Ortadoğu Dinleri - Musevilik Üye Ol (Üye olduğunuzda tüm reklamlar gizlenecektir) Soru/Cevap
Geri Dön   MsXLabs MK > :: Akademik Forumlar :: > Din/İlahiyat
Facebook Hesabınızla Bağlanın (Connect with Facebook)
Cevap Yeni Konu Aç
Eski 13-10-2007   #41 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik



MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

SÜRGÜNDEKİ İLK 300 YIL

PAUL'DEN KONSTANTİN'E


Yeruşalayim’deki İsa mezhebi ufak kalmayı sürdürdü. Yahudiler arasında bir türlü yayılmıyordu. Gerçekten de Yahudilerin gözüne itici görünüyor, İsa’nın takipçileri ise sapkın olarak nitelendiriliyordu. Rabi’lerin tutumu, bu kişiler her ne kadar Yahudi olsa da, Yahudi yolunun dışında bir ideoloji izledikleri ve çarpık inançlarının Yahudi halkını kirleteceği yönünde idi. Bu, Yahudilikte yeri olmayan hizip bir mezheptir, dolayısıyla onları kovmalıyız. Bu kovma işini ciddiye alanlardan biri Şaul adlı, Tarsus kökenli bir Yahudi idi. Ne var ki “mektuplarında” daha sonra yazdığı gibi, İsa’nın mezhebine yapılan zulümlere katıldıktan sonra aniden görüş değiştirdi. İsa’nın hayalinde ona göründüğünü ve takipçilerine zulmetmekten vazgeçmeye ikna ettiğini yazdı. Bu mistik karşılaşmadan sonra Şaul sahneden kayboldu ve 13 yıl kadar sonra (M.S. yaklaşık 47-60 yıllarında) misyoner Paul olarak ortaya çıktı. Dünya sahnesine yeniden çıktığında Paul, en deneyimli İsa takipçilerinde bile başta öfkeye yol açan bazı devrimci fikirler ortaya attı. Yeruşalayim’de İsa’nın mezhebi ile dramatik bir toplantının sonunda görüşleri galip geldi: yeni din Yahudilikten ayrılacaktı. Paul bir dizi misyonerlik gezisine çıktı ve dönmeleri yeni dine çekmekte çok başarılı oldu: Hıristiyanlığa. Paul kuşkusuz tektanrıcılığı vaaz ediyordu ama genellikle Yahudi kanununu inkar ediyordu. Kurtuluş, Tora’nın emirlerine uymakta değil, çok daha basitti: İsa’ya “Tanrı’nın oğluna” inançta. Paul çabaları ve ilk müritlerinin hevesi sayesinde Hıristiyanlık büyük popülerlik kazandı. Baştaki başarıları Yahudi olmayan nüfusun Yahudi fikirlerine önemli derecede maruz kaldığı yerlerde gerçekleşti. ROMA’NIN YAHUDİLİĞE KARŞI DUYDUĞU ÇEKİM Daha önce Greko-Romen aleminde Helenizmi Yahudiliğe karşı kışkırtan gerilimden söz etmiştik. Ancak Romalıların Yahudiliğe karşı büyük bir çekim hissettiğini belirtmeyi ihmal ettik. Bu özellikle Neron’un imparatorluğunda Roma’nın çöküşünün başladığı ve düşünceli, akıllı insanların imparatorluğun kokuşma, şiddet ve topyekun ahlaksızlık uçurumuna düştüğünü gördüğü M.S. 1. yüzyıl için geçerlidir. Bu insanlar istikrar, evrensel manevi bir dünya görüşünü aramaya başladı. Gözlerini resmi devlet dininden daha egzotik tapınma şekillerine çevirdiler. Arayışları Roma’ya birçok yabancı dini mezhebi getirdi, özellikle Yunan güneş tanrısı Helios ve Roma güneş tanrısı Sol ile özdeşleştirilen Pers ışık ve bilgelik tanrısı Mitra’ya tapınmayı. Bu mezhep o kadar popüler oldu ki Romalılar haftanın bir gününü Mitra’nın onuruna “Sunday” diye adlandırdı ve güneş tanrısının doğum gününü, Kış Gündönümü ile bağlantılı olarak Aralık sonlarında kutladılar. Devlet tanrılarına sadakat, Roma’nın fethettiği halkların tanrılarını çalma politikasıyla daha da zayıfladı. “Ele geçirilen tanrılar” Roma’ya “ait” oluyor ve resmi panteona dahil ediliyordu. İmparatorluk büyüdükçe tanrıların sayısı çılgınca arttı. Romalı yazar Varro’ya göre Roma’nın 30.000’den fazla tanrısı ve yılda 157 bayramı vardı. Bu tanrıları kim ciddiye alabilirdi ki? Bir başka önemli faktör sürekli yaşadıkları iç başkaldırı ve dış istila tehdidi idi. Onları acımasız bir akıbetin ve vahşice bir ölümün beklediği düşüncesi endişeli ve korkak kılıyordu. Karanlık atmosferi siyasi entrikalar, genel kokuşma ve belirgin ahlaki çöküş daha da karartıyordu. İnsanlar tıka basa yiyor, sonra daha da fazla yiyebilmek için kusuyordu. Bu arada halka açık banyolarda esirler ve ******lerin de katıldığı bitmek bilmeyen seks partileri yer alıyordu. Tarihçi Michael Grant The World of Rome (Roma Dünyası) adlı kitabında (sh.129) durumu şöyle özetlemektedir: “Roma dönemi yalnızca kana karşı kontrolsüz bir şehvet değil, insanın kendi geleceğini şekillendirme gücü ile ilgili olarak kötümserlik ve sinir bozukluğu zamanıydı. Eski tanrıların desteğini talep eden imparatorluk hükümetinin varlığı ve propagandası, her insanın başıboş, her şeyin de tesadüfi olduğu duygusunu ortadan kaldıramıyordu. Sinir bozukluğunun tanrısı Fortune (talih) idi. “Dünyanın her yerinde” der Büyük Pliny, “her saatte, her ses Fortune’u çağırır ve adını söyler... Talihin merhametine o kadar bağımlıyız ki talih bizim tanrımız.” Böyle bir ortamda kişinin rastlantısal ve düşman bir evrende kaybolmadığı, dünyayı düzenleyen ve yöneten tek, güçlü ve sevecen bir Tanrı tarafından korunduğu Yahudi görüşünün ilgi uyandıracağı olasıydı. Ancak Yahudiliğe geçiş her zaman uzun ve zor bir süreç olmuştur. Din değiştirmek isteyen, Yahudi halkına katılmaya duyduğu samimi arzuyu kanıtlamak zorundadır... Bu da kolay bir şey değildir. Buna rağmen tarihi Roma kayıtları Yahudiliğin tutulduğunu -özellikle de Roma ve İskenderiye gibi önemli kültürel merkezlerde- göstermektedir. Melez Yahudi ideolojisinin en iyi tanınan ihracatçısı M.Ö. 20 ile M.S. 50 yılları arasında yaşadığı sanılan Philo Judeas idi. Helenizm tarafından kuvvetle etkilenmiş, Yunan felsefesi ile Yahudiliği birleştirmeye ve bu karışımı dünyaya ihraç etmeye çalışmıştır. Philo çok takipçisi olan verimli bir yazardı. O sırada din değiştirenlerden biri Neron’un yeğeni olduğu söylenen ve sonradan İbranice Tora’yı Aramice’ye tercüme eden Onkelos idi. Tarihçiler Neron’un karısı Pompeia’nın da Yahudiliği seçtiğini ve Marcus Aurelius’un bunu ciddi olarak düşündüğünü söyler. Tarihçi Howard Sachar History of Israel (İsrail Tarihi) adlı kitabının 111. sayfasında nedenler için şöyle bir öneri getirir: “Koşullar son derece uygundu. Eski paganlık çöküyordu ve duyarlı zihinler bunu itici buluyordu. Düzgün hatlı tektanrıcılık ve İbranilerin rasyonel uygulamaları, Helenleşmiş Yahudi yazarlar tarafından dile getirildiğinde büyük etki bırakıyordu. Çok sayıda din değiştiren vardı. Resmi olarak Yahudiliğe değilse bile, en azından Yahudi uygulamaları ve ideallerine doğru.” İmparatorluğun bazı vatandaşları din değiştirdi, çok daha fazlası da Yahudilere karşı sempati duydu diye Moşe’nin dini Roma’yı kasıp kavurdu anlamına gelmez. Nedeni basittir: Yahudi kanunları, kısıtlamaları ve ritüelleri karmaşık ve zordu. Şabat günleri dinlenmek ve kaşerut kuralları gibi bazı emirler çok popüler ve uygulanmaları nispeten kolay olsa da, Yahudiliğin diğer ritüelleri çok uç ve fazla zor görülüyordu. Örneğin sünnet ve her ayın belirli bir döneminde cinsel perhiz. Buna ilaveten birçoğu Yahudiliği belirli bir halkın ulusal dini olarak görüyordu. Yani Yahudi olmak sadece dini bir inanca sahip olmak değil, ayrıca farklı bir ulusal kimliği benimsemekti. Tabii Roma’da doğmuşsanız, Roma vatandaşlığından vazgeçmeyi arzu etmezdiniz. Yudea’nın imparatorluğun en isyankar ve belalı eyaletlerinden biri olması, Yahudilere de genelde kuşku ve düşmanlıkla bakılması işleri kolaylaştırmıyordu. Kuşkusuz bu, Romalıların Yahudi saflarına katılmadan önce iki kere düşünmesine yol açtı. Paul’un sahneye çıkması bu ana denk gelir. PAUL’UN DEVRİMİ Paul’un başarısı Yahudiliğin en çekici yanlarını ve Tora ile yakın ilişkiyi muhafaza etmesi, buna karşı “itiraza açık” bileşkeleri atmasıydı. Paul, İsa’ya inancın Tora kanunlarının yerine geçtiğini vaaz ediyordu, yani Yahudiliğin çektiği Romalıların pek zahmetli bulduklarının. Hıristiyanlığı seçecek Romalılar sevecen bir Tanrı, Tora’nın manevi barış, adalet ve komşusunu sevme görüşlerini benimseyebilecekti. Bir Romalı bu fikirleri, Yahudilerin olduğu gibi “farklı” olmadan benimseyebilirdi. Böylece Paul bu engelleri kaldırdı ve kapakları açtı. John G. Gager Kingdom and Community: The Social World of Early Christianity (Krallık ve Toplum: İlk Hıristiyanlığın Sosyal Dünyası) adlı eserinde şöyle yazar (sh.140): “... Hıristiyanlık Yahudi mirasının bütün avantajlarını koruyordu ama büyümesini engelleyecek yegane iki unsur dışında: ritüel kanun zorunluluğu ve din ile ulusal kimlik arasındaki yakın ilişki. Helen Hıristiyanlık, İsa’nın “kanunun sonu” olduğunu ilan ederek ve kendisini dünyaya “yeni ruhani Yisrael” olarak tanıtarak, Helen Yahudiliğin üç yüzyıl boyunca ektiği siyasi ve sosyal meyveleri toplamayı başarmıştı.” Dindar Yahudilerin, en kötü cinsten bir sapkın Yahudi olarak gördüğü Paul’e karşı çıktığını söylemeye gerek yok. Gerçekten de ona karşı Yahudilerin şikayetleri nedeniyle Paul Roma yetkilileri tarafından tutuklandı, bir süre bir tutuk evinde kaldı ve sonunda M.S. 67 yılında ya da civarında infaz edildi (Yisrael’de Roma’ya karşı Büyük İsyan’ın başladığı yıl). Hıristiyan geleneğine göre Paul ile İsa’nın baş havarisi Peter, Roma Katolik Kilisesi’nin şimdiki merkezi olan Vatikan Tepesi’nde gömülmüştür. Paul’un ölümünden sonra Hıristiyanlık ilerlemeye ve büyümeye devam etti. Yeni din çekirdek teolojisini geliştirmeye çabalarken birçok tartışma ortaya çıktı. Konumuz Yahudi tarihi olduğu için Teslis (Trinity), bakire doğum, diriliş gibi Hıristiyan dogmalarını tartışmayacağız. İlk Hıristiyan Kilisesi’nin çekirdek dogmasını oluşturmasının 300 yıl aldığını ve Yahudi, Yunan ve diğer pagan fikirlerin bir sentezi olduğunu söylemekle yetineceğiz. Hıristiyanlığın büyümesi resmi Roma tarafından direnişle karşılandı. Yeni din fazlasıyla ilgi görüyor, devlet dinini, dolayısıyla da devletin istikrarını tehdit ediyordu. Hıristiyanlık Roma’da kanun dışıydı, uygularken yakalananlar düzenli olarak çarmıha geriliyor ya da Coliseum’da aslanlara yem ediliyordu. Dalgalar halinde gelen bu zulümler (iktidardaki roma imparatorunun hoşgörü seviyesine göre) Hıristiyanlığın daha da güçlenmesine yol açtı. Bu açıdan Hıristiyanlar Yahudilerin Yunan İmparatorluğu’ndaki davranışlarını izliyordu. O zamana kadar kimse- Yahudiler hariç- dini için ölmemişti. Derken aniden M.S. 312 yılında Hıristiyanlığın kaderini değiştiren olağanüstü bir olay gerçekleşti ve Hıristiyanlık bir düzine yıl içinde Roma İmparatorluğu’nun devlet dini haline geldi. Bu olağanüstü olay, Roma imparatoru olacak olan Konstantin’in din değiştirmesiydi. KONSTANTİN Roma tahtı için rakibi ile savaşın gecesinde Konstantin rüyasında İsa’yı ve güneşin üzerinde duran bir haç gördüğünü söyledi. Konstantin hayallere eğilimliydi. Birkaç yıl öncesinde güneş tanrısı Sol’u Galya’da bir korulukta gördüğünü ileri sürmüştü. Bu ikisinin yan yana gelmesi –haç ve güneş- zafer belirtisiydi, Konstantin savaşı kazanınca başarıyı yeni bulunmuş tanrısına atfetti ve Hıristiyan oldu. Oxford bilgini David L. Edwards, Londra Southwark Katedrali Dekanı ve Christianity:The First Two Thousand Years (Hıristiyanlık: İlk İki Bin Yıl) kitabının yazarı, başka bazı Hıristiyan bilginler gibi Konstantin’in din değiştirmedeki samimiyetinden kuşku duymaktadır. Ama bunlar tarihin cilveleridir. Konstantin kısa zaman sonra imparator oldu, başkentini doğuda, Bizans’ta kurmayı seçti ve adına Konstantinopolis dendi. İmparatorluk ikiye bölünecekti. Batı imparatorluğu 5. yüzyılda yıkılacak ama Doğu imparatorluğu bin yıl kadar daha ayakta kalacaktı. Hıristiyanlık böylece yeni teşkilatın, Bizans İmparatorluğu’nun resmi devlet dini oldu. Konstantin Hıristiyanlığa bakışta benzersiz bir tarz başlatmıştı: pagan ve Hıristiyan simgelerini (güneş ve haç) birleştirerek. Sonraki birkaç yüz yılda bu türden başka sentezler ortaya çıktı. Hıristiyanlar Hıristiyanlığı “sevgi dini” ve Yahudiliği “kanun dini” olarak görmekten hoşlansa da, Konstantin’in siciline bakan bir Yahudi şöyle sorabilir: “Sevginin burada işi ne?” Johnson History of Christianity (Hıristiyanlığın Tarihi) adlı kitabında şöyle yazar (sh.68): “Onun (Konstantin) insan hayatına karşı hiçbir saygısı yoktu. İmparator olarak büyük oğlunu, ikinci karısını, en sevdiği kızkardeşinin kocasını ve birçok kişiyi kuşku götüren suçlamalarla öldürdü... Savaş tutsaklarını Trier ve Comar’da vahşi hayvanlara dövüşmeye mahkum ettiği için ve Kuzey Afrika’daki katliamları yüzünden çok eleştirildi.” Kısa zaman sonra zenginlik ve güç için acı bir mücadelenin başlaması işleri değiştirmedi. Hıristiyan kalabalıklar paganlığı kökünden yok etmek için ülkeyi alt üst etti, putları parçaladı, mabetleri yaktı. Johnson şöyle yazıyor (sh.76): “(Kilise) acı çeken, kurban edilen, hoşgörü dilenen bir varlıktan, baskı uygulayıcı, tekel talep eden bir varlığa dönüştü...” Alaycı kişiler devlet gücü haline geldiğinde Hıristiyan Kilisesi’nin haçı kılıca dönüştürdüğünü ve batı dünyasının dinini değiştirme becerisinin mesajlarda değil, yöntemlerde yattığını ileri sürer. M.S. 4. yüzyılın sonlarına doğru resmi hükümetin kanun ve yönetmeliklerle çekingenlik uyandırma çabaları –kalabalıkların terörünün de yardımıyla- Hıristiyanlığı imparatorluğun çoğunluğuna yaymayı başardı. Paganlığın ortadan kaybolmasıyla Yahudilik göze batmaya başladı. Her zamanki gibi yabancı ve ayrı idi ve boyun eğmiyordu. Daha önce inanç sistemlerine saldıran diğer bütün dinlere karşı yaptıkları gibi, yeni teşkilata karşı da inatla direniyorlardı. Bu, William Nicholls’un Christian Antisemitism: A History of Hate (Hıristiyan Antisemitizmi: Bir Nefret Tarihi) adlı kitabında açıkladığı gibi özel bir sorun oluşturuyordu. (sh.90): “... Tanrı’nın ilksel antlaşmaya sadakatine inanmaya devam eden Yahudi halkının dünyadaki varlığı, Hıristiyanlığın İsa aracılığı ile yapılan yeni antlaşmaya inancın yanına büyük bir soru işareti koyuyor. Çoğunlukla Hıristiyan zihninin derinliklerine gömülmüş olan bu soru işareti büyük bir endişe yaratmazlık edemezdi. Endişe çoğu zaman düşmanlığa yol açar.” Kısa bir zaman içinde imparatorlukla yaşayan Yahudiler medeni haklarından çoğunu kaybetti (örneğin bir Yahudi’nin bir Hıristiyan’la evlenmesi ölümle cezalandırılabilecek bir suçtu). Yahudi Yüce Mahkemesi Sanhedrin’in toplanması yasaklanmıştı. Yahudilere karşı çoğu zaman şiddete yol açan vaazlar düzenli olarak veriliyordu. Yahudileri İsa’nın katilleri olarak tanıtma fikri o zamanlar doğdu ama birkaç yüzyıl sonrasında popülerlik kazandı. 7. yüzyılın başında Bizans sendelemeye başladığında –büyük toprak parçaları, hatta Yeruşalayim’i de ele geçiren Pers saldırıları karşısında- imparatorlukla yaşayan Yahudiler çok istikrarsız bir durumdaydı. Yahudi karşıtı yasalar, ağır vergiler, şiddet gösterileri ve zorla din değiştirmeler halkı bezdirmişti. Bazıları Hıristiyanlardan kurtulmak umuduyla evlerine, güvenceye geri döndü. Ama Bizans İmparatoru Heraklius M.S. 629 yılında Yeruşalayim’i geri alınca zavallı Yahudiler vahşice katledildi. Kurtuluş için dua eden bu Yahudiler, kurtuluşun en beklenmedik yerden, Suudi Arabistan’dan “karma bir lütuf” şeklinde geleceğini hayal bile edemezdi. Orada, Mekke’de –Kâbe’deki ünlü Siyah Taş’ın uzun süredir pagan tapınma merkezi olduğu- Muhammed adlı olağandışı bir adam, olağandışı bir mesaj vaaz ediyordu.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 15-10-2007   #42 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

1000 YILLIK SÜRE

DİNSEL AÇIDAN : PUTPERESTLİKTEN TEK TANRI'YA
EKONOMİK AÇIDAN:İMPARATORLUKTAN FEODALİTEYE...

