak istiyorlardı. Çözümleri: Yahudileri ülkelerinden ayırmak. AELİA CAPİTOLİNA Adrianus, Yahudi varlığını Yisrael’den silmek politikasının parçası olarak Yeruşalayim’i yerle bir etti ve molozların üstüne planladığı ve Aelia Capitolina diye adlandırdığı pagan kenti kurdu. Şehrin kalbine Cardo adlı sütunlu bir meydan inşa etti. (Bugün Yeruşalayim eski şehrinde kazısı bulunan Cardo o zamanları hatırlatan bir simgedir. Cardo İngilizce “kalp” demektir ve “kalbin durması” tıbbi terimi ile ilgilidir. Tur rehberleri “Adrianus bugün yaşasaydı, Cardo’daki tüm Yahudi dükkanlarını ve Yeruşalayim ile İsrail’in canlı ve iyi durumda olduğunu görseydi kalbi dururdu” demekten keyif alır.) Bölgede kalmış olan Yahudilerin Aelia Capitalona’ya girmesi kesinlikle yasaklanmıştı. Yahudilerin şehre girmesine izin verilen tek gün, en büyük felaketlerini hatırladıkları ve Mabet Tepesi’ni çevreleyen duvarların bir kısmı dışında geriye hiçbir şeyin kalmadığı Bet-Amikdaş’ın yıkıntıları için ağladıkları 9 Av günüydü. (Kotel –Batı Duvar’nın “Ağlama Duvarı” diye adlandırılan bölümü- Yahudilerin yüzlerce yıl boyunca ulaşabildiği tek duvar parçasıydı. Buraya gelir, ağlar ve dua ederlerdi.) Kral David’in bin yıl önce başkent yaptığından beri ilk kez Yeruşalayim Yahudilerden arınmıştı. Tarihte kasıtlı olarak ve tamamen Juden rein “Yahudi’den arınmış” (Naziler tarafından daha sonra kullanılan terimi ödünç alırsak) yapılan ilk şehrin, kendi Yeruşalayim’leri olması kaderin garip bir cilvesidir. Hepsi bu değil. Herhangi bir başka milliyetçi duyguyu bastırmak için Adrianus ülkeyi, bir zamanlar Akdeniz kıyı bölgesini işgal etmiş ve Tora’da Yahudilerin en amansız düşmanlarından biri olarak tanımlanan, nesli tükenmiş bir halk olan Filistinlilerden esinlenerek Philistia (Filistin) diye adlandırdı. Bu isim Hıristiyan yazılarında yaşamaya devam etti ve 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Britanyalılar Ortadoğu’yu Osmanlı İmparatorluğu’ndan aldıktan sonra 1917 yılında yine doğdu. Yarden Nehri’nin doğu ve batısındaki toprakları –Britanyalıların 1923 yılında yarattığı Ürdün ülkesi dahil olmak üzere- Filistin Mandası diye adlandırdılar. (Tabii ki o zamanlar Filistin Mandası altında yaşayan Yahudiler de Filistinli diye adlandırılıyordu.) RABİ AKİVA Roma planı sadece Yahudileri Yisrael toprağından değil, onları Yahudilikten de ayırmayı amaçlıyordu. Tarihçi Rabi Berel Wein Echoes of Glory adlı kitabında (sh.217) şöyle yazar: “Planları (Romalıların) Yahudilerin gerçek liderleri olan Yisrael’in bilgin ve bilgelerini ortadan kaldırmak, Yisrael’in yaşam kanı olan Yahudiliğin uygulanmasını yasaklamak ve böylece Yahudilerin Roma kültürü ve hegemonyası altına girmesini garanti etmekti. Şabat, sünnet, Tora’nın halka açık bir şekilde öğrenilmesi ve öğretilmesi ve tüm Yahudi ritüel ve geleneklerine uyulması yasaklanmıştı.” Bu emirlere uymayı reddedenlerden ve zamanın en büyük rabi’lerinden biri, Rabi Akiva idi. Birçok rabi aynı şeyi yaptığı ve itaatsizliklerinden ötürü Romalılar tarafından öldürüldüğü halde Rabi Akiva Yahudi alemindeki yeri