MEZOPOTAMYADAKİ TORA MERKEZLERİ'NİN 500 YILI


BABİL YAHUDİLERİ

Babil Yahudilerinin öyküsü, Babillilerin eski Asur İmparatorluğu’na karşı seferlerinin parçası olarak Yisrael’e ilk saldırılarının yer aldığı M.S. 434 yılında başlar. Babilliler bu ilk akın sırasında ne Bet-Amikdaş’ı yıktı, ne de Yahudileri sürgüne yolladı. Ancak en iyi ve başarılı Yahudilerin 10.000’ini tutsak almayı başardılar. Bu o sırada her ne kadar bir felaket gibi görünse de hepsi Tora bilgini olan bu parlak adamlar Babil’e varır varmaz bir Yahudi altyapısı oluşturdu. Bir düzine yıl kadar sonra Bet-Amikdaş yıkıldığında, Babil’e sürgün edilen Yahudiler orada bir Yahudi yaşamı sürdürmek için esas olan yeşivalar, sinagoglar, kaşer kasaplar, vb. buldu. Yetmiş yıl sonra Babilliler Perslere yenildiğinde ve Yahudilerin geri dönmesine izin verildiğinde, sadece az sayıda Yahudi geri döndü. Pers İmparatorluğu’nda yaşayan tahmini bir milyon Yahudi’den yalnızca 42.000’i gitti, yani %95’i Pers hakimiyeti altındaki Babil’de kaldı. İkinci Bet-Amikdaş döneminde, M.S. 70 yılında yıkılışına kadar Babil’deki Yahudi cemaati –Yisrael ülkesinde hüküm süren kasırgadan uzakta- gelişmeye devam etti. Gerçekten de burası Yahudi rabinik makamının, Bizans İmparatorluğu Sanhedrin’i M.S. 363 yılında kapattıktan sonra yerleştiği yerdir. Pers makamlarınca resmen tanınan Babil’deki Yahudi cemaatinin başına, Aramice Reş Galusa adı verilmişti. Bunun anlamı İbranice Roş Galut, yani “Diasporanın Başı”dır. Reş Galusa, Kral David hanedanının doğrudan soyundan gelen bir kişi değildi. Yisrael toprağında kral olmadığı halde, hem Babil’deki Yahudi cemaatinin temsilcisi, hem de asil bir statüye sahip biri olarak tanınıyordu. Yahudi cemaatinin Babil’de 1.500 yıldan fazla süren tarihi boyunca yaklaşık 40 kişi bu unvana sahip oldu ve bunların hepsinin ataları Kral David’e kadar uzanıyordu. Bu, Yahudi tarihinde her zaman korunmuş olan asil bir soy çizgisiydi. Sasani Hanedanı Babil’deki Yahudi cemaatinin istikrarı kısmen o bölgenin M.S. 3. yüzyıldan itibaren Pers Sasanileri’nin hakimiyeti altında bulunmasından kaynaklanıyordu. Sasaniler önce Romalıları, sonra da Bizanslıları krallıklarının dışında tutmayı başardı. Böylece Babil Yahudileri Bizans Hıristiyanlarının başka yerlerde verdiği zararlardan korundu. Yahudi bilginliği bu ortamda Sura (Rav olarak bilinen Rabi Abba Ben İbo tarafından kurulmuş olan) ve Nehardea’daki (Babilli bilge Rav Şmuel tarafından kurulmuş ve sonradan Pumbedita’ya taşınmış olan) büyük yeşivalarda gelişmeyi başardı. Babil Talmud’u burada yazılmış, başta Abbaye ve Rava olmak üzere Babil’in büyük rabi’lerini ölümsüzlüğe kavuşturmuştur. Tarihçi Berel Wein, Echoes of Glory (Görkemin Yankıları) adlı kitabında şöyle belirtir (sh.267): “Tahlil ve tartışmalarının etkisi kendini Talmud’u oluşturan sayısız müzakere ve tartışmada gösterir. Gerçekten de Talmud’un bir adı da “Abbaye ve Rava’nın tartışmaları”dır.” (Babil’deki bir başka büyük rabinik bilgin, 5. yüzyılın başında Babil Talmud’unun baş editörü olan Rav Aşi idi.) Bu rabi’ler Yahudi bilginliğinde Amoraim, yani “açıklayıcılar” ya da “yorumlayıcılar” olarak bilinir. Amoraim M.S. 200 yılından yaklaşık 500 yılına kadar yaşamıştır. Onları Gaonim, yani “büyükler” ya da “dahiler” izlemiştir. Gaonim, Yahudi bilginliğinin Babil’de başarının zirvesine ulaştığı bir zamanda yeşivaların başlarıydı. Ama bu tarihten sonra durum değişti. 5. yüzyılın ortasında Pers rahiplerin saldırgan Hıristiyan misyonerlere karşı mücadelesi sırasında Hıristiyanlara karşı zulümler başlatıp Yahudileri de buna dahil ettiğinde işler kötüye gitmeye başladı. Wein şöyle yazar (sh.277): “Babil’de durumunun kötüleşmesi Yahudi cemaati için bir şok oldu çünkü neredeyse bin yıl boyunca Babil’de böyle bir şey resmi olarak yapılmamıştı. Yahudilerin güveni sarsılmıştı.” Bizanslılar saldırılarını sürdürürken Babil bir iç savaşla çalkalanmaya başladı; Reş Galusa’nın infazıyla durum daha da kötüledi. Bu kaosun ortasında Müslümanların 7. yüzyılda Ortadoğu’yu fethetmesi Babil’deki Yahudi cemaatine beklenmedik yararlar sağladı. HALİFE ÖMER Hazreti Muhammed 632 yılında, yerine geçecek kimse bırakmadan ölünce gelişme halindeki Müslüman alemi bölünmeye uğradı. Halifeliğin iki adayı vardı: 1) Muhammed’in kızı Fatma ile evlenmiş olan kuzeni Ali; 2) Müslümanlığı ilk kabul eden kişi olan kayınpederi Ebu Bekir. Bu mücadele iki Müslüman mezhebinin doğmasına neden oldu: 1) Ali’yi Muhammed’in meşru varisi olarak kabul eden Şiiler; 2) Ebu Bekir’i meşru varisi olarak kabul eden Sünniler. Ebu Bekir ve onun yerine geçen Ömer’in takipçileri ilk büyük İslam hanedanı Umayyad’ın kurucuları oldu. Halife Ömer birliğe giden yolun ortak bir düşmana sahip olmaktan geçtiğini anladı ve Müslümanların son derece başarılı olduğu bir dizi fethe başladı. Bu fetihlerin parçası olarak 638 yılında Yeruşalayim’i Bizanslıların elinden aldı. Bu dönemden kalan Bizans evlerinin kalıntılarını görmek için eski Yeruşalayim şehrinde Mabet Tepesi’nin güney ucundaki arkeolojik kazıları ziyaret edebilirsiniz. Hazreti Ömer, fethi takiben 70 Yahudi aileye bu bölgede yer verdi. (O zamanda kadar Bizanslılar Yahudilerin Yeruşalayim’de yaşamasını tamamıyla yasaklamıştı.) Hazreti Ömer Mabet Tepesi’nin tamamıyla çöple kaplanmış durumda buldu. Bizanslılar Yahudileri küçük düşürmek için çöplerin oraya boşaltılması için bir kararname çıkarmıştı. Hazreti Ömer alanı temizletti; güney ucunda (Mekke’ye doğru dönerek) dua etmiş olabileceği ve orada ilk olarak küçük bir caminin inşa edildiği tahmin ediliyor ancak tarihçiler bundan emin değildir. Yeruşalayim’in ele geçirilmesi Hıristiyanlar için büyük bir darbe oldu. Yahudiler ise bunu daha olumlu bir şekilde karşıladı çünkü Hıristiyanlar onlara karşı insafsızca davranmıştı. Hazreti Ömer Persleri yenip de Babil’i alınca Reş Galusa’nın Yahudi cemaatinin başı olmasına hemen izin verdi. Hazreti Ömer Reş Galusa’dan (Bustenay Ben Haninay) öylesine hoşnuttu ki kendisi Pers kralının kızı ile evlenmeye karar verdiğinde Bustenay’ın prensesin kızkardeşi ile evlenmesi için ısrar etti. Böylece kaderin garip bir cilvesinin eseri, Reş Galusa halifenin kayınbiraderi oldu. (Bustenay’ın ölümünden sonra önceki bir karısından olan oğulları Pers prensesi Yahudiliği seçmediğini ileri sürerek ondan doğan oğullarının gayrı meşru sayılması için çalıştı. Bu pek olası değildir çünkü Reş Galusa’nın Yahudiliği kabul etmeyen bir kadında evlenmesi kamuoyunda isyan yaratırdı. Nitekim dönemin Gaonim’i tüm çocuklarının meşru Yahudiler olduğunu kabul etti.) KARAYLAR Babil Yahudiliğinin uzun tarihi boyunca bazen Reş Galusa, bazen de Gaonim daha fazla güce sahip oldu. Her şey siyasi ortama ve kişilere bağlıydı. Ancak genellikle Gaon’un konumu bilgeliğe, Reş Galusa’nınki ise soya (Reş Galusa geleneksel olarak Kral David’in soyundan geldiği için) dayanıyordu. 8. yüzyılda Bağdat’ta Karaylar adlı hizip bir mezhebin doğmasına neden olan, bu soy hakkındaki bir mücadeledir. Reş Galusa Şlomo 760 yılında geride çocuk bırakmadan ölünce yeğenlerinden ikisi, Hananya ve Anan makama göz dikti. Görevi Hananya aldı, Anan ise kendi dinini başlattı. Bu, daha önce görmüş olduğumuz, bir ego probleminin sonucunda doğan bir bölünme örneğidir (mesela Rehoboam ile Yeroboam arasındaki). Anan’ın mezhebi bazı yönlerden Sadusilere benzer bir şekilde başladı. Karaylar tıpkı onlar gibi Sözlü Tora’yı kabul etmiyor, Yazılı Tora’yı kelimesi kelimesine okuyordu (Karay adı İbranice kara fiilinden, yani ”okumak”tan gelir). Daha önce gördüğümüz gibi Yazılı Tora yeterince açık olmadığından Sözlü Tora olmadan bir Yahudi hayatı yaşamak mümkün değildir. Tora “bu sözcükleri evinin kapısının kenarına yazacaksın” diye emrettiğinde, Tora’nın hangi sözcüklerini ya da bütün Tora’yı mı kapının kenarına yazacağınızı nasıl bilebilirsiniz? Bu bölümün Şema duası ile ilgili olduğunu, bir parşömen rulosuna yazılacağını ve kapı kenarına belli bir şekilde iliştirileceğini -mezuza!- açıklayan Sözlü Tora’dır. Tora’yı kelimesi kelimesine okumanın sonucunda Karaylar Şabat’ı tamamıyla karanlıkta geçirmeye ve sinagoga gitme dışında evlerinden ayrılmamaya başladı. Hanuka’yı kutlamadılar çünkü Yazılı Tora’da sözü edilmiyordu. Aynı nedenden etli ile sütlüyü de ayırmadılar. Bu mezhebin pek ilgi çekmediği düşünülebilir. Başta çekmedi de. Ama zamanla Karaylık rabi’lerin fikirlerini gözardı etmek isteyen Yahudileri cezbetmeye başladı, bu da büyük bir kalabalık oluşturdu. Büyük bilge Sa’adiah Gaon devreye girinceye kadar. SA’ADİAH GAON Sa’adiah Gaon başta İnanç ve Görüşler Kitabı olmak üzere yazıları ve Karayları inançları yüzünden yerden yere vuran eleştirileri ile ünlüdür. Argümanları bütün Yahudi alemini ele geçirebilecek olan Karaylığın yayılmasını durdurdu. Karaylık bir an öylesine popülerdi ki 10. yüzyılda Yisrael toprağındaki Yahudilerin çoğunluğu Karay idi. Ancak Karaylar Sa’adiah Gaon’un inançlarının mantığına karşı saldırısından sonra hiçbir zaman toparlanamadı. Sayıları zamanla azaldı ama Sadusilerin aksine hiçbir zaman tamamıyla yok olmadılar. (2. Dünya Savaşı’na kadar Kırım’da geniş Karay cemaatleri vardı. Kendilerini Nazilerden kurtarmaya çalışırken gerçekte Yahudi olmadıklarını ileri dürdüler. Tabii ki onlar da katledildi.) Günümüzde başlıca olarak İsrail’de yaşayan az sayıda Karay vardır ancak sayıma kaçının katılmadığından kimse emin değildir. Nüfusları 7.000 ile 40.000 arasında tahmin edilmektedir. Karaylar çok sofu insanlar olarak bilinir. Dıştan bakıldığında Ortodoks Yahudilerden ayırt edilemezler ama başka Yahudilerle evlenmeleri yasaktır, yalnızca birbirleriyle evlenirler. Sa’adiah Gaon 942 yılında öldüğünde Babil Gaonim dönemi neredeyse sona ermiştir. Resmi olarak son bulması 1038 yılında Hai Gaon’un ölümü ile olur. O zamana kadar çok sayıda Yahudi Babil’i terk etmiş, dünyanın Müslümanlar tarafından fethedilen başka yerlerinde onlara açıklan fırsatların peşine düşmüşlerdir. Özellikle de İspanya’da.


Son Düzenleyen we come one; 15-01-2008 @ 08:09.
  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 15-10-2007   #43 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

MEZOPOTAMYADAKİ TORA MERKEZLERİ'NİN 500 YILI

İSPANYA YAHUDİLERİ


İslam orduları Avrupa’da giderek daha geniş toprak parçaları fethederken Ortadoğu Yahudileri Müslüman Avrupa’da yeni fırsat kapılarının kendileri için açıldığını gördü. En iyi fırsatlardan biri, 711 yılındaki Müslüman fethinden itibaren İspanya oldu. Gerçekten de orada koşullar Yahudiler için o kadar iyiydi ki günümüzde Yahudi aleminin yarısı Sefarad, yani “İspanyol” olarak bilinir. (Diğer yarısı daha sonra Aşkenaz, yani “Alman” olarak bilinecektir. Müslüman İspanya’da Yahudilerle çevrelerindeki Yahudi olmayan dünya arasında bir ortakyaşarlık oluştu. Bir kere Müslümanlar Yahudileri etkiledi. En büyük Yahudi bilginlerden bazıları Arapça yazdı. Ancak karşı etki çok daha büyüktü. İslam aleminin özellikle İspanya’daki büyük başarısının, orada özgürce çalışmasına izin verilen çok sayıdaki Yahudi sayesinde gerçekleştiği şüphe götürmez. YAHUDİLERİN KATKILARI Yahudiler her alanda –ekonomik olsun, entelektüel olsun- katkıda bulundu. Örneğin: · Yahudiler beceri gerektiren zanaatta başarılı oldu. Yahudiler mükemmel dericiler, metal işleyicileri, altın ve gümüş işleyicileri ve kuyumculardı. (Bu becerilerin bazılarının günümüzde var olduğunu görürüz. Yemenli Yahudiler gümüş işleyicileri olarak ünlerini sürdürmekte, Yahudi elmas tüccarları ise dünyanın her yerinde tanınmaktadır.) · Yahudiler bilimlerde, özellikte de tıpta başarılı oldu. Yahudi doktorlar her yerde bulunuyordu. Aralarında en ünlüsü, 10. yüzyılda iki halifenin hekimi olan Hasday İbn Şaprut, İspanya’daki en etkili kişilerden biri olarak görülmekteydi. · Yahudiler ticarette başarılı oldu. Yahudiler o zamanlar büyük rekabet içinde bulunan ve birbirleriyle doğrudan iletişim kurmayan Müslüman ve Hıristiyan alemleri arasındaki aracılardı. Bunun sonucunda Yahudiler Uzakdoğu, Ortadoğu ve Avrupa’ya hakim tacirler haline geldi. · Yahudiler bilimde başarılı oldu. Klasik bilimler Müslümanları büyülüyordu ama Yunanca ve Latince bilmediklerinden Yahudiler bu eserleri Arapça’ya çevirerek boşluğu doldurdu. Yahudiler Arapça metinleri önce İbranice’ye çevirerek, sonra da bunları başka Yahudiler tarafından Latince’ye çevrilmek üzere Avrupa’ya göndererek –Roma İmparatorluğunun dili o zamanlar hâlâ kullanılıyordu- Arap bilginliğinin Hıristiyan Avrupa’da yayılmasına yardım etti. YAZARLAR VE FİLOZOFLAR En büyük Yahudi yazar ve filozoflarından bazıları bu dönemde ortaya çıktı. Üç tanesi özel olarak belirtilmeyi hak eder: · Abraham İbn Ezra, ünlü fizikçi, filozof, astronom ve Tora yorumcusu. · Bahya İbn Pakuda, Kalbin Görevleri adlı, kişinin içsel yaşamının zorunluluklarını inceleyen ve kişinin geçek dini taahhüdünü değerlendiren bir sistem sunan kitabın yazarı (Günümüzde Yahudi etik incelemelerinde son derece popüler olmayı sürdüren bir kitap). · Yeuda HaLevi, Karadeniz ile Hazar Denizi arasında bulunan bir krallık olan Hazarya kralının öyküsü üzerine dayanan felsefi romanın, Kuzari’nin ünlü yazarı. (Hazarya kralı, 8. yüzyılda Hıristiyanlara mı, yoksa Müslümanlara mı katılacağına karar verememiş, büyük bilginlerin dünya dinlerinin faziletlerini huzurunda tartışmasını sağlamış, bunun sonucunda ülkesinin büyük çoğunluğu ile birlikte Yahudiliği seçmişti. Hazarya’nın tarihi 11. yüzyılda Bizans/Rusya koalisyonu tarafından yıkıldığında sona erdi.) HaLevi doğru olduğu rivayet edilen bu hikayeye dayanarak kralın huzurundaki tartışmaları hayal ederek yeniden oluşturmuştur. Kitap günümüzde popüler olmaya devam etmektedir. İspanya’daki Yahudi cenneti Müslüman Berber Hanedanı Almohatların 12. yüzyılda iktidara geçmesiyle aniden son bulmuştur. Almohatlar güney İspanya’yı ele geçirdiğinde Yahudilere üç seçenek sundu: İslam’ı seçmek, gitmek ya da ölmek. O sırada İspanya’dan kaçan çok sayıda Yahudi’nin arasında ünlü Maimonides (çoğu zaman tam adı olan Rabi Moşe ben Maimon’un ilk harfleri olan Rambam olarak tanınır) de vardı. (Birçok ünlü Yahudi’nin isimlerinin ilk harfleriyle tanındığını fark etmiş olabilirsiniz. Bunun nedeni, Yahudilerin soyadlarının bulunmamasıdır. Daha ileriki tarihlerde Hıristiyan vergi memurları tarafından zorlanıncaya kadar soyadı kullanmadılar. Yahudiler ilk adları ve babalarının adı, bazen kavimsel adları, Koen ve Levi gibi, ya da geldikleri yerin adı ile anılır, dolayısıyla bu kadar çok ismi baş harflerini kullanarak kısaltmak daha kolay olurdu.) MAIMONIDES Maimonides, Moşe ben Maimon olarak ünlü bir rabi ailesinde 1135 yılının Pesah akşamında Kordoba’da doğmuştu. Soy ağacında Kral David ve Mişna’yı derleyen Rabi Yeuda HaNasi’nin adları yer alıyordu. İlk öğretmeni babası, Yahudi bir hakim olan Rabi Maimon ben Yosef’ti. Ona sadece Talmud’u değil, matematik, astronomi ve felsefenin de temellerini öğretti. Ailesi İspanya’yı terk etmeye zorlandığında Maimonides yalnızca 13 yaşındaydı. Uzun yıllar boyunca vatansız olarak dolaştıktan sonra –bu yolculuklar sırasında babası öldü- Maimonides ile kardeşi David sonunda Mısır’da Kahire’ye yerleşti. Değerli taş ticareti yapan kardeşi aileyi geçindirirken Maimonides Tora eğitimini sürdürdü. David bir deniz yolculuğunda hayatını kaybedince de yük Maimonides’in omuzlarına bindi. Maimonides Tora bilgisinden ötürü para almayı reddetti, dolayısıyla hayatını kazanmak için kendi kendine tıp öğrendi. Kısa zaman sonra iyileştirici olarak öylesine ün kazandı ki Kahire’de Sultan Selahaddin’in sarayına hekim olarak atandı. Kahire’nin baş hahamı da seçilmişti. Ancak Mısır’da yaşamaktan memnun değildi. Çıkış’tan sonra bir Yahudi’nin Mısır’da yaşaması kanuna aykırıydı; bu yüzden imzasını “Mısır’da yaşayarak Tora’nın emirlerini her gün ihlal eden Moşe ben Maimon” diye atıyordu. Ünlü bir hekim ve iyileştirici olmanın yanı sıra, verimli bir yazardı. Muazzam eserleri arasında –Arapça dile getirilmiş ama İbranice harflerle yazılmış- dört tanesi en ünlüleri olarak dikkat çeker: Mişna Yorumları – Mişna hakkındaki açıklamaları Mişne Tora – Talmud’daki tüm hukuki kararlar hakkındaki kitabı (Yad Hazaka olarak da bilinir) Zihni Karışmış Olanların Rehberi – Tora’nın görünürdeki çelişkili öğretilerinin aslında bir bütün olduğu hakkındaki açıklamaları Gelecek Dünya Hakkında Söylev – İnancın 13 İlkesi’ni de içeren Mesihsel Çağ hakkındaki açıklamaları (bu söylev Sanhedrin Risalesi 10:1’in girişinde yer alır). (Miamonides’in yeni ufuklar açan çalışmalarından kilit alıntıların çevirileri için Avraham Yaakov Finkel’in The Essential Maimonides (Temel Maimonides) adlı eserine bakabilirsiniz.) Maimonides’in yazıları o dönemde son derece tartışıldı. Beyanlarından bazıları radikal bulunuyor, bazıları ise anlaşılamıyordu. Eserleri yasaklandı ve ölümünden sonra 1233 yılında rabi’lerin kışkırtması sonucunda yakıldı. Ancak bundan dokuz yıl sonra Fransa kralı IX. Lui Talmud’un yakılmasını emrettiğinden Yahudiler bunu Maimonides’in eserlerini yaktıkları için Tanrı’nın “göze göz, dişe diş” cezası olarak yorumladı. Cezayı ve yakmayı başlatan Rabi Yona Gerondi pişmanlık duymaya başladı ve Maimonides’e karşı beyanlarından ötürü bir tür özür olarak Şa’arei Teşuva “Pişmanlığın Kapıları” adlı kitabı yazdı. Maimonides’in eserleri günümüzde bütün dünyada kabul ve saygı görmektedir. Gerçekten de Maimonides Yahudi aleminde Rişonim yani “İlkler”in en önemlilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu Yahudi bilgeler grubu, daha önce sözünü ettiğimiz bilgeleri izler: Mişna’da adı geçen Tanaim ya da “Öğretmenler” (M.Ö. 200’den M.S. 100’e) ; Gemara’da adı geçen Amoraim ya da “Açıklayıcılar” (200 ile 500 yılları arasında); Talmud sonrası Babil Akademileri’nin ustaları olan Gaonim ya da “Dahiler” (500 ile 1038 yılları arasında). Rişonim (1038 ile 1439 yılları arasında) Yahudi bilginliğine önemli katkılarda bulunmuştur. Maimonides’in yanı sıra Rişonim’lerin en ünlüleri arasında, dünyanın isminin ilk harfleriyle tanıdığı Fransız rabi Solomon ben Isaac – Raşi- yer alır. RAŞİ Burada şöyle bir soru sormak mümkündür: Fransa’ya kaç Yahudi gitti? Bazı Yahudiler 1000 yıl kadar öncesinden, Roma İmparatorluğu’nun uzaktaki ileri karakol mevkilerine yerleşmişti. Bu Yahudi yerleşimleri uzun süre boyunda küçük kaldı. Genişlemeleri kaderin ilginç bir cilvesi sonucunda oldu. Yahudi geleneğine göre Frenklerin Kralı Charlemagne, Yahudilerin Müslümanlara ne kadar yardımcı olduğunu gördü ve halifenin ona birkaç rabi göndermesini istedi. Rabi’ler geldikten sonra başka Yahudilerin onları izleyeceğini biliyordu. Buna ilaveten Yahudiler, dindaşlarının onları geri almak için büyük paralar ödeyeceğini bilen korsanlar tarafından sık sık kaçırılıyordu. Küçük bir Fransa Yahudiler grubu, Rabi Nosson HaBavli’yi kurtarmak için, gelmesi ve Fransa’daki cemaatlerinde bir yeşiva kurması şartıyla çok para verdi. Fransız rabi’lerin en ünlüsü olan Raşi, 1040 yılında Solomon Ben Isaac olarak Fransa’da doğdu ve Almanya’da yeşiva’ya gönderildi. Öğrenimini tamamladıktan sonra Raşi Fransa’ya döndü ve doğduğu yer olan Troyes’a yerleşti. Tıpkı Maimonides gibi Tora bilgisinden ötürü para almayı reddetti ve hayatını sahip olduğu bağlar sayesinde kazandı. Raşi’nin tam bir ansiklopedik Tora bilgisi vardı. Metni okurken karşısına çıkan en aşikar sorulardan bazılarını yanıtlamayı görev bilirdi. Günümüzde Tora’nın çok sayıda baskısının, metnin yanında onun açıklamalarına yer vermesinin nedeni budur. Raşi’nin yaptığı bir başka şey, bütün Babil Talmud’u hakkında bir yorum yazmak oldu. Günümüzde bu yorumlar Tora’nın neredeyse her sayfasındaki “iç” marjda yer alır. Raşi’nin açıklamalarını vazgeçilmez buluruz çünkü Sinay Dağı’ndan uzaklaştıkça Yahudi kanunundaki nüansları anlamak giderek zorlaşır. Raşi’nin oğlu yoktu ama Talmud’u öğrettiği iki çok ünlü kızı vardı: Miryam ve Yoşeved. Raşi’nin kızları büyük bilginlerle evlendi ve büyük bilginler doğurdu. Raşi’nin damatları, öğrencileri ve torunları Ba’alei HaTosefot, “Toplama Ustaları” olarak bilinen bir bilginler grubu oluşturdu. Ba’alei HaTosefot, Talmud’a yorumlar ilave etti. Bu yorumlar her Talmud sayfasının “dış” marjında yer alır. Bu grubun en tanınmış kişisi Raşi’nin torunu Rabi Yaakov ben Meir, ya da Rabbenu Ta’**’dır. Raşi 1105 yılına kadar yaşadı ve Avrupa Yahudileri’nin yaklaşık %30’unun katledildiği ilk Haçlı Seferi’nden sonra hayatta kaldı. Yahudi geleneğine göre Haçlı Seferi’nin liderlerinden biri, Fransız asilzade Godfrey de Bouillon’la görüştü. Godfrey Kutsal Topraklar’ı Müslümanların elinden kurtarmak için Haçlı Seferi’ne çıkarken Raşi ona başaracağını ama yalnızca iki atla geri döneceğini söyledi. Buna karşı Godfrey, Raşi’nin kehaneti yanlış çıktığı takdirde dönüşünde onu öldüreceğine ant içti. Godfrey Haçlı Seferi’nden yalnızca üç atla geri döndü ama Troyes şehrinin kemerli kapısından geçerken, kemerin kilit taşı düştü ve atlardan birini öldürdü. Gelecek bölümde Godfrey de Bouillon’un Haçlı Seferleri’nde oynadığı rolü ve tarihin bu utanç verici dönemini ele alacağız.


  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 16-10-2007   #44 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