ve ölümle buluşma şekli yüzünden özel bir ilgi gerektirir. Rabi Akiva’nın 40 yaşına gelinceye kadar Tora öğrenmeye başlamadığını belirtmek bile büyüleyicidir. O zamana kadar cahil bir çobandı. Derken aşık oldu ve sevgili Rahel’i onunla ancak Tora’yı öğrenmesi şartıyla evleneceğini söyledi. Başta bunun imkansız olduğunu düşündü ama akan suyun oyduğu bir taş gördü. Şöyle dedi: “Yumuşak olan su, sert olan taşı oyabiliyorsa, Tora’nın sert olan sözcükleri, yumuşak olan kalbime işleyemez mi?” Böylece çalışmalarına başladı ve kısa zamanda Yisrael’in en bilge adamlarından biri halime geldi. Her yerden öğrenciler ona akın ediyordu. Bir ara 24.000 öğrenciye ulaşan bir okullar zincirinin başında bulunduğu bildirilir. Talmud Rabi Akiva hakkında öykülerle doludur. En ünlü öykülerden biri pardes’e -meyve bahçesi- giren, yani mistik meditasyon tekniklerine girişen ve ilahi bilincin ülkesine çıkan dört büyük bilge ile ilgilidir. Bu dört bilgeden üçü mistik akınlar sonucunda korkunç akıbetlerle karşılaşmış, biri ölmüş, bir başkası aklını kaçırmış, üçüncüsü de sapkın olmuştur. Sadece Rabi Akiva “huzurla girmiş ve huzurla çıkmıştır.” Ancak öylesine yüksek bir ruhani seviyede yaşayan ve Tora’ya şaşmaz bir bağlılığa sahip olan Rabi Akiva gibi biri Roma kararları tarafından susturulamazdı. Romalılar Rabi Akiva’nın açıkça Tora’yı öğrettiğini haber alınca onu halkın önünde cezalandırmaya karar verdi. Onu tutukladılar ve M.S. 136 yılında Yom Kipur’da (ya da o güne yakın bir günde) Kesarya’daki hipodroma götürdüler, uzun bir işkenceye tabi tuttular. Korkunç gösteri, Rabi Akiva’nın derisinin demirden taraklarla yüzülmesini de içeriyordu. Rabi Akiva ölüme Tanrı’nın ismini kutsayarak, dudaklarında Şema’nın sözcükleri ile gitti: “Dinle Yisrael, Ad.. Tanrı’mızdır, Ad... tektir. Rabi Akiva’nın ruhu, en büyük tehlikeler karşısında Yahudiliği canlı tutmaya çalışan bilgelerin ruhuna örnek oldu. Gelecek bölümlerde nasıl başardıklarını göreceğiz.

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 12-10-2007   #39 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

SÜRGÜNDEKİ İLK 300 YIL

MİŞNA(M.S. 200) VE TALMUD'UN
(M.S. 500) TAMAMLANMASI

Adrianus’un zulümleri sırasında çeşitli zamanlarda bilgeler saklanmak zorunda kaldı, buna rağmen M.S. 122 yılında Uşa’da yeniden toplanmayı başardılar ve bir sessizlik döneminde, M.S. 158 yılında Yavne’ye yerleştiler. Rabiler bu kadar çok zulüm ve huzursuzluğun ortasında, Yahudi halkı Yisrael ülkesinden kaçarken rabinik gücün merkezini daha uzun süre canlı tutamayacaklarını biliyordu. Yine de bu büyük kaos dönemlerinde rabilerin en mükemmel olanlarından bazıları şöhrete ulaşmayı başardı. Aralarında sayabileceklerimiz: Rabi Akiva (bir önceki bölümde ele almıştık) Rabi Akiva’nın baş öğrencisi Rabi Meir, aynı zamanda efsanevi Bruria’nın kocası Rabi Şimon Bar Yohay, Kabala’nın merkezi metni Zohar’ın yazarı Rabi Şimon Bar Yohay’ın oğlu Rabi Eliezer Rabi Şimon Ben Gamliel II, Hilel hanedanından ve Kral David’in direkt olarak soyundan gelen. YEUDA HA NASİ Yükselecek ve şöhrete kavuşacak bir kişi daha vardı. Rabi Şimon Ben Gamliel II’nin oğlu Rabi Yeuda HaNasi (yani “Prens” Yeuda). Kaos zamanında rabiler daha önce yapılmamış bir şeyi yapmak zorunda olduklarına karar verdi: Sözlü Kanunu yazmak. Bu zaman dönemini anlamada kesinlikle temel bir şahsiyet ve Yahudi tarihinin en büyük kişilerinden biridir. Öylesine büyüktü ki Yahudi bilginler şimdi onu şefkatle sadece Ribi diye anar. Benzersiz bir yetenekler kombinasyonuna sahipti: hem büyük bir Tora bilgini, hem de kuvvetli bir liderdi. Bu da ona bu kaotik zamanda Yahudi halkına öncülük etme gücünü verdi. Ayrıca son derece varlıklı bir kişiydi, bu sayede sadece Yisrael ülkesindeki Yahudilere karşı değil, Romalı makamlar nezdinde de yapılması gerekenleri yapacak konuma geliyordu. Nispeten sessiz bir dönemde Rabi Yeuda HaNasi Adrianus’u izleyen Roma imparatorları ile, özellikle de Markus Aurelius ile dost olmayı başardı. Tarihçi Rabi Berel Wein Echoes of Glory (sh.224) adlı kitabında şöyle yazar: “Parta savaşı sırasında, büyük şans eseri, Markus Aurelius Rabi (Yeuda HaNasi) ile karşılaştı; dost, hatta sırdaş oldular... Markus Aurelius Yehuda’da dostuna devlet politikası konularında olduğu kadar, kişisel konularda da danıştı... “Markus Aurelius’un, M.S. 180 yılında ölümü ile sona eren hükümdarlığı sırasında Roma ile Yahudiler arasındaki ilişki doruğa ulaştı. Rabi’nin (Yeuda HaNasi) liderliğindeki Yahudiler bu mutlu huzur dönemini köşede bekleyen karanlık günlerin mücadelesine hazırlanmak için kullanacaktı.” Mişna bu zamanda –M.S. yaklaşık 177-200 yıllarında- doğdu. MİŞNA Mişna Nedir? Geçen bölümlerde Yahudi halkının Sinay Dağı’nda Yazılı ve Sözlü Tora’yı aldığını anlatmıştık. Sözlü Tora, yazılı kanunların nasıl uygulanacağının ve takip edileceğinin sözlü açıklamasıydı. Sözlü Tora nesilden nesle geçti ama hiçbir zaman yazılmadı. Neden? Çünkü Sözlü Tora’nın akışkan olması gerekiyordu. Prensipler aynı kalıyordu ama uygulamanın her türden yeni koşula uyarlanması lazımdı. Bu sistem olağanüstü iyi çalıştı, merkezi otorite –Sanhedrin- de öyle, aktarma zinciri ise hiç kesintiye uğramadı (yani öğretmenler bilgeliklerini gelecek kuşak öğrencilere aktarmakta özgürdü). Ne var ki Bet-Amikdaş’ın yıkılmasından sonra Sanhedrin defalarca yok edilmeye çalışıldı, öğretmenler de gizlenmek zorunda kaldı. Rabi Yeuda HaNasi işlerin kısa zamanda düzelmeyeceğini anladı. Bet-Amikdaş’ın kendi döneminde, hatta gelecek birçok nesil sırasında da yeniden inşa edilmeyeceğini gördü. Sürekli zulümler ve çok zor yaşama koşulları yüzünden Yahudilerin ülkeden kaçtığını gördü. Merkezi otoritenin her zamankinden zayıf olduğunu ve bütünüyle sona erebileceğini (ki 4. yüzyılda olan budur) de gördü. Aktarma zincirinin hiçbir zaman kırılmaması için Sözlü Tora’yı yazma zamanının geldiğine karar verdi. Bu devasa bir işti . Rabi Yeuda HaNasi bütün anılarını toplamak için mümkün olduğunda çok rabi’ye başvurdu. Sinay Dağı’nda Moşe’ye kadar izlenebilecek kanuni geleneklerle ilgili bütün bildiklerini sordu. Bütün bu hatırlananları derledi, düzenledi, sonucunda da Mişna ortaya çıktı. (Mişna