HRİSTİYANLIK VE İSLAM'IN YAYILMASI


HAÇLI SEFERLERİ

Merkezi Konstantinopolis’te bulunan Bizans (Doğu) İmparatorluğu, Hıristiyan kilisesine hakim olduğu sürece, Konstantinopolis piskoposu ile Roma piskoposu arasındaki güç dengesini korudu. Bizans İmparatorluğu çöküşe geçtiğinde, Roma kendisini göstermeye başladı. Göreceğiniz gibi Haçlı Seferleri Roma ile doğdu. Ancak Haçlı Seferlerini ve Yahudileri nasıl etkilediklerini tartışmadan önce, sahneyi hazırlamalı ve tarihte geriye doğru gitmeliyiz. 4. yüzyıldan beri, merkezi Roma’da bulunan Batı Roma İmparatorluğu Gotların ve Frenklerin sayesinde önemli ölçüde küçülme göstermiş, 476 yılında da tamamıyla yok olmuştur. Bunun sonucunda ortaya çıkan ekonomik, hukuki ve idari altyapıdaki boşluk, bir kaos durumuna yol açmıştır. Frenklerin tarafına geçen kilise, düzeni sağlamaya girişir. Bürokratik çerçevesini eskiye göre şekillendiren kilise, insanların alışkın olduğu unvanlar ve idari konumlar geliştirdi. Papa’nın önceden Roma imparatoruna verilen unvanla piskopos (pontifex maximus yani baş rahip) diye adlandırılması rastlantı eseri değildir. Bugün kilisenin Batı Avrupa’yı demirden bir elle yönettiği zaman sürecini “Karanlık Çağlar” olarak hatırlarız. Daha merhametli tarihçiler buna “Ortaçağ” diyecektir. FEODALCİLİK İyi örgütlenmiş bürokrasisi ile kilise, feodalciliğin Avrupa toplumunda gelişmesinde son derece önemli bor rol oynamıştır. Feodalciliğin kökleri o dönemde süregiden savaşlara uzanır. Krallar süvari sınıfını desteklemek için askerlerine bağımlı işçiler tarafından işlenen çiftlik arazileri verir. Halkın çoğunluğunun dipte, serfler ya da başkaları için basbayağı köleler gibi çalıştığı dev bir piramit oluşturulmuştu. Feodal serfler gün doğumundan batımına kadar çok ağır şartlarda çalışıyordu. Tam bir pislik ve sefalet içinde yaşıyorlardı. Bugün, o zaman döneminin koşullarını ve yoksunluklarını hayal etmek bile bizim için zordur. Kilisenin feodal sistemdeki rolü oldukça tuhaftı. Haksızlığa karşı mücadele etmediği gibi, sistemi yaratmaya yardım etmiş ve bundan büyük yararlar sağlamıştı. Kilise feodal sistemin eşitsizliğini çeşitli dogmatik formüllerle desteklemiş, Tanrı’nın Kendisinin işlerin bu yönde gitmesini istediğini, yoksulluğun büyük bir ruhani değerinin olduğunu, kralın ilahi güçlerle atanmış otoritesi sorgulanamaz bir insan olduğunu kuvvetli bir şekilde ima etmişti. Neden? Çünkü kilise bu feodal oyunun “önemli bir oyuncusu” idi. Tarihinin başından itibaren kilise toprak elde etmeye başladı. Başlangıçta pagan tapınaklara ve tapınak rahiplerinin mülklerine el koydu. Sonra Avrupa’daki en büyük toprak sahibi oluncaya kadar varlığını genişletmeyi sürdürdü, zavallı köylülerden muazzam vergiler topladı. Oxford bilgini Henry Phelps-Brown Egalitarianism and the Generation of Inequality (Siyasal ve sosyal eşitlilik ve eşitsizliğin doğuşu) adlı eserinde kilisenin tektanrıcılığı temsil ederken kendisini eski Helenci pagan eğilimlerden kurtarması gerektiğini ileri sürer (sh.33): “Böylece Hıristiyanlığın kendisi ile varlık ve güç hakkındaki görüşleri, laik dünyanın eşitsizliğine karşı çıkmadı. Aksine bunu destekledi. Böylece pagan felsefelerin ana eğilimini takip etti. İnsan kapasitesinin eşitsizliği aşikardı, boyun eğme ihtiyacı kaçınılmazdı.” Kilisenin imparatorluğu boyca büyürken, para ihtiyacı da arttı. Haçlı Seferleri kısmen İslam İmparatorluğu’nun büyümesini durdurmak amacıyla başlatılırken, kilit bir motivasyon Avrupa’da artan nüfus için yeni topraklar ve zenginlikler elde etmekti. Toprak isteyen şövalye ve asilzadelerin hırslarını tatmin yoluydu. Ancak o zaman gösterilen neden kilisenin, Yeruşalayim’deki Kutsal Kabri Müslümanlardan geri almasıydı. Bu tapınak 4. yüzyılda Konstantin’in annesi İmparatoriçe Helena tarafından İsa’nın çarmıha gerildikten sonra gömüldüğü yer olarak tanımlanmıştı. (Haçlılar tarafından yeniden inşa edilmiş olan bu kilise bugün halen durmaktadır; Hıristiyan hacıların Yeruşalayim’deki odak noktasıdır ancak Protestan Hıristiyanlar buranın İsa’nın gömüldüğü yer olmadığını ileri sürmektedir.) “ASİL” ARAYIŞ Haçlı Seferleri denince tarihin Hollywood versiyonları ile yetişmiş Batılı kafalarımızda, zor durumda olan genç kızları kurtaran asil şövalyeler canlanır. Ne büyük palavra... Şövalyelerin, kralların ve şövalyelik idealinin olduğu doğrudur. Bir Haçlı Seferi’nin lideri Aslan Yürekli Rişar’ın (bu arada İngiltere’nin sahip olduğu en kötü krallardan biriydi) kesinlikle maço bir savaşçı olduğu da doğrudur. Ama hepsi bu. Haçlı Seferleri katliam, ırza geçme ve talan kampanyalarına, zavallı Yahudiler için de felakete dönüştü. Gerçekten de Haçlı Seferleri, ne yazık ki sonraki birkaç yüz yıl boyunca model olacak, Yahudilere karşı ilk büyük ölçekli kitle vahşetinin başlangıcını oluşturur. Daha ileriki pogromlar bu fikrin tekrarı olacaktır. Yahudiler Haçlıların tek –ve birincil- kurbanları değildi. Müslümanlarsa öyleydi. İslam tarihi öğrencisi iseniz, bugün Arap aleminin içinde bulunduğu durumun büyük ölçüde Haçlı Seferleri’nden kaynaklandığını bilirsiniz. Kendilerine karşı yöneltilen vahşet Arap halklarını ekonomik yıkıma uğratmış, Arap aleminin çok kapalı olmasına yol açmış ve Arapların Batı’ya karşı nefretine katkıda bulunmuştur. (Araplar neden bugün bile evlerinin kapılarını maviye boyar? Kem gözü uzaklaştırmak için. Neden mavi? Açıklamalardan biri, onları katletmeye gelen kuzey Avrupalıların gözlerinin mavi olmasıdır.) 11. ile 13. yüzyıllar arasında toplam on Haçlı Seferi yapıldı: Birinci Haçlı Seferi, 1095-1099, sırasında Yeruşalayim Müslümanlardan alındı, şehirdeki Müslüman ve Yahudi halk kılıçtan geçirildi ve Haçlı yönetimi altındaki Yeruşalayim Latin Krallığı kuruldu. İkinci Haçlı Seferi, 1147-1149, Hıristiyanların Türklerin eline geçen topraklarını geri almak için örgütlendi ama başarısızlıkla sonuçlandı. Üçüncü Haçlı Seferi, 1189-1192, Mısır Sultanı Selahaddin Yeruşalayim’i yeniden ele geçirdikten sonra örgütlendi. Kral Aslan Yürekli Rişar’ın katıldığı sefer budur. Başarısızlıkla sonuçlandı. Dördüncü Haçlı Seferi, 1202,1204, sırasında Romalı Papa’nın hakimiyetini kabul etmeyen Yunanca konuşan Doğu Ortodoks Hıristiyanlar tarafından işgal edişmiş olan Konstantinopolis fethedildi. Çocukların Haçlı Seferi, 1212, sırasında Kutsal Topraklara binlerce çocuk gönderildi. Bu çocuklar Müslümanlar tarafından esir alındı, köle olarak satıldılar ya da açlık ve hastalıktan öldüler. Beşinci Haçlı Seferi, 1217-1721, Mısır’a yönelikti ama başarısızlıkla sonuçlandı. 13. yüzyılda gerçekleştirilen sonraki dört Haçlı Seferi Müslümanların kazandıklarını geri almayı başaramadı. Acco’daki son Haçlı kalesi de düştü. Haçlı Seferlerinin çok kısaca özeti bu. Şimdi Haçlı Seferlerinin Yahudileri en çok etkileyen yönlerini ayrıntıları ile ele alabiliriz. KAFİRLERİN TEMİZLENMESİ Papa II. Urban ilk seferi kısmen Müslümanlar tarafından kuşatılmış olan Konstantinopolis’teki Hıristiyanların yardım çağrısına cevaben başlattı. Amacı “kafirleri” (Hıristiyanların diğer tektanrılıları adlandırdığı gibi) püskürtmek ve Kutsal Toprakları geri almaktı. Seferi cazip kılmak için Papa katılanlara bol miktarda ganimet olacağı, ayrıca da tüm günahlarının Tanrı tarafından affedileceği sözünü verdi. Papa hevesli bir yanıtla karşılaştı. 15.000 kişilik –5.000 şövalye, gerisi de piyade- bir ordu giysilerinin üzerine büyük bir kırmızı haç takarak yola koyuldu (Haçlılar ismi buradan gelir ama onlar kendilerini “hacı” diye adlandırıyordu). Orduya bir de köylü gücü katıldı. Bu köylüler Avrupa boyunca ilerlerken (şövalyelerin önünde) yemeğe ihtiyaçları vardı ve etrafı talan ederek karınlarını doyurdular. Yine ilerlerken akıllarına, kafirlerden de kurtulabilecekleri fikri geldi: yani Yahudilerden. İşte Mayıs 1096’da Mainz Yahudilerine karşı yapılan saldırının bir görgü tanığının anlatısı. Bu, August Krey’in The First Crusade (İlk Haçlı Seferi) adlı kitabından alınmış, hayatta kalan bir Yahudi tarafından yazılmış bir mektuptur. “Şehirdeki Yahudiler kardeşlerinin katledildiğini bildiğinden güvenlikte olma umuduyla Ruthard Piskoposuna sığındı. Korumasına çok değer veriyor, inanıyorlardı. Piskopos Yahudileri kendi evinin çok geniş bir holüne yerleştirdi. Bu şekilde çok güvenli ve dayanıklı bir yerde sağ salim kalacaklardı. “Ama... Takım görüş alışverişinde bulundu ve gün doğduktan sonra kapıların kilitlerini kırarak holdeki Yahudilere oklar ve mızraklarla saldırdı. Binlerce kişinin saldırısına karşı koymaya çalışan 700 kadar Yahudi’yi öldürdüler. Kadınları da öldürdüler ve kılıçlarıyla, yaşları ve cinsiyetleri ne olursa olsun körpe çocukları da delip geçtiler.” Avrupa’daki Yahudi cemaatinin %30 ile 50’si böyle can verdi. 20.000 ile 30.000 arasında tahmin edilen Yahudi nüfusunun 10.000’i Haçlılar tarafından katledildi. YERUŞALAYİM’İN DÜŞÜŞÜ Haçlılar Türkiye’de Antakya’yı fethettikten sonra Yeruşalayim’e gittiler. Aralarından çoğu yoldaki savaşlarda ölmüştü. Yeruşalayim kapılarında, ağır zırhlarını ısıtan kavurucu güneş altında çarpışırken birçoğu daha can verdi. 44. bölümde Raşi’yi tartışırken Fransız asilzade Godfrey du Boullion’dan söz etmiştik. O, ayrıca da Raymond of Guilles, Raymond of Flanders ve Robert of Normandy, o zamanlar önemli bir Yahudi nüfusuna sahip olan Yeruşalayim’in kapılarını kuşattı. Güçleri duvarları deldi ve şehre akın ettiler. (Haçlıların “Hep! Hep!” çığlıkları o zaman ortaya çıktı. Bu, Latince “Yeruşalayim Düştü”nün baş harfleriydi. Zamanla “Hip hip hurra!” oldu, Yahudilerin hiçbir zaman kullanmadığı bir selamlama şeklidir.) Haçlılar şehre girdikten sonra ne oldu? Müslüman tarihçi İbn Al Kalanisi, gereksiz vahşeti tüyleri diken eden bir şekilde tasvir eder. Zavallı Yahudiler bir sinagoga sığınır, Haçlılar onları burada bulur, sinagogu ateşe verir ve hepsini diri diri yakar. Haçlılar Yeruşalayim’i fethettikten sonra tüm Yisrael’de büyük bir inşa işine girişti. Kurdukları birçok kale ve kilisenin kalıntıları günümüzde ziyaret edilebilmektedir. (Bunların çoğu Müslümanlar tarafından ele geçirildikten sonra, Haçılar geri döner korkusuyla yıkılmıştır.) Haçlılar bu krallıkla ilgilenmek üzere özel şövalye örgütleri kurdu. Bizi özellikle ilgilendirenler Tapınak Şövalyeleri ve Hospitalier (Konuksever) Şövalyelerdir. Tapınak Şövalyeleri Tapınak (Mabet) Tepesi’ne yerleşmişti (adları buradan gelir). İlginç olan şudur ki Tapınak Şövalyeleri Kubbet-ül Sahra’yı yıkmadı (oysa Haçlılar kiliseye dönüştürmedikleri tüm camileri yıkmıştı). Neden mi? Oranın Şlomo’nun Mabedi” olduğunu ve yakındaki El Aksa camiinin Şlomo’nun Sarayı” olduğunu sandılar. Peki ne yaptılar? Kubbet-ül Sahra’nın tepesindeki hilali çıkarıp bir haç yerleştirdiler ve Templum Domini “Tanrı’nın Mabedi” diye adlandırdılar. El Aksa camiinin ve altındaki kemerli kabri manastıra dönüştürdüler. Diğer yanılgılarına uyumlu bir şekilde, Herod tarafından inşa edilmiş olan bu alana “Şlomo’nun Ahırları” ismini verdiler. (Bu sözde ahırlar son zamanlarda Müslüman Vakfı tarafından kazılmış ve İsrail hükümetinin durduramadığı devasa arkeolojik yıkım çerçevesinde başka bir camie dönüştürülmüştür.) Hospitalier Şövalyelerin, Hıristiyan kutsal mekanlarını ziyaret edecek çok sayıdaki Hıristiyan hacıya konukseverlik göstereceği ve aralarındaki hastaları tedavi edeceği farz ediliyordu. (Gördüğünüz gibi konukseverlik daha sonra hastaların bakıldığı yerle eşanlamlı oldu: hospital – hastane.) Hospitalier Şövalyeler ana binalarını Kutsal Kabir Kilisesi’nin yakınına, yani mantıklı bir yere inşa etti. Bir kilise, acizler yurdu ve hastaneden oluşan başka bir kompleksi ise bugün eski Yeruşalayim şehrindeki Yahudi mahallesinin kalbi olan yerde, Batı Duvarı’na giden ana merdivenin yakınlarında kurdular. Bu kalıntı korunmuş, turistleri çekmektedir. Yakınlarındaki Haçlı yapıları yenilenmiş ve apartman dairesi, okul ve dükkan olarak kullanılmaktadır. Hospitalier Şövalyelerin Yahudilere konukseverlik göstermediğini söylemeye gerek yok. Şehrin Hıristiyan nüfusunu artırmak için Hıristiyan Arap kabileleri getirdiler. Yahudiler ise her zaman kutsal şehrin parçası olmaya can atıyordu. Bu Yahudilerden biri, Kutsal Topraklardaki Haçlı istilasına meydan okudu. Bu Yahudi ünlü şair ve yazar Yeuda HaLevi’den başkası değildi (44. bölümde ele aldığımız Kuzari eserinin yazarı). Yeuda HaLevi şehre ulaşmayı başardı ama şehir kapılarının hemen dışında Hıristiyan bir Arap atlısı tarafından çiğnendi. Ölürken kendi şiirlerinden birini okuduğu söylenir: “Sion, seni görürsem... Taşlarını bağrıma basacak, onları öpeceğim ve toprağının tadı, bana baldan tatlı gelecek.” SULTAN SELAHADDİN Haçlıların Kutsal Topraklardaki hükümdarlığı kısa ömürlü oldu. Yüz yıldan kısa bir sürede, 1187 yılında Mısırlı Sultan Selahaddin tarafından fethedildiler (44. bölümde gördüğümüz gibi Maimonides, Sultan’ın ailesinin hekimi idi). Sultan Selahaddin Haçlıları Ortadoğu’nun ortaçağ tarihinin en önemli savaşlarından biri sırasında yendi: Galile Denizi’nin kuzeybatısında yer alan Hattin’de. Selahaddin orada Haçlıları açık alana sürmeyi başardı. Yazın ortasında, yakıcı sıcak altında kendilerini sayıca çok daha az, manevra yapma yeteneğinden yoksun buldular. Selahaddin onları bu şekilde yok etti. Yeruşalayim’i kaybettikleri halde Haçlılar vazgeçmedi. Kutsal Toprakları yeniden ele geçirmek üzere sefer üzerine sefer düzenlediler. Hiçbir zaman Yeruşalayim’i geri alamadılar (ama Müslümanlar oradaki Hıristiyan mekanlarına girmelerine izin verdi). Sonunda son haçlı kalesi Acco (Akka) 1291 yılında düştü. Bugün İsrail’in her yerinde Haçlı döneminden kalma şaşırtıcı kalıntılar vardır. En büyük ve etkileyici olanlarından bazıları Kesarya, Acco, Tiberya ve Belvoir’dadır (Hattin savaşının yer aldığı alanın yakınında). Bu yerleri ziyaret edecek olursanız, onlara hayranlıkla seyrederken Haçlıların Yahudilere neler yaptıklarını hatırlayın

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 17-10-2007   #45 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

HRİSTİYANLIK VE İSLAM'IN YAYILMASI


İFTİRALAR(1144_1215)


Yahudi tarihinin sürekli ve amansız Hıristiyan zulmü altında kalan acı verici bir dönemini tartışmaya başlamak üzereyiz. Bu dönem zarfında göreceklerimiz: İngiltere’den kovulan Yahudiler (1290) Fransa’dan kovulan Yahudiler (1306 ve 1394) Macaristan’dan kovulan Yahudiler (1349 ve 1360) Almanya’dan kovulan Yahudiler (1348 ve 1598) Avusturya’dan kovulan Yahudiler (1421) Litvanya’dan kovulan Yahudiler (1445 ve 1495) İspanya’dan kovulan Yahudiler (1492) Portekiz’den kovulan Yahudiler (1497) Bu sadece kısmi bir liste. (Çoğu zaman Yahudiler kovuluyor, ardından yokluklarında önemli bir ekonomik çöküş kaydedilince tekrar kabul ediliyor, sonra yine kovuluyorlardı. Klasik “ne onlarla, ne onlarsız” felsefesi. Bu zulümlerin hikayesi gerçekte 1.000 yılı –ilk milenyum- civarlarında başlar. İnsanların, özellikle de Vahiy kitapları bin yılın sonunda şeytanın hapisten çıkıp dünyayı alt üst edeceğini öngören Hıristiyanların, büyük tarihler konusunda huzursuz olduğu anlaşılmaktadır. Yaklaşan milenyum Hıristiyan aleminde, tarihçilerin “Yeni Dindarlık” diye adlandırdığı dini bir canlanmaya yol açtı. Yeni Dindarlık özellikler İsa’nın tarihselliğine odaklandı. İsa’nın hayatına odaklanmak, onun ölümüne odaklanmak demekti. Hıristiyanların “Yeni Ahit”i İsa’yı Romalıların öldürdüğünü söylese de, Yahudiler onun ölmesini istemekten dolayı suçlanıyordu. Böylece o dönemde, en başta 4. yüzyılda ortaya çıkan Yahudilerin “İsa’nın katilleri” olduğu kavramının popülerlik kazandığını görüyoruz. Yine de bu tek başına Hıristiyan zulümlerinin şiddetini açıklamaya yetmez. Bu konuyu tam manasıyla anlamak için başka, daha karmaşık nedenlere bakmamız gerekir. TEOLOJİ DEĞİŞİKLİĞİ Bir kere Yahudilerin varlığı bile birçok Hıristiyan’ı sinirlendiriyordu. İşte nedeni: Hıristiyan teolojisi İbranilerin Tevrat’ını kabul eder. İçinde yer alan, Yahudilerin Tanrı tarafından Tora’yı almak ve dünyaya kutsallık getirmek üzere seçilmiş özel bir halk olduğu beyanını tartışmaz. Ama Hıristiyan teolojisi Yahudilerin misyonlarını başaramadığını söyler. Bu nedenle Tanrı, işleri düzeltmek için “oğlunu” (İsa) gönderdi ama Yahudiler onu “tanrı” olarak tanımayı reddetti. Bunun sonucunda Tanrı Yahudileri terk etti ve onların yerine “yeni seçilmiş ulusu”, Hıristiyanları getirdi. (Tevrat’ın Hıristiyan bölümü bu yüzden “Yeni Ahit” adını taşır). Bu mantık yürütmenin sonucunda Yahudilerin dünyada var olması için hiçbir amaç kalmamıştır. Birçok güçlü ulus gibi, onlar da yok olmalıdır. Ne var ki ilk milenyumda –İsa’nın ölümünden 1.000 yıl sonra- Yahudiler hâlâ her tarafta varlık gösteriyordu. Hıristiyan teolojisi bu soruna bir tür çözüm getirmek zorundaydı ve getirdi. Yahudiler Tanrı tarafından “tanık ulus” olarak (Latince teste veritatis) dünyada dolaşmaya mahkum edilmiş olmalıydı. Tanık bir ulusun amacı, İsa’nın sözde “İkinci Geliş” için tekrar ortaya çıkacağı “günlerin sonuna” tanıklık etmek üzere tarih boyunca hayatta kalmaktır. Ancak Hıristiyan teolojisinin açıklamaları Yahudilerin –zaman zaman güçlü ve başarılı- varlığını ortadan kaldıramıyordu. Meselenin kalbinde, Hıristiyanların Yahudilerin insan ruhu için doğrudan bir rakip olduğu görüşü yer alıyordu. Hıristiyanların Yahudilere karşı husumeti Hıristiyan kilisesinin ilk atalarının yazılarında görülebilir. (Bkz. Alan Gould’un What Did They Think of the Jews? –Yahudiler Hakkında Ne Düşünüyorlardı- kitabı, sh.24-25): Konstantinopolis Patriği John Chysostom’dan bunları öğreniyoruz. “Yahudiler insanların en değersizleridir: şehvet düşkünü, açgözlü, zorbadırlar; Hain Hıristiyan katilleridirler. Şeytana taparlar. Dinleri bir illettir. Yahudiler İsa’nın iğrenç katilleridir ve tanrı öldürmenin kefareti, hoşgörüsü, affı yoktur. Hıristiyanlar intikamı hiçbir zaman bırakmamalıdır. Yahudiler sonsuza kadar köle olarak yaşamalıdır. Bütün Hıristiyanların görevi Yahudilerden nefret etmektir.” Nyssalı Greogry’den ise aynı bağlamda daha fazlasını öğreniyoruz: “Tanrımızın katilleri, peygamberlerimizin canileri, tanrının rakipleri, tanrıdan nefret edenler, kanunu hor görenler, merhamet düşmanları, babanın inancının hasımları, şeytanın avukatları, yılan yuvaları, iftiracılar, alaycılar, zihinleri karanlıkta olan adamlar, Farisilerin mayası, iblisler topluluğu, günahkarlar, kötü adamlar, doğruluğu taşa tutanlar ve ondan nefret edenler.” Böylesine iftiralar bazı yerlerde insanları şiddete sevk ediyordu. (Örneğin 45. bölümde Haçlıların Avrupa’da yaşayan Yahudilerin %30 ile 50’sini katlederek oradaki Yahudi nüfusunu nasıl mahvettiğini gördük. 1095 yılında ilk Haçlı Seferi başladığında yaklaşık 20.000-30.000 arasında tahmin edilen Yahudi nüfusunun 10.000 kadarı öldürüldü.) Bu iftiralar başka yerlerde farklı zulümleri doğurdu. TEFECİLER Makul bir Hıristiyan, kilise babalarının birinin Yahudiler hakkında böyle konuştuğunu duyunca doğal olarak, bu türden insanların temiz bir toplumda yerinin olmadığı sonucuna varabilirdi. Zamanla çıkarılan sonuç da bu oldu. İlk milenyum civarında Yahudilerin anlamlı bir şekilde dışında bırakıldığı Hıristiyan ticaret loncalarının yükselişini görürüz. Artık Yahudi altın ve gümüş işleyicileri ve cam üfleyicileri yoktur. Yahudiler toprak sahibi olamaz, işyeri açamaz, doktor ve avukat olamaz. Yahudiler onları ayıran “belirleyici bir elbise” –bir rozet, işaret ya da aptal görünüşlü bir şapka- giymeye zorlanıyordu. Bunun amacı onların yalnızca farklı görünmesini sağlamak değil, aynı zamanda aşağılamaktı. Sonra 1123 yılından başlayarak kilise piskoposları politikalarını belirmek üzere Lateran Konsilleri diye adlandırılan bir dizi toplantı başlatınca, Yahudilere Hıristiyan toplumunda yeni bir görev verildi. Papazların bekar kalması gerektiğini ilan eden bir kararnamenin yanı sıra, piskoposlar Hıristiyanların birbirlerine para borç vermesine izin verilmediğini kararlaştırdı. (Bu, kişinin kardeşine borç verirken faiz uygulamasını yasaklayan Tora emrinin yanlış anlaşılmasından doğdu.) Yahudilere gelince, piskoposlar onları Hıristiyanların hizmetkarları ilan eden bir doktrin yayınladı ve onlara küçük düşürücü para borç verme –tefecilik diye adlandırılan ve Hıristiyanların bu şekilde ellerini kirletmesine izin verilmeyen- görevini verdi. Piskoposlar aptal değildi. Bankacılığın olması için faiz uygulanması gerektiğini ve ekonomik gelişmenin olması için bankacılığın şart olduğunu, aksi takdirde büyümenin olamayacağını ve ekonominin durgunluğa gireceğini biliyorlardı. Birisinin para borç vermesi lazımdı. Bu birisi de Yahudiler olacaktı diye karar verdi piskoposlar. Daha sonra olan şu ki Yahudilerin, belirli sayıda tefeci çıkarmadıkları takdirde Avrupa’nın çeşitli kentlerinde yaşamasına izin verilmiyordu. Ne var ki para borç vermek tehlikeli bir işti. Bir kere çok düşmanlığa yol açıyordu. Kim borç aldığı parayı geri ödemek ister ki? Yerel asilzade ya da piskopos borcunu geri ödememeye karar verdiyse ne olurdu? Yahudi’yi korkunç bir şey yapmış olmakta suçlardı, örneğin Hıristiyan bir bebeği öldürmek gibi. Bu şekilde borçlarının üstüne yatar, Yahudilerin tüm mallarına el koyar, sonra kovar, hatta öldürürdü. Bu defalarca tekrarlandı. Bazıları Yahudilerin tefecilik uygulamalarının bu tür eylemlere yol açtığını ve Antisemitizm’den önemli ölçüde sorumlu olduğunu iddia etmiştir. Bu tamamıyla uydurmadır. O dönemde Yahudiler ortalama %45’lik bir faiz oranı uyguluyordu. Bugünün standartlarına göre yüksek görünse de, Vatikan’ın burnunun dibinde yaşayan İtalyan bankerler Lombardlar’ın %250’ye kadar varan faizler uyguladığını düşünün. Böylece görüyoruz ki Lombardlar’ın para borç verme uygulamaları çok daha kötüydü, kimse de gidip Lombard bankerlere zulüm etmiyordu. Diğer yandan Yahudilere yapılan zulümlerin sınırı yoktu. KAN İFTİRASI Yahudilere bu zaman zarfında yapılan suçlamaları açıklamak neredeyse imkansızdır. Yahudiler yalnızca “İsa katilleri” değil “bebek katilleri” oldukları için de zulüm gördü. Bu türden ilk suçlama –kan iftirası olarak bilinir- 1144 yılında İngiltere’de Norwich’te yapıldı. Yahudiler Hıristiyan bir bebeği kaçırmak ve bebeğin kanını boşaltmakla suçlandı. Bu suçlama o kadar popüler oldu ki, çeşitli şekillerde Avrupa’ya yayıldı, oradan da dünyanın diğer kısımlarına sıçradı. Hıristiyanlara göre Yahudiler neden Hıristiyan kanına ihtiyaç duyuyordu? Bu çok seçenekli bir sorudur: a. Yahudiler İsa’yı öldürmenin cezası olarak hemoroitten çekiyordu ve kan içmek o dönemde hemoroitin en iyi tedavisiydi. b. Tüm Yahudi erkekler adet görüyordu ve aylık bir kan nakline ihtiyaçları vardı. c. Yahudi erkekler sünnet edildiğinde cerrahi işlem yüzünden o kadar çok kan kaybeder ki Hıristiyan bebeklerinin kanını içmeye gereksinim duyar. d. Kan matsanın ana malzemesidir, dolayısıyla her Pesah Yahudilerin bol miktarda kana ihtiyacı vardı. e. Yukarıdakilerin hepsi. Doğru yanıt hangisi sizce? Şoke edici de olsa, (e), yukarıdakilerin hepsi. Bu Antisemitizm’de çok önemli bir derstir. Yahudiler hakkında herhangi bir şey söyleyebilirsiniz, insanlar da buna inanır. Yahudi kanunu ile her ne şekilde olursa olsun kan tüketmeleri yasak olan (kaşer et tüm kan kalıntılarını yok etmek için dikkatle yıkanır ve tuzlanır) Yahudilerin, kan içmekle suçlanması kaderin garip bir cilvesidir. Kan iftirası kilisenin 13. yüzyılda ekmek ve şarabın İsa’nın et ve kanına dönüşmesi doktrinini benimsemesi karşısında daha da anlamsızlaşır. Bu mistik fikre göre papaz ekmek ve şarap hakkında bir ayin yaptıktan sonra bu nesneler mistik bir şekilde İsa’nın bedenine ve kanına dönüşür. Ekmeği yiyen ve şarabı içen Hıristiyanların mistik olarak İsa’nın etini yiyip, kanını içtiği söylenmektedir. “İsa’nın kanını içme” ritüeli ile meşgul olan Hıristiyan aleminin, kan içmesi yasak olan Yahudileri bu tamamıyla uydurma cürümle suçlaması komiktir. Ama suçlamalar daha da azdı. 13. yüzyılda İsviçre ve Almanya’da Yahudiler kiliselerdeki ayin ekmeklerini kaçırmakla suçlandı. Hıristiyanların görüşüne göre Yahudiler bunları ne yapacaktı? İşkence edeceklerdi. Ortaçağ belgeleri bir Yahudi’nin (genellikle Abraham adında) bir kiliseden nasıl ekmek çaldığını, içine bıçağını batırdığını ve ekmekten kan akmaya başladığını tarif eden hikayeler anlatır. Sonra ekmeği parçalara böler ve işkence etmeleri için başka Yahudilere gönderir. Binlerce Yahudi bu türden hikayelerin sonucunda katledilmeseydi bu hikayeler komik olabilirdi. Örneğin Berlin yakınlarındaki Berlitz Yahudi cemaatinin tamamı bir ekmek parçasına işkence etme suçlamasıyla diri diri yakıldı. YAHUDİ VERGİLERİ Bütün bu zaman zarfında Yahudiler fiziksel olarak zulüm görüyor, dövülüyor, yakılıyor, ırzlarına geçiliyor; ekonomik açıdan zulüm görüyor, talan ediliyor, soyuluyor, ölümüne vergilendiriliyordu. Aslında onlara tahammül edilmesinin nedenlerinden biri paralarıydı. Yahudiler krallık için iyi bir gelir kaynağı idi. Onlara ceza niteliğinde özel “Yahudi vergileri” kesiliyordu. Almanya’da daha sonra Yahudilere 38 özel verginin dayatıldığını göreceğiz. Doğum, ölüm, kipa takma, evlenme, sünnet, Şabat mumları yakma, Yahudi oldukları için her durumda hizmet etmelerine izin verilmeyen Alman ordusundan muaf tutulma vergileri... Yahudilerin vergiden kaçınmada neden bu kadar becerikli olduğunu, neden bu kadar çok Yahudi muhasebeci olduğunu öğrenmek isterseniz, bu düşmanları tarafından ölümüne vergilendirilmeleri karşısında sağ kalmaya çalıştıkları 1.500 yıllık deneyimden kaynaklanmaktadır. Sonunca olacak olan da, paraları tükendiğinde Yahudilerin kovulmasıdır. İngiltere’de 5.000 kişilik Yahudi nüfusun krallığa gelirinin %20’sini sağladığı İngiltere’de olan budur. 1290 yılının 9 Av günü –Yeruşalayim’deki Bet Amikdaş’ın iki kez yıkıldığı gün, dolayısıyla Yahudi tarihindeki en kötü gün- Yahudiler İngiltere’den kovuldu ve neredeyse dört yüz yıl boyunca geri dönmelerine izin verilmesi. Başka ülkeler kısa zamanda onları izleyecekti. Ama önce Yahudilere yapılan zulümlere bir değişim olacaktı.