sözcüğü “tekrar” demek çünkü tekrarlayarak öğrenilirdi; mişna genişletildiğinde “öğrenmek” anlamına gelir.) YAHUDİ KANUNUNUN ALTI KATEGORISI Mişna, Yahudi kanununun altı temel alanını ele alan altı temel bölüme ayrılmıştı: Zeraim, sözcük anlamı “tohum”, bütün zirai kuralları, yiyecekle ilgili kanunları ve kutsamaları kapsar. Moed, sözcük anlamı “bayram” Şabat ve diğer Yahudi bayramlarının ritüellerini ele alır. Naşim, sözcük anlamı “kadınlar”, erkekle kadın arasındaki bütün konuları, evlilik, boşanma, vb. inceler. Nezikin, sözcük anlamı “zararlar”, medeni kanunu ve ceza kanununu kapsar. Kodaşim, sözcük anlamı “kutsal şeyler”, Bet-Amikdaş kanunları ile ilgilidir. Taarot, sözcük anlamı “saf şeyler”, ruhani temizlik ve kirlilik kanunlarını konu alır. Rabi Yeuda HaNasi Mişna’yı, M.S. 219 yılında Galile’deki Tsipori şehrinde tamamladı. Arkeolojik açıdan çok ilginç olan bu siti bugün hâlâ ziyaret edebilirsiniz. Bet Şearim adlı yerde arkeologlar bir dağın eteğinde bir dizi yeraltı mezarı buldu. Hatta dönemin birçok büyük bilgininin mezarının yanı sıra, üzerinde ismini taşıyan onun mezarını da buldular. TALMUD’UN YAZILMASI Rabi Yeuda HaNasi Mişna’yı bitirir bitirmez rabiler bunun yeterli olmadığını fark etti. Steno tarzında, yer yer de şifreli yazılmıştı çünkü okuyacak kişinin konuyu çok iyi bildiği varsayılmıştı. Böylece Mişna hakkında tartışmaya başladılar ve bu tartışmaların özünü yazmaya koyuldular. O zamanlar Yahudi nüfusun önemli bir kısmı Roma İmparatorluğu’nun sınırları dışında bulunan Babil’de yaşadığından, oradaki rabiler tartışmalarını bir araya topladı ve ortaya Talmud Bavli, ya da Babil Talmud’u çıktı. Yisrael toprağında ayrı tartışmalar yer aldı, bunların da sonucu Talmud Yeruşalmi, ya da Yeruşalayim Tamud’u idi. (Aslında Yeruşalayim Talmud’u Yeruşalayim’de değil, Sanhedrin’in bulunduğu Tiberya’da yazılmıştı ama Sanhedrin’in asıl yuvasına saygı göstergesi olarak Yeruşalayim Talmud’u diye adlandırıldı). Yeruşalayim Talmud’u Babil Talmud’undan çok daha kısa, anlaşılması çok daha zordu çünkü düzenlenmesi çok daha aceleye gelmişti. Yisrael’deki durum, çok daha istikrarlı olan Babil’dekinden çok daha kötüydü. (Günümüzde yeşiva’da Talmud’u öğrenen Yahudi öğrenciler başlıca olarak Babil Talmud’unu kullanır). Talmud, Mişna’da yorumlanan Yahudi kanunu ayrıntılarının yalnızca bir uygulanışından fazlasıdır. Tüm Yahudi varlığının ansiklopedisidir. Talmud aynı zamanda çok sayıda agadata da içerir, bunlar Yahudi dünya görüşündeki birçok konuyu resmetmeye yönelik öykülerdir. Bu öyküler birçok konuda zengin bilgiler içerir. Ne arasanız bulabilirsiniz. Bu bilgiler Yahudi halkı için hayati önem taşıyordu çünkü Yahudi kanunu Tora’daki bir cümleyi okuyup onu kelimesi kelimesine hiçbir zaman uygulamamıştı. Örneğin “göze göz, dişe diş.” Yahudi kanunu eğer biri seni kör ettiyse, sen de gidip onu kör etmelisin demiyordu. İki kör kişinin ortaya çıkmasının kime ne yararı olacaktı? Bu her zaman iki seviyede anlaşılıyordu: 1) adaletin orantılı olması gerektiği (bir göz için bir hayat değil) ve 2) bir gözün değerine karşılık bir gözün değeri, yani maddi hasarlar için. Böylece Talmud hem yazılı, hem de sözlü geleneği bir arada sunuyordu. Talmud’u okumak çok sayıda argümanı okumak demektir. Her sayfada rabiler tartışır gibidir. Bu tür bir tartışmaya –amacı gerçeğin özüne ulaşmak olan- pilput denir. Bu sözcük yeşiva dünyasının dışında olumsuz bir çağrışıma sahiptir çünkü bu tartışmaları okuyan eğitimsiz kişinin gözünde rabiler sadece kılı kırk yarmaktadır. Bazı argümanlar ise gerçek yaşamda hiçbir temele dayanmamaktadır. Ama öyle değil. Rabilerin gündelik yaşamda hiçbir uygulaması olmayacak konular hakkında tartışmasının nedeni gerçeğe soyut bir şekilde ulaşmak, prensibi ortaya çıkarmaya çalışmaktı. Bu rabiler gerçeğin ne olduğunu anlamak ve doğru olanı yapmakla ilgileniyordu. Gerçek Yahudiliğin özüdür, en yüce gerçek de Tanrı’dır. Dikkat çekilmesi gereken bir başka önemli nokta da rabilerin hiçbir zaman büyük konular hakkında tartışmadıklarıdır. Domuz yemek ya da yememek, Şabat günü ateş yakılabilir mi yakılamaz mı gibi tek bir tartışma dahi bulamazsınız. Bu konu verilmiş ve tamamıyla kabul edilmiştir. Sadece küçük hususlar tartışma konusudur. Bu rabiler gerçeğin özüne ulaşarak belirlenen prensiplerin günün birinde çok daha ileri düzeyde anlamlar kazanacağını bilecek kadar bilge idi. GEMARA Bugün Talmud sayfasına bakacak olursanız, Mişna’nın İbranice metninin sayfanın ortasında yer aldığını görürsünüz. Mişna’nın İbranicesinin arasına Aramica açıklamalar serpiştirilmiştir. Buna Gemara denir. Aramice Gemara sözcüğü “gelenek” demektir. İbranice ise “tamamlamak” anlamına gelir. Gerçekten de Gemara, Mişna konusundaki çeşitli rabinik tartışmaların derlenmesi olup Mişna’yı tamamlar. Mişna ve Gemara metinleri, daha ileriki bir dönemin metin ve yorumları katmanları ile örtülüdür. Mişna metni yaklaşık M.Ö. 100 ile M.S.200 yıllarında yaşamış rabilerin deyişlerini içermektedir. Bu rabilere Tanaim, “öğretmenler” denir. Bu gruba Rabi Şimon Ben Zakay, Şimon Bar Yohay, Rabi Akiva ve tabii Rabi Yauda HaNasi gibi büyükler dahildir. (Gemara’da hepsi isimlerinden önce Ribi unvanını taşır). Gemara metni ise yaklaşık M.S. 200 ile M.S. 500 yılına kadar yaşamış olan rabilerin deyişlerini içerir. Bu rabilere Amoraim, “açıklayıcılar, ya da “yorumcular” denir. Bu gruba Rav Aşi, Rav Yohanan, vb. dahildir. (Amoraim’lerin isimleri o kadar ünlü değildir ama hepsi Rav ile başlar). Bugünkü Talmud’un çevre metni Rişonim’i, yani “ilkleri” de içerir: Şulhan Aruh olarak bilinen Yahudi kanunun 16. yüzyıldaki yazarı Rabi Yosef Caro’dan önce gelen rabinik otoriler. Rişonim’lerin en önde gelenleri arasında Raşi, öğrencileri ve soyundan gelenler, Tosafos’un baş yazarları olan Maimonides ve Nahmanides de yer alır. Bu rabilerin katkılarını ileride tartışacağız. Rabi Yeuda HaNasi ve onu izleyenlerin eserinin ne kadar önemli olduğu, bir sonraki yüz yıl içinde, Yahudi halkının dini bir başka tehditle karşı karşıya kaldığında çok daha açıklık kazanacaktır. Roma İmparatorluğu’nun, bütün halkının Hıristiyan dinini kabul etmesine karar verdiği zaman..