  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 18-10-2007   #46 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

HRİSTİYANLIK VE İSLAM'IN YAYILMASI


KARA VEBA (1368/9)

14. yüzyılda “Kara Ölüm” olarak bilinen hıyarcıklı veba Avrupa’yı vurdu. O zamanlarda insanların hastalıklara nelerin sebep olduğu ve hijyen yokluğunun bakterinin yayılmasına neden olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Bazı tarihçiler alaycı bir şekilde, Klasik Çağ ile Karanlık Çağlar arasındaki farkın yıkanmak olduğuna işaret eder. Yunanlılar ve Romalılar çok temiz insanlardı. Her yerde halka açık banyolar vardı. Diğer yandan Ortaçağ Avrupalıları hiç yıkanmazdı. Bazen bütün bir yıl boyunca giysilerini değiştirmezlerdi. Terziler bir tek Paskalya dolaylarında insanların doğrudan üzerine yeni giysiler dikerdi. Pencerelerini kapalı tutarlardı çünkü hastalıkların havada hareket ettiğini zannederlerdi. Buna “kötü gökyüzü” derlerdi. Herhangi bir yeni hastalık Avrupa’ya ulaştığında sağlıksız koşulların hastalığın yayılmasına neden olduğunu belirtmeye gerek yok. Pireli fareler tarafından taşınan “Kara Ölüm” için de aynı şey söz konusu oldu. Hıyarcıklı vebanın Avrupa nüfusunun yarısını, yaklaşık 25 milyon insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Hastalığın nedenini bilmedikleri halde Avrupalılar bunu bulmakta zorlanmadı: Neden Yahudiler olmalıydı! Yahudiler şeytandan zehir elde ediyor ve Hıristiyanların tümünü öldürmek için kuyularına döküyordu (ya da havaya atıyorlardı). Adil olmak gerekirse, Kilise bunun öyle olmadığını söyledi ama kitleler dinlemedi. Kilisenin Yahudilerin “tanrıyı” öldürdüğü ama Hıristiyan alemine kötülük yapmak niyetinde olmadığı mesajları birbirleriyle bağdaşmıyordu. Hıyarcıklı veba süresince (başlıca olarak 1348-1349) çeşitli Avrupa cemaatlerinde Yahudiler katledildi. Örneğin Strasbourg Yahudileri diri diri yakıldı. Yahudi tarihi belgeleri koleksiyonu “Uluslar Arasında Dağılmış” (Alexis Rubin tarafından derlenmiş) bu olayı da içerir: “Aziz Valentine günü olan Cumartesi, Yahudileri mezarlıklarında tahta bir platformun üzerinde yaktılar. Yaklaşık 2.000 kişiydiler. Vaftiz olmayı isteyenler esirgendi. Çok sayıda küçük çocuk ateşten çıkarıldı ve anne ve babalarının isteği dışında vaftiz edildi. Yahudilere olan bütün borçlar iptal edildi...” (Özellikte bu son cümleye dikkat ediniz.) Yahudilere karşı yapılan bu gülünç suçlamaların Karanlık Çağlar ile sınırlı olmadığını hatırlamalıyız. Bunlara inananlar bir tek Ortaçağ Avrupa’sının cahil ve batıl inançlı kitleleri değildi. 20. yüzyıl dahil her çağda bu tür olaylara rastlıyoruz. Örneğin Chicago Belediye Başkanı’nın bir yardımcısı 1990 yılında zenci toplumunda o kadar çok AIDS vakasına rastlanmasının nedeninin Yahudi doktorların kan tedariklerine hastalığı bilerek koyması olduğunu söyledi. Filistin yetkilileri aynı şeyi defalarca tekrarladı. Filistin yetkilileri, İsrail hükümetinin tüm Arap kadınları ******ye dönüştürmek için Gazze’ye satılan tüm tahıllara hormonlar, Arap çocuklara satılan sakızlara da zehir koyduğu gibi çirkin başka suçlamalarda da bulundu. Yaser Arafat’ın karısı Hilary Clinton’un yanında Yahudilerin Filistin’in su tedarikini zehirlediğini söyledi. Rutgers Üniversitesi’nden Profesör Michael Curtis bunu mükemmel bir şekilde özetledi: “Herhangi bir şey ve her şey Yahudi’den nefret etmek için bir nedendir. Nefret ettiğiniz her ne ise, Yahudi odur.” GETTO Bir halkın kuyularınızı zehirleyebildiğini düşünürseniz, onun yanınızda olmasını istememeniz doğaldır. Gerçekten de 11. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Yahudilerin fiziksel ve ekonomik genel tecridinin parçası olarak, Yahudilerin yaşaması için özel alanlar oluşturuldu. Bunlara İtalyan kökenli bir sözcük olan “getto” dendi. Getto İtalyanca “dökümhane” veya “demirhane” demektir ve metalin eritildiği, gerçekten çok kötü kokan, duman dolu, suyun kirli olduğunu bir yeri tanımlar. Başka bir deyişle, istenmeyen kişiler için mükemmel bir yer. Getto terimi Yahudiler için bir yer olarak ilk kez 1516 yılında Venedik’te kullanıldıysa da, Yahudilerin onlar için özel olarak tasarlanmış yerlere konulması yüzyıllarca önce başladı. Bu alanlar genellikle sınırlarını belirlemek için bir hendek ya da çitle çevriliydi. Yahudilerin gündüz saatlerinde dışarı çıkmasına izin verilirdi ama gece içeride kalmak zorundaydılar. Getto Yahudiler için karma bir kutsamaydı. Bir yandan toplumun geri kalanından ayrı tutuluyorlardı ki bu aşağılayıcı idi, diğer yandan da bir arada bulunuyorlardı. Birlikte yaşamak toplum ruhunu muhafaza ediyor, Yahudi olmayanlarla yakınlaşmadıklarından, asimilasyona karşı koruyordu. Gettoda yaşamanın en kötü yanı, kitleler kafalarına Yahudileri öldürmeyi koyduğunda –Paskalya dolaylarında sık sık yaptıkları gibi- onları nerede bulacaklarını bilmeleriydi. Hıristiyanlar Yahudilere gettodan çıkış yolunu her zaman sundu: Hıristiyanlığı seçmek. NAHMANİDES Büyük Kabalacı ve Tora-Talmud bilgini Nahmanides, Yahudileri Hıristiyan’a dönüştürme çabalarının biri sırasında öne çıktı. Nahmanides, Rabi Moşe ben Nahman, daha çok Ramban olarak bilinir (Rambam ya da Maimonides ile karıştırılmamalı), Hıristiyan Barselona’da 1194 yılında doğdu. Hıristiyanların Yahudilerin din değiştirmesini sağlamak için dinlerinin yanlış olduğunu kanıtlamaya yeltendiği tartışmaların en ünlüsü olan 1263 yılındaki büyük Münakaşa sırasında Yahudilerin savunmacısı oldu. Yahudiler bu tartışmalardan, vebadan kaçar gibi kaçınmaya çalıştı. Yahudilerin Hıristiyanlığı hiçbir şekilde kötü göstermesine, yani Yahudilerin kazanmasına izin verilmediği için, her tartışma bir “kaybet” durumuydu. 1263 yılında İspanya Kralı Aragonlu James huzurunda bir tartışma yapıldı ve kral, Nahmanides’in cezalandırılma korkusu olmadan konuşmasına izin verdi. Nahmanides bundan tam olarak yararlandı ve sözlerini sakınmadı. Rakibi Hıristiyanlığı seçen Pablo Christiani adında (bu ismi din değiştirdikten sonra almış) bir Yahudi idi. Tarihte daha ileride göreceğimiz gibi, Hıristiyanlardan daha Hıristiyan olmak isteyen Yahudilerden büyük Antisemit yoktur. Aslında büyük bilgini bu tartışmaya çekmek Pablo’nun fikriydi, bu da bir lisenin fizik öğretmeninin Einstein’a meydan okuması gibi bir şeydi. Pablo’nun yardıma ihtiyacı olacağını düşünen Kilise, danışman olarak Dominiken ve Fransisken tarikatlarının ileri gelenlerini gönderdi. Ancak onlar bile Nahmanides’in karşısında tutunamadı. Tartışma üç konunun etrafında döndü: 1. Mesih, Hıristiyanların dediği gibi geldi mi, yoksa Yahudilerin dediği gibi daha gelmedi mi? 2. Mesih, Hıristiyanların dediği gibi ilah mıdır, yoksa Yahudilerin dediği gibi insan mıdır? 3. Yahudiler mi gerçek kanunu uygular, Hıristiyanlar mı? Nahmanides, Mesih gelseydi Tora’daki kehanetler yerine gelirdi diye cevap verdi. Aslan kuzu ile yatmadığına, barış dünyaya egemen olmadığına göre Mesih’in gelmediği açıktı. “İsa’nın zamanından şimdiye kadar dünya şiddet ve haksızlık dolu oldu ve Hıristiyanlar diğer halklardan daha çok kan döktü” diye belirtti Nahmanides. İsa’nın ilahlığına gelince, Nahmanides bir Yahudi’nin “Yeryüzünün ve gökyüzünün Yaradan’ının bir Yahudi kadının rahmine başvurduğunu... ve çocuğun doğduğunu... sonra da düşmanlarının ihanetine uğrayıp ölüme mahkum edildiğini... Yahudi zihninin ya da başka herhangi bir kişinin zihninin bunu kabul edeceğini” inanmasının imkansız olduğunu söyledi. Kilise’nin zararı en aza indirmek için çabalarken yarıda kalan tartışmanın sonunda kral şöyle dedi: “Bir insanın yanlış bir davayı bu kadar iyi savunduğunu hiç görmedim.” Nahmanides’e 300 solidos (altın para) ve dokunulmazlığının devam edeceği sözünü verdi. Ne yazık ki bu söz tutulmadı. Kilise Nahmanides’in hakaretten yargılanmasını emretti. Nahmanides İspanya’yı terk etmeye zorlandı. 1267’de Yeruşalayim’e geldiğinde orada o kadar az sayıda Yahudi vardı ki, dua etmek için “minyan” oluşturacak on erkek bile bulamadı. Bir sinagog kurmaya kararlıydı. Hebron’dan bir çift Yahudi getirtti. İlk sinagogu Siyon Dağı’nda, şehir duvarlarının dışındaydı ana ölümünden sonra duvarların içine alındı. (1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan sonra –arada mezbeleliğe dönen- sinagog restore edildi ve günümüzde etkileyici bir ibadet yeri haline geldi. Ramban Sinagogu bir yer altı sinagogudur çünkü o zamanlar İslam kanunu Yahudi ibadet yerlerinin Müslüman ibadet yerlerinden daha yüksek olmasını yasaklıyordu.) Bu arada Avrupa’da Kilise hâlâ Nahmanides’in maharetinin verdiği zararları düzeltmeye çalışıyordu. Sonuçları ne yazık ki Yahudiler için iyi olmadı. Kilise Hıristiyan karşıtı bölümler içeren bütün kitapları sansür edilmesini emretti. Sayfaları yırtılmamış ya da bölümleri herhangi bir şekilde silinmemiş olan bu tür kitaplar yakıldı. Ayrıca Papa IV Clement, papalık bülteni adı verilen Turbato Corde başlıklı özel bir belge yayınladı. Bu belge daha sonra, “Yahudileşenlere” zulmetmek için engizisyon politikasının temelini oluşturdu.


  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 19-10-2007   #47 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

HRİSTİYANLIK VE İSLAM'IN YAYILMASI

ENGİZİSYON (1480)

Haçlı Seferleri’ni tartıştığımızda, Kilise’nin Ortadoğu’da Müslümanlara karşı savaşını ele almıştık. Şimdi ise Kilise’nin Avrupa’da Müslümanlara karşı savaşını ele alacağız. Bu savaş Müslüman Mağribilerin 711 yılında İspanya’ya gelmesi ile başladı ve düzensiz bir şekilde, yıllar boyunca sürdü. Hıristiyanların onları alt etmesi uzun zaman aldı. İlk düşen Müslüman kalesi 1085’te Toledo, sonuncusu ise 1492’de Granada idi. Hıristiyan fethi başlar başlamaz Yahudilerin durumu çok zorlaştı. İspanyol Hıristiyanlar Müslümanlara karşı kanlı intikamlarına, kâfir sınıfına koydukları Yahudileri de dahil ettiler. Örneğin Barselona’da Yahudi cemaatinin tümü, ayaklanan kalabalık tarafından katledildi. Başta bazı Hıristiyanlar tarafından korunan Yahudiler, din değiştirmeye zorlandı. Kabul etmeyenler korunmadı. Profesör B. Netanyahu 1.400 sayfalık The Origins of the Inquisition (Engizisyonun Menşei) adlı eserinde zamanın görgü tanıklarının anlattıklarını şöyle yazar: “Vaftiz olmayı reddedenler hemen öldürülüyor, cesetleri sokak ve meydanlarda sergileniyor, korkunç bir görüntü oluşturuyordu.” (sh.159) Hıristiyanların İspanya’yı fethi sırasında kitle halinde din değiştirmeye zorlanan Yahudilerin sayısı neydi? Tahminler on binlerce ile 600.000 arasında değişmektedir (The Origins of the Inquisition, sh.1095). Din değiştirenlerden çoğu bunu görünürde yaptı ve gizlice Yahudiliği uygulamaya devam etti. Hıristiyanlar zamanla bu sahte dönmeleri yakaladı ve sapkınların kökünü kazımaya karar verdi. İSPANYOL ENGİZİSYONU Burada ele alacağımız, resmi olarak 1 Kasım 1478 yılında Papa IV. Sixtus tarafından çıkarılan kararname ile başlayan İspanyol Engizisyonudur. (Ancak ilk engizisyonun Papa IX. Gregory’nin emriyle, “Albigenses” adı verilen bir grup Fransız-Hıristiyan sapkınla mücadele etmek için 1233 yılında gerçekleştiğini belirtmeliyiz. İlk engizisyon nispeten daha yumuşaktı ve kural olarak insanları ölüme mahkum etmiyordu. Yahudi sapkınlara yönelik İspanyol Engizisyonu için aynı şeyi söylemek mümkün değildir). Daha önceki versiyonunun aksine İspanyol Engizisyonu, Hıristiyanlığı seçen ama bunda gerçekten “samimi” olmayan Yahudileri cezalandırmanın peşindeydi. Burada garip bir çelişki vardır. İnsanlara ya din değiştirmeleri, ya da ölmeleri gerektiğini söylüyorsunuz, din değiştirince de “samimi” olmadıkları için onları her halükarda öldürmeye karar veriyorsunuz. Engizisyonun din değiştirmenin içtenliği ile pek alakası olmayan başka bir nedeni de bulunmaktadır. Hıristiyanlığı seçtikten sonra Yahudiler ekonomi ve politika alanına serbestçe girebiliyordu. Tabii ki büyük başarı gösteriyorlardı. Bu da Hıristiyanların onlara düşman olmasına yol açıyordu: İbranilerin Mısırlılar tarafından tutsak edilmesinden itibaren Yahudi tarihinde sürekli görülen olgu... Hıristiyanlar din değiştiren Yahudileri “Eski Hıristiyanlar”dan, yani kendilerinden ayırt etmek için “Yeni Hıristiyanlar” diye çağırmaya başladı. Hıristiyanlığı seçen Yahudiler küçültücü bir şekilde converses, yani “dönme”, ya da daha kötüsü marranos, yani “domuz” diye adlandırılıyordu. Bu Yahudilere karşı yöneltilen ana suçlama, gerçekten Hıristiyanlığı benimsememeleri idi. Gizlice Yahudiliği uygulamaya devam ediyorlardı. Bu gerçekten de böyleydi. Görünürde Hıristiyan olan ama gizlice Yahudiliği uygulayan Yahudilerin sayısı çoktu. Bugün bile Yahudi kökleri açıkça o döneme uzanan Hıristiyan cemaatler vardır. A.B.D.de (New England, New Mexico ve Arizona’da), aynı zamanda Güney ve Orta Amerika’da İspanyol ya da Portekizli yerleşimcilerin soyundan gelen ve açıklayamadıkları garip gelenekleri olan insanlar bulunur. Örneğin Katolik oldukları halde Cuma akşamı mahzene iner ve mum yakarlar. Geleneğin kökenini bilmezler ama bunu yaparlar. Bu insanların Hıristiyan olduklarını ileri süren ama gizlice Yahudi ritüellerini uygulayan Yahudilerden geldikleri açıktır. Engizisyonun işi bu insanları bulmak, onlara “suçlarını” itiraf edinceye kadar işkence etmek ve onları öldürmekti. FERDİNAND VE İZABEL Herkes Kral Ferdinand ve Kraliçe İzabel’i bilir: Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfini destekleyen hükümdarlar. Ancak çoğu kişinin haklarında bilmediği başka şeyler de vardır. Ferdinand ile İzabel’in 1469 yılındaki evliliği İspanya’yı birleştirmiş, bu da bir yerde Müslümanlara karşı zaferi mümkün kılmıştır. Hükümdarlıklarından önce İspanya, başlıca ikisi Aragon ve Kastilya olan bir dizi eyaletten oluşuyordu. Aragonlu Ferdinand Kastilyalı İzabel ile evlenince bu iki eyalet güçlü bir krallık oluşturacak şekilde birleşti. İzabel “ateşli” bir Hıristiyan’dı. 1478 yılında Papa’dan Hıristiyan dünyasındaki sapkınlığı ortadan kaldırmak için bir engizisyon başlatmak için izin istedi. Papa kabul etti ve 1 Kasım 1478’de Exigit Sincere Devotionis adlı bir kararname çıkardı. Arkasından Ferdinand ile İzabel 27 Eylül 1480’de bir kraliyet kararnamesi yayınladı. Hıristiyanlığı sapkınlardan kurtarmanın yalnızca din değiştiren Yahudileri değil, başka grupları da hedef aldığı düşünebilir. Ancak kraliyet kararnamesi başka hiç kimseden söz etmiyordu. Profesör B. Netanyahu şöyle yazmaktadır (sh.3): “Kraliyet kararnamesi engizisyonun gizlice Yahudi inançlarına bağlı olan ve Yahudilerin ayin ve törenlerini uygulayarak Hıristiyanlığa karşı gelen, din değiştirmiş Yahudileri aramak ve cezalandırmak için kurulduğunu özellikle belirtiyordu. Başka hiçbir grup ve amaçtan söz edilmiyordu. Bu da engizisyonun oluşturulması ile İspanya’daki Yahudi yaşamı arasındaki yakın ilişkiyi gösteriyordu. Bu ilişkiyi gösteren başka olaylar da vardır.” İlk engizisyoncular kararnameden birkaç ay sonra işe giriştiyse de engizisyonun kanlı ününü kazanması 1487’de, İspanyol bir Dominiken keşişi olan Tomas de Torquemada’nın Baş Engizisyoncu atanması ile olmuştur. Bir süre önce Hıristiyanlığı seçen Yahudi bir aileden gelen Torquemada (ama kesinlikte Yahudi bir anneden gelmiyordu) vahşeti ile en kötü Antisemitleri yaya bıraktı. Engizisyon nasıl işliyordu? Din değiştiren Yahudiler tutuklanıyor ve gerçek Hıristiyanlar olmamakla suçlanıyordu. Onları kimin suçladığını bile bilmiyorlardı. Onlara karşı deliller gizlice sunuluyordu. Sapkın olduklarını itiraf edinceye kadar işkence görüyorlardı. İtiraf edince de öldürülüyorlardı. Genellikle yakılarak öldürülüyorlardı ama haçı öpmeyi kabul ederlerse yakılmak yerine boğuluyorlardı. Kilit nokta, pişman olmalarının bir önem taşımamasıydı. Her durumda ölüyorlardı. İnsanlar işkence altında bile itiraf etmeyi reddedince ne oluyordu? Ya da daha kötüsü, bazıları gizlice Yahudiliği uyguladığını hemen itiraf edip, işkenceye rağmen Hıristiyanlığı kabul etmeyince ne oluyordu? Korkunç işkencelerden sonra sağ kalmayı başarırlarsa auto-da-fe, yani “inanç eylemi” adlı bir törenle yakılıyorlardı. Bu durum 1834 yılında engizisyonun nihayet kaldırılmasıyla sona erdi. Artık her İspanyol gücünden korkar olmuştu. Engizisyonun çalışma alanı Hıristiyan sapkınlara, Protestan mezheplere, cadılara, hatta yanlış kitapları okuyan insanlara kadar yayılmıştı. İspanyol engizisyonu yegane engizisyon değildi çünkü din değiştiren Yahudiler daha dost ülkelere kaçtığında engizisyon onları takip etti. Son yakılarak ölümün 19. yüzyılda gerçekleştiği Brezilya’ya kadar... KOVULMA İberya Yarımadası’ndaki son Müslüman kalesi olan Granada’nın düştüğü 1492 yılında yaklaşık 800 yıl süren İspanya’daki Müslüman hakimiyeti sona erdi. İspanya tamamıyla Hıristiyan bir ülke oldu. Kısa zaman sonra Ferdinand ve İzabel Yahudileri İspanya’dan kovmaya karar verdi. Bu kez kararnameleri Hıristiyanlığı seçen Yahudileri değil, hiçbir zaman din değiştirmeyenleri hedef alıyordu. Neden? Antisemitizm dışında büyük rol oynayan bir faktör, Yahudi parasının Müslümanlara karşı masraflı savaştan sonra krallığı yeniden inşa etmek için gerekiyor olmasıydı. Yahudilerden vergilerle yavaşça para sızdırmaktansa hepsini kovmak ve geride bırakacakları para ve mülke el koymak daha kolaydı. Yahudiler kararnamenin iptaline çalıştı tabii. Dramın kilit oyuncusu büyük bir Tora bilgini ve rabi olan Don İsaac Abranavel idi. Döneminin büyük Yahudi kişiliklerinden biriydi, İspanya’nın hazinecisi, dolayısıyla İspanya’daki en güçlü Yahudi idi. Kovulma emrini kaldırmak için çok uğraştı, hatta hükümdarlara 300.000 ducat bile teklif etti. Kararın ertelenmesini başardı ama bu başarısı Baş Engizisyoncu Tomas de Torquemada’nın öfkesini uyandırdı. Torquemada Kraliçe İzabel’in günah çıkardığı rahip olduğu için üzerinde büyük etkiye sahipti. Abravanel davasını savunurken içeri girdi. Haçını kraliçenin kafasına fırlattı ve şöyle bağırdı: “Judas Yahuda) efendisini (İsa) 30 gümüşe sattı. Şimdi onu yeniden satıyorsun!” Böylece Don Isaac Abravanel kaybetti. Ancak önemi o kadar büyüktü ki hükümdarlar kalması için ona özel bir izin verdi. Hatta bir minyan ile dua edebilmesi için dokuz başka Yahudi’nin kalmasını da kabul ettiler. Abravanel reddetti. Sürgüne giderlerken İspanya Yahudilerinin lideri oldu. Şimdi... Yahudi cemaati hangi tarihte sürgüne gönderildi? 2 Ağustos 1492. Yani 9 Av, Yeruşalayim’deki birinci ve ikinci Bet Amikdaş’ın yıkıldığı tarih (ve birçok başka felaketin meydana geldiği tarih). O gün İspanya Yahudileri (150.000-200.000 kadar kişi) büyük varlıklarını arkada bırakarak gitmeye zorlandı. Diğerleri (sayıları tam olarak bilinmese de 60.000 kadarı) kaldı ve din değiştirmeyi kabul etti. KRİSTOF KOLOMB Kovulmanın ertesi günü, 3 Ağustos 1492’de Kristof Kolomb ünlü keşif yolculuğuna çıktı. Günlüğü şöyle başlar: “Majestelerinin bütün Yahudilerin krallık ve topraklarından kovulması hakkında kararnamelerini çıkardığı ay. Hindistan’ı keşif yolculuğum için yanıma yeterli sayıda insan almam için emir verdikleri ay.” Birçok kişi Kolomb’un Yahudi olduğunu düşünmekten hoşlanır, aslında yeterince neden de vardır. İşte birkaç örnek:  Cenova, İtalya’da doğduğu halde ilk lisanı Kastilya İspanyolca’sıdır. Çok sayıda Yahudi doğumundan yaklaşık yüz yıl kadar önce Kastilya’yı terk etmeye zorlanmıştır. Bunlardan bazıları Cenova’ya gitmiştir. (14. yüzyıl Kastilya İspanyolca’sı, “Ladino” olarak bilinen Yahudi İspanyolcası’dır.)  Kolomb yazarken sayfanın üzerine, dindar Yahudilerin bugün bile yazdıkları sayfanın tepesine koydukları küçük tuhaf işaretleri koyuyordu: Aramice “Tanrı’nın yardımı ile” anlamına gelen besiyata d’işmaya sözcüklerinin kısaltılmışı.  Yazılarında Sion’dan çok söz etmiştir.  Mürettebatı arasında doktoru, usta gemicisi ve tercümanı dahil olmak üzere bilinen beş Yahudi vardı.  Kolomb, İbranice dahil on iki dil konuştuğu için Luis de Torres’i (bir gün önce Hıristiyanlılığı seçen) tercüman olarak tutmuştu. Kolomb Uzakdoğu’ya gittiğini sanıyor, orada kayıp on kavimden en az birini bulmayı umuyor, bu yüzden İbranice konuşan birine ihtiyaç duyuyordu. Dahası, Kolomb’un Amerika’ya yolculuğunun kovulma ile tinsel olarak bağlantılı olduğu kuşku götürmez. Ortaçağ Avrupa’sının en büyük Yahudi cemaatlerinden biri yok olurken, Tanrı tarihte Yahudiler için en büyük barınak olacak olan yerin kapılarını aralıyordu: Amerika. Bu tarihte gördüğümüz bir başka ilginç şekildir: Tanrı hastalıktan önce tedaviyi verir. Kolomb’un yolculuğu sık sık söylendiği gibi İzabel’ın mücevherlerini satmasıyla finanse edilmemişti. Başlıca finansmancılar iki saray yetkilisiydi –ikisi de din değiştirmiş Yahudi- kraliyet ailesinin kâtibi Luis de Santagel, ve Aragon’un hazinecisi Gabriel Sanchez. Kolomb’un Yeni Dünya’dan yolladığı ilk mektup Ferdinand ve İzabel’e değil, Santagel ve Sanchez’e destekleri için teşekkür eden ve bulduklarını anlatan mektuptu. Kolomb’un yolculuğu, çok sayıda kaşifin Yeni Dünya’nın yolunu açtığı Keşif Çağı’nın kilometre taşıdır. Diğerlerinden hiçbirinin Yahudi olduğu düşünülmese de, Yahudi icatları ya da Yahudilerin mevcut icatlarda yaptığı gelişmeler keşiflerinde önemli oranda rol oynamıştır. Örneğin denizcilerin kilit araçları kadran ve usturlap Yahudiler tarafından yapılmıştır. Aslında o zamanlar kullanılan kadran Gerşonides olarak da bilinen Rabi Levi ben Gerşon tarafından icat edilmişti. Kolomb ve diğer kaşiflerin kullandığı ünlü atlas, Catalon Atlası olarak tanınırdı. Mayorkalı Yahudi Crasca ailesi tarafından hazırlanmıştı. Catalon Atlası dönemin en büyük ve önemli haritalar koleksiyonu olmanın yanı sıra, rakipsizdi. O zamanlar Yahudiler haritacılığı tekellerinde tutuyor, bilgiler bilinen dünyanın dört bir yanından Yahudi tacirlerden elde ediliyordu. BİR KUTSAMA Kolomb Amerika’yı keşfederken İspanya’dan kovulan Yahudiler ne yapıyordu peki? Birçoğu sınırı geçerek Portekiz’de gitti ama kalışları kısa süreli oldu. Beş yıl sonra Portekiz İspanya gibi aynı seçeneği sundu: “din değiştir, git ya da öl.” Binlercesi, tarihi olarak Yahudilere çok iyi davranmış olan Türkiye’ye gitti. Osmanlı İmparatorluğu’nun Sultanı II. Bayezid onlara kapılarını açarken şöyle dedi: “İspanya Kralı Ferdinand’ın akıllı bir adam olduğunu söylüyorlar ama aslında aptal. Hazinesini bana gönderiyor.” Yahudilerin yolculukları bu ülkeleri nasıl etkiledi? İspanya birkaç iyi yıldan sonra korkunç bir çöküşe geçti. Türkiye ise gelişti. Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en büyük güçlerinden biri haline geldi. Sonraki iki sultan I. Selim ve I. Süleyman imparatorluğu Viyana’ya kadar genişletti. (Bu arada Yeruşalayim’in surlarını yeniden inşa eden, Muhteşem Süleyman olarak bilinen I. Süleyman’dır. Bu duvarlar halen ayakta olup Eski Şehri belirlemektedir.) Hatırlayacağımız gibi Tanrı Avraam’a ve onun soyundan gelenlere özel bir kutsama verdi: “Seni kutsayanları kutsayacak, seni lanetleyenleri lanetleyeceğim ve senin aracılığınla yeryüzünün bütün aileleri kutsanacak.” (Bereşit 12:3) Tanrı Avraam’a dedi ki o ve soyundan gelenler –Yahudiler- Tanrı’nın koruması altında olacak. Yahudilere iyi davranan ulus ve halklar iyi durumda olacak. Yahudilere kötü davranan imparatorluk ve halklar kötü durumda olacak. Bu, tarihin şimdiye kadar gördüğümüz ve gelecek bölümlerde görmeye devam edeceğimiz büyük şekillerinden biridir. Ortadoğu ve Batı dünyasındaki ülkelerin yükseliş ve düşüş grafiklerini, Yahudilere nasıl davrandıklarına göre çizebilirsiniz. Bu ülkelerden biri de Polonya idi.