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 12-10-2007   #40 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

SÜRGÜNDEKİ İLK 300 YIL

HRİSTİYANLIĞIN TOHUMLARI


Geçen bölümü tamamlarken 3. yüzyılda, Talmud’un oluşturan Mişna ile Germara’nın yazılışında kalmıştık. Şimdi Roma İmparatorluğu’nun Yahudiliği kabul etmek üzere olduğu dönemdeyiz... Yahudilerin üzerinde çok kötü bir etkisi olacak olan bir hamle. Yine de bu öyküyü anlatmadan önce 1. yüzyıla, Bet-Amikdaş’ı hâlâ ayakta olduğu zamanda geri dönmeliyiz. Hatırlayacağınız gibi Roma’nın istilasından, özellikle de bilgelerin Kral Büyük Herod tarafından zulme uğratılmasından ardından Yahudi halkı karmaşa içerisine girmişti. Kısa zaman sonra milliyetçi duygular uyanacak, Büyük İsyan başlayacak ve Yahudiler hem Romalılara, hem de birbirlerine karşı savaşacaktı. Bu gergin ortamda Yahudiler, Roma boyunduruğunu atmalarına yardım edecek bir liderin özlemini çekerken, daha sonra Hıristiyanlığa dönüşecek olanın tohumları atılmaya başlanmıştı. MESİH Yahudiler bir kurtarıcının özlemi çekerken, Mesih’in özlemini çekerler. Mesihlik kavramının Hıristiyanlık tarafından icat edilmediğini bilmeliyiz. Bu eski bir Yahudi fikridir: Yahudiliğin içindeki “inancın 13 prensibi”nden biri. İşaya, Miha, Zefanya ve Ezekyel dahil, peygamberlerin çeşitli kitaplarından defalarca kaydedilmiştir. (Gerçekten de Yahudi tarihi boyunca güçlü liderler ortaya çıktı ve bir süreliğine Mesih sanıldılar. Ama Mesihsel kehanetleri yerine getirmeyince –dünyaya barışı getirmek, vb.- Mesih olmadıkları açıkça anlaşıldı.) Mesih sözcüğü, İbranice “meshetmek” anlamına gelen maşhah sözcüğünden gelir. Dolayısıyla Maşiah, Tanrı’nın “Meshedilmiş Olan’ıdır. Örneğin Şemuel’in Kitabı David’in kral meshedilişini böyle anlatır: Şemuel boynuz şeklindeki yağ kabını aldı ve ağabeylerinin arasında onu (David) meshetti ve o günden itibaren Tanrı’nın ruhu David’in üzerinde kaldı. (1 Şemuel 16:13) Yahudiliğin Mesih tanımı, Kral David’in soyundan gelen, Tora bilgisi olan, tüm Yahudi halkını sürgünden Yisrael toprağına geri getirebilecek liderlik yeteneği olan Yahudi bir liderdir (hiç kuşkusuz bir insan). Bet-Amikdaş’ı yeniden inşa edecek, dünyaya barış getirecek ve bütün dünyayı tek Tanrı fikrine yükseltecek. (Bu noktaların yukarıdaki sıralama ile Yahudi kaynaklarında nasıl yer aldığı için bakınız: Devarim 17:15; Bamidbar 24:17; Bereşit 49:10; Chronicles 17:11; Mezmurlar 89:29-39; Yeremya 33:17; 2 Şemuel 7:12-16; İşaya 27:12-13; İşaya 11:12; Miha 4:1; İşaya 2:4; İşaya 11:6; Miha 4:3; İşaya 11:9; İşaya 40:5; Zefanya 3:9; Ezekyel 37:24-28). Bu konudaki kehaneti belki de en tanınmış olanı Peygamber İşaya, Yahudiliğin Mesihsel Vizyonunu bu sözcüklerle tanımlar: Gelecek günlerde Tanrı’nın Evi’nin Tepesi dağların üzerinde sağlam duracak ve tepelerin üzerinde yükselecek. Ve bütün uluslar oraya akacak. Ve birçok halk gidip diyecek ki: “Gelin, Tanrı’nın Tepesi’ne çıkalım, Yaakov’un Tanrısının evine ki bize Kendi tarzlarını öğretsin ve O’nun yolunda yürüyebilelim .” (İşaya 2:3) Ve kılıçlarını sabanlara, mızraklarını oraklara dönüştürecekler; ulus ulusa karşı kılıcını kaldırmayacak. Kimse bir daha savaşmayı öğrenmeyecek... (İşaya 2:4) (O zaman) kurt kuzu ile, leopar oğlakla beraber yaşayacak, buzağı