  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 20-10-2007   #48 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ

HRİSTİYANLIK VE İSLAM'IN YAYILMASI

REFORM VE YAHUDİLER

Yahudi tarihinin vakum ortamında gerçekleşmediğini ve geniş anlamda dünyada olup biten her şeyin Yahudileri önemli bir şekilde etkilediğini her zaman aklımızda tutmalıyız. Avrupa’yı sarsan önemli olaylardan biri de Proteston Reformu oldu. Buna ne yol açtı? Basitçe söylemek gerekire Roma’daki Kilise’nin yoldan çıkması. 45. bölümde gördüğümüz gibi Roma İmparatorluğu’nun çöküşü ile birlikte Kilise Avrupa’nın ekonomik sisteminde büyük feodal oyuncu haline geldi. Bu, bir yandan büyük insan kitlelerini neredeyse köle haline getirirken Kilise’yi çok zengin ve güçlü –hem politik, hem de siyasi olarak- kıldı. “Güç yoldan çıkarır ve mutlak güç mutlaka yoldan çıkarır” demişti Lord Acton. O zamanlar Kilise için bu kesinlikle doğruydu. Para içinde yüzen Kilise büyük yapılar inşa etti, kendi ordularını kurdu ve ahlaksızlık, maddiyatçılık ve çöküş batağına saplandıkça saplandı. Papalık işlerinin ve siyasi entrikaların listesi çok uzundu. Örneğin Papa VI. Alexander Yahudilerin İspanya’dan kovulduğu 1492 yılında seçilmeyi garanti etmek için kardinaller heyetinin bazı üyelerine rüşvet verdi. (History of Christianity – Hıristiyanlığın Tarihi – Paul Johnson, sh.280, 363). Göreve geldikten sonra da papalığı ruhani gevşekliğin zirvesine taşıdı. Ondan önceki birkaç papa bekâretten vazgeçmişti ama VI. Alexander büyük bir aşık olmakla açıkça böbürlendi. Yatak odasının kapısının üzerinde metresinin, İsa’nın annesi Meryem gibi giyinmiş bir portresi yer alıyordu ve sonradan meşhur olacak gayrı meşru çocuklarını kamu önünde kabul ediyordu: Cesare ve Lucrezia Borgia. (Chronicle of the World – Dünya Tarihi, Derrik Mercer ed., DK Yayınları, sh.391). 14. yüzyılın büyük İtalyan hümanist yazarı Giovanni Boccaccio gününün Kilisesi’nin yoldan çıkmışlığı ve çöküşü hakkında bize mizahi bir anlatıda bulunur. Klasik eseri Decameron’da Abraham adlı bir Yahudi, çok etkilenerek Hıristiyanlığı seçeceği umuduyla bir arkadaşı tarafından Roma’yı ziyarete ikna edilir. Abraham oradan tiksinmiş halde döner ve şöyle der: “Doğru görebildimse, kilise adamlarının hiçbirinde dindarlık yok, sofuluk yok, iyi iş yok. Gördüğümde şehvet, haset, aç gözlülük ve beteri... Bana öyle geliyor ki baş papazınız ve dolayısıyla tüm diğerleri Hıristiyan dininin değerlerini sıfıra indirmek ve dünyadan yok etmek için bütün becerilerini, zekalarını ve sanatlarını kullanıyor...” Abraham her şeye rağmen samimiyetsiz bir şekilde din değiştirmeyi kabul eder çünkü yoldan çıkmışlığına rağmen Hıristiyanlık gelişmektedir, bu da onun aklına göre Tanrı’nın zulüm gören Yahudilerin değil, Hıristiyanlığın tarafında olduğu anlamına gelmektedir. TEHLİKELİ KİTAP Kilise’nin ahlaki yapısında reform isteyenler güçsüzdü. Durumun riyakarlığı dayanılmaz hale gelirken, Kilise gücünü karşı koyma işaretlerini bastırmak için kullanıyordu. Meydan okuma 14. yüzyılda Kilise doktrinine karşı koyma ve İncil’i Latince’den (Roma İmparatorluğu’nun az sayıda kimsenin konuştuğu dili) başka dillere çevirme girişimleriyle başladı. Bu girişimler sertçe engellendi. Kilise sıradan insanların İncil’i okumasını neden istemiyordu? Serfler İncil’i ele geçirip de her kişinin (“Lord hazretleri” ve “Kardinalleri” bile) zorunlulukları hakkında gerçekte neler söylediğini öğrense ne olurdu, hayal edebilir misiniz? Bütün insanlar Tanrı’nın görüntüsünde yaratıldığına göre insanın komşusunu sevmesi ve ona eşit olarak davranması gerektiğini?... Kilise’nin İncil’i gündelik dile çevirmekten kaçınmasının nedeni tam olarak buydu. Henry Phelps-Brown Egalitarianism and the Generation of Inequality (Siyasal ve sosyal eşitlik ile eşitsizliğin doğuşu) adlı eserinde şöyle yazar (sh.68): “İnsanın ruhunu ölümden sonra kurtuluşa hazır tutmak için, dünyevi arayışların mahvından kurtarma isteğine rağmen ortaçağ kilisesi öğrencilerini kutsal yazıların tehlikeli bulaşıcılığından tecrit ediyordu. Yalnızca papaz olanların teoloji okumasına izin veriliyordu. İncil’in gözetimsiz, bağımsız bir şekilde incelenmesi sapkınlığa eşitti ve sadece yüksek konumdaki rahiplerin anlaşılmaz Latince metinleri Hıristiyan kitlelere açıklamasına müsaade ediliyordu.” MARTIN LUTHER 1506 yılında Roma Kilisesi en büyük ve pahalı projelerinden birine girişti: Vatikan’ın ortasında yeni St. Peter bazilikasının inşası. Kilise o kadar şaşalı ve devasa olacaktı ki, 150 yıl sonra tamamlandığında, o zamana kadar inşa edilmiş en büyük kilise oldu ve 1989 yılına kadar öyle kaldı. Böylesine astronomik bir proje astronomik paralar gerektiriyordu ve para kaynağı olarak Kilise günah affetme satışına yöneldi. Günahların affolunması uygulaması o zaman bile uzun geçmişe sahipti. Ancak önceden af, bir günahkarın Kilise için tehlikeli bir görevi yerine getirmesi durumunda veriliyordu. Haçlı seferine gitmek gibi... Kutsal topraklara bir haçlı seferi ve işlediğiniz bütün günahlar affolunuyordu. Daha sonra affı ölüm döşeğinde satın almak mümkün oldu. (Böylece Araf –geçici olarak günah cezası çekilen yer- pas geçilerek doğrudan cennete gidiliyordu). Kilise büyük paralar toplama işine girişince af satışları da yeni bir anlam kazandı. Papa IV. Sixtus insanların ölmüş sevdiklerini Araf’tan kurtaracak aflar satmaya başladı. Kilise’nin yolladığı kişiler, kutsal arındırıcı alevlerde acı çeken anne babaları taklit ederek çocuklarından azaplarına son vermeleri için onları af satın almaya ikna ediyordu. Johann Tetzel adlı yaratıcı bir Dominiken keşişi bunu basit bir şiire çevirmişti: “Para kutuya girdiği an, ruh kurtulur Araf’tan”. Af satışları zirveye ulaştığında Almanya’dan bir Ogüsten freri olan Martin Luther Roma’ya seyahat etti ve gördükleri karşısında sarsıldı. Kilise Tanrı’nın armağanlarını en fazla parayı verene nasıl satabilirdi? Piskopos ve kardinaller nasıl böyle ahlaki bir çöküş ve dünyevilik içinde olabilirdi? Luther ülkesine döndüğünde bir tür inanç krizine girdi. İkilemini, daha sonra Protestan teorisini parçası olacak olan lütuf teorisini bularak çözdü. Bu teoriye göre kurtuluş Tanrı’nın lütfüyle gelir, ya da Tanrı’nın merhametiyle. Tanrı’nın bir armağanının Kilise tarafından satılamayacağı açıktı. Gençliğin verdiği idealist hevesle (o zamanlar yalnızca 34 yaşındaydı) Luther protestosunu –ünlü “Doksan Beş Tez”- 31 Ekim 1517’de Wittenberg’deki All Saints Kilisesi’nin kapısına astı. Uzun lafın kısası, protestosu Roma’ya ulaştı ve sert bir şekilde sözünü geri alması istendi. Ünlü savunmasını ilan ederek bunu reddetti: “Burada duruyorum, başka türlüsünü yapamam.” Dört yıl sonra aforoz edildi. Ancak onu susturmak için çok geç olmuştu çünkü tarihi sonsuza kadar değiştirecek teknolojik bir icat yapılmıştı: Gütemberg matbaası. Luther’in protestosundan sadece elli yıl önce Johann Gutenberg kalıplar içinde metalden harfler yapan, onları sıralara dizen, böylece bir belgenin birçok kopyasını dakikalar içinde basan bir sistem geliştirdi. Bu inanılmaz matbaa makinesi Luther’in “Doksan Beş Tez”ine uygulanınca kıyamet koptu. Yerel olan bir kavga, halk mücadelesine dönüştü ve iyice yayıldı. Martin Luther’in Protestanlık adı verilen yeni dini, topraklarından Kilise’yi kovmak ve zenginliğine el koymaktan fazlasıyla memnun olan kuzey Avrupalı asilzadelerden büyük destek gördü. Kilise’nin de müttefikleri vardı ve Avrupa Otuz Yıl Savaşı’na (1618-1648) girdi. Protestanlar ve Katolikler arasındaki bu savaş çok kan dökülmesine, can kaybına ve yıkıma yol açtı. Ve Yahudiler üzerinde büyük bir etki yaptı. LUTHER VE YAHUDİLER Luther Kilise’nin Yahudilere ne kadar kötü davrandığını görmüş, bunu değiştirmek için bir plan yapmıştı. Yahudilerin Hıristiyan olmamasının nedeninin Kilise’nin yoldan çıkmışlığını hazmedememeleri olduğundan emindi. Artık Yahudiler Protestanların farklı olduğunu görecekti. Yahudilere iyi davranacaklardı. O zaman da Yahudilerin tümü Hıristiyan olacaktı. That Jesus Christ Was A Jew (İsa bir Yahudi idi) adlı eserinde şöyle yazdı: “Çünkü onlar (papaz sınıfı) Yahudilere insan değil köpekmiş gibi davrandılar. Onları sadece lanetlediler ve mallarına el koydular... Umuyorum ki Yahudilere dostça davranılırsa ve İncil öğretilirse aralarından birçoğu gerçek Hıristiyanlar olacak ve peygamberlerle atalarının dinine dönecek.” Tabii Yahudiler Protestanlığı da kabul etmedi. Yahudilik ve Tora’ya olan bağlılıklarının Hıristiyanlara onlara kötü davranmasıyla bir alakası yoktu. Yahudilere göre Hıristiyanlık baştan beri sahte bir dindi, Hıristiyanların davranışları da bunu kanıtlıyordu. Artık Martin Luther de bunun yeni bir kanıtı olacaktı. Yahudiler çağrısını reddedip de kitleler halinde din değiştirmeyince Luther tarihin en tehlikeli Antisemitlerinden birine dönüştü. Birkaç yıl sonra Concerning the Jews and Their Lies (Yahudiler ve yalanları hakkında) adlı kitabında şöyle yazdı: “Aramızda yaşadıklarına ve yalanları, küfürleri ve lanetleri hakkında her şeyi bildiğimize göre bu reddedilmiş, kahrolası Yahudi ırkına karşı ne yapacağız? Yaşamlarını, lanetlerini ve küfürlerini paylaşmasak da onlara tahammül edemeyiz. Belki aralarından birkaç tanesini ateş ve alevlerden kurtarabiliriz. Size dürüst fikrimi söyleyeyim...” Luther’in “dürüst fikri” Yahudilerle baş etmek için bir plandı ve şunları kapsıyordu: 1. Bütün sinagogları yakmak 2. Yahudilerin kutsal kitaplarını yok etmek 3. Rabi’lerin öğretmesini yasaklamak 4. Yahudi evlerini yıkmak 5. Yahudilere yolları ve pazar yerlerini yasaklamak 6. Yahudilerin borç vermesini yasaklamak 7. Yahudi mülklerine el koymak 8. Yahudileri ağır işler yapmaya zorlamak 9. Yahudileri Hıristiyan şehirlerinden kovmak (Luther’in planı hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak için bkz. Paul Johnson’un A History of the Jews –Yahudilerin Tarihi- sh.242, ayrıca Why the Jews? –Neden Yahudiler?- Dennis Prager ve Joseph Telushkin, sh.107) Dört yüz yıl sonra Hitler ve Naziler Yahudi karşıtı propagandalarında Luther’in yazılarından yararlanarak bu planı gerçekleştirecekti.

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 22-10-2007   #49 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

MUSEVİLİK VE YAHUDİ TARİHİ


YAHUDİ DÜNYASINDAKİ DEĞİŞMELER
DOĞU AVRUPA 1700'LER


HASİDİZM (POLONYA)
BAAL ŞEM-TOV


Hasidik hareket –“dindarların” hareketi ya da İbranice adıyla Hasidut, 18. yüzyılda Doğu Avrupa’da, “İyi İsimli Usta” anlamına gelen Baal Şem Tov olarak bilinen Rabi İsrael ben Eliezer tarafından başlatıldı. Baal Şem Tov (Beşt olarak da tanınıyordu) 1698 yılında Dinyester Nehri yakınında Podolya eyaletinde (şimdi Ukrayna olan) Okup’da doğmuştu. Karpat Dağları’nda işçi olarak çalışan yoksul bir yetimdi. Gizli bir Yahudi mistikler örgütü olan Nestarim’de öğrenim görmüş, saygıdeğer bir rabi olmuştu. Cemaatten cemaate seyahat etti, gittiği her yerde ruhani bir kutsal kişi, mistik bir iyileştirici olarak ün yaptı, büyük bir izleyici kitlesi çekti. Öğretileri Doğu Avrupa’nın morali bozuk, zulüm gören Yahudileri arasında devrim yaptı. Pogrom ve katliamlardan sonra Doğu Avrupa Yahudileri büyük bir yoksulluk içerisine düşmüştü. Bu durumun kurbanlarından biri de Yahudi bilginliği idi. Sadece birkaç elit yeşivalarda okuyor, gerisi güçlükle geçiniyordu. Bilginlikteki azalışın sonucunda Yahudi dini yaşamı sıkıntıya düşmüştü. Ortalama Yahudi Tanrı ile ne entelektüel, ne de ruhani olarak bağlantı kurabiliyordu. Baal Şem Tov’un değiştirmeye çalıştığı buydu. Öğretileri Tanrı’yı yaşamın her yönüne getirme fikrini vurgulayan bir hareket başlattı. Özellikle yoğun dua ve neşeli şarkılarla. Hasidik düşünce devekut’un, “Tanrı’ya tutunma”nın önemini vurguladı. Bunun anlamı kişinin varlığının her anında Tanrı’nın varlığını hissetmesidir. Kişinin yaşamını her yönden ruhanilikle doldurmaya çalışmak özellikle sıradan Yahudiler arasında büyük hızla yayıldı. Özellikle de Doğu Avrupa’da binlerce ve binlerce Yahudi büyük hızla Hasidik harekete katıldı. HASİDİK HANEDANLAR Baal Şem Tov 1760 yılında ölünce öğrencileri Hasidik hareketin içinde özel akımlar geliştirdi ve kendi hanedanlarını kurdular. Bu grubun içinde birçok önemli şahsiyet vardı. (Bu konuda okumak isteyenler için Chassidic Masters: History, Biography and Thought – Hasidik Ustalar: Tarih, Biyografi ve Düşünce- Aryeh Kaplan). Biz yalnızca birkaçından söz edeceğiz:  Rabi Dov Ber (1704-1772). Mezritch Maggid’i olarak bilinir. Hasidik hareketin başı olarak Baal Şem Tov’un yerine geçti ve hareketin felsefelerinden birçoğunu daha da geliştirdi. Büyük psikolog Carl G. Jung ölümüne yaklaşırken, psikolojideki bütün ilerlemelerini Rabi Dov Ber’e borçlu olduğunu söyledi, bu da Maggid’in entelektüel yararlıkları hakkında bize bir fikir vermektedir. (Bkz. C.G. Jung Speaking –C.G. Jung Konuşuyor – sh.271-272.)  Liadili Rabi Shneur Zalman (1745-1812(. Alter Rebbe ve Baal HaTanya olarak tanınıyordu. Ünlü eseri Tanya’yı yazdı ve Hasidizm’in Lubaviç mezhebini kurdu. Lubaviç Hasidleri, hohma (“bilgelik), bina (“anlayış”) ve da’at (“bilgi”) sözcüklerinin baş harflerinden oluşan Habad olarak bilinir. Kabala’ya göre bunlar on sefirot’un –İlahi enerji kanalları- entelektüel olan üçüdür. Bu Hasidik mezhebin ismi, öğretilerinin Kabala’ya ne kadar çok girdiğini göstermektedir.  Breslavlı Rabi Nahman (1772-1811) Baal Şem Tov’un torununun oğluydu. Çöküntüye uğrayanlara yoğunlaşan ve içten dua ile onları Tanrı’ya geri dönmeye teşvik eden eseri Likutei Moharan’ı yazdı. Ancak daha çok, sıradan insanlara derin düşünceleri aşılamaya çalıştığı dilenciler ve prensler hakkındaki alegorik öyküleriyle bilinir. Hasidizm’in Breslaver mezhebini kurdu. Birçok Hasidik mezhebin Kotzk, Sanz, Belz, Satmar, Skvar gibi isimleri vardır. Bütün bunlar Polonya, Litvanya, Ukrayna, vb. yerlerdeki cemaatlerin adlarıdır. Bu Hasidik hareketler göç ettiğinde, isimlerini de yanlarında götürdü. Bugün İsrail’de Kiryat Sanz, Kiryat Belz vardır. New York’ta ise New Square Hasidim vardır – bunlar orijinal isimleri Square olarak İngilizceleştirilen Skvar Hasidim’dir. Satmar Hasidim, Romanya’daki Saint Mary şehrinden gelmiştir; Ge’er Hasidim, Polonya’daki Gur Calvaria (“Calvary Tepesi”) şehrinden gelmiştir. Hareket Yahudi aleminin ruhani canlanışı üzerinde çok büyük bir etki yaptı. Büyük sayıda Yahudi’yi Yahudilikte muhafaza etti ve Yahudiliğe büyük bir coşku getirdi. Aryeh Kaplan “Chassidic Masters:History, Biography and Thought kitabının “A World Beyond” (İleri bir Dünya) denemesinde şöyle yazar (sh.4): “Hasidizm kitleleri ayağa kaldırdı ama öğretilerinin kişinin hasta olduğu zamanlara yönelik bir tür ruhani ilaç ama sağlıklı olan için yararsız olduğunu düşünmek hatalı olur. Hasidizm’in başlıca bir öğretisi, kapsamının her Yahudi’nin ruhani iyiliği için önemli olduğudur. Ustalarının enerjilerinin çoğunu yoksul, cahil Yahudilere odaklamasına karşın, bunun Hasidizm’in ana özellikleri olduğunu söylemek yanlış olur çünkü hareket, bütün Yahudi düşüncesine yeni bir vizyon ve derinlik kazandırmıştır.” MUHALEFET Hasidik hareket yayıldıkça, daha entelektüel fikirli olanların büyük muhalefetini çekti. Hasidik harekete karşı olan en önemli şahsiyet Vilna Gaon (“Vilna Dahisi”) olarak bilinen Rabi Şlomo Zalman, aynı zamanda da aynı zaman döneminde (1720-1797) yaşamış olan Gra (“Gaon Rabi Eliya”nin ilk harfleri) oldu. Vilna Gaon Yahudi öğrenimi üzerinde çok büyük bir etkide bulunmuş olan parlak bir bilgindi. Farklı ilgi alanlarına sahip, çeşitli konularda 70 kadar kitabın yazarı olan Vilna Gaon bilginliğin her yönünde mükemmelliğe ulaşmış gibidir. Yahudi kanununu, Kabala’yı, matematiği, astronomiyi, fiziği, anatomiyi biliyordu. Neredeyse hiç uyumazdı; günde dört kez bir saat kadar uyuklar, geriye kalan zamanda okurdu. Yorulduğunda canlanmak için ayaklarını soğuk suyla dolu bir kovaya sokardı. Bir dakika bile kaybetmek istemezdi. Hiç Yisrael’e gitmediği halde öğrencilerinin birçoğunu yeşivalar kurmak üzere oraya yolladı. Vilna Gaon Hasidik hareketin tehlikeli olduğunu düşünüyordu. Fikirleri öylesine kuvvetliydi ki Hasidik temsilcilerle karşılaşmayı bile istemedi. İki kez kendisine heyetler gönderildi ama onları dinlemeyi reddetti. Vilna Gaon’u endişelendiren Hasidizm’in Kabalacı yönleri değil (ne de olsa kendisi de Kabala okumuştu), yeni bir sahte Mesih (51. bölümde ele aldığımız Sabetay Sevi gibi) üretme potansiyeli idi. Hareketin sonunda Baal Şem Tov’u Mesih ilan edeceğini düşünüyordu (öyle bir şey hiç olmadı). Rebbe (her Hasidik mezhebin lideri böyle adlandırılıyordu) kavramı da canını sıkıyordu çünkü her cemaati bir kişinin Yahudilik yorumuna son derece bağımlı kılıyordu. Bu kişi “yoldan çıktığı” ve Yahudiliğin doğru düşünce ve uygulamalarından saptığı takdirde, bütün cemaati beraberinde götürecekti. Vilna Gaon’un ikinci büyük endişesi Tora’nın entelektüellikten arındırılmasıydı. Hasidik hareket büyük ölçüde, basit, cahil Yahudilerin hareketiydi ve Yahudi bilgeliğinin yerini dans edip şarkı söylemenin alacağından korkuyordu. Yürek ve aklın sentezi olan bir din, akılsız kocaman bir yüreğe dönüşecekti. Vilna Gaon Hasidik harekete öylesine karşıydı ki kendisi ve onun gibiler misnagdim, yani “karşı olanlar” diye adlandırıldı. Misnagdim 1772 yılında Hasidim’i aforoz etti ama bu geçerli olmadı. Sonunda Hasidik hareket ayrı bir din oluşturmadı ve kendi geleneklerini geliştirdiği halde önemli bir bölünmeye yol açmadı. Günümüzde bilginliğe oldukça yönelmiş, kendi yeşivalarını açan ve Talmud’u yoğun bir şekilde öğrenen Hasidik mezhepler görürüz. Hasidik hareketin sonradan anlaşılan özellikleri Doğu Avrupa Yahudiliğinin yeniden canlanmasına büyük katkıda bulunmuştur. Öğrenmeye zamanları olmadığı için kaybedilebilecek çok sayıda insanı Yahudiliğe geri getirmiştir. Ama misnagdim tarafından uygulanan baskı, hasidim’in fazla ileri gitmesini muhtemelen önlemiştir. Hasidik katkı sayesinde Yahudilik daha güçlü ve Batı’da “Aydınlanma” diye adlandırılan yeni laik hareketin, yakında karşılaşacağı saldırısına hazır duruma geldi.