ile yırtıcı hayvanlar birlikte olacak ve küçük bir çocuk onları güdecek. (İşaya 11:6) Yahudi halkını kurtaracak bir kişi kavramı, Yahudi dünya görüşünün temel, felsefi bir parçası olduğundan, kurtarılma beklentisinin her zaman kriz zamanlarında ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Gerçekten de bilgeler Mesih’in 9 Av’da doğacağını söyler: Yahudi halkının başına en büyük felaketlerin geldiği, Yahudi takvimindeki en kötü tarihte. Ezekyel Kitabı örneğin, Gog ile Magog’un Savaşı’nda (tüm ulusların Yahudilere karşı birleştiği korkunç bir savaş) nihai bir sonuçtan söz eder. Olası bir senaryoya göre bu, Mesih’in gelip son kurtuluşu getireceği zamandır. Bu yüzden zaman çok kötüleşince Yahudi halkı nihai sonucun geldiğini düşünme eğilimindedir. İşler bundan kötüye gidemez. O halde Mesih köşede bekliyor olmalı. KARANLIK ZAMANLAR Roma işgali Yahudi tarihinde böylesine karanlık bir zamandı. Rabinik bilgelerin en parlakları Herod tarafından öldürülmüştü. Bet-Amikdaş hiyerarşisi yoldan çıkmıştı. Yahudiler üç büyük gruba bölünmüştü: 1. Varlıklı Sadusiler; Sözlü Kanunu reddediyor, Roma’ya sadakat yemini ediyorlardı; 2. Fanatik Zilotlar: Roma’ya karşı intihar savaşı yapmaya hazırlardı; ve 3. Ana görüşü savunan Farisi çoğunluk: hâlâ Tora’ya ve Sözlü Kanuna sadık, arada sıkışmışlardı. Şiddetli bir Antisemitizm ile Yahudilere karşı acımasız bir zulmün görüldüğü bu kaotik zamanda, üyeleri Apokalips’in (kıyametin) yakın olduğuna inanan birtakım hizip mezhepler ortaya çıktı. Vatandaşlık haklarından mahrum edilenler arasında taraftar bulan bu mezhepler, iyi ile kötü arasındaki nihai savaşın yakında yer alacağını, ardından da insanlığın Mesih tarafından kurtarılacağını vaaz etti. Ölüdeniz Kültü (modern zamanlarda Ölüdeniz rulolarının bulunmasıyla ün kazanan ve Essenler ile bir ilişkisinin olması muhtemel olan) bu mezheplerden biriydi ama birçoğu daha vardı. Bu mezheplerin öğretileri Yahudiler arasında önemli bir yer edinmedi. Yahudiler yabancı dinleri reddettiği gibi, Yahudiliğin içsel çalışmaları ile oynanmasını de reddetti. Ne var ki bu karışık zamanda Yahudiler her zamankinden hassastı. Ülke karizmatik iyileştirici ve vaizlerle doluydu, insanlar da bölünme ve acı dolu yılların sona erdiğini duyma umuduyla onları izliyordu. Bunların en efsanevi olanı Yeoşua idi ki daha sonra tarihte Christ -Mesih’in Yunanca’sı- diye adlandırıldı. Erken Hıristiyanlığı İsa ile başlatmak bu yazı dizisinin kapsamı dışındadır. Halen bu konuda yayımlanmış yaklaşık 2.700 kitap vardır. Son yıllarda yazılmış olanlarından birçoğu tarihi İsa ile efsanevi İsa konusu ile, neyi söyleyip neyi söylemediğini ve onun hakkında kesin olarak neyin söylenebileceğini tartışır. Tarihi olarak konuşacak olursak bilinen çok az şey var. Talmud’da rabilerin tasvip etmediği çeşitli kişiler hakkında birçok atıf vardır. Bazıları bu atıfların İsa ile ilgili olduğunu düşünür. En yakın olasılık Yeşu HaNotsri’dir ama Yahudi kronolojisine göre bu şahıs Yeşua Ben Perahya’nın Sanhedrin’in başında olduğu (M.Ö. yaklaşık 150) zamanda yaşamıştır, dolayısıyla Hıristiyan kronolojisine göre İsa’dan 200 yıl öncesine dayanmaktadır. Eğer İsa yaşadığı zamanda öylesine etkili olsaydı, çağdaşı tarihçi Josephus’un ona önemli yer ayırması gerekirdi. Ne var ki Josephus bu konuda sessiz kalmaktadır. Neredeyse tüm bilginler İsa ile ilgili oldukları düşünülen birkaç atfın, metinleri kilise kütüphaneleri için kopya eden Hıristiyan keşişler tarafından daha sonra eklendiği fikrindedir. Kesinlikle söyleyebileceğimiz en iyi şey, Hıristiyan aleminin İsa’nın Tora’yı bilen, “Moşe’nin Kanunlarına” uyan, emirlerinden birçoğunu öğreten ama bazılarından sapan bir Yahudi olduğu kabul ettiğidir. En ünlü öğretilerinden biri Yahudiliğin ürünü olan ve Tora’da yer alan iki deyişten ibaret olup, döneminin rabinik öğretilerini yansıtır. En büyük emrin hangisi olduğu sorulduğunda İsa, Matta İncili’nde yazıldığı gibi, şöyle yanıt verir: “Tanrı’nı bütün kalbi ve bütün ruhun ve bütün zihninle sev. Bu ilk ve en büyük emirdir. İkincisi de buna benzer. Komşunu kendin gibi sev. Bütün kanun ve peygamberler bu iki emre bağlıdır.” “Tanrı’nın bütün kalbin, ve bütün ruhun ve bütün gücünle sev” Devarim 6:5’te yer alır. “Komşunu kendin gibi sev” ise Vayikra 19:18’dedir. Bu öğretiler İsa’dan 1.300 yıl kadar öncesine dayanır. İsa’nın öğretilerini kaydettiği söylenen İnciller, ölümünden (ki Hıristiyan kaynaklar M.S. 35 yılını, ya da Bet-Amikdaş’ın yıkılmasından 35 yıl öncesi olarak vermektedir) uzun yıllar sonra Yunanca yazılmıştır. İSA’NIN YAHUDİ TAKİPÇİLERİ İsa mezhebinin üyeleri, İsa’nın Mesih olduğuna inanan dindar Yahudilerdi. Hem Yahudi olup, hem de İsa’nın “tanrı” olduğuna inanmaları mümkün değildi çünkü bu inanç Yahudilerin gözünde tam bir putperestlik olurdu. Bu, tanrıların insan şekli aldığı ve insanlarla ilişkiye girdiği Greko-Romen putperest inanışlarına daha yakın gelirdi. (Gerçekten de “Tanrı’nın oğlu” kavramı Hıristiyan teolojisinde daha sonra ortaya çıkar ama İnciller peygamberlerin yazılarından alınan ve Mesih’i kasteden “İnsan oğlu” terimini çok kullanır.) Her durumda İsa’nın Yisrael ülkesindeki mezhebi kısa ömürlü oldu. Bar Kohba İsyanı’nın başarısızlığa uğramasını takiben Yahudilerin Romalılar tarafından kovulmasından sonra İsa’nın Yahudi takipçileri Essenler, Sadusiler ve Zilotlar gibi ortadan kayboldu. (Farisiler kısmen liderleri Rabi Yohanan ben Zakay’ın vizyonu sayesinde hayatta kaldı.) O halde bütün Hıristiyanlar nereden geldi? Hıristiyanlık nereden çıktı? Yanıtı için sahneye İsa’nın ölümünden sonra çıkan ve İsa’nın mesajını dünyaya yaydığı, -hatta Hıristiyanlığı pagan dünya için şekillendirdiği- neredeyse her tarihçi tarafından kabul edilen bir başka renkli kişiliğe bakmalıyız. Bu kişi bir Yahudi idi. Başta Şaul olarak biliniyordu. Hıristiyanlıkla “Aziz Paul” olarak ünlü oldu.


  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Cevap Yeni Konu Aç
Hızlı Cevap
Resim Doğrulama
Mesaj:
Seçenekler
En popüler 5 etiket
Bu Konunun Etiketleri
musevi isimleri, musevi kime denir, sinagog nedir, sinagog nedir?, yahudiler nerede ibadet eder,
Ortadoğu Dinleri - Musevilik Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Ortadoğu Dinleri - Hıristiyanlık GusinapsE Din/İlahiyat 3 11-03-2009 17:06
Ortadoğu Dinleri - İslamiyet Mystic@L Din/İlahiyat 1 03-03-2007 11:58
Ortadoğu Dinleri - Nusayriler Blue Blood Din/İlahiyat 0 24-01-2007 23:37
Ortadoğu Dinleri - Samirilik Blue Blood Din/İlahiyat 0 24-01-2007 22:53
Ortadoğu Dinleri - Sabiilik Blue Blood Din/İlahiyat 0 24-01-2007 22:24