  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Eski 22-10-2007   #50 (mesaj-linki)
kaf_kef - avatarı
Cvp: Ortadoğu Dinleri - Musevilik

YAHUDİLİK VE MUSEVİ TARİHİ

YAHUDİ DÜNYASINDAKİ DEĞİŞİMLER

BATI AVRUPA 1800'LER

REFORM HAREKETİ (1818-ALMANYA)

Daha önceki bölümde gördüğümüz gibi Aydınlanma Yahudilere daha önce hiç sahip olmadıkları yeni haklar kazandırdı: insan hakları ve vatandaşlık hakları. Yeni geniş fikirlilik o kadar ileri gitti ki, Yahudiler “fazla Yahudi” olmadıkları, fazla farklı giyinmedikleri, fazla farklı davranmadıkları, farklı beslenmedikleri ve “demode” dinlerini takınmakta ısrar etmedikleri takdirde topluma kabul edilmeye başlandı. Bazı Yahudilerin buna karşı tepkisi, işbirliğini ısrarla reddetmek oldu: tarz ve şeklen. Hasidim’in günümüzde hâlâ 18. yüzyıl Doğu Avrupa kıyafetlerini giymesi bu yüzdendir. Ancak başkalarında tam tersi tepkiler de oldu. Bu Yahudiler özgürleşme ve çağdaşlaşma ruhuna katıldı; kaşerut kurallarına, Şabat’a uymak gibi onları diğer insanlarda farklı kılan şeylerden vazgeçti. Tabii Yahudiler dinlerinden vazgeçer geçmez, asimile olmaya başladı. Bu da büyük sayılarda oldu. Tam sayısını bilmiyoruz. Bildiğimiz, bu dönemde tahmini bir çeyrek milyon Yahudi’nin Hıristiyanlığı seçtiği ve sayısız başkasının da Avrupa kültürüne asimile olduğudur. İlginç olanı asimilasyon oranının, daha az sayıda Yahudi’nin yaşadığı yerlerde daha yüksek olmasıdır. Yahudi nüfusunun yaklaşık 5 milyon olduğu Doğu Avrupa’da 90.000’i (yani %2’si bile değil) daha kolay bir hayata sahip olmak ve toplumun ana kesimine karışmak için Hıristiyanlığı seçti. Ancak daha az sayıda Yahudi’nin bulunduğu Batı Avrupa’da, oranlar çok daha yüksekti. Fransa, İtalya ve Almanya Yahudilerinin çoğunluğu asimile oldu. Neden? Çünkü Batı Avrupa’da Yahudi olmayanlar Yahudilere karşı çok daha iyi davranıyor ve toplumun ana kesimine katılmak onlara çok daha cazip geliyordu. Hıristiyanlığı seçen Yahudilerden bazıları çok ünlüydü. Önceki bölümde Viktorya emperyalizminin büyük mimarı olan Britanya Başbakanı Benjamin Disraeli’den söz etmiştik. Ama komünizmin babası Karl Marx’tan da söz etmeliyiz. Marx’ın dini babası tarafından altı yaşında iken değiştirilmişti. Babası kanun adamı olabilmek için birkaç yıl öncesinden din değiştirmişti. Sonunda ateist olan Marx, kaderin cilvesi sonucunda “İşçinin İncili” diye adlandırılan “Komünist Manifestosu”nun ve “Das Kapital”ın yazarıdır. Dini, “kitlelerin uyuşturucusu” diye adlandırmakla da ünlüdür. Korkunç bir “kendinden nefret eden Yahudi” örneği olan Marx, öfke dolu “Yahudisiz bir Dünya” eserinde dünyanın bütün sorunlarının suçunu Yahudilere yükler. Yahudilikten ve diğer Yahudilerden büyük nefret, bu türden din değiştirenlerin ortak bir özelliğidir. Bu nefret başkalarının yanı sıra 19. yüzyıl Alman edebiyatının büyük isimlerinden Heinrich Heine’da da bulaşmıştır. Heine birçok başkası gibi pragmacı nedenlerden din değiştirmiş olup şöyle bir açıklama getirmektedir: “Düşünce tarzımdan vaftizin beni ilgisiz bıraktığını ve simgesel bir önem bile taşımadığını saptayabilirsiniz. Hıristiyan oluşum Avrupa kültürüne giriş biletimdir.” Yahudilik hakkında da aynı derecede alaycı görüşlere sahipti. Yahudiliği dünyanın üç büyük kötülüğünden (yoksulluk ve acı ile birlikte) biri ilan etti. ALMAN REFORMU Bu zaman döneminin değişimlerine en farklı tepki belki de, “Reform Hareketi” olarak bilinecek olan akımı oluşturan bir grup Alman Yahudi’sinden geldi. 1800’lü yılların başında Reform Hareketi’ni başlatan Alman Yahudileri, Yahudi kalmak istiyor ama aynı zamanda kişinin Avrupa toplumunun tam üyesi olduğu takdirde sahip olabileceği yeni kazanılmış haklardan yararlanmak istiyordu. Geleneksel Yahudi yaşam tarzı ve ulusal kimliği buna engeldi. Dolayısıyla bu Alman Yahudileri geleneksel Yahudiliğin bazı kilit yönlerinden vazgeçmeye koyuldu. Bunların arasında en dramatik olanı, Tora’nın Yahudilere Tanrı tarafından Sinay Dağı’nda verildiği inancı idi. 3.000 yıl boyunca Yahudiler Tora’nın Tanrı’dan geldiği konusunu hiç sorgulamamıştı. Ortaya çıkan çeşitli mezhepler –Sadusiler ve Karaylar gibi- sözlü ve rabinik kanunu sorgulamıştı ama Tora’nın ilahi menşeini, asla. Bu, dünyayı sarsan bir ilkti. İlk çatlak, “kambur filozof” olarak tanınan parlak düşünür Moses Mendelssohn’dan (1724-1804) kaynakladı. “Judaism as Revealed Legislation” (İlham Edilmiş Yasa Olarak Yahudilik) eserinde yazdığı gibi dine “rasyonel” yaklaşımı savunuyordu: “Dini doktrin ve öneriler... bir ulusun inancına ebedi veya geçici ceza tehdidi altında değil, rasyonel onaya kabul ettirilen ebedi doğruların cinsine ve gerçekliğine göre dayatılır. En Yüce Varlık bunları rasyonel yaratıkların hepsine ilham etmiştir.” Aslında Mendelssohn “Akıl Çağı” Aydınlanma düşünürlerinin izinden gidiyordu. Din rasyonel olmalıydı. Eğer Tanrı’nın kanunu akılcı gelmiyorsa, o zaman insan aklın peşine düşmeli. Yahudilikte böyle bir rasyonel kuşkuculuk kapısını açan Mendelssohn, başkalarının da içeri dalacağı kapıyı açmış oldu. Bu ondan önce Yahudiliğin kuşkuculuğa kapalı olduğu anlamına gelmez. Gerçekten de kuşkucu olmak her zaman Yahudiliğin büyük bir parçası olmuştur ama Reform Hareketi’nin kuşkuculuğu bazı inanç ve varsayımlara dayanıyordu. İlk Reformcu ayin Israel Jacobson tarafından 1810 yılında Almanya’ya Seesen’de okul şapelinde yönetildi ve 1818 yılında Hamburg’da açılan ilk Reformcu sinagog tarafından benimsendi. Reformcu ayinde bir koro, cüppeler ve bir org vardı. Milliyetçi sadakat ve kimliği vurgulamaya yönelik Alman şarkıları ve Alman duaları eşliğinde Almanca yapılmıştı. Yahudilik açısından bu büyük bir başlangıçtı. O zamanda kadar Yahudiler İbranice dua eder, iki bin yıl kadar önce Sanhedrin üyeleri tarafından yazılan duaları okurlardı. Yahudiler hiçbir zaman Şabat ayini sırasında bir müzik aleti, üstüne üstlük Hıristiyan kiliselerine özgü bir enstrüman olan org çalmamış, koro ve cüppe kullanmamıştı. Kısa zaman sonra Reform Hareketi Şabat’ı Yahudi Cumartesi’sinden Hıristiyan Pazar’ına çevirdi ve Reformcu Yahudilerin Yeruşalayim’deki “Bet Amikdaş”ı yeniden inşa etmeyi artık beklemediğinin altını çizmek için sinagoglarına “temple” diye adlandırmaya başladı. Berlin’deki Reformcu cemaatin başı olan Samuel Holdheim (1806-1860) ayinler sırasında Yeruşalayim, Sion ya da Yisrael toprağından söz etmeye itiraz etti. Sünnete, kipa ve tallet giymeye, şofar çalmaya, kısaca geleneksel olarak Yahudi olan her şeye karşı çıktı. Breslau, Frankfurt ve Berlin’de reformcu gruplara başkanlık eden bir başka Reformcu lider Abraham Geiger (1810-1874) sünnete “barbarca ve kanlı ritüel” dedi ve “her yerdeki Yahudilerle otomatik dayanışmaya” karşı geldi. Bunlar geleneklerden büyük ayrılmalardı. Avraam’dan beri sünnet Yahudilerin Tanrı ile anlaşmasını simgeliyordu. Yahudilerin sıkıntı zamanlarında birbirlerine yardım etmesi –hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için- Tanrı tarafından tanımlandığı şekliyle Yahudi doğasının ayrılmaz bir parçası olarak görülüyordu. Almanya Reformcuları Yisrael ulusunun üyeleri değil, “Mozaik mezhep Almanları” olduklarını ilan etti. Alman Reform Hareketi’nin felsefesi 1844 yılında Brunswick’te ve 1845 yılında Frankfurt’ta yapılan konferanslarla daha da ilerledi. İşte Alman Yahudilerinin yaşadıkları ülkeye bağlılıklarını göstermeyi ne kadar istediklerini –ki bu Yisrael toprağı ve İbrani diline herhangi bir bağlılığı inkar etme anlamına geliyordu- kanıtlayan bazı alıntılar:  Yahudilik için insan onuru ilkesi kozmopolittir ama aralarında yaşadığımız halka ve bireylerine sevgiyi vurgulamak istiyorum. İnsan olarak bütün insanlığı seviyoruz ama Alman olarak Almanları baba yurdunun çocukları olarak seviyoruz. Yalnızca kozmopolit değil, vatanseveriz ve öyle olmalıyız.”  “Ulusal geri dönüş (Yisrael’e) umudu, baba yurduna (Almanya) karşı duygularımızla çatışmaktadır.”  “Siyasi imparatorluklarını kurmak üzere Filistin’e dönme arzusu gereksizdir.”  İbranice’nin Yahudilik için merkezi bir önemi olduğunu düşünen, bunu ulusal bir din olarak tanımlar demektir. Çünkü ayrı bir dil, ayrı bir milliyetin karakteristik bir unsurudur. Ama bu konferansın hiçbir üyesi Yahudiliği belli bir ulusa bağlamayı istemeyecektir. ORTODOKSLAR Reform Hareketi’nin üyeleri geleneksel Yahudiliğe bağlı kalanları tanımlamak için yeni bir terim yarattı: onlara “Ortodoks” dediler. Reform Hareketi’nin Yahudilerin çoğunluğunu çekmeyi başardığı yerlerde, gündemini azınlığa dayatmak için elinden geleni yapmaya çalıştı. Örneğin Frankfurt’ta mikve kapatıldı, kaşer kesim durduruldu, Tora öğretimi yasaklandı. Ortodoks Yahudiler bir anlamda, şehirden kovuluyordu. Neden? Alman Reformcular, Yahudi gibi davranan ve öyle oldukları açıkça belli olan Yahudiler olduğu sürece –yani Almanları bıktıracak kişiler- Almanların herkesi bir görmesinden ve Alman kültürüne asimile oldukları halde onlara da düşman olmayı sürdüreceklerinden korkuyordu. Reform Hareketi’ne katılmayan Yahudiler, bunu oturdukları yerden yapmıyordu. Reform Hareketi’ne karşı saldırının Ortodoks lideri Samson Raphael Hirsh (1808-1888) adlı bir rabi idi. Hamburg’da doğmuş, Bonn Üniversitesi’nde öğrenmiş görmüş, 50.000 Yahudilik bir cemaat olan Moravia’nın hahambaşısıydı. Reform’a karşı felsefi savaşı başlatmak üzere 1851 yılında Frankfurt’a taşındı (orada sadece 100 Ortodoks aile kalmıştı). Mücadelesinin bir parçası olarak Frankfurt’ta Kahal Hadas Yeşurin adlı kendi Ortodoks kurumunu kurmayı başardı ve kendi dini okul sistemini oluşturdu. Amacı modern olmak isteyen Yahudilere bunun geleneksel Yahudilik koşulları içinde mümkün olduğunu göstermekti. Gelişen bir dünyaya ayak uydurmak için Tora’dan vazgeçmeye gerek yoktu çünkü Tora bütün bunları öngörüyordu. 1854 yılında “Religion Allied to Progress” (İlerleme ile Müttefik bir Din ) başlıklı bir makalesinde şöyle yazdı: “İstediğimiz nedir? Yegane alternatifler ya dini terk etmek ya da ilerlemeden vazgeçmek midir? Dinimiz medeniyet ve ilerleme denilenlerden vazgeçmemizi isteseydi, gökyüzünün ve yeryüzünün huzurunda beyan ediyoruz ki soru sormadan itaat ederdik çünkü dinimiz bizim için her şeyden önce Tanrı’nın sözüdür. Ama böyle bir ikilem söz konusu değil. Yahudilik hiçbir zaman gerçek medeniyet ve ilerlemeye karşı ilgisiz kalmadı. Üyeleri hemen her alanda çağdaş öğrenim seviyesindeydi ve çoğu zaman da çağdaşlarından daha başarılı oldular. Tora öğrenimi ile dünya işlerinin birleştirilmesi mükemmel bir şey.” Rabi Hirsch’in vurguladığı, normal Yahudi tarzının dünyanın tam anlamıyla içinde olmak, aynı zamanda da kendisini Tora’ya tam olarak kaptırmak olduğu idi. “Ya Tora ya da Dünya” diye bir şey söz konusu değildir. Bu bir öncelik meselesidir. İlk önceliğin Tora olduğunu gayet açıkça ortaya koyuyordu. Mendelssohn’a tezatla, Tora’nın bir kısmını anlamasanız bile uymanız gerektiğini çünkü Tanrı’nın sözü olduğunu söylüyordu. Rabi Samson Hirsch ve diğerlerinin çabalarına rağmen Reform Hareketi sadece Almanya’nın içinde değil, başka ülkelerde de yayıldı. Örneğin İngiltere’deki Reformcu Yahudiler Batı Londra sinagogunda neredeyse Karaycı bir konum benimsedi. Tanrı’nın sözü olarak Tora’ya bağlandılar ama Talmud’un öğretilerini reddettiler. Amerika’da da Reform Hareketi 19. yüzyılın ortasında oraya göç eden yüz binlerce Alman’ın beraberinde özel bir kimlik kazandı. Amerika’daki Yahudi yaşamını ele aldığımızda bu konuya da göz atacağız.

  Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et Bu mesaja hızlı cevap gönder
Cevap Yeni Konu Aç
Hızlı Cevap
Resim Doğrulama
Mesaj:
Seçenekler
En popüler 5 etiket
Bu Konunun Etiketleri
babilin kıyısında, bet amikdaş, sirus yildizi, sirus yıldızı, sirüs yıldızı,
Ortadoğu Dinleri - Musevilik Konusuna Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Ortadoğu Dinleri - Hıristiyanlık GusinapsE Din/İlahiyat 3 11-03-2009 17:06
Ortadoğu Dinleri - İslamiyet Mystic@L Din/İlahiyat 1 03-03-2007 11:58
Ortadoğu Dinleri - Nusayriler Blue Blood Din/İlahiyat 0 24-01-2007 23:37
Ortadoğu Dinleri - Samirilik Blue Blood Din/İlahiyat 0 24-01-2007 22:53
Ortadoğu Dinleri - Sabiilik Blue Blood Din/İlahiyat 0 24-01-2007